14 Kasım 2010 Pazar
Kurucusunu inkâr eden devlet
Baskın Oran
4 Kasım Perşembe günü Diyarbakır’daki KCK davasındayız. Türk ulus-devletinin, kendini kuran antlaşmayı nasıl inkâr ettiğini burada kareler halinde anlatacağım.
Sabah duruşma başlayınca avukatlar mütalaanın okunmasını istediler. Savcı karşı çıktı. Heyet karar için çekildi. Sonra gelip açıkladı: Oybirliğiyle ret.
500 kişilik salondaki avukatlar ordusu itiraza başladı. Söz alanlar, md. 178’in “Uzman Kişi” dinlemeyi yargıcın takdirine bırakmadığını belirttiler. Madde şöyleydi: “Mahkeme başkanı veya hâkim, sanığın veya müdahilin gösterdiği tanık veya uzman kişinin çağrılması hakkındaki dilekçeyi reddettiğinde, sanık veya müdahil o kişileri mahkemeye getirebilir. Bu kişiler duruşmada dinlenir”. Yani, yargıcın hiçbir takdir hakkı yok.
Bu itirazlar üzerine heyet ikinci defa çekildi. Döndü ve açıkladı: Oybirliğiyle ret. Bu ikinci ret hayret verici bir gerekçeye, CMK’nın 63. maddesine dayanıyordu: “…hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez”. İki sebeple hayret verici:
“Lozan’ı bilmiyorsunuz ki!”
1) Avukatların dinlenmesini istedikleri “bilirkişi” değil. “Uzman kişi”. İki kavram farklı olduğu içindir ki biri md. 63’te, öbürü md. 178’de düzenlenmiş.
2) Av. Fethi Gümüş şöyle dedi: “Sayın yargıçlar, biz bu konuyu bilmediğimiz için Prof. Oran’dan bilimsel mütalaa talep ettik. Md. 63’e dayanarak reddettiğinize göre, sizler bu konuyu ‘genel ve hukuki bilginiz dahilinde’ saymaktasınız. Acaba hiç hayatınızda Lozan 39/5 konusunda makale vs. yazdınız mı? Dahası, bu maddeyi konu alan tek bir karar verdiniz mi? Aynen bizim gibi, siz de bilmiyorsunuz bu konuyu.”
Sonunda, benim şimdiye kadar hiç duymadığım çok ilginç bir olay cereyan etti. Av. Metin İriz kalktı, “Eğer reddetmemiş olsaydınız Prof. Oran şunları şunları söyleyecekti” diyerek benim yedi sayfalık mütalaayı baştan sona okudu. Ardından da avukatlar kalktılar, gerekli sorulara cevap vermesi için mütalaa yazarının huzura çağrılmasını talep ettiler. Heyet üçüncü bir ara verdi. Döndüğünde kararı:: Oybirliğiyle ret.
Ve, sanıkları temsilen Hatip Dicle kalktı, şunları söyledi: “Biz Kürtçe konuşacağımızı on gün önce söylemiştik. Silaha sarılan gençlere mesajımız şuydu: ‘Ey gençler, silaha gerek yok. Sivil itaatsizlikle de amaçlarımıza ulaşabiliriz’. Ama kararınız çabamızı boşa çıkardı. Şimdi bakalım gençler ne diyecekler. Bu kararınız gayrimeşrudur çünkü kamuoyu onaylamıyor. Gayrikanunidir çünkü Lozan 39/5, yasalara ve AİHM’ye üstündür. Bundan sonraki konuşmalarımız önce Kürtçe, sonra da Türkçe olacak. Kendi tercümanlığımızı kendimiz yapacağız.”
Türk yargısı, “Türkçeden başka dil konuşan Türk uyruklarının mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanmaları”nı önlemeye, yani Lozan 39/5’i reddetmeye kararlı olduğunu bir daha gösterdi. Bu, kesinlikle tarihî bir olay. En az iki sebeple:
1) Lozan müzakerelerine İsmet Paşa yönetiminde katılanlar “TBMM Hükümeti Heyeti” olarak gitti, “Türkiye Heyeti” olarak döndü. Çünkü 24 Temmuz 1923’te Lozan imzalanınca bir “Devlet” kurulmuştu (“Rejim”, 29 Ekim’de kurulacaktır). 4 Kasım 2010’daki “3 ret” kararıyla Türk yargısı işte bu kurucu antlaşmayı oybirliğiyle reddetti. Olay, Türk ulus-devletinin kendi ayağına çatır çatır kurşun sıkmasıdır.
İkinci DDKO Davası
2) Pek kimseler farkında değil ama, bu duruşma bir anlamda “İkinci DDKO Davası”, hatta onun devamı. 12 Mart darbecilerinin açtığı Devrimci Doğu Kültür Ocakları davasında Kürtler ilk defa “hukuki” değil, “siyasal” savunma yapmışlardı. Yani, “İddia makamının ileri sürdüğü suçları işlemedik, suçsuzuz” demek yerine, o zamana kadar hiç kayda geçmemiş şu sözleri söylemişlerdi: “Savcının iddiasının aksine, 5 milyonu aşkın Kürt halkı vardır ve atası Medlerdir. Kurtuluş Savaşı’nda M. Kemal’in Kürtleri öven telgrafları ve sözleri vardır. Misak-ı Milli içinde halkların kardeşliği vardır. Biz Türk değil, Türkiyeli’yiz”.
Kürt hareketini ilk defa siyasallaştıran bu cevaplara yol açan askerî iddianamenin ne dediğini merak ediyorsanız, özetleyeyim: “Kürt diye bir şey olmadığı şuradan da bellidir ki, Türk ve Kürt kelimeleri farklı dizilmiş aynı 4 harften oluşmaktadır. Bütün bunlar, bir avuç aydının marifetidir. Anayasamız, soyut bir ırkçı görüş yerine, birleştirici ve ilerici bir milli ırkçılığı öngörmüştür.”
Herhalde, en azından son cümleye inanmadınız. Bazılarımız Kürtleri dağa çıkartmak için ne yapmadı ki? Komal Yayınları’ndan vaktiyle çıkmış “DDKO, Dava Dosyası-1” adlı kitabı bulabilirseniz, okur ve inanırsınız. Bir de, askerî savcının “Kürt kelimesi, sertleşmiş karlara basmaktan çıkan kart-kurt seslerinden gelmektedir” diye yazdığını, fakat komutanın müdahalesi sonucu saçmalığın artık bu kadarının mahkemede okunmadığını da ilave edeyim.
Sonuç çok kaygı verici
1971 DDKO davası, Kürtlerin Türklükten koparak “Türkiyeli Kürt” olmaları olayıydı. 2010 KCK davası ise, korkarım ki, Türkiye’den kopmaları sürecinin büyük baklası.
Çünkü KCK sanıkları, Av. Sezgin Tanrıkulu’nun deyişiyle (muazzam bir tarihsel) “ironi”ye imza attılar: Mahkemede Kürtçe konuşmayı, başka hiçbir şeye değil, Sevr’le (md. 62 ve 64) kurulmak istenen Kürdistan’ı bir kenara bırakarak Türkiye’yi kuran Lozan’a dayandırdılar. Böylece, Kürtçe konuşurum-konuşturmam gibi bir açmazdan hem kendilerinin hem de devletin onurlu biçimde çıkmasının tek yolunu seçtiler. Mahkeme bu muazzam fırsatı tahrip etti. “Türkiye’yi kurtarmak” hevesi yüzünden.
Eğer Türk yargısı, görevinin bu değil de TC kanunlarını uygulamak olduğunu DERHAL anlamazsa, Türkiye’nin bütünlüğüne vereceği zarar bir noktadan sonra artık telafi edilemez olacak. Bir kenara not ediniz
4 Kasım Perşembe günü Diyarbakır’daki KCK davasındayız. Türk ulus-devletinin, kendini kuran antlaşmayı nasıl inkâr ettiğini burada kareler halinde anlatacağım.
Sabah duruşma başlayınca avukatlar mütalaanın okunmasını istediler. Savcı karşı çıktı. Heyet karar için çekildi. Sonra gelip açıkladı: Oybirliğiyle ret.
500 kişilik salondaki avukatlar ordusu itiraza başladı. Söz alanlar, md. 178’in “Uzman Kişi” dinlemeyi yargıcın takdirine bırakmadığını belirttiler. Madde şöyleydi: “Mahkeme başkanı veya hâkim, sanığın veya müdahilin gösterdiği tanık veya uzman kişinin çağrılması hakkındaki dilekçeyi reddettiğinde, sanık veya müdahil o kişileri mahkemeye getirebilir. Bu kişiler duruşmada dinlenir”. Yani, yargıcın hiçbir takdir hakkı yok.
Bu itirazlar üzerine heyet ikinci defa çekildi. Döndü ve açıkladı: Oybirliğiyle ret. Bu ikinci ret hayret verici bir gerekçeye, CMK’nın 63. maddesine dayanıyordu: “…hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez”. İki sebeple hayret verici:
“Lozan’ı bilmiyorsunuz ki!”
1) Avukatların dinlenmesini istedikleri “bilirkişi” değil. “Uzman kişi”. İki kavram farklı olduğu içindir ki biri md. 63’te, öbürü md. 178’de düzenlenmiş.
2) Av. Fethi Gümüş şöyle dedi: “Sayın yargıçlar, biz bu konuyu bilmediğimiz için Prof. Oran’dan bilimsel mütalaa talep ettik. Md. 63’e dayanarak reddettiğinize göre, sizler bu konuyu ‘genel ve hukuki bilginiz dahilinde’ saymaktasınız. Acaba hiç hayatınızda Lozan 39/5 konusunda makale vs. yazdınız mı? Dahası, bu maddeyi konu alan tek bir karar verdiniz mi? Aynen bizim gibi, siz de bilmiyorsunuz bu konuyu.”
Sonunda, benim şimdiye kadar hiç duymadığım çok ilginç bir olay cereyan etti. Av. Metin İriz kalktı, “Eğer reddetmemiş olsaydınız Prof. Oran şunları şunları söyleyecekti” diyerek benim yedi sayfalık mütalaayı baştan sona okudu. Ardından da avukatlar kalktılar, gerekli sorulara cevap vermesi için mütalaa yazarının huzura çağrılmasını talep ettiler. Heyet üçüncü bir ara verdi. Döndüğünde kararı:: Oybirliğiyle ret.
Ve, sanıkları temsilen Hatip Dicle kalktı, şunları söyledi: “Biz Kürtçe konuşacağımızı on gün önce söylemiştik. Silaha sarılan gençlere mesajımız şuydu: ‘Ey gençler, silaha gerek yok. Sivil itaatsizlikle de amaçlarımıza ulaşabiliriz’. Ama kararınız çabamızı boşa çıkardı. Şimdi bakalım gençler ne diyecekler. Bu kararınız gayrimeşrudur çünkü kamuoyu onaylamıyor. Gayrikanunidir çünkü Lozan 39/5, yasalara ve AİHM’ye üstündür. Bundan sonraki konuşmalarımız önce Kürtçe, sonra da Türkçe olacak. Kendi tercümanlığımızı kendimiz yapacağız.”
Türk yargısı, “Türkçeden başka dil konuşan Türk uyruklarının mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanmaları”nı önlemeye, yani Lozan 39/5’i reddetmeye kararlı olduğunu bir daha gösterdi. Bu, kesinlikle tarihî bir olay. En az iki sebeple:
1) Lozan müzakerelerine İsmet Paşa yönetiminde katılanlar “TBMM Hükümeti Heyeti” olarak gitti, “Türkiye Heyeti” olarak döndü. Çünkü 24 Temmuz 1923’te Lozan imzalanınca bir “Devlet” kurulmuştu (“Rejim”, 29 Ekim’de kurulacaktır). 4 Kasım 2010’daki “3 ret” kararıyla Türk yargısı işte bu kurucu antlaşmayı oybirliğiyle reddetti. Olay, Türk ulus-devletinin kendi ayağına çatır çatır kurşun sıkmasıdır.
İkinci DDKO Davası
2) Pek kimseler farkında değil ama, bu duruşma bir anlamda “İkinci DDKO Davası”, hatta onun devamı. 12 Mart darbecilerinin açtığı Devrimci Doğu Kültür Ocakları davasında Kürtler ilk defa “hukuki” değil, “siyasal” savunma yapmışlardı. Yani, “İddia makamının ileri sürdüğü suçları işlemedik, suçsuzuz” demek yerine, o zamana kadar hiç kayda geçmemiş şu sözleri söylemişlerdi: “Savcının iddiasının aksine, 5 milyonu aşkın Kürt halkı vardır ve atası Medlerdir. Kurtuluş Savaşı’nda M. Kemal’in Kürtleri öven telgrafları ve sözleri vardır. Misak-ı Milli içinde halkların kardeşliği vardır. Biz Türk değil, Türkiyeli’yiz”.
Kürt hareketini ilk defa siyasallaştıran bu cevaplara yol açan askerî iddianamenin ne dediğini merak ediyorsanız, özetleyeyim: “Kürt diye bir şey olmadığı şuradan da bellidir ki, Türk ve Kürt kelimeleri farklı dizilmiş aynı 4 harften oluşmaktadır. Bütün bunlar, bir avuç aydının marifetidir. Anayasamız, soyut bir ırkçı görüş yerine, birleştirici ve ilerici bir milli ırkçılığı öngörmüştür.”
Herhalde, en azından son cümleye inanmadınız. Bazılarımız Kürtleri dağa çıkartmak için ne yapmadı ki? Komal Yayınları’ndan vaktiyle çıkmış “DDKO, Dava Dosyası-1” adlı kitabı bulabilirseniz, okur ve inanırsınız. Bir de, askerî savcının “Kürt kelimesi, sertleşmiş karlara basmaktan çıkan kart-kurt seslerinden gelmektedir” diye yazdığını, fakat komutanın müdahalesi sonucu saçmalığın artık bu kadarının mahkemede okunmadığını da ilave edeyim.
Sonuç çok kaygı verici
1971 DDKO davası, Kürtlerin Türklükten koparak “Türkiyeli Kürt” olmaları olayıydı. 2010 KCK davası ise, korkarım ki, Türkiye’den kopmaları sürecinin büyük baklası.
Çünkü KCK sanıkları, Av. Sezgin Tanrıkulu’nun deyişiyle (muazzam bir tarihsel) “ironi”ye imza attılar: Mahkemede Kürtçe konuşmayı, başka hiçbir şeye değil, Sevr’le (md. 62 ve 64) kurulmak istenen Kürdistan’ı bir kenara bırakarak Türkiye’yi kuran Lozan’a dayandırdılar. Böylece, Kürtçe konuşurum-konuşturmam gibi bir açmazdan hem kendilerinin hem de devletin onurlu biçimde çıkmasının tek yolunu seçtiler. Mahkeme bu muazzam fırsatı tahrip etti. “Türkiye’yi kurtarmak” hevesi yüzünden.
Eğer Türk yargısı, görevinin bu değil de TC kanunlarını uygulamak olduğunu DERHAL anlamazsa, Türkiye’nin bütünlüğüne vereceği zarar bir noktadan sonra artık telafi edilemez olacak. Bir kenara not ediniz
13 Kasım 2010 Cumartesi
NATO’NUN FÜZE SAVUNMA PROJESİ
Mustafa Köse
7 Kasım 2010
ABD’nin, İran’ın nükleer silah ürettiği ve tehlikeli olduğu kampanyası devam ediyor. Bu kampanya ya bağlı olarak NATO ülkemizde ‘’Savunma rampaları’’kurmak istiyor. Türkiye yi İran’a hedef olacak bir konuma sokmak istiyor. Başta ABD ve batı devletleri, İran’ın iflah olmaz bir düşman olduğunu ve onun çevrelenmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışıyorlar. Bu husustaki gerilimi arttıracak ne varsa kullanılıyor. Gerilimin sonucunda nelerin olacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak görmeden önce, bilmemiz gerekenler var. NATO’nun ne kadar samimi, ne kadar üyelerini düşündüğünü yaşananlarla anlamamız gerekiyor.
İran’ın nükleer başlık taşıyan ve bütün dünyayı tehdit eden bir güce sahip olduğunu bilmiyoruz. Bu sav’ı ABD ve batı devletlerinden duyuyoruz. Başta ABD ve batı böylesi konularda ne kadar güvenilir olduğunu yakın zaman göstermiştir. En iyi örneği Saddam dönemi Irak ile ilgilidir. İşgalden önce söylenenleri biliyoruz. Bu gün tüm bunların birer yalan ve bir bahane olduğu kanıtlanmıştır. Belki bu iddia yani İran’ın nükleer tehdit taşıdığı doğrudur. Ancak yapılması gerekenler farklı olmalıdır. Olmuyorsa burada başka amaçlar olmalıdır. Bunu böyle olduğunu düşünmeliyiz. Zira buna ihtiyaç var.
İki kutuplu dünya da tercihimizi NATO’dan yana koyduk. Hatta bazı iddialara göre NATO’ya girmek için bir sürü ayak oyunu yapmışız. Hayali Sovyet Tehdit’i, hayali Sosyalizm tehdit’i ile ancak girebilmişiz. NATO’ya girince kraldan fazla kralcı olmuşuz. Ancak kalk denilince kalkmışız, otur denilince de oturmuşuz. Onun dışında fazlaca bir söz sahibi olmamışız. NATO’nun askeri kanadından ayrılmış Yunanistan’ın tekrar dönmek için darbeci Kenan evren nasıl kuzu kuzu onay verdiğini herkes biliyor. NATO neler yaptı artık gizli değil. Bir taraftan Emperyalizmin çıkarlarını koruyucu ve caydırıcı rol üstlenirken öbür tarafta suni gerilimler yaratıp silah sanayiye pazar sağlamıştır. Bizim gibi ülkelerde askeri darbeler tezgahlamıştır. Gladyo türü derin devletler kurmuştur.
Bizi yakından ilgilendiren bir başka gerçek şu; NOTO, kendi içinde de dürüst davranmamıştır. Sovyet Tehdit’i bahanesiyle bizi uyuturken aynı zamanda Yunanistan’la da bizi hep karşı karşıya getirmiştir. En basit olaylarda bile ‘’savaş’’haline geldiğimiz Yunanistan’a hiç müdahale etmemiştir. Son 20 yılda sadece bizim ve Yunanistan’ın batıdan aldığı silah tutarı 600 milyar dolar civarındadır. Yaklaşık bunun 350 milyar dolara yakın biz harcamışız. Geriye kalanı Yunanistan almış. Tüm bunlar, iki ülkeyi birbirine karşı kışkırtmakla sağlanmıştır. Emperyalist devletlerin bu yaptığı gerilim ve korkuya dayalı sömürü biçimi değimlidir? Kendi müttefiklerine bunu reva görmek gayri ahlaki değil mi?
Dün Yunanistan ile bizi silah yarışına sokanlar, bu gün İran’la aynı yarışa sokmak istiyorlar. 10 yıldır komşularla 0 problem için izlediğimiz yol terk edelim isteniyor. NATO eliyle maceraya sürüklenmek isteniyoruz. İran karşısında batının şemsiyesi olacağız hikayesi bize kaç milyar dolara patlayacak bilmiyoruz. İktidar bütün bu olanları görmezlikten gelecek mi bilmiyoruz. NATO’nun dayatmasını göze alacak mı göreceğiz.
Ancak çok net biliyoruz ki; silaha, çatışmaya, gerilime dayalı bir kuruş harcayacak lüksümüz yok. Hele başkalarının hatırı için silahla para ayırmak gerekmiyor. Onun yerine, sağlığa, eğitime, kültüre, çevreye ve sosyal adaleti yükseltecek yerlere harcamalıyız.
7 Kasım 2010
ABD’nin, İran’ın nükleer silah ürettiği ve tehlikeli olduğu kampanyası devam ediyor. Bu kampanya ya bağlı olarak NATO ülkemizde ‘’Savunma rampaları’’kurmak istiyor. Türkiye yi İran’a hedef olacak bir konuma sokmak istiyor. Başta ABD ve batı devletleri, İran’ın iflah olmaz bir düşman olduğunu ve onun çevrelenmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışıyorlar. Bu husustaki gerilimi arttıracak ne varsa kullanılıyor. Gerilimin sonucunda nelerin olacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak görmeden önce, bilmemiz gerekenler var. NATO’nun ne kadar samimi, ne kadar üyelerini düşündüğünü yaşananlarla anlamamız gerekiyor.
İran’ın nükleer başlık taşıyan ve bütün dünyayı tehdit eden bir güce sahip olduğunu bilmiyoruz. Bu sav’ı ABD ve batı devletlerinden duyuyoruz. Başta ABD ve batı böylesi konularda ne kadar güvenilir olduğunu yakın zaman göstermiştir. En iyi örneği Saddam dönemi Irak ile ilgilidir. İşgalden önce söylenenleri biliyoruz. Bu gün tüm bunların birer yalan ve bir bahane olduğu kanıtlanmıştır. Belki bu iddia yani İran’ın nükleer tehdit taşıdığı doğrudur. Ancak yapılması gerekenler farklı olmalıdır. Olmuyorsa burada başka amaçlar olmalıdır. Bunu böyle olduğunu düşünmeliyiz. Zira buna ihtiyaç var.
İki kutuplu dünya da tercihimizi NATO’dan yana koyduk. Hatta bazı iddialara göre NATO’ya girmek için bir sürü ayak oyunu yapmışız. Hayali Sovyet Tehdit’i, hayali Sosyalizm tehdit’i ile ancak girebilmişiz. NATO’ya girince kraldan fazla kralcı olmuşuz. Ancak kalk denilince kalkmışız, otur denilince de oturmuşuz. Onun dışında fazlaca bir söz sahibi olmamışız. NATO’nun askeri kanadından ayrılmış Yunanistan’ın tekrar dönmek için darbeci Kenan evren nasıl kuzu kuzu onay verdiğini herkes biliyor. NATO neler yaptı artık gizli değil. Bir taraftan Emperyalizmin çıkarlarını koruyucu ve caydırıcı rol üstlenirken öbür tarafta suni gerilimler yaratıp silah sanayiye pazar sağlamıştır. Bizim gibi ülkelerde askeri darbeler tezgahlamıştır. Gladyo türü derin devletler kurmuştur.
Bizi yakından ilgilendiren bir başka gerçek şu; NOTO, kendi içinde de dürüst davranmamıştır. Sovyet Tehdit’i bahanesiyle bizi uyuturken aynı zamanda Yunanistan’la da bizi hep karşı karşıya getirmiştir. En basit olaylarda bile ‘’savaş’’haline geldiğimiz Yunanistan’a hiç müdahale etmemiştir. Son 20 yılda sadece bizim ve Yunanistan’ın batıdan aldığı silah tutarı 600 milyar dolar civarındadır. Yaklaşık bunun 350 milyar dolara yakın biz harcamışız. Geriye kalanı Yunanistan almış. Tüm bunlar, iki ülkeyi birbirine karşı kışkırtmakla sağlanmıştır. Emperyalist devletlerin bu yaptığı gerilim ve korkuya dayalı sömürü biçimi değimlidir? Kendi müttefiklerine bunu reva görmek gayri ahlaki değil mi?
Dün Yunanistan ile bizi silah yarışına sokanlar, bu gün İran’la aynı yarışa sokmak istiyorlar. 10 yıldır komşularla 0 problem için izlediğimiz yol terk edelim isteniyor. NATO eliyle maceraya sürüklenmek isteniyoruz. İran karşısında batının şemsiyesi olacağız hikayesi bize kaç milyar dolara patlayacak bilmiyoruz. İktidar bütün bu olanları görmezlikten gelecek mi bilmiyoruz. NATO’nun dayatmasını göze alacak mı göreceğiz.
Ancak çok net biliyoruz ki; silaha, çatışmaya, gerilime dayalı bir kuruş harcayacak lüksümüz yok. Hele başkalarının hatırı için silahla para ayırmak gerekmiyor. Onun yerine, sağlığa, eğitime, kültüre, çevreye ve sosyal adaleti yükseltecek yerlere harcamalıyız.
10 Kasım 2010 Çarşamba
Ekim İhtilali ve Sosyalizmde Tarihsel Kopuş
Arif Işıldar
10 Kasım 2010
Dünyayı sarsan Ekim devrimi 93 yaşına girdi. Kuralı bozmadık ve bu yıl da modern zamanların bu ilk ve büyük işçi-emekçi devriminin öğretilerini değişik boyutlarıyla irdeleme çalışmalarına devam ettik.
Paris Komünü'ne büyük bir ilgileri olsa da 20. yüzyıl sosyalistlerinin ilk göz ağrısı Ekim devrimidir. Demek ki siyasal mücadelelerde de ilk'lerin ayrı bir anlamı vardır. Ama Ekim devrimi sosyalizm tarihinde bir başlangıç olduğu kadar bir sonuç noktasıdır da. İki durak arasındaki zaman dilimi yaklaşık yetmiş beş yıldır.
Bu süreci ateşleyen ve 20. yüzyılın sosyalist kuşaklarını koşullayan Ekim devrimi başlangıç ve sonuç fasıllarıyla irdelendiği bir noktada 75 yıllık reel sosyalizm sürecinin sevapları ve hataları konusunda daha sağlıklı çıkarsamalara varılabilir. Dünya sosyalist hareketinin koşusunda tarihi bir çığır açan Ekim devriminin öğretilerinden bugün de ilhamlar alacağız ama stratejik bir yenilgi anlamına gelen sosyalizmin finiş noktasından da aynı ciddiyetle dersler çıkaracağız.
Devrimci siyasal mücadelede yenilgilerin bir okul özelliği taşıdığı ve öğretici dersler sunduğu gerçeğini burada yinelemekte fayda vardır. Bu bağlamda sosyalistler derslerine iyi çalışırlarsa, hem Ekim devrimi hükümsüzdür gibi toptancı bir inkârdan ve biraz da ihanetten hem de tarihte değişmeyen tek yasa değişimdir sözünü kulak arkası ederek Ekim devriminin tezlerini tekrarlamak dolayısıyla yarının dünyasını düne göre tasavvur etmeye devam etmek yanılsamasından imtina etmiş olacağız.
Bilimsel sosyalizmin iki ustası Marks ve Lenin'in, ardıllarına bizi takip etmeye devam edin dediklerini biliyoruz ama öte yandan bizi tekrarlamayın uyarısında bulundukları da bilgimiz dâhilindedir. Zaten ilah da olsanız görüşleriniz hiçbir farklılığa uğramadan en fazla iki kuşağın hayatında derin izler bırakabilir. O aşamadan itibaren paradigmada farklılıklar (mutasyon) baş gösterir ve süreklilik-kopuş diyalektiği, her türlü sabiteyi aşarak kendini dayatır.
Sovyet sosyalizminin çözülmesine yol açan krizi tetikleyen yan etkilerden biri de bu noktada aranabilir. Bir ülkede sosyalist kuşaklar arasındaki diyalektik ilişkide esaslı farklılaşma meydana gelmeden süreklilik kavramında bir patlamanın (kopuşun) gündeme gelmesi olası değildir. Nitekim Sovyet sosyalizmi de yetmiş yıllık bir sürekliliği ifade etmekle birlikte kopuş olayını sistemsel bir dönüşüm olarak gerçekleştirememiştir. Doğrusu buna öncülük edecek bir sosyalist kuşağın oluştuğunu söylemek de zor. Örneğin Stalin dönemi Lenin'in önderlik ettiği ilk sosyalist kuşağın izini taşır. Gorbaçov'a kadar ki süreçte ülkenin kaderini belirleyen kuşaksa Stalin kuşağının fotokopisidir. Gorbaçov, Arşimed'e özenip, ilk başlarda eski kuşaklardan farklı yeni bir sosyalist kuşağı müjdeler gibi göründüyse de Sovyet KALDIRACININ dinamiklerinin sosyalizmde niteliksel bir farklılaşmaya/dönüşüme elvermediği ortaya çıktı.
Ekim devrimiyle açılan “sosyalizm çağı” ilk ve son denebilecek bir tarihi kırılma yaşadı. Sosyalist mücadele tarihinde böylesi bir fenomenin yaşanmış olması o güne kadar hikmetinden sual olunmayan sosyalist dünya görüşünün masaya yatırılmasına zemin hazırladı. Bu da sosyalist süreklilikte tarihi kopuşun fitilini ateşledi. Bir başka açıdan bu süreç ölümsüz gibi görünen ve komünizme kadar ki tarihi uzamın geçerli kodu olarak içselleştirilen kavramların aslında fani olduğu gerçeğinin bellekte ışımasına yol açtı.
Bizce de sosyalizmde süreklilik hali artık yoğun bakım odasındaki kavramlarla anlatılamaz. Mevlana: “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Derken yerden göğe kadar haklıydı. Sosyalizmdeki tarihsel kırılma sosyalistlerin aklına “ölümlü kavram” mefhumunu düşürdü dersek yanlış olmaz. Yine de 'eski kavramlar ordusu yeni kavramların silahlı kuvvetlerince yere serilmediği' sürece kadim kavramların bitpazarına nur yağmaya devam edecektir.
Sosyalist süreklilikte kopuş demiştik. Sosyalist mücadelede tarihi kopuş, statükoda köklü bir farklılaşma açılımına işaret eder. Bu da bir yanıyla zaman aşımına uğramış eski meşruiyetlerden kurtulmak deyim yerindeyse onlardan 'daha üst düzeye çıkmak' anlamına gelir. Ancak kurtulma fiilinde 'daha aşağı düzeye' inme riski hep vardır, bunun için de kapıları sıkı tutmak gerekir.
Sosyalist statükoya müdahale başlı başına bir eleştiri ve sorgulama eylemidir. Bu önemlidir ancak sosyalizme müdahalenin hangi noktadan yapıldığı daha da önemlidir. Çağ boyutunda yaşanan değişimleri göz ardı ederek ve eski sosyalist meşruiyetler içerisinde kalarak sosyalizm algısında yapılacak güncellemeler devrimci bir kopuşu temsil edemez. Sosyalizm meselesine küresel çağın değişim aynasından bakmak bir zaruriyet kazanmıştır. Bu nokta bilince çıkarılmadan gelenekle gelecek arasında sağlam köprüler kurmak olası değildir. Sosyalist değer ve birikimleri önüne katıp çağın sorularına yanıt verme derdine düşmüş bir devrimcilik, hayat hikayesi Batı uygarlığının değerleriyle sınırlı olan sosyalist paradigmada gidilecek herhangi bir tashih hareketinden daha fazla sosyalisttir ve tarihin akışıyla paraleldir. Sosyalizmde tekerrüre değil tarihsel kopuşun gereklerine odaklanmak gerek.
Romanya'da Çevuşesku'lar kurşuna dizilirken, Moskova'da ayyaş Yeltsin tankın üzerine çıkıp Sovyet sosyalizminin ölüm çanlarını çaldırırken ve Doğu Avrupa sosyalizmi domino taşları gibi yıkılıp dağılırken, dünya sosyalistlerinin bilincine 'tarihsel kopuş' huzmeleri düşmeye başladı. Bu moment, sosyalist paradigmada tarihsel kopuşa içkin radikal eleştiri ve sorgulama eylemi bakımından bir milattır. Sosyalist gelenekten geleceğe uzanımda günbatımı algılar, değerler ve pratiklerin yerini alacak gündoğumu devrimci paradigma ve önermeler önemli oranda eleştiri-sorgulama-çözümleme fideliğinde boy verip şekillenecektir.
Eleştirel aklın yüzü neden-sonuç ilişkisinde ağırlıkla sonuca dönüktür. Sonuç, sebebin hayat içindeki yansımasıdır yada verileşmiş biçimidir. Kolektif akıl, nedenselliği muhakeme eylemine bu verilerden başlar. Sosyalizmin çözülüş hadisesi de bir sonuçtur. Sosyalistlerin çözülmenin nedenlerini sorgulamaya bu duraktan başlaması doğaldır. Ancak sonuçlar üzerine yapılan çalışmalar her zaman nedenselliğe uzanan koridorlara açılmayabilir. Sosyalizmin yenilgisiyle ortaya çıkmış sonuçların değerlendirilmesinde işlenecek bir hata, nedenlerin okunmasında detone olmayı beraberinde getirir. Sonuca bakışta tek yolu kullanan akıl, nedenlere giderken çoğu zaman bin bir yolu kullanır.
Bu bağlamda sosyalist sistemin çöküşünü Stalinist tarz, revizyonist kliğin egemenliği gibi öznelliğe indirgenmiş fasıllarda aramak sosyalizmin kırılmasındaki tarihi arka planı teğet geçmektir. Bu yaklaşımla, ne yaşanmış sosyalizmle ne de onun temellerini atan Ekim devrimiyle doğru bir şekilde ilişkilenmek mümkündür. İnsanlığın tarihçesinde özgül bir yeri olan sosyalizmin tarihini hareket halinde kılmak, bütün o tarihin teorik ve pratik SONUÇLARINI aşmakla mümkündür. Zira yanı başımızdaki kolektif yaşam, sanayi çağının yeni bir uygarlık çağı tarafından aşılması yönünde akıyorsa ve yerleşik kavramlar bu tarihsel evrimi anlatmakta kifayetsiz kalıyorsa, yenidünyayı yeni cümlelerle, kavramlarla ve çözümlemelerle tanımlamak konusunda elimizi taşın altına koymak durumundayız.
Aksi takdirde sosyalizmin stratejik yenilgisinin ortaya çıkardığı sonuçlar konusunda farklı sol görüşler olarak el sıkışan değerlendirmeler yapmış görünsek de yenilginin asli nedenleri hakkında söyleyeceklerimiz ‘birbirimizin yanından geçip gitmeye’ devam edecektir.
10 Kasım 2010
Dünyayı sarsan Ekim devrimi 93 yaşına girdi. Kuralı bozmadık ve bu yıl da modern zamanların bu ilk ve büyük işçi-emekçi devriminin öğretilerini değişik boyutlarıyla irdeleme çalışmalarına devam ettik.
Paris Komünü'ne büyük bir ilgileri olsa da 20. yüzyıl sosyalistlerinin ilk göz ağrısı Ekim devrimidir. Demek ki siyasal mücadelelerde de ilk'lerin ayrı bir anlamı vardır. Ama Ekim devrimi sosyalizm tarihinde bir başlangıç olduğu kadar bir sonuç noktasıdır da. İki durak arasındaki zaman dilimi yaklaşık yetmiş beş yıldır.
Bu süreci ateşleyen ve 20. yüzyılın sosyalist kuşaklarını koşullayan Ekim devrimi başlangıç ve sonuç fasıllarıyla irdelendiği bir noktada 75 yıllık reel sosyalizm sürecinin sevapları ve hataları konusunda daha sağlıklı çıkarsamalara varılabilir. Dünya sosyalist hareketinin koşusunda tarihi bir çığır açan Ekim devriminin öğretilerinden bugün de ilhamlar alacağız ama stratejik bir yenilgi anlamına gelen sosyalizmin finiş noktasından da aynı ciddiyetle dersler çıkaracağız.
Devrimci siyasal mücadelede yenilgilerin bir okul özelliği taşıdığı ve öğretici dersler sunduğu gerçeğini burada yinelemekte fayda vardır. Bu bağlamda sosyalistler derslerine iyi çalışırlarsa, hem Ekim devrimi hükümsüzdür gibi toptancı bir inkârdan ve biraz da ihanetten hem de tarihte değişmeyen tek yasa değişimdir sözünü kulak arkası ederek Ekim devriminin tezlerini tekrarlamak dolayısıyla yarının dünyasını düne göre tasavvur etmeye devam etmek yanılsamasından imtina etmiş olacağız.
Bilimsel sosyalizmin iki ustası Marks ve Lenin'in, ardıllarına bizi takip etmeye devam edin dediklerini biliyoruz ama öte yandan bizi tekrarlamayın uyarısında bulundukları da bilgimiz dâhilindedir. Zaten ilah da olsanız görüşleriniz hiçbir farklılığa uğramadan en fazla iki kuşağın hayatında derin izler bırakabilir. O aşamadan itibaren paradigmada farklılıklar (mutasyon) baş gösterir ve süreklilik-kopuş diyalektiği, her türlü sabiteyi aşarak kendini dayatır.
Sovyet sosyalizminin çözülmesine yol açan krizi tetikleyen yan etkilerden biri de bu noktada aranabilir. Bir ülkede sosyalist kuşaklar arasındaki diyalektik ilişkide esaslı farklılaşma meydana gelmeden süreklilik kavramında bir patlamanın (kopuşun) gündeme gelmesi olası değildir. Nitekim Sovyet sosyalizmi de yetmiş yıllık bir sürekliliği ifade etmekle birlikte kopuş olayını sistemsel bir dönüşüm olarak gerçekleştirememiştir. Doğrusu buna öncülük edecek bir sosyalist kuşağın oluştuğunu söylemek de zor. Örneğin Stalin dönemi Lenin'in önderlik ettiği ilk sosyalist kuşağın izini taşır. Gorbaçov'a kadar ki süreçte ülkenin kaderini belirleyen kuşaksa Stalin kuşağının fotokopisidir. Gorbaçov, Arşimed'e özenip, ilk başlarda eski kuşaklardan farklı yeni bir sosyalist kuşağı müjdeler gibi göründüyse de Sovyet KALDIRACININ dinamiklerinin sosyalizmde niteliksel bir farklılaşmaya/dönüşüme elvermediği ortaya çıktı.
Ekim devrimiyle açılan “sosyalizm çağı” ilk ve son denebilecek bir tarihi kırılma yaşadı. Sosyalist mücadele tarihinde böylesi bir fenomenin yaşanmış olması o güne kadar hikmetinden sual olunmayan sosyalist dünya görüşünün masaya yatırılmasına zemin hazırladı. Bu da sosyalist süreklilikte tarihi kopuşun fitilini ateşledi. Bir başka açıdan bu süreç ölümsüz gibi görünen ve komünizme kadar ki tarihi uzamın geçerli kodu olarak içselleştirilen kavramların aslında fani olduğu gerçeğinin bellekte ışımasına yol açtı.
Bizce de sosyalizmde süreklilik hali artık yoğun bakım odasındaki kavramlarla anlatılamaz. Mevlana: “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Derken yerden göğe kadar haklıydı. Sosyalizmdeki tarihsel kırılma sosyalistlerin aklına “ölümlü kavram” mefhumunu düşürdü dersek yanlış olmaz. Yine de 'eski kavramlar ordusu yeni kavramların silahlı kuvvetlerince yere serilmediği' sürece kadim kavramların bitpazarına nur yağmaya devam edecektir.
Sosyalist süreklilikte kopuş demiştik. Sosyalist mücadelede tarihi kopuş, statükoda köklü bir farklılaşma açılımına işaret eder. Bu da bir yanıyla zaman aşımına uğramış eski meşruiyetlerden kurtulmak deyim yerindeyse onlardan 'daha üst düzeye çıkmak' anlamına gelir. Ancak kurtulma fiilinde 'daha aşağı düzeye' inme riski hep vardır, bunun için de kapıları sıkı tutmak gerekir.
Sosyalist statükoya müdahale başlı başına bir eleştiri ve sorgulama eylemidir. Bu önemlidir ancak sosyalizme müdahalenin hangi noktadan yapıldığı daha da önemlidir. Çağ boyutunda yaşanan değişimleri göz ardı ederek ve eski sosyalist meşruiyetler içerisinde kalarak sosyalizm algısında yapılacak güncellemeler devrimci bir kopuşu temsil edemez. Sosyalizm meselesine küresel çağın değişim aynasından bakmak bir zaruriyet kazanmıştır. Bu nokta bilince çıkarılmadan gelenekle gelecek arasında sağlam köprüler kurmak olası değildir. Sosyalist değer ve birikimleri önüne katıp çağın sorularına yanıt verme derdine düşmüş bir devrimcilik, hayat hikayesi Batı uygarlığının değerleriyle sınırlı olan sosyalist paradigmada gidilecek herhangi bir tashih hareketinden daha fazla sosyalisttir ve tarihin akışıyla paraleldir. Sosyalizmde tekerrüre değil tarihsel kopuşun gereklerine odaklanmak gerek.
Romanya'da Çevuşesku'lar kurşuna dizilirken, Moskova'da ayyaş Yeltsin tankın üzerine çıkıp Sovyet sosyalizminin ölüm çanlarını çaldırırken ve Doğu Avrupa sosyalizmi domino taşları gibi yıkılıp dağılırken, dünya sosyalistlerinin bilincine 'tarihsel kopuş' huzmeleri düşmeye başladı. Bu moment, sosyalist paradigmada tarihsel kopuşa içkin radikal eleştiri ve sorgulama eylemi bakımından bir milattır. Sosyalist gelenekten geleceğe uzanımda günbatımı algılar, değerler ve pratiklerin yerini alacak gündoğumu devrimci paradigma ve önermeler önemli oranda eleştiri-sorgulama-çözümleme fideliğinde boy verip şekillenecektir.
Eleştirel aklın yüzü neden-sonuç ilişkisinde ağırlıkla sonuca dönüktür. Sonuç, sebebin hayat içindeki yansımasıdır yada verileşmiş biçimidir. Kolektif akıl, nedenselliği muhakeme eylemine bu verilerden başlar. Sosyalizmin çözülüş hadisesi de bir sonuçtur. Sosyalistlerin çözülmenin nedenlerini sorgulamaya bu duraktan başlaması doğaldır. Ancak sonuçlar üzerine yapılan çalışmalar her zaman nedenselliğe uzanan koridorlara açılmayabilir. Sosyalizmin yenilgisiyle ortaya çıkmış sonuçların değerlendirilmesinde işlenecek bir hata, nedenlerin okunmasında detone olmayı beraberinde getirir. Sonuca bakışta tek yolu kullanan akıl, nedenlere giderken çoğu zaman bin bir yolu kullanır.
Bu bağlamda sosyalist sistemin çöküşünü Stalinist tarz, revizyonist kliğin egemenliği gibi öznelliğe indirgenmiş fasıllarda aramak sosyalizmin kırılmasındaki tarihi arka planı teğet geçmektir. Bu yaklaşımla, ne yaşanmış sosyalizmle ne de onun temellerini atan Ekim devrimiyle doğru bir şekilde ilişkilenmek mümkündür. İnsanlığın tarihçesinde özgül bir yeri olan sosyalizmin tarihini hareket halinde kılmak, bütün o tarihin teorik ve pratik SONUÇLARINI aşmakla mümkündür. Zira yanı başımızdaki kolektif yaşam, sanayi çağının yeni bir uygarlık çağı tarafından aşılması yönünde akıyorsa ve yerleşik kavramlar bu tarihsel evrimi anlatmakta kifayetsiz kalıyorsa, yenidünyayı yeni cümlelerle, kavramlarla ve çözümlemelerle tanımlamak konusunda elimizi taşın altına koymak durumundayız.
Aksi takdirde sosyalizmin stratejik yenilgisinin ortaya çıkardığı sonuçlar konusunda farklı sol görüşler olarak el sıkışan değerlendirmeler yapmış görünsek de yenilginin asli nedenleri hakkında söyleyeceklerimiz ‘birbirimizin yanından geçip gitmeye’ devam edecektir.
9 Kasım 2010 Salı
ABES BİR TARTIŞMA:DİL MESELESİ YA DA KÜRTÇE[*]
Değerli dostum Temel Demirer’in ülkemiz sorunlarının en yakıcı olanı anadille eğitim sorununa ilişkin yazısını siz okurlarımla paylaşıyorum. Anadille eğitim konusunu Kürtler için olduğu kadar ortak ülkemizin tüm farklılıkları için okumanız dileğiyle.
Temel Demirer
9 Kasım 2010
“Bizi insan kılan, dildir.
Doğanın ve tarihin anlamsız
gürültüsü ve sessizliği
karşısında dilde umar ararız.”[1]
Abes ile iştigal ediyorlar; “Ana dilde eğitim olur mu, olmaz mı?” diye…
Dil meselesini, belki de en iyi; Ludwig Wittgenstein’ın, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir”; Emile M. Cioran’ın da, “İnsan bir ülkede yaşamaz, bir dilde yaşar. Ülkemiz, anayurdumuz dildir, başka bir ülke yoktur,” saptamaları betimlerken; tekrar ediyorum; bu tartışma nafiledir; abes ile iştigaldir…
İlhan Diken’in, “Dilini, kimliğini, kültürünü, aidiyetiyle kendini ifade edebilen insan” olarak tanımlanabileceği vurgusuyla, “İnsanın dilini yasaklarsanız, yaşamını da yasaklarsınız,” dediği kapsamda anadil ve anadilde eğitim hakkı tartışılmaz; onu tartışmaya açmak; “pazarlık konusu” yapmak da kimsenin haddi ve harcı değildir…
Anadili, anadilde eğitim hakkını, resmî ideolojinin “dayatma” ve “korkuları”yla gaspetmeye kalkışanlar; “iç barışı” tehdit edenin zorunlu tek dil olup, çok dillilik olmadığını asla unutmamalıyken; her düzeyde dilin yasaklanmasının da hiçbir düzeyde mümkün olmadığı göz ardı edilmemelidir…
DİL NEDİR?
Dil, her şeyden önce bir iletişim aracıdır.[2] Fakat bunun da ötesinde hayati öneme haiz bir toplumsal olgudur. Dilin gelişimi tıpkı varoluşsal gelişim gibi, her türden yaratım faaliyetlerinin bir sonucu olarak süreç içinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla dilin tarihsel gelişim ve değişimi, toplumun tarihsel gelişiminden soyut ele alınamaz. Esas olarak dil, toplumsal bir kimliktir.
Tam da bunun için “Dil, insanın vazgeçilmez, ayrılmaz, bölünmez, parçalanmaz bir unsurudur. Dil, insanla birlikte meydana gelen, insanla birlikte var olan bir varlık alanıdır. Aynı zamanda dil, tarihi varlık alanının kurucusudur. Çünkü, hiçbir dil kendiliğinden meydana gelmemiş, hiçbir dil yaratılmamıştır. Nasıl insan, kendi tarihinin bir ürünü ise ve kendi kültürünün geçmişten geleceğe uzanan bir bağlantısı ise, dil de tarihin ve geçmiş kültürün bir ürünüdür. Gerçekte, insan geçmişe ve kendisinden öncelere olan bağını ancak dili ile sağlayabilmektedir ve gene bugünü dili ile yaşamakta ve yaşatmakta, dili ile geleceği hazırlamaktadır. Bu yaklaşımla dil, dünü-bugüne-yarına bağlayan temeldir.
İnsan dili ile görür, dili ile düşünür, dili ile anlar ve ancak dili ile düşüncelerini, hislerini, duygularını anlatabilir. İnsanın maddi ve manevi, somut ve soyut varlık dünyası ile ilişkilerini ve bağını dil kurar, devam ettirir, geliştirir.”[3]
Özetle insan, doğası gereği kültürel bir varlıktır. Birey içinde bulunduğu toplumun davranış biçimini, kültürel özelliklerini edinerek zamanla toplumsallaşır. İnsanların toplumsallaşma süreci dil-kültür arasındaki kopmaz bağlar sayesinde hızlanmaktadır. Dil, kültürel zenginliğimizin taşıyıcısı, aynı zamanda havuzu rolündedir. Dil ve kültür birbirinden ayrı ele alınıp tanımlanamayacak denli iç içe geçmiş bir bütünün iki tamamlayanı niteliğindedir. Dilde ifadeye kavuşan tüm değerler kültürden gelmedir. Kültür dilde yaşar, gelişir ve yarınlara aktarılır.
Bu bağlamda Giorgio Agamben’in, Celan’ın, “Sadece anadilinde hakikâti söyleyebilir. Yabancı bir dilde şair yalan söyler,” sözünü aktarması boşuna ve durduk yere değildir.
Bu denli elzem olan dile ilişkin yasaklar ile “ulus-devlet” arasında bire bir ilişki söz konusudur. Mesela Amir Hassanpour’un ifade ettiği gibi, “Batı Avrupa’da feodalizmden kapitalizme geçiş, devletin birey ve cemaatlerin dilsel yaşamına artan müdahalesiyle birlikte gerçekleşti. Pre-modern devlet, iktidarı merkezileştirememesiyle ayırdedilir; ekseri ulus-devlet olarak sınıflanan modern devlet ise, politik, ekonomik, kültürel ve dilsel iktidarı belirgin bir şekilde merkezileştirmeyi başarmıştır. Fransa, Britanya ve ABD gibi, ‘etnisite’den ziyade ‘vatandaşlık’ üzerine kurulu ulusal modellere sahip olduğu düşünülen devletlerde bile, ulusal dilin evrensel kullanımını kanunlaştıran ve öteki dilleri yasaklayan bir gelenek vardır. Bu nedenle, XIX. yüzyıl Avrupası’nın başlarında dilsel alanda eşit haklar için ilk mücadelelerin, dilsel ve politik iktidarın artan merkezileşmesine denk gelmesi sürpriz değildi...”
DİLİN AHVALİ
Dünyada belki 6 bin kadar dil, buna karşılık, ancak 200 ülke vardır. Bu da çokdilliliğin fiilen yeryüzündeki her ülkede bulunduğu anlamına gelirken; dünyada konuşulan 6 bin dilin yarısına yakınının yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Uzmanlar, dilleri korumak için eğitim politikaları oluşturmak ve o dillerde konuşmak gerektiğini söylüyor BM Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, Paris’te açıklanan, tehlike altındaki dillere ilişkin son atlasında, 200 dilin son üç kuşakta, yani 60-70 yıllık bir süreçte kaybolduğunu, 538’inin kaybolmak üzere olduğunu, 502’sinin ciddi tehlike altında, 623’ünün tehlike altında ve 607’sinin ise hassas durumda olduğunu vurguladı.
1996’da yapılan ilk atlasta 600, 2001’deki ikinci atlasta ise 900 dilin tehlike altında olduğunun belirtildiğini hatırlatan BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) Genel Müdür Yardımcısı Françoise Riviere ise bu sayısal artış hızının durumun vahimleştiği anlamına geldiğine dikkati çekti.
UNESCO 21 Şubat Dünya Anadili günü nedeniyle yayımladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası”na göre, Türkiye’de 15 dil tehlike altında. Söz konusu Atlasa göre Türkiye’deki üç dil kayboldu. Kapadokya Yunancası, dünyada da son derece tehlike altında. Diyarbakır Lice’deki Kamışlı köyünde konuşulan Mlahso da kayboldu. Suriye’ye göçen köylülerden İbrahim Hanna’nın 1995’te ölümüyle bu dil de öldü. Ubıhça da Tevfik Esenç’in 1992’de ölmesiyle kayboldu.
Bunların yanında Dünyada 200’ü son üç kuşakta kaybolan, 2 bin 300’ü kaybolma riski altında bulunan, bilinen 6 bin dilden biri de Kürtçe...
T.“C”NİN TARİHSEL PRATİĞİ
Kaybolma riski altında bulunan dillerden birisinin de Kürtçe olmasında, T.“C”nin tarihsel pratiğinin ve ulus-devlet modelinin belirleyici katkıları vardır.
Bırakın Türkiye’yi, tüm ulus-devletlerin tarihi asimilasyonist düşünce ve pratikle doludur.
Örneğin köklü bir ulus-devlet geleneği olmayan ABD bile, “melting pot” (eritme potası) adı altında WASP (Beyaz, Anglosakson ve Protestan) yönünde asimilasyonu çağrıştıran politikalar uygulamıştır. Fransa, İsveç, Avustralya, Güney Afrika, Çin, Rusya gibi birçok ülke geçmişte eğitime asimilasyonist mantıkla bakmıştır. Almanya’nın Türk işçi çocuklarına karşı tutumu bir sır değil. Bu nedenle, öğrenilen (egemen, lingua franca) dil üzerinden asimilasyona gidilir. Asimilasyonun anti-demokratik, bir insan hakkı (kimlik, dil, kültür) gaspı olduğuna dair bir dolu literatür vardır. O yüzden entegrasyon (bütünleşme) terimine bile şüpheli yaklaşanlar var. Başka kavramlar (insertion gibi) önerenler de yok değil.
Türkiye, asimilasyonu hep bir devlet politikası olarak uyguladı. Resmî katlarda, okul ve günlük yaşamda “tek dil” kullanma zorunluluğu, bu politikanın en önemli göstergesidir. “Güneş Dil Teorisi” gibi bilim karşıtı, yer yer ırkçı-Turancı tezler bile üretildi. 1940’lı yıllarda gayri müslimlere “Vatandaş Türkçe Konuş”, 1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’ndeki politik Kürt tutuklulara “Türkçe Konuş, Çok Konuş” denildi. Bu konuda inanılmaz yasaklar üretildi. Kürtler kendi dillerini kullanmaktan çekinir, hatta korkar oldular; dilini konuştuğu için bir dolu insan eziyet çekti, işkence gördü. Sonuçta bu politika karşımıza silahlı bir Kürt isyanı çıkardı; bastırılan geri döndü. Kart-kurt hikâyesi geri tepti.
Lakin bu asimilasyonist politikanın eğitimde yeniden gözden geçirilip üyeliğine aday olduğumuz AB ülkelerinde en azından nasıl uygulandığını hiç olmasa bilmemiz gerekmez miydi? Bugün biz parlamentoda Kürtçe hitabı suçlarken, AB Parlamentosu’nda tüm Avrupa dilleri temsil hakkına sahiptir. Fransa Almanya’dan koparttığı Alsace-Lorraine’deki hiçbir yerleşim adını değiştirmezken biz çok çeşitli gerekçeler icat edip beğenmediğimiz yerleşim adlarını değiştirdiler.
Farklı dil ve lehçelerde TV ve radyo yayını hakkını verirken bir dolu kısıtlama getirdiler. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümü açacağım derken en sonunda YÖK başkanı ağzıyla Kürtçe diye özgün bir dil olmadığını, aslında Kürtçenin kırma bir dil olduğunu öğrendiler. Üniversitelerde kendi dilinde eğitim görmek isteyen üniversiteli Kürt gençleri okuldan alıp hapse attık. Kürtçe özel dil kurslarının yaşatılması için AB üyesi ülkeler gibi destekleyeceğimize bu kursların parasızlıktan kapatılmasını seyrettik. Küresel iletişim ve internet çağında sakıncalı harfler (Q,W, X) yarattık. Çocuğuna Kürtçe isim koyanları mahkemelere verdiler ya da nüfus müdürlüklerinden geri çevirdiler. Çokdilli belediyeciliğin bölgede sorun çözen yapısını görüp bundan yararlanmak yerine bir terör örgütü politikası diye bu uygulamaya son verdiler, başkanını görevinden aldılar.
En önemlisi de “Tek Dil”de ısrar ettiler ki, bu da Necmiye Alpay’ın dediği gibi, “Tek dil, asimilasyonda ısrardır.”
Nihayet T.“C”nin tarihsel pratiğinin bugündeki sürdürücüsü de AKP’dir…
AKP DİYOR Kİ!
W. Goethe’nin, “Karşı gelip tartışanlar bir ara şunu düşünmeli: Her dil herkes için ‘anlaşılır’ değildir,”[4] sözü; AKP’nin anadilde eğitim konusundaki tavrını anlatır sanki…
Örneğin ‘Die Zeit’e konuşan Başbakan, anadilin önemine dikkat çekerek, “Niçin Almanya’da Türk kolejleri olmasın? İnsanlar önce kendi anadillerine, yani Türkçe’ye hâkim olmalı,” derken; yine aynı “zatı muhterem” yani Recep Tayyip Erdoğan, anadilde eğitim isteklerine kesin bir dille karşı çıkmaktadır…
Örneğin Tayyip Erdoğan 1991 yılında yayınlanan ‘Kürt Raporu’nda, “Kürtçe kitle iletişim araçlarından yararlanılmalı,” gibi kocaman kocaman laflar ederken; Başbakanlığı döneminde statükocu söylemlere sarılarak, T.“C”nin tarihsel pratiğinin bugündeki sürdürücülüğüne soyunmuştur…
Anayasa paketiyle “büyük bir demokratikleşme adımı attığını”(?) savunan(!) AKP hükümeti anadilde eğitim konusunda 1982 Askerî Anayasa’nın öngördüğü maddeyi ısrarla savunarak, Anayasa’nın 42. maddesinde yer alan, “Türkçe’den başka hiçbir dil eğitim ve öğrenim kurumlarında Türk vatandaşlarının anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez,” ifadelerin değiştirilmeyeceğinin altını özenle çizdi…
Erdoğan’ın ağzından, “Hayır arkadaş, Kürtçe eğitim dili olamaz! Biz ne dedik? Tek millet dedik, tek bayrak dedik, tek vatan dedik, tek devlet dedik. Buna karşı çıktılar. Buna karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin,” diye haykırdı…
SOMUTUN YANSIMALARI
Oysa coğrafyamızdaki somutun yansımaları hiç de Erdoğan’ın sürdürücüsü olduğu T.“C”nin tarihsel pratiğinin “varsaydığı” üzere değil; aksine ve tam da W. Goethe’nin, “Yabancı dilde yazan ya da şiir söyleyen, yabancı evde oturan gibidir,” sözlerindeki gibiydi…
İşte somutun yansımalarından veriler…
Yılmaz Güneş, yaklaşık 35 yıl önce Erzurum’un Ulucanlar Köyü’nde okula başladığında ‘İki Dil Bir Bavul’ filminin öğrencilerinden biri gibiydi. Çocukların Kürtçe konuştuğu, öğretmenin Türkçe ders anlattığı bir sınıfta eğitim aldı. Tek kelimesini bile anlamadıkları bir dilde duyduklarını anlamlandıramıyorlardı. Öğretmen ise boş sınıfa ders anlatır gibiydi…
Öğretmen soruyor: “Senin adın Zülküf mü?” Cevap yok. Öğretmen resimdeki arıyı göstererek soruyor “Bu ne?” Yine cevap yok. Sorduğu hiçbir sorunun karşılığı yok. Çünkü ne öğrenciler öğretmenin dilinden anlıyor, ne öğretmen onların dilinden. Şanlıurfa Siverek’e bağlı Demirci Köyü’ne atanmış Denizlili genç öğretmen Emre Aydın, Güneydoğu’ya giden öğretmenlerin dil sorunu karşısında yaşadığı çaresizliğin en somut örneklerinden biriydi. Türk bir öğretmenin Kürt köyünde geçirdiği bir yılı anlatan ‘İki Dil Bir Bavul’ filmiyle Emre öğretmenin ve öğrencilerinin yaşadığı sorunları yüz binlerce kişi izledi.
Filmin çekim tarihinin üstünden üç yıl geçti. Ancak manzara hiç değişmedi. Bu yıl Emre öğretmen köye veda edip Siverek merkezdeki bir okulda göreve başladı. Köy okulunun ise henüz öğretmeni yok. Genç öğretmen üç yıl önce yeni başladığında sınıftaki öğrencilerine soruyordu: “Anlamıyorsunuz di mi? Öyle gülüyorsunuz. Ben de sizi anlamıyorum zaten. Ne yapacağız?” Sorduğu sorunun hâlâ cevabı yok.
Hikâyenin devamında idealist bir öğretmenin başardıkları ve her öğretmen tayiniyle başa dönmek zorunda kalan çocukların dramı var. Emre öğretmenin anlattıkları bölgedeki dil sorununun boyutlarını ve fiziksel koşulların olumsuz etkisini sergiliyor:
“İlk sene sonunda 48 birinci sınıf öğrencimden 35’i okuma yazmaya geçti. Çocuklar ikinci sınıfa geçti ancak bu kez de anlama becerilerinin olmadığını fark ettim. ‘Araba’ diye yazabiliyorlardı, okuyabiliyorlardı. Ancak arabanın anlamını bilmiyorlardı. Bu kez de görsel olarak anlattım her şeyi. 3. sınıfa geçtiklerinde az çok diğer dersleri yapabiliyorlardı. Sınıfta muhabbet edebiliyorduk. İlk sene 123, ikinci sene 135, üçüncü sene 148 öğrencim vardı.”
Kürt illeri böyle de, başka yerler farklı mı? Asla!
Örneğin Dolapdere’nin sokaklarında çocukların Kürtçe oyun sesleri geliyor. Biraz önce çıktıkları okulda Türkçe konuşan öğretmeni “anlamadan” dinlemişler. Türkçeleri az, okulda yaşadıklarını Kürtçe anlatıyorlar: Soruyu bilsem de parmak kaldıramıyorum
“Sınıfta ben Kürtçe konuşuyordum, onlar Türkçe. Öğretmenin dilini anlamıyordum, başım ağrıyordu... Derste parmak kaldırmaya çekiniyordum, çünkü kendimi Türkçe ifade edemiyordum... Ben okulda iki şeyle mücadele ettim. Hem Türkçeyi az biliyordum, hem dersleri öğrenmem gerekiyordu. Ama çok çalıştım...”
“Tuvalete gidecektim, öğretmene söyleyemedim...” diyor çocuklar... Ve… Somutta durum bu; böyle!
KÜRTÇE
Türkiye’de Kürt sorunu, sadece bir dil sorunu değil. Ama dil, bu sorunun kendini açık ve en güçlü biçimde ifade ettiği alan. Cumhuriyet sonrasında Kürtlerin bir kısmının günlük hayatta kullandığı ama resmen “yok dil” konumunda olan Kürtçe, 1980 askerî darbesi sonrasında 10 yıla yakın bir süre, günlük yaşamda bile kullanılması “yasak dil” oldu. Daha önce kamu alanında görülmesi yasak olan bu dilin sokakta konuşulması bile yasaklandı.
Ancak Harold Pinter’in, ‘Dağlı Dili’ (1998) isimli oyununda, “Dinleyin şimdi. Siz dağlısınız. Duyuyor musunuz? Diliniz öldü. Yasaklandı. Dağlı dilinizi burada kullanamazsınız. Kendi dilinizi kocalarınızla konuşamazsınız. Yasak. Anladınız mı? Konuşamazsınız. Kanuna aykırı. Sadece başkentin dilini konuşabilirsiniz. Burada izin verilen tek dil o. Dağlı dilinizi burada konuşmaya kalkarsanız çok fena cezalandırılırsınız. Bu askerî bir emir... Kanun bu. Diliniz yasak. Ölü: Kimsenin sizin dilinizi konuşmasına izin yok. Sizin diliniz artık yok,” diye betimlediği tablodaki zorbalığa rağmen Kürtçe yaşıyor kararlılıkla…
Nihayet Mardin Artuklu Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Selim Temo’nun deyiyle, “Kürdoloji alanı, kamuoyunun bildiği ya da özellikle emekli vali ve askerler ile alanında yükselmek için “bilimsel sabırları” olmayan akademisyenlerin dehşet verici bir bilim dışılıkla lanse ettiklerinin aksine, son derece geniş bir alan”ken; üstünde kurulan yüz yıllık baskıdan kurtulmaya çalışan Kürtçenin… konuşma dili olarak yaygınlığı yanında yazı dili olarak yaşadığı kısıtları çözmek, üstelik içeride çözülmesi gereken, en önemli sorunlar arasında yer almalıdır.
ANADİLDE EĞİTİM HAKKI
Tam da bunun için Kürtçe için anadilde eğitim hakkı vazgeçilemezdir!
Raymond de Saint Laurent, “Ana dilinizin bütün kelimelerini öğreniniz, göreceksiniz ki, ifade kabiliyetiniz fevkâlâde artacaktır,” derken çocukların anadillerindeki gelişim düzeyi, ikinci bir dilin gelişiminin de temel belirleyenidir ki; Goethe bu konuda şöyle der: “Yalnızca bir dil bilen aslında o dili de bilmiyordur.” Anadilinin yüreklendirilmesi, yalnızca çocuğun dilini değil, topluluk içindeki kimliğini/ kişiliğini de geliştirir; çocuğun dilinin reddi, kendisinin de reddidir...
Gerçekten de Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç’ın, “Türkiye nüfusunun yüzde 17’si Türkçenin yanı sıra çeşitli dillere sahip. Kuşaktan kuşağa ciddi bir dil kaybı yaşanıyor. Başka bir ifadeyle, kuşaklar arasında anadilini kullanma oranı düşüyor. Ana-babaların yüzde 20.4 oranında anadillerini sürdürmelerine karşın mevcut nüfusun yüzde 16.9’u anadilini sürdürüyor. Araştırmamız, toplumumuzun anadilinde eğitime genel olarak olumsuz bakmadığını gösteriyor,” dediği tabloda bir dilin ancak kamusal alanda kullanıldığı zaman ayakta kalabileceğini belirten Yard. Doç. Dr. Ersin Erkan, “Anadilde eğitim verilmesi gereken bir haktır. Bir dil insanın varlık gerekçesidir. Her insan evini nasıl döşeyeceğine, nasıl dizayn edeceğine kendisi karar verme hakkına sahipse, dille ilgili olan tasarruf hakkına da her topluluk ve kişi kendisi karar verebilmelidir,” diyor…
Aslı sorulursa eğitimden söz ederken, aslında nasıl bir toplum yaratmak istediğimizi konuşuyoruz. Ana dilde eğitim tartışmasının altında yatan da toplumun geleceğine ilişkin düşlerimiz. Türkiye gibi kültürel çeşitlilik taşıyan bir ülkede, çeşitliliklerin ortadan kaldırıldığı, tek kültürlü, tek dilli, homojen, otoriter bir toplum mu istiyoruz, yoksa farklılıkların tanındığı, korunduğu, çoğulcu, demokratik bir toplum mu?
Konuya çocuğun çıkarları açısından bakabilmeliyiz. Ana dilde eğitim sorunu çocuğun eğitimi ile yakından ilgili. Çocuğun eğitim sistemi içinde marjinalize olması, sonradan toplum içinde de marjinalize olmasına yol açıyor.
UNESCO’nun “Herkes İçin Eğitim” programı çerçevesinde yayınladığı 2010 raporunda, çocuğun eğitim sistemi içinde marjinalize olmasına yol açan nedenlerin basında anadilinde eğitim görmemesi geliyor. Bu, yoksulluk ve toplumsal cinsiyette ayırım ile birleşince, eğitimde geri kalma riski büyüyor.
Raporun Türkiye ile ilgili istatistikleri çarpıcı. Buna göre, en yoksul hanelerden gelen Kürtçe konuşan kız çocuklarının yüzde 43’ü 2 yıldan az eğitim görüyor. Oysa Türkiye’de ortalama eğitim süresi 6 yıl.
Türkiye’nin en zengin yüzde 20’nin çocuklarının ortalama eğitim süresi 9.6 yıl. Yoksul ailelerin çocukları için bu ortalama 8.7. Yoksul Kürt erkek çocuklarında bu rakam 6.1 yıla iniyor. Yoksul Kürt kız çocuklarının ortalama eğitim süresi ise 3 yıl. Bu dünyanın en yoksul ülkelerinden Çad’daki ortalama ile aynı.
Anadilde eğitimden ne anlamalıyız? Her şeyden önce, Türkçe yerine başka bir dilde eğitim verilmesini anlamamalıyız. Devletin resmî dili Türkçe ve devlet Türkçeyi öğretmekle yükümlü... Ancak bunun yanında çocuğa anadilinde de eğitim verilebilir.
Bu böyleyken; “Anadilinde eğitim talebi, ulusal bir eğitim sistemi içinde yeniden ve farklı bir içerik ve biçimde düşünülemez mi? Düşünülebilir. Bunun en dikkate değer yöntemlerinden biri de, çiftdillilikdir,” diyen Gazi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kemal İnal, önemli bir gereksinimi dillendiriyor…
YASAKÇI -TOTALİTER- KORKU(LAR)
Fakat “önemli gereksinim”in, egemenler için bir önemi yok! Çünkü onlar yasakçı -totaliter- korkuların esiri…
Mesela “liberal” denen Cüneyt Ülsever’in satırlarında, “Anadilde eğitim müfredatta okutulan tüm derslerin (tarih, edebiyat, matematik vb.) anadilde okutulması anlamına gelir. İşte bu talep bölünmenin bizzat kendisidir. Zira, eğitim sadece dilin doğru öğrenilmesi, bazı bilgilerin kazanılması değildir. Eğitim aynı zamanda ortak kültürün, değerlerin, örflerin, inançların, ülkülerin, tasaların; kısacası bir toplumu bir arada tutan tüm öğelerin tartışıldığı ve hazmedildiği süreçtir… (…) Eğer, anadilde eğitim talebinde ısrar edilecekse, boşuna kaynak israfı yapmayalım, boşuna zaman kaybetmeyelim. Hemen bölünelim,” saptamalarını görürüz…
Tıpkı “ulusalcı” Özdemir İnce’nin, “1. Anadilde eğitim-öğretim hakkı üniter devletlerde mümkün değildir. 2. Anadili özgürce öğrenme hakkı: Bu hak Kopenhag kriterleri arasında bulunuyor. Bu nasıl gerçekleştirilip uygulanabilir. Çift dilli eğitim-öğretim bana fantezi gibi geliyor. Başlangıç olarak en basit ve en kabul edilebilir olanı: Seçmeli ders… Kürtlerin siyasal niyetini öğrenmek yukarıda açıkladığım iki haktan hangisini seçeceklerine bağlı,” saptamasındaki inkârcı dayatma gibi…
Ya akademi mi? Onlar da farksız!
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dilbilimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. İclal Ergenç de, “Tüm müfredatın Kürtçe yapılması olmaz. Ulusal dil ortak dildir. Ortak dil resmî, hukuk kurumlarında, pek çok yerde kullanılan bir dildir. Türkçe’nin yanı sıra anadil eğitimi verilebilir. Bir dili öğretmek ayrı bir şey. Anadille de eğitim verilecekse bunun apayrı bir eğitimini almış kişiler vermeli. Enstitüler kurulup bu eğitimler verilmeli,” diyor! (Vah akademi vah!)
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
TESEV’nin hazırladığı ‘Kürt Sorunu’nun Çözümüne Doğru Anayasal ve Yasal Öneriler’ başlıklı rapora göre anadilde eğitim hakkı önündeki engel Anayasa’nın 42. maddesiyle sınırlı değil; Milli Eğitim Kanunu, Yabancı Dil Eğitim ve Öğretim Kanunu ile Harf Kanununda değişiklik yapılması gerekiyor.
Raporda ana dilde eğitim hakkının önünde Milli Eğitim Kanunu’nda da engeller bulunduğu ifade edildi: “Kanun’un okul öncesi eğitime ilişkin maddeleri, okul öncesinde Türkçenin yanı sıra Kürtçe eğitim veren anaokullarının açılmasını engellemektedir. Kanunun 20. maddesine göre, ‘çocukların Türkçeyi doğru ve güzel konuşmalarını sağlamak öngörmektedir.”
Rapora göre Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu da ana dilde eğitim hakkının önündeki önemli engellerden biri . Kanunun 2. Maddesinin ilk fıkrasında “Eğitim ve öğretim kurumlarında, Türk vatandaşlarına Türkçeden başka hiçbir dil, ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde düzenlediği belirtiliyor.
Raporda, Harf kanununa muhalefetten çok sayıda dava açıldığı da vurgulanılarak şöyle denildi: “Türkiye’de konuşulan Türkçe dışındaki birçok anadilde Türk alfabesinde bulunmayan q, w, x gibi harflerin bulunduğu göz önüne alındığında, Harf Kanunu’ndaki kısıtlama ile TCK’daki cezai yaptırımın ne derece ayrımcı olduğu, isim ve dil hakkını ne ölçüde kısıtladığı açıktır.”
Verili soruna ilişkin çözüm önerileri de, Kürt meselesine bakıştaki farklılık gibi çeşit çeşit…
Mesela “Resmî dil Türkçe olmak kaydıyla, Anayasa’nın 42. ve 66. maddelerinin değişmesi anadilde eğitim sorununu çözer,”[5] diyen liberallerden inkârcılara dek!
Öncelikle şunu belirtelim; Kürtçe konusunda inkârcılık ile palyatif öneri arasında esas itibariyle, özde, nihai kertede bir fark yok…
Mesela Eyüp Can, “Erdoğan ‘Kimse bizden resmî olarak anadilde eğitim beklemesin, Türkiye’nin resmî dili Türkçedir’ dedi.
Anadilde eğitim talep edenler Türkiye’nin resmî dili Kürtçe olsun demiyorlar ki. Türkçe resmî dil olarak kalmaya devam edecek. Fakat isteyen, okulda tıpkı İngilizce ya da Fransızca gibi seçmeli ders olarak Kürtçe alabilecek,” derken iki dilli eğitimin önünü keserek, Kürtçe’yi “tali” konuma mahkûm ediyor!
Oysa Almanya Potsdam Üniversitesi’nden Dilbilimci Christoph Schroeder’in ifade ettiği gibi, “Bütün çiftdilli eğitim modellerinin temelinde, çocuğun iki dilinin birden kabul edilmesi ve ikisinin de birbiriyle bağlantılı ve karşılaştırmalı olarak öğretilmesi ve geliştirilmesi ilkesi yatar. Bu ilkenin, Türkiye’de şu an tartışıldığı gibi, çiftdilli çocukların anadillerini temelde Türkçe tekdilli eğitim veren okullarda seçimlik ek dil dersleriyle geliştirmeleri yoluyla gerçekleştirilmesi pek mümkün değildir.”
Kaldı ki Kürtçe eğitim talebi, salt “siyaset”in gölgesinde tartışılmamalı; bunun bir de “pedagojik” boyutu var.
Bu konuda Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Fatma Gök, “Kişinin anadilinde eğitim temel, doğal bir haktır. Eğitim hakkı bağlamından kavramsallaştırdığımızda, devletlerin, hükümetlerin herkese bu hakkı nitelikli olarak ve demokratik şekilde sunması lazım. Anadil, kişilerin dünyalarını ve kendilerini anlamlandırdıkları dil. Çocuklar birden bire başka bir dille karşılaşınca birçok travmatik durum karşımıza çıkıyor. İki dil resmî dil olabilir. Dünyanın pek çok yerinde iki resmî dili olan ülke var,” derken; neyin nasıl ve neden olduğunun altını çiziyor…
Bunun yanında “yöresel resmî dil” kavramı üzerine de çalışılması gerekiyor.
Dünyadaki değişik modelleri gözden geçirdiğimizde, bir ülkedeki farklı resmî dillerin her zaman eşit statüde olmadığını kolaylıkla görebiliyoruz. Örneğin “yöresel resmî dil” diye bir kavram var.
Belçika, İsviçre, Lüksemburg, İspanya, Kanada gibi “klasik örnekler”in dışında da birden fazla resmî dili olan birçok ülkenin olduğunu bu bağlamda hatırlamakta büyük yarar var. Örneğin İsrail’de üç resmî dil (İbranice, Arapça ve İngilizce) var.
Birden fazla resmî dili olan ülkeler arasında Norveç, Finlandiya, Beyaz Rusya gibi birçok örnek sayılabilir. Norveç’te üç farklı dil konuşulmasına rağmen bu dillerden sadece ikisi bütün ülke çapında resmî dil statüsünde. Güney Afrika’nın 11 resmî dili var.
Bu arada bir de topraklarının üzerinde konuşulan tüm dilleri “resmi dil” kabul eden Bolivya Anayasası örneğini[6] anımsamak ve anımsatma da çok önemlidir!
“SONUÇ YERİNE”: HATIRLATMA(LAR)
Amin Maalouf, ‘Ölümcül Kimlikler’ (2009) başlıklı çalışmasında, “Çağımızın en ağır basan özelliği, tüm insanları bir bakıma göçmen ya da azınlık hâline getirmek değil mi? Hepimiz köklerimizin dayandığı topraklara hiç benzemeyen bir evrende yaşamaya zorlanıyoruz; hepimiz başka diller, başka ağızlar, başka işaretler öğrenmek zorundayız-, hepimiz çocukluğumuzdan beri hayal ettiğimiz biçimiyle kimliğimizin tehdit altında olduğu izlenimine kapılıyoruz,” sözleriyle “modern (denilen) zamanlar”ın soru(n)larından birisini altını çizerken; buraya kadar irdelediğimiz konu bize Ferdinand de Saussure’in, “Dil... Ön yüzü düşünce, arka yüzü ses olan bir kâğıt parçasına benzetilebilir; arka yüzü kesmeye kalkarsanız ön yüzü de kesersiniz,” saptaması anımsatır…
Artık, hiçbir şey eskisi gibi olamaz; bir ufka varılmıştır; bu ufukta da “Geçmişe hâkim olması gereken gelecektir, geçip gitmiş şeyler karşısındaki tavrımızı düzenleyecek buyruğu ondan alırız...”[7]
21 Ekim 2010 12:20:01, Ankara.
N O T L A R
[*] Esmer, No: 66, 1 Kasım 2010…
[1] Octavio Paz.
[2] Dil konusunda bkz: Noam Chomsky, Doğa ve Dil Üzerine, çev: Ayşe Banu Karadağ, Sözcükler Yay., 2010; Christian Marazi, Sermaye ve Dil, çev: Ahmet Ergenç, Ayrıntı Yay., 2010.
[3] A. Hicri İzgören, “Anadilde Eğitim”, Günlük, 23 Eylül 2010, s.15.
[4] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.144.
[5] “İki Madde Sorunu Çözer”, Taraf, 4 Ekim 2010, s.13.
[6] “Örneğin Bolivya’nın resmi dillerinden Yaminawa’nın Peru, Brezilya ve Bolivya’da toplam 1000 kadar konuşmacısı vardır (http://www.native-languages.org/yaminawa.htm). Weenhayek dilini konuşan halkın toplam nüfusu ise, 2860 kişidir ve Bolivya ve Arjantin topraklarında yaşamaktadırlar (http://globalrecordings.net/ language/18296). Hayatta kalan Pacawara sayısı ise 11 (onbir) olarak kaydedilmektedir!” (Sibel Özbudun, “… ‘Eşitlik’ ile ‘Özgürlük’, ‘Sınıf’ ile ‘Kimlik’, ‘İktisat’ ile ‘Kültür’ Bağdaşabilir mi? Ya da Nasıl Bir Anayasa (Bolivya Anayasası Örneği), Birgün, 7 Ekim 2009; Birgün, 8 Ekim 2009.)
[7] Jose Ortega Y Gasset, Kitlelerin Ayaklanması, Çev: Neyyire Gül Işık, İş Bankası Kültür Yay., 2010.
Temel Demirer
9 Kasım 2010
“Bizi insan kılan, dildir.
Doğanın ve tarihin anlamsız
gürültüsü ve sessizliği
karşısında dilde umar ararız.”[1]
Abes ile iştigal ediyorlar; “Ana dilde eğitim olur mu, olmaz mı?” diye…
Dil meselesini, belki de en iyi; Ludwig Wittgenstein’ın, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir”; Emile M. Cioran’ın da, “İnsan bir ülkede yaşamaz, bir dilde yaşar. Ülkemiz, anayurdumuz dildir, başka bir ülke yoktur,” saptamaları betimlerken; tekrar ediyorum; bu tartışma nafiledir; abes ile iştigaldir…
İlhan Diken’in, “Dilini, kimliğini, kültürünü, aidiyetiyle kendini ifade edebilen insan” olarak tanımlanabileceği vurgusuyla, “İnsanın dilini yasaklarsanız, yaşamını da yasaklarsınız,” dediği kapsamda anadil ve anadilde eğitim hakkı tartışılmaz; onu tartışmaya açmak; “pazarlık konusu” yapmak da kimsenin haddi ve harcı değildir…
Anadili, anadilde eğitim hakkını, resmî ideolojinin “dayatma” ve “korkuları”yla gaspetmeye kalkışanlar; “iç barışı” tehdit edenin zorunlu tek dil olup, çok dillilik olmadığını asla unutmamalıyken; her düzeyde dilin yasaklanmasının da hiçbir düzeyde mümkün olmadığı göz ardı edilmemelidir…
DİL NEDİR?
Dil, her şeyden önce bir iletişim aracıdır.[2] Fakat bunun da ötesinde hayati öneme haiz bir toplumsal olgudur. Dilin gelişimi tıpkı varoluşsal gelişim gibi, her türden yaratım faaliyetlerinin bir sonucu olarak süreç içinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla dilin tarihsel gelişim ve değişimi, toplumun tarihsel gelişiminden soyut ele alınamaz. Esas olarak dil, toplumsal bir kimliktir.
Tam da bunun için “Dil, insanın vazgeçilmez, ayrılmaz, bölünmez, parçalanmaz bir unsurudur. Dil, insanla birlikte meydana gelen, insanla birlikte var olan bir varlık alanıdır. Aynı zamanda dil, tarihi varlık alanının kurucusudur. Çünkü, hiçbir dil kendiliğinden meydana gelmemiş, hiçbir dil yaratılmamıştır. Nasıl insan, kendi tarihinin bir ürünü ise ve kendi kültürünün geçmişten geleceğe uzanan bir bağlantısı ise, dil de tarihin ve geçmiş kültürün bir ürünüdür. Gerçekte, insan geçmişe ve kendisinden öncelere olan bağını ancak dili ile sağlayabilmektedir ve gene bugünü dili ile yaşamakta ve yaşatmakta, dili ile geleceği hazırlamaktadır. Bu yaklaşımla dil, dünü-bugüne-yarına bağlayan temeldir.
İnsan dili ile görür, dili ile düşünür, dili ile anlar ve ancak dili ile düşüncelerini, hislerini, duygularını anlatabilir. İnsanın maddi ve manevi, somut ve soyut varlık dünyası ile ilişkilerini ve bağını dil kurar, devam ettirir, geliştirir.”[3]
Özetle insan, doğası gereği kültürel bir varlıktır. Birey içinde bulunduğu toplumun davranış biçimini, kültürel özelliklerini edinerek zamanla toplumsallaşır. İnsanların toplumsallaşma süreci dil-kültür arasındaki kopmaz bağlar sayesinde hızlanmaktadır. Dil, kültürel zenginliğimizin taşıyıcısı, aynı zamanda havuzu rolündedir. Dil ve kültür birbirinden ayrı ele alınıp tanımlanamayacak denli iç içe geçmiş bir bütünün iki tamamlayanı niteliğindedir. Dilde ifadeye kavuşan tüm değerler kültürden gelmedir. Kültür dilde yaşar, gelişir ve yarınlara aktarılır.
Bu bağlamda Giorgio Agamben’in, Celan’ın, “Sadece anadilinde hakikâti söyleyebilir. Yabancı bir dilde şair yalan söyler,” sözünü aktarması boşuna ve durduk yere değildir.
Bu denli elzem olan dile ilişkin yasaklar ile “ulus-devlet” arasında bire bir ilişki söz konusudur. Mesela Amir Hassanpour’un ifade ettiği gibi, “Batı Avrupa’da feodalizmden kapitalizme geçiş, devletin birey ve cemaatlerin dilsel yaşamına artan müdahalesiyle birlikte gerçekleşti. Pre-modern devlet, iktidarı merkezileştirememesiyle ayırdedilir; ekseri ulus-devlet olarak sınıflanan modern devlet ise, politik, ekonomik, kültürel ve dilsel iktidarı belirgin bir şekilde merkezileştirmeyi başarmıştır. Fransa, Britanya ve ABD gibi, ‘etnisite’den ziyade ‘vatandaşlık’ üzerine kurulu ulusal modellere sahip olduğu düşünülen devletlerde bile, ulusal dilin evrensel kullanımını kanunlaştıran ve öteki dilleri yasaklayan bir gelenek vardır. Bu nedenle, XIX. yüzyıl Avrupası’nın başlarında dilsel alanda eşit haklar için ilk mücadelelerin, dilsel ve politik iktidarın artan merkezileşmesine denk gelmesi sürpriz değildi...”
DİLİN AHVALİ
Dünyada belki 6 bin kadar dil, buna karşılık, ancak 200 ülke vardır. Bu da çokdilliliğin fiilen yeryüzündeki her ülkede bulunduğu anlamına gelirken; dünyada konuşulan 6 bin dilin yarısına yakınının yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Uzmanlar, dilleri korumak için eğitim politikaları oluşturmak ve o dillerde konuşmak gerektiğini söylüyor BM Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, Paris’te açıklanan, tehlike altındaki dillere ilişkin son atlasında, 200 dilin son üç kuşakta, yani 60-70 yıllık bir süreçte kaybolduğunu, 538’inin kaybolmak üzere olduğunu, 502’sinin ciddi tehlike altında, 623’ünün tehlike altında ve 607’sinin ise hassas durumda olduğunu vurguladı.
1996’da yapılan ilk atlasta 600, 2001’deki ikinci atlasta ise 900 dilin tehlike altında olduğunun belirtildiğini hatırlatan BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) Genel Müdür Yardımcısı Françoise Riviere ise bu sayısal artış hızının durumun vahimleştiği anlamına geldiğine dikkati çekti.
UNESCO 21 Şubat Dünya Anadili günü nedeniyle yayımladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası”na göre, Türkiye’de 15 dil tehlike altında. Söz konusu Atlasa göre Türkiye’deki üç dil kayboldu. Kapadokya Yunancası, dünyada da son derece tehlike altında. Diyarbakır Lice’deki Kamışlı köyünde konuşulan Mlahso da kayboldu. Suriye’ye göçen köylülerden İbrahim Hanna’nın 1995’te ölümüyle bu dil de öldü. Ubıhça da Tevfik Esenç’in 1992’de ölmesiyle kayboldu.
Bunların yanında Dünyada 200’ü son üç kuşakta kaybolan, 2 bin 300’ü kaybolma riski altında bulunan, bilinen 6 bin dilden biri de Kürtçe...
T.“C”NİN TARİHSEL PRATİĞİ
Kaybolma riski altında bulunan dillerden birisinin de Kürtçe olmasında, T.“C”nin tarihsel pratiğinin ve ulus-devlet modelinin belirleyici katkıları vardır.
Bırakın Türkiye’yi, tüm ulus-devletlerin tarihi asimilasyonist düşünce ve pratikle doludur.
Örneğin köklü bir ulus-devlet geleneği olmayan ABD bile, “melting pot” (eritme potası) adı altında WASP (Beyaz, Anglosakson ve Protestan) yönünde asimilasyonu çağrıştıran politikalar uygulamıştır. Fransa, İsveç, Avustralya, Güney Afrika, Çin, Rusya gibi birçok ülke geçmişte eğitime asimilasyonist mantıkla bakmıştır. Almanya’nın Türk işçi çocuklarına karşı tutumu bir sır değil. Bu nedenle, öğrenilen (egemen, lingua franca) dil üzerinden asimilasyona gidilir. Asimilasyonun anti-demokratik, bir insan hakkı (kimlik, dil, kültür) gaspı olduğuna dair bir dolu literatür vardır. O yüzden entegrasyon (bütünleşme) terimine bile şüpheli yaklaşanlar var. Başka kavramlar (insertion gibi) önerenler de yok değil.
Türkiye, asimilasyonu hep bir devlet politikası olarak uyguladı. Resmî katlarda, okul ve günlük yaşamda “tek dil” kullanma zorunluluğu, bu politikanın en önemli göstergesidir. “Güneş Dil Teorisi” gibi bilim karşıtı, yer yer ırkçı-Turancı tezler bile üretildi. 1940’lı yıllarda gayri müslimlere “Vatandaş Türkçe Konuş”, 1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’ndeki politik Kürt tutuklulara “Türkçe Konuş, Çok Konuş” denildi. Bu konuda inanılmaz yasaklar üretildi. Kürtler kendi dillerini kullanmaktan çekinir, hatta korkar oldular; dilini konuştuğu için bir dolu insan eziyet çekti, işkence gördü. Sonuçta bu politika karşımıza silahlı bir Kürt isyanı çıkardı; bastırılan geri döndü. Kart-kurt hikâyesi geri tepti.
Lakin bu asimilasyonist politikanın eğitimde yeniden gözden geçirilip üyeliğine aday olduğumuz AB ülkelerinde en azından nasıl uygulandığını hiç olmasa bilmemiz gerekmez miydi? Bugün biz parlamentoda Kürtçe hitabı suçlarken, AB Parlamentosu’nda tüm Avrupa dilleri temsil hakkına sahiptir. Fransa Almanya’dan koparttığı Alsace-Lorraine’deki hiçbir yerleşim adını değiştirmezken biz çok çeşitli gerekçeler icat edip beğenmediğimiz yerleşim adlarını değiştirdiler.
Farklı dil ve lehçelerde TV ve radyo yayını hakkını verirken bir dolu kısıtlama getirdiler. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümü açacağım derken en sonunda YÖK başkanı ağzıyla Kürtçe diye özgün bir dil olmadığını, aslında Kürtçenin kırma bir dil olduğunu öğrendiler. Üniversitelerde kendi dilinde eğitim görmek isteyen üniversiteli Kürt gençleri okuldan alıp hapse attık. Kürtçe özel dil kurslarının yaşatılması için AB üyesi ülkeler gibi destekleyeceğimize bu kursların parasızlıktan kapatılmasını seyrettik. Küresel iletişim ve internet çağında sakıncalı harfler (Q,W, X) yarattık. Çocuğuna Kürtçe isim koyanları mahkemelere verdiler ya da nüfus müdürlüklerinden geri çevirdiler. Çokdilli belediyeciliğin bölgede sorun çözen yapısını görüp bundan yararlanmak yerine bir terör örgütü politikası diye bu uygulamaya son verdiler, başkanını görevinden aldılar.
En önemlisi de “Tek Dil”de ısrar ettiler ki, bu da Necmiye Alpay’ın dediği gibi, “Tek dil, asimilasyonda ısrardır.”
Nihayet T.“C”nin tarihsel pratiğinin bugündeki sürdürücüsü de AKP’dir…
AKP DİYOR Kİ!
W. Goethe’nin, “Karşı gelip tartışanlar bir ara şunu düşünmeli: Her dil herkes için ‘anlaşılır’ değildir,”[4] sözü; AKP’nin anadilde eğitim konusundaki tavrını anlatır sanki…
Örneğin ‘Die Zeit’e konuşan Başbakan, anadilin önemine dikkat çekerek, “Niçin Almanya’da Türk kolejleri olmasın? İnsanlar önce kendi anadillerine, yani Türkçe’ye hâkim olmalı,” derken; yine aynı “zatı muhterem” yani Recep Tayyip Erdoğan, anadilde eğitim isteklerine kesin bir dille karşı çıkmaktadır…
Örneğin Tayyip Erdoğan 1991 yılında yayınlanan ‘Kürt Raporu’nda, “Kürtçe kitle iletişim araçlarından yararlanılmalı,” gibi kocaman kocaman laflar ederken; Başbakanlığı döneminde statükocu söylemlere sarılarak, T.“C”nin tarihsel pratiğinin bugündeki sürdürücülüğüne soyunmuştur…
Anayasa paketiyle “büyük bir demokratikleşme adımı attığını”(?) savunan(!) AKP hükümeti anadilde eğitim konusunda 1982 Askerî Anayasa’nın öngördüğü maddeyi ısrarla savunarak, Anayasa’nın 42. maddesinde yer alan, “Türkçe’den başka hiçbir dil eğitim ve öğrenim kurumlarında Türk vatandaşlarının anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez,” ifadelerin değiştirilmeyeceğinin altını özenle çizdi…
Erdoğan’ın ağzından, “Hayır arkadaş, Kürtçe eğitim dili olamaz! Biz ne dedik? Tek millet dedik, tek bayrak dedik, tek vatan dedik, tek devlet dedik. Buna karşı çıktılar. Buna karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin,” diye haykırdı…
SOMUTUN YANSIMALARI
Oysa coğrafyamızdaki somutun yansımaları hiç de Erdoğan’ın sürdürücüsü olduğu T.“C”nin tarihsel pratiğinin “varsaydığı” üzere değil; aksine ve tam da W. Goethe’nin, “Yabancı dilde yazan ya da şiir söyleyen, yabancı evde oturan gibidir,” sözlerindeki gibiydi…
İşte somutun yansımalarından veriler…
Yılmaz Güneş, yaklaşık 35 yıl önce Erzurum’un Ulucanlar Köyü’nde okula başladığında ‘İki Dil Bir Bavul’ filminin öğrencilerinden biri gibiydi. Çocukların Kürtçe konuştuğu, öğretmenin Türkçe ders anlattığı bir sınıfta eğitim aldı. Tek kelimesini bile anlamadıkları bir dilde duyduklarını anlamlandıramıyorlardı. Öğretmen ise boş sınıfa ders anlatır gibiydi…
Öğretmen soruyor: “Senin adın Zülküf mü?” Cevap yok. Öğretmen resimdeki arıyı göstererek soruyor “Bu ne?” Yine cevap yok. Sorduğu hiçbir sorunun karşılığı yok. Çünkü ne öğrenciler öğretmenin dilinden anlıyor, ne öğretmen onların dilinden. Şanlıurfa Siverek’e bağlı Demirci Köyü’ne atanmış Denizlili genç öğretmen Emre Aydın, Güneydoğu’ya giden öğretmenlerin dil sorunu karşısında yaşadığı çaresizliğin en somut örneklerinden biriydi. Türk bir öğretmenin Kürt köyünde geçirdiği bir yılı anlatan ‘İki Dil Bir Bavul’ filmiyle Emre öğretmenin ve öğrencilerinin yaşadığı sorunları yüz binlerce kişi izledi.
Filmin çekim tarihinin üstünden üç yıl geçti. Ancak manzara hiç değişmedi. Bu yıl Emre öğretmen köye veda edip Siverek merkezdeki bir okulda göreve başladı. Köy okulunun ise henüz öğretmeni yok. Genç öğretmen üç yıl önce yeni başladığında sınıftaki öğrencilerine soruyordu: “Anlamıyorsunuz di mi? Öyle gülüyorsunuz. Ben de sizi anlamıyorum zaten. Ne yapacağız?” Sorduğu sorunun hâlâ cevabı yok.
Hikâyenin devamında idealist bir öğretmenin başardıkları ve her öğretmen tayiniyle başa dönmek zorunda kalan çocukların dramı var. Emre öğretmenin anlattıkları bölgedeki dil sorununun boyutlarını ve fiziksel koşulların olumsuz etkisini sergiliyor:
“İlk sene sonunda 48 birinci sınıf öğrencimden 35’i okuma yazmaya geçti. Çocuklar ikinci sınıfa geçti ancak bu kez de anlama becerilerinin olmadığını fark ettim. ‘Araba’ diye yazabiliyorlardı, okuyabiliyorlardı. Ancak arabanın anlamını bilmiyorlardı. Bu kez de görsel olarak anlattım her şeyi. 3. sınıfa geçtiklerinde az çok diğer dersleri yapabiliyorlardı. Sınıfta muhabbet edebiliyorduk. İlk sene 123, ikinci sene 135, üçüncü sene 148 öğrencim vardı.”
Kürt illeri böyle de, başka yerler farklı mı? Asla!
Örneğin Dolapdere’nin sokaklarında çocukların Kürtçe oyun sesleri geliyor. Biraz önce çıktıkları okulda Türkçe konuşan öğretmeni “anlamadan” dinlemişler. Türkçeleri az, okulda yaşadıklarını Kürtçe anlatıyorlar: Soruyu bilsem de parmak kaldıramıyorum
“Sınıfta ben Kürtçe konuşuyordum, onlar Türkçe. Öğretmenin dilini anlamıyordum, başım ağrıyordu... Derste parmak kaldırmaya çekiniyordum, çünkü kendimi Türkçe ifade edemiyordum... Ben okulda iki şeyle mücadele ettim. Hem Türkçeyi az biliyordum, hem dersleri öğrenmem gerekiyordu. Ama çok çalıştım...”
“Tuvalete gidecektim, öğretmene söyleyemedim...” diyor çocuklar... Ve… Somutta durum bu; böyle!
KÜRTÇE
Türkiye’de Kürt sorunu, sadece bir dil sorunu değil. Ama dil, bu sorunun kendini açık ve en güçlü biçimde ifade ettiği alan. Cumhuriyet sonrasında Kürtlerin bir kısmının günlük hayatta kullandığı ama resmen “yok dil” konumunda olan Kürtçe, 1980 askerî darbesi sonrasında 10 yıla yakın bir süre, günlük yaşamda bile kullanılması “yasak dil” oldu. Daha önce kamu alanında görülmesi yasak olan bu dilin sokakta konuşulması bile yasaklandı.
Ancak Harold Pinter’in, ‘Dağlı Dili’ (1998) isimli oyununda, “Dinleyin şimdi. Siz dağlısınız. Duyuyor musunuz? Diliniz öldü. Yasaklandı. Dağlı dilinizi burada kullanamazsınız. Kendi dilinizi kocalarınızla konuşamazsınız. Yasak. Anladınız mı? Konuşamazsınız. Kanuna aykırı. Sadece başkentin dilini konuşabilirsiniz. Burada izin verilen tek dil o. Dağlı dilinizi burada konuşmaya kalkarsanız çok fena cezalandırılırsınız. Bu askerî bir emir... Kanun bu. Diliniz yasak. Ölü: Kimsenin sizin dilinizi konuşmasına izin yok. Sizin diliniz artık yok,” diye betimlediği tablodaki zorbalığa rağmen Kürtçe yaşıyor kararlılıkla…
Nihayet Mardin Artuklu Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Selim Temo’nun deyiyle, “Kürdoloji alanı, kamuoyunun bildiği ya da özellikle emekli vali ve askerler ile alanında yükselmek için “bilimsel sabırları” olmayan akademisyenlerin dehşet verici bir bilim dışılıkla lanse ettiklerinin aksine, son derece geniş bir alan”ken; üstünde kurulan yüz yıllık baskıdan kurtulmaya çalışan Kürtçenin… konuşma dili olarak yaygınlığı yanında yazı dili olarak yaşadığı kısıtları çözmek, üstelik içeride çözülmesi gereken, en önemli sorunlar arasında yer almalıdır.
ANADİLDE EĞİTİM HAKKI
Tam da bunun için Kürtçe için anadilde eğitim hakkı vazgeçilemezdir!
Raymond de Saint Laurent, “Ana dilinizin bütün kelimelerini öğreniniz, göreceksiniz ki, ifade kabiliyetiniz fevkâlâde artacaktır,” derken çocukların anadillerindeki gelişim düzeyi, ikinci bir dilin gelişiminin de temel belirleyenidir ki; Goethe bu konuda şöyle der: “Yalnızca bir dil bilen aslında o dili de bilmiyordur.” Anadilinin yüreklendirilmesi, yalnızca çocuğun dilini değil, topluluk içindeki kimliğini/ kişiliğini de geliştirir; çocuğun dilinin reddi, kendisinin de reddidir...
Gerçekten de Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç’ın, “Türkiye nüfusunun yüzde 17’si Türkçenin yanı sıra çeşitli dillere sahip. Kuşaktan kuşağa ciddi bir dil kaybı yaşanıyor. Başka bir ifadeyle, kuşaklar arasında anadilini kullanma oranı düşüyor. Ana-babaların yüzde 20.4 oranında anadillerini sürdürmelerine karşın mevcut nüfusun yüzde 16.9’u anadilini sürdürüyor. Araştırmamız, toplumumuzun anadilinde eğitime genel olarak olumsuz bakmadığını gösteriyor,” dediği tabloda bir dilin ancak kamusal alanda kullanıldığı zaman ayakta kalabileceğini belirten Yard. Doç. Dr. Ersin Erkan, “Anadilde eğitim verilmesi gereken bir haktır. Bir dil insanın varlık gerekçesidir. Her insan evini nasıl döşeyeceğine, nasıl dizayn edeceğine kendisi karar verme hakkına sahipse, dille ilgili olan tasarruf hakkına da her topluluk ve kişi kendisi karar verebilmelidir,” diyor…
Aslı sorulursa eğitimden söz ederken, aslında nasıl bir toplum yaratmak istediğimizi konuşuyoruz. Ana dilde eğitim tartışmasının altında yatan da toplumun geleceğine ilişkin düşlerimiz. Türkiye gibi kültürel çeşitlilik taşıyan bir ülkede, çeşitliliklerin ortadan kaldırıldığı, tek kültürlü, tek dilli, homojen, otoriter bir toplum mu istiyoruz, yoksa farklılıkların tanındığı, korunduğu, çoğulcu, demokratik bir toplum mu?
Konuya çocuğun çıkarları açısından bakabilmeliyiz. Ana dilde eğitim sorunu çocuğun eğitimi ile yakından ilgili. Çocuğun eğitim sistemi içinde marjinalize olması, sonradan toplum içinde de marjinalize olmasına yol açıyor.
UNESCO’nun “Herkes İçin Eğitim” programı çerçevesinde yayınladığı 2010 raporunda, çocuğun eğitim sistemi içinde marjinalize olmasına yol açan nedenlerin basında anadilinde eğitim görmemesi geliyor. Bu, yoksulluk ve toplumsal cinsiyette ayırım ile birleşince, eğitimde geri kalma riski büyüyor.
Raporun Türkiye ile ilgili istatistikleri çarpıcı. Buna göre, en yoksul hanelerden gelen Kürtçe konuşan kız çocuklarının yüzde 43’ü 2 yıldan az eğitim görüyor. Oysa Türkiye’de ortalama eğitim süresi 6 yıl.
Türkiye’nin en zengin yüzde 20’nin çocuklarının ortalama eğitim süresi 9.6 yıl. Yoksul ailelerin çocukları için bu ortalama 8.7. Yoksul Kürt erkek çocuklarında bu rakam 6.1 yıla iniyor. Yoksul Kürt kız çocuklarının ortalama eğitim süresi ise 3 yıl. Bu dünyanın en yoksul ülkelerinden Çad’daki ortalama ile aynı.
Anadilde eğitimden ne anlamalıyız? Her şeyden önce, Türkçe yerine başka bir dilde eğitim verilmesini anlamamalıyız. Devletin resmî dili Türkçe ve devlet Türkçeyi öğretmekle yükümlü... Ancak bunun yanında çocuğa anadilinde de eğitim verilebilir.
Bu böyleyken; “Anadilinde eğitim talebi, ulusal bir eğitim sistemi içinde yeniden ve farklı bir içerik ve biçimde düşünülemez mi? Düşünülebilir. Bunun en dikkate değer yöntemlerinden biri de, çiftdillilikdir,” diyen Gazi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kemal İnal, önemli bir gereksinimi dillendiriyor…
YASAKÇI -TOTALİTER- KORKU(LAR)
Fakat “önemli gereksinim”in, egemenler için bir önemi yok! Çünkü onlar yasakçı -totaliter- korkuların esiri…
Mesela “liberal” denen Cüneyt Ülsever’in satırlarında, “Anadilde eğitim müfredatta okutulan tüm derslerin (tarih, edebiyat, matematik vb.) anadilde okutulması anlamına gelir. İşte bu talep bölünmenin bizzat kendisidir. Zira, eğitim sadece dilin doğru öğrenilmesi, bazı bilgilerin kazanılması değildir. Eğitim aynı zamanda ortak kültürün, değerlerin, örflerin, inançların, ülkülerin, tasaların; kısacası bir toplumu bir arada tutan tüm öğelerin tartışıldığı ve hazmedildiği süreçtir… (…) Eğer, anadilde eğitim talebinde ısrar edilecekse, boşuna kaynak israfı yapmayalım, boşuna zaman kaybetmeyelim. Hemen bölünelim,” saptamalarını görürüz…
Tıpkı “ulusalcı” Özdemir İnce’nin, “1. Anadilde eğitim-öğretim hakkı üniter devletlerde mümkün değildir. 2. Anadili özgürce öğrenme hakkı: Bu hak Kopenhag kriterleri arasında bulunuyor. Bu nasıl gerçekleştirilip uygulanabilir. Çift dilli eğitim-öğretim bana fantezi gibi geliyor. Başlangıç olarak en basit ve en kabul edilebilir olanı: Seçmeli ders… Kürtlerin siyasal niyetini öğrenmek yukarıda açıkladığım iki haktan hangisini seçeceklerine bağlı,” saptamasındaki inkârcı dayatma gibi…
Ya akademi mi? Onlar da farksız!
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dilbilimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. İclal Ergenç de, “Tüm müfredatın Kürtçe yapılması olmaz. Ulusal dil ortak dildir. Ortak dil resmî, hukuk kurumlarında, pek çok yerde kullanılan bir dildir. Türkçe’nin yanı sıra anadil eğitimi verilebilir. Bir dili öğretmek ayrı bir şey. Anadille de eğitim verilecekse bunun apayrı bir eğitimini almış kişiler vermeli. Enstitüler kurulup bu eğitimler verilmeli,” diyor! (Vah akademi vah!)
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
TESEV’nin hazırladığı ‘Kürt Sorunu’nun Çözümüne Doğru Anayasal ve Yasal Öneriler’ başlıklı rapora göre anadilde eğitim hakkı önündeki engel Anayasa’nın 42. maddesiyle sınırlı değil; Milli Eğitim Kanunu, Yabancı Dil Eğitim ve Öğretim Kanunu ile Harf Kanununda değişiklik yapılması gerekiyor.
Raporda ana dilde eğitim hakkının önünde Milli Eğitim Kanunu’nda da engeller bulunduğu ifade edildi: “Kanun’un okul öncesi eğitime ilişkin maddeleri, okul öncesinde Türkçenin yanı sıra Kürtçe eğitim veren anaokullarının açılmasını engellemektedir. Kanunun 20. maddesine göre, ‘çocukların Türkçeyi doğru ve güzel konuşmalarını sağlamak öngörmektedir.”
Rapora göre Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu da ana dilde eğitim hakkının önündeki önemli engellerden biri . Kanunun 2. Maddesinin ilk fıkrasında “Eğitim ve öğretim kurumlarında, Türk vatandaşlarına Türkçeden başka hiçbir dil, ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde düzenlediği belirtiliyor.
Raporda, Harf kanununa muhalefetten çok sayıda dava açıldığı da vurgulanılarak şöyle denildi: “Türkiye’de konuşulan Türkçe dışındaki birçok anadilde Türk alfabesinde bulunmayan q, w, x gibi harflerin bulunduğu göz önüne alındığında, Harf Kanunu’ndaki kısıtlama ile TCK’daki cezai yaptırımın ne derece ayrımcı olduğu, isim ve dil hakkını ne ölçüde kısıtladığı açıktır.”
Verili soruna ilişkin çözüm önerileri de, Kürt meselesine bakıştaki farklılık gibi çeşit çeşit…
Mesela “Resmî dil Türkçe olmak kaydıyla, Anayasa’nın 42. ve 66. maddelerinin değişmesi anadilde eğitim sorununu çözer,”[5] diyen liberallerden inkârcılara dek!
Öncelikle şunu belirtelim; Kürtçe konusunda inkârcılık ile palyatif öneri arasında esas itibariyle, özde, nihai kertede bir fark yok…
Mesela Eyüp Can, “Erdoğan ‘Kimse bizden resmî olarak anadilde eğitim beklemesin, Türkiye’nin resmî dili Türkçedir’ dedi.
Anadilde eğitim talep edenler Türkiye’nin resmî dili Kürtçe olsun demiyorlar ki. Türkçe resmî dil olarak kalmaya devam edecek. Fakat isteyen, okulda tıpkı İngilizce ya da Fransızca gibi seçmeli ders olarak Kürtçe alabilecek,” derken iki dilli eğitimin önünü keserek, Kürtçe’yi “tali” konuma mahkûm ediyor!
Oysa Almanya Potsdam Üniversitesi’nden Dilbilimci Christoph Schroeder’in ifade ettiği gibi, “Bütün çiftdilli eğitim modellerinin temelinde, çocuğun iki dilinin birden kabul edilmesi ve ikisinin de birbiriyle bağlantılı ve karşılaştırmalı olarak öğretilmesi ve geliştirilmesi ilkesi yatar. Bu ilkenin, Türkiye’de şu an tartışıldığı gibi, çiftdilli çocukların anadillerini temelde Türkçe tekdilli eğitim veren okullarda seçimlik ek dil dersleriyle geliştirmeleri yoluyla gerçekleştirilmesi pek mümkün değildir.”
Kaldı ki Kürtçe eğitim talebi, salt “siyaset”in gölgesinde tartışılmamalı; bunun bir de “pedagojik” boyutu var.
Bu konuda Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Fatma Gök, “Kişinin anadilinde eğitim temel, doğal bir haktır. Eğitim hakkı bağlamından kavramsallaştırdığımızda, devletlerin, hükümetlerin herkese bu hakkı nitelikli olarak ve demokratik şekilde sunması lazım. Anadil, kişilerin dünyalarını ve kendilerini anlamlandırdıkları dil. Çocuklar birden bire başka bir dille karşılaşınca birçok travmatik durum karşımıza çıkıyor. İki dil resmî dil olabilir. Dünyanın pek çok yerinde iki resmî dili olan ülke var,” derken; neyin nasıl ve neden olduğunun altını çiziyor…
Bunun yanında “yöresel resmî dil” kavramı üzerine de çalışılması gerekiyor.
Dünyadaki değişik modelleri gözden geçirdiğimizde, bir ülkedeki farklı resmî dillerin her zaman eşit statüde olmadığını kolaylıkla görebiliyoruz. Örneğin “yöresel resmî dil” diye bir kavram var.
Belçika, İsviçre, Lüksemburg, İspanya, Kanada gibi “klasik örnekler”in dışında da birden fazla resmî dili olan birçok ülkenin olduğunu bu bağlamda hatırlamakta büyük yarar var. Örneğin İsrail’de üç resmî dil (İbranice, Arapça ve İngilizce) var.
Birden fazla resmî dili olan ülkeler arasında Norveç, Finlandiya, Beyaz Rusya gibi birçok örnek sayılabilir. Norveç’te üç farklı dil konuşulmasına rağmen bu dillerden sadece ikisi bütün ülke çapında resmî dil statüsünde. Güney Afrika’nın 11 resmî dili var.
Bu arada bir de topraklarının üzerinde konuşulan tüm dilleri “resmi dil” kabul eden Bolivya Anayasası örneğini[6] anımsamak ve anımsatma da çok önemlidir!
“SONUÇ YERİNE”: HATIRLATMA(LAR)
Amin Maalouf, ‘Ölümcül Kimlikler’ (2009) başlıklı çalışmasında, “Çağımızın en ağır basan özelliği, tüm insanları bir bakıma göçmen ya da azınlık hâline getirmek değil mi? Hepimiz köklerimizin dayandığı topraklara hiç benzemeyen bir evrende yaşamaya zorlanıyoruz; hepimiz başka diller, başka ağızlar, başka işaretler öğrenmek zorundayız-, hepimiz çocukluğumuzdan beri hayal ettiğimiz biçimiyle kimliğimizin tehdit altında olduğu izlenimine kapılıyoruz,” sözleriyle “modern (denilen) zamanlar”ın soru(n)larından birisini altını çizerken; buraya kadar irdelediğimiz konu bize Ferdinand de Saussure’in, “Dil... Ön yüzü düşünce, arka yüzü ses olan bir kâğıt parçasına benzetilebilir; arka yüzü kesmeye kalkarsanız ön yüzü de kesersiniz,” saptaması anımsatır…
Artık, hiçbir şey eskisi gibi olamaz; bir ufka varılmıştır; bu ufukta da “Geçmişe hâkim olması gereken gelecektir, geçip gitmiş şeyler karşısındaki tavrımızı düzenleyecek buyruğu ondan alırız...”[7]
21 Ekim 2010 12:20:01, Ankara.
N O T L A R
[*] Esmer, No: 66, 1 Kasım 2010…
[1] Octavio Paz.
[2] Dil konusunda bkz: Noam Chomsky, Doğa ve Dil Üzerine, çev: Ayşe Banu Karadağ, Sözcükler Yay., 2010; Christian Marazi, Sermaye ve Dil, çev: Ahmet Ergenç, Ayrıntı Yay., 2010.
[3] A. Hicri İzgören, “Anadilde Eğitim”, Günlük, 23 Eylül 2010, s.15.
[4] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.144.
[5] “İki Madde Sorunu Çözer”, Taraf, 4 Ekim 2010, s.13.
[6] “Örneğin Bolivya’nın resmi dillerinden Yaminawa’nın Peru, Brezilya ve Bolivya’da toplam 1000 kadar konuşmacısı vardır (http://www.native-languages.org/yaminawa.htm). Weenhayek dilini konuşan halkın toplam nüfusu ise, 2860 kişidir ve Bolivya ve Arjantin topraklarında yaşamaktadırlar (http://globalrecordings.net/ language/18296). Hayatta kalan Pacawara sayısı ise 11 (onbir) olarak kaydedilmektedir!” (Sibel Özbudun, “… ‘Eşitlik’ ile ‘Özgürlük’, ‘Sınıf’ ile ‘Kimlik’, ‘İktisat’ ile ‘Kültür’ Bağdaşabilir mi? Ya da Nasıl Bir Anayasa (Bolivya Anayasası Örneği), Birgün, 7 Ekim 2009; Birgün, 8 Ekim 2009.)
[7] Jose Ortega Y Gasset, Kitlelerin Ayaklanması, Çev: Neyyire Gül Işık, İş Bankası Kültür Yay., 2010.
8 Kasım 2010 Pazartesi
CHP ve KÜRTLER
Mihrac Ural
8 Kasım 2010
Hepimizin barışa ihtiyacı var, ne galip ne mağlup bu süreci barışla taçlandıralım.
CHP’deki gelişme ve Kürt Özgürlük hareketinin silahlı gücünü sınır ötesine çekme kararıyla ortaya çıkan iki önemli gelişme. Ülkemizin barış arayışına olumlu etki yapabilir
CHP ülkedeki sorunların çözümü için önemle ele alınması gereken bir siyasal birikimdir. CHP aşılarak bu ülkede sorun aşmanın mümkünü yoktur.
CHP, hızla Kürt halkının talepleriyle ilgili olduğunu ilan etmeli ve bunu için önermelerini ortaya koymalıdır
Kürt ulusu modern bir ulus olarak, tarih sahnesine çıkmıştır, bu noktadan itibaren saatin akrebini tersine döndürmenin imkanı kalmamıştır.
Kürt özgürlük hareketi silahlı güçlerini sınır ötesine çekme kararı almıştır. Bu adım, herkesi sınavdan geçirecek ve her taraf için ortaya konabilecek en akıllı orta yoldur.
***
Ülkemizin barışı kazanması için hepimize görev düşüyor. Hepimizin özverili davranması gerekiyor.
Bu sürecin en anlamlı açılımını dile getiren iki önemli gelişmeden söz edeceğim.
At başı giden iki önemli gelişme. Sihirli bir el değmiş gibi, doğada da toplumda da her şey bir sürecin dengeleri içinde birbirini tetikleyerek ilerliyor. Bu açıdan gelişmeleri önemli izlemek ve sürece yapabileceğimiz katkıyı ihmal etmemek gerek.
Birincisi; CHP içinde patlak veren ve yol haritasının yenilenmesiyle sonuçlanma ihtimali olan gelişmeler.
İkincisi; Kürt Özgürlük hareketinin sınır gerisine çekilme kararı.
CHP VE BEKLENEN YOL HARİTASI
CHP önemli bir kaynamaya maruz kaldı. Hızlı bir şekilde de bu kaynamayı aştı. Bu gelişme büyük bir olgunluk ve ülkemiz için önemli bir referans. CHP’nin tarihten gelen iki çelişik konumuna rağmen bu özelliklerinden biri olan ülke mozaiğini içinde taşıyabilecek yanının bir kez daha öne çıkma şansı gündeme gelmiş olabilir. CHP’nin en olumsuz yanı milliyetçilikte zaman zaman ırkçılığa varan, demokrasi ve özgürlüklere karşı “bölücülük tehlikesi” telalığı yapan akılların hakimiyeti altına girerek faşizan tutumlar içine sürüklenmiştir.
CHP ittihatçı etkilerle hesaplaşmasını başarıyla tamamladığı zaman bu ülkenin önemli bir siyasal etkinliği olarak sorunların aşılmasında da rol oynama, iktidara kadar uzanacak etkinlikleri elde edebilme şansına sahip olabilir. Cumhuriyeti kurduğu övüncüyle, serbest seçimlerle birlikte bir türlü iktidar olamayan CHP’nin önünde çok önemli bir sınav ve fırsat olduğu bilinmelidir bunun değerlendirilmesi için de geçmişten bu güne sırtında taşıdığı tek boyutlu milliyetçilik gibi olumsuzlukları aşmanın yollarını bulması gerekmektedir.
CHP cumhuriyet kurdu ama Cumhuriyeti yıkamanın yollarını da stabilize ettiği unutulmamalıdır. Ülkemiz sivil bir gerici diktatörlüğe doğru gidiyor, bu artık ayan beyan ortadadır. Bunun nedenleri arasında iddia ettiği gibi çağdaş uygarlığa ayak uyduramayan ve toplumun taleplerini göz ardı eden CHP’nin yetmezliği, imhalı ve beceriksizliğidir.
CHP genetik olarak gerçek anlamda bir demokrasinin inşasını başaramayacak bir siyasal yapıdır. Ancak, bu yöne gidişte önemli katkıları olabilecek bir güçtür, bir hak tabanına sahip siyasal yapılanmadır. Yönetim kademesinin yarattığı ayak bağları, CHP bu olumsuz konuma getirmiştir. İttihatçı algılar bunun merkezinde durmaktadır.
Parti içinde kazan kaldıranların son ittihatçı olmaları bu açıdan önemle ele alınmalıdır. Kaynama bir biçimde dengeye getirildi. Kılıçdaroğlu CHP’yi olumlu bir sürece yönlendirme olanağı yaratmış oldu.
Buna rağmen,
Son ittihatçılar CHP’den söküldü mü?
Bu o kadar kolay değil.
CHP ittihatçı gelenekten koptu mu? Bu da kolay değil.
Bunların gerçekleşmesi için uzun bir yol yürünmesi, sınavlardan geçmesi gerek.
Statülerden ve en önemlisi tek boyutlu milliyetçilikten kurtulması gerek. Ortak ülkemizin farklılıklarını içeren bir algıyla demokratlaşması gerek.
CHP ülkedeki sorunların çözümü için önemle ele alınması gereken bir siyasal birikimdir. CHP aşılarak bu ülkede sorun aşmanın mümkünü yoktur. Bu, en azından ufukta görülen durumdur.
Devrimci siyasal etkinliğin mevta halleri, CHP’nin siyasal rolünü daha da artıran bir nedendir. Bir ülkenin ana muhalefet gücü kabul edilebilir bir çözüm önerisine onay vermeden, temel sorunların barışçıl yollarla çözümü mümkün değildir. Bu durum doğal olarak, Kürt sorununda CHP’nin rolü üzerinde net bir algıya sahip olmamızı gerektiriyor.
Siyaseti sokakların reflekslerine rehin olarak ele almıyorsak, CHP’yi dışlayan bir denklem, Kürt sorununda demokratik bir çözümü başarısız kılacak demektir. Buna, Kürt özgürlük hareketi kadar iktidarların da devrimci muhalefet güçlerinin de ihtiyacı vardır.
Bu nedenle CHP içinde gündeme gelen ve ittihatçı algıların geri plana itildiği gelişmeleri önemsemek gerek.
Bu nedenle CHP’den toplum olarak beklentilerimizin öncelikleri şunlardır,
CHP, hızla Kürt halkının talepleriyle ilgili olduğunu ilan etmeli ve bunu için önermelerini ortaya koymalıdır; gelişmeler sivil diktatörlük yönünde giden, kendi derin devletini hızla oluşturmaya yönelen bir gerici iktidarın çözeceği bir sorun değildir. Gerici güçler aynı zamanda en katkı en ilkel milliyetçilerdir. Bunun da ötesinde İslam dini söylemlerine karşın ümmet algısını bile ret edenlerdir. Bunların temel algılarında din, tek ulusun hizmetine koşulmuş farklılıkların dinidir; Geçim imparatorluk kompleksinin devamı olarak cumhuriyetteki Osmanlı tas tamam budur.
CHP, ortak ülkemizin tüm farklılıkları için kimlik hakları ve ortak yaşam içinde kendilerine özgü siyasal hakları üzerine açık ve net tutumlar ortaya koymalıdır; Ülkemizde, farklılıklar demek sadece Kürt gerçeği değil ama aynı zamanda bir dizi etnik dokunun olduğu da bilinmelidir. Bunlar arasında üçüncü en büyük topluluk olarak Arap halkını hatırlatmak gerek. Torosların güney yamaçlarından Akdenize uzanan bu alanlarda tarihin en kadim halkı olan Araplar 4 milyona yakın nüfuslarıyla, önemli bir kültür kuşağı oluştururlar. CHP ortak ülkemizin tüm farklılıklarını açıkça tanımlayıp hakları dile getiren bir performans sergilemelidir
CHP, anayasal haklarını kazanmış tüm vatandaşların demokrasi ve özgürlüklerini sonuna kadar savunmalıdır. Bu konuda Türk halkının demokratik ihtiyaçları diğerlerinden hiçte az değildir.
CHP, ekonomik ve sosyal konularda Kılıçdaroğlu’nun diliyle Star TV’de Uğur dündüarla yaptığı programında, Ecevit’e atfen özenle dile getirdiği “ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen” tekerlemesine gerçekten sadık kalan bir politika üretebilmelidir. Bu sloganı ilk kez 1970’lı yıllarda seslendiren Ecevit’i örnek almak ise CHP’yi bir kez daha ilkel milliyetçi bataklığa sürükler. Bu şiarın ikame edilmesi için demokrasi ve özgürlük konusunda sonuna kadar gitmeyi gerektirir.
CHP, liberallerin ortaya koyduğu ekonomik etkinlikleri, sosyal ve ilerlemedeki görsel içeriğe bakmadan dengeli ve adil bir ekonomik ve sosyal yönelimin planlamasını yapmalıdır. Devlete vergi ödeyen halkı, kardan başka bir algısı olmayan tekellerin rahmeti altında bırakmayacak bir sosyal adalet ikame etmelidir. Bunun için hukuk ve yargı alanında köklü reformlara gitmelidir.
CHP’ kimlik kazanma mücadelesinde anayasa önerisiyle bunu halka sunma çabası içinde olmalı, liberallerin, din istismarcıların gerisinde olmaktan çıkması bilmelidir; onu bu geriliğe iten tek boyutlu milliyetçi yaklaşımları anayasa önermesiyle aştığı göstermelidir.
Bunun yolu da Anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez” maddelerinin değiştirilebileceği ve halkın tercihleri üstünde hiçbir yasanın olmayacağını ortaya koymalıdır.
CHP, bu sınava ciddi bir hazırlık içinde olduğunu göstermesi halinde, ülkemizin demokratik güçleri her katkıyı yapacağı da açıktır.
GERİLALARIN SINIR GERİSİNE ÇEKİLME KARARI
Ülkemizde Kürt sorununu, her zaman diliminin ortaya çıkardığı verilerle irdeleyip bu güne geldik.
Her siyasal gelişmenin anlamını ve çözümünü ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşama temelinde irdeledik. Sorunlarımızı diyalogla çözmek için yararlanılması gereken gelişmeleri önemsedik, bunun üzerine yorumlar yaptık.
Bu belirlemeler içinde, Sayın Öcalan fonksiyonunun esasında ülkemiz için bir kazanç olduğunu, bu halkayı kaybeden bir Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt sorununda bir adım ileri gidemeyeceğini söyleyip durduk.
Bu konular arasında, her barış girişimini, ateş kes kararını destekledik. Bu destek kraldan çok kralcı olmak değil, gelişmiş mücadelesiyle Kürt halkının politik tercihlerinin arkasına takılmak da değil. Bu tercihleri, ülkemizin gerçekçi ve öncelikli talepleri gördüğümüz için, kendi bağımsız siyasal tercihimizle uyumlu olduğu için destekledik bir parçası olma mücadelesi verdik.
Kürt siyasal partilerinin yasal mücadele alanlarını tıkanmanın tehlikeli ve bir o kadar kirli bir oyun olduğunu dile ifade ettik. KCK davalarını şiddetle eleştirdik, tehlikeli bir gelişme olduğunu dile getirdik; Kürt ulusunun varlığını tanırken, Kürtçe TV serbest olurken, Lozan anlaşmasının 39/4-5 maddesi gereğince bir hak olmasına rağmen Kürtçe savunmaya gösterilen faşist tepkilerin barış sürecine indirilen bir darbe olarak ifade ettik.
Kürt halkı bir gerçektir, hakları da o ölçüde bir gerçektir. Bunun açık göstergesi 200 yılın tüm verilerinde bulunmaktadır; Kürtler hakları arkasında tüm özverilerini ortaya koyarak bu güne gelmiştir. Bu duruşu, ortaçağların vahşetine rağmen, kıyım ve yıkıma rağmen kimse yenilgiye uğratamamıştır. Bu gün de açığa çıktığı gibi, çeyrek asırdır (1984’ten bu güne) akıllara ziyan baskı ve zulme rağmen, sınır ötesi saldırı ve her türden silahın kullanılmasına rağmen 17 000 faili meçhule, 30 000 Kürdün katline rağmen, Kürt halkı hakkını aramakta bir an geri durmamıştır.
Tarihin bu derslerini yorumlarken, yeryüzünün hiçbir silahlı gücünün Kürt özgürlük hareketini yenilgiye uğratamayacağını, güvenlik önlemlerinin hiçbir biçimi bu sorunu çözme durumunda olmayacağını dile getirdik; Saddam’ın kirli savaşlarını, toplu katliamlarını ve ırkçı çabalarını örnekleyerek hiçbir sonucun alınamayacağını, ülkemizin bu hataya düşmemesi gerektiğini ısrarla dile getirdik.
Artık herkesin anlaması gereken bir gerçek var ortada.
Kürt ulusu modern bir ulus olarak, tarih sahnesine çıkmıştır bu noktadan itibaren saatin akrebini tersine döndürmenin imkanı kalmamıştır. Uzun uzun bunu tarihi gerekçeleriyle toplumbilim verileriyle ifade etmeye çalıştık.
Tarihin hiçbir ulusal kurtuluş savaşı Kürtlerinki kadar milliyetçilikten uzak olmamıştır diye belirleme yaptık; bu belirleme aynı zamanda bu hareketin önderlerinin demokratik algılarıyla bir iç savaşı engellediğini de dile getirdik.
Barış çağrılarını sık sık yapıp tek taraflı ateş kes ilan etmenin bir zayıflık değil, kendi halkına ve bu halkın siyasal güçleri arkasında sonuna kadar özveriyle durduğuna bir işaret olarak algılanmalıdır belirlemesi yaptık.
Bu gün ise bu sürecin birikimleri üzerinde önemli ve nitelikli bir adım daha atılmaktadır.
Kürt özgürlük hareketi silahlı güçlerini sınır ötesine çekmektedir. Bu adım, herkesi sınavdan geçirecek ve her taraf için ortaya konabilecek en akıllı orta yoldur diyeceğim.
Ne Birleşmiş Milletlerin aracılığına, ne de ülkemizin içişleri olan bu temel sorunun çözümü için komşuları askeri önlem ve yardıma çağırıp, sonuçsuz ”terör zirveleri” yapmaya gerek bulunmaktadır.
Kürt halkı siyasal temsilcileri adıyla ortaya koydukları bu çözüm, Anadolu halklarının barış içinde bir arada yaşama kararlılığın bir ifadesidir. Bu topraklar üzerinde yaşayan yerli halkları 1000 yıldır “kılıç hakkı” diye hükmü altında tutanlar, artık onlarla diyalog ve müzakere istihkakı olarak, barış içinde yaşamayı ve yaşama dair her şeyi, kimlik haklarını inkar etmeden adil ve eşit olarak paylaşmayı bilmelidirler.
Bunun için ülkemizin demokrasi güçleri, her türden milliyetçi sorumsuzluktan uzak bu sürecin başarıyla yükselişi için omuz vermelidir.
Hepimizin barışa ihtiyacı var, kalıcı sonuçlar için tüm tarafların diyalogu ve ortak kabulü gereklidir. Kimsenin mağlup olmadığı, herkesin kazandığı bir barış, bizler için olduğu kadar, gelecek kuşakların insanca yaşamı için de zorunludur.
8 Kasım 2010
Hepimizin barışa ihtiyacı var, ne galip ne mağlup bu süreci barışla taçlandıralım.
CHP’deki gelişme ve Kürt Özgürlük hareketinin silahlı gücünü sınır ötesine çekme kararıyla ortaya çıkan iki önemli gelişme. Ülkemizin barış arayışına olumlu etki yapabilir
CHP ülkedeki sorunların çözümü için önemle ele alınması gereken bir siyasal birikimdir. CHP aşılarak bu ülkede sorun aşmanın mümkünü yoktur.
CHP, hızla Kürt halkının talepleriyle ilgili olduğunu ilan etmeli ve bunu için önermelerini ortaya koymalıdır
Kürt ulusu modern bir ulus olarak, tarih sahnesine çıkmıştır, bu noktadan itibaren saatin akrebini tersine döndürmenin imkanı kalmamıştır.
Kürt özgürlük hareketi silahlı güçlerini sınır ötesine çekme kararı almıştır. Bu adım, herkesi sınavdan geçirecek ve her taraf için ortaya konabilecek en akıllı orta yoldur.
***
Ülkemizin barışı kazanması için hepimize görev düşüyor. Hepimizin özverili davranması gerekiyor.
Bu sürecin en anlamlı açılımını dile getiren iki önemli gelişmeden söz edeceğim.
At başı giden iki önemli gelişme. Sihirli bir el değmiş gibi, doğada da toplumda da her şey bir sürecin dengeleri içinde birbirini tetikleyerek ilerliyor. Bu açıdan gelişmeleri önemli izlemek ve sürece yapabileceğimiz katkıyı ihmal etmemek gerek.
Birincisi; CHP içinde patlak veren ve yol haritasının yenilenmesiyle sonuçlanma ihtimali olan gelişmeler.
İkincisi; Kürt Özgürlük hareketinin sınır gerisine çekilme kararı.
CHP VE BEKLENEN YOL HARİTASI
CHP önemli bir kaynamaya maruz kaldı. Hızlı bir şekilde de bu kaynamayı aştı. Bu gelişme büyük bir olgunluk ve ülkemiz için önemli bir referans. CHP’nin tarihten gelen iki çelişik konumuna rağmen bu özelliklerinden biri olan ülke mozaiğini içinde taşıyabilecek yanının bir kez daha öne çıkma şansı gündeme gelmiş olabilir. CHP’nin en olumsuz yanı milliyetçilikte zaman zaman ırkçılığa varan, demokrasi ve özgürlüklere karşı “bölücülük tehlikesi” telalığı yapan akılların hakimiyeti altına girerek faşizan tutumlar içine sürüklenmiştir.
CHP ittihatçı etkilerle hesaplaşmasını başarıyla tamamladığı zaman bu ülkenin önemli bir siyasal etkinliği olarak sorunların aşılmasında da rol oynama, iktidara kadar uzanacak etkinlikleri elde edebilme şansına sahip olabilir. Cumhuriyeti kurduğu övüncüyle, serbest seçimlerle birlikte bir türlü iktidar olamayan CHP’nin önünde çok önemli bir sınav ve fırsat olduğu bilinmelidir bunun değerlendirilmesi için de geçmişten bu güne sırtında taşıdığı tek boyutlu milliyetçilik gibi olumsuzlukları aşmanın yollarını bulması gerekmektedir.
CHP cumhuriyet kurdu ama Cumhuriyeti yıkamanın yollarını da stabilize ettiği unutulmamalıdır. Ülkemiz sivil bir gerici diktatörlüğe doğru gidiyor, bu artık ayan beyan ortadadır. Bunun nedenleri arasında iddia ettiği gibi çağdaş uygarlığa ayak uyduramayan ve toplumun taleplerini göz ardı eden CHP’nin yetmezliği, imhalı ve beceriksizliğidir.
CHP genetik olarak gerçek anlamda bir demokrasinin inşasını başaramayacak bir siyasal yapıdır. Ancak, bu yöne gidişte önemli katkıları olabilecek bir güçtür, bir hak tabanına sahip siyasal yapılanmadır. Yönetim kademesinin yarattığı ayak bağları, CHP bu olumsuz konuma getirmiştir. İttihatçı algılar bunun merkezinde durmaktadır.
Parti içinde kazan kaldıranların son ittihatçı olmaları bu açıdan önemle ele alınmalıdır. Kaynama bir biçimde dengeye getirildi. Kılıçdaroğlu CHP’yi olumlu bir sürece yönlendirme olanağı yaratmış oldu.
Buna rağmen,
Son ittihatçılar CHP’den söküldü mü?
Bu o kadar kolay değil.
CHP ittihatçı gelenekten koptu mu? Bu da kolay değil.
Bunların gerçekleşmesi için uzun bir yol yürünmesi, sınavlardan geçmesi gerek.
Statülerden ve en önemlisi tek boyutlu milliyetçilikten kurtulması gerek. Ortak ülkemizin farklılıklarını içeren bir algıyla demokratlaşması gerek.
CHP ülkedeki sorunların çözümü için önemle ele alınması gereken bir siyasal birikimdir. CHP aşılarak bu ülkede sorun aşmanın mümkünü yoktur. Bu, en azından ufukta görülen durumdur.
Devrimci siyasal etkinliğin mevta halleri, CHP’nin siyasal rolünü daha da artıran bir nedendir. Bir ülkenin ana muhalefet gücü kabul edilebilir bir çözüm önerisine onay vermeden, temel sorunların barışçıl yollarla çözümü mümkün değildir. Bu durum doğal olarak, Kürt sorununda CHP’nin rolü üzerinde net bir algıya sahip olmamızı gerektiriyor.
Siyaseti sokakların reflekslerine rehin olarak ele almıyorsak, CHP’yi dışlayan bir denklem, Kürt sorununda demokratik bir çözümü başarısız kılacak demektir. Buna, Kürt özgürlük hareketi kadar iktidarların da devrimci muhalefet güçlerinin de ihtiyacı vardır.
Bu nedenle CHP içinde gündeme gelen ve ittihatçı algıların geri plana itildiği gelişmeleri önemsemek gerek.
Bu nedenle CHP’den toplum olarak beklentilerimizin öncelikleri şunlardır,
CHP, hızla Kürt halkının talepleriyle ilgili olduğunu ilan etmeli ve bunu için önermelerini ortaya koymalıdır; gelişmeler sivil diktatörlük yönünde giden, kendi derin devletini hızla oluşturmaya yönelen bir gerici iktidarın çözeceği bir sorun değildir. Gerici güçler aynı zamanda en katkı en ilkel milliyetçilerdir. Bunun da ötesinde İslam dini söylemlerine karşın ümmet algısını bile ret edenlerdir. Bunların temel algılarında din, tek ulusun hizmetine koşulmuş farklılıkların dinidir; Geçim imparatorluk kompleksinin devamı olarak cumhuriyetteki Osmanlı tas tamam budur.
CHP, ortak ülkemizin tüm farklılıkları için kimlik hakları ve ortak yaşam içinde kendilerine özgü siyasal hakları üzerine açık ve net tutumlar ortaya koymalıdır; Ülkemizde, farklılıklar demek sadece Kürt gerçeği değil ama aynı zamanda bir dizi etnik dokunun olduğu da bilinmelidir. Bunlar arasında üçüncü en büyük topluluk olarak Arap halkını hatırlatmak gerek. Torosların güney yamaçlarından Akdenize uzanan bu alanlarda tarihin en kadim halkı olan Araplar 4 milyona yakın nüfuslarıyla, önemli bir kültür kuşağı oluştururlar. CHP ortak ülkemizin tüm farklılıklarını açıkça tanımlayıp hakları dile getiren bir performans sergilemelidir
CHP, anayasal haklarını kazanmış tüm vatandaşların demokrasi ve özgürlüklerini sonuna kadar savunmalıdır. Bu konuda Türk halkının demokratik ihtiyaçları diğerlerinden hiçte az değildir.
CHP, ekonomik ve sosyal konularda Kılıçdaroğlu’nun diliyle Star TV’de Uğur dündüarla yaptığı programında, Ecevit’e atfen özenle dile getirdiği “ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen” tekerlemesine gerçekten sadık kalan bir politika üretebilmelidir. Bu sloganı ilk kez 1970’lı yıllarda seslendiren Ecevit’i örnek almak ise CHP’yi bir kez daha ilkel milliyetçi bataklığa sürükler. Bu şiarın ikame edilmesi için demokrasi ve özgürlük konusunda sonuna kadar gitmeyi gerektirir.
CHP, liberallerin ortaya koyduğu ekonomik etkinlikleri, sosyal ve ilerlemedeki görsel içeriğe bakmadan dengeli ve adil bir ekonomik ve sosyal yönelimin planlamasını yapmalıdır. Devlete vergi ödeyen halkı, kardan başka bir algısı olmayan tekellerin rahmeti altında bırakmayacak bir sosyal adalet ikame etmelidir. Bunun için hukuk ve yargı alanında köklü reformlara gitmelidir.
CHP’ kimlik kazanma mücadelesinde anayasa önerisiyle bunu halka sunma çabası içinde olmalı, liberallerin, din istismarcıların gerisinde olmaktan çıkması bilmelidir; onu bu geriliğe iten tek boyutlu milliyetçi yaklaşımları anayasa önermesiyle aştığı göstermelidir.
Bunun yolu da Anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez” maddelerinin değiştirilebileceği ve halkın tercihleri üstünde hiçbir yasanın olmayacağını ortaya koymalıdır.
CHP, bu sınava ciddi bir hazırlık içinde olduğunu göstermesi halinde, ülkemizin demokratik güçleri her katkıyı yapacağı da açıktır.
GERİLALARIN SINIR GERİSİNE ÇEKİLME KARARI
Ülkemizde Kürt sorununu, her zaman diliminin ortaya çıkardığı verilerle irdeleyip bu güne geldik.
Her siyasal gelişmenin anlamını ve çözümünü ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşama temelinde irdeledik. Sorunlarımızı diyalogla çözmek için yararlanılması gereken gelişmeleri önemsedik, bunun üzerine yorumlar yaptık.
Bu belirlemeler içinde, Sayın Öcalan fonksiyonunun esasında ülkemiz için bir kazanç olduğunu, bu halkayı kaybeden bir Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt sorununda bir adım ileri gidemeyeceğini söyleyip durduk.
Bu konular arasında, her barış girişimini, ateş kes kararını destekledik. Bu destek kraldan çok kralcı olmak değil, gelişmiş mücadelesiyle Kürt halkının politik tercihlerinin arkasına takılmak da değil. Bu tercihleri, ülkemizin gerçekçi ve öncelikli talepleri gördüğümüz için, kendi bağımsız siyasal tercihimizle uyumlu olduğu için destekledik bir parçası olma mücadelesi verdik.
Kürt siyasal partilerinin yasal mücadele alanlarını tıkanmanın tehlikeli ve bir o kadar kirli bir oyun olduğunu dile ifade ettik. KCK davalarını şiddetle eleştirdik, tehlikeli bir gelişme olduğunu dile getirdik; Kürt ulusunun varlığını tanırken, Kürtçe TV serbest olurken, Lozan anlaşmasının 39/4-5 maddesi gereğince bir hak olmasına rağmen Kürtçe savunmaya gösterilen faşist tepkilerin barış sürecine indirilen bir darbe olarak ifade ettik.
Kürt halkı bir gerçektir, hakları da o ölçüde bir gerçektir. Bunun açık göstergesi 200 yılın tüm verilerinde bulunmaktadır; Kürtler hakları arkasında tüm özverilerini ortaya koyarak bu güne gelmiştir. Bu duruşu, ortaçağların vahşetine rağmen, kıyım ve yıkıma rağmen kimse yenilgiye uğratamamıştır. Bu gün de açığa çıktığı gibi, çeyrek asırdır (1984’ten bu güne) akıllara ziyan baskı ve zulme rağmen, sınır ötesi saldırı ve her türden silahın kullanılmasına rağmen 17 000 faili meçhule, 30 000 Kürdün katline rağmen, Kürt halkı hakkını aramakta bir an geri durmamıştır.
Tarihin bu derslerini yorumlarken, yeryüzünün hiçbir silahlı gücünün Kürt özgürlük hareketini yenilgiye uğratamayacağını, güvenlik önlemlerinin hiçbir biçimi bu sorunu çözme durumunda olmayacağını dile getirdik; Saddam’ın kirli savaşlarını, toplu katliamlarını ve ırkçı çabalarını örnekleyerek hiçbir sonucun alınamayacağını, ülkemizin bu hataya düşmemesi gerektiğini ısrarla dile getirdik.
Artık herkesin anlaması gereken bir gerçek var ortada.
Kürt ulusu modern bir ulus olarak, tarih sahnesine çıkmıştır bu noktadan itibaren saatin akrebini tersine döndürmenin imkanı kalmamıştır. Uzun uzun bunu tarihi gerekçeleriyle toplumbilim verileriyle ifade etmeye çalıştık.
Tarihin hiçbir ulusal kurtuluş savaşı Kürtlerinki kadar milliyetçilikten uzak olmamıştır diye belirleme yaptık; bu belirleme aynı zamanda bu hareketin önderlerinin demokratik algılarıyla bir iç savaşı engellediğini de dile getirdik.
Barış çağrılarını sık sık yapıp tek taraflı ateş kes ilan etmenin bir zayıflık değil, kendi halkına ve bu halkın siyasal güçleri arkasında sonuna kadar özveriyle durduğuna bir işaret olarak algılanmalıdır belirlemesi yaptık.
Bu gün ise bu sürecin birikimleri üzerinde önemli ve nitelikli bir adım daha atılmaktadır.
Kürt özgürlük hareketi silahlı güçlerini sınır ötesine çekmektedir. Bu adım, herkesi sınavdan geçirecek ve her taraf için ortaya konabilecek en akıllı orta yoldur diyeceğim.
Ne Birleşmiş Milletlerin aracılığına, ne de ülkemizin içişleri olan bu temel sorunun çözümü için komşuları askeri önlem ve yardıma çağırıp, sonuçsuz ”terör zirveleri” yapmaya gerek bulunmaktadır.
Kürt halkı siyasal temsilcileri adıyla ortaya koydukları bu çözüm, Anadolu halklarının barış içinde bir arada yaşama kararlılığın bir ifadesidir. Bu topraklar üzerinde yaşayan yerli halkları 1000 yıldır “kılıç hakkı” diye hükmü altında tutanlar, artık onlarla diyalog ve müzakere istihkakı olarak, barış içinde yaşamayı ve yaşama dair her şeyi, kimlik haklarını inkar etmeden adil ve eşit olarak paylaşmayı bilmelidirler.
Bunun için ülkemizin demokrasi güçleri, her türden milliyetçi sorumsuzluktan uzak bu sürecin başarıyla yükselişi için omuz vermelidir.
Hepimizin barışa ihtiyacı var, kalıcı sonuçlar için tüm tarafların diyalogu ve ortak kabulü gereklidir. Kimsenin mağlup olmadığı, herkesin kazandığı bir barış, bizler için olduğu kadar, gelecek kuşakların insanca yaşamı için de zorunludur.
SON İTTİHATÇILAR ve CHP
Mihrac Ural
4 Kasım 2010
Son ittihatçılar yine kazan kaldırdı.
Baykal gibi bir siyaset kurdunu bile, darbeyle evine gönderdiler. Yakup Cemil’lerin harman olduğu bu yapının amansız silahşorları için olmaz diye bir şey yoktur; Atatürk bile İzmir suikastından güç bela kendini kurtarabildi. Baykal’a kendi mezarını kazıtmadılarsa bunu 21.yy da yaşıyoruz olmamıza bağlayalım. Oyasa Baykal, tüm evsafıyla bir ittihatçıydı; tek boyutlu milliyetçi algıları ve bu algıların sistemini, yılanı deliğinden çıkaracak argümanlarla dile getirendi; anayasal vatandaşlık, Türkiyelilik vb hokkabazlıklarla, farklılıkların kendilerini tanımlamayı engelleme becerileri sergileyendi.
CHP’de Baykal dönemi sona ererken, “CHP, Sözün Bittiği Yerdedir” diye başlık attık.
Artık sözün bittiği, pratik adımların atılmasının zorunlu olduğu bir kesitle yüz yüze kalındığını ifade ettik. Ancak söz de bitse yol da bitse genetik şifreler bildiğini okumaya devam ediyordu.
CHP, kuruluş algısındaki ortak ülkemizin tüm mozaiğini içinde taşıması gereken bir parti. CHP, heterojen bir cephe olarak sosyal demokrat rolünü oynamayı da başarmalıdır. Uzun bir dönem milliyetçi ilkelik etkileri altında, farklılıkları ötekileştirici tutumlarla, kendi içine kapanmış ayakları yere basmayan bir konumdaydı.
Cumhuriyet dönemini bir kenara koyacak olursak, bu eğilim Ecevit’le başlayıp tırmanmıştır: Baykal’la da doruk yapmıştır. Tek ulus, tek bayrak, tek din, tek dil, tek mezhep gibi. CHP’yi tarihin çok gerilerinde bile yeri olmayan yaklaşımlara sürüklüyordu. Bu yaklaşımların açtığı yaralar ise olayların gelişimiyle doğru orantılı olarak büyüyüp durdu.
Baykal’ın bir biçimde tasfiyesi gerçek bir ittihatçı tasfiyeydi. Cumhuriyetteki Osmanlının tipik özelikleriyle dışlanan Baykal, CHP derin güçlerinin rahmet darbesi altında köşesine çekilmesi CHP’deki sorunların sonunu getirmedi;getiremezdi de. “Bu ülke bizimdir biz ne istersek o olur kim istersek o gelir” diyenlerin siyasal mirasçıları "bu parti bizim, istediğimizi istediğimiz zaman getirir, istediğimiz zaman da harcarız" demekten çekinmemiştir. Bu akıl işini bilen bir akıl, "katli vacip" diyen Osmanlının ardılı olan, "ne pahasına olursa olsun tasfiyesi gerek" diye devam eden bir akıldır. Boşluk tanımayan nefes aldırmayan bir akıl. Bu akıl CHP'yi de ahtapot gibi sarmalamıştır. Partinin tüm nefes kanallarını da tutmuştur; istediği an açar, istediği an kapatabilir. Böylesi bir partide insiyatif koymak zor zanaattı. Riskli ve belalıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığa getirilmesi bu ekibin işiydi, yumuşak huylu, ele avuca sığar biri gibi duruyordu. İttihatçı ekip, bu açıdan rahat bir seçim yaptığı inancındaydı. Nasıl olsa eski tüzük gereği, sultaları altında asayiş berkemal.
Ancak hasta adam iyileştikçe eski genetik eğilimlerine dönmesi gibi, CHP de sular durulmadı. İttihatçılar bir biçimde darbe yapacaklar, teşkilatı Mahsusiye’nin silahşorları da hazırdı. Geriye dere geçerken at değiştirmek kalıyor.
Yani herkesin aksine, dere geçerken çok dikkatli, sakin ve birbirine tutkun olmak gerekirken, ittihatçılar için en uygun an bu an oluyordu. Yaklaşan seçimleri dere sayacak olursak referandumda CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’yla gösterdiği olumlu performans nedeniyle bu işin suvarisi de Kemal Kılıçdaroğlu sayılacaksa işte tam zamanı bu zamandı. Dere geçerken at değiştirilecekti. Boğulan boğulur, kalan sağlar bizimdir; zaten ittihatçılık dar kadroculuktur genişlemeyi ve geniş temsili asla istemez bunalır, sıkılır. Statü tutkunluğu da buradan gelir, halka üstten bakmak da…
Sonuçta İttihatçılar yapacağını yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun yükselişini gemlemeye çalıştılar.
Ancak yumuşak atın tekmesi pek olur derler ya, olanda buydu.
Kemal Kılıçdaroğlu yeni tüzüğü onaylatmanın verdiği rahatlıkla partiye hakim olma atılımı yaptı. Darbeye karşı darbeyle cevap verdi; bunun adı da hukuk savaşı oldu.
Darbe girişimi yapanlar belli ki son ittihatçı olacaklar. CHP bu darbe girişimini sağlıklı bastırabilirse yeniden bir düzenlenmeyle halkın karşısına çıkma ve iktidara talip olma şansını değerlendirebilecek. Çağdaş normlarla demokratik vizyonuyla var olacaktır.
Bunun için, CHP’yi modern faşist bir parti konumuna getiren milliyetçi algılarından sıyrmak gerek.
CHP’yi Modern Faşist bir parti olarak tanımlamayı, MC yerine Ecevit Başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetinin icraatına ilişkin olarak belirlemiştik. Bu yaklaşım, aşırı bulundu. Uzun süre de yazınımızda kullanmadık.
Baykal dönemi Ecevit dönemini aşan bir ilkellikle milliyetçiliğe saptıkça, Kürt özgürlük hareketine karşı aşırı şoven yaklaşımlar sergiledikçe ortaya konan siyasal tutumları faşizan tutumlar olarak değerlendirdik. CHP, literatürümüzde bir kez daha Modern Faşist tanımlamasıyla yüz yüze kaldı.
CHP, yeni bir sosyal-siyasal-ekonomik yaşam planıyla kurulduğu iddia edilen Türkiye Cumhuriyetinin tüm bileşkelerini temsil edeceği var sayılmıştır. Ancak tam tersi bir duruma, tek boyutlu milliyetçiliğe düşmüştür. Özellikle 1929 dünya ekonomik krizi ve ardından gelen, Avrupayı kasıp kavurarak II. Dünya savaşına yol açan Faşizim-Nazizm koşullarında her türden farklılığa karşı ırkçı bir tasfiyece yönelim sergilemişti. Muhalefete düştüğü 1950'li yıllarda ise kimliğini yitirmekle karşı karşıya kalmıştı.
CHP, bundan sonra toparlanamadı. Seçimle sağlıklı bir iktidar oluşturamadı. İktidara yürüme yönünde Ortanın-Solu, ya da demokratik-sol söylemlere sarıldıkça milliyetçi bir söylemin bir kaz daha ağır bastığı görüldü. Baykal döneminde milliyetçilik, ülkemizin temel sorunlarının yükselişine paralel daha da derinlik kazandı. Öyle ki, CHP bu milliyetçi yönelimi sonucunda küçüldükçe küçüldü, ülkemizin birçok alanında oy alma şansını bile yitirdi.
Bu büyük çöküş gerçekte ülkemiz siyasal ortamının zenginliğinin erezyona uğraması anlamına geliyordu. CHP’yi yeniden sosyal bir demokrat çizgiye getirme çabasına giren Erdal İnönü gibilerin çabaları bile, bu son ittihatçıların yol kesen girişimleriyle tıkanmış ve tasfiye edilmişti. CHP ülkemiz gibi kimliğini yitiren bir parti durumundadır.
Bu gün CHP'nin önünde duran en önemli sorun da budur; kimlik sahibi olmak. Bunun için kendine yeni bir kader çizme sorumluluğuyla karşı karşıyadır demek yanlış değildir.
Bunun için yapılacak çok iş var.
Öncelikle son ittihatçılardan kurtulmanın yollarını bulmalı ve bunu geri dönüşü olmayan şekilde yerine getirmelidir. Bu çaba kişilerin tasfiyesinden çok ittihatçı algıların tasfiyesi olarak ikame edilmelidir.
Bu süreci hızla halktan yana, özgürlüklerden yana, demokrasiden yana en açılımcı tarzda ortaya koyarak halkın karşısına çıkmalıdır. Dini siyasete alet edenlerin karşısında özgürlük ve demokrasi konusunda geri planda olunmadığı beyan edilmeli, gerçekçi, yapılabilir önerilerle de gösterilmelidir.
Bunun yolu, Kurt meselesinde ortaya konacak tutumdan geçer.
Bu da yetmez, ortak ülkemizin tüm farklılıklarına karşı kurucu eşitler olarak yaklaşım yapan bir siyasal program gerektirir; kimsenin ötelenmediği, halkın vergileriyle oluşan bütçeden eşit ve adil bir biçimde yararlandığı, hak ve taleplerin makul ölçekler içinde tatmin edildiği, yeni anayasayla güvenceye alındığı ortaya konmalı.
CHP, ülkemizi sarmalamakta olan AKP ve her boyutuyla Cemaatlerin sivil diktatörlüğüne karşı, demokratik açılım ve özgürlük önermeleriyle kendini yeniden tanımlamalıdır. İktidara talip olmanın yollarını bunlarla döşemelidir.
Bu açıdan Kemal Kılıçdaroğlunun en azından önümüzdeki seçimlere kadar bu süreci derinleştirme ve dönüştürme çabaları içinde olma gerekliliği açıktır. Kendini demokratik bir çizgide gören CHP’lilerin ise Kılıçdaroğlu’na destek vermeleri, halkın karşısındaki CHP vitrini içinde hayati öneme sahiptir.
CHP biat kültürünün partisi değildir. Bu açıdan içindeki kaynamaların vahiyle biteceğini kimse beklemesin. Bu kaynamayı zenginliğe dönüştürebilenler CHP’yi iktidara taşıyacak olanlardır.
Bizlere gelince,
Bizler, sistemin hiçbir siyasal gücü demokrasiyi gerçek anlamda ikame edebilme potansiyellerine sahip olmadığı kanısındayız. Böyle düşünmemizin bilimsel gerekçeleri de bulunmaktadır.
Evrensel ölçekteki değişimleri doğru izleyen herkes bilir ki, tek ulusçu algıların ürünü olan tüm devletler ve sistemler, bu gün itibariyle tarihi gelişmelerin gerisine düşmüş bulunmaktadırlar. İnsanlığın açılım ihtiyaçlarına yapısal olarak cevap verme durumunda değiller. Gerçek demokrasi ve özgürlük, bu sistemlerin hacmini aşan bir çap ve yoğunluktadır. Bu nedenle her demokratik açılımı kendine yönelik bir tehlike olarak algılar, bölünme kompleksi alıtnad refleksler gösterir. Farklılıkları düşman görür.
Oysa küresel yeni uygarlık, bu ilkel algıları aşabilen özgürlük uygarlığıdır. Yerelin en alt biriminden başlayarak evrenselin en geniş alanlarına yayılan bir özgürlük ve demokrasi savunusu ortaya koymadan dönemin gerçekçi taleplerini tatmin edecek bin siyasal yönelim ve başarı sağlanamaz.
Bu anlamda yerelin en küçük biriminde ortaya çıkan özgürlük talebini sonuna kadar desteklemeden insanlığı kapsayacak evrensel ölçekli bir demokrasi anlayışını ikame etmenin imkanı yoktur. Bu tutarlılık, var olan sistemleri birkaç boy aşan bir tutarlılıktır. Bu yaklaşım, Bugünden yarına ulusal devletleri ve işlevlerini yok sayma anlamına gelmiyor. Tersine yapılabilecek tüm yenileşmeler ve demokratik açılımları vakit kaybetmeden bu yapılar içinde ikame etmeyi içeriyor.
Bunun için, CHP’nin iyileştirilmesi yönünde atılacak adımlar toplumun tüm ilerici güçlerini ilgilendirir. Ülkemiz devrimci güçlerinin üzerine düşeni önemli görevlerin olacağı da kesindir. Milliyetçilikle mücadele bunların başında gelen bir görevdir.
Ortak ülkemizin aşması gereken birçok temel sorunu var. Bu doğru, ama bunların en tehlikelisi milliyetçiliktir. Bu veba demokratik güçlerdeki bulanıklığın da nedenidir. Sol güçleri milliyetçilik virüsüyle zehirlenmiş bir ülkede özgürlük ve demokrasi için kapı aralamak bu nedenle çok zordur.
Cumhuriyetteki Osmanlı bu kanaldan beslenerek toplumsal ilerlemeyi engellemektedir. Darbeciliğin her türü burada mayalanmaktadır.
Bu durum, geniş anlamıyla bizleri de CHP'deki son ittihatçılarla hesaplaşmaya yönelttiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bunun için CHP'nin demokrat güçlerini bu mücadeledeki başarıları için etkin olmaya çağırmamız gerek.
4 Kasım 2010
Son ittihatçılar yine kazan kaldırdı.
Baykal gibi bir siyaset kurdunu bile, darbeyle evine gönderdiler. Yakup Cemil’lerin harman olduğu bu yapının amansız silahşorları için olmaz diye bir şey yoktur; Atatürk bile İzmir suikastından güç bela kendini kurtarabildi. Baykal’a kendi mezarını kazıtmadılarsa bunu 21.yy da yaşıyoruz olmamıza bağlayalım. Oyasa Baykal, tüm evsafıyla bir ittihatçıydı; tek boyutlu milliyetçi algıları ve bu algıların sistemini, yılanı deliğinden çıkaracak argümanlarla dile getirendi; anayasal vatandaşlık, Türkiyelilik vb hokkabazlıklarla, farklılıkların kendilerini tanımlamayı engelleme becerileri sergileyendi.
CHP’de Baykal dönemi sona ererken, “CHP, Sözün Bittiği Yerdedir” diye başlık attık.
Artık sözün bittiği, pratik adımların atılmasının zorunlu olduğu bir kesitle yüz yüze kalındığını ifade ettik. Ancak söz de bitse yol da bitse genetik şifreler bildiğini okumaya devam ediyordu.
CHP, kuruluş algısındaki ortak ülkemizin tüm mozaiğini içinde taşıması gereken bir parti. CHP, heterojen bir cephe olarak sosyal demokrat rolünü oynamayı da başarmalıdır. Uzun bir dönem milliyetçi ilkelik etkileri altında, farklılıkları ötekileştirici tutumlarla, kendi içine kapanmış ayakları yere basmayan bir konumdaydı.
Cumhuriyet dönemini bir kenara koyacak olursak, bu eğilim Ecevit’le başlayıp tırmanmıştır: Baykal’la da doruk yapmıştır. Tek ulus, tek bayrak, tek din, tek dil, tek mezhep gibi. CHP’yi tarihin çok gerilerinde bile yeri olmayan yaklaşımlara sürüklüyordu. Bu yaklaşımların açtığı yaralar ise olayların gelişimiyle doğru orantılı olarak büyüyüp durdu.
Baykal’ın bir biçimde tasfiyesi gerçek bir ittihatçı tasfiyeydi. Cumhuriyetteki Osmanlının tipik özelikleriyle dışlanan Baykal, CHP derin güçlerinin rahmet darbesi altında köşesine çekilmesi CHP’deki sorunların sonunu getirmedi;getiremezdi de. “Bu ülke bizimdir biz ne istersek o olur kim istersek o gelir” diyenlerin siyasal mirasçıları "bu parti bizim, istediğimizi istediğimiz zaman getirir, istediğimiz zaman da harcarız" demekten çekinmemiştir. Bu akıl işini bilen bir akıl, "katli vacip" diyen Osmanlının ardılı olan, "ne pahasına olursa olsun tasfiyesi gerek" diye devam eden bir akıldır. Boşluk tanımayan nefes aldırmayan bir akıl. Bu akıl CHP'yi de ahtapot gibi sarmalamıştır. Partinin tüm nefes kanallarını da tutmuştur; istediği an açar, istediği an kapatabilir. Böylesi bir partide insiyatif koymak zor zanaattı. Riskli ve belalıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığa getirilmesi bu ekibin işiydi, yumuşak huylu, ele avuca sığar biri gibi duruyordu. İttihatçı ekip, bu açıdan rahat bir seçim yaptığı inancındaydı. Nasıl olsa eski tüzük gereği, sultaları altında asayiş berkemal.
Ancak hasta adam iyileştikçe eski genetik eğilimlerine dönmesi gibi, CHP de sular durulmadı. İttihatçılar bir biçimde darbe yapacaklar, teşkilatı Mahsusiye’nin silahşorları da hazırdı. Geriye dere geçerken at değiştirmek kalıyor.
Yani herkesin aksine, dere geçerken çok dikkatli, sakin ve birbirine tutkun olmak gerekirken, ittihatçılar için en uygun an bu an oluyordu. Yaklaşan seçimleri dere sayacak olursak referandumda CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’yla gösterdiği olumlu performans nedeniyle bu işin suvarisi de Kemal Kılıçdaroğlu sayılacaksa işte tam zamanı bu zamandı. Dere geçerken at değiştirilecekti. Boğulan boğulur, kalan sağlar bizimdir; zaten ittihatçılık dar kadroculuktur genişlemeyi ve geniş temsili asla istemez bunalır, sıkılır. Statü tutkunluğu da buradan gelir, halka üstten bakmak da…
Sonuçta İttihatçılar yapacağını yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun yükselişini gemlemeye çalıştılar.
Ancak yumuşak atın tekmesi pek olur derler ya, olanda buydu.
Kemal Kılıçdaroğlu yeni tüzüğü onaylatmanın verdiği rahatlıkla partiye hakim olma atılımı yaptı. Darbeye karşı darbeyle cevap verdi; bunun adı da hukuk savaşı oldu.
Darbe girişimi yapanlar belli ki son ittihatçı olacaklar. CHP bu darbe girişimini sağlıklı bastırabilirse yeniden bir düzenlenmeyle halkın karşısına çıkma ve iktidara talip olma şansını değerlendirebilecek. Çağdaş normlarla demokratik vizyonuyla var olacaktır.
Bunun için, CHP’yi modern faşist bir parti konumuna getiren milliyetçi algılarından sıyrmak gerek.
CHP’yi Modern Faşist bir parti olarak tanımlamayı, MC yerine Ecevit Başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetinin icraatına ilişkin olarak belirlemiştik. Bu yaklaşım, aşırı bulundu. Uzun süre de yazınımızda kullanmadık.
Baykal dönemi Ecevit dönemini aşan bir ilkellikle milliyetçiliğe saptıkça, Kürt özgürlük hareketine karşı aşırı şoven yaklaşımlar sergiledikçe ortaya konan siyasal tutumları faşizan tutumlar olarak değerlendirdik. CHP, literatürümüzde bir kez daha Modern Faşist tanımlamasıyla yüz yüze kaldı.
CHP, yeni bir sosyal-siyasal-ekonomik yaşam planıyla kurulduğu iddia edilen Türkiye Cumhuriyetinin tüm bileşkelerini temsil edeceği var sayılmıştır. Ancak tam tersi bir duruma, tek boyutlu milliyetçiliğe düşmüştür. Özellikle 1929 dünya ekonomik krizi ve ardından gelen, Avrupayı kasıp kavurarak II. Dünya savaşına yol açan Faşizim-Nazizm koşullarında her türden farklılığa karşı ırkçı bir tasfiyece yönelim sergilemişti. Muhalefete düştüğü 1950'li yıllarda ise kimliğini yitirmekle karşı karşıya kalmıştı.
CHP, bundan sonra toparlanamadı. Seçimle sağlıklı bir iktidar oluşturamadı. İktidara yürüme yönünde Ortanın-Solu, ya da demokratik-sol söylemlere sarıldıkça milliyetçi bir söylemin bir kaz daha ağır bastığı görüldü. Baykal döneminde milliyetçilik, ülkemizin temel sorunlarının yükselişine paralel daha da derinlik kazandı. Öyle ki, CHP bu milliyetçi yönelimi sonucunda küçüldükçe küçüldü, ülkemizin birçok alanında oy alma şansını bile yitirdi.
Bu büyük çöküş gerçekte ülkemiz siyasal ortamının zenginliğinin erezyona uğraması anlamına geliyordu. CHP’yi yeniden sosyal bir demokrat çizgiye getirme çabasına giren Erdal İnönü gibilerin çabaları bile, bu son ittihatçıların yol kesen girişimleriyle tıkanmış ve tasfiye edilmişti. CHP ülkemiz gibi kimliğini yitiren bir parti durumundadır.
Bu gün CHP'nin önünde duran en önemli sorun da budur; kimlik sahibi olmak. Bunun için kendine yeni bir kader çizme sorumluluğuyla karşı karşıyadır demek yanlış değildir.
Bunun için yapılacak çok iş var.
Öncelikle son ittihatçılardan kurtulmanın yollarını bulmalı ve bunu geri dönüşü olmayan şekilde yerine getirmelidir. Bu çaba kişilerin tasfiyesinden çok ittihatçı algıların tasfiyesi olarak ikame edilmelidir.
Bu süreci hızla halktan yana, özgürlüklerden yana, demokrasiden yana en açılımcı tarzda ortaya koyarak halkın karşısına çıkmalıdır. Dini siyasete alet edenlerin karşısında özgürlük ve demokrasi konusunda geri planda olunmadığı beyan edilmeli, gerçekçi, yapılabilir önerilerle de gösterilmelidir.
Bunun yolu, Kurt meselesinde ortaya konacak tutumdan geçer.
Bu da yetmez, ortak ülkemizin tüm farklılıklarına karşı kurucu eşitler olarak yaklaşım yapan bir siyasal program gerektirir; kimsenin ötelenmediği, halkın vergileriyle oluşan bütçeden eşit ve adil bir biçimde yararlandığı, hak ve taleplerin makul ölçekler içinde tatmin edildiği, yeni anayasayla güvenceye alındığı ortaya konmalı.
CHP, ülkemizi sarmalamakta olan AKP ve her boyutuyla Cemaatlerin sivil diktatörlüğüne karşı, demokratik açılım ve özgürlük önermeleriyle kendini yeniden tanımlamalıdır. İktidara talip olmanın yollarını bunlarla döşemelidir.
Bu açıdan Kemal Kılıçdaroğlunun en azından önümüzdeki seçimlere kadar bu süreci derinleştirme ve dönüştürme çabaları içinde olma gerekliliği açıktır. Kendini demokratik bir çizgide gören CHP’lilerin ise Kılıçdaroğlu’na destek vermeleri, halkın karşısındaki CHP vitrini içinde hayati öneme sahiptir.
CHP biat kültürünün partisi değildir. Bu açıdan içindeki kaynamaların vahiyle biteceğini kimse beklemesin. Bu kaynamayı zenginliğe dönüştürebilenler CHP’yi iktidara taşıyacak olanlardır.
Bizlere gelince,
Bizler, sistemin hiçbir siyasal gücü demokrasiyi gerçek anlamda ikame edebilme potansiyellerine sahip olmadığı kanısındayız. Böyle düşünmemizin bilimsel gerekçeleri de bulunmaktadır.
Evrensel ölçekteki değişimleri doğru izleyen herkes bilir ki, tek ulusçu algıların ürünü olan tüm devletler ve sistemler, bu gün itibariyle tarihi gelişmelerin gerisine düşmüş bulunmaktadırlar. İnsanlığın açılım ihtiyaçlarına yapısal olarak cevap verme durumunda değiller. Gerçek demokrasi ve özgürlük, bu sistemlerin hacmini aşan bir çap ve yoğunluktadır. Bu nedenle her demokratik açılımı kendine yönelik bir tehlike olarak algılar, bölünme kompleksi alıtnad refleksler gösterir. Farklılıkları düşman görür.
Oysa küresel yeni uygarlık, bu ilkel algıları aşabilen özgürlük uygarlığıdır. Yerelin en alt biriminden başlayarak evrenselin en geniş alanlarına yayılan bir özgürlük ve demokrasi savunusu ortaya koymadan dönemin gerçekçi taleplerini tatmin edecek bin siyasal yönelim ve başarı sağlanamaz.
Bu anlamda yerelin en küçük biriminde ortaya çıkan özgürlük talebini sonuna kadar desteklemeden insanlığı kapsayacak evrensel ölçekli bir demokrasi anlayışını ikame etmenin imkanı yoktur. Bu tutarlılık, var olan sistemleri birkaç boy aşan bir tutarlılıktır. Bu yaklaşım, Bugünden yarına ulusal devletleri ve işlevlerini yok sayma anlamına gelmiyor. Tersine yapılabilecek tüm yenileşmeler ve demokratik açılımları vakit kaybetmeden bu yapılar içinde ikame etmeyi içeriyor.
Bunun için, CHP’nin iyileştirilmesi yönünde atılacak adımlar toplumun tüm ilerici güçlerini ilgilendirir. Ülkemiz devrimci güçlerinin üzerine düşeni önemli görevlerin olacağı da kesindir. Milliyetçilikle mücadele bunların başında gelen bir görevdir.
Ortak ülkemizin aşması gereken birçok temel sorunu var. Bu doğru, ama bunların en tehlikelisi milliyetçiliktir. Bu veba demokratik güçlerdeki bulanıklığın da nedenidir. Sol güçleri milliyetçilik virüsüyle zehirlenmiş bir ülkede özgürlük ve demokrasi için kapı aralamak bu nedenle çok zordur.
Cumhuriyetteki Osmanlı bu kanaldan beslenerek toplumsal ilerlemeyi engellemektedir. Darbeciliğin her türü burada mayalanmaktadır.
Bu durum, geniş anlamıyla bizleri de CHP'deki son ittihatçılarla hesaplaşmaya yönelttiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bunun için CHP'nin demokrat güçlerini bu mücadeledeki başarıları için etkin olmaya çağırmamız gerek.
7 Kasım 2010 Pazar
ŞAŞIRMADAN DOĞRULAR BULUNMAZ
Mustafa Köse
7 Kasım 2010
Yakın tarih ilginçtir. İlginç olduğu kadar öğreticidir. Bunlar 30- 40 yıl içinde gerçekleşti. Bir uygarlık başka bir uygarlığa evrilirken, dünya bir durumdan başka bir duruma geçti. Tüm bunlar ‘’şaşırtacak’’şekilde oldu.
Bilimsel teknolojik gelişmeler 1970’in ikinci yarısından itibaren hayata damgasını vurmaya başladı.Bilişim teknolojisi sınırları törpüledi. O güne kadar gizlenen, korunan veya engellenen ne varsa artık engellenemez korunamaz hale geldi. Bilgilenmenin hızı eski bütün katı yapıları etkiledi. Dengeler yeniden şekillendi, ezberler bozuldu. ‘’Küreselleşme’’, aksaklıkların fazlalıkların sorgulanmasının hesap sorulmasının önünü açtı. Bu akışa direnenler alabora oldu. 1989 yılında yıkılan Berlin duvarı, 1993’te dağılan Sovyetler Birliği bu etkilerin sonucudur. Değişim ve yenilenmeyi becermeyenlerin akıbeti hüsran oldu. Bütün statükolar yerinden oynadı.
Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla kapitalizm tek egemen güç haline geldi. Ancak kapitalizm de bu süreçten etkilendi. Bu nasıl ve ne şekilde oldu veya oluyor tartışma konusu. Ancak ve maalesef bunu daha çok sermaye gurupları yapıyor. Yeni dönemin şartlarında neler yapacaklarını, karlarını nasıl arttıracaklarını araştırıp duruyorlar. ‘’Çok kutuplu’’ dünya çıkarları yeni sorunlar yaratıyor. Başta ABD olmak üzere gelişmiş devletler piyasaları nasıl denetlenecek diye kavga yapıyorlar.
Sol nedense ve henüz elle tutulur bir çıkış yakalayamamıştır. Süreci zihinde berraklaştırmamıştır. Eski alışkanlıklarla yeni süreci kovalamaya çalışmaktadır. Gündelik olaylarda ve hayata dair meselelerde ikircikli davranmaktadır. Geleceği, umutları tarif edememektedir. İknacı olamamaktadır. Oysa her taraf çatırdıyor. Demokrasiye dair, çevreye dair, sosyal adalete dair, yeniye ve değişime dair yapılacaklar ortada duruyor. Ancak sol, bir türlü aktör olamıyor. Zamanı kötü kullanılıyor.
Oysa yapılacaklar belli. Sol ilerleme normlarının yanında olmalıdır. İlerlemenin dinamiklerine yabancı durmamalıdır. Yenilenme ve değişimi gözetmelidir. Hakkın, adaletin, eşitliğin ve vicdanın sesi olmalıdır.
Sol pusula ülkemizde daha yakıcıdır. Vesayet rejiminden kaynaklı ve çözülmesi gereken ivedi sorunlarımız var. Yerelci (ulusalcı) ile evrenselci olmak üzere ayrışma derinleşiyor. Her türlü gelişme bu yansımanın üstünden gerçekleşiyor. Ulusalcılar, kapalılığı (statiko) dolayısıyla yokluğu yoksulluluğu ve ırkçılığı muhafaza etmek istiyor. Bölünme ve gericilik korkularını şişirerek ondan besleniyor. Çoğu zaman, Bağımsızlık, sol’culuk ve Atatürkçülük jargonun arkasında saklanıyorlar. Oysa bunun sol’culukla ve ilericilikle hiçbir alakası yok. Bu sadece bir aldatmacadır.
İşin doğrusu, gelişmiş dünya standartlarına uyum sağlamalıyız. Sivil ve demokratik yeni bir anayasal rejim hedeflemeliyiz. Toplumsal sorunlarımız ve başta kürt sorunu alevi ve diğer inanç guruplarının talepleri diyalog içinde çözülsün istemeliyiz. Eşitlikçi ve sosyal adaleti yüksek bir ülke yaratmalıyız.
Şaşarak bakınca meraklarımız bizi yeni metotlara götürüyor. Yeni bakış açılarına yönlendiriyor. Yenilenme ve değişim, bir ‘’ideolojik’’tutarlılıktan ziyade, bir ihtiyaçlar manzumesi olduğunu anlıyoruz. Demokratik başarıların, toplumdaki bileşkelerinden olacağını, mağdur bırakılan kesimlerin zorlamasından gelişeceğini görmeliyiz. Gelişmelerden korkmadan, sürecin asıl dinamiği ‘’ideolojiler’’den ziyade, çağdaş demokrasi normlarının olacağını kabul etmeliyiz.
Hamaset söylemlerin yerine aklın, mantığın ve bilimin öngörüsünü rehber edinmeliyiz. Sol kültür bunların yabancısı değildir. Hatta asıl taşıyıcısıdır.
Güzel günler görmek istiyorsak başta merakla, sabırla, hoşgörüyle ve azimle hayata sarılmalıyız. Yazımı Nazımın şiiriyle bitirmek istiyorum.
Bu gün Pazar
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum
Dayadım sırtımı duvara
Bu anda ne düşmek dalgalara
Bu anda ne kavga, ne hürriyet,
Ne karım.
Toprak, güneş ve ben
Bahtiyarım.
7 Kasım 2010
Yakın tarih ilginçtir. İlginç olduğu kadar öğreticidir. Bunlar 30- 40 yıl içinde gerçekleşti. Bir uygarlık başka bir uygarlığa evrilirken, dünya bir durumdan başka bir duruma geçti. Tüm bunlar ‘’şaşırtacak’’şekilde oldu.
Bilimsel teknolojik gelişmeler 1970’in ikinci yarısından itibaren hayata damgasını vurmaya başladı.Bilişim teknolojisi sınırları törpüledi. O güne kadar gizlenen, korunan veya engellenen ne varsa artık engellenemez korunamaz hale geldi. Bilgilenmenin hızı eski bütün katı yapıları etkiledi. Dengeler yeniden şekillendi, ezberler bozuldu. ‘’Küreselleşme’’, aksaklıkların fazlalıkların sorgulanmasının hesap sorulmasının önünü açtı. Bu akışa direnenler alabora oldu. 1989 yılında yıkılan Berlin duvarı, 1993’te dağılan Sovyetler Birliği bu etkilerin sonucudur. Değişim ve yenilenmeyi becermeyenlerin akıbeti hüsran oldu. Bütün statükolar yerinden oynadı.
Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla kapitalizm tek egemen güç haline geldi. Ancak kapitalizm de bu süreçten etkilendi. Bu nasıl ve ne şekilde oldu veya oluyor tartışma konusu. Ancak ve maalesef bunu daha çok sermaye gurupları yapıyor. Yeni dönemin şartlarında neler yapacaklarını, karlarını nasıl arttıracaklarını araştırıp duruyorlar. ‘’Çok kutuplu’’ dünya çıkarları yeni sorunlar yaratıyor. Başta ABD olmak üzere gelişmiş devletler piyasaları nasıl denetlenecek diye kavga yapıyorlar.
Sol nedense ve henüz elle tutulur bir çıkış yakalayamamıştır. Süreci zihinde berraklaştırmamıştır. Eski alışkanlıklarla yeni süreci kovalamaya çalışmaktadır. Gündelik olaylarda ve hayata dair meselelerde ikircikli davranmaktadır. Geleceği, umutları tarif edememektedir. İknacı olamamaktadır. Oysa her taraf çatırdıyor. Demokrasiye dair, çevreye dair, sosyal adalete dair, yeniye ve değişime dair yapılacaklar ortada duruyor. Ancak sol, bir türlü aktör olamıyor. Zamanı kötü kullanılıyor.
Oysa yapılacaklar belli. Sol ilerleme normlarının yanında olmalıdır. İlerlemenin dinamiklerine yabancı durmamalıdır. Yenilenme ve değişimi gözetmelidir. Hakkın, adaletin, eşitliğin ve vicdanın sesi olmalıdır.
Sol pusula ülkemizde daha yakıcıdır. Vesayet rejiminden kaynaklı ve çözülmesi gereken ivedi sorunlarımız var. Yerelci (ulusalcı) ile evrenselci olmak üzere ayrışma derinleşiyor. Her türlü gelişme bu yansımanın üstünden gerçekleşiyor. Ulusalcılar, kapalılığı (statiko) dolayısıyla yokluğu yoksulluluğu ve ırkçılığı muhafaza etmek istiyor. Bölünme ve gericilik korkularını şişirerek ondan besleniyor. Çoğu zaman, Bağımsızlık, sol’culuk ve Atatürkçülük jargonun arkasında saklanıyorlar. Oysa bunun sol’culukla ve ilericilikle hiçbir alakası yok. Bu sadece bir aldatmacadır.
İşin doğrusu, gelişmiş dünya standartlarına uyum sağlamalıyız. Sivil ve demokratik yeni bir anayasal rejim hedeflemeliyiz. Toplumsal sorunlarımız ve başta kürt sorunu alevi ve diğer inanç guruplarının talepleri diyalog içinde çözülsün istemeliyiz. Eşitlikçi ve sosyal adaleti yüksek bir ülke yaratmalıyız.
Şaşarak bakınca meraklarımız bizi yeni metotlara götürüyor. Yeni bakış açılarına yönlendiriyor. Yenilenme ve değişim, bir ‘’ideolojik’’tutarlılıktan ziyade, bir ihtiyaçlar manzumesi olduğunu anlıyoruz. Demokratik başarıların, toplumdaki bileşkelerinden olacağını, mağdur bırakılan kesimlerin zorlamasından gelişeceğini görmeliyiz. Gelişmelerden korkmadan, sürecin asıl dinamiği ‘’ideolojiler’’den ziyade, çağdaş demokrasi normlarının olacağını kabul etmeliyiz.
Hamaset söylemlerin yerine aklın, mantığın ve bilimin öngörüsünü rehber edinmeliyiz. Sol kültür bunların yabancısı değildir. Hatta asıl taşıyıcısıdır.
Güzel günler görmek istiyorsak başta merakla, sabırla, hoşgörüyle ve azimle hayata sarılmalıyız. Yazımı Nazımın şiiriyle bitirmek istiyorum.
Bu gün Pazar
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum
Dayadım sırtımı duvara
Bu anda ne düşmek dalgalara
Bu anda ne kavga, ne hürriyet,
Ne karım.
Toprak, güneş ve ben
Bahtiyarım.
5 Kasım 2010 Cuma
Emperyalizmin Tehdit Algısı
Yahya Yurtsever
6 Kasım 2010
ABD füze kalkanı projesini dondurucudan çıkardı. Ancak bu kez taktik değiştirdi. Kendi üretimi olan askeri projeyi NATO'nun masasına sürdü. NATO kendi sahasına atılan topu kabul etti. Nede olsa sistemin lideri ABD'nin tehdit algısı NATO'nun da itirazsız kabul ettiği bir teranedir. Hal böyle olunca NATO, ABD'nin füze kalkanı projesini Ekim ayındaki toplantısında gündemine aldı. Bundan da anlaşılacağı gibi projenin NATO şemsiye altında hayata geçirilmesi hedefleniyor. Ev sahibi olarak düşünülen ülke ise Türkiye'dir. Bu nedenle ABD ve NATO iki koldan Türkiye'yi kuşatma altına almış durumdalar. Bu salınımda ABD ile Türkiye arasındaki pazarlık müzakereleri hız kazandı.
Irak'ın işgal edilmesi harekâtına kendi topraklarından cephe açılmasına izin vermeyen ve İran'a yönelik yaptırım konusunda Batılı müttefikleriyle ihtilafa düşen Ankara'nın bu kez topu taca atma şansı bulunmuyor. Ankara projenin kendi topraklarında hayata geçirilmesinden çok pazarlık hatlarında direnecek gibi görünmektedir. Tabii zayıf taraf güçlü tarafa karşı ne kadar direnebilirse o kadar dirayet gösterecektir.
Emperyalist güçlerle işbirlikçi AKP hükümeti arasında sürdürülen pazarlıklar meselesinin ayrıntılarına girmeden önce emperyalizmin tehdit algısı, bunun bir ürünü olarak Ortadoğu'ya yönelik silahlanma projeleri ve bu bağlamda Türkiye'ye biçilen rol konusunu biraz irdeleyelim.
ABD'nin önderlik ettiği emperyalist sistem kendi egemenlik alanları dışında kalan ülke ve güçleri bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu anlayışa göre “soğuk savaş” döneminde Sovyetlerin başını çektiği Doğu bloğu paktı temel tehdit unsuruydu. Sosyalist sistem dağılıp iki kutuplu dünya dengesi değişince emperyalizmin tehdit algısında bazı taşlar yer değiştirdi. Bu kez ABD'nin vesayetini reddeden ve kendi kaderini kendileri çizen Suriye, Kuzey Kore ve İran gibi ülkeler hedef tahtasına oturtuldu. ABD'nin tek kutuplu dünya düzeni doktrinine çomak sokan bu ülkeler aslında BOP kapsamında hizaya getirilmek istenmişti. Irak işgalinden sonra sıra Suriye ve İran'a gelecekti.
ABD'nin bölgeyi zapt-u rapt altına alma siyasalarına karşı birer direnç noktası oluşturan ülkeler ve direniş güçleri tasfiye edilerek Ortadoğu'da temel siyasal taşlar yeniden dizilecekti. Ancak bölgeye yönelik emperyalist hesaplar Bağdat'tan döndü. ABD çok zorlanmadan girdiği Irak'ta yenilgiye uğradı, Lübnan'a yönelik kullanmaya kalkıştığı İsrail kozunu da Hizbullah halk hareketi bozguna uğrattı. Öte yandan Türkiye gericiliği Kürt demokratik hareketinin tasfiyesinde başarısız oldu ve BOP'un boşa çıkartılmasında ciddi rol oynayan Şam ve Tahran ABD'nin caydırma, etkisizleştirme ve teslim alma dayatmalarına karşı direnmeye devam etmektedir.
İki ülkenin bölge siyasal dengesindeki bu duruşları ABD ve müttefiklerinin bölgeye dönük ekonomik ve siyasal planları açısından takoz koyucu bir işlev yerine getirmektedir. Hem Batı merkezli siyasaları reddedip orijinal değerleriyle kendi kaderini belirlemek hem de ABD'nin bölgesel hegemonyası ve askeri planları üzerinde sekteye uğratıcı roller oynamak emperyalist zihniyette “tehdit ekseni” olarak addedilmek için yetmektedir. Bu noktada güç uygarlığı uygarlık gücü karşısında mağdur rolüne bürünüp askeri planlarının ve bunun bir parçası olan füze kalkanı projesinin başına “savunma” kelimesini yerleştirmektedir. Bu tevatürün Batı toplumlarındaki etkisinden söz edilse de ezilen halklar kuzu postuna bürünmüş bu vahşi kurdu iyi tanır.
Emperyalist güçler dünyayı bir yandan nükleer silah tehdidi altında tutarken öbür yandan onu askeri üs, donanma ve füze kalkanı gibi enstrümanlarla çepeçevre kuşatmaya devam etmektedir. 90’lı yıllarda kapitalist sisteme eklemlenen Doğu Avrupa bu kuşatmanın ileri karakollarından biri olarak konuşlandırılmış durumda. Türkiye ise 1950'den beri emperyalist-kapitalist düzenin iktisadi ve siyasi sıçrama tahtası olması yanı sıra ileri karakol işlevini yerine getirmektedir. Türkiye işbirlikçi tekelci düzeni ”soğuk savaş” döneminde komünizmle ve ilerici, devrimci halk davalarıyla mücadele etmek üzere kurulan NATO'nun Doğu'ya yönelmiş saldırı zırhı olarak konuşlandırıldı.
İki kutuplu dünya konjonktürünün değişmesi küresel ve bölgesel güç dengelerini de değiştirdi. Avrasya ve Ortadoğu'da siyaset dizaynının hem niteliği hem de temel elementleri büyük oranda değişikliğe uğradı. Sovyetlerin dağılması sosyalizmin Avrasya üzerindeki hakimiyetine de son verdi. Sovyetlerin kapitalizme dönüşmüş hali olan Rusya, Avrasya'daki hegemonya savaşında ABD'nin baş rakibi rolünü oynamaktadır. Diğer taraftan Hindistan ve Çin hızlı adımlarla küresel güç odakları arasında yer almaya ve bölgedeki etkilerini artırmaya devam etmektedir.
Beri tarafta 2500 yıllık devlet geleneği ve orijinal birikimiyle bölge siyasal dengesindeki ağırlığını her daim hissettiren, Saddam kartıyla (Irak'ın 1980’de İran'a savaş açması) çökertilemeyen ve nükleer enerji programından İsrail'e karşı tavır alışa kadar ABD şürekâsına meydan okuyan bir Fars ülkesi var. Öte yandan siyasal tutumlarıyla, Lübnan üzerinde oynanan oyunları bozmasıyla, başta Filistin olmak üzere haklı davaların yanında duruşuyla, küresel dünyaya açılma hamleleriyle, ABD'nin bölgeyi avucunun içine düşürme planlarına karşı direnmeleriyle ve dünyaya Şam faktörü olmadan Ortadoğu'da hiçbir sorun çözülemez, dedirten Suriye'nin gerçeğinin altını çizmek lazım. Filistin ve Kürt dinamikleriyle bölgede devam eden halk direniş hareketleri de bu fotoğrafın temel karelerinden birini oluşturmaktadır.
Bu tablo, füze kalkanının Türkiye'ye yerleştirilmek istenmesinin arkasında yatan saiklere önemli oranda açıklık getirmektedir. ABD, Türkiye'de Karadeniz ve Kürt coğrafyasında kurmayı tasarladığı ve bunun için NATO'yu devreye soktuğu füze rampalarıyla Avrasya ve Ortadoğu'yu sürekli bir denetim ve kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Füze kalkanlarıyla Rusya gibi rakiplerine gözdağı verecek, İran ve Suriye gibi ülkeleri gözetim altında tutup tehditkâr ve işgalci nefesini enselerinde hissetmelerini sağlayacak ve baş kaldıran halklara şiddet sopasını gösterecek. Askeri savaş üsleri, donanmaları ve rampalarıyla donatılmış bir Türkiye'nin, bölge ülkeleri ve halkları için yaratacağı tehlike kendi halkları için katbekat artmaktadır.
Türkiye iktidar güçleri füze kalkanına ev sahipliği yaparak kendini topun ağzına atma eğilimindedir. ABD ve NATO'daki müttefikleriyle çıkar ortaklığı ve bu çerçevede bölgede üstlendiği gerici rol, proje ekseninde yürüttüğü pazarlık müzakerelerindeki duruşa ve Kasım ayında yapılacak olan NATO zirvesinde takınacağı tutuma yön verecektir. Bu meyanda AKP hükümetinin pazarlık masasında ileri sürdüğü talepler arasında iki konu öne çıkmış görünmektedir. Ankara kendi topraklarına füze yerleştirilmesi isteğine karşılık, ABD'nin füze kalkanına gerekçe gösterdiği tehdit ekseninde adı geçen Suriye ve İran'la ilgili ibarelerin iki ülkeyle son dönemde geliştirdiği ekonomik ve ticari ilişkileri zedelemeyecek şekilde rötuştan geçirilmesi ve PKK'nın tasfiyesi yönünde belirlediği stratejiye tüm müttefiklerinin her türlü desteği vermesini talep etmektedir.
Bir yönetim düşünün ki topraklarının savaş harmanlarına dönüştürülmesi projesine kapılarını ardına kadar açmakla kalmıyor kendi vatandaşı olan Kürtlerin demokratik siyasal iradesinin bastırılması konusunu bir pazarlık unsuru haline getirebiliyor. AKP, ABD'nin füze kalkanı diye tanımlanan savaş kazanını Kürtlerin sırtına bindirmek, emperyalizmin savaş stratejilerine yeni mevziler açmak ve bölgeye yönelik askeri saldırı ve işgal planlarına sıçrama tahtası oluşturmak yönünde bir tavır takınırsa, karşısında, başta Kürtler olmak üzere kendi halkı ve bölgedeki halk direniş hareketlerini görecektir. Yurtta sulh cihanda sulh söylencesini ağızlarından düşürmeyenlerin barış karşısındaki gerçekliği bu kez de füze kalkanı projesi karşısında alacakları tavırda sınanacaktır.
Ülkemizde otuz yıldır Kürt halkına yönelik sürdürülen topyekûn savaşın bitirilmesi ve demokratik barışın sağlanması için mücadele ederken, emperyalist güçlerin bölgemizde estirmek istediği savaş rüzgarlarına açılacak bir yelkenimiz yoktur. Füze kalkanı projesini şiddetle reddetmeli, hükümeti de bu yönde karar alması için uyarmalı ve incirlik hava üssü dahil ülkemiz ve bölgemiz askeri savaş mekanizmasından arındırılmalıdır.
6 Kasım 2010
ABD füze kalkanı projesini dondurucudan çıkardı. Ancak bu kez taktik değiştirdi. Kendi üretimi olan askeri projeyi NATO'nun masasına sürdü. NATO kendi sahasına atılan topu kabul etti. Nede olsa sistemin lideri ABD'nin tehdit algısı NATO'nun da itirazsız kabul ettiği bir teranedir. Hal böyle olunca NATO, ABD'nin füze kalkanı projesini Ekim ayındaki toplantısında gündemine aldı. Bundan da anlaşılacağı gibi projenin NATO şemsiye altında hayata geçirilmesi hedefleniyor. Ev sahibi olarak düşünülen ülke ise Türkiye'dir. Bu nedenle ABD ve NATO iki koldan Türkiye'yi kuşatma altına almış durumdalar. Bu salınımda ABD ile Türkiye arasındaki pazarlık müzakereleri hız kazandı.
Irak'ın işgal edilmesi harekâtına kendi topraklarından cephe açılmasına izin vermeyen ve İran'a yönelik yaptırım konusunda Batılı müttefikleriyle ihtilafa düşen Ankara'nın bu kez topu taca atma şansı bulunmuyor. Ankara projenin kendi topraklarında hayata geçirilmesinden çok pazarlık hatlarında direnecek gibi görünmektedir. Tabii zayıf taraf güçlü tarafa karşı ne kadar direnebilirse o kadar dirayet gösterecektir.
Emperyalist güçlerle işbirlikçi AKP hükümeti arasında sürdürülen pazarlıklar meselesinin ayrıntılarına girmeden önce emperyalizmin tehdit algısı, bunun bir ürünü olarak Ortadoğu'ya yönelik silahlanma projeleri ve bu bağlamda Türkiye'ye biçilen rol konusunu biraz irdeleyelim.
ABD'nin önderlik ettiği emperyalist sistem kendi egemenlik alanları dışında kalan ülke ve güçleri bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu anlayışa göre “soğuk savaş” döneminde Sovyetlerin başını çektiği Doğu bloğu paktı temel tehdit unsuruydu. Sosyalist sistem dağılıp iki kutuplu dünya dengesi değişince emperyalizmin tehdit algısında bazı taşlar yer değiştirdi. Bu kez ABD'nin vesayetini reddeden ve kendi kaderini kendileri çizen Suriye, Kuzey Kore ve İran gibi ülkeler hedef tahtasına oturtuldu. ABD'nin tek kutuplu dünya düzeni doktrinine çomak sokan bu ülkeler aslında BOP kapsamında hizaya getirilmek istenmişti. Irak işgalinden sonra sıra Suriye ve İran'a gelecekti.
ABD'nin bölgeyi zapt-u rapt altına alma siyasalarına karşı birer direnç noktası oluşturan ülkeler ve direniş güçleri tasfiye edilerek Ortadoğu'da temel siyasal taşlar yeniden dizilecekti. Ancak bölgeye yönelik emperyalist hesaplar Bağdat'tan döndü. ABD çok zorlanmadan girdiği Irak'ta yenilgiye uğradı, Lübnan'a yönelik kullanmaya kalkıştığı İsrail kozunu da Hizbullah halk hareketi bozguna uğrattı. Öte yandan Türkiye gericiliği Kürt demokratik hareketinin tasfiyesinde başarısız oldu ve BOP'un boşa çıkartılmasında ciddi rol oynayan Şam ve Tahran ABD'nin caydırma, etkisizleştirme ve teslim alma dayatmalarına karşı direnmeye devam etmektedir.
İki ülkenin bölge siyasal dengesindeki bu duruşları ABD ve müttefiklerinin bölgeye dönük ekonomik ve siyasal planları açısından takoz koyucu bir işlev yerine getirmektedir. Hem Batı merkezli siyasaları reddedip orijinal değerleriyle kendi kaderini belirlemek hem de ABD'nin bölgesel hegemonyası ve askeri planları üzerinde sekteye uğratıcı roller oynamak emperyalist zihniyette “tehdit ekseni” olarak addedilmek için yetmektedir. Bu noktada güç uygarlığı uygarlık gücü karşısında mağdur rolüne bürünüp askeri planlarının ve bunun bir parçası olan füze kalkanı projesinin başına “savunma” kelimesini yerleştirmektedir. Bu tevatürün Batı toplumlarındaki etkisinden söz edilse de ezilen halklar kuzu postuna bürünmüş bu vahşi kurdu iyi tanır.
Emperyalist güçler dünyayı bir yandan nükleer silah tehdidi altında tutarken öbür yandan onu askeri üs, donanma ve füze kalkanı gibi enstrümanlarla çepeçevre kuşatmaya devam etmektedir. 90’lı yıllarda kapitalist sisteme eklemlenen Doğu Avrupa bu kuşatmanın ileri karakollarından biri olarak konuşlandırılmış durumda. Türkiye ise 1950'den beri emperyalist-kapitalist düzenin iktisadi ve siyasi sıçrama tahtası olması yanı sıra ileri karakol işlevini yerine getirmektedir. Türkiye işbirlikçi tekelci düzeni ”soğuk savaş” döneminde komünizmle ve ilerici, devrimci halk davalarıyla mücadele etmek üzere kurulan NATO'nun Doğu'ya yönelmiş saldırı zırhı olarak konuşlandırıldı.
İki kutuplu dünya konjonktürünün değişmesi küresel ve bölgesel güç dengelerini de değiştirdi. Avrasya ve Ortadoğu'da siyaset dizaynının hem niteliği hem de temel elementleri büyük oranda değişikliğe uğradı. Sovyetlerin dağılması sosyalizmin Avrasya üzerindeki hakimiyetine de son verdi. Sovyetlerin kapitalizme dönüşmüş hali olan Rusya, Avrasya'daki hegemonya savaşında ABD'nin baş rakibi rolünü oynamaktadır. Diğer taraftan Hindistan ve Çin hızlı adımlarla küresel güç odakları arasında yer almaya ve bölgedeki etkilerini artırmaya devam etmektedir.
Beri tarafta 2500 yıllık devlet geleneği ve orijinal birikimiyle bölge siyasal dengesindeki ağırlığını her daim hissettiren, Saddam kartıyla (Irak'ın 1980’de İran'a savaş açması) çökertilemeyen ve nükleer enerji programından İsrail'e karşı tavır alışa kadar ABD şürekâsına meydan okuyan bir Fars ülkesi var. Öte yandan siyasal tutumlarıyla, Lübnan üzerinde oynanan oyunları bozmasıyla, başta Filistin olmak üzere haklı davaların yanında duruşuyla, küresel dünyaya açılma hamleleriyle, ABD'nin bölgeyi avucunun içine düşürme planlarına karşı direnmeleriyle ve dünyaya Şam faktörü olmadan Ortadoğu'da hiçbir sorun çözülemez, dedirten Suriye'nin gerçeğinin altını çizmek lazım. Filistin ve Kürt dinamikleriyle bölgede devam eden halk direniş hareketleri de bu fotoğrafın temel karelerinden birini oluşturmaktadır.
Bu tablo, füze kalkanının Türkiye'ye yerleştirilmek istenmesinin arkasında yatan saiklere önemli oranda açıklık getirmektedir. ABD, Türkiye'de Karadeniz ve Kürt coğrafyasında kurmayı tasarladığı ve bunun için NATO'yu devreye soktuğu füze rampalarıyla Avrasya ve Ortadoğu'yu sürekli bir denetim ve kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Füze kalkanlarıyla Rusya gibi rakiplerine gözdağı verecek, İran ve Suriye gibi ülkeleri gözetim altında tutup tehditkâr ve işgalci nefesini enselerinde hissetmelerini sağlayacak ve baş kaldıran halklara şiddet sopasını gösterecek. Askeri savaş üsleri, donanmaları ve rampalarıyla donatılmış bir Türkiye'nin, bölge ülkeleri ve halkları için yaratacağı tehlike kendi halkları için katbekat artmaktadır.
Türkiye iktidar güçleri füze kalkanına ev sahipliği yaparak kendini topun ağzına atma eğilimindedir. ABD ve NATO'daki müttefikleriyle çıkar ortaklığı ve bu çerçevede bölgede üstlendiği gerici rol, proje ekseninde yürüttüğü pazarlık müzakerelerindeki duruşa ve Kasım ayında yapılacak olan NATO zirvesinde takınacağı tutuma yön verecektir. Bu meyanda AKP hükümetinin pazarlık masasında ileri sürdüğü talepler arasında iki konu öne çıkmış görünmektedir. Ankara kendi topraklarına füze yerleştirilmesi isteğine karşılık, ABD'nin füze kalkanına gerekçe gösterdiği tehdit ekseninde adı geçen Suriye ve İran'la ilgili ibarelerin iki ülkeyle son dönemde geliştirdiği ekonomik ve ticari ilişkileri zedelemeyecek şekilde rötuştan geçirilmesi ve PKK'nın tasfiyesi yönünde belirlediği stratejiye tüm müttefiklerinin her türlü desteği vermesini talep etmektedir.
Bir yönetim düşünün ki topraklarının savaş harmanlarına dönüştürülmesi projesine kapılarını ardına kadar açmakla kalmıyor kendi vatandaşı olan Kürtlerin demokratik siyasal iradesinin bastırılması konusunu bir pazarlık unsuru haline getirebiliyor. AKP, ABD'nin füze kalkanı diye tanımlanan savaş kazanını Kürtlerin sırtına bindirmek, emperyalizmin savaş stratejilerine yeni mevziler açmak ve bölgeye yönelik askeri saldırı ve işgal planlarına sıçrama tahtası oluşturmak yönünde bir tavır takınırsa, karşısında, başta Kürtler olmak üzere kendi halkı ve bölgedeki halk direniş hareketlerini görecektir. Yurtta sulh cihanda sulh söylencesini ağızlarından düşürmeyenlerin barış karşısındaki gerçekliği bu kez de füze kalkanı projesi karşısında alacakları tavırda sınanacaktır.
Ülkemizde otuz yıldır Kürt halkına yönelik sürdürülen topyekûn savaşın bitirilmesi ve demokratik barışın sağlanması için mücadele ederken, emperyalist güçlerin bölgemizde estirmek istediği savaş rüzgarlarına açılacak bir yelkenimiz yoktur. Füze kalkanı projesini şiddetle reddetmeli, hükümeti de bu yönde karar alması için uyarmalı ve incirlik hava üssü dahil ülkemiz ve bölgemiz askeri savaş mekanizmasından arındırılmalıdır.
TERÖR
Mihrac Ural
2 Kasın 2010
Terör bir insanlık suçudur.
Barış ortamında ve alanlarında, askeri çatışmalarda taraf olmayan, bunun için kullanılmayan sivillere karşı yönelik her askeri eylem bir terör eylemidir. Bu tür eylemi devlette yapsa, örgütler de yapsa terördür; ki devlet bu tür eylemlerle sicili herkesten daha kötüdür.
Tarihte siyasi örgütlerin de demokratik devletlerin de terör eylemi yaptığı bilinmektedir. Bu anlamda eylem bir terör eylemidir.
Bu türden eylemleri ısrarla sürdüren, politik amaç haline getirip düzenli ve sürekli kılan, sivil-asker ayrımı yapmadan programlaştıran örgütler birer terör örgütü, devletler de birer terörist devlettir. Tanımı daha iyi kavramak için, Terörist devletlere İsrail’i, Terörist örgütlere de El Kaide’yi örnek göstermek yanlış olmayacaktır..
Teröre karşı gelmek, insan olmak kadar demokrat olmanın da temel kıstasıdır. Terör, sadece suç şebekelerinden değil, ama aynı zamanda daha yoğun, daha ısrarlı ve daha yaygın olarak devletler eliyle acımasızca uygulanmaktadır. Terörü, devlet eliyle, sadece silahla, bombayla değil, ayrımcılıkla, ötekileştirmekle, haksız rekabetle, fırsat eşitsizliğiyle, psikolojik olarak ve yasaları kullanarak da ikame edilmektedir. Genellikle de ister bireysel ister örgütlü terörün temel nedenleri arasında bu tür devletlerin anti-demokratik baskıcı sistemleri yer almaktadır; özgürlüğün tıkandığı, düşüncelerin yasaklandığı, doğal ve açık hakların gasp edildiği koşullarda, terör eylemleri ve terör örgütlerinin doğuşuna zemin hazırlanmaktadır.
Bu nedenle, terörle mücadele öncelikle baskı sistemleriyle mücadeleden geçtiğini bilince çıkarmak gerek. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi bu anlamıyla teröre karşı bir mücadeledir.
Dolaysıyla, baskıcı sistemin ve devletinin yol açtığı teröre karşı gelmek, terörün her türüne karşı gelmek anlamına da gelmektedir. Bu da her insan için bir yükümlülüktür.
Terör hiçbir siyasi amaç için kalıcı bir kazanç sağlayamaz. Tersine açtığı yaralar barışın kazanılmasını engeller. Bu nedenle siyasal mücadele nasıl başlarsa başlasın, hangi araçları kullanırsa kullansın, en meşru zeminde hangi eylemi yaparsa yasın er ya da geç müzakere masasında ki diyalogla barışa yönelmelidir; kalıcı barışın yolu buradan geçer.
Ortak ülkemiz bugün böylesi bir barışı kazanmaya ihtiyaç duymaktadır.
***
Terörün her türüne karşı olmak bir insanlık görevidir.
İki askeri güç arasındaki çatışmanın aktif bir unsuru olarak fiilen çatışmada yer almayan sivil insanlara yönelik her eylem bir terör eylemidir. Bu eylemi, devlette yapsa, şebekelerde yapsa örgütler de yapsa terördür.
Terör eylemini Devlet tanımlayamaz. Devletin terör diye tanımladığı her eylem de terör olarak yorumlanamaz. Devlet kendi statüleriyle ortaya koyduğu algıların dışındaki her şeye terör olarak bakabilir ama bu terör olarak görülemez. Böylesi ucu açık bir terör tanımlaması ya da algısı, devletin terörünü meşru göstermeye yönelik bir devlet yönlendirmesinden ibarettir. Ne kadar ciddi bir siyasal güç olursa olsun örgütlerin her eylemi haklı eylem değildir. Siyasal örgütler de zaman zaman bilinçli, programlı yada denetim dışı unsurları aracılığıyla terör eylemlerine bulaşabilir.
Bu nedenle terör eylemi, terör örgütü ve terörist devlet tanımlamasını dikkatli seçmek ve onu göre kullanmamız gerek. Bunun için öncelikle eylemi doğru tanımlamak ve her eylemi kendi koşulları (zaman ve mekan) içinde ele alarak yerli yerine oturmamız gerek.
Öncele, süren bir savaşın ya da var sayılan bir savaşın açık tarafı olmayan sivillere yönelen ve amacı insan katletmek olana her türden askeri eylem kimden gelirse gelsin terör olarak tanımlanmalıdır. Bu tür eylemi kim yaparsa yapsın bu bir terördür.
Tarihler boyunca terörü düzenli, bilinçli ve yaygın olarak yapanların başında devletler gelir. Siyasi örgütler ya da özü terör üzerine kurulmuş olan şebekelerin (mafya ve farklı suç örgütlerinin) yaptığı terör, yaygınlık ve süreklilik açısından her zaman devlet terörüne göre çok geri plandadır; siyasi örgütlerin terör eylemleri de zaman zaman bilinçlice organize edilebilir, bir taktik olarak kullanıldığı da söylenebilir. Bu eylemler terör kapsamındadır. Stratejik amacı ne olursa olsun, sonu insan katletmeye yönelmiş olan askeri eylemler, savaşın bir parçası olmayan sivilleri katletmekle terör eylemi haline gelebilirler. Bu durumda terör yaygın, programatik, sürekli olmasa da eylem bazında da kalsa terör eylemi olarak tanımlanabilir. Bu eylem istediği kadar insanlığı ilgilendirsin milyonların hak ve talepleri için gündeme gelmiş olsun, o siyasi örgüte bir terör örgütü olarak tanımlamasa da eylemin kendisi bir terör eylemi olur. Bu devletler için de aynıyla geçerlidir.
Devletler kimi zaman resmi kararlarla da terör yapar. Bunu savunur ve sürekliliği için tüm olanaklarını kullanabilirler. Bölgemizde Saddam yönetimindeki Irak ve istisnasız tüm hükümetleriyle İsrail devleti, dünyada Hitler’in Nazi Almanya’sı ve yakın dönemde Bush yönetimindeki ABD bunlara örnek oluşturur. Bu tür devletlerin istihbarat teşkilatları vasıtasıyla nokta eylemi olarak, dünyanın dört bir yanında amaçladıkları hedeflere karşı terör estirmeye devam ettiklerini söylemek yanlış olmayacaktır.
TERÖR KAVRAMININ TARİHÇESİ
Terör kavramı Fransız devriminin dünya siyasal jargonuna kazandırdığı bir kelimedir. Korku salma amacıyla, öldürme, yakma, yıkma gibi halkı yıldırma eylemlerini kapsar. “Fransız Devrimden sonra “1793 Martında 1794 Temmuzuna kadar süren dönem terör rejimi veya terör dönemi (reign of terror-regime de le terreur) olarak adlandırılmıştır. Fransız İhtilali esnasında demokrasi ve eşitliğe kavuşmak adına her türlü baskı ve şiddetin uygulanması gerektiğini savunan Jacobinler'i tanımlamak için kullanılmıştır. Literatürde terör kelimesi bazen şiddet, siyasal şiddet ve anarşi kelimeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.” (http://www.turkcebilgi.com/ter%C3%B6rizm/ansiklopedi)
Terör kavramı uluslar arası siyasal literatürde yaygın olarak kullanılması yenidir. II. Dünya savaşı sonrası NATO ve soğuk savaş dönemi ABD ve basını tarafından dünyanın ak ve karaya boyanmasıyla birlikte, karşı tarafın her türden askeri eylemi bir “terör” eylemi olarak lanse edilmeye çalışıldı.1975 sonrası dönemde daha sık kullanılmaya, 1980 sonrası dönemle birlikte uluslar arası siyasal literatürün ayrılmaz bir parçası olmaya başlamıştır.
Terör kavramı, iki yüz yıla yakın bir süre sol eğilimli siyasi yapıların eylemlerini tanımlamak onları suçlamak için kullanılmıştır.
Soğuk savaş dönemi boyunca bu kullanım farklı tanım ve kavramlarla olsa da ağırlıklı olarak Sosyalist sistem yandaşı tüm siyasal hareketleri tanımlamak için istihdam edilmiştir.
NATO ve özellikle ABD soğuk savaş dönemi boyunca, Sovyet sistemini kuşatma adı altında Yeşil Kuşak diye belirlediği alanlarda, yoğun olarak dini hareketleri beslemiştir. Bu hareketlerin akıl almaz vahşetlerle yaptığı terör eylemlerini ise “Demir Perdenin kıskacından kurtulmak üzere gündeme gelen özgürlük çabaları” diye lanse etmiştir.
Bu örgütler Soğuk Savaşın bitimiyle birlikte biçimsel olarak bir uygarlıklar savaşını andıran tepkileri, eski kaynakları kaybettikçe gündeme gelen yeni kaynak arayışları ve merkez kaç çabalarıyla gündeme gelen askeri eylemleri denetlenemez hale geldikçe, bu kez aynı ABD tarafından terör eylemleri diye tanımlanmaya başlanmıştır. Uluslar arası terör de böylece bu günkü anlamını kazanmaya başlamıştır.
Bu noktada önemli bir belirleme yaparak algı bulanıklığını önlemek gerek.
Uluslar arası terör bir gerçektir. El Kaide örneği tipik bir örnektir. Ancak örgütsel terörün evrensel bir sorun olmaya yükselmesine koşut hatta daha öncesinden devletlerin yaptığı terör evrensel ölçeklere ulaşmıştır: Örgütlerin terörü ise buna karşı bir eğilim olarak başladığını söylemek ise yanlış değildir.
Buna karşı Filistin halkının özgürlük mücadelesi, yerel olmasına karşı (Filistin’in işgal edilmiş toprakları dışına çıkmamasına karşı, özellikle 1990 sonrası) hala uluslar arası terör örgütü ve eylemleri diye suçlanması bu paradoksun amacını da açıklar niteliktedir.
Terör ABD çıkarlarına karşı ya da onun müttefiklerinin çıkarlarına karşı gündeme gelen her eylemdir. Bu eylemlere karşı yapılan insanlık dışı her eylem de teröre karşı savunma olarak belirlenmeye çalışılmıştır. Öyle ki evrensel ölçekte “Yaratıcı Anarşi” diye açıkça tanımlanan bir teoriyle (ABD başkanı Oğul Bush’un yardımcısı Dick Cheney tarafında ortaya konan bozgunculuktan yarar sağlama tezidir) ya da “Temiz Eller Operasyonu” adı altında, kendi ellerini temiz tutup hedef ülkenin insanlarını birbirine kırdırarak ABD çıkarlarını koruma eylemlere yönelmekten çekinmez hale getirmiştir.
Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya koşullarında bu tezlerle insanlığa dehşet saçan ABD terörü 1000 yıllık ikinci bir Roma imparatorluk dönemi başladığı iddiasındaydı. Neo-co (yeni liberaller) adı altında ABD yönetiminde etkin olan, bilinçaltı Siyonist algılarla doyurulmuş çevreler, Bölgemizde İsrail lehine, dünyada ise insanlığa karşı her türden dehşet ve tedhiş örgütlenmesine yöneldiler. Eylemleri sadece bir terör eylemi olarak kalmadı devlet yıkma ve işgal etmeye kadar da uzandı.
Terörün devlet eliyle insanlığa getirdiği yıkım, örgütlü terörün binlerce kat daha yoğunu olarak tarihe geçmiştir. Hala da sürmektedir. Bireysel ve siyasal amaçlı terör eylemleri ise, alan ve yoğunluk açısından çok sığdır. Basın ve iletişim dünyasının tüm şişirmelerine karşın, Terör gerçek anlamda ve yaygın olarak devletler eliyle sürmektedir demek yanlış olmayacaktır.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (BM) VE TERÖR
BM terörle ilgili olarak hala net bir tanımlama yapamamıştır. Güncel politikaların ardından sürüklenerek ABD’nin terör dediği her şeye terör diyerek tekrardan ibaret içi boş bir yaklaşım sergilemeye devam etmektedir; İsrail devletinin açık bir terör devleti olmasına karşın tek bir eylemi için bile terör eylemi demeye yanaşmaması, taraflı algısının ifadesi olarak yerini almaktadır.
BM daha çok siyasi ya da değil devlet dışı her türden örgütlenmenin askeri eylemine terör eylemidir diye bir yaklaşım göstermiştir. BM’nin bu yaklaşımı devleti meşru devlet dışı güçleri gayri meşru olarak algılayan bir yan taşıması nedeniyle yasal teröre terör demem, yasa dışı askeri eylemi ise terör olarak damgalama yaklaşımı içindedir. Bu ayrım BM’nin tarihi boyunca yaşadığı kaosların da temelini oluşturmuştur. BM adaletsizliğinin en yoğun olduğu alan da bu alan olmuştur. ABD’nin eğilimlerini yansıtan bu yaklaşım, ABD’nin dünya çapındaki gizli açık terör faaliyetlerine yasal bir kılıf giydirmiştir. Öyle ki, Panama işgali (20 Aralık 1989) ve başkanı Noriega’yı tutuklayıp (3 Ocak 1990), yargılayıp 30 yıla mahkum ederek California’da cezaevine atmıştır., Afganistan’ı işgal (Ekim 2001), Irak savaşı (20 Mart - 19 Nisan 2003); Irak devletini tarihin en büyük yalanıyla ortadan kaldırıp akıl almaz kıyımlara yönelmesi, ülkeyi üçe bölmesi böyle olmuştur. BM bu anlamda terörle suç ortaklığı yaparak bu güne gelmiştir.
Oysa bir direnme hareketi, bir ulusal kurtuluş ve özgürlük hareketi, işgalci bir güce karşı olduğu kadar askeri zorla özgürlüğü engellemek isteyen devlete karşı yürüttüğü silahlı mücadele, sivillere karşı bir kıyım amacı taşımıyorsa ve bunu fiilen savaşın ilgili taraflarıyla sınırlıyorsa yapılan askeri eyleme terör eylemi denilemez.
Bu yaklaşım esasında, tarihler boyu işgalcilere ve askeri zora karşı haklı, meşru direnme savaşlarının esasını oluşturmuştur; bölgemizin haçlılara karşı savaşından, Amerikalıların İngilizlere karşı savaşına, Hitler’in Nazi Almanya’sına karşı Fransa’nın Rezistans Hareketinden, tüm orta Avrupa’nın II. Dünya savaşında Nazilere karşı verdiği gerilla mücadelesine kadar yükselen direnme hareketleri meşru idi ve terör olarak tanımlanamaz. Bu, Vietnam’ın özgürlük hareketi ve o türden tüm ulusal kurtuluş hareketlerine, Küba’da Batista diktatörlüğünün devrilmesine, Nikaragua’da Somoza diktatörlüğünün devrilmesine kadar tüm silahlı mücadeleler meşru bir mücadele olarak ortaya çıkmıştır. Filistin halkının haklı mücadelesi ise bütün bu örnekleri kapsayan bir hak arama mücadelesi olarak, haklı mücadeleyi tanımlar. Buna karşı İsrail devletinin sürdürdüğü savaş ise tas tamam bir terör olarak tanımlanır. Buna karşı ABD ve yoğun olarak BM dün olduğu gibi bu gün de bu haklı mücadeleleri terör eylemleri olarak tanımlamaktadır.
BM, hala insanlığın vicdanın rahatlatabilecek terör tanımından yoksun olmaya devam ediyor, Adaletsiz yaklaşımlarıyla da devlet terörüne destek vermeyi sürdürüyor. Buna karşı savunma konumunda olan, hak ve talepler uğruna mücadele eden, özgürlük çini halkının desteğini arkasında bulan her askeri eyleme terör suçlaması yapmaktan da çekinmemektedir.
BÖLGEMİZ VE TERÖR
Bölgemizde iki büyük özgürlük hareketi (Filistin ve Kürt) dünden bu güne kararlı bir çizgide ilerlemektedir. Dünya ve bölge dengelerinin de etkisiyle med ve cezirleri olan bu hareketler her zaman terör hareketleri olarak damgalanmakla yüz yüze kalmıştır.
Gerçekte bölgemiz tarihi, ortaçağların Hasan Sabah hareketi dışında çağdaş anlamda devlet terörü dışında örgütlü ve yaygın denilebilecek hiçbir terör eylemiyle tanışmamıştır. Terörün en vahşi biçimlerinden olan büyük soy kırım hareketlerini ise her zaman devletler yapmıştır; 24 Nisan 1915 Ermeni soykırımı, 9 Nisan 1948 Siyonistlerin Filistinlilere karşı Der Yasin katliamı ve sonrası ardı arkası kesilmeyen katliamlar, 1925 Şeyh Sait ve 1938 Dersim Kürt halkı kırımı ve 1984 sonrası kıyım girişimleri, 30 000 sivil ve 17 000 faili meçhulle Kürt insanının katli, 16 Mart 1988 Irak’ta Saddam’ın Kürtlere yönelik Halepçe katliamını bunlar arasındadır.
Bölgemizde terörün tanımlanması konusunda da uzun bir zaman diliminde kararsızlık yaşanmıştır. Bir yandan inandırıcılığı olmayan devlet propagandası diğer yandan zorunlu olarak gündeme gelen kimi eylemler siyasal algılarda tanımın netleşmesini önemli orunda geciktirmiştir.
Terörü tanımlamak yönünde ortaya çıkan ve bölgemizi ilgilendiren en önemli tartışmalar, İsrail’in 11 Nisan 1996 saldırılarıyla Lübnan’da tekrarla yarattığı dehşet ortamının uluslar arası büyük güçlerin müdahalesiyle oluşturulan Tefahum Nisan (27 Nisan 1996 anlaşması) önemli bir dönemeçtir. Bu anlaşmanı günümüze kadar tartışılan en önemli maddesi, işgal güçlerine karşı silahlı eylemlerin bir hak olup olmadığı yönündedir.
Hafız Esat yönetimindeki Suriye’nin de taraf olduğu bu anlaşmada, işgalci güçlere direneme mücadelesinin terör olarak tanımlanmayacağı vurgusu uygun bir dille yer almıştır. Bu anlaşmaya dayanılarak Lübnan halkının direnme örgütü Hizbullah İsrail’e karşı meşru bir silahlı mücadele yürütmeyi başarmış, ona destek veren güçlerde bu meşru zemin içinde desteklerini sunmuştur. 2000 yılında da İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilişi sağlanmıştır (23 Mayıs 2000).
2000 yılarıyla birlikte bölgemiz açısından halkın algısı ve devletlerin algısı diye ikiye ayırabileceğimiz ve birbirine karşıt olan farklı terör algısı yerleşmiştir. Bu algının bir ayağı Filistin ve Kürt özgürlük hareketlerinde, diğer ayağı bölgenin gerici devletleri, İsrail ve Dış güç olarak emperyalistlerdedir. Buna rağmen, her taraf diğerini askeri eylemini terör eylemi olarak yorumlamaya devam etmektedir. Veriler ise devlet terörün akıl almaz bir boyutta, bilinçli, programlı, sürekli ve yaygın olarak gündeme geldiğini gösteriyor. Özgürlük hareketlerinin eylemleri ise savunma içerikli olarak gündeme gelmekte, terör kapsamındaki eylemleri çok sınırlı, tek tek eylemler boyutunda, yaygın olmayan, programatik bir amaç içermeyen eylemlerle sınırlı olduğu görümlüktedir.
Lübnan’ın birçok köyünü işgal altında tutmaya devam eden İsrail’e karşı haklı ve meşru bir savunması olarak eylem düzenleyen ve iki askerini esir alarak sınırlı askeri operasyon gerçekleştiren Direnme örgütü Hizbullaha karşı, acılan savaş bu konuda açıklayıcı bir örnektir.
Hizbullah vatan topraklarını işgal eden bir güce karşı eylem yapmıştır. Bu eylem bir terör eylemi olarak mütalaa edilemez iken, İsrail buna karşı Lübnan devletine ve halkına karşı akıl almaz bir cinnetle savaş ilan etmiş alt ve üst yapısını yıkmış, 1000 sivili katletmiş, 4000 sivili ise yaralamıştır. Emperyalist güçler ise bu savaşta açıkça devlet teröründen yana tavır alarak İsrail’e inanılmaz ölçekte destek ve askeri aparat yardımı aktarmıştır.
Bölgemizde terör için söylenebilecek her şey devletlerle ilgili olduğunu gösteren örneklerle doludur.
Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Afganistan’da kitlelerin tedhiş edilmesine yönelik bubi tuzaklı, uzaktan kumandalı bombalama eylemleri sık sık gündeme gelmiştir. Ancak bu eylemler dış güçlerin taşeronluğunu yapan kukla örgütlerle ikame edilmiştir.
Bölgemizin hiçbir siyasi hareketi teröre yönelmemiştir yönelme eğilimi gösteren unsurlarla arasında set çekmiştir. Terörü amaç edinmemiştir. Kürt Hareketinin Kürt coğrafyasında, Filistin hareketinin Filistin topraklarında süren bir mücadele olması, bu sınırları aşmadan haklı zaman ve mekanda sürmesi başlı başına bunu gösteriri.
TERÖR VE TÜRKİYE
Osmanlıdan Cumhuriyete terör tüm mana ve biçimleriyle devlet eliyle gündeme geldi. Türkiye siyasal tarihinin, siyasal hiçbir örgütü, yaygın, sürekli, programatik ve amaç olarak teröre başvurmadı. 1960 lı yıllar ve sonrası gelişen siyasal mücadele silahlı eylemlere yöneldiyse de terör eylemi denilebilecek bir çaba içinde olunmadı. Olması halinde bile, eylem bazında sınırlı kalmış ve hiçbir zaman amaç olmamıştır.
Özellikle devrimci hareketler olarak bu tür eylemlerden kaçınılmıştır. Buna karşı devlet, tüm güvenlik güçleriyle ve sivil faşist güçler aracılığıyla (MHP ve Ülkü Ocakları gibi) amacı terör olan eylemlerle halkı ve devrimcileri katletmiştir.
Bu süreç 1980 sonrası özellikle 12 Eylül askeri faşist darbesinin oluşturduğu karanlık baskı rejimi süresince çok kanlı ve yaygın hale gelmiştir. 12 Eylül rejimi büyük ölçüde devrimci hareketi tasfiyeye yönelmiş ve bu konuda da önemli başarılar elde etmiştir
Önceleri Komünist faaliyetleri tanımlamak için, daha çok Anarşistler ya da anarşist eylemler tanımı kullanılırdı. Bu dönemde devlete göre hepimiz anarşisttik. 12 Eylül rejimi ise fotoğraflarımızı havi afişleri sokaklarda asarak da bizleri arıyordu.
Bu süreçte halkının desteğini arkasına alan Kürt özgürlük hareketi, direnmeyi devam ettirmiş bu güne kadar ülkemizde demokratik var oluşun hepimiz adına temsilciliği yapılmıştır. Bu durum, Kürt halkının sırtına ağır bir maliyet yıkmıştır. 12 Eylül rejiminin insanlık suçlarıyla tanımlanabilecek yaygın, bilinçli, resmi ve yoğun terör eylemleri en çok Kürtleri hedef almıştır.
Kürt özgürlük hareketi ise hak talebindeki meşru savunmasında buna karşı durmaya çalışmış eylemlerini sadece çatışan silahlı güçler kapsamında tutma çabası içinde olmuştur. Bu çabaların ihlal edildiği kimi durumlarda ise açıkça halktan özür dilenerek ve tekrar etmeden doğru tutum takınmıştır.
Devlet kendi terör faaliyetlerini örtmek için, yasalarında terörü öylesi bir tanımla ortaya koymuştur ki, terör olmayan bir muhalif eylem ve davranış türü bırakmamıştır. Devletin terörle ilgili resmi tanımı şudur.
Türkiye'de 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1.maddesinde; “Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir” şeklinde tanımlanmaktadır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ter%C3%B6rizm )
Buradaki kavramlara dikkat edilirse görülecek ki elastiki, yoruma açık genişliktedir. Kaygılı ifadelerdir. Yasal zeminde bir mücadele için bile şans tanımayan bir tarzdadır. Böyle olunca düşüncenin, davranışın, itirazın, hatta demokratik yollarla amaçlanmış bir değişikliğin bile, terör çabası olarak tanımlanması zor değildir.
Bu yaklaşımlar düşünceyi suç sayan yaklaşımlardır ve yasal çalışma zeminin yok eden girişimlerdir: yasal terör de tas tamam budur.
Ülkemizde anti Demokratik baskı rejimi, terörü olduğu kadar, hak arayışını bir savunma mücadelesine, hatta sert bir savaşa dönüştüren de budur. Bunu Kürt halkının özgürlük mücadelesinde açıkça görmek zor değildir.
Kürt özgürlük hareketini askeri araçlara sarılmaya zorlayan sistemin bu algılarıdır. Buna karşı yürütülen silahlı mücadele haklı bir mücadele, meşru bir halk savaşı mücadelesidir. Kürt özgürlük hareketi bu güne kadar izlediği sorumlu çizgiyle iç savaşın önüne geçen, ülkenin sorunlarını çözmede sorumlu bir çizgi ve yönetim içinde olduğunu göstermiştir. Bu bile, başlı başına ülke için bir kazançtır: Tarihin tanık olduğu ulusal kurtuluş hareketlerinin kanlı bilançolarına, dirayetle yol açmamış olması onun milliyetçilik bile yapmama duyarlılığının bir sonucudur. Bu ölçüde duyarlı olan ve askeri mücadeleyi de yönlendiren Kürt özgürlük hareketini terörist olarak suçlamak büyük bir haksızlık ve sorunların çözülmesinin ününü tıkamaktır.
Kürt özgürlük hareketi bu açıdan hiç hata yapmamış bir hareket olarak da düşünülemez, bazen terör anlamını gelecek eylem de yapmış olma olasılığı vardır: Bu konuda özeleştiri çekmesi bunu halka açık olarak yapması da büyük bir öneme sahiptir.
Tarihi boylunca halka karşı terör uygulayan devletin ise bir kez olsun yanlışını itiraf etmemiş olması bu sürecin gerçek teröristlerini ele verebilecek bir tablo olarak önümüzde durmaktadır.
SONUÇ:
Terörün Her türüne karşı tutum almak insan olmaktır. Bu satırların yazarı siyasal mücadelesinin her kesitinde teröre karşı gelmiş ve örgütsel süreçte uzun dönem silahlı mücadelesinde örgütünün teröre, insan katline yönelim bir amaç gütmeme çabası vermiştir.
Ülkemiz barış istemekte, terör onarılması mümkün olmayan yarala açmaktadır. Sorunlarımızı diyalogla çözmek için, büyük özverilerden de çekinmemek gerektiğini belirtmek gerek. Siyasal mücadelemiz silahlı ya da silahsız olsun, terörü amaç edinmemek, terör eylemi, eylem bazında kalsa da buna iltica etmemek gerekmektedir.
Direk ülkemizin ortak ve eşit kurucuları olarak yeniden demokratik bir cumhuriyet altında organize ederek, demokratik bir anayasada farklılıklarımızı açıkça tanımlayıp haklarını teslim ederek güvenceye kavuşturmak bu sürecin sonunda beklenen tek amaç olmalıdır. Bunun için tek yolumuz var birbirimizle diyalogu kesmemek, müzakerelerle kalıcı barışı ikame etmek gerek.
2 Kasın 2010
Terör bir insanlık suçudur.
Barış ortamında ve alanlarında, askeri çatışmalarda taraf olmayan, bunun için kullanılmayan sivillere karşı yönelik her askeri eylem bir terör eylemidir. Bu tür eylemi devlette yapsa, örgütler de yapsa terördür; ki devlet bu tür eylemlerle sicili herkesten daha kötüdür.
Tarihte siyasi örgütlerin de demokratik devletlerin de terör eylemi yaptığı bilinmektedir. Bu anlamda eylem bir terör eylemidir.
Bu türden eylemleri ısrarla sürdüren, politik amaç haline getirip düzenli ve sürekli kılan, sivil-asker ayrımı yapmadan programlaştıran örgütler birer terör örgütü, devletler de birer terörist devlettir. Tanımı daha iyi kavramak için, Terörist devletlere İsrail’i, Terörist örgütlere de El Kaide’yi örnek göstermek yanlış olmayacaktır..
Teröre karşı gelmek, insan olmak kadar demokrat olmanın da temel kıstasıdır. Terör, sadece suç şebekelerinden değil, ama aynı zamanda daha yoğun, daha ısrarlı ve daha yaygın olarak devletler eliyle acımasızca uygulanmaktadır. Terörü, devlet eliyle, sadece silahla, bombayla değil, ayrımcılıkla, ötekileştirmekle, haksız rekabetle, fırsat eşitsizliğiyle, psikolojik olarak ve yasaları kullanarak da ikame edilmektedir. Genellikle de ister bireysel ister örgütlü terörün temel nedenleri arasında bu tür devletlerin anti-demokratik baskıcı sistemleri yer almaktadır; özgürlüğün tıkandığı, düşüncelerin yasaklandığı, doğal ve açık hakların gasp edildiği koşullarda, terör eylemleri ve terör örgütlerinin doğuşuna zemin hazırlanmaktadır.
Bu nedenle, terörle mücadele öncelikle baskı sistemleriyle mücadeleden geçtiğini bilince çıkarmak gerek. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi bu anlamıyla teröre karşı bir mücadeledir.
Dolaysıyla, baskıcı sistemin ve devletinin yol açtığı teröre karşı gelmek, terörün her türüne karşı gelmek anlamına da gelmektedir. Bu da her insan için bir yükümlülüktür.
Terör hiçbir siyasi amaç için kalıcı bir kazanç sağlayamaz. Tersine açtığı yaralar barışın kazanılmasını engeller. Bu nedenle siyasal mücadele nasıl başlarsa başlasın, hangi araçları kullanırsa kullansın, en meşru zeminde hangi eylemi yaparsa yasın er ya da geç müzakere masasında ki diyalogla barışa yönelmelidir; kalıcı barışın yolu buradan geçer.
Ortak ülkemiz bugün böylesi bir barışı kazanmaya ihtiyaç duymaktadır.
***
Terörün her türüne karşı olmak bir insanlık görevidir.
İki askeri güç arasındaki çatışmanın aktif bir unsuru olarak fiilen çatışmada yer almayan sivil insanlara yönelik her eylem bir terör eylemidir. Bu eylemi, devlette yapsa, şebekelerde yapsa örgütler de yapsa terördür.
Terör eylemini Devlet tanımlayamaz. Devletin terör diye tanımladığı her eylem de terör olarak yorumlanamaz. Devlet kendi statüleriyle ortaya koyduğu algıların dışındaki her şeye terör olarak bakabilir ama bu terör olarak görülemez. Böylesi ucu açık bir terör tanımlaması ya da algısı, devletin terörünü meşru göstermeye yönelik bir devlet yönlendirmesinden ibarettir. Ne kadar ciddi bir siyasal güç olursa olsun örgütlerin her eylemi haklı eylem değildir. Siyasal örgütler de zaman zaman bilinçli, programlı yada denetim dışı unsurları aracılığıyla terör eylemlerine bulaşabilir.
Bu nedenle terör eylemi, terör örgütü ve terörist devlet tanımlamasını dikkatli seçmek ve onu göre kullanmamız gerek. Bunun için öncelikle eylemi doğru tanımlamak ve her eylemi kendi koşulları (zaman ve mekan) içinde ele alarak yerli yerine oturmamız gerek.
Öncele, süren bir savaşın ya da var sayılan bir savaşın açık tarafı olmayan sivillere yönelen ve amacı insan katletmek olana her türden askeri eylem kimden gelirse gelsin terör olarak tanımlanmalıdır. Bu tür eylemi kim yaparsa yapsın bu bir terördür.
Tarihler boyunca terörü düzenli, bilinçli ve yaygın olarak yapanların başında devletler gelir. Siyasi örgütler ya da özü terör üzerine kurulmuş olan şebekelerin (mafya ve farklı suç örgütlerinin) yaptığı terör, yaygınlık ve süreklilik açısından her zaman devlet terörüne göre çok geri plandadır; siyasi örgütlerin terör eylemleri de zaman zaman bilinçlice organize edilebilir, bir taktik olarak kullanıldığı da söylenebilir. Bu eylemler terör kapsamındadır. Stratejik amacı ne olursa olsun, sonu insan katletmeye yönelmiş olan askeri eylemler, savaşın bir parçası olmayan sivilleri katletmekle terör eylemi haline gelebilirler. Bu durumda terör yaygın, programatik, sürekli olmasa da eylem bazında da kalsa terör eylemi olarak tanımlanabilir. Bu eylem istediği kadar insanlığı ilgilendirsin milyonların hak ve talepleri için gündeme gelmiş olsun, o siyasi örgüte bir terör örgütü olarak tanımlamasa da eylemin kendisi bir terör eylemi olur. Bu devletler için de aynıyla geçerlidir.
Devletler kimi zaman resmi kararlarla da terör yapar. Bunu savunur ve sürekliliği için tüm olanaklarını kullanabilirler. Bölgemizde Saddam yönetimindeki Irak ve istisnasız tüm hükümetleriyle İsrail devleti, dünyada Hitler’in Nazi Almanya’sı ve yakın dönemde Bush yönetimindeki ABD bunlara örnek oluşturur. Bu tür devletlerin istihbarat teşkilatları vasıtasıyla nokta eylemi olarak, dünyanın dört bir yanında amaçladıkları hedeflere karşı terör estirmeye devam ettiklerini söylemek yanlış olmayacaktır.
TERÖR KAVRAMININ TARİHÇESİ
Terör kavramı Fransız devriminin dünya siyasal jargonuna kazandırdığı bir kelimedir. Korku salma amacıyla, öldürme, yakma, yıkma gibi halkı yıldırma eylemlerini kapsar. “Fransız Devrimden sonra “1793 Martında 1794 Temmuzuna kadar süren dönem terör rejimi veya terör dönemi (reign of terror-regime de le terreur) olarak adlandırılmıştır. Fransız İhtilali esnasında demokrasi ve eşitliğe kavuşmak adına her türlü baskı ve şiddetin uygulanması gerektiğini savunan Jacobinler'i tanımlamak için kullanılmıştır. Literatürde terör kelimesi bazen şiddet, siyasal şiddet ve anarşi kelimeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.” (http://www.turkcebilgi.com/ter%C3%B6rizm/ansiklopedi)
Terör kavramı uluslar arası siyasal literatürde yaygın olarak kullanılması yenidir. II. Dünya savaşı sonrası NATO ve soğuk savaş dönemi ABD ve basını tarafından dünyanın ak ve karaya boyanmasıyla birlikte, karşı tarafın her türden askeri eylemi bir “terör” eylemi olarak lanse edilmeye çalışıldı.1975 sonrası dönemde daha sık kullanılmaya, 1980 sonrası dönemle birlikte uluslar arası siyasal literatürün ayrılmaz bir parçası olmaya başlamıştır.
Terör kavramı, iki yüz yıla yakın bir süre sol eğilimli siyasi yapıların eylemlerini tanımlamak onları suçlamak için kullanılmıştır.
Soğuk savaş dönemi boyunca bu kullanım farklı tanım ve kavramlarla olsa da ağırlıklı olarak Sosyalist sistem yandaşı tüm siyasal hareketleri tanımlamak için istihdam edilmiştir.
NATO ve özellikle ABD soğuk savaş dönemi boyunca, Sovyet sistemini kuşatma adı altında Yeşil Kuşak diye belirlediği alanlarda, yoğun olarak dini hareketleri beslemiştir. Bu hareketlerin akıl almaz vahşetlerle yaptığı terör eylemlerini ise “Demir Perdenin kıskacından kurtulmak üzere gündeme gelen özgürlük çabaları” diye lanse etmiştir.
Bu örgütler Soğuk Savaşın bitimiyle birlikte biçimsel olarak bir uygarlıklar savaşını andıran tepkileri, eski kaynakları kaybettikçe gündeme gelen yeni kaynak arayışları ve merkez kaç çabalarıyla gündeme gelen askeri eylemleri denetlenemez hale geldikçe, bu kez aynı ABD tarafından terör eylemleri diye tanımlanmaya başlanmıştır. Uluslar arası terör de böylece bu günkü anlamını kazanmaya başlamıştır.
Bu noktada önemli bir belirleme yaparak algı bulanıklığını önlemek gerek.
Uluslar arası terör bir gerçektir. El Kaide örneği tipik bir örnektir. Ancak örgütsel terörün evrensel bir sorun olmaya yükselmesine koşut hatta daha öncesinden devletlerin yaptığı terör evrensel ölçeklere ulaşmıştır: Örgütlerin terörü ise buna karşı bir eğilim olarak başladığını söylemek ise yanlış değildir.
Buna karşı Filistin halkının özgürlük mücadelesi, yerel olmasına karşı (Filistin’in işgal edilmiş toprakları dışına çıkmamasına karşı, özellikle 1990 sonrası) hala uluslar arası terör örgütü ve eylemleri diye suçlanması bu paradoksun amacını da açıklar niteliktedir.
Terör ABD çıkarlarına karşı ya da onun müttefiklerinin çıkarlarına karşı gündeme gelen her eylemdir. Bu eylemlere karşı yapılan insanlık dışı her eylem de teröre karşı savunma olarak belirlenmeye çalışılmıştır. Öyle ki evrensel ölçekte “Yaratıcı Anarşi” diye açıkça tanımlanan bir teoriyle (ABD başkanı Oğul Bush’un yardımcısı Dick Cheney tarafında ortaya konan bozgunculuktan yarar sağlama tezidir) ya da “Temiz Eller Operasyonu” adı altında, kendi ellerini temiz tutup hedef ülkenin insanlarını birbirine kırdırarak ABD çıkarlarını koruma eylemlere yönelmekten çekinmez hale getirmiştir.
Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya koşullarında bu tezlerle insanlığa dehşet saçan ABD terörü 1000 yıllık ikinci bir Roma imparatorluk dönemi başladığı iddiasındaydı. Neo-co (yeni liberaller) adı altında ABD yönetiminde etkin olan, bilinçaltı Siyonist algılarla doyurulmuş çevreler, Bölgemizde İsrail lehine, dünyada ise insanlığa karşı her türden dehşet ve tedhiş örgütlenmesine yöneldiler. Eylemleri sadece bir terör eylemi olarak kalmadı devlet yıkma ve işgal etmeye kadar da uzandı.
Terörün devlet eliyle insanlığa getirdiği yıkım, örgütlü terörün binlerce kat daha yoğunu olarak tarihe geçmiştir. Hala da sürmektedir. Bireysel ve siyasal amaçlı terör eylemleri ise, alan ve yoğunluk açısından çok sığdır. Basın ve iletişim dünyasının tüm şişirmelerine karşın, Terör gerçek anlamda ve yaygın olarak devletler eliyle sürmektedir demek yanlış olmayacaktır.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (BM) VE TERÖR
BM terörle ilgili olarak hala net bir tanımlama yapamamıştır. Güncel politikaların ardından sürüklenerek ABD’nin terör dediği her şeye terör diyerek tekrardan ibaret içi boş bir yaklaşım sergilemeye devam etmektedir; İsrail devletinin açık bir terör devleti olmasına karşın tek bir eylemi için bile terör eylemi demeye yanaşmaması, taraflı algısının ifadesi olarak yerini almaktadır.
BM daha çok siyasi ya da değil devlet dışı her türden örgütlenmenin askeri eylemine terör eylemidir diye bir yaklaşım göstermiştir. BM’nin bu yaklaşımı devleti meşru devlet dışı güçleri gayri meşru olarak algılayan bir yan taşıması nedeniyle yasal teröre terör demem, yasa dışı askeri eylemi ise terör olarak damgalama yaklaşımı içindedir. Bu ayrım BM’nin tarihi boyunca yaşadığı kaosların da temelini oluşturmuştur. BM adaletsizliğinin en yoğun olduğu alan da bu alan olmuştur. ABD’nin eğilimlerini yansıtan bu yaklaşım, ABD’nin dünya çapındaki gizli açık terör faaliyetlerine yasal bir kılıf giydirmiştir. Öyle ki, Panama işgali (20 Aralık 1989) ve başkanı Noriega’yı tutuklayıp (3 Ocak 1990), yargılayıp 30 yıla mahkum ederek California’da cezaevine atmıştır., Afganistan’ı işgal (Ekim 2001), Irak savaşı (20 Mart - 19 Nisan 2003); Irak devletini tarihin en büyük yalanıyla ortadan kaldırıp akıl almaz kıyımlara yönelmesi, ülkeyi üçe bölmesi böyle olmuştur. BM bu anlamda terörle suç ortaklığı yaparak bu güne gelmiştir.
Oysa bir direnme hareketi, bir ulusal kurtuluş ve özgürlük hareketi, işgalci bir güce karşı olduğu kadar askeri zorla özgürlüğü engellemek isteyen devlete karşı yürüttüğü silahlı mücadele, sivillere karşı bir kıyım amacı taşımıyorsa ve bunu fiilen savaşın ilgili taraflarıyla sınırlıyorsa yapılan askeri eyleme terör eylemi denilemez.
Bu yaklaşım esasında, tarihler boyu işgalcilere ve askeri zora karşı haklı, meşru direnme savaşlarının esasını oluşturmuştur; bölgemizin haçlılara karşı savaşından, Amerikalıların İngilizlere karşı savaşına, Hitler’in Nazi Almanya’sına karşı Fransa’nın Rezistans Hareketinden, tüm orta Avrupa’nın II. Dünya savaşında Nazilere karşı verdiği gerilla mücadelesine kadar yükselen direnme hareketleri meşru idi ve terör olarak tanımlanamaz. Bu, Vietnam’ın özgürlük hareketi ve o türden tüm ulusal kurtuluş hareketlerine, Küba’da Batista diktatörlüğünün devrilmesine, Nikaragua’da Somoza diktatörlüğünün devrilmesine kadar tüm silahlı mücadeleler meşru bir mücadele olarak ortaya çıkmıştır. Filistin halkının haklı mücadelesi ise bütün bu örnekleri kapsayan bir hak arama mücadelesi olarak, haklı mücadeleyi tanımlar. Buna karşı İsrail devletinin sürdürdüğü savaş ise tas tamam bir terör olarak tanımlanır. Buna karşı ABD ve yoğun olarak BM dün olduğu gibi bu gün de bu haklı mücadeleleri terör eylemleri olarak tanımlamaktadır.
BM, hala insanlığın vicdanın rahatlatabilecek terör tanımından yoksun olmaya devam ediyor, Adaletsiz yaklaşımlarıyla da devlet terörüne destek vermeyi sürdürüyor. Buna karşı savunma konumunda olan, hak ve talepler uğruna mücadele eden, özgürlük çini halkının desteğini arkasında bulan her askeri eyleme terör suçlaması yapmaktan da çekinmemektedir.
BÖLGEMİZ VE TERÖR
Bölgemizde iki büyük özgürlük hareketi (Filistin ve Kürt) dünden bu güne kararlı bir çizgide ilerlemektedir. Dünya ve bölge dengelerinin de etkisiyle med ve cezirleri olan bu hareketler her zaman terör hareketleri olarak damgalanmakla yüz yüze kalmıştır.
Gerçekte bölgemiz tarihi, ortaçağların Hasan Sabah hareketi dışında çağdaş anlamda devlet terörü dışında örgütlü ve yaygın denilebilecek hiçbir terör eylemiyle tanışmamıştır. Terörün en vahşi biçimlerinden olan büyük soy kırım hareketlerini ise her zaman devletler yapmıştır; 24 Nisan 1915 Ermeni soykırımı, 9 Nisan 1948 Siyonistlerin Filistinlilere karşı Der Yasin katliamı ve sonrası ardı arkası kesilmeyen katliamlar, 1925 Şeyh Sait ve 1938 Dersim Kürt halkı kırımı ve 1984 sonrası kıyım girişimleri, 30 000 sivil ve 17 000 faili meçhulle Kürt insanının katli, 16 Mart 1988 Irak’ta Saddam’ın Kürtlere yönelik Halepçe katliamını bunlar arasındadır.
Bölgemizde terörün tanımlanması konusunda da uzun bir zaman diliminde kararsızlık yaşanmıştır. Bir yandan inandırıcılığı olmayan devlet propagandası diğer yandan zorunlu olarak gündeme gelen kimi eylemler siyasal algılarda tanımın netleşmesini önemli orunda geciktirmiştir.
Terörü tanımlamak yönünde ortaya çıkan ve bölgemizi ilgilendiren en önemli tartışmalar, İsrail’in 11 Nisan 1996 saldırılarıyla Lübnan’da tekrarla yarattığı dehşet ortamının uluslar arası büyük güçlerin müdahalesiyle oluşturulan Tefahum Nisan (27 Nisan 1996 anlaşması) önemli bir dönemeçtir. Bu anlaşmanı günümüze kadar tartışılan en önemli maddesi, işgal güçlerine karşı silahlı eylemlerin bir hak olup olmadığı yönündedir.
Hafız Esat yönetimindeki Suriye’nin de taraf olduğu bu anlaşmada, işgalci güçlere direneme mücadelesinin terör olarak tanımlanmayacağı vurgusu uygun bir dille yer almıştır. Bu anlaşmaya dayanılarak Lübnan halkının direnme örgütü Hizbullah İsrail’e karşı meşru bir silahlı mücadele yürütmeyi başarmış, ona destek veren güçlerde bu meşru zemin içinde desteklerini sunmuştur. 2000 yılında da İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilişi sağlanmıştır (23 Mayıs 2000).
2000 yılarıyla birlikte bölgemiz açısından halkın algısı ve devletlerin algısı diye ikiye ayırabileceğimiz ve birbirine karşıt olan farklı terör algısı yerleşmiştir. Bu algının bir ayağı Filistin ve Kürt özgürlük hareketlerinde, diğer ayağı bölgenin gerici devletleri, İsrail ve Dış güç olarak emperyalistlerdedir. Buna rağmen, her taraf diğerini askeri eylemini terör eylemi olarak yorumlamaya devam etmektedir. Veriler ise devlet terörün akıl almaz bir boyutta, bilinçli, programlı, sürekli ve yaygın olarak gündeme geldiğini gösteriyor. Özgürlük hareketlerinin eylemleri ise savunma içerikli olarak gündeme gelmekte, terör kapsamındaki eylemleri çok sınırlı, tek tek eylemler boyutunda, yaygın olmayan, programatik bir amaç içermeyen eylemlerle sınırlı olduğu görümlüktedir.
Lübnan’ın birçok köyünü işgal altında tutmaya devam eden İsrail’e karşı haklı ve meşru bir savunması olarak eylem düzenleyen ve iki askerini esir alarak sınırlı askeri operasyon gerçekleştiren Direnme örgütü Hizbullaha karşı, acılan savaş bu konuda açıklayıcı bir örnektir.
Hizbullah vatan topraklarını işgal eden bir güce karşı eylem yapmıştır. Bu eylem bir terör eylemi olarak mütalaa edilemez iken, İsrail buna karşı Lübnan devletine ve halkına karşı akıl almaz bir cinnetle savaş ilan etmiş alt ve üst yapısını yıkmış, 1000 sivili katletmiş, 4000 sivili ise yaralamıştır. Emperyalist güçler ise bu savaşta açıkça devlet teröründen yana tavır alarak İsrail’e inanılmaz ölçekte destek ve askeri aparat yardımı aktarmıştır.
Bölgemizde terör için söylenebilecek her şey devletlerle ilgili olduğunu gösteren örneklerle doludur.
Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Afganistan’da kitlelerin tedhiş edilmesine yönelik bubi tuzaklı, uzaktan kumandalı bombalama eylemleri sık sık gündeme gelmiştir. Ancak bu eylemler dış güçlerin taşeronluğunu yapan kukla örgütlerle ikame edilmiştir.
Bölgemizin hiçbir siyasi hareketi teröre yönelmemiştir yönelme eğilimi gösteren unsurlarla arasında set çekmiştir. Terörü amaç edinmemiştir. Kürt Hareketinin Kürt coğrafyasında, Filistin hareketinin Filistin topraklarında süren bir mücadele olması, bu sınırları aşmadan haklı zaman ve mekanda sürmesi başlı başına bunu gösteriri.
TERÖR VE TÜRKİYE
Osmanlıdan Cumhuriyete terör tüm mana ve biçimleriyle devlet eliyle gündeme geldi. Türkiye siyasal tarihinin, siyasal hiçbir örgütü, yaygın, sürekli, programatik ve amaç olarak teröre başvurmadı. 1960 lı yıllar ve sonrası gelişen siyasal mücadele silahlı eylemlere yöneldiyse de terör eylemi denilebilecek bir çaba içinde olunmadı. Olması halinde bile, eylem bazında sınırlı kalmış ve hiçbir zaman amaç olmamıştır.
Özellikle devrimci hareketler olarak bu tür eylemlerden kaçınılmıştır. Buna karşı devlet, tüm güvenlik güçleriyle ve sivil faşist güçler aracılığıyla (MHP ve Ülkü Ocakları gibi) amacı terör olan eylemlerle halkı ve devrimcileri katletmiştir.
Bu süreç 1980 sonrası özellikle 12 Eylül askeri faşist darbesinin oluşturduğu karanlık baskı rejimi süresince çok kanlı ve yaygın hale gelmiştir. 12 Eylül rejimi büyük ölçüde devrimci hareketi tasfiyeye yönelmiş ve bu konuda da önemli başarılar elde etmiştir
Önceleri Komünist faaliyetleri tanımlamak için, daha çok Anarşistler ya da anarşist eylemler tanımı kullanılırdı. Bu dönemde devlete göre hepimiz anarşisttik. 12 Eylül rejimi ise fotoğraflarımızı havi afişleri sokaklarda asarak da bizleri arıyordu.
Bu süreçte halkının desteğini arkasına alan Kürt özgürlük hareketi, direnmeyi devam ettirmiş bu güne kadar ülkemizde demokratik var oluşun hepimiz adına temsilciliği yapılmıştır. Bu durum, Kürt halkının sırtına ağır bir maliyet yıkmıştır. 12 Eylül rejiminin insanlık suçlarıyla tanımlanabilecek yaygın, bilinçli, resmi ve yoğun terör eylemleri en çok Kürtleri hedef almıştır.
Kürt özgürlük hareketi ise hak talebindeki meşru savunmasında buna karşı durmaya çalışmış eylemlerini sadece çatışan silahlı güçler kapsamında tutma çabası içinde olmuştur. Bu çabaların ihlal edildiği kimi durumlarda ise açıkça halktan özür dilenerek ve tekrar etmeden doğru tutum takınmıştır.
Devlet kendi terör faaliyetlerini örtmek için, yasalarında terörü öylesi bir tanımla ortaya koymuştur ki, terör olmayan bir muhalif eylem ve davranış türü bırakmamıştır. Devletin terörle ilgili resmi tanımı şudur.
Türkiye'de 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1.maddesinde; “Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir” şeklinde tanımlanmaktadır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ter%C3%B6rizm )
Buradaki kavramlara dikkat edilirse görülecek ki elastiki, yoruma açık genişliktedir. Kaygılı ifadelerdir. Yasal zeminde bir mücadele için bile şans tanımayan bir tarzdadır. Böyle olunca düşüncenin, davranışın, itirazın, hatta demokratik yollarla amaçlanmış bir değişikliğin bile, terör çabası olarak tanımlanması zor değildir.
Bu yaklaşımlar düşünceyi suç sayan yaklaşımlardır ve yasal çalışma zeminin yok eden girişimlerdir: yasal terör de tas tamam budur.
Ülkemizde anti Demokratik baskı rejimi, terörü olduğu kadar, hak arayışını bir savunma mücadelesine, hatta sert bir savaşa dönüştüren de budur. Bunu Kürt halkının özgürlük mücadelesinde açıkça görmek zor değildir.
Kürt özgürlük hareketini askeri araçlara sarılmaya zorlayan sistemin bu algılarıdır. Buna karşı yürütülen silahlı mücadele haklı bir mücadele, meşru bir halk savaşı mücadelesidir. Kürt özgürlük hareketi bu güne kadar izlediği sorumlu çizgiyle iç savaşın önüne geçen, ülkenin sorunlarını çözmede sorumlu bir çizgi ve yönetim içinde olduğunu göstermiştir. Bu bile, başlı başına ülke için bir kazançtır: Tarihin tanık olduğu ulusal kurtuluş hareketlerinin kanlı bilançolarına, dirayetle yol açmamış olması onun milliyetçilik bile yapmama duyarlılığının bir sonucudur. Bu ölçüde duyarlı olan ve askeri mücadeleyi de yönlendiren Kürt özgürlük hareketini terörist olarak suçlamak büyük bir haksızlık ve sorunların çözülmesinin ününü tıkamaktır.
Kürt özgürlük hareketi bu açıdan hiç hata yapmamış bir hareket olarak da düşünülemez, bazen terör anlamını gelecek eylem de yapmış olma olasılığı vardır: Bu konuda özeleştiri çekmesi bunu halka açık olarak yapması da büyük bir öneme sahiptir.
Tarihi boylunca halka karşı terör uygulayan devletin ise bir kez olsun yanlışını itiraf etmemiş olması bu sürecin gerçek teröristlerini ele verebilecek bir tablo olarak önümüzde durmaktadır.
SONUÇ:
Terörün Her türüne karşı tutum almak insan olmaktır. Bu satırların yazarı siyasal mücadelesinin her kesitinde teröre karşı gelmiş ve örgütsel süreçte uzun dönem silahlı mücadelesinde örgütünün teröre, insan katline yönelim bir amaç gütmeme çabası vermiştir.
Ülkemiz barış istemekte, terör onarılması mümkün olmayan yarala açmaktadır. Sorunlarımızı diyalogla çözmek için, büyük özverilerden de çekinmemek gerektiğini belirtmek gerek. Siyasal mücadelemiz silahlı ya da silahsız olsun, terörü amaç edinmemek, terör eylemi, eylem bazında kalsa da buna iltica etmemek gerekmektedir.
Direk ülkemizin ortak ve eşit kurucuları olarak yeniden demokratik bir cumhuriyet altında organize ederek, demokratik bir anayasada farklılıklarımızı açıkça tanımlayıp haklarını teslim ederek güvenceye kavuşturmak bu sürecin sonunda beklenen tek amaç olmalıdır. Bunun için tek yolumuz var birbirimizle diyalogu kesmemek, müzakerelerle kalıcı barışı ikame etmek gerek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)