HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

17 Temmuz 2011 Pazar

RECEP GÜREGEN

RECEP GÜREGEN ve HÜSEYİN GÜRKAN
SİZİ HİÇ UNUTMADIK




Mihrac Ural
18 Temmuz 2011

Acilciler onurlu bir direnme örgütüdür. Tarihleri direniş örnekleriyle dolu. Recep Güregen yoldaş ve Hüseyin Gürkan bu tarihin 18 Temmuz 1979 kesitinde Silifke’de, polislerle çatışmada şehit oldular. Direndiler, teslim olmadılar. Çünkü onlar gerçek anlamda bir devrimci militandı.

Dün gibi bu gün de demokrasi mücadelesinin kararlı insanları olarak, Recep ve Hüseyin yoldaşın anısını tarihimizin övünülecek örnekleri olarak bilince çıkarmayı bir görev sayıyorum; olumlularımız, başarılarımız bize olduğu kadar devrimci harekete de katkı sağlayan etmenlerdir. Genç devrimci kuşakların bizden beklediği de bu onurlu tarihi bu günün ve gelecek günlerin mücadelesine katkı için aktarmaktır.

Recep Yoldaş ve Hüseyin Gürkan, şehit olmayı başaracak kadar kararlı iradeniz hepimiz için bir örnektir, derslerle dolu anılarınızı, gelecek kuşaklara ve mücadelelerine taşımaya devam edeceğiz.

***

Recep Güregen ve Hüseyin Gürkan yoldaşların ölüm yıldönümü benim için her zaman anlamlı mesajlarla dolu olmuştur. Özellikle Recep yoldaşı bire bir tanıdığım için, önceki anmalarda da sık sık anlattığı gibi gelecek kuşaklara derslerle dolu mesajlar iletmeye çalışıyorum. Bunları bu yılda tekrarla aktaracağım. Bu kahramanları anarken bir süreci de beli noktalarda dile getirme gereği bulunuyor. Örgütsel sürecimizin önemli bir kesitini daha iyi anlamak içinde bu gereklidir. Recep ve Hüseyin yoldaşlar, aramızda olmasalar da anılarıyla yerine getirdikleri mesaj onlara verdiğimiz önemin ifadesi olacaktır.

Recep Güregen’i 1978 yazında Isparta cezaevinde tanıdım. Örgütümüz, Engin Erkiner itirafçılığıyla, sonra açığa çıkartacağımız ve kendi itiraflarıyla kendini ele veren MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın oluşturduğu ikili şebeke tarafından ağır bir darbe yemiştir (19 Ağustos 1977). Recep yoldaşla işte bu şebekenin de olduğu Isparta cezaevinde ilk kez karşılaşmıştık. Bir kez daha bu şebekeyi tanıtıp, örgütsel sürecin önemli bir kesitinin özetini vererek, Recep Yoldaşla ortak anılarımıza ve o kahramanın mesajına geçeceğim. Altta okuyacağınız her cümlenin belgesi, kanıtı, el yazılı itirafları Bulunmaktadır. Bu belgelerin tümünü http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ linkinde yer alan 230’u aşkın dosyada bulabilirsiniz.

ŞEBEKE

Engin Erkiner adlı bir itirafçının adımızı ilk kez polise afişe etmesiyle aranır hale geldik. Bu, itirafçı polise hayallerini bile anlattı. Örgütü yıkacağını sandı. Yanında MİT ajanı İbrahim Yalçın’la giriştiği tasfiye hareketini, firari durumda olmamıza rağmen atlatarak örgütümüzü en güçlü seviyede bir direnme örgütü haline getirdik. 1977 Ağustosundan 1986 1. Kongreye kadar, işkence, zindan, sürgün demeden çalıştık mücadele ettik. Büyük yıkımların yaşandığı, sosyalist sistemin buharlaştığı bir kesitte dün gibi bu günde azimle halkımız için mücadeleye devam etmeyi bir sorumluluk olarak belirledik: sayıları değil siyasal tutumları ortaya koyarak yürünmesi gereken yolu sonuna kadar kararlılıkla yürümeyi seçtik.

İtirafçı Engin Erkiner, suç dosyası çok kabarık biri. 12 Mart 1971 darbesinde, göstermelik olsa da adı KURTULUŞ GAZETESİ yazı işlerinde gösterilmiş olmasına rağmen ne hikmetse sorulmamış bile; o dönem ilgili ilgisiz herkesin işkence ve zindan yattığı dönemdir. 26 Ocak 1976 Malatya beyler deresi katliamının muhbiri olduğunu ortaya çıkarttık. Bu katliamın sorumlusu olması nedeniyle, karısı tarafından, suratına tükürerek boşadığı artık herkesçe bilinmektedir. Öyle değilse illegal bir örgütün Genel Komite Üyesi olduğu bir koşulda örgüt liderlerinin katledilmesine rağmen sorguya çekilmemesi, aranıp, sorulmaması açıkta kalan bir sorudur; üstelik İlker Akman’ın eniştesi, Ablasıyla evli olmasına rağmen. İtirafçı Engin, İlker akman ve arkadaşlarını ihbar ederek katlettirdikten sonra, elini kolunu sallaya sallaya askerliğini kısa süreli yapmış; bu da ona mükafat olarak verilmiştir.

İtirafçı Engin, bununla kalmamış, bordrolu polis memuru gibi devlete hizmet etmek üzere, Örgütün Ankara biriminde geride kalanları da tasfiye etmek üzere işe koyulmuş. Böylece 1977 yılı başından itibaren de Ankara örgüt birimi ölü ya da diri tasfiye edilmiştir; Yüksel Eriş ve Ömür Karamollaoğlu’nun ölümü, Rıza Salman’ın yakalanmasıyla Ankara örgüt birimi tasfiyesi tamamlanır.

Sıra, İstanbul’a gelir. İtirafçı seyyar tasfiyeci gibi polisin gözbebeği olarak şehirden şehre, birimden birime taşınır. İstanbul’da, bu güne kadar ayrılmayacakları ortağıyla buluşur. MİT ajanı İbrahim Yalçın’la tanıştırılır; bu ikili şebekenin buluşmasının derin arka yüzü, emekli MİT yetkilileri anılarını yazdıkça tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. İtirafçı, MİT ajanını örgüte taşıyor, kısa bir süre sonra örgütün tüm sırları ve yapılacak eylemler MİT denetimine geçiyor. Hangi saatte, nerede nasıl eylem yapılacağı, kimlerin katılacağı da dahil tüm bilgiler MİT’in eline geçmeye başlıyor; burada başka bölgelerden başlayan takip diye yapılmaya başlanan uydurmalar gerçeği örtemiyor; MİT, sadece İtirafçı Engin ve ajan İbrahim Yalçın’ın bildiği, başka kimsenin bilmediği eylem ve soygunların hangi saatte, kimlerle ve nerede yapılacağını ayrıntılı bir biçimde biliyor; üstelik bu bilgiler İstanbul Emniyet Müdürlüğüne de bu kanaldan taşınıyor (Geniş bilgi için; İstanbul MİT Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’in “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” adlı kitabın sayfa: 280-290 yer alan, “Aşırı Sol Örgütlerden Acilciler Operasyonu” alt başlığına bakılabilir). MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, örgüte katılmadan önceki eylemlerde hiçbir açık verilmemişken, İtirafçı Engin’in bu ajanı örgüte almasıyla birlikte örgüte ait tüm bilgiler artık MİT’in kontrolüne geçmiş olur. Soygundan 3-4 saat sonra, örgüt çökertilmeye başlanır. Örgütümüze yönelik 19 Ağustos 1977 operasyonun bilgiler MİT ajanı İbrahim Yalçın’dan, itiraflar ise Engin Erkiner’den gelir. (Bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ bu ikili şebekenin el yazılı itirafları dosyalarda mevcuttur)

İtirafçı Engin, polise 20 sayfalık itirafnamesini teslim eder; hayallerini dahi anlatır. Sempatizan, malzeme, evler, tanıdık tanımadık herkes ele verilir; hayalde kalan veriler bile polise sunulur, unutulup da akla gelenler, mazgal kapısından polise aktarılır. Gelecekte yapılma olasılığı olabilecek eylemler ve kimler tarafından yapılabileceği söylenir; kurgularla isimler verilir; ilginç bir şey de “yapılması muhtemel eylemler” için, sürekli olarak Mihrac Ural adı verilir.
Böylece, itirafçı Engin hayatının sonuna kadar, sırtında taşıyacağı bir kamburu taşımış olur. Bizlerde devrimci örgüt sorumluluğuyla bu gerçekleri uygun bulduğumuz bir kesitte, devrimci kamuoyuna ve halkımıza açıkladık. İtirafçı kendini tek cümleye şöyle tanımlıyor; “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16) Bizim söylememize bile gerek kalmadan kendini böylesine açık olarak itirafçı diye tanımlayan birinin bu gün de konuşmaya devam etmesi, bir hastalık değilse devam eden bir görevin uzantısından başka bir şey olamaz diye düşünüyoruz.

İtirafçı sırtında taşıdığı kamburun altında ezikliğini, çaresizliğini 3 yıldır sürdürdüğü karalamalarla hafifletmeye çalışıyor. Üç yıldır bir türlü bitirmeyi beceremediği, dolaysıyla iflasının açık göstergesi olan hayal, kurgu, yalan, senaryolarla örülü ithamları, belgesiz, kanıtsız olmaktan muzdarip kalmaya devam ediyor.

Buna karşı, örgütümüz iddialarını, itirafçının kendi el yazısıyla açık kanıtla ortaya koyarak bu çirkin yaratığı teşhir eder. Şu, bu örgüt çatısı altına kaçarak korunabileceğini sanan bu şebeke, gittiği her yerde aynı kirlilikle çalışınca, kaçacak bir yeri de kalmamış olur. En yakın gibi görünün insanlar bile, bir itirafçının, bir MİT ajanının ahlaksızlığından uzaklaşmayı tercih eder.

Bu konuda kamuoyunu bilgilendirmek için, ayrıca bir dizi soruyla bu şebekenin iç yüzünü ortaya koyduk. O, her itirafçı gibi, korkunun ecele faydası olur sanısıyla havlamaya devam etmeye mahkum olmuştur. Kervan ise, yürümeye devam ediyor
(Bu konuyla ilgili olarak http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ linkinden 1. DOSYA ve 185. DOSYA’ya bakmak yeterlidir)

SON APTALLIK

A.

İtirafçı Engin’in aklını, ortağı gibi para almış bulunmaktadır. “başka ülkede maliye haber alsa adamın yakasına yapışırdı” diyor. Bir de Maliyeye ihbar etmek istediğini belirtiyor. Her yazısında dile getirdiği ve bununla hangi aptalları etkileyeceğini bilmediğim hayali paralarımla ilgili feryatları bitmiyor. “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar” derler ya öyle bir şey. Hele bu para hayali olunca çok daha fazla yorar.

İtirafçı, hayallerine kadar uzanan paralarım için yapabileceği tek şey, her zamanki işi olan ihbarcılığa sığınıyor. Bunun için maliye polislerinin devreye girmesini talep ediyor. Bu ihbar, Suriye’de işe yaramadığı için ona önerim, “nasıl olsa işin bu, git uluslararası mali polise ihbar et”.

Oldu olacak, “Suriye’ye askeri operasyon için ABD, NATO ve Türkiye’ye çağrı” yapıyorsun. Hepsi birden aradan çıkmış olur.


B.

8 Temmuz 2011 tarihinde ABD Şam Büyükelçisi Robert Ford, eli kanlı Müslüman kardeşler şebekelerinin karargahı Hama kentine destek ziyaretine gittiği ortaya çıkmıştı; İtirafçı Engin Büyükelçinin kuyruğuna asılıymış, baktım da fark edemedim. “Suriye’ye askeri operasyon yapılsın” diye çığlık atınca fark ettim. Ben ve yoldaşlarım, ABD ve Fransa’nın Şam Büyükelçiliğini protestoya gittik, itirafçıyı orada aradık, bulamadık. Dostlarını bırakıp kaçmış, Şam’daki protestomuzda yakalasaydık, komşumuzu istila naraları atan bir çömeze gereken karşılığı vermemiz kaçınılmaz olacaktı; her şeye rağmen burası Ortadoğu, hiçbir şey belli olmaz, Irak’a, Libya’ya tankların sırtında Amerikanın uşakları olarak giren kukla ve ajanların sayısı az değildir.

Burası Suriye, buraya ayakları üzerinde gelen istilacının tek şansı var ülkesine sırtüstü dönmektir. İtirafçı Engin’i ve ortağı MİT ajanını İbrahim’i bekliyoruz…

C.

İtirafçı Engin, iç dünyasından mı, bilinçaltından mı bir kıskançlık krizi içindedir. Nedense ben ve çocuklarımın bindiği hayali jeep arabaları kıskanıp duruyor. İçimden “Allah dualarını kabul etsin” diye söylendiğimi de itiraf edeyim.

Aptal, bana karşı tepkilerini bu hayali söylemlerle işe yarar hale getireceğini sanıyor. 3 yıldır tek bir doğru iddia, yalan olmayan tek bir cümle kurmadı. Bu bir iflastır, bir tek kişi adı etrafında 3 yıl kesilmeden yazmanın başarısızlıktan başka bir izahı olamaz. Farkında değil…

İnsan, hangi çağda yaşadığını bilmeyince zaman ve mekan şaşkınlığı yaşar; jeep değil, imkan olsa uçak, jet binilir, en ileri teknoloji ve en ileri refah değerlendirilerek devrimcinin daha ileri bir uygarlık mücadelesine atılması sağlanır, bununla da çabalarının amacını simgeler. Bu aptal, gökdelenleri yıkarak gecekondu yapmayı devrimcilik sanıyor.

Akılları itirafçılığa eğilimli ya, söylenip duracak, nasıl olsa yalandan kimse ölmemiştir. Bilmeyenlere aramızda kalması şartıyla tiyo vereyim; Tüm ailenin ve yoldaşların bindiği ortak uzay aracı 1986 model Marcedes, iyi mi?...

Düldülümüzün 25. Yıl dönümüne itirafçıyı da davet edeceğiz…

D

Başka komedi ise yine para, yine para yine para…
Filistinliler şehit yoldaşlarımız için “adam başı 50 bin dolar” vermişlermiş. 4 şehit, 200 bin dolar; önceki yazılarında fiyat daha düşüktü, enflasyon oranlarına göre yükseltmiş bulunuyorlar (İtirafçının cinnet derecesindeki para algısı, şehitleri bile koyun gibi fiyatlandırmaya götürüyor.).

Kurguda sınırsız demagoji, bu adamın sığ bilinciyle ancak bu kadar olur; Basına yansıdığı kadarıyla, Saddam en güçlü döneminde bile “adam başı 20 bin dolar” vereceği yalan vaadi yapmıştı. Filistin örgütlerini bilenler bu yalanın komikliğini de iyi bilirler.

Kaldı ki, gerçeği öğrenmek, bu kadar zor değil. Basit bir başvuruya, resmi cevap bile alınabilir. Ama adamın derdi bu değil, uydur, uydur yaz, doğruyu kanıtlamak için çırpınan çırpınsın.

Oysa, bilinen basit hukuk kuralı gereğince, iddiayı yapan ispatla mükelleftir (hukuk, herkese lazım olabilir, elimize düştüklerinde hukuk diye feryat etmesinler).
Dünya alem bilir ki, Filistin örgütlerinin “kıçlarını silecek paraları yok” (Filistinlilerin kendi ifadeleri); o kesitte ve bu kesitte ölümüne giden silahlı adamlarına aylık bile veremezken, şehitlere 50 bin dolar vereceklerini var saymak aptallık değilse, komiklikten başka bir şey değildir.

Bu sallamayı yapanların ahlak namına bir şey taşıması mümkün değil. Bir itirafçının ahlaklı olduğunu kim iddia edebilir ki…

“25 milyon dolar”ım olduğunu unuttular galiba, 200 bin dolar da ne ki, bozuk para bile saymam… Hesaplarını yeniden gözden geçirsinler, ben çok daha fazlası olduğu kanısındayım!

Biraz dikkatlice cümleleri okuyan biri de çok rahat bir şekilde çelişkileri yakalayabilir. İtirafçı Engin farkında değil, bir yandan yoldaşlarımızın “Filistin davası için şehit olmadılar” iddiasını atıp “iki Filistinli örgütün çatışmasında öldüler” diyor. Diğer tarafta, kasası EL FETİH elinde bulunan Filistin örgütlerinin en çulsuzu NİDAL Cephesinden bu meblağların alındığı iddia ediyor. Nidal cephesini bilenler bilmeyenlere anlatsın; bu cephede yer alışımızın en önemli nedenlerinden biri, nispeten bağımsız hareket etme eğilimimizdendir. Trablus bölgesinde de bunu büyük ölçüde gerçekleştirdik.

Bu bölgedeki savaş ise herkesçe açıktır; İsrail, gerici Filistin örgütlerini Lübnan’ın güneyinden sürerek (1982 savaşının önemli bir nedeni de buydu) kuzeye, Trablus bölgesine konuşlandırmak istedi. Bu plan Mısır ve Amerikan yardımıyla da ikame edilmeye çalışıldı. Ancak Lübnan’ın direnen tüm devrimci güçleri, direnen Filistinli örgütler, buna şiddetle karşı çıktı. Bu palan Filistin devrimini tasfiye etmek kadar, çatışmayı farklı alana, Lübnan içi bir mezhep ve din savaşına sürmek anlamına geliyordu. Bu da İsrail’i rahatlatacak bir adımdı. Bu adıma güçten düşeceğini anlayan Em Fetih güçleri de alet oldu. Akıl almaz paralarla, devrimci direnme safları parçalanmaya çalışıldı, birbirine düşürüldü. Filistin davasının Oslo anlaşmasıyla girdiği kaos işte tas tamam burada mayalandırıldı. Filistinli davasının gerçek temsilcileri ise buna karşı tutum aldı. Tüm bölge devrimcileri de buna katıldı. Biz de bu bölgenin devrimcileri olarak İsrail-Amerikan çıkarlarını temsil eden, Arap gericiliğinin de alet edildiği bu plana karşı tüm bölge adına savaştık, şehit düştük.

Bunu 30 yıl sonra kirletmeye çalışanların, bölgemize NATO, ABD, BM ve Erdoğan’dan askeri operasyon talebini, ülkemiz Siyonistlerinin istemesi tamamen birbiriyle uyumlu bir konumlanıştır. Bunlar dün ne idi iseler, bu günde aynıdır. Bunların para delisi olmaları ve tüm yazılarının temel konusunu para oluşturmasının nedeni de budur.

Adam eleştireceğim diye bu ölçüde Siyonistlik yapmak ilginçtir. Acıyorum, hepsi bu.
İtirafçının sinirleri sakinleşsin diye, özel bir yazı siparişi veriyorum, hadi bakayım “garson” evladım iş başına. Hesap nasıl kesilir onu öğreteceğim de…
Evet, olay budur, bir itirafçının aklı ancak bu kadar sığ olur, nasıl düşünsün ki; derdi yalan üretmekten ibaret, daha çok ve daha çok yalan, kimse inanmasa bile kafalar bulanır.

Oysa, Acilciler sadece ve sadece enternasyonal dayanışma adına Filistin davasının orta yerinde yerlerini aldılar. Bu uğurda şehit oldular, bunun tek karşılığı yolumuzu aydınlatan şehit anılarıdır.

İtirafçı ve MİT köpeklerinin karalamaları ise, sadece hayatları boyunca içinde yer aldıkları itirafçılık gibi kirli işlerin ifadesidir.

E

Diğeri malum, İbrahim Yalçın. Aralarında bile “zaaf göstermiştir” ithamından kurtulamamış bir MİT ajanı. Bizim söz söylememize bile gerek yok, el yazılı itirafnamesinde kendini tanımlıyor;

Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:7) Diyor.

“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu ajan, muhatabımız değil cezasını beklesin.

Nebil Rahuma yoldaşın öldürülmesinin tek nedeni bu hayvandır; 2 kg altını örgütten habersiz alıp cebine indirmiştir (biz bilmiyorduk, gizleyip durdu, sonra itiraf etmek zorunda kaldı) ve yoldaşın katledilmesine neden olan tek gerekçeyi oluşturmuştur.

Bu ajan, sorduğumuz sırat köprüsü sorusuna hala cevap verememiştir. Bu adam MİT olduğunu itiraf etti. Ama bunun ötesi vardı, ne zamandan beri MİT’le ilişkide devrimci hareketlere zarar veriyorsun? Diye sorduk, cevap veremedi, itirafnamesinde bir yığın çelişkiyi ortaya koyduk, örgüt merkezine ilk gelişinde MİT talimatıyla geldiğini neden gizlediğini ve MİT’e neleri aktardığını sorduk, cevap veremedi. Diz bağları çözüldü, korktu; korkunun ecele faydası yoktu, bunu öğrenecek.

Karalamalarla, uyduruk senaryo ve belgesiz kanıtsız ithamlarla kamburunu örtebileceğini sandı. Ama olmadı. Bu adam, zaten hayatında tek siyasi cümle bile kurmamış bir ajandır. Bitmişi ele almanın bir gereği yoktur. Gününü beklisin (Bunun konuyla ilgili olarak http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ linkinden, 179 ve 214. DOSYA’lara bakınız)

F.

Bu şebeke, Acilden kaçınca TKEP’e sığındı; köylü kurnazları bu kirli insanlarla bir şey kazandıklarını sandılar. Sonuçta TKEP buharlaştı. Bu buharlaşma nasıl oldu bilemiyoruz, polis, MİT neler yaptı bilemiyoruz Bu örgütün emekçileri bunun hesabını er ya da geç soracaklar, diye düşünüyoruz.

TKEP buharlaştırıldıktan sonra, bu ikili çete bu kez bir daha Acilcilere çamur atmaya, onurlu direnme tarihimizi kirletmeye başladılar. Hani derler ya “İstenince, Kuran’dan bile şeytan sözü çıkarılır” işte öyle bir şey. Onurlu bir tarihi direnme örgütünde binlerce çabanın olduğu bir yerde, “hata yapmamanın sigortası iş yapmamaktır”. 35 yıla yayılan, ülkemiz dahil bir dizi yurt dışı ülkesindeki çabaları ve zorlukları içeren çalışmalarda hatalar da gündeme gelmiş olabilir. Ancak bunları bile, belgesiz, kanıtsız, tanıksız, duyum ve ölü konuşturucularının karalama çorbasına dayanarak bir tarihi direnme örgütünü kirletmeye çalıştılar. İşleri bu. Bir derin yerden işaret gelmiş ve iş başına dönmüş gibiler. Gibisi fazla…

Adama günaydın derler, itirafçısı 1982’den, MİT ajanı 1988’den beri örgütümüzle uzak yakın hiçbir ilgileri olmamasına karşın 2011’de mi aklına geldi bunlar. Oturup 1982 ayrılığında, tartışmaların en keskin olduğu kesitte yazdıklarına baksınlar; örgütü öven, çabalarımızı takdir eden yazılarına baksınlar (bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ tümü bu linkte, el yazıları ve altında imzalarıyla DOSYALARDA yayınlandı).

Kökleri 1970 yıllarına dayanan ve olduğu gibi bu güne gelen Türkiye’de hiçbir devrimci örgüt kalmadı. Kongresinin seçtiği sorumlularıyla, gerilemelerine rağmen ayakta kalan tek örgüt THKP-C (Acilciler) örgütüdür. Yayınlarıyla, olduğu kadar olaylar karşısında aldığı fiili duruşlarla bu örgüt mücadelede kararlılığıyla yürüyor. Bu ikili şebekenin sıkıntısı da budur. Varız ve var olana saldırıyorlar. Görevleri bu. Elbette ki MİT’in başka alanlardaki ajanları gelip örgütümüze saldırmayacaktı, karalamayı doğal olarak bu örgütte bir zamanlar bir biçimde yer almış olanlar yapacaktı. MİT, ajanlarını bunun için el altında tutar ve zamanı gelence de böyle işe sürer. Olay bu yanıyla çok açık, bu ikili şebekeyi tanıyan herkes da ayrıntıları bilir (bunun için eski yoldaşlar, bunları neden zamanında tasfiye etmediniz diye şu ana kadar bizi eleştirir)

Böylesinin dünyada bir başka örneği yoktur. Yaptıkları, polis işidir, derin devlet, Özel Harp Dairesi işidir. Veriler tamamıyla bu gerçeğe işaret ediyor.
Örgütümüzün İstanbul biriminin 1977 yıllarında uğradığı baskınların gerçekliğini öğrendiğimiz gibi, bu gerçekleri de MİT’in yetkilileri emekli olup anılarını yazdıkça resmi olarak öğrenmiş olacağız. Bizim çabamız, elimizdeki verileri kamuoyuyla paylaşmaktır.

G.

Şimdi de örgütümüzün temel kadrolarına, uzun yıllar örgütün yükselişinde emek veren, işkence zindan yatan, ülkede kararlıca kalarak mücadele yürütenlere çamur atmaya çalışıyorlar. Bunun için de Amerikan filmlerinden bildiğimiz, biri iyi polis diğeri kötü polis rolündeler. Kendilerine yakışan ifşaat furyasıyla ilgileri olmadıkları tarih üzerinde hüküm verme şaklabanlığı yapıyorlar. “Aynı yerde durduklarını” dile getirerek övünürken, 1. Kongreye gönderdikleri el yazılarıyla bu gün durdukları yer arasındaki uçurumu unutuyorlar. Tarih ve tarih yazımı bir akademik dikkat isterse, bunların yaptığı olsa olsa, M. Yavuz yoldaşın, itirafçıdan ilham alarak önerdiği “Tuvalet Taşı”na yapılacak olandan ibaret kalır.

Özel mektupları izinsiz yayınlama ahlaksızlı kişinin kültürüyle ilgilidir. Buna kimse karışamaz. Temel kadrolarımızın bizlere gönderdiği özel mektupları açıklarsak küçük dillerini yutarlar (sonuncusu bu hafta gönderildi), Bunlar yoldaşlık bağını bilmiyorlar, Acilciliği hiçbir zaman içlerine sindirmemişler, kirlidirler kirletmeye çalışacaklar, bu kişinin doğasıyla ilgili bir duruştur, başka türlü yapamaz. Buradan, temel ekibimiz dediğim yoldaşlarla özel mektuplaşmalarımızın içeriğini bilsinler isterim; her zamanki dik duruşlarıyla, sevgi, saygı ve bağlılıklarıyla düzenli haberleşme ve yazışmalarıyla, bu mücadelenin emektarları olmaya devam etmenin belgelerini bulacaktırlar.

Ancak, genetik akıl atlasları kirlilik saçmak üzere kurgulanmış hastalar için hiçbir açıklama şifa olamaz. Utanması olmayan bu insanları, geçmiş ortak emeklere hürmeten muhatap almadım, almayacağım da ancak elimde olmadan suratlarına tükürmekle yetineceğim.

Bu şebeke anlamıyor, biz kendimizi pisliklerden özgürleştirdik, hedef kitlemizle uzak yakın ilgileri olmadığını, bu nedenle ne kendileri ne de onlarla ilgili olabilecekleri önemsemeden çalışmalarımızı sürdürdüğümüzü bilmiyorlar. Yazılarımıza baksınlar ne demek istediğimi iyi anlayacaklar. Anlamadıkları, çılgınlık ölçeğinde içine düştükleri çözümsüzlük ve iflas da buradan kaynaklanıyor.

Onurlu mücadele insanı Fuat Çiler yoldaşı bir kenara bıraksınlar, dönüp Burgaz’ın Suriye konusundaki tavrını öğrensinler bakalım, bu alçaklar için hangi küfürleri ettiğini kulaklarıyla duysunlar; bana ve Remzi yoldaşa telefonda söylediklerini, bir de onun ağzından duysunlar.

H.

Sonra, bu şebekenin, medya duyumundan öteye geçmeyen siyasal düzeyleriyle, ABD, NATO, BM Türkiye, yani önüne kim gelirse gelsin, sırf Mihrac Ural’a düşmanlık için Suriye’ye askeri operasyon çağrıları yapma komikliğine benim söyleyeceğim tek şey; Suriye halkının son sözünü söylediği, 15 milyon insanla meydanları doldurduğu güne baksınlar.

29 Mart, 21 Haziran 17 Temmuz 2011 tarihinde sadece Şam’da milyonlar üzerine milyonlarca Suriyeli, Lübnanlı 30’u aşkın devrimci örgüt ve bölge ülkeleri devrimci hareketlerinin katılımıyla yapılan, “Suriye yönetimi ve halkına destek, emperyalist güçlere karşı direnme” mitinglerini hatırlatacağım. Buna günü birlik ülkenin tüm köy, mahalle, ilçe ve illerinde kesilmeden süren destek mitinglerine akın akın gelen, milyonlar üzerine milyonlarca Suriye vatandaşının haykırışlarını, suratlarına bir tükürük, bir şamar olarak patlatacağım. Ötesi BOP uşaklığıdır, herkes safını belirlesin.

İ.

Son komedi ise, diplomalarıyla her gün övünen cahilin anayasa üzerine yaptığı sallamalardır.

İtirafçı, demokratik anayasa mücadelesini kumar masasındaki “restleşme” gibi algılıyor. Sorunu CHP ile AKP arasında görüyor.

Bu aptalın yazılarını takip eden varsa mutlaka yakalamıştır, elastiki kelimelerle her an her yöne dönecek bir tarz, bilgi kaynağı medya olması nedeniyle tedirgin söylemler ya da reklamları andıran parlak cümleler. Altı üstü bu kadar.
Bilgi, araştırma diye bir söylemi yoktur. Kendine ait bir soyutlaması ise hiçbir zaman olmamıştır.

Bu konuda söylenmesi gereken şey, 135 yıldır 5 anayasaya rağmen başarılmamış demokrasinin ikamesi için, halklarımızın ve özellikle Kürt halkının nesnel veriler üzerinde yükselttiği mücadeleyi bu sürecin temeline oturtma gereğidir. “restleşme”yi değil. Siyasetin bu son halkasında ortaya çıkan mücadeleyi bir kumar restleşmesine benzetmek en hafif deyimle halkın özverilerini inkardır. Bu benzetme de değil, halkın özverilerle yükselttiği mücadeleyi iç dünyasındaki milliyetçi reflekslerle küçümsemedir.

Ülkemizin milliyetçi solcularında bir hastalıktır bu duruş. Normaldir ve ben bunu çok iyi anlarım; bu ülkede egemen ulus solculuğunun azınlık devrimcilerine nasıl yaklaştığını bilmeyen yoktur. Bu konuda yazdığım “ANAYASA MARATONU” başlıklı makalemi, AYRI VARLIK bloguma bakarak, okuyabilir ve itirafçı aptalın siyasi olma çabasındaki cehaletini yakalayabilirsiniz.

SON REFLEKS

İtirafçı çok şaşkın. Beli ki her yazım, her eleştirim içine çok oturuyor. Yoksa 3 yıl boyunca, 30 yıldır ilgisi olmadığı bir örgüte ve sorumlularına böylesi bir şaşkınlıkla, yalan ve abartmalarla saldırmazdı. Bu refleks bir iç sıkıntının ifadesidir. Bunu son yazdığı ve yine Mihrac Ural adını başlığa çıkarttığı yazısında da (18 Temmuz 2011) görmekteyiz; “Mihrac Ural’ı bitirdik, yok ettik, tecrit ettik, sol içinde yeri kalmadı, devrimci katili olduğu anlaşıldı, siyasi yazıları tın tın…” vb. Malum nakarat, peki ölçüt ne? Belgesi, kanıtı nedir bu iddiaların. Bir hiç.
Adamın okuruna saygısı yok ya, istediği sallamayı yapar önemsemez bile; aynı yazısında, eski yoldaşlardan gelen eleştirilere ve eleştiri edenlere karşı ahlaksız küçümsemelerle saldırıp durmasıda bunun bir ifadesi.

Ben bu kısımda başka bir şeyden söz edeceğim. İtirafçı benim yazılarımın yayınlandığı sitelerde yazılarının yayınlanmasını istemez (Ama ortaklarından A.O vb. bu konuda hiçbir sıkıntı duymaz, tersine reklamın iyisi kötüsü olmaz der). Böyle bakınca İtirafçıyı tutarlı biri sanırsınız. Mihrac Ural’la aynı grup ya da sitede yazılırının yayınlanmasını ve adının geçmesini istemez.

Bu nedenle www.gomanweb.com sitesi moderatörüne tepkisini bildiren bir ileti gönderir ( 5. Mayıs. 2010 ). Modoretör Mustafa Elveren hoca da ona hakkıyla insanlık, yazarlık, yayıncılık ahlakını öğreten bir cevap verir. Bu bilgiler tümüyle ve ayrıntısıyla bana da iletilir ( bütün bu yazışmalar Mayıs 2010 tarihinde AYRI VARLIK blogunda yayınlandı). Buraya kadar her şey normal.

Okurlarıma her zaman bu itirafçının turasız, silik, sinsi, kinci, demagoji dışında bir şey olmadığı, tutarsız ve kof biri olduğunu anlattım. İşte açık ispatı;
Yıllardır üyesi olduğum Diyarbakir@yahoogroups.com yazılarım yayınlanır. Engin Erkiner bir yıl önce bir yazı gönderdi ve yayınlandı. Ancak sonra kesildi. Anladım ki adam tutarlı, benim olduğum yerde olmak istemiyor. Ama öyle değil, böylesine prestijli bir grupta yer almamak onun için büyük bir kayıp; kendine güvensiz insanlar her zaman kendilerine sığınacak bir yer ararlar. O da böylesine prestijli bir grupta olmaya can atacaktı. Oysa kendisi “bol diplomalı” biriydi, nereye düşse ayakları üzerine gelirdi. Ama öyle değil. Mihrac Ural’da yazıyor olsa, bu grupta yer almak ilkeleri çiğnemek anlamına gelse de değerdi.

O cahil yazılarını bu grupta kim okuyor bilmem, ilgili de değilim. Ben fikirlere ve fikirlerin özgürlüğüne inanırım. Bu açıdan kimin nerede nasıl yazdığını önemsemem. Şimdi bu ilkesiz herif yazılarını benim uzun zamandır yazmakta olduğum grupta, kendi reklamı için göndermekte bir beis görmemektedir. Yani yazıları yazılarımla birlikte yayınlanır oldu. Peki ilkeler nereye gitti, bu palavracının ilkesi olsaydı, yönetici olmanın sorumluluğuyla, poliste bir tokat yemeden itirafçı olmazdı. Olay bu kadar basit.

Diyeceğim şu, zorlamalarla gerçekleri ters yüz edemiyorsunuz, ufaksanız, tüylerinizi ne kadar kabartırsanız kabartın gerçekte ufak kalacaksınız…

Arkadan nal toplayan böylesi onursuz, böylesi ahlaksız bir itirafçıya acımayıp da ne yapayım…

RECEP YOLDAŞ

Buraya kadar yaptığım giriş yeter. Şimdi şehit yoldaşlar ve anılarımıza geçebiliriz.
İşte bu şebekenin de bulunduğu bir kesitte, Isparta Ceza evinde Recep Güregen yoldaşı tanıdım. O bu şebekeyi tanıdığı an nefretle anmış, birçok fırsatta gereğini yapmak için öneride bulunmuştur. Onu hep, bu sorun şiddetle değil, kuşatmayla, tecritle çözülür diyerek teskin etmeye çalıştım. Bu yöntemim de sonuna kadar bir ilke olarak bu türlere karşı örgütün politikasını belirledim. Böyle olmasaydı, herkes gibi kendileri de çok iyi bilirler ki, yaşamları iki dudağım arasında biterdi.

“Recep yoldaş, farklı bir alemin alaylısıydı. Ceza evinde adli bir mahkum olarak bizimle bir aradaydı. Zindan sürecimizi bir siyasi alan çalışması haline getirmiştik. Mahkumlarla ilgileniyor sorunlarına çözüm bulmak için çalışıyorduk. Siyasi mücadeleye eğilim olanları eğitim çalışmalarına, kitap okuma etkinliklerine davet ediyorduk. Bu geniş kitle içinde bize yakınlığıyla, içten ve dürüstçe yaklaşanların başında Recep yoldaş vardı. Bizde ona önem verdik.

Bir siyasi ilişki bağları bu yakınlaşmanın ardından kurulmaya başlanmıştı. Duyarlılık bu noktadan sonra, alaylı olmaktan çıkıp medresede diz çürütmeye doğru yöneldi. Recep de bu süreci başarıyla aşmak için canla başla kendini bizlere ifade ediyordu.

İlk kitap okumaları, eğitim çalışması türünden sohbetler böyle yükseldi. Zindanları medrese haline getir geleneğimizin bir parçası olarak Recep yoldaşta sürecin bir parçası oldu. İnsan olarak bizlere, siyasal olarak da örgütsel değerlerimize tutkun bir sevgiyle bağlandı. O kesitte bizleri tek tek tanıdı. Kişileri, işkencedeki tutumlarıyla ve gelecekteki yerleriyle bilince çıkardı.

Mahkememiz Isparta’da başladı. Mahkemeye çıkışımız devlet açısından akıl almaz önlemlerle oldu. Ring arabasının geçeceği sokaklarda, binaların üzerinde polis, asker jandarma her türden güvenlikçi otomatik silahlarla konvoyumuzun geçişini takip etti; Acilciler adı, zindanda olmamıza rağmen, geride koruduğumuz yöneticilerin yükselttikleri mücadeleyle devlet için üzerinde durulan bir tehlike olarak algılanmıştı. Bu normaldi. Zira içerde olmamıza rağmen, dışarıda bıraktığımız yönetici yoldaşlarla, örgütümüzün yükselişi için elimizden gelen her şeyi, sorumluca yerine getirme mücadelesi veriyorduk. İtirafçının etkisini, esir düşmemize rağmen kırmış, yeni süreç ilgili bilgi almasının sakince yapılan, bir kuşatmayla etkisizleştirmiştik.

Zindan sürecimiz boyunca örgüt, bizlerle tam bir dayanışma ve bağlılık içinde dışarıda kalan yöneticilerle yoluna devam etti. Ziyaretçi akını o kesitte örgütsel yükseliş ve yaygınlığımızın bir belirtisi olarak kendini ifade ediyordu. Bu nedenle sürgün edilmediğim bir ceza evi kalmadı.

Recep Yoldaş bu gelişmeleri yakından izliyordu. Örgütümüze katılma isteğini yaptığında, “önünde uzun bir yol” olduğunu belirttim. Önce alaydan medreseye yükselmesi gerekti. Geçmişiyle ilgili özeleştirisini halkımıza karışı bir biçimde yapması gerekirdi. Kendini aşmalı bizden biri olmalıydı. Çok sıcak ve içtendi, her şeye hazırdı.

Mahkemeye çıkış günlerimiz yaklaştıkça, mahkemedeki tutumla ilgili etkinliklerimiz üzerine verdiğim karar, bir yandan savunmanın nasıl olacağına ilişkinde diğer yandan kamuoyuna mücadelemizin ve doğrularımızın arkasında olduğumuzu örgüt pankartını açarak ilan edeceğimiz yönündeydi.

Acilciler davasında savunma konusu:

Aynı davanın insanları olarak Isparta cezaevinde toplandığımızda, savunma üzerine kimsenin belirgin bir kanaati yoktu. İtirafçıların ise her zamanki sinsiliklerle kendini koruma çabası belirginleşiyordu. Buna son verdim. Açık ve net tutum aldım ve bunu uyulacağını ifade ettim. “poliste çözülen, itiraf ettiği her şeyi direk kendi adına üstlenecekti”. O gün bulunabilecek en olumlu çözüm buydu. Bir iç sorun yaşanmamak için, o günün verileriyle yeterli olan tutum buydu. Şiddet değil önlem ve çözüm örgütsel yönetimimde esastı bunu dün gibi bu günde sürdürme kararlılığı içinde oldum. Recep yoldaş bu gelişmelere de zaman zaman ortak olacak bir yakınlık ve örgütsel ilişkide ilgili oluyordu; o kesitte Recep yoldaşın gösterdiği haklı refleksler, örgüte zarar verenler için bir yaptırım olarak uygulansaydı, bu gün boş teneke lakırdılarını duymamız mümkün olmayacaktı. Ancak örgütsel süreç reflekslerle yönetilemezdi. Yaraya tuz basılmıştı ama her şey bilinçte korundu.

Örgüt pankartının açılışı:

Aldığım ikinci önemli karar örgüt pankartının açılması kararıydı, Ali sönmez yoldaş bu onurlu görevi günülüce üstlendi.

Mahkemede açılacak Pankartı ellerimle çizdim. Ali Sönmez mahkeme salonunda devrimci haykırışlarla pankartı açtı. Mahkeme salonu karıştı; Annam, babam, dostlarım ve yakınlarımda orada dehşete düşmüşlerdi. Jandarma üzerimize yürüdü. Ali sönmez yoldaşın haykırışları yalnız bırakılmıştı. Sonucu ne olursa olsun ona katıldım ve üzerimize gelen jandarmalara karşı direndik. Onursuzca sessiz kalan kişi itirafçı oldu. On yıllar sonra “siyasi savunma” yaptığı iddiası ise bu ayrıntıları bilmeyenlere yutturulacak püsküllü bir yalandı. O siyasi savunma yapmaya mahkum edildi. İtirazı da olamazdı çünkü bir itirafçıydı. Böylece Türkiye devrimci hareketi tarihinde ilk kez bir itirafçı örgüt kararıyla siyasi savunma yapmaya mahkum edilmiş itiraflarının tümünü üstlenmesi sağlanmıştı. Bu şeref acilcilere aittir.

Şehit Recep Güregen, bu süreçlerin canlı tanığıydı. Maharetleriyle de zindan içinde yapılabilecek her işte katkı sahibiydi. Mahkemede aldığımız tutumun yankısı, basın ve ülkemizde oldukça etkili olmuştu. Bu etki Isparta cezaevinde de kendini gösterdi. Acilcilerin Adli mahkumlar komünü algısı ve oluşumu buradan itibaren ete kemiğe bürüdü.

Recep yoldaş sabırsızlıkla İstanbul’daki mahkeme gününü bekledi. Halkına karşı geçmişiyle ilgili öz eleştirisini, aynı yolla yapmak istedi. Mahkemede okuyacağı metni yazdım; bir sayfalık bir metindi; önemli cümleleri hala aklımda, “geçmişte yaptığım yanlışlardan dolayı halkımdan özür diliyorum, yolum halkımın çıkarlarının yoludur, bu yolu THKP-C (Acilciler) örgütü içinde bir militan olarak sürdüreceğimi ilan ediyorum…” diye devam ediyordu.

Pankart hazırladım, beline sardı ve İstanbul’daki mahkemesine yöneldi. Sonra aldığımız haberler Recep yoldaşın mahkemede gösterdiği devrimci tutum ve haykırışı teyit etmişti. O artık bir Acilci militandı, alaylı olmaktan çıkmış medreseli olmuştu.Sonrası zindan zindan ördüğü devrimci direnişlerle ilerledi; meşhur Sinop Kalesi Cezaevinin yakılması bu direnmenin önemli bir kesitidir.

Recep yoldaş bir kararlı iradeydi. Sigara biricik tesellisiydi ve günde, birden çok sigara paketi tüketirdi.

Bir gün yanıma geldi. “siz sigara içmiyorsunuz. Bu ilke ise, buna uymak isterim değilse yine bırakmak isterim, üzerimde geçmişten kalan olumsuz bir izle yürümek istemiyorum”.

Bunun üzerine, “Genelde yoldaşlarım sigara içmez, ilke değil bir duruştur. Bana uymak istersen bunu bir defada bırakacaksın ve bitecek” dedim.

O an hiç düşünmeden, önceden düşünüp algılamasını tamamlamış olarak, elindeki sigarasını küllüğe ezercesine bastırıp söndürdü. Gömleğinin ön cebinde yeni açılmış sigara paketini de çıkartarak, avucu içinde sıkıştırıp büzüştürdü, ezdi. Ve yere attı. Buraya kadar dedi. O günden itibaren sigarayı ağzına almadı.

Bu duruş, bir yanıyla bizleri örnek alan sevgisinin ifadesiydi, diğer yanıyla bu sürece kararlıca girdiğinin de bir göstergesiydi. Bizim çevremiz genellikle sigara içmezdi. Devrimci olmanın, sigara içip içmemekle ilgili olmayacağını söylemeye bile gerek yoktu. O, her şeyiyle bize benzeme çabasında saygı ve sevgiyle göstermek istediği bir tutum almıştı. Bu satırları yazarken bir kez daha, sevgi olmadan devrimciliğin asla olmayacağını hatırlatacağım.

Recep yoldaş örnek bir evrim süreci yaşadı. Niğde cezaevi firarı sonrası derhal örgütsel göreve koştu. Sağlam bir ekip oluşturup, sürece kararlıca atıldı. Bu sürecin gelişmelerinden doğal olarak örgütsel işlevleri dondurulan İtirafçının uzak yakın bir bilgisi ve haberi yoktu. Ceza evinden örgütsel yükümlülüklerimizi başarıyla yerine getirmemizin altında da bu ihtiyatlı tutum yatmıştır.

Acilciler bir onurlu direnme örgütüdür. Tarihleri bu örneklerle doludur. Recep, Silifke’de polislerle çatışmada şehit oldu. Direndi, teslim olmadı. Çünkü o gerçek anlamda bir Acilci militandı.

Dün gibi bu gün de demokrasi mücadelesinin kararlı insanları olarak, Recep yoldaşın anısını tarihimizin övünülecek örnekleri olarak bilince çıkarmayı bir görev sayıyorum; olumlularımız, başarılarımız bize olduğu kadar devrimci harekete de katkı sağlayan etmenlerdir. Genç devrimci kuşakların bizden beklediği de budur.

Recep Yoldaş, THKP-C(Acilciler) seni kararlı bir irade olarak, derslerle dolu anını, gelecek kuşaklara ve mücadelelerine taşımaya devam edecektir."

Hüseyin Gürkan yoldaş, bu mücadelenin bir militanı olarak şehit oldun. Mücadele de Recep Yoldaşla birlikte omuz omuza dövüştün anın mücadelemize ışık olduk yüreğimizde yaşıyorsun.

Hiç yorum yok: