23 Ocak 2011 Pazar
BU HAFTAKİ MİSAFİRLERİM... MİSAFİRLERİNİZ...
MERHABA TAHSİN HALEBİ YOLDAŞ…
HOŞ GELDİN GÜLAĞ BAŞKAN…
SEVGİ HANIM HOŞ GELDİNİZ…
Mihrac Ural
14 Ocak 2011
Bu bir hoş geldiniz mesajıdır. Bununla yetineceğimi sanmayın…
Blogumdaki yeriniz, devrimci kişiliğinizi, tarihinizi ve demokrasi mücadelesine katkılarınızı en iyi şekilde tanıtıyor olmalıdır.
Ankara Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Gülağ Öz, bir araştırmacı yazar olarak, tarihin derinliklerinden iğneyle kuyu kazarcasına bilgiyi okura taşıma sorumluluğuyla yazdığı kitaplar, makaleler, yaptığı sempozyumlar, dünyanın dört bir köşesindeki konferanslarıyla bir bilgi devidir. Ama Gülağ başkan sadece bu değil.
O, dostluğun emeklilik tanımayan can yoldaşıdır, Mahir Çayanlardan, Deniz Geçmişlere uzanan, dünü bu güne taşıyan, siyasetin her alanında var olmanın haklı onurunu taşıyan bir mücadele militanıdır. Gülağ başkan, Ali Özsoy dedenin torunudur; nefesleriyle cemlere can veren bir dedenin torunu ne olması gerekli ise odur; “Marifet dünyada hayırlar yapmak // Kişi özümden kini kibiri atmak // Zaman cahiline akıllar vermek // Yolumuz dergaha böyle dediler.” ( Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi Cilt 5. S: 123 “Ali Özsoy Dede” bölümü).
Gülağ başkan bu hafta yanımda, mücadelede gelenekten alıp getirdiğim misafir sevgimle evimin sahibi, dergahımın postunda bağdaş kuran dededir.
Gülağ başkan, benim için en büyük hediye olan kitaplarla çıkıp geldi evime; kendi eserleri bir dizi, tek tek imzaladı onları. Bunlarla birlikte, Alev Alatlı’nın “Batıya Yön Veren Metinler” başlıklı 4 cildi ve “Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi” 5 ciltlik derlemeyi de hediye getirince, okuma programıma binlerce sayfa daha eklenmiş oldu, var olsun sağ olsun…
Sevgi Öz’e hanıma gelince onun için çok şey yazacağım size; O, öncelikle her başarılı erkeğin arkasında duran kahramandır. O, beşik sallayan sihirli elleriyle, dünyanın da sallanabileceğini gösteren örnek bir kadındır. Yazardır, yöneticidir Anadır…
Filistin Yazarlar Birliği Başkanı Tahsin Halebi yoldaşımla Şehri Şam’da bir araya geldik. O İsrail zindanlarında 12 yılı dik duruşuyla tüketmiş, esir olmuş ama teslim olmamış, esir mübadelesinde de özgür olup bir sonraki esir mübadelesinin temsilci heyet başkanı olmuş. Yabancıl dil öğrenme uzmanı, Arapça anadili yanı sıra, İbranice, Farsça, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İngilizce ve Türkçe… Bu yoldaş hayatımda tanıdığım en cana yakın Filistinli devrimcidir. Şehit yoldaşlarımı kendisi hatırlattı, “Filistin davasına şehit vererek katkı yapan, gericiliğe ve onun destekçisi Emperyalist-siyonist güçlere karşı savaşta tüm gücüyle halkımızın yanında duran Örgütünüzün önünde saygıyla eğiliyorum” dediğinde, biz hakkımızı yeterince almış olduk. Bu onuru örgütüm ve yoldaşlarım adına şerefle kabul ettim. “Örgütünüz her Filistin toplantısında şehit veren yoldaşlar örgütü olarak en baştaki yerini alacaktır tüm davetlerimizden başmisafiri siz olacaksınız” diyerek “bizi hangi etkinliğinize davet ederseniz tüm gücümüzle sizin yanınızda olacağız” diye eklemesi çok onurlu ve duygusal bir coşkunun ifadesiydi.
Bu anlamlı toplantıda konular konuları açtığında, Tahsin Halebi, şair, yazar Halil İbrahim Özcan yoldaştan söz etti; Gülağ başkan ve Sevgi hanım da tanış olduklarını, birlikte yaptıkları Suriye turunu anlattı. Onu da telle aradık; Tel numarasını değiştirmeyen insan benim için değeri daha da fazla olan insandı. H.İ, Özcan bunlardan biri. Sohbetimize telle katıldı. Filistinli yoldaşlar özlemlerini ve en kısa zamanda ziyaretlerini beklediklerini belirteler. Böylece, sorumluluk duygularıyla herkes, her yerde iyi ve güzeli anmış oldu. Filistin halkının temsilcileri, davalarına omuz vermiş kimseyi unutmadıklarını, tanıdık her ortamda andıklarını göstermiş oldular.
Bu da bir duruş ve yönelimdi.
Lazkiye’de, Tişrin Üniversitesinde, Profesör, doktor ve siyasi temsilcilerle yaptığımız değerlendirmeler inanılmaz bir ufuk turuydu. Bunları da yeri geldikçe,. Fotoğraf slayt ve ses bantlarıyla paylaşacağım.
Diğer misafir dostlarıma gelince, adım adım her toplantıda bizlere eşlik eden, ülkemi yanıma kucak kucak sevgiyle taşıyan yoldaşlarım, dostlarım şimdilik size hoş geldiniz diyorum…
Bir maraton gibi süren buluşmalar, görüşmeler, tezler, diyalogular, hediye gelen onlarca kitap, ortaya çıkan eski yeni makale mübadelelerinin tek hedefi, bölge halklarının birliği, daha çok demokrasi ve özgürlüktü.
Bu heyecanla, dayanışma, daha çok buluşma ve daha geniş kitlelere hitap etme kararlarıyla maraton devam ediyor…
Okurlarımla paylaşırım…
HOŞ GELDİN GÜLAĞ BAŞKAN…
SEVGİ HANIM HOŞ GELDİNİZ…
Mihrac Ural
14 Ocak 2011
Bu bir hoş geldiniz mesajıdır. Bununla yetineceğimi sanmayın…
Blogumdaki yeriniz, devrimci kişiliğinizi, tarihinizi ve demokrasi mücadelesine katkılarınızı en iyi şekilde tanıtıyor olmalıdır.
Ankara Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Gülağ Öz, bir araştırmacı yazar olarak, tarihin derinliklerinden iğneyle kuyu kazarcasına bilgiyi okura taşıma sorumluluğuyla yazdığı kitaplar, makaleler, yaptığı sempozyumlar, dünyanın dört bir köşesindeki konferanslarıyla bir bilgi devidir. Ama Gülağ başkan sadece bu değil.
O, dostluğun emeklilik tanımayan can yoldaşıdır, Mahir Çayanlardan, Deniz Geçmişlere uzanan, dünü bu güne taşıyan, siyasetin her alanında var olmanın haklı onurunu taşıyan bir mücadele militanıdır. Gülağ başkan, Ali Özsoy dedenin torunudur; nefesleriyle cemlere can veren bir dedenin torunu ne olması gerekli ise odur; “Marifet dünyada hayırlar yapmak // Kişi özümden kini kibiri atmak // Zaman cahiline akıllar vermek // Yolumuz dergaha böyle dediler.” ( Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi Cilt 5. S: 123 “Ali Özsoy Dede” bölümü).
Gülağ başkan bu hafta yanımda, mücadelede gelenekten alıp getirdiğim misafir sevgimle evimin sahibi, dergahımın postunda bağdaş kuran dededir.
Gülağ başkan, benim için en büyük hediye olan kitaplarla çıkıp geldi evime; kendi eserleri bir dizi, tek tek imzaladı onları. Bunlarla birlikte, Alev Alatlı’nın “Batıya Yön Veren Metinler” başlıklı 4 cildi ve “Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi” 5 ciltlik derlemeyi de hediye getirince, okuma programıma binlerce sayfa daha eklenmiş oldu, var olsun sağ olsun…
Sevgi Öz’e hanıma gelince onun için çok şey yazacağım size; O, öncelikle her başarılı erkeğin arkasında duran kahramandır. O, beşik sallayan sihirli elleriyle, dünyanın da sallanabileceğini gösteren örnek bir kadındır. Yazardır, yöneticidir Anadır…
Filistin Yazarlar Birliği Başkanı Tahsin Halebi yoldaşımla Şehri Şam’da bir araya geldik. O İsrail zindanlarında 12 yılı dik duruşuyla tüketmiş, esir olmuş ama teslim olmamış, esir mübadelesinde de özgür olup bir sonraki esir mübadelesinin temsilci heyet başkanı olmuş. Yabancıl dil öğrenme uzmanı, Arapça anadili yanı sıra, İbranice, Farsça, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İngilizce ve Türkçe… Bu yoldaş hayatımda tanıdığım en cana yakın Filistinli devrimcidir. Şehit yoldaşlarımı kendisi hatırlattı, “Filistin davasına şehit vererek katkı yapan, gericiliğe ve onun destekçisi Emperyalist-siyonist güçlere karşı savaşta tüm gücüyle halkımızın yanında duran Örgütünüzün önünde saygıyla eğiliyorum” dediğinde, biz hakkımızı yeterince almış olduk. Bu onuru örgütüm ve yoldaşlarım adına şerefle kabul ettim. “Örgütünüz her Filistin toplantısında şehit veren yoldaşlar örgütü olarak en baştaki yerini alacaktır tüm davetlerimizden başmisafiri siz olacaksınız” diyerek “bizi hangi etkinliğinize davet ederseniz tüm gücümüzle sizin yanınızda olacağız” diye eklemesi çok onurlu ve duygusal bir coşkunun ifadesiydi.
Bu anlamlı toplantıda konular konuları açtığında, Tahsin Halebi, şair, yazar Halil İbrahim Özcan yoldaştan söz etti; Gülağ başkan ve Sevgi hanım da tanış olduklarını, birlikte yaptıkları Suriye turunu anlattı. Onu da telle aradık; Tel numarasını değiştirmeyen insan benim için değeri daha da fazla olan insandı. H.İ, Özcan bunlardan biri. Sohbetimize telle katıldı. Filistinli yoldaşlar özlemlerini ve en kısa zamanda ziyaretlerini beklediklerini belirteler. Böylece, sorumluluk duygularıyla herkes, her yerde iyi ve güzeli anmış oldu. Filistin halkının temsilcileri, davalarına omuz vermiş kimseyi unutmadıklarını, tanıdık her ortamda andıklarını göstermiş oldular.
Bu da bir duruş ve yönelimdi.
Lazkiye’de, Tişrin Üniversitesinde, Profesör, doktor ve siyasi temsilcilerle yaptığımız değerlendirmeler inanılmaz bir ufuk turuydu. Bunları da yeri geldikçe,. Fotoğraf slayt ve ses bantlarıyla paylaşacağım.
Diğer misafir dostlarıma gelince, adım adım her toplantıda bizlere eşlik eden, ülkemi yanıma kucak kucak sevgiyle taşıyan yoldaşlarım, dostlarım şimdilik size hoş geldiniz diyorum…
Bir maraton gibi süren buluşmalar, görüşmeler, tezler, diyalogular, hediye gelen onlarca kitap, ortaya çıkan eski yeni makale mübadelelerinin tek hedefi, bölge halklarının birliği, daha çok demokrasi ve özgürlüktü.
Bu heyecanla, dayanışma, daha çok buluşma ve daha geniş kitlelere hitap etme kararlarıyla maraton devam ediyor…
Okurlarımla paylaşırım…
22 Ocak 2011 Cumartesi
DURUMDAN VAZİFE ÇIKARMAK
Mustafa Köse
23 Ocak 2011
Hepimiz bazen durumdan vazife çıkartırız. Örneklerden yola çıkıp bir şeyler kanıtlamaya uğraşırız. Aldığımız tutum veya söylediklerimizin dayanağını bulmaya çalışırız. Daha çok;‘’İşte görüyorsunuz, biz daha önce dememişmiydik, şimdi aklınız başınıza geldi mi’’gibi söyleme gireriz. Bu gün iktidarla ilgili değerlendirmelerimizde bunu yaşıyoruz.
AKP’nin son tutumu buna vesile oldu. Özellikle başbakan ve yakın çevresinin ‘’demokratlık ve çağdaş demokrasi’’ ölçülerinin gerisine düşmesi tartışmayı alevlendirdi. Vesayet rejiminin uzun süredir şişirdiği korkular depreşti. ‘’sivil faşizme gidilecek, din devleti olunacak, özgürlükler ortadan kalkacak’’gibi iddialar tekrar öne sürülme ortamı buldu.
Hatta daha ileri gidiliyor. AKP’ nin olumlu adımlarını övenler, referandumda ‘’yetmez ama evet’’diyenlere saldırıya uğruyor. Her türlü sözlü ve yazılı tacize uğruyor.
İktidarın ‘’neo Osmanlıcılık hevesli görünmesi, alkollü içeceklerle ilgili tutumu, Kars’taki heykelle ilgili tepkisi’’durumdan vazife çıkarmak isteyenler için aranan fırsat oldu. Ayrıca HSYK’da seçilecek yeni üyeler için bakanlığın gereksiz tutumda bulunması, polisin aşırı güç kullanması, türbanın istismar edilmesi, asker hesaplarının Sayıştay denetiminin dışında tutulması bardağı taşırdı. Hiç kuşkusuz tüm bunlar haklı eleştirilerdir. Bunları tasvip etmek mümkün değildir.
’’Seçim atmosferine girildiğini dolayısıyla İktidarın milliyetçi oylara göz dikmesinin normal sayıldığını düşünmek de doğru değil. Seçimlerden sonra iktidarın tekrar yenilikçi ve değişimci olacağını’’söylemek çok ciddi bir şey ifade etmiyor. İnsanları ikna etmiyor. Ayrıca bunun hiçbir garantisi yok. Belki böyle olacak, belki de olmayacak.
Demokrasinin eksik olduğu, devletin demokratik ve saydam olmadığı, ekonominin sıkıntılı olduğu her yerde risk vardır. Bu risk çok biçimlidir. Burada gerici ve tutucu iç dinamiklerden tutun, işbirlikçi durumundaki uluslar arası güç odaklarına kadar uzanır.
İşte tam bu noktada öngörülerimizi hangi denklem üzerinde kuracağız. Verilerimizi bu günün şartlarından ele alıp geleceği kurgularken nelere dikkat edeceğiz. Komplo teorilerine ağırlık verip müneccimlik batağına mı gireceğiz? Yoksa ‘’insanlık sorununun aynı zamanda mücadeleler sorunu’’olduğuna mı bakacağız. Kendimizce geleceğe ipotek koymayacağız. Ben ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum.Bu hem toplum bilimleri açısından böyle. Hem de ‘’tarihte ne olduysa mücadeleler sonucunda olmuştur’’ diyeceğiz. Bunu kabul edecğiz.
Korkular ve tereddütler üzerinden müdahale edilmiyor. Mücadele hak için, adalet için vicdan için olunca bir anlamı oluyor. Güçlü oluyor. Bu mücadele haktan, adaletten,mağdur olanlardan gelişiyor. Bunun sonucunda ‘bir adım ileri’ bile hayli önemli. Yol haritası açısından, moral açısından ve ön açma açısından bu mesafe küçümsenemez. Zira değişim yenilenme ve demokrasi ülkemizde böyle gelişiyor. Hayır diyerek, bağırarak çağırarak demokrasi gelişmiyor. Her türlü pozitif gelişmeyi küçümseyerek, sırt dönerek bu olmuyor. Demokrasiye inanmayarak ilerleme olmuyor.
Ayrıca demokrasiler iktidarın iki dudağı arasında bir sihir de değildir. Demokrasi bir ihtiyaç bir yaşam biçimi haline gelmişse, buna hiçbir iktidarın gücü yetmez. Demokrasi, geniş sınıf ve katmanların çıkarlarıyla ve bunların üretim mekanizmalarıyla örtüşürse, ekonomik sosyal ve siyasal olgunluğa erişmiş ise yolun sonuna gelinmiş demektir.
Sonuç itibarıyla geleceği, bugünden itibaren doğru tespit, doğru yöntem ve doğru araçların mücadelesi belirleyecektir.
Kapıya dayanmış sorunlarımız aynen böyledir. Biz bu noktadayız.
Oturarak, her türlü gelişmeye kayıtsız kalarak olmuyor. Güzele doğru gidiş, bedellerle oluyor. Bu bedel bazen her çeşit olabiliyor.
Ülkemizdeki eksik demokrasiyi giderirken ve yeni bir anayasa yaparken bedel ödeyeceklerin az olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla yarınımız mutlaka güzel olacak.
Mustafa Köse /mkose1955@hotmail.com
23 Ocak 2011
Hepimiz bazen durumdan vazife çıkartırız. Örneklerden yola çıkıp bir şeyler kanıtlamaya uğraşırız. Aldığımız tutum veya söylediklerimizin dayanağını bulmaya çalışırız. Daha çok;‘’İşte görüyorsunuz, biz daha önce dememişmiydik, şimdi aklınız başınıza geldi mi’’gibi söyleme gireriz. Bu gün iktidarla ilgili değerlendirmelerimizde bunu yaşıyoruz.
AKP’nin son tutumu buna vesile oldu. Özellikle başbakan ve yakın çevresinin ‘’demokratlık ve çağdaş demokrasi’’ ölçülerinin gerisine düşmesi tartışmayı alevlendirdi. Vesayet rejiminin uzun süredir şişirdiği korkular depreşti. ‘’sivil faşizme gidilecek, din devleti olunacak, özgürlükler ortadan kalkacak’’gibi iddialar tekrar öne sürülme ortamı buldu.
Hatta daha ileri gidiliyor. AKP’ nin olumlu adımlarını övenler, referandumda ‘’yetmez ama evet’’diyenlere saldırıya uğruyor. Her türlü sözlü ve yazılı tacize uğruyor.
İktidarın ‘’neo Osmanlıcılık hevesli görünmesi, alkollü içeceklerle ilgili tutumu, Kars’taki heykelle ilgili tepkisi’’durumdan vazife çıkarmak isteyenler için aranan fırsat oldu. Ayrıca HSYK’da seçilecek yeni üyeler için bakanlığın gereksiz tutumda bulunması, polisin aşırı güç kullanması, türbanın istismar edilmesi, asker hesaplarının Sayıştay denetiminin dışında tutulması bardağı taşırdı. Hiç kuşkusuz tüm bunlar haklı eleştirilerdir. Bunları tasvip etmek mümkün değildir.
’’Seçim atmosferine girildiğini dolayısıyla İktidarın milliyetçi oylara göz dikmesinin normal sayıldığını düşünmek de doğru değil. Seçimlerden sonra iktidarın tekrar yenilikçi ve değişimci olacağını’’söylemek çok ciddi bir şey ifade etmiyor. İnsanları ikna etmiyor. Ayrıca bunun hiçbir garantisi yok. Belki böyle olacak, belki de olmayacak.
Demokrasinin eksik olduğu, devletin demokratik ve saydam olmadığı, ekonominin sıkıntılı olduğu her yerde risk vardır. Bu risk çok biçimlidir. Burada gerici ve tutucu iç dinamiklerden tutun, işbirlikçi durumundaki uluslar arası güç odaklarına kadar uzanır.
İşte tam bu noktada öngörülerimizi hangi denklem üzerinde kuracağız. Verilerimizi bu günün şartlarından ele alıp geleceği kurgularken nelere dikkat edeceğiz. Komplo teorilerine ağırlık verip müneccimlik batağına mı gireceğiz? Yoksa ‘’insanlık sorununun aynı zamanda mücadeleler sorunu’’olduğuna mı bakacağız. Kendimizce geleceğe ipotek koymayacağız. Ben ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum.Bu hem toplum bilimleri açısından böyle. Hem de ‘’tarihte ne olduysa mücadeleler sonucunda olmuştur’’ diyeceğiz. Bunu kabul edecğiz.
Korkular ve tereddütler üzerinden müdahale edilmiyor. Mücadele hak için, adalet için vicdan için olunca bir anlamı oluyor. Güçlü oluyor. Bu mücadele haktan, adaletten,mağdur olanlardan gelişiyor. Bunun sonucunda ‘bir adım ileri’ bile hayli önemli. Yol haritası açısından, moral açısından ve ön açma açısından bu mesafe küçümsenemez. Zira değişim yenilenme ve demokrasi ülkemizde böyle gelişiyor. Hayır diyerek, bağırarak çağırarak demokrasi gelişmiyor. Her türlü pozitif gelişmeyi küçümseyerek, sırt dönerek bu olmuyor. Demokrasiye inanmayarak ilerleme olmuyor.
Ayrıca demokrasiler iktidarın iki dudağı arasında bir sihir de değildir. Demokrasi bir ihtiyaç bir yaşam biçimi haline gelmişse, buna hiçbir iktidarın gücü yetmez. Demokrasi, geniş sınıf ve katmanların çıkarlarıyla ve bunların üretim mekanizmalarıyla örtüşürse, ekonomik sosyal ve siyasal olgunluğa erişmiş ise yolun sonuna gelinmiş demektir.
Sonuç itibarıyla geleceği, bugünden itibaren doğru tespit, doğru yöntem ve doğru araçların mücadelesi belirleyecektir.
Kapıya dayanmış sorunlarımız aynen böyledir. Biz bu noktadayız.
Oturarak, her türlü gelişmeye kayıtsız kalarak olmuyor. Güzele doğru gidiş, bedellerle oluyor. Bu bedel bazen her çeşit olabiliyor.
Ülkemizdeki eksik demokrasiyi giderirken ve yeni bir anayasa yaparken bedel ödeyeceklerin az olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla yarınımız mutlaka güzel olacak.
Mustafa Köse /mkose1955@hotmail.com
19 Ocak 2011 Çarşamba
DP Kongresinden Zeybek Çıktı
Arif Işıldar
20 Ocak 2011
Kongrelerle iş çözülse şaha kalkıp iktidara yürümek kolay olurdu. Ama birileri gelsin bunu Demirel’in vesayetindeki Demokrat Parti’ye anlatsın. Gerçi anlatılsa da ne olacak. DP’nin merkez sağın liderliğini yakalamak söyle dursun var ile yok olma arasında gidip geldiği bir durumda tek umut kırıntısı kongrelere asılmak kalıyor. DP’liler parti ile kongre ilişkisini ateş ile barut gibi algılamaktadır. Sanki ikisi yan yana gelince DP büyük bir siyasi patlama yapacak. Ancak gel gör ki AKP’nin ıslattığı merkez sağ ormanlarda DP’nin kibriti bir türlü çakmıyor.
Demek ki siyasi liderlikler ve politik oluşumlar koşullar farklılaşınca aynı siyasi performansı gösteremeyebiliyor. Nitekim Türk burjuva siyasi tarihinin yaklaşık elli yılına damgasını vuran Demirel ile saz arkadaşlarından Cindoruk’un siyasi karizmaları DP’de işlerin yolunda gitmesine yetmiyor. 15 Ocak’ta Atatürk Spor Salonunda yapılan 10. Olağan Kongre de bu gidişatın yeni bir örneği olmuştur.
Namık Kemal Zeybek’in genel başkanlığa seçilmesine bakarak kimse aldanmasın. Zeybek ve Ahmet Özal gibi genel başkan adaylarına gün doğması Demirel’in kırata süvari bulma arayışının fiyaskoyla bittiği noktada başlamıştır. Bu açıdan kongrede 3. turda 566 oyla seçilen Zeybek ve onun başkanlığında oluşturulacak yeni yönetim ehveni şerdir.
DP 10. Kongresi liderlik konusuna odaklı bir toplantı olmuştur. Cindoruk’la merkez sağda liderlik sorununun çözülemeyeceği biliniyordu. Zira Cindoruk, son kongre hazırlığı sürecinde parti tabanı tarafından mumuna püff dendiğine tanık oldu. Bazı il kongrelerinde Tansu Çiller’in adının seslendirilmesi parti içinde yoğurdunun iyice ekşidiğinin alâmetifarikasıydı. Demirel’in, eski haleflerinden Tansu Çiller’in adaylığı konusundaki tavrı ise istemem yan cebime koyun cinstendi. Fakat elinde seçenekler olsaydı, burjuva siyasetinin cılkı cıkmış, 93 savaş konseptinin başbakanı olarak halka ağır zararlar vermiş Çiller yerine bağrına taş basardı. Buna rağmen Çiller’le pazarlıklar sürdürüldü.
Çiller, burjuva siyasetinde bir kez daha şansını kullanmaktan yanaydı, fakat düşmüş atla cokeylik yapılamayacağını biliyordu, dahası genel başkanlık adaylığı pazarlığında başbakan Tayyip Erdoğan faktörüne ayarlı bir yaklaşım sergilediği söylendi. AKP’nin merkez sağın oylarını arkasına alarak boşalttığı hipodromda son politik şansını DP’den yana kullanmaya yanaşmadı. Bu da kongre delegelerini, genel başkanlık tartışmalarında bugüne kadar adı sanı çıkmayan vasat başkan adaylarına yürü ya kulum demek durumunda bıraktı. Örneğin Çiller genel başkanlık teklifini kabul edip geri dönseydi, Zeybek’in başkanlık yolu açılmayacaktı.
Demirel ve Cindoruk’un siyasi yetkesi kongre sürecini yönetmede ıskartaya çıkınca tabandan gelen reflekslere boğun eğmekten başka bir seçenekleri kalmadı. Bu süreç Cindoruk’u küskün hale getirip kongreye katılmama gibi bir konuma düşürürken, Demirel müşavirlik-riayetçilik hallerini şimdilik boşa almış gibidir. Bu noktada akıbeti Ecevit’inkine çok benzemektedir.
Ecevit fani olunca arkasında mevta bir DSP bırakmıştı. Demirel’in de ardından bıraktığı DYP, Çiller döneminde bitkisel hayata girerek mumyaya döndü. DP; DYP ve ANAP fosillerinin bugünkü anıtıdır. Demirel bundan yeni bir siyasi reenkarnasyonun gerçekleşeceğini sanıyor. Türkiye’nin ileri derecede siyasal değişim sancısı çektiği bir tarihsel uğrakta kopuşsuzlukla malul geleneksel sağ çizginin sürekliliği temelinde, 1990’ların başında “konuşan Türkiye” sloganı gibi çakma demokrasi söylemleriyle yakaladığı siyasi başarının bugün de DP’yle yeniden yakalanabileceğini umuyor.
Demirel’in bu tahayyül dünyasını ehveni şer adaylar arasından sıyrılan Namık Kemal Zeybek süslemişe benziyor. 80 öncesinde ülkücü-faşist hareketin içinde yer alan Zeybek, 12 Eylül döneminde Türk-İslam sentezine çark etti. Özal’ın ANAP’ına iltihak etti, kültür bakanlığı yaptı ve orta Asya cumhuriyetlerine yönelik Türk-İslam yayılmacılığında etkin roller oynayan milliyetçilerden biri oldu. Türkiye’nin bugünkü siyasal tablosuna bakışı da bu verilerle belirleniyor. Bu özellikleriyle burjuva sağın muhafazakâr versiyonuyla örtüşüyor. DP’deki liderlik boşluğundan yararlanarak 10. Kongrede genel başkanlığa tırmanmasını sağlayan da bu lisanstır.
Zeybek, düşmüş atın süvarisidir. Bu açıdan DP de liderlik sorunu çözülmemiştir. Zaten Zeybek de çözülemeyen liderlik krizinin ortaya çıkardığı ara formüllerin bir figürüdür. 16 Ocak’ta DP yeni bir liderlik krizine girmiştir. Zeybek’in, DYP’de son dönemde (DP ANAP’la birleşmeden önce) yaşanan başarısız liderlik deneyimlerinin bir benzerini DP’de yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Türk-İslam öngörüsünü angaje bir liderlik profiliyle ve statükoya içkin programıyla DP sermayenin değişim taleplerine bile yanıt veremez.
1991’de başbakan iken Kürt realitesini kabul eden ancak çözüme gitmek yerine Kürt hareketine yeni bir savaş konsepti dayatan ve şimdi de Kürt halkının barışçıl çözüm talepleri ve toplumun demokratik değişim sesleri karşısında statükonun yanında konuşlanan Demirel zihniyetinin sarkacı olan DP bu genetiğiyle ancak AKP’nin arkasından nal toplar. DP gibi siyasal etkenlerin ekonomik etkenlerin (TÜSİAD, TOBB vb.) gerisine düşerek siyasal-toplumsal değişim hadisesinde atı arabanın arkasında koşturması, sistem içinde AKP’ye karşı neden alternatif yaratılamıyor sorusuna da önemli oranda açıklık kazandırmaktadır.
Aslında DP burjuva sağında ciddi birikimleri temsil etmektedir. Demirel de bu kapsamda sermaye güçlerinde makbule geçmiş, uzun yıllar kapitalist düzene üstün hizmetlerde bulunmuştur. Bugün de bu birikimler üzerinde DP’yi ihya etmeye çalışmaktadır. Ne ki birçok burjuva partisi gibi DP de sınıfsal dayanaklarını yitirmiştir. Bir dönem Anadolu ticaret burjuvazinden tutalım da büyük toprak sahipleri, TOBB ve TÜSİAD üyesi sermayedarlara kadar egemen sınıfın birçok kesiminden destek alan ve AP, DYP ve bugünde DP’yle temsil edilen Demirel çizgisi, 28 Şubat sürecinden sonra bu desteğini yitirerek sermaye nezdinde üvey evlat durumuna düşmüştür.
Tabii ki bu düşüş bir tesadüf eseri değildir. 90’lı yıllarda dünyada ve buna bağlı olarak Türkiye’de etkisini göstermeye başlayan değişim süreci egemen sınıf yeni iktisadi ve siyasi arayışlara yöneltmiştir. İşte AKP sermayenin bu ihtiyaçlarına denk düşen bir siyasal açılımla merkez sağ potansiyeli de arkasına alarak yükselişe geçerken, Demirel-Çiller DYP’si misyonunu tamamlamış olarak burjuva sağın sığ havuzlarında kaderiyle baş başa kaldı. DYP’nin terekesi DP bu makûs kaderi değiştirme uğraşında. Bir yandan merkez sağda yeniden konumlanma bir yandan da sermaye güçleri arasında sınıfsal bir zemin bulma arayışı içindedir. Bu arayışını da Kürt sorunu, etnik kimlikler, inanç grupları, demokrasi, özgürlükler, yeni anayasa ve ekonomik/sosyal adalet gibi konularda yeni bir siyasal perspektife dayandırmaktan çok bildik klasik Demirel zihniyeti üzerinden şekillendirmeye çalışmaktadır.
DP mevcut haliyle CHP ve MHP’ye meyletmeyen dar bir laikçi, milliyetçi çevreye hitap etmektedir. Uzun yıllar Demirel’i ihya eden merkez sağ oylar ve İslami hareket sekiz yıldır AKP iktidarına yakıt oluşturmaktadır. DP tüm stratejisini sağcı seçmen ile İslami kesimlerin AKP’den boşanacakları günlere göre kurgulamış durumda. Yani AKP iktidarı eksiye geçince DP artıya geçecek hesabı. Fakat yaftası demokrat olmasına karşın DP siyasi perspektif itibariyle AKP’ye nazaran daha çok optik özürlü görünüyor.
Bu haliyle AKP iktidarına karşı merkez sağın çekim merkezine ve burjuva ana muhalefet hareketine dönüşebilir mi? Ve Türk-İslam sentezci yeni genel başkan Namık Kemal Zeybek bu sorunun neresinde duruyor?
Türk-İslam teorisi dahil resmi ideolojinin dolgusu olarak bugüne kadar kullanılan tüm siyasal argümanlar aşınmış bulunmaktadır. İçine girilen tarihsel-toplumsal değişim ikliminde bu türden ideolojik ve siyasal parametrelerle bir ülkeyi yönetmeye talip olmak yada yönetmek etrafı kaos adalarıyla çevrili ateş denizinde mumdan gemiler yürütmeye benzer. 21. yüzyılda Türkiye Soğuk Savaş döneminin otoriter siyasal kıstaslarıyla mı yoksa demokratik siyaset ölçülerine göre mi yönetilecek? Türk-İslam sentezi resmi ideolojinin bir versiyonu olarak demokrasiye değil gerici, faşizan yönetimlere çıkar. Kaldı ki, bir belirleme olarak söylersek, Türk-İslam sentezinin alası AKP döneminde uygulanmaktadır ve giderek devletin resmi ideolojine dönüşmektedir.
İktidar partisi tarafından uygulanmakta olan Türk-İslam (Sünni) ideolojisini paylaşan faşist eskisi Zeybek’le DP’nin AKP’ye karşı bir burjuva seçenek yaratamayacağı açıktır. Zaten Zeybek de burjuva sağın geleneksellik labirentinde çırpınıp duran DP’ye bir atımlık nefestir. O da Haziran’da yapılacak olan genel seçimlere kadardır. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu gibi Namık Kemal Zeybek’in de DP’deki genel başkanlık hikâyesinin geleceği partisinin seçimlerde alacağı oy miktarıyla belirlenecektir.
Özetle, DP’nin ismindeki demokrat kelimesi Demirel’in çakma demokrasi söylemleri gibi sahtedir. Türkiye toplumu bugün, Demirel’in ve sağcı-faşist kadroların yönettiği ve emekçi sınıflar, ezilen halklar ve demokratik güçler açısından ateşten gömlek anlamına gelen kanlı ve yıkıcı dönemlerle hesaplaşma içindeyken Türk asıl-lı DP cıngılında olup bitenlere fener tutmak devrimcilerin vacibi görevlerindendir, diye düşündük.
20 Ocak 2011
Kongrelerle iş çözülse şaha kalkıp iktidara yürümek kolay olurdu. Ama birileri gelsin bunu Demirel’in vesayetindeki Demokrat Parti’ye anlatsın. Gerçi anlatılsa da ne olacak. DP’nin merkez sağın liderliğini yakalamak söyle dursun var ile yok olma arasında gidip geldiği bir durumda tek umut kırıntısı kongrelere asılmak kalıyor. DP’liler parti ile kongre ilişkisini ateş ile barut gibi algılamaktadır. Sanki ikisi yan yana gelince DP büyük bir siyasi patlama yapacak. Ancak gel gör ki AKP’nin ıslattığı merkez sağ ormanlarda DP’nin kibriti bir türlü çakmıyor.
Demek ki siyasi liderlikler ve politik oluşumlar koşullar farklılaşınca aynı siyasi performansı gösteremeyebiliyor. Nitekim Türk burjuva siyasi tarihinin yaklaşık elli yılına damgasını vuran Demirel ile saz arkadaşlarından Cindoruk’un siyasi karizmaları DP’de işlerin yolunda gitmesine yetmiyor. 15 Ocak’ta Atatürk Spor Salonunda yapılan 10. Olağan Kongre de bu gidişatın yeni bir örneği olmuştur.
Namık Kemal Zeybek’in genel başkanlığa seçilmesine bakarak kimse aldanmasın. Zeybek ve Ahmet Özal gibi genel başkan adaylarına gün doğması Demirel’in kırata süvari bulma arayışının fiyaskoyla bittiği noktada başlamıştır. Bu açıdan kongrede 3. turda 566 oyla seçilen Zeybek ve onun başkanlığında oluşturulacak yeni yönetim ehveni şerdir.
DP 10. Kongresi liderlik konusuna odaklı bir toplantı olmuştur. Cindoruk’la merkez sağda liderlik sorununun çözülemeyeceği biliniyordu. Zira Cindoruk, son kongre hazırlığı sürecinde parti tabanı tarafından mumuna püff dendiğine tanık oldu. Bazı il kongrelerinde Tansu Çiller’in adının seslendirilmesi parti içinde yoğurdunun iyice ekşidiğinin alâmetifarikasıydı. Demirel’in, eski haleflerinden Tansu Çiller’in adaylığı konusundaki tavrı ise istemem yan cebime koyun cinstendi. Fakat elinde seçenekler olsaydı, burjuva siyasetinin cılkı cıkmış, 93 savaş konseptinin başbakanı olarak halka ağır zararlar vermiş Çiller yerine bağrına taş basardı. Buna rağmen Çiller’le pazarlıklar sürdürüldü.
Çiller, burjuva siyasetinde bir kez daha şansını kullanmaktan yanaydı, fakat düşmüş atla cokeylik yapılamayacağını biliyordu, dahası genel başkanlık adaylığı pazarlığında başbakan Tayyip Erdoğan faktörüne ayarlı bir yaklaşım sergilediği söylendi. AKP’nin merkez sağın oylarını arkasına alarak boşalttığı hipodromda son politik şansını DP’den yana kullanmaya yanaşmadı. Bu da kongre delegelerini, genel başkanlık tartışmalarında bugüne kadar adı sanı çıkmayan vasat başkan adaylarına yürü ya kulum demek durumunda bıraktı. Örneğin Çiller genel başkanlık teklifini kabul edip geri dönseydi, Zeybek’in başkanlık yolu açılmayacaktı.
Demirel ve Cindoruk’un siyasi yetkesi kongre sürecini yönetmede ıskartaya çıkınca tabandan gelen reflekslere boğun eğmekten başka bir seçenekleri kalmadı. Bu süreç Cindoruk’u küskün hale getirip kongreye katılmama gibi bir konuma düşürürken, Demirel müşavirlik-riayetçilik hallerini şimdilik boşa almış gibidir. Bu noktada akıbeti Ecevit’inkine çok benzemektedir.
Ecevit fani olunca arkasında mevta bir DSP bırakmıştı. Demirel’in de ardından bıraktığı DYP, Çiller döneminde bitkisel hayata girerek mumyaya döndü. DP; DYP ve ANAP fosillerinin bugünkü anıtıdır. Demirel bundan yeni bir siyasi reenkarnasyonun gerçekleşeceğini sanıyor. Türkiye’nin ileri derecede siyasal değişim sancısı çektiği bir tarihsel uğrakta kopuşsuzlukla malul geleneksel sağ çizginin sürekliliği temelinde, 1990’ların başında “konuşan Türkiye” sloganı gibi çakma demokrasi söylemleriyle yakaladığı siyasi başarının bugün de DP’yle yeniden yakalanabileceğini umuyor.
Demirel’in bu tahayyül dünyasını ehveni şer adaylar arasından sıyrılan Namık Kemal Zeybek süslemişe benziyor. 80 öncesinde ülkücü-faşist hareketin içinde yer alan Zeybek, 12 Eylül döneminde Türk-İslam sentezine çark etti. Özal’ın ANAP’ına iltihak etti, kültür bakanlığı yaptı ve orta Asya cumhuriyetlerine yönelik Türk-İslam yayılmacılığında etkin roller oynayan milliyetçilerden biri oldu. Türkiye’nin bugünkü siyasal tablosuna bakışı da bu verilerle belirleniyor. Bu özellikleriyle burjuva sağın muhafazakâr versiyonuyla örtüşüyor. DP’deki liderlik boşluğundan yararlanarak 10. Kongrede genel başkanlığa tırmanmasını sağlayan da bu lisanstır.
Zeybek, düşmüş atın süvarisidir. Bu açıdan DP de liderlik sorunu çözülmemiştir. Zaten Zeybek de çözülemeyen liderlik krizinin ortaya çıkardığı ara formüllerin bir figürüdür. 16 Ocak’ta DP yeni bir liderlik krizine girmiştir. Zeybek’in, DYP’de son dönemde (DP ANAP’la birleşmeden önce) yaşanan başarısız liderlik deneyimlerinin bir benzerini DP’de yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Türk-İslam öngörüsünü angaje bir liderlik profiliyle ve statükoya içkin programıyla DP sermayenin değişim taleplerine bile yanıt veremez.
1991’de başbakan iken Kürt realitesini kabul eden ancak çözüme gitmek yerine Kürt hareketine yeni bir savaş konsepti dayatan ve şimdi de Kürt halkının barışçıl çözüm talepleri ve toplumun demokratik değişim sesleri karşısında statükonun yanında konuşlanan Demirel zihniyetinin sarkacı olan DP bu genetiğiyle ancak AKP’nin arkasından nal toplar. DP gibi siyasal etkenlerin ekonomik etkenlerin (TÜSİAD, TOBB vb.) gerisine düşerek siyasal-toplumsal değişim hadisesinde atı arabanın arkasında koşturması, sistem içinde AKP’ye karşı neden alternatif yaratılamıyor sorusuna da önemli oranda açıklık kazandırmaktadır.
Aslında DP burjuva sağında ciddi birikimleri temsil etmektedir. Demirel de bu kapsamda sermaye güçlerinde makbule geçmiş, uzun yıllar kapitalist düzene üstün hizmetlerde bulunmuştur. Bugün de bu birikimler üzerinde DP’yi ihya etmeye çalışmaktadır. Ne ki birçok burjuva partisi gibi DP de sınıfsal dayanaklarını yitirmiştir. Bir dönem Anadolu ticaret burjuvazinden tutalım da büyük toprak sahipleri, TOBB ve TÜSİAD üyesi sermayedarlara kadar egemen sınıfın birçok kesiminden destek alan ve AP, DYP ve bugünde DP’yle temsil edilen Demirel çizgisi, 28 Şubat sürecinden sonra bu desteğini yitirerek sermaye nezdinde üvey evlat durumuna düşmüştür.
Tabii ki bu düşüş bir tesadüf eseri değildir. 90’lı yıllarda dünyada ve buna bağlı olarak Türkiye’de etkisini göstermeye başlayan değişim süreci egemen sınıf yeni iktisadi ve siyasi arayışlara yöneltmiştir. İşte AKP sermayenin bu ihtiyaçlarına denk düşen bir siyasal açılımla merkez sağ potansiyeli de arkasına alarak yükselişe geçerken, Demirel-Çiller DYP’si misyonunu tamamlamış olarak burjuva sağın sığ havuzlarında kaderiyle baş başa kaldı. DYP’nin terekesi DP bu makûs kaderi değiştirme uğraşında. Bir yandan merkez sağda yeniden konumlanma bir yandan da sermaye güçleri arasında sınıfsal bir zemin bulma arayışı içindedir. Bu arayışını da Kürt sorunu, etnik kimlikler, inanç grupları, demokrasi, özgürlükler, yeni anayasa ve ekonomik/sosyal adalet gibi konularda yeni bir siyasal perspektife dayandırmaktan çok bildik klasik Demirel zihniyeti üzerinden şekillendirmeye çalışmaktadır.
DP mevcut haliyle CHP ve MHP’ye meyletmeyen dar bir laikçi, milliyetçi çevreye hitap etmektedir. Uzun yıllar Demirel’i ihya eden merkez sağ oylar ve İslami hareket sekiz yıldır AKP iktidarına yakıt oluşturmaktadır. DP tüm stratejisini sağcı seçmen ile İslami kesimlerin AKP’den boşanacakları günlere göre kurgulamış durumda. Yani AKP iktidarı eksiye geçince DP artıya geçecek hesabı. Fakat yaftası demokrat olmasına karşın DP siyasi perspektif itibariyle AKP’ye nazaran daha çok optik özürlü görünüyor.
Bu haliyle AKP iktidarına karşı merkez sağın çekim merkezine ve burjuva ana muhalefet hareketine dönüşebilir mi? Ve Türk-İslam sentezci yeni genel başkan Namık Kemal Zeybek bu sorunun neresinde duruyor?
Türk-İslam teorisi dahil resmi ideolojinin dolgusu olarak bugüne kadar kullanılan tüm siyasal argümanlar aşınmış bulunmaktadır. İçine girilen tarihsel-toplumsal değişim ikliminde bu türden ideolojik ve siyasal parametrelerle bir ülkeyi yönetmeye talip olmak yada yönetmek etrafı kaos adalarıyla çevrili ateş denizinde mumdan gemiler yürütmeye benzer. 21. yüzyılda Türkiye Soğuk Savaş döneminin otoriter siyasal kıstaslarıyla mı yoksa demokratik siyaset ölçülerine göre mi yönetilecek? Türk-İslam sentezi resmi ideolojinin bir versiyonu olarak demokrasiye değil gerici, faşizan yönetimlere çıkar. Kaldı ki, bir belirleme olarak söylersek, Türk-İslam sentezinin alası AKP döneminde uygulanmaktadır ve giderek devletin resmi ideolojine dönüşmektedir.
İktidar partisi tarafından uygulanmakta olan Türk-İslam (Sünni) ideolojisini paylaşan faşist eskisi Zeybek’le DP’nin AKP’ye karşı bir burjuva seçenek yaratamayacağı açıktır. Zaten Zeybek de burjuva sağın geleneksellik labirentinde çırpınıp duran DP’ye bir atımlık nefestir. O da Haziran’da yapılacak olan genel seçimlere kadardır. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu gibi Namık Kemal Zeybek’in de DP’deki genel başkanlık hikâyesinin geleceği partisinin seçimlerde alacağı oy miktarıyla belirlenecektir.
Özetle, DP’nin ismindeki demokrat kelimesi Demirel’in çakma demokrasi söylemleri gibi sahtedir. Türkiye toplumu bugün, Demirel’in ve sağcı-faşist kadroların yönettiği ve emekçi sınıflar, ezilen halklar ve demokratik güçler açısından ateşten gömlek anlamına gelen kanlı ve yıkıcı dönemlerle hesaplaşma içindeyken Türk asıl-lı DP cıngılında olup bitenlere fener tutmak devrimcilerin vacibi görevlerindendir, diye düşündük.
18 Ocak 2011 Salı
HİZBULLAH MI FİRAR DA HUKUK MU !
Hasip Yiğitoğlu
18 Ocak 2011
Sayın Adalet Bakanı Hizbullahçıların firarı üzerine,şu yada bu yanlış yaptı,tartışmalarından ziyade neticeye bakılması gerektiğini söylemesi gerçekten manidardır.
Sayın Bakanın başında bulunduğu hukuk mekanizmasının yaşanan bu durumundan en sorumlu olduğu neticesinden bahsediyorsa diyecek bir şeyimiz olmaz. Eğer böyleyse gereğini yapmalı,yani sorumlular hakkında gerekli soruşturmalar yapılmalıydı.
Ama, şu ana kadar herhangi bir işlemin yapıldığı duyulmamıştır.
Esasen, Sayın Bakan ın yapması gereken ilk şey kendini sorgulaması ve bu durum neticesi,bakanın hem bakanlıktan hem milletvekilliğinden de istifa ederek hukuka hesap vermesi olmalıydı.
Size baş döndürücü bir hatırlatmada bulunayım, salıverilen Hizbullahçıların biri 48,biri,35,biride 14 cinayeti işlediklerini kabul etmişlerdir.
Bu durum karşısında kendi kendimize şu soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Yüzlerce cinayet işlemiş bu örgüt liderlerinin firarına göz yummuş adalet ve güvenlik sisteminin başındakiler mi firar da ? yoksa katiller mi firar da ?
Açıkçası, devlet, hükümet, hukuk firarda.
Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde böylesi bir skandal karşısında ne adalet bakanı nede İçişleri Bakanı görevinde kalamaz.
Sayın Bakan olayların etrafında dolanarak tartışmaları paraşüt atlayışı yumuşaklığı sözleriyle önlemenin taktik çabalarında.
Konuşmalarından otobana ters tarafından giren Temel in radyo anonsundan bir delinin otobana ters yönden gittiğini duyunca, bir deli değil, binlerce deli ters yönden gidiyor misali bir anlam çıkıyor.
Yani şu veya bunun yanlış yapmasını önemsememesinin Temel e göre herkes deli, herkese göre Temel deli gibi bir mana çıkmıyor mu?
Sayın Bakana sormak istiyorum; Ters yönde giden devlet mi, yoksa Hizbullahçılar mı?
Yoksa, devlet,hükümet ve Hizbullah bir olup ortak istikamet ,FİRAR kararını mı vermişler ?
Türkiye de at boku, it bokuna karışmış.
İkinci Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan ın ibret verici açıklamalarında, salıverilen Hizbullah sanıklarıyla ilişkilendirilen Hizbulkontra örgütünün kendisi tarafından verilen görev sonucunda kurduğunu belirtmesi, Hizbullahçıların ellerini sallayarak nasıl kolayca firar ettiklerini anlamak yönünden bize ip ucu vermektedir.
Bu itiraflardan sonra sayın Adalet Bakanın yasallaştırılan firarın şu yada bu sebeplerinin tartışılmasına gerek yok, demekteki maksadı neye göre yorumlanır ?
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç ın, CHP ye yönelik söylediği Askerlerin postallarını yalıyorlar açıklamasının, böylelikle kendilerini de ilgilendirebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Başbakanın Milli Güvenlik Kurulu ağzıyla konuşması bu görüşümü doğrular nitelikte değilmi dir ?
Ayrıca, AKP zihniyetinin bu ölçülerde büyüyerek devletin tüm kurumlarını, hukuktan güvenliğe kadar ele geçirmesinin en temel sebebi askeri darbeler ve muhtıralardan başkası değildir.
Herkesin bildiği gibi askeri darbeler de hep ABD tarafından desteklenmiş, hatta darbe projeleri ABD nin gizli istihbarat elemanlarınca planlandığı ABD başkanının;12 Eylül darbecileri için bunlar yabancı değil bizim çocuklar, demesinden açıkça anlaşılmaktadır.
AKP nin zihniyeti siyasi sistemimizin kölecileştirici niteliğinin mimarı ABD nin,emperyalizmin İslam dünyasına yönelik geliştirdiği modeldenj başkası değildir.
Benden bu kadar. Anlayana sivri sinek saz anlamaya davul zurna az.
18 Ocak 2011
Sayın Adalet Bakanı Hizbullahçıların firarı üzerine,şu yada bu yanlış yaptı,tartışmalarından ziyade neticeye bakılması gerektiğini söylemesi gerçekten manidardır.
Sayın Bakanın başında bulunduğu hukuk mekanizmasının yaşanan bu durumundan en sorumlu olduğu neticesinden bahsediyorsa diyecek bir şeyimiz olmaz. Eğer böyleyse gereğini yapmalı,yani sorumlular hakkında gerekli soruşturmalar yapılmalıydı.
Ama, şu ana kadar herhangi bir işlemin yapıldığı duyulmamıştır.
Esasen, Sayın Bakan ın yapması gereken ilk şey kendini sorgulaması ve bu durum neticesi,bakanın hem bakanlıktan hem milletvekilliğinden de istifa ederek hukuka hesap vermesi olmalıydı.
Size baş döndürücü bir hatırlatmada bulunayım, salıverilen Hizbullahçıların biri 48,biri,35,biride 14 cinayeti işlediklerini kabul etmişlerdir.
Bu durum karşısında kendi kendimize şu soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Yüzlerce cinayet işlemiş bu örgüt liderlerinin firarına göz yummuş adalet ve güvenlik sisteminin başındakiler mi firar da ? yoksa katiller mi firar da ?
Açıkçası, devlet, hükümet, hukuk firarda.
Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde böylesi bir skandal karşısında ne adalet bakanı nede İçişleri Bakanı görevinde kalamaz.
Sayın Bakan olayların etrafında dolanarak tartışmaları paraşüt atlayışı yumuşaklığı sözleriyle önlemenin taktik çabalarında.
Konuşmalarından otobana ters tarafından giren Temel in radyo anonsundan bir delinin otobana ters yönden gittiğini duyunca, bir deli değil, binlerce deli ters yönden gidiyor misali bir anlam çıkıyor.
Yani şu veya bunun yanlış yapmasını önemsememesinin Temel e göre herkes deli, herkese göre Temel deli gibi bir mana çıkmıyor mu?
Sayın Bakana sormak istiyorum; Ters yönde giden devlet mi, yoksa Hizbullahçılar mı?
Yoksa, devlet,hükümet ve Hizbullah bir olup ortak istikamet ,FİRAR kararını mı vermişler ?
Türkiye de at boku, it bokuna karışmış.
İkinci Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan ın ibret verici açıklamalarında, salıverilen Hizbullah sanıklarıyla ilişkilendirilen Hizbulkontra örgütünün kendisi tarafından verilen görev sonucunda kurduğunu belirtmesi, Hizbullahçıların ellerini sallayarak nasıl kolayca firar ettiklerini anlamak yönünden bize ip ucu vermektedir.
Bu itiraflardan sonra sayın Adalet Bakanın yasallaştırılan firarın şu yada bu sebeplerinin tartışılmasına gerek yok, demekteki maksadı neye göre yorumlanır ?
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç ın, CHP ye yönelik söylediği Askerlerin postallarını yalıyorlar açıklamasının, böylelikle kendilerini de ilgilendirebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Başbakanın Milli Güvenlik Kurulu ağzıyla konuşması bu görüşümü doğrular nitelikte değilmi dir ?
Ayrıca, AKP zihniyetinin bu ölçülerde büyüyerek devletin tüm kurumlarını, hukuktan güvenliğe kadar ele geçirmesinin en temel sebebi askeri darbeler ve muhtıralardan başkası değildir.
Herkesin bildiği gibi askeri darbeler de hep ABD tarafından desteklenmiş, hatta darbe projeleri ABD nin gizli istihbarat elemanlarınca planlandığı ABD başkanının;12 Eylül darbecileri için bunlar yabancı değil bizim çocuklar, demesinden açıkça anlaşılmaktadır.
AKP nin zihniyeti siyasi sistemimizin kölecileştirici niteliğinin mimarı ABD nin,emperyalizmin İslam dünyasına yönelik geliştirdiği modeldenj başkası değildir.
Benden bu kadar. Anlayana sivri sinek saz anlamaya davul zurna az.
Hrat Dink Ermeni Köyü Vakıflı’da Anıldı
Antakya Demokratik Kültür ve Sanat Derneği dünden bu güne gelen demokrasi görevlerinde yükümlülüğünü eksiksiz yerine getiriyor. Bu çabalar, bu hassasiyetler, bu duyarlılıklar bu mücadelenin yükümlülüğüdür... Karelerde bu sorumluluğun sabır ve moral güçleri kararlılık ve ısrar militanları yazar Nazlı Güzel, Antakya Demokratik Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Mehmet Güzel, Şair Bedran Cabiroğlu, Şair Mustafa Söylemez hoca...
Atak/Haber Merkezi
16 Ocak 2011
Demokratik Kültür Sanat Derneği (DEKSAD) anlamlı bir etkinliğe daha imza attı. Bir ilki gerçekleştiren Dernek, aydın, sosyalist, barış ve insan hakları savunucusu, gazeteci Hrant Dink’i, katledilişinin 4. Yıldönümünde Antakya/Samandağ’a bağlı Ermeni Köyü Vakıflı’da dostları, yoldaşları ve halkı ile birlikte andı.
Vakıflı’ya gitmek üzere saat.13.30’da DEKSAD’ta toplanan kalabalık grupta heyecanlı bir bekleyiş vardı. Hazırlıklar tamamlanıp yola çıkıldı. Ermeni Cemaati yöneticileri, köy muhtarı ve halk tarafından karşılanan Hrant’ın yoldaşlarının ilk durağı Ermeni kilisesi oldu. Kilisede Hrant adına mumlar yakıldı.
Ardından anmanın yapılacağı alana geçildi. “Hrant Dink Anın Kardeşliğe-Barışa Işık Tutuyor” pankartının açıldığı anma Hrant’ın katledildiği saat olan 15.05’te başladı. DEKSAD adına açış konuşması Nazlı Güzel tarafından yapıldı.
Güzel; “Sevgili dostlar; öncelikle bu anlamlı etkinliğimizde bizleri yalnız bırakmadığınız için hepinize teşekkür ediyor, hoş geldiniz diyoruz. Demokratik Kültür Sanat Derneği tarafından organize edilen bu etkinlikte 4 yıl önce hunharca katledilen Hrant Dink’i anmak üzere toplanmış bulunmaktayız. Hrant, 19 Ocak’ta katledildi. Ama anmalar genelde bir haftalık bir zaman dilimine yayılarak gerçekleştirildiğinden bizler de bir takım öznel nedenlerden dolayı anmamızı bugün gerçekleştiriyoruz. Neden Vakıflı köyünü seçtik? Çünkü sevgili Hrant Vakıflı köyünün mensup olduğu Ermeni kimliğine aitti. Ve ne yazık ki burası aynı zamanda Türkiye’nin geriye kalan tek Ermeni köyü olma özelliğini taşıyor. Bugün burada olmak bu yüzden de bir kat daha anlam ifade ediyor bizler için. Hrant yaşamı boyunca Ermeni halkının sorunlarını dile getirdi. Bunu yaparken aynı zamanda tüm Türkiye halklarının sorunları çözülsün istiyordu. Çünkü bu ülkede Ermeni olmak tüm halklardan, tüm kimliklerden olmaktır. Hrant’ın cenazesinde onbinlerce insanın Hepimiz Ermeniyiz diye haykırmasının anlamı buydu. Hrant Dink, aydın, barış ve demokrasi savaşçısı, sosyalist bir gazeteci ve tüm halkları kendi halkı gibi algılayan birçok erdemi kişiliğinde taşıyan bir değerdi. Bu yüzden derin devlet güçleri tarafından hedef seçildi ve katledildi. 4 yıl geçti aradan cinayet hala aydınlatılamadı. Hukuk bir siyasal sistemin aynasıdır. Ama ne yazık ki bu ayna asla derin devletin yaptıklarını yansıtmıyor. Hrant Dink davası bunun göstergelerinden biridir. Tüm deliller ortada olmasına rağmen hala bir adım ilerleyebilmiş değil süreç. Ama bu ülkenin demokrasi güçleri olarak bu davanın da benzerleri gibi zaman aşımına terk edilmesine izin vermeyeceğiz. Hrant’ın bir Ermeni olarak bıraktığı mirasa sahip çıkarken, tüm halkların eşit, barışçıl, özgür bir ortamda yaşaması adına kendini adadığı yaşamını örnek yaşam olarak kabul ediyoruz. Ve bu yaşamların çoğaltılması gerektiğini düşünüyoruz. Bugün bu anlamda buradayız.” Şeklinde konuştu.
Açış konuşmasından sonra, başta Hrant Dink olmak üzere demokrasi, özgürlük, barış ve halkların kardeşliği için verilen mücadelede şehit düşenler adına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.
DEKSAD başkanı Mehmet Güzel, Hrant’ın barışçıl kişiliğine vurgu yaparak bu kişiliğinden ve başta kendi halkı olmak üzere tüm halkların sorunlarının çözülmesi adına verdiği mücadeleden dolayı hedef seçilip katledildiğini dile getirdi.
Anma etkinliğinde hazır bulunan iki şair Bedran Cebiroğlu ve Mustafa Söylemez şiirleriyle izleyenlere duygulu anlar yaşattılar.
Etkinliğin en dikkat çeken yanı ise programın hayata geçirilmesinde kadınların ön planda olması idi. Program sunucusu Nazlı Güzel’in; “Hrant deyince aklımıza barış gelir, kardeşlik gelir. En önemlisi de halkların kardeşliğidir. Ama bir şey daha vardır ki sevgili Hrantla özdeşleşmiştir, o da barış güvercinleridir. Onları da kardeşliğe ve barışa en çok ihtiyaç duyan kesim olan kadınlarımız özgürlüğe uçuracak.” Girişiyle Çiğdem ve Eymen alkışlar ve şiirler eşliğinde güvercinleri Hrant ve barış adına uçurdular.
Program bitiminde Ermeni Cemaati yöneticilerinin daveti üzerine tekrar kilise avlusuna geçildi. İkram edilen kahveler eşliğinde Hrant’ın en önemli mirası olan halkların kardeşliği, dayanışması ve işbirliği adına sohbetler yapıldı.
HRANT DİNK VAKIFLI KÖYÜNDE ANTAKYA DEMOKRATİK KÜLTÜR-SANAT DERNEĞİ TARAFINDAN ANILDI
16 Ocak 2011 Pazar günü saat 15.00-17.00 arasında Vakıflı Köyü'nde Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği tarafından Hrant Dink Anması yapıldı.
8 araçla Vakıflı Köyüne gelen Demokratik Kültür Sanat Derneği taraftarı 50 kişilik grup Muhtar Berç Kartun ve köy halkı tarafından karşılandı. Kiliseye geçip Hrant Dink anısına mum yakan kalabalık daha sonra köy meydanına geçerek anma etkinliğine başladı.
Atak dergisi çalışanı Nazlı GÜZEL açış konuşmasında Hrant Dink'in kardeşliğin, barışın ve özgürlük mücadelesinin temsilcisi olduğunu, Vakıflı'nın katliamlardan ve göç ettirmelerden arta kalan tek Ermeni köyü olmasından dolayı Hrant Dink anmasını Vakıflı'da yapmayı tercih ettiklerini, halkların kültürleri, dilleri ve kimlikleriyle özgürce yaşamaları gerektiğini, bunun için ülkemizin demokratikleştirilmesi gerektiğini, bunun da mücadele gerektirdiğini ifade etti ve topluluğu Hrant Dink şahsında tüm devrim ve demokrasi mücadelesinde ölenler adına saygı duruşuna davet etti.
Saygı duruşunun ardından konuşmasını yapmak üzere Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği Başkanı Mehmet GÜZEL'i konuşma yapmak üzere davet etti. Mehmet GÜZEL konuşmasına Hrant Dink ile Vakıflı köyü muhtarı Berç Kartun arasında geçmiş olan bir telefon konuşmasını anımsatarak başladı: "Sevgili Hrant yoldaşımız Berç Kartun ile yaptığı telefon konuşmasında 'portakalların çiçek açma zamanında Vakıflı'ya gelip boğma rakınızı içeceğim!' demişti. Ama derin devletin karanlık güçleripoprtakalların çiçek açmasına fırsat bırakmadan Hrant'ı katlettiler.
"Bu topraklar hep kanla sulanmıştır. Tarihler boyunca halklarımız hep katliamlara maruz kalmıştır. Osmanlı tarihi boyunca hep katliamlar yapılmıştır. Yavuz Sultan Selim zamanında Alevi halkımız kılıçtan geçirilmiş, dereler alevi halkın kanlarıyla akmıştır. Bu yüzyılın başlarında da Ermeni halkımız katliamlara maruz kalmış ve geri kalanlar göçertilmiştir. Cumhuriyetimizin tarihi boyunca da Dersim, Ağrı, Çorum, Malatya ve Maraş katliamları tarihin kara lekeleri olarak hafızalarımızdadır. Bu katliamlar kesilmemiş, devam etmiştir. Yakın geçmişte Sivas katliamı, Malatya'da yayınevi çalışanı Hıristyanların boğazlanması bu sürecin devam ettiğinin göstergeleridir.Hrant Dink'in katledilmesi, devlet kontrolundaki karanlık güçlerin aydınlığa ve insanlığa karşı katliam zihniyetinin devam ettiğinin göstergesidir.
"Osmanlının katliam zihniyetinin devamcıları olan karanlık güçler insanlığa vur emri çıkartmışlar. Nerede görülürse vurulacaktır! İnsanlığı Hrant'ta gördüler ve oracıkta vurdular; daha önceki niceleri gibi. Bizler de karanlığa vur emri çıkarttık! Karanlık nerede görülürse -ki her yanımız karanlık- oracıkta ışıkla vurulacaktır!
"Hrant Dink Türkiye Barış Meclisi'nin kurucularından biridir. Onun kurucularından biri olduğu Türkiye Barış Meclisinde çalışan yoldaşlarından biri olmaktan büyük onur duyuyorum. Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği olarak ülkemizin demokratikleşmesi ve halklarımızın özgürleşmesi mücadelesini kararlıca yürütüyoruz. Hrant'ın mücadelesi budur ve bizler de bu mirasa sahip çıkarak onun mücadelesini yürütüyoruz. Tüm engellere, baskılara, katliamlara rağmen ülkemizin demokratikleşmesi ve halklarımızın özgürleşmesi mücadelemizden taviz vermeyeceğiz. Ta ki şairin dediği gibi; "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!" Hrant bu mücadelede yaşamaktadır." Dedi.
Mehmet GÜZEL'in konuşmasının ardından kentimizin şairlerinden Mustafa Söylemez ve Bedran Cabiroğlu şiir okumak üzere davet edildiler. Şairler, Vakıflı Köyü, Hrant Dink ve özgürlük mücadelesi üzerine kendi şiirlerini okudular.
Ardından kadınlar Hrant'ın özgürlük ve barış özlemini temsil eden beyaz güvercinler uçurdular.
Vakıflı halkının son derece sıcak ev sahipliğinde gerçekleşen anma sonrası sohbetler yapıldı. Köy halkı konuklara ikramlarda bulundu.
Anma sonrası konuklar sevgiyle uğurlandı.
8 araçla Vakıflı Köyüne gelen Demokratik Kültür Sanat Derneği taraftarı 50 kişilik grup Muhtar Berç Kartun ve köy halkı tarafından karşılandı. Kiliseye geçip Hrant Dink anısına mum yakan kalabalık daha sonra köy meydanına geçerek anma etkinliğine başladı.
Atak dergisi çalışanı Nazlı GÜZEL açış konuşmasında Hrant Dink'in kardeşliğin, barışın ve özgürlük mücadelesinin temsilcisi olduğunu, Vakıflı'nın katliamlardan ve göç ettirmelerden arta kalan tek Ermeni köyü olmasından dolayı Hrant Dink anmasını Vakıflı'da yapmayı tercih ettiklerini, halkların kültürleri, dilleri ve kimlikleriyle özgürce yaşamaları gerektiğini, bunun için ülkemizin demokratikleştirilmesi gerektiğini, bunun da mücadele gerektirdiğini ifade etti ve topluluğu Hrant Dink şahsında tüm devrim ve demokrasi mücadelesinde ölenler adına saygı duruşuna davet etti.
Saygı duruşunun ardından konuşmasını yapmak üzere Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği Başkanı Mehmet GÜZEL'i konuşma yapmak üzere davet etti. Mehmet GÜZEL konuşmasına Hrant Dink ile Vakıflı köyü muhtarı Berç Kartun arasında geçmiş olan bir telefon konuşmasını anımsatarak başladı: "Sevgili Hrant yoldaşımız Berç Kartun ile yaptığı telefon konuşmasında 'portakalların çiçek açma zamanında Vakıflı'ya gelip boğma rakınızı içeceğim!' demişti. Ama derin devletin karanlık güçleripoprtakalların çiçek açmasına fırsat bırakmadan Hrant'ı katlettiler.
"Bu topraklar hep kanla sulanmıştır. Tarihler boyunca halklarımız hep katliamlara maruz kalmıştır. Osmanlı tarihi boyunca hep katliamlar yapılmıştır. Yavuz Sultan Selim zamanında Alevi halkımız kılıçtan geçirilmiş, dereler alevi halkın kanlarıyla akmıştır. Bu yüzyılın başlarında da Ermeni halkımız katliamlara maruz kalmış ve geri kalanlar göçertilmiştir. Cumhuriyetimizin tarihi boyunca da Dersim, Ağrı, Çorum, Malatya ve Maraş katliamları tarihin kara lekeleri olarak hafızalarımızdadır. Bu katliamlar kesilmemiş, devam etmiştir. Yakın geçmişte Sivas katliamı, Malatya'da yayınevi çalışanı Hıristyanların boğazlanması bu sürecin devam ettiğinin göstergeleridir.Hrant Dink'in katledilmesi, devlet kontrolundaki karanlık güçlerin aydınlığa ve insanlığa karşı katliam zihniyetinin devam ettiğinin göstergesidir.
"Osmanlının katliam zihniyetinin devamcıları olan karanlık güçler insanlığa vur emri çıkartmışlar. Nerede görülürse vurulacaktır! İnsanlığı Hrant'ta gördüler ve oracıkta vurdular; daha önceki niceleri gibi. Bizler de karanlığa vur emri çıkarttık! Karanlık nerede görülürse -ki her yanımız karanlık- oracıkta ışıkla vurulacaktır!
"Hrant Dink Türkiye Barış Meclisi'nin kurucularından biridir. Onun kurucularından biri olduğu Türkiye Barış Meclisinde çalışan yoldaşlarından biri olmaktan büyük onur duyuyorum. Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği olarak ülkemizin demokratikleşmesi ve halklarımızın özgürleşmesi mücadelesini kararlıca yürütüyoruz. Hrant'ın mücadelesi budur ve bizler de bu mirasa sahip çıkarak onun mücadelesini yürütüyoruz. Tüm engellere, baskılara, katliamlara rağmen ülkemizin demokratikleşmesi ve halklarımızın özgürleşmesi mücadelemizden taviz vermeyeceğiz. Ta ki şairin dediği gibi; "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!" Hrant bu mücadelede yaşamaktadır." Dedi.
Mehmet GÜZEL'in konuşmasının ardından kentimizin şairlerinden Mustafa Söylemez ve Bedran Cabiroğlu şiir okumak üzere davet edildiler. Şairler, Vakıflı Köyü, Hrant Dink ve özgürlük mücadelesi üzerine kendi şiirlerini okudular.
Ardından kadınlar Hrant'ın özgürlük ve barış özlemini temsil eden beyaz güvercinler uçurdular.
Vakıflı halkının son derece sıcak ev sahipliğinde gerçekleşen anma sonrası sohbetler yapıldı. Köy halkı konuklara ikramlarda bulundu.
Anma sonrası konuklar sevgiyle uğurlandı.
LÜBNAN DİPTEN GELEN DALGA
http://mirural.blogsoptu.com/
Mihrac Ural
17 Ocak 2011
Bu gün şu sıralarda (saat: 14.00) Şehri Şam’da alışıla gelmiş zirvelerden farklı bir zirve bağlanıyor. Konu Lübnan. Zirvede Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halife El Sani, Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad, Türkiye Başbakanı R.T.Erdoğan yer alıyor.
Lübnan bir küçük ülke ama derin bir bataklık. Bu bataklıkta boğulmayan ülke kalmadı. Haçlıları temsi eden tüm Avrupa kuvvetleri, kralları ve ülkeleri, Osmanlı, İngiliz ve Fransızlar dahil bu bataklıktan çıkamadı. Son olarak Suriye’de ağır bir fatura ödemek zorunda kaldı. Buna rağmen Lübnan, Suriyesiz sorularını çözemeyeceği belirgince ortaya çıkmış oldu.
Lübnan’ın sorunları bitip tükenmez. Bu sorunların çözümünde Türkiye’nin de katkı sağlaması normal. Ancak bu katkı ne hakem olmak ne de etrafa ağabeylik rolü takınmakla olur. Bu rol Türkiye’yi birkaç gömlek aşar. Suudi Arabistan ve Mısır’ın bile bu rolü oynayamadığı göz önünü alınırsa, ülkemiz bu bataklıkta Lübnan iç sorunlarının tarafı olmamaya çalışmalıdır. Lübnan siyasal saflaşması kitlesel olarak mezhepler ve dinler üzerine kuruludur. Bu yüzden, taraf olmak ülkemizin inanç çoğulculuğu içinde de açık taraf olmak anlamına gelir. Bu laikliğe de aykırı olduğu gibi, ülkemizin içinde boğulmakta olduğu sorunların azdırılmasından başka bir sonuç getirmez.
Yeni Osmanlıcılık aptallığıyla, Osmanlı milletlerinin başına geçileceğini sananlar, Lübnan bataklığında olsa olsa bir mezhep liderliği elde ederler. O da Saad El Hariri gibi acemi siyasi liderlerin oyuncağı olarak…
Ülkemizin hiçbir siyasi tercihine cevap olmayan “Sünni liderlik” tıkalı bir yoldur. Orijinallerinin olduğu yerde marjinallerin yapabileceği bir şey olamaz. Bu, yeni Osmanlıcılıktan da daha geri bir konumdur. Bölgenin tüm halklarını ve inanç türlerini kapsamayan bir yönelim ilk durakta, kapı dışarı edilerek kovulur. Erdoğan, bilinçsiz yardımcılarının kılavuzluğunda bu risklere yuvarlanmaktadır; dün ona Cemal Abdul Nasır rolünü uygun görenlerin komikliği bu gün ona Sünni liderliği vererek, tepe taklak olmasının yollarını açmaktadırlar.
Türkiye, Lübnan sorunun tek çözüm güzergahı olan Suriye’yle koordineli bir dayanışma içinde bölge halklarının lehine olan önerileri desteklemeyi tercih etmelidir.Bu ona ayrıntılardan da bataklıktan da korur.
Ülkemizin bölgedeki siyaseti eşitlerden biri olarak paylaşım siyaseti olmalıdır. Bunun için, öncelikle kendi iç sorunlarını çözmelidir. Bu olmadan bölgede ülkemizin bir rol oynamasını kimse beklemesin. Kendi sorununu çözemeyen bir ülkenin başkalarının sorunlarını çözme çabası beyhude bir çaba olacağı unutulmamalıdır.
***
17 Ocak 2011’de Suriye’nin başkenti Şehri Şam’da, alışıla gelmiş zirvelerden farklı bir zirve bağlandı. Konu Lübnan.
Lübnan tarihi boyunca kendi iç sorununu çözemeyen bir ülke. Çünkü ne tarihte ne de bu gün gerçek anlamda bir devlet ve ülke olamadı. Olması da çok güç; Lübnan, I. Dünya savaşının galip devletlerince (özellikle Fransa ve İngiltere) Hıristiyanlara ayrı bir ülke olarak, San Remo 18-26 Nisan 1920 mandaterlik anlaşmasına aykırı olarak, Suriye’den koparılarak kurulmuştur. Bu adımdan beklenen, bu günkü İsrail’den istenen roldü; emperyalist çıkarlar için ileri bir karakol olması istenmişti. Ancak Lübnan halkı, ana ülkeden kopmadı, ayrı devletlere sokulan aynı halk herkese ve her şeye rağmen davranış ve yönelim birliği içinde olmuştur; bu uyumu bozan kimi güçlere rağmen genel kural olarak süreç böyle işlemiş ve bugüne gelinmiştir.
İki ülke arasında en büyük kopma ve karşı karşıya geliş, İsrail-ABD ortak üretimi olan “yaratıcı anarşi” tezinin kurbanı olarak katledilen Lübnan’ın Sünni Başbakan Refik Hariri suikastı ardından olmuştur (14 Şubat 2005).
Irak işgal edilmiş ve bu işgalin siyasi etkileri Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak bölgede ikame edilmek istenmişti. On yıllardır hazırlanan planların hedefi, bölgede İsrail’e tam bir egemenlik sahası açıp, enerji kaynakları üzerindeki hegemonyanın güvenli hale getirmeyi amaçlıyordu. Ancak bu plan son şansını kullanarak çöktü.
İsrail’in Lübnan’a savaş karşı açtığı savaş bu amaçla gündeme geldi. Ancak ağır bir yenilgiyle yüz yüze geldi (12 Temmuz-15 Ağustos 2006, 33 gün savaşı).
Bu yenilgiyle BOP çökerken, geride bölge üzerinde korku ve kaygı ortamının hüküm sürmesi amacıyla, başbakan Hariri suikastıyla ilgili olarak kurulan uluslararası cinayet mahkemesinin bir kılıç gibi başlar üzerinde sallanmasına devam edildi.
Ancak savaşta sonuç alamayanların, bu tür oyunlarla da sonuç alamayacağını gösteren etkin bir çaba bir kez daha bölgemizde bu oyunlara geçit olmayacağını gösteriyordu. Son olarak Katar’ın başkenti Doha’da toplanarak bir ortak çözüm bulan tarafların kurduğu hükümet, uzun sürmedi. Saad Hariri hükümeti, 11 bakanın istifasıyla sona erdi.
ORTADOĞUDA ZAYIF HALKA
Bölgemizin Batı yakası patlamak üzere olan bir volkan gibidir. Bölgenin doğu yakası (Irak-Iran- Kürdistan) dingin hale getirilirken, Batı yakası kaynatılmaya başlandı. Bu gelişmeleri takip eden okurlarım, önceki makalelerimde verdiğim sinyalleri hatırlayacaklar; Gazze’ye yeni saldırı planlayan İsrail, ABD ile birlikte Lübnan’ı karıştırmaya devam ediyor diye gelişmeleri özetledim.
Lübnan, 14 Şubat 2005 Başbakan Refik el Hariri’nin katledilmesinden bu güne rahat yüzü görmedi. Hariri’yi katledenler Lübnan kadar bölgeyi de ateş çemberi içine almak isteyenlerdi. Tarihte ilk kez şahıs için özel Uluslararası Cinayet Mahkemesi kuran Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi, her defasında yeniden Lübnan’ın mozaik bileşkesini kanlı bir iç savaşa götürecek bir sathı mail yaratmış oldu. Bu çabalar Irak işgaliyle bölgede başlayan genel stratejilerin bir parçası olarak gelişti. Hala da devam ediyor.
Yalancı şahitlerin ifadeleri üzerine kurgulanan Hariri suikastı iddianamesi, Mahkeme savcısı Daniel Belmarelinde Demoklesin Kılıcı haline gelmiştir. ABD-İsrail senaryolarına uygun dizayn edilen iddianame, önce Suriye’nin suçlanması üzerine kurgulanmışken, sonra bu hedefin isabetli olmayacağı üzerine varılan görüşle yön değiştirdi. Bu kaz direnme örgütü Hizbullah’ın başına çuval geçirmek üzere yeniden düzenlendi. İsrail kaynaklarından uluslararası basına sızan bilgeler, Kanada TV’nin ortaya attığı iddialar, Diplomasi kulislerine sızan bilgiler ve söz konusu mahkeme katiplerinin açık artırmayla piyasada sattıkları ses bantları ve ifadelerden anlaşıldı ki, hedef İsrail’i en çok rahatsız eden Hizbullah seçilmiştir. Dünyanın hiçbir mahkemesi böylesine hukuk dışı çalışmamış, iddianamesi bu ölçüde sokaklardan toplanmamıştı.
Büyük bir istikrarsızlığı beraberinde getiren bu söylemler, Lübnan’da güç bela sağlanan birlik hükümetini de sarsmaktaydı. Bu durum bölgede hiçbir ülkenin lehine değildi. Bunun üzerine Suriye-Suudi Arabistan diyalogu başladı. Tırmanan gerginliğe ve Hariri mahkemesinin yıkıcı etkilerine karşı önlemler alınmaya başlandı. Suudi kralı Abdullah’ın hastalığına rağmen süren bu girişimler, Oğul haririnin ne istediğini bilmeyen, başkası tarafından yönlendirilen yönelimlerince bir kez daha iflasla yüz yüze gelmiş oldu.
Oğul Hariri, Suudi karlının hastalığı kötüye gidebilir kaygısıyla, güç toplamak adına soluğu Beyaz Sarayda aldı. “Lübnan için Arap Girişimi”ni terk eden bu davranış, oğul Hariri’ye masada güç getireceğine, başbakanlığını sona erdirdi.
Beyaz Saraya başbakan olarak giren oğul Hariri, çıkışta hükümeti istifa etmiş buldu. Direnme güçlerinden oluşan muhalefetin tüm bakanları (10 bakan) ve denge bakan diye hükümette bulunan bakanın da istifasıyla hükümet çökmüş oldu.
Bu adım, aynı zamanda, İsrail-ABD ve Lübnan’da dış güçlere bağımlı hareket eden tüm siyasi çevrelere sert bir mesajdı; kurguladıkları oyun başlarına yıkılmış oldu. Muhalefet (tüm direnme güçlerini kapsayan haliyle) Lübnan’ı İsrail-ABD gibi şer güçlerine teslim etmeyeceğini, sonu nereye varırsa varsın, direneceğini bir kez daha ilan ediyordu.
Bu gelişmeler, bölgeyi bir patlamanın eşiğine getirecek potansiyellere sahipti. 7 Mayıs 2008 olaylarında direnme güçlerinin bir anda tüm Lübnan’a hakim olabileceğini göstermesi hala hatıralarda olan bir olaydı. O gün, Fuat Senyora (Baba Hariri’nin maliye bakanı) hükümetinin, direnme örgütünün özel telefon ağını sökmek için talimat vermesi İsrail’e verilmek istenen bir primdi. Ancak bu karar dış güçlere dayanan Senyora hükümetine ağır bir fatura olarak ödetildi. O gün, Oğul Saad el Hariri ve Dürzi lider Velid Canbolat gibi liderler evlerinde tutsak alınmıştı. Ordu da tarafsız kalarak bu girişimi onaylamıştı.
Bu gün ise, 11 bakanın istifasıyla, direnme güçlerinden oluşan muhalefet, dünyaya açıkça bu ülkede İsrail ve ABD oyunlarına yer yoktur demiş oldu.
Hükümet istifası gündeme gelince, mahkeme savcısı Belmar’ın aylardır nedensiz ertelediği iddianameyi, ani bir kararla mahkemeye sunulacağını açıklandı. Bu kararla, bir kez daha söz konusu mahkemenin bir siyasi koz olarak işlev gördüğü ortaya çıkmış oldu.
Lübnan merkezli yayın yapan Cedid TV’nin günü birlik “hakika liks” diye isimlendirdiği belgeleri yayınlamaya başlayınca, Oğul Harir, istihbarat dairesi başkanı Visam el Hasan, yalancı şahit Züheyr el Saddık ve mahkeme savcılarının ortak bir ev oturumunda iddianamenin nasıl şekilleneceği konusundaki sohbetleri de kamuoyuna açıklanmış oluyordu. Böylece baba Hariri suikastı için özel olarak BM güvenlik Konseyi Kararıyla oluşturulan mahkemenin bir sokak mahkemesi kadar kıymeti olmadığı, hiçbir hukuk normu taşımadığı da açığa çıkıyordu (Pakistan’da Benazir Butto suikastına ilişkin kılını bile kıpırdatmayan BM. Güvenlik Konseyinin Lübnan’a yönelik politikası artık açıkça ortaya çıkmış oldu; bu da “Yaratıcı Anarişi”nin bir parçasıydı)
Tam bu kesitte Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, “Lübnan için iletişim toplantısı” adını verdiği girişime Türkiye dahil bir çok ülkeye çağrı yaptı. Bu çağrı somut bir biçim almadan Şam zirvesi çağrısı Lübnan için hızlı bir adım olarak gündeme geldi. Lübnan Cumhurbaşkanı da Şam zirvesinin daha rahat karar alması açısından, yeni hükümetle ilgili meclis guruplarına danışmayı Pazartesi güne kadar (24 Ocak 2011) ertelediğini açıkladı.
Bölgemizin en zayıf ve en kırılgan halkası Lübnan böylece yeniden gerginliğin merkezi, dünyanın siyasal ilgi alanının orta yerine oturmuş oldu.
Tarihi boyunca, kırılganlığın ve anı reflekslerin kaynağı olan Lübnan, yine tarihi boyunca birden çok dış gücün etkisi altında bir kez daha kaderi üzerindeki kara bulutlarla boğuşmaya başlamış oldu.
ŞAM ZİRVESİ
Şam zirvesi, Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halife El Sani, Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad, Türkiye Başbakanı R.T.Erdoğan’ın yuvarlak masa etrafındaki oturumlarıyla başladı. 17 Ocak 2011 saat 14.00 sıralarında başlayan zirve, Arap girişimi olarak değerlendirilen Suriye-Suudi Arabistan’ın Lübnan’la ilgili ortak girişimini ve kararlarını desteklediğini açıklayarak sona erdi. Zirvenin tutumunu açıklamak üzere, Katar ve Türkiye Dışişleri Bakanları Lübnan’da farklı kesimlerle görüşme turlarına başladı.
Bu gelişmeler, bir kez daha Suriye’nin, bölgede olduğu kadar Lübnan’daki siyasi yönelimlerde tartışmasız bir etkinlik olduğunu göstermiş oldu.
Zirve, Lübnan için çizilen yol haritasını, tüm siyasal güçlerin ve mozaik dokunun siyasi karara katılımını ön gören yaklaşımlarını onaylamış oldu. İstifa eden hükümetin kuruluşunda önemli rol oynayan Katar Emiri’nin bir kez daha bu role soyunması, Lübnan’da siyasi yönelimlerin belli bir standart kazandığını da göstermiş oldu. Olmazsa olmazlar, bu zirvede de belirlenmiş oldu.
Zirvede Türkiye’nin yer alması önemli. Ancak bunun çok doğru olarak kavranması gerekmektedir. Ülkemizde basının yalan kurgular üzerine oturtulmuş tahayyülleri, bu türden yer alışı zıvanadan çıkmış akıl yorumlarıyla servis yaptığı bilinmektedir. Bu zirvelerde Türkiye’nin var oluşu kimilerinin sandığı gibi, ihtiyaçtan ya da olmazsa olmazlarla ilgili değildir. Tersine, kendini olmazsa olmaz sanan özelikle Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelere karşı, Suriye’nin bölgedeki müttefikleriyle aldığı bir duruşun ürünüdür. Suriye bunu özelikle yapmaktadır. Bunu anlamak için, bölgede Türkiye’nin siyasal sahaya nasıl geçirildiğini doğru algılamayı gerektirir.
Tarih 20 Mart 2003
Irak savaşı ve ardından gelen gelişmeler bölgenin kimyasını alt üst etmiştir. İsrail’in Lübnan’a saldırısı ise Arap üçlüsü, Mısır- Suriye ve Suudi Arabistan net çizgilerle birbirinden koptu. Gerginlik öyle bir boyut aldı ki, kararları Arapların kaderinde bir köşe taşı olan bu üç ülke, diplomatik ilişkileri kesecek kadar birbirine karşı sertleşti.
Bu dönem Türkiye Suriye ilişkileri hızla iyileşmeye başladığı dönemdir. A. Öcalan’ın Suriye’den çıkışı sonrası iki ülke arasında buzların çözülüşü, güvenlik anlaşmalarıyla süren limoni süreç, Cumhurbaşkanı Sezer’in Hafız el Esad’ın ölümü üzerine taziye ziyaretine gelişi, ilişkilere hızla yeni bir muhteva kazandırdı. İslam Ülkeleri Konferansı başkanlığına Türkiyeli İhsan Ekmelleddinoğlun getirilmesinde Suriye’nin oynadığı rol bu açılımı hızla yükselten bir etmen oldu.
Bu süreç, 3 Ekim 2010 tarihli ortak hükümetler toplantısının Lazkiye’de yapılmasına kadar sürdü. Bu toplantıda Türkiye tarafı MİT’in hazırladığı Suriyeli Kürtler dosyası gündeme geldi ve iki ülkenin iki ayrı algı üzerinde sorunları çözen yaklaşımlarının belirgince ortaya çıkmasını sağladı.
Türkiye, olumlu gidişi istismar edecek bir dayatmayla bu dosyaları ortaya koyunca, Suriye’nin bilinen ilkeli duruşuyla yüz yüze geldi. Burası Ortadoğu ve on yıllar içinde oturmuş ilkelerin devletlere kazandırdığı bir kimlik vardı. Suriye Kürt sorununda diyalogu, sık sık af yapmayı, halkıyla barışmayı temel alıyordu; kovuşturmalar, zindanlar, yasaklar, kanlı operasyonlar, 200 yüz yıldır süren kanlı Kürt kıyımları ise Osmanlıdan bu güne Türkiye’nin Kürt politikasını oluşturuyordu.
İki ayrı devlet iki ayrı algı ve tarih yüz yüze gelmişti. Bu, ilişkilerde ani bir soğuma yarattı. Erdoğan, 11 Ekim 2010 tarihinde ani bir ziyaretle Suriye’ye geldi. Esad’la görüştü, meşhur ortak basın toplantısında anlayış farklılıkları tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kürt sorununda şiddeti esas alan yaklaşımla diyalogu esas alan yaklaşım karşı karşıya geldi. İşte o gün bu gün, iki lider bir araya gelmedi. Birçok gözlemcinin dikkatinden kaçan bu ayrıntı uzun bir yazının konusudur.
Gelişmelerin bu özet anlatımına eklenmesi gereken en önemli unsur, Türkiye’nin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yazdığı “STARTEJİK DERİNLİK” kitabında da dile gelen, yeni Osmanlıcılık mantığıyla bölge ülkeleri ve halklarını bir kez daha tek millet çıkarları için istismar etme algısıdır.
Bu algı, bölge ülkelerinden hiç birini aldatacak sihirli değneğe sahip değildir. 400 yıllık Osmanlı tarihinin kıyımları, Türkiye’den bakışla sanıldığı gibi İslam ümmetine hizmet olarak algılanmıyor. Tam tersine, eli kanlı Osmanlının Arapları 400 yıl geri götüren karanlık çağları ifade ediyor.
Osmanlı karabasanı olmasaydı, Arap alemi çağdaş dünyanın tüm gelişmelerine aynı anda sahne olabilecek potansiyellere sahip olduğu belirtilmektedir. Bölgemiz, ülke ve halkları Osmanlı kadar, Türkiye cumhuriyetinin II. Dünya savaşı sonrası, Bağdat Paktı, CENTO ve NATO adına nasıl bir Arap düşmanlığı ve İsrail yandaşlığı yapıldığını da unutmamıştır;
Nasır hareketine karşı İngiliz casusluğu yapan Türkiye Mısır Büyükelçiliği olayı (1956), Irak devriminde kralcılara destek (14 Temmuz 1958), Lübnan iç savaşında (1958), İsrail-Arap savaşlarında (1967-1973) İsrail yanlısı tutumlar ve ABD üslerinin Araplar aleyhine kullandırılması bu bölge halklarının hafızasında çok derin izler bırakmıştır.
Türkiye bu geçmişiyle yüzleşmeden ne Suriye ne de Mısır’la gelişen iyi ilişkileriyle bir sonuç alamaz. Bu kaygıları gidermek öyle kolay olmayacaktır. Ancak siyasetin denklemleri gereği, bir araya gelişler, iyi niyetler adım adım bu sonucu üretebileceğini de unutmamak gerek.
YENİ OSMANLICILIK MI? MEZHEP LİDERLİĞİ Mİ?
Yeni Osmanlıcılık, Türkiye’nin handikabıdır. Yeni Osmanlıcılık ortak bölüşüm, eşitlerin ortak girişimine değil, her ortaklığı tek ulus lehine yontmak üzerine kurgulanmıştır. 21. Yüzyıl referanslarıyla bunu yapmanın gerçeği değiştirmeyeceği açıktır. Başlangıçta çok iyi bir hava verse de sonuçta toptan bir çöküş kaçınılmazdır. İsrail’in “Ortadoğululuk” adı altında ikame etmeye çalıştığı bu önerme, bölge halkları tarafından çoktan deşifre edilerek ret edilmiştir.
Yeni Osmanlıcılığın bölgemizde deşifre edildiğine ilişkin birçok Arap aydını etkili makaleler yazdı. Türkiye’nin bu yöndeki eğilimlerinin sonuçsuz olduğunu, yapıcı değil yıkıcı olacağını ifade etti.
Türkiye’nin Osmanlı aklıyla bölgede geliştirdiği olumlu ilişkileri sonuna kadar götüremeyeceğini gösteren bir dizi gelişmenin, yeni Osmanlıcılığın, Sünni liderliğine gerilemesini getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Yeni Osmanlıcılık diye yola koyulanların, Lübnan gibi küçük bir ülkenin, acemi oğlanlarınca oluşturulan mezhep temsilciliklerinin bir uzantısı olma yönünde gerilediği belirginlik kazanmaya başlamıştır (bunda Harir ailesinin Türkiye’deki yatırımlarının, basın, Telekom gibi büyük iktisadi etkinliklerinin de rolü olduğuna işaret etmek gerek)
Buna rağmen, Erdoğan’ın Şam zirvesine oğul Hariri’yi kurtarmaya gittiğini iddia etmek güç. Bu, Erdoğan’ı birkaç gömlek aşan bir konumdur. Erdoğan’ın da buna niyeti olmadığını biliyoruz. Ancak Irak’ın işgali sonrası, Sünni mezhep etkinliğinde önemli ve tarihi bir gerilemenin yaşandığı bilinmektedir; direnmenin temel gücü olan bu mezhep kökenli siyasal hareketler, hızla Mısır-Suudi Arabistan hattına kayarak, “ılımlı” siyasal eğilimlere dönüşmüştür. Bölgede, Iran, Suriye, Lübnan, Filistin direnme güçlerinden oluşan direnme etkinliği, daha çok Şii-Alevi eksene kaymıştır. Filistin ve kimi Lübnanlı direnme güçlerinin Sünni taban üzerinde yükselişleri olmasına karşın ana güç budur.
Türkiye, yeni Osmanlıcılıkta bir sonuç bulamayınca, önüne gelen bölgenin Sünni liderliğine soyunmak istemesi bir ihtimaldir. Özellikle acemi oğlanların sıkıştığı yerde Türkiye’yi böylesi bir sürece sürüklemeleri mümkün görünmektedir; bölge siyasetinde Türkiye’nin önünde duran en önemli sınav burada belirginleşiyor.
Bu noktada ülkemizin tarih bilgisi olmayan, bu nedenle tarihle yüzleşme kaygısı taşımayan yöneticilerinin bilmesi gereken şey, 1400 yıllık polemiklerle, ortaya çıkan sorunlara cevap aramakla inancın atomlarına değil onun da içinde yer alan ayrıntılarına sızmış, Sünni mezhep öğretisinin öncüsü Suudi Arabistan ve Mısır oldukça bu alanda da kimse bir heves içinde olmamalıdır. Henüz Arapça okumasını bile bilmeyen din adamlarıyla bu sürecin yanından bile geçilemeyeceğini bilmek gerek. Türkiye’nin kuruluş felsefesi de böylesi bir girişim önünde önemli engeldir.
Bu alan gerçek bir bataklıktır da. Böylesi bir ısrar bataklığa gönüllü olarak yatmak anlamına gelir.
Bölgemizde ve dış politikanın tüm alanlarında yeni Osmanlıcılık bir iflas siyasetidir. Bu siyaset kadar mezhep liderliğine soyunmakta bir bataklık siyasetidir. Kanlı süreçlerin içine ülkeyi sürükleme siyasetidir.
Ülkemizi bu yanlış siyasi algıyla, Balkanlardan Kafkaslara, Orta-doğuya her alanda, ilk süreci balayı gibi gelen ilişkiler geliştirmektedir. Dün Kafkaslarda iflas eden bu siyaset, ülkelerin iç işlerine karışarak darbeciliğe kadar uzanan bir müdahale siyasetine sürüklendi. Siyasetin böylesi sürüklenişleri, kimi kötü niyetli kişi ya da temsilcilerin değil, siyasi perspektif mantığının kaçınılmaz sonucudur. Bunu iyi bilmek gerek. Yanlış, şahısların niyeti değil, siyasetin yönelimindedir.
Bu yönelimin birikimleri belli bir süre sonra, ülkemizin başına, bir dizi sorunu yıkacağı açıktır. O da, Osmanlı aklıyla tüm bölgeleri ele geçirelim derken, tüm bölgeleri kaybederek ülkemizin dar sınırları içinde kaskatı olmasını getirecektir.
Hesapsız ve tek boyotlu çakarcı açılımın sonu, her şeyi kaybetmektir.
LÜBNAN BATAKLIĞINDA TUTUM
Bu gün Lübnan konusu gündemde. Burada çok daha dikkatli olunmalıdır.
Lübnan bir bataklıktır, Bu bataklıkta tafrasızlık yoktur. Taraf olmak ise yerli olmayı, köklü bir siyasal geçmiş üzerinde rol oynamayı gerektirir. Arapların lider ülkesi olduğu sanısında olan Mısır bile, bu bataklıkta eriyip gitti. Bu gün, Mısıra dönüp bir şey soran bile kalmadı. Mısır, İsrail yanlısı onursuz politikalarıyla bölgeden tamamen silindi, tecrit oldu.
Suudi Arabistan, ağzını açtığı kesesine, Haririlerin ikinci anavatanları olmasına, tek tek milletvekili ve bakanları satın almasına rağmen bu bataklıkta ciddi bir siyasi etkinlik gösterememiştir. Karl Abdullah, kendi adını bu sürece koymasına rağmen, taraflar arasında bir denge ve anlaşma zemini yaratamadı. Hastalığı ağırlaşınca, ilk tekmeyi, oğlu gibi gördüğü ve etkisi altından çıkmayan diye bilinen Saad el Hariri’den yedi.( Erdoğan’ın dikkatine)
Lübnan bataklığı Suudi çabalarına bile mezar olmuştur. Türkiye bu bataklıkta hiçbir şey yapamaz. Ancak bu, bölgede seyirci olmak anlamına gelmiyor.
Bölge saflaşmasında, gerçekten kendi ve bölge halklarının çıkarları için direnen güçlerle ortak tutum almak büyük öneme sahiptir. Bu da, İsrail ve ABD’nin bölgede geliştirmek istedikleri dayatmacı, böl yönet, yaratıcı anarşi gibi kirli senaryolara karşı duran güçlerle omuz omuza olmaktır. Ülkemizin malum statüleri buna engel olsa da bunu başarmaya çalışmak halkımızın çıkarına olan tek tutumdur.
Bölgede adil ve kapsayıcı bir barışı, Filistin halkının haklarını, İsrail işgallerini sona erdirmeyi temeline oturtamamış bir siyaset, bölgede iflasa mahkumdur.
Bu nedenle ülkemiz, bırakalım yeni Osmanlıcılığı ya da mezhep liderliğini, öncelikle kendi iç sorunlarını barışçıl ve demokratik yollarla çözmeyi başarmalıdır. İç sorunlarını çözemeyen bir ülkenin bölge sorunlarında ciddi bir rol oynaması mümkün değildir. Zirvelerde lider sayısını tamamlamak için yer almakla etkin bir siyasi rol oynanamaz.
Bölgemiz, böylesi hafif duruşları parmağında oynatacak siyaset dehalarının mekanı olduğu unutulmamalıdır.
Mihrac Ural
17 Ocak 2011
Bu gün şu sıralarda (saat: 14.00) Şehri Şam’da alışıla gelmiş zirvelerden farklı bir zirve bağlanıyor. Konu Lübnan. Zirvede Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halife El Sani, Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad, Türkiye Başbakanı R.T.Erdoğan yer alıyor.
Lübnan bir küçük ülke ama derin bir bataklık. Bu bataklıkta boğulmayan ülke kalmadı. Haçlıları temsi eden tüm Avrupa kuvvetleri, kralları ve ülkeleri, Osmanlı, İngiliz ve Fransızlar dahil bu bataklıktan çıkamadı. Son olarak Suriye’de ağır bir fatura ödemek zorunda kaldı. Buna rağmen Lübnan, Suriyesiz sorularını çözemeyeceği belirgince ortaya çıkmış oldu.
Lübnan’ın sorunları bitip tükenmez. Bu sorunların çözümünde Türkiye’nin de katkı sağlaması normal. Ancak bu katkı ne hakem olmak ne de etrafa ağabeylik rolü takınmakla olur. Bu rol Türkiye’yi birkaç gömlek aşar. Suudi Arabistan ve Mısır’ın bile bu rolü oynayamadığı göz önünü alınırsa, ülkemiz bu bataklıkta Lübnan iç sorunlarının tarafı olmamaya çalışmalıdır. Lübnan siyasal saflaşması kitlesel olarak mezhepler ve dinler üzerine kuruludur. Bu yüzden, taraf olmak ülkemizin inanç çoğulculuğu içinde de açık taraf olmak anlamına gelir. Bu laikliğe de aykırı olduğu gibi, ülkemizin içinde boğulmakta olduğu sorunların azdırılmasından başka bir sonuç getirmez.
Yeni Osmanlıcılık aptallığıyla, Osmanlı milletlerinin başına geçileceğini sananlar, Lübnan bataklığında olsa olsa bir mezhep liderliği elde ederler. O da Saad El Hariri gibi acemi siyasi liderlerin oyuncağı olarak…
Ülkemizin hiçbir siyasi tercihine cevap olmayan “Sünni liderlik” tıkalı bir yoldur. Orijinallerinin olduğu yerde marjinallerin yapabileceği bir şey olamaz. Bu, yeni Osmanlıcılıktan da daha geri bir konumdur. Bölgenin tüm halklarını ve inanç türlerini kapsamayan bir yönelim ilk durakta, kapı dışarı edilerek kovulur. Erdoğan, bilinçsiz yardımcılarının kılavuzluğunda bu risklere yuvarlanmaktadır; dün ona Cemal Abdul Nasır rolünü uygun görenlerin komikliği bu gün ona Sünni liderliği vererek, tepe taklak olmasının yollarını açmaktadırlar.
Türkiye, Lübnan sorunun tek çözüm güzergahı olan Suriye’yle koordineli bir dayanışma içinde bölge halklarının lehine olan önerileri desteklemeyi tercih etmelidir.Bu ona ayrıntılardan da bataklıktan da korur.
Ülkemizin bölgedeki siyaseti eşitlerden biri olarak paylaşım siyaseti olmalıdır. Bunun için, öncelikle kendi iç sorunlarını çözmelidir. Bu olmadan bölgede ülkemizin bir rol oynamasını kimse beklemesin. Kendi sorununu çözemeyen bir ülkenin başkalarının sorunlarını çözme çabası beyhude bir çaba olacağı unutulmamalıdır.
***
17 Ocak 2011’de Suriye’nin başkenti Şehri Şam’da, alışıla gelmiş zirvelerden farklı bir zirve bağlandı. Konu Lübnan.
Lübnan tarihi boyunca kendi iç sorununu çözemeyen bir ülke. Çünkü ne tarihte ne de bu gün gerçek anlamda bir devlet ve ülke olamadı. Olması da çok güç; Lübnan, I. Dünya savaşının galip devletlerince (özellikle Fransa ve İngiltere) Hıristiyanlara ayrı bir ülke olarak, San Remo 18-26 Nisan 1920 mandaterlik anlaşmasına aykırı olarak, Suriye’den koparılarak kurulmuştur. Bu adımdan beklenen, bu günkü İsrail’den istenen roldü; emperyalist çıkarlar için ileri bir karakol olması istenmişti. Ancak Lübnan halkı, ana ülkeden kopmadı, ayrı devletlere sokulan aynı halk herkese ve her şeye rağmen davranış ve yönelim birliği içinde olmuştur; bu uyumu bozan kimi güçlere rağmen genel kural olarak süreç böyle işlemiş ve bugüne gelinmiştir.
İki ülke arasında en büyük kopma ve karşı karşıya geliş, İsrail-ABD ortak üretimi olan “yaratıcı anarşi” tezinin kurbanı olarak katledilen Lübnan’ın Sünni Başbakan Refik Hariri suikastı ardından olmuştur (14 Şubat 2005).
Irak işgal edilmiş ve bu işgalin siyasi etkileri Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak bölgede ikame edilmek istenmişti. On yıllardır hazırlanan planların hedefi, bölgede İsrail’e tam bir egemenlik sahası açıp, enerji kaynakları üzerindeki hegemonyanın güvenli hale getirmeyi amaçlıyordu. Ancak bu plan son şansını kullanarak çöktü.
İsrail’in Lübnan’a savaş karşı açtığı savaş bu amaçla gündeme geldi. Ancak ağır bir yenilgiyle yüz yüze geldi (12 Temmuz-15 Ağustos 2006, 33 gün savaşı).
Bu yenilgiyle BOP çökerken, geride bölge üzerinde korku ve kaygı ortamının hüküm sürmesi amacıyla, başbakan Hariri suikastıyla ilgili olarak kurulan uluslararası cinayet mahkemesinin bir kılıç gibi başlar üzerinde sallanmasına devam edildi.
Ancak savaşta sonuç alamayanların, bu tür oyunlarla da sonuç alamayacağını gösteren etkin bir çaba bir kez daha bölgemizde bu oyunlara geçit olmayacağını gösteriyordu. Son olarak Katar’ın başkenti Doha’da toplanarak bir ortak çözüm bulan tarafların kurduğu hükümet, uzun sürmedi. Saad Hariri hükümeti, 11 bakanın istifasıyla sona erdi.
ORTADOĞUDA ZAYIF HALKA
Bölgemizin Batı yakası patlamak üzere olan bir volkan gibidir. Bölgenin doğu yakası (Irak-Iran- Kürdistan) dingin hale getirilirken, Batı yakası kaynatılmaya başlandı. Bu gelişmeleri takip eden okurlarım, önceki makalelerimde verdiğim sinyalleri hatırlayacaklar; Gazze’ye yeni saldırı planlayan İsrail, ABD ile birlikte Lübnan’ı karıştırmaya devam ediyor diye gelişmeleri özetledim.
Lübnan, 14 Şubat 2005 Başbakan Refik el Hariri’nin katledilmesinden bu güne rahat yüzü görmedi. Hariri’yi katledenler Lübnan kadar bölgeyi de ateş çemberi içine almak isteyenlerdi. Tarihte ilk kez şahıs için özel Uluslararası Cinayet Mahkemesi kuran Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi, her defasında yeniden Lübnan’ın mozaik bileşkesini kanlı bir iç savaşa götürecek bir sathı mail yaratmış oldu. Bu çabalar Irak işgaliyle bölgede başlayan genel stratejilerin bir parçası olarak gelişti. Hala da devam ediyor.
Yalancı şahitlerin ifadeleri üzerine kurgulanan Hariri suikastı iddianamesi, Mahkeme savcısı Daniel Belmarelinde Demoklesin Kılıcı haline gelmiştir. ABD-İsrail senaryolarına uygun dizayn edilen iddianame, önce Suriye’nin suçlanması üzerine kurgulanmışken, sonra bu hedefin isabetli olmayacağı üzerine varılan görüşle yön değiştirdi. Bu kaz direnme örgütü Hizbullah’ın başına çuval geçirmek üzere yeniden düzenlendi. İsrail kaynaklarından uluslararası basına sızan bilgeler, Kanada TV’nin ortaya attığı iddialar, Diplomasi kulislerine sızan bilgiler ve söz konusu mahkeme katiplerinin açık artırmayla piyasada sattıkları ses bantları ve ifadelerden anlaşıldı ki, hedef İsrail’i en çok rahatsız eden Hizbullah seçilmiştir. Dünyanın hiçbir mahkemesi böylesine hukuk dışı çalışmamış, iddianamesi bu ölçüde sokaklardan toplanmamıştı.
Büyük bir istikrarsızlığı beraberinde getiren bu söylemler, Lübnan’da güç bela sağlanan birlik hükümetini de sarsmaktaydı. Bu durum bölgede hiçbir ülkenin lehine değildi. Bunun üzerine Suriye-Suudi Arabistan diyalogu başladı. Tırmanan gerginliğe ve Hariri mahkemesinin yıkıcı etkilerine karşı önlemler alınmaya başlandı. Suudi kralı Abdullah’ın hastalığına rağmen süren bu girişimler, Oğul haririnin ne istediğini bilmeyen, başkası tarafından yönlendirilen yönelimlerince bir kez daha iflasla yüz yüze gelmiş oldu.
Oğul Hariri, Suudi karlının hastalığı kötüye gidebilir kaygısıyla, güç toplamak adına soluğu Beyaz Sarayda aldı. “Lübnan için Arap Girişimi”ni terk eden bu davranış, oğul Hariri’ye masada güç getireceğine, başbakanlığını sona erdirdi.
Beyaz Saraya başbakan olarak giren oğul Hariri, çıkışta hükümeti istifa etmiş buldu. Direnme güçlerinden oluşan muhalefetin tüm bakanları (10 bakan) ve denge bakan diye hükümette bulunan bakanın da istifasıyla hükümet çökmüş oldu.
Bu adım, aynı zamanda, İsrail-ABD ve Lübnan’da dış güçlere bağımlı hareket eden tüm siyasi çevrelere sert bir mesajdı; kurguladıkları oyun başlarına yıkılmış oldu. Muhalefet (tüm direnme güçlerini kapsayan haliyle) Lübnan’ı İsrail-ABD gibi şer güçlerine teslim etmeyeceğini, sonu nereye varırsa varsın, direneceğini bir kez daha ilan ediyordu.
Bu gelişmeler, bölgeyi bir patlamanın eşiğine getirecek potansiyellere sahipti. 7 Mayıs 2008 olaylarında direnme güçlerinin bir anda tüm Lübnan’a hakim olabileceğini göstermesi hala hatıralarda olan bir olaydı. O gün, Fuat Senyora (Baba Hariri’nin maliye bakanı) hükümetinin, direnme örgütünün özel telefon ağını sökmek için talimat vermesi İsrail’e verilmek istenen bir primdi. Ancak bu karar dış güçlere dayanan Senyora hükümetine ağır bir fatura olarak ödetildi. O gün, Oğul Saad el Hariri ve Dürzi lider Velid Canbolat gibi liderler evlerinde tutsak alınmıştı. Ordu da tarafsız kalarak bu girişimi onaylamıştı.
Bu gün ise, 11 bakanın istifasıyla, direnme güçlerinden oluşan muhalefet, dünyaya açıkça bu ülkede İsrail ve ABD oyunlarına yer yoktur demiş oldu.
Hükümet istifası gündeme gelince, mahkeme savcısı Belmar’ın aylardır nedensiz ertelediği iddianameyi, ani bir kararla mahkemeye sunulacağını açıklandı. Bu kararla, bir kez daha söz konusu mahkemenin bir siyasi koz olarak işlev gördüğü ortaya çıkmış oldu.
Lübnan merkezli yayın yapan Cedid TV’nin günü birlik “hakika liks” diye isimlendirdiği belgeleri yayınlamaya başlayınca, Oğul Harir, istihbarat dairesi başkanı Visam el Hasan, yalancı şahit Züheyr el Saddık ve mahkeme savcılarının ortak bir ev oturumunda iddianamenin nasıl şekilleneceği konusundaki sohbetleri de kamuoyuna açıklanmış oluyordu. Böylece baba Hariri suikastı için özel olarak BM güvenlik Konseyi Kararıyla oluşturulan mahkemenin bir sokak mahkemesi kadar kıymeti olmadığı, hiçbir hukuk normu taşımadığı da açığa çıkıyordu (Pakistan’da Benazir Butto suikastına ilişkin kılını bile kıpırdatmayan BM. Güvenlik Konseyinin Lübnan’a yönelik politikası artık açıkça ortaya çıkmış oldu; bu da “Yaratıcı Anarişi”nin bir parçasıydı)
Tam bu kesitte Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, “Lübnan için iletişim toplantısı” adını verdiği girişime Türkiye dahil bir çok ülkeye çağrı yaptı. Bu çağrı somut bir biçim almadan Şam zirvesi çağrısı Lübnan için hızlı bir adım olarak gündeme geldi. Lübnan Cumhurbaşkanı da Şam zirvesinin daha rahat karar alması açısından, yeni hükümetle ilgili meclis guruplarına danışmayı Pazartesi güne kadar (24 Ocak 2011) ertelediğini açıkladı.
Bölgemizin en zayıf ve en kırılgan halkası Lübnan böylece yeniden gerginliğin merkezi, dünyanın siyasal ilgi alanının orta yerine oturmuş oldu.
Tarihi boyunca, kırılganlığın ve anı reflekslerin kaynağı olan Lübnan, yine tarihi boyunca birden çok dış gücün etkisi altında bir kez daha kaderi üzerindeki kara bulutlarla boğuşmaya başlamış oldu.
ŞAM ZİRVESİ
Şam zirvesi, Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halife El Sani, Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad, Türkiye Başbakanı R.T.Erdoğan’ın yuvarlak masa etrafındaki oturumlarıyla başladı. 17 Ocak 2011 saat 14.00 sıralarında başlayan zirve, Arap girişimi olarak değerlendirilen Suriye-Suudi Arabistan’ın Lübnan’la ilgili ortak girişimini ve kararlarını desteklediğini açıklayarak sona erdi. Zirvenin tutumunu açıklamak üzere, Katar ve Türkiye Dışişleri Bakanları Lübnan’da farklı kesimlerle görüşme turlarına başladı.
Bu gelişmeler, bir kez daha Suriye’nin, bölgede olduğu kadar Lübnan’daki siyasi yönelimlerde tartışmasız bir etkinlik olduğunu göstermiş oldu.
Zirve, Lübnan için çizilen yol haritasını, tüm siyasal güçlerin ve mozaik dokunun siyasi karara katılımını ön gören yaklaşımlarını onaylamış oldu. İstifa eden hükümetin kuruluşunda önemli rol oynayan Katar Emiri’nin bir kez daha bu role soyunması, Lübnan’da siyasi yönelimlerin belli bir standart kazandığını da göstermiş oldu. Olmazsa olmazlar, bu zirvede de belirlenmiş oldu.
Zirvede Türkiye’nin yer alması önemli. Ancak bunun çok doğru olarak kavranması gerekmektedir. Ülkemizde basının yalan kurgular üzerine oturtulmuş tahayyülleri, bu türden yer alışı zıvanadan çıkmış akıl yorumlarıyla servis yaptığı bilinmektedir. Bu zirvelerde Türkiye’nin var oluşu kimilerinin sandığı gibi, ihtiyaçtan ya da olmazsa olmazlarla ilgili değildir. Tersine, kendini olmazsa olmaz sanan özelikle Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelere karşı, Suriye’nin bölgedeki müttefikleriyle aldığı bir duruşun ürünüdür. Suriye bunu özelikle yapmaktadır. Bunu anlamak için, bölgede Türkiye’nin siyasal sahaya nasıl geçirildiğini doğru algılamayı gerektirir.
Tarih 20 Mart 2003
Irak savaşı ve ardından gelen gelişmeler bölgenin kimyasını alt üst etmiştir. İsrail’in Lübnan’a saldırısı ise Arap üçlüsü, Mısır- Suriye ve Suudi Arabistan net çizgilerle birbirinden koptu. Gerginlik öyle bir boyut aldı ki, kararları Arapların kaderinde bir köşe taşı olan bu üç ülke, diplomatik ilişkileri kesecek kadar birbirine karşı sertleşti.
Bu dönem Türkiye Suriye ilişkileri hızla iyileşmeye başladığı dönemdir. A. Öcalan’ın Suriye’den çıkışı sonrası iki ülke arasında buzların çözülüşü, güvenlik anlaşmalarıyla süren limoni süreç, Cumhurbaşkanı Sezer’in Hafız el Esad’ın ölümü üzerine taziye ziyaretine gelişi, ilişkilere hızla yeni bir muhteva kazandırdı. İslam Ülkeleri Konferansı başkanlığına Türkiyeli İhsan Ekmelleddinoğlun getirilmesinde Suriye’nin oynadığı rol bu açılımı hızla yükselten bir etmen oldu.
Bu süreç, 3 Ekim 2010 tarihli ortak hükümetler toplantısının Lazkiye’de yapılmasına kadar sürdü. Bu toplantıda Türkiye tarafı MİT’in hazırladığı Suriyeli Kürtler dosyası gündeme geldi ve iki ülkenin iki ayrı algı üzerinde sorunları çözen yaklaşımlarının belirgince ortaya çıkmasını sağladı.
Türkiye, olumlu gidişi istismar edecek bir dayatmayla bu dosyaları ortaya koyunca, Suriye’nin bilinen ilkeli duruşuyla yüz yüze geldi. Burası Ortadoğu ve on yıllar içinde oturmuş ilkelerin devletlere kazandırdığı bir kimlik vardı. Suriye Kürt sorununda diyalogu, sık sık af yapmayı, halkıyla barışmayı temel alıyordu; kovuşturmalar, zindanlar, yasaklar, kanlı operasyonlar, 200 yüz yıldır süren kanlı Kürt kıyımları ise Osmanlıdan bu güne Türkiye’nin Kürt politikasını oluşturuyordu.
İki ayrı devlet iki ayrı algı ve tarih yüz yüze gelmişti. Bu, ilişkilerde ani bir soğuma yarattı. Erdoğan, 11 Ekim 2010 tarihinde ani bir ziyaretle Suriye’ye geldi. Esad’la görüştü, meşhur ortak basın toplantısında anlayış farklılıkları tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kürt sorununda şiddeti esas alan yaklaşımla diyalogu esas alan yaklaşım karşı karşıya geldi. İşte o gün bu gün, iki lider bir araya gelmedi. Birçok gözlemcinin dikkatinden kaçan bu ayrıntı uzun bir yazının konusudur.
Gelişmelerin bu özet anlatımına eklenmesi gereken en önemli unsur, Türkiye’nin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yazdığı “STARTEJİK DERİNLİK” kitabında da dile gelen, yeni Osmanlıcılık mantığıyla bölge ülkeleri ve halklarını bir kez daha tek millet çıkarları için istismar etme algısıdır.
Bu algı, bölge ülkelerinden hiç birini aldatacak sihirli değneğe sahip değildir. 400 yıllık Osmanlı tarihinin kıyımları, Türkiye’den bakışla sanıldığı gibi İslam ümmetine hizmet olarak algılanmıyor. Tam tersine, eli kanlı Osmanlının Arapları 400 yıl geri götüren karanlık çağları ifade ediyor.
Osmanlı karabasanı olmasaydı, Arap alemi çağdaş dünyanın tüm gelişmelerine aynı anda sahne olabilecek potansiyellere sahip olduğu belirtilmektedir. Bölgemiz, ülke ve halkları Osmanlı kadar, Türkiye cumhuriyetinin II. Dünya savaşı sonrası, Bağdat Paktı, CENTO ve NATO adına nasıl bir Arap düşmanlığı ve İsrail yandaşlığı yapıldığını da unutmamıştır;
Nasır hareketine karşı İngiliz casusluğu yapan Türkiye Mısır Büyükelçiliği olayı (1956), Irak devriminde kralcılara destek (14 Temmuz 1958), Lübnan iç savaşında (1958), İsrail-Arap savaşlarında (1967-1973) İsrail yanlısı tutumlar ve ABD üslerinin Araplar aleyhine kullandırılması bu bölge halklarının hafızasında çok derin izler bırakmıştır.
Türkiye bu geçmişiyle yüzleşmeden ne Suriye ne de Mısır’la gelişen iyi ilişkileriyle bir sonuç alamaz. Bu kaygıları gidermek öyle kolay olmayacaktır. Ancak siyasetin denklemleri gereği, bir araya gelişler, iyi niyetler adım adım bu sonucu üretebileceğini de unutmamak gerek.
YENİ OSMANLICILIK MI? MEZHEP LİDERLİĞİ Mİ?
Yeni Osmanlıcılık, Türkiye’nin handikabıdır. Yeni Osmanlıcılık ortak bölüşüm, eşitlerin ortak girişimine değil, her ortaklığı tek ulus lehine yontmak üzerine kurgulanmıştır. 21. Yüzyıl referanslarıyla bunu yapmanın gerçeği değiştirmeyeceği açıktır. Başlangıçta çok iyi bir hava verse de sonuçta toptan bir çöküş kaçınılmazdır. İsrail’in “Ortadoğululuk” adı altında ikame etmeye çalıştığı bu önerme, bölge halkları tarafından çoktan deşifre edilerek ret edilmiştir.
Yeni Osmanlıcılığın bölgemizde deşifre edildiğine ilişkin birçok Arap aydını etkili makaleler yazdı. Türkiye’nin bu yöndeki eğilimlerinin sonuçsuz olduğunu, yapıcı değil yıkıcı olacağını ifade etti.
Türkiye’nin Osmanlı aklıyla bölgede geliştirdiği olumlu ilişkileri sonuna kadar götüremeyeceğini gösteren bir dizi gelişmenin, yeni Osmanlıcılığın, Sünni liderliğine gerilemesini getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Yeni Osmanlıcılık diye yola koyulanların, Lübnan gibi küçük bir ülkenin, acemi oğlanlarınca oluşturulan mezhep temsilciliklerinin bir uzantısı olma yönünde gerilediği belirginlik kazanmaya başlamıştır (bunda Harir ailesinin Türkiye’deki yatırımlarının, basın, Telekom gibi büyük iktisadi etkinliklerinin de rolü olduğuna işaret etmek gerek)
Buna rağmen, Erdoğan’ın Şam zirvesine oğul Hariri’yi kurtarmaya gittiğini iddia etmek güç. Bu, Erdoğan’ı birkaç gömlek aşan bir konumdur. Erdoğan’ın da buna niyeti olmadığını biliyoruz. Ancak Irak’ın işgali sonrası, Sünni mezhep etkinliğinde önemli ve tarihi bir gerilemenin yaşandığı bilinmektedir; direnmenin temel gücü olan bu mezhep kökenli siyasal hareketler, hızla Mısır-Suudi Arabistan hattına kayarak, “ılımlı” siyasal eğilimlere dönüşmüştür. Bölgede, Iran, Suriye, Lübnan, Filistin direnme güçlerinden oluşan direnme etkinliği, daha çok Şii-Alevi eksene kaymıştır. Filistin ve kimi Lübnanlı direnme güçlerinin Sünni taban üzerinde yükselişleri olmasına karşın ana güç budur.
Türkiye, yeni Osmanlıcılıkta bir sonuç bulamayınca, önüne gelen bölgenin Sünni liderliğine soyunmak istemesi bir ihtimaldir. Özellikle acemi oğlanların sıkıştığı yerde Türkiye’yi böylesi bir sürece sürüklemeleri mümkün görünmektedir; bölge siyasetinde Türkiye’nin önünde duran en önemli sınav burada belirginleşiyor.
Bu noktada ülkemizin tarih bilgisi olmayan, bu nedenle tarihle yüzleşme kaygısı taşımayan yöneticilerinin bilmesi gereken şey, 1400 yıllık polemiklerle, ortaya çıkan sorunlara cevap aramakla inancın atomlarına değil onun da içinde yer alan ayrıntılarına sızmış, Sünni mezhep öğretisinin öncüsü Suudi Arabistan ve Mısır oldukça bu alanda da kimse bir heves içinde olmamalıdır. Henüz Arapça okumasını bile bilmeyen din adamlarıyla bu sürecin yanından bile geçilemeyeceğini bilmek gerek. Türkiye’nin kuruluş felsefesi de böylesi bir girişim önünde önemli engeldir.
Bu alan gerçek bir bataklıktır da. Böylesi bir ısrar bataklığa gönüllü olarak yatmak anlamına gelir.
Bölgemizde ve dış politikanın tüm alanlarında yeni Osmanlıcılık bir iflas siyasetidir. Bu siyaset kadar mezhep liderliğine soyunmakta bir bataklık siyasetidir. Kanlı süreçlerin içine ülkeyi sürükleme siyasetidir.
Ülkemizi bu yanlış siyasi algıyla, Balkanlardan Kafkaslara, Orta-doğuya her alanda, ilk süreci balayı gibi gelen ilişkiler geliştirmektedir. Dün Kafkaslarda iflas eden bu siyaset, ülkelerin iç işlerine karışarak darbeciliğe kadar uzanan bir müdahale siyasetine sürüklendi. Siyasetin böylesi sürüklenişleri, kimi kötü niyetli kişi ya da temsilcilerin değil, siyasi perspektif mantığının kaçınılmaz sonucudur. Bunu iyi bilmek gerek. Yanlış, şahısların niyeti değil, siyasetin yönelimindedir.
Bu yönelimin birikimleri belli bir süre sonra, ülkemizin başına, bir dizi sorunu yıkacağı açıktır. O da, Osmanlı aklıyla tüm bölgeleri ele geçirelim derken, tüm bölgeleri kaybederek ülkemizin dar sınırları içinde kaskatı olmasını getirecektir.
Hesapsız ve tek boyotlu çakarcı açılımın sonu, her şeyi kaybetmektir.
LÜBNAN BATAKLIĞINDA TUTUM
Bu gün Lübnan konusu gündemde. Burada çok daha dikkatli olunmalıdır.
Lübnan bir bataklıktır, Bu bataklıkta tafrasızlık yoktur. Taraf olmak ise yerli olmayı, köklü bir siyasal geçmiş üzerinde rol oynamayı gerektirir. Arapların lider ülkesi olduğu sanısında olan Mısır bile, bu bataklıkta eriyip gitti. Bu gün, Mısıra dönüp bir şey soran bile kalmadı. Mısır, İsrail yanlısı onursuz politikalarıyla bölgeden tamamen silindi, tecrit oldu.
Suudi Arabistan, ağzını açtığı kesesine, Haririlerin ikinci anavatanları olmasına, tek tek milletvekili ve bakanları satın almasına rağmen bu bataklıkta ciddi bir siyasi etkinlik gösterememiştir. Karl Abdullah, kendi adını bu sürece koymasına rağmen, taraflar arasında bir denge ve anlaşma zemini yaratamadı. Hastalığı ağırlaşınca, ilk tekmeyi, oğlu gibi gördüğü ve etkisi altından çıkmayan diye bilinen Saad el Hariri’den yedi.( Erdoğan’ın dikkatine)
Lübnan bataklığı Suudi çabalarına bile mezar olmuştur. Türkiye bu bataklıkta hiçbir şey yapamaz. Ancak bu, bölgede seyirci olmak anlamına gelmiyor.
Bölge saflaşmasında, gerçekten kendi ve bölge halklarının çıkarları için direnen güçlerle ortak tutum almak büyük öneme sahiptir. Bu da, İsrail ve ABD’nin bölgede geliştirmek istedikleri dayatmacı, böl yönet, yaratıcı anarşi gibi kirli senaryolara karşı duran güçlerle omuz omuza olmaktır. Ülkemizin malum statüleri buna engel olsa da bunu başarmaya çalışmak halkımızın çıkarına olan tek tutumdur.
Bölgede adil ve kapsayıcı bir barışı, Filistin halkının haklarını, İsrail işgallerini sona erdirmeyi temeline oturtamamış bir siyaset, bölgede iflasa mahkumdur.
Bu nedenle ülkemiz, bırakalım yeni Osmanlıcılığı ya da mezhep liderliğini, öncelikle kendi iç sorunlarını barışçıl ve demokratik yollarla çözmeyi başarmalıdır. İç sorunlarını çözemeyen bir ülkenin bölge sorunlarında ciddi bir rol oynaması mümkün değildir. Zirvelerde lider sayısını tamamlamak için yer almakla etkin bir siyasi rol oynanamaz.
Bölgemiz, böylesi hafif duruşları parmağında oynatacak siyaset dehalarının mekanı olduğu unutulmamalıdır.
17 Ocak 2011 Pazartesi
HİZBULLAH(Made in Turkey)
Mihrac Ural
10 Ocak 2011
“Ümmeti Mahammediye” adı altında tek ulusçu çakarlar için istihdam edilen Kürt kökten dinciliği, sonunda kendini bir biçimde Hizbullah adı altında ifade etti. Derin devletin malum komplolarının bir kuklası olarak, insanlık suçları işledi, ölüm denklemlerinde eli kanlı bir doğum yaptı.
Bu doğum, derin devletin izlerini omuzlarına yüklemiş olsa da tarihsel bir zorunluluktu; Kürt uluslaşma evriminin inkişafında ortaya çıkacak farklılıklardan biri de böylelikle siyaset sahnesindeki yerini almış oldu.
Derin devletin çirkin oyunlarıyla bir araç olarak kullanılıp atılan ve belki bir kez daha bu oyunun kuklası olma ihtimali içinde olan Hizbullah ya kendi tarihiyle yüzleşecek ve bunu aşacaktır ya da aynı çarklara su taşıyacaktır. Bunu birlikte göreceğiz.
Her halükarda ülkemizin iki önemli tehlikesinden söz etmiştim; Alevilerin Türk milliyetçiliğine ve Kürtlerin dini siyasete alet yapanların kapanına düşme riski, bu iki tehlikeyi tanımlıyor. Bu bir anlamıyla Hizbullah’la da ilgili bir konudur.
Yaklaşan seçimler, Kürt halkını tüm tayflarıyla birleştirirken bu risk daha da artabilir, buna çok dikkat edilmelidir.
Hizbullah’ın en azından tarafsızlaştırılması için geliştirilecek adımlar hiçbir zaman bu riskin kapanına düşüşü getirmemelidir.
Ortak ülkemizde tüm halkların demokrasi ve özgürlük talepleri geleceği, barış içinde bir arada güvenceye alacak projelerle ikame edilebilir. Farklılıkları hazmedemeyecek, köktenci algılar bu gerçeğe kendilerini adapte etmeden, bu sürece katabilecekleri bir şey olamaz tersine zarar verirler.
Buna rağmen Kürt İslam ümmetinin bir biçimde kendini ifade etmesi, doğal bir evrimin sonucudur, bu gelişme her yöneyle hesaba katılması gereken bir veridir.
***
Yaşar Kaya, bir röportajda Kürt burjuvazisi üzerine sorulan soruya “neden Kürtlerin de burjuvazisi olmasın neden Kürtlerin de kendi Rönesansları, aydınlama çağları olmasın” mailinde bir cevap verdi.
Kürt siyasal tarihinin önemli isimlerinden biri olarak Yaşar Kaya, önemli ve bir o kadar haklı cümlesinin geniş anlamda yorumlanacak özelikleri olduğunu belirtmek isterim.
Evet neden olmasın?
Olmaması zaten mümkün değil. Bir ulus gerçek anlamda bir ulus ise bütün özellikleriyle inkişaf edecektir. Burjuvazisi de Hizbullahı da gelip sahnedeki yerini alacaktır.
Türkiye devrimci hareketinin her tür boy ve soydan devrimci hareketi sonuçta Kürtleri temsil edemedi. Kürtleri içselleştiremediği için ya da içselleştirse bile sonuçta var olan Kürt gerçeği kendi devrimci hareketini oluşturma zorunluluğu gereği, bu halk kendi devrimci siyasal değerlerini ortaya kayması kaçınılmazdı. PKK bunun sonucudur. Bu tarihsel gerçeğin çok doğru algılanması gerekli.
Ortak örgütlenme, bu anlamıyla tarihsel olarak gerçekçi olmadığı kadar birinin diğeri üzerinden rant elde etme girişimi biçimini de alabilir. Bu nedenle,hiçbir gerekçe ayrı bir varlığa ait olan bir özgün yapılanmayı tutsak edecek bir biçim içinde tanımlama ya da var etmeyi sonuna kadar sürdüremez.
Kürtlerin ayrı örgütlenme çabaları, 200 yıllık tarih içinde her zaman önde olan bir eğilim olarak belirmiştir. 20.Yüzyılın Marksist-Leninist formasyonları içinde sınıf mücadelesi adı altında ortak örgütlenme önermeleri ise bir aldatmacadan öteye geçememiştir; bu gün bile aynı ısrarı sürdüren sol milliyetçilik, sözde “sınıf mücadelesinin bölünmemesi için” iddiası altında bir milliyetçilik tezahürü olarak belirir. Egemen ulus işçi sınıf, bu söylemde ezilen ulus işçi sınıfını kendi çıkarları için kullanmakta bir sakınca görmez.
En ağdalı söylemlerle bu günde örtülmek istenen gerçek, bir ölçüye kadar sınıf mücadelesini gerçek içeriği ve tarihi misyonunu doğru kavramamakla yakından ilgilidir. Tarihi boyunca hiçbir tarihsel devrim gerçekleştirmemiş sınıf mücadelesine böylesi hayali roller yükleyerek varılacak yer, egemen ulusun egemen işçi sınıfı kanalıyla ezilen ulus ve işçi sınıfını esir etmeye devam ettiği yerdir.
Her varlık ayrı bir varlıktır. Kendini üretimin ya da toplumun belli bir düzleminde kapsadığı yer itibariyle maddi bir gerçeklik ya da kültürel, siyasi bir duruş olarak ifade etse de her varlık ayrı varlığına ait bir alan oluşturur. Bu alan o varlığa ait bir kimlik belgesidir.
Ayrı varlık olarak kendini ifade edemeyen varlıklar ise, bir dişlisi olacağı varlık sisteminde kendini konumlarken o bütünün bir parçası olarak sürdürür.
Kürt ulusu inkişaf ederken tüm renkleriyle maddi ve kültürel dokularıyla ve bu bütünü içinde yer alan her etkinliğiyle ortaya çıkmıştır. Bu süreç çağdaş örgütlenme ve mücadele etkinlikleri içinde de kendini bu biçimde ayrı bir varlık olarak göstermiştir.
Ortak bir devlet çatısı altında yer almış olmak, mücadelenin ortak hedefe yönelik olması hatta taleplerin demokrasi ve özgürlük paydasında eşitlenmiş olması bile, ayrı olan varlıkların özgün örgütlenmelerini ve özgür mücadele etme eğilimlerinin önünde bir engel olamaz. Çünkü bu davranış ve kurumlaşmanın dinamikleri, kendine özgü bir varlığın ürünüdür.
Bu tezahür dün değil de bu gün çok daha bariz bir biçimde ortaya çıkması, bu gerçeğin varlığını değiştiren değil zaman olarak olgunlaşmanın ancak bu kesite denk düştüğünün ifadesidir.
Derin devlet eliyle eli kanlı bir örgüt olarak da olsa Hizbullah’ın tarih sahnesine çıkışını bu çerçevede doğru algılamak önem taşır.
ÜMMET
Hizbullah neyin nesi.
Bu makalenin konusu basında afişe olmuş eylemler ya da bu eylemlerin failleri olarak Hizbullah değil. Bunun üzerine çok şey yazıldı çizidi daha da fazlası yapılacak.
Konumuz bir ulusun tüm renkleriyle kendini siyasal arenada temsil etmesi olaydır. Yakın ve benzer bir örnek verecek olursak Filistin davası bunun için biçilmiş kaftandır; El FETİH örgütüyle başlayan özgürlük savaşı, Marksist örgütlerle devam etmiş, bu gün bu mücadele öncekilerle birlikte HAMAS, CİHAD gibi İslami örgütlerin de etkinliğiyle devam etmektedir.
Arada farklar az değil ancak genel bir bakışla, durumun benzerliği çok açıktır. Kürt siyasal yelpazesinin inkişafı, yaşanmış bin yıllık bir ortaklık geleneği, ortak din, hatta ortak mezhep paydası altında olmasının yarattığı geciktirici engelleri önemle saymak mümkün. Bunlara, İslam dininin bir “ümmeti Muhammediye” dini olarak birleştirici önermesinin ulusal inkişafta oynadığı dizginleşici etkileri de saymak yanlış olmayacaktır ki makalemizin konusunun esası da buna dayanmaktadır.
Bunu anlamak için, bunu algılamak ve sıkıntısız hazmetmek için çok önemli bir gerçeği bilmek gerek.
Bu gerçek, son makalelerimde sık sıkı işlediğim İslam’da “ümmet” ve ülkemizde ümmetti yadsıyan tek milliyetçi dini algı merkezlidir.
Makalemi kısa tutmak için çok kapsamlı olan ümmet mevzusuna uzunca girmeyeceğim.
“Ümmet”, İslami inanç argümanının temel taşıdır.
Hz. Muhammede’in bir hadisi “La farka beyn acemi ve Arabi illa bittakva” der.
Yani, Allah indinde Arap’la, Acem’i (İranlı, yada her hangi bir millet) arasındaki tek fark, takvadadır (Takva= inanç içerikli, tanrıdan korku ya da çekincedir, onun emirlerini yerine getirip getirmemededir)
İslam’ın kendi ümmeti vardır. Kuranda onlarca ayette çok farklı anlamlarda geçen ümmet kavramı birçok biçimiyle toplulukları ifade eder. Irk, dil, inanç, iyilik kötülük toplulukları olarak da ifade edilir. İnsanlığın bir ümmet olduğu (“İnsanlar tek bir ümmetti” Bakara-213).ve sonra ümmetlere ayrıldığı da ifade edilir.
İslam da bu ümmetlerden biridir. “Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu Kitab’ı gerçekle indirdik. Artık onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma! Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat verdiği nimetlerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyleyse iyiliklerde yarışın…” (Maide - 48)
Ümmeti Muhammediye, Kuran’da vahiyle inmiş ayetlerde belirlenen inanç sistemine, peygamberin yaşamı boyunca yapılmasını uygun gördüğü sünnet denilen ameline, İslam bilginlerini icma kararları ve kıyaslarına uyan insan topluluğu olarak belirlenebilir. Bu topluluk, özgünlüğüyle, dil, gelenek ve görenek, coğrafi farklılıkları önemsemeyen olduğu iddiasında, inancın birleştirdiği bir topluluktur.
Bu veriler, gerçek anlamda hiçbir zaman, farklı toplulukların İslam adı altında “Ümmeti Muhammediye” olarak bir ve birlik olmalarını sağlayamamıştır. Ulusların, ulusal sınırların ve ulusal devletlerin tarih sahnesine çıkmadan önceki kesitlerde, farklılıkların bir imparatorluk altında, hatta teokratik imparatorluklar altında toplandığı kesitlerde bile İslam ümmetini bir ve birlik tutamamıştır.
Ümmet, inanç kardeşliği, Müslüman kardeşliği gibi revaçta olan tanımların kullanılması bir ve bütünlük olmayı hiçbir zaman ikame edememiştir. Egemen olanlar kendi dar ümmetlerini İslam ümmeti diye diğer ümmetler üzerinde bir hegemonya aracı olarak kullanmıştır. Bununla da kalmayıp İslam olan aynı din ve mezhepten devletler birbiriyle kanlı savaşlara girmiş birbirini yıkarak tarih sahnesinden silmiştir; denebilir ki, küffarın (Müslüman olmayanların) İslam ümmetine verdiği zararın, yıkım ve ölümün binlerce katını aynı ümmetten olanların birbirine vermiştir.
İslam, inanç birliği hatta aynı mezhepten olma bile farklılıkları bir ümmet içinde birleştirememiştir. Bu Hz Muhammed dönemi için bile geçerli bir tespittir, o da, peygamberin ölümü ardından ortaya çıkan bölünmeler peygamber döneminde olgunlaşmış ve hemen sonrasında inkişaf etmiş ayrılıkları ifade eder. Bu ayrılıklar üstelik aynı ümmetin en dar halkasında, Haşimi-Emevi-Abbasi gibi aileler arasında bile vuku bulmuştur. Bu yanıyla İslam, tarihinin hiçbir kesitinde farklılıkları birlik ve bütünlük içinde tutma başarısı gösterememiştir.
Bu anormal bir durum değildir. Dini inanç etrafında bir ümmet oluşturmak, daha dar veriler üzerinde oluşturulacak bir ümmetten çok daha zorludur ve bir ütopya olmaya mahkumdur. Çıkarlar dünyası, yaşamı oluşturan en küçük halkadan itibaren müthiş bir bencillik içindedir, bu bir var oluş mücadelesidir de. Bunu ortak kültürel algılarla aşmak ise tarihin evrimiyle uyumu gerektirir, ulusların tarih sahnesine çıkış şafağında ümmet bir ulusu temsil ettiği oranda anlamlıdır; bunun içinde de egemen olan ve ezilenler olmasına karşın, dil ortaklığı, coğrafi birlik, ekonomik üretim ağı birliği ve bunun ortak bir pazarda dönüşümü gibi sağlam yapıştırıcılarla tutunabilmiştir.
İnanç ise, uhrevi algılarıyla, maddi yaşam dünyası karşısında her zaman hezimete uğramıştır; bu hezimeti örtmek için, vekaleti hangi noterden alınmış belli olmayan Allah adına hüküm sürmek hiçbir zaman çare olmamıştır.
İslam çimentosu, hiçbir harcı tutacak kadar yeterli bir alaşım değildir, hangi harca katıldıysa boş çuval misali dik durmamıştır.
İslam, ulusal devletler, ülkeler, coğrafyalar sürecinde yedek teker olarak işe koyulmak da istenmiştir. Farklı ulus ve azınlıkların bir ulus olarak özümsenemediği, asimile edilemediği dolaysıyla kendi uluslaşma sürecinin bağımsızlık dürtüleriyle özgür yaşama istemi karşısında birleştirici bir rol oynayabilir diye kullanılan din (Özellikle İslam dini) bu sınavında da başarısız olmuştur. Bu konuda ülkemiz en iyi örneklerden biridir.
Daha doğru bir tanımlamayla, din birlik için ilkelerini önermiş ve buyurun bunlar etrafında bir ve bütün olun demiştir. Kurandaki ayetler de buna işaret ediyor. Ancak, dar ulusal çıkarlarda anlamını bulan milliyetçilik, bu ilkeler etrafında birleşme eğilimindeki diğer tüm ümmet türlerini kendi uydusu ve çakarlarının bir paravanı halene getirerek hükümranlığını kuruyor böylece önerme patrik anlamda ve tarihsel yeterli olgunluk olmaması nedeniyle iflasla yüz yüze kalıyor.
Her iki halde de din siyasetin bir paravanı olmaktan kurtulamıyor. Ümmeti Muhammediye bu anlamda kocaman bir hayal olup çıkıyor.
KÜRT ÜMMETİ’NİN İSLAMİ ZUHURU
Çok gerilere gitmeyeceğim. Abbasi döneminde Kürt etkinliğine ve Kürtlerin ağırlıklı olarak Şafii olmasında bunun rolü ve bu güne dek Kürtlerin kendilerini Abbasi soyundan sayma eğilimlerine değinmeyeceğim (Bu soy bağının en azından dini bir soy bağı anlamında da olsa ).
Konumuzu yakından ilgilendiren yanıyla bu süreçte Said-i Nursi ile birlikte başlayan “Nur Risaleleri”yle ideolojik literatürünü oluşturan Nurcu hareket, makalemi ilgilendiren konunun tarih kökü için yeterli bir derinliktir.
Hizbullah’ın geçmişi, ümmeti Muhammediye illüzyonuyla Kürtleri egemen milletin tek boyutlu İlkel çıkarları etrafında örgütleyen dini siyasete alet eden bir harekete dayanır. Bu hareketin geçmişi ya da ideolojik temelleri ise, bir Kürt din adamı olan, Osmanlının I. Dünya savaşına katılışında padişah adana okunan cihat fetvasının yazarı Said-i Nürsi’dir.
Said-i Nursi din bilgisiyle dönemin en parlak din hocalarından biridir. Said-i Nursi, uzun süren zindan, ölümü ve cesedinin devlet eliyle yok edilişi sonrası (cesedi birkaç farklı yerde gömülüp çıkarılmasından sonra yakılıp, küllerinin Kıbrıs açıklarında denize serpildiği söylenir), talebelerince oluşturulan Nurcu Hareket üzerinden izini sürdürür.
Bu tarihi kökler üzerinden bu güne gelen Fethullah Gülen’nin cemaati, ülkemiz tarihinin en kapsamlı Amerikan yanlısı, bir zamanların anti-Komünist dernekleri adı altında dünden bu güne süren demokrasi düşmanı milliyetçi, yeni Osmanlıcı bir harekettir.
Bu hareket bir biat hareketi olmasına karşın, ümmeti muhamediye’yi tek ulus çıkarı etrafında yeni- Osmanlıcılık adı altında sürdürme amacı içindedir: Bu hareketin kirli çabaları üzerine birden çok makale yazan bu satırların yazarı, son dönemin siyasal olaylarında temel aktör olarak eski, Ergenekoncu derin devlet yerine, yeni derin devletin temel şebeksini oluşturmaktadır.
Cemaat, Nurcu olmakla öğünür, ancak ideolojik önderinin Kürt olduğunu gerçeğini örtemeye çalışır; Soranlara sözlü cevaplarda “iki Said-i Nursi var Kürt olanın bizimle ilgisi yoktur“ diye cevap verilir. Bu inkara rağmen nurcu hareket fakir Kürt çocuklarını kuşatmada ve din adı altında asimile etmede yoğun çabaları olmuştur. Ümmeti Muhamediye burada da tek ulusçu çarklara su taşımıştır.
Kürt Hizbullah, işte bu hattın ümmetlere bölünmesiyle oluşmuştur. Gelişmesinin belli bir olgunluk seviyesinde Kürt İslam inancının kendi ayrı varlığına bir İslam ümmeti oluşturma çabası olarak siyasal sahneyi çıkarılmıştır. Bu çıkış Kürt ulusunun inkarı üzerinde olması nedeniyle de ölüm denklemleri üzerinde olmuştur; insanlık dışı vahşet katliamlarının sahibi olarak beliren bu tabloda Hizbullah, derin devletin denetiminde Kürt özgürlük hareketinin önünü kesmek için bir maşa olarak sürece sürülmüştür.
Ancak böyle olsa da bu gelişme, bir ulusun kendi farklılıklarıyla tarih sahnesinde kendini ifade etme unsurlarından biri olarak görülmelidir. Olguları sosyolojik açıdan, tarihin gerçekçi verileri olarak algılamak onları örten sansasyonel etkilerle değerlendirmekten daha önemlidir. Cumhuriyet ulusal devleti kurarken Sebatistlerin (“Yahudi dönmeleri”) rolü üzerinde çok şey yazılır; bunlar doğru olsa da Türk ulusu, bir ulusal devlet kurma olgunluğuna gelmemiş olsaydı bu asla olamazdı. Bu örnekte olduğu gibi, derin devlet Hizbullah’ı yoktan var etmedi. Konumuza dönecek olursak.
Kuranda “Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyleyse iyiliklerde yarışın” (Maide 48) denilerek insanlığın ümmetlere ayrıldığını ve bu ayrımın her ümmetin bir imtihanı olarak gerekleşeceğini ifade ediyor. Bu bir yanıyla birden çok İslam ümmeti olacağına da bir işaret sayılabilir.
Kuranda,
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat-13)
Bu yanıyla, Kürtleri ne tarihsel ne tek ulus devlet ne de tek vatan koşullarında asimile ederek içinde eritememiş olan egemen ulus, Kürtlerin inkişafı yoğunlaştıkça bunu ifade eden etkinliklerle yüz yüze kalması kaçınılmaz olacaktır.
Bu yüz yüze kalış aynı zamanda Kürt ulusal etkinliklerinin tümü için de geçerlidir; PKK’da, BDP’da bu gerçekle yüz yüze kalmıştır demek yanlış olmayacaktır.
Hizbullah olayı da tam bu noktada anlam kazanıyor.
Kürt uluslaşma süreci ve siyasal özgürlük yönündeki mücadelesi bu yanıyla olgunlaşıp, ayrışmasında yeni doğumlar yaptığı görülmektedir.
Olguları nesnel açıdan tanımlamamız gerekiyorsa, tarihsel durum budur; Kürt dini akımları gelişmekte ve bir ulus olmanın tüm tayfını üreten canlı bir organizma olarak Hizbullah’ın da siyasal sahneye çıkışı kaçınılmaz oluyor.
Yeterli dinamiği varsa, Kürt ulusu içinde yer alan tüm farklılıkların (Kürt Alevi gücünün ya da Zazaların da) tarih sahnesine çıkışı gündeme gelebilir. Bu Kürt özgürlük hareketinin gelişimine bağlı olduğu kadar, bu süreçte egemen ulusun baskı ve kovuşturmasının düzeyine de bağlı olacaktır (siyasi açıdan bu inkişaf demokrasi ve özgürlük sürecine aykırı olmaması önem taşır)
Ancak tarihin tüm deneyleri gösteriyor ki, bir ulus uyanıp ayağa kalkmışken bu güçlerin tümü ortak bir bölen etrafında, demokrasi ve özgürlüğü kazanmaya yönelir. Hizbullah’ın geleceğiyle ilgili belirlemelerimiz de bu zemin üzerinde olacaktır: bu daha çok Kürt ulusunun iç dinamikleri, siyasal etkinliklerinin ilişki ve çelişkilerince belirlenecektir. Kimsenin dışarıdan gazel okuma hatasına düşmemesi gerektiğini bir kez daha altını çizerek belirtmek gereklidir.
Bu çıkışı engellemek için çırpınan egemen ulus yönetimleri, dini akımları kullanmasına karşın iflas etmekten Kurtulamamıştır.
Dini siyasete alet ederek, İslam’i toplumları ümmet adı altında birleştirecek tek çimento olduğu iddiasıyla Kürt ulus gerçeğini bin bir biçimde inkar edenler, kendi İslamlarına alternatif bir Kürt İslam’ı üreterek cevap vermeleri manidardır. Buradan da dinin ümmetle ilgili tarihsel işlevine ilişkin yaptığımız soyutlama bir kaz daha yerli yerine oturmaktadır; İslam ümmeti söylemi egemen gücün çıkarları için diğer toplulukları aldatma aracından başka bir şey değildir. Ülkemiz somutunda böylesi bir ağırlığı ve rekabeti Kürt Hizbulah’ı kaldırıp kaldıramamasının bir önemi yoktur, adı ne olursa olsun bu geçek er ya da geç, bir biçimde gerçekleşecek.
Bu ayrışmanın en sert, en uç çıkışlarla başlaması da eşyanın tabiatına uygundur.
Dipten gelen dalga, doğada da toplumlarda da böylesine acımasız ve kanlı gelir ve sonra yerli yerine oturdukça normale döner. Bu açından ele alındığında Hizbullah’ı algılamak için, işlediği cinayetler ve insanlık dışı korkunç eylemleri tek boyutlu algılamak yeterli değildir.
Hizbullah bir icram şebekesidir. Üstelik bunu, çarpıtılmış din algısıyla da yapıyor. işlenen insanlık suçları İslam açısından da asla onaylanmaz bir şeydir. Ancak bu tusinami bir biçimde dinginleşerek, kendi özgün yerini kendi “ümmeti” içinde bulacaktır.
Nitekim, yorumcuların, avukatlarının dile getirdiği gerçek de bu yöndedir. Teknolojinin, sanal dünyanın yarattığı değerleri kullanarak, bilişim çağını küreselleşme ortamında kendi siyasal tercihleri için çırpındıkları da bilinmektedir.
ORTAK ÜLKEMİZ AÇISINDAN HİZBULLAH
Hizbullah, siyasetin ortak ülkemizdeki işleviyle bizi de ilgilendiren bir veridir. Bu gücün Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı oluşturulmuş bir güç olarak sahneyi çıkışı, ilgimizin de nedenidir.
Bize göre Kürt özgürlük hareketi, ortak ülkemiz demokrasi mücadelesinin temel manivelasıdır. Hepimiz adına, bizlerin de omuz verdiği bir mücadele olarak egemen devlete ve gerici yönetimlerine karşı halklarımız adına bir duruştur.
Bu mücadelede Hizbullah’ın alacağı yeni konum, tutumlarımızı belirleyecek olan önemli bir etmendir. Bu hareket Filistin’deki, Lübnan’daki isim benzerleriyle, işlev benzerliğini kurabilir mi, bu çok zor görünüyor. Bunun için, geçmişiyle yüzleşmesi ve arınması gerekli. Bunun için ne bildiri ne bir basın açıklamasına gerek vardır. Bunun için bundan sonraki sürecin pratiği, gerçek göstergeleri belirleyici olacaktır. Hiç umudumuz olmasa da …
Bu aynı zamanda Kürt özgürlük hareketi içinde temel bir kıstas olacaktır. Kürtler içişlerini kendileri herkesten daha iyi bilirler; bu satırlarda bunun üzerine bir müdahale olmayacaktır. Bu konu Kürt ulusunun iç işleridir ve kararı kendileri verecektir.
Kürt ulusu yükseliş çağının en önemli kesitinde kendi birliğini farklılıklarıyla bir bayrak altında toplayacak dirayettedir. Bu toparlanma, yakın dönemdeki seçimlerde başarılabilirse çok anlamlı olacaktır ve farklı bir boyut kazanacaktır. Hizbullah’ı örneklerini Lübnan’da ve Filistin’de gördüğümüz dini siyasal ve sosyal hareketler gibi, halkı için bir çaba içinde, kendi gerici devletinin maşası olmaktan sıyrılmış, insan hak ve özgürlükleri çizgisinde ortak olabilecek bir hat tutturabilir mi? Bu imkansız gibi duruyor.
Kürt Hizbullah yaklaşan seçimlerde, iddia edildiği oranda bir kitle etkisi var ise, İslam çimentosu adı altında ümmeti Muhammediye diyerek, Kürt halkını kandırıp oylarını yedeklemeye çalışan AKP’nın dini siyasete alet eden politikalarına karşı bir işleve sahip olmalıdır. Bütün bu değerlendirmeler öncelikle Kürt özgürlük hareketi ve siyasal temsilcilerinin süzgecinden geçecektir.
Tamamlanmamış uluslaşma evrim süreçleri zincirlerini yitirdikçe, farklılaşmalarda hızla kendini ifade etmektedir. İki kutuplu bir dünyanın soğuk savaşın sona ermesiyle çözülüşü ardından, bir zamanlar kukla ve maşa olarak Amerika tarafından, Sovyetlere karşı “Yeşil Kuşak” adı altında Sovyetleri kuşatılması amacıyla kullanıla kökten dinci hareketler, bulunduğu alanda Amerika karşıtlığı dahil yeni duruşlar sergilemeye başladılar. Bir taraftan El-kaide gibi, uluslararası terör örgütleri haline dönüşenler diğer tarafta ise HAMAS, CİHAD, HİZBULLAH (Lübnan) haklı halk davalarının mücadele unsuru haline geldi.
Tamamlanmamış ulusal evrim süreçlerinde rol oynama eğilimi taşıyan bu yanıyla özgürlük süreçlerine katkı sağlayan toplumsal işlevleriyle kitleselleşen, halkın desteğini alarak yasal siyasi süreçlerde de boy göstererek, kamu hizmeti icra edebilenlerin olumlu konumlanışı gündeme gelmiştir.
Ortak ülkemizde Kürt özgürlük hareketinin gelişimiyle gündeme gelen ayrışmada Kürt İslam’ı da kendini bir çıkışla ifade etmeye yöneldiğine tanık olduk. Atılan ilk adımların çok ciddi sakatlıkları olmasına, insanlık dışı kıyıcılığına karşı bu doğumun kendi özgünlüğü içinde tarihsel olarak kaçınılmaz olan bir doğumdu. Bu doğumda derin devletin rolü, desteği bu gerçeği değiştirmez.
Buna rağmen, Türkiye derin devleti imalatı olarak Hizbullah (Made in Turkey), ne HAMAS, ne CİHAD, ne de Lübnan HİZBULLAH’ıyla karşılaştırılmayacak kadar farklı bir kulvardadır. Bu örgütler halklaşmış, sosyalleşmiş, siyasallaşmış birer savaş örgütü olarak, İsrail Siyonizmin ve onun adı arkasında bölgeye ölüm saçan emperyalist güçlere karşı direnmektedirler; bununla kalmayıp, bölge savaş tarihinin tanık olmadığı zaferleri de kazanmaktadır. Türkiye işi Hizbullah ise, devletin maşası olarak ABD’nin kuklası olarak özgürlük hareketine, Kürt halkına karşı savaş sürdürmektedir.
TAHLİYELER
Eli kanlı Hizbullah liderlerinin tahliyesi, her insanın vicdanında ağır bir yara açmıştır. Bu çok normal bir duygusallıktır. Bu canilerin yaptıklarını insani bir yere oturtmanın mümkünü yoktur, yaptıkları dehşete düşüren bir vahşettir. Ancak adalet, duyguların esiri olursa orada büyük bir adaletsizlik var demektir.
İnfaz yasalarından, tutukluluk sürelerinin kısaltılmasından en çok yararlananların cürüm şebekeleri olması bir yanıyla normaldir, diğer yanıyla adaletsizdir. Normaldir ziya zindanlar adli cürüm şebekeleriyle doludur sayısal olarak da onlar çoğunluk olanlardır. Ayrıca, hiçbir iktidar, siyasi ve düşünce suçlarını affetmekte öncelik vermez, tersini yapar. Adli suçlular ise onun için bir tehlike değil tersine Hizbullah gibiler yararlı da olabilirler. Bu dengesizlik, sistemle ilgili bir adaletsizliği ikame eder durur.
Adalet sisteminin radikal değişimini tartışmak, lokal tartışmalardan daha verimli olacağını öncelikle belirlemek gerek. Dolaysıyla tutukluluk sürelerinin azaltılmasına itiraz edilmeyeceğini de hesaba katarak ve tersine daha da kısaltılması gerektiğini savunarak tutum koymak yanlış değildir. Bu sonuçtan kimin ne kadar yararlandığı ise eşitlik ve adalet duygusunun korunması açısından tartışılamaz.
Adli mekanizmanın yanlış çalışan çarkları, yetersizlikleri, öncelik sorunları, kadro imkansızlıkları iktidarların siyasallaştırma baskılarıyla bir bütün olarak gözden geçirilmeyi gerektiriyor. Bu alanda gündeme gelen gecikmeler adaletinde tecellisini geciktirdiği açıktır. Bu satırların yazarı, işkence, zindan, firar, sürgün gibi aşamalardan 30 yıldır zorluklarla geçmiş olmasına karşın, mahkemedeki davalarının hala bitmemiş olması, bu gecikmelerden kimlerin daha çok acı çektiğini göstermeye yeterlidir; bu ülkede düşünce suçları, siyasi davalar nedeniyle çekilen acıların büyük bir kısmı, bitmeyen davaların, bitmeyen tutukluluk halleriyle yakından ilgilidir.
Bu olumsuzluklar nedeniyle de, cürüm şebekelerine kimi fırsatlar ve şanslar tanınsa da uzun süreli tutukluluk halinin bu nedenle devamı ya da kabulü savunulamaz. Hukukun herkese eşit dağıtılması gerektiği ilkesi gereğince, şuna uygulanır buna uygulanmaz da denilemez.
Hizbullah liderleri tahliye olsa da olmasa da, erken ya da geç sorun bu değil. Sorun Hizbullah gerçekliğidir ya da Kürt ulusal varlığının bir parçası olarak, kökten dinciliğin ortaya çıkışı, amaç ve hedefleridir. Bunu tarihsel ve toplumsal bağlamda yerli yerine oturtmak konumuzun esasıdır.
KAPANA DÜŞMEK
Bu başlık 23 Aralık 2010 tarihle makalemin başlığıdır. Söz konusu makalede kaygılarımı dile getirdim. Ülkemizin en riskli dönemeci en riskli sorunlarıyla at başı gidiyor dedim; Alevilerin Türk milliyetçilik ve Kürtlerin Sünni gericilik kapanına düşme tehlikesine dikkat çektim. Her iki durumda da kaybedecek olan demokrasi mücadelemiz özgürlük kazanımlarımızdır dedim.
Aydınlara, ilerici güçlere ve sorumluluk taşıyan her iki tarafın öncü şahsiyetlerine önemli görevler düşmektedir. Bunu tarihe not olarak düştüm. Söz konusu makalemin bu makaleyle bağlantısı da burada anlamlı hale geliyor.
Hizbullah’ı, bu kapanın aracı da olabilir engeli de. Buna çok dikkat edilmesi gerek. Bu sorumluluk Kürt özgürlük hareketinin omuzlarındadır.
Hizbullah’ın kendini yeniden konumlandırışını anlamlı kılacak üç temel dönüşüm bulunmaktadır. Bunlar, birincisi; Kürt özgürlük hareketine karşı duruşları (bu duruş ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesine karşı duruşlarını da tanımlayacaktır) ikincisi; kirli tarihleriyle yüzleşerek bunu aşıp aşmayacaklarının ortaya çıkması, üçüncüsü; devlet ve güvenlik kuruluşlarına karşı alacakları tutumudur.
Bu üç durakta Hizbullah gerçek kimliğiyle bir kez daha kamuoyunun karşısında yerini alacaktır. Hizbullah’ın bunu başaramayacağı açık olsa da, bu kavgada inatla kimseyi düşman saflara katmamak gerektiğini hatırlatmakla yetiniyorum.
10 Ocak 2011
“Ümmeti Mahammediye” adı altında tek ulusçu çakarlar için istihdam edilen Kürt kökten dinciliği, sonunda kendini bir biçimde Hizbullah adı altında ifade etti. Derin devletin malum komplolarının bir kuklası olarak, insanlık suçları işledi, ölüm denklemlerinde eli kanlı bir doğum yaptı.
Bu doğum, derin devletin izlerini omuzlarına yüklemiş olsa da tarihsel bir zorunluluktu; Kürt uluslaşma evriminin inkişafında ortaya çıkacak farklılıklardan biri de böylelikle siyaset sahnesindeki yerini almış oldu.
Derin devletin çirkin oyunlarıyla bir araç olarak kullanılıp atılan ve belki bir kez daha bu oyunun kuklası olma ihtimali içinde olan Hizbullah ya kendi tarihiyle yüzleşecek ve bunu aşacaktır ya da aynı çarklara su taşıyacaktır. Bunu birlikte göreceğiz.
Her halükarda ülkemizin iki önemli tehlikesinden söz etmiştim; Alevilerin Türk milliyetçiliğine ve Kürtlerin dini siyasete alet yapanların kapanına düşme riski, bu iki tehlikeyi tanımlıyor. Bu bir anlamıyla Hizbullah’la da ilgili bir konudur.
Yaklaşan seçimler, Kürt halkını tüm tayflarıyla birleştirirken bu risk daha da artabilir, buna çok dikkat edilmelidir.
Hizbullah’ın en azından tarafsızlaştırılması için geliştirilecek adımlar hiçbir zaman bu riskin kapanına düşüşü getirmemelidir.
Ortak ülkemizde tüm halkların demokrasi ve özgürlük talepleri geleceği, barış içinde bir arada güvenceye alacak projelerle ikame edilebilir. Farklılıkları hazmedemeyecek, köktenci algılar bu gerçeğe kendilerini adapte etmeden, bu sürece katabilecekleri bir şey olamaz tersine zarar verirler.
Buna rağmen Kürt İslam ümmetinin bir biçimde kendini ifade etmesi, doğal bir evrimin sonucudur, bu gelişme her yöneyle hesaba katılması gereken bir veridir.
***
Yaşar Kaya, bir röportajda Kürt burjuvazisi üzerine sorulan soruya “neden Kürtlerin de burjuvazisi olmasın neden Kürtlerin de kendi Rönesansları, aydınlama çağları olmasın” mailinde bir cevap verdi.
Kürt siyasal tarihinin önemli isimlerinden biri olarak Yaşar Kaya, önemli ve bir o kadar haklı cümlesinin geniş anlamda yorumlanacak özelikleri olduğunu belirtmek isterim.
Evet neden olmasın?
Olmaması zaten mümkün değil. Bir ulus gerçek anlamda bir ulus ise bütün özellikleriyle inkişaf edecektir. Burjuvazisi de Hizbullahı da gelip sahnedeki yerini alacaktır.
Türkiye devrimci hareketinin her tür boy ve soydan devrimci hareketi sonuçta Kürtleri temsil edemedi. Kürtleri içselleştiremediği için ya da içselleştirse bile sonuçta var olan Kürt gerçeği kendi devrimci hareketini oluşturma zorunluluğu gereği, bu halk kendi devrimci siyasal değerlerini ortaya kayması kaçınılmazdı. PKK bunun sonucudur. Bu tarihsel gerçeğin çok doğru algılanması gerekli.
Ortak örgütlenme, bu anlamıyla tarihsel olarak gerçekçi olmadığı kadar birinin diğeri üzerinden rant elde etme girişimi biçimini de alabilir. Bu nedenle,hiçbir gerekçe ayrı bir varlığa ait olan bir özgün yapılanmayı tutsak edecek bir biçim içinde tanımlama ya da var etmeyi sonuna kadar sürdüremez.
Kürtlerin ayrı örgütlenme çabaları, 200 yıllık tarih içinde her zaman önde olan bir eğilim olarak belirmiştir. 20.Yüzyılın Marksist-Leninist formasyonları içinde sınıf mücadelesi adı altında ortak örgütlenme önermeleri ise bir aldatmacadan öteye geçememiştir; bu gün bile aynı ısrarı sürdüren sol milliyetçilik, sözde “sınıf mücadelesinin bölünmemesi için” iddiası altında bir milliyetçilik tezahürü olarak belirir. Egemen ulus işçi sınıf, bu söylemde ezilen ulus işçi sınıfını kendi çıkarları için kullanmakta bir sakınca görmez.
En ağdalı söylemlerle bu günde örtülmek istenen gerçek, bir ölçüye kadar sınıf mücadelesini gerçek içeriği ve tarihi misyonunu doğru kavramamakla yakından ilgilidir. Tarihi boyunca hiçbir tarihsel devrim gerçekleştirmemiş sınıf mücadelesine böylesi hayali roller yükleyerek varılacak yer, egemen ulusun egemen işçi sınıfı kanalıyla ezilen ulus ve işçi sınıfını esir etmeye devam ettiği yerdir.
Her varlık ayrı bir varlıktır. Kendini üretimin ya da toplumun belli bir düzleminde kapsadığı yer itibariyle maddi bir gerçeklik ya da kültürel, siyasi bir duruş olarak ifade etse de her varlık ayrı varlığına ait bir alan oluşturur. Bu alan o varlığa ait bir kimlik belgesidir.
Ayrı varlık olarak kendini ifade edemeyen varlıklar ise, bir dişlisi olacağı varlık sisteminde kendini konumlarken o bütünün bir parçası olarak sürdürür.
Kürt ulusu inkişaf ederken tüm renkleriyle maddi ve kültürel dokularıyla ve bu bütünü içinde yer alan her etkinliğiyle ortaya çıkmıştır. Bu süreç çağdaş örgütlenme ve mücadele etkinlikleri içinde de kendini bu biçimde ayrı bir varlık olarak göstermiştir.
Ortak bir devlet çatısı altında yer almış olmak, mücadelenin ortak hedefe yönelik olması hatta taleplerin demokrasi ve özgürlük paydasında eşitlenmiş olması bile, ayrı olan varlıkların özgün örgütlenmelerini ve özgür mücadele etme eğilimlerinin önünde bir engel olamaz. Çünkü bu davranış ve kurumlaşmanın dinamikleri, kendine özgü bir varlığın ürünüdür.
Bu tezahür dün değil de bu gün çok daha bariz bir biçimde ortaya çıkması, bu gerçeğin varlığını değiştiren değil zaman olarak olgunlaşmanın ancak bu kesite denk düştüğünün ifadesidir.
Derin devlet eliyle eli kanlı bir örgüt olarak da olsa Hizbullah’ın tarih sahnesine çıkışını bu çerçevede doğru algılamak önem taşır.
ÜMMET
Hizbullah neyin nesi.
Bu makalenin konusu basında afişe olmuş eylemler ya da bu eylemlerin failleri olarak Hizbullah değil. Bunun üzerine çok şey yazıldı çizidi daha da fazlası yapılacak.
Konumuz bir ulusun tüm renkleriyle kendini siyasal arenada temsil etmesi olaydır. Yakın ve benzer bir örnek verecek olursak Filistin davası bunun için biçilmiş kaftandır; El FETİH örgütüyle başlayan özgürlük savaşı, Marksist örgütlerle devam etmiş, bu gün bu mücadele öncekilerle birlikte HAMAS, CİHAD gibi İslami örgütlerin de etkinliğiyle devam etmektedir.
Arada farklar az değil ancak genel bir bakışla, durumun benzerliği çok açıktır. Kürt siyasal yelpazesinin inkişafı, yaşanmış bin yıllık bir ortaklık geleneği, ortak din, hatta ortak mezhep paydası altında olmasının yarattığı geciktirici engelleri önemle saymak mümkün. Bunlara, İslam dininin bir “ümmeti Muhammediye” dini olarak birleştirici önermesinin ulusal inkişafta oynadığı dizginleşici etkileri de saymak yanlış olmayacaktır ki makalemizin konusunun esası da buna dayanmaktadır.
Bunu anlamak için, bunu algılamak ve sıkıntısız hazmetmek için çok önemli bir gerçeği bilmek gerek.
Bu gerçek, son makalelerimde sık sıkı işlediğim İslam’da “ümmet” ve ülkemizde ümmetti yadsıyan tek milliyetçi dini algı merkezlidir.
Makalemi kısa tutmak için çok kapsamlı olan ümmet mevzusuna uzunca girmeyeceğim.
“Ümmet”, İslami inanç argümanının temel taşıdır.
Hz. Muhammede’in bir hadisi “La farka beyn acemi ve Arabi illa bittakva” der.
Yani, Allah indinde Arap’la, Acem’i (İranlı, yada her hangi bir millet) arasındaki tek fark, takvadadır (Takva= inanç içerikli, tanrıdan korku ya da çekincedir, onun emirlerini yerine getirip getirmemededir)
İslam’ın kendi ümmeti vardır. Kuranda onlarca ayette çok farklı anlamlarda geçen ümmet kavramı birçok biçimiyle toplulukları ifade eder. Irk, dil, inanç, iyilik kötülük toplulukları olarak da ifade edilir. İnsanlığın bir ümmet olduğu (“İnsanlar tek bir ümmetti” Bakara-213).ve sonra ümmetlere ayrıldığı da ifade edilir.
İslam da bu ümmetlerden biridir. “Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu Kitab’ı gerçekle indirdik. Artık onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma! Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat verdiği nimetlerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyleyse iyiliklerde yarışın…” (Maide - 48)
Ümmeti Muhammediye, Kuran’da vahiyle inmiş ayetlerde belirlenen inanç sistemine, peygamberin yaşamı boyunca yapılmasını uygun gördüğü sünnet denilen ameline, İslam bilginlerini icma kararları ve kıyaslarına uyan insan topluluğu olarak belirlenebilir. Bu topluluk, özgünlüğüyle, dil, gelenek ve görenek, coğrafi farklılıkları önemsemeyen olduğu iddiasında, inancın birleştirdiği bir topluluktur.
Bu veriler, gerçek anlamda hiçbir zaman, farklı toplulukların İslam adı altında “Ümmeti Muhammediye” olarak bir ve birlik olmalarını sağlayamamıştır. Ulusların, ulusal sınırların ve ulusal devletlerin tarih sahnesine çıkmadan önceki kesitlerde, farklılıkların bir imparatorluk altında, hatta teokratik imparatorluklar altında toplandığı kesitlerde bile İslam ümmetini bir ve birlik tutamamıştır.
Ümmet, inanç kardeşliği, Müslüman kardeşliği gibi revaçta olan tanımların kullanılması bir ve bütünlük olmayı hiçbir zaman ikame edememiştir. Egemen olanlar kendi dar ümmetlerini İslam ümmeti diye diğer ümmetler üzerinde bir hegemonya aracı olarak kullanmıştır. Bununla da kalmayıp İslam olan aynı din ve mezhepten devletler birbiriyle kanlı savaşlara girmiş birbirini yıkarak tarih sahnesinden silmiştir; denebilir ki, küffarın (Müslüman olmayanların) İslam ümmetine verdiği zararın, yıkım ve ölümün binlerce katını aynı ümmetten olanların birbirine vermiştir.
İslam, inanç birliği hatta aynı mezhepten olma bile farklılıkları bir ümmet içinde birleştirememiştir. Bu Hz Muhammed dönemi için bile geçerli bir tespittir, o da, peygamberin ölümü ardından ortaya çıkan bölünmeler peygamber döneminde olgunlaşmış ve hemen sonrasında inkişaf etmiş ayrılıkları ifade eder. Bu ayrılıklar üstelik aynı ümmetin en dar halkasında, Haşimi-Emevi-Abbasi gibi aileler arasında bile vuku bulmuştur. Bu yanıyla İslam, tarihinin hiçbir kesitinde farklılıkları birlik ve bütünlük içinde tutma başarısı gösterememiştir.
Bu anormal bir durum değildir. Dini inanç etrafında bir ümmet oluşturmak, daha dar veriler üzerinde oluşturulacak bir ümmetten çok daha zorludur ve bir ütopya olmaya mahkumdur. Çıkarlar dünyası, yaşamı oluşturan en küçük halkadan itibaren müthiş bir bencillik içindedir, bu bir var oluş mücadelesidir de. Bunu ortak kültürel algılarla aşmak ise tarihin evrimiyle uyumu gerektirir, ulusların tarih sahnesine çıkış şafağında ümmet bir ulusu temsil ettiği oranda anlamlıdır; bunun içinde de egemen olan ve ezilenler olmasına karşın, dil ortaklığı, coğrafi birlik, ekonomik üretim ağı birliği ve bunun ortak bir pazarda dönüşümü gibi sağlam yapıştırıcılarla tutunabilmiştir.
İnanç ise, uhrevi algılarıyla, maddi yaşam dünyası karşısında her zaman hezimete uğramıştır; bu hezimeti örtmek için, vekaleti hangi noterden alınmış belli olmayan Allah adına hüküm sürmek hiçbir zaman çare olmamıştır.
İslam çimentosu, hiçbir harcı tutacak kadar yeterli bir alaşım değildir, hangi harca katıldıysa boş çuval misali dik durmamıştır.
İslam, ulusal devletler, ülkeler, coğrafyalar sürecinde yedek teker olarak işe koyulmak da istenmiştir. Farklı ulus ve azınlıkların bir ulus olarak özümsenemediği, asimile edilemediği dolaysıyla kendi uluslaşma sürecinin bağımsızlık dürtüleriyle özgür yaşama istemi karşısında birleştirici bir rol oynayabilir diye kullanılan din (Özellikle İslam dini) bu sınavında da başarısız olmuştur. Bu konuda ülkemiz en iyi örneklerden biridir.
Daha doğru bir tanımlamayla, din birlik için ilkelerini önermiş ve buyurun bunlar etrafında bir ve bütün olun demiştir. Kurandaki ayetler de buna işaret ediyor. Ancak, dar ulusal çıkarlarda anlamını bulan milliyetçilik, bu ilkeler etrafında birleşme eğilimindeki diğer tüm ümmet türlerini kendi uydusu ve çakarlarının bir paravanı halene getirerek hükümranlığını kuruyor böylece önerme patrik anlamda ve tarihsel yeterli olgunluk olmaması nedeniyle iflasla yüz yüze kalıyor.
Her iki halde de din siyasetin bir paravanı olmaktan kurtulamıyor. Ümmeti Muhammediye bu anlamda kocaman bir hayal olup çıkıyor.
KÜRT ÜMMETİ’NİN İSLAMİ ZUHURU
Çok gerilere gitmeyeceğim. Abbasi döneminde Kürt etkinliğine ve Kürtlerin ağırlıklı olarak Şafii olmasında bunun rolü ve bu güne dek Kürtlerin kendilerini Abbasi soyundan sayma eğilimlerine değinmeyeceğim (Bu soy bağının en azından dini bir soy bağı anlamında da olsa ).
Konumuzu yakından ilgilendiren yanıyla bu süreçte Said-i Nursi ile birlikte başlayan “Nur Risaleleri”yle ideolojik literatürünü oluşturan Nurcu hareket, makalemi ilgilendiren konunun tarih kökü için yeterli bir derinliktir.
Hizbullah’ın geçmişi, ümmeti Muhammediye illüzyonuyla Kürtleri egemen milletin tek boyutlu İlkel çıkarları etrafında örgütleyen dini siyasete alet eden bir harekete dayanır. Bu hareketin geçmişi ya da ideolojik temelleri ise, bir Kürt din adamı olan, Osmanlının I. Dünya savaşına katılışında padişah adana okunan cihat fetvasının yazarı Said-i Nürsi’dir.
Said-i Nursi din bilgisiyle dönemin en parlak din hocalarından biridir. Said-i Nursi, uzun süren zindan, ölümü ve cesedinin devlet eliyle yok edilişi sonrası (cesedi birkaç farklı yerde gömülüp çıkarılmasından sonra yakılıp, küllerinin Kıbrıs açıklarında denize serpildiği söylenir), talebelerince oluşturulan Nurcu Hareket üzerinden izini sürdürür.
Bu tarihi kökler üzerinden bu güne gelen Fethullah Gülen’nin cemaati, ülkemiz tarihinin en kapsamlı Amerikan yanlısı, bir zamanların anti-Komünist dernekleri adı altında dünden bu güne süren demokrasi düşmanı milliyetçi, yeni Osmanlıcı bir harekettir.
Bu hareket bir biat hareketi olmasına karşın, ümmeti muhamediye’yi tek ulus çıkarı etrafında yeni- Osmanlıcılık adı altında sürdürme amacı içindedir: Bu hareketin kirli çabaları üzerine birden çok makale yazan bu satırların yazarı, son dönemin siyasal olaylarında temel aktör olarak eski, Ergenekoncu derin devlet yerine, yeni derin devletin temel şebeksini oluşturmaktadır.
Cemaat, Nurcu olmakla öğünür, ancak ideolojik önderinin Kürt olduğunu gerçeğini örtemeye çalışır; Soranlara sözlü cevaplarda “iki Said-i Nursi var Kürt olanın bizimle ilgisi yoktur“ diye cevap verilir. Bu inkara rağmen nurcu hareket fakir Kürt çocuklarını kuşatmada ve din adı altında asimile etmede yoğun çabaları olmuştur. Ümmeti Muhamediye burada da tek ulusçu çarklara su taşımıştır.
Kürt Hizbullah, işte bu hattın ümmetlere bölünmesiyle oluşmuştur. Gelişmesinin belli bir olgunluk seviyesinde Kürt İslam inancının kendi ayrı varlığına bir İslam ümmeti oluşturma çabası olarak siyasal sahneyi çıkarılmıştır. Bu çıkış Kürt ulusunun inkarı üzerinde olması nedeniyle de ölüm denklemleri üzerinde olmuştur; insanlık dışı vahşet katliamlarının sahibi olarak beliren bu tabloda Hizbullah, derin devletin denetiminde Kürt özgürlük hareketinin önünü kesmek için bir maşa olarak sürece sürülmüştür.
Ancak böyle olsa da bu gelişme, bir ulusun kendi farklılıklarıyla tarih sahnesinde kendini ifade etme unsurlarından biri olarak görülmelidir. Olguları sosyolojik açıdan, tarihin gerçekçi verileri olarak algılamak onları örten sansasyonel etkilerle değerlendirmekten daha önemlidir. Cumhuriyet ulusal devleti kurarken Sebatistlerin (“Yahudi dönmeleri”) rolü üzerinde çok şey yazılır; bunlar doğru olsa da Türk ulusu, bir ulusal devlet kurma olgunluğuna gelmemiş olsaydı bu asla olamazdı. Bu örnekte olduğu gibi, derin devlet Hizbullah’ı yoktan var etmedi. Konumuza dönecek olursak.
Kuranda “Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyleyse iyiliklerde yarışın” (Maide 48) denilerek insanlığın ümmetlere ayrıldığını ve bu ayrımın her ümmetin bir imtihanı olarak gerekleşeceğini ifade ediyor. Bu bir yanıyla birden çok İslam ümmeti olacağına da bir işaret sayılabilir.
Kuranda,
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat-13)
Bu yanıyla, Kürtleri ne tarihsel ne tek ulus devlet ne de tek vatan koşullarında asimile ederek içinde eritememiş olan egemen ulus, Kürtlerin inkişafı yoğunlaştıkça bunu ifade eden etkinliklerle yüz yüze kalması kaçınılmaz olacaktır.
Bu yüz yüze kalış aynı zamanda Kürt ulusal etkinliklerinin tümü için de geçerlidir; PKK’da, BDP’da bu gerçekle yüz yüze kalmıştır demek yanlış olmayacaktır.
Hizbullah olayı da tam bu noktada anlam kazanıyor.
Kürt uluslaşma süreci ve siyasal özgürlük yönündeki mücadelesi bu yanıyla olgunlaşıp, ayrışmasında yeni doğumlar yaptığı görülmektedir.
Olguları nesnel açıdan tanımlamamız gerekiyorsa, tarihsel durum budur; Kürt dini akımları gelişmekte ve bir ulus olmanın tüm tayfını üreten canlı bir organizma olarak Hizbullah’ın da siyasal sahneye çıkışı kaçınılmaz oluyor.
Yeterli dinamiği varsa, Kürt ulusu içinde yer alan tüm farklılıkların (Kürt Alevi gücünün ya da Zazaların da) tarih sahnesine çıkışı gündeme gelebilir. Bu Kürt özgürlük hareketinin gelişimine bağlı olduğu kadar, bu süreçte egemen ulusun baskı ve kovuşturmasının düzeyine de bağlı olacaktır (siyasi açıdan bu inkişaf demokrasi ve özgürlük sürecine aykırı olmaması önem taşır)
Ancak tarihin tüm deneyleri gösteriyor ki, bir ulus uyanıp ayağa kalkmışken bu güçlerin tümü ortak bir bölen etrafında, demokrasi ve özgürlüğü kazanmaya yönelir. Hizbullah’ın geleceğiyle ilgili belirlemelerimiz de bu zemin üzerinde olacaktır: bu daha çok Kürt ulusunun iç dinamikleri, siyasal etkinliklerinin ilişki ve çelişkilerince belirlenecektir. Kimsenin dışarıdan gazel okuma hatasına düşmemesi gerektiğini bir kez daha altını çizerek belirtmek gereklidir.
Bu çıkışı engellemek için çırpınan egemen ulus yönetimleri, dini akımları kullanmasına karşın iflas etmekten Kurtulamamıştır.
Dini siyasete alet ederek, İslam’i toplumları ümmet adı altında birleştirecek tek çimento olduğu iddiasıyla Kürt ulus gerçeğini bin bir biçimde inkar edenler, kendi İslamlarına alternatif bir Kürt İslam’ı üreterek cevap vermeleri manidardır. Buradan da dinin ümmetle ilgili tarihsel işlevine ilişkin yaptığımız soyutlama bir kaz daha yerli yerine oturmaktadır; İslam ümmeti söylemi egemen gücün çıkarları için diğer toplulukları aldatma aracından başka bir şey değildir. Ülkemiz somutunda böylesi bir ağırlığı ve rekabeti Kürt Hizbulah’ı kaldırıp kaldıramamasının bir önemi yoktur, adı ne olursa olsun bu geçek er ya da geç, bir biçimde gerçekleşecek.
Bu ayrışmanın en sert, en uç çıkışlarla başlaması da eşyanın tabiatına uygundur.
Dipten gelen dalga, doğada da toplumlarda da böylesine acımasız ve kanlı gelir ve sonra yerli yerine oturdukça normale döner. Bu açından ele alındığında Hizbullah’ı algılamak için, işlediği cinayetler ve insanlık dışı korkunç eylemleri tek boyutlu algılamak yeterli değildir.
Hizbullah bir icram şebekesidir. Üstelik bunu, çarpıtılmış din algısıyla da yapıyor. işlenen insanlık suçları İslam açısından da asla onaylanmaz bir şeydir. Ancak bu tusinami bir biçimde dinginleşerek, kendi özgün yerini kendi “ümmeti” içinde bulacaktır.
Nitekim, yorumcuların, avukatlarının dile getirdiği gerçek de bu yöndedir. Teknolojinin, sanal dünyanın yarattığı değerleri kullanarak, bilişim çağını küreselleşme ortamında kendi siyasal tercihleri için çırpındıkları da bilinmektedir.
ORTAK ÜLKEMİZ AÇISINDAN HİZBULLAH
Hizbullah, siyasetin ortak ülkemizdeki işleviyle bizi de ilgilendiren bir veridir. Bu gücün Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı oluşturulmuş bir güç olarak sahneyi çıkışı, ilgimizin de nedenidir.
Bize göre Kürt özgürlük hareketi, ortak ülkemiz demokrasi mücadelesinin temel manivelasıdır. Hepimiz adına, bizlerin de omuz verdiği bir mücadele olarak egemen devlete ve gerici yönetimlerine karşı halklarımız adına bir duruştur.
Bu mücadelede Hizbullah’ın alacağı yeni konum, tutumlarımızı belirleyecek olan önemli bir etmendir. Bu hareket Filistin’deki, Lübnan’daki isim benzerleriyle, işlev benzerliğini kurabilir mi, bu çok zor görünüyor. Bunun için, geçmişiyle yüzleşmesi ve arınması gerekli. Bunun için ne bildiri ne bir basın açıklamasına gerek vardır. Bunun için bundan sonraki sürecin pratiği, gerçek göstergeleri belirleyici olacaktır. Hiç umudumuz olmasa da …
Bu aynı zamanda Kürt özgürlük hareketi içinde temel bir kıstas olacaktır. Kürtler içişlerini kendileri herkesten daha iyi bilirler; bu satırlarda bunun üzerine bir müdahale olmayacaktır. Bu konu Kürt ulusunun iç işleridir ve kararı kendileri verecektir.
Kürt ulusu yükseliş çağının en önemli kesitinde kendi birliğini farklılıklarıyla bir bayrak altında toplayacak dirayettedir. Bu toparlanma, yakın dönemdeki seçimlerde başarılabilirse çok anlamlı olacaktır ve farklı bir boyut kazanacaktır. Hizbullah’ı örneklerini Lübnan’da ve Filistin’de gördüğümüz dini siyasal ve sosyal hareketler gibi, halkı için bir çaba içinde, kendi gerici devletinin maşası olmaktan sıyrılmış, insan hak ve özgürlükleri çizgisinde ortak olabilecek bir hat tutturabilir mi? Bu imkansız gibi duruyor.
Kürt Hizbullah yaklaşan seçimlerde, iddia edildiği oranda bir kitle etkisi var ise, İslam çimentosu adı altında ümmeti Muhammediye diyerek, Kürt halkını kandırıp oylarını yedeklemeye çalışan AKP’nın dini siyasete alet eden politikalarına karşı bir işleve sahip olmalıdır. Bütün bu değerlendirmeler öncelikle Kürt özgürlük hareketi ve siyasal temsilcilerinin süzgecinden geçecektir.
Tamamlanmamış uluslaşma evrim süreçleri zincirlerini yitirdikçe, farklılaşmalarda hızla kendini ifade etmektedir. İki kutuplu bir dünyanın soğuk savaşın sona ermesiyle çözülüşü ardından, bir zamanlar kukla ve maşa olarak Amerika tarafından, Sovyetlere karşı “Yeşil Kuşak” adı altında Sovyetleri kuşatılması amacıyla kullanıla kökten dinci hareketler, bulunduğu alanda Amerika karşıtlığı dahil yeni duruşlar sergilemeye başladılar. Bir taraftan El-kaide gibi, uluslararası terör örgütleri haline dönüşenler diğer tarafta ise HAMAS, CİHAD, HİZBULLAH (Lübnan) haklı halk davalarının mücadele unsuru haline geldi.
Tamamlanmamış ulusal evrim süreçlerinde rol oynama eğilimi taşıyan bu yanıyla özgürlük süreçlerine katkı sağlayan toplumsal işlevleriyle kitleselleşen, halkın desteğini alarak yasal siyasi süreçlerde de boy göstererek, kamu hizmeti icra edebilenlerin olumlu konumlanışı gündeme gelmiştir.
Ortak ülkemizde Kürt özgürlük hareketinin gelişimiyle gündeme gelen ayrışmada Kürt İslam’ı da kendini bir çıkışla ifade etmeye yöneldiğine tanık olduk. Atılan ilk adımların çok ciddi sakatlıkları olmasına, insanlık dışı kıyıcılığına karşı bu doğumun kendi özgünlüğü içinde tarihsel olarak kaçınılmaz olan bir doğumdu. Bu doğumda derin devletin rolü, desteği bu gerçeği değiştirmez.
Buna rağmen, Türkiye derin devleti imalatı olarak Hizbullah (Made in Turkey), ne HAMAS, ne CİHAD, ne de Lübnan HİZBULLAH’ıyla karşılaştırılmayacak kadar farklı bir kulvardadır. Bu örgütler halklaşmış, sosyalleşmiş, siyasallaşmış birer savaş örgütü olarak, İsrail Siyonizmin ve onun adı arkasında bölgeye ölüm saçan emperyalist güçlere karşı direnmektedirler; bununla kalmayıp, bölge savaş tarihinin tanık olmadığı zaferleri de kazanmaktadır. Türkiye işi Hizbullah ise, devletin maşası olarak ABD’nin kuklası olarak özgürlük hareketine, Kürt halkına karşı savaş sürdürmektedir.
TAHLİYELER
Eli kanlı Hizbullah liderlerinin tahliyesi, her insanın vicdanında ağır bir yara açmıştır. Bu çok normal bir duygusallıktır. Bu canilerin yaptıklarını insani bir yere oturtmanın mümkünü yoktur, yaptıkları dehşete düşüren bir vahşettir. Ancak adalet, duyguların esiri olursa orada büyük bir adaletsizlik var demektir.
İnfaz yasalarından, tutukluluk sürelerinin kısaltılmasından en çok yararlananların cürüm şebekeleri olması bir yanıyla normaldir, diğer yanıyla adaletsizdir. Normaldir ziya zindanlar adli cürüm şebekeleriyle doludur sayısal olarak da onlar çoğunluk olanlardır. Ayrıca, hiçbir iktidar, siyasi ve düşünce suçlarını affetmekte öncelik vermez, tersini yapar. Adli suçlular ise onun için bir tehlike değil tersine Hizbullah gibiler yararlı da olabilirler. Bu dengesizlik, sistemle ilgili bir adaletsizliği ikame eder durur.
Adalet sisteminin radikal değişimini tartışmak, lokal tartışmalardan daha verimli olacağını öncelikle belirlemek gerek. Dolaysıyla tutukluluk sürelerinin azaltılmasına itiraz edilmeyeceğini de hesaba katarak ve tersine daha da kısaltılması gerektiğini savunarak tutum koymak yanlış değildir. Bu sonuçtan kimin ne kadar yararlandığı ise eşitlik ve adalet duygusunun korunması açısından tartışılamaz.
Adli mekanizmanın yanlış çalışan çarkları, yetersizlikleri, öncelik sorunları, kadro imkansızlıkları iktidarların siyasallaştırma baskılarıyla bir bütün olarak gözden geçirilmeyi gerektiriyor. Bu alanda gündeme gelen gecikmeler adaletinde tecellisini geciktirdiği açıktır. Bu satırların yazarı, işkence, zindan, firar, sürgün gibi aşamalardan 30 yıldır zorluklarla geçmiş olmasına karşın, mahkemedeki davalarının hala bitmemiş olması, bu gecikmelerden kimlerin daha çok acı çektiğini göstermeye yeterlidir; bu ülkede düşünce suçları, siyasi davalar nedeniyle çekilen acıların büyük bir kısmı, bitmeyen davaların, bitmeyen tutukluluk halleriyle yakından ilgilidir.
Bu olumsuzluklar nedeniyle de, cürüm şebekelerine kimi fırsatlar ve şanslar tanınsa da uzun süreli tutukluluk halinin bu nedenle devamı ya da kabulü savunulamaz. Hukukun herkese eşit dağıtılması gerektiği ilkesi gereğince, şuna uygulanır buna uygulanmaz da denilemez.
Hizbullah liderleri tahliye olsa da olmasa da, erken ya da geç sorun bu değil. Sorun Hizbullah gerçekliğidir ya da Kürt ulusal varlığının bir parçası olarak, kökten dinciliğin ortaya çıkışı, amaç ve hedefleridir. Bunu tarihsel ve toplumsal bağlamda yerli yerine oturtmak konumuzun esasıdır.
KAPANA DÜŞMEK
Bu başlık 23 Aralık 2010 tarihle makalemin başlığıdır. Söz konusu makalede kaygılarımı dile getirdim. Ülkemizin en riskli dönemeci en riskli sorunlarıyla at başı gidiyor dedim; Alevilerin Türk milliyetçilik ve Kürtlerin Sünni gericilik kapanına düşme tehlikesine dikkat çektim. Her iki durumda da kaybedecek olan demokrasi mücadelemiz özgürlük kazanımlarımızdır dedim.
Aydınlara, ilerici güçlere ve sorumluluk taşıyan her iki tarafın öncü şahsiyetlerine önemli görevler düşmektedir. Bunu tarihe not olarak düştüm. Söz konusu makalemin bu makaleyle bağlantısı da burada anlamlı hale geliyor.
Hizbullah’ı, bu kapanın aracı da olabilir engeli de. Buna çok dikkat edilmesi gerek. Bu sorumluluk Kürt özgürlük hareketinin omuzlarındadır.
Hizbullah’ın kendini yeniden konumlandırışını anlamlı kılacak üç temel dönüşüm bulunmaktadır. Bunlar, birincisi; Kürt özgürlük hareketine karşı duruşları (bu duruş ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesine karşı duruşlarını da tanımlayacaktır) ikincisi; kirli tarihleriyle yüzleşerek bunu aşıp aşmayacaklarının ortaya çıkması, üçüncüsü; devlet ve güvenlik kuruluşlarına karşı alacakları tutumudur.
Bu üç durakta Hizbullah gerçek kimliğiyle bir kez daha kamuoyunun karşısında yerini alacaktır. Hizbullah’ın bunu başaramayacağı açık olsa da, bu kavgada inatla kimseyi düşman saflara katmamak gerektiğini hatırlatmakla yetiniyorum.
“YASEMİN DEVRİMİ”
Halk bir kez özgürce yaşamaya karar verince kaderde ona cevap verecektir
Karanlıklar böylece göçecek zincirler böylece kırılacaktır
Mihrac Ural
15 Ocak 2011
Tunusun ünlü şairi Ebul Kasım Şabi, Arapça bilen her insanın yüreğini coşkuya dolduran, hakları uğruna ölüme karşı direncini artıran dizelerin de yazarıdır. Arapça okuyup da bu dizeleri ezbere bilmeyen bir Arap yok gibidir.
“İza el şaabu yevmen erada’l hayat felâ büda en yesteciyba’l kader
Vala buda lileyli en yenceli vala buda lil kaydi en yenkeser”
( Ebul Kasım el Şabi )
Bu şiiri Türkçeye çevirip, mesajını gerçek duygusuyla taşımak için bir deneme yapacak olursam şöyle bir sonuç çıkar.
“Eğer ki halk bir gün özgürce yaşamı isterse, kesinlikle kader de buna cevap verecektir.
Ve kesinlikle karanlıklar göçecek, zincirler kırılacaktır.” (*) (Tercüme: Mihrac Ural)
Tunus halkı özgür yaşamı istedi ve kader ona olumlu cevap verdi. Ya karanlıklar ve zincirlere ne oldu?
Bu gün Tunus halkının önündeki en önemli sorunda budur. Görülen o ki, Tunus halkı bu sorunu çözme kararlılığı içindedir; bu nedenle eski rejimin hiçbir simgesine sıcak bakmamakta, daha çok özgürlük ve demokrasi istemektedir. Halk meydanları bu nedenle terk etmemektedir.
Araplar ayaklanmaya Sevra diyorlar; ayaklanana da Sâir derler. Sevra, daha keskin ve sert coşkuları, anlatsa da, Türkçesiyle ayaklanma olarak adlandırılabilir. Ancak, ayaklanma için Filistinlilerin dünya siyasal literatürüne kattıkları İntifada kavramı daha uygundur. Devrim kavramını, devirmek anlamında ele almıyorsak Arapça karşılığı Sevradır. Bu nedenle Sol siyasal jargonda kullandığımız devrimi bütünüyle ifade etmese de Tunus’ta olanlara, ayaklanma demek yerine, Tunusluların ve tüm Arap aleminin tercih ettikleri kavramla devrim diyorum.
Şarki takvimin ilk günü olan 14 Ocak 2011 günü, Tunuslular için Zeynel Abdiddin Bin Ali’nin 23 yıllık diktatörlüğünden kurtulma günüdür. Bu gün, eski rejimin devrildiği, demokrasi ve özgürlüklerin ikame edilmesi için ilk adımın atıldığı ve daha çok çabanın gerektiği gündür.
Bu süreç, yasaklar altında ezilen, yasaklanan, tüm siyasal güçlerin güneş yüzü gördüğü, nefes aldığı bir gün olarak yeni siyasal dokunun örülmesinde de bir eşit olarak katılacağı gündür. Bunun için ciddi karışıklıklar da olacak zorluklar da. Pusuda bekleyen ve Tunus halkının bu kazanımını sulandırmaya çalışan ya da geriye çekmek isteyen güçler bu günden itibaren akın akın Tunus siyasal arenasına inmeye başlamıştır; El Kaide dahil, cürüm şebekeleri, kökten dinci hareketler yeni dönemin siyasal çoğulculuğu içinde sayılacağı açıktır.
Soru işaretlerine rağmen Tunus Arap halkı 21. Yüzyılın ilk ve önemli mesajlar taşıyan ayaklanmasıyla devrim yaptı. “Yasemin devrimi” dediler.
Yasemin bir çiçektir, müthiş kokuludur. Küçücük beyaz yapraklarıyla Yasemin bir sarmaşıktır; ince, yeşil, hızı uzayan, değdiği yere hemen sarmaşan kıvrımlı dallarıyla da Arapça alfabeyi tanımladığı söylenir. Tunus Arap halkı, geniş anlamıyla gerçekten de bir “Yasemin devrimi” yaptı.
Uygarlıklar beşiği, Kartaja’nın başkenti, Roma’nın Arap-İslam uygarlığının, Berberilerin derin izleriyle tam bir mozaik olan Tunus, devrimini de uygarca yapmayı bildi. Arap alemi bu gelişmeye coşkuyla karşıladı; ilk etkileri, Yemen’den Filistin’e, Mısır’dan Ürdün’e, Cezair’e kadar her alanda görüldü.
Arap halkı Tunus halkını tebrik ediyor. 21. Yüzyıla girerken Tunus halkı, Afrika’nın makus kederli haklarına, bölgemizin gerici Arap diktatörlükleri baskıcı yönetimleri altında yaşama mahkum halklara, bölgemiz ve ülkemizin anti-demokratik devletlerine karşı halkların direnişi için bir umut olmuştur.
Bu adım insanlığı ilgilendiren bir adımdır. Herkes bu kıssadan kendine bir hisse çıkarmalıdır.
Daha çok demokrasi ve özgürlüğün ikamesi için biraz daha fedakarlık gerektiğini söylemek yanlış değildir; Tunus Arap halkının Sevrası, bizim için önemli bir örnektir, baskıcı yönetimler için de..
(*) Bu tercümede kelime kelime tercümeden çok anlam üzerinde bir tercüme yapılmıştır. Arapça orijinalinde geçen “Geceler” kelimesi yerine karanlıklar konulmuştur, “Kayıtlar” kelimesi yerine zincirler koyulmuştur. “Hayat” kavramı yerine özgürce yaşam konulmuştur. Ebu’l kasım el Şabi’nin şiirini sıradan insanlardan bile binlerce kez dinlemiş biri olarak verilmek istenen mesajı tam anlamıyla Türkçe okura sunmak için böylesi bir tercümeyi uygun buldum.
Karanlıklar böylece göçecek zincirler böylece kırılacaktır
Mihrac Ural
15 Ocak 2011
Tunusun ünlü şairi Ebul Kasım Şabi, Arapça bilen her insanın yüreğini coşkuya dolduran, hakları uğruna ölüme karşı direncini artıran dizelerin de yazarıdır. Arapça okuyup da bu dizeleri ezbere bilmeyen bir Arap yok gibidir.
“İza el şaabu yevmen erada’l hayat felâ büda en yesteciyba’l kader
Vala buda lileyli en yenceli vala buda lil kaydi en yenkeser”
( Ebul Kasım el Şabi )
Bu şiiri Türkçeye çevirip, mesajını gerçek duygusuyla taşımak için bir deneme yapacak olursam şöyle bir sonuç çıkar.
“Eğer ki halk bir gün özgürce yaşamı isterse, kesinlikle kader de buna cevap verecektir.
Ve kesinlikle karanlıklar göçecek, zincirler kırılacaktır.” (*) (Tercüme: Mihrac Ural)
Tunus halkı özgür yaşamı istedi ve kader ona olumlu cevap verdi. Ya karanlıklar ve zincirlere ne oldu?
Bu gün Tunus halkının önündeki en önemli sorunda budur. Görülen o ki, Tunus halkı bu sorunu çözme kararlılığı içindedir; bu nedenle eski rejimin hiçbir simgesine sıcak bakmamakta, daha çok özgürlük ve demokrasi istemektedir. Halk meydanları bu nedenle terk etmemektedir.
Araplar ayaklanmaya Sevra diyorlar; ayaklanana da Sâir derler. Sevra, daha keskin ve sert coşkuları, anlatsa da, Türkçesiyle ayaklanma olarak adlandırılabilir. Ancak, ayaklanma için Filistinlilerin dünya siyasal literatürüne kattıkları İntifada kavramı daha uygundur. Devrim kavramını, devirmek anlamında ele almıyorsak Arapça karşılığı Sevradır. Bu nedenle Sol siyasal jargonda kullandığımız devrimi bütünüyle ifade etmese de Tunus’ta olanlara, ayaklanma demek yerine, Tunusluların ve tüm Arap aleminin tercih ettikleri kavramla devrim diyorum.
Şarki takvimin ilk günü olan 14 Ocak 2011 günü, Tunuslular için Zeynel Abdiddin Bin Ali’nin 23 yıllık diktatörlüğünden kurtulma günüdür. Bu gün, eski rejimin devrildiği, demokrasi ve özgürlüklerin ikame edilmesi için ilk adımın atıldığı ve daha çok çabanın gerektiği gündür.
Bu süreç, yasaklar altında ezilen, yasaklanan, tüm siyasal güçlerin güneş yüzü gördüğü, nefes aldığı bir gün olarak yeni siyasal dokunun örülmesinde de bir eşit olarak katılacağı gündür. Bunun için ciddi karışıklıklar da olacak zorluklar da. Pusuda bekleyen ve Tunus halkının bu kazanımını sulandırmaya çalışan ya da geriye çekmek isteyen güçler bu günden itibaren akın akın Tunus siyasal arenasına inmeye başlamıştır; El Kaide dahil, cürüm şebekeleri, kökten dinci hareketler yeni dönemin siyasal çoğulculuğu içinde sayılacağı açıktır.
Soru işaretlerine rağmen Tunus Arap halkı 21. Yüzyılın ilk ve önemli mesajlar taşıyan ayaklanmasıyla devrim yaptı. “Yasemin devrimi” dediler.
Yasemin bir çiçektir, müthiş kokuludur. Küçücük beyaz yapraklarıyla Yasemin bir sarmaşıktır; ince, yeşil, hızı uzayan, değdiği yere hemen sarmaşan kıvrımlı dallarıyla da Arapça alfabeyi tanımladığı söylenir. Tunus Arap halkı, geniş anlamıyla gerçekten de bir “Yasemin devrimi” yaptı.
Uygarlıklar beşiği, Kartaja’nın başkenti, Roma’nın Arap-İslam uygarlığının, Berberilerin derin izleriyle tam bir mozaik olan Tunus, devrimini de uygarca yapmayı bildi. Arap alemi bu gelişmeye coşkuyla karşıladı; ilk etkileri, Yemen’den Filistin’e, Mısır’dan Ürdün’e, Cezair’e kadar her alanda görüldü.
Arap halkı Tunus halkını tebrik ediyor. 21. Yüzyıla girerken Tunus halkı, Afrika’nın makus kederli haklarına, bölgemizin gerici Arap diktatörlükleri baskıcı yönetimleri altında yaşama mahkum halklara, bölgemiz ve ülkemizin anti-demokratik devletlerine karşı halkların direnişi için bir umut olmuştur.
Bu adım insanlığı ilgilendiren bir adımdır. Herkes bu kıssadan kendine bir hisse çıkarmalıdır.
Daha çok demokrasi ve özgürlüğün ikamesi için biraz daha fedakarlık gerektiğini söylemek yanlış değildir; Tunus Arap halkının Sevrası, bizim için önemli bir örnektir, baskıcı yönetimler için de..
(*) Bu tercümede kelime kelime tercümeden çok anlam üzerinde bir tercüme yapılmıştır. Arapça orijinalinde geçen “Geceler” kelimesi yerine karanlıklar konulmuştur, “Kayıtlar” kelimesi yerine zincirler koyulmuştur. “Hayat” kavramı yerine özgürce yaşam konulmuştur. Ebu’l kasım el Şabi’nin şiirini sıradan insanlardan bile binlerce kez dinlemiş biri olarak verilmek istenen mesajı tam anlamıyla Türkçe okura sunmak için böylesi bir tercümeyi uygun buldum.
16 Ocak 2011 Pazar
DEMOKRATİK SİYASET ZOR ZANAAT…
Arif Işıldar
16 Ocak 2011
Ezber bozmak kavramı bu dönemin politik literatüründe en makbule geçen deyimdir. Kimler ne kadar ezber bozuyor bilinmez ama Kürt halk hareketi ezber bozucu siyasal adımlar atmaya devam ediyor. Kürt sorunuyla ilgili bir yazımızda bu gelişmeleri bir yanıyla, Kürt siyasal hareketinin Atatürk'ün 1919'da Anadolu'dan başlattığı devrimi demokratikleştirme hareketi olarak betimlemiştik.
Son dönemde BDP'nin iki dilli yaşam ve demokratik özerklik taleplerini dile getirmesiyle Kürt sorunu ekseninde yaşanan yeni gelişmelerin sarkacı da bunu işaret ediyor. Kürt hareketinin siyasal stratejisi gelinen aşamada üç temel parametre üzerinde şekillenerek yaşamsallaşıyor. Bunlar da, demokratik siyaset dilinin başat kılınması, barışçıl çözüm yöntemlerinin esas alınması ve çokkimlikli yaşama geçilmesidir. Bu amaçlar istikametinde yükselen Kürt direnişi haliyle sistemin anti-demokratik niteliğini, şiddet temelli siyasi felsefesini ve tek kimlikli şovenist karakterini hedef tahtasına oturtuyor.
Egemen aklın yüz yıllardır şiddet tohumları ektiği ve şiddetin tüm siyasal güçler tarafından içselleştirilerek politikanın silahla yapıldığı bu coğrafyada Kürt hareketinin devrimci şiddete içkin bir nosyondan barışçı siyasete geçiş yaparak demokratik siyaset dilinin meşrulaştırılmasına dönük gösterdiği çabanın manidarlığına geçmeden kısa bir arka plan turu yapalım.
Cumhuriyetin Türk ulusuna siyasal-tarihsel getirimleri saymakla bitmez. Ama diğer halklar için aynı şey söylenemez. Cumhuriyet rejimi çok kimlikli ve çok kültürlü bir coğrafyada tek kimlikliliği hakim kıldı. Türk-Sünni kimliğin devletin resmi tek kimliği biçiminde içselleştirilmesi diğer kimliklerin ötekileştirilmesinin başlangıcı oldu. Böylece Osmanlı egemenlerinin cumhurla tezadı cumhuriyet döneminde yeni bir çatışmanın kapısını araladı. Kemalist kadronun yurtta sulh retoriğinin tersine cumhuriyet yönetimi milli misaki diye ilan ettiği topraklarda yaşayan yerli haklarla hiçbir dönem barışık olamadı.
Rejimin siyasal-tarihsel anaforları bununla da bitmedi. Cumhuriyet projesi, Türkler için bir ulus-devlet manzumesi olarak uygulandı ve Batıdan yapılan siyasi ve hukuki iktibaslarla içi dolduruldu. Fakat Batıda 19. yüzyılda yaşanan klasik anlamda bir demokratik burjuva düzeni değildi. Zaten demokrasi kelimesinin Kemalist kadronun siyasi lügatinde yeri yoktu. Tek parti ve şeflik sistemi temelleri üzerine kurulan parlamenter sistem gerici burjuva diktatörlüğünün bir yönetim tarzıydı. Bu yönetim biçimi demokrasiyi yadsımanın has örneklerinden biri oldu. Uygulanan inkar, asimile, yasaklar, sıkıyönetimler, askeri darbeler, topyekun savaşlar ve halka yönelik kıyımlar cumhuriyet burjuvazisinin demokrasi kelimesiyle alakasının açık bir şerhidir.
Kendi iç dinamikleriyle demokrasi kültürü ve geleneğini yerleştiremeyen burjuvazi muhalif güçlerden ve halktan gelen her türlü demokratik talebi ve demokrasi kalkışmasını da ezerek önünü tıkadı. Bu politika sistemin bir başka gerçeğine işaret etti. Sistem şiddeti, siyasetin temel uygulama aracı olarak işlevselleştirdi. Yıllardır Kürt halkına dayatılan savaş, sola ve toplumsal muhalefete yönelik baskı ve saldırılar ve son olarak öğrencilerin demokratik taleplerine karşı despotluk boyutunda sergilenen zulüm şiddetin, bir egemenlik aracı olarak kullanılmasının ötesinde rejimin yapısal özelliklerinden biri olduğunu ortaya koydu. Anti-demokratiklik, tek boyutluluk ve şiddet sistemin temel karakteristik yapısını oluşturmaya devam etmektedir.
Demokrasinin bir tehdit olarak algılanarak demokratik dinamiklerin canına okunduğu bir koşulda demokrasi talebi doğal olarak iş ve aş talebinden önce gelecektir. Bugün Kürt nidasının mideden değil bellekten çıktığı gerçeği de siyasal ve kültürel yaşam açısından demokrasinin ne denli hayati olduğunu göstermektedir. Demokrasinin, şiddetle, savaş siyasetiyle icra edilebildiği bir tarihi örnek yoktur. Kürt sorununun da tek çözüm alternatifi olan Türkiye'deki demokratikleşmenin harcı demokratik siyaset ise çimentosu da adil barıştır.
İşte Kürt halk hareketi bu mihverde zor bir zanaata soyundu. Şiddete taparların çoğunlukta olduğu, barışın teslimiyet savaşınsa en büyük erdem olarak kutsandığı bir coğrafyada Kürt hareketi demokratik siyaset tarzını, barış dilini deneyerek yüzyılların alışılmış politik zihniyeti ve alışkanlıkları dışında çözüm yolları arıyor. İyi de yapıyor. Çünkü ezber bozma fiiliyatına siyasetten başlamak diğer alanların da önünü açacaktır.
16 Ocak 2011
Ezber bozmak kavramı bu dönemin politik literatüründe en makbule geçen deyimdir. Kimler ne kadar ezber bozuyor bilinmez ama Kürt halk hareketi ezber bozucu siyasal adımlar atmaya devam ediyor. Kürt sorunuyla ilgili bir yazımızda bu gelişmeleri bir yanıyla, Kürt siyasal hareketinin Atatürk'ün 1919'da Anadolu'dan başlattığı devrimi demokratikleştirme hareketi olarak betimlemiştik.
Son dönemde BDP'nin iki dilli yaşam ve demokratik özerklik taleplerini dile getirmesiyle Kürt sorunu ekseninde yaşanan yeni gelişmelerin sarkacı da bunu işaret ediyor. Kürt hareketinin siyasal stratejisi gelinen aşamada üç temel parametre üzerinde şekillenerek yaşamsallaşıyor. Bunlar da, demokratik siyaset dilinin başat kılınması, barışçıl çözüm yöntemlerinin esas alınması ve çokkimlikli yaşama geçilmesidir. Bu amaçlar istikametinde yükselen Kürt direnişi haliyle sistemin anti-demokratik niteliğini, şiddet temelli siyasi felsefesini ve tek kimlikli şovenist karakterini hedef tahtasına oturtuyor.
Egemen aklın yüz yıllardır şiddet tohumları ektiği ve şiddetin tüm siyasal güçler tarafından içselleştirilerek politikanın silahla yapıldığı bu coğrafyada Kürt hareketinin devrimci şiddete içkin bir nosyondan barışçı siyasete geçiş yaparak demokratik siyaset dilinin meşrulaştırılmasına dönük gösterdiği çabanın manidarlığına geçmeden kısa bir arka plan turu yapalım.
Cumhuriyetin Türk ulusuna siyasal-tarihsel getirimleri saymakla bitmez. Ama diğer halklar için aynı şey söylenemez. Cumhuriyet rejimi çok kimlikli ve çok kültürlü bir coğrafyada tek kimlikliliği hakim kıldı. Türk-Sünni kimliğin devletin resmi tek kimliği biçiminde içselleştirilmesi diğer kimliklerin ötekileştirilmesinin başlangıcı oldu. Böylece Osmanlı egemenlerinin cumhurla tezadı cumhuriyet döneminde yeni bir çatışmanın kapısını araladı. Kemalist kadronun yurtta sulh retoriğinin tersine cumhuriyet yönetimi milli misaki diye ilan ettiği topraklarda yaşayan yerli haklarla hiçbir dönem barışık olamadı.
Rejimin siyasal-tarihsel anaforları bununla da bitmedi. Cumhuriyet projesi, Türkler için bir ulus-devlet manzumesi olarak uygulandı ve Batıdan yapılan siyasi ve hukuki iktibaslarla içi dolduruldu. Fakat Batıda 19. yüzyılda yaşanan klasik anlamda bir demokratik burjuva düzeni değildi. Zaten demokrasi kelimesinin Kemalist kadronun siyasi lügatinde yeri yoktu. Tek parti ve şeflik sistemi temelleri üzerine kurulan parlamenter sistem gerici burjuva diktatörlüğünün bir yönetim tarzıydı. Bu yönetim biçimi demokrasiyi yadsımanın has örneklerinden biri oldu. Uygulanan inkar, asimile, yasaklar, sıkıyönetimler, askeri darbeler, topyekun savaşlar ve halka yönelik kıyımlar cumhuriyet burjuvazisinin demokrasi kelimesiyle alakasının açık bir şerhidir.
Kendi iç dinamikleriyle demokrasi kültürü ve geleneğini yerleştiremeyen burjuvazi muhalif güçlerden ve halktan gelen her türlü demokratik talebi ve demokrasi kalkışmasını da ezerek önünü tıkadı. Bu politika sistemin bir başka gerçeğine işaret etti. Sistem şiddeti, siyasetin temel uygulama aracı olarak işlevselleştirdi. Yıllardır Kürt halkına dayatılan savaş, sola ve toplumsal muhalefete yönelik baskı ve saldırılar ve son olarak öğrencilerin demokratik taleplerine karşı despotluk boyutunda sergilenen zulüm şiddetin, bir egemenlik aracı olarak kullanılmasının ötesinde rejimin yapısal özelliklerinden biri olduğunu ortaya koydu. Anti-demokratiklik, tek boyutluluk ve şiddet sistemin temel karakteristik yapısını oluşturmaya devam etmektedir.
Demokrasinin bir tehdit olarak algılanarak demokratik dinamiklerin canına okunduğu bir koşulda demokrasi talebi doğal olarak iş ve aş talebinden önce gelecektir. Bugün Kürt nidasının mideden değil bellekten çıktığı gerçeği de siyasal ve kültürel yaşam açısından demokrasinin ne denli hayati olduğunu göstermektedir. Demokrasinin, şiddetle, savaş siyasetiyle icra edilebildiği bir tarihi örnek yoktur. Kürt sorununun da tek çözüm alternatifi olan Türkiye'deki demokratikleşmenin harcı demokratik siyaset ise çimentosu da adil barıştır.
İşte Kürt halk hareketi bu mihverde zor bir zanaata soyundu. Şiddete taparların çoğunlukta olduğu, barışın teslimiyet savaşınsa en büyük erdem olarak kutsandığı bir coğrafyada Kürt hareketi demokratik siyaset tarzını, barış dilini deneyerek yüzyılların alışılmış politik zihniyeti ve alışkanlıkları dışında çözüm yolları arıyor. İyi de yapıyor. Çünkü ezber bozma fiiliyatına siyasetten başlamak diğer alanların da önünü açacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)