HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

3 Nisan 2008 Perşembe

Genel Seçimler Üzerine


Faiz Cebiroğlu’nun röportajı




Mihrac Ural



mircihan@gmail.com

1. Sayın Mihrac Ural, 22 Temmuz 2007’de Türkiye’de genel seçimler yapılıyor. Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi (THKC) Genel Sekreteri olarak, seçimlere ilişkin tutumunuzu öğrenebilir miyiz?


Mihrac Ural:

” Türkiye tek boyutlu bir siyasal-sosyal-ekonomik-kültürel programla yönetilebilir bir ülke değildir. Bu bir yandan ülkenin çok yönlü çeşitliliğiyle ilgili olduğu kadar, siyasal sisteminin anti-demokratik kısıtlamalarıyla da ilgilidir. Bu yüzden bağımsız adaylarla mecliste ayrı varlıklarımızı ayrı taleplerimizi, ayrı renk ve düşüncemizi temsil etmeye yönelmeliyiz. Özgürlük ve demokrasiye gerçekten bağlı ve genel olduğu kadar yerel program sunma durumunda olan bağımsız adayları destekleyeceğiz. Bağımsız adayları seçerken, sayısal anlamda oy toplama kaygısıyla hareket etmeyeceğiz. Sayılar değil, siyasal tutum ve duruş bağımsız adayımızın ana karakteri olacaktır. Amacımız, en yüksek oyu tutturacak adaya yönelmek değil, orijinalitesini en kapsamlı temsil edebilecek, “ayrı varlığımızı” mecliste seslendirecek bağımsız adayı seçmektir.”

Sorularınız için sizlere teşekkür ediyorum, bu sorunun cevabını çok kısa vermek mümkündür ve bunu size yukarda altı çizili satırlarla yapmaya çalıştım. Ancak cevabımın gerekçesini bir ölçüye kadar aktarmak isterim. Her kararın bir gerekçesi olduğu gibi.

Seçimlerde tutum, oy kullanacak insanların halkların ve ulusların olduğu kadar, her siyasal yapılanmanın tarihsel kaderinde önemli bir aşama olduğu kanaatindeyim. Zira seçimler, önceki tüm siyasal çabaların, amaçların, umutların, karalı-karasız dengelerin, yönelimlerin çağrıların, bir biçimde halkın sınavından geçme gerçeğiyle, karşı karşıya kalması demektir.

Önemle işaret etmeliyim ki, her ne türden yönetim altında olursak olalım, tarihin en kötü seçim siteminde de olsa, her seçim, belli bir oranda siyasi yapılanmaların bir sınavıdır denilebilir. En sistem dışı siyasi yapıların, uzun illegal koşullara, farklı araçlarla mücadelesini yürütüyor olmasına rağmen, sonuçta halkın oyunu talep ederek, siyasal erke uzanmada meşru olma istemi, bunun en açık belirtisidir. Bu yüzden seçimlerde tutum, bir kez daha, rekor denemesi için olimpiyatlara katılmak gibidir. Halk nezdinde meşru olmanın, bulunabilmiş en önemli yollarının başında seçimler gelir. Seçimlerden çıkacak en olumsuz sonuç bile, taşıdığı dersler itibariyle her siyasal yapılanmanın en büyük kazançları arasında sayılmalıdır derim. Bu zaman zaman popülizmi kışkırtan eğilimlere önemli dinamikler katıyor olsa da.

Biz, Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi (THKC) olarak, halkımızdan seçim sonuçları itibariyle alacağımız sinyalleri, kazancımız olarak görmeye devam edeceğiz.

Örgütümüz, tarihi boyunca, bu yüzden, tüm seçimlerde açık, net bir siyasal duruş sergileyip, hedef kitlesi olan halklarımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesi yönündeki doğrularıyla tutarlı ve kararlı tutumlar sergilemiştir. Bu gün aynı eğilimi, daha bir güçlüce duyumsuyor ve halkımızın vereceği karardan nasibimize düşeni almayı düşünüyoruz. Sonuç ne olursa olsun, bunu doğru algılayıp kendimizi yeniden var etme anlamına gelecek kadar derin bir ders olması için, çalışmayı planlıyoruz.

Bu sorumluluk altında, uzun yılların birikim ve gözlemleriyle oluşan doğrularımızın seçim alanında halkımıza iletilmesine, sayısal anlamda oy için değil, nitelik anlamında bir siyasal duruş ve halkın kendi gerçekçi taleplerine sarılışı için, önermelerimizi paylaşmaya yöneleceğiz.

Bu çalışmalarımızın en çarpıcı özelliği, ülkemizin yapısallığı dolaysıyla, önceki on yıllardan farklı olarak, seçimlere tek boyutlu bir programla katılmaktan ya da halklarımıza tek boyutlu program dayatan belli partilerden adayların desteklenmesinin artık zaman aşımına uğradığı gerçeğinin bilince çıkartılması olmuştur. Bu gün, değişen dünyamızın, bölge ve ülkemizin verileri, tek boyutlu çözüm programlarının halklarımızın ihtiyaçlarını, taleplerini ve dünyayla ilişkilerini düzenlemekte yetersiz olduğunu göstermektedir.

Türkiye artık tek boyutlu siyasal-ekonomik-sosyal-kültürel programlarla, yönetilebilir bir ülke değildir diyoruz. Ülkemizi dış politika yönetir gibi, yönetmeye kalkışmak, gerekli birçok unsuru ihmal etmeyi, halklarımızın bir kesimini diğerine karşı imtiyazlı konuma geçirme gibi kabul edilemez bir dengesizliği, baştan kabullenmek demektir. Dış politikalar bile artık tek boyutlu bir programla yürütülmediği çağımızda, iç politikanın çeşitliliği mutlak önemdedir.

Bu önermeyi şöyle kavramak gerek. Merkezi sultalar, lider diktatörlükleri, tek merkezli yönetsel yapılanmaların hükümranlığı altında bulunan ve seçim sistemlerinin anti demokratik yapısıyla daha da olumsuzlaşan partiler ülkemiz siyasi kaderinde rol oynuyor. Bu partiler, ülkemiz gibi geniş bir renk, ayrı varlık, etnik, dini, kimlik farklılıkları taşıyan özelliklerini, çorba gibi bir potaya karıştırarak, tek boyutlu siyasi bir programlara sorunlarına çözüm aramaktadırlar. Tek devlet, tek bayrak, tek din, tek kültür söylemlerindeki gibi, etnik, bölgesel, kültürel, inançsal farklılıklarımızı yadsıyarak, öteleyerek, “Türkiye genelini kapsayan” adı altında tek bir programla sorunlarımıza çözüm bulacağı sanısındalar. Bu da devletçi ekonomide olduğu gibi özel ve özgün hiçbir varlığa önem vermeden, verimsiz, güvensiz, gelişmeye kapalı önermeler olmanın ötesine geçememektedir. Geneli kapsama adı altında ülkenin bir bölgesi diğerinin aleyhine, ülkemizin kimi etnik toplulukları diğerinin aleyhine, inançları, kültürleri diğerlerinin aleyhine kayırılıp geliştirilmektedir. Böylece genel geçerlilik adına haksızlıklar, adaletsizlikler ülkemizin kaderi gibi gelip dayanmaktadır. Bu nedenle tek boyutlu genel geçerli bir program önerisi artık, halklarımızı aldatmaya yetmeyecek kadar yüzü açığa çıkmış bir haksızlık ifadesi haline gelmiştir, diyoruz.

Bu programların en gelişmişi, her soruna çözüm bulduğu iddiasında olanı bile, tek boyutlu olması nedeniyle gerçekleşme şansı olamaz. Bu programlar, belli alanları, belli işletme topluluklarını, belli kültür ve belli dini, mezhebi dokuları, ister istemez kayırma, öne çıkartma, onların yoğunluklu sorunlarını çözme durumuna yönelecektir. Bu tek boyutluluk, bölgesini, ekonomisini, kültürünü, etnik, dini ve mezhepsel eğilimlerini temsil etmek üzere meclise gönderilen temsilciyi de, farklı yönde soğurmaya, peşine sürüklemeye başlar. Böylece meclis tarafsızlığını, gerçek temsil etkinliklerini kaybeder. Tüm Türkiye’nin milletvekili adı altında Hakkari’nden seçilen, İstanbul’un hizmetine koşulmuş olur, siyahların seçtiği, beyazların, sarıların hizmetine koşulur. Bu konumlanış, bilinçli yapılan bir yanlış olmasa da, yapısal olarak böylesi bir yanlışa düşmemek mümkün olmaz hale gelmiştir, durum budur. Bir toplu sürükleniş, yanlış yapılanmadan kaynaklanan, yanlış oluşum ve bu oluşum içinde sayısal bir unsur olmaktan kaynaklanan işlevsizlik, bir sistem haline dönüşmüştür. Bu yapılanmaya muhalif olma girişimleri, demokratik ve özgürlük arayışları ise derhal bastırılır. En ehveni şerri, ya parti diktatörlük mekanizmalarının çarkı altında ezilmek ya da gelecek seçimlerdeki şansını kaybetmek, ya da ardı arkası gelmeyen davalarla mahkemelerde siyasal nedenlerle yargılanmaya mahkum olur.

Ülkemizin birlik ve beraberliğinin, barışçıl bir yaşam düzleminde, adil bir tarzda yönetilmesi amacını tek boyutlu bir program sağlayamaz. Tek boyutluluk ülkemizin gerçeği bile değildir. Bu gün için ise ülkemizin güç yitirmesi, kaosu, bölücülüğün temel dinamiği olarak karşımızdaki yerini alır. Yükselen ulusalcı dalganın, ırkçı bir ilkellikle bezenmiş milliyetçiliklerin ve bunların soğurduğu sözde sosyal demokratların ülkemizin mozaik yapısına önerdiği tek çözüm, merkezi yapısının dayatmasıyla şekillenmiş, tek boyutlu bir siyasal programdan ibarettir.


Tek boyutlu program, dünyanın en yeterli programı olsa da, tüm sorunlara en gerçekçi çözümü bulmuş olan bir program da olsa, eğer ülkemizin etnik yapısını, mozaik dokusunu, inanç tablosunu, kültürel tablosunu açık ve ikircimsizce ele almamış ise, o program tek ulusa, tek boyutta hitap ediyor demektir. Çok uluslu bir ülkede tek ulusa göre dizayn edilmiş bir program, asla demokratik değildir. Dünyanın en demokrat insanlarının etrafında toplandığı bir program olsa da tek boyutlu program demokrat bir program olamaz. Ülkemiz açısından, çok uluslu mozaik yapısıyla belirlenmiş dokusun göz önüne alan bir demokratik bir sistemin oluşturulması, Özgürlük ve demokrasi programlarının ikamesi için zorunludur da. Ayrıca özgür ve demokratik bir sistemin yerli yerine oturmasına dek, yapılacak çok şey vardır. Bunların başında da, özgürlük ve demokrasi, çok boyutlu programlarla gerici dalgaları kırmak, gerici iktidarları ve ant-demokratik sistemlerinin baskıcı etkinliklerini zayıflatmak gibi halkımızın tıkalı siyasal yönelimlerini açma çabaları gelir.

Tekrar ediyorum ki, tek ulusa dizayn edilmiş hiçbir program ülkemizin geçeklerine cevap olamaz. Bu yüzden tek boyutlu partiler ve programları, artık ülkemizin yüksek çıkarlarını toplumsal barış ve adil yönelim ihtiyaçlarını temsil edemez. Ülkemiz, böylesi dar yaklaşım elbiselere sığmayacak kadar büyük ve çeşitlilik arz eden bir yapıya sahiptir.

Bu yüzden çok programlı, çok alternatifli, merkezi olmayan, bölgesel, tamamıyla yerel olan ve olduğu yeri orijinalitesini koruyarak temsil eden, ona göre de programını oluşturan yönelimleri tercih etmek, önümüzdeki sürecin halklarımız ve ülkemiz yararına olan temel tercihi olacaktır diyoruz. Bağımsız adayların desteklenmesi talebimiz, bu gerçeklerin verilerince şekillenmektedir. Ancak bu da, her adayın dünü ve bu günüyle, önermeleri ve yapabilecekleriyle sıkı bir tarzda belirlenmesine bağlı olacaktır.

Bu yaklaşımımız, ülke gerçeklerinin, özellikle de son çeyrek asır içinde aldığı çok yönlü yönelimlerin, dünyadaki gelişme ve değişimlerin sonucu oluşan yapısından kaynaklanmaktadır. Özellikle bu belirlemeyi bu seçim arifesinde, bu tarzda yapmak, olayların ruhu ve biçimini, ortaya bir varlık oluşturabilir düzeyde kavramak demektir.

Ülkemizin çok renkliliği sıradan bir söz değildir. Bu hep tekrar edilir, ama derinliği kavranmaz. Zira tüm ülkeler çok renklidir ama ülkemizin bununla kastedilen yapısının verileri çok farklıdır. Bunu bilince çıkartmak gerekir ki, seçimlerde özellikle bu seçimlerde yapmakta olduğumuz önerme anlam kazanabilsin.

Mesela, yıllardır ülkemizde ciddi bir kimlik bunalımı var diyoruz. İstatistik araştırmalarda yüzdeler veriliyor, kimileri kendini Müslüman olarak tanımlıyor, kimisi ise Kürt, Arap, Ermeni, Arnavut, Laz vb olarak tanımlıyor, önemli bir kısmı Türk diyor. Bir kimlik bunalımı var. Ve biz bu nesnel gerçeği on yıllardır, kesintisizce vurguluyoruz. Bunun nedenlerini de değişik yazılarımızda anlattık durduk. Türk etnik topluluğu, tarihsel modern uluslaşma sürecine geç girmiştir. Osmanlı bu süreci sürekli dışlamıştır. Anadolu’nun fethinden bu yana, kendilerini bile, kendi etnik kimlikleriyle tanımlamamışlardır. Türk etnik tanımlamasına hakir ve aşağılık bir gözle yaklaşmışlardır. Feodal sistemden çıkma yönünde, çağdaşlarının çabalarından örnek alarak dahi bir girişime başvurmamış, üretmek yerine talanla yaşamayı temel almışlardır. Sür git talan ve fetih siyasetleriyle reayasına dahi kararlı bir yerleşim süreci oluşturamamışlardır (başkenti bile sürekli değişen bir imparatorluk, Bursa’dan Edirne’ye, İstanbul’dan Ankara’ya). Anadolu’da kendilerinden önce, egemen olarak yaşayan uygar milliyetlerin, yaşama açtıkları ve vatan edindikleri topraklara, bir kısrak başı gibi, Orta Asya’dan gelip, uzanarak el koyup talan etmekle yetinmiş, bir yeni uygarlık kapısı aralamadan, yeni gasp ve talanlar için asker toplamaktan başka bir şey yapmamışlardır. Göçebe bir toplum olma karakterini aşmak için İslam’ın sunduğu yerleşiklik perspektifinden yararlanmamış ve sonuçları itibariyle, kendi etnik topluluklarının uluslaşma sürecinin gelişmesine hiçbir katkı yapmamışlardır.

Uluslaşma ancak, 19.yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında algılanıp, Atatürk gibi bir liderin ve kadrolarının özgün çabalarıyla, Cumhuriyet döneminde belli bir boyut almıştır. Ama artık tarih sahnesinde başka fenomenler yer alıyordu, geç kalınmıştı ve özümsenerek ortak bir üst kimlikte birleşip tek bir ulus meydana getirebilecek diğer etnik öğeler, kendi başlarını özgürlük arayışlarıyla alıp gitmişlerdi. Bu gün ortaya çıkan zorlamalarla ortak bir üst kimlik tanımlamasının tutmaması, kabul görmemesinin tarihi arka planı budur.


Bu gün ülkemiz kimlik bunalımının derin tarihi kaynakları buraya kadar uzanır. Bunu bilmek gerek, bu gün kimlik arayışında olanların suçlanmasından önce, bu tarihi süreci, diğer modern uluslar gibi yaşamanın önünde engel olanları ve onların miras yedi akıl devamları olanları görmek gereklidir.

Osmanlı’nın aynı tarihi kesitinde, tüm Avrupa milliyetleri, ulusal süreçlerinin tamamlandığı evreleri geçiyordu. Bu süreç, Anadolu’da başarılamayınca, mozaik renkleriyle Anadolu milletleri, etnik tüm değerleriyle dimdik yaşamlarını sürdürmeyi devam ettirebildiler. Topraklarına zorla el koyanlar, onlara yeni ve üstün bir uygarlık getiremediği için, onları bir ulus içinde birleştirip özümseme durumunda olamadılar.

Anadolu milliyetleri güçlü ve uygardılar, fetihçi zorbalık karşısında zora boyun eğdiler, kırıldılar, topraklarına el kondu ama ulusal değerlerini olduğu gibi koruma ısrarından vazgeçmediler. Bu güne geldiler, onları bir üst-kimlikte birleştiren ortak payda bulamadıkları için de, kendi uluslaşma süreçlerinin gelişip, özgürleşmesi için hak talebinde bulunmaya başladılar. Kürt ulusal hareketinin tarihi kökleri tas tamam buradadır. Ülkemizin sıkıntısı da, kaosu da bu tarihi süreçte örülüdür. Bunun geçici olduğunu, kökünün dışarıda olduğunu, terörle ilgili olduğunu sananlar aynı aklın devamcıları olarak gerçekleri kavrayamayan ve sorunları derinleştirenlerdir.

Böyle olunca, insan toplulukları hangi ad altında olursa olsun, farklı talepleri için, siyasal tepkiler vermekte, farklı siyasal tercihlerde bulunarak var oluş gerekçelerindeki “ayrı varlık”larını dile getirmektedirler. Bunu sadece etnik sorunla ilgili değil, ülkemizin farklı bölgelerinin ekonomik konumları, toplumsal, kültürel konumları inanç konumları içinde tekrar etmek yanlış olmayacaktır.

Bu belli başlı saflaşmada, tek boyutlu bir programla siyasal iktidar arayışı içinde olmak, bu yüzden adil olmayan bir yaklaşımdır. Bir tarafın taleplerini, diğerleri ihmal ederek yerine getirme gibi ülkemizin sorunlarını derinleştiren çıkışsız bir önerme olarak sırıtacaktır. Bu güne kadar egemen olan iktidar çevreleri ve bunlar arasında darbeci faşist generaller de dahil, her kes farkındadır ve toplumlarımızın bu devleti bu sistemiyle daha fazla sırtında taşımasının mümkün olmadığı açığa çıkmıştır. Daha az merkezi, daha çok yerel özgürlükleri olan ve bir tür federasyona yakın bir yeniden yapılanmanın acil bir ihtiyaç olduğu görülmektedir. İşte bu ihtiyacın en somut anlamı ülkemizin tek boyutlu programlarla yönetilemeyeceğini gösteriyor. Oysa ülkede her siyasal düzenleniş, inanılmaz bir merkezileşme kaygısıyla oluşturulmuştur; Seçim sisteminden, partiler sistemine, devlet kurum ve kuruluşlarından, konseylerine kadar ama her şey bu yönde Anadolu’nun tüm dinamiklerini nefes almaz hale getirmiştir. Bu yüzden bu bataklıktan çıkışın yolu için, çok boyutlu program önerimizi ve bunun bu seçimler nedeniyle ilk adımının bağımsız adaylarla mecliste temsili için mücadele edeceğimizi belirliyoruz. Resmi olarak milletvekilleri Türkiye geneli milletvekili sıfatı taşısa da, bu seçimlerde statünün bozulması, her milletvekilinin kendine oy verenlerin temsilcisi olarak mecliste yer almasının başarılması için çalışacağız.

Ülkedeki sistem sonucu, hangi merkezi partide yer alınırsa alınsın, kimi temsil ederse etsin, kimden oy alırsa alsın, sonuçta herkes Türkleşmiş Kürt, Türkleşmiş Arap, Türkleşmiş Rum, Ermeni, Arnavut olup çıkıyor, fabrikada üretilen bir meta gibi. Bu son dönem ulusalcı çağ dışılığın yükselişinde de aynı tipler önemli roller oynuyor. Baykal gibi, çıkışsız liderler, buradan yola çıkarak ne olduğu belirsiz “bilinç milliyetçiği” ya da “Türk üst kimlikli çok etnik yapılı bir ulus” söylemine varmakta bir abes görmemektedir. Kim kazanırsa kazansın, bizdendir, bize hizmet etmekle yükümlüdür, sonucu böylece tekrar ede duran bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor. Ve bir kez daha her seçimde halkımız, kendi tercihiyle seçtiği yanılgısını üreterek, siyasal bir tutum belirlediği kanaatine varıyor. Oysa gerçekler bunu çok uzağındadır. Seçim sonuçlarının tekrar ede duran kaoslarında bu irade, ciddi roller oynuyor. Seçilmişler, atanmışlar gibi, belli bir gerçeği temsil etmekten uzak kalarak seçmenine yabancılaşıyor. Meclisin milletvekili dokusunda ortaya çıkan sıkıntılar, tek renklilik, lider sultasının beslenmesi buralardan üreyip gidiyor. Buna bir son vermenin zamanı, en azından son vermek için ilk adımların atılma zamanı gelmiştir diyoruz.

Tek boyutluluk ülkemizin en büyük handikabıdır. Çeşitlilik, farklılık ayrı varlık olmanın istençleriyle ilgililik, ülkemizin en büyük gücü ve sorunlarının aşılması için gerekli olan kavrayıştır diyoruz. Bu yüzden, “ayrı varlığımızı mecliste temsil etmeliyiz” şiarını vurguluyor, özgün tüm sorunları bir sis perdesiyle örtmekten başka bir işlevi kalmamış genelci partilere karşı, özgün ve özgür, demokrat, seçmenini tüm renkleri ve farklılıklarıyla temsile muktedir, bağımsız adayları destekleyeceğimizi ilan ediyorum.

2.Türkiye seçimlere gene son derece anti-demokratik bir baraj sistemiyle giriyor; %10’luk gibi. Böylesi bir seçim barajı ile bizler, Türk, Kürt, Arap ve diğer Anadolu sosyalistleri, barajı aşma şansımız yok gibi. Böylesi bir durumda ne yapılabilir?

M. Ural:
Anadolu’nun kadim yerli ve uygar uluslarının uyanışı, Türkiye halklarının bilincini tazelemede önemli bir manivela rolü oynamaktadır. Bu seçimlerde %10 barajını aşacak yol ve yöntemlerini geliştirmiş, bağımsız aday girişimiyle, kapatılmak istenen düşünce özgürlüğünü meclise götürecek bir kapı aralama dirayeti göstermiştir. Bağımsız adaylar, yeterlilikleri ölçüsünde bir siyasal duruş olarak, alacakları oyların sayısal değerleriyle değil, temsil ettikleri seçmen değerleriyle bu ilkel engelleri aşacaktır.

Bu seçim süreciyle birlikte, Anadolu’nun zengin dinamikleri, bu dayatmalara daha uzun süre seyirci kalamaz. Kapatılan tüm özgürlük ve demokrasi yolları, dev bir güçle aşaması zor olmayacaktır. Bu ilkeller, güç uygarlıklarıdır, Anadolu halkları ise uygarlık gücüdür. Anadolu ulusları, insanlığa ışık saçan uygarlıkların yaratıcıları, uygarlık gücü olarak yeniden diriliş, yeniden doğuşun sancılarıyla bu seçime girecekler. Alacakları sonuç ne olursa olsun, artık ülkemize reva görülen bu statülerin devam etmeyeceğini gösteren bir işaret olacaktır.


Türkiye geneli için dayatılan %10 barajının faşizan bir baraj olduğunu bu ülkenin faşistleri bile itiraf etmektedir, Başbakan da değişik vesilelerle dile getirmiştir. Böylesi akıl almaz şaklabanlıkların tek amacı, ülkemizi tek boyutlu hale getirmektir. Tekrar ediyorum, ülkemizin dokusuna bu çirkin elbise çok dardır. Bölücülük diyorlar işte bölücülüğün en aymaz ve pervasız cinsi budur. Bu aymazlık laboratuar işidir, sunidir. Uzun süre halklarımız boğazını sıkma takatine de sahip değildir, elleri boğazımızda ama gevşediğini kendileri de hissediyorlar. Bu seçimler bu çözülüşün önemli bir adımı olacaktır.

%10 barajına gelince, bu oran aşılması imkansız değildir. Özgürlük olsun, demokrasi kural ve kurumlarıyla ikame edilsin bakalım onlar %10 barajını aşabilirler mi. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yoktur, dönüp 2003 seçim sonuçlarında kimler kendi bölgelerinde ne oranda oy aldılar onlara baksınlar. Her yörenin gerçek temsilcileri %50’yi aşkın oyu kendi renklerinde, kendi alanında, gerçek seçmeninden alabilmiş, %10 değil %50’leri aşmıştır. Seçim barajı konmuş ama, bununla yetinilmemiş, seçim sistemi bir o kadar anti-demokratik, parti sistemi inanılmaz teklik zihniyetiyle oluşturulmuş, bunlar gibi sayılabilecek temel kurum ve kural hatası binleri aşar. Sistem, tarihsel korkuların, kaygıların, hırsız fenerinin silik ışıklarıyla sirkatini korumak adına, tek millet, tek bayrak, tek din, tek mezhep, tek program diyerek konsantre edilmeye çalışılmış ama sonuçta, yoğunluğunu kaybetmiş, kütlesiz bir madde haline dönüşmüştür.Bunun bilinç altında kuruluş korkuları yatıyor.

Ancak bilinmeli ki, korkuların kurumlaştırdığı hiçbir şey kalıcı olamaz. Ülkemizin kaderine el koymuş olanların, şu son haftalar içinde için düştükleri vuruşmalar, muhtıra vermekten, tehditte kadar uzanan dalaşlarıyla belirginleşen iktidar kavgaları gerçek bir cuntalar savaşın haline geldiği gözlemlenmiştir.

Cuntalar savaşı, ülkemizde devlet ve tüm siyasal sistemin temel yapısını tanımlar. Hükmet olsanız da, iktidar olamamak bunun adıdır. Zira hükümet cuntası gibi karşısında, Milli Güvenlik konseyi, Silahlı Kuvvetler, Yüksek Yargı Kurumu vb. cuntalar mevcuttur ki, ülkemizde iktidar olup yönetmek, bu cuntalar arası güç dengelerinin ve ittifaklarının sonucu mümkündür. Dengeler bozulunca, nelerin yaşanacağını, birkaç hafta önce tüm çirkefliğiyle tanık olduğumuz olaylar belirmeye başlar. Bu olaylar ki, adaleti ve kararlarını şüpheli hale getiren kirliliğe götürür. Gece yarılarına sığınarak karanlık prensleri, muhtıra vermekte pervasızca davranarak, bu ülkede atanmışların, seçilmişleri dize getirebilecekleri ilan etmekten çekinilmez. Anayasa Mahkemesi dahi, adalet duygularımızı rencide edecek haksız kararlar almakta bir beis görmez. İşte bu çirkin arbedede, bu devlet altında birlikte yaşama duygusu ayaklar altına alınırken, 1 Mayıs gösterileri gelip dayatınca, iktidar için dalaşan cuntaların nasıl bir yoğun kitle haline gelerek, demokratik bir mitingi, yürüyüşü kanlı şekilde bastırdıklarına tanık oluyoruz.

Özgürlükleri, demokratik hak ve talepleri, bu acımasız ve insanlık dışı yöntemlerle çiğnemek üzere aralarındaki sorunları ötelemeleri, ülkemizde demokrasinde yana bu statüyle bir yere gidilemeyeceğine, çok önemli bir veri olarak belirmiştir. Bu yanıyla, %10 barajı anti-demokratik bir sistemin son makyajıdır. Bu silah artık paslanmıştır. Anadolu’nun kadim yerli ve uygar uluslarının uyanışı, Türkiye halklarının bilincini tazelemede önemli bir manivela rolü oynamaktadır. Bu seçimlerde %10 barajını aşacak yol ve yöntemlerini geliştirmiş, bağımsız aday girişimiyle, kapatılmak istenen düşünce özgürlüğünü meclise götürecek bir kapı aralama dirayeti göstermiştir. Bağımsız adaylar, yeterlilikleri ölçüsünde bir siyasal duruş olarak, alacakları oyların sayısal değerleriyle değil, temsil ettikleri seçmen değerleriyle bu ilkel engelleri aşacaktır.

Bu seçim süreciyle birlikte, Anadolu’nun zengin dinamikleri, bu dayatmalara daha uzun süre seyirci kalamaz. Kapatılan tüm özgürlük ve demokrasi yolları, dev bir güçle aşaması zor olmayacaktır. Bu ilkeller, güç uygarlıklarıdır, Anadolu halkları ise uygarlık gücüdür. Anadolu ulusları, insanlığa ışık saçan uygarlıkların yaratıcıları, uygarlık gücü olarak yeniden diriliş, yeniden doğuşun sancılarıyla bu seçime girecekler. Alacakları sonuç ne olursa olsun, artık ülkemize reva görülen bu statülerin devam etmeyeceğini gösteren bir işaret olacaktır.

Bu seçimlerin galibi bu yanıla şimdiden bellidir. Arap imparatoriçesi Zennubiya 1800 yıl önce, MS 270’li yıllarda, Roma imparatorluğu tarafından esir alındığında, dik başıyla, sarsılmaz irade ve kararlılığıyla, topraklarını işgal eden mütecavizlere karşı şöyle haykırmıştı “güç uygarlıkları, uygarlık gücü karşısında er yada geç, mağlup olacaktır”. İmparatoriçemin üstüne söz söylemeye cüretim yetmez.










3.

Sayın Mihrac Ural Antakya’lı olduğunuzu biliyorum, temsil ettiğiniz çevrelerde de lider olarak görülüyorsunuz. Hatay davasıyla Arap etnik topluluğunun kimlik haklarıyla da ilgilisiniz. Bu anlamda ve seçim bağlamında Hataylılara nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?



M. Ural

Onlar yalnızca, “ağlayan çocuğa meme verilir” sanıyorlar, ağlamamızı ya da başkaları gibi derin acılar, ölümler tatmamızı istiyorlar. Ölüm tacirleri, varlığımızın tanınması için ölümümüzü bedel olarak koymuşlar. Bu bir amansız denklemdir, yamandır zalimdir haksızdır. Mantıkları budur, yanılgıları da güçsüzlükleri de buradadır.

Kürt ulusal hareketinin 70’lı yıllardaki durumunu göz önüne getirin, “Kürt, dağda yürürken kart kurt sesi çıkartan Türklerin adıydı”. Ama sonra ne oldu, devlet 30 000 masum insanı katletti ve sonuçta Kürt yok olmadı, tersine realitesi keşfedildi.

Bizden de bu isteniyor, onlara bunun olanağını vermeyeceğiz, halkımın bu acıları çekerek tanınmasını talep etmiyorum. Söyledim beyaz kefenimi giyip şehrimin sokaklarında halkımın kimlik hakkını isteyeceğim diye. Zira ben Türkleri, Kürtleri ve tüm Anadolu ulusal varlıklarını seviyorum. Biz Araplar Türkiye’de düşman değil, dost arıyoruz. Onlara duyduğum saygıyı, halkıma göstermelerini istemekten, onların elindeki hakları halkıma tanımalarından başka bir şey istemiyorum. Bölücülüğe karşı olduğum kadar, halkımın kimlik haklarını gasp edenlere karşı kararlıca mücadelede ısrar edeceğimi ilan ediyorum.


Evet Antakyalıyım ve Arap etnik kökenliyim. Her Antakyalı gibi, tarihi bir mirasın bilincinde olarak, Antakyalı olmanın sorumluluğuyla siyasal mücadelemi yürütme kararlılığı içindeyim. Çok kadim bir Alevi şeyhleri ailesine mensubum. Kültürel bilinç altım, doğduğum coğrafyanın tarihsel bilincini miras edinmiştir. Bu Antakya topraklarında, kuruluş öncesi ve sonrası tüm uygarlık duraklarını içeren bir koleksiyonu içerir. İnsanlığa ilk Alfabeyi öğreten Finikelilerden, Roma ve Bizans’a, Arap İslam uygarlığına kadar, arada geçen tüm odakların bilgi birikimleri, benim ulaşmaya çalıştığım ve yansıtabildiğim kadarıyla, kişiliğimin şekillenişinde temel bir veri olarak belirmiştir. Bu, inanç babında da aynı evrimi ve birikimi içerir. İlk kültlerden, çok tanrılılığa, Hıristiyanlıktan İslam’a kadar bir birinin devamı olan inanç kültlerinin vardığı bu günde, 1400 yıllık kararlı ve yoğunluklu duruşuyla, geçmişin tüm dini değerlerini içselleştirmiş, aklı ve akılın eleştirel birikimlerini yaşamın düzenlenişinde temel veri olarak gören Arap alevi mezhebinin, insanlık erdemlerini yücelten tüm değerlerinin mirasını taşıma çabasındayım.

Şehrimin mozaik dokusu, benim insan ilişkilerimde temel aldığım bir yaşam boyotudur. Doğrularımın oluşma aşamaları her boyutuyla bu süzgeçten geçmiştir. Bu nedenle, siyasal mücadelem, ne sınıfsal nedenlerimle nede çevre ve inanç saiklerimle oluşmamıştır. Doğrularımı şekillendiren öncelikle insandır, insani erdem ve değerlerdir. Bunun içinde önemli oranda tarih, uygarlıklar, etnik yapılar, semavi dinler ve bu topraklarda iz bırakan tüm kültürler bulunuyor. Bu nedenle etnik olarak Arap olmama karşı hiçbir zaman “Arapçı” olmadım olmamaya da kararlıyım. Bunun kefaretini, sürgünlerimde ağırca da ödedim, ama duruşumu hiçbir eğri tutum etkileyemedi.

Milliyetçilik tüm toplumların handikabıdır dedim. Bu handikaba etnik topluluğumun düşmemesi için tüm gücümle çalıştım. Benimle birlikte doğruları kesişen tüm arkadaşlarım da, milliyetçi bataklıktan korunmak için elden gelen çabayı vermektedir.

Liderliğime gelince. Liderlik, hak ettiğim bir sıfat olduğu kanısında değilim. 30 yıllık özgürlük ve demokrasi mücadelemde, çekmediğim eziyet kalmadı. Siyasal tutuklu olarak, sürgün sürgün 12 zindan yatırdılar, Sağmalcılardan Selimiye kışlasına, Isparta’dan Denizliye, Bolvadin’den Konya’ya, Adıyaman’dan Adana’ya. Yurt dışına sürgünüm acıların en büyüğü idi. 27 yıldır bunu çekiyorum. Suçum, zaman aşımına uğramış düşünce suçundan başka bir şey değildir. Ülkeme dönmek, Gandi gibi sokaklarında özgürlük ve demokrasi mücadelemi beyaz kefenimi giyerek, şehrimin sokaklarında kararlı bir direnişçi olarak vermek istiyorum. Bun lider olmak değil, bu haklı davanın bir neferi olmak istiyorum. Bir merdiven basamağı olarak, genç liderlerin yetişmesine omuz vermek istiyorum.

Çağrıma gelince, Adı dahi anılmayan insanlar diyorum, Arap olmanız bir yana, insan olmanız bile tartışılır durumda olan hemşerilerim diyorum, Bu gün bilincinize dahi çıkmamış olan etnik bir topluluk olmanızın, kolektif kimlik değerlerinizin faturasını, ağır bir tarzda çekmektesiniz. Bunu algılamanız için, Milli Güvenlik Kurumunun hiçbir ile yapmadığı, özel olarak Hataylıların mal mülk dolaşımlarının takibe alınması kararını hatırlamanızı isteyeceğim. Gurbet ellerde, onur zedelenmeleriyle kazandığınız üç beş kuruşun, şüpheli hale getirilmesi ve takip edilmek istenmesinin, derin nedenlerini kavramanızı istiyorum.

Bu tek boyutlu sistem sizi, “ayrı varlık” olarak algılıyor ve öyle davranıyor. Çünkü biliyor ki, liva İskenderun diye tarihi bir dava vardır ve bu dava bitmemiştir; uluslar arası veriler, bu davanın mutlaka bir gün gelip dünya kamu oyu nezdinde tartışılarak karalı bir dengeye oturtulması gerekecektir. Çünkü biliyor ki, bu toprakların ana dili vardır ve bu yasaklanmıştır. Tarihin tanık olduğu, dev uluslardan biri olan Arap ulusunun insanlığa İslam medeniyetiyle yaptığı katkının, coğrafi olduğu kadar kültürel katkısının ayrılmaz bir parçasısınız. Bundan doğan haklarınız var, bu ülkenin birimizin değil, hepimizin olduğu gerçeğinin bir paydası olarak, adil olan haklarınızı elde etme talebinizin meşruiyeti var.

Oysa siz, bir ölü sessizliğindesiniz. Bunu anlamak güç değil, kırılmışsınız, iradeniz dışında ilhak edilmişsiniz, ama varsınız ve kolektif kimlik haklarınızı bir siyasal programda dile getirmemiş olsanız da, her anınızda, sevinç ve kederinizde, alışverişinizde, evinizde bu hakkı ifa ederek ulusal değerlerinizi savunma kararlılığınızı, direnişinizi göstermektesiniz. Ve bu yüzden sizden sessizce korkuyor ve sinsice sizi kuşatmak ve daha da boğup yok etmek istiyorlar. Çevrelerindeki örneklere bakıp, uyanmadan sizi haklamak istiyorlar. Ne yazık ki, siz de, çevrenizi saran bu ölümcül tehlikenin hiç farkında olmadan tepkisiz bir yaşam sürdürüyorsunuz. Buna rağmen sizi tehlike olarak görmekteler, önlem üstüne önlem almaktalar.

Kendisine saygısı olanlar buna daha fazla dayanmayacaktır. Var oluşunuzun tartışma götürmez değerleri, tüm diriliğiyle ayakta kaldıkça, siz kendi mezarınıza sesiz sitemsiz teslim olarak girseniz de, gelecek kuşaklar bu uyanışı mutlaka gerçekleştirecektir. Bu satırların yazarı bu uyanış için ödediği bedellere, yeni bedeller ödeme pahasına omuz verecektir.

2300 yıllık tarihi Antakya, İskenderun adları, ne olduğu belirsiz bir Hatay adıyla değiştirilip, hafızadan şehir ismini silmekle işe başladılar. O gün bu gündür, göçlerle, depremzedelerin yerleştirilmesiyle, Afganlı göçmenlerin oturtulmasıyla, demografisi ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde bozulmaya çalışılan bu tarihi şehirde, Arap halkı yok gibidir. Hatay davası ve bu davanın temel unsuru Arap halkı ve kimlik sorunu uydurma gibidir. Zorlama, dayatma, aydın hezeyanı olarak beliriyor gibidir. Oysa gerçekler çok farklı gelişiyor. Arap halkı, ilhak edilmiş liva İskenderun davasının gerçek verileri olarak, kolektif kimliklerinin arayış ısrarında bu seçimlerle bir adım daha ileri gitme hazırlığı yapıyor. Kendi orijinalitesiyle varlığının ifade edilmesi için, tercihlerinde özgür tutumlar almaya yöneliyor. Tarihsel ve coğrafyasal dev bağlarıyla bir halkın inkarı, ülkemizin bilinen aklı düzeneklerine yabancı değildir. Derin devlette değil, ondan çok daha su yüzünde olan devlette bu inkarın temel temsilciliğini yaparak, kahredici bir yadsımaya yöneliyor. Ama güneş balçıkla sıvanmıyor.

Bu egemen güçlerin inkarcı yaklaşımı, bu cuntaların ilkel akıl yaklaşımı, bu tek boyutçu akıl yetmezliğiyle malul güruhlar, kıymeti kendinden menkul yanılgılarını, bir gerçekmiş gibi, halkımıza dayatma uğraşısındadırlar.

Bu yanılgı çağdışı milliyetçi yaklaşımların, farklılıklara karşı tarihsel davranışlarında dile gelen tutumlarla kesintisiz devam ediyor. Onlar yalnızca, “ağlayan çocuğa meme verilir” sanıyorlar, ağlamamızı ya da başkaları gibi derin acılar, ölümler tatmamızı istiyorlar. Ölüm tacirleri, varlığımızın tanınması için ölümümüzü bedel olarak koymuşlar. Bu bir amansız denklemdir, yamandır zalimdir haksızdır. Mantıkları budur, yanılgıları da güçsüzlükleri de buradadır.

Kürt ulusal hareketinin 70’lı yıllardaki durumunu göz önüne getirin, “Kürt, dağda yürürken kart kurt sesi çıkartan Türklerin adıydı”. Ama sonra ne oldu, devlet 30 000 masum insanı katletti ve sonuçta Kürt yok olmadı, tersine realitesi keşfedildi.

Bizden de bu isteniyor, onlara bunun olanağını vermeyeceğiz, halkımın bu acıları çekerek tanınmasını talep etmiyorum. Söyledim beyaz kefenimi giyip şehrimin sokaklarında halkımın kimlik hakkını isteyeceğim diye. Zira ben Türkleri, Kürtleri ve tüm Anadolu ulusal varlıklarını seviyorum. Biz Araplar Türkiye’de düşman değil, dost arıyoruz. Onlara duyduğum saygıyı, halkıma göstermelerini istemekten, onların elindeki hakları halkıma tanımalarından başka bir şey istemiyorum. Bölücülüğe karşı olduğum kadar, halkımın kimlik haklarını gasp edenlere karşı kararlıca mücadelede ısrar edeceğimi ilan ediyorum.

Bu çağrımda Arap halkının yurtsever evlatları, özgür insanları, demokratları aydınları, sizi sinsizce kuşatan ve boğmaya çalışarak inkar edenlere karşı, bu kez ayrı varlığınızı meclise taşıyarak var olduğunuzu anlatmaya çalışınız diyorum. Sizi gerçekten tüm değerlerinizle temsil etmeye muktedir, geçmişiyle bu günüyle, yazdıklarıyla, önerdikleriyle temsil edecek bağımsız adayları meclise ulaştırmak için oyunuzu kullanın. Bu güne kadar peşinden sürüklendiğiniz, genelleştirici, merkezi, tek boyut dayatmacısı partilerin, sizi temsil etmekten çok uzak olduğu gerçeğini bilerek oyunuzu bağımsız temsilcilerinize kullanın diyorum.

Doğrularınızın arkasında ne pahasına olarak durup, haklarınızı ve hukukunuzu almaya çalışınız. Başkasının gölgesinde var olarak yaşamak hiçbir zaman onurlu bir davranış olmamıştır. Kendiniz olun, kendi tarihsel ve yerel, ulusal ve sosyal, inançsal ve kültürel orijinalitenizle kimliğinizi taşıyın. Sayısal değerlere değil, haklı davanızın gerçekçi tutumlarına ait siyasal duruşları sergileyin. Doğrularınızı pazarlık konusu yapmayınız, onların arkasında durunuz. Çünkü gücünüz oradadır. Bunu başardığınız an, sizi sayı yerine bile koymayanlar, size saygı duyarak, sizi tanıyarak, nitelikçe, hak ettiğiniz yeri teslim etme durumunda olacaktır.

Binlerce yıllık şehirli olmanın ayrıcalığıyla kimliğinize sahip çıkın, zoru değil barışı, birliği ve adaleti seçiniz. “ayrı varlık” gerçeğinizin temsilcisi olacak bağımsız adaylara oyunuzu vererek, meclisi tek renge boyamak isteyenlere, karşı kendi renginizi koyarak, bu coğrafyanın bir barış, birlik, adalet , hukuk, özgürlük ve demokrasi coğrafyası olmasına katkı yapınız.

Mihrac Ural. 3 Haziran 2007



Hiç yorum yok: