HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

27 Ağustos 2010 Cuma

Küreselleşme Kimlik Hakları ve Referandum

Mihrac Ural

27 Ağustos 2010

İki küreselleşme var.

Birincisi; emperyalist çıkar ve talan siyasetlerinin evrensel ölçüde dayatılması anlamında bir küreselleşmedir. Bu küreselleşmenin hiç bir yanı, küresel üretimle ilgili değildir. Tersine, pazar paylaşımı ve mal satımının bin bir araçla dayatılmış tüketim küreselleşmesidir. Özgür gelişim ve demokrasiyi kısıtlaması nedeniyle de bu küreselleşme, gericiliğin ve dünyamızdaki tüm sancıların kaynağıdır..

İkincisi; küresel üretim uygarlığıdır. İnsan kolektif aklının ürünü olan teknoloji, bilgi birikimleriyle şekillenen bilişim çağının açtığı yeni üretim tarzıdır. Bugünkü haliyle, kapitalizmin kanatları altında gelişmekte olsa da kapitalizmi yadsıyacak olan yeni bir üretim tarzıdır; Elektronik bilgi ağlarının etkinliğiyle yeryüzünün herhangi bir köşesinde olan en küçük bilgiyi bile üretime katan, sanal üretim ve tüketimi öne çıkaran, bilgiyi hammadde gibi üretim sürecinin olmazsa olmaz unsuru haline getiren sistem olarak farklı bir üretim tarzıdır.

İki küreselleşmenin gergin dengeleri, tarihsel olarak ikincisinin lehine yeni bir dengeye yönelecektir. Tarihte her yeni üretim tarzı için gerekli olan daha çok demokrasidir.

Bu çağın tıkanmalarını, kaoslarını ve çözüm bekleyen tüm sorunlarını çözecek olan da tastamam budur; demokrasinin derinlemesine yaygınlaşmasını ve eskinin yadsınarak yeninin hakim olmasını sağlayacaktır. Bu nedenle çağdaş olmak, tarihle uyumlu ilerici olmak daha çok demokrasi taraflısı olmaktır.

Demokrasi kimlik haklarımızın da yaşamsal zeminidir. Bu noktada evrenselle yerelin buluşması, uyumlu bir bütün olarak insani mesajını yerine getirmesi mümkündür.

Eski statülere tıkanmış hiçbir mücadele demokrasi mücadelesinden daha güçlü toplumsal sonuçlar yaratamaz. En yereldeki hak taleplerimizin ve en evrensel özgürlüklerimizin buluştuğu nokta budur. Bunu güçlendirmek için, demokrasi mücadelesinde daha çok yerimizi almalıyız.

Küreselleşme ve kimlik haklarımız demokrasi paydasındaki yeri, 12 Eylül 2010 referandumdaki tutumlarımızda da anlamlı bir yere sahiptir. Referandumda, bağımsız, özgür ve demokratik tutumlarımızla kimliğimizi ortaya koymak bu mücadelenin önemli bir yanını oluşturacaktır.

135 yıllık tarihinde 5 anayasa yapan ülkemizin tüm anayasalarının ortak böleni “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez” diye korunan maddelerdir. Bu maddeler dünyanın en mozaik coğrafyasını tek boyutlu kılan maddelerdir; tek ulusçu dayatmadır. Bu toprakların kaosu da kirli savaşları da bölücülüğü kışkırtan milliyetçiliği de buradan besleniyor.

Bu maddeler var oldukça, tüm maddeleri demokratik olsa da o anayasa demokratik olamaz. Bu nedenle 6. Anayasa önerisi için yapılan referandum, EVET ya da HAYIR tutumlarıyla bir kimlik yok etme operasyonu olarak aynı sisteme ve onun temel siyasal eğilimlerine kan taşıma çabasındadır, diyeceğim.

BOYKOT, AKP’nin manipülasyonlarına sert bir hayırdır.

BOYKOT, HAYIR tutumunda olan ve tarihleri boyunca demokratik bir anayasanın oluşmasına karşı çıkan milliyetçi-ulusalcı tutumların dışında kendi kimliğiyle siyasi tutum almaktır. Bağımsız olmak, kimlik sahibi olmaktır.

BOYKOT hiçbir yörüngeye girmeyen tutumdur, kendin olmaktır. Sistemin temel güçlerinin çekim merkezlerine karşı kendini korumaktır. Bu tutum 12 Eylül’den sonraki demokrasi mücadelesinin kimlik kartıdır.

Ortak ülkemizde demokrasi, özgürlük ve kimlik hakları diye bir davası olanların alabileceği en gerçekçi demokratik, bağımsız özgür tutum BOYKOT’tur.
Diğer tutumlar kimlik yok etme operasyonuna kan taşımaktır.


***

Bu yazı, esasında, azınlıklar konusunda doktora tezi hazırlayan değerli bir dostumla mektuplaşmamın makaleye dönüştürülmüş halidir.

Özel yazışmamı, kimi isimlerden arındırıp, okuru ilgilendiren bir biçime dönüştürdüm.

Referandum süreciyle ilgili olarak yazmakta olduğum makalelerime bir ek olması yönünde düzenlediğim bu yazışmamı sizlerle paylaşıyorum.

Farklı siyasi süreçlerden gelen insanlarla uzun bir dönem ilişkimizde kopukluk oldu. Farklı yapılanmalar içinde birbirimizle çatışmalı süreçlerden de geçtik. On yıllar sonra buluştuğumuzda, bizi bir araya getirebilecek bir dizi ortak algıyla karşı karşıya kalmıştık. Dünya ve ülkemizle ilgili tespitlerimiz benzer parametrelerde kesişiyordu. Bu ilişkide birbirimizi yazınsal olarak takip edip, makale alış verişlerine ağırlık verdik.

Küreselleşme ve kimlik hakları yönünde demokrasi ve özgürlük mücadelesinde ortak adımlar atılmasını isteyen çevreler olduğumuzun farkına vardığımızda, bunun ilk adımı olan sıkı diyaloglara yöneldik (en azından benim için süreç bu yönde gelişti); “ortak ülkemiz” algısı temelinde, her türden milliyetçi bölücülüğe karşı, Anadolu mozaiğinin hak ve hukukunu savunmanın gerekliliğini belirledik.
Bu çevrelerle ortak paydamız, yüzlerce makalede dile getirdiğimiz küreselleşme çağı ve halkların kimlik haklarıyla ilgilidir.

Küreselleşmeyle ilgili tespitlerimiz, bir siyasal ortak bölen olarak hayati önem taşıyordu. Yereli daha sağlıklı algılamak ve onu evrensel ölçekler içinde uygun yere oturtmak için tüm insanlığı ilgilendiren gelişmeleri doğru algılamak gerekti.
Bu noktadaki bileşenlerimizi ortaya koyarken kavram kargaşasıyla yüz yüze kaldığımız küreselleşme, net biçimde açığa vurulmalıydı.

Bu çözümlemeleri son iki yıldır birçok makalede dile getirmeye çalıştım. Karşımızda, haksızca aynı kelimeyle ifade edilen iki küreselleşme duruyordu. Aynı kavramla ifade edilmesinde ortaya çıkan yanılsama, çoğu kez en ilerici duruşla en gerici duruş arasındaki farkı bir kıl kalınlığına kadar indiriyordu.

İki küreselleşme var. Bunu bilmek zorunluydu.

Birincisi; Emperyalist küreselleşmedir.

Bu küreselleşme, gerçek bir küreselleşme değildir. Belli bir merkezden çıkan ve merkezin çıkarları için yaygınlaştırılan bir siyasal duruştur. Bir siyasi dayatmadır; dünyanın talanını, bin bir yol ve yöntemle, bölgesel savaşlar, operasyonlar, darbeler, yaratıcı anarşi, temiz eller operasyonları vb siyasetlerle emperyalist çıkarlar için dayatmadır. Bir küresel ortak üretim projesi değil, kapitalizmin temel karakterlerinden biri olan belli bir ulusal, şirketsel, bölgesel merkez yararına pazar elde etmek için gerekli olan siyasi, askeri dayatmaların evrensel ölçekte uygulanmasıdır.

Bu küreselleşme hiçbir şekilde yeni bir üretim tarzı değildir. Eskinin evrensel ölçekte çıkarlarının sağlanabilmesi için gerekli müdahaleleri tanımlayan siyasal bir davranıştır. Afganistan’ı işgal, Irak devletini yıkma, Panama'ya baskın, İran’a ve Suriye’ye tehdit, Lübnan’a İsrail aracılığıyla saldırı, Latin Amerika’da darbeler-iç savaş kışkırtıcılığı, Orta Avrupa’da balistik ve kıtalar arası füze konumlandırılması, Çin’e karşı Tayvan’ın provokatifçe desteklenmesi, Kuzey-Güney Kore arasında bitip tükenmez gergin dengelerin korunması, Kafkaslarda tarihsiz ve talihsiz devletlerin satın alınarak üsler kurmak, kuşatmalar ve bitip tükenmez savaş senaryolarıyla dünya pazarları üzerinde, enerji kaynakları ve yolları üzerinde hegemonyanın sürdürülmesi emperyalist küreselleşmenin izdüşümleridir.

Buna eklenecek binlerce veri daha sıralamak mümkün. Ancak bu verilerin hiçbiri evrensel insan aklının birikimlerini, teknolojik etkinliklerini, bilgi dönüşümlerini ortak bir küresel üretim için kullanma gibi bir içeriğe sahip değildir. Tek amacı sağlanacak askeri ve siyasi üstünlükle Amerikan ve ortaklarının pazarlardaki çıkarlarını evrensel dayatmalarla garantiye almaktır.

Kapitalizmin doğasında üretimin küreselleşmesi yoktur, olamaz da. Ulusların kapitalizmin şafağında doğması esprisinin de anlattığı gerçek budur. Kapitalizm belli bir merkezin, daha çok ulus ya da bölgeye ait dar merkezli ilişkiler zincirinin üretimidir; dünya ölçüsünde pazar paylaşım savaşları da kapitalizmin bu darlığının bir sonucudur. Metasını satacağı pazar gerekliliği, üretimini küresel ölçüde teknik ve bilgi dönüşümüyle yapmaktan mutlak olarak daha öndedir.

İki küreselleşme arasındaki farkın kavranmasında en hayati önem, kapitalizmin bu yöndeki karakterinin bilinmesi yatar.

Kaba bir gözlemle, bilişim çağının tüm etkinliklerinin kapitalizmin kanatları altında, sermaye birikimleriyle yapıldığı gibi bir izlenim vardır. Bunun bir kısmı da doğrudur. Ancak, kapitalizmin kanatları altında da olsa bu gelişme kapitalist üretim tarzı anlamına gelmez. Bunu anlamak için kapitalizmin feodal krallıkların kanatları altındaki gelişmesini hatırlamak yeterlidir. Feodal üretim ilişkisinin hakim olduğu, feodal krallıkların yeri göğü inlettiği bir kesitte, kapitalist ilişkiler kendi yolunu evrimin engellenemez gelişimiyle sürdürüyordu. Bu süreç aristokratların da yavaş yavaş çözülerek kapitalistleşme süreciyle at başı gidiyordu. Yani egemen olan üretim tarzının içinde onu yadsıyacak daha ileri bir üretim tarzının bulunması ve gelişmesi doğal bir denge anlamına gelir. Bu gelişme dün nasılsa bu gün de odur.

Bu açıdan bakınca eski üretim tarzı kapitalizmin bağrında gelişip, onun kanatları altında da olsa daha ileri bir üretim ilişkisinin olması ve gelişmesi doğal bir süreçtir.

Küreselleşmenin bu türüne karşı direniş, bugünün gerçek devrimci duruşudur. Evrensel ölçekte bu tür küreselleşmeye karşı tutum ve eylemler haklıdır, ilericidir.
Küreselleşmenin bu türü, evrensel ölçekte gerici bir siyasal dayatma olması itibariyle, demokrasinin her türden ikamesine da temelden karşıdır. Bu yanıyla da her türden liberalizm, söylemlerinin her türden abartısına karşı demokrasinin ikamesine taraf değildir. Liberalizmin önerdiği iyileştirmeler sistemin daha rasyonel işlerliğinin sınırında biter. Oysa, demokrasi tarihin her döneminde, daha ileri bir toplumsal siteme, daha adıl bir paylaşım ve üretimde mevzilenmeye ilişkin bir alandır.

Bu temel algılar ışığında, emperyalizmin üretime değil; pazar paylaşımına, talana ve dayatmaya dayalı siyasetinin küreselleşmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini ve kimlik haklarının bu eğilime karşı direnmekten geçtiğini belirledik. Emperyalist globalleşmenin, liberalizmi demokrasinin sözcüsü olarak sunmasına aldanmamak gerektiğini belirleyerek demokrasi çizgimizi farklılaştırdık. Bu çağın hiçbir dinamiğinin emperyalist dokunun demokrasiden yana verebileceği bir şey olmadığını ifade etmek istiyorum. Bu açıdan, demokrasi savunusunda sık sık kullandığımız argümanların liberallerin argümanlarıyla karışmaması gerektiğine dikkat çektik.
İkincisi; küresel üretim tarzı ya da uygarlığı.

Bu küreselleşme bir üretim küreselleşmesidir; üretimde, evrensel alanın herhangi bir köşesinden bilgi ağlarıyla, teknolojik verileriyle etkin olan; herhangi bir ulus, bölge ve şirket merkezli olmayan küresel üretimdir. Üretim sürecine bilişim çağının bilgi dönüşümlerini bir unsur olarak katan, sanal üretim ve tüketimi üretimin bir parçası haline getiren bu yanıyla da kapitalist üretimden nitelikçe farklılaşan bir üretimdir. Bugün kapitalist şirketlerin kanatları altında olsa da kapitalist olmayan bir üretim tarzıdır. Kapitalist üretim tarzının, hammadde + üretim araçları + işgücü = meta formülünde anlamını bulan üretimden bir çıkıştır, bir nitel farklılaşmadır. Bu üretim, kapitalizme ait üretim birimi olan fabrikada yapılan bir üretim de değildir; küresel üretim tarzı elektronik ağlarda üretilip, aynı sanal ağlarda sınanarak kalitesi belirlenip tüketildikten sonra, insanlara sunulan bir üretim tarzıdır. Bu tarzda yabancılaşma çok önemli bir unsurdur. Yabancılaşmanın yaratıcı dinamikleri, iş bölümünün en üst aşamasına varılmasıyla üretime de dinamik katar; bu noktada yabancılaşma, kapitalizmin ulus ve bölge sınırlarını nitelikçe aşıp evrensel ölçeklere ulaşır. Küresel üretim uygarlığında bu işbölümünün sınırsız gelişimi, yabancılaşmanın olumlu sınırsız gelişimine tanıklık edileceğine önemli bir göstergedir.

Marks'ın üretim ilişkilerini birbirinden ayırırken üretimde emek araçlarından makine araçlarına geçişi sağlayan teknolojik devrimin, bir üretim tarzından diğerine geçişi tanımlar demesi aynıyla bugün için de geçerlidir. Kapitalizmden küresel üretime geçiş, kapitalist makine araçlarından, elektronik bilgi ağalarıyla sanal üretime geçiştir. Bunu sağlayan da teknolojik devrimdir.

Marks'ın şu belirlemeleri konumuzu aydınlatacak önemli cümlelere havidir.

Üretim tarzında devrim, manüfaktürde emek-gücü ile, büyük sanayide emek araçlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, emek araçlarının, alet olmaktan çıkıp makineye nasıl dönüştüğü ya da makine ile el zanaatı aletleri arasındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” ( Karl Marks, Kapital 2. baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları)

Gerçek anlamıyla bir iş-makinesi daha yakından incelersek, çoğu zaman epeyce değişik şekillerde olmakla birlikte, genel kural olarak, onda, el zanaatları ile manüfaktür işçilerinin kullandıkları aygıt ve aletleri buluruz; ancak şu farkla ki, bunlar, eskiden insan tarafından kullanılan aletler iken, şimdi bir mekanizmanın aletleridir ya da mekanik aletlerdir” ( Age. s:378)

Marks'ın burada dile getirdiği mantık çözümlemesini ilerlettiğimizde, küresel üretimi tanımlamamız zor olmayacaktır.

Bu tanımlamalarda yetersizlik gören okura şunu belirtmek gerek; Marks kapitalizmi artık son aşamasına geldiğinde tanımlamıştır, 10.yy'daki ilk oluşum aşamalarında değil. Biz ise gelişmeyi bu ilk aşamasının yetersiz verilerinde tanımlamaya çalışıyoruz.

Küresel üretim tarzı geleceği temsil eden bir ilerici üretim tarzıdır. Bunu kavramak ve bu yönde siyasal duruş belirlemek, konumuzun esasını oluşturmaktadır.

İnsan kolektif aklının ürettiği bilgi ve teknolojinin yarattığı bilimsel devrimlerin sonucu oluşan, insanlığı evrensel ölçekte üretim sürecine katan, daha adil ve daha yaygın bir eşitliğin kuruluşuna yol açacak tarihi olarak ilerlemeyi temsil eden ve gerçek anlamda demokrasinin ikamesini sağlayacak küreselleşme ortak bölenlerimizin temelidir.

Demokrasi ve özgürlük çizgisi, ortak eğilimlerimizin merkezine bu algılarla oturdu. Bu nedenle, tarihsel gelişmeleri sınıf mücadelesi ve sınıf algılarıyla değil, farklı bir açıdan çözümlemek gerektiği noktasında tespitler yaptık.

Demokrasi ve özgürlüğün derinlemesine ve genişlemesine etkin olmasını, küresel üretimin gelişip egemen olması için de en önemli faktör olarak belirledik.
Böylesine bir küresel algı yaklaşımı içinde, hak arayışında geri kalmış, bu yönde süreçlerini tamamlamamış her farklılığın hak arayışının tanınması gerektiğini öncelikli olarak belirledik.

Kimlik hakları ile küreselleşme arasında demokrasi alanlarının ve etkinliklerinin genişletilmesinde ortak payda olduğu tespitimiz, yerel sorunların hem evrensel hem yerel perspektifde ele alınıp çözümünü kolaylaştırdığını gösterdi bize.

Küreselleşmenin yanında olmanın bu anlamda kimlik haklarını savunmayı da gerektiren bir demokrasi algısı olduğunu dile getirdik; iki farklı ve çatışmalı küreselleşmeyi yerelde de bu anlamda birbirinden ayırmak zor olmadı.

Böylece bu ölçekte evrensel olan küreselleşmede, en yerel hak talebinin yerini bulduk. Kimsenin kimseyi kendine angaje etmeden, öncü, artçı gibi tarihi eskimiş söylemlere sarılmadan, adil ve eşit bir mücadelede dayanışmanın gerekleri bulgusuna ulaştık.

Anadolu halklarının tüm farklılıklarıyla demokrasi ve özgürlüklerini bu kapsamda mütalaa etmeyi, günümüzün doğru siyasal yönelimi olarak belirliyoruz. Yeni bir uygarlığın küresel üretim uygarlığı olarak daha çok, daha derin ve daha geniş alandaki demokrasi üzerinde yükseleceği belirlemesi bu tespitimizle tam bir uyum içindedir. Bunun için tamamlanmamış ulusal süreçlerin tamamlanmasına, hak ve taleplerin yerine getirilmesine bu yanıyla evrensel bir boyut verilmiş olacaktır.
Bu aynı zamanda, ülkemizin kaoslarını ve bundan kaynaklanan kimlik bunalımlarını da aşmanın bir yolu olarak değerlendirilebilecektir.

Küresel yeni üretim uygarlığı, ütopik bir söylem değildir, elle tutulur değişimlerin verileri üzerine kurulan siyasal bir algıdır diyeceğim. Bunu basit bir örnekle izah etmeye çalışacağım.

Bu örnek, tarihsel devrim algımızı da tanımlar bir mahiyettedir. Ayrıca, bir gece ansızın bir siyasi kararnameyle kurulan sosyalizmin yine bir gece ansızın bir siyasi kararnameyle geri dönüşünün nedenlerini de açıklayacak kapsamdadır.

Basit bir örnek; PTT'ye karşı internet iletişim etkinliğinin yaptığı tarihsel devrim nasıl ki geri dönülmesi mümkün olmayan bir devrim ise, bilişim çağının açtığı yeni toplumsal süreçler tamamlandığında yeni uygarlık da tüm kurum ve kuruluşları, sınıf ve katmanlarıyla da kendi kültür ve üst yapısıyla belirginleşmiş olacaktır. Bunun sonucu ortaya çıkan yeni üretim tarzının geri dönüşü mümkün olmayacaktır. Evrimin doğal dengeleriyle yükselip, eski tarzı yadsıyan konumlanışı bunun güvencesidir.
Bu konuda “bu gelişmeler uluslararası sermaye ve tekel güçlerince kontrol edilmektedir, bu yüzden ayrı bir üretim tarzı olarak nasıl algılanır?”
denilebilir.

Haklı bir soru. Yukarıda kısaca cevap vermeye çalıştım.

Tekrarla şunu belirtebilirim.

Basit bir tarih okuması bunu kavramak için yeterlidir.

Hiçbir ileri üretim ilişkisi gökten zembille gelmez. Eskinin içinde olgunlaşarak eskiyi her şeyiyle öteleyerek tarihe gömer, yadsınmanın yadsınmasını gerçekleştirir.
Bu işleyiş, tarihi olarak tüm üretim ilişkilerinde gerçekleşen bir evrim yoludur, denge ve geri dönüşü mümkün olmayan değişimdir. Bu açıdan yeninin kimin kanatları altında geliştiğinin önemi yoktur. Üretimin tarzı ve biçiminin eskisinden farklı olup olmadığı önemlidir; kapitalizmin feodal krallıkların kanatları altında gelişmesi esprisi de bunu ifade eder.

Burjuvazi, sisteminin gelişmesi önünde artık tamamen engel olan feodal yapıyla kırılma noktasına geldiğinde, sisteminin temel bir yapılanması olan ulus adına, feodalizme karşı demokrasiyi ve alanlarını genişletme mücadelesi içinde olmuştur. Yani, yeni sistemin eskinin kanatları altından çıkmaya başlamasıyla birlikte demokrasiyi bayrak edinerek önündeki engelleri kırma sürecine girer.

Buradan da her yeni uygarlık ve üretim tarzının mutlaka kendi çağının en üst demokrasi kriterlerini savunarak ve bunu ikame ederek yola çıkması gerektiği soyutlamasına ulaşırız.

Mantıki olan da budur; eskinin statüleri ve kıskaçlarını demokrasiden başka bir şey sökemez. Burjuvazi de kendi üretim tarzını ikame ederken, bu nedenle demokrasiyi tüm ulus adına savunma durumunda olmuştu.

Bugün bunu yapacak olan, kapitalizmi aşacak olan yeni üretim tarzı ve onun temel sınıf ve etkinlikleridir. Burjuvazi ise örneğimizdeki feodallerin konumundadır. Bu nedenle, gelişen kapitalizm karşısında büyük toprak mülkiyeti nasıl ki feodallerin boyun bağı haline gelmişse, küresel üretim uygarlığı karşısında fabrika üretimi de kapitalistlerin boyun bağı haline gelme eğilimi içindedir (teknolojinin yarattığı sanal üretim ve teknoloji ağırlıklı üretim karşısında, kapitalist dev fabrika üretiminin hantallığı, verimsizliği, maliyet yüksekliği tıpkı feodal sistemin büyük ve verimsiz toprakların konumu gibidir).

Mücadelenin unsurları, fabrikaların çitlerini ve onun sığ mantıkla örülü, reformist olmanın ötesinde anlam ve sonucu olmayan sınıf mücadelesi algılarını aşmış; evrensel düşünen, evrimin gelişmesine katkı yapacak olan, farklılıklarıyla, kimlik renkleriyle, etnik, inançsal, çevresel, cinsel, kültürel vb dinamikleriyle bilişim çağının gereksindiği açılımı olanaklı hale getirecek tüm dinamik güçlerdir.
Bu güçlerin evrensel ölçekte bir küresel hareket oluşturması da geç kalmayacak gibidir.

Bu noktada, sınıf mücadelesi ve sosyalist söylemin merkezi önemini kaybettiğini belirteceğim.

Sınıf mücadelesinin ihmal edilmemesi gereken bir mücadele olmasına karşın, reformist bir mücadele olarak yeni bir sisteme yol açması mümkün değildir. Tarih okumalarıma göre; tarihin hiçbir kesitinde, önceki üretim sistemini o sistemin temel bir sınıfı aşamamıştır.

Eski sistem göçerken, tüm sınıflarıyla birlikte tarihe gömülür. Eskinin hiçbir sınıfı, yeni bir üretim tarzına geçişte ne ara bir aşamanın inşasını ne de öncülüğüyle bir geçişi gerçekleştirmemiştir. Bu, doğanın ve diyalektiğin de mantık dokusuna aykırıdır.

Burada yapılan iradeci siyasi zorlamanın, reel sosyalizmin hikayesinde nasıl iflas ettiği yeterince açıktır; “Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar… İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar.” yönündeki Marks'ın belirlemesi, bu gelişmeleri kavrama açısından çok önemlidir.

Sınıf mücadelesi, ilgili olduğu sistemin çelişkilerini bir dengeye getirmek, rasyonel çalışma düzlemine ulaştırmak mücadelesidir. Tarihte de bundan başka bir rol oynamamıştır; bunun için de reformist etkiler yaparak kitlelere yararlı olur. Bu nedenle ihmal edilmemesi gereken bir mücadeledir. Sınıf mücadelesinin önemi, gelecek toplum arayışında, açtığı demokrasi alanları kadardır. Daha ötesi ise İşçi sınıfına kaldıramayacağı, ilgisinin olmadığı, asla sonuna kadar gitmeyeceği görevleri yıkmak demektir.

20. yy’da sosyalist teorinin handikabı buydu: Fasit daire içinde dönerken nitelikçe yeni olan bir üretim tarzına geçilebileceğini sanmak, bunun için de eski sistemin araç ve sınıflarına dayanmak.

Bu nedenle, köleler Spartaküs ayaklanmasıyla gelip Roma kapıları önünde ne yapacaklarını şaşırarak teslim olmuşlardı, Münzerler ise feodal kralların tahtları önünde diz çökmüştü. 20.yy'da da “sosyalizm”, mensup olduğu madalyonun diğer yüzüne, kapitalizme dönmüştür.

Tarihsel veriler farklı bir gerçeğe işaret ediyorlar. O da yeni üretim tarzının, eskinin bağrında evrimleşerek gelişip yerini aldığıdır. Bu uzun bir süreyi kapsasa da böyledir; bu nedenle sınıf mücadelesi, eski sitemin içinde kalan bir uyumlaşma mücadelesi olarak ihmal edilmese de sınırları ve omuzları yeni bir üretim tarzını kuracak güçte ve nitelikte olamaz, diyorum.

Bu anlamda, insan kolektif aklının bilişim çağında ifadesini bulan gelişmelerinin yarattığı, ileri ve yeni bir uygarlığı ifade eden küreselleşmeden yanayım. Bu tespitim, bu düşünce normlarıyla ortak bölen bulan dostlarımı da kapsamaktadır.
Böylesi bir küreselleşmenin yolu, daha çok demokrasi ve özgürlükten geçiyor.
Küreselleşmenin ilk engellerinden biri tek ulusçu algıdır. Kapitalist siyasi globalizmin, küresel üretimle çatışmasının en kritik noktası da budur. Demokrasinin tüm farklılıklarını kapsaması önünde duran bu tek ulusçu-milliyetçi engel, aynı zamanda demokrasi mücadelesinin bu algı ve dayatmalara karşı nasıl bir mücadele olduğuna da işaret eder.

Bu temel tespitlerimizden yola çıkarak anayasa ve referandum için söylenmesi gerekenler şunlar olacaktır.

135 yıllık tarihinde 5 anayasa yapan ülkemizin tüm anayasalarının ortak böleni “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez” diye korunan maddelerdir. Bu maddeler dünyanın en mozaik coğrafyasını tek boyutlu kılan maddelerdir; tek ulusçu dayatmadır. Bu toprakların kaosu da kirli savaşları da bölücülüğü kışkırtan milliyetçiliği de buradan besleniyor.

Bu maddeler var oldukça, tüm maddeleri demokratik olsa da o anayasa demokratik olamaz. Bu nedenle 6. Anayasa önerisi için yapılan referandum, EVET ya da HAYIR tutumlarıyla bir kimlik yok etme operasyonu olarak aynı sisteme ve onun temel siyasal eğilimlerine kan taşıma çabasındadır, diyeceğim.

Tek seçenekli olması itibariyle de antidemokratik olan bu referandum, kaçınılmaz olarak partiler arası bir pazar paylaşım mücadelesine sahne olmuştur. Bu hengamede, oy hakkının kullanılması diye bir demokratik tutum yoktur; seçimlerde parti ve kişi seçme alternatif çoğulculuğu karşısında bu referandum ya darbecilerin 82 Anayasasına ya da onun 26 maddelik değişikliği olan devamına onay isteyerek yörüngesine esir etmektedir. Bu durumda, EVET ya da HAYIR diye kime oy verirseniz verin, kazanan yine o sistem olacaktır.

Bu noktada özgür bir siyasal tutum, bağımsız bir iradenin ifadesi olarak takınılacak duruş bu alandan çıkabilen bir duruş olacaktır. BOYKOT bunu gerçekleştirebilecek tek tutumdur.

BOYKOT, AKP’nin manipülasyonlarına sert bir hayırdır.

BOYKOT, HAYIR tutumunda olan ve tarihleri boyunca demokratik bir anayasanın oluşmasına karşı çıkan milliyetçi-ulusalcı tutumların dışında kendi kimliğiyle siyasi tutum almaktır. Bağımsız olmak, kimlik sahibi olmaktır.

BOYKOT hiçbir yörüngeye girmeyen tutumdur, kendin olmaktır. Sistemin temel güçlerinin çekim merkezlerine karşı kendini korumaktır. Bu tutum 12 Eylül’den sonraki demokrasi mücadelesinin kimlik kartıdır.

Ortak ülkemizde demokrasi, özgürlük ve kimlik hakları diye bir davası olanların alabileceği en gerçekçi demokratik, bağımsız özgür tutum BOYKOT’tur.
Diğer tutumlar kimlik yok etme operasyonuna kan taşımaktır
Küreselleşmenin dev perspektifi içinde böylesi küçük ayrıntıda doğru tutum takınmak, kimlik sahibi olmak gibi büyük bir önem taşımaktadır. Bu noktada, kimlik haklarımızı oturtmaya çalışıyoruz. Yerel talepleri evrensel dönüşümlere bu yolla bağlıyoruz.
Bu anlamda küreselleşmenin bu en üst boyutunu, en çağdaş akılla savunurken etnik, inanç, cinsel, çevre vb hakların demokrasi ve özgürlük taleplerini hukuki bir güvenceye kavuşturmaktan yana olduğumuzu belirliyoruz.

Kimlik haklarımızın savunusuna teorik bir zemin olduğuna inandığım bu ele alış, bütünle uyumlu bir yaklaşımdır diyeceğim.

Bununla da sıradan bir etnik hak savunusu içinde olmadığımızı izah etmeye çalışıyorum.

Dünyanın yeni süreçlerinde, yeni kıstasların eşiğinde savunulması gereken en temel ve en devrimci sürecin demokrasi ve özgürlük süreci olduğunu belirliyoruz.
Bu noktada Kürt halkının ve farklılıkların özgürlük mücadelesini algılamaya çalışıyoruz.

Bu zeminde buluşulan dostlarla, “ortak ülkemiz” algısı merkezinde kimlik haklarının özgün örgütlenme ve özgür mücadeleyle yükseltilmesi gerektiği üzerinde çalışıyoruz. Bu çağdaş algının mum ışığında, coğrafyamızda barışı sağlayacak bileşkeleri bulmaya çalışıyoruz. Daha çok yasal zeminde, şiddete başvurmadan, insanı merkeze alan bir yaklaşımla demokratik hakların ve bunların en önemlilerinden bir olan kimlik haklarının savunusunu yapma çabasındayız.

Bu sürecin haklı bir dava süreci olduğu bilinciyle, davamızı kazanamasak da bizden sonraki kuşaklara önemli bir siyasal miras bırakarak tarih ve halkımız indinde mesajımızı yerine getirmiş olacağımıza inanıyoruz.

Dolayısıyla, eski saflaşmaların yerini daha çağdaş düşünce normlarıyla bir saflaşma eğilimi almıştır diyeceğim.

Bunu değerlendirmemiz gerektiği yönünde buluşma ve iletişimlerimizi sürdürüyoruz. Dün, hiç anlamı olmayan nedenlerle karşı karşıya gelen bizlerin bugün demokrasi, özgürlük ve kimlik hakları doğrultusunda bir araya gelme eğilimi göstermiş olması, bu sürecin olumlu yanını oluşturuyor.

Hiç yorum yok: