HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

1 Temmuz 2008 Salı

SİVAS KATLİAMI ÜZERİNE !..


BİR DİYALOGUN MONOLOG HALİ


Mihrac Ural

29 Haziran 2008


Aşağıda okuyacağınız satırlar gerçekte bir MSN sohbeti, diyalogudur. Bir değerli dostum, eski bir yiğit yoldaşımla yaptığım bu sohbeti, kendi kanaatlerimi içeren satırları düzenleyerek yeni katkılarla birlikte okurlarıma sunmak istedim. Bir diyalogu, monologa çevirdim. Bununla da MSN sohbetlerimin yazım faaliyetlerinde oynadığı olumlu rolü de aktarmak istedim.

mir:
Paris’te Oberkamp’ta A.İ'nin çalıştırdığı lokantada bir davet vardı. THKP-C (Acilciler) adına davetliydik. Davetliler arasında Sarp Kuray ile Can Yücel aynı masadaydı.
mir:
Bizim Acilcilere ayrılan masada kim vardı bil bakalım ?
mir:
SİVAS KATLİAMI ŞEHİTLERİNDEN ASIM BEZİRCİ
mir:
Evet, Sarpla Can Yücel aynı masadaydı
mir:
Ben sana Can yüceli anlatacağım ama 2 Temmuz yaklaşıyor diye Asım hocayı da anlatayım dedim. Oradan aklıma bir kez daha düştü. Masalarının yanından geçerken Sarp ayağa kalktı " Bak Can” dedi Sarp, (utanarak yazıyorum) “tanıdığın en şerefli devrimciler bunlardır, bunları iyi tanı."
“Antakyalıdırlar” dedi. Yanımda Salih hoca (Antakya TÖB-DER Başkanı Kemal Bayram) bulunuyordu.
mir:
Sarp “Bassit diye bir kasabada memleketine yakın durur. Bizi tekneyle Samandağı’na yakın bir yere kadar götürdü gezdirdi; Ülkemize yakın olma heyecanı yaşattı" dedi
mir:
(bu gezinin fotosunu hemen göndereyim)



"Bassit'te soldan sağa, Osman (SVP genel sekreteri), Sarp Kuray (Partizan Hareketi lideri),
Mihrac Ural ( THKC Genel Sekreteri ), Taylan Doğan ( TKP (B) Genel Sekreteri)"

mir:
Bak bakalım tanıyabilecek misin oradakileri… Arka planda Kel Dağı, sağdaki kayalık Güvercin Adası ( Ceziret ül-Hamam) ve FKBDC den sonra kurulan Devrimci Birlik platformu liderleri yer alıyor.
mir:
Paris’deki davete dönecek olursak, Sarp’ın bu referansı üzerine Can yücel ayağa kalktı..
“Bak” dedi, “Samandağ’ı yöresinde, kel dağında yola çıkan bir devrim ateşi olacaktı yarım kaldı, belki çeyrek kaldı, daha kararlı daha birikimli insanlar gerekti, bunu unutma” dedi geldi gözümden öptü, o sigara dumanından sararmış bıyık ve sakalıyla, içe içe bir hal olmuş haliyle..
mir:
Karşımdaki insana nezaket tutumu takınarak masama geçtim (Can Yücel, tanımadığı ve ilk kez gördüğü bu satırların yazarıyla çok önemli şeyler konuştu. Ben bu kadarıyla yetiniyorum)
mir:
Ve Asım Bezirci ile sohbetimiz başladı uzuncaydı. O sakin sesiz ve sitemsiz duran nazik insanla sohbetimiz derin ve anlamlıydı. Bu satırları yazarken yanarak katledilişinin elem verici sızısı bin insan olarak iliklerime kadar beni sarmasının yanı sıra tanıdık biri, konuştuğum ve kişiliğinden mesaj almam nedeniyle heyecan ve kaygı içinde olduğumu ifade etmeliyim. Kitaplarını okumuştum onu tanıyordum, ve üstat Bezirci de “Kitaplarımı gerçekten okuyor musunuz?” dedi. Sohbetin başından sonuna kadar memnuniyetini ifade etti. Öyle ki, “Siz mi Acilcisiniz?” dedi ve devamında “İnanamıyorum..Siz bir başka şeysiniz” sözlerine karşılık ben de “tüm Acilciler böyledir” dedim.

Asım hoca çok mütevazı sesiz ve sitemsiz bir duruşa sahipti. Bunca kitabın bunca bilginin bunca değerli eserin sahibi gibi değildi. Karşısındakini dinlerken sanki bu bilgi birikimlerini kitaplara döken o değil, tersine duruşuyla karşısındakine o onuru veren bir gerçek bir insan, çok da mütevazıydi. Kararlı konuşmasındaki sakinliğinde bilgiler akıtıyordu. İddialı olmaktan çok bilgisini rekabetsiz sunan, sunduğu bilgiyi özümsemiş kendinden emin olmanın rahatlığı içindeydi. 70 kitabı aşkın eseri vardı. Edebiyatta Türkiye soluna sosyalizmi, insanı değerleriyle öğreten büyük bir duayen ve kaynaktı.
mir:
Sohbetimizin merkezinde 12 Eylül döneminin karabasanı edebiyata nasıl çöktüğü ve bundan aydınların nasıl sınıfta kaldığıydı. Tarihi geçmişiyle yeterlilikleri olmayan aydınların bu darbe karşısında düştükleri aczin acı tablosu üzerineydi. Zaman ilerliyordu ve 12 Eylül dönemi sürmekte toplumun tüm hücrelerine kendi varoluşunu sindirmekteydi. Bunun karşısında halkın yönelimlerini belirleyecek, bu karanlıktan çıkış için etkin bir aydın hareketinin hala belirmediği üzerineydi. Asım hoca üzgündü, ümitsizdi demeyeceğim ama tedirgindi. Benim Asım hoca ile yaşadığım unutulmaz anım özetle böyleydi.

mir:
Gönderdiğim fotoğrafı incelmedin mi, bak o teknede en arka palandaki tekneci Ali (Ebu Steyf). Yakalanan tekne de bu tekne ve bu tekneci yoldaştı.
mir:
2 Temmuz 1993 Sivas Katliamına ilişkin bende yazacağım, ama sinirlerim daha yetirince gerilmedi. Yazmayabilirim de. Eski yazılarımı bildirimi yayınlamakla kalabilirim. Zira çok ağır bir dille yazacağım diye çekiniyorum.

mir:
Olayın boyutu tarihsel mi ? Acaba..
mir:
Bir akıl sistematiğiyle ilgili mi ? Acaba
mir:
Hallaççı Mansur olayının bu bölgenin kaderindeki devamı mı acaba?!
mir:
Hıristiyan Anadolu’nun bildik yollarla İslamlaştırılması mıdır?
mir:
Ayrı olmanın dayanılmaz cinneti mi?
mir:
Farklılığın dinamizmine karşı öfke midir? Nedir? Önce bunları tek tek anlamlı bir biçimde, akademik olarak bilinç süzgeçlerimizden geçirmekle yükümlüyüz sanırım. Aydınların işi, ama nerede? Bu süreçleri bilmeyen, yaşamamış olan aydının gerçek aydın olmayacağı ve dolayısıyla cesur olma şansının bulunamayacağını burada bir kez daha hatırlamak gerekir.
mir:
Bu olaylar belki belgesel bir kitabı olur ama bu tür olayları ancak kısa ama etkin makaleler anlatır diye de düşünüyorum.
mir:
Bence soru ikinci bir Sivas katliamını ne engeller olmalıdır?
mir:
Bunun sigortası var mıdır? Bilmem. Ancak bu ülkede tekrarını kışkırtan çok şey var.
Tamamlanmamış toplumsal akıl yolculuğundan tut, sonradan edinilmiş hazımsız, dengesiz eklektik ve mirasız kültüre kadar çok şey var, çoook…
mir:
Öyle ki, dinini bilmeden ibadet eden bir toplumun psikososyal duruşları mı nedir, bu cinnet halleri?
mir:
Çok şey yazılabilir ama san ki, bir zamanlar haddime düşmeyen şiir yazma deneyimi gibi bir deneyime kalkıyor gibiyim. Bir tarafı eksik kalacak, yine sloganları, yine kuru gürültüye boğacağım olayı korkusu içindeyim. Bu güne kadar yapılanda bundan başka bir şey olmadığı kanısındayım. Bu korku ve kaygıyla elim yazıya bir türlü gitmiyor…

mir:
Zira tamamlanmamış, tatmin edilmemiş, sindirilmemiş binlerce toplumsal eksiğin kendini tamamlama şekillerinden biri olarak algılanınca bu çılgın davranışlar, bu zıvanasız durumlar çok akıllı sanılan insanlarca bile "onlar da kışkırtmasaydı" diyecek kadar akıl dışı olunabiliyor!
mir:
Sivas cinneti bu akıl algılayışıyla, bir kez değil bin kez bile tekrar edebilir.
mir:
Maraş katliamı bunun biçimiydi.
mir:
Çorum olayları..
mir:
Hatay’da aynı oyun tezgâhlanıyordu, dengeler engel oldu. Hatay halkının etnik dengelerinden gelen ve siyasal çalışmaların toplumda yarattığı ayrımsız ilerici mozaik dokunun duyarlılıkları, Maraş türü bir kıyımı temelden tıkamış bu niyetle yönelimlerin önüne geçmiştir. Böylesi bir girişim devletin içinde olduğu bir oyun olsa da kimsenin sonuçlarının nereye kadar uzanacağını bilmeyeceği tablolar yaratabilirdi. Anadolu’da bu olayların boğulması daha kolay gibi duruyordu.
mir:
Ortalıkta belli bir akıl var, bir akıl sistemi. Yaşamımızın tam orta yerinde bize hançer vuran… Üzerinde yaşanan toprakların, ortak bir vatan olmayacağını haykıran, gaspçılığını hırsız fenerinin sönüklüğüyle yönetmek isteyen, herkesi düşman belleyen, tarihsel hataların aşmak yerine onların ilkel duygularına dayanarak çevresini koruma telaşında düşman üretimine yönelen bir akıl. Orta Asya’dan Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu akıl, talan, gasp, kıyım ve yıkımın üzerinde batıya doğru ilerlerken tıkandığı viyana kapıları önünden gerisin geriye döndüğünde, elinde kalan Anadolu’yu yakıp yıkmaya ant etmiş gibidir. Beyliklerin tedip edilmesinden, Ermeni katliamına kadar uzanan bu kirli tarihten, yeni bir yaşam planıyla sıyrılacağı üzerine çok şey söylenen Cumhuriyet bile elini kana bulamadan yaşayamıyor!..
mir:
Her şeyimizi ayaklar altına alacak kadar pervasız ve kendinden emin bu kara basan, kara bir delik gibi bizi içine çekip atomlarımıza ayrıştırarak buharlaştırıyor gibidir. Aydınlarımız ise biz direnirken buharlaşmış halleri yaşıyor gibidir.
mir:
Bunu söylemekte zorlanıyorum, “akıl sistemi” diye. Ama çok iyi biliyorum bu tastamam budur gerçek olan budur, bir akıl sistematiği, ne sınıfsal çözümlemelerle ne inançsal verilerle açıklanması kolay olmayan bir akıl sistematiği. Eksiklerinin içine kapanmış haliyle, yetmezliklerinin güdüleriyle sürüklenin bir yönelimin aklıdır bu.
mir:
Atatürk’ü burada anmak tam yeridir. Hatalarıyla sevaplarıyla bu şahsiyeti algılamak gerek diyorum. Ne ilgisi var deme, dinle bak. Türkçe ibadet diye tutturmuş fi zamanında, Arap etnik kökenli biri olarak benim tarihsel kültürüme karşı inanılmaz bir handikap gibi gelebilir, özellikle alfabe değiştirme hatası sadece Araplar için değil Türk toplumunun tarihsel bilici için bile inanılmaz bir katliam. Hala öyle düşünüyorum ve bunu “Osmanlıca ve Alfabe” makalemde yazdım. Atatürk’ün Türkçe İbadet ısrarının önemli destekçiyim. Bu ısrar gerçek anlamda bir ulusun tarihsel akıl serüveninde eksik kültürel ve inançsal halkaların tamamlanmasına önemli katkıları olacaktı. Buna gücü yetmedi, kendinin de katkısı olan cumhuriyet Osmanlının genlerini taşıyordu ve bu çocuk böylesi bir düşünceyi anında bertaraf edecek bir şiddeti bağrında taşıyordu, asacak kesecekti, arkasına halkı da alarak doğrayacak yakıp yıkacaktı.

mir:
Bundan da dolayı diyorum; Cemal Kutay’ın dediği gibi “Türkçe İbadet Hakkı” olayı, uluslaşma sürecine geç girişmiş Türk toplumu için yaşamsal bir adımdı. Olmadı. Evet bu satırların yazarı ısrarla Türkçe İbadetten yanadır
mir:
Dinini bilmeden ona inanan bir toplumun handikapları çoktur. İnanç insanın en derininde yer alan en zayıf noktasında nüfuz bulan en dehşet etkinlikleriyle varolan bir fenomendir. Bencil genlerimizin yaşam yönelimlerindeki pervasızlıklarına tetikçilik yapan bir etkendir. Öbür dünyada yaşamak gibi yaşamı ölümsüzleştiren verileri ve sunularıyla din için zıvanadan çıkmak bir tapınma şeklini basit gerekçelerle alabilir. Bu noktada karşıtlar, farklılıklar ne olursa olsun tasfiyesi vacip olur, hak olur, tanrı emri olur ve insan doğadan kopmamış haliyle taşıdığı tüm dürtüleriyle harekete geçer. Diliyle öğrenilmeyen din, siyasal olayların maşası, kin gibi ilkel duyguların dayanağı olur. Türkiye böylesi handikabın önemli oranda tecelli ettiği bir yerdir.
mir:
Bunun için Atatürk’ün uluslaşma sürecinin bir parçası olarak gördüğü ve kültürel dengeler için çok gerekli olan dinin ulusal dille yaşanması olayı burada önem kazanıyor. Bu dengelerden yoksun olan toplumun insan olan kendi türünü yakması, bize inanılmaz gibi gelse de bir inanç ritüeli olarak algılanabilir. Toplum vicdanında sızısı bile gündeme gelmeyen, bir kısa süreçte de unutulabilen bu olayların, ne din ne iman ne de doğadan çıkıştan bu yana insan türünün geliştirdiği hiçbir kültüre ait olması mümkün olamaz.
mir:
Bu kısımla ilgi söylemem gereken şey, Türk halkının kendi inancını diliyle yapamamasının tarih içinde sancılarını göz önüne getirerek, ben de Atatürk’ün düşündüğü Türkçe ibadetin çok gerekli olduğuna inanıyorum.
mir:
Böylesi etkin bir devrimci türden reformu kim başarabilecek? Türk halkının böylesi dinamikleri kaldı mı? Nerededir? Yaşanmakta olan kimlik bunalımları, ulusal sorunlar, komşuluk ilişkilerinde süren gerginlikler bu toplumun böylesi önemli sorunlarını aşabilecek dinamikleri yaratması mümkün mü? Aydının rolü nedir? Nerededir ve hangi kanallardan bu çıkışı bir kitlesel etkin güç haline getirebilir, bunları çözümlemek düşünüp bilince çıkarmak gerekmektedir.
mir:
Arıyoruz…
mir:
Aydınlar nerede?
mir:
Bu halkın tamamlanmamış akıl birikimlerini tamamlayacak AYDIN ARIYORUZ
mir:
VAR OLANLAR ÇEYREK AYDIN BİLE DEĞİL
mir:
Alev Alatlı’nın Rus edebiyatı ve serüveni üzerine yazdıklarını bir gözden geçir, orada aydını daha iyi tanıyacaksın, bu ülkede yok öyle bir şey yok işte. Aydın denilen renksizlerin bırak bir tarihi konudaki dik durabilecek bilgi birikimlerini, uzamıyız diye yola çıktıkları konularda bile arkasında duracakları bir cümleleri dahi yoktur. Bunlar nasıl bir düşünce eyleminin arkasında dik durabilsinler ki. Aydının cesareti nedir? Aydından silah mı sıksın isteniyor? İstenen birikimlerinin ürünü olan düşünceye ait eylemin arkasında korkusuzca durmasıdır. Yanlışa yanlış diyebilme cüretini tüm engellere karşı ve tüm olanaklara karşı savunabilmesidir. Bu ülkenin en büyük aydınlarının toplu davranışlarını simgeleyen tek şey, patronu adına kılıç sallamaktan ibarettir. Bundan özellikle birey olarak dik duranları tenzih ettiğimi belirtmeliyim.

mir:
Ülkemiz 80 milyon, belli bir tarih, belli bir edebiyat ya da bir başka şeyde miras birikimleriyle devam eden bir tek ailesi bile yok. Kültür mirasını kuşaktan kuşağa devretmiş bir dokusu, bir topluluğu… Bir sendika ya da sivil toplum kuruluşu bile yok. Hep tıkanmış, hep doğranmış hep engellenmiş ve söndürülmüştür. Zaman zaman yazılarımda kendi adıma, 2300 yıllık Antakyalı bir ailenin şehir kültüründen geliyorum, kökleri kadim bir din ve hukuk bilgini aile mensubuyum derken dile getirdiğim kaygılar da bununla kesişiyor. Bu dengelerin birey açısından çok insanda olduğunu da iyi biliyorum. Ama toplum bu dengeleri taşımayınca bireylerin dengesizlik içinde ezilip itildiğini bir taşralı olarak farklı yerde ve yoldaş çevresinde bile, kendi deneylerimle de yaşadım. Kıyıcılık, tahammülsüzlük bazen solun bile temel çalışma tarzı olmuştur birbirine ve kendi içine dönük olarak.
mir:
Bu ülkede ciddi bir kültürel mirassızlık hüküm sürüyor.Hala insanlar kendi kimliklerdi için net olarak söyleyebilecekleri bir geçmiş irade bulunmuyor; kimisi kendini Müslüman, kimisi ise Alevi ya da Kürt ya da Arap ve ya Türk sayıyor. Kimliksiz bir toplumun dengesizlikleri diğer etmenlerle birleşince, ortaya şiddetin, tasfiyenin egemen olduğu bilinç bir anda parlayıp hâkimiyet kurabiliyor ve kitlesel bir eylem olarak tezahür eder hale geliyor.
mir:
Bazen sükunetimizi bozup verili bu ortamı belden yukarı jargonlarla izah etmekte zorluğa düşenleri anlamak gerektiğini düşünüyorum.
mir:
Evet mirassızlık çok önemli bir sorun. Sürekli sıfır artı sıfır elde var sıfır durumu. Hep başa dönmek, hep yeniden kurmak ve yıkılmak gibi sonu gelmeyen merkezsiz bir fasit daire içindeyiz.
mir:
Hep sıfırdan başlamak bir kader gibi. Sivas olaylarını anarken satırlarımıza yayılan bu öfke umarım bir kez daha Sivas katliamlarının olmaması için daha etkin önemlere sahip olabilir bunun gereklerini yerine getirebiliriz. Senin insanlığın adanı gösterdiğin “insan nasıl yakılır bu olacak şey mi, bunun hesabı sorulamayacak mı, anlamıyorum” yönündeki tepkine ise tamamen katılıyorum. İnan ki, elim kalem tutmayacak kadar taraflı olduğum bu konuda ne yazacağımı tam kestiremiyorum.
mir:
Sivas katliamına ilişkin çok az şey yapıldı. Çok az şey ve çok cılız..
mir:
Bu ülkede aydın yok.
mir:
Bütün mesele bu, bu meselenin arka palanı da ise tamamlanmamış, kolektif aklın serüvenleri, hazmedilmemiş bilgiler, aşılmamış tarihsel süreçlerden oluşmuş bir ton sorun yatıyor. ‘Aydınlanma ve Modernite’ yazımda bu konuya ilişkin söylediklerimin özeti, bu konu için bir çıkış noktası olması dileğini taşırım; yeni bir uygarlıkta kimliğimizi bulmak için bu uygarlığa ait aydınlanma çağını, öncekinde 18.yy ve sonrasında olduğu gibi atlamamak gerek, Yeni uygarlığın aydınlanma süreçlerine açık ve hazır olmak gereklidir. Yeni uygarlığın verileri bütün yönleriyle kendisini ortaya koymamasına rağmen ki, aydınlanma sürecini yakalamak için bu bile önemli bir fırsattır, ortaya çıkan değerlerini algılamak kendi orijinalitemizle bu sürecin içinde bulunmak gereklidir. Yeni uygarlığın aydınlanmasını yakalayabildiğim oranda bu çağın modernitesi içinde dengelerimizle yerimizi almak mümkündür. Dengelerinin ayakları üzerinde yaşayan bir toplum, insana ve doğaya bakışı da olumlu olacak pervasız çıkışlarının önünü kesecek bilinç ve kurumsal etkinlikleri de yaratmış olacaktır.

Hiç yorum yok: