HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

3 Şubat 2010 Çarşamba

CUMHURİYETTEKİ OSMANLI

DARBECİLİĞİN TARİHİ VE NESNEL VERİLERİ

Mihrac Ural
3 Şubat 2010

Cumhuriyet yeniden yapılanıp Osmanlıdan kopmadıkça, Osmanlı aklından da kurtulamaz. Osmanlı aklı, başka halkların toprakları üzerinde talan ve gaspta ifadesini bulan kıyım aklıdır. Farklılıkları eşit saymadan, dış fetihlerin çağı kapandığı bir dönemde iç fetihlerle hüküm sürmek, bu topraklarda binlerce yıldır süren yaşamlarıyla, özgünlüklerini koruyarak bu güne gelmiş yerli halklara zülüm yapmaktır. Bu aklı değiştirmek için onu besleyen kaynakları yok etmek gerek.
Darbeciliğin derin tarih arkaplanında Osmanlı bulunuyor. Cumhuriyet bu anlamıyla da Osmanlının devamıdır. Osmanlı'da, dış fetihler tıkandıkça ardı arkası kesilmeden gelen Padişah halleri, Sadrazam tasfiyeleri, Paşa kellesi koparmaları gündeme gelmiştir. Bu yönelim 19.yy yenleşmelerinde askeri darbe olarak tanımlanmış, ittihatçiliğe kadar evrimleşerek varmıştır. Aynı nesnel nedenler, Cumhuriyette askeri darbe olmuştur. Askeri darbelerden, Atatürk bile iç fetihler yürüterek korunmaya çalışmıştır. Cumhuriyet döneminin iç fetihleri Kürtlere ve Kürdistana karşı yönelmiştir; espriyle söyleyecek olursak Atatürk'ü darbelerden koruyan Kürt halkının ayaklanmalarıdır demek yanlış olmayacaktır.

Cumhuriyette Osmanlı aklı, bir öznel miras olarak yürümedi. Nesnel koşulları ortadan kalkmış hiç bir akıl miras olarak taşınamaz. Akıl, mal mülk değil, nesnel veriler üzerinde var olan bir davranıştır, bir düşünce, bir yönelimdir, bir algıdır.Onu besleyen koşullara gereksinim duyar. Akıl genetik yollarla geçmez; kolayına kaçarak kurulan bu tür cümleler, onları anlamlandıran nesnel verilere bir işaret olarak dile getirilmiyorsa, sorunların anlaşılmasına ve çözümüne katkı olamaz.
Cumhuriyetteki Osmanlıyı doğru tespit etmek gerek. Bu yapılmadan, "Darbeci gelenek" demek," ittihatçi militarizmin devamı" demek hiç bir şeyi açıklamaz. Osmanlı'nın başka milletlerin toprakları üzerine kurulu eğemenliği ve talan sisteminin yarattığı siyasal korku ve kaygıları, aidiyetsizliğinin yol açtığı, herkesi ve herşeyi düşman gören algılarını doğru tespit etmek gerek. Bunun sonuçları olan Padişah Halleri, sadrazam tasfiyeleri ve sonuçta ulaştığı ittihatçi militarizmi, darbeciliği belirlemek gerek. Osmanlı aklını yaratan bu veriler çözümlenmeden Cumhuriyetteki askeri darbeleri kavramak güçtür. Cumhuriyet içindeki osmanlıdan kurtulmadan darbeciliğin askeri ya da sivil biçmindeki maceralarından kurtulmak çok zor olacaktır. Çözüm, sorunun doğru konmasını gerektiriyor.

"Balyoz" adlı darbe hazırlığının özeti sayılabilecek son cümleler, 21.Yüzyılda Cumhuriyetin Osmanlı yüzünü anlatmaya yeterlidir. “Cumhuriyetin aşındırılan tüm kazanımları tekrar yerleştirilecek, Türkçe ezan dâhil tüm ulusal değerlerimiz hayata geçirilerek Arap ve Kürt unsurların Türk kültürüne verdikleri zararlar telafi edilecektir.”

Farklılıkları kıymeti kendinden menkul tehlike görmek onları yok etmeyi planlamak; bir kaygının bir korkunun yerli olmama yerli olmaya çalışmamanını refleksidir.Tekçi zihniyet, tek millet, tek dil diye başlayan ve demokratik her türden hakkı gasp eden yaklaşım budur.Bunun için dış fetihler yoksa iç fetihlere yönelmek o da olmasa darbelere kalkışmak ya da sivil diktalara yeni osmanlıcı açılımlarla atbaşı gitmek Cumhuriyette devam eden Osmanlıcılıktan başka bir şey değildir.

Bunu aşmak için yeniden yapılanmak gerek. Yapısal dönüşüm gerek. Demokratik bir cumhuriyette, eşitler olarak, barış içnde yaşam projeleri üretmek gerek.


***

Balyozun sapı kırıldı. Bu bir sistem kırılmasıydı. Yıllar önce özetle şöyle dile getirdim:"Osmanlıdan, Türkiye Cumhuriyetine uzanan tek boyutlu siyasal süreç, II. Dünya savaşı ardından eğrilmeye başlamış, 12 Eylül 80 darbesi ardından da kırılmıştır." (M.Ural, Siyasal Sistemin). Bu kırılma siyasal sahnedeki güçler dengesinide yeni bir kombinazona götürmüştür. Kürt özgürlük hareketi sürece etkin olarak girmiş, siyasal süreci belirler hale gelmiştir. Sistemin gerici, baskıcı karetketire balans ayarı veren silahlı güçler ise bu kırılmada en büyük kaybı vernen kesim olmuştur. Siyasi süreci belirlemede halk dahil bir çok etkinliğini yitirmiştir. 2007 seçimleri ve ortaya çıkardığı sonuçlar, bu sürecin çok önemli bir belirtisidir. Ordunun siyasal süreçte yeri artık eskisinden çok uzakta olup ancak ortak tehlike diye gösterilmek istenen Kürt özgürlük hareketine karşı oluşacak kombinazonların ikinci dereceden bir ihtiyatı haline gelmiştir. Bu gelişmeler son nefesini vermekte olan militarizmin reflekslerini katletmemiş olsa da ağır bir çöküşe yöneltmiştir.

Militarizmin ortaya çıkan bu gerilemesinde rol oynayan bir dizi siyasal etmeni sıralamak mümkün. Bunlar arasında, Türkiyenin yeni siyasal etkinliklerinin bölge ve dünya çapında yapmakta oldukları açılımı göstermek yanlış olmayacaktır. Yeni-Osmanlıcılığın bu noktada anlamlı bir yer alışı olduğunu da belirtmek gerek. Bunu sağlıklı olarak algılayabilmek için, Osmanlıdan, Cumhuriyete uzanan yüzyıllar içinde, satanatı da hedefleyin "halletme" geleneğinden, askeriyenin iktidarları deviren ittihatçiliğine, onradan da Cumhuriyetin askeri darbeciliğine kadar uzanışının gerçekçi nedenlerini belirlememiz gerek. Zira, militarizim hiç bir zaman öznel bir sonuç değildir. Militarizim kültür gibi algılanamaz, miras bırakılması ya da belli bir siyasal yönelimin tekrarı gibi basit algılarla çözümlenemez. Bu açıdan darbeciliği salt ittihatçılığın devamı olarak görmek çok yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. Sık sık yazılarımızda bizlerde darbecilere bir geçmiş bulmak, gelenek tanımı yapmak için ittihatçi aklı gösterdiğimiz olmaktadır. Ancak bu, ittihatçi darbeciliğin nesnel verilerini göstermeye yetmez, onu yoktan var eden bir yaklaşım gibi olur. Sorunun derininde ittihatçiliği de üreten bir nesnel zemin bulunmaktadır. Böylesi hafif çözümlemeler yerine gerçekleri daha net aktarabilen nesnel çözümlemeleri bilerlemek gerçekte bu gün ortak ülkemizin temel sorunlarını da açıklayıcı olacaktır.

Bu topraklarda kendini yerli olarak algılamayan, güç merkezindeki yerini bir atanmış olarak algılamayan, hükümranlığı altındaki topraklara kaygı ve korkularla bakıp, üzerinde yaşayanları birincil tehlike olarak gören, kıymeti kendinden menkul tehlikeler karşısında, yabancı gördüğü yerli halka üzerinde hoyratça tepinen darbeciliği görmezden gelmek istemiyorsak, Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan darbeciliğin nesnel nedenlerine çok yaklaşmış oluruz. Bu aynı zamanda hükümranlıkları altındaki toprakları yeniden feth etmenin bir biçmi olan darbeciliğin, kime karış ve ne amaçla yöneldiğini de çözümlemiş oluruz.
Osmanlı aklı diye yazıp durduk. Farklı bir akıl türü. Bu aklı oluşturan Osmanlı gerçeği, talanda, yayılmacılıkta ifadesini bulur. Talan ve yayılmacılık yüz yılların içinde bir akıl algısına dönüşmüştür; başka milletlerin, halkların emekleriyle ürettikleri değerleri ve uygarlıkları gasp etmektir. Bu yönelimin tıkandığı yerde, sık sık tekrar eden padişah halleri, sadrazam kıyımları, paşa kellesi koparmaları gündeme gelmiştir. Tıkanma bir darbeyle sonuçlanmıştır. Tıkanmanın çapı ve hacmi darbenin kime kadar uzanacağına hangi egemenlik alanını kapsayacağını belirlemiştir. Bir cephe savaşında tıkanma paşa kellesini, bir büyük meyden savaşı sadrazamı, bir hatt-ı hümayün tıkanıklığı ise padişahı halletmiştir. Yayılmacılığın sorunsuz işlmediği yerde uzun hüküm yılları sürmüştür (Osmanlının 36 padişahından 14. tahttan darbeyle indirilmiştir. Bu sayının üçte ikisi "Gerileme Devri" denilen devirde olmuştur. Osmanlı talan ve yayılmada tıkandıkça darbelerle yüz yüze gelmiştir Bkz. http://yillarboyutarih.com/forumm/index.php?topic=73.0 )

Osmanlı geriledikçe, fetihler içe dönük yoğunluk kazandı. Türkmen aşiretleri , Kürt beyleri isyanları, balkan miletlerinin uyanışının bastırılması devreye girdi. Süreç aynıyla işlemeye devam etmiştir. Ancak Osmanlının en uzun yüz yılı diye anılan 19.yy ve ardılı 20.yy kendi özgünlüğü içinde içe bükey sorunlarla darbeci algılara devam etmiştir. Tıkanmanın olduğu yerde darbe öne çıkmıştır. Osmanlı yayılmacılğınını tarihsel olarak belirlediği bu süreç cumhuriyetinde miras olarak aldığı bir süreçtir. Öznel değil, nesnel veriler üzerinde oturan bir akıl sistematiği böylece oluşmuştur. Osmanlıda 1836-1839 yılları arasında muvazaf bir subay olarak hizmet gören geleceğin Alman Genel Kurmay Başkanı Feld Meraşal H.von Moltke bu gerçeği çok yalın olarak şöyle dile getirir "bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, aslında üzerinde babıali'nin hiç bir sözü geçmeyen, geneş ülkeleri içine alır. Muhakkak ki padişah bizzat kendi devleti içerisinde geniş fetihler yapmak zorundadır" (Moltke, Türkiye mektupları s:187)

Bu çizgi Osmanlının bir devamı olarak Cumhuriyet'te de kendini tüm ağırlığıyla gösterdi. Cumhuriyette Osmanlı aklı, bir öznel miras olarak yürümedi. Nesnel koşulları ortadan kalkmış hiç bir akıl miras olarak taşınamaz. Akıl, mal mülk değil, nesnel veriler üzerinde var olan bir davranıştır, bir düşünce, bir yönelimdir, bir algıdır.Onu besleyen koşullara gereksinim duyar. Akıl genetik yollarla geçmez; kolayına kaçarak kurulan bu tür cümleler, onları anlamlandıran nesnel verilere bir işaret olarak dile getirilmiyorsa, sorunların anlaşılmasına ve çözümüne katkı olamaz.

Cumhuriyetteki Osmanlıyı doğru tespit etmek gerek. Bu yapılmadan, "Darbeci gelenek" demek," ittihatçi militarizmin devamı" demek hiç bir şeyi açıklamaz. Osmanlı'nın başka milletlerin toprakları üzerine kurulu eğemenliği ve talan sisteminin yarattığı siyasal korku ve kaygıları, aidiyetsizliğinin yol açtığı, herkesi ve herşeyi düşman gören algılarını doğru tespit etmek gerek. Bunun sonuçları olan Padişah Halleri, sadrazam tasfiyeleri ve sonuçta ulaştığı ittihatçi militarizmi, darbeciliği belirlemek gerek. Osmanlı aklını yaratan bu veriler çözümlenmeden Cumhuriyetteki askeri darbeleri kavramak güçtür. Cumhuriyet içindeki osmanlıdan kurtulmadan darbeciliğin askeri ya da sivil biçmindeki maceralarından kurtulmak çok zor olacaktır. Çözüm, sorunun doğru konmasını gerektiriyor.

Cumhuriyetteki Osmanlı, öncelikle Cumhuriyetin hükümranlığı altındaki topraklarda, farklı etnik yapıların bu coğrafyada yerli olmalarıyla ilgili bir durumdur. Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı gibi başka halkların üzerinde yaşadığı topraklarda, tek boyutlu bir uluslaşma süreci dayatarak yapılanmıştır. Bu atılım, farklılıkları ötelemiştir, onları yeniden fethedilmesi gereken tehlike olarak görmüştür; tek dil, tek ırk, tek millet, tek dil, tek bayrak esprisi. Üstelik bu girişim milyonlarca Km karelik bir alanda gerileyerek, yaşanan büyük korku ve kaygıların basıncı altında, elde kalan nispiten dar topraklar üzerinde, bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan, uygarlıklar kuran yerlileri asimile etmeden, Osmanlıdan devreldiği haliyle üstlerine çökmüştür. Bu farklılıklar ise, 200 yılın birikimklerine dayanarak siyasal hareketlere de girişmiş bulunmaktaydı. Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren yüz yüze kaldığı Koçgiri, Şeyh Sait ve Dersim isyanları bunun ifadesidir (Koçgiri isyanından şeyh Sait isyanına oradan Dersim isyanına kadar uzanan süreçte, irili ufaklı 25 Kürt isyan bulunuyor. Kürt halkının diriliğine bir işaret olan bu ayaklanmalar, iç fetihle kanlı bir şekilde bastırılıyor. İç fetih darbeleri önlüyor ancak onun yerine geçiyor, militarizmi tanımlıyor. Bu da bize Osmanlı'dan Cumhuriyete mitarizmin dayandığı nesnel verileri işaret eder.)

Cumhuriyet'in Osmanlıdan aldığı darbeci mantığın kıymeti kendinden menkul gerekçelerinden biri "iç düşman", "iç tehlike" söylemidir. Kendi reasına, vatandaşına karşı savaş, bu söylemlerle yürütüldü. Militarizmin bu boyutu, her zaman dış ve iç fetihler tıkandıkça darbelere dönüştü. İttihatçi darbeciliği, II. Abdülhamit dönemi çözümlemeleriyle birlikte ele aldığımızda bu tablo tüm çıplaklığıyla belirginleşir; bu işleyiş Osmanlı'da olduğu gibi Cumhuriyet'te de sürmüştür. Buradan bir espri çıkaracak olursak, İç fetihler olmasıydı, Atatürk bile askeri darbeden kurtulamazdı, Kürt isyanları Atatürk'ü askeri bir darbeden korumuştur. Yanlış anlama yer vermemek için cümleyi şöyle kurmak daha doğrudur, Atatürk Kürt isyanlarına yönelik askeri kıyımların gölgesinde ikdiarını sürdürmüştür.; buna Osmanlı yayılmacılığının çok açık bir biçmi olan Hatay'ın ilhakını eklemek hiçte yanlış olmayacaktır
Bu noktadan gerisin geriye, darbecilğe kaynak oluşturan nesnel verileri ele alarak bu güne geldiğimizde tablo çok daha belirgin hale gelir.


DARBECİ KÖKLER OSMANLININ YAPISAL DERİNLİKLERİNDE


Cumhuriyet 87 yılında. 21.yy dayız ve hala darbelerden söz ediyoruz. Kimi ulusalcı aydınlar, Kemalıstler, milliyetçi laikler, ulusalcılar ve özellikle milliyetçi-ırkçı saflarda darbe arzusu taşımayan çok az kişi var. Darbenin dayanılmaz cazibesini sağlayan gerçekler birilerinin Kemalıst olması, laik ya da ulusalcı olmasıyla ilgili bir öznel eğilimden kaynaklanmıyor. Bu konada ciddi araştırmalar var, olayın tarihsel ve neslen boyutları üzerinde duran aklı başında yazılarda bulunmaktadır. Ancak derbe geleneği ve darbe tapınımını ne cumhuriyet dönemine ne de bu dönümle ortaya çıkan ulusalcı akımların dünya algılarına bağlananmaz. Siyasal iktidarın kırılmasıyla, dünya güçler dengesinin değişimiyle, sosyalist sistemin çözülüp solcuların miliyetçileşmesiyle izah edilemez. "23 zindeliği" tabiriyle kendini Cumhuriyetle sınırlamaya çalışanların algılarıyla da izah edilemez.

Darbecilikte anlam bulan militarizmi ittihat ve terakkiye kadar götürenlern bilgi sınırı da burya kadardır. Bu siyasal algı belirlemeleri bir sonuçtur. İttihatçiliği, Kemalizmi militarizimle harmanlayan gerçekler başka yerdedir, birbirinin ürünü ya da halef-selef ilişkisiyle izah edilecek bir algı değildir. Bunun gerçeklerini Osmanlının yapısında aramak gerek; bu yapının obejektif verilerinden beslenen, nesnel verileri üzerinden şekilen akıl bir sonuçtur. Sonuçları bilmek onları çözümlemeye yetmiyor, kaoslardan çıkışı sağlayamıyor. Efatun'un da Şeyh Bedreddinin de hayalleri müthişti.

Osmanlıyı burada uzunca irdelemeyeceğiz. Ancak üzerinde hüküm sürdükleri toprakları nasıl algıladıklarına ilişkin bir örnekle bazı çağrışımlar yapacağım.

Yavuz Sultan Selim Memlükleri,Halep'in kuzeyinde yer alan Mercidabık Ovasında yenilgiye uğrattı (24 Ağustos 1516). Helep büyük camiinde adına hutbe okunarak İslam aleminin halifesi ilan edilmiştir (29 Ağustos 1516, hilafet son Abbasi halifesi III. Mütevikliden alındı). 22 Ocak 1517'de son memlük ordusunu da Rıdaniye'de yenerek Mısırı zaptetti.

Ayrıntıları veriyorum, anlatmak istedğim Osmanlı hiç bir yerin yerlisi değildi. Kendi topraklarında yaşayan ve orijinal olan miletler üzerinde hüküm sürüyordu. Bu Anadolu için de hiç farklı değlid.

Yavuz, Kahire'ye girdiğinde gözleri deheşet içinde ağaç oymacılığıyla işlenmiş konakları görür Arebesk; ağaç oymacılığı, süsçülüğü. Bu görsel şölen karşısında Yavuz da payıtahtı İstanbul'u süslemek ister. Mısırda akıl almaz bir Arebesk usta ve işçi kovuştrması başlar. Tüm zanaatkalar İstanbul'a.

İstanbul mermer yatakları ve ocaklarının şehri. Arabesk ağaç işçiliğidir. Kuşaklar boyu yerli hammede olan ağaçlar üzerinde gelişmiş, olgunlaşmış, doruklaşmış bir sanatır. Bu sanat ve sanatçıyı hammadde kaynağından kesince, tıkanacaktır. Öyle de oldu. İstanbu, Bizans'tan sonra mermer yapılardaki kısırlığı da burdandır. Yerli olunmayan bir alandaki hüküm gerçek bir kimlik oluşturamıyor. Bu eklektik bir dokuya yol açtığı kadar, büyük kaygı ve korkuları da üretiyor. Göçebe bir eğemenliğin, birden çok başkent değiştiren yapısıyla, yerleşik olma bilincinin oturtulamadığı bir tarih sürecinde, yayılmacılık tıkandığı yerde darbeciliğin baş göstermesi kaçınılmaz olmaktadır.


CUMHURİYETTEKİ OSMANLI

Cumhuriyet ayrı bir yaşam planıyla kurulduğu iddia edilir. Parlamenter rejime geçilmiş bir dizi siyasal dönüşüme imza atılmıştı. Hilafet bile lağvedilmiş, Ordu siyaset dışı tutulmuş anayasal bir sistemde görevler bölüşülmüştü, kuvvetler ayrılığı ikame edilmişti. En önemlisi kendi üretecek kendi tüketecekti. Başka halkların ürettiklerini talan gibi bir siyaseti olmayacaktı.

Siyasal sistem değişmişti ancak üzerinde oturulan yapı olduğu gibiydi. Anadolu bir mozaikti, farklılıklar hiç bir hakka sahip değil ve ölüm denklemleri altında yaşam sürdürmekteydi. Yavuz'un mermer yatakları şehri İstanbul'da, arabesk konaklar inşa etmesi gibi, Atatürük de tek uluslu bir siyasal yapı oluşturma girişimindeydi.

Osmanlı ardılı olduğu batıyşa yönelen bir talan imparatorluğuydu. Bu sür git sürükleniş yerli olmayı,yerel olmayı, medenileşmeyi da alıp sürüklüyordu. Batıya yönelik umutların sonuncusu, Viyana kapılarını önünde biter (II.Viyana kuşatması 1683). Geride kalan coğrafyada aidiyet duygusu oluşturacak bir şey yoktu. Hatta milli bir eğilim bile yoktu. Osmanlı, Türklere çok kötü gözle bakar, hakir görürdü; "kara budunlu", "etraki bila idrak", Osmanlı söylemleri bunu ifade ediyordu. Cumhuriyetti kuran, tek ulusçu yönelimiyle siyasal yapılanmayı düzenleyen gücün etnik dokusu bir yana, hükümranlığı altında farklılıklara yaklaşımının Osmanlı gibi aynıyla sürmesi, Kürtlere yönelik "kuyruklu kürt" , "dağ Türkleri" söylemi, Alevilere "alevi tapan" diye söylemlerle yaklaşılması cumhuriyet içindeki Osmanlıdan başka bir şey değildir. Bu şey bir akıldır ancak ondan önce bir nesnel veridir. Var olan farklılık gerçeğinin baskınca bir birzda tekleştirilme çabasıdır. Eşit olmayı reddetme, kaygı ve korkulara esir olmadır.

"İlk defa Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilmesi döneminde Harbiye kaynaklı olarak ortaya çıkan, o dönemin seraskeri Hüseyin Avni Paşa'nın öncülüğünü yaptığı, bir cuntacı, komitacı anlayış"tan söz edilir. İttihatçı darbecilikte bunun devamı olarak yorumlanır. Bu doğrudur ancak eksiktir. Ve her eksik doğru gibi tehlikelidir. Yapısalla ilgili çözümleme olmadan, öznelle ilgili tüm söylemler bizleri kısır bir döngüye getirip koyar. Osmanlı ile cumhuriyet farklılıklarına rağmen, İttihatçi akıl cumhuriyette nasıl devam edebilir? Bunun açıklanabilmesi için yapısal çözümlemelere yönelmemiz gerek. Cumhuriyetteki Osmanlıyı tespit etmemiz gerek.

Darbecilik buradan besleniyor. Ordu bu verilerden yola çıkarak, kendine silahlı örgüt misyonu yüklüyor. "Son mevzi" diye kendini tanımlıyor ve geride kalan her şeyi düşman ilan ediyor. "Balyoz"cu Paşa "Silahlı kuvvetler olarak biz siyasetin dışındayız. Siyasetin dışında olmak Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel ilkelerinin örselenmesine, göz ardı edilmesine göz yumarız anlamına gelmez. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihi misyonu kendisine verilen tarihi görevi bu devletin kurucusu olma, tarihi Kemalist çizgisini her zaman muhafaza etmek zorundadır." Derken bu gerçeği tekrar ediyor. Bu bir akıldır, Osmanlı aklıdır. Ancak bu akıl kültürel bir miras olarak kuşaktan kuşağa taşınmıyor. onu var eden nesnel veriler, yapısal çarpıklıklar besliyor. Yeniden üretip topmlumun kimyasını karıştırmaya yönlendiriyor. Bu nedenle Osmanlı aklı dememiz, yapısal bir varoluşa işaret anlamını taşıyor. Öznel bir konumlanışı değil.

Atatürk deniminde iç fetihle dindirilen darbeler, II. Dünya savaşının ilk izleri silindiği andan itibaren yeniden başgösteriyor. Tıkandıkça bir kez daha darbeye yöneliyor. İki darbe arasında kırk darbe kombinazonu oluşuyor. Başaran başaramayanları tepeliyor. 1974 Kıbrıs işgali artık tatmin etmiyor 12 Eylül 1980 darbesi gelip dayanıyor. Bu darbeye karşı Kürt halkının özgürlük talebi etrafındaki dirinişi, hak ve hukuk arayışı gelip dayanıyor. Birkez daha iç fetih hareketleri başlıyor ötesine de geçilerek "sınır ötesi operasyonlara" girişiliyor. Bu ülkede tüm girişim ve hazırlaklarına rağmen, 30 yıldır darbe yapılamıyorsa bunun bir nedeni de Kürt özgürlük hareketinin başarıyla devam eden mücadelesinde yatıyor.

21. Yüzyılda darbe yapmak artık eskisi gibi kolay değil. Bu doğrudur. Balyozun sapı kırılmıştır. Sistem büyük bir kırılma sonucunda çok farklı bir siyasi yelpazenin oluşmasına yol açmıştır. Kürt halkının siyasal iradesinin üklemizde oynadığı ciddi bir rol açığa çıkmıştır. Bu da darbecilği gerileten önemli nedenler arasında yer alıyor: Ancak verili haliyle devam eden cumhuriyetteki osmanlı yapısal dönüşümlerle aşılmadıkça, balyozu kırılan darbecilerin yerini sivil diktaların alması bunun da yeni- Osmanlıcılık adı altında bolgesel açılımlarla beslenmesi kendini dayatma tehlikesi belirecektir. Yeni-Osmanlıcılık çok sahte bir yaklaşımdır. Öznel bir söylemdir. Gerçekte tutunması mümkün olmayan bir yaklaşımdır, ancak ekonomik açılımların verdiği dinamikler ülkeye sivil bir diktanın yerleşmesine katkı yapabilecek eğilimler taşıdığını da söylemek yanlış değildir. Önemli farklılıklarına rağmen, Malezya örneği bu açıdan akılda tutulması gereken bir örnektir.

"MELAZYA SENDROMU"

Eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, Türkiye'nin malezya benzeri bir ülke olabileceği yönündeki söylemine Erdoğan''nın "Türkiye, Türkiye'dir" cevabı hiç bir zaman tatmin edici değildir. Malezya tüm farklılıklarına rağmen sivil dikta özlemleri için önemli bir paramatredir. 50 yı süren bir iktidar. Barisan Nasional (Ulusal Cephe) önderliğinde Mahatir Muhammed gibi bir liderlik altında farklılıklarıyla barış içinde olma yönelimlerinde kimi başyarılar göstermiş bir ülke.

Malezya. Türkiyeden ayrı bir dünyadır. Ne tarihsel ne de bu günüyle aynı kaba konamaz. Benzerlik bulmak zor değil ancak konumuzla ilgili olarak diktacılığa, darbeciliğe engel bir model olarak Türkiye'yi Malezyalaştırmak anlamsız. Kürt açılımı, farklılıkların bir biçimde, eşitler olarak iktidarda yer aldığı Malezya'yı yaratmak için yetmez. Çok daha köklü ve gerçekçi yapısal dönüşümlere girişmek gerek.

Ayrıca Ülkemiz farklılıklarının tarihi ile Malezya'daki farklılıkların tarihi arasında eşitlik kurmanan mümkünü yoktur. Kürt halkının özgürlük istemi 200 yılın kesvetini aşılarak bu güne gelmiştir. Bunun sonucunda alması gereken anayasal haklar olmadan, yeryüzündeki hiç bir kuvet bu yükselişi engelleyemez. Bu durum askeri derbeci militarzmı geriletse de sivil dikta altarnatifi riskini azaltmıyor; Malezya gibi, 50 yıl kesintisiz iktidar heveslerini askeri darbeler yerine geçirmeyi hangi siyasal iktidar istemez ki. Yabana atılır bir özenti değil. Ülkemizde bunun için bir çok kapının zorlandığını görmemek mümkün değil.

Erdoğan'a, bölgemizde yeni bir Nasır imajı vermek ne kadar gerçekçi değilse, yeni-Osmanlıcılıkta o kadar tutmaz bir mayadır. Bu nedenle askeri darbeler yerine besin kaynağı ne olursa olsun sivil darbelerin, sivil diktaların da artık bu ülkede tutunma şansı olmayacaktır. Bu girişimlerin çözüm olmadığı bir kesitte, sorulramızın çüzümü için içimizdeki yapısal osmanlıcılığı dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yolu farklılıklarımızı, eşitler olarak kurum ve kuruluşlarıyla, yasa ve anayasasıyla demokratik bir cumhuriyet siyasal haklarını teslim etmek ve bunu özgürce kullanmaları önündeki tüm engelleri kaldırmaktır.

Bunu yapamadıkça, tıkanmış sorunlarımızın kaosları, ya askeri ya da sivil diktatörlük özentelerinin maceralarıyla karşı karşıya kalmamıza yol açacaktır.
SONUÇ;
Bu satırların yazarına göre, bu topraklarda askeri darbeler artık zor gerçekleşir. Özgürlük hareketi diriliğini korudukça ülkemizin darbe karşısındaki direnci de artacaktır. Balyozun sapı kırıldı, bir kez. Ancak bu, darbelerin nesnel zeminlerini kaybettiği anlamına gelmiyor. Devlet balyozsuz kalmaz. Sapı kırık balyoz hurdasından en kötü halde sivil bir balyoz oluşturmayı deneyecektir. Bu yüzden ülkemizin yapısal sorunlara aşılmadıkça, içimizdeki osmanlı sivil diktalardan, baskıcı yönelimlere kadar daha çok şey üretebilir.

Hiç yorum yok: