HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

3 Aralık 2010 Cuma

“KAFİRÛN”

Sizin Türkiye’niz size, bizim Türkiye’miz de bize

Biz barışın, birlikte ortak yaşamın eşit kurucular olarak yeniden biçimlendirilmesi gereken demokratik bir cumhuriyetin Türkiye’sinden söz ediyoruz.

Siz ise karanlıkların, ölüm denklemlerinin, Osmanlı artığı akılların, ittihatçı şebekelerin aklıyla, ortaçağ karanlıklarına ait bir Türkiye inadındasınız



Mihrac Ural

1 Aralık 2010


Biliyorum, başlığı garipsediniz. Buna rağmen sakin olun.

Kuran’da” Kafirûn” (Kafirler) Suresi bulunuyor, önce onu okuyun.

1.De ki: Ey kafirler 2. Taptığınıza tapmıyorum 3. Siz de benim taptığıma tapmazsınız 4. Ben de sizin taptığınıza tapmam 5. Siz de benim taptığıma tapmazsınız 6. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır. ( 109. Süre, El Kafirûn (Mekki), Meali bana ait. M.U)

Ortalığı dini hava bürüyünce ister istemez bizler de kendi kanaatlerimizi kimi zaman farklı jargonlarla ifade etmeye çalışıyoruz.

Bu ortamı siyasal zeminde olumlu tarzda dini siyasete alet etmeden değerlendirmeyi, devrimcilerin de denemesi gerektiğine inanıyorum. Demokrasi ve özgürlük mücadelesinde bu tarzda ele alış hiç bir zaman dinin siyasal kullanışının bir başka yanı olarak görülmemelidir.

Bunu anlamakta güçlük çeken kimi solculara sabırlı olmalarını bu yolda da halka ulaşmanın hayırlı olduğunu belirteceğim. Jargonuma, zahir olana bakıp, izahına çalıştığım olguların batini derinliklerini ihmal etmenin yanlış olduğunu belirteceğim.

GEÇMİŞ OLMADAN GELECEK OLMAZ

Yalnız aptallar ya da geçmişi kirli olanlar geçmişlerini inkar ederler. Tarihte ise geçmişi inkar diye bir şey yoktur. Geçmiş gelecek içinde evrimin bir ürünü olarak yer alır, gelişmeler bunun üzerinde yükselir. Tarih geleceği geçmiş üzerinde kurarken hiçbir öznel öğenin tercihlerine bakmaz bununla da ilgili olmaz. Bu nedenle insan topluluklarının kolektif kimlikleri, geçmişin verileri içinde şekillenerek geleceğe uzanırken bir bütün oluştururlar. Kimse kimseyi, geçmişiyle ilgili olumlulukları gelecek içinde öznel çabalarıyla yer vermesine olumsuz bakma hakkına sahip olmamalıdır. Farklılıkları ötekileştiren böylesi yaklaşımlar, daha ziyade egemen kültürün aczi ve zaafı olarak ortaya çıkar. Bunun etkisi altında ezilenler sol ya da değil, hangi siyasal eğilimden gelirse gelsin bu çağın değişiyle milliyetçi olmaktan kurtulamaz.

Bu başlık altında yer alacak ifadelerimi, başıma gelen bir örnekle açıklamaya çalışacağım.

23 Kasım 2010 (18 Zulhicce 1431), İslam aleminin, daha çok Şiilerin ve özel olarak Arap Alevilerin en kutsal bayramı olan Ğadir Bayramı. Bu bayram dolaysıyla yazdığım makale, sol milliyetçi refleksleri tanımlayan bir arkadaştan, akıl almaz mana ve yoruma muhatap oldu. Yapılan duyarlı uyarı ve diyalogla da özür dilendi. Ama o milliyetçi refleks solun kanına işlemiş bir genetik hastalık gibi her yerde ve her konuda dışa vuran bir özelikteydi; farklılıklarımızı ötekileştirmenin, sol adına olduğu kadar toplumsal ilişkimizdeki barışa da yıkıcı etkilerini olduğunu ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım.

Bu ülke birimizin değil hepimizindir diye diye dilimizde tüy bitti, bölünmek değil birleşmek için birbirimizi kurucu birer eşit ve bütünlüğümüzün olmazsa olmaz varlığı saymamız gerek. Biri birimizden ayrı varlık oluşumuzun demokratik ve özgürlük ihtiyaçlarını tanıyıp algılamak, içselleştirmek bunun ilk adımıdır. Demokrasi mücadelemizin yol haritası ve ekseni de budur.

Bu meyanda kolektif kimliğimizde azımsanmayacak derinlik ve genişlikte yeri olan dini dışlamadan onunla da barışık yaşamayı ve siyasal süreçler için dini bir araç olarak kullanmadan ve ona alet olmadan (her iki halde de din bir afyondur) ortaya koyduğu özdeyişleri, hikmet özelikteki söylemleri ve örneklemelerini değerlendirmelerimiz arasına almamız yanlış değildir.

Her yazısında, siyasi eğilimini, inançla bağını bile hesaba katmadan, batılı ya bir filozofun, şairin, siyaset bilimcisinin, Marks’ın, Lenin’in ya da bir edebiyatçının güzellemelerinden bir alıntıyla başlayanlara saygı duymak gerek. Ama türden aktarımların doğulu birilerinden ya da Peygamberden olması halinde gösterilen tepki esasında tamamlanmamış düşün dengelerindeki aksaklıkla ilgili bir yan taşır gibi durur. Bununla da kalınmaz anında milliyetçi reflekslerle ötekileştirilmeye mahkum edilir. Kendi etnik aidiyetini batılı karşısında aşağılık, doğulu karşısında üstün görme algısı bir hastalık değilse, cehaletin bilgi yetmezliği olduğu kesindir.

Peygamber ya da dini kaynaklardan, ele alınan bir konuya isabetli bir örnek ya da deyiş sunmayı, “dini siyasete alet etmek böyle başlar” diye yorumlayacak olanlara ise, bu yanıyla siyaset dışı bir şey yoktur diyeceğim ve aradaki fark, birilerinin Allah adına nereden vekalet almışsa insanları siyasete alet etmesi var, diğer taraftan dinin insani mesajını toplumsal ilişkinin yararı için insanlara hatırlatma çabası var; ikisi aynı şey değildir.

MEDİNE SÖZLEŞMESİ ve DÜNÜ BU GÜN İÇİN KAVRAMAK

Kurandaki bir Sureden yola çıkarak bu günü anlatmaya çalışacağım. Bu makale bir yanıyla bugünü dünün özgün olaylarındaki soyutlamalarla kavrama çabasıdır.

Yaptığım belirlemelere sadık kalarak, bu makalemde okurlarıma Kafirûn süresinin bilinen tefsirini kısaca aktarmayı uygun görüyorum.

“Kureyş'in ileri gelenlerinden bir takım, Resulullah'a, ‘sen gel bizim dinimize tabi ol, biz de senin dinine tabi olalım, bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersin, bir sene de biz senin mabuduna ibadet ederiz”, dediler. Resulullah: "Allah korusun, Allah'a başkasını ortak koşmaktan." dedi. Onlar, “o halde bizim tanrılarımızın bazısına el sürüver de seni tasdik edelim ve tanrına ibadet edelim’, dediler. Bu sebeple bu sûre nazil oldu. Resulullah sabahleyin Mescid-i Haram'a gitti, Kureyş'ten kalabalık bir heyet vardı. Başları üzerine dikildi de bu sûreyi okudu, onlar da ümitlerini kestiler." (http://kuranikerim.com/telmalili/kafirun.htm)

“Sizin dininiz size benim dinim de banadır”

Peygamber belli ki mesajını hızla yamakta ve buna karşı eskinin tutucuları statülerini ve ilahlarının, yol ve yöntemlerinin korunması için çırpınmaktadırlar. Bir denge ortamı olmuş inançlardan ortak payda yaratıp ortalığı yatıştırma derdinde.

Ancak peygamber kararlı ve onlara ya benim önerilerime gelirsiniz ya da herkse kendi yoluna der. Bu da vahi yoluyla indirilen süredeki ayetlerde dile getirilmiş olur.

Geleceği temsil eden gelişme, gelecek toplumun kurucusudur. Bu gelişmenin dinamikleri kendi yolunu açarak ilerler. Bin bir engel, sarp ve dolambaçlı yollar asla engel olamaz. Sonuçta olay bir irade olayı değil, tarihin nesnel gelişimidir. Tarihte de gerçekleşen gerçekleme yetilerine sahip olandır. Bunun için engellenemez ve durdurulamaz. Öznel çabaların rolünün bir figüran rolü olduğu gerçeği peygamberlerin kendileri, mesaj ileten sorumsuzlar olarak, Allahın diğer kullarından farksız birileri olarak tanımlamalarından da anlamak güç değildir (ma ala el resul ila el belağ = peygamberlerin üzerine düşen sadece bildirmektir).

Hz. Muhammed’in hicretiyle birlikte (16 Temmuz 622) Medine’de ortaya koyduğu farklılıklar arası denge siyasetinin başarılı sonucu Medine Vesikası diye tarihe geçen anlaşmayla ikame edilir. Bu anlaşma çok hukukluluğun önemli bir belgesidir. Güçler dengesinin henüz gelişen lehine sonuçlanmadığı, egemen güçlerle mücadelenin sürdüğü bir koşulda kendi iç bütünlüğünü bir koruma çemberi içinde tutmanın ve geliştirmenin önemli adımı olan Medine anlaşması, bu gün için de ele alınması gereken bir belgedir.

(Hicretin ilk yılında 622 imzalandığı var sayılır. Medine vesikasının tam metni için http://www.davetci.com/tarih_medine_vesikasi.htm ve Kazım Balaban’ın “EHLİBEYT’TEN DERSİME” adlı kitabının S.240 ve sonrasına bakılabilir Aydüşü yayınları. Ayrıca, bu konuya bağlı olarak çok hukukluluğun evrimiyle ilgili farklı bir açıdan okuma için, Taha Akyol’un “ Medine’den Lozan’a” adlı kitabına bakılabilir Milliyet Yayınları. )

Medine vesikası için önerebileceğim en iyi okuma Birikim dergisi sayı 37-38 ve39 da yer alan “totalitarizm, Medine vesikası ve özgürlük” başlığı altında yer alan Ahmet İnsel’in makalesi ve ona cevap olarak Ali Bulaç tarafından “Medine vesikası ve genel bilgiler” adı altındaki polemikte bulunabilir. Bu konu için şu aktarımları yaparak okura bilgi aktarmayı yararlı görüyorum.

Medine vesikası gerçek bir tarihi vesikadır. Kimi oryantalistler tarafından da tarihin yazılı ilk anayasası da sayıldığı olmuştur. “Medine’deki dinî-hukuki topluluklar arasındaki görüşmelerin Enes b. Malik’in evinde ve Hz. Muhammed (s.a.)in başkanlığında yürütülüp söz konusu Vesika’nın bu görüşmeler sonucunda kaleme alındığını” üzerine görüş birliği mevcuttur.

1431 yıl önce kaleme alınmış bu anlaşma, ne içerik ne de tek tek maddelerinin muhtevası açısından değil, farklılıkları uyumlu bir bütün olarak, barış içinde bir arada yaşamalarına olanak sağlaması açısından makalemizin konusuyla ilgilidir. Buradan soyutlanması gereken de tas tamam budur.

Diğer yandan bu önem, tarihin bu vakasında da sonraki vakalarında da soyutlanması mümkün olan bir ortak bölen işlevine sahiptir. Bilimin en önemli yanı da bu soyutlamadır. Somutta, birbirinden farklı olayları, geçerli ortak bir kural içinde algılamak, bilimin temel işidir. Soyutlama da bunun için gereklidir.

Medine vesikası 21. Yüzyılda mozaik harmonisiyle bir arada yaşama kararlılığı gösteren toplulukların barışı için, soyutlanması gerekin bir anlaşma metnidir. Böylesi bir metinin maddeleri de 21. Yy kuralları ve ihtiyaçlarınca belirleneceğini ise tartışmaya bile gerek yoktur.

İnsanlık türü için insan hakları evrensel beyannamesi olması gereği bunu nasıl üretmişse (10 Aralık 1948), farklı kültür ve algıların kolektif kimlik hakları için beyannamelerin, hukukların da olması gereği bulunmaktadır. Bu gereklilik kendini yerküremizin her alanında daha etkin olarak hissettirdiğinden söz etmek yanlış değildir. İletişim teknolojisindeki seri devrimler, bu hakkın inkişafını da hızlandırmıştır.

Bu bir bölünme değil zenginleşmedir. Küreselleşme çağında, küresel üretim uygarlığına gidiş çağında, bu hak ve bu hakkın talebi arkasında durmaya çalışan halklar, daha da etkin olarak, özgürlük ve demokrasi platformlarında kendilerini ifade etmeye başlamıştır. Bu gerçek, bizi tarihimizle bir kez daha yüz yüze getirmektedir. Tarihimizde olumsuzluklarla hesaplaşmak kadar, olumluluklardan yapacağımız soyutlamalarla da geleceğimize katkı sağlama hakkını kullanmamızı gündeme getirmektedir.

Medine Analaşması bunlardan biridir. Bizlere ait olan, bizleri daha çok ifade edendir. Orijinal olmamızı sağlayacak veriler, kendi yerelimizin tarihi içinde yer alan örnekler arasında olması en doğal olandır. Bu, evrensel insan tecrübelerini ihmal etmeden ele almamızı gerekli kılsa da öyledir.

Medine Anlaşması makalemin konusu değildir. Bu anlaşmanın bilincimize soyutlama yoluyla katacağı doneleri belirlemek yeterlidir.

Medine Anlaşması üzerine demokrat ve dini çevreler arasında (Ahmet İnsel ve Ali Bulaç) yapılan polemiklerde de faydalı veriler bulmak yanlış değildir. Bu polemiğin konumuzu yakından ilgilendiren cümlelerinden bir kesit sizlerle paylaşmayı uygun görüyorum.

“Belki de Kur’an’ın “tearuf” dediği (Hucurat, 13) ve bugün kültürel antropolojinin işaret ettiği alanlar üzerinde birikimlerimizi üst üste koyup çok daha sağlıklı ve yararlı kavramsal modellere ulaşabiliriz. Bana göre geçmişte Müslümanların Şam bölgesi Hıristiyanlarıyla veya Babil ve Mezopotamya’nın ateist ve deistleriyle giriştikleri yoğun teolojik, felsefi ve düşünsel tartışmalar olmasaydı, ne Kelam ilmi gelişebilirdi ne de Farabi ve İbn-i Sina gibi parlak zekaları yetiştirmiş Meşşai felsefe teşekkül ederdi. Entellektüel, kültürel ve toplumsal kriz ve belirsizliklerin ortaya çıktığı zamanlar ve mekanlar, -ki bence çağımız böyle bir süreçten geçiyor-, yepyeni ufuklara işaret eden büyük düşünce ve kültürlerin oluşumunu gerçekleştiren bereketli dölyataklarıdır. Belki de geleceğin yüzyılı bu türden doğumlara tanık olacaktır.” (Birikim Dergisi sayı: 38-39)

Demokrasi ve özgürlük algımızın ucunu açık tutmamız gerek. Bu anarşi değildir. Tersine geçmişi bu güne soyutlamalarla taşımak için de gereklidir. Ne Marksist-Leninist olmak ne de materyalist felsefe okulunun, diyalektik sadakatini havi bir öğrencisi olmak bunun önünde engel değildir. İnsan düşün evriminin birikimleri, dünü ve bugünüyle bir bütündür. Bunu algılamak ufuklarımızın açılması için yeterlidir.

Şimdi buraya bir nokta koyalım ve ülkemizde süren demokrasi mücadelesiyle statülerin yıkılmasına karşı direnen ittihatçı son sitemi, gericileri, tarihin ilerlemesine hakların kazanılmasına karşı duranları göz önüne getirelim. Bu çevrelerin devam ettirmek istedikleri Türkiye’ye bakalım ve bizim herkes adına önerdiğimiz Türkiye gerçeğini karşılaştıralım.

İKİ TÜRKİYE İKİ FARKLI ALGIDIR

Kılıç hakkı adı altında ki karanlık ortaçağ algılarıyla başladı. İnsanlığa ışık saçan uygarlıkların anavatanı Anadolu istilasıyla birlikte, medenileşmemiş, göçer barbar kabilelerin sür git başka milletlerin emek vererek oluşturdukları anavatanları soyan, gasp ve talanla gelenekleriyle hükümran olanların 1000 yıllık baskısı altına girildi.

Bu uzun dönem her defasında yeniden tekrar eden iç fetihlerle birlikte, kanlı bir süreç olarak belirdi. Yıktıkları uygarlıkları içselleştirip daha üst bir uygarlığa geçiş için hiçbir potansiyel taşmayan bu barbarlık yeniyi de karamadı içe kapalı bir çürüme olarak, dayandığı etnik kimliğe bile acımasız bir kıyımla yürüyerek hükümranlık sürdü. Kah farklı dinler kah farklı mezheplere yada diğer etnik topluluklara karşı kıyım girişimlerini aynı ısrar ve acımasızlıkla kendi etnik dokusundan olanlar karşıda sürdürdü. Anadolu’da tekrar eden iç fetihler gerçekte Türkmen halkının kıyımıydı. Artık diğer halklar için reva görüleni siz düşünün…

Bu bir Osmanlı aklıydı. Cumhuriyette da yaşamaya devam eden.

Aynı topraklarda iki ayrı ülke böyle oluştu. Bu iki ayrı algı iki ayrı dünya bakışıydı. Bu ayrım tarihe karşı, insanlığa karşı kendi halkına ve ham talebi olanlara karşı aynı inatla sürmeye devam etmektedir.

Eskimiş statülere esir akıllar, geleceği karartmak için hiçbir özveriden çekinmeden ölüm denklemlerini, kendi vatandaşı olan halklara karşı ve sonuçta da kendi halkına karşı bir kılıç hakkı olarak dayatmaktan çekinmiyorlar. Bu gün ortak ülkemizde yaşadığımız tüm sorunların kaynağında olan bu bölücü, bu ayrımcı, bu ayrılıkçı bu ötekileştirici akıl ağlısı yatmaktadır; bu aklı yaratan nesnel unsurlar değişmeksizin kimse bu akılların değişebileceğinden umutlu olmasın. Bu umutlarla kendini oyalayanlar sonu hüsranla bitecek bir maniplasyon denkleminin kurbanı olduğunu görecektir.

Ülkemizin yüz yüze kaldığı gerçek bölücülük de buradan beslenmektedir. Tek boyutlu ilkel milliyetçilik, tek ulusçu dayatmacılık, ülkemiz mozaik gerçeğinin ve bundan kaynaklanan hak ve arayışların demokrasi ve özgürlük ihtiyaçlarının karşısına geçerek ilerlemenin durdurulması çabası içinde çırpınmaktadırlar.

Toplu kıyım dahil, sınır ötesi operasyonlar, sürgünler, orantısız güç kullanımı en vahşi yöntemlerle de icra edilmektedir. Kürt halkı Anadolu’nun tüm halkları adına nispi olarak sağladığı demokratik sürecin bir biçimde kırılmasını istemektedirler. Bu ülkede sadece kendilerinin yaşadığı ya da kendilerine ait olduğu ısrarındalar. Farklılıkları ötekileştirmekte ve bunun için akıl almaz yol ve yöntemlere başvurarak, insanlık dışı dayatmalar yapmaktadırlar. Sureyle teşbih yapacak olursak bu bizim dinimiz gelin bu dinden yana konumlanın demektedirler. Gelişmelerin farkında değiller statülerini korumak için her yola başvurmaktadırlar.

Oysa gelişmeler, artık bu topraklarda onların yol ve yöntemlerinin geçerli olmadığını gösteriyor: yeni gelişiyor ve hızla aklıselim herkesin yolu ve yöntemi haline geliyor. Çağdaş verilerle bunu insani olan, demokratik olan özgürlüğü esas alan yaklaşımlar, yol ve yöntemler egemen olmaya hızla yönelmektedir: Bu yenidir yeniden yana olma çabasının herkesin kazandığı barış içinde bir arada kardeşçe yaşamanın olanaklarını daha çok vermektedir. Buna karşı gelen statükocuların tarihin gerisine itildiklerinin de farkında olmamaları hızla bir bölünmeye doğru gidişimizin de nedeni olarak belirmektedir.

Sonuçta ne galip ne mağlup bir durumla karşı karşıyayız. Bu doğru, ama bu iki farklı algının, yol ve yöntemin bileşkesini bulmak için kendimizi sonuna kadar Peygamber Eyüp sabrıyla bekleyen dervişler olmamıza neden değildir. Tersine tarihle uyumlu olan, insanlık bilgi birikimiyle uyumlu olan, gelişmeyi temsil eden, herkesin yararına olan yeninin egemenliği için bir fırsattır. Bu açıdan, eskiyle bir potada bileşke kurmanın yolu yoktur, bu mümkün de değildir: devrimci dönüşüm yenide ısrarı gerektirir herkesin yararına olan odur. Eskide ısrar edenlere ati bir Türkiye, kimseye ait değildir. Geleceğe ait bir Türkiye ise eskide ısrar edenler içinde bir kurtuluştur, bunu onlar için de savunmak gereklidir.

Bu nedenle iki Türkiye’den bahsetmek yanlış olmayacaktır. Biri onların biri de bizim. Bu nedenle sizin Türkiye’niz size, bizim Türkiye’miz de bize demememiz yanlış olmayacaktır. Ta ki, tarihle, hak sahiplerinin taleplerinin gerçekleşmiş olduğu haliyle, tüm farklılıkların birer eşit olarak kurucu olduğu demokratik bir Türkiye kurulana kadar.

Onların Türkiye’sinde bin yıldır yaşıyoruz.

Güç bela bu güne geldik.

Var olma savaşını Neandertal insanın doğaya karşı savaşında çok daha acımasız olan koşullarda verdik. O kesitin insan türü, var olmak için doğaya karşı savaş açtı. Ancak bizler, Anadolu’nun kadim uygarlıklarını oluşturan insan toplulukları, bilinçli, planlı, ve orantısız güç kullanımıyla jenosit yapmak amacıyla üzerimize gelenlere karşı var olma savaşı verdik.

Yok olanlarımız yok oldu. Kalan sağlar biz olduk. “Son anda paçayı kurtarmak” diye bir değim varsa, Anadolu’nun yerlileri açısından en geçerli deyim de budur. Ama artık güvenli limanların kıyısına ulaştık. Tarih böylesi ilkelleri sınır koyacak bir olgunlukta insan düşün evrim ve birikim doruklarına geldi. Ortak ülkemizin geleceği için, kendi gelecek nesimlerimiz için onların arzuladığı barış ortamında özgürce yaşama şansları için yapılacak çok şey olacaktır. Bunun için bizim Türkiye’miz, onların Türkiye’sinden kalın çizgilerle ayrışacaktır. Özerklik önermeleri ve çabaları demokrasi ve özgürlük taleplerimizin bir boyutu olarak bu gerçeği tanımlamaktadır.

Sayın Öcalan’ın, gelişmiş ve tecrübelere dayalı tarih ve siyasal algılarını özetleyen şu önermeleri bu açıdan dikkate alınması gerekmektedir.
“Bizim demokratik özerklik anlayışımızda tek etnisite anlayışı, tek coğrafya anlayışı yok. Bu konulara Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmamda oldukça ayrıntılı olarak değinmiştim. Alıp okunabilir, incelenebilir. Bizim anlayışımız Kürtlük anlayışı değildir, bizde tek başına Kürtlük anlayışı yoktur. Sadece bu anlayışla hareket etmiyoruz. Bizim ortaya koyduğumuz demokratik özerklik modeli tek başına Kürtlüğe, Türklüğe, Araplığa dayanmıyor. Demokrasiye dayanıyor. Örneğin Hatay'da da, Adana'da da bir demokratik özerklik kurulabilir. Orada Araplar kendilerini ağırlıklı ifade ederler. Bizim demokratik özerklik anlayışımız tek bir inanca da dayanmıyor. Halklara dayanıyor hatta tek başına halklar diye ifade etmem de eksik kalır, değişik toplumsal tabakalara, toplumsal sınıflara, toplumsal kesimlere dayanır. Bahsettiğimiz demokratik özerklik sadece Kürdistan'a ilişkin değil, Ege, Karadeniz, Orta Anadolu'ya da ilişkindir. Burada önemli olan kapitalist moderniteyle ortaya çıkan ulus-devlet anlayışının sorgulanması ve aşılmasıdır. Tartışmalar bunun üzerinden gelişmelidir.”http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=32322

Gelecek Türkiye’si için bu önerme Kürt halkının barış taleplerini dile getiren ateşkes ilanıyla birlikte gündeme geldi. Ancak Kendi Türkiyelerinin temsilcisi olarak, birden çok kez tekrar eden bu olumlu adıma karşı, aynı akılla nefes alımı hazırlık ve yeniden saldırı için güç toplama kesiti olarak ele alınmak istendi. Komşular bunun için doluşuldu, dış destek alınmak ve kimi komşuların bu kanlı ve kirli sürece ortak edilmesi amaçlandı.

Hükümet, üzerinde hüküm sürdüğü devlet gibi Osmanlı aklının bir türevi olarak yeni Osmanlıcılık adlı tarihi dolmuş kırık dökük bir buharlı trene binmiş hicaz, Bağdat demir yollarını arşınlama çırpınışları içindedir. Oysa üzerinde yürüyeceğini sandığı raylar paslı, sökülmüş ve dağınıktır; en yakın istasyona bile ulaştırma şansı yoktur.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Stratejik Derinlik” diye derin derin yazmış, Küresellik üzerine önemli belirlemeler yapmış ama akıl o akıl dünyanın tüm değişim ve gelişmeleri, çağın gerisinde kalan tek ulusçu ilkel milliyetçilik hesabına koşmuş. Bunun sıkıntı ve sorunlarının yakın dönemde ortak ülkemize nelere mal olacağının belirtileri ise yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı bile.

İşte bu Türkiye onların Türkiye’si

WİKİLEAKS ve MALUMUN İLANI

Wikileaks bir internet sitesidir. Buradan pekte gizli olmayan, belli özelikteki 2,5 milyon kişinin ziyaret ettiği arşivlerden, özellikle bölgemizle ilgili gelişmeler hakkında bilgi sızdırılmaktadır. Makalemizle ilgili olarak bu bilgiler ifade edeceği tek bir gerçek var o da bir kez daha iki ayrı Türkiye gerçeğinin olduğudur.

İnternette Wikileaks alanından yayılan kirli kokular fazla önemli olmasa da bir ipucudur. Bu alandan gelen bilgileri ne ciddiye alıyor ne de büyük komplo teorilerinin bir uzantısı sayıyorum. Komplocu akılları oldum olası ciddiye almam. Akılla düşünmek yerine, kolayına kaçmanın ucuz bir yolu olarak görürüm. Ülkemiz günlük siyasi yaşamında herkesin, herkese aynı yöntemle saldırdığını biliyoruz. Bu bilgilerin on katı, sıradan medyada bile bulunabilir, Mecliste gurup toplantılarında söylenenler bundan da fazlasıdır.

Bu alandan sızan bilgiler arasında

ABD Ankara Büyükelçisi James F. Jeffrey imzalı gizli belgede, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in 6 Şubat 2010 tarihinde Türkiye Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile yapılan görüşmelere

Başbuğ’un Gates ile görüşmede, PKK’ye karşı son yıllarda elde ettiklerini iddiasında bulunduğu “kilit konumundaki liderlerinin imha edilmesi, saflarında bölünme ve savaşçılarında moral düşüşü” gibi ilerlemenin 2007 yılı sonundan itibaren aralarında istihbarat paylaşımının da bulunduğu iki ülke arasında artan işbirliği sayesinde gerçekleştiğini söylediği kaydedildi.

Başbuğ’un ABD’nin Pakistan’da gerçekleştirdiği sınır ötesi eylemlere dikkat çekerek, “PKK tehdidini imha etmeye devam etmek için” Türkiye’nin tüm ortaklarının daha fazla desteğine ihtiyaç duyduğunu söyleyerek, ABD, Irak ve Federal Kürdistan Hükümeti’nden ek destek talebinde bulunduğunun ifade edilmesi, bildiğimiz bir gerçek olsa da yabancı bir kaynak tarafından sızdırılmış ABD belgeleri içinde yer alması ne kadar haklı olduğumuzun bir göstergesi sayılabilir; bu gösterge, ülkemizin ölüm ve imha üzerine oluşan kurgu bataklığında, çağının gerisinde yaşayan akıllarla yönetildiğini göstermektedir.

Barış algısı gelişmemiş bu ilkellerin, barbar eğilimleri için dış destek arayışına muhtaç olmaları, geleceği temsi etmede acze düşüşlerinin bir ifadesidir. İki Türkiye arasında yaşama şansı, gelişme ve kapsama şansı olan hangi Türkiye’ye ait olduğuna da yerinde bir cevaptır.

Bu bilgilerin yabancı bir kaynaktan gelmesi ve yayınlanmamış daha birçok belgenin varlığı konuyu egzotik hale soktuğu açıktır. Ancak kiminin sandığı gibi, bu verilerle kimse “Sanal çağın Robin Hood’u”, “halkın haber alma teşkilatı” (AktaranCan Dündar, 30 Kasım 2010 Milliyet Gazetesi “Halkı CİA’sı” başlıklı köşe yazısı) ya da “Kıyamet günü”, “Siber terör” (Aktaran Güneri Civaoğlu, 30 Kasım 2010 Milliyet Gazetesi, “Kiyamet’in eşiği” köşe yazısı), “Diplomaside mahremiyetin sonu” ( Aktaran Hasan Cemal 30 Kasım Milliyet gazetesi, ilgili köşe yazısı), olarak değerlendirilemez. Bunun gibi

Bu ölçekte bir abartı, bu gerçekleri bir biçimde dile getiren demokrasi mücadelesi çabalarına haksızlık olur.

Bu bilgiler arasında İsrail’i rahatsız edici bir bilginin sızmaması, sızan bilgilerin bölgemiz orta-doğuyu hedef alması işin ilginç bir yanı. Her şeye rağmen, bu belgeler olsa da olmasa da on yıllardır üç kuşak demokrasi mücadelesi boyunca dile getirdiğimiz eleştirilerimizin diplomasinin servisleri arasında da yer almış olması onların Türkiye’si ile bizim Türkiye’miz arasındaki fark için bir belirti sayılabilir.

Sonuç:

Bu gün, dar bir çıkar çevresi olan, intikama varan çirkin kinler peşinde ne Allah ve inanç korkusu olmayanların şebekesi olan Cemaat pençesinde bir Türkiye egemen: Ama bu egemenlik tarihe karşı insana karşı Anadolu’nun gerçekliğine karşı bir egemenlik olarak, inatla kendi karanlık algılarını derin devlet olarak dayatmaya devam ediyor.

Bunlara ve bunların temsil ettikleri değerlere Kafirûn suresindeki hitapla seslenmek, sanırım Allah indinde, vicdan ve insanlık indinde de vaciptir.

“Ya eyyehul Kafirûn”, sizin Türkiye’niz size, bizim Türkiye’miz de bize aittir.

Hiç yorum yok: