HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

6 Ekim 2010 Çarşamba

İsrail Niçin Hâlâ Filistinlileri İşgal Altında Tutuyor?

Shir Hever
Alternatif Bilgi Merkezi

Çeviri: Filistin İçin İsrail'e Karşı Boykot Girişimi
Kaynak: New Left Project

İlk Yayınlanma Tarihi: 24 Eylül 2010

Shir Hever, Alternatif Bilgi Merkezi'nde iktisatçıdır. Son kitabı Political Economy of Israel’s Occupation (İsrail İşgalinin Ekonomi Politiği) yakınlarda Pluto Press tarafından yayımlandı. Bu yazısında İsrail işgalinin sürmesinin siyasi, ekonomik ve stratejik itici güçlerini inceliyor.

Filistin İçin İsrail'e Karşı Boykot Girişimi
www.boykotisrail.org

1. İşgalin İsrail Toplumuna Maliyeti

İsrail'in işgal karşıtı hareketinin çoğunluğu maalesef Filistinlilerin özgürce yaşama haklarına değil de işgalin İsrail toplumuna verdiği zarara odaklanır (Sternhell, 2009).
İşgalin İsrail'in birçok sosyal sorununu hafifletmede yararlı olabilecek kaynakların [yöneltildiği] büyük bir yatırım olduğu ve yerleşimler veya kolonilerin aşırı derecede hükümet sübvansiyonlarından yararlandığı argümanları (Swirski, 2008) İsrail toplumunda herkesin malumudur ve nadiren somut temelde karşı çıkılır.
İsrail içinde işgali İsrail'e iddia edilen ekonomik faydaları gerekçesiyle desteklemekte kullanılan argümanlar sessizliğe gömüldü. İlk yirmi yılında işgalden İsrail tarafından elde edilen kârı etkili bir şekilde gösteren Marksist iktisatçılar bile işgale karşı Filistin direnişinin İsrail'e ağır bir ekonomik bedel ödetmeye başladığı 1987 Birinci İntifada'dan sonra – şüphesiz Filistinliler İsrail işgaline karşı çıkma gözü pekliği için daha ağır bir bedel ödedikleri halde –İsrail'in Filistin topraklarını ekonomik kâr için işgal ettiği fikrini büyük ölçüde terk etti (Swirski, 2005).
İşgalin İsrail toplumuna maliyeti üçe ayrılabilir. Birincisi, Batı Şeria'daki yasadışı kolonistlere verilen muazzam sübvansiyonların yılda yaklaşık 3 milyar dolar olduğu ve yıllık %5–8 oranında büyüdüğü tahmin ediliyor. İkincisi, kolonilerin güvenlik maliyeti ve Filistinlileri (hem Batı Şeria hem de Gazze'de) kontrol altında tutmak için yapılan askeri harcamalar bunun yaklaşık iki katı yani yıllık 6 milyar dolardır ve sivil masraflar ile yaklaşık aynı oranda büyümektedir (Hever, 2005). Üçüncüsü, işgalin sosyal maliyeti İsrail içindeki kamu hizmetlerinin, sosyal dayanışmanın ve demokratik kurumların çökmesi ve sosyal uçurumun korkunç düzeyde büyümesini içerir ve burada bütünüyle sayılamayacak kadar kabarık ve karmaşıktır.
İsrail ekonomisi 1967'de ucuz Filistin emeğini massetmeye başladığından beri daha fazla şirket ucuz emeğe dayalı bir iş modeli benimsedi ve bu yüzden işçi hakları aşındı ve bunun eşitsizlikte keskin bir artışa katkısı oldu (Swirski, 2005). Bu sırada İsrail vatandaşları ve Filistinliler için ikili hukuk sistemi, İsrail'in demokratik kurumlarını dayanabileceklerinin ötesinde zorladı (Kretzmer, 2002).
Bu yüzden İsrail hükümeti için en mantıklı hareket tarzı Filistin topraklarını işgale son vermek gibi görünüyordu.

2. Politikalar, Rasyonelliğe Meydan mı Okuyor?

Bunun yerine İsrail hükümeti enerjisini kendisini meşru, demokratik ve saygın bir ülke olarak pazarlamaya veriyor, örneğin elçiliklerin çabalarını tamamlamak için propaganda ajansları kuruyor (Ravid, 2010), diğer yandan Filistinliler üzerindeki kontrolünü bir nebze olsun bırakmıyor, Gazze Şeridi üzerindeki ablukasına son vermiyor ve Batı Şeria'daki kolonileri boşaltmıyor.
Batı Şeria'daki koloniciler, işgali eleştirenler tarafından genellikle İsrail'in geri çekilmesinin ana engeli diye suçlanırlar. Bu argüman, İsrail Siyonist soluna göre, kolonicilerin irrasyonel, Mesihçi bir ideoloji ile hareket ettiği ve eylemlerinin İsrail'i git gide uçurumun eşiğine ittiğini göremedikleridir (Shenhav, 2010).
Oysaki koloniciler, İsrail vatandaşlarının sadece yaklaşık %7'sini oluşturur. Nasıl oldu da hükümeti rehin alıp işgale son vermesini engelleyebildiler? Dahası kolonicilerin devletten aldığı muazzam ekonomik sübvansiyonları unutmak işimize geliyor. Bu sübvansiyonlar durdurulacak olsa genişleme hızı düşebilir ve birçoklarının aklı İsrail içine geri taşınmaya yatabilir (Gutwein, 2004). Eğer koloniciler devletin çıkarlarına hizmet etmiyorlarsa niçin ortalama İsrail vatandaşlarına kıyasla ayrıcalıklı muamele görüyorlar? (Zertal & Eldar, 2007).
Kolonicilerin İsrail toplumu üzerindeki gücü, İsrail'in kendi çıkarlarına göre hareket etme isteksizliği hakkındaki Siyonist sol argümanı çürüten bir muammadır (Kleinman, 2005). Koloniciler gerçekten de İsrail hükümetinden milyarlarca dolar değerinde sübvansiyon almaktadırlar, gene de İsrail'in en zengin kapitalistlerinin çoğu kolonici değildir. Koloniciler, İsrail ordusu içinde önemli pozisyonlara yükselmiştir, ama ordunun üst rütbeli subaylarının çoğunluğu kolonici değildir (Zertal & Eldar, 2007). Üstelik İsrail hükümeti Gazze Şeridi'nden yerleşimcileri tahliye etmeye kararlı olduğunda koloniciler tarafından tahliyeyi durdurma çabasıyla yürütülen ümitsiz kampanyaya karşın kararını uyguladı.
Kolonicilerin İsrail siyaseti üzerinde güçlü bir etkisi vardır ama toplumun çoğunluğu bu etkiye izin verdiği için vardır. Birçok İsraillinin İsrail hükümetine barış süreci boyunca daha iyi bir anlaşma sağlama avantajı sağladığına inandığı dini “kutsal topraklar” tutkusu, müzakerelerde uzlaşmaz bir pozisyon için uygun bir günah keçisidir. Barış süreci, İsraillilerin tavizsiz bir tutum benimsemeleri nedeniyle süresiz olarak geciktirilebilir, fakat işgalin maliyeti katlanılabilir olduğu sürece neden taviz vermek için aceleleri olsun ki? Bu yüzden koloniciler aslında İsrail hükümeti için faydalı bir işlev görürler. Onların görünüşteki mantıksızlığı ve bariz tehlikeli Mesihçi siyasetleri, dikkatleri İsrail toplumunun Filistinlilerin haklarını kabul etme isteksizliğinden başka yöne çekmek için kullanılır.
Ana akım İsrail anlatısı, ikilemi açıkça ekonomik argümanlar yönünden değil, İsrail'in güvenliği için gerekli bir stratejik mesele olarak tasvir ediyor. (Greenberg, 2008). Her ne kadar modern savaş, tampon bölgeleri (özellikle İsrail'in barış anlaşması imzaladığı devletlerle [Ürdün ve Mısır – Ç.N.] arasında tampon bölge olan Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni) büyük ölçüde anlamsızlaştırsa da Filistinlilerin taleplerini kabul etmenin “teröristler için bir zafer” olacağı argümanına sürekli başvuruluyor. Dahası İsrailli generaller, yalnız Batı Şeria ve Gazze Şeridi sınırları üzerinde sıkı kontrolü muhafaza ederek hiçbir roket veya roket parçasının bu topraklara gizlice sokulmamasını ve İsrail'e atılmamasını sağlayabileceklerini iddia ediyorlar (Dışişleri Bakanlığı, 2009).
Bu argümanlar sebep ve sonuç ilişkisini ters yüz etmektedir, güya Filistinlilerin İsrail'e saldırma isteği yıllardır süren boyunduruk ve askeri işgal tarafından harekete geçirilmekten ziyade tabiatlarında yatmaktadır. İlginçtir ki, askeri veya siyasi kariyerlerinden emekli olduktan sadece birkaç hafta sonra birden bire direnişin bir belirti olduğunun ve işgalin nedeni olmadığının “farkına varan” çok sayıda üst düzey İsrailli subay ve siyasetçi örneği vardır. [1]

3. İşgalin Sürdürülmesinin Nedenleri

Peki, o zaman İsrailliler işgalin bir ekonomik yük olduğunun farkına varmalarına rağmen niçin işgali destekliyorlar? Yanıt karmaşıktır, çünkü İsrailliler homojen bir grup değildir.
İsrail'deki çeşitli elit gruplar işgali destekliyor, çünkü bunca yıllık işgal ve boyunduruktan sonra işgalle tanımlanır oldular.
1. Ordu komutanları, Filistinlileri düşman olarak görecek şekilde yetiştirilip eğitilir ve Filistinlilerle baş etmek için dar, mekanik bir yaklaşım benimsemektedirler. Filistin direnişinin “niçin”i ile uğraşacaklarına sadece “nasıl” Filistinlileri kontrol edeceklerine ve direnişi bastıracaklarına odaklanırlar. Sorun çözmek için güç kullanımında uzmanlaşan profesyonel bir grup olarak askerlerin ve subayların işgal hakkında sağcı bir perspektifi benimsemeye eğilim göstermeleri şaşırtıcı değildir, birçoğu koloniciler ile fazlasıyla empati kuruyor; görüşleri daha solcu olan birçok genç İsrailli ise askerlikten kaçınmanın bir yolunu buluyor. Yasa zoruyla askere alınanların oranı yüzde %50'lere düştüğü bir zamanda askere giden genç İsrailliler kendi seçimleriyle askerlik yapmaktadır (Harel, 2010).
2. Özellikle silah ticareti, finans ve “yurtiçi güvenlik” alanlarından belli ticari çıkarlar, bu çatışmadan doğrudan kâr ediyorlar (Klein, 2007). Birçok İsrailli milyoner, servetini orduya hizmetler sunarak veya siyaset, kültür ve ahlaki karinesinin temel direği olarak korkuyu benimsemiş bir topluma geçici ve anlık “güvenlik” çözümlerini kapı kapı dolaşıp satarak yapmıştır. İsrail'in güvenlik ürünlerine olan iç talebi aşırı ölçüde büyüktür. OECD yayınlarına göre İsrail GSYİH’ sinin %8'ini güvenliğe harcıyor (OECD, 2010), bu oranla OECD içindeki en militarize devlettir (çoğu OECD ülkesi GSYİH'larının % 1-2'sini güvenliğe harcamaktadır). Bu oran İsrail'i dünyada en yüksek güvenlik harcamalarını yapanlar arasına yerleştirmektedir. Fakat yeni bir çalışma, İsrail'in gerçekte güvenliğe resmi rakamların kabul ettiğinden daha fazlasını harcadığını buldu. Daha doğru bir hesaba göre İsrail GSYİH’sının % 12,3’ünü güvenliğe harcamaktadır (Wolfson, 2009).
İsrail aynı zamanda dünyanın en büyük silah ihracatçılarında biri olmuştur, dünyanın dördüncü büyük küresel ihracatçısı olduğu tahmin edilmektedir (Associated Press, 2007). İsrailli silah şirketleri, İsrail ordusu ile yakın bağlarından ve teçhizatlarının Filistinliler üzerinde kullanılmasından ve test edilmesinden dolayı kendilerini “terörizmle savaş uzmanları” olarak sunabiliyorlar. Aynı mantık, ayrıca İsrail'i dünyanın “yurtiçi güvenlik” ürünleri başkenti yapmıştır (Gordon, 2009).
Bu gerçeklik, açıkça çatışma, işgal ve işgale direniş yıllarının sonucudur.
Kazançları silah satıcılarının kazançları kadar doğrudan olmamakla birlikte finans şirketleri de korku kültüründen ve sermaye piyasalarındaki istikrarsızlıktan nasiplenir.
3. Çoğu eski ordu komutanı olan İsrailli politikacılar, korkuya kapılmış halkın endişelerini en iyi şekilde yatıştıracak “kabadayı” imajı için birbiriyle rekabet eder, sırasında ateşe körükle giderler. Netanyahu, bunun en iyi örneğidir. Bir yandan kendini İsrail'in “güçlü lideri” olarak pazarlar ve muhaliflerine “yumuşak başlı” diye saldırır. Diğer yandan sürekli İran'ın olası nükleer silahlarından duyduğu korkuyu dile getirir. Böyle politikacıların Filistinli liderler ile müzakereler çerçevesinde taviz vererek elde edebilecekleri bir şey yoktur, çünkü Filistinlilerin baskı altında tutulmasına son verilirse ve anlaşmazlık bitmeye yüz tutarsa bu politikacıların siyasi sermayeleri değerini kaybeder ve hızla yerlerini yeni bir politikacı nesli alır (Ben Meir, 1995).
Ancak bu elit gruplardan daha önemli olanlar, özel ilgiyi hak eden İsrail'deki alt sosyoekonomik sınıflardır. Bu grup askeri, ekonomik ve siyasi güç merkezlerinden kopuk olmakla birlikte İsrail toplumundaki en büyük gruptur, kitlesel seçmen gücüne sahiptir.
Üyeleri arasında dindarlık, yoksulluk ve işsizlik oranının toplumun geri kalanıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek olduğu, toplumun geri kalanına oranla çok büyük bir bölümü Arap ülkelerinden gelen İsrail'deki Yahudi alt sınıflar, İsrail'in askeri maceralarının genellikle destekçisi olmuş ve bir Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkmıştır (Shalev, Peled & Yiftachel, 2000).
Siyonist sol buna genellikle şaşıp kalmış ve bu alt sosyoekonomik sınıflara yönelik kampanyalar başlatmaya çalışmıştır. Bu kampanyalar, “yerleşimlere değil, [yoksul] mahallelere para” gibi sloganlar kullandı. Altında yatan mesaj, yoksul halkın kendisi için neyin doğru olduğunu bilmediği ve kendi ekonomik çıkarları pahasına İsrail'deki sağcı partileri desteklediğidir. Aynı partiler Filistinlilerin ekonomik tazminat olarak serbest ticaret ve uluslararası yardım teklifleri ile İsrail'in aşırı acı tavizler vermesini gerektirmeyecek bir barış anlaşması imzalamaya ikna edilebileceğine inanır (Elgazi, 2007).
Kuşkusuz, İsrail toplumuna yönelik söylem yukarıdan tınısını kaybetmemiştir. Yaşam standardının yükselmesi vaadi karşılığında egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçmeyi reddeden Filistin toplumuna yönelik söylem de. Siyonist solun gündemi, Başbakan Barak'ın Filistinlilere. 1967'de İsrail'in işgal ettiği bölgelerin büyük bölümündeki bağlantısız kantonlardan oluşacak bir Filistin “devleti” karşılığında çatışmaya ve direnişe son vermeyi içeren, “ister al, ister alma” tonundaki teklifi “cömert teklifi” ile açığa çıktı. Filistin toplumu bu teklifi reddetti, İkinci İntifada patlak verdi ve Siyonist sol o tarihten beri keskin bir düşüş yaşamaktadır (Ackerman, 2002).
Yahudi alt sosyoekonomik sınıfları, işgalin İsrail'i bir askeri devlete dönüştürdüğünün ve “güvenliğin” devletin birinci önceliği olarak kalması ile sosyal devlet mekanizmalarının çoğunlukla tasfiye edilmiş olması arasında açık bir nedensel ilişki olduğunun farkındadır.
Ancak insanlar nadiren hayattaki ve siyasetteki seçimlerini sadece maddi hususlara dayanarak yapar. Güçlü bir ulusal kimlik ve Filistinliler üzerindeki zaferin kutsanması bazen ekonomik konfor ve refahın yerine geçebilir. Bir Batı Şeria kontrol noktasındaki asker genellikle alt sınıflardan ve İsrail sosyal standartlarına göre kötü eğitimli addedilen biri olacaktır. Ancak kontrol noktasında bu askerin iradesi kanundur ve bir asker ceza görmeksizin kendi benlik imgesini başka insanlar pahasına oluşturabilir.

4. İsrail ABD'nin Kuklası mıdır?

İsrail politikaları ele alınırken ABD'nin Ortadoğu'da oynadığı önemli rol göz ardı edilemez. İsrail, muazzam ABD desteği olmaksızın bu saldırgan politikalarını asla sürdüremezdi. ABD'nin Ortadoğu'daki savaş savunuculuğunu anlatmak gereksiz. ABD'yi Ortadoğu'daki çatışmayı körüklemeye iten nedenler ve ABD'deki karmaşık siyasi ve ekonomik yapı ise bu yazının kapsamı dışında. ABD'nin Ortadoğu'daki en saldırgan devlete – İsrail’e – yıllık 3 milyar dolar tutarında askeri yardım vermesi (dünyadaki diğer herhangi bir ülkenin aldığı yardımdan daha fazla), bölgede ABD ve İsrail stratejileri arasındaki karşılıklı ilişkinin yeterli kanıtı olmalıdır (Bowels, 2003).
Bazı siyasi analistler, İsrail'in sırf ABD politikasına bir vekil olarak hizmet ettiği, ABD'li karar vericilerin İsrail askerlerini ölmeyi ve sakat kalmayı göze almak üzere savaş alanına yollamayı daha da fazla ABD askeri yollamaya göre daha kolay bulduğu kanısındadır. Fakat İsrail'in iç siyaseti, İsrail toplumunun kendisini ABD çıkarlarına değil de kendi çıkarlarına hizmet ediyor olarak algıladığını düşündürüyor. Analizle kamuoyu arasında böylesine geniş bir uçurum, propaganda ve beyin yıkama ile izah edilemez.
Başka analistler, küçüklüğüne rağmen İsrail'in ABD politikası üzerinde orantısız nüfuz kullandığını savunuyor, John Mearsheimer ve Stephen Walt’ın The Israel Lobby and U.S Foreign Policy (2007, İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası) kitabında olduğu gibi. Ancak hatırlamak gerekir ki, Washington'da İsrail lobisinden çok daha güçlü lobiler faaliyet yürütmektedir; büyük silah şirketleri (Lockheed-Martin, McDonald Douglas), İsrail'e ABD yardımından doğrudan kâr sağlayan şirketler gibi, çünkü İsrail'in bu yardımı ABD yapımı silahlar satın alması için kullanması istenir. Bu şirketlerin silah satışlarını artırmak için ABD'nin “dostu ve müttefiki” İsrail'e yardımının sürmesini sağlamaktan daha hızlı başka yol yoktur (Yom, 2008).
İsrail işgale ve Filistinli vatandaşlara ve mültecilere baskısına son verecek ve komşuları ile bir barış anlaşması imzalayacak olsa ABD'nin İsrail'i ekonomik ve diplomatik olarak desteklemesi için artık bir acil özendiricisi kalmayacağını düşünmek mantıklı görünüyor. Bununla birlikte bu varsayımsal senaryo, İsrail siyasi söyleminin parçası değildir ve İsraillilerin Filistin topraklarında süregiden işgali desteklemelerinin nedenleri İsrail'in ABD desteğine bağımlılığının çok ötesindedir.

5. Bu Durum Nasıl Değişecek?

Dürüst olmak gerekirse, birçok İsraillinin dile getirdiği akla yakın bir argüman vardır: “domino teorisi”. Eğer Filistinlilerin Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde kendilerine ait, bağımsız devletleri olursa İsrail devletinin özünü değiştirmek için gene de protestoların ve siyasi mücadelelerin olacağı argümanı, doğru bir argümandır. Yahudilerin diğerlerinden ayrıcalıklı statüden yararlandıkları bir devlet olan “Yahudi devleti”ni korumak isteyen Siyonistler, İsrail devletinin doğuştan etnik olan özünden ve ayrımcı yasalarından dikkatleri başka yöne çekmek için işgali bir tampon olarak kullanıyor. 1948 Filistin Nakba'sının hükümetin gündeminde günlük bir siyasi mesele olacağı günden ve Filistinli mültecilerin birleşik bir tazminat ve kendi yurduna geri dönüş talebi ardında örgütlenecekleri günden korkan Siyonistler, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin işgaline dört elle sarılıyor. İşgal, özünde bir sivil haklar ve demokrasi sorunu olan bu sorunu askeri bir meseleye dönüştürmeye yardımcı oluyor. Askeri bir çatışmada İsrail halen avantajını koruyor.
Peki, daha iyi bir gelecek umanlar, Filistinlilerin haklarını ciddi olarak dikkate almayı reddeden bir İsrail toplumunun nasıl üstesinden gelebilirler? Birinci adım, İsrail toplumunun değişimin özenesi olduğu fikrinden vazgeçmektir. Geçmişte, isteyerek sömürgelerinden vazgeçen hiçbir imparatorluk örneği yoktur. Sadece işgale maruz kalanlar kendi özgürlüklerini kazanabilirler. İsrail toplumu durdurulamaz bir çöküş içinde olan, içerden gelen reform çağrılarına karşı koyan ve içerden siyaseten kötürümleşmiş bir çürümüş toplumdur.
Sadece dış baskı bu topluma gerçekten değişim getirebilir ve sadece Filistinlilerin değil, İsraillilerin de yararına olmak üzere demokrasinin bölgede tutunmasına olanak verebilir, Yaptırımlar ve boykot gibi siyasi ve ekonomik araçlarıyla dış baskı, sivil haklar ve demokrasi meselelerini öne çıkartır ve İsrail'i sorunu ortadan kaldırmak için askeri gücünü kullanması seçeneğinden yoksun bırakır.
[1] Bunun iyi bir örneği 13 Şubat 2008’de Van Leer Institute’ta yapılan bir konferanstı. Alon, Ilan Paz, Shlomo Brom ve Amos Ben Avraham gibi eski subaylar kontrol noktaları ve diğer kontrol mekanizmalarının Filistin direnişini bastırmaktan çok teşvik ettiği düşüncesini dile getirdiler.


Kaynaklar

Ackerman, Seth, 2002, “The Myth of the Generous Offer,” Fair, Temmuz-Ağustos 2002.
Associated Press, 2007, “Israel Becomes World’s 4th Largest Arms Exporter, Defense Officials Say”, Ynet, 12 Kasım 2007.
Ben Meir, Yehuda, 1995, Civil-Military Relations in Israel, New York: Columbia University Press.
Bowles, William, 2003, “Israel’s Proxy War?”, Counter Currents.org, 8 Ekim, .
Elgazi, Gadi, 2007, “1967”, Kibbush Magazine, 11 Ağustos 2007.
Gordon, Neve, 2009, “The Political Economy of Israel’s Homeland Security/Surveillance Industry”, çalışma tebliği, The New Transparency, 28 Nisan 2009.
Greenberg, Lev, 2008, “Occupying Democracy: The Political Role of the Army in the Dual Regime of Israel”, Israeli Sociology [Sotziologia Yisraelit], c. 9, S. 2, s 297-323.
Gutwein, Danny, 2004, “Notes on the Class Foundations of the Occupation”, Theory and Criticism [Teoria Ubikoret], c. 24, s. 203–11.
Harel, Amos, 2010, “The IDF Fights Demography and the Drop in Conscription Rates”, Ha’aretz, 2 Ocak 2010.
Hever, Shir, 2005, “The Settlements – Economic Cost to Israel”, Economy of the Occupation, Kısım 2,Kudüs: AIC, Temmuz
Klein, Naomi, 2007, “Laboratory for a Fortress World”, The Nation, 2 Temmuz.
Kleiman, Efraim, 2005, “Theory without Criticism”, Theory and Criticism [Teoria Ubikoret], c. 26, Bahar, s. 275–85.
Kretzmer, David, 2002, The Occupation of Justice: The Supreme Court of Israel and the Occupied Territories, Albany: State University of New York Press.
Mearsheimer, John; Walt, Stephen, 2007, The Israel Lobby and U.S Foreign Policy, New York: Farrar, Straus and Giroux.
Ministry of Foreign Affairs, 2009, “The Operation in Gaza – Factual and Legal Aspects”, Israel Ministry of Foreign Affairs, 29 Temmuz 2009.
OECD, 2010, OECD Reviews of Labour Market and Social Policies, OECD Publishing, Ocak 2010.
Ravid, Barak, 2010, “The Ministry of Foreign Affairs Will Use Fake Organization for the Explanation Array”, Ha’aretz, 31 Mayıs 2010.
Shalev, Michael, Peled, Yoav, and Yiftachel, Oren, 2000, “The Political Impact of Inequality: Social cleavages and voting in the 1999 elections”, Sapir College, Ocak.
Shenhav, Yehouda, 2010, The Time of the Green Line: A Jewish Political Essay, Tel-Aviv: Am Oved.
Sternhell, Zeev, 2009, “Why is There No Zionist Left Worthy of the Name?” Ha’aretz, 3 Nisan 2009.
Swirski, Shlomo, 2005, The Price of Occupation [Mekhir Hayohara], Tel-Aviv: ADVA Center, MAPA.
Swirski, Shlomo, 2008, The Cost of Occupation: The burden of the Israeli–Palestinian conflict, 2008 raporu, Tel-Aviv: Adva Center, Haziran.
Wolfson, Tal, 2009, “The Security Burden and the Israeli Economy; A Second Look at the Official Statistics, 2009”, yayımlanmamış rapor, Aralık 2009.
Yom, Sean L., 2008, “Washington’s New Arms Bazaar”, Middle East Report, S. 246, c. 38, Bahar, s. 22–31.
Zertal, Idith, ve Eldar, Akiva, 2007, Lords of the Land: The War over Israel’s Settlements in the Occupied Territories 1967–2007, New York: Nation Books

Hiç yorum yok: