HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

1 Nisan 2010 Perşembe

ORTADOĞUDA SON DURUM


Mihrac Ural

1 Nisan 2010

ABD bölgemizde büyük bir çıkmaz içindedir. Tecrit olmuş, daha fazla tutunma durumunda da değildir.

ABD, Afganistan'dan, Irak'tan çıkıp çıkmayacağı değil, kaçarcasına bir hızla mı? Yerli müttefiklerini hesaba katarak ve onlarla birlikte, yavaşça çekilmek mi? Arasında bir tercihle karşı karşıyadır.
Bush yönetimi, ABD'yi bölgemizde mevta haline getirmiştir; hasta adam ABD yurduna sırtüstü taşınmakla yüz yüze gelmiştir.

İsrail, tarihinin en büyük kaybına uğramıştır. 12 Temmuz 2006 Lübnan savaşında, Araplar karşısında ilk kez yenilgiye uğramıştır. Bin kez kazansa da bir kez kaybedince, gerisin geriye çözülecek yapısıyla İsrail, bölgemizde tüm savaşların nedeni ve başlatıcısıdır; bölge ve dünya istikrarını bozan provakatif bir devlet olarak batılılar içinde riskli ve güvenilmez konumadadır. Bu günün en büyük kaygısı, Siyonist terör devleti İsrail'in, dünyayı bir kan gölüne çevirecek Iran'a karşı porvakatif saldırı ihtimalidir. Başta ABD olmak üzere, batılı ülkelerin bu kaygısı, İsrail'in askeri caydırıcılığı üzerine doğan kuşkularla birleşince, bölgemizde gergin bir barış ortamına yol açmıştır.

Büyük Ortadoğu projesi (BOP) ardından sürüklenen işbirlikçi Arap rejimleri tarihlerinin en ağır darbesini aldılar. Halkları tarfından inanılmaz ölçekte tecrit olmuş bu yönetimler, bölgenin siyasal etkinliklerinden de silindiler; Mısır bunların başında yer almaktadır. Bu ise İsrail açısından kaybedilen en büyük mevzidir.

Bölgenin direnen ülke ve halkları kazanan taraf olmuştur. Filistin, Lübnan, Suriye ve Kürtler bölgemizin direnme unsurları olarak, ağır baskılardan, akıl almaz kuşatmalardan çıkıp gelerek bu günkü etkin konumlarına ulaştılar. Irak işgali ardından, işgal hedefi olarak baskı altına alınan, Lübnan başbakanı Refik el Hariri suikasti gibi, başına örülmeyen feleket kalmamış Suriye bu gün bölgemizin olmazsa olmaz etkinliğidir. Filistin halkı adına direnme güçleri Gazze'de gösterdikleri direnişle artık İsrail'in hoyratça tepinemeyeceği mevziler kazanmış durumdadır. Lübnan ise, dış müdahaleleri öteleyebilecek bir istikrar ve direnme güçlerinin etkinliğiyle dik tutumlar almayı başarmaktadır. Kürtler bölgemizin her alanında, demokratik hakları için, özgürlük, adelet ve eşitlik için yürüttükleri mücadelenin sonuçlarını, adım adım elde etmeye başlamıştır.

Halkına güvenmeyen, coğrafyasına ve tarihine güvenmeyen, bu derinliklerdeki direnmenin hak kazınımındaki rolunü bilmeyenlerin kaybettiği bölgemizde, yarınları kurma çabası yükselmektedir. Bunun için her ülke, daha çok özgürlük ve demokrasiyle iç sorunlarını çözmek, komşuluk ilişkilerinde herkesin kazandığı bir süreci gözetmekle karşı karşıyadır.

Tek boyutlu bir dünya kadar tek boyutlu bir bölge ve ülke yaşama şansına sahip değildir. Bunu bilince çıkartmak gerek.

***

14 Şubat 2005, "Yaratıcı Anarşi"nin kahredici pervasızlığı sonucu, Lübnan'ın Sünni Başbakanı Refik El Hariri bir suikast sonucu katledildi. Suikast Suriye'nin sırtına yıkıldı. Irak işgali sonrası bölgede hayata geçirmek istedikleri Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) yeni bir boyut verildi.

Refik El Hariri suikastı bölgeye indirilen soğuk bir duş etkisi yarattı. Kardeşi kardeşe düşman etmenin en kestirme yoluydu. Aynı anda patlak veren medya ilanlarıyla konuyu evrensel bir boyuta taşıyanlar, katilin, cenaze namazına katılmasını hatırlatıyordu. İsrail-ABD parmağı böylece örtülmek istendi. İki devlette tek halk olan, Lübnan ve Suriye halkı birbirine düşecek boyutta bir düşmanlığa sürüklenmek istendi. Ayrıca, kimi inanç ve etnik topluluklar birbirine karşı kışkırtılarak fay hatları derinleştirilmeye çalışıldı.

Bu süreç, Fransa'nın da kışkırtmasıyla BM tarihinde ilk kez, şahsa münhasır (şahısla sınırlı) Uluslararası Cinayet Mahkemesinin kuruluşuna kadar uzandı; Suriye'ye dünya dar ediliyor, çökmesi ya da en azından teslim olması isteniyordu.

Yine bu süreçte, Lübnan İlerici Sosyalist Partisi'nin lideri Dürzi Velid Canbolat, siyasal tarihinin bilinen "U" dönüşlerinden birini daha yaparak, aleni bir biçimde ABD'nin müttefiki, BOP'un da taraftarı olduğunu açıkladı. Böylece, on yılların dostları, tek tek konjonktüre bağlı olarak Suriye düşmanlığı safına geçiyordu.

Daha düne kadar İsrail'e karşı direnme cephesinde Suriye'nin en yakın müttefiki olan Velid Canbolat; bu süreçteki ABD gezisinde, "New York Belediyesinde çöpçü olmayı yeğlerim" diyerek belirlediği yeni safına ilişkin kararlılığını dile getirmişti. Canbolat için bölge tarihi değişmişti, artık Büyük Ortadoğu Projesinin ayaklarından biri olarak Lübnan'da siyaset yürüteceğini dünyaya ilan ediyor, Suriye düşmanı olarak sahnedeki yerini alarak, gericilik odağı Müslüman Kardeşler Örgütüyle yakın temaslara, liberal muhaliflerle de ABD önderliğinde Suriye'nin işgaline katılmaya hazır olmaya uzanan bir ilişki geliştiriyordu. Canbolat, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar El Esad'ı, değil bir siyasinin, sıradan bir lümpenin dahi ağıza almayacağı sözlerle tahkir etmesi, ahlaksız suçlamalar yöneltmesi, bölgede unutulmaz izler bırakmıştı. Velid Canbolat, çok okuyan, kültürlü olduğu sanılan bir kişidir. Ancak, bölge tarihini ve bu bölge halklarının tarihte Hitit'lerden Mısır'lılara, Roma'dan Bizans'a, Haçlı Seferlerinden Selçuklulara, Osmanlıya, 1. Dünya paylaşım savaşında Fransız-İngiliz işgallerine kadar bir direnme destanıyla yürüdüğünün farkında değildi.

Irak savaşı, küçük entelektüel beyinlerde olduğu kadar, tarihsel kararsızlığını aşmamış, Hegel'in de sözünü ettiği "tarihsiz uluslar"da (siz bunu tarihsiz ve talihsiz etnik ve inanç toplulukları olarak okuyun) büyük travmalara yol açtı. Bu travma Dürzi siyasal liderlikte çok daha yoğun olarak, tarihin değişik kesitlerinde olduğu gibi, bu gün de kendini gösteriyordu. Dürzi topluluğunun tarih içinde bu türden liderleri nedeniyle dış güçlerin çatışmasında, bir daldan bir başka dala atlayarak saf değiştirdiği yakından bilinmektedir. Bu kararsız rolü, bir kez daha, Irak savaşı ardından ortaya çıkan karanlık tabloda oynuyordu. Dürzilerin çoğunluğunu temsil eden Velid Canbolat'ın, yanlış ata riskli söylemlerle oynamaya yönelişi böylece gündeme geldi. Dürzi lider ABD'nin bölgeye, tam teçhizatlı, dünyanın tüm lojistik imkanlarını da arkasına alan 450.000 askerini konuşlandırmasından huşu içinde güven duyuyordu. Oysa koşullar bu gücün, bu gün itibariyle bölgeden nasıl çekilebileceği, kaygı ve telaşıyla yüz yüze kalındığını gösteriyor; hesapsızlar, halkına güvenmeyenler, yanlış ata oynamanın teslimiyetlerinde bocalamakla da yüz yüze geldiler.


BÖLGEDE ABD STRATEJİSİ

Irak işgali sonrası bölgemizde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında bölgenin mümkün olan en küçük coğrafi, etnik, inançsal birimlere ayrılarak parçalanması hedeflenmişti. ABD; Akdeniz'den başlayıp, Ortadoğu'dan geçerek, Kafkaslara uzanan bölgedeki tüm enerji kaynaklarını kontrolü altına alma gibi tarihsel bir stratejiyle hareket etmekteydi. Bu amaçla enerji kaynakları yollarının güven altına alınması için de tüm gücüyle sürece yükleniyordu. Bölgeyi alt üst edip atomlarına ayıracağına da kendini inandırmıştı. Yeni muhafazakarlar diye bilinen, çoğunluğu Yahudi kökenli, İsrail'in bölgedeki çıkarları için, ABD'yi sürükleyen Bush yönetiminin karanlık prensleri, bölgemiz kadar, dünyayı da bir ateş çemberinin ortasına atıyordu.

Bölgede ABD'nin planlarına uyumlu olacak mutedil ülkeler ve yandaş irili ufaklı kuvvetler de az değildi. Ancak, ABD'liler bölgenin tarihini, en azından İngilizler kadar bilmiyorlardı. Çok boyutlu güç, lojistik imkan, saldırı etkinliği, erken vuruş, "temiz eller" operasyonu (el sürmeden birbirine kırdırma yöntemi), "yaratıcı anarşi" tezleriyle bu bölgeyi şaşkına uğratacağını sanmıştı. Bu dehşet ortamının korku ve kaygılarıyla, halkına güvenmeyen ve iktidarını elde tutmak için çırpınan yönetimlerin, ABD'nin ardından sürüklenmeleri, talan siyasetlerine büyük rahatlama veriyordu. Bu projenin sıkıntısı, eksik halkası Lübnan ve Suriye idi. Akdeniz'den Ortadoğu'ya, Kafkaslara giden hat, bu iki ülke tarafından kapatılmıştı. Irak savaşı sonrası böylesine bir kanalın kapalı kalması, BOP'u çok riskli hale getiriyordu. Bu kanalı açmak için Suriye'nin çökmesi, en azından teslim alınması gerekiyordu. Lübnan, Suriye'nin zayıf halkasıydı. ABD bunun üzerinde yoğunlaşacaktı.

KIRILMA NOKTASI; LÜBNAN...

Lübnan, ABD'nin bölgemize ilişkin projelerinde jeostratejik açıdan hayati bir öneme yükselmişti. Bu aynı zamanda İsrail'in rahatlatılması açısından da büyük öneme sahipti. En zayıf olanın en güçlü olmak gibi bir kritik noktada, Lübnan bölgede kilit rolü oynuyordu. Bu ülkenin bir biçimde tasfiyesi gündeme gelmişti. Irak savaşı sonrası süren tüm hazırlıklar, İsrail'in savaş açması için sudan sebepler arayışı sürmekteydi. Ve 12 Temmuz 2006 savaşı, bu hazırlıkların bir sonucuydu.

Ayrıca Lübnan, Suriye'nin yumuşak karnı bir komşuydu. Lübnan tarihi boyunca da bu konumundan dolayı, bölge üzerinde çıkarı olan dış güçlerle, yerli güçlerin savaş sahası olmuştu. ABD'nin bölge çıkarları içinde Lübnan gerçekte bir hiçti. Ancak Suriye dolayısıyla bir anlam kazanıyordu.

Lübnan devleti, anavatanı Suriye topraklarından koparılarak, tarihte geçmişi olmayan bir devlet olarak yaratılmıştı. Sözde Hıristiyanların korunması amaçlanmış, onların çoğunluk olduğu ve en iyi toprakların yaşam alanı olarak tanzimi esas alınmıştı. Gerçekte Lübnan devletinin kuruluşu, bu gün İsrail'in ABD adına bölgede oynamakta olduğu rolü, o gün Fransa için oynayacak bir oluşumdan başka bir şey değildi. Lübnan mozayiği böylesi bir sürecin önemli piyonu olma eğilimlerini bağrında taşıyordu.
Aynı halk, iki devlet altında parçalanmıştı. Bu yanıyla Lübnan, bir yandan bölge direnişinin merkezi, diğer yandan da dış güçlerin en etkin oyun alanı oluyordu.

Lübnan, Suriye'nin zayıf halkasıdır. Bu doğru, ancak aynı zamanda bölgede siyasal etkinliklerin kontrol edilme alanı olarak da Lübnan, Suriye'nin elinde bir güç merkezidir. Bu yanıyla Lübnan halk kitlesinin çoğunluğunu oluşturan Şiileri, Kuzey Lübnan Sünnilerini, Alevileri, zaman zaman Ermeni ve Maruni Hıristiyanlarıyla, Ortodoksların desteğini de eklediğimizde, bölgede Suriye'siz hiç bir şeyin yapılamayacağı gerçeğini dile getirmek yanlış olmayacaktır. Filistin davasında takındığı tutumla da Suriye, bölgenin siyasal olarak en güçlü ülkesidir. Mısır bu ortamda hiç bir zaman etkinlik kuramadı. Suudi Arabistan, Sünni çevreler ve büyük mali etkinliklerle (Hariri ailesi gibi) oynamaya çalıştığı zorlama rollere rağmen, Şam'ın onayını almayan bir adımın bölgemizde atılabilmesi mümkün değildi. Suikastte katledilen baba Refik El Hariri'nin oğlu, genç Başbakan Saad El Hariri'nin Şam'a giderek vaftiz olması da bu gerçeğin son halkada nasıl bir biçim aldığını gösteriyordu.

ABD bölgeyi pervasız planlarla parçalamak istedi. Yüz yıllık plan diye takdim edilen BOP'un ömrü, bir savaşa bile dayanamadı. İsrail'in Lübnan'a saldırısıyla başlayan 12 Temmuz 2006 savaşı, bu bölgenin kader savaşı olarak, direnen halklar lehine sonuçlandı.

Bu savaşa yıllardır hazırlık yapılıyor, Lübnan'ın düşmesi gerekiyordu. Akdeniz'den Afganistan'a tüm yolların açık olması stratejik bir zorunluluktu. Bahane aranıyordu. Güney Lübnan sınırında sürekli gergin bir ortam ve irili ufaklı çatışmalar, iki İsrail askerinin kaçırılması üzerine, İsrail Lübnan'a savaş açtı.

İsrail-Arap savaşlarının bir yenisi başlamıştı. İsrail bölgedeki tüm savaşları, kıymeti kendinden menkul bahanelerle başlatan taraf olmuştur. 1967 savaşını, Mısır savaş hazırlığı yapıyor, erken vuruş hakkını kullanma bahanesiyle başlatmıştır. 1982 Lübnan savaşını, MOSAD'ın kurduğu bir tezgahla İsrail, Londra'daki kendi Büyük Elçisine suikast yapıyor, bu olayı da Filistinlilerin sırtına yıkarak savaşa neden sayıyor. 12 Temmuz 2006 savaşının bahanesi de kaçırılan iki İsrail askeri olarak gösteriyordu. Yalan ve iki yüzlülük, kurgu ve provakasyon bu bölgenin olduğu kadar, verilerin göstermekte olduğu yeni işaretlerle de dünyanın savaşlara sürüklenmesine yol açan tek tarafın İsrail siyonizmi olduğunu göstermektedir. ABD bu sıralar, İran'a karşı İsrail'in yapacağı bir provakasyon saldırısının ardından sürüklenme kaygısı taşıdığını en yetkili ağızlardan dile getirmektedir.

12 Temmuz 2006 savaşının ilk günlerinde, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Lübnan'a gelerek, Suriye karşıtı güçlerle toplantı yapar. Bu toplantının flaş ismi Dürzi lider Velid Canbolat'tır. Bunun yanı sıra, Sünni lider Suudi Arabistan yerleştirmesi Saad El Hariri, Falanjist Partisi lideri eski Cumhurbaşkanı Emin Cemayel, faşist Lübnan Kuvvetleri lideri (Lübnan Başbakanı Sünni lider Reşit Kerami'nin katili, Maruni Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye'nin oğlu Toni Franjiye ve tüm ailesinin katili ve müebbed hüküm cezasını çekerken siyasi ittifaklar ardından serbest bırakılan) Semir Caca bu toplantının baş aktörleriydi.

Rice, bölge ABD'nin denetiminde bir bölgedir, sürmekte olan savaş İsrail'in mutlak ve kesin galibiyetiyle bitecektir (ki bu savaşa en çok 10 günlük bir süre tanıyorlardı). Bu savaş BOP'un doğum sancılarıdır diyerek, kurulacak esir kamplarının nerede ve nasıl olacağını bile tartışmaktaydılar. Bu toplantıda yer alanlar, algılarından emin, bölgenin geri dönüşü olmayan çöküşünü bekliyorlardı. Böylece BOP'un son halkaları da düşerek tamamlanmış olacaktı.

Afganistan'ın işgali ardından, Irak işgali tamamlanmış, geriye tek engel Suriye ve Lübnan kalmıştı. Lübnan bir kaç güne kadar çökecek, ardından Suriye de üç parçaya ayrılarak, üç devletli ya da üç otonom yapılı bir federasyona, Lübnan ise en azından 5 parçaya bölünecekti. Ancak Beyaz Saray'ın hiç bir hesabı meydanlarda tutmadı. Bu bölgenin halkları direniyordu, savaşın sonucunu güçler dengesi değil, iradelerin dengesi belirliyordu.

İsrail, sunulan tüm lojistik desteklere ve BM Güvenlik Konseyinin ahlaksızca uzattığı savaşa rağmen, ağır bir yenilgi almaktan kurtulamadı. Tarih bu noktadan itibaren bölge üzerinde çok farklı süreçlerin başlayacağına işaret ediyordu. 14 Ağustos'ta savaş durmasıyla, İsrail'de iç sorgulamalar ve hesaplaşmalar başlamıştı bile.

Bu aynı zamanda tarihi bir durumdu. İlk kez Arap halkı İsrail'e karşı galip geliyordu. ABD dahil tüm emperyalist güçler, İsrail'in, bölgedeki çıkarlarını korumakta yeterli olamadıklarını görüyordu.


12 TEMMUZ 2006 BÖLGENİN KADER SAVAŞI


12 Temmuz 2006 bir kader savaşının başlangıcı, bu bölgenin yeniden doğum tarihiydi. 33 gün süren savaşta İsrail ağır bir hezimete uğradı. Tarihi boyunca her savaşta kalabalık Arap ordularını bir haftayı geçmeyen sürelerde ağır hezimete uğratan İsrail, bu kez, bir direnme hareketi, bir gerilla savaşı karşısında diz çöküyordu; çok uğraşmasına karşın İsrail, kara harekatı yapamadı, yapmaya kalkınca da ağır kayıplarla yerinde çakılı kaldı. Dünyanın en gelişmiş hava kuvvetleri sayılan İsrail hava kuvvetleri felç olmuş, füze savunması hiç bir işe yaramaz hale gelmişti. Deniz kuvvetleri ise savaşın ilk adımında, Hizbullah'ın karadan denize atılan füzeleriyle ağır hasar görüp, savaş dışı kalmıştı. İsrail, Lübnan'ı yakıp-yıkmıştı 1000 masum insanı katletmişti ama, iradesini yenememiş ve sonunda onun direnci karşısında yenilmişti. Bu savaşta Hizbullah'ın temel kadrolarından kimseye zarar veremez, binası yıkılmasına rağmen MANAR TV'yi susturamazken, gerisin geriye kaçışta perişan hallere düşmüştü.

Bu savaş İsrail'in kendi halkı üzerindeki inandırıcılığını yıkmıştı. Kurmaylarının söyledikleri yalanlar üzerine, İsrail halkı, savaş hakkındaki gerçekçi bilgileri yalnızca Hizbullah'ın lideri Hasan Nasrullah'ın konuşmalarından elde ediyordu.

Sonuçta, bölgede savaşın tarihi de alt üst olmuştu. Direnen halk kazanmıştı. BOP işte tam burada yenilmişti. Bu hezimet, kaçınılmaz olarak süreci doğru kavrayamamış olanların da hezimet saatinin geldiğine işaret ediyordu.

ÇÖZÜLÜŞ

Bu tarihten sonrası, adım adım her şey değişmeye başlamıştı. Fransa'da Cumhurbaşkanlığı seçimleri ardından Jacques Chirac yerine, Nikolas Sarkozy gelmişti (6 Mayıs 2007). Bu seçimle birlikte, Refik El Hariri'ye bin bir çıkar bağıyla bağlı olan Chirac'ın, kişisel kinle Suriye'ye karşı yürüttüğü siyaset sona ermişti. Fransız'ların aklı selim çıkar çevreleri, Suriye'siz bir Ortadoğu'nun Fransa için geçerli olmayacağını, Lübnan üzerindeki Fransız etkisinin Suriye'siz devam etmesinin mümkün olamayacağını biliyorlardı. Özellikle bölgedeki laik rejim olarak Suriye'nin boşluğunu, yalnızca dini sapmaların doldurabileceği gerçeği karşısında Fransa, müttefiklerine anlamlı mesajlar geçiyordu.

Fransa'nın ardından, diğerleri de döküldü. Suriye'ye karşı boğucu bir kumpas kuran ve buna iştirak eden tüm emperyalist devletler, kaybettikleri oyun sahası için Suriye'ye koşmaya başladılar. ABD'nin bölge diplomasinin etkin isimleri "ABD bu sürece katılmasaydı, Suriye'yi tecrit edelim derken kendimizi tecrit etmiş olacaktık" diye açık beyanatlar verir hale gelmişti.

Bu gelişmeleri tarih sırasıyla iki önemli gelişme daha takip etti.

Birincisi; 7 Mayıs 2008 müdahalesi diye niteleyebileceğimiz, Lübnan halkının direniş güçlerinin Hızbullah önderliğinde, başta beşkent Beyrut olmak üzere, Velid Canbolat Kuvvetlerinin mevzilendiği dağ mevkilerini ele geçirmesi olayıdır.

Hadisenin özeti, 5 mayıs 2008'de yani iki gün önce, Hariri yanlısı Fuad Senyora hükümeti, Hizbullahın 12 Temmuz savaşını kazanmasında temel rol oynayan özel telefon şebekesini sökme kararı olmasıyla başlar. Bu karara karşı şiddetli tepki gösteren direnme güçleri, "İsrailin savaşla başaramadığını, hükümetin kararıyla başarmanın ihanet olduğunu" ilan ederler. Bunun üzerine, Hizbullah önderliğinde direnme güçleri, 7 Mayısta Beyrutta, şu ana kadar detayları bilinmeyen ancak, Canbolat ve Saad el Hariri'nin evleri, silahlı adamları ve tüm etkinlikleriyle esir alındığı, silahsızlandırılıp kuşatıldıkları, dağda Dürzi güçlerin istisnasız tüm mezilerinin ele geçirlidiği bir operasyon başlatılır. Bir kaç saat içinde Lübnan'ın, Hizbullahın eline düştüğü anlaşılır. Dürzi ve Sünni liderler ev hapsina tabi tutulur.

Böylece, uzun süredir, karşılıklı ağır suçlamalarla süren çekişmeler 7 Mayıs müdahalesiyle, Lübnan'ın tüm siyasal dengeleri alt üst olur. Artık bu ülke direnme güçlerinin karalarına aykırı bir siyasal tutumun alınamıyacağı ülke olduğu açığa çıkmış olur. Bu süreç Katar'ın başkentinde iç barış için yapılan toplantılarında başlangıcı olur. 7 Mayıs bu yanıyla bölgemiz için de önemli bir günü olarak kendini gösterir. ABD'nin Lübnan'daki son siyasal etkinlikleri bu müdahaleyle noktalanmış olur.

İkincisi; böylece, 8 aydır ertelenen Cumhurbaşkanlığı seçimi ve ardından genel seçimler Katar'ın başkenti Doha'da, 7 Mayıs müdahalesinin ardından doğan yeni konjoktürün sonucu karar bağlanır.

16 Mayıs 2008'de Katar'ın başkenti Doha'da başlayan Lübnan koferansı, yoğun tartışmalar sonucu, Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçimler üzerinde ve daha sonra kurulacak olan "vatan birliği" hükümetinin bileşkesi üzerinde anlaşmaya varılır. Bu anlaşmalarla, 14 Şubat 2005 Refik el Hariri'nin katledilişiyle başlayan sancılı ve bir o kadar sorunlu, dışa endeksli süreç, ilk kez belli bir denge içinde barış ortamına yönelmeye başlar.

Lübnan'da bu gelişmeler, bölge açısından olduğu kadar Suriye açısından da birinci derecede önemli gelişmelerdi.

Bilinen o ki, İsrail ve Akdeniz üzerinden gelecek tüm tehliklere karşı Suriye'inn güvenliği Lübnan'da başlar. İki ülkenin tarihsel kaderi "bilad el Şam" denilen bu coğrafyanın birleşik yapısındandır. Emperyalist çıkar bölümlemeleriyle farklı siyasal erklere parçalanan coğrafyalar, gerçekleri değiştiremiyordu. Suriye'nin güvenliğinin, Lübnan'da başladığı gerçeği, bölgemizin en önemli gerçeklerinden biriydi. İki ülke arasında Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerden farklı bin bir bağın varlığıyla da, birbirinden koparılmaz bir bağdır. Bu yanıyla Lübnan'daki her gelişme Suriye'yi de birinci derecede ilgilindermektedir.

Suriye Bölgede Lübnan halkının çıkarlarını kendi halkının çıkarları olarak savunmasında bu veriler önemli rol oynar. Buna Filistin davası ve Irak işgalina karşı tutumlarını da eklediğimiz de, Suriye'nin bölgenin köklü toplumsal algılarını temsil ettiğini tespit etket zor değildir. Tüm baskı ve ambargolara karşın, sonuçta Suriye'nin kazanan tarf olması, bu algı ve tutumlarla yakından ilgilidir.


TÜRKİYE'NİN BÖLGEYE GİRİŞİ

Türkiye yüz yıl sonra bölgede yer almaya başladı. Bu yer, Suriye'nin açtığı kapı aralığından girişle gündeme geldi. Irak savaşı ardından ABD'nin çıkarlarına alet olan, kendi halklarının çıkarlarını bir kenara itip, BOP politikalarının peşine sürüklenen ülkeler kaybetmişti. Mısır bu süreçte tarihinin en büyük siyasal kaybını yaşıyordu. Özellikle de 12 Temmuz 2006 savaşında açıkça İsrail yanlısı tutum almakla çok şey kaybetmişti. Mısır'ın 200 yıllık bölge etkinliği bu noktada sarsılmış, oluşan boşlukta yeni güçlerin sahaya inmesine olanak vermişti. Suriye'nin kuzey komşusu Türkiye'yle süren uzun gerginliği aşmanın olanakları da böylece oluşmuştu. II. Dünya savaşı sonrası bir NATO kuklası rolünde, bölge halklarına düşmanlık yapan Türkiye'ye, yeni arayışlarında bir Arap eli uzanmıştı; 1958 Lübnan iç savaşında Falanjistlerden yana tutumlarıyla, Bağdat Paktı, CENTO ile bölge halklarına karşı komünizmin kuşatılması adı altında, emperyalistlere maşalık siyaseti, Irak devrimi sırasındaki krallık yanlısı tutumu (14 Temmuz 1958) Türkiye'yi bu bölgenin kabul edilmez bir ülkesi haline getirmişti.

Son on yıllık süreçte görüntüde de olsa, oturmamış bir yönelim olarak da olsa, Türkiye farklılık gösterme çabasındaydı. Suriye bu verileri değerlendirdi. Türkiye'ye, İsrail'le dolaylı barış görüşmeleriyle ilgili rol verdi. Kararsız da olsa, bu süreç olumlu komşuluk ilişkileri çerçevesinde devam ediyor.

Bölgede dengeler değiştikçe, büyük güçler kendi aralarında nispi anlaşmalara uzandıkça, siyasal sahnede de her kesin rolü değişme eğilimi gösteriyordu. Bunlar arasında Dürzi lider Canbolat'ın bilenen "U" dönüşlerinin belirtileri ortaya çıkmaya başladı. Arada kalanların ezilmeye mahkum olduğu, önceki sürecin küçük figüranlarının tasfiyeye mahkum olduğu bir döneme girilmişti. Velid Canbolat'da, Refik El Hariri'nin ölümü ardından girdiği kirli siyasete son verip, dönem Suriye'ye yamanma dönemi haline gelince, kolları sıvayıp özür dilemeye yöneldi.

Bölgedeki gelişmeler, evrensel ölçekteki güçlerin gergin ilişkileri sonucu çözülürken, bölge açısından ciddiye alınmayacak kadar küçük etkinliklerin çaresizliğini anlamak zor olmayacaktı. Dürzi lider Velid Canbolat yine akıl almaz bir utanmazlıkla "U" dönüşü için kolları sıvıdı. Tavrını hiç bir şey olmamış gibi, eski tüm saldırılarını, ahlaksızlığa uzanan şahsi karalamaları ve iddialarını, Refik El Hariri suikastı sonrası kurulan 14 Mart hareketindeki yerinden çekildiğini ilan ederek ortaya koydu.

Suriye yönetimi ve halkı, Dürzi lidere karşı tepkiliydi. Yaptıklarını, sözlerini kimse unutmamıştı. Böylesine onursuz bir dönüşün kabul edilmesi de çok güçtü. Ancak Ortadoğu siyaset stratejileri, bu tür dönüşlere alışkındı. ABD-İsrail saflarından çıkıp, halkın direnen güçlerinin safına geri dönüş yapacaklara, kapıların sonuna kadar kapanması gereksizdi. İhtiyatlarla da olsa, bu kapının aralanması bekleniyordu. Suriye bu konuyu tamamıyla ikinci bir ele bıraktı.

Hizbullah lideri Hasan Nasrullah'a verilen bu görev, Dürzi lideri kalıba sokana kadar süren bir süreç olarak planlandı. Velid Canbolat bu sürecin tüm yaptırımlarına ceza çeker gibi uydu; siyasetini yeniden gözden geçirdiğini gösterme çabası verdi. Bu durum gerek Lübnan ve gerekse bölgemizde ABD'nin çöküşünün bir yansımasıydı.

Bütün bu gelişmelere karşın Suriye, uzun bir süre Velid Canbolat'a ziyaret vizesi vermedi. Onursuzca saldırılarının halkların vicdanında derin yara izleri vardı. Suriye halkı böylesi insanlara prim vermeyecek bir halktı; büyük bedeller ödenmişti, ABD ve İsrail'e karşı direnirken arkadan vuranları affetmek öyle kolay değildi. Siyasette kinin kör ettiği gözler iflas etmiş, diz çökmüştü. Ancak yaralar çok taze ve derindi.

4 yıl gibi uzun bir sürenin ağır temposuyla, Hizbullah, Dürzi lider Velid Canbolat'ın dosyasıyla ilgili olarak sürdürdüğü çalışma sonrasında, Canbolat'ın Şam ziyareti karara bağlandı. Dönüş gündeme geldi. Bu dönüş bir "U" dönüşü olsa da, BOP defterine konan bir son nokta olacaktı.

Şam'a yeniden dönüş, güvenli limana varıştı. Bunu daha önce, Michel Aoun ve Saad El Hariri yapmıştı. Herkes bir biçimde layık olduğu karşılanmayı gördü. Dış güçlerle işbirliği yapmayanlar saygı gördü.

Dürzi lider bunlardan çok farklıydı. Şam'a dönecekti ancak layık olduğu şekliyle dönecekti.

Dün gece 30 Mart 2010 tarihi itibariyle, aylardır beklediği randevu, ertesi güne, 31 Mart 2010 sabahına verilmişti. Gelecekti, yorumsuz, yaygarasız, basınsız, tek başına görüşecek ve derhal geldiği yere dönecekti. Beşşar El Esad kişisel haklarından, halkların çıkarı için vaz geçti. Canbolat, önemsiz ve değersiz biri olarak gelip gitti.

Bu sabah haber ajanslarına bilgi düştüğünde, bölgemizde tüm teslimiyetçilerin halkın direnme güçleri karşısında ağır bir hezimetle teslim olduklarını gösteren buluşma gerçekleşmiş ve bitmişti.


KISSADAN HİSSE


Bölgemizin gergin dengeleri Tel Amrana anlaşmasından bu yana (MÖ. 1278 yılında Firaun II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattusil arasında yapılan antlaşma) dış güçlerin çekim alanı olmuştur.

Bölgemizin yeraltı zenginliklerinin jeostratejik önemi bu çekimi kışkırtmış, bölge halklarının karanlık süreçler içinde kuşaklar boyu ezilmesine yol açmıştır. Bütün bunlara karşın, dış güçler, bölgede yakın işbirlikçiler de bulmasına rağmen halkın kendi coğrafyasını yönetme ve kendi egemenliğinde özgür olma istencini bastıramamıştır. Bölgenin direnen halkları, binlerce yılın tüm deneylerinde, kararlı bir iradeyle özgürlüklerinin arkasında durmuştur.

Bu gün, bölgenin yerli halkları köklüce, yaşama ilk kez açarak anavatan haline getirdikleri topraklarda; işgallere, ilhaklara, zulme direnmiş ve kendi egemenlik haklarını kazanmaya çalışmıştır. Roma, Bizans, Selçuklu, uzun süren Osmanlı egemenlikleri tarihe karışırken, bölge halkları anavatanlarında kendi yönetimlerini kurumlaştırmaya çalışmıştır. I. Dünya savaşı ardından Fransız-İngiliz egemenliğinin ve II. Dünya savaşı peşisıra ABD-İsrail egemenliğinin bu gün ne hallerde olduğu açıktır. ABD artık bölgenin tümünden kaçış arifesindedir; konuşulan, hızlı kaçış mı yavaş kaçışmıdır? İsrail, artık güvenilmez bir kışkırtıcı, provakasyon etkinliği olarak bölgede kendi kaderine terk edilmek üzere olan sathı meyildedir.

Bölgemiz, artık güçsüz ölçekler içinde olan bir dış etki altındadır. Yeniden şekillenen bölge yapılanmasında, bölgemizin yerli güçleri daha çok söz sahibi olacaktır. Bölge yerli halkları birbirine açılmakta ve dış etkilerin yıkıcı kışkırtmalarıyla kurulan düşmanlıklar gerilemektedir. Bu süreç, tek tek her ülkede derinleşecek demokrasi ve özgürlüklerin oturmasına bağlı olarak anlam kazanacaktır.

Bu gelişmeler ülkemize de yansıyacaktır. Ortak ülkemiz, bu açıdan ciddi kaoslarla yüz yüzedir; kimlik bunalımı ve özgürlükler konusunda sancılıdır.

Ülkemizin, farklılıklarından oluşan zenginliği anayasal, yasal ölçeklerde kurum ve kuruluşlarla güvenceye alınmaksızın, bu sürecin içinde etkin yer alması düşünülemez.

Bu bölgenin tarihi yerli olmayı, halkların ortak çıkarlarını eşitçe savunmayı, dış müdahalelere karşı etkince direnmeyi gerektirir. Bunun için demokrasi ve özgürlük konusunda tavizsiz bir derinlik ve genişlik kazanılmalıdır. Onursuz "U" dönüşçüleri ise kimseye yarar getirmeyecek, tersine zayıf halka olarak ilk çökecek olanlardır.

Bu durum, Dürzi lider Velid Canbolat'ta şahıs bazında görüldüğü gibi, ülkeler düzeyinde de aynıyla geçerlidir.

Hiç yorum yok: