HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

14 Mayıs 2011 Cumartesi

SINIF MÜCADELESİ- DEMOKRASİ ÜZERİNE

Mikdat Abuzer’in “Temel konular” üzerine yazışmalarının 2. Makalesini yayınlıyoruz


2. YAZIŞMA




Mikdat Abuzer
8 Mayıs 2011

Benim yazımı okuyup okumadığınızdan emin olamadım. AYRI VARLIK bloguna ve Sosyalist Forumdaki tartışmalara göz gezdirmişsiniz. Orada daha kapsamlı yazılar ve tartışmalar yer almaktadır. Benim 80 gençliği grupta yayınladığım çok kısa b.ir özet. Algılarımı yakından tanımınız için ve yapacağımız tartışma okur için yararlı olması açısından bir başlangıç noktası olur diye 7 başlık altında verdim.

Bunlara parametrelerim diye de başlık koydum. Bu notlarda sizin son olarak yayınladığınız yazıya cevap niteliğinde birçok tespitler de yaptım. Aramızda oldukça ciddi farklılıklar bulunuyor. Argümanlarımız dahil tartışma düzlemimizde çok farklı.

Bu grupta yayınladığım önceki yazımda yabancılaşmanın tarihin en devrimci dinamiği olduğunu söyledim. Bu çok ciddi bir tartışma konusu. Marksizm’de ele alış ile size verdiğim linklerde uzun uzun tartışmasını yaptığımız ele alışların sağlıklı bir karşılaştırılması gerek. Ben bunları tekrar tekrar vurgulamamak için sadece genişçe okunacakları linkleri aktardım.

Tekrar ediyorum, Yabancılaşma tarihin en önemli devrimci dinamiğidir. Bu konuda yazdığım makaleleri burada yayınlayıp facebook’un güncel değerler üzerine yazmamız gereken belki daha çok ortak söylemlere yönelmemizi sağlayacak belirlemelerin önünü örtmesini istemiyorum. Ancak ortaya koyduğum bir belirlemeye katılmıyorsanız bunu tek tek ele alıp siyasi sohbetimizi yapmak mümkündür.

Yabancılaşma konusunu dile getirdim ki tartışılacak en kritik ve çoğu okurun, alışkanlıktan gelen tepkilerini çeken bir konudur. Yabancılaşmayı bu güne kadar olumsuz gören yaklaşımlarımıza kendi adıma tarihin en devrimci dinamiği olarak bakıyorum. Bu sınıf mücadelesinden de mi devrimcidir derseniz aynen öyle derim. Sınıf mücadelesi ve buna ait tüm argümanların kapitalizmin sınırları içinde takılı galan yıllardır işleyip durduğumuz argümanlar olduğunu söylemekle yetineceğim. Bu gruptaki yazıma tekrar göz atarsanız, 7. Parametrede bu konuyu mümkün olan en özet haliyle verdiğimi göreceksiniz. Bu da sizinle temelde ne kadar farklı bir yönden baktığıma yeterli bir göstergedir.

Bir yorumunuzda, değerli bir katılımcı arkadaşın yorumu üzerine, aklın yolu birdir yönünde belirleme yapmışsınız. Bakın bu nokta de bile çok farklı yerlerdeyiz. Kendi tecrübe ve okumalarımın öğrettiği gerçek “aklın yolunun bin bir ve doğruya giden yolların da bir o kadar çok olduğunu, ayrıca doğrunun da tek olmadığını” öğretmiştir. Bilimin yolu zaman ve mekan algılarıyla bu değişkenliği sahiptir ve diyalektiğin en temel algısı her şeyin hareket halinde olması da bununla kesişme halindedir.

Bu yaklaşımım doğal olarak sizin dile getirdiğiniz “Sınıf bakışı ise, en ileri teorik gözlüktür Egemen sınıfın şaşırtmacaları ile başka türlü mücadele etmek mümkün değildir.” Söylemiyle örtüşmesi çok zor.

Sınıf mücadelesi bakış açısı, tarihin tem üretim ilişkileri kesitinde o sistemin iç çatışması olarak önemli bir işlev gördüğünü, toplumu ileriye götürdüğünü, kölelere, serflere, emekçilere, kitlelere, ezilenlere haklar sağladığını tekrar belirteceğim. Ancak hiçbir üretim ilişkisinden yeni bir üretim ilişkisine girişin tarihsel devrimlerine yol açmadığını belirttim. Bu da belki en önemli tartışma konusudur. Buna değinmemişsiniz. Genellemeler, formülasyonlar, benim de binlerce kez tekrar ettiğim gençlik dönemi söylemlerinden öte bir açılım getirmiyor, “sosyalizmin” geri dönüşünü izah etmiyor. Gerçeği örtme çabası olarak ısrarla söylenmesinin ise, gençliğin tarihi daha doğru ve daha devrimci tarzda kavrayışının önünü kesiyor gibi geliyor.

Geçmişini onurla taşıyan bir insan olarak, geçmişi inkar edenleri ayıplayan, geçmişi olmayanın geleceği olmaz diyen biri olarak gelecek için daha net konuşmak, geçmişimizin bize sunduğu birikim ve tecrübelerle, hatalar ve olumluluklarla, bu genellemeleri tekrar etmeden ileriye gitmemiz gerektiğine inanıyorum. Aynı şeyleri bin kez tekrar ederek de ne birbirimize ne de okurlarımıza bir katkı sunma şansımızın olmayacağını, 21. Yy gerçekliğiyle örtüşemeyeceğimizi söylüyorum. Bunun için açık ve net üstelik çok basitçe sorup duruyorum, köleci Spartaküs isyanlarında anlam bulan sınıf mücadelesi neden feodalizmi kuramadı; Roma kapıları önünde yıktığının yerine ne koyacağını bilmeyen eli silahlı isyancılardan öteye geçemedi teslim oldu. Munzerlerin köylü isyanlarında anlam bulan feodal üretim tarzının yarattığı sınıf mücadeleleri neden kapitalizmi kuramadı; feodal karlarlını tahtları önünde diz çöktü, bağış bekledi. Bu sınıf mücadeleleri, her kesitin kendi özgünlüğünce içi doldurulan demokrasi ve özgürlük mücadelesi açısından tarihe ve insana olumlu katkılar yaptı, ancak yeri bir üretim tarzı yaratamadı. Yeni, eskinin bağrından kendi iç denge ve örgüleriyle oluşup, eskiyi yadsıyarak kuruldu; eskinin hiçbir temel sınıfı bunun içinde yer almadı öncülük yapmadı. Yeni ise eskiyi tüm sınıflarıyla birlikte tarihe gömdü. Tam bu noktada sınıf mücadelesi dediğimiz gerçek, eski sistemde iyileştirmeler için yürüttüğü mücadelesinin bir sonucu olarak ( bir amacı değil) özgürlük ve demokrasi mücadelesine yaptığı alan genişletmesi katkılarıyla geleceğin kurucusu güçlere itim vermiştir. Ötesi değil.

Kapitalizm ortamında bunu çok daha açık bir biçimde görmek zor değildir. II. Enternasyonalin içine düştüğü ulusalcı, emperyalist savaş yanlılığını kirli duruşunu bu algımla çok iyi anlıyorum. Ama sınıf bakış açısını ütopik bir olgu olarak ele alanlar ise bunu sınıfa ihanet olarak algılamasını da tutarlı bir davranış olarak görüyorum. Kimse bana o bilgi küpü dev işçi liderlerinin sınıf bilinçleriyle değil de “komploların”, “satılmışlıklarının” sonucu sarı sendikacılık yaptığını anlatamaz. Yaptıkları tamamen yanlış olsa da onlar sınıfın kaçınılmaz eğilimlerini dile getirdiler diyeceğim. Bana göre sınıf güdüleri, sınıf bilinçlerinin başka yolu da yoktu zaten.

Bu noktada ne anlatmam gerek, ulusların kapitalizmin şafağında doğduğu gerçeğini mi, doğal olarak bu sistemin içinde yer olan ve onu var olmasının temel taşı olan tüm sınıfların da aynı zamanda o ulus algısının içinde bir anaforda yer aldığı gerçeğini mi. Bunun sonucu olarak tarihin tüm kesitlerinde, en son noktada kapitalizmin tüm sınıflarıyla ulusçu duruş sergilediğini mi. Bunu ülkemizde çok daha çıplak görmek için Kürt sorununda, işçi sınıfının kimi yoğunluklarla faşist partisini destekleme olayını ( bilinçsiz sınıf algısı nedeniyle denebilir diye) bir kenara koyalım, en bilinçli olduğu iddiasında olan Komünist adını alan ya da almadan komünist ve de enternasyonalist olduğu savında olanların sol içinde ezici çoğunluk olarak milliyetçiliklerini izah etmenin başka yolu yoktur. Bunlara ben ne hain diyorum ne sapkın ne de satılmış. Bunları biliyorum. Bunları anlıyorum. Bence bunları anlamayan ve bu nedenle siyaset dışı kavramlarla suçlayanlar, sınıf mücadelesini ve sınıf kavrayışlarını bir kez daha gözden geçirmeleri gereklidir diyeceğim. Benim açımdan, sınıf mücadelesi ve sınıf algısı ifade ettiğim zeminde kavrandığı ölçüde bütün bunlar, tarihin ortaya koyduğu kaçınılmaz sonuçlardır diyorum.

Bunlar sınıf mücadelesinin tüm toplumlarda sistem içi bir mücadele olduğu gerçeğinin tartışmasız ispatıdır. Bu gün dünyanın tüm işçi hareketlerinin içine düştüğü sistemi kurtarmak için, işçinin işini kaybetmemesi için (Türkiye’de son tekel ve Tariş olayları dahil), hatta sistem çökmesin diye ücretlerden tenkisata gitmek dahil her kolaylığın gösterileceğinin ilanı ( Bu tüm dünyadaki bir durumdur) sınıf mücadelesi gerçekliğinde işçi sınıfının gelip tıkandığı yeri göstermesi açısından önemlidir. Bunu sarı sendikacılar, hainler, satılmışlar diye yorumlamak ise kolayına kaçmaktır ve hiçbir tarihi gerçeği izah edemez. Bu ne Polonya’da işçi sınıfının sınıf güdüleriyle “sosyalizm”i yıkma gerçeğini ifade eden karşı devrimi, ne de Sovyetlerdeki çöküşü asla izah edemez.

Bu yüzden çok soyut söylemler çerçevesinde yapılan genellemelerle, gerçek devrimciler olarak bizler liberalizm karşısında hep geride kalmaya mahkum oluyoruz. 100 yıldır gerçek anlamda ne bir kitlesel güç ne de gerçek anlamda bir tarihsel devrime imza atmamış olmamızın bir gerçek olduğunu anlamamız gerek. Bu zeminden çıkmayan algıların morali de gerçekçi değil kendini aldatan moraller olduğunu söyleyeceğim. Gerçek moraller gerçek devrimci görevleri önümüze koymakla mümkün olur. Unutmayalım ki halk hayallerin değil gerçek davaların arkasında durur. Kürt halkının duruşu da bu nedenle bu ölçüde kapsamlı olmuştur. Türkiye solunun marjinal bile olmamasının nedeni de budur.

Bu konu üzerine belki aylarca tartışabiliriz. Onlarca harften oluşan alfabenin yaratamayacağı cümle türü kalmaz. Ama bu hiçbir gerçeği değiştirilemez. Önceki yazımda dile getirdiğim parametrelerimin temel dokularını değiştirmez. Sınıf mücadelesi sonucu yapılan ve geri dönmeyen bir tarihsel devrim gösterilemez. Bence tartışmamızın püf noktası tas tamam budur.

Önceki yazımda boşluk bırakmamak için oldukça özet olarak ortaya koyduğum, sınıf mücadelesi ihmal edilmemesi gereken bir reformist mücadeleyse devrimci mücadele hangi argümanlara sarılarak kendini ifade ediyor sorusuna da net cevap verdim. Özgürlük ve demokrasi dedim.

Cevabi yazınızdan anlıyorum ki, özgürlük ve demokrasi kavramlarına biçtiğiniz anlam, eski söylemlerin tekrarını aşmamış. Şu kesin doğrudur tüm egemen sınıflar bu kavramlarla oynamıştır. Üstelik bu kavramları “somut” kavramlar olarak lanse edip, demokrasi denirse bu yalnızca burjuvaziye ait olandır kanaatlerini ne yazık ki en komünistinden en materyalistine kadar nakış etmiştir. Bu sorunuzla karşı karşıya kalacağımı bildiğim için bu konuyu önceki yazımda kısa da olsa ele aldım.

Tekrar edeyim. Özgürlük ve demokrasi, bu çağda asla burjuvazinin yaklaşacağı, sahipleneceği bir siyasal veri değildir. 21. Yy ölçüleriyle de hiçbir kapitalist ülke bu soyut kavramların somut tecellilerini ortaya koyamaz. Bu kapitalizmin doğasına ve vardığı tekelci düzeye de aykırıdır.

Tarihte özgürlük ve demokrasi her eski toplumdan çıkışta devrimci güçlerin bayrağıydı. Her çağın devrimcileri için bir bayrak olması soyut olan bu kavramlara da o çağın özgünlüğünce somut bur işlev yüklemeyi getirdi. Kölecilikten çıkıştı, feodalizmden çıkışta hep bu oldu. Burjuvazi de feodalizme karşı mücadelesinde bu soyut kavramları kendi çağının özgünlüğüyle somutlaştırdı. Bu bayrak burjuvazinin elinde ulusun tüm güçlerini toplayarak, eksik ekonomik evrim ve siyasal devrimine kadar ulaştırdı. Bu noktada dikkat edilirse bu soyut kavramların içini dolduran tarihsel işlevleridir.

Bu noktada bir soyutlama yapacak olursak, eski üretim ilişkisinden yeni bir üretim ilişkisine geçişte, özgürlük ve demokrasi devrimcilerin hedef kitlelerini altında topladığı bir bayrak olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu soyut kavramları kendi özgün tarihsel işlevleriyle dolduracak olan da devrimcilerdir. Öncelikle bunu doğru tespit etmek gerek. Bu nedenle bu gün, sınıf mücadelesinin sistem içinde tıkalı olan algıları ve araçlarına karşı, burjuvaziye ve onun sistemi inçin aldatıcı bin bir maskeyle ürettiği, liberalizmden, Farankfurt okuluna, Gramscy’den, post-modernistlerine kadar, ömrü on yıl bile dayanmayan tezlere karşı, gelecek yeni uygarlık, yeni üretim ilişkisinin ikamesi için, bilim ve tekniğin önündeki engellerin kalkması için, üretici güçlerin gelişimini tıkayan engellerin yıkılması için daha çok özgürlük ve demokrasi alanları açmamız gereklidir. Bu açılım çabası kapitalist sistemi çözecek, kurumlarını tarihe adım adım gömecek yeni toplumun bileşenlerini toparlayacak bir çabadır: Devrimci olan da budur. Bunun için bir program oluşturulmalı.

Burada farklı bir özgürlük ve demokrasiden söz ettiğim açıktır. Tıpkı farklı bir küreselleşmeden ve küresel üretim ilişkisinden söz ettiğim gibi. Sizinde işaret ettiğiniz gibi “ulus aşırı ekonomik faaliyetler” hiçbir zaman küresel üretim değildir. Emperyalist küreselleşme ise siyasi bir duruştur; savaşlar, istilalar, üsler, Pazar için yol güvenlikleri, tek boyutlu çıkarlar için farklı ülkelerde taşeron ya da ortaklıklardan ibarettir.

Olguların diyalektik bağını kurma noktasına gelince, önermelerim bu açıdan oldukça tutarlı. Yadsınmanın yadsınması kuralını bundan daha iyi izah mümkün değildir. Eski toplumun yadsınması onu oluşturan tüm temel verilerin de yadsınmasıdır. Tarihsel tez budur. Başkası hiç olamaz. Kölecilik için geçerli olan kapitalizm için geçerlidir. Yoksa tez olma iddiasını kaybeder. Bilimsel olması mümkün olmaz. Bu durumda kimse, “geçiş dönemi”, “geçiş toplumu”, “ara dönem” gibi tanımlamalarla eski toplumdan yeni topluma geçişi formüle etmesin, bu, diyalektiğe de materyalist felsefe verilerine de doğa ve toplum yasalarına da aykırıdır. Bilimsel de değildir.

Aykırı olduğunu ayrıca fiili olarak, bizim çağdaşlarımız iliklerine kadar da yaşayarak gördü.Real sosyalizm kapitalizm madalyonunun diğer yüzüydü. Sınıf mücadelesi eski sistem içinde iyileştirmeler, yenileştirmeler yapan, ihmal edilmemesi gereken bir mücadeledir ancak diyalektiğe göre eski toplumun temel sınıflarınca yürütülmesi nedeniyle asla yeni bur üretim tarzına geçemez.

Lütfen buna net cevap verelim. Tartışmamızın can noktası burasıdır. Ben söylemlerimi tarihten örneklerle, felsefenin temel kurallarıyla, eski sistemi tüm verileri, kurum ve iç denge hesaplarıyla, aldatıcı politikalarıyla bir bütün olarak yadsıyıp bu sonuca vardım ayrıca boşluğu düşmedim. Özgürlük ve demokrasi dedim. Bunun da içini boş bırakmadım. Devrimci bir özgürlük ve demokrasi algısının 21. Yy daki anlam ve muhtevasının eski topluma ait tüm sınıfı ve eğilimlerden farklı bir yerde olduğunu ifade ettim.

Bu uzun cevapta sadece sınıf mücadelesi ve demokrasi üzerinde durmaya çalmıştım. Burada Marks’tan aktaracağım birçok alıntıyı da ihmal ettim. Ancak görüşlerimi ifade etmem için yeterli ölçekte materyal sunmuş olduğuma inanıyorum. Aramızda çok ciddi farklılıkların olduğu sanırım açık. Bu durdum da cevabi yazınızın temel vurgularına yapabileceğim eleştiriler olduğunu anlamak güç değil. Çok sınıf mücadelesinden söz etmenin bana artık çok reformist bile olunamayacağını göstermiştir demekle yetineceğim. Bu söylemler bana kelime olarak devrimciliği çok lafzetmesine karşı gerçekte sözlerinin bir zemini olmadığına inanıyorum. Tarihin tüm verileri bunu gösteriyor diyorum. Sol buradan artık çıkmalıdır liberalizme, kapitalizmin farklı yönelimlerine esir olmadan çıkmalıdır diyorum.

Bu yaklaşımların sınıftan kaçış değil sınıfı gerçekliğiyle kavrayış ve anlamaktır diyorum. Tarihide tanık gösteriyorum. Büyük olayları da tanık gösteriyorum tek tek örnekler veriyorum. Sınıf gerçekliğinden kaçış ise sınıfı kaldıramayacağı görevler vehmetme çabasında olanların ağır hatayı bunca tarihi örnek orta yerde dururken, bundan ders almadan, geçmişi onurluca koruyup, onun üzerinde yükselmeden, aynı argümanların tekrarıyla bir yere varılacağını sananların hatalı olduğunu söylüyorum.

Buradan bakınca, "her ne gerekçe ve biçim altında olursa olsun ölüm kültürü yerine yaşam kültürünü savunmaya çağırıyorum’ ifadenizdeki anlamı açmanızı bekliyorum, neyi kastettiğinizi anlamadığım için.” Sorunuz da yeterince açık bir cevap almış olur.

İnsan tarihin konusudur ve amacıdır. Bence buna doğayı bir bütün olarak koymak gerek. Sınıf mücadelesi ve diğer her türden mücadele bu merkezi konunun araçlarından başka bir şey değildir. Özgürlük ve demokrasinin de taşıdığı anlam tastamam budur.

Dünyayı değiştirmek için kavrarken, tüm araçlar tarihin konusu olan insan ve doğayla ilgili bir biçim alır. Sınıf mücadelesi, her toplumda o toplumun daha iyi işleyişe kavuşması için ortaya koyduğu performansla (reformlarıyla) bu merkezi davanın bir aracıdır. Tarihin öznesi olarak, başka bir şey koymak materyalist felsefi algılara, diyalektiğin olayları kavrama ilkelerine aykırı olduğu gibi idealizme düşmektir. Çünkü sınıf kendini bir bilinçle ifade eder ve bu bilincin öngörüleriyle yönelimler taşır, bu en iyi halde en üstün haliyle bile insanlık ailesi indinde dar olanıdır. Bu bilinç tarihin de gösterdiği gibi hiçbir iddiasında sonuç almamış ve iflas etmişse bu daha da ciddi bir idealizm tehlikesine işaret eder. Sınıf bilinci denilen düşünce nesnel verilerden çıktığı iddiasına rağmen gerçek tarihle uyumlu değilse, ütopik kalmışsa bu bir vehim olmanın çok ötesinde, fiili sonuçlarıyla işçi sınıfının sırtına kaldıramayacağı gerçek dışı yükler uğruna bir sürükleniş anlamını gelecektir. Böylece, kendini de insanlığın daha geniş halk kitlelerini de olumsuz sonuçlara götürmüş olacaktır. İdealizm da tas tamam, kitabı teorik bir fikir jimnastikten, fiili bir kaosa böyle gelmiş olur.

Sınıflar sistemlerin ürünüdür. Hiçbir sınıf insanlığı gerçek anlamda temsil edemez. Bunu iddia etmek bilime de doğaya da aykırıdır. Böyle bir iddia, ancak hayalde olur. “Birey- İnsanın gelecekteki ileri sosyalizmde tarihin öznesi olacağını ama şimdi ve hala tarihin öznesinin sınıf olduğunu” söylemenizi bu açıdan, hayallerinize uygun görsem de hiç bir şekilde katılmam.

Bu söyleminiz, 19. Yy siyasal çıkarımlarının teoride yer almasından ibarettir. Zamanı geçmiş, halkın çıkarlarını temsil etmekten de çok uzaktır. Hangi argümanları kullanırsanız kullanın, bu söylemlerle ne halkı temsil etmek, ne tarihin ilerlemesine paralel olmak ne de fiili bir şey gerçekleştirme durumunda olamazsınız. 21.yy bu algıyı bir yere oturtmak mümkün olmadığı gibi, doğru bir çabada değildir. Kapitalizm, ortaya attığı bin bir teoriyle ve sistemin kendi güdülerinin itimiyle ve onun içindeki işçi sınıfı dahil tüm sınıfların kabulü bunu ikame ederek sonsuzu kadar bizleri böylesi bir darlığın içinde tutmak istiyor.

Sözlerim için aynıyla şu cümlenizi tekrar ederim “bana bunları söyleten,iç dünyamda insan olduğum için birikmiş,maddi yaşamla ,toplumsal ilişkilerden yansıyan çelişkilerden bağımsız iç güdülerim değildir,bana bunları söyleten, yaşamın yeşil ağacının dallarından sarkan nesnel gerçekliklerdir. Mümkün mertebe, bu gerçeklikleri net görmek için, maddi yaşamın üzerinden yükselen çelişkilerin yansımalarını takip ederken miyopi bakmamak için”dir.

Gelecek uygarlık ve insan merkezli algısı olanlar için, ne eski toplum ne de ona ait bir sınıf, özgürlük ve demokrasi, daha adıl ve eşit bir toplumsal yaşamın ayrıcalıklı sınıfı olamaz. Eski toplumun tüm sınıfları kendi toplumlarını korumak için, ilerlemeye karşı duracaktır diye düşünüyorum; Her milliyetçi tutumda içgüdüleriyle ve bilinçli öz kadrolarıyla işçi sınıfının ortaya koyduğu tutum bunun örnekleriyle doludur. Aralarındaki gergin ilişki (sınıf mücadelesi), toplumu sınıflar lehine iyileştirirken özgürlük ve demokrasi alanlarının daha da derinleşip genişletilmesine katkıları bir ilerleme unsuru olduğu ölçüde tarihin konusu olan insan için önem taşıyor diye düşünüyorum.

Hiç yorum yok: