HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

14 Ocak 2010 Perşembe

TIDAS'I KİM YAZDI ?

Mihrac Ural

13 Ocak 2010



Türkiye Devriminin Acil Sorunları
(TDAS) adlı broşürü kimin yazdığının gerçekte bu gün için pratik bir önemi yok. Bu soru Acil tarihi yazımıyla ilgili bir boşluğun doldurulması ve okurun elinde sağlam bir tarih bilgisi, her konusu belge ve kanıtlarla beslenmiş, akademik değeri olan örgüt tarihi yazabilmek için gereklidir. Ayrıca belgesiz kanıtsız tarih yazımına karşı, duyum, söylence, ölü konuşturmacılığıyla oluşturulmak istenen yalan ve kurguların geçersizliği için bu soruyu araştırma gereği vardır.

1976'dan itibaren, İlkerler sonrası dönemde örgütün tüm kadro ve yöneticilerini yakından tanırım. Yüksel Eriş, Ömür Karamollaoğlu, Rıza Salman, itirafçı Engin Erkiner ve diğerleri. Bu insanların hiç birinden, TDAS'ın yazılmasıyla ilgili olarak "kolektif bir yazı" dışında tek bir cümle duymadım. İtirafçının TDAS'la ilgili duruşu ise, her zaman hayır hah bir tavır içindeydi. Şöyle ki; yazan insanlar çok iyi bilirler, emek verdikleri yazılara, makale, bröşür ve kitaplara daha ilgili olurlar. Aradan yıllar geçse de yeniden gözden geçirir hata ve eksiklikler karşısında yazılarının konumunu belirlemek isterler. İtirafçının TDAS’a yaklaşımı her zaman uzaktan uzağa bir durum seyretti.

Yüksel Eriş hocayı Antakya'daki örgütsel çalışmalar ve örgüt birimi toplantılarında misafir ettiğimiz zaman, uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Örgütün bir Dirdiyak (Orhanlı) Mahallesi biriminde (Hac Halil Çıkmazındaki evde) yaptığımız toplantıda; Yüksel Hocanın dikkatini, üzerine notlar yazılmış TDAS broşürü çekmişti. İncelemeye başladı, broşür üzerindeki kısa cümleler, soru işaretleri, yıldızlar, altı çizili yerleri tek tek ve dikkatlice incelemesi, benim de ilgimi çekti.

Yüksel Hoca, bir kaç dakika devam eden bu durumun ardından, dönüp bana sordu; "Bu yazılar sana mı ait, eleştirdiğin, sorun gördüğün yerler mi var?" dedi.

Mahcup olmuştum. O koşullarda bir illegal yayın üzerinde sorgulayıcı cümleler yazmak, kutsal kitabı karalamak gibiydi.

Buna rağmen cevap olarak; " inceliyorum, konusunu iyi kavramak için kendi bilgilerimle uyumsuz olanlara not düşüyorum, ancak siz bununla neden bu kadar ilgili oldunuz, TDAS'ı siz mi yazdınız?" diye sordum. Yüksel Hocanın refleksi, TDAS'ı yazan birinin refleksiydi. Bende öylesi bir kanaat oluşturmuştu. Sorumun nedeni de buydu.

O da “Hayır. TDAS, birçok yoldaşın farklı hazırlıkları ve katkılarıyla yazılmış bir broşürdür" dedi. Tabi ki o zaman, kimdir nedir soruları sorulamazdı, buna gerek yoktu.

Güney bölgesi çalışmalarına, Ömür yoldaş, Şehit Yüksel Eriş yoldaştan sonra katıldı. Burada konu dışına çıkmak gibi olsa da, bu yiğit kadın için tüm Antakyalı devrimciler adına bir kaç satır yazmam gerekecek.

Biz Antakyalılar Ömür yoldaşı taparcasına sevdik. İnsanlığıyla, yüzünden düşmeyen gülümsemesiyle, aktiviteleriyle, gerekli olanı yoktan var etme hırsıyla ve bulduğu değerlere sarılmasıyla O, bizim için gerçek bir devrimci duruştu. Bu güne kadar, onu tanıyıp ta bu satırların yazarından farklı düşünen birine rastlamadım. Uzun süreler bizimle birlikteydi. İç içe, aileden biri gibiydi. Antakya devrimci hareketinin dokusu da bir aile gibidir, iyi kötü gün dostu bir aile. Yoldaşlık diye ayakları yere basan, feodal olmanın ötesine geçilip tüm renkleri ve farklılıklarıyla ortak bir tablo oluşturma diye bir şey varsa, o da Antakya devrimci hareketinin Acilciler tablosuydu.
Ömür'ün kod adı Ayşe'ydi. Ailemizin sevgisi o kadar yoğundu ki, ablam hamile olunca, "kızım olursa adını Ömür koyacağım" diye sevgisini dile getirirdi. Öyle de oldu. Ömür doğdu, Ömür ODTÜ Genetik Mühendisliğinden mezun oldu, doktorasını Duke Üniversitesinde bitirmek üzere. Ömür'ün yüreklerimizde kazandığı yeri, sevgimizi her şeyle gösterme çabasında olan Akdenizliler olarak, böyle ifade ediyorduk.

Ömür Antakya’da kaldığı süre içinde; baba evimde olduğu kadar, mahallemiz Dırdyak'ın (Orhanlı) Kurt Dere Çıkmazındaki tek odalı iki katlı örgüt evimizde kalırdı. Burada siyasi sohbetler yapar, bölge çalışmalarıyla ilgili gezilerimizi düzenlerdik. Bu süreçlerden birine, Rıza Salman’da katılmıştı. Yakın ilişkileri dikkat çekici olsa da evli olduklarını bilmiyorduk. (Ki, Antakya'nın Ömür sevgisi, Rıza'yı Niğde cezaevine kadar takip etti. Ziyaret günlerimizde annem yaptığı yemek ve pastalarda, tüm yoldaşlara olduğu gibi Rıza’nın da hissesini ayırırdı. 1979 sonları.)

Örgüt evindeki sohbetlerden biri de "Sovyet Sosyal Emperyalizm Tezlerinin Saçmalığı" üzerine bir tartışmaydı. Rıza, broşürün basılıp dağıtılmasına karşı rahatsızdı. Bunu bir biçimde ifade ederken, Ömür ise ortamı yumuşatma yönünde çaba sarfediyordu. Rıza geleneksel tutumuyla itici idi. Bizler de Rıza'ya; bu algıların yanlışlığını, bölgemizdeki örgütsel çalışmaların her konuda kitleye bilgi aktarımını, derneklerimizin, seminer çalışmalarımızın, tiyatro ve etkinliklerimizin mutlaka bir yayın faaliyetiyle desteklenmesi gerektiğini anlatıyor, bu tür yasakçı dayatmaları hesaba katamayacağımızı ifade ediyorduk. TEK YOL DEVRİM dergisinin, yazım ve basım çalışmalarında önemli mesafeler kat ettiğimizi anlatırken, bunun ülke çapına yayılması gerektiği üzerinde duruyorduk. Bu tartışmalarda Ömür sürekli denge rolü oynuyor, bir kırılma ortamının oluşmaması için çabalıyordu. Biz de onu kırmama adına, Rıza'yı bölgemizdeki kitle çalışmasının boyutları içine alarak, hatasını göstermeye çalışıyorduk.

Bu tartışmalar ortamında, TDAS’la ilgili görüş teatilerimiz de oldu. Ömür, broşürün yazımına ilişkin sohbetlerde, her zaman İlker Akman yoldaşı, ağırlıklı olarak öne çıkarırdı. TDAS konusu ile İlker yoldaşın adları birlikte anılırdı.

O dönemde, TDAS'ta yer alan "kır gerilla birliği" tespitiyle ilgili olarak, bölgemizde Amanos dağlarına çıkıp eğitim yapma kararımız oldu. Bunun ilk adımını, Amanos dağlarının uzantısı olan Habib el Neccar dağındaki uzun yürüyüşlerle de hayata geçirmiştik. Hızlı bir okuma devresindeydik. Bölgemiz, nüfusuna göre ülkede en çok sol kitapların satıldığı alan haline gelmişti. Kitap okuma ve araştırmalarımızla, bilgi birikimine ve oradan soyutlamalara kadar uzanan süreçler içindeydik; çünkü düzenli olarak yazıyor ve yayınlıyorduk.

Ömür'e olan yakınlığımız, kendi doğrularımızla TDAS arasında ortaya çıkan uyumsuzlukları rahatlıkla sohbetimize de imkan tanıyordu. O gün de TDAS benim için eklektik bir broşürdü. Bir elden bir akıldan hatta, ortak bir akıldan da çıkmamıştı. Broşür adeta farklı akıl ve kişilerin yorumlarını bir biçimde uyumlaştırıp, tampon cümlelerle desteklenerek ortaya konmuş gibiydi. Bu ayrıntılar o günün sorunu olmanın çok uzağındaydı, şehirler, mahalleler bölünmüş, kitle aktivitelerine yetişme sorunuyla karşı karşıyaydık. Buna rağmen Ömür'le kanaatlerimi paylaştım. Ömür bu yaklaşımlarımıza cevap vermekte her zaman zorlanmıştır. Böylesi bir sohbette, TDAS'ı kim yazdı? diye sordum.

Ömür, "Hiç bir yazı mutlak doğru değildir" dedi. "Her yazı geliştirilebilir, önemli olan bunu mücadele sürecinde yapmaktır. TDAS'a gelince; bu temel yazımız ilker Akman'ın yoğun emeğiyle, onun öncülüğünde yazılan ortak bir yazıdır." diye devam etti.

Rıza'nın bu yazımda yeri olup olmadığını sordum "evet onun da katkısı var" dedi. Ancak ayrıntıya girmedi. Israr etmedim. İtirafçı Engin'in adını bile anmadı, başka birileri de var demedi.

Kişisel kanaatlerim odur ki, Rıza Salman'ın TDAS’ın yazılımına bir katkısı olmuşsa, bu katkı II. Bölümle ilgili olabilir. Bu kanaatimi bugün de olduğu gibi koruyorum. Bunun nedeni ise TDAS II. Bölüm'ünde Latin Amerika rüzgarlarının esiyor olmasıdır; kır gerillası, halk savaşı, kurtarılmış bölgeler, askeri üsler, şehirlerin kırlardan kuşatılması, köylülüğün devrimin temel gücü olması vb. tespitlerin varlığıdır.

Bu tür sohbetleri Rıza’yla hiç yapamadık, onunla dünyayı algılama, bakış açılarımız farklıydı. Hiç bir zaman ısınamadık ve uyumlaşamadık birbirimizle. Niğde zindanında aynı koşullarda olmamıza rağmen, yine bu gerçekle yüz yüze kaldık. “Binboğa Tırmanışı” başlığını taşıyan 5. DOSYA'da konuyu tüm yönleriyle açıkladım (Bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ ).

Acil ve HDÖ ayrışması öncesi, TDAS'ı kimin yazdığı konusunda sanırım herkesin ortak duyumu ve bilgisi bu sınırlarda dile getirdiklerimle uyum halindedir. O günden bu güne, farklı bir duyum ya da bilgi, belge ve kanıta rastlamadım.

O dönemin geride kalan tek tanığı Rıza Salman'dır. Rıza Salman, TDAS konusunda yaşayan tek şahittir. Rıza’nın da kanaatlerini, HDÖ sitesinde temsil edilen yazılarda açık ve net olarak ifade ettiği kanısındayım.

Devrimci hukuk algısının, her zaman için Burjuva hukuk algısından daha temkinli ve daha duyarlı olması gerektiğini savundum. İleri olmak bu alanda da ileri olmaktır dedim. Bu nedenle, siyasal husumetin olduğu bir koşulda, kişilerin duyumları bir yana, kendi açıklamaları, görgü tanıklığı, yaptıkları iddiaları da yeterli sayılamaz. Bu ilkelerin ışığında, söylentiler, ölü konuşturmacılığı, ikili yazışmaları tek taraflı ifşa ahlaksızlıklarının belge ve kanıt olarak ileri sürülmesi, sadece aptalca bir şeydir.

TDAS'ı kim yazdı sorusunu sorarken bu temel parametrelere sadık kalmayı önemsedik. Tersi iddialarda bulunanların yol ve yöntemlerindeki ilkellik ve hukuk dışı yaklaşımların etkisinde kalmadık, herkesin bir yolu vardı, gerçek geç kalsa da ortaya çıkacaktı, diye düşündük.

O dönemin bu soruya cevap verebilecek son kişisi Rıza Salman’dır. Bu şahısla hiç bir diyalogumuz olmamasına rağmen, onun kanaatlerini temsil eden ve TDAS'ın "Üçüncü Baskıya Önsöz" başlığı altında, THKP-C/HDÖ’ ye ait bir sitede dikkat çekici ayrıntılar buldum.

Bu sitede yazılanlar, TDAS'ı kimin ya da kimlerin yazmış olabileceğine olduğu kadar, TDAS'ı sahipleniş ve aidiyetinin bu çevreler olduğunu vurgulayan önemli bir belge niteliğindedir. TDAS'ın yazımıyla ilgili, örgüt imzası atacak kadar kendinden emin olan HDÖ'cülerin algısını buraya aktarmak konumuz ve sorumuz için çok önem taşımaktadır.

Bu arkadaşlar TDAS'ı üçüncü kez basıyorlar ve III. Basım için yazdıkları önsözde tartışmaya yer bırakmayacak ölçekte de şu cümleyi kuruyorlar:

"Burada TDAS-I ' in alıntı yöntemi hakkında kısa bir açıklama yapmak istiyoruz. TDAS-I ' de yapılan alıntılar ve atıflarda "kullandığımız" yöntem, tüm bilimsel yapıtlarda kullanılmış ve kullanılan bir yöntemdir." diyorlar. Burada "kullandığımız yöntem" diyerek, 1993 tarihi itibariyle, TDAS yazımında yer aldıklarını açıkça ifade etmiş oluyorlar.

Üçüncü baskıyı yapanlar bu broşürün yazımı bize aittir ve "...atıflarda kullandığımız yöntem, tüm bilimsel yapıtlarda kullanılmış ve kullanılan bir yöntemdir" diye açıkça ifade ediyorlar. (bkz. TDAS Üçüncü baskıya önsöz. İmza, "TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ / HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ 1993" http://www.kurtuluscephesi.com/eris/tdas.htm )

Bu önsözde broşüre sahip çıkış ısrarı, teorik bir metine sahip çıkışın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bunu da, biz Acilcileri, broşürün önermelerine sadık kalmamakla –ki, haklılar “biz bunları aştık, geride bıraktık, siyasal evrimimizin gerisinde kalmıştır” dedik- suçlamakta ve "TDAS-I ' i kendi sağcı anlayışları için kullanamayacaklarını" ifade etmektedirler.(Ag link).
Bundan da önemlisi, "broşürün yazımında çalışmış bazı unsurların, zaman içinde güçsüzlüğe düşerek saptıklarında…" (Ag. link) diye dile getirilen belirlemeler, broşürün gerçekten de birden çok kişi tarafından yazıldığına kuvvetli bir işarettir.

İlgili alıntıyı bütün olarak okuduğumuzda HDÖ'cülerin, TDAS'ı kim yazdı? Sorusuna açıkça yanıt verdikleri görülür.

"Yazıldığı dönemin ilişki ve çelişkileri içinde ortaya çıkmış bazı taktik belirlemelere stratejik anlamlar yükleyerek ortaya çıkan sağ-sapmalar, hemen her zaman TDAS-I ' i kendilerine dayanak yapmaya çalışmışlardır. Ancak her seferinde TDAS-I ' in bütünselliği karşısında yüzgeri edilmişlerdir. Bu konuda en tipik örnek, broşürün yazımında çalışmış bazı unsurların, zaman içinde güçsüzlüğe düşerek saptıklarında TDAS-I ' i kendi sağcı anlayışları için kullanamayacaklarını görmeleridir." (Ag. link)

Bu önsözün yazarı çok gergin. Haklı bir refleks gösteriyor olabilir. TDAS'a sahip çıkış refleksi bu broşüre emek vermiş birinin refleksidir. Bunu anlamak zor değildir. Bu nedenle, üçüncü baskıya önsözde de tutucu bir söylem yer almıştır.

"İşte bu özelliği ve moral niteliği, örgüt saflarında ortaya çıkan bir sağ-sapma tarafından hayasızca istismar edilmeye çalışılmıştır. THKP-C/HDÖ'nün kamuoyunda "Acilciler" olarak tanınmasından yararlanmak isteyen bir takım unsurların bu adla faaliyetlerde bulunmaları, bu adla özdeşleşen değerlerin tahrip olmasını getirmiştir.

Öncü Savaşını ve Halk Savaşını reddedenlerin oluşturduğu bir grup…"
(Ag. link) diyerek ifade etmektedir.

Önsözün sonunu da açık ve net olarak, “TDAS'ın yazımında yer alan pek çok yoldaş artık yaşamamaktadır” diye bağlayıp, örgüt imzasını atmaktadır.

"Üçüncü baskı yapılırken, broşürün hazırlanmasında ve yayınlanmasında yer almış pek çok yoldaşımız artık yaşamamaktadırlar. TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ / HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ 1993" (Ag. link http://www.kurtuluscephesi.com/eris/tdas.html )

Buna karşı, itirafçı Engin Erkiner’in tersi yönde hiç bir ısrarı ya da iddiası da olmamıştır. Ayrılık süreci içinde de bu tür söylemlere tek bir yerde, tek bir cevap dahi vermemiş olup; bunu sözlü olarak da dile getirmemiştir.

1978-79 dönemi HDÖ-ACİL ayrışmasının teorik tartışmaları sürerken, Rıza Salman'la ceza evi mektuplaşmaları devam ediyordu. Bu yazışmalarda TDAS'a tek satırla da olsa sahip çıkmamıştır. Bizim siyasal şemsiyemiz altında, savunduklarımız Rıza'nın inatla savunduğu "kır gerillası, halk savaşı, kırlardan şehirlerin kuşatılması" iddialarına cevap olarak veriliyordu. TDAS'a ilişkin bir sahipleniş göstermezken, "Ben TDAS'ta konuları şöyle ortaya koydum ama sonra farklı düşündüm " de demiyordu.

Broşürü kendisi yazmış ya da, yazımında katkısı olan birinin refleksi böyle olamazdı Bu verilerin çözümlemesi çok açıktır. İtirafçı Engin TDAS'la iç dünyasında bir bağlantı sahibi olmama psikolojisiyle böyle davranmaktaydı.

TDAS 1974-75 tarihleri arasında yazılmıştır. HDÖ-ACİL ayrılığı 1979'da tamamlanmıştır. Bu arada geçen zaman 4-5 yıllık bir süredir. Tüm ön yargılarımızı bir kenara koyarak düşünelim:

1- Bu 4-5 yıllık süre içinde hiç bir makale, bildiri, yazı ve yorumun yazılmamış olması. Ülkemiz tarihinin en önemli kesiti olan bu dönemde, binlerce siyasal olayın ortamında TDAS algılarının yorumlarıyla tek bir satırlık yazının yazılmaması dikkat çekicidir.

Böylesi bir broşürü yazan kişinin hiç bir hal ve koşul altında, o kesitin askeri bakış açısının baskısı altında da olsa, yayınlanmasa da, basılıp dağıtılmasa da bir tek satır yazı yazmamış olması, tutarlı bir davranış değildir.

2- Bu yıllar içinde TDAS-I yazıldığına göre, TDAS–II neden yazılmamıştır. TDAS-I ‘ i yazan kişi ya da kişiler TDAS-II ‘ de ne yazacaklarını, en azından taslak olarak bilmeleri gerekir var sayımından yola çıkarak, TDAS-II yazılmasa da onun yerine geçecek bölüm, makale, yazım yapmaları en normal davranış olacaktı. Ancak bu da yapılmamıştır.

3- İlker Akman yoldaşın, "Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz" yazısıyla belirginleşen, günceli yazma, gelişmelere ilişkin yazım çalışma mantığı, Beylerderesi katliamında şehit olmasıyla sona ermiştir. Bu iradenin ortaya koyduğu algı ile sonradan ortalığa hakim olan algı arasındaki fark, TDAS sonrası yazım sürecinin dumura uğramasını da izah eder niteliktedir. Bu da İlker Akman’ın TDAS’ın yazılımındaki yerini ve birincil rolünü izaha yeterlidir.


Bu çözümlemeleri derinleştirmek mümkündür. Ancak açıkça belli olan bir gerçek var ki, İlker’lerin ölümüyle birlikte birçok şey darbe yemiştir. İrade yetmezliği ortaya çıkmıştır. Neyin nasıl yapılacağı konusuna cevap verebilecek, etkin, öncü bir irade kalmamıştır. Bu da TDAS'ı yazan, derleyip ortaya çıkartan iradenin yok olduğuna güçlü bir işarettir. Bu irade olmayınca ne TDAS-II, ne de onun yerini tutabilecek bir yazım faaliyeti ortaya çıkmamıştır.

Tablonun bu verilerinde, itirafçı Engin Erkiner'in karar sahibi, irade beyan edebilecek ya da böylesi bir broşürün yazılımını başarabilecek kapasitede olmadığı görülmektedir. Zaten kendisinin bu iddiayı çok ürkekçe,sanki birileri sırtına yıkmış gibi yapması da buradan geliyor. HDÖ'cülerin resmi yayınlarında (o kesitin yaşayan tek kişisi olması itibariyle Rıza Salman’ın) “TDAS kolektif olarak yazılmıştır” beyanı, bunu tartışma götürmez bir kesinlikle ortaya koymaktadır.

HDÖ-ACİL ayrışma süreci ve sonrası durum

İtirafçı, üzerinden henüz 5 yılı geçmemiş böylesi bir siyasal kanaatin ifade edildiği, TDAS’ta belirlenen "kırların temel mücadele alanı, köylülüğün temel güç olması. Halk savaşıyla şehirlerin kırlardan kuşatılarak devrimin olacağı" çözümlemesine tam karşıt bir iddiayı, iki örgüt oluşturacak bir bölünmeyi öz eleştiri ve önceki yazımı eleştiriye tabi tutmadan savunmak durumunda kalmıştır.

O günün nesnel ortamında, kişilerin içinde bulunduğu çok yönlü ruh hallerinden kaynaklanan böylesi bir duruşu izah edebilmek adına şunlar ileri sürülebilir:

Birincisi; İtirafçı, tek bir tokat yemeden, akıl almaz bir teslimiyetle “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16) diyerek, örgütü yıkıma götüren itiraflarda bulunmuştur. Bunun ezikliği altındadır. Bununla da kalmayan başka önemli bir durum daha bulunmaktadır. Rıza Salman, itirafçıdan önce yakalanmıştır. Üstelik örgüt daha geniş ve önemli kadrolarla ülkenin farklı alanlarında etkince çalışma halindedir. Ancak Rıza polis işkencesinde sağlam durmuştur. Kimseyi ele vermemiş, örgütü korumuştur (her devrimci sorumlunun alması gereken tutumu almıştı)

Örgütte bilmediği hiç bir şey olmamasına karşın, örgütü koruyan Rıza, duruşuyla İtirafçı Engin’i ezmiştir. İtirafçı, Rıza karşısında dik durma şansını kaybetmiştir. Bizimle aynı zindanda bulunmakta ve kitle etkinliğimizle, kadrolar üzerindeki yaptırımlarımızla, ziyaretçi yoldaşların yoğunlukları karşısında en uygun tercih olarak siyasal görüşlerimizi kabul etmeyi kararlaştırmıştır. Siyasal sürecini yakından gözleyenler, bu kişinin bulunduğu ortamda araziye uyum sağlamadaki yeteneğini iyi bilirler.

İkincisi; itirafçı, TDAS'ı sahiplenecek ölçekte yazım katkısı sahibi değildir. TDAS farklı kişilerce, bölümler olarak hazırlanmış, o da bunları uyumlaştırma, tampon cümleleri yerleştirme gibi bir görev almıştır. Bu nedenle TDAS'ın içeriğindeki tezleri sahiplenme eğilimi göstermemiştir.

Her iki halde de TDAS'ı kim yazdı? Sorusunun cevabında, bu itirafçının ciddi bir yerinin olmayacağı açıktır.

Buna eklenmesi gereken önemli bir veri de; İtirafçının 1979'dan, Acilcilerden ayrıldığını açıkladığı 9 Ağustos 1982 tarihli "Açık mektup"una kadar, yani Acilci kaldığı 3 yıl içinde (ki, bunun 1,5 yılı dışarıda geçmiştir, yani hiç bir yetkisi olmayan 1,5 yıllık Acilcilik) siyasal evrimimize katkı sayılabilecek tek bir yazısı bulunmamaktadır. İddiasını ettiği kimi makaleler ise, temel perspektiflerimizde küçük dolgu işlevi dahi görmemiştir. Konya cezaevinde yazılan tüm yazılar daktiloya alınmıştır ve örgüt arşivinde orijinal ilk nüshaları bulunmaktadır. "Daktillomuz olmadığı" iddiasıyla, "el yazısı olarak yazdım" yalanını, koğuşta, kitap okurken çekilmiş fotoğrafımda yer alan daktillo görüntüsü yeterince açığa vurmaktadır.

Sonuç olarak,

Elimdeki veriler, o dönemin en üst yöneticileriyle yaptığım bire bir konuşmalar, uzun süre birlikte kaldığım kadrolar ve yukarıda dile getirdiğim mantık karşılaştırmalarına dayanarak diyorum ki, itirafçı Engin Erkiner bir yalancıdır.

TDAS'ın yazılmasında ciddi bir rolü yoktur.

27 yıllık bir TKEP'linin, Acil hareketine saldırması, kara çalıp, şaibeler yaratmasının sorumsuzluğunu buradan da algılamak güç değildir.

Bu yazının konusunun tek bir önemi var. O da, örgüt tarihimizin yazımında, belgelerin ortaya konmasıdır. Bu gün çok geride kalmış bir broşürün, kim tarafından yazılıp yazılmaması ancak böylesi bir tarih yazım kaygısında anlam taşır.

Bu nedenle tekrar edeceğim,

Yazdıklarımız ve yaptıklarımızla değil, yazamadıklarımız ve yapamadıklarımız nedeniyle kendimizi sorgulamalıyız.

Hiç yorum yok: