HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

2 Şubat 2011 Çarşamba

MISIR DEVRİMİ SIRAT KÖPRÜSÜNDE


Örgütsüz, lidersiz ve barışçıl bir çağdaş devrim, iktidara kısa sürede el koymaması halinde dağılma amareleriyle yüz yüze kalabilir. Bu durumda iktidar güçleri kendini toparlar ve devrimi gaspedebilir, sulandırabilir, yenilgiye de uğratabilir. Bu koşullarda, Orduya güvenmek öldürücü bir hatadır; Mısır'da devrimi yükselişinin en riskli kesitinden geçmektedir 2 Şubat 2011.




Mihrac Ural


2 Şubat 2011



Firauvn direniyor. Evet en doğru tanım bu, Mısır'da iktidar zamana oynuyor. Devrim atağındaki kitlelerin yorgun düşmesine çalışıyor. Her gün yeni bir taviz ve açıklama yaparak, destekçilerinin meydanlara inmesi için zaman kazanmaya çalışıyor.

1 Şubat gecesi TV kanallarına önemli açıklamalar yapıldı. İktidarda tek başına hakim olan Demokratik Vatan Partisi sekreterlerinin hızlı bir toparlanma ve karşı devrim çabası içinde olduğunu gösteren konuşmalar dikkat çekiciydi. Bu konuşmanın ardından Hüsnü Mübarek canlı yayında görülecek ve yapılan hazırlıkların düğüm düğum nasıl da örgüldüğünü gösterecekti.



İKİ MEYDAN


İktidar güçleri bir haftalık ölüm sesizliğinin ardından kendilerini göstermeye başladı. Bir işaret almış gibi cesaretle konuşmaya başladılar. ABD dahil, İngiltere ve diğer batılı ülkelerin artık bu işin sonu göründü açıklamalrına karşın iktidarın bu hamlesi Mısır devriminin kader günlerinde güç dengesinin ne kadar kritik noktalarda dolaştığını gösteriyor.

İktidar, devrimci meydanlara (Tahrir meydanı) karşı, karşı-devrim meydanları (Mahmud Muhfuz meydanı) oluşturarark, gerekirse iç savaşa yönelebileceğini ima etmeye çalışıyor. Bu satırları yazarken Mübarek yanlısı karşı devrimciler at ve deve sırtında, kılıçlar ve bıçaklarla, "Baltacı" denilen iktidarın korucu güçleri, devrimcilerin günlerdir toplanıp, yorgun düştüğü meydanlara saldırmaya başladı; yakılan arabalardan karşılıklı barikatlar kuruldu (2 Şubat 2011, Saat; 15:15)

Ordu, tavırlarına saat başı balans ayarı yaparak iktidarı korumanın çıkış yollarını oluşturmaya çalışıyor; önce sert tutum alacağını açıkladı gece dolaxşma yasağı olduğuni ilan etti (26 Ocak), ardından "Ordu halka karşı silah kullanmaz, halkın haklı taleplerini anlayışla karşılar" dedi (31 Ocak), bu gün bu satırlar yazılırken ordu, "gençlik ve halk eve dönmeli güvenlik sağlanmalı" demeye başladı (2 Şubat). Devrimcilerin orduya güvenlerinin bir kez daha çorkunç birhata olduğunun ilk işaretleri Mısır devriminde de kendini göstermeye başladı gibi.

Dün gece (1 şubat 2011) geç saatte, tüm eskeri yönetimlerin, darbecilerin izlediği yolu izleyen Hüsnü mübarek canlı yayında feydahlandı. Önemli açıklama yapacağı ilan edildi. Yardımcısı Ömer Süleyma'nın çağrıları, diyalog davetileri ret edilmişti. Bu kez, Mubarek, yeni tavizlerle halkın karşısına çıkıyordu.


YAMA SİYASETİYLE ZAMANA OYNAMAK

Beklenen açıklama, dağın fare doğrumasından ibaret oldu. Düzeni kurtarmak için "yama hareketi" olarak tabir edilen açıklamalarınıa başladı. Siyasi, idari ve ekonomik reformlar yapacağını açıkladı. Halkın tepki duyduğu, iktidar süresinin uzatılması ve miras yoluyla oğula geçmesini sağlayacak özellikler taşıyan anayasanın 77 ve 76. maddelerinde değişiklik yapacağını açıkladı. Parlamentoyu oluşturan son seçimleri mahkemelerin alacağı karar doğrultusunda fesh edeceğini açıkladı. Halkın tepkisini çeken "temdit ve tevris" yani, iktidar süresini uzatma ve ve iktidarı oğluna miras bırakmaya yönelmeyeceğini açıkladı. Kamu servetlerini hortumlayanları yargıya vereceğini açıkladı.

Bu açıklamalar çok geç kalmış açıklamalardı. Devrim meydanlarındaki kitleler bu açıklamaları düzeni kurtarmak için yapılan "yamalar" olarak nitelendirdi. Hüsnü Mübarek iktidarı terk edene kadar direneceklerini açıkladılar ve önümüzdeki Cuma gününü son ihtar günü olarak işaret gösterdiler.

Bu satırların yazarı, olayları yakından izlerken devrimci gençliğin meydanlardaki kararlılığında çözülmeler olabileceği izlenimi edindiğini okurlarına açıklamayı görev bilir.

Örgütsüz, lidersiz, barışçıl bir çağdaş devrim, iktidara kısa sürede el koymaması halinde dağılma amareleriyle yüz yüze kalabilir. Bu durumda iktidar güçleri kendini toparlar ve devrimi gaspedebilir, sulandırabilir, yenilgiye de uğratabilir. Bu koşullarda, Orduya güvenmek öldürücü bir hatadır; Mısır'da devrimin yükselişini zedeleyecek en riskli kesit budur, diyerek genel bir bellirleme yapmayı gerekli görüyorum.


MÜBAREK DÖNEMİ


Hüsnü Mübarek iktidarı, Enver Sedat'ın 6 Ekim 1981 tarihindeki "Ekim Bayramı" kutlamalarında uğradığı suikast ardından 14 Ekim 1981 tarihinde iktidara geldi. Hava kuvvetleri komutanıydı. İsraille karşı savaşta üstün hizmetleri vardı ve İşgal altındaki Sina yarım adasının kurtarılmasında büyük hizmetleri bulunuyordu (Ekim 1973 savaşı).

Mısır halkı, Enver Sedat'ın İsrail'le barış anlaşması (Camp David anlaşması 17 Eylül 1978) ve akıl zoru tavizleri nedeniyle oluşan halk tepkisi, Hüsnü Mübarek'in iktidarı için kredi pozisyonuna geçti. Hüsnü Mübarek, halkın yeniden doğan umutlarıyla yola koyuldu (Mubarek bu güne kadar İsrail'i ziyaret etmemeye dikkat etti)

Mübarek, ilk yıllarında Araplar açısından önemli bir lider protresi çizdi. Ancak yaptığı hesapsız liberal açılamlar, ülkemizde 24 Ocak 1980 liberal açılımları gibi dengesiz ve hesapsız açılımları gbidı. 12 Eylül askeri faşist darbesinin yollarını stablize eden bu kararlar Mısır'da, sürmekte olan sıkıyönetimlerin, ağır polis devleti baskılarının altında ilerledi. Derbe yapılmadı zira darbeciler iktidardaydı. Bu süreç bu güne her türden yasak ve sansürüle at başı yürüdü. Öyle ki, Mısır krallık rejimi gibi, iktidarın babadan oğula anayasal yollarla geçişini sağlayacak hukuki düzenlemeler yapmaya kadar gitti. Bu en kaba biçimde bir diktatörlüktü, baskı rejimiydi. İşsizlik, açlık, fırsat eşitsizliği ve toplumun tıkanmalar nedeniyle kaosa sürüklenmesi artık taşınmaz bir yere gelmişti.

Hüsnü Mubarek rejimi, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) jokeridir. Bu amaçla Irak işgaline omuz vermiş, 12 temmuz 2006'da İsrail'in lübnana saldırısında açıkça taraf olmuş Arap halkının katline katkı yapmıştır. Ancak çözülme, bu savaşın ardından geldi; İsrail'in ağır bir hezimetle yenilgiye uğradı. Amerika Irak'tan zar zor kaçtı. Bölgeyle ilgili makalelerimde özelikle belirtmeye çalıştığım, ısrarla vurgulayarak kafa şişirdiğim, 12 Temmuz 2006 savaşının sarsıcı etkileriyle ilgili belirlemelerim, Tunus devriminden, Mısır devrimine uzanan bölge gelişmelerinin tümünü tetikleyen bir işaretti.

BOP çökmeseydi bu sonuçlar tam tersinden işleyecekti. Bu nedenle Amerika ve İsrail yıkalan planlarının taşlarını bir kez daha oturtmak için çırpınmaktadır. Ancak gelişmeler halkın lehine o kadar hızlı ilerliyor ki, buna ne zaman ne de imkan kaldı.

Buna rağmen, her gelişmede iktidarlar zamana oynayarak kitlelerin yorgun düşmesini bekleyecek. Dış güçler de çıkarları için iktidarmları "Yama" politikalarıyla reform vb değişiklikler için sıkıştıracak, önlem almalarını hızlandırmak için zorlayacaktır; bu günkü parlamento oturumunda Yemen lideri Ali Abudlla Salih, reform, yeni hükümet kuruluşu için kapı aralamaları, gençlik fonları adı altında yeni kaynak sunumlarına yöneleceğini açıkladı, Ürdün'de hükümet düştü. Ancak bu gelişmeler halkı tatmin etmek ve inandırcı olmaktan uzak olmaya devam ediyor.

Radikal değişim rüzgarları hala dorukta. Bunu söndürmek için çıkar çevrelerinin kumpas hareketleri de hızla şekillenmeye başladı. Mısır devriminin yolunu kesmeye çalışan güçler, bunun dünya ve bölgedeki etkilerini çok iyi biliyorlar.


SİYASİ PARTİLER


Mısır siyasi parti mezarlığı gibidir, 75 siyasi parti olduğu söylenir. Önemsenebilir 5-6 partiden söz etmek daha doğrudur (iktidardaki Demokratik Vatan Partisi, Muhammed Bedii önderliğindeki Müslüman Kardeşler Örgütü (cemaati), Rıfat Saad önderliğindeki Tecammu Partisi, Eymen Nur önderliğindeki Ğad (Gelecek) Partisi, Hamed Abaza önderliğinde Yeni Wafd partisi, Kerami Partisi, Ahrar Partisi, Amel Partisi, Nasırcı parti, Kifaya hareketi vb) Ancak bu partilerin varlığı bile tartışma götürür durumdadır; son seçimlerde hilelerle, bu partilerin parlamentodaki varlıklarına da son verildi.

23 Temmuz 1952 Nasırcı darbeyle krallığın yıkılmasından bu yana, siyasi partiler üzerinde ağır baskılar kesilmeden sürmüştür. Bu durum, partilerin özgürce gelişimi, halkla kaynaşması, yeni siyasal liderler yetiştirmesi, perspektif üretmesi ve toplumun yeniden inşaasında rol oynamasının önünü kesiyordu. Bu ise siyasi sahnedeki büyük tıkanmanın nedeleri arasındaydı. İktidar güçleri, bu kıskaç içinde, ülkenin servetlerini tahrip eden ve hortumlayanların, adaletsizce davrananların, hükümetin hesapsız politikalarının örtüsünü elde ediyordu. Fatura da siyasi muhalefetin yasaklı olduğu koşulda halka kesiliyordu.

Mısır, siyaset sahnesinin bu bataklığında kısır döngü içine düşmüştü.

Böylesi bir tabloda halkın nefes alma kanalları tümdan kapatılmış oldu. Halkın kimseyi bekleme takati kalmamıştı. Patlamak, ayaklanmak artık kaçınılmaz hale gelmişti; sonu nereye varırsa varsın cinsinden korku duvarlarını yıkmak gerekiyordu. Olan da bu idi.

Siyasi partilerin etkisiz olduğu bir ortamda, özellikle gençlik, küreslleşme çağının iletişim araçlarını sanal dünyanın devrimci aygıtlarını en iyi şekilde değerlendirerek, yasak ve sansüre rağmen çağrılarını milyonlara ulaştırdı. 25 Ocak 2011 devrimci halk ayaklanması böylece, lidersiz, örgütsüz ve barışçıl olarak başladı.


MISIR'IN İKİ TARİHİ


Mısır tarihi üzerine daha çok yazı yazacağım. Ancak bir cümleyle şunu ifade edeyim. Mısır'ın tarihini iki tarih olarak okumak mümkün.

Birincisi; Mısır gibi ülkeler, içine kapanık devlet siyasetiyle yol alamazlar çürürler. Dış vizyonu halkını ve bölgesini tatmin etmeyen, ülke iç kaoslara sürüklenmeye mahkumdur. Mısır, yakın dönem tarihinde Kral Faruk dönemi, Enver Sedat ve Hüsnü Mubarek dönemini bu yönelim içinde saymak yanlış değildir. Mısır tarihinin bu çizgide seyreden iktidarları hep sorunlu iktidarlar olmuştur.

İkincisi; Bölge ve kıtasının, bulunduğu coğrafyanın sorunlarıyla ilgili startejik siyaset üretebilen, kendi bağımsız kararıyla ilişkilerini sürdürebilen ve kaynaklarını rasyonel olarak kulanarak açılımlarını belli bir dengede ilerleten ülke olma durumu. Mısır'ın bu yolu başardıği tarihi kesitler bilinmektedir; Firauvn Ahnaton döneminden, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve çocuklarına, oradan Nasır'ın ilk dönemlerine kadar bu örnekleri bulmak mümkün.

Mısır tarihi bu kesitte, birinci algıdaki konumuyla sürüyor.

Enver Sedat dönemi, Hüsnü Mubarek'le aynı algının uzantısı olarak devam etti, içine kapandı dış finans çevrelerine ve siyasi rüzgarlarına teslim oldu. Son on yıl içinde de çöküş hızla kendini göstermeye başladı; siyasal alanda olduğu kadar ekonomik alanda da bu çöküş ortaya çıkmaya başladı.

Bütünsel olmayan iyileştirmeler ise, kurunun yanında yaşı da yakıp heder oldu.


ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR



Yeni dönemde gelen gideni aratmaya başladı. Bu sürecin son halkasında Mısır üçüncü sınıf bir ülkeden de daha gerilere düştü. Özellikle Irak savaşındaki tutum ve sonrası, Filistinlilere karşı tutum, Gazze'ye İsrail saldırısı karşısındaki tutum ve Gazze'ye yönelik ambargo, İsrail'e doğal gazın inanılmaz fiat ve tavizlerle satışı vb. Mısır halkı bu gidişi asla içselleştirmedi. Bu açılımların ekonomik rahatlama getireceği iddiası da kocaman bir yalandı. Tersine Mısır'ın boynuna uluslarlarası finans güçlerinin tasmasını geçirdi. Bu güçler de Mısır'ı yularından tutarak, istedikleriyere sürükledi.

Halk olarak Mısır bu değildi. Bu gidişi sindirmesi de mümkün değildi.

Mısır'da siyasal yönelim, halkının iradesine, çıkarlarına bölge ve iki kıtadaki rollerine tamamıyla aykırı bir gidişti.

Mısır Arap halkının sorunu bir ekonomik sorun olmaktan çok, iç politikasındaki demokrasi ve özgürlükle ilgli tutumu, dış politikası ve bunun etkisinde şekillenen iç politikasıyla ilgiliydi. Dış politika, Arap alemi için ekmek kadar, su kadar önem taşıyan bir yaşam kaynağıdır.

Mısır, bu konuda tam bir hezimet halindeydi, Hüsnü Mübarek'ten çok şey bekleniyordu, ama o da başaramadı (İsrail'i hiç ziyaret etmemesiise devede kulak bile değildi). Tunus devrimi ardından domino taşı etkisiyle devrilmeye başlayan iktidarlar, hükümet ve liderlerin sorununu da bu noktadan algılamak yerinde olacaktır.

Bu aynı zamanda, Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen gibi ülkeler ile Suriye, son olarak Lübnan gibi ülkelerde Arap halkının iktidarlara karşı duruşunu da izah eden bir turnasoldu. Yani sorun sadece ekmek ve iş sorun değil, demokrasi özgürlük ve dış politikadda onurlu bir duruştu.

Bu gidişe son veren işaret Tunus'tan geldi. Yasemin devrimi Arap halkını içine kapatıldığı zindendan ve korkulardan kurtardı. Korku duvarları bir kez yıkılınca, demokrasi ve özgürlük için tüm farklılıklarını bir kenara koyan halk özgürlük meydanına cesurca inmemekten çekinmedi.

Bunu daha iyi anlamak için ülkemizde Kürt sorununda, demokrasi ve özgürlüğün, tüm ekonomik sorunlardan (aş ve iş gibi fiziki yaşam sorunlardan) daha önde olduğunu göz önüne alarak kavramak daha kolaydır.

Mısır Arap halkı ülkelerinin düşytüğü bu konumu iyice kavramıştı. 25 Ocak devrim hareketine giden milyonlar, bu bilincin kararlılığını taşıyordu. Spontana bir yükseliş gücü katlayarak meydanlara çekiyordu. Artık sıradan talepler yetersizdi ve düzenin devrilmesi talepleri öne geçmişti.
Devrimci güçler, her geçen gün ve saatte, taleplerinin çıtasını da yükseltiyordu. Bu nedenle, iktidararın yaptığı hükümet değişikliklerine, 30 yıldır atanmayan Cumhurbaşkanı yardımcılığının atanmasına, önerilen reformlara iktidarın düzeni kurtarmak için yaptığı "oyalama taktiği" olarak bakmaktadırlar. Bu çabaları zaman kazanmaya dönük uyutama çabaları olarak tanımlıyorlar.


Sonuç

Mısır devrimi iki kıta (Asya – Afrika) ve bölgemiz için yaşamsal bir devrimdir. Bu devrim başarıya ulaşmalıdır. Tüm diktatörlüklerin ders alması gereken bir devrim. İktidarların, halkın taleplerine kulak vermesi için de gerekli bir devrimdir.

Mısır devrim, Tunus devrimine benzemez. Mısırı mısır yapan her ne ise, devriminin etkileri de o ülçüde geniş bir alanda yankı bulur; bu etkiler içinde tarih, coğrafya, kültür, sanat ve insanlık yer alır.

Mısır devrimi kirtik bir süreç içindedir, kırılma riski de az değildir. Büyük oyunlar sahneleniyor. Üstelik hızla alternatif planlarla sürece katılıyor. Yeryüzünün tüm güçleri bu devrimin içinde taraf haline gelmektedir. Bölge saflaşmasının temellerinde var olan güçler, Mısır devrimindeki saflaşmanın da tarafları olarak rol oynamaktadır. Siyonist–emparyalist güçler, bu devrimi en azından sulandırmak, bozmak, geriletmek, düzen ve iktidarını yumuşak bir geçişle olduğu gibi koruma çabasındadır. İmkan olursa da kanlı bir şekilde bastırmaktan çekinmeyecektir.

Lidersiz, örgütsüz, barışçıl bir çadaş devrim aynı anda iktidarın tüm güç odaklarını ele geçirnmemiş ise, risk noktasından çıkamamış demektir. Devrimin düşmanları bunu çok iyi biliyorlar ve bunun için zamana oynuyorlar.

Mısır devrimi sırat köprüsünden geçmektedir demek, bu anlamda yanlış olmayacaktır.


Kıssadan hissemiz,

Tüm farklılıklarımızla bu bölgenin yerli halkları olarak böylesi büyük gelişmelerin dolaysız etkisi altında olduğumuzu bilince çıkarmalıyız. Bu süreçten etkilenmeyeceğini sananların yanıldığını kısa sürede göreceğiz. Bu iktidarlar için olduğu kadar halklar içinde aynıyla geçerlidir.

Desteğimizi hepimiz adına yükselen bu devrim ve değişimlerden yana ortaya koymaya çalışmalıyız. Ülkemiz iktidarlarının ders alması için çalışmalıyız. Haklarımız için mücadelede yalnız kalmamak için, hak ve talepleri için ayağa kalkan Tunus, Mısır, Ürdün, Yemen halkıyla dayanışma içinde olmalıyız.

Hiç yorum yok: