HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

5 Ekim 2010 Salı

GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ

199.DOSYA
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ




Mihrac Ural, 1979 Konya cezaevi.

“ULUSAL SORUN” kitabının yazımı sürecinde, yazımın yapıldığı daktilo ve yararlandığım kitaplardan bazıları. Örgütün Ulusal sorun konusundaki ilk ve tek kapsamlı yazısı bu kitaptır. Bu kitap (ULUSAL SORUN), ilk baskısı teksirle yapılan II. Baskısı 1979 sonlarına doğru, örgütün ilk matbaa baskısı kitabı olarak basılıp piyasaya inen “KAPİTALİZİM Mİ ? SOSYALİZİM Mİ?” kitabımdan sonra ikinci kitaptır. Konya cezaevi siyasal evrimin önemli bir halkasıydı. Ciddi siyasi ayrılıkların tezleri burada temellendi, savaşın askeri değil politik sanatı olduğu gerçeği ilk kez burada formüle edildi. Bu süreç siyasal ayrılıkların gerçekçi teorik araştırma ve tartışmalarla ayakları üzerine dikildi kesittir; “ayrılığa teorik kılıf üretme süreci” değildir. Bir örgütün siyasal nedenlerle bölünmesi karşılıklı saygıyı oluşturur, olanda buydu; herkes kendi yoluna. HDÖ ve Acil ilişkisi böyle bir ayrışmayı ifade eder. Bunu kanlı bir çatışma olarak lanse etmek için şeytanın aklına gelmeyecek yalan ve dolanla, ilişki ve olayları yamayarak iki örgütün tarihini kanlı ilişki tarihi olarak lanse etmeye çalışmak, sürecin siyasal evriminde rolü olmayanların iflasla sonuçlanmış 3 yıllık karanlık çabalarını anlatmaya yeter.




“Türkeş Ölümden asıl Kurtuldu” yazısıyla ilgili

Kısa bir not:

Mihrac Ural
5 Ekim 2010

Türkeş eylemi, kapsamlı bir eylem. Bu eylem örgütsel bir eylemdir. Bu eylem tüm detaylarıyla az sayıda yönetici yoldaş tarafından bilinir, ayrıca eyleme Katalan yoldaşlarca görev yerleri itibariyle bilgi verilmiştir. Bu arkadaşlar, Nebil, Hanna ve Müntecep hariç tümü yaşamaktadır, Müntecep, A.D’nin ekibinde bir militan olarak görevliydi.

Ölü konuşturucusu, bu eylemin bir köşesinde kaldığı evin önemi dolaysıyla görevlendirilmiştir. Eylemin bu köşesi hakkındaki bilgileri bile sınırlı tutulmuştur; kablo uzunluğu gibi fasa fiso sorularla bilgi sahibi olduğuyla avunsun. Ona yeter. Bu eylemle ilgili konuşacağı başka bir köşe de yoktur. Sümerlerde Nebil’le birlikte yaşadığımız olayı bile ters yüz edecek kadar anlamsız kin tepkileri ona bu eylemi hakkında konuşma olanağı yaratamaz. Kinlerini boşaltanlar uygun lağım çukurlarıyla buluşmakta zorlanmadıklarını biliyoruz.

“Maç Başlamadan Bitmiş”te neler olmuşta… Kim kiminle maç yapıyor Allahım… Elimin tersiyle itiyorum; sinek sıklet ringde görünmek istiyor, ağız çalkalama hunisini tutsun ona yeter.

Bu komediler Donkişotlar için iyidir ama gerçekler için değil. Büyük başlıklar kişiyi büyütmüyor. Hiçbir zırvalık muhatap alınmayacaktır. Örgütsüz olan, arkasında örgüt sorumluluğu olmayan, tartışmaya katacağı bir değer olmayan ilkel içgüdülerini kin refleksleriyle söz söyleyen arsızları ciddiye almayacağız; bu meyanda MİT ajanı İbrahim Yalçının MİT’ye tam olarak ne zaman ilişkiye geçtiğini açıklaması beklenmektedir diyeceğim.

İtirafçı Engin Erkiner’le ve MİT ajanı İbrahim yalçın’la yaptığı gizli paslaşmaların sahibini olduğunu bu yazışmalarla açığa çıkartmış olduk. Bu önemliydi. On yıllar sonra ortaya kustuğu bu kinin normal insanlarla ilgili olmayacağı, 33 yıl önceki bir eylem üzerinde yürüyecek tartışma adabına da uygun olmadığı görülmüştür; eylem kararını alan, İskenderun, Antakya ve Antakya içindeki tüm alanları belirleyen, militanları görevlendiren kişi olarak gerekli açıklamaları yapmışken, bu detaylardan haberi olmayan birinin zırvalıklarını elimin tersiyle itmekle yetineceğim. Zavallı birine verilecek cevabım olmayacaktır.

Çakallar aslanların arkasından kemik toplar olay bu kadar.

Yazılan her şey belgesiyle tanıklarıyla ve her yönüyle ortaya konulmuştur. Ayrıntıda yer alanların genel adına konuşamayacakları da açıktır.

Nebil yoldaşa yapılan ahlaksız teklif ve Nebil yoldaşın cevabı meselesi, İstanbul eylemleri (Banka kamulaştırması, Küllük Kıraathanesinin taranması, araba kamulaştırmaları ve diğer eylemler) ve diğer birçok eylem önümüzdeki süreçte yeri geldikçe ve gerektikçe yazılacaktır.

Türkeş eylemi basının da ilgisini çekmiş bulunmaktadır. Ancak, bu konuyla ilgi kimseye daha fazla detay verilmeyecektir. A.Ç’nin açıklamasında geçen “30 m civarında olmalıydı” cümlesi 130 metre civarında olacaktır; düzeltmeyi A.Ç yazıyı okuduktan sonra yapmıştır. Düzeltme ana yazıda yerine getirilmiştir.

Belgesiz, kanıtsız, canlı tanığı olmayan hiçbir konu bu blogda yer alamaz. Her şeyi çirkin ve kötü göstermeye kurgulanmış olanların görüşleri ciddiye alınmaz. Siyasal yazı yazmayıp bu sürece, sırf tarihin çöplüğündeki kinlerini kusanlar muhatap alınmaz.

Örgüt tarihi yazılırken bu hususlar bizim için temel ölçüdür.


Mihrac Ural

3 Ekim 2010

Bu bir cevap değildir. Okurla bilgi paylaşımıdır. İlkelerim hainleri, satılmışları, ahlaksızca belgesiz kanıtsız konuşanları, ölü konuşturucularını muhatap almaya engeldir.

“Türkeş Ölümden Nasıl Kurtuldu” yazımın tarihe düşeceği not anlamında, itiraz ve eleştirileri açığa çıkarmamı gerektiriyor. Bu konuya dair son yazım olacak.
Birincisi; Sümerler mahallesinde ölü konuşturucusunun bahsettiği gibi bir kahve kavgası olayımız yoktur. Sümerlerde olan ve Nebil’in yeğeni Ahmet Zubari’nin anlattığı olay Türkeş’in mitingine gelen faşistlerle ilgili olaydır. Özel olarak kahvehane kavgası diye bir olay yoktur. Ölü konuşturucusu yalan söylüyor. Bu mahalle ki (Sümerler) ilericilerin mahallesiydi, bu mahallede hiçbir zaman hiçbir nedenle bir kavgaya mahal yoktu.

Türkeş’in konvoyuna yaptığımız saldırıda çıkan arbede nedeniyle çok insan caddeye dökülmüştür. Mahalle halkından da yardım görülmüştür. Ahmet Zubari de olayı bu ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Ölü konuşturucusu, Cumhuriyet mahallesindeki faşistlerin toplandığı kahvedeki kavgamızı nereden duymuş da aklında kalmışsa, bunu Sümerler’de oldu diye uydurmaya çalışıyor.

Cumhuriyet mahallesindeki faşistlerin kahvesinde yaşanan olayda, her zamanki gibi Nebil’de yanımdaydı. Bu olayı bilahire detaylarıyla anlatacağım; Acilcilerle-Ülkücü faşistlerin vuruşmaları ardından yaşananlar, Antakya Lisesi yakınlarında yeni binasına taşınmış Sendikadaki kuşatmaya ve bu kuşatmanın, Dırdyak mahallesinde oturan ünlü faşist Dağıstanlı ailesiyle (Emin, Abdulsamat, Serbülent, Ercüment Dağıstanlı) sert tehditler eşliğinde geçen gerginliklerle son buluşunu konu edecektir. Bu olay da okuyucuya Antakya devrimci mücadelesinin çok özgün bir tablosunu anlatacaktır.

Nebil'in yeğeni Ahmet Zubari'nin anlattığı ve benim yaşadığım olay budur. Olayın gelişimi detaylarıyla şöyle yaşandı: Harbiye istikametinden şehre doğru gelen Faşist MHP konvoyunu, Jawa motoru üzerinde benle Nebil karşıladık. Ahmet’in anlattığı olaylar oldu. Tek doğru olan da budur. “ Sümerler mahallesi ekibi içinde bölgede nöbet tutuyorduk. Nebil'le birlikte bizi kontrole gelmiştiniz ki, faşistlerin konvoyu tezahüratlarla gelmişti. Nebil o an motoru üzerlerine sürdü, siz de, faşistlerin ellerindeki pankartları çektiniz, dolmuşun da kapısını açarak faşistlere saldırdınız, dolmuştan inen, dayağını yiyip kaçıyordu. Bir arbede ortamı oldu. Yol çatıda Camlı Binanın oralarında duran polisler motorlarıyla gelmeye başladı. Nebil bana “motoru al kaç, sakla” dedi ve ben motoru alıp arka sokaklara villalardan birinin bahçesine sakladım. Olay yerinden uzaklaşmıştım. Siz Nebil’le birlikte daha sonra polislerin gelmesi üzerine dağ yoluna doğru yönelip olay yerinden ayrılmıştınız.”

İkincisi; “Türkeş Ölümden Nasıl Kurtuldu” yazısı tam bir yıl önce yazıldı ve bekletildi. O tarihte yazıyı incelemesi için MY yoldaşa gönderdim. Ölü konuşturucu, hayatı boyunca yalan söylemekte bir beis görmediğinden, başkalarına da aynı anlayışla yaklaşması normal. Bulunduğum ülkede blog giriş yasağı olduğu için hiçbir blogu izleme şansım yok, kendi blogumda dahil. Yazıları bana, konusuna göre tercihli olarak talep üzerine yoldaşlar gönderirler. Onun yazdığı yazılarla hiç ilgili de değilim. Blogları açma programları olduğu söylenir, ben böyle bir programı yükleme gereği bile duymadım.

Bu nedenle her zaman yaptığı gibi, sormadan konuşarak ahlaksızca yazmaya devam ediyor.

Acilcilerin “Türkeş Eylemi” dört başı mamur bir eylem planının ürünüdür. Ölü konuşturucusunun bu planlamada hiçbir yeri yoktur. Eylemin bir köşesinde kaldığı evin özelliği dolayısıyla görevlendirilmiştir. Söz konusu köşedeki görevlerle ilgili bir kez daha A.Ç’yi aradım ve konuştum. Olay anlatıldığı gibidir. Başka konular da aktardı, o evde dönenlerin örgütsel faaliyet dışı konumuyla ilgili ki, Nebil’e yapılan ahlaksız teklif ve verilen cevapla uyumlu olduğu görülmüştür.

Türkeş eyleminin Stadyum çevresi ayağını bir kez daha A.Ç’den dinleyelim; “ Z.Ş adlı ve S kod adlı kişiler ve kız arkadaşı vardı, bir gece önceden olacaklar için hazırlandık. Her şey döşenmiş piller bağlanmış fotoğraf flaşıyla patlatılacak fünyenin elektrik devresi tamamlanmıştı. Teller çok uzundu. 130 mt. civarında olmalıydı. Her şeyden emindik, elektrik devresini kapatmaktan başka bir sorunumuz kalmamıştı" devamla da “Arkadaşlar sonuç alamayınca, yanlarına indim, bir de ben deneyim diye bir kez daha devreyi kapattım, telleri birbirine değirdim. Ama sonuç aynıydı” Türkeş eyleminin bu ayağında durum budur, kimse başka bir şey uydurmasın.
Ölü konuşturucusunun sinir sistemi tutmamış, bir kez daha bilmeden konuşmuş, “Acil tarihinde A.Ç.ya yer açın!” diyor. Kendisi tarihsiz ya başkasını da öyle görecek.
A.Ç. bu örgütün en genç militanlarından biri olarak, sürecin başından itibaren devrimci mücadelenin içinde yer almıştır. Müntecep Kesici’yle aynı dönemin insanıdır (Müntecep kucağında ölmüştür, ölüm olayını tüm detaylarıyla bilen, görgü tanığı bir yoldaştır.)

A.Ç. için örgütsel tarihiyle ilgili ne kimsenin yer açmasına ne de birilerinin referansına ihtiyaç vardır.

O, ülkede diğer militanlar kadar kahramanca bir mücadele sürecinden geçmiştir. On parmağında on marifet bir militan. Ailesinin tüm gençleri örgüt saflarında yer almış biri olarak, yurt dışında Filistin halkıyla dayanışma mücadelesinde, İsrail yanlısı Falanjist kuvvetlerin (Ketaib) eline esir düşmüştür (Şubat 1982), 7,5 ay esarette kalmıştır. İşkencenin her türünü görmüş direnmiştir. İsrail’in Beyrut kuşatması sona erince 1 Eylül 1982’da özgür olmuş, örgüt merkez kampına dönmüştür. Uzun yıllar Halep sorumlusu olmuş, örgüt kongre ve konferans delegesi olarak görev üstlenmiştir. Aldığı her görevi başarıyla yerine getiren yoldaş, hala görevi başında ülkesinin demokrasi mücadelesine özveriyle katılmaktadır.

Ölü konuşturucusu ise hiçbir zaman Acilci olmamıştır. 78-79 ayrılığıyla birlikte, Örgütümüzle uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. Bundan öncesi, kıyımızda köşemizde olmadan başka bir özelliği de yoktur. Bu gün itibariyle iç işlerimize burnunu sokması ise, ölüleri konuşturarak yalan yanlış malzemeleri itirafçılara, MİT ajanlarına sunmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bu adamın çırpınışlarını başka bir yere oturtmanın mümkünü de yoktur. Bu muhbir şebekesinin içinde asli bir üyedir.

Buradan şunu diyebiliriz, sen kimsin A.Ç. kim…

Sen, A.Ç’nin okyanusunda bir damla bile değilsin. 25 yıl geriye dönüp baktığımızda, devrimci örgütlü tek bir anın bile yok. Bu yazımlarda, özgün sıfatlarla anılman bile sana verilmiş bir şereftir.

Üçüncüsü; Türkeş Eylemi’nin esas yazımda yazmak isteyip de bu süreci bilen yoldaşların yer almasını istemediği bir bölümü daha var. A.D yoldaşla, yazıyı bir yıl önce kaleme alırken uzunca sohbet ettim. MSN yazışması 20 sayfaya yakın çok önemli bir sohbetimiz bulunuyor. Bunu daha sonra yayınlayacağım.

A.D yoldaşın söylediği; “Biz bu eylemi, şehrimize dayatılmak istenen Çorum, Maraş gibi olayları önlemek için bir savunma olarak yaptık. Amacımızın kitle katliamı olmadığını bu güne kadar, senin de başında olduğu bu hareket yeterince ispat etmiştir. Bu eylemi anlatırken buna dikkat edilmelidir.” diyerek ısrarlı vurgu yapmıştır. Haklıydı da.

Bu eylemin eksik kalan ayağı için de birçok alanda önlemler aldık. Türkeş konvoyuna, Mitingde toplanan ülkücü faşistlere yönelik ciddi bir silahlı tarama eylemi düşünülmüştü.

Bunun vuku bulmamasını bu günkü algılarımla yerinde ve olumlu buluyorum. Bu konuda yazılacak bir başka şey yoktur. Muhbirlere verilecek bir prim de olmayacaktır.
Dördüncüsü; ölü konuşturucusu illa kendince bir şeyler yaptığını gösterecek. Hadi oradan be sahtekar…

Yazımı bir daha oku. Biz örgütlü mücadeleden, örgüt kararı ve girişimlerinden söz ediyoruz. İşkembe-i Kübradan yumurtladığın eylemlerden değil. O günlerde bile kaygı, şüphe uyandıran saçma sapan, ekstrem çıkış ve dengesizlikleri bilinen biri olarak kafandaki eylem kurgularıyla örgütümüzün hiçbir ilişkisi yoktur. Küçük beyninin içindekilerle bir ilgimiz olmadı olmayacaktır da.

Tekrar edeyim; “Antakya gerçeğinde, örgütün imzasını taşıyan” dedim, kendi kendine bir pislik yaparak provokasyon yaratacak eylemlerinden söz etmedim. Bir örgütsel yapı ve onun kararından söz ediyorum. Bu dönemle birlikte, yapılan bile istisnasız hiçbir şey Mihrac Ural’ın olur ve kararı olmadan yapılmamıştır. Yapılamazdı da. Kim kendi başına örgüte haber vermeden bir saçmalık yapmaya çalışmışsa o, Antakya’daki devrimci mücadeleye köstek olan ve sorumluluğunu üstlenmeyeceği iş yapmış demektir.
Örgüt imzası taşımak” ise örgütlü insanların bileceği bir şey, ölü konuşturucularının değil, şehirde önceden kurulmuş (sadece iki kuruluş vardı TÖB-DER ve Antakya Devrimci Kültür Derneği) ya da sonradan kurulan tüm dernek ve faaliyetleri (Dırdyak Derneği, Armutlu Derneği, Harbiye Derneği, ilçelerde kurulan köylerde kurulan tüm dernekler) legal ve illegal çalışmalar Mihrac Ural’ın başında bulunduğu merkezi bir komite tarafından, Mihrac Ural’ın onayı ve oluru alınmadan yapılmamıştır. Bu komitede kimlerin olduğu bilinmektedir.

Ölü konuşturucularının ise hiçbir yeri olmadığı da malum. Kim ve ne kadar militan olarsa olsun, örgüt komitesinin başında olan Mihrac Ural’ın oluru olmadan hiçbir örgütsel iş yapılamazdı. Bu disiplin Antakya çalışmasını başarıya götüren disiplindi. Gerisi fasa fiso kurgulardan ibarettir.

Bu kadar sözden sonra mutlaka uykun gelmiştir, hadi git uyu.

Artık boşuna çırpınma, senin işin karalama, hainlerin değirmenlerine su taşımaktır, boşluk doldurma şansın da yok. Kinini açığa çıkartmayı başardık. Artık hiçbir duygunu gizleyemeyeceksin, dökül bunu bekliyoruz. Bu çırpınışın ne sana ne itirafçıya ne de MİT ajanına hiçbir faydası olmayacaktır.

Beşincisi; bu şebekenin lağım çukuru İtirafçı Engin Erkiner’e küçük hatırlatma.
Boşuna yalan söyleme TDAS’ı sen yazmadın bunu tüm yönleriyle ispatladım ( bkz. TDAS’ı kim yazdı? http://mirural.blogspot.com/ ). Bunun altında ezildin. Bu nedenle yazdığın her yazıda bu konuyu işleme zaafını da ortaya çıkardım. Yazım psikolojisi seni hep ele veriyor.

Şunu düşünmek yeter, ne öncesi ne sonrası kapsamlı bir siyasi yazısı olmayan biri TDAS’ı yazmış olamaz. Sonra, son otuz yılda yazdıklarına bak, ne ülke ne dünya sorunlarıyla ilgili net bir görüşün yok ve bu konuda ciddi bir makalen dahi bulunmuyor. Var olan yazıların kıytırık iki paragraftan ibarettir; hiçbir net tutumu olmayan, soyutlaması bulunmayan, başkasının görüşlerinden aktarılan ezberlerin genellemelerinden ibarettir.

Buna rağmen, etik değerleri çiğnemeyen her siyasi yazım emeğine saygıyı öneririm.
Bana gelince; polis itirafnamende sen bile dile getirmişsin: “MİHRAÇ orada kaldığım 4-5 gün içinde 400 adet civarında dinamit lokumu, tahminen 150 adet civarında elektrikli ve normal funye, 10 kutu 7,65 mm. Çapında mermi, 8-9 kutu 60 lık 9 mm. lik uzun mermi, 2 adet Kalaşinkov marka tüfek, tahminen 200 adet civarında Kalaşinkov mermisi temin ederek bana teslim etmişti. Ayrıca tahminen 10 adet “Sosyal-Emperyalizm” (iki kelime çizildi) “SOVYET SOSYAL EMPERYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı, 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti.” ( Engin Erkiner’in polis ifadesi s:10-11)

Bu broşür, 1979 sonlarına doğru Ankara’daki örgüt matbaasında “KAPİTALİZM Mİ? SOSYALİZM Mİ?” başlığı altında kitap olarak basılmıştır.

Örgütümüzün piyasa inen matbaa baskısı ilk kitabı da budur ( tarih yazarken bunların birer köşe taşı olduğunu hatırlatırım). Onlarca kitaptan yüzlerce alıntıyla oluşturulmuş bu kitap, o dönemin en önemli tartışmalarında etkin rol oynamıştır. Her Acilcinin başucu kitabıydı. İtirafçı bu kitabi ilk basımından sonra okumuştur, yalancı adamın kitabı “radekte” ettiği sallaması ise, yukarıdaki polis ifadesiyle de yalanlanmış olmaktadır.

Konya cezaevine gelince. Örgütümüzün “ULUSAL SORUN” konusundaki ilk ve tek kitabı, onlarca makale yazımıyla birlikte Konya cezaevinde kaleme alınmıştır. CEPHE’nin yazılarını da orada kaleme aldım. Onlarca kitap orada okundu, yüzlerce alıntı ve yorumum orada işlendi. Aşağılık adam itirafçı Engin Erkiner’in göz göre göre bu konuda yalan söylemesi, onun geçmişten gelen özelliğinden başka bir anlama sahip değildir. “ULUSAL SORUN” kitabının yazılış süresindeki Konya cezaevindeki fotoğrafım ile kitabın yazıldığı daktiloyu gösteren fotoğrafımı, suratına bir şamar gibi vuruyorum.

Niğde cezaevindeki dillere destan kütüphanemizi tüm örgütler bilir, Bu kütüphanenin en önemli kitaplarını bu güne kadar yanımda korudum. Meşhur Mavi cilt kaplamaları bu kesitte yer alan tüm yoldaşlar bilir. Buna karşı itirafçı Engin’in koruma kaygısı taşıdığı tek bir kitabı olduğunu göstersin alnını karışlarım (yarın bunu meziyet gösteren bir sallama yazı döşer, bekleyin ve görün). O insana karşı olduğu kadar kitaba karşı da sorumsuzdur. Kişiliğinin, itirafçılığıyla kesişen en önemli göstergelerinden biri de budur.

Altıncısı; geriye MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın bu yazımdaki payına gelince.
Söyleyecek bir sözümüz yok.

Bu satılmış adam, hala konudan konuya atlayarak MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiği sorusuna cevap vermemek için savsaklamalarına devam ediyor.

Ama soru, şimşek gibi beyninin ortasında patlayarak yer almaya devam ediyor.
İbrahim Yalçın MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin?

Üç tarih veriyorsun üçü de yalan. Verdiğin tarihleri bile tersten başlatıp bulanıklık yaratmaya çalışmışsın, MİT’le ilk kez ilişkiye girdiğin tarihi 20 Ekim 1986 olarak veriyorsun, dönüp 13-16 Ekim 1986’da Sarı Vedat’a randevu verdim MİT’in de haberi vardı diyorsun, yani ilişkin daha öncelere dayanıyor. Bir başka sayfada ise 28 Ağustos1986’de MİT’ten 150. 000 TL alarak örgüt merkezine geçtim diyorsun; yani çok daha eskiye dayanan bir ilişki içindesin. Bunu kendi el yazınla itirafnamende dile getiriyorsun. Kendimizden değil, sana ait el yazılı belgeyle konuşuyoruz. Seni can evinden vuran da budur.

Kendimizden bir şey getirmiyoruz kendini nasıl tanımlıyorsan öyle dile getiriyoruz. El yazılı itirafnamene dayanarak, en iyimser durumda MİT’le ilişkin 20 Ağustos 1986 öncesi başlamış olmalıdır.

Üstelik bu ilişkiyi örgüte ilk gelişinde (20 Ağustos 1986) gizlemişsin, 15 gün kalmış, bilgi toplamış gerisin geriye MİT’e dönmüşsün. Topladığın bilgileri teslim etmişsin.

İkinci gelişin 20 Ekim 86 sonrası. Örgütün tutukladığı iki MİT ajanıyla yüz yüze kaldın. Onların itirafından çekindin. Tek tokat yemeden itirafta bulunmaya başladın. 12 sayfalık el yazısı itirafnamen böyle ortaya çıktı ( İ.D. senin gönüllüce itiraf yaptığını sanmaya devam etsin).

Şimdi konuş bakalım satılmış adam, MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Net tarih nedir?
Bu sorunun cevabını 2 aydır bekliyoruz. Konuşacaksın çaresi yok..
İtirafçı Engin Erkiner polis ifadesi itirafnamesine nasıl ki önsöz yazmak zorunda kaldıysa, sen de bu tarihi ilan edeceksin?

Esas yargılanmanı o zaman, örgüt yetkili kurumları önünde, gerçek bir hukuk davası olarak yapacağız.

Sonuç,

Bu üçlü şebeke artık çok net ortaya çıkmıştır adamlar iç içe, yalan ve kurgu senaryolarıyla paslaşarak görevlerini yerine getiriyorlar.

33 yıl sonra bile bu çirkin tartışmalarda yer alanları tek tek ölçüp biçtiğimizde, kimin örgütsel bir çabayla her şeyini ortaya koyarak mücadele etme çabasında olduğunu, kimin ise kendini bile temsil etmeden sırf karalama için ortalıkta Mihrac Ural’a saldırdığını görmek zor değildir.

Biz Acilciler, her gecenin bir sabahı var diyerek, zamanı da hakem koyarak sabırla buradayız diyoruz.

Hiç yorum yok: