17 Aralık 2010 Cuma
ŞAH ve SULTAN
İskender Pala’nın ŞAH & SULTAN Dünyası
http://mirural.blogspot.com/
Bir yere ait olarak yazmak herkesin hakkıdır.
Ama bunu, bir yere ait olmadığı iddiasıyla yapıp, okurdan “bir yere ait olmama”yı beklemek çok safçadır.
Mihrac Ural
15 Aralık 2010
Giriş:
Prof. İskender Pala muhafazakar bir sağcıdır. Her insan gibi belli bir bilinçaltına sahiptir. Bilinçaltını bastırmak ise çok büyük çabaları kültürel dönüşümleri gerektirir. Alışkanlıkların inatçı gücü, bilimin karşısında en büyük dirençtir. Bu direnç kişi hangi diplomaları alırsa alsın, tarihiyle gerçekçi bir yüzleşmeyi yapamamış ve bunu içselleştirip hazmedememiş ise altından sıyrılması çok güçtür. Prof. İskender Pala’nın da bilinçaltının ağır baskıları altında ezildiğini “ŞAH & SULTAN” kitabıyla ortaya koyduğu kanısındayım.
Kitabı, piyasaya çıktığı ilk günlerde (Ekim 2010) alıp inceledim. Bu ara ilgili TV programlarını da sıklıkla takip ettim. Hızla Şah İsmail üzerine, binlerce kitaptan oluşan kütüphanemde yer alan tüm yazımları gözden geçirdim, Googleden araştırmalar yaptım. Amacım kitabın tarihsel vakıalarla ilgili yanlarını araştırmak değil. Kurgusunun mesajını algılamak ve bu konudaki yorumlarımı ayakları üzerine basar bir tarzda okura ulaştırmaktı. Makalemin kurgusu Kasım 2010 başlarında hazırdı; araya bayramlar, güncel sorunlar üzerinde yazdığım makaleler girince gecikti. Bu ara Âşure yaklaşıyordu (Hicri 10 Muharrem 1432 - Miladi 16 Aralık 2010) ona yetiştirmek için, son halini vererek yayına hazırlamaya giriştim.
Çıktığı her TV programında, ısrarla ve tekrarla özellikle Alevilerin okuması gerektiği tavsiyesinde bulunduğu ŞAH & SULTAN kitabında Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in bir birinin benzeri, kopyası olduğunu dile getirir. Her ikisinin Türk asıllı olduğu, her ikisinin de şiir yazdığı, benzeri imparatorluk başında olduğu gibi, benzerliklerle iki kardeş olarak savaştıklarını, birbirini kırdıklarını anlatır. İki ayrı mezhebin kardeş olması gerekirken çatışmasının yanlış olduğunu dile getirip durur.
Israrla sorulan bir soru üzerine; “Osmanlı kadı belgelerini elekten geçirmeme rağmen Alevilere, Kızılbaşlara “mum söndü” yapmalarından dolayı isnat edilen bir suçtan hiç kimsenin yargılanmadığını, hüküm giymediğini, böyle bir belgeye rastlamadım” diyerek cevap da vermişti.
Bu gibi daha pek çok söylemini TV kanallarından işittiğimiz İskender Pala’nın kitabını ortak ülkemizin barışı adına okuduk. Okudukça dehşete düştük…
İskender Pala yalan söylüyordu buna tanık olduk.
Kitabın her bir sayfasını çevirdikçe üzerimize soğuk sular döküldü. Dudak uçuklatan cümlelerle, hakaretlere, kin dolu saldırılara, satır aralarında tekrarından bıkılmayan ithamlara, teşbih yoluyla tüyler ürpertecek inanç değerlerine saldırılara, aşağılamalara, hor görmelere rastladık; Sultan yüceltilirken Kızılbaş Şah’ın ayyaşlığından beceriksizliğine, aptallığından sıradanlığına, namusunu savaş meydanında bırakmasından, anne katilliğine uzanan ucu açık hakaretlere maruz bırakıldığına tanık olduk.
Hayatım boyunca okuduğum kitaplar arasında altını en çok çizdiğim kitap da İskender Pala’nın “ŞAH & SULTAN” kitabı oldu.
Bu kitabı okuyunca anladım ki, aradan geçen 500 yıl bu aklın evriminde henüz bir etki yaratamamış. Dün Sultan ne ise, bu gün torunu İskender Pala da odur. 16. Yy. da bu akıl ne ise, 21. Yy. da da odur.
Esasında birbirine benzeyen, birbirinin devamı ve tekrarı olan Şah ve Sultan değil, İskender Pala & Sultandır. 16. yüzyıldan 21. Yüzyıla değişmeden devam eden aynı akıldır.
Yazarın kitabında Yavuz Sultan Selim için 16. Yy.da söylediği “yürü ya Sultan Selim, devran senin” nidası, kitabının birinci baskısını 100.000 yapanlarca “yürü ya İskender Pala kulumuz, devran senin” dediklerinden kuşku duymamızı gerektirecek bir şey bulunmamaktadır.
Bunları elimden geldiğince göstermeye çalışacağım.
Öncelikle;
ŞAH & SULTAN kitabının tarihi vakıalarının tarihçi gözüyle irdelenmesi üzerinde durmayacağım. Bunun nedeni, iki değerli dostum, Fevzi Gümüş ve Hasan Harmancı’nın bu açıdan önemli çalışmaların yapıldığını söylemeleri etkili olmuştur. Uzun zaman alacak böylesi bir irdeleme daha akademik bir çalışmayı gerektirir düşüncesiyle üzerinde durmadım. Oysa bu makaleyi yazarken kütüphanemdeki kitap ve ansiklopedilerin konuyla ilgili hiçbir verisini ötelemeden, internetten ve ayrıca onlarca makaleyi de mümkün olan en iyi şekilde irdeledim.
Bu kitap üzerine edebi bir eleştiriye girmeyeceğim. Orhan Miroğlu bir makale yazdı. Güzel sorular sordu. Bunu herkesin okuması gerek (Orhan Miroğlu, “Şah ve Sultan” makalesi, 29 Kasım 2010 Taraf Gazetesi).
“Bir yere ait olma” duygusuyla okunmaması gereken tarih romanlarında okurun aradığı estetikten söz ediyor Orhan Miroğlu. Haklı. Ama öncelikle yazarın böylesi bir duruma düşüp, okurun gözünün orta yerine tığ gibi “bir yere ait olma” ısrarla ve inatla ortaya koymaması gerek. Miroğlu bu konudaki kaygılarını sorduğu ince zeka sorularıyla da yakalamış gibi.
“Yazarın amacından bağımsız olarak, okurun ‘bir yere ait olma’ duygusunu harekete geçirmeye son derece müsait bir konusu var Şah ve Sultan’ın.
Romanını barış için yazdığını söyleyen bir yazar var karşımızda.
Gerçekten böyle mi peki, anlamak için Şah ve sultan’ı, ‘bir yere ait olma ihtiyacı’
hissetmeden okumak gerekiyor.
Tarihi yorumlamak romancının işi değildir.” (Agm)
İskender Pala bu kaygıların tümüne ağır bir şekilde düşmüş bulunuyor.
Bunu daha iyi kavramak için, tarih romancılığının çağdaş ustası Emin Malouf’un ortaya koyduğu tarihi roman yazımını takip etmek gerek diyeceğim. Maluf’un “bir yere ait olmama” inceliğiyle yazdığı ve okuru bir yere ait olmadan okuma zevki veren, edebi estetiğin umut ve huzur verici dünyasına taşıyan romanlarını örnek almak gerek.
Bu makalede beni ve bu ülkenin birçok insanını yakından ilgilendiren şey, kitabın verdiği çok boyutlu mesajdır. Bu mesaj üzerinde yoğunlaşarak, karşımızda duran bu aklı tarih nezdindeki yerine oturtmaya çalışacağım.
Dikkat çekici öncelikler:
BİRİNCİ BASKI 100.000
Kitabın kapağında yer alan “Birinci baskısı 100.000 adet” diye özel olarak yapılan bir vurguyla karşı karşıya kalıyoruz.
Dünyada kaç kitap ilk baskısını 100.000 yapmıştır bilemiyorum. Ama ülkemiz koşullarında ilk baskısı 5000’i geçen bir kitap parmakla gösterilir, yazarlar arasında da gıptayla sözü edilir. Birçok kitap sonraki baskıları artabilir olmasına rağmen, 100.000 rakamına varamaz.
Belli ki birileri “yürü ya kulum İskender Pala” demiştir. Bu günün verileri içinde bunu devletten başka yapabilecek bir etkinliğin olup olmadığı tartışma götürür. Bunu anormal olarak görmüyorum. Her yazar devletin desteğini istemese de ezici çoğunlukta yazar bunu seve seve almak ister. Hatta devlete karşı eleştirel bir alanda olsa da bunu bir hak olarak görür. Halkın verdiği vergiler neden başkasına gitsin aksanıyla, halkın yararına yazılmış bir yazı için bu olanaktan neden biz de yararlanmayalım? diyenler de olabilir. Ancak desteğin bu boyutunu farklı bir yere oturtmak gerektiğine inanıyorum.
Birinci baskısı 100.000 olan kitaplardan bir de “HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR” adlı kitap. Bu kitabın 6. Yılında 800.000 adet sattığı ve en başarılı kitap ödülü aldığı belirtilmektedir. Kısa bir araştırma bu kitabın, şirketler ve bazı kuramlarca kendi reklamları için bedava dağıtıldığı görülmüştür. Daha da ötesi stadyumlarda toplu okumalarla, sınavda başarılı olanlara bedava dağıtılarak, ardı arkası kesilmeyen yol ve yöntemle, böylesi yüksek sayılara ulaştığı bilinmektedir. Fiyatının 5 TL olması da ayrıca dikkat çekicidir.
ŞAH & SULTAN kitabının ilk baskısının böylesine yüksek sayıdaki ilk basımı, en azından kimi çevrelerce bedava dağıtılacağına da önemli bir işarettir. Kitabın siyasi ve sosyal konumu bu desteğin arkasında devletin olduğunu anlatmaya yeterlidir. Özel alanda böylesine tartışmalı kitapların eşantiyon olarak dağıtılmayacağını söylemeye bile gerek yok. Kitabın fiyatı ise 15 TL.
Devletin bu kitap için gösterdiği ilgi, medyanın ilgisiyle de kesişince kitap ülkemizde siyasal, sosyal kültürel gibi temel konularla ilgili olan herkesin yakın gözlemine mazhar olmuştur. Biz de bunun sonuçlarını ortaya koymaya çalışıyoruz.
ALEVİ - KIZILBAŞ
390 sayfalık kitabın, 1. sayfasından 390’nıncı sayfasına kadar tek bir yerde Alevi kelimesinin geçmemesi dikkat çekidir. Kızılbaşlık özel bir vurguyla Alevilikten ayrılmaya çalışılmış gibidir. Kitapta Kızılbaşlığa yapılan aşağılamalar, hakaretler, satır arası inanç değerlerine saldırıların Alevi kelimesi kullanılmadan yapılıyor olması dikkat çekicidir. Bir ayrım, bir fay hattı kuruluyor gibi bir yol izlenmiş.
Bu yol Alevilere yabancı bir yol değil. Osmanlının ve öncesi Emevilerin de Hz Ali ve yandaşlarını bölmek için takip ettikleri yoldur; böylesi kelime oyunlarıyla bir ve bütün olan Aleviliği, etnik kökene Arap, Kürt, Türk olarak, Tahtacı, Bektaşi, Kızılbaş, Nusayri vb diye yöresel ya da simge isimlere atfen bölerek, birbirine yabancılaştırmak, Alevilere karşı süren tarihi kinlerin devamında ısrarlı olmak demektir. İskender Pala, “Alevi” kelimesini hiç kullanmaması bu açıdan anlamlıdır.
Kitabın genel kurgusunda Kızılbaşlık, bir Safavi, Farisi (İranlı), Şahlıkla ilgili bir yol, Anadolu’yla değil ancak Anadoluluların aldanarak eğilim gösterdikleri bir yanlışlık olarak sunulmaya çalışılmış, Anadolu Alevilerinin başına gelenlerin tümü de bu yanlış eğilimin ardından sürüklenişlerine bağlanmıştır.
Anadolu’da ozanların “kalkın Şah’a gidelim” vurguları, nefesleri “Anadolu’ya ait olmayan, bir dış güce bağlanma” olarak tasvir edilip ötekileştirilmiştir.
16. yy. öncesi ve çok sonraları 20. Yy.a kadar, bu bölgede bu günün anlamıyla bir sınır, bir keskin yönetsel bölünme modern uluslar, milletler ve onların sınırları yoktu. Gümrük kapıları, sınır noktaları gibi bir işlev, bu günün dikenli telleriyle çevrili, ülke diye belirlenen sınırlar yoktu. Her ne kadar imparatorlukların kendi hükümranlık alanları belirgin olsa da bu arada açık olan birleşik ve siyasi olarak belirginliği çok zayıf olan coğrafyada, bir yerden bir yere gitmek gelmek fiilleri, bugünün taşıdığı anlamdan çok farklıydı.
Bu algıyla, tek bir Alevi kelimesi geçmemesine karşın, kitap başından sonuna kadar Kızılbaşlık kavramı üzerinde ısrarlı bir tekrara dayanmıştır.
Bu gün Anadolu’da Alevilik kavramı bir üst inanç kimliği olarak, Ehlibeyti rehber edinen, 12 İmamın masumiyetine inanan ve onların yolundan yürüyüp Tevella ve Teberra’yı (el vela vel bera,) onaylayanları tanımlar; bu kavram kimi farklı ritüelleri ve kurallarıyla Arap Alevilerini de eksiksiz olarak tanımlar ve kapsar. Alevilerde el vela (Tevella), dostu olmak, yandaşı olmak, veliliğini teslim ve kabul etmek anlamanda Ehlibeyt’in yandaşı olmayı tanımlar, El bera (Teberra) uzak durmak, hiçbir sorumluluğunu almamak, ilişiği kesmek anlamında, Ehlibeyte düşman olanlarla dost olmamayı tanımlar.
Tevella ve Teberra ilkesi, Kuran’da da birçok ayette vurgulanarak inananların alması gereken tutumların ilkesi olarak belirlenir (her mezhep bunu kendi açısından yorumlasa da). Alevilerin birlik ve bütünlüklerinin temel ilkesi de budur (Alevi inancına göre bu ilke ilk kez Ğadir Hum mevkiinde, Veda Hac’ından dönüşte (Son Hac ya da Hacetülveda – Hacetülbelağ), Peygamber tarafından “Allahumma men kintu veliyah fa haza Ali mevlah, Allahumma vali men vallah ve adi men adah” (Allahım ben kimin velisi isem, Ali onların mevasıdır. Allahım onunla olanların yanında ol, düşmanlarının da düşmanı ol) denilerek ilan edilir (H 18 Zulhicce 10 – M. 16 Mart 632).
Bu ilkeler yeryüzünün tüm Alevilerinde aynıdır,
Buna rağmen, Yazar kitabında Alevilik ile Kızılbaşlığı birbirinden iğreti tutma kurgularına yönelmiştir. Farisi olan Şah’ın peşinden sürüklenen Kızılbaşlar kodlaması, bu günün Anadolu Aleviliğiyle farklı olduğu maniplasyonu yapılmaya çalışılmıştır.
Devlet 500 yıllık bir süre içinde Kızılbaşlık üzerine yaygınlaştırdığı yalanlarla, Alevilerin algısında bile bir ötekileştirme alanı oluşturmuştur. Bir dış güç, “milli varlığa” dıştan sokulmak istenen bir yabancı varlık olarak lanse edilmek istenen Kızılbaşlık, Alevi toplumunda bile sahiplenilmesi çok aza düşmüş bir tanımlama haline getirilmiştir. İskender Pala devletin 500 yıldır süren bu bilinçli çabasının son halkalarından biri olarak, Kızılbaşlığı Alevilik olarak tanımlamama, bir öteki varlık olarak gösterme çabasını kitabının genel kurgusunda ısrarla ortaya koymuştur.
KIZILBAŞ BETİMLEMELERİ
Her kitabın genel kurgusu, yazarın bilinçaltını da yansıtan bir turnusoldür. İskender Pala kitabının genel kurgusunu ve hemen her bölümünde konusu geçtiği her satırda Kızılbaşlığı, sapkın, hain, kendini tanrısal addeden, çocuk yaştaki şeyhe inanan, çıkarcı bir grup insan olarak betimlemektedir.
Kitabın ilk sayfalarında okur, kitabın kahramanlarından biri olan Hasan (Babaydar) ile Kamber arasında geçen diyaloglarda Kızılbaş inanç unsurlarını henüz bir çocuk olan Şah’ın sözlerini kutsal sözler, kuran sözleri olarak gördüklerine işaret eder.
Kamber soruyor; “Babaydar!..Peki, Şeyh hiç konuşmuyor muymuş?
“Hüseyn’e salavatullah, töbe de babacım,hiç konuşmaz mı?!.. Ağzından çıkan kutsal sözlerdir onun. Kur’an gibi söyler” (İskender Pala, ŞAH & SULTAN s: 9 )
Hemen sonraki sayfalarda da “Safavi soyu, Seyyid soyu iken ondan sonra kendini tanrısal bir soy olarak da görmüş ve göstermiştir” (s: 11)
Yazar, Şah İsmail’in hanımı Gülizar Begüm’e bile şunları söyletiyor; “Allah Teala Âdemi yarattı ve onun suretine girdi. Onun ruhunu alınca Nuh’un suretine girdi. Sonra peş peşe gelen bütün peygamberlerin suretine girdi. Muhammed Mustafa’dan sonra Ali Veliyullah’ta belirdi. Ve Sonra… Sonra, siz Şah’ımın suretine sızdı. Siz İsmail donunda Ali, Ali donunda Âdemsiniz efendimiz” (s: 46).
İskender Pala, kitabının ilk satırlarından itibaren, Kızılbaşların “Kıble-i Âlemi Şeyh İsmail” (s: 8) kendini tanrısal bir soy ilan eden, ağzından çıkanı kutsal söz diye ortaya koyan, vahi ayetleri olan Kuran gibi söyleyen bir çocuğa inandıkları ifade eder. Yazar, Babaydar (Hasan) ağzından “Görenler, böyle nurlu bir yüz görmedik diye yeminler ediyorlar… Güneş gibi parlıyormuş” (s: 9) diye betimlediği Şah İsmail’i, Kamber ağzından bir alay konusuna çeviren ince işlenmiş şu satırları da dile getirerek bu konuya ilişkin, kendi bilinçaltındaki verileri sergiler; “Eğilip peçesini açtı. Bu Kıble-i Âlem Şeyh İsmail Efendimiz olmalıydı. Çok güzeldi ama yüzünde neden Babaydar’ın söylediği o muhteşem nuru da getirmemişti. Nurunu, biz yanıp tutuşmayalım diye çıktığı odada bıraktığını düşündüm” (s: 27).
Şah İsmail nurunu “odada bırakmış” çıkmış mış…
İlk sayfalarında böylesi bir anlatımın ardından, Kızılbaşlar Şah’a neden gidiyorlar diye kendi kendine soran bir okura yazar, Kızılbaş Hasan’ın ağzından; “Büyükler ‘ya deryaya ya şeyhe yakın ol!’ demişlerdir. Şeyh İsmail derya gibidir, ondan insana birçok menfaat, yarar ve nimet gelir” (s: 10) diyerek, Kızılbaşların çıkar amaçlı dış güçlere yamanmalarını inançlarının esası olarak göstermeye çalışıyor. Hemen sonraki sayfalarda, yine Hasan, Kamber’e ikizi Hüseyin’le ilk kez ters düşüp ayrılmalarını anlatırken, Şah’a gidişinin temel gerekçesini “Şeyhimiz inşallah ilerde Şah olacak, o vakit bize beylik verir, o vakit hem yeni topraklarımız olur hem de babamızı yanımıza alırız! dedim, ama dinlemedi” (s: 25) diyerek dile getiriyor.
Daha sonraki sayfalarda da “Şah’ın halifeleri gelip ‘Bu adaletsiz ve zulüm dolu Osmanlı diyarında ne durursunuz? Şah, sizin gibi yarar kullara öyle vazifeler, yüce dirlikler veriyor, fırsat bu fırsattır, düşün yollara!’ dedikleri” aktarılıyor (s: 36). Bununla da kalmıyor 23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı arifesinde karşı karşıya gelen iki orduyu tanımlarken Şah yandaşı Kızılbaşlar için “Şah emriyle savaşmaya gelen valiler … Bu adamların can alıp verme derdinden ziyade ganimet ve itibar düşündüklerini bilmeyen yok” (s: 200) diyor. Bu cümlelerin ardından, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda yer alan tüm yabancılar; “Hıristiyan, Gürcü ve Çerkez Beyleri, Şah düşmanı Akkoyunlu ve Özbek emirleri” (s: 200) de aynı tarzda tanımlanmasına karşı, Osmanlının temel savaşçı güçleri “Yeni Çeri ve Azap askerleri”ni ise sütten çıkmış ak kaşık olarak “savaşa can atmadıkları ortada”dır (s: 199) diye betimleniyor.
Buradan da anlıyoruz ki, Kızılbaşlar Şah’a bencil çıkarları için, fırsatları kapmak için, dirlik için, kazanacakları ganimet için gidiyorlar.
Oysa Aleviler ile şah arasındaki bağ, beyler arası ya da bey ile Şah arasındaki ilişki değildi. Arada hiçbir maddi bağ ya da olası özendirici bir madde bağ yoktu; aradaki bağ bir inanç bağıydı. İnancını özgürce yaşama bağıydı. Bu bağ zora düşenin ilk sarılacağı bağdı. Bu bağ bir eşitler bağı, eşit paylaşım bağıydı. Sultan ile tebaası bağı değildi.
Anadolu bu tarihi kesitte Osmanlı hükmü altında, yazarın kitabında ister istemez dile getirdiği II. Beyazit döneminin har vurup harman savrulduğu, dirlik düzenin bozulduğu yıllardı; Yazar Sultan Selim’in dilinden şunları söylüyor ” Gaflet içinde kalmış babamdan da ülkeye hayır kalmamıştı” (s:63)
Sultan yanlısı Hüseyin’e de şunları söyletiyor “Babasının vezirleri vergileri her geçen yıl daha da ağırlaştırıp eziyete dönüştürmeselerdi bunca giden olmayabilirdi” (s:111) Osman Oğullarının dayattığı vergilerinden, ürettiklerine el koymaktan aç ve sefil hale gelen, ertesi gün var olma savaşı içinde boğulan bir Anadolu vardı. Buna rağmen fakir Anadolu halkı, toprağında yaşam mücadelesi içindeydi. Bu mücadeleyi çekilmez hale getiren ise inanca yönelik bitip tükenmez iftiralar ve bu nedenle ölümdü, kıyım ve yıkımdı.
“Kalkın Şaha gidelim”, şiarını Anadolu’da bir sada haline getiren de bu oldu. İnanca yönelik baskılar, kıyımlar, göçe zorlamalar, ürettiğini gasp etmekti. Şaha gidenlerin inancını özgürce yaşayacağı bir alana gidiş algısı vardı. Bunlar arasında geniş toprakları ve yeterli yaşam zenginliği olan da en yoksul olanlar da vardı. Şaha gidenler, özgür olmak için gitmişti, başka hiçbir açıklama, 500 yıl öncesinin akıl almaz zorluklarına katlanarak, ölümü göze alarak, bunca mesafeler, yollar, bunca dağlar, vadiler karlar kışlar ısısı kemik eriten güneş altında yol almazlardı; onlar bu yolun hak yolu olduğu inancıyla Şaha gitmişlerdi.
Yazarın bilinçaltını dolduran Osmanlı tarih bilgisi, talan, gasp, ganimet, ulfe denklemleriyle dolu olduğu için kaçınılmaz olarak kitabında betimlediği Kızılbaşların akın akın Şah’a gidişlerine bulabileceği tek gerekçe de bu olmaktadır. Tarih romanı ya da tarih bu ölçüde taraflı yazılınca,. Okurdan tarafsızlık beklemek kolay olmayacaktır derim.
İskender Pala okura kitabının ilk satırlarından itibaren öyle bir akıl kuşatması yapmayı amaçlamış ki, her köşeden birini konuşturup Kızılbaşların aldanma içinde, dış bir gücün, satılmışlığın çıkarcılığın inançtan sapmanın peşinde, sahte bir kutsalın arkasından gidenler olarak tanımlamıştır. Bu konuda elinden gelini ardına koymamıştır. Yavuz Sultan Selim’i de ilk sayfalarda şöyle konuşturur; “ …Şeyhlik iddiasındaki Çocuk Şah’a kul yazıldılar, ... ocaklarını dağıttılar illaki itikatça bozuldular” (s: 33).
İskender Pala, savaş arifesinde ise ordusundaki kaygı ve tedirginlikle geri adım atmak isteyenlere karşı yaptığı hitapta Sultan Selim'in ağzından “Rafizi Kızılbaşları… Yurtlarımızda tebaamızı yoldan saptıran”lar (s. 155) olarak tanımlıyor. Bu savaştan dönecek olanları da “Din-i mübin yolundan dönenler olarak”aktarıyor.
Kızılbaşların inanç olarak bozuk insanlar vurgusu, bizi kitap boyunca, Sultan Selim’in ağzından çıktığı gibi takip edecektir.
Bu sayfaların ardından Yavuz Sultan Selim safında yer alan Hüseyin’in (Şah yanlısı Hasan’ın ikizi) ortaya koyduğu tavır ise, “ganimet uğruna” Şah’ın arkasından sürüklenen Kızılbaşların tersine “mal mülk hacet değildir. Kalbim size ısındı, düşüncem siz oldunuz. Şimdi dünya tersine dönse gam değildir”(s: 35) diyerek betimliyor. Buradan da anlıyoruz ki, Yavuz'un taraftarları, Yavuz'un çağrısındaki “ Hak adına, din adına, gaza ve yüksek idealler adına” (s: 34) onunla savaşa yöneliyorlar.
İskender Pala, Yavuz Sultan Selim’in ağzındın kendi bilinçaltını ortaya koyarak, bunlar itikatça (inanç olarak) bozulmuş insanlardır vurgusunu yapmaktadır.
Yazar ayrıca, Yavuz Sultan Selim yanlısı bir Kızılbaş olan aynı Hüseyin’e (Şah yanlısı Hasan’ın ikizi) bile “Tebriz’deki dört günde gördüm ve öğrendim ki … Kızılbaşlık halkın çoğuna yabancı gibiydi… Kur’an’ı bile küçümsüyorlar, haram kılınan günahların birçoğunu helal sayıyorlardı. Dün nöbet tutukları yerde ateş yakmaya çalışan bazı askerlerin ateşi tutuşturmak için terk edilmiş camiden çıkarıp getirdikleri dini kitapları ve Kur’an nüshalarını kullandıklarını gözlerimle gördüm. Akşam yemeğini de Hz Ebubekir ile kızı Hz. Aişe’ye küfreden Kazvinli Kızılbaş bir tacir ile birlikte yedim” (s: 78) diye söyleterek, Kızılbaşların dinden sapmış insanlar olarak betimlenmesini tekrar ettiriyor.
İşte 500 yıldır değişmeyen söylem tas tamam budur; “Kızılbaşlar inanç olarak bozuk insanlardır” İskender Pala bu akıl bozulmasının son halkasında, ŞAH & SULTAN kitabında okura bunları anlatmaya çalışıyor.
Yukarıda, henüz kitabın girişinden itibaren başlatılan beyin kuşatmasına yönelik betimlemelerden sonra yazarın, “Birincileri diğerlerinden bir üstünlükleri, ikincilerin birincilerden bir eksikleri yoktu aslında… İsmail’in çağrısına koşanlar ile burada Selim’in sancağı altına girenler aslında ayrı değillerdi” (s: 36-37) demesinin bir kıymeti itibarı yoktur.
TV programlarında uzun uzun Alevi-Sünni ve kardeşliği için bu kitabı yazdığı iddiasında olan bir yazarın, "Düşündüm ki Kürt meselesinden sonra önümüzde yakın vadede görünen bir açılım var: Alevi açılımı. Bunun bir problem olarak ortaya çıkartmaktansa ben bir kitap yazayım, bunun bir problem olmadan çözülebilecek bir barış alanı olduğunu anlatayım istedim.” (Aktaran Orhan Miroğlu Agm) sözleriyle tutarlı olması mümkün mü? Bunun sorgulanması gerek.
Bir yere ait olarak yazmak, herkesin hakkıdır. Ama bunu, bir yere ait olmadığı iddiasıyla yapıp okurdan “bir yere ait olmama”yı beklemek çok safçadır.
TEŞBİHTE HATALAR
İskender Pala kitabında bilinçaltının dışavurumuyla, bazen ölçüyü öyle bir kaçırıyor ki bir bütün olarak İslam ve özel olarak Alevi aleminin infialine yol açacak tepkileri kışkırtır hale gelmektedir. Kimsenin, en gizli ortamda bile diline alamayacağı söylemleri, kaba bir pervasızlıkla yazması, kitabın amacıyla ilgili yaptığı barışçıl tüm konuşmaları yerle bir etmektedir. Kitap, bölücü, kışkırtmacı ötekileştirici bir işlev amacıyla yazıldığını gösterir verilerle doludur. Bunlar arasında tüyler ürperten teşbihler de az değildir.
İskender Pala, “ŞAH & SULTAN” kitabında yoruma yer bırakmayacak biçimde, pervasızca ve ahlaksızca, 12 İmam'ı “köpeklere” benzetiyor.
Malum olan şey; İslam aleminde, özel olarak Şii ve Alevi aleminin her alanında 12 rakamının, 12 İmam'ı çağrıştırdığını bilmeyen kimse yoktur. Özellikle konusu tamamen Alevilik üzerine olan, Kızılbaşlık ya da İslam içi mezhep ve çatışmalarıyla ilgili olan bir kitapta 12 rakamı, her zaman için 12 İmam'a bir göndermedir.
İskender Pala kitabında, kendisi de birçok yerde bunu tekrarla ifade etmektedir.
Yazar, Tebriz Şah hükmüne girince, tellalların mahalle mahalle dolaşıp halkı mezhep değiştirmeye davet edildiğini kitap kahramanları ağzından dile getirir. “Kızılbaş olsunlar kızıl börk taksınlar. …on iki dilimli Kızılbaş tacıyla gönül bağı” (s: 54) kursunlar diye sokak sokak çığırttığı dile getirilir. 12 dilimli börk, 12 İmam’ın baş tacı olmasıdır. 12 burada her zaman olduğu gibi 12 İmam'la ilgilidir.
Yazar, Osmanlıda Kızılbaşlara yönelik karalama kampanyalarını anlatırken, Kızılbaşların başlarına giydikleri kırmızı renkli serpuşların, giyenler için oluşturduğu tehlikenin nasılda ölümcül hale geldiğinden söz eder. Devamla da şunları belirtir yukarıdaki alıntının bir benzerini ileriki sayfalarda bir kez daha kurgular; “Yıllar önce Şeyh Haydar, müritlerine On İki İmam’ı temsilen on iki dilimli tacı giydirdiğinde, bunun ilerde canlarına mal olacağını bilmemişti.”(s: 147) der.
12 dilimli kırmızı serpuş Kızılbaşların simgesidir. 12 rakamı da 12 İmam'ı temsil eder. Bu algı kitabın tümünde aynıyla işlenir.
Yazar, sonraki sayfalarda da bunu tekrar eder.
Yavuz Sultan Selim, Şah'a karşı girişeceği Çaldıran savaşı hazırlıklarına, Ağustos ayında hız verir. Ancak savaşa katılacak kuvvetleri arasında Bektaşiliğe yakın duranların homurdanmaları var. Rahatsızlıklarını çeşitli yollarla dile de getirmektedirler. Bir kısmı ise Şah'tan yana tutum bile almaya başlamış bulunmaktadırlar. Yazar devamla şunları aktarır “İçlerinde Şah’ın adamları olup tartışmalar başlatan, Kızılbaş fikirleri yayıp mezhep kaygısı üzerinden siyasete dil uzatanlar vardı. Sultan bunlardan on ikisini (12)* Erzurum karargahında astırıp cesetlerini atların ayaklarına bağlayıp asker arasında sürüttürmeseydi, bir isyan çıkması kaçınılmazdı. Sultan bu on iki ceset ile On İki İmam düşüncesine tabi olanların kökünü keseceğini ima etmişti.“ (12* rakamı benim notum) (s: 163).
Bu satırlardan anlaşılıyor ki yazar kitabında 12 rakamını 12 İmam'la ilgili olarak betimleyip, bunu da ilgili yerde Sultan Selimin ağzından dile getirmektedir; “Sultan bu on iki ceset ile On İki İmam düşüncesine tabi olanların kökünü keseceğini ima etmişti.”
Bu algı dün de bugün de aynıyla, kitapta yada sokakta İslam aleminin her alanında 12 rakamı her daim 12 İmam'ı ima etmiştir.
Şimdi konumuza dönelim.
Yazar, Kamber’in ağzından sürecin bir kesitini aktarıyor. Eylül 1507.
Şah, Dulkadıroğullarına karşı sefer yapar. Topraklarını ele geçirir. Merkezleri olan Elbistan eline geçer. Ardından, Amed ve Mardin’e bir sırriye gönderip kısa sürede bölgeyi kendine bağlar. Sonra Erzurum yoluyla Erzincan’a ulaşır. Burası Şah’ın ilk başkenti, huzur bulduğu yerdir.
Şah bu huzurlu yerinde talipleriyle bir arada bulunduğu bir sırada ondan bir keramet isterler. Şah, bunu reddetmez. Talipleri arasında onlar gibi oturan, çok sevdiği köpeği Kıtmircan bulunuyor. “O da önünde oturmuş, talipler gibi ağzının içine bakan Kıtmircan’a şu emri verdi. ‘Allahın izniyle sana emrediyorum ki, şimdi var, ordudaki bütün köpekleri topla ve gidip Dulkadırlı’nın bütün köpeklerini huzuruma getir!” der (s: 100).
Kıtmircan ordudaki köpekleri alıp gider. Çok geç kalır. Hatta zehirli sulardan içip öldüğü bile düşünülür, unutulup gider.
Şah, “Darulselam” lakabıyla anılan Bağdat’a savaşsız girer. Hedefteki topraklar ele geçirilmiş, uzun bir süre seferlerde yorulan askerlerin, başkentleri Tebriz’e dönmek istekleri gündeme gelir. Bu talebi Şah’a “kahramanlar kahramanı Lale Hüseyin bey iletir. Yazardan iktibas edecek olursak “O sırada Şah’ın cevabı herkesi şaşırtmaya yetti: ‘Kıtmircan gelsin hele! Çaresine bakarız.” (s: 104)
Haber orduya yayılır, herkes üzüntü içindedir. Şah kararında ısrarlıdır.
Üç gün sonra, Ustacalu Muhammed’in kardeşi Kara Bey, Bağdat’ın uzaklarından bir bölük esir ile huzura çıkagelir. Yazardan iktibas ederek devam edelim “Bir anda ortalık köpek havlamasından geçilmez olmuştur. Herkes meydandan taşıp onlara doğru koştular. Kıtmircan en önde, ardında ona itaat eden on iki köpek vardı. Bunlar Şah Efendimiz’in ordusundaki köpeklerdi, ama artık sahiplerine değil, Kitmircana itaat ediyorlardı.” (s: 105)
İşte kitabın özeti bu.
Ehlibeyt’in 12 İmam’ı “12 köpek” olarak teşbih ediliyor.
Yazarın bilinçaltı Alevi düşmanlığı, Dulkadırlı 12 beyi esir getiren 12 köpek ve önderleri de köpek olan Kıtmircan’la betimlenen bu sahne, her bir Alevi’ye acımasızca yöneltilmiş bir ahlaksızlık olarak sergileniyor.
Köpekler işlerini bitirince Şah da, “Hazırlıklar başlasın, Tebriz’e dönüyoruz” (s: 105) diye ilan yapıyor.
Yazar,12 rakamının kitapta ima ettiği 12 İmam olduğu gerçeğini birden çok yerde vurgulamasına rağmen, teşbih yoluyla “12 köpek” söylemine yönelmesi, affedilebilir bir şey değildir.
Bu Alevilere olduğu kadar inanç sahibi herkese yöneltilmiş ağır ve altından kalkılmaz bir hakarettir. Yazar bunun altında ezilir. Gözden kaçan bu tür ayrıntılarla, satır aralarına bunun gibi sokuşturulmuş onlarca hakaret ve küfürle, aşağılama ve alayla farklı inançların barışını, diyalogunu oluşturmanın mümkünü yoktur; tersine bu tür yazımlar kışkırtıcı provokasyon olarak, yeni kaosların ateşine yağ dökmektir.
Oysa, halk dilinde, sokakta olduğu kadar en kapsamlı edebi eserlerde de hayvanlar tanımlanırken “sürü” tabiri kullanılır; koyun sürüsü, it sürüsü gibi. Yazar, bilinen bu basit tabiri (sürü) kullanıp köpekleri çoğul olarak tanımlama yerine, 12 rakamını özel olarak seçiyor. Ne 15 ne de 16 ya da 20 illa “12 köpek” diyerek bilinçaltında yatan kirli algıyı kusuyor.
Yoruma gerek bırakmayacak kadar açık olan bu kurguda, Yazar, Osmanlıda özellikle Yavuz Sultan selim döneminde, 500 yıl önceki Kızılbaş avın için sürdürülen kampanyanın tekrarını deniyor gibidir.
Ortak ülkemizde barış içinde birlikte yaşamın, farklılıklarla bir arada adil ve eşitler olarak yaşamak olduğu gerçeğine vurulmuş bir hançer olan bu bilinçaltı kinler, gerçek bölücülerin, kimlik bunalımımızda rol oynayan akılların kim olduğunu da yeterince açık hale getirmektedir.
“MUM SÖNDÜ”
Tarihi inanç kinlerinin bilinçaltında edindiği yer ve yarattığı alışkanlık gücünün değişimi en zor olandır.
Kızılbaşlara yönelik en haksız ve bir o kadar ahlaksız ithamlardan biri de “mum söndü” ithamıdır. Kaba ve bilinçlice yayılmak istenen bu algı, TV ekranlarında kimi kendini bilmez program sunucusu palyaçoların dilinde, bu geleneğin bir sonucu olarak pelsenek olmuştur. Gerek 1995 yılında Star TV’de Güner Ümit'in “Turnike” adlı programında, gerekse yine Star TV'nin 7 Ekim 2010 tarihli M. Ali Erbil'in “Çarkı Felek” programında Alevilere “mum söndü” yaptıkları ithamıyla hakaret edilmiştir.
Halkın büyük protestosuyla, kendini bilmez böylesi palyaçolar, insan önüne çıkmaktan kaçmaya başlamıştır. Ancak bu, gelenekten gelen bilinçaltındaki kanaatleri hiçbir şekilde değiştirememiştir. Devletin resmi kitap, yazım ve etkinliklerinde aynıyla tekrar eden bu algı, kendini bilim adamı gören İskender Pala gibi yazarlarda da tüm çıplaklığıyla sırıtmaktadır.
Yazarın TV programlarını izleyenlerin, çok aldatıcı bir kişilikle karşı karşıya kaldıklarını, bu kitapla birlikte daha iyi öğrenmiş olacakları açıktır. Zira TV programlarında en kritik soru olarak görülen “mum söndü” ithamına, o hep “Osmanlı arşivlerinde, kadı belgelerinde böylesi bir suçla suçlanmış ya da hüküm giymiş kimseye rastlamadım” mealinde cevaplar vermiştir. Ancak bilinçaltı kinlerinden kurtulamamış olan yazar; bunu teşbih yoluyla, satır aralarında ısrarlı bir şekilde işleyerek, çağrışım yapma ve bu çirkin suçlamanın bilinçaltı hisleri harekete geçirme yönünde işlemeye devam etmiştir.
Yazarın bu algıyı satır aralarında nasıl işlediğine dair şu alıntıya bir göz atalım; “Coşkulu cemin ve zengin demin heyecanıyla kendini meydana atan gelinler ve güveyler coşkulu semahlar dönmeye başladıklarında Aka Hasan’ı hemen yanı başımda buldum. Elime bir bade verip ‘Kamber Can! Bu senin de ergenlik cemin olsun!’ dedi. Beni incitmemek için ‘erkeklik’ dememeye bilhassa özen gösterdiğini hissetim… İlk badeyi yudumladığımda boğazım şiddetle yandı, yutamayacak gibi oldum. Aka Hasan sırtıma birkaç yumruk vurarak badeyi yutmamı sağladıktan sonra yanıma daha da sokulup sanki bir sır verir gibi sordu: ‘Kamber Can! Taçlı hatunu beğendin mi?” (s:69)
“…Talipler inliyor, oturdukları yerde dem tutanlar da yavaş yavaş kendilerinden geçiyordu” (s:70)
Betimlemeler, Cemi “bade”lerle,”dem”lerle,“dolu”larla, toplu bir erotik harmanlanma ortamı olarak gösteriyor. Satır aralarında da değil açıkça yazılan ve yazarın bilinçaltını ortaya koyan bu cümleler aynı hedefe doğru, “mum söndü” iftiralarının ahlaksız suçlamalarına kan taşımaya yöneliyor.
Yazar ileriki sayfalarda da dayanamayarak bunların talibi de Şahı da feriştahı da “mum söndü” yapar diye, inatla yazmaktan bir beis görmüyor.
Şah, Çaldıran yenilgisinden sonra inzivaya çekilmiştir. Nahcivan’dadır. Kalender Çelebi adlı bir mürşid, yanındaki dervişlerle ziyaretine gelmiştir. “Şah efendimiz her bakımdan Şeyh gibi davrandı ve ona ziyadesiyle iltifat gösterdi, katına beraber oturttu. Bir mum yakıp o mum sönünceye kadar onunla sohbet etti… Beraber semah döndü. Kalender Çelebiyle sabaha kadar halvet oldu” (s: 340).
Bu satırlarda abartılmayı gerektirecek bir sorun yok gibi duruyor, ama yazar hangi itimle şu “mum sönme” olayını dile getiriyor, bu ısrarı neden böylesi bir cümle içinde kullanıyor, bunu görmemek mümkün mü?
Mum yaktılar ve sönünceye kadar sohbet ettiler, semah döndüler deyip “sabaha kadar halvet” diye ekleyince, ortaya çıkan çağrışımı yorumlamaya bile gerek yoktur.
Bunun bilinçlice yapıldığını, kelam üzerinde hiçte az olmayan bilgisiyle yazarın bu kurguyu Alevilere yönelen haksız ve bir o kadar ahlaksız “mum söndü” ithamını çağrıştırmak için yaptığını kestirmek zor değildir.
Bunu daha iyi anlamak için, toplumda yerleşik olan ve dini çevrelerde çok daha iyi anlaşılan “Halvet” kelimesini ve halvet halini kısaca açıklamakta yarar var.
Halvet olmak, en iyimser ve yalın anlamıyla; gizlice görüşmek amacıyla bir odaya çekilmek ve içeriye kimseyi sokmamaktır. Arapça kökenli bu kelime hlv mastarlıdır. Boş olan, boş alan, boş yer anlamındadır. Tasavufi anlamda ise, kişinin tanrısıyla baş başa takva, saygı ve bu anlamda aşkını yaşamasıdır. Bu anlamıyla Halvet birileriyle yalnız kalmak değil, kişinin kendiyle, tanrısıyla yalnız kalmasıdır, “Tasavvuf ehli dervişlerin yalnız kalarak kendilerini bulma çabaları”dır.
Buna rağmen Halvet;
Dini literatürde daha çok cinsel ilişki çağrışımlıdır. Kimsenin görmeyeceği, duymayacağı bir mekana çekilmektir. Nitekim konuya ilişkin tüm bilgiler özetle şu alıntıdaki gibi yorumlanır: “İki kişinin özellikle bir erkek ve bir kadının bir yerde baş başa yalnız kalması… Sahih halvet, eşlerin sahih bir nikâh akdinden sonra, kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği, ev veya kapısı kilitli oda gibi kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız başlarına kalmasıdır.”
Hüseyin Hilmi Işık’ın hazırladığı “Tam İlmihal Saadet-i Ebediye” kitabında “Erkeğin yabancı kadınlar arasında bulunması halvet olur. Halvet ise haramdır” (s: 173). “Bir adamı yabancı kadınla (yani dini nikahlı olmadığı kadınla b.n) halvet halinde gören…ayıramayacağını anlarsa katli caiz olur” (s: 734) demektedir.
Özetle Halvet, din jargonunda hem haramdır hem de ağır cezayı gerektiren bir vakıadır. Sünni mezhepte bu kural, bu algı geçerlidir.
İskender Pala bu bilinçaltıyla, “mum yakıp sönünceye kadar” tabirini seçmiştir. Normalde, bu söylem üzerinde bunca spekülasyon olmuşken, kast edileni bin bir yolla farklı kelime ve cümleyle ifade etmek mümkün iken, illa “mum söndü” terimini seçmenin başka bir anlamı olamaz.
Şimdi aktaracağım alıntı da bunun tam anlamıyla aynı kirli bilinçaltının sonucu yazıldığını görmemek mümkün değildir. Okur sadece cümlelerin dizilişine, ortamın betimlenişine dikkat etsin ve Halvet kelimesi üzerinde neden bu kadar ayrıntılı durduğumuzu aklına getirsin.
“…ve dolusunu havaya kaldırarak içti. Sonra da… semah meydanına atıldı. O sırada kendisine hizmet için konakta bulunan tüm kadınların ve konak erkânının eşlerinin de semah halkasına dahil olmalarını istedi.., on yedi kadın ceme katıldı ve muhabbet cemi icra edildi…Yine o gün cem meydanına girildiğinde bir mum yaktı ve o mum tükenip sönesiye kadar meydan semahına coşku ve heyecanla devam edilmesi buyurdu. Talipler ve dervişler orada nefes nefese kaldılar” (abç) (s: 342).
Yazar, ısrarla “mum söndü” kavramını kullanmak için çırpınıyor. Bunun için cem ibadetini, “dolusunu” yani içkisini, Şah’a içirip, onun ağzından tüm kadınlara özel bir katılım çağrısı yaptıracak. Mum sönene kadar da ayin devam edecek ve herkes nefes nefese kalacak…
Bu, “mum söndü” kavramını cümle içinde işleme çabası nedir? Bu ısrar neredendir? Bu kurgu nedir, toplu ahlaksızlık sahnesi betimler gibi, cemi tasvir etmenin anlamı nedir? İnançlar arası barışın yolu bu kirli akılların provokatif kurgularından mı geçer? …
Cem; açık ve aleni olarak, zulümden, ölüm denklemlerinden kaygı ve korkuyla yapıldığı dün ne ise bugün de öyledir. Günümüzde TV karşısında insanlığın seyri altında yapıldığı gibi, bundan bin küsur yıl önce de aynıyla yapılmaktaydı. Bu ibadet, bir yaşam tarzıdır, fıkhın, şeriat menbaından içtiği zehirleri lağıma atarak, arınmış insanların ibadetidir. Bu ibadette hak vardır, batıl olana yer yoktur. Bu ibadette halvet yalnızca, kişinin tanrısıyla olan halvetidir.
Namazda kadın erkek nasıl bir arada kıbleye dönüp namaz kılarsa, cem’de de kadın erkek evrenin dönüşünü yüz yüze dönerek hakka olan takvalarını ifade edip, ibadet ederler. Camilerin Sünni ya da Şii namazında arkada ya da önde duran kadın, inanca sadıksa erkeği ya da erkek kadına cinsel bir şehvetle bakması caiz değilse cem'de de aynıdır. Kaldı ki insanlık cem'de yüz yüzedir, kıble insandır (Arap Alevileri de bu sürece dahildir), halka namazı ya da ibadeti olarak bir çember halinde insan yüz yüze cem'de buluşur, ibadet eder.
Dolayısıyla, Aleviliğe ait ibadet, ahlakın en yücesidir, insanın insan gözüne bakarak inancın hak yolunda tecellisine çalışmasıdır. Bu ibadet içerik ve şekil yönünden de haktır. İnancı görsel bir fiziki hareket olarak algılamıyorsak, farzı, tanrının hak diye belirlediği ve insanlık için yararlı olanı yol kabul etmek olarak algılıyorsak, bunu içimizde de yapsak, dönerek de yapsak, halka namazıyla da icra etsek, önümüze imam koyup arkasında cülus ve rüku etsek de hepsi aynı kapıya çıkar.
Aynı kapıya çıkmayan, başkasının ibadetini kirletmek için, teşbih yoluyla da olsa ona dil uzatmaktır, imalarla, alaylarla batıl ilan etmektir. İskender Pala'nın “ŞAH & SULTAN” kitabında inatla yaptığı ama kabaca sırıtan şey; Şah İsmail’e, Kızılbaşlara ve onların adıyla Alevi inancına ve insanlarına akıl almaz hakaretler etmekten ibarettir.
500 yıllık ilkel bir aklı, 21. Yüzyılda tekrar etmektir, binicisinin yarattığı trajediyi, bu gün komedi hallere düşme pahasına icra etme inadıdır.
ŞAH İLE SULTAN’IN FARKLILIKLARI
Yazıyı uzatmamak için bundan sonra, alıntılara çok kısa yorumlar yapmakla yetineceğim.
Yazar, Kızılbaşlara her türden hakareti, kitabının her sayfasında yapmaya ant içmiş gibi yazmış. Bu karalamalardan biri de Şah’ın yalanı öven biri olarak gösterilmesidir. Şah'ı, yalancı bir toplumun inancı da kendisi de yalanla yoğrulmuştur, demek için seçilebilecek tek yol bu olsa gerek.
Yazar, ortamı ve tabloyu şöyle betimlemiş; Şah’ın hükmü Tebriz sokaklarına hüzün ve ölüm getirmiş. Ancak kimse bunu birbirine bile söyleme cesareti içinde değil. Şah'ın dillere destan sarayı Heşt Behişt’te, güç ve neşenin, şiirlerin, övgülerin hükmü sürüyordu. Şairler, şiirleriyle Şah’ı yüceltiyordu. “Şah…şairlerin hayal mahsulü sözlerine kanıyor” (s: 50) günlerini geçiriyordu.
Bu şairlerden yaşlı biri Şah’ın, Akkoyunlu Devletinin mirasçısı olduğunu ifade etmek isterken, onu Uzun Hasan’ın torunu olarak göstermesine sinirlenir. Şair, ona halkın aynı halk olduğunu, bir zamanlar bu topraklarda Akkoyunlu hükümdarların hüküm sürdüğünü, Uzun Hasan Şah’ın da ulu bir hükümdar olduğunu, validesi Alemşah Begüm’ün Uzun Hasan Şah'ın kızı olduğunu ifade eder. Şah'ın artık buna dayanamayacağı gösterilir ve yazar Şah’ın şu sözleri söylediğini dile getirir “Sus be küstah bunak! Evrenin özü doğruluk olsaydı, iyiler dünyada böyle mi yaşardı?” (s: 50) diyerek, tepkisini ortaya koyduğunu belirtir.
Yazarın kurduğu bu cümle, başlı başına tüm Alevi alemine bir hakaret cümlesidir; bu cümleden en kaba ve ehven-i şer şekliyle; Kızılbaşların Şah’ı, inancının ilkeleriyle, evrende yalanın geçerli olduğunu söylüyor diyecektir. İnanç kapsamındaki Şah algısının, yalana dayalı, doğrunun hak yolu olmadığını ifade ediyor demektir. Bu yönde tekrarla Şah’ı yalancı olarak servis ederken, Sultan için ise “Sözünde durmak, sözü hiç unutmamak erdemli insanların tavrıydı” (s: 266) diyerek, Sultanın Tebriz valiliği vereceği vaadinde olduğu Emir Naki'nin ise (Çaldıran’da ahirete gönderilmiş olmasına rağmen), sözünde duran er kişi olduğu gösterilmektedir.
Bu karşılaştırmalara onlarcası eklenebilir.
Yazar Sultan Selim'i neredeyse bir demokrat olarak sunar. Hüseyin (Şah yanlısı Hasan’ın ikizi), Sultanın Kızılbaşlara yaptıklarından rahatsız olmasına rağmen ona karşı anormal bir davranışı olmadığını anlatmaya çalışır. Hüseyin’in ağzından da durumu şöyle resmeder; “Bir defasında yaptıklarını tasvip etmediğini yüzüne söyleme cür’eti gösterdim. Beni kovmasını istiyordum, ama o beni teselli etmeye çalıştı” (s: 151).
Bu tablo, Çaldıran sonrası, Şah İsmail’in savaş meydanında esir olan gözdesi Taçlı Hatun’a karşı gösterdiği centilmence davranışında bir kez daha resmedilir.
Sultan Çaldıran savaşı ve olanlarla ilgili sinirliliğine rağmen, Taçlı Hatun ağzından şunları aktarır; “hiç öfkesi yokmuş gibi nazikçe sordu: ‘Bihruze Hatun siz misiniz? Elbette cevap vermedim domuz soyuna” (s: 243).
Bununla kalmaz yazar, kadın karşısında böylesine centilmenlik arz eden Sultanın ayrıca ahlak konseyi başkanı gibi de şunları dile getirdiğini aktarır; “Efendiler ağalar!... Hangi alçaklıktır ki böyle bir güzelliğe kıyar da savaş meydanında düşmanına terk edip gider. İsmail denen rafizi köpeği bilmez mi ki Türk kadınının namusu devletin namusuna denktir. Hangi zalimliktir ki bir Türk kızını düşman elinde koyarak hamiyetimizi zedeler” (s: 243).
Bu karşılaştırmalarla Şah yerin dibine sokulurken, ahlaksız ilan edilirken, Sultan dürüst, centilmen, kapsayıcı (Hüseyin'i Kızılbaş olmasına rağmen yanında barındırıyor!). Buradan da anlıyoruz ki, bu kin deryasında aklı selim hiç yoktur olmamıştır da…
Sultan Selim'ce dile getirilen “Türk kadını” söyleminin tarih ve sosyoloji açısından kocaman bir gaf olduğunu, bununla dünden bu güne kin taşıma amacının güdüldüğünü, altta ayrıca ele alacağım.
Kitapta, bu gibi karşılaştırmalara her sayfada rastlamak mümkün. Yazar, bunları da kitap kahramanlarına bol bol söyletiyor;
“Şah’ın Sultan’dan farkı, öldürttüğü Elçilerin kafatasında şarap içmeyi âdet edinmesiydi” (s:180),
“Sultan devlet sahibiydi, Şah aşiret” (s:377).
“Şah anne katilidir”. Yazar, Şah’ın annesini katledişini öyle bir betimler ki, Şah’ı allahsız, dinsiz, kafir diye tanımlamak okur için hiçte zor olmaz. Şah İsmail’in annesi, Sünni Akkoyunlu Şah Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm’dür. Kızılbaşların Tebriz’deki “Sünni kıyımı”na karşı duruşu, oğlunu uyarması aktarılır. Yazar, Alemşah Begüm’ün, Şah oğluna ağır sözler söylediğini rivayet eder. Şah’ın zıvanadan çıktığını da…
Alemşah Begüm, oğlunun gösterdiği olumsuz tutuma karşı daha da ileri gider “ Alemşah Begüm bir ara kendini kaybedip oğlunun suratına tükürdü ve evlat sevgisini yere çaldı” der (s: 56). Bu kurguyla bir annenin, dayanma sınırını aşan oğul davranışına karşı patladığı aktarılır. Devamla da Şah’a şunları söyletir; “Şimdi zaman biziz! Kimi kaldırırsak yücelir, kimi alçaltırsak alçalır!" diye heyecanla haykırdı. Sonra da annesinin öldürülmesini emretti” der (s: 56).
Yazar, okura Kızılbaşların sapık inançları için annelerini bile öldürmekten geri kalmayacakları mesajını iletmiş olur. Ama Şah ile Sultan’ı benzer gösterme örtüsünü de elinden bırakmak istemez. Bunu yaparken bile Sultan'ın ne yüce olduğunu anlatmaya çalışır. Zira tüm dedikodulara rağmen Sultan Selim, babasını tahtan azletmiş ama öldürmemiştir.
“Sağ elini bir kartal pençesi gibi açıp Sultan Beyazit’ın göğsünü şiddetle ittirmesi ve o yaşlı babanın oturduğu minderde yıkılacak gibi sendelemesi”(s: 142) hiç hoş olmasa da, bu muamelenin “bir millet adına reva görüldüğünü” (s: 143) ifade ediyor. Daha da ötesi, “Babasını Dimetoka Sarayı’na uğurlamak üzere, Topkapı surlarına kadar atı önünde yayan yürürken ağlaması ve babasının da ağlaması asla riya olamazdı” (s: 144).
Birde bu satırları ekleyin yukarıdaki cümlelere:
"…şimdi onu yavaş yavaş gerçek yüzüyle tanımaya başladım. Dürüsttü, dindardı, başarılı ve dirayetli idi. Dünyayı avcuna alıp yönetmeyi hak ediyordu. İhtişam ve gücü, Osmanlı Devleti’ne ruh katmıştı. Tebaasının Sünni veya Kızılbaş, Ermeni ve ya Rum olmasından ziyade insan olmasını önemsiyordu. Bütün icraatları milletini düşünen bir Sultan olduğunu, bütün tavırları tevazudan asla ayrılmadığını gösteriyordu” (s: 306).
İşte bu kadar. Buna ne eklenebilir ki? Yavuz Sultan Selim; şu bildiğimiz tarihin en kanlı insan kıyımlarını yapan, inançları yüzünden Alevilere dünyayı dar eden, dereleri kan akıtan, çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden, kadın-erkek ayırmadan insanları kılıçtan geçiren bu Sultan, neredeyse insan hakları beyannamesinin ilk tecellisini yapan kişi olarak karşımıza sunulacaktır. Bunun karşında ise, Alevileri temsilen Şah, insanlık dışı bir mahluk olup çıkacaktır.
Bu karşılaştırmayı yapacak bir okurun aklına ne geleceğini söylemeye gerek var mı. Bir tarafta insafsız, sapık bir inancın esiri “anne katili” Kızılbaş Şah, diğer tarafta saltanattan devirdiği babasını bile sürgüne ağlayarak ve yaya olarak uğurlayan, bunu da devlet ve millet için yapan bir ulu Sultan bulunuyor.
Siz gelinde okura, barış ve kardeşlik mesajı diye bunları yutturun.
Bu dil 500 yıldır süren kinleri, fiili bir kirli savaşa dökmek için yeniden alevlendirmektir.
Bu anlatımla, böylesi bir kurguyla kitap yazmak en hafif deyimiyle fitnedir. Provokasyondur. İnanç ayrımcılığı, ötekileştiriciliği kışkırtmaktır; bölücülüktür.
Yazarın bu yaklaşımı 500 yıl gerisine giden bir duruştur, tarihten bi haber olmak, bilişim çağının içinde yaşarken mağara devrine girmeyi arzulamaktır.
OSMANLI VE TÜRKLÜK
Yazar, dünü bu günün parametreleri, tabir ve tanımlamalarıyla alma ısrarında bulunuyor. Bu yaklaşım, tarih bilinci açısından yazarı çok kötü bir köşeye sıkıştırmaktadır. Okuru aldatma yollarından biri olarak, dün olmayan tarihsel kategorileri varmış gibi ele alıp bu günkü insan algılarını dünün çatışmasında taraf yapmaya çalışıyor. Tarihi hareket ettiriyor.
Her yazar, kendi tarihini yazar, ama tarih olarak yazar. Bu günü tarihin içine sokamaz. Tersine dünü bu güne soyutlamalarıyla yerleştirir. Akademik tarihçilik bunu gerektirir. Bu günü düne taşıdığımız zaman bu tarih olmaktan çıkar, hatta yorum olmanın çok ötesine gider. Yazar bu hataya bilinçli olarak düşmüştür. Bu nedenle onu, 500 yıllık değişmeyen aklı, dünden bu güne çatışmayı alevlendirmeye çalışmaktadır diye eleştirmek durumunda kalıyoruz; o, Osmanlının bilinçlice kışkırttığı yalan kurgular ve bir o kadar ahlak dışı söylemlere servis ettiği Kızılbaş söylemlerini 500 yıl sonra tekrar ediyor.
Yazar, bu mantıkla bir başka handikap içinde olayları ters yüz ediyor ve tarihçi kimliği sınıfta kalıyor; bu güne ait, millet, ulus, Türklük gibi tarihsel kategorileri, ortaçağlarda olan veriler olarak karşımıza koyuyor. Buradan da geçmiş sorunlara taraf olmaları için kaydırmalar yapmaya çalışıyor.
Sultan Selim’in babasını tahttan indirip sürgün ederek, ağabeyleri ve kardeşlerini geleneksel Osmanlı iktidar savaşları yöntemiyle doğrayarak saltanata geliyor (23 Mayıs 1512). Yazar bu kanlı süreci anlatırken bile öylesine masum ve doğal bir süreç olarak servis ediyor ki, Sultan selime bir ellerine sağlık demediği kalıyor. Bunlar bir yana. Ancak devlet erkanında ve halk indinde Sultan selimin yaptıkları çok kanlı, haksız ve çirkin olarak tepki toplamıştır. Yazarın konumuzla ilgili tarih bilinci açısından düştüğü hatayı, bu babın konusuyla ilgili şu cümlede görmek zor değildir; “ Sultan’ın babasına ve kardeşlerine (ağabeylerine olması gerek bn.) reva gördüğü muamelenin bir millet adına reva görüldüğünü bilmiyorlardı. Bu muamele için Sultan’ın da yüreğinin yandığını, lakin devletin bekası için bu yola sarıldığını bilmiyorlardı” (s:143)
Bu cümlelerde birçok tarihi ve gerçeklikle ilgili hata var. Önemsiz hataların ilki, Sultan kardeşlerini değil Abilerini (Ahmed ve Korkud’u, ölü-diri abi ve kardeş çocuklarını tasfiye ediyor), ikincisi, kitapta da sık sık Osmanlının bir milliyetler (Millet değil) topluluğu olduğu vurgulanıyor ve kimsenin ibadetiyle ilgilenmedikleri (s:112), “Tebaasının Sünni veya Kızılbaş, Ermeni ve ya Rum olmasından ziyade insan olmasını önemsiyordu” (s:300) diye anlatılıyor, oysa bu cümlede “bir millet adına… devletin bekası için” bu yolu seçtiği iddia ediliyor. Bir millet ile çok millet aynı mı?..
Bunları geçelim, konumuzla ilgili, çok önemli doneler değil.
Yaptığı hataların en önemlisi, bu bölümü de ilgilendiren ve tarihi kategorilerle ilgili işlediği ağır hatadır. 500 yıl önceki bir tarih kesitinde “millet” kavramında söz etmesi dil sürçmesi değilse vahim bir hatayla yüz yüze kalmış demektir. Yazar, henüz Avrupa da bile milletlerin doğmadığı bir dönemde, Osmanlıyı “bir millet”, Yavuz Sultan Selim’i de o millet için babasını ve ağabeylerine kıyan bir milli şef ilan ediyor.
Bir Prof. İçin, basit bir bilgide ağır hata olarak, ortaçağ imparatorluğunda ne millet ne ulus diye bir tarihsel olgunun olmadığı, bu olguların doğması için yüzyıllar gerektiren bir koşulda bir milletten söz ediyor. Bilimsel olarak bu gafın bir dil sürçmesi olmadığı ise sonraki sayfalardaki tekrarlarla anlaşılıyor, nedeni de belirginleşiyor.
Yazar, kitabında Çaldıran savaşı arifesini betimlerken Hüseyin’in ağzından dile getirdiği ” Yarın göğüs göğüse çarpışacak olan bu iki asker, hiç şüphesiz dünya Türklüğünün ve Müslümanlığının kaderini çizeceklerdi” (s: 194).
“Dünya Türklüğünün kaderini” (s:194) düşünerek hareket eden bir ulusal kahraman diye adlandırıyor.
Başka bir sayfada ise, savaşta esir düşen Şah İsmail’in hanımı Taçlı Hatun (Bihruze) için dile getirdiği “İsmail denen rafizi köpeği bilmez mi ki Türk kadınının namusu devletin namusuna denktir. Hangi zalimliktir ki bir Türk kızını düşman elinde koyarak hamiyetimizi zedeler” (s: 243). Sözler, Yavuzu Sultan Selim’i 500 yıl sonraya ışınlayıp, bu gün aramızda yaşayan bir Türk ulusal kahramanı olarak gösteriyor. Bunu da, Şah İsmail’den daha çok Türk olarak betimleyip yapıyor.
Bir başka yerde ise, Sultan Selim’i daha çok “Türk” lanse eden bir ahlak bekçisi kahraman olarak tanımlayarak devam ediyor.
Oysa tarih gerçekliği, bu tarih kaydırmalarına ve uydurmalarına yer vermiyor.
Bilimsel tarih algısında tüm yeryüzü için geçerli olmak üzere 1500’lü yıllarda ne millet nede milli kahramanlar vardı. Türklük, Türk ulusu diye bir tarihsel kategori ya da söylem de yoktu. Osmanlı demek Türk, Türklük, Türk milleti değildi.
Osmanlı demek, Osmanlı egemenleri, Osman Oğullarının tarih serüveninde, onlarla çıkar ortaklığı ya da egemenlikleri altında olan çıkar güçlerinden oluşmuş (farklı dini, mezhepsel, etnik topluluklar), güçleri, kılıç hakkı adı altında hükümranlık sürdükleri, gasp ve talan ettikleri alanlardaki imparatorluk yapılanmasını ifade eder.
Türklük, Türk ulusu, tüm milletler gibi bir tarihi kategoridir. Köklerinde aynı etnik dokunun ya da bu etnik dokunun kültür, dil, gelenek görenek asimilasyonuyla içselleştirilmiş gelişimiyle yükselir ve modern ulusların tarih sahnesine çıkışıyla kendini gösterir. Üstelik Türk ulusunun modern bir ulus olarak tarih sahnesine çıkışı, Merkantilist dönemi erken yaşamış, Reform ve Rönesans’ın verdiği güçle aydınlanma çağına geçerek tarih sahnesine çıkan Batılı modern uluslardan çok sonra olmuştur.
Türk ulusu, modern bir ulus olma yoluna, 19. Yy. sonlarında belirginleşen tarihsel çıkışıyla yönelmiştir. 20. Yüz yılda ise, ulus devlet örgütlenmesini başarmıştır. Osmanlının son ve en uzun sancılı yüz yılı I. Dünya savaşıyla noktalanınca, Atatürk önderliğinde, Pan-İslamizmden Turancılığa uzanan maceracı düşünsel etkilerden sıyrılıp, en pragmatist konumlanışa ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bunun adıdır (29 Ekim 1923).
Cumhuriyetin ayrı bir planla kurulduğunu ifade eden Atatürk, Osmanlıyla farkını, çok sarih ve bilimsel olan şu yalın sözlerle belgelemiştir: “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin arkasından serserilik etmiş anayurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Atatürk’ten aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s: 154).
Atatürk açısından Osman oğulları, Türkleri, “fetihler arkasından serserilik” etmeye mahkum bırakmıştır. Bu yaklaşım Türklerin Osmanlıdan kopmalarıyla başlayan uluslaşma süreçlerinin de tanımlanmasıdır. Türk etnik topluluğu Osmanlıda en çok eziyet gören topluluklardan biriydi.
Atatürk’ün Osman oğulları için söylediklerini ise buraya aktarırsam sayfalar yetmez. Bunlardan çarpıcı olanını aktarmakla yetineceğim; “Osmanlı Hanedanı’ndan kasıt, esas olarak padişah, sadrazam ve vezirler, şeyhülislam, harem ile hanedan buyruğunda görev alarak Türk halkı ve öbür tebaaya her türlü zulmü yapanlardır”. Bu anılar, Atatürk’ün sağlığında Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde günlük olarak yayınlanmıştı (Nutuk, Cilt 1, s 10)
“Osmanlı Hanedanı bu uğursuz saltanatını sürdürmek için İslam dini dahil her aracı hiç çekinmeden ve.. etik dışı, insanlık dışı biçimde kullanmıştır Bu 600 yıllık Osmanlı hegemonyası dönemi, Türklerin tam anlamıyla tutsak edildiği, gerçekten üzüntü duyulacak, acı veren bir dönemdir Bundan mutlaka dersler almak gerekir Bu da Osmanlı’ya körü körüne, bilinçsizce öykünerek değil, onunla yürekli biçimde hesaplaşarak yapılabilir ” http://www.snlhznem.com/chp/58731-ataturkun-osmanlilar-hakkinda-gorusleri.html
Türklük, Osmanlı Sultanlarının hiç birisinin umurunda olmadığı, bilmedikleri bir olgudur. Tersine "kara budunlu", "Etraki bila idrak", diyerek Türklüğü hor gördükleri de tarihte sıkça dile gelen bir veridir. Bu anlamda Yazarın Sultan Selim’e verdiği Türklük payesi gerçekçi değildir.
Yazarın yapmaya çalıştığı, Alevilere karşı Osmanlının zulmünü aklamak için, bu günün ulus kategorisinden, tarih kaydırmalarıyla destek arayışıdır. Oysa dün olanların hiçbiri bugünkü insanların çıkarı için yapılmamıştı. Tersine, tarihle yüzleşme gibi ağır bir sorumluluğu sırtlarına yükleyerek haksızlık edilmiştir.
Yazarın bilinçaltı reflekslerini yansıtan bu yaklaşımlar, Alevilere karşı 500 yıldır süren savaşın, Dersim, Çorum, Maraş ve en son Sivas-Madımak Oteli katliamında da görüldüğü gibi, devam ettirilmek istendiğini gösteriyor.
http://mirural.blogspot.com/
Bir yere ait olarak yazmak herkesin hakkıdır.
Ama bunu, bir yere ait olmadığı iddiasıyla yapıp, okurdan “bir yere ait olmama”yı beklemek çok safçadır.
Mihrac Ural
15 Aralık 2010
Giriş:
Prof. İskender Pala muhafazakar bir sağcıdır. Her insan gibi belli bir bilinçaltına sahiptir. Bilinçaltını bastırmak ise çok büyük çabaları kültürel dönüşümleri gerektirir. Alışkanlıkların inatçı gücü, bilimin karşısında en büyük dirençtir. Bu direnç kişi hangi diplomaları alırsa alsın, tarihiyle gerçekçi bir yüzleşmeyi yapamamış ve bunu içselleştirip hazmedememiş ise altından sıyrılması çok güçtür. Prof. İskender Pala’nın da bilinçaltının ağır baskıları altında ezildiğini “ŞAH & SULTAN” kitabıyla ortaya koyduğu kanısındayım.
Kitabı, piyasaya çıktığı ilk günlerde (Ekim 2010) alıp inceledim. Bu ara ilgili TV programlarını da sıklıkla takip ettim. Hızla Şah İsmail üzerine, binlerce kitaptan oluşan kütüphanemde yer alan tüm yazımları gözden geçirdim, Googleden araştırmalar yaptım. Amacım kitabın tarihsel vakıalarla ilgili yanlarını araştırmak değil. Kurgusunun mesajını algılamak ve bu konudaki yorumlarımı ayakları üzerine basar bir tarzda okura ulaştırmaktı. Makalemin kurgusu Kasım 2010 başlarında hazırdı; araya bayramlar, güncel sorunlar üzerinde yazdığım makaleler girince gecikti. Bu ara Âşure yaklaşıyordu (Hicri 10 Muharrem 1432 - Miladi 16 Aralık 2010) ona yetiştirmek için, son halini vererek yayına hazırlamaya giriştim.
Çıktığı her TV programında, ısrarla ve tekrarla özellikle Alevilerin okuması gerektiği tavsiyesinde bulunduğu ŞAH & SULTAN kitabında Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in bir birinin benzeri, kopyası olduğunu dile getirir. Her ikisinin Türk asıllı olduğu, her ikisinin de şiir yazdığı, benzeri imparatorluk başında olduğu gibi, benzerliklerle iki kardeş olarak savaştıklarını, birbirini kırdıklarını anlatır. İki ayrı mezhebin kardeş olması gerekirken çatışmasının yanlış olduğunu dile getirip durur.
Israrla sorulan bir soru üzerine; “Osmanlı kadı belgelerini elekten geçirmeme rağmen Alevilere, Kızılbaşlara “mum söndü” yapmalarından dolayı isnat edilen bir suçtan hiç kimsenin yargılanmadığını, hüküm giymediğini, böyle bir belgeye rastlamadım” diyerek cevap da vermişti.
Bu gibi daha pek çok söylemini TV kanallarından işittiğimiz İskender Pala’nın kitabını ortak ülkemizin barışı adına okuduk. Okudukça dehşete düştük…
İskender Pala yalan söylüyordu buna tanık olduk.
Kitabın her bir sayfasını çevirdikçe üzerimize soğuk sular döküldü. Dudak uçuklatan cümlelerle, hakaretlere, kin dolu saldırılara, satır aralarında tekrarından bıkılmayan ithamlara, teşbih yoluyla tüyler ürpertecek inanç değerlerine saldırılara, aşağılamalara, hor görmelere rastladık; Sultan yüceltilirken Kızılbaş Şah’ın ayyaşlığından beceriksizliğine, aptallığından sıradanlığına, namusunu savaş meydanında bırakmasından, anne katilliğine uzanan ucu açık hakaretlere maruz bırakıldığına tanık olduk.
Hayatım boyunca okuduğum kitaplar arasında altını en çok çizdiğim kitap da İskender Pala’nın “ŞAH & SULTAN” kitabı oldu.
Bu kitabı okuyunca anladım ki, aradan geçen 500 yıl bu aklın evriminde henüz bir etki yaratamamış. Dün Sultan ne ise, bu gün torunu İskender Pala da odur. 16. Yy. da bu akıl ne ise, 21. Yy. da da odur.
Esasında birbirine benzeyen, birbirinin devamı ve tekrarı olan Şah ve Sultan değil, İskender Pala & Sultandır. 16. yüzyıldan 21. Yüzyıla değişmeden devam eden aynı akıldır.
Yazarın kitabında Yavuz Sultan Selim için 16. Yy.da söylediği “yürü ya Sultan Selim, devran senin” nidası, kitabının birinci baskısını 100.000 yapanlarca “yürü ya İskender Pala kulumuz, devran senin” dediklerinden kuşku duymamızı gerektirecek bir şey bulunmamaktadır.
Bunları elimden geldiğince göstermeye çalışacağım.
Öncelikle;
ŞAH & SULTAN kitabının tarihi vakıalarının tarihçi gözüyle irdelenmesi üzerinde durmayacağım. Bunun nedeni, iki değerli dostum, Fevzi Gümüş ve Hasan Harmancı’nın bu açıdan önemli çalışmaların yapıldığını söylemeleri etkili olmuştur. Uzun zaman alacak böylesi bir irdeleme daha akademik bir çalışmayı gerektirir düşüncesiyle üzerinde durmadım. Oysa bu makaleyi yazarken kütüphanemdeki kitap ve ansiklopedilerin konuyla ilgili hiçbir verisini ötelemeden, internetten ve ayrıca onlarca makaleyi de mümkün olan en iyi şekilde irdeledim.
Bu kitap üzerine edebi bir eleştiriye girmeyeceğim. Orhan Miroğlu bir makale yazdı. Güzel sorular sordu. Bunu herkesin okuması gerek (Orhan Miroğlu, “Şah ve Sultan” makalesi, 29 Kasım 2010 Taraf Gazetesi).
“Bir yere ait olma” duygusuyla okunmaması gereken tarih romanlarında okurun aradığı estetikten söz ediyor Orhan Miroğlu. Haklı. Ama öncelikle yazarın böylesi bir duruma düşüp, okurun gözünün orta yerine tığ gibi “bir yere ait olma” ısrarla ve inatla ortaya koymaması gerek. Miroğlu bu konudaki kaygılarını sorduğu ince zeka sorularıyla da yakalamış gibi.
“Yazarın amacından bağımsız olarak, okurun ‘bir yere ait olma’ duygusunu harekete geçirmeye son derece müsait bir konusu var Şah ve Sultan’ın.
Romanını barış için yazdığını söyleyen bir yazar var karşımızda.
Gerçekten böyle mi peki, anlamak için Şah ve sultan’ı, ‘bir yere ait olma ihtiyacı’
hissetmeden okumak gerekiyor.
Tarihi yorumlamak romancının işi değildir.” (Agm)
İskender Pala bu kaygıların tümüne ağır bir şekilde düşmüş bulunuyor.
Bunu daha iyi kavramak için, tarih romancılığının çağdaş ustası Emin Malouf’un ortaya koyduğu tarihi roman yazımını takip etmek gerek diyeceğim. Maluf’un “bir yere ait olmama” inceliğiyle yazdığı ve okuru bir yere ait olmadan okuma zevki veren, edebi estetiğin umut ve huzur verici dünyasına taşıyan romanlarını örnek almak gerek.
Bu makalede beni ve bu ülkenin birçok insanını yakından ilgilendiren şey, kitabın verdiği çok boyutlu mesajdır. Bu mesaj üzerinde yoğunlaşarak, karşımızda duran bu aklı tarih nezdindeki yerine oturtmaya çalışacağım.
Dikkat çekici öncelikler:
BİRİNCİ BASKI 100.000
Kitabın kapağında yer alan “Birinci baskısı 100.000 adet” diye özel olarak yapılan bir vurguyla karşı karşıya kalıyoruz.
Dünyada kaç kitap ilk baskısını 100.000 yapmıştır bilemiyorum. Ama ülkemiz koşullarında ilk baskısı 5000’i geçen bir kitap parmakla gösterilir, yazarlar arasında da gıptayla sözü edilir. Birçok kitap sonraki baskıları artabilir olmasına rağmen, 100.000 rakamına varamaz.
Belli ki birileri “yürü ya kulum İskender Pala” demiştir. Bu günün verileri içinde bunu devletten başka yapabilecek bir etkinliğin olup olmadığı tartışma götürür. Bunu anormal olarak görmüyorum. Her yazar devletin desteğini istemese de ezici çoğunlukta yazar bunu seve seve almak ister. Hatta devlete karşı eleştirel bir alanda olsa da bunu bir hak olarak görür. Halkın verdiği vergiler neden başkasına gitsin aksanıyla, halkın yararına yazılmış bir yazı için bu olanaktan neden biz de yararlanmayalım? diyenler de olabilir. Ancak desteğin bu boyutunu farklı bir yere oturtmak gerektiğine inanıyorum.
Birinci baskısı 100.000 olan kitaplardan bir de “HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR” adlı kitap. Bu kitabın 6. Yılında 800.000 adet sattığı ve en başarılı kitap ödülü aldığı belirtilmektedir. Kısa bir araştırma bu kitabın, şirketler ve bazı kuramlarca kendi reklamları için bedava dağıtıldığı görülmüştür. Daha da ötesi stadyumlarda toplu okumalarla, sınavda başarılı olanlara bedava dağıtılarak, ardı arkası kesilmeyen yol ve yöntemle, böylesi yüksek sayılara ulaştığı bilinmektedir. Fiyatının 5 TL olması da ayrıca dikkat çekicidir.
ŞAH & SULTAN kitabının ilk baskısının böylesine yüksek sayıdaki ilk basımı, en azından kimi çevrelerce bedava dağıtılacağına da önemli bir işarettir. Kitabın siyasi ve sosyal konumu bu desteğin arkasında devletin olduğunu anlatmaya yeterlidir. Özel alanda böylesine tartışmalı kitapların eşantiyon olarak dağıtılmayacağını söylemeye bile gerek yok. Kitabın fiyatı ise 15 TL.
Devletin bu kitap için gösterdiği ilgi, medyanın ilgisiyle de kesişince kitap ülkemizde siyasal, sosyal kültürel gibi temel konularla ilgili olan herkesin yakın gözlemine mazhar olmuştur. Biz de bunun sonuçlarını ortaya koymaya çalışıyoruz.
ALEVİ - KIZILBAŞ
390 sayfalık kitabın, 1. sayfasından 390’nıncı sayfasına kadar tek bir yerde Alevi kelimesinin geçmemesi dikkat çekidir. Kızılbaşlık özel bir vurguyla Alevilikten ayrılmaya çalışılmış gibidir. Kitapta Kızılbaşlığa yapılan aşağılamalar, hakaretler, satır arası inanç değerlerine saldırıların Alevi kelimesi kullanılmadan yapılıyor olması dikkat çekicidir. Bir ayrım, bir fay hattı kuruluyor gibi bir yol izlenmiş.
Bu yol Alevilere yabancı bir yol değil. Osmanlının ve öncesi Emevilerin de Hz Ali ve yandaşlarını bölmek için takip ettikleri yoldur; böylesi kelime oyunlarıyla bir ve bütün olan Aleviliği, etnik kökene Arap, Kürt, Türk olarak, Tahtacı, Bektaşi, Kızılbaş, Nusayri vb diye yöresel ya da simge isimlere atfen bölerek, birbirine yabancılaştırmak, Alevilere karşı süren tarihi kinlerin devamında ısrarlı olmak demektir. İskender Pala, “Alevi” kelimesini hiç kullanmaması bu açıdan anlamlıdır.
Kitabın genel kurgusunda Kızılbaşlık, bir Safavi, Farisi (İranlı), Şahlıkla ilgili bir yol, Anadolu’yla değil ancak Anadoluluların aldanarak eğilim gösterdikleri bir yanlışlık olarak sunulmaya çalışılmış, Anadolu Alevilerinin başına gelenlerin tümü de bu yanlış eğilimin ardından sürüklenişlerine bağlanmıştır.
Anadolu’da ozanların “kalkın Şah’a gidelim” vurguları, nefesleri “Anadolu’ya ait olmayan, bir dış güce bağlanma” olarak tasvir edilip ötekileştirilmiştir.
16. yy. öncesi ve çok sonraları 20. Yy.a kadar, bu bölgede bu günün anlamıyla bir sınır, bir keskin yönetsel bölünme modern uluslar, milletler ve onların sınırları yoktu. Gümrük kapıları, sınır noktaları gibi bir işlev, bu günün dikenli telleriyle çevrili, ülke diye belirlenen sınırlar yoktu. Her ne kadar imparatorlukların kendi hükümranlık alanları belirgin olsa da bu arada açık olan birleşik ve siyasi olarak belirginliği çok zayıf olan coğrafyada, bir yerden bir yere gitmek gelmek fiilleri, bugünün taşıdığı anlamdan çok farklıydı.
Bu algıyla, tek bir Alevi kelimesi geçmemesine karşın, kitap başından sonuna kadar Kızılbaşlık kavramı üzerinde ısrarlı bir tekrara dayanmıştır.
Bu gün Anadolu’da Alevilik kavramı bir üst inanç kimliği olarak, Ehlibeyti rehber edinen, 12 İmamın masumiyetine inanan ve onların yolundan yürüyüp Tevella ve Teberra’yı (el vela vel bera,) onaylayanları tanımlar; bu kavram kimi farklı ritüelleri ve kurallarıyla Arap Alevilerini de eksiksiz olarak tanımlar ve kapsar. Alevilerde el vela (Tevella), dostu olmak, yandaşı olmak, veliliğini teslim ve kabul etmek anlamanda Ehlibeyt’in yandaşı olmayı tanımlar, El bera (Teberra) uzak durmak, hiçbir sorumluluğunu almamak, ilişiği kesmek anlamında, Ehlibeyte düşman olanlarla dost olmamayı tanımlar.
Tevella ve Teberra ilkesi, Kuran’da da birçok ayette vurgulanarak inananların alması gereken tutumların ilkesi olarak belirlenir (her mezhep bunu kendi açısından yorumlasa da). Alevilerin birlik ve bütünlüklerinin temel ilkesi de budur (Alevi inancına göre bu ilke ilk kez Ğadir Hum mevkiinde, Veda Hac’ından dönüşte (Son Hac ya da Hacetülveda – Hacetülbelağ), Peygamber tarafından “Allahumma men kintu veliyah fa haza Ali mevlah, Allahumma vali men vallah ve adi men adah” (Allahım ben kimin velisi isem, Ali onların mevasıdır. Allahım onunla olanların yanında ol, düşmanlarının da düşmanı ol) denilerek ilan edilir (H 18 Zulhicce 10 – M. 16 Mart 632).
Bu ilkeler yeryüzünün tüm Alevilerinde aynıdır,
Buna rağmen, Yazar kitabında Alevilik ile Kızılbaşlığı birbirinden iğreti tutma kurgularına yönelmiştir. Farisi olan Şah’ın peşinden sürüklenen Kızılbaşlar kodlaması, bu günün Anadolu Aleviliğiyle farklı olduğu maniplasyonu yapılmaya çalışılmıştır.
Devlet 500 yıllık bir süre içinde Kızılbaşlık üzerine yaygınlaştırdığı yalanlarla, Alevilerin algısında bile bir ötekileştirme alanı oluşturmuştur. Bir dış güç, “milli varlığa” dıştan sokulmak istenen bir yabancı varlık olarak lanse edilmek istenen Kızılbaşlık, Alevi toplumunda bile sahiplenilmesi çok aza düşmüş bir tanımlama haline getirilmiştir. İskender Pala devletin 500 yıldır süren bu bilinçli çabasının son halkalarından biri olarak, Kızılbaşlığı Alevilik olarak tanımlamama, bir öteki varlık olarak gösterme çabasını kitabının genel kurgusunda ısrarla ortaya koymuştur.
KIZILBAŞ BETİMLEMELERİ
Her kitabın genel kurgusu, yazarın bilinçaltını da yansıtan bir turnusoldür. İskender Pala kitabının genel kurgusunu ve hemen her bölümünde konusu geçtiği her satırda Kızılbaşlığı, sapkın, hain, kendini tanrısal addeden, çocuk yaştaki şeyhe inanan, çıkarcı bir grup insan olarak betimlemektedir.
Kitabın ilk sayfalarında okur, kitabın kahramanlarından biri olan Hasan (Babaydar) ile Kamber arasında geçen diyaloglarda Kızılbaş inanç unsurlarını henüz bir çocuk olan Şah’ın sözlerini kutsal sözler, kuran sözleri olarak gördüklerine işaret eder.
Kamber soruyor; “Babaydar!..Peki, Şeyh hiç konuşmuyor muymuş?
“Hüseyn’e salavatullah, töbe de babacım,hiç konuşmaz mı?!.. Ağzından çıkan kutsal sözlerdir onun. Kur’an gibi söyler” (İskender Pala, ŞAH & SULTAN s: 9 )
Hemen sonraki sayfalarda da “Safavi soyu, Seyyid soyu iken ondan sonra kendini tanrısal bir soy olarak da görmüş ve göstermiştir” (s: 11)
Yazar, Şah İsmail’in hanımı Gülizar Begüm’e bile şunları söyletiyor; “Allah Teala Âdemi yarattı ve onun suretine girdi. Onun ruhunu alınca Nuh’un suretine girdi. Sonra peş peşe gelen bütün peygamberlerin suretine girdi. Muhammed Mustafa’dan sonra Ali Veliyullah’ta belirdi. Ve Sonra… Sonra, siz Şah’ımın suretine sızdı. Siz İsmail donunda Ali, Ali donunda Âdemsiniz efendimiz” (s: 46).
İskender Pala, kitabının ilk satırlarından itibaren, Kızılbaşların “Kıble-i Âlemi Şeyh İsmail” (s: 8) kendini tanrısal bir soy ilan eden, ağzından çıkanı kutsal söz diye ortaya koyan, vahi ayetleri olan Kuran gibi söyleyen bir çocuğa inandıkları ifade eder. Yazar, Babaydar (Hasan) ağzından “Görenler, böyle nurlu bir yüz görmedik diye yeminler ediyorlar… Güneş gibi parlıyormuş” (s: 9) diye betimlediği Şah İsmail’i, Kamber ağzından bir alay konusuna çeviren ince işlenmiş şu satırları da dile getirerek bu konuya ilişkin, kendi bilinçaltındaki verileri sergiler; “Eğilip peçesini açtı. Bu Kıble-i Âlem Şeyh İsmail Efendimiz olmalıydı. Çok güzeldi ama yüzünde neden Babaydar’ın söylediği o muhteşem nuru da getirmemişti. Nurunu, biz yanıp tutuşmayalım diye çıktığı odada bıraktığını düşündüm” (s: 27).
Şah İsmail nurunu “odada bırakmış” çıkmış mış…
İlk sayfalarında böylesi bir anlatımın ardından, Kızılbaşlar Şah’a neden gidiyorlar diye kendi kendine soran bir okura yazar, Kızılbaş Hasan’ın ağzından; “Büyükler ‘ya deryaya ya şeyhe yakın ol!’ demişlerdir. Şeyh İsmail derya gibidir, ondan insana birçok menfaat, yarar ve nimet gelir” (s: 10) diyerek, Kızılbaşların çıkar amaçlı dış güçlere yamanmalarını inançlarının esası olarak göstermeye çalışıyor. Hemen sonraki sayfalarda, yine Hasan, Kamber’e ikizi Hüseyin’le ilk kez ters düşüp ayrılmalarını anlatırken, Şah’a gidişinin temel gerekçesini “Şeyhimiz inşallah ilerde Şah olacak, o vakit bize beylik verir, o vakit hem yeni topraklarımız olur hem de babamızı yanımıza alırız! dedim, ama dinlemedi” (s: 25) diyerek dile getiriyor.
Daha sonraki sayfalarda da “Şah’ın halifeleri gelip ‘Bu adaletsiz ve zulüm dolu Osmanlı diyarında ne durursunuz? Şah, sizin gibi yarar kullara öyle vazifeler, yüce dirlikler veriyor, fırsat bu fırsattır, düşün yollara!’ dedikleri” aktarılıyor (s: 36). Bununla da kalmıyor 23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı arifesinde karşı karşıya gelen iki orduyu tanımlarken Şah yandaşı Kızılbaşlar için “Şah emriyle savaşmaya gelen valiler … Bu adamların can alıp verme derdinden ziyade ganimet ve itibar düşündüklerini bilmeyen yok” (s: 200) diyor. Bu cümlelerin ardından, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda yer alan tüm yabancılar; “Hıristiyan, Gürcü ve Çerkez Beyleri, Şah düşmanı Akkoyunlu ve Özbek emirleri” (s: 200) de aynı tarzda tanımlanmasına karşı, Osmanlının temel savaşçı güçleri “Yeni Çeri ve Azap askerleri”ni ise sütten çıkmış ak kaşık olarak “savaşa can atmadıkları ortada”dır (s: 199) diye betimleniyor.
Buradan da anlıyoruz ki, Kızılbaşlar Şah’a bencil çıkarları için, fırsatları kapmak için, dirlik için, kazanacakları ganimet için gidiyorlar.
Oysa Aleviler ile şah arasındaki bağ, beyler arası ya da bey ile Şah arasındaki ilişki değildi. Arada hiçbir maddi bağ ya da olası özendirici bir madde bağ yoktu; aradaki bağ bir inanç bağıydı. İnancını özgürce yaşama bağıydı. Bu bağ zora düşenin ilk sarılacağı bağdı. Bu bağ bir eşitler bağı, eşit paylaşım bağıydı. Sultan ile tebaası bağı değildi.
Anadolu bu tarihi kesitte Osmanlı hükmü altında, yazarın kitabında ister istemez dile getirdiği II. Beyazit döneminin har vurup harman savrulduğu, dirlik düzenin bozulduğu yıllardı; Yazar Sultan Selim’in dilinden şunları söylüyor ” Gaflet içinde kalmış babamdan da ülkeye hayır kalmamıştı” (s:63)
Sultan yanlısı Hüseyin’e de şunları söyletiyor “Babasının vezirleri vergileri her geçen yıl daha da ağırlaştırıp eziyete dönüştürmeselerdi bunca giden olmayabilirdi” (s:111) Osman Oğullarının dayattığı vergilerinden, ürettiklerine el koymaktan aç ve sefil hale gelen, ertesi gün var olma savaşı içinde boğulan bir Anadolu vardı. Buna rağmen fakir Anadolu halkı, toprağında yaşam mücadelesi içindeydi. Bu mücadeleyi çekilmez hale getiren ise inanca yönelik bitip tükenmez iftiralar ve bu nedenle ölümdü, kıyım ve yıkımdı.
“Kalkın Şaha gidelim”, şiarını Anadolu’da bir sada haline getiren de bu oldu. İnanca yönelik baskılar, kıyımlar, göçe zorlamalar, ürettiğini gasp etmekti. Şaha gidenlerin inancını özgürce yaşayacağı bir alana gidiş algısı vardı. Bunlar arasında geniş toprakları ve yeterli yaşam zenginliği olan da en yoksul olanlar da vardı. Şaha gidenler, özgür olmak için gitmişti, başka hiçbir açıklama, 500 yıl öncesinin akıl almaz zorluklarına katlanarak, ölümü göze alarak, bunca mesafeler, yollar, bunca dağlar, vadiler karlar kışlar ısısı kemik eriten güneş altında yol almazlardı; onlar bu yolun hak yolu olduğu inancıyla Şaha gitmişlerdi.
Yazarın bilinçaltını dolduran Osmanlı tarih bilgisi, talan, gasp, ganimet, ulfe denklemleriyle dolu olduğu için kaçınılmaz olarak kitabında betimlediği Kızılbaşların akın akın Şah’a gidişlerine bulabileceği tek gerekçe de bu olmaktadır. Tarih romanı ya da tarih bu ölçüde taraflı yazılınca,. Okurdan tarafsızlık beklemek kolay olmayacaktır derim.
İskender Pala okura kitabının ilk satırlarından itibaren öyle bir akıl kuşatması yapmayı amaçlamış ki, her köşeden birini konuşturup Kızılbaşların aldanma içinde, dış bir gücün, satılmışlığın çıkarcılığın inançtan sapmanın peşinde, sahte bir kutsalın arkasından gidenler olarak tanımlamıştır. Bu konuda elinden gelini ardına koymamıştır. Yavuz Sultan Selim’i de ilk sayfalarda şöyle konuşturur; “ …Şeyhlik iddiasındaki Çocuk Şah’a kul yazıldılar, ... ocaklarını dağıttılar illaki itikatça bozuldular” (s: 33).
İskender Pala, savaş arifesinde ise ordusundaki kaygı ve tedirginlikle geri adım atmak isteyenlere karşı yaptığı hitapta Sultan Selim'in ağzından “Rafizi Kızılbaşları… Yurtlarımızda tebaamızı yoldan saptıran”lar (s. 155) olarak tanımlıyor. Bu savaştan dönecek olanları da “Din-i mübin yolundan dönenler olarak”aktarıyor.
Kızılbaşların inanç olarak bozuk insanlar vurgusu, bizi kitap boyunca, Sultan Selim’in ağzından çıktığı gibi takip edecektir.
Bu sayfaların ardından Yavuz Sultan Selim safında yer alan Hüseyin’in (Şah yanlısı Hasan’ın ikizi) ortaya koyduğu tavır ise, “ganimet uğruna” Şah’ın arkasından sürüklenen Kızılbaşların tersine “mal mülk hacet değildir. Kalbim size ısındı, düşüncem siz oldunuz. Şimdi dünya tersine dönse gam değildir”(s: 35) diyerek betimliyor. Buradan da anlıyoruz ki, Yavuz'un taraftarları, Yavuz'un çağrısındaki “ Hak adına, din adına, gaza ve yüksek idealler adına” (s: 34) onunla savaşa yöneliyorlar.
İskender Pala, Yavuz Sultan Selim’in ağzındın kendi bilinçaltını ortaya koyarak, bunlar itikatça (inanç olarak) bozulmuş insanlardır vurgusunu yapmaktadır.
Yazar ayrıca, Yavuz Sultan Selim yanlısı bir Kızılbaş olan aynı Hüseyin’e (Şah yanlısı Hasan’ın ikizi) bile “Tebriz’deki dört günde gördüm ve öğrendim ki … Kızılbaşlık halkın çoğuna yabancı gibiydi… Kur’an’ı bile küçümsüyorlar, haram kılınan günahların birçoğunu helal sayıyorlardı. Dün nöbet tutukları yerde ateş yakmaya çalışan bazı askerlerin ateşi tutuşturmak için terk edilmiş camiden çıkarıp getirdikleri dini kitapları ve Kur’an nüshalarını kullandıklarını gözlerimle gördüm. Akşam yemeğini de Hz Ebubekir ile kızı Hz. Aişe’ye küfreden Kazvinli Kızılbaş bir tacir ile birlikte yedim” (s: 78) diye söyleterek, Kızılbaşların dinden sapmış insanlar olarak betimlenmesini tekrar ettiriyor.
İşte 500 yıldır değişmeyen söylem tas tamam budur; “Kızılbaşlar inanç olarak bozuk insanlardır” İskender Pala bu akıl bozulmasının son halkasında, ŞAH & SULTAN kitabında okura bunları anlatmaya çalışıyor.
Yukarıda, henüz kitabın girişinden itibaren başlatılan beyin kuşatmasına yönelik betimlemelerden sonra yazarın, “Birincileri diğerlerinden bir üstünlükleri, ikincilerin birincilerden bir eksikleri yoktu aslında… İsmail’in çağrısına koşanlar ile burada Selim’in sancağı altına girenler aslında ayrı değillerdi” (s: 36-37) demesinin bir kıymeti itibarı yoktur.
TV programlarında uzun uzun Alevi-Sünni ve kardeşliği için bu kitabı yazdığı iddiasında olan bir yazarın, "Düşündüm ki Kürt meselesinden sonra önümüzde yakın vadede görünen bir açılım var: Alevi açılımı. Bunun bir problem olarak ortaya çıkartmaktansa ben bir kitap yazayım, bunun bir problem olmadan çözülebilecek bir barış alanı olduğunu anlatayım istedim.” (Aktaran Orhan Miroğlu Agm) sözleriyle tutarlı olması mümkün mü? Bunun sorgulanması gerek.
Bir yere ait olarak yazmak, herkesin hakkıdır. Ama bunu, bir yere ait olmadığı iddiasıyla yapıp okurdan “bir yere ait olmama”yı beklemek çok safçadır.
TEŞBİHTE HATALAR
İskender Pala kitabında bilinçaltının dışavurumuyla, bazen ölçüyü öyle bir kaçırıyor ki bir bütün olarak İslam ve özel olarak Alevi aleminin infialine yol açacak tepkileri kışkırtır hale gelmektedir. Kimsenin, en gizli ortamda bile diline alamayacağı söylemleri, kaba bir pervasızlıkla yazması, kitabın amacıyla ilgili yaptığı barışçıl tüm konuşmaları yerle bir etmektedir. Kitap, bölücü, kışkırtmacı ötekileştirici bir işlev amacıyla yazıldığını gösterir verilerle doludur. Bunlar arasında tüyler ürperten teşbihler de az değildir.
İskender Pala, “ŞAH & SULTAN” kitabında yoruma yer bırakmayacak biçimde, pervasızca ve ahlaksızca, 12 İmam'ı “köpeklere” benzetiyor.
Malum olan şey; İslam aleminde, özel olarak Şii ve Alevi aleminin her alanında 12 rakamının, 12 İmam'ı çağrıştırdığını bilmeyen kimse yoktur. Özellikle konusu tamamen Alevilik üzerine olan, Kızılbaşlık ya da İslam içi mezhep ve çatışmalarıyla ilgili olan bir kitapta 12 rakamı, her zaman için 12 İmam'a bir göndermedir.
İskender Pala kitabında, kendisi de birçok yerde bunu tekrarla ifade etmektedir.
Yazar, Tebriz Şah hükmüne girince, tellalların mahalle mahalle dolaşıp halkı mezhep değiştirmeye davet edildiğini kitap kahramanları ağzından dile getirir. “Kızılbaş olsunlar kızıl börk taksınlar. …on iki dilimli Kızılbaş tacıyla gönül bağı” (s: 54) kursunlar diye sokak sokak çığırttığı dile getirilir. 12 dilimli börk, 12 İmam’ın baş tacı olmasıdır. 12 burada her zaman olduğu gibi 12 İmam'la ilgilidir.
Yazar, Osmanlıda Kızılbaşlara yönelik karalama kampanyalarını anlatırken, Kızılbaşların başlarına giydikleri kırmızı renkli serpuşların, giyenler için oluşturduğu tehlikenin nasılda ölümcül hale geldiğinden söz eder. Devamla da şunları belirtir yukarıdaki alıntının bir benzerini ileriki sayfalarda bir kez daha kurgular; “Yıllar önce Şeyh Haydar, müritlerine On İki İmam’ı temsilen on iki dilimli tacı giydirdiğinde, bunun ilerde canlarına mal olacağını bilmemişti.”(s: 147) der.
12 dilimli kırmızı serpuş Kızılbaşların simgesidir. 12 rakamı da 12 İmam'ı temsil eder. Bu algı kitabın tümünde aynıyla işlenir.
Yazar, sonraki sayfalarda da bunu tekrar eder.
Yavuz Sultan Selim, Şah'a karşı girişeceği Çaldıran savaşı hazırlıklarına, Ağustos ayında hız verir. Ancak savaşa katılacak kuvvetleri arasında Bektaşiliğe yakın duranların homurdanmaları var. Rahatsızlıklarını çeşitli yollarla dile de getirmektedirler. Bir kısmı ise Şah'tan yana tutum bile almaya başlamış bulunmaktadırlar. Yazar devamla şunları aktarır “İçlerinde Şah’ın adamları olup tartışmalar başlatan, Kızılbaş fikirleri yayıp mezhep kaygısı üzerinden siyasete dil uzatanlar vardı. Sultan bunlardan on ikisini (12)* Erzurum karargahında astırıp cesetlerini atların ayaklarına bağlayıp asker arasında sürüttürmeseydi, bir isyan çıkması kaçınılmazdı. Sultan bu on iki ceset ile On İki İmam düşüncesine tabi olanların kökünü keseceğini ima etmişti.“ (12* rakamı benim notum) (s: 163).
Bu satırlardan anlaşılıyor ki yazar kitabında 12 rakamını 12 İmam'la ilgili olarak betimleyip, bunu da ilgili yerde Sultan Selimin ağzından dile getirmektedir; “Sultan bu on iki ceset ile On İki İmam düşüncesine tabi olanların kökünü keseceğini ima etmişti.”
Bu algı dün de bugün de aynıyla, kitapta yada sokakta İslam aleminin her alanında 12 rakamı her daim 12 İmam'ı ima etmiştir.
Şimdi konumuza dönelim.
Yazar, Kamber’in ağzından sürecin bir kesitini aktarıyor. Eylül 1507.
Şah, Dulkadıroğullarına karşı sefer yapar. Topraklarını ele geçirir. Merkezleri olan Elbistan eline geçer. Ardından, Amed ve Mardin’e bir sırriye gönderip kısa sürede bölgeyi kendine bağlar. Sonra Erzurum yoluyla Erzincan’a ulaşır. Burası Şah’ın ilk başkenti, huzur bulduğu yerdir.
Şah bu huzurlu yerinde talipleriyle bir arada bulunduğu bir sırada ondan bir keramet isterler. Şah, bunu reddetmez. Talipleri arasında onlar gibi oturan, çok sevdiği köpeği Kıtmircan bulunuyor. “O da önünde oturmuş, talipler gibi ağzının içine bakan Kıtmircan’a şu emri verdi. ‘Allahın izniyle sana emrediyorum ki, şimdi var, ordudaki bütün köpekleri topla ve gidip Dulkadırlı’nın bütün köpeklerini huzuruma getir!” der (s: 100).
Kıtmircan ordudaki köpekleri alıp gider. Çok geç kalır. Hatta zehirli sulardan içip öldüğü bile düşünülür, unutulup gider.
Şah, “Darulselam” lakabıyla anılan Bağdat’a savaşsız girer. Hedefteki topraklar ele geçirilmiş, uzun bir süre seferlerde yorulan askerlerin, başkentleri Tebriz’e dönmek istekleri gündeme gelir. Bu talebi Şah’a “kahramanlar kahramanı Lale Hüseyin bey iletir. Yazardan iktibas edecek olursak “O sırada Şah’ın cevabı herkesi şaşırtmaya yetti: ‘Kıtmircan gelsin hele! Çaresine bakarız.” (s: 104)
Haber orduya yayılır, herkes üzüntü içindedir. Şah kararında ısrarlıdır.
Üç gün sonra, Ustacalu Muhammed’in kardeşi Kara Bey, Bağdat’ın uzaklarından bir bölük esir ile huzura çıkagelir. Yazardan iktibas ederek devam edelim “Bir anda ortalık köpek havlamasından geçilmez olmuştur. Herkes meydandan taşıp onlara doğru koştular. Kıtmircan en önde, ardında ona itaat eden on iki köpek vardı. Bunlar Şah Efendimiz’in ordusundaki köpeklerdi, ama artık sahiplerine değil, Kitmircana itaat ediyorlardı.” (s: 105)
İşte kitabın özeti bu.
Ehlibeyt’in 12 İmam’ı “12 köpek” olarak teşbih ediliyor.
Yazarın bilinçaltı Alevi düşmanlığı, Dulkadırlı 12 beyi esir getiren 12 köpek ve önderleri de köpek olan Kıtmircan’la betimlenen bu sahne, her bir Alevi’ye acımasızca yöneltilmiş bir ahlaksızlık olarak sergileniyor.
Köpekler işlerini bitirince Şah da, “Hazırlıklar başlasın, Tebriz’e dönüyoruz” (s: 105) diye ilan yapıyor.
Yazar,12 rakamının kitapta ima ettiği 12 İmam olduğu gerçeğini birden çok yerde vurgulamasına rağmen, teşbih yoluyla “12 köpek” söylemine yönelmesi, affedilebilir bir şey değildir.
Bu Alevilere olduğu kadar inanç sahibi herkese yöneltilmiş ağır ve altından kalkılmaz bir hakarettir. Yazar bunun altında ezilir. Gözden kaçan bu tür ayrıntılarla, satır aralarına bunun gibi sokuşturulmuş onlarca hakaret ve küfürle, aşağılama ve alayla farklı inançların barışını, diyalogunu oluşturmanın mümkünü yoktur; tersine bu tür yazımlar kışkırtıcı provokasyon olarak, yeni kaosların ateşine yağ dökmektir.
Oysa, halk dilinde, sokakta olduğu kadar en kapsamlı edebi eserlerde de hayvanlar tanımlanırken “sürü” tabiri kullanılır; koyun sürüsü, it sürüsü gibi. Yazar, bilinen bu basit tabiri (sürü) kullanıp köpekleri çoğul olarak tanımlama yerine, 12 rakamını özel olarak seçiyor. Ne 15 ne de 16 ya da 20 illa “12 köpek” diyerek bilinçaltında yatan kirli algıyı kusuyor.
Yoruma gerek bırakmayacak kadar açık olan bu kurguda, Yazar, Osmanlıda özellikle Yavuz Sultan selim döneminde, 500 yıl önceki Kızılbaş avın için sürdürülen kampanyanın tekrarını deniyor gibidir.
Ortak ülkemizde barış içinde birlikte yaşamın, farklılıklarla bir arada adil ve eşitler olarak yaşamak olduğu gerçeğine vurulmuş bir hançer olan bu bilinçaltı kinler, gerçek bölücülerin, kimlik bunalımımızda rol oynayan akılların kim olduğunu da yeterince açık hale getirmektedir.
“MUM SÖNDÜ”
Tarihi inanç kinlerinin bilinçaltında edindiği yer ve yarattığı alışkanlık gücünün değişimi en zor olandır.
Kızılbaşlara yönelik en haksız ve bir o kadar ahlaksız ithamlardan biri de “mum söndü” ithamıdır. Kaba ve bilinçlice yayılmak istenen bu algı, TV ekranlarında kimi kendini bilmez program sunucusu palyaçoların dilinde, bu geleneğin bir sonucu olarak pelsenek olmuştur. Gerek 1995 yılında Star TV’de Güner Ümit'in “Turnike” adlı programında, gerekse yine Star TV'nin 7 Ekim 2010 tarihli M. Ali Erbil'in “Çarkı Felek” programında Alevilere “mum söndü” yaptıkları ithamıyla hakaret edilmiştir.
Halkın büyük protestosuyla, kendini bilmez böylesi palyaçolar, insan önüne çıkmaktan kaçmaya başlamıştır. Ancak bu, gelenekten gelen bilinçaltındaki kanaatleri hiçbir şekilde değiştirememiştir. Devletin resmi kitap, yazım ve etkinliklerinde aynıyla tekrar eden bu algı, kendini bilim adamı gören İskender Pala gibi yazarlarda da tüm çıplaklığıyla sırıtmaktadır.
Yazarın TV programlarını izleyenlerin, çok aldatıcı bir kişilikle karşı karşıya kaldıklarını, bu kitapla birlikte daha iyi öğrenmiş olacakları açıktır. Zira TV programlarında en kritik soru olarak görülen “mum söndü” ithamına, o hep “Osmanlı arşivlerinde, kadı belgelerinde böylesi bir suçla suçlanmış ya da hüküm giymiş kimseye rastlamadım” mealinde cevaplar vermiştir. Ancak bilinçaltı kinlerinden kurtulamamış olan yazar; bunu teşbih yoluyla, satır aralarında ısrarlı bir şekilde işleyerek, çağrışım yapma ve bu çirkin suçlamanın bilinçaltı hisleri harekete geçirme yönünde işlemeye devam etmiştir.
Yazarın bu algıyı satır aralarında nasıl işlediğine dair şu alıntıya bir göz atalım; “Coşkulu cemin ve zengin demin heyecanıyla kendini meydana atan gelinler ve güveyler coşkulu semahlar dönmeye başladıklarında Aka Hasan’ı hemen yanı başımda buldum. Elime bir bade verip ‘Kamber Can! Bu senin de ergenlik cemin olsun!’ dedi. Beni incitmemek için ‘erkeklik’ dememeye bilhassa özen gösterdiğini hissetim… İlk badeyi yudumladığımda boğazım şiddetle yandı, yutamayacak gibi oldum. Aka Hasan sırtıma birkaç yumruk vurarak badeyi yutmamı sağladıktan sonra yanıma daha da sokulup sanki bir sır verir gibi sordu: ‘Kamber Can! Taçlı hatunu beğendin mi?” (s:69)
“…Talipler inliyor, oturdukları yerde dem tutanlar da yavaş yavaş kendilerinden geçiyordu” (s:70)
Betimlemeler, Cemi “bade”lerle,”dem”lerle,“dolu”larla, toplu bir erotik harmanlanma ortamı olarak gösteriyor. Satır aralarında da değil açıkça yazılan ve yazarın bilinçaltını ortaya koyan bu cümleler aynı hedefe doğru, “mum söndü” iftiralarının ahlaksız suçlamalarına kan taşımaya yöneliyor.
Yazar ileriki sayfalarda da dayanamayarak bunların talibi de Şahı da feriştahı da “mum söndü” yapar diye, inatla yazmaktan bir beis görmüyor.
Şah, Çaldıran yenilgisinden sonra inzivaya çekilmiştir. Nahcivan’dadır. Kalender Çelebi adlı bir mürşid, yanındaki dervişlerle ziyaretine gelmiştir. “Şah efendimiz her bakımdan Şeyh gibi davrandı ve ona ziyadesiyle iltifat gösterdi, katına beraber oturttu. Bir mum yakıp o mum sönünceye kadar onunla sohbet etti… Beraber semah döndü. Kalender Çelebiyle sabaha kadar halvet oldu” (s: 340).
Bu satırlarda abartılmayı gerektirecek bir sorun yok gibi duruyor, ama yazar hangi itimle şu “mum sönme” olayını dile getiriyor, bu ısrarı neden böylesi bir cümle içinde kullanıyor, bunu görmemek mümkün mü?
Mum yaktılar ve sönünceye kadar sohbet ettiler, semah döndüler deyip “sabaha kadar halvet” diye ekleyince, ortaya çıkan çağrışımı yorumlamaya bile gerek yoktur.
Bunun bilinçlice yapıldığını, kelam üzerinde hiçte az olmayan bilgisiyle yazarın bu kurguyu Alevilere yönelen haksız ve bir o kadar ahlaksız “mum söndü” ithamını çağrıştırmak için yaptığını kestirmek zor değildir.
Bunu daha iyi anlamak için, toplumda yerleşik olan ve dini çevrelerde çok daha iyi anlaşılan “Halvet” kelimesini ve halvet halini kısaca açıklamakta yarar var.
Halvet olmak, en iyimser ve yalın anlamıyla; gizlice görüşmek amacıyla bir odaya çekilmek ve içeriye kimseyi sokmamaktır. Arapça kökenli bu kelime hlv mastarlıdır. Boş olan, boş alan, boş yer anlamındadır. Tasavufi anlamda ise, kişinin tanrısıyla baş başa takva, saygı ve bu anlamda aşkını yaşamasıdır. Bu anlamıyla Halvet birileriyle yalnız kalmak değil, kişinin kendiyle, tanrısıyla yalnız kalmasıdır, “Tasavvuf ehli dervişlerin yalnız kalarak kendilerini bulma çabaları”dır.
Buna rağmen Halvet;
Dini literatürde daha çok cinsel ilişki çağrışımlıdır. Kimsenin görmeyeceği, duymayacağı bir mekana çekilmektir. Nitekim konuya ilişkin tüm bilgiler özetle şu alıntıdaki gibi yorumlanır: “İki kişinin özellikle bir erkek ve bir kadının bir yerde baş başa yalnız kalması… Sahih halvet, eşlerin sahih bir nikâh akdinden sonra, kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği, ev veya kapısı kilitli oda gibi kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız başlarına kalmasıdır.”
Hüseyin Hilmi Işık’ın hazırladığı “Tam İlmihal Saadet-i Ebediye” kitabında “Erkeğin yabancı kadınlar arasında bulunması halvet olur. Halvet ise haramdır” (s: 173). “Bir adamı yabancı kadınla (yani dini nikahlı olmadığı kadınla b.n) halvet halinde gören…ayıramayacağını anlarsa katli caiz olur” (s: 734) demektedir.
Özetle Halvet, din jargonunda hem haramdır hem de ağır cezayı gerektiren bir vakıadır. Sünni mezhepte bu kural, bu algı geçerlidir.
İskender Pala bu bilinçaltıyla, “mum yakıp sönünceye kadar” tabirini seçmiştir. Normalde, bu söylem üzerinde bunca spekülasyon olmuşken, kast edileni bin bir yolla farklı kelime ve cümleyle ifade etmek mümkün iken, illa “mum söndü” terimini seçmenin başka bir anlamı olamaz.
Şimdi aktaracağım alıntı da bunun tam anlamıyla aynı kirli bilinçaltının sonucu yazıldığını görmemek mümkün değildir. Okur sadece cümlelerin dizilişine, ortamın betimlenişine dikkat etsin ve Halvet kelimesi üzerinde neden bu kadar ayrıntılı durduğumuzu aklına getirsin.
“…ve dolusunu havaya kaldırarak içti. Sonra da… semah meydanına atıldı. O sırada kendisine hizmet için konakta bulunan tüm kadınların ve konak erkânının eşlerinin de semah halkasına dahil olmalarını istedi.., on yedi kadın ceme katıldı ve muhabbet cemi icra edildi…Yine o gün cem meydanına girildiğinde bir mum yaktı ve o mum tükenip sönesiye kadar meydan semahına coşku ve heyecanla devam edilmesi buyurdu. Talipler ve dervişler orada nefes nefese kaldılar” (abç) (s: 342).
Yazar, ısrarla “mum söndü” kavramını kullanmak için çırpınıyor. Bunun için cem ibadetini, “dolusunu” yani içkisini, Şah’a içirip, onun ağzından tüm kadınlara özel bir katılım çağrısı yaptıracak. Mum sönene kadar da ayin devam edecek ve herkes nefes nefese kalacak…
Bu, “mum söndü” kavramını cümle içinde işleme çabası nedir? Bu ısrar neredendir? Bu kurgu nedir, toplu ahlaksızlık sahnesi betimler gibi, cemi tasvir etmenin anlamı nedir? İnançlar arası barışın yolu bu kirli akılların provokatif kurgularından mı geçer? …
Cem; açık ve aleni olarak, zulümden, ölüm denklemlerinden kaygı ve korkuyla yapıldığı dün ne ise bugün de öyledir. Günümüzde TV karşısında insanlığın seyri altında yapıldığı gibi, bundan bin küsur yıl önce de aynıyla yapılmaktaydı. Bu ibadet, bir yaşam tarzıdır, fıkhın, şeriat menbaından içtiği zehirleri lağıma atarak, arınmış insanların ibadetidir. Bu ibadette hak vardır, batıl olana yer yoktur. Bu ibadette halvet yalnızca, kişinin tanrısıyla olan halvetidir.
Namazda kadın erkek nasıl bir arada kıbleye dönüp namaz kılarsa, cem’de de kadın erkek evrenin dönüşünü yüz yüze dönerek hakka olan takvalarını ifade edip, ibadet ederler. Camilerin Sünni ya da Şii namazında arkada ya da önde duran kadın, inanca sadıksa erkeği ya da erkek kadına cinsel bir şehvetle bakması caiz değilse cem'de de aynıdır. Kaldı ki insanlık cem'de yüz yüzedir, kıble insandır (Arap Alevileri de bu sürece dahildir), halka namazı ya da ibadeti olarak bir çember halinde insan yüz yüze cem'de buluşur, ibadet eder.
Dolayısıyla, Aleviliğe ait ibadet, ahlakın en yücesidir, insanın insan gözüne bakarak inancın hak yolunda tecellisine çalışmasıdır. Bu ibadet içerik ve şekil yönünden de haktır. İnancı görsel bir fiziki hareket olarak algılamıyorsak, farzı, tanrının hak diye belirlediği ve insanlık için yararlı olanı yol kabul etmek olarak algılıyorsak, bunu içimizde de yapsak, dönerek de yapsak, halka namazıyla da icra etsek, önümüze imam koyup arkasında cülus ve rüku etsek de hepsi aynı kapıya çıkar.
Aynı kapıya çıkmayan, başkasının ibadetini kirletmek için, teşbih yoluyla da olsa ona dil uzatmaktır, imalarla, alaylarla batıl ilan etmektir. İskender Pala'nın “ŞAH & SULTAN” kitabında inatla yaptığı ama kabaca sırıtan şey; Şah İsmail’e, Kızılbaşlara ve onların adıyla Alevi inancına ve insanlarına akıl almaz hakaretler etmekten ibarettir.
500 yıllık ilkel bir aklı, 21. Yüzyılda tekrar etmektir, binicisinin yarattığı trajediyi, bu gün komedi hallere düşme pahasına icra etme inadıdır.
ŞAH İLE SULTAN’IN FARKLILIKLARI
Yazıyı uzatmamak için bundan sonra, alıntılara çok kısa yorumlar yapmakla yetineceğim.
Yazar, Kızılbaşlara her türden hakareti, kitabının her sayfasında yapmaya ant içmiş gibi yazmış. Bu karalamalardan biri de Şah’ın yalanı öven biri olarak gösterilmesidir. Şah'ı, yalancı bir toplumun inancı da kendisi de yalanla yoğrulmuştur, demek için seçilebilecek tek yol bu olsa gerek.
Yazar, ortamı ve tabloyu şöyle betimlemiş; Şah’ın hükmü Tebriz sokaklarına hüzün ve ölüm getirmiş. Ancak kimse bunu birbirine bile söyleme cesareti içinde değil. Şah'ın dillere destan sarayı Heşt Behişt’te, güç ve neşenin, şiirlerin, övgülerin hükmü sürüyordu. Şairler, şiirleriyle Şah’ı yüceltiyordu. “Şah…şairlerin hayal mahsulü sözlerine kanıyor” (s: 50) günlerini geçiriyordu.
Bu şairlerden yaşlı biri Şah’ın, Akkoyunlu Devletinin mirasçısı olduğunu ifade etmek isterken, onu Uzun Hasan’ın torunu olarak göstermesine sinirlenir. Şair, ona halkın aynı halk olduğunu, bir zamanlar bu topraklarda Akkoyunlu hükümdarların hüküm sürdüğünü, Uzun Hasan Şah’ın da ulu bir hükümdar olduğunu, validesi Alemşah Begüm’ün Uzun Hasan Şah'ın kızı olduğunu ifade eder. Şah'ın artık buna dayanamayacağı gösterilir ve yazar Şah’ın şu sözleri söylediğini dile getirir “Sus be küstah bunak! Evrenin özü doğruluk olsaydı, iyiler dünyada böyle mi yaşardı?” (s: 50) diyerek, tepkisini ortaya koyduğunu belirtir.
Yazarın kurduğu bu cümle, başlı başına tüm Alevi alemine bir hakaret cümlesidir; bu cümleden en kaba ve ehven-i şer şekliyle; Kızılbaşların Şah’ı, inancının ilkeleriyle, evrende yalanın geçerli olduğunu söylüyor diyecektir. İnanç kapsamındaki Şah algısının, yalana dayalı, doğrunun hak yolu olmadığını ifade ediyor demektir. Bu yönde tekrarla Şah’ı yalancı olarak servis ederken, Sultan için ise “Sözünde durmak, sözü hiç unutmamak erdemli insanların tavrıydı” (s: 266) diyerek, Sultanın Tebriz valiliği vereceği vaadinde olduğu Emir Naki'nin ise (Çaldıran’da ahirete gönderilmiş olmasına rağmen), sözünde duran er kişi olduğu gösterilmektedir.
Bu karşılaştırmalara onlarcası eklenebilir.
Yazar Sultan Selim'i neredeyse bir demokrat olarak sunar. Hüseyin (Şah yanlısı Hasan’ın ikizi), Sultanın Kızılbaşlara yaptıklarından rahatsız olmasına rağmen ona karşı anormal bir davranışı olmadığını anlatmaya çalışır. Hüseyin’in ağzından da durumu şöyle resmeder; “Bir defasında yaptıklarını tasvip etmediğini yüzüne söyleme cür’eti gösterdim. Beni kovmasını istiyordum, ama o beni teselli etmeye çalıştı” (s: 151).
Bu tablo, Çaldıran sonrası, Şah İsmail’in savaş meydanında esir olan gözdesi Taçlı Hatun’a karşı gösterdiği centilmence davranışında bir kez daha resmedilir.
Sultan Çaldıran savaşı ve olanlarla ilgili sinirliliğine rağmen, Taçlı Hatun ağzından şunları aktarır; “hiç öfkesi yokmuş gibi nazikçe sordu: ‘Bihruze Hatun siz misiniz? Elbette cevap vermedim domuz soyuna” (s: 243).
Bununla kalmaz yazar, kadın karşısında böylesine centilmenlik arz eden Sultanın ayrıca ahlak konseyi başkanı gibi de şunları dile getirdiğini aktarır; “Efendiler ağalar!... Hangi alçaklıktır ki böyle bir güzelliğe kıyar da savaş meydanında düşmanına terk edip gider. İsmail denen rafizi köpeği bilmez mi ki Türk kadınının namusu devletin namusuna denktir. Hangi zalimliktir ki bir Türk kızını düşman elinde koyarak hamiyetimizi zedeler” (s: 243).
Bu karşılaştırmalarla Şah yerin dibine sokulurken, ahlaksız ilan edilirken, Sultan dürüst, centilmen, kapsayıcı (Hüseyin'i Kızılbaş olmasına rağmen yanında barındırıyor!). Buradan da anlıyoruz ki, bu kin deryasında aklı selim hiç yoktur olmamıştır da…
Sultan Selim'ce dile getirilen “Türk kadını” söyleminin tarih ve sosyoloji açısından kocaman bir gaf olduğunu, bununla dünden bu güne kin taşıma amacının güdüldüğünü, altta ayrıca ele alacağım.
Kitapta, bu gibi karşılaştırmalara her sayfada rastlamak mümkün. Yazar, bunları da kitap kahramanlarına bol bol söyletiyor;
“Şah’ın Sultan’dan farkı, öldürttüğü Elçilerin kafatasında şarap içmeyi âdet edinmesiydi” (s:180),
“Sultan devlet sahibiydi, Şah aşiret” (s:377).
“Şah anne katilidir”. Yazar, Şah’ın annesini katledişini öyle bir betimler ki, Şah’ı allahsız, dinsiz, kafir diye tanımlamak okur için hiçte zor olmaz. Şah İsmail’in annesi, Sünni Akkoyunlu Şah Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm’dür. Kızılbaşların Tebriz’deki “Sünni kıyımı”na karşı duruşu, oğlunu uyarması aktarılır. Yazar, Alemşah Begüm’ün, Şah oğluna ağır sözler söylediğini rivayet eder. Şah’ın zıvanadan çıktığını da…
Alemşah Begüm, oğlunun gösterdiği olumsuz tutuma karşı daha da ileri gider “ Alemşah Begüm bir ara kendini kaybedip oğlunun suratına tükürdü ve evlat sevgisini yere çaldı” der (s: 56). Bu kurguyla bir annenin, dayanma sınırını aşan oğul davranışına karşı patladığı aktarılır. Devamla da Şah’a şunları söyletir; “Şimdi zaman biziz! Kimi kaldırırsak yücelir, kimi alçaltırsak alçalır!" diye heyecanla haykırdı. Sonra da annesinin öldürülmesini emretti” der (s: 56).
Yazar, okura Kızılbaşların sapık inançları için annelerini bile öldürmekten geri kalmayacakları mesajını iletmiş olur. Ama Şah ile Sultan’ı benzer gösterme örtüsünü de elinden bırakmak istemez. Bunu yaparken bile Sultan'ın ne yüce olduğunu anlatmaya çalışır. Zira tüm dedikodulara rağmen Sultan Selim, babasını tahtan azletmiş ama öldürmemiştir.
“Sağ elini bir kartal pençesi gibi açıp Sultan Beyazit’ın göğsünü şiddetle ittirmesi ve o yaşlı babanın oturduğu minderde yıkılacak gibi sendelemesi”(s: 142) hiç hoş olmasa da, bu muamelenin “bir millet adına reva görüldüğünü” (s: 143) ifade ediyor. Daha da ötesi, “Babasını Dimetoka Sarayı’na uğurlamak üzere, Topkapı surlarına kadar atı önünde yayan yürürken ağlaması ve babasının da ağlaması asla riya olamazdı” (s: 144).
Birde bu satırları ekleyin yukarıdaki cümlelere:
"…şimdi onu yavaş yavaş gerçek yüzüyle tanımaya başladım. Dürüsttü, dindardı, başarılı ve dirayetli idi. Dünyayı avcuna alıp yönetmeyi hak ediyordu. İhtişam ve gücü, Osmanlı Devleti’ne ruh katmıştı. Tebaasının Sünni veya Kızılbaş, Ermeni ve ya Rum olmasından ziyade insan olmasını önemsiyordu. Bütün icraatları milletini düşünen bir Sultan olduğunu, bütün tavırları tevazudan asla ayrılmadığını gösteriyordu” (s: 306).
İşte bu kadar. Buna ne eklenebilir ki? Yavuz Sultan Selim; şu bildiğimiz tarihin en kanlı insan kıyımlarını yapan, inançları yüzünden Alevilere dünyayı dar eden, dereleri kan akıtan, çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden, kadın-erkek ayırmadan insanları kılıçtan geçiren bu Sultan, neredeyse insan hakları beyannamesinin ilk tecellisini yapan kişi olarak karşımıza sunulacaktır. Bunun karşında ise, Alevileri temsilen Şah, insanlık dışı bir mahluk olup çıkacaktır.
Bu karşılaştırmayı yapacak bir okurun aklına ne geleceğini söylemeye gerek var mı. Bir tarafta insafsız, sapık bir inancın esiri “anne katili” Kızılbaş Şah, diğer tarafta saltanattan devirdiği babasını bile sürgüne ağlayarak ve yaya olarak uğurlayan, bunu da devlet ve millet için yapan bir ulu Sultan bulunuyor.
Siz gelinde okura, barış ve kardeşlik mesajı diye bunları yutturun.
Bu dil 500 yıldır süren kinleri, fiili bir kirli savaşa dökmek için yeniden alevlendirmektir.
Bu anlatımla, böylesi bir kurguyla kitap yazmak en hafif deyimiyle fitnedir. Provokasyondur. İnanç ayrımcılığı, ötekileştiriciliği kışkırtmaktır; bölücülüktür.
Yazarın bu yaklaşımı 500 yıl gerisine giden bir duruştur, tarihten bi haber olmak, bilişim çağının içinde yaşarken mağara devrine girmeyi arzulamaktır.
OSMANLI VE TÜRKLÜK
Yazar, dünü bu günün parametreleri, tabir ve tanımlamalarıyla alma ısrarında bulunuyor. Bu yaklaşım, tarih bilinci açısından yazarı çok kötü bir köşeye sıkıştırmaktadır. Okuru aldatma yollarından biri olarak, dün olmayan tarihsel kategorileri varmış gibi ele alıp bu günkü insan algılarını dünün çatışmasında taraf yapmaya çalışıyor. Tarihi hareket ettiriyor.
Her yazar, kendi tarihini yazar, ama tarih olarak yazar. Bu günü tarihin içine sokamaz. Tersine dünü bu güne soyutlamalarıyla yerleştirir. Akademik tarihçilik bunu gerektirir. Bu günü düne taşıdığımız zaman bu tarih olmaktan çıkar, hatta yorum olmanın çok ötesine gider. Yazar bu hataya bilinçli olarak düşmüştür. Bu nedenle onu, 500 yıllık değişmeyen aklı, dünden bu güne çatışmayı alevlendirmeye çalışmaktadır diye eleştirmek durumunda kalıyoruz; o, Osmanlının bilinçlice kışkırttığı yalan kurgular ve bir o kadar ahlak dışı söylemlere servis ettiği Kızılbaş söylemlerini 500 yıl sonra tekrar ediyor.
Yazar, bu mantıkla bir başka handikap içinde olayları ters yüz ediyor ve tarihçi kimliği sınıfta kalıyor; bu güne ait, millet, ulus, Türklük gibi tarihsel kategorileri, ortaçağlarda olan veriler olarak karşımıza koyuyor. Buradan da geçmiş sorunlara taraf olmaları için kaydırmalar yapmaya çalışıyor.
Sultan Selim’in babasını tahttan indirip sürgün ederek, ağabeyleri ve kardeşlerini geleneksel Osmanlı iktidar savaşları yöntemiyle doğrayarak saltanata geliyor (23 Mayıs 1512). Yazar bu kanlı süreci anlatırken bile öylesine masum ve doğal bir süreç olarak servis ediyor ki, Sultan selime bir ellerine sağlık demediği kalıyor. Bunlar bir yana. Ancak devlet erkanında ve halk indinde Sultan selimin yaptıkları çok kanlı, haksız ve çirkin olarak tepki toplamıştır. Yazarın konumuzla ilgili tarih bilinci açısından düştüğü hatayı, bu babın konusuyla ilgili şu cümlede görmek zor değildir; “ Sultan’ın babasına ve kardeşlerine (ağabeylerine olması gerek bn.) reva gördüğü muamelenin bir millet adına reva görüldüğünü bilmiyorlardı. Bu muamele için Sultan’ın da yüreğinin yandığını, lakin devletin bekası için bu yola sarıldığını bilmiyorlardı” (s:143)
Bu cümlelerde birçok tarihi ve gerçeklikle ilgili hata var. Önemsiz hataların ilki, Sultan kardeşlerini değil Abilerini (Ahmed ve Korkud’u, ölü-diri abi ve kardeş çocuklarını tasfiye ediyor), ikincisi, kitapta da sık sık Osmanlının bir milliyetler (Millet değil) topluluğu olduğu vurgulanıyor ve kimsenin ibadetiyle ilgilenmedikleri (s:112), “Tebaasının Sünni veya Kızılbaş, Ermeni ve ya Rum olmasından ziyade insan olmasını önemsiyordu” (s:300) diye anlatılıyor, oysa bu cümlede “bir millet adına… devletin bekası için” bu yolu seçtiği iddia ediliyor. Bir millet ile çok millet aynı mı?..
Bunları geçelim, konumuzla ilgili, çok önemli doneler değil.
Yaptığı hataların en önemlisi, bu bölümü de ilgilendiren ve tarihi kategorilerle ilgili işlediği ağır hatadır. 500 yıl önceki bir tarih kesitinde “millet” kavramında söz etmesi dil sürçmesi değilse vahim bir hatayla yüz yüze kalmış demektir. Yazar, henüz Avrupa da bile milletlerin doğmadığı bir dönemde, Osmanlıyı “bir millet”, Yavuz Sultan Selim’i de o millet için babasını ve ağabeylerine kıyan bir milli şef ilan ediyor.
Bir Prof. İçin, basit bir bilgide ağır hata olarak, ortaçağ imparatorluğunda ne millet ne ulus diye bir tarihsel olgunun olmadığı, bu olguların doğması için yüzyıllar gerektiren bir koşulda bir milletten söz ediyor. Bilimsel olarak bu gafın bir dil sürçmesi olmadığı ise sonraki sayfalardaki tekrarlarla anlaşılıyor, nedeni de belirginleşiyor.
Yazar, kitabında Çaldıran savaşı arifesini betimlerken Hüseyin’in ağzından dile getirdiği ” Yarın göğüs göğüse çarpışacak olan bu iki asker, hiç şüphesiz dünya Türklüğünün ve Müslümanlığının kaderini çizeceklerdi” (s: 194).
“Dünya Türklüğünün kaderini” (s:194) düşünerek hareket eden bir ulusal kahraman diye adlandırıyor.
Başka bir sayfada ise, savaşta esir düşen Şah İsmail’in hanımı Taçlı Hatun (Bihruze) için dile getirdiği “İsmail denen rafizi köpeği bilmez mi ki Türk kadınının namusu devletin namusuna denktir. Hangi zalimliktir ki bir Türk kızını düşman elinde koyarak hamiyetimizi zedeler” (s: 243). Sözler, Yavuzu Sultan Selim’i 500 yıl sonraya ışınlayıp, bu gün aramızda yaşayan bir Türk ulusal kahramanı olarak gösteriyor. Bunu da, Şah İsmail’den daha çok Türk olarak betimleyip yapıyor.
Bir başka yerde ise, Sultan Selim’i daha çok “Türk” lanse eden bir ahlak bekçisi kahraman olarak tanımlayarak devam ediyor.
Oysa tarih gerçekliği, bu tarih kaydırmalarına ve uydurmalarına yer vermiyor.
Bilimsel tarih algısında tüm yeryüzü için geçerli olmak üzere 1500’lü yıllarda ne millet nede milli kahramanlar vardı. Türklük, Türk ulusu diye bir tarihsel kategori ya da söylem de yoktu. Osmanlı demek Türk, Türklük, Türk milleti değildi.
Osmanlı demek, Osmanlı egemenleri, Osman Oğullarının tarih serüveninde, onlarla çıkar ortaklığı ya da egemenlikleri altında olan çıkar güçlerinden oluşmuş (farklı dini, mezhepsel, etnik topluluklar), güçleri, kılıç hakkı adı altında hükümranlık sürdükleri, gasp ve talan ettikleri alanlardaki imparatorluk yapılanmasını ifade eder.
Türklük, Türk ulusu, tüm milletler gibi bir tarihi kategoridir. Köklerinde aynı etnik dokunun ya da bu etnik dokunun kültür, dil, gelenek görenek asimilasyonuyla içselleştirilmiş gelişimiyle yükselir ve modern ulusların tarih sahnesine çıkışıyla kendini gösterir. Üstelik Türk ulusunun modern bir ulus olarak tarih sahnesine çıkışı, Merkantilist dönemi erken yaşamış, Reform ve Rönesans’ın verdiği güçle aydınlanma çağına geçerek tarih sahnesine çıkan Batılı modern uluslardan çok sonra olmuştur.
Türk ulusu, modern bir ulus olma yoluna, 19. Yy. sonlarında belirginleşen tarihsel çıkışıyla yönelmiştir. 20. Yüz yılda ise, ulus devlet örgütlenmesini başarmıştır. Osmanlının son ve en uzun sancılı yüz yılı I. Dünya savaşıyla noktalanınca, Atatürk önderliğinde, Pan-İslamizmden Turancılığa uzanan maceracı düşünsel etkilerden sıyrılıp, en pragmatist konumlanışa ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bunun adıdır (29 Ekim 1923).
Cumhuriyetin ayrı bir planla kurulduğunu ifade eden Atatürk, Osmanlıyla farkını, çok sarih ve bilimsel olan şu yalın sözlerle belgelemiştir: “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin arkasından serserilik etmiş anayurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Atatürk’ten aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s: 154).
Atatürk açısından Osman oğulları, Türkleri, “fetihler arkasından serserilik” etmeye mahkum bırakmıştır. Bu yaklaşım Türklerin Osmanlıdan kopmalarıyla başlayan uluslaşma süreçlerinin de tanımlanmasıdır. Türk etnik topluluğu Osmanlıda en çok eziyet gören topluluklardan biriydi.
Atatürk’ün Osman oğulları için söylediklerini ise buraya aktarırsam sayfalar yetmez. Bunlardan çarpıcı olanını aktarmakla yetineceğim; “Osmanlı Hanedanı’ndan kasıt, esas olarak padişah, sadrazam ve vezirler, şeyhülislam, harem ile hanedan buyruğunda görev alarak Türk halkı ve öbür tebaaya her türlü zulmü yapanlardır”. Bu anılar, Atatürk’ün sağlığında Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde günlük olarak yayınlanmıştı (Nutuk, Cilt 1, s 10)
“Osmanlı Hanedanı bu uğursuz saltanatını sürdürmek için İslam dini dahil her aracı hiç çekinmeden ve.. etik dışı, insanlık dışı biçimde kullanmıştır Bu 600 yıllık Osmanlı hegemonyası dönemi, Türklerin tam anlamıyla tutsak edildiği, gerçekten üzüntü duyulacak, acı veren bir dönemdir Bundan mutlaka dersler almak gerekir Bu da Osmanlı’ya körü körüne, bilinçsizce öykünerek değil, onunla yürekli biçimde hesaplaşarak yapılabilir ” http://www.snlhznem.com/chp/58731-ataturkun-osmanlilar-hakkinda-gorusleri.html
Türklük, Osmanlı Sultanlarının hiç birisinin umurunda olmadığı, bilmedikleri bir olgudur. Tersine "kara budunlu", "Etraki bila idrak", diyerek Türklüğü hor gördükleri de tarihte sıkça dile gelen bir veridir. Bu anlamda Yazarın Sultan Selim’e verdiği Türklük payesi gerçekçi değildir.
Yazarın yapmaya çalıştığı, Alevilere karşı Osmanlının zulmünü aklamak için, bu günün ulus kategorisinden, tarih kaydırmalarıyla destek arayışıdır. Oysa dün olanların hiçbiri bugünkü insanların çıkarı için yapılmamıştı. Tersine, tarihle yüzleşme gibi ağır bir sorumluluğu sırtlarına yükleyerek haksızlık edilmiştir.
Yazarın bilinçaltı reflekslerini yansıtan bu yaklaşımlar, Alevilere karşı 500 yıldır süren savaşın, Dersim, Çorum, Maraş ve en son Sivas-Madımak Oteli katliamında da görüldüğü gibi, devam ettirilmek istendiğini gösteriyor.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder