HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

23 Ekim 2010 Cumartesi

KCK DAVASI

KCK DAVASI ANADİL Ve EMPATİ FACİASI

http://mirural.blogspot.com/

Mihrac Ural
22 Ekim 2010

Dil, anavatan oluşumunda, varlığın kökleşmesinde, medenileşme çabalarıyla birlikte bakir toprakları ısrarla ve kararlılıkla yaşama açma mücadelesi sürecinde olan insan toplulukların ortak böleni olarak olgunlaşır.

Dil bu sürecin modern çağlardaki tekamülünün sonucu ulus dili olarak ifade edilir.
Anadil, kiminin sandığı gibi “bir fikir jimnastiği olan ulusun uydurması” değildir. Tersine, anadil bir fikir jimnastiği olmayan değerlerin ortak bir kimlikte kendini ulus olarak ifade eden insan topluluğunun tarihsel evriminin, sosyal ilişki için soyutladığı birikim yoğunluluklarının kendini ifade etme tecellisidir.

Kürtler bu kriterlerin tümünde tarihin tüm sınavlarından geçerek Kürtçeyi kazanmıştır. Dil bu yanıyla toprak gibi anavatandır.

Tam bu noktadan itibaren empati yapmayı önereceğim. Birey ya da kurum, siyasal duruş ya da siyasal akım, din ya da her hangi bir inanç olarak Kürtler yerine kendimizi koyalım ve bir an bu tarihsel ve en doğal haklarımızın ısrarla, inatla, baskı ve zorla, devlet ve statüleriyle, ordu ve güvenlik güçlerinin kıyımlarıyla mahkeme ve davalarıyla bu gerçeğe yasak konduğunu düşünelim.

Ülke çapında 1 saat gibi basit bir süreyle anadilimizle konuşmadığımızı varsayalım. TV kanalarının aniden 1 saat süreyle bilmediğimiz bir dille yayına başladığını hissetmeye çalışalım. Buna en hafif deyimle diyeceğimiz şey faciadır.

Evet, durum tas tamam budur, FACİA…

İşte bu ülkenin, bu coğrafyanın gönüllü gönülsüz ama bir biçimde bir arada tek boyutlu bir hükümranlık altında mozaik halleriyle yaşayan bizler hep beraber bu FACİA’yı Kürtlerin boynunu bir idam ipi gibi geçirmiş bulunuyoruz. Bununla da kalmamış, hissizce yaşantımızı sürdürmeye devam ediyoruz.

Bu FACİA başımıza gelmeden aklımızın başımıza gelmediği de çok açık.


***


KCK davası başladı.

Ülkemiz tarihinin büyük siyasal davalardan biri olarak bu dava Kürt halkının davasıdır.
Bu davanın her aşaması ayrı bir konu ayrı bir yorumu gerektiriyor. Bu makalenin konusu anadil ve anadille savunma hakkı üzerinde yoğunlaşacaktır.

İktidarların tarihi siyasetin tarihi olarak ifade edilebilir. Devlet erkini ele geçiren güç ya da anlayış kendi hükümranlığını çoğu kez kendi koyduğu yasaları da çiğneyerek ikame etmeye yönelir. Bazen Karanlık ortaçağların kıyım süreçlerini 20. Yüzyılda da sürdürmenin yollarına düşebilir; 1915 Ermeni jenosidi bunlardan biridir. Özellikle ilkel çağların imparatorluk yıkıntıları üzerinde kurulan devletler böylesi bir geleneğin devamcıları olarak kendilerini ifade etme maceralarına sürüklenirler.

Tarihiyle yüzleşmeyen toplumlar bunun sancısını her toplumsal olayda bir kez daha bir travma olarak yaşarlar. Ülkemizin çağdaş tarihi bunlarla doludur. Bu tarihte, ülkemiz farklılıklarının tümünün başına gelmeyen bir sorun kalmamış gibidir. Cumhuriyetteki Osmanlının iç fetihleri bir biçimde devam ediyor demek yanlış olmayacaktır.
Ancak zaman ve mekan algıları dağılmış olanlar, devlet statülerinin sınırlarını bilmeden yaptıkları zorlamalarla kaoslara yol açarlar. Başlangıcı kolay gibi gelen girişimler sorunları çözmek yerine gerginlikleri yoğunlaştıran ve tıkanmalarla kaosa derinleştiren sonuçlar verebilir. KCK davası bunun tipik bir örneğidir.

Bilindiği gibi, iktidarlar, bin bir gerekçeyle insanları tutuklayabilir, yargılayabilir, hüküm de verebilir. Bunu bir halka karşı topluca da dayatabilir. Bunu elindeki dev askeri ve güvenlik gücüyle yapması zor olmayabilir de. Ancak bu yaptırımları infaz edebilir mi, tarih indinde bu infazları kalıcı kılabilir mi? İşte imkansız olan budur. Bu yüzden, bu tür dayatmaların anlamı her zaman tartışma götürür özellikte kalır. KCK davası bunun iyi bir örneğini oluşturacak gibidir.

Ellerinden gelse 21. Yüzyılda her türden kıyımı da yapma eğilimi içindedirler. 12 Eylül karanlık rejiminde geliştirilen askeri operasyonlarla Kürt halkının uğradığı kıyım, zulüm, tehcir, tenkil, faili meçhul, işkence, zindan çileleri dile kolaydır. Bu günde uygun bir ortam bulsalar tereddüt etmeden aynı şeyi tekrar edebilirler; hala yapmakta oldukları sınır ötesi operasyonlar bunun için yeterli bir göstergedir. Son çeyrek asırda olanların ibret tablosunu herkes ezbere biliyor.

Bütün olanlara rağmen, Kürt halkı ve siyasal önderleri provoke edilemedi, tarihin ender ulusal kurtuluş hareketlerinden birini örgütleyip, geliştirerek hak aramaya devam etti. Bunun için ne iç savaşa ne de hakkı olan ulusalcı bir iç kapanmaya yönelmedi; birlik dedi, ortak ülkemiz için herkesi kapsayan demokratik talepler dedi, barış dedi, ateşkes dedi.

Kürt özgürlük hareketi taviz kar olmaya devam etti; resmi dil olduğu gibi kalsın, bayrakla bir sorunumuz yok, misak-ı milli olduğu gibi sınır olarak kabulümüzdür diye de açıklama yaptı. Ama bütün bunlara karşın hiçbir demokratik hak kazanamadı, kıyıma, tutuklamalara, işkence ve zindanlara maruz kalmaktan kurtulamadı. Seçilmiş mahalli idarecileri, belediye başkanları, yasal siyasal mücadele unsurları yüzlerce Kürt apar topar, hiçbir ciddi delil olmaksızın “terör örgütü oluşturma” suçlamasıyla tutuklandı.
Devlet bu, iktidarı ele geçirenler bin bir hokkabazlıkla düşman ilan ettiklerini tutuklar, işkencelere maruz bırakır, zindana atar, dava açar ve mahkemelerde süründürürcesine yargılamaya başlar. Mahkum da eder. Ancak bunu infaz edebilir mi. Halkın vicdanında bu mahkumiyeti oturtabilir mi? Sorun da burada başlar.

Bu sorunlar dizisiniz ilk adımı atıldı bile. Tutuklananlar, yasalara uluslar arası anlaşmalara dayanarak anadille savunma yapacaklarını ilan ettiler. Mahkeme bu talebi ret etti.

Burada bir nokta koyarak gerisin geriye gideceğiz. KCK sanıklarının anadilleriyle savunma yapma haklarını meşru kılan tarih ve yasal hükümlerle bu hakka sahip olup olmadıklarına bakacağız.

TARİHSEL KÖKLER

Empati yapacağız ama önce sorunun merkezinde olan Kürt ulusunun varlık köklerini de kısaca bir kez daha bilince çıkartmamız gerek. Yoksa empatimiz hiçbir işe yaramayacak. Her zaman olduğu gibi de elmalarla armutlar birbirine karıştırılarak, ortak tarihten, iç içe geçmiş olmaktan, kız alıp vermekten dem vurulacak.

Kürt ulusunun varlık köklerini dedim. Ne ırk ne milletten söz ediyorum. Tamamen ortak bir kimlik etrafında insan topluluklarının arlık köklerinden söz edeceğim. Bunun adı Kürt, Arap, Türk, Fars ya da başka bir şey olabilir.

Varlık kökleri, esasından vatandaşlığı, vatanı, ana vatanı anlatan bir olgudur. Bu gün itibariyle bir insan topluluğunun üzerinde yaşadığı toprakla kaynaşmasını ve onun üzerinde tarihler boyunca geliştirdiği gelenek görenek kültür ve dil olayını açıklar.
Bakir bir toprağı tarihte ilk kaz yaşama açan, ziraata açan bir insan topluluğu o toprağı vatan edinmek orada kökleşmek ve medenileşmek için ilk adımı atmış demektir. Buradan başlar topluluğun kolektif kimlik hikayesi, acılar tatlılar zorluklar kolaylıklar, böylece ortak kaderle pekişir ve şekillenir.

Ancak en önemlisi bakir toprağı her daim yeniden yaşama kazanma, ziraata açmanın ısrarla ve tekrarla devam etmesidir. Devamlılık o bakir toprakları anavatana ve üzerinde yaşayanlar için kök salmaya zemin olur. Kökleşme esasında bir varlık kökleşmesidir. Bu nedenle yaşama açılan topraklar anavatan olurken onlar için ölümler bile topluca göze alınır hale gelir. Bu sadece modern uluslar çağı için geçerli değildir tarihin her kesit için geçerli bir medeni kolektif insan davranışıdır.

Konumuz Kürtler.

Kürtlerin varlık kökleri üzerine yapılacak en kısa açıklamamı yaptım. Kürt diye bilenen insan toplulukları bilenen bu coğrafyada, toprakları kararlı bir biçimde ve sürekli olarak yaşama açarak bu alanları anavatan haline getirdiklerini sanırım kimse tartışma konusu yapamaz. Bu topraklar üzerinde geliştirdikleri kültür, dil, gelenek-görenek ve ortak yaşamla, gelecek nesillerine taşıyacağı mesajlarla birlikte bir ulus olarak tarih sahnesine çıktılar. Bu süreç her hal ve koşulda bir medenileşme sürecedir ki, Kürtler Mezapotomya’nın insanlık tarihine ışık saçan büyük katkıların tarihini temsil ederler. Birazcık tarih bilgisi olan bu değerlerin kapsamı ve insanlık ilerlemesindeki rolünü çok iyi bilir. Konumuz bu değil.

Kürtler, bu kolektif isimle anılmaya başladıkları tarihten bu güne, bu coğrafyanın yerlileridir, sakinleridir. Kürtler bir başka bölgeden gelip kimsenin ne topraklarını ne de vatan edindiği yaşam alanlarını gasp etmiştir. Tersine toprakları dün de bu günde hep gasp edilmiştir ve bunu rağmen bu coğrafyada varlık kökleşmeleri durdurulamamıştır. Böylesine bir kararlılıkla ve tutarlılıkla tarihin her cefasına göğüs gererek gelen bir ulusun anavatan edindiği topraklarda bağımsız olamaması tarihin en büyük talihsizliği olmuştur. Kürtler bunu bile dünyanın sonu saymamıştır. Öyle ki başkalarıyla topraklarını paylaşmayı ve başkalarının hükmü altında barış içinde özverilerle yaşamayı sürdürmüşlerdir.

21.yy dünyamız bilişim çağıyla köy gibi birbirine yakın bur bütün haline gelmiştir. Bunun en patrik anlamı karanlık ortaçağların iletişimsizliğinden çıkmaktır. İletişimin açtığı ortak insanlık bilince ve bilgi dönüşümleri, geç kalmış özgürlüklerin kapalı kaldığı duvarları da yıkarak ilerlemiştir. Bu çağ yeni bir uygarlığa tırmanırken ihtiyaç duyduğu oksijen demokrasi olmuştur. Her yeniçağın, her yeni uygarlığın ihtiyacı olan demokrasi bu çağın tıkanmalarını aşacak en önemli unsur demokrasi ve özgürlük olmuştur. Kürtler geç kalmış özgürlüklerini, geç kalmış demokratik haklarını, bu tarihisel kesitte kazanmak için yine kolektif bir iradeyle, özverilerle göstermeye başlamıştır. Kimsenin ne anavatanını ne de herhangi bir ulusal değerini istemeden, çalmadan, gasp etmeden kendine ait olanı talep etmektedir. En doğal olanı, varlık köklerinin her tür etkiden bağımsız ürünlerine sahip çıkmak istemektedir. Bunlardan biri de ana dildir.

Anadil, kiminin sandığı gibi “bir fikir jimnastiği olan ulusun uydurması” değildir. Tersine, anadil bir fikir jimnastiği olmayan değerlerin ortak bir kimlikte kendini ulus olarak ifade eden insan topluluğunun tarihsel evriminin, sosyal ilişki için soyutladığı birikim yoğunluluklarının kendini ifade etme tecellisidir.

Dil, anavatan oluşumunda varlığın kökleşmesinde, medenileşme çabalarıyla birlikte bakir toprakları ısrarla ve kararlılıkla yaşama açma mücadelesi sürecinde olan insan toplulukların ortak böleni olarak olgunlaşır. Dil bu sürecin modern çağlardaki tekamülünün sonucu ulus dili olarak ifade edilir.

Kürtler bu kriterlerin tümünde tarihin tüm sınavlarından geçerek Kürtçeyi kazanmıştır. Dil bu yanıyla toprak gibi anavatandır.

EMPATİ FACİASI

Tam bu noktadan itibaren empati yapmayı önereceğim. Birey ya da kurum, siyasal duruş ya da siyasal akım, din ya da her hangi bir inanç olarak Kürtler yerine kendimizi koyalım ve bir an bu tarihsel ve en doğal haklarımızın ısrarla, inatla, baskı ve zorla, devlet ve statüleriyle, ordu ve güvenlik güçlerinin kıyımlarıyla mahkeme ve davalarıyla bu gerçeğe yasak konduğunu düşünelim.

Ülke çapında 1 saat gibi basit bir süreyle anadilimizle konuşmadığımızı varsayalım. TV kanalarının aniden 1 saat süreyle bilmediğimiz bir dille yayına başladığını hissetmeye çalışalım. Buna en hafif deyimle diyeceğimiz şey faciadır.

Evet, durum tas tamam budur, FACİA…

İşte bu ülkenin, bu coğrafyanın gönüllü gönülsüz ama bir biçimde bir arada tek boyutlu bir hükümranlık altında mozaik halleriyle yaşayan bizler hep beraber bu FACİA’yı Kürtlerin boynunu bir idam ipi gibi geçirmiş bulunuyoruz. Bununla da kalmamış, hissizce yaşantımızı sürdürmeye devam ediyoruz.

Bu FACİA başımıza gelmeden aklımızın başımıza gelmediği de çok açık.
Bu satırların yazarı her türden milliyetçiliği bir veba sayar. Bu hastalıkla mücadele edilmeden ne demokrasi ne de özgürlüğün ikame edilebileceğine inanır. Arap etnik bir topluluktan gelmiştir ama ortak ülke söylemini esas alır ve birlikte bir arada yaşamak için tüm demokrasi güçlerinin omuz omuza olmasını gerekli görür bölücülüğe karşı kararlıca mücadele eder. Bu ilkeler ışığında ortak ülkemizin tüm farklılıklarının özgün örgütlenme ve mücadelesinin ülkemizin bir zenginliği olarak demokrasinin ikamesine katkı yapılabileceğini belirler. Bu hakkı tanımadan demokrat olunmayacağını ısrarla vurgular. Bunun en iyi ifadesi olarak da Kürt özgürlük hareketinin özgün örgütlenme ve özgür mücadelesiyle ülkemiz demokrasisine yaptığı katkıyı gösterir.

Bu noktadan hareketle bu ülkede yaşayan tüm insanların Kürt kardeşlerimizin başına bir facia olarak ördüğümüz yasakların gerçekte kendimizi tutsak eden yasakların bizatihi kendisi olduğunu artık anlamamız gerektiğini belirteceğim. Bu nedenle 1 saatlik empatinin yaratacağı faciayı hepimizin algılaması gerekir diyeceğim.

Empati burada bitsin. Kendimize geldiysek hemen KCK duruşmalarına geçelim.

KCK DAVASI

Halkın seçilmiş belediye başkanları dahil siyasi kimlik sahibi yüzlerce Kürdü, orta çağların toplulukları sürü gibi, insanlık suçu yöntemiyle tutuklamak, işkenceye almak, zindanlara doldurmak, dava edip yargılamaya başlamak iktidar olmanın gücüyle mümkün olmuştur. Bu, hükümran gücün devlet imkanlarıyla kolayca becerebileceği bir şeydir.
Mahkeme başladı. Bir terör örgütünün yargılandığı dile getirildi. Hiçbir silahın bulunmadığı, patlayıcının olmadığı yüzlerce kişinin evlerinin didik didik aranmasına rağmen terör denilebilecek bir çakının olmadığı bu davanın bin türden haksız oluşumu bir yana. Hatta sonuçta vereceği hüküm ne olursa olsun o da bir yana.

KCK davası hayati ve aşılması mümkün olmayan iki sorunla karşı karşıyadır. Bunun birincisi sanıkların savunma hakları, ikincisi verilecek kararın infazı.

Henüz karar verilmediği için infazın mümkün olmayacağı gerçeği üzerine sonra yazacağım. Bu makalenin konusu savunmanın dili üzerinedir.

KCK sanıkları anadilleriyle savunma hakkını kullanmak istemiş, mahkeme bunu ret etmiştir. İşte gerçek burada tekamül ediyor. Bu aynı zamanda hiçbir empatinin işe yaramayacağının da göstergesidir. Ben de konuyu buraya gelmek istiyorum.

Tarihte hiçbir empati kararları değiştirmemiştir. Bu nedenle her hak zorla alınmaya mahkum edilmiş, barış katledilmiştir.

ANADİLLE SAVUNMANIN YASAL HAKLARI

Savunma hakkının anadille yapılmasına ret kararı vermek gerçekte bu topraklarda Kürt ulusunun varlığını resmi mahkeme kararıyla inkar etmekten başka bir anlama sahip değildir. Bu inkar üzerinden geri dönüp demokratik açılım, hak ve kazanımların kökleşmesi gibi söylemlerin kocaman bir yalan olduğunu artık anlamak zor olmayacaktır.

Anadille, basın yayın yapma gibi mahkemelerde de savunma hakkının sarih olarak (açık olarak) Lozan anlaşmasının 90/4 maddesinde belirlendiğini belki bu ülke solunda ilk yazanlardanım (bu konuyu Baskın Oran hoca her zaman dillendirmiştir. Ancak ilk ele aldığı tarihi bilmediğim için ihtiyatla ilk yazanlardan olduğumu söylüyorum). Bu konuyla ilgili 19 Mayıs 1995 tarihli bildirimin başlığı şuydu “SEVR mi? LOZAN mı? TARTIŞMASI YERİNE SİZ ÖNCE LOZAN’I İKİRCİMSİZCE UYGULAYIN”

Lozan anlaşmasının 39/4-5 maddesi ise açıkça şudur.

Türkiye vatandaşlarından hiç birinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt koyamayacaktır.

Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir
” (Lozan Anlaşması 39. madde son iki paragrafı, 4. ve 5. Fıkra)

Bu medenin lafzı da ruhu da yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bunu ihlal eden bir mantık, Cumhuriyetin Kabe’si diye kutsanan Lozan anlaşmasını da tartışmaya açmış demektir. Böylesi bir tartışma bir kez başlarsa geride tartışılmayan hiçbir şey kalmayacağını hatırlatarak, hak gaspının bumerang gibi sahibine döneceğini hatırlatmakla yetineceğim.

Kürtler bu topraklarda ana dilleriyle yaşadı, kedi aralarında ve komşularıyla kendi anadilleriyle konuştu. Bu toprakları gasp eden sultanlar, padişahlar Kürtlerle anlaşmak için tercümanlara muhtaç kaldı. Çünkü toprağın dili Kürtçeydi.

Bu dil yasaklı oldukça, insanları tutuklarsınız, işkence eder zindana atarsınız, dava açar mahkemelerde süründürürsünüz, hüküm de verirsiniz ama, anadille savunma haklarını gasp ederseniz hiçbir hükmü infaz edemezsiniz. Çeyrek asırlık gelişmelere bakarsınız bunun ne anlama geleceğini kavramakta zorlanmayacaksınız.

Bu hak er ya da geç kazanılacaktır. Çünkü bu hak tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek bu günün kolektif kimliğini tanımlayan anadil olmuştur. Bunu ne bir yasa ne da bir mahkeme kararı lağvedemez, yasaklayamaz.

Bundan sonrası ise siyasetin yalan okyanuslarında, uzatmaları oynamak için gündeme gelen çırpınışlardan ibarettir.

SONUÇ

Ateşkesi barış için değil, nefes alıp yeniden saldırmak için vakit kazanımı sananların, bölgedeki mekik diplomasisiyle bölgenin farklılıklarını kavramadan herkesi Kürtlere karşı kışkırtabileceğine inananların, füze kalkanı kartıyla bölge ülkeleri ve Kürtler üzerine pazarlık yapılabileceğine aldananların gerçek anlamda hüsran içinde olacakları kesindir. Bu beyhude çabalar, ne demokratik açılım aldatmacasına ne de yaklaşan seçimlerin günü birlik yapılan hile servislerine boyun eğecek bir Kürt halkı bulamayacaktır.

Köprülerin altından çok sular aktı. Kürt halkının tarih içinde oluşturduğu ve çeyrek asırdır fiili olarak ortaya koyduğu değerler onun bu topraklardaki varlık köklerinin bir tecellisidir. Bu varlıkla bir masaya oturmayı düşünmeyenler, demokratik açılım konusunda bir şey düşündüklerine kimseyi inandıramayacaklardır.

Kimse kimseyi aldatmasın, inkarcı inatla yola çıkanlar bu ülkeyi iç savaş karanlıklarına sürüklediklerini bilmelidirler. Ortak ülkemizde böylesi bir faciayı kimse istememektedir. Bunu isteyenlerin ısrarı çok kanlı süreçleri açabilir ama ilk kanların altında onların boğulacağını ve barışın acılara rağmen geleceğini söylemek yanlış değildir.
Umut bu yanıyla bir gerçektir. Çünkü bu ülke birimizin değil hepimizindir.

Hiç yorum yok: