20 Şubat 2011 Pazar
CUMHURİYETİMİZ DEMOKRASİNİN NERESİNDEDİR
Hasip Yiğitoğlu
20 Şubat 2011
Cumhuriyetimiz acaba demokrasinin neresindedir ?
Bu sorunun cevabını vermeden önce, Demokrasinin, anti şövenist, anti militarist, anti faşist ,anti emperyalist temel politik değerleri taşıyan yönetim şekli olduğunu hatırlayalım.
Ayrıca, demokrasi eşitlik ilkesine dayalı bir yaşam biçimidir.Toplumun din,dil,ırk,ekonomik gibi farklılıkları arasında ayırım gözetmeyen bir yönetim biçimidir.Bu anlamda,bireysel ve toplu hakların güvence altına alarak tüm yurttaşların kararlara etkin ve doğrudan katıldığı bir yönetimdir.
Şimdi, Cumhuriyetin ne olduğuna da bir göz atalım. Cumhuriyet, devlet iktidarının kişilerin,ailelerin,grupların tekeline bırakılmayan,vatandaşların yönetime etkin olarak katılmasını sağlayan anlayıştır.
Bu kısa açıklamalardan sonra Cumhuriyetimiz, teorik ve pratik olarak, acaba anayasada belirtildiği gibi; Türkiye Cumhuriyetle idare edilir ve Türkiye Cumhuriyeti,demokratik laik sosyal hukuk devletidir,esasına ne kadar uyuyor,bir bakalım şimdi.
Bir yüzyıl kadar devam eden bu sürecin uygulamaları, beklentileri ve siyasi argümanları, acaba bu evrensel tanımlara ne kadar uymaktadır.
Bir Türk cihana bedeldir, anlayışından bu tanımlara uygun bir yönetim beklentisi ne kadar gerçekçi olur.
Hele, hele toplumsal anlamda etnik ve inanç yönünden zengin mozaiği olan bir ülkede,bu söylem ne kadar demokrasi üretebilir.
Bütün mesele buradadır.
Zaten, Tevhidi tedrisat,tekke ve zaviyelerin yasaklanması yasalarından anlaşılacağı gibi doktriner olarak Cumhuriyet zihninin Türk-İslam-Hanefi olarak belirlendiği anlaşılmaz mı?
vermiyor mu ?
Cumhuriyet sürecinin başlangıcından günümüze kadar,sivil-asker hükümetlerin siyasi ve ekonomik argümanlarına göz atacak olursak, hem siyasi,hem ekonomik olarak,bilinen doktrin anlayışının empoze edildiğini anlamak hiçte zor değildir.
Bu duruma bir göz atalım şimdi;
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde,Avrupa daki süreci hatırlayacak olursak;birinci dünya savaşının ortaya çıkarttığı ulus devlet anlayışının siyasal sonuçlarından bir çok ülkede ulusalcı,nasyonalist yönetimlerin hortladığını,iktidar olduğunu söyleyebiliriz.
Bu ideolojinin yirmi milyon insanın hayatına nasıl mal olduğunu anlatmaya gerek varmı ?
En belirleyici biçimde,İtalya da Mussolini, Almanya da Hitler.
Bu süreç,yeni devlet Türkiye Cumhuriyetini etkilememesini düşünmek,acaba ne kadar doğru olur ?
Ayrıca, çok tartışılan CHP’nin altı ok amblemi,bu süreçten etkilenerek karar verildiği tarihimizde not olarak bulunmaktadır.
Bu durum Cumhuriyetin zihin ifadesini anlamak için bir ip ucu vermiyor mu ?
Başka bir anlatımla,Cumhuriyet zihninin ifadesini Cumhuriyeti kuran CHP’nin amblem ilkelerinden rahatlıkla anlamak mümkün olabilir.
Milliyetçilik ve devletçilik ilkeleri olan bir zihniyetin, demokrasinin temel anlayışı ile ne kadar örtüşebilir,nasıl bir yaşam öngörüsü anlatabilir,sorusunun ayakları yere basar değil mi ?
CHP nin altı ok amblem seçimi konusunda,dönemin CHP Genel sekreteri Recep Peker in,1930 lu ulus devlet,tek partili rejimlerle öykülenen Avrupa daki totoliter anlayışlardan etkilendiği tartışmalarını fasa fiso diyerek geçiştirmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ?
Temel öngörüsü milliyetçilik olan bir düşüncelerden demokrasinin evrensel ilkeleriyle uyumlu yönetimler üretebilirler mi ?
Cumhuriyet sürecinin ilk yıllarından günümüze kadar devam eden parti kapatmalarından dolayı,siyasi tarihimiz kapatılmış parti çöplüğü nitelliğindedir.
Bu durum demokrasi nin temel anlayışı,fırsat eşitliği ve özgürlüklerle nasıl bağdaştırılabilir ?
Bu anlayış katı bir doktrinle yoğrularak günümüze kadar devam etmiştir.
Her iktidar, asker,sivil bu doktrin aklını daha ileri götürerek, inanç,etnik mozağimizi tarumar ederek toplumu kamplaştırmışlardır.
Siyasi partilerin zaman zaman, bir takım oryantalist sistem eleştirileri süreçten nemalanmadan başka bir şey değildir.
Nerdeyse bir yüzyıla yakın zamandır süren, Darbelerin, olağan üstü hallerin,tek partili dönemlerin uygulamalarından çıkarılacak sonuç,her halde demokrasi olmamalıdır.
Demokratikleşme ve sivilleşme hareketleri açısından son derece sabıkalı bir süreç yaşadığımızı tarihe göz attığımızda rahatlıkla anlamamız mümkündür.
Tek partili dönemlerde serbest piyasacı,liberal,özgürlükçü söylemleriyle muhalefet yapan DP nin iktidar dönemini hatırlayacak olursak,1956 daki Müslüman olmayan halka,solculara,komünistlere karşı şiddet ve tutuklama uygulamaları aynı zihnin ötekileştirici,milliyetçi bir başka versiyonu değil midir ?
Bu anlamda üç maymunlar oyununun,sistemin klasiği demek yanlış olur mu ?
27 mayıs ,12 mart 12 Eylül,28 şubat askeri muhtıra ve darbelerinin zihin akılları hep aynı doktrinin dayattığı öngörüden kaynaklandığını söylemek için tarihi biraz anımsamak yeterlidir.
DP geleneği takipçisi olan AP de,Milliyetçi MHP,Milli görüşçü MSP ile Cumhuriyet tarihinin en bağnaz ve en kanlı dönemi Milliyetçi cephe hükümetleri uygulamaları hala akıllardadır.
Anıldığı gibi Milliyetçi cephe koalisyonu hükümetlerinin kurulması,aynı doktrin geleneğine tas tamam uyduğunu söylemek yanlış olur mu ?
Balyoz darbesi iddianamesinde belirtildiği gibi,ön görülen eylemlerden daha vahimi çok sayıda provokasyonlar yapılmış,anarşi ve kaos ortamı derinleştirilerek 12 Eylül cehenneminin propaganda malzemesi,milliyetçi argümanlarına dönüştürüldüğünü hiç kimsenin,ne sağcı,ne solcu nun alınmadan kabul etmesi gerektiğini söyleyebiliriz.
Ayrıca,12 Eylül faşist yönetiminin RABITA politikasının Türk-İslam sentezi doktrini zihniyetinden başka ne denebilir ?
Şimdi ,ülkeyi yöneten AKP nin, milli görüş zihniyetinin emperyalist küreselleşmenin doktora mastırı,ana muhalefet partisi CHP nin sistem kurucusu gerçeği,sistemin doktriner siyasi zihin yapısının cevabını vermiyor mu ?
Bu günlerde AKP nin ve CHP nin yetkilerinin milliyetçilik yarışında mangalda kül bırakmayan söylem yarışlarını neye yorumlayabiliriz.
Birbirlerini ele verdiler.
Ergenekon tartışmalarında,Başbakanın Ergenekon adresini işaret eden açıklamalarına,CHP liderinin Bakan Hayati Yazıcıoğlu’nun Sivas katliamı sanıklarının avukatlığını yaptığı cevabından çıkartılacak tek sonuç sistemin klasiği demokrasi değildir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
20 Şubat 2011
Cumhuriyetimiz acaba demokrasinin neresindedir ?
Bu sorunun cevabını vermeden önce, Demokrasinin, anti şövenist, anti militarist, anti faşist ,anti emperyalist temel politik değerleri taşıyan yönetim şekli olduğunu hatırlayalım.
Ayrıca, demokrasi eşitlik ilkesine dayalı bir yaşam biçimidir.Toplumun din,dil,ırk,ekonomik gibi farklılıkları arasında ayırım gözetmeyen bir yönetim biçimidir.Bu anlamda,bireysel ve toplu hakların güvence altına alarak tüm yurttaşların kararlara etkin ve doğrudan katıldığı bir yönetimdir.
Şimdi, Cumhuriyetin ne olduğuna da bir göz atalım. Cumhuriyet, devlet iktidarının kişilerin,ailelerin,grupların tekeline bırakılmayan,vatandaşların yönetime etkin olarak katılmasını sağlayan anlayıştır.
Bu kısa açıklamalardan sonra Cumhuriyetimiz, teorik ve pratik olarak, acaba anayasada belirtildiği gibi; Türkiye Cumhuriyetle idare edilir ve Türkiye Cumhuriyeti,demokratik laik sosyal hukuk devletidir,esasına ne kadar uyuyor,bir bakalım şimdi.
Bir yüzyıl kadar devam eden bu sürecin uygulamaları, beklentileri ve siyasi argümanları, acaba bu evrensel tanımlara ne kadar uymaktadır.
Bir Türk cihana bedeldir, anlayışından bu tanımlara uygun bir yönetim beklentisi ne kadar gerçekçi olur.
Hele, hele toplumsal anlamda etnik ve inanç yönünden zengin mozaiği olan bir ülkede,bu söylem ne kadar demokrasi üretebilir.
Bütün mesele buradadır.
Zaten, Tevhidi tedrisat,tekke ve zaviyelerin yasaklanması yasalarından anlaşılacağı gibi doktriner olarak Cumhuriyet zihninin Türk-İslam-Hanefi olarak belirlendiği anlaşılmaz mı?
vermiyor mu ?
Cumhuriyet sürecinin başlangıcından günümüze kadar,sivil-asker hükümetlerin siyasi ve ekonomik argümanlarına göz atacak olursak, hem siyasi,hem ekonomik olarak,bilinen doktrin anlayışının empoze edildiğini anlamak hiçte zor değildir.
Bu duruma bir göz atalım şimdi;
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde,Avrupa daki süreci hatırlayacak olursak;birinci dünya savaşının ortaya çıkarttığı ulus devlet anlayışının siyasal sonuçlarından bir çok ülkede ulusalcı,nasyonalist yönetimlerin hortladığını,iktidar olduğunu söyleyebiliriz.
Bu ideolojinin yirmi milyon insanın hayatına nasıl mal olduğunu anlatmaya gerek varmı ?
En belirleyici biçimde,İtalya da Mussolini, Almanya da Hitler.
Bu süreç,yeni devlet Türkiye Cumhuriyetini etkilememesini düşünmek,acaba ne kadar doğru olur ?
Ayrıca, çok tartışılan CHP’nin altı ok amblemi,bu süreçten etkilenerek karar verildiği tarihimizde not olarak bulunmaktadır.
Bu durum Cumhuriyetin zihin ifadesini anlamak için bir ip ucu vermiyor mu ?
Başka bir anlatımla,Cumhuriyet zihninin ifadesini Cumhuriyeti kuran CHP’nin amblem ilkelerinden rahatlıkla anlamak mümkün olabilir.
Milliyetçilik ve devletçilik ilkeleri olan bir zihniyetin, demokrasinin temel anlayışı ile ne kadar örtüşebilir,nasıl bir yaşam öngörüsü anlatabilir,sorusunun ayakları yere basar değil mi ?
CHP nin altı ok amblem seçimi konusunda,dönemin CHP Genel sekreteri Recep Peker in,1930 lu ulus devlet,tek partili rejimlerle öykülenen Avrupa daki totoliter anlayışlardan etkilendiği tartışmalarını fasa fiso diyerek geçiştirmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ?
Temel öngörüsü milliyetçilik olan bir düşüncelerden demokrasinin evrensel ilkeleriyle uyumlu yönetimler üretebilirler mi ?
Cumhuriyet sürecinin ilk yıllarından günümüze kadar devam eden parti kapatmalarından dolayı,siyasi tarihimiz kapatılmış parti çöplüğü nitelliğindedir.
Bu durum demokrasi nin temel anlayışı,fırsat eşitliği ve özgürlüklerle nasıl bağdaştırılabilir ?
Bu anlayış katı bir doktrinle yoğrularak günümüze kadar devam etmiştir.
Her iktidar, asker,sivil bu doktrin aklını daha ileri götürerek, inanç,etnik mozağimizi tarumar ederek toplumu kamplaştırmışlardır.
Siyasi partilerin zaman zaman, bir takım oryantalist sistem eleştirileri süreçten nemalanmadan başka bir şey değildir.
Nerdeyse bir yüzyıla yakın zamandır süren, Darbelerin, olağan üstü hallerin,tek partili dönemlerin uygulamalarından çıkarılacak sonuç,her halde demokrasi olmamalıdır.
Demokratikleşme ve sivilleşme hareketleri açısından son derece sabıkalı bir süreç yaşadığımızı tarihe göz attığımızda rahatlıkla anlamamız mümkündür.
Tek partili dönemlerde serbest piyasacı,liberal,özgürlükçü söylemleriyle muhalefet yapan DP nin iktidar dönemini hatırlayacak olursak,1956 daki Müslüman olmayan halka,solculara,komünistlere karşı şiddet ve tutuklama uygulamaları aynı zihnin ötekileştirici,milliyetçi bir başka versiyonu değil midir ?
Bu anlamda üç maymunlar oyununun,sistemin klasiği demek yanlış olur mu ?
27 mayıs ,12 mart 12 Eylül,28 şubat askeri muhtıra ve darbelerinin zihin akılları hep aynı doktrinin dayattığı öngörüden kaynaklandığını söylemek için tarihi biraz anımsamak yeterlidir.
DP geleneği takipçisi olan AP de,Milliyetçi MHP,Milli görüşçü MSP ile Cumhuriyet tarihinin en bağnaz ve en kanlı dönemi Milliyetçi cephe hükümetleri uygulamaları hala akıllardadır.
Anıldığı gibi Milliyetçi cephe koalisyonu hükümetlerinin kurulması,aynı doktrin geleneğine tas tamam uyduğunu söylemek yanlış olur mu ?
Balyoz darbesi iddianamesinde belirtildiği gibi,ön görülen eylemlerden daha vahimi çok sayıda provokasyonlar yapılmış,anarşi ve kaos ortamı derinleştirilerek 12 Eylül cehenneminin propaganda malzemesi,milliyetçi argümanlarına dönüştürüldüğünü hiç kimsenin,ne sağcı,ne solcu nun alınmadan kabul etmesi gerektiğini söyleyebiliriz.
Ayrıca,12 Eylül faşist yönetiminin RABITA politikasının Türk-İslam sentezi doktrini zihniyetinden başka ne denebilir ?
Şimdi ,ülkeyi yöneten AKP nin, milli görüş zihniyetinin emperyalist küreselleşmenin doktora mastırı,ana muhalefet partisi CHP nin sistem kurucusu gerçeği,sistemin doktriner siyasi zihin yapısının cevabını vermiyor mu ?
Bu günlerde AKP nin ve CHP nin yetkilerinin milliyetçilik yarışında mangalda kül bırakmayan söylem yarışlarını neye yorumlayabiliriz.
Birbirlerini ele verdiler.
Ergenekon tartışmalarında,Başbakanın Ergenekon adresini işaret eden açıklamalarına,CHP liderinin Bakan Hayati Yazıcıoğlu’nun Sivas katliamı sanıklarının avukatlığını yaptığı cevabından çıkartılacak tek sonuç sistemin klasiği demokrasi değildir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
19 Şubat 2011 Cumartesi
NEBİL RAHUMA -2-
223. DOSYA
NEBİLİ KULLANMAK -2-
Mehmet Yavuz
20 Şubat 2011
Mihrac Ural’ın notu:
20 Şubat 2011
Mehmet Yavuz, bir itirafçı ve bir MİT ajanından oluşan malum muhbirler çetesini çok iyi tanıyor. Bu nedenle ayrıntıda yalanlarını çıkaracağından emin olarak yazdıklarını inceliyor. Gerçekleri de buluyor ve o ahlaksız, utanma bilmez suratlarına şamarı patlatıyor.
Cephe sayı 3-4’te (1981-1982) yayınlanan “KÜÇÜK BURJUVALAR KOMÜNİSTLERİ DE ÖLDÜRÜR” başlıklı imzasız yazı, T.K adlı bir yoldaşın olabilir. Yazı Nebil Rahuma sevgisi ve ölümüne duyulan hüzünle dolu. Bir Nebil savunusudur. Nebil’in katilleri belli, Nebil ile Ali Çakmaklı’nın ölümü arasında bir haftalık bir süre bile yok. Ali Çakmaklı öldürüldüğünde Nebil Adana’daydı. İstanbul’a geçer geçmezde katilleri tarafından gözaltına alınmıştı. MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, Nebili bu arada görmüş olmasının ihtimali de yoktur. Zaten önceki yazılarında Nebil’le görüştüğü tarih olarak, Ali Çakmaklının ölümünden önceki tarihti. Balans ayarları yapmasına rağmen, bu durumu düzeltemedi. Nebil, örgüt haberi olmadan bu MİT ajanının HDÖ’den alıp nereye harcadığı belli olmayan 2 kg altın nedeniyle katledildi. Başka bir “geçerli neden”(!) de yoktur. Bu neden de sadece, bu tür aptal katil sürüsünün gerekçesi olabilirdi.
Nebil’in katledilmesinin tek nedeni MİT ajanı İbrahim Yalçın’dır.
Bu nedenle, Cephe’de yayınlanan yazıyı, gerekçesi ne olursa olsun Nebil’in öldürülmesine karşı duyulan tepkiyi dile getiren bir yazı olarak okumak gerekli. Bunu kim yazmış olursa olsun bu duyguyu ortaya koymakta. Bir belge değil, bir anma, bir sahiplenme yazısı olarak kaleme alınmıştır. Nebil konusunun ayrıntıları, belgeleriyle yeterince ortaya çıktığını herkes biliyor.
Ancak sorun bu değil. Nebil’in katilleri belli olmasına rağmen, onları atlayarak Mihrac Ural’a saldırı yapmak için kör gözle yapılan bu çırpınışlar, sadece kin olarak görülemez derim. 3 yıldır aralıksız süren bu çaba mutlak olarak bir görevdir. Bunu anlamak için aylardır sorduğumuz basit bir soruya cevap vermemek için fare gibi kaçışını izlemek yeterlidir.
İbrahim Yalçın, sorumuza cevap veremez de. Sorumuzu, tekrarla okur için buraya aktarıyorum; ”İbrahim Yalçın, MİT’le ilişkiye giriş tarihin üzerine, 12 sayfalık el yazılı itirafnamende üç ayrı tarih veriyorsun. Üçü de çelişkili tarihler. Bir şeyleri saklamak için karışık tarihler veriyorsun, oysa senden istenen, gerçek ilişki tarihidir. Bu tarih nedir ? MİT’le ne zaman ilişkiye girdin, tam tarih nedir? Onu ver”
Sırat Köprüsü sorumuz işte bu kadar. Bu soruya cevap vermemek için kaçıp duruyor. 6 aydır soruyoruz ve peşindeyiz. Sorumuza cevap vermemesinin nedeni de örgütümüze yapılan sızma ve bunun yaptığı tahribatın açığa çıkacağı gerçeğidir. Bu nedenle cevap vermiyor, veremez de. Çünkü İbrahim Yalçın MİT’le ilişkisine, yani baştan beri sürdürdüğü göreve devam ediyor.
Bu, gerçek kendi el yazılı belge ve kanıtıyla ortaya konmuştur.
(bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ 55. 57. 179. DOSYALAR)
MİT ajanı benim için hiçbir zaman muhatap olunmayacak bir halayıktır. O, gününü beklesin o kadar.
Bu çirkin tartışmaları takip eden ilgili okura ayrıca hep sordum.
MİT ajanı İbrahim Yalçın 40 yıldır doğru ya da yanlış bir tek
siyasi yazı bile yazmamış. Bu adamın devletle sorunu hiç olmamış belli, bu nasıl olur ?
Birisi de bunu izah etmeli…
Birlikte Mehmet Yavuz’un yazısını okuyalım.
NEBİLİ KULLANMAK -2-Mehmet Yavuz, bir itirafçı ve bir MİT ajanından oluşan malum muhbirler çetesini çok iyi tanıyor. Bu nedenle ayrıntıda yalanlarını çıkaracağından emin olarak yazdıklarını inceliyor. Gerçekleri de buluyor ve o ahlaksız, utanma bilmez suratlarına şamarı patlatıyor.
Cephe sayı 3-4’te (1981-1982) yayınlanan “KÜÇÜK BURJUVALAR KOMÜNİSTLERİ DE ÖLDÜRÜR” başlıklı imzasız yazı, T.K adlı bir yoldaşın olabilir. Yazı Nebil Rahuma sevgisi ve ölümüne duyulan hüzünle dolu. Bir Nebil savunusudur. Nebil’in katilleri belli, Nebil ile Ali Çakmaklı’nın ölümü arasında bir haftalık bir süre bile yok. Ali Çakmaklı öldürüldüğünde Nebil Adana’daydı. İstanbul’a geçer geçmezde katilleri tarafından gözaltına alınmıştı. MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, Nebili bu arada görmüş olmasının ihtimali de yoktur. Zaten önceki yazılarında Nebil’le görüştüğü tarih olarak, Ali Çakmaklının ölümünden önceki tarihti. Balans ayarları yapmasına rağmen, bu durumu düzeltemedi. Nebil, örgüt haberi olmadan bu MİT ajanının HDÖ’den alıp nereye harcadığı belli olmayan 2 kg altın nedeniyle katledildi. Başka bir “geçerli neden”(!) de yoktur. Bu neden de sadece, bu tür aptal katil sürüsünün gerekçesi olabilirdi.
Nebil’in katledilmesinin tek nedeni MİT ajanı İbrahim Yalçın’dır.
Bu nedenle, Cephe’de yayınlanan yazıyı, gerekçesi ne olursa olsun Nebil’in öldürülmesine karşı duyulan tepkiyi dile getiren bir yazı olarak okumak gerekli. Bunu kim yazmış olursa olsun bu duyguyu ortaya koymakta. Bir belge değil, bir anma, bir sahiplenme yazısı olarak kaleme alınmıştır. Nebil konusunun ayrıntıları, belgeleriyle yeterince ortaya çıktığını herkes biliyor.
Ancak sorun bu değil. Nebil’in katilleri belli olmasına rağmen, onları atlayarak Mihrac Ural’a saldırı yapmak için kör gözle yapılan bu çırpınışlar, sadece kin olarak görülemez derim. 3 yıldır aralıksız süren bu çaba mutlak olarak bir görevdir. Bunu anlamak için aylardır sorduğumuz basit bir soruya cevap vermemek için fare gibi kaçışını izlemek yeterlidir.
İbrahim Yalçın, sorumuza cevap veremez de. Sorumuzu, tekrarla okur için buraya aktarıyorum; ”İbrahim Yalçın, MİT’le ilişkiye giriş tarihin üzerine, 12 sayfalık el yazılı itirafnamende üç ayrı tarih veriyorsun. Üçü de çelişkili tarihler. Bir şeyleri saklamak için karışık tarihler veriyorsun, oysa senden istenen, gerçek ilişki tarihidir. Bu tarih nedir ? MİT’le ne zaman ilişkiye girdin, tam tarih nedir? Onu ver”
Sırat Köprüsü sorumuz işte bu kadar. Bu soruya cevap vermemek için kaçıp duruyor. 6 aydır soruyoruz ve peşindeyiz. Sorumuza cevap vermemesinin nedeni de örgütümüze yapılan sızma ve bunun yaptığı tahribatın açığa çıkacağı gerçeğidir. Bu nedenle cevap vermiyor, veremez de. Çünkü İbrahim Yalçın MİT’le ilişkisine, yani baştan beri sürdürdüğü göreve devam ediyor.
Bu, gerçek kendi el yazılı belge ve kanıtıyla ortaya konmuştur.
(bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ 55. 57. 179. DOSYALAR)
MİT ajanı benim için hiçbir zaman muhatap olunmayacak bir halayıktır. O, gününü beklesin o kadar.
Bu çirkin tartışmaları takip eden ilgili okura ayrıca hep sordum.
MİT ajanı İbrahim Yalçın 40 yıldır doğru ya da yanlış bir tek
siyasi yazı bile yazmamış. Bu adamın devletle sorunu hiç olmamış belli, bu nasıl olur ?
Birisi de bunu izah etmeli…
Kin ve düşmanlık kavgasında Nebil'i kullanmayı bir yöntem olarak benimseyen İbrahim Yalçın, sözüm ona belgelerle iddialarını kanıtlamaya çalışıyor.
İddiaların lafta kalmayıp belgelerle desteklenmesi saygı duyulacak bir yaklaşım. Bu anlamda İbrahim'in '' 81 aralık-82 ocak tarihli Cephe dergisinin Sayı 4-5 ve 10.sayfa'da yayınlanan Mihrac URAL'ın yazısını oldugu gibi aktarıyorum '' sözleriyle belge yayınladığını görünce, ne yalan söyleyeyim bayağı heyecanlandım.
İbrahim, yayınladığı 81 Aralık ve 82 Ocak tarihli Cephe dergisindeki yazılarla neyi kanıtlamaya çalışıyor ? Ali Çakmaklı'nın Mihrac tarafından öldürtüldüğü, Nebil'in de Ali'ye misilleme olarak infaz edildiğini..
İddiası büyük: Mihrac, bu durumu kendi yazısıyla ilan etmiş diyor..
Dergide yayınlanan yazıların altında, malumunuz olduğu üzere herhangi bir isim yok. Lakin İbrahim; bu yazıların Mihrac tarafından yazılmış olduğunu iddia etmekten de öte kabul ediyor..
Hep söylüyorum; her bilgiyi kin duyduğunuz kişiye ulaşmak için saptırırsanız, tarihi gerçekleri deforme edersiniz..
Yeri gelmişken bir hususu da hemen belirteyim; ben hiç kimsenin avukatı değilim.. Lakin gözüme çarpan yalanları ifade etmeyince de; geçmişten gelen sorumluluk duygularıyla rahatsızlık duyuyorum..
Evet, İbrahim'in yayınladığı belgeleri okudum. Ama ben 1982 Ocak tarihli yazının Mihrac tarafından yazılmamış olduğunu anlıyorum...
Nerden mi ?
Belgenin içeriğinden.
Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Yayınlanan yazıda aynen şu ifade var:
'' ..Cesedin başında sabaha kadar oturup ağlamışlar. Olayın şokundan aylarca eve kapanıp yas tutmuşlar. BEN DE OLAYIN ŞOKU ALTINDA KALDIM. ÜÇ AY YAS TUTTUM. NEBİL BENİ DE YETİŞTİRMİŞTİ... ''
Sanırım bu tümce, İbrahim'in dikkatinden kaçmış..
Çünkü böyle bir söz, Mihrac'a ait olamaz... Kaldı ki o dönemin tanığı olan herkes Mihrac'ın Nebil tarafından yetiştirilmiş olmadığını bilir.. Yani gerçek olan, bu ifadenin tam tersidir.
İbrahim'e önerim; yayınlayacağı belgeleri daha dikkatli okumasıdır.
NEBİLİ KULLANMAK -2-
Mehmet Yavuz
20 Şubat 2011
Mihrac Ural’ın notu:
20 Şubat 2011
Mehmet Yavuz, bir itirafçı ve bir MİT ajanından oluşan malum muhbirler çetesini çok iyi tanıyor. Bu nedenle ayrıntıda yalanlarını çıkaracağından emin olarak yazdıklarını inceliyor. Gerçekleri de buluyor ve o ahlaksız, utanma bilmez suratlarına şamarı patlatıyor.
Cephe sayı 3-4’te (1981-1982) yayınlanan “KÜÇÜK BURJUVALAR KOMÜNİSTLERİ DE ÖLDÜRÜR” başlıklı imzasız yazı, T.K adlı bir yoldaşın olabilir. Yazı Nebil Rahuma sevgisi ve ölümüne duyulan hüzünle dolu. Bir Nebil savunusudur. Nebil’in katilleri belli, Nebil ile Ali Çakmaklı’nın ölümü arasında bir haftalık bir süre bile yok. Ali Çakmaklı öldürüldüğünde Nebil Adana’daydı. İstanbul’a geçer geçmezde katilleri tarafından gözaltına alınmıştı. MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, Nebili bu arada görmüş olmasının ihtimali de yoktur. Zaten önceki yazılarında Nebil’le görüştüğü tarih olarak, Ali Çakmaklının ölümünden önceki tarihti. Balans ayarları yapmasına rağmen, bu durumu düzeltemedi. Nebil, örgüt haberi olmadan bu MİT ajanının HDÖ’den alıp nereye harcadığı belli olmayan 2 kg altın nedeniyle katledildi. Başka bir “geçerli neden”(!) de yoktur. Bu neden de sadece, bu tür aptal katil sürüsünün gerekçesi olabilirdi.
Nebil’in katledilmesinin tek nedeni MİT ajanı İbrahim Yalçın’dır.
Bu nedenle, Cephe’de yayınlanan yazıyı, gerekçesi ne olursa olsun Nebil’in öldürülmesine karşı duyulan tepkiyi dile getiren bir yazı olarak okumak gerekli. Bunu kim yazmış olursa olsun bu duyguyu ortaya koymakta. Bir belge değil, bir anma, bir sahiplenme yazısı olarak kaleme alınmıştır. Nebil konusunun ayrıntıları, belgeleriyle yeterince ortaya çıktığını herkes biliyor.
Ancak sorun bu değil. Nebil’in katilleri belli olmasına rağmen, onları atlayarak Mihrac Ural’a saldırı yapmak için kör gözle yapılan bu çırpınışlar, sadece kin olarak görülemez derim. 3 yıldır aralıksız süren bu çaba mutlak olarak bir görevdir. Bunu anlamak için aylardır sorduğumuz basit bir soruya cevap vermemek için fare gibi kaçışını izlemek yeterlidir.
İbrahim Yalçın, sorumuza cevap veremez de. Sorumuzu, tekrarla okur için buraya aktarıyorum; ”İbrahim Yalçın, MİT’le ilişkiye giriş tarihin üzerine, 12 sayfalık el yazılı itirafnamende üç ayrı tarih veriyorsun. Üçü de çelişkili tarihler. Bir şeyleri saklamak için karışık tarihler veriyorsun, oysa senden istenen, gerçek ilişki tarihidir. Bu tarih nedir ? MİT’le ne zaman ilişkiye girdin, tam tarih nedir? Onu ver”
Sırat Köprüsü sorumuz işte bu kadar. Bu soruya cevap vermemek için kaçıp duruyor. 6 aydır soruyoruz ve peşindeyiz. Sorumuza cevap vermemesinin nedeni de örgütümüze yapılan sızma ve bunun yaptığı tahribatın açığa çıkacağı gerçeğidir. Bu nedenle cevap vermiyor, veremez de. Çünkü İbrahim Yalçın MİT’le ilişkisine, yani baştan beri sürdürdüğü göreve devam ediyor.
Bu, gerçek kendi el yazılı belge ve kanıtıyla ortaya konmuştur.
(bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ 55. 57. 179. DOSYALAR)
MİT ajanı benim için hiçbir zaman muhatap olunmayacak bir halayıktır. O, gününü beklesin o kadar.
Bu çirkin tartışmaları takip eden ilgili okura ayrıca hep sordum.
MİT ajanı İbrahim Yalçın 40 yıldır doğru ya da yanlış bir tek
siyasi yazı bile yazmamış. Bu adamın devletle sorunu hiç olmamış belli, bu nasıl olur ?
Birisi de bunu izah etmeli…
Birlikte Mehmet Yavuz’un yazısını okuyalım.
NEBİLİ KULLANMAK -2-Mehmet Yavuz, bir itirafçı ve bir MİT ajanından oluşan malum muhbirler çetesini çok iyi tanıyor. Bu nedenle ayrıntıda yalanlarını çıkaracağından emin olarak yazdıklarını inceliyor. Gerçekleri de buluyor ve o ahlaksız, utanma bilmez suratlarına şamarı patlatıyor.
Cephe sayı 3-4’te (1981-1982) yayınlanan “KÜÇÜK BURJUVALAR KOMÜNİSTLERİ DE ÖLDÜRÜR” başlıklı imzasız yazı, T.K adlı bir yoldaşın olabilir. Yazı Nebil Rahuma sevgisi ve ölümüne duyulan hüzünle dolu. Bir Nebil savunusudur. Nebil’in katilleri belli, Nebil ile Ali Çakmaklı’nın ölümü arasında bir haftalık bir süre bile yok. Ali Çakmaklı öldürüldüğünde Nebil Adana’daydı. İstanbul’a geçer geçmezde katilleri tarafından gözaltına alınmıştı. MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, Nebili bu arada görmüş olmasının ihtimali de yoktur. Zaten önceki yazılarında Nebil’le görüştüğü tarih olarak, Ali Çakmaklının ölümünden önceki tarihti. Balans ayarları yapmasına rağmen, bu durumu düzeltemedi. Nebil, örgüt haberi olmadan bu MİT ajanının HDÖ’den alıp nereye harcadığı belli olmayan 2 kg altın nedeniyle katledildi. Başka bir “geçerli neden”(!) de yoktur. Bu neden de sadece, bu tür aptal katil sürüsünün gerekçesi olabilirdi.
Nebil’in katledilmesinin tek nedeni MİT ajanı İbrahim Yalçın’dır.
Bu nedenle, Cephe’de yayınlanan yazıyı, gerekçesi ne olursa olsun Nebil’in öldürülmesine karşı duyulan tepkiyi dile getiren bir yazı olarak okumak gerekli. Bunu kim yazmış olursa olsun bu duyguyu ortaya koymakta. Bir belge değil, bir anma, bir sahiplenme yazısı olarak kaleme alınmıştır. Nebil konusunun ayrıntıları, belgeleriyle yeterince ortaya çıktığını herkes biliyor.
Ancak sorun bu değil. Nebil’in katilleri belli olmasına rağmen, onları atlayarak Mihrac Ural’a saldırı yapmak için kör gözle yapılan bu çırpınışlar, sadece kin olarak görülemez derim. 3 yıldır aralıksız süren bu çaba mutlak olarak bir görevdir. Bunu anlamak için aylardır sorduğumuz basit bir soruya cevap vermemek için fare gibi kaçışını izlemek yeterlidir.
İbrahim Yalçın, sorumuza cevap veremez de. Sorumuzu, tekrarla okur için buraya aktarıyorum; ”İbrahim Yalçın, MİT’le ilişkiye giriş tarihin üzerine, 12 sayfalık el yazılı itirafnamende üç ayrı tarih veriyorsun. Üçü de çelişkili tarihler. Bir şeyleri saklamak için karışık tarihler veriyorsun, oysa senden istenen, gerçek ilişki tarihidir. Bu tarih nedir ? MİT’le ne zaman ilişkiye girdin, tam tarih nedir? Onu ver”
Sırat Köprüsü sorumuz işte bu kadar. Bu soruya cevap vermemek için kaçıp duruyor. 6 aydır soruyoruz ve peşindeyiz. Sorumuza cevap vermemesinin nedeni de örgütümüze yapılan sızma ve bunun yaptığı tahribatın açığa çıkacağı gerçeğidir. Bu nedenle cevap vermiyor, veremez de. Çünkü İbrahim Yalçın MİT’le ilişkisine, yani baştan beri sürdürdüğü göreve devam ediyor.
Bu, gerçek kendi el yazılı belge ve kanıtıyla ortaya konmuştur.
(bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ 55. 57. 179. DOSYALAR)
MİT ajanı benim için hiçbir zaman muhatap olunmayacak bir halayıktır. O, gününü beklesin o kadar.
Bu çirkin tartışmaları takip eden ilgili okura ayrıca hep sordum.
MİT ajanı İbrahim Yalçın 40 yıldır doğru ya da yanlış bir tek
siyasi yazı bile yazmamış. Bu adamın devletle sorunu hiç olmamış belli, bu nasıl olur ?
Birisi de bunu izah etmeli…
Kin ve düşmanlık kavgasında Nebil'i kullanmayı bir yöntem olarak benimseyen İbrahim Yalçın, sözüm ona belgelerle iddialarını kanıtlamaya çalışıyor.
İddiaların lafta kalmayıp belgelerle desteklenmesi saygı duyulacak bir yaklaşım. Bu anlamda İbrahim'in '' 81 aralık-82 ocak tarihli Cephe dergisinin Sayı 4-5 ve 10.sayfa'da yayınlanan Mihrac URAL'ın yazısını oldugu gibi aktarıyorum '' sözleriyle belge yayınladığını görünce, ne yalan söyleyeyim bayağı heyecanlandım.
İbrahim, yayınladığı 81 Aralık ve 82 Ocak tarihli Cephe dergisindeki yazılarla neyi kanıtlamaya çalışıyor ? Ali Çakmaklı'nın Mihrac tarafından öldürtüldüğü, Nebil'in de Ali'ye misilleme olarak infaz edildiğini..
İddiası büyük: Mihrac, bu durumu kendi yazısıyla ilan etmiş diyor..
Dergide yayınlanan yazıların altında, malumunuz olduğu üzere herhangi bir isim yok. Lakin İbrahim; bu yazıların Mihrac tarafından yazılmış olduğunu iddia etmekten de öte kabul ediyor..
Hep söylüyorum; her bilgiyi kin duyduğunuz kişiye ulaşmak için saptırırsanız, tarihi gerçekleri deforme edersiniz..
Yeri gelmişken bir hususu da hemen belirteyim; ben hiç kimsenin avukatı değilim.. Lakin gözüme çarpan yalanları ifade etmeyince de; geçmişten gelen sorumluluk duygularıyla rahatsızlık duyuyorum..
Evet, İbrahim'in yayınladığı belgeleri okudum. Ama ben 1982 Ocak tarihli yazının Mihrac tarafından yazılmamış olduğunu anlıyorum...
Nerden mi ?
Belgenin içeriğinden.
Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Yayınlanan yazıda aynen şu ifade var:
'' ..Cesedin başında sabaha kadar oturup ağlamışlar. Olayın şokundan aylarca eve kapanıp yas tutmuşlar. BEN DE OLAYIN ŞOKU ALTINDA KALDIM. ÜÇ AY YAS TUTTUM. NEBİL BENİ DE YETİŞTİRMİŞTİ... ''
Sanırım bu tümce, İbrahim'in dikkatinden kaçmış..
Çünkü böyle bir söz, Mihrac'a ait olamaz... Kaldı ki o dönemin tanığı olan herkes Mihrac'ın Nebil tarafından yetiştirilmiş olmadığını bilir.. Yani gerçek olan, bu ifadenin tam tersidir.
İbrahim'e önerim; yayınlayacağı belgeleri daha dikkatli okumasıdır.
MISIR, İLERİ BİR ADIM DAHA..
Mısır devrim süreciyle ilgili 19. yazı
Cumatül Nasır (Zafer Cuması)
Mihrac Ural
19 Şubat 2011
Dün Mısır devriminin 25. Günü (25 Ocak – 18 Şubat 2011 Zafer Cuması).
Devrimin en kritik Cuması da başarıyla atlatıldı. Her Cuma gününe bir isim takmayı gelenek haline getiren Mısırlılar, bu Cuma gününe, Cumatül Nasır adını verdiler. Bu haftanın sloganı da El Şaabu Yaridu Tahrir el Bilad (Halkın isteği ülkenin temizlenmesidir).Tahrir kelimesi Arapçada, özgürleşme anlamındadır. Ancak slogandaki tahrir kelimesi kurtulma anlamında kullanılmıştır; yolsuzluklara bulaşmış, diktatörlüğün temsilcisi olmuş, eski düzenin temsilcilerinden kurtulma anlamında kullanılmıştır.
Zafer Cumasına beklenenden de fazla kitle katılmıştır. Mısır devriminin bu kitlesel katılımla verdiği mesaj, eski düzenle ilgili her belirtiyi silmek için kararlılıkla yola devam ettiği mesajıydı. Meydanlarda yer alan ve bu bilinç algısına önemli bir işaret olan “düzenin temsilcisi sadece mübarek değildi” pankartları sıradan insanların karton parçalarına yansıttığı algılarını ifade ediyor. Bu konuda sözcülerde önemli göndermeler yaptığı gözlemlendi; “devrimin yeni bir safhasına girilmiştir, bu aşama temizlik aşamasıdır, yeninin temellerini kurma aşamasıdır”.
Bu ifadeler, Mısır Arap halkının giriştiği demokrasi ve özgürlük mücadelesinin oturmuş hedef ve algılarına da bir göstergedir.
Zafer Cuması, Mısır halkı için olduğu kadar bu gelişmelerle ilgili bölge ve dünya halklarının da önemle takip ettiği bir gündü. Devrim kitlesinin ısrarı ve kararlılığına önemli bir gösterge günüydü.
Mübarek’in iktidardan çekilmesi ardından gelen süreçte, Mısır halkı mücadelesine aynı kitlesel heyecan ve kararlılıklar devam edip etmeyeceği bu Cuma günü belli olacaktı. Bu aynı zamanda 21. Yüzyıl için Mısır devriminin derinliğini de gösterecek bir gün olacaktı. Sabah erken saatlerde binler ardından yüz binler ve ardından milyonların Tahrir meydanına dolması, bu açıdan büyük önem taşıyordu. Mısır Arap halkı çağdaş siyasal tarihinin en önemli dönemecini, devriminin ve taleplerinin arkasında dik durduğunu göstermiş oldu.
Tahrir meydanı 4 milyon Mısırlıyla dolup taşmıştı. Bu çıkış, sadece Kahire’de değil, İskenderiye, Asyut, PortSaid, İsmailiye, Süveyş, El Feyyum, Zakazik gibi Nil nehri deltasının yoğun nüfuslu tüm kentlerinde aynı coşkuyla gündeme gelmişti. Zafer kutlaması, devrimin kazanımlarına sahip çıkıldığı gösterilmiştir.
Arapların sıkça tekrar edilen atasözlerinden biri, “arkasında talibi ya da sahibi bulunan hiçbir hak ölmez” der. Mısır Arap halkı devriminin arkasında durduğunu ve haklarını sonuna kadar alacağının kararlılığını gösterdi.
Bu satırların yazarı açısından Mısır Arap halk devriminin en önemli belirtisi de bu olmuştur. Devrimin ikinci aşaması, böylesi bir sağlam duruşla başlamış oldu.
Mısır devrimi özellikle izlenmesi gereken bir devrim. Çağımızın en önemli ilk devrimi olması yanı sıra bölge ve ülkemizle yakından ilgisi itibariyle de izlenmeyi gerektiren bir devrim. Bu yazımla birlikte 19 makale yazmış oldum. Süreci günü birlik izleme çabasında okurlarıma bilgi aktarmaya çalıştım. Kıssadan hisse olarak ülkemiz gerçekliğine nelerin yansıyabileceği ve bununla ilgili yükümlülüklere işaret etmeye çalıştım. Solun eski kıstaslarda içene düştüğü fasit dairelere takılmadan, demokrasi ve özgürlüğün çağımızın temel mücadele alanı olduğunu ifade ettim. Devrim algısını, kavramsal açıdan olduğu kadar sosyolojik açıdan da irdeleyerek Mısır devriminin anlam ve mahiyetini ortaya koymaya çalıştım. Buna devam ediyorum.
Bu verilerin ışığında, Mısır devriminin özgünlüğünü göz önüne almadan, 19. Ve 20 yüzyıl devrim algılarıyla bir ölçümün, arayışın yorumun olamayacağını belirtmem gerek; örgütsüz, lidersiz, eski devleti ve iktidara yıkarak ele geçirme kaygısı duymadan, ama sıkı bir kuşatma ve yönlendirmeyle halkın gerçekçi taleplerini ikamesini amaç alan devrim artık 21. Yüzyılın devrimi olarak Mısır deneyinde belirginlik kazandığını ifade etmemiz gerek.
Diğer taraftan, hızına yetişme zorluğu çektiğimiz bölgenin toplumsal kaynamaları üzerine yeni yazılarımızda uzunca durmamız gerekecek. Libya, Yemen, Ürdün, Irak bu kaynamaların hızla ve güçlüce yaygınlık kazandığı görülmektedir. Domino taşları tek tek yıkılırken, bölgemizde ABD-İsrail yörüngesine oturmak isteyen iktidarların içine düştükleri iflas da böylece sergilenmiş olmaktadır. Halkından kopuk yönetimlerin imdadına Amerika’nın da yetişemeyeceği yeterince anlaşılmış oldu.
Bu sürecin halk yararına olan kazanımlarının belirginleşmesi için, sancılı birkaç yıl daha gerekli olacaktır. Ülkemiz halklarımız da bu gelişmelerin etkisi altında toplumsal konumlanışını belirleyecektir. Bölge tüm yönleriyle yeni bir aydınlanma sürecine gireceği ise şimdiden açık olmuştur.
İKİNCİ DÖNEM
Mısır Devrimi ikinci döneminin açılışını başarıyla yaptı. Milyonları meydanlara doldurdu. Bilinçli bir kitle, ne istediğini bilen ve taleplerinin arkasında duran, takip eden bir uygar kitle.
Birinci dönemin perdeleri Diktatör Hüsnü Mübarek’in yıkılışıyla kapanmıştı (11 Şubat 2011). Ancak diktatörlük düzenin devleti tüm kurum ve kadrolarıyla ayakta kalmaya devam etti. İkinci dönem, devrimle düzen arasında her alanda yürüyecek sessiz de olsa kıran kırana sürecek bir mücadele dönemi olacaktır.
Mübarek, yönetimi terk ederken yetkilerini ve devlet idaresini Askeri konseye bıraktı. Bu gelişme, eski düzenin süreceği anlamına geliyordu. Devlet çökmemişti, dağılmamış, boşluk da olmamıştı. Sistem tüm kurum ve kuruluşlarıyla ayakta kalmıştı. Bu da devrimin nelerle yüz yüze kalacağını gösteren en önemli gelişmeydi.
Mısır devrimi bir 21. Yy devrimidir. Özgün yanlarıyla, halkın tüm kesimlerini temsil eden kapsayıcılığı ve sadece aktif çoğunluğun değil, tüm halkın ezici çoğunluğunun onayını almış bir devrimdir. Bu eski düzenin altında ezilmeye mahkum olacağı kitle basıncının da kaynağıdır.
Tahrir meydanında, ülkenin “tahrir” edilmesini isteyen milyonlar, devrimin ikinci evresinde, acilen talep ettiği şartları dile getirdiler; Eski düzene ait, Mübarek’in Ahmet Şefik başbakanlığında atadığı geçici hükümet derhal istifa etmeli, siyasi tutuklulara derhal af ilan edilmeli, sıkıyönetim yasaları derhal iptal edilmeli, yeni anayasa, seçimler gecikmeden yapılmalıdır.Zafer cuması ardından (18 Şubat), Askeri konsey, Mısır yönetimi devrim güçlerinin elinde olduğunu daha çok anlamaya başlamıştır.
Devrim konseyi sözcülerinin şu anlamlı cümleleri mısır devriminin öncü güçlerini algılamamız için çok önemli bir referanstır; “Ordu ülkenin anarşi ortamında boğulmasını engelleyebilir, güvenliği sağlayabilir ama ne demokrasinin ne de Tahririn (geniş anlamda kurtulmanın, özgürleşmenin bn.) garantörü olamaz”
İkinci dönem, çok çetin ve uzun bir dönem olacağı açıktır. Devletin, ordunun, sivil toplumu kuruluşlarının ve bir bütün olarak bir ülkenin stratejilerini, taktiklerini ve bunların derin anlamlarını yeniden şekillendirmek kolay bir girişim değildir. 19. Ve 20. Yüzyıl devrimlerinin radikalliğinin ne türden dengesiz sonuçlar yarattığını göz önüne alınca, topluma yararlı olacak yüz yıllar sonra bile olumlu etkileriyle ciddi bir ilerleme ve atılımı temsil edecek bir evrimci dönüşüm daha da uygar bir tercih gibi duruyor: mısır Arap halkı bunun adımlarını attığını, devriminin ikinci aşamasındaki kararlılığıyla tüm halklara bir umut ufku açmış bulunmaktadır.
Zafer Cuması, kitlesel konumuyla olduğu kadar, İslam Bilim Adamları konseyi Başkanı Yusuf el Kardavi’nin cuma hutbesi ve mesajı önemli işaretlere sahipti. Kardavi, din adamı olarak Filistin davasını desteklemektedir. Sözü belli çevrelerde etki yapan biridir.
Cuma hutbesinde TV ekranlarından izleyicilere, diktatörlük dönemi Mısır’ın Filistin halkına karşı işlediği suçları aktardıktan sonra Gazze ile sınır oluşturan Refah kapısının derhal açılarak halka her türden yardımın yapılmasını istemesi büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Askeri konsey bu coşkun talebini derhal, ilk elden, yeni düzenleme yapılana kadar refah kapısının üç gün açık kalacağını ilan etmesi ve ardından bunun süreklilik kazanması için düzenlemelerin yapılacağını belirtmesi, devrim gücünün nasıl bir basınçla sonuç aldığını da göstermiş oldu.
Bu aynı zamanda Mısır devriminin bölgede tüm dengeleri nasıl alt üst etmeye hazırlandığını da gösteren çok hassas ve önemli bir göstergedir. İsrail hele bir beklesin…
Askeri konseyin, devrim konseyinin ısrarlı talepleriyle dile getirdiği siyasi af talebinin ilk adımı sayılacak adımda atıldı. 240 siyasi mahkum derhal serbest bırakıldı. Bunun arkası da geleceği açıktır. Siyasal af yapmayan bir devrim, devrim olamazdı. Bu bilinci Mısır halkı öylesine derinlemesine kavramıştır ki, en sıradan biri bile bu talebi ısrarla ve kararlılıkla tekrar edip durmaktadır. Arap halklarının, bölgemizin her köşesinde göstermiş olduğu bu duyarlılık kadim tarihinin birikimleri üzerinde tüm insanlığa bir kez daha ışık saçacak atılımların öncüsü olmaya aday olduğunu da göstermiş oldu.
Bu aşamada hızla toparlanıp örgütlenmeye başlayan devrimci güçlerin partileşmesi, uzun sürecek böylesi bir siyasal mücadele için önemli bir başka adımdır. Ancak bu adım devrimlerin başını yiyen bir handikap da olabilir. Siyasetin Bizans oyunları içinde 7 bin yıllık Mısır devletinin dehlizleri içinde kaybolma ihtimali az değildir: bu nedenle halkın coşkusunu sonuna kadar ve mümkün olan en iyi zamanlamayla değişme doğru yönlendirmek gereklidir.
Unutulmamalı ki, eski düzenin siyasi parti mezarlıklarında bir Dinazor hortlağı gibi bekleyen siyasetin kaşarlanmış liberalleri, dini siyasete alet edenleri, ulusalcıları, tarihleri boyunca iki kişiyi bir araya getirememiş algılarıyla, mal bulmuş Mağribi gibi devrim kitlesini çürütecek yönlere çekme ihtimalleri az değildir. Müslüman Kardeşler Örgütünün bu sinsi sessizliği, geride durma çabası bu handikapların başında gelen risktir. Bu her ne kadar Mısır halkının en aktif kesimleri laiklik ısrarını, uygar insan konumlanışlarını ciddi bir kararlılıkla göstermeye her an devam etseler de risk, risktir.
Burada risklerle ilgili uzun bir liste yapılabilir ancak şunu belirtmekle yetineceğim. Zafer Cuması kutlanırken aynı anda, yakın bir alanda “Reis Mübarek’in onuru korunmalıdır” diyen birkaç bin kişi bir araya gelmiştir: aralarında şehit annelerinin de olduğu bu gösteride, Mübarek’in “onurlu bir lider” olduğu, “gerçek hırsızların ise çevresindeki kişiler olduğu”nu dile getiriyordu. Devrimin özgürleştirici etkilerinden istifade ederek sahaya çıkan bu türlerin bile devrim için izlenmesi gereken birer tehlike unsuru olduğu bilinmelidir.
Mısır devriminin ikinci aşaması, şekillenecek yeni parlamento, oluşturulacak yeni anayasa, partiler yasası, düşünce, örgütlenme ve basım yayın özgürlüklerinin güvenli bir tarzda ikame edilmesi ve cumhurbaşkanlığı seçimleriyle belirginlik kazanacaktır. Bu süreçte yeni kurum ve yasal konumlanış gerçekleşirken, eski düzenin kirlerinden kurtuluş mücadelesi, eski yöneticilerin, yolsuzluklara bulaşmış olanların, insan hakları ihlalleri ve katliamların sorumlularının adil bir şekilde yargı kararlarına dayanarak aşılması gerekmektedir. Bu süreçte hiç kimseye en barbar olanlara bile hukuksuzluk yapılmaması Mısır’ın geleceği için çok önem taşıyan hukuk ikamesi ve adaletin şaibesiz olmasına bir işaret sayılacaktır.
Mısır devriminin rahminden doğacak çok önemli sonuçlar daha olacaktır, ikinci dönem bu açıdan büyük öneme sahiptir.
Bu gelişmeler, göle atılan bir taşın yarattığı, halka dalgalarının kıyıya vurması gibi bölgemize ve halklarımıza yayılacak önemli mesajları taşıyacaktır. Mısırdaki gelişmeler, iktidarlara olduğu kadar halklarımıza da bir yol haritası olarak yansıması buradan beslenecektir. Bu aynı zamanda, ülkemiz demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yol haritasına bir katkı olarak yansır.
BÖLGENİN DEVAM EDEN KAYNAMASI
Mısır devrimini Tunus devrimi tetikledi. Dıştan bakınca çok anlaşılmayan, ancak herkesin öncelikle kendini iyi tanıdığı gerçeğinden hareketle, Tunus’ta Zeynel Abiddin bin Ali, küçük bir sarsıntıda kaçmayı uygun gördü (14 Ocak 2011). Ardandan Mısır geldi. Mübarek çok kararlı gibi göründü, o da dayanamadı. İstifasını verdi; Aile içinden gelen haberler Küçük oğlu cemal’i ve karısı olan Suzan Sait Mübarek’e ağır suçlamalar yaparak “ülkeme ve tarihime leke sürdünüz” dediği belirtilmektedir. Geç kalmış, faydasız bir özeleştiri gibi duran bu söylemler tüm iktidarlara bir mesaj olmalıdır.
Mısır devrimi ardından, en yoğun ayaklanmalar Yemen’de, Bahreyn’de ve Libya’da devam ediyor: Ürdün ve Irak eli kulağında ha patladı ha patlayacak bir koşul içindedir.
Libya ve Yemen, Tunus, Mısır; Ürdün ve Bahreyn gibi ülkelerle benzerlikleri yanı sıra oldukça farklılıklar taşıyor. Bu her iki ülke, Arap halkının dış politikadaki referansları dışına yeni yeni çıkmaya başlayan ve ABD ile ilişkilerini hızla uyumlu bir politika haline getiren ülkeler olmakla diğer örneklere yaklaştığı gözlemlenmekteydi.
Yemen, ciddi iç sorunlarla uzun zamandır boğuşmakta. Husilerle süren savaşı ve baskıcı yönetimi, Demokratik Yemen’in savaşla tasfiye edilmesi ve Güney Yemen halkının ağır bir ötekileştirilme konumuna düşmesi, özellikle 2003 Irak savaşı sonrası yanlış yapılan hesaplarla ABD menşeli, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) mihverinde olma eğilimine girmesi, Yemen yönetimini oldukça gerici bir konuma yuvarlanmıştı. Bu sorunların bileşkesiyle Yemen halkının tepkileri gündeme geldi. Yemen lideri Ali Abdullah Salih’in subay oğlunu halef seçme hazırlıkları, kendi egemenliğini uzatma istekleri halkın çözüm bekleyen sorunlara üzerine bindikçe tepkilerde hızla ayaklanma boyutu kazanmaya başladı.
Yemen yönetimi yıkılmaya en yakın yerde sorunlarıyla boğuşmaktadır. Bunun da ötesinde, halkı ikna edebilecek hiçbir taviz kalmamıştır. Mısır’da gördüğümüz gibi her taviz, zamanı halkın lehine işleyen bir mekanizmaya çevirmektedir. Halk düzenin yıkılmasını istemekte ve bunu başarmaya doğru ilerlemektedir. Özellikle Medyanın bilgi dönüşümüyle sağladığı veriler, bu süreci tüm ülkelerde eş zamanlı bir hareket haline getirmektedir.
Libya’da halkın ayaklanması, bir son halka olarak sürece katıldı. Ancak çok hızlı geliştiği ve çok kanlı olduğu görülmektedir. Libya’nın ikinci büyük şehri Bingazi’nin düştüğü haberleri bu satırlar yazılırken gelmeye başladı. Libya, her haliyle bölgede önemli bir ülkedir. Libya yönetiminin halklarla dostluğu da bilinen bir gerçektir. Hesapsız, dengesiz çıkışlarıyla belirlediği politikasına rağmen Kaddafi’nin ülkesi, ciddi iç reformlara ihtiyaç duyan bir ülkedir. Sonuçta Libya halkı kendi tercihini en iyi yönde, demokrasi ve özgürlük yönünde belirleyeceğini ummak gerek.
Bahreyn’de sorunlar hızla keskinleşiyor. 600 km² olan bu küçük ülke, prenslikten karlığı değişim kararı alırken içine düştüğü komik hal, hüküm süren aşiretin yönettiği nüfusun %80’i farklı bir mezhepsel dokudan olmasını hesaba katmıyordu. Kamu işlerinde olduğu kadar, özel iş fırsatlarında yabancı işçilere daha çok yer verilerek kendi halkını ötekileştiren tutumlar içinde olunması, ülkenin demografik yapısıyla bu yabancı işçilerle değiştirmeye kalkışılması, demokratik hak ve özgürlüklerin tanınmaması Bahreyn’i domino taşları arasına sokmuştur.
Bahreyn Arap halkı ülkelerini ve yönetimlerini değiştirebilecek, en azından ciddi reformlar yapmaya zorlayacak bir güçte olduğunu gösteriyor. Bu değişim bölgemizin genel demokratikleşmesine önemli bir katkı olarak sunulacaktır.
Bu gelişmelerle birlikte bölgemizi, dünyanın en demokratik açılımına sahne olan bir bölge olarak tanımlamak yanlış değildir. Bu gelişmelerin ülkemizdeki demokratik açılımlara nasıl yansıyacağı ise bizi ilgilendiren bir sorun olarak belirsizliğini korumaktadır. Bu konuda, son yazılarımda Türkiye’nin umudu olarak Kürt halkını işaret ederken dayandığım en önemli zemin, Kürt halkının dinamizmini koruyan demokrasi ve özgürlük hareketidir. Bir kırılma olacaksa bu halkın hepimiz adına yapacağı kırılmayla başarılacaktır. Bunun için hepimizin omuz vermesi gereken bir hareket olarak tanımlamak yanlış değildir.
ABD VETOSU
Bölgemiz böylesi bir boyutta ayağa kalkmışken, ABD’nin bir kez daha, hesapsız ve bir o kadar pervasızca, bölge halklarına baskı ve dayatma olarak BM Güvenlik Konseyinde oylanan, “İsrail’in, Kudüs’te yeni yerleşim birimleri kurma girişimini yeniden başlatmasını kınama kararı”na engel koyması, vetosunu kullanarak İsrail’i engellemek bir yana kınamak bile yasaktır demesi, bir kez daha ağır ve derin bir yara olarak halkların beynine işlemiş oldu.
Bu pervasız duruşla ABD ve İsrail bir kez daha ve bin kez daha kaybetmiş oldu. Artık bölgemizin demokratikleşme süreci ilerledikçe, bunu bedelinin ağır ödeyeceği çok açık oldu.
Amerika, en yakın müttefiki Mübarek’i terk ederek ortaya koyduğu tutumla dostluğuna asla güvenilmeyecek bir ülke olduğunu bir kez daha sergiledi. Bu, bölgedeki tüm yönetimler için bir derstir. ABD demek, İsrail demektir. Bölge halkları ve özellikle iktidarları, bunu bilmeli ve buna göre düşünüp, davranmalıdır.
Bu dersin en yoğun etkilerini Filistin’de izleyeceğimiz kesindir. Mahmut Abbas yönetiminin, belge ve kanıtlarla, İsrail kuklası olduğu gerçeği açığa çıkışı, bölgedeki büyük kaynamalar arasında kaynayacak bir olay değildir. Sıra Filistin davasının dünyaca oluşturduğu değerleri yiyip bitiren yönetime de gelip dayanması kaçınılmazdır.
Basit bir kınama kararına bile Veto koyan ABD kuklası Filistin yönetimi, Filistin halkını temsil edemeyeceği açıktır. 2 yıldır süresi bitmiş olmasına karşın İsrail ve gerici Arap rejimlerince ayakta tutunan El fetih başına çöreklenmiş bu çevreler, çöken diktatörlüklerle zamandaş olarak çöküp gidecektir.
Artık, ne bu yönetimler ne de İsrail kimseyi aldatma durumunda olamayacaktır. İsrail Siyonistlerinin, ikili uzlaşma adı altında Arap halkını oyalamaya, uyumlaştırmaya çalışan siyasetleri, Oslo anlaşmasından bu yana süren iflaslarla son sınırına gelmiş bulunmaktadır.
Bundan sonrası, Arap halkının dört bir yönden İsrail’i kuşatması ve haklı taleplerini elde etme süreci olarak belirecektir. Bu süreçte Siyonistlerin bir ahmaklık yaparak savaşa yol açacak girişimlerinin bedeli de çok ağır ödetilecektir. Böylesi bir savaş adımı ise, çok kapsamlı ve çok yıkıcı olacağı gibi, İsrail’in hükümran olduğu topraklardan bölüm bölüm de olsa, Filistin toprakları özgürleştirilecektir. Gelişmeler bunun güvencesidir.
Bölgenin güçler dengesi artık çok uzun yıllar, geri dönüşü mümkün olmayan şekilde halkın lehine değişim göstermiştir.
Kıssadan hissemiz,
Ülkemizi felakete götürecek süreçlerden uzak olmaya yönelik önermeler olmalıdır. İktidarlar artık aklını başına almalı, halkta korkusuzca haklarının arkasında durduğunu göstermelidir. Diyalog yolunu tıkamadan gerçekçi demokratik dönüşümler ikame edilmelidir. Farklılıklarımızı eşit kurucular olarak tespit edecek olan demokratik anayasa yasa ve kurumlarla bu hakları güvenceye almalıdır.
Bu süreçte, iktidarlar halka hizmet etmenin onların haklarını teslim etmenin yollarını açmayı, öncelikli görevleri saymalıdır. Halk bunun takipçisi olmalı görevlerini yerine getirmeyenlere karşı, korkuların yenmiş bir halk olarak meydanları doldurmalıdır.
Korkularımızı yendiğimiz zaman, demokrasi ve özgürlüğün önüne geçen tüm perdelerin birer sis perdesi olduğu görülecektir. Vehimleri açığa çıkarmanın yolu onları sınamaktır.
Meydanlar bu insani hak ve hukuk hedefini seçmiş olan milyonları misafir edecek kadar geniştir.
Cumatül Nasır (Zafer Cuması)
Mihrac Ural
19 Şubat 2011
Dün Mısır devriminin 25. Günü (25 Ocak – 18 Şubat 2011 Zafer Cuması).
Devrimin en kritik Cuması da başarıyla atlatıldı. Her Cuma gününe bir isim takmayı gelenek haline getiren Mısırlılar, bu Cuma gününe, Cumatül Nasır adını verdiler. Bu haftanın sloganı da El Şaabu Yaridu Tahrir el Bilad (Halkın isteği ülkenin temizlenmesidir).Tahrir kelimesi Arapçada, özgürleşme anlamındadır. Ancak slogandaki tahrir kelimesi kurtulma anlamında kullanılmıştır; yolsuzluklara bulaşmış, diktatörlüğün temsilcisi olmuş, eski düzenin temsilcilerinden kurtulma anlamında kullanılmıştır.
Zafer Cumasına beklenenden de fazla kitle katılmıştır. Mısır devriminin bu kitlesel katılımla verdiği mesaj, eski düzenle ilgili her belirtiyi silmek için kararlılıkla yola devam ettiği mesajıydı. Meydanlarda yer alan ve bu bilinç algısına önemli bir işaret olan “düzenin temsilcisi sadece mübarek değildi” pankartları sıradan insanların karton parçalarına yansıttığı algılarını ifade ediyor. Bu konuda sözcülerde önemli göndermeler yaptığı gözlemlendi; “devrimin yeni bir safhasına girilmiştir, bu aşama temizlik aşamasıdır, yeninin temellerini kurma aşamasıdır”.
Bu ifadeler, Mısır Arap halkının giriştiği demokrasi ve özgürlük mücadelesinin oturmuş hedef ve algılarına da bir göstergedir.
Zafer Cuması, Mısır halkı için olduğu kadar bu gelişmelerle ilgili bölge ve dünya halklarının da önemle takip ettiği bir gündü. Devrim kitlesinin ısrarı ve kararlılığına önemli bir gösterge günüydü.
Mübarek’in iktidardan çekilmesi ardından gelen süreçte, Mısır halkı mücadelesine aynı kitlesel heyecan ve kararlılıklar devam edip etmeyeceği bu Cuma günü belli olacaktı. Bu aynı zamanda 21. Yüzyıl için Mısır devriminin derinliğini de gösterecek bir gün olacaktı. Sabah erken saatlerde binler ardından yüz binler ve ardından milyonların Tahrir meydanına dolması, bu açıdan büyük önem taşıyordu. Mısır Arap halkı çağdaş siyasal tarihinin en önemli dönemecini, devriminin ve taleplerinin arkasında dik durduğunu göstermiş oldu.
Tahrir meydanı 4 milyon Mısırlıyla dolup taşmıştı. Bu çıkış, sadece Kahire’de değil, İskenderiye, Asyut, PortSaid, İsmailiye, Süveyş, El Feyyum, Zakazik gibi Nil nehri deltasının yoğun nüfuslu tüm kentlerinde aynı coşkuyla gündeme gelmişti. Zafer kutlaması, devrimin kazanımlarına sahip çıkıldığı gösterilmiştir.
Arapların sıkça tekrar edilen atasözlerinden biri, “arkasında talibi ya da sahibi bulunan hiçbir hak ölmez” der. Mısır Arap halkı devriminin arkasında durduğunu ve haklarını sonuna kadar alacağının kararlılığını gösterdi.
Bu satırların yazarı açısından Mısır Arap halk devriminin en önemli belirtisi de bu olmuştur. Devrimin ikinci aşaması, böylesi bir sağlam duruşla başlamış oldu.
Mısır devrimi özellikle izlenmesi gereken bir devrim. Çağımızın en önemli ilk devrimi olması yanı sıra bölge ve ülkemizle yakından ilgisi itibariyle de izlenmeyi gerektiren bir devrim. Bu yazımla birlikte 19 makale yazmış oldum. Süreci günü birlik izleme çabasında okurlarıma bilgi aktarmaya çalıştım. Kıssadan hisse olarak ülkemiz gerçekliğine nelerin yansıyabileceği ve bununla ilgili yükümlülüklere işaret etmeye çalıştım. Solun eski kıstaslarda içene düştüğü fasit dairelere takılmadan, demokrasi ve özgürlüğün çağımızın temel mücadele alanı olduğunu ifade ettim. Devrim algısını, kavramsal açıdan olduğu kadar sosyolojik açıdan da irdeleyerek Mısır devriminin anlam ve mahiyetini ortaya koymaya çalıştım. Buna devam ediyorum.
Bu verilerin ışığında, Mısır devriminin özgünlüğünü göz önüne almadan, 19. Ve 20 yüzyıl devrim algılarıyla bir ölçümün, arayışın yorumun olamayacağını belirtmem gerek; örgütsüz, lidersiz, eski devleti ve iktidara yıkarak ele geçirme kaygısı duymadan, ama sıkı bir kuşatma ve yönlendirmeyle halkın gerçekçi taleplerini ikamesini amaç alan devrim artık 21. Yüzyılın devrimi olarak Mısır deneyinde belirginlik kazandığını ifade etmemiz gerek.
Diğer taraftan, hızına yetişme zorluğu çektiğimiz bölgenin toplumsal kaynamaları üzerine yeni yazılarımızda uzunca durmamız gerekecek. Libya, Yemen, Ürdün, Irak bu kaynamaların hızla ve güçlüce yaygınlık kazandığı görülmektedir. Domino taşları tek tek yıkılırken, bölgemizde ABD-İsrail yörüngesine oturmak isteyen iktidarların içine düştükleri iflas da böylece sergilenmiş olmaktadır. Halkından kopuk yönetimlerin imdadına Amerika’nın da yetişemeyeceği yeterince anlaşılmış oldu.
Bu sürecin halk yararına olan kazanımlarının belirginleşmesi için, sancılı birkaç yıl daha gerekli olacaktır. Ülkemiz halklarımız da bu gelişmelerin etkisi altında toplumsal konumlanışını belirleyecektir. Bölge tüm yönleriyle yeni bir aydınlanma sürecine gireceği ise şimdiden açık olmuştur.
İKİNCİ DÖNEM
Mısır Devrimi ikinci döneminin açılışını başarıyla yaptı. Milyonları meydanlara doldurdu. Bilinçli bir kitle, ne istediğini bilen ve taleplerinin arkasında duran, takip eden bir uygar kitle.
Birinci dönemin perdeleri Diktatör Hüsnü Mübarek’in yıkılışıyla kapanmıştı (11 Şubat 2011). Ancak diktatörlük düzenin devleti tüm kurum ve kadrolarıyla ayakta kalmaya devam etti. İkinci dönem, devrimle düzen arasında her alanda yürüyecek sessiz de olsa kıran kırana sürecek bir mücadele dönemi olacaktır.
Mübarek, yönetimi terk ederken yetkilerini ve devlet idaresini Askeri konseye bıraktı. Bu gelişme, eski düzenin süreceği anlamına geliyordu. Devlet çökmemişti, dağılmamış, boşluk da olmamıştı. Sistem tüm kurum ve kuruluşlarıyla ayakta kalmıştı. Bu da devrimin nelerle yüz yüze kalacağını gösteren en önemli gelişmeydi.
Mısır devrimi bir 21. Yy devrimidir. Özgün yanlarıyla, halkın tüm kesimlerini temsil eden kapsayıcılığı ve sadece aktif çoğunluğun değil, tüm halkın ezici çoğunluğunun onayını almış bir devrimdir. Bu eski düzenin altında ezilmeye mahkum olacağı kitle basıncının da kaynağıdır.
Tahrir meydanında, ülkenin “tahrir” edilmesini isteyen milyonlar, devrimin ikinci evresinde, acilen talep ettiği şartları dile getirdiler; Eski düzene ait, Mübarek’in Ahmet Şefik başbakanlığında atadığı geçici hükümet derhal istifa etmeli, siyasi tutuklulara derhal af ilan edilmeli, sıkıyönetim yasaları derhal iptal edilmeli, yeni anayasa, seçimler gecikmeden yapılmalıdır.Zafer cuması ardından (18 Şubat), Askeri konsey, Mısır yönetimi devrim güçlerinin elinde olduğunu daha çok anlamaya başlamıştır.
Devrim konseyi sözcülerinin şu anlamlı cümleleri mısır devriminin öncü güçlerini algılamamız için çok önemli bir referanstır; “Ordu ülkenin anarşi ortamında boğulmasını engelleyebilir, güvenliği sağlayabilir ama ne demokrasinin ne de Tahririn (geniş anlamda kurtulmanın, özgürleşmenin bn.) garantörü olamaz”
İkinci dönem, çok çetin ve uzun bir dönem olacağı açıktır. Devletin, ordunun, sivil toplumu kuruluşlarının ve bir bütün olarak bir ülkenin stratejilerini, taktiklerini ve bunların derin anlamlarını yeniden şekillendirmek kolay bir girişim değildir. 19. Ve 20. Yüzyıl devrimlerinin radikalliğinin ne türden dengesiz sonuçlar yarattığını göz önüne alınca, topluma yararlı olacak yüz yıllar sonra bile olumlu etkileriyle ciddi bir ilerleme ve atılımı temsil edecek bir evrimci dönüşüm daha da uygar bir tercih gibi duruyor: mısır Arap halkı bunun adımlarını attığını, devriminin ikinci aşamasındaki kararlılığıyla tüm halklara bir umut ufku açmış bulunmaktadır.
Zafer Cuması, kitlesel konumuyla olduğu kadar, İslam Bilim Adamları konseyi Başkanı Yusuf el Kardavi’nin cuma hutbesi ve mesajı önemli işaretlere sahipti. Kardavi, din adamı olarak Filistin davasını desteklemektedir. Sözü belli çevrelerde etki yapan biridir.
Cuma hutbesinde TV ekranlarından izleyicilere, diktatörlük dönemi Mısır’ın Filistin halkına karşı işlediği suçları aktardıktan sonra Gazze ile sınır oluşturan Refah kapısının derhal açılarak halka her türden yardımın yapılmasını istemesi büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Askeri konsey bu coşkun talebini derhal, ilk elden, yeni düzenleme yapılana kadar refah kapısının üç gün açık kalacağını ilan etmesi ve ardından bunun süreklilik kazanması için düzenlemelerin yapılacağını belirtmesi, devrim gücünün nasıl bir basınçla sonuç aldığını da göstermiş oldu.
Bu aynı zamanda Mısır devriminin bölgede tüm dengeleri nasıl alt üst etmeye hazırlandığını da gösteren çok hassas ve önemli bir göstergedir. İsrail hele bir beklesin…
Askeri konseyin, devrim konseyinin ısrarlı talepleriyle dile getirdiği siyasi af talebinin ilk adımı sayılacak adımda atıldı. 240 siyasi mahkum derhal serbest bırakıldı. Bunun arkası da geleceği açıktır. Siyasal af yapmayan bir devrim, devrim olamazdı. Bu bilinci Mısır halkı öylesine derinlemesine kavramıştır ki, en sıradan biri bile bu talebi ısrarla ve kararlılıkla tekrar edip durmaktadır. Arap halklarının, bölgemizin her köşesinde göstermiş olduğu bu duyarlılık kadim tarihinin birikimleri üzerinde tüm insanlığa bir kez daha ışık saçacak atılımların öncüsü olmaya aday olduğunu da göstermiş oldu.
Bu aşamada hızla toparlanıp örgütlenmeye başlayan devrimci güçlerin partileşmesi, uzun sürecek böylesi bir siyasal mücadele için önemli bir başka adımdır. Ancak bu adım devrimlerin başını yiyen bir handikap da olabilir. Siyasetin Bizans oyunları içinde 7 bin yıllık Mısır devletinin dehlizleri içinde kaybolma ihtimali az değildir: bu nedenle halkın coşkusunu sonuna kadar ve mümkün olan en iyi zamanlamayla değişme doğru yönlendirmek gereklidir.
Unutulmamalı ki, eski düzenin siyasi parti mezarlıklarında bir Dinazor hortlağı gibi bekleyen siyasetin kaşarlanmış liberalleri, dini siyasete alet edenleri, ulusalcıları, tarihleri boyunca iki kişiyi bir araya getirememiş algılarıyla, mal bulmuş Mağribi gibi devrim kitlesini çürütecek yönlere çekme ihtimalleri az değildir. Müslüman Kardeşler Örgütünün bu sinsi sessizliği, geride durma çabası bu handikapların başında gelen risktir. Bu her ne kadar Mısır halkının en aktif kesimleri laiklik ısrarını, uygar insan konumlanışlarını ciddi bir kararlılıkla göstermeye her an devam etseler de risk, risktir.
Burada risklerle ilgili uzun bir liste yapılabilir ancak şunu belirtmekle yetineceğim. Zafer Cuması kutlanırken aynı anda, yakın bir alanda “Reis Mübarek’in onuru korunmalıdır” diyen birkaç bin kişi bir araya gelmiştir: aralarında şehit annelerinin de olduğu bu gösteride, Mübarek’in “onurlu bir lider” olduğu, “gerçek hırsızların ise çevresindeki kişiler olduğu”nu dile getiriyordu. Devrimin özgürleştirici etkilerinden istifade ederek sahaya çıkan bu türlerin bile devrim için izlenmesi gereken birer tehlike unsuru olduğu bilinmelidir.
Mısır devriminin ikinci aşaması, şekillenecek yeni parlamento, oluşturulacak yeni anayasa, partiler yasası, düşünce, örgütlenme ve basım yayın özgürlüklerinin güvenli bir tarzda ikame edilmesi ve cumhurbaşkanlığı seçimleriyle belirginlik kazanacaktır. Bu süreçte yeni kurum ve yasal konumlanış gerçekleşirken, eski düzenin kirlerinden kurtuluş mücadelesi, eski yöneticilerin, yolsuzluklara bulaşmış olanların, insan hakları ihlalleri ve katliamların sorumlularının adil bir şekilde yargı kararlarına dayanarak aşılması gerekmektedir. Bu süreçte hiç kimseye en barbar olanlara bile hukuksuzluk yapılmaması Mısır’ın geleceği için çok önem taşıyan hukuk ikamesi ve adaletin şaibesiz olmasına bir işaret sayılacaktır.
Mısır devriminin rahminden doğacak çok önemli sonuçlar daha olacaktır, ikinci dönem bu açıdan büyük öneme sahiptir.
Bu gelişmeler, göle atılan bir taşın yarattığı, halka dalgalarının kıyıya vurması gibi bölgemize ve halklarımıza yayılacak önemli mesajları taşıyacaktır. Mısırdaki gelişmeler, iktidarlara olduğu kadar halklarımıza da bir yol haritası olarak yansıması buradan beslenecektir. Bu aynı zamanda, ülkemiz demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yol haritasına bir katkı olarak yansır.
BÖLGENİN DEVAM EDEN KAYNAMASI
Mısır devrimini Tunus devrimi tetikledi. Dıştan bakınca çok anlaşılmayan, ancak herkesin öncelikle kendini iyi tanıdığı gerçeğinden hareketle, Tunus’ta Zeynel Abiddin bin Ali, küçük bir sarsıntıda kaçmayı uygun gördü (14 Ocak 2011). Ardandan Mısır geldi. Mübarek çok kararlı gibi göründü, o da dayanamadı. İstifasını verdi; Aile içinden gelen haberler Küçük oğlu cemal’i ve karısı olan Suzan Sait Mübarek’e ağır suçlamalar yaparak “ülkeme ve tarihime leke sürdünüz” dediği belirtilmektedir. Geç kalmış, faydasız bir özeleştiri gibi duran bu söylemler tüm iktidarlara bir mesaj olmalıdır.
Mısır devrimi ardından, en yoğun ayaklanmalar Yemen’de, Bahreyn’de ve Libya’da devam ediyor: Ürdün ve Irak eli kulağında ha patladı ha patlayacak bir koşul içindedir.
Libya ve Yemen, Tunus, Mısır; Ürdün ve Bahreyn gibi ülkelerle benzerlikleri yanı sıra oldukça farklılıklar taşıyor. Bu her iki ülke, Arap halkının dış politikadaki referansları dışına yeni yeni çıkmaya başlayan ve ABD ile ilişkilerini hızla uyumlu bir politika haline getiren ülkeler olmakla diğer örneklere yaklaştığı gözlemlenmekteydi.
Yemen, ciddi iç sorunlarla uzun zamandır boğuşmakta. Husilerle süren savaşı ve baskıcı yönetimi, Demokratik Yemen’in savaşla tasfiye edilmesi ve Güney Yemen halkının ağır bir ötekileştirilme konumuna düşmesi, özellikle 2003 Irak savaşı sonrası yanlış yapılan hesaplarla ABD menşeli, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) mihverinde olma eğilimine girmesi, Yemen yönetimini oldukça gerici bir konuma yuvarlanmıştı. Bu sorunların bileşkesiyle Yemen halkının tepkileri gündeme geldi. Yemen lideri Ali Abdullah Salih’in subay oğlunu halef seçme hazırlıkları, kendi egemenliğini uzatma istekleri halkın çözüm bekleyen sorunlara üzerine bindikçe tepkilerde hızla ayaklanma boyutu kazanmaya başladı.
Yemen yönetimi yıkılmaya en yakın yerde sorunlarıyla boğuşmaktadır. Bunun da ötesinde, halkı ikna edebilecek hiçbir taviz kalmamıştır. Mısır’da gördüğümüz gibi her taviz, zamanı halkın lehine işleyen bir mekanizmaya çevirmektedir. Halk düzenin yıkılmasını istemekte ve bunu başarmaya doğru ilerlemektedir. Özellikle Medyanın bilgi dönüşümüyle sağladığı veriler, bu süreci tüm ülkelerde eş zamanlı bir hareket haline getirmektedir.
Libya’da halkın ayaklanması, bir son halka olarak sürece katıldı. Ancak çok hızlı geliştiği ve çok kanlı olduğu görülmektedir. Libya’nın ikinci büyük şehri Bingazi’nin düştüğü haberleri bu satırlar yazılırken gelmeye başladı. Libya, her haliyle bölgede önemli bir ülkedir. Libya yönetiminin halklarla dostluğu da bilinen bir gerçektir. Hesapsız, dengesiz çıkışlarıyla belirlediği politikasına rağmen Kaddafi’nin ülkesi, ciddi iç reformlara ihtiyaç duyan bir ülkedir. Sonuçta Libya halkı kendi tercihini en iyi yönde, demokrasi ve özgürlük yönünde belirleyeceğini ummak gerek.
Bahreyn’de sorunlar hızla keskinleşiyor. 600 km² olan bu küçük ülke, prenslikten karlığı değişim kararı alırken içine düştüğü komik hal, hüküm süren aşiretin yönettiği nüfusun %80’i farklı bir mezhepsel dokudan olmasını hesaba katmıyordu. Kamu işlerinde olduğu kadar, özel iş fırsatlarında yabancı işçilere daha çok yer verilerek kendi halkını ötekileştiren tutumlar içinde olunması, ülkenin demografik yapısıyla bu yabancı işçilerle değiştirmeye kalkışılması, demokratik hak ve özgürlüklerin tanınmaması Bahreyn’i domino taşları arasına sokmuştur.
Bahreyn Arap halkı ülkelerini ve yönetimlerini değiştirebilecek, en azından ciddi reformlar yapmaya zorlayacak bir güçte olduğunu gösteriyor. Bu değişim bölgemizin genel demokratikleşmesine önemli bir katkı olarak sunulacaktır.
Bu gelişmelerle birlikte bölgemizi, dünyanın en demokratik açılımına sahne olan bir bölge olarak tanımlamak yanlış değildir. Bu gelişmelerin ülkemizdeki demokratik açılımlara nasıl yansıyacağı ise bizi ilgilendiren bir sorun olarak belirsizliğini korumaktadır. Bu konuda, son yazılarımda Türkiye’nin umudu olarak Kürt halkını işaret ederken dayandığım en önemli zemin, Kürt halkının dinamizmini koruyan demokrasi ve özgürlük hareketidir. Bir kırılma olacaksa bu halkın hepimiz adına yapacağı kırılmayla başarılacaktır. Bunun için hepimizin omuz vermesi gereken bir hareket olarak tanımlamak yanlış değildir.
ABD VETOSU
Bölgemiz böylesi bir boyutta ayağa kalkmışken, ABD’nin bir kez daha, hesapsız ve bir o kadar pervasızca, bölge halklarına baskı ve dayatma olarak BM Güvenlik Konseyinde oylanan, “İsrail’in, Kudüs’te yeni yerleşim birimleri kurma girişimini yeniden başlatmasını kınama kararı”na engel koyması, vetosunu kullanarak İsrail’i engellemek bir yana kınamak bile yasaktır demesi, bir kez daha ağır ve derin bir yara olarak halkların beynine işlemiş oldu.
Bu pervasız duruşla ABD ve İsrail bir kez daha ve bin kez daha kaybetmiş oldu. Artık bölgemizin demokratikleşme süreci ilerledikçe, bunu bedelinin ağır ödeyeceği çok açık oldu.
Amerika, en yakın müttefiki Mübarek’i terk ederek ortaya koyduğu tutumla dostluğuna asla güvenilmeyecek bir ülke olduğunu bir kez daha sergiledi. Bu, bölgedeki tüm yönetimler için bir derstir. ABD demek, İsrail demektir. Bölge halkları ve özellikle iktidarları, bunu bilmeli ve buna göre düşünüp, davranmalıdır.
Bu dersin en yoğun etkilerini Filistin’de izleyeceğimiz kesindir. Mahmut Abbas yönetiminin, belge ve kanıtlarla, İsrail kuklası olduğu gerçeği açığa çıkışı, bölgedeki büyük kaynamalar arasında kaynayacak bir olay değildir. Sıra Filistin davasının dünyaca oluşturduğu değerleri yiyip bitiren yönetime de gelip dayanması kaçınılmazdır.
Basit bir kınama kararına bile Veto koyan ABD kuklası Filistin yönetimi, Filistin halkını temsil edemeyeceği açıktır. 2 yıldır süresi bitmiş olmasına karşın İsrail ve gerici Arap rejimlerince ayakta tutunan El fetih başına çöreklenmiş bu çevreler, çöken diktatörlüklerle zamandaş olarak çöküp gidecektir.
Artık, ne bu yönetimler ne de İsrail kimseyi aldatma durumunda olamayacaktır. İsrail Siyonistlerinin, ikili uzlaşma adı altında Arap halkını oyalamaya, uyumlaştırmaya çalışan siyasetleri, Oslo anlaşmasından bu yana süren iflaslarla son sınırına gelmiş bulunmaktadır.
Bundan sonrası, Arap halkının dört bir yönden İsrail’i kuşatması ve haklı taleplerini elde etme süreci olarak belirecektir. Bu süreçte Siyonistlerin bir ahmaklık yaparak savaşa yol açacak girişimlerinin bedeli de çok ağır ödetilecektir. Böylesi bir savaş adımı ise, çok kapsamlı ve çok yıkıcı olacağı gibi, İsrail’in hükümran olduğu topraklardan bölüm bölüm de olsa, Filistin toprakları özgürleştirilecektir. Gelişmeler bunun güvencesidir.
Bölgenin güçler dengesi artık çok uzun yıllar, geri dönüşü mümkün olmayan şekilde halkın lehine değişim göstermiştir.
Kıssadan hissemiz,
Ülkemizi felakete götürecek süreçlerden uzak olmaya yönelik önermeler olmalıdır. İktidarlar artık aklını başına almalı, halkta korkusuzca haklarının arkasında durduğunu göstermelidir. Diyalog yolunu tıkamadan gerçekçi demokratik dönüşümler ikame edilmelidir. Farklılıklarımızı eşit kurucular olarak tespit edecek olan demokratik anayasa yasa ve kurumlarla bu hakları güvenceye almalıdır.
Bu süreçte, iktidarlar halka hizmet etmenin onların haklarını teslim etmenin yollarını açmayı, öncelikli görevleri saymalıdır. Halk bunun takipçisi olmalı görevlerini yerine getirmeyenlere karşı, korkuların yenmiş bir halk olarak meydanları doldurmalıdır.
Korkularımızı yendiğimiz zaman, demokrasi ve özgürlüğün önüne geçen tüm perdelerin birer sis perdesi olduğu görülecektir. Vehimleri açığa çıkarmanın yolu onları sınamaktır.
Meydanlar bu insani hak ve hukuk hedefini seçmiş olan milyonları misafir edecek kadar geniştir.
18 Şubat 2011 Cuma
NEBİL RAHUMA
222. DOSYA
NEBİL’İ KULLANMAK
Mehmet Yavuz
19 Şubat 2011
Giriş yerine;
Mihrac Ural’ın notu (19 Şubat 2011),
Mehmet Yavuz yine ince sorular sormuş. Nebil Rahuma yoldaşı kullanmak isteyen ahlaksızlara sert tokat vurmuş. Nebil’i ikiyüzlü bir ahlaksız haline getirmek isteyen MİT ajanına gerekli dersi vermiş. Bu dosya bu konuyla ilgilidir.
Bir yalancının çehresini ortaya sermiş. Ama ben bu sorular yerine “Sırat Köprüsü Sorusu” sorulmalıdır diyorum. Bu soru yeter de artar…
Nebil yoldaş mevzusuna girmeme hiç gerek yok. Bu konuya belgeleriyle ortaya koyduk: Nebil bizim yoldaşımız, bizim bir parçamız bu köpeklerle uzak yakın bir ilişiği de yoktur. Devrimci olduğu günden şehit olana kadar benim ekibimin bir militanıydı. İlişkimiz firari koşullarda kopuk olduğu zamanda gerçek bundan ibarettir. MİT ajanı bunu karartmak için yaptığı hokkabazlıklar ise sadece komiktir.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı artık herkes biliyor, yalancılığıyla, düşkünlüğüyle, ahlaksızlığıyla MİT ajanı Şahin kod adıyla. Bilmeyen yok. Çünkü ispat kendi el yazısıyla bir itiraf olarak belgeli bir şekilde kondu ve bu bitti: Ama ben ötesi var diyorum….
Bunu da yine belge ve kanıta dayandırarak dile getiriyorum. Mehmet Yavuz, sorularıyla bu çirkin şebekeyi yerden yere vurup durdu. Bu yazısında da ağır bir şamar vurdu. Ama ben ötesi var diyorum. Israrlıyım, aylardır soruyorum cevap vermiyor, sorumu görmemek için parmağının arkasına gizlenip duruyor. İçi dışı zıngır zıngır titriyor.
Bu nedenle soruyu ortaklarına sordum. Şerefleri varsa cevap verme cesareti gösterirler. Hayvan değil de insan iseler, sorumu cevaplarlar en azından yorumlarlar.
İddiayla söylüyorum MİT ajanı İbrahim yalçın soruma cevap veremez, ortakları da veremez, Zira tümü aynı potada ne pislik içinde oldukları anlaşılacaktır.
MİT ajanı İbrahim Yalçın, bu örgüt tarihinde gelmiş geçmiş en yalancı bir ahlaksız oyuncudur. Utanmazlıkta akıl almaz bir pervasızdır. Bu konuda bizim bir şey söylememize gerek kalmadan kendi el yazılı itirafnamesinde kendini açıkça nasıl tanımlamışsa ona öyle hitap ettik. Kendimizden hiçbir şey katmadan.
Ancak bununda ötesi var dedik. İşte belge işte kanıt diye sorumuzu sorduk. Bu ahlaksızın MİT ajanı olduğunu biz iddia etmeden kendisi açıkça dile getiriyor. Kendi el yazısıyla bunu ortaya koyuyoruz.
İşte el yazılı kanıt;
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Şimdi düşünün bir, adam bunları kendi eliyle yazdıktan sonra hangi yüzle başka insanlara karalama yapabilir, bir insan bu kadar ahlaksız, bu kadar suratsız, bu kadar zıvanadan çıkabilir mi?
Üç yıldır örgütümüze karalama yapması, ser verip sır vermeyen insanlara saldırmasının bir görev olduğunu söylemek yanlış mı?
Ancak bunun da ötesi var.
Sırat köprüsü sorusunda yatan bir gerçek var, onun peşinde olacağız her daim ( bu şebekeyi ayıracak vaktim yok, bildiğiniz gibi Mısır devrimi ve ülkemiz üzerin yazdığım dizi yazlarla ilgileniyorum. Bu MİT ajanı, hayatı boyunca ve şu ana kadar, 12 eylül faşist rejimi dahil, devlete karşı tek bir satırlık yazısı olmadığını tekrar hatırlatırım. Siyasi tek bir satır yazısı olmadığını tekrar hatırlatırım. Bu durum, çok ilginç değimli? 35 yıldır tek bir siyasi satırı olmayan, MİT ajanı olduğunu itiraf eden biri devrimcileri saldıracak ve bunu akıl almaz bir yalan pervasızlığıyla sürdürecek. Burası Türkiye burada her şey mümkün…).
Bu MİT ajanı, sorduğum soruya cevap vermemek için fare gibi kaçıp duruyor. Sorumuz basit. basitçe soru soruyoruz;
İbrahim Yalçın, kendi el yazınla üç ayrı tarih vermişsin üçü de yalan, MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Net tarih ver.
Bu soruyu sormamıza yol açan, tek tokat yemeden kendi el yazısıyla yazdığı itirafnamesidir. Vereceği tarih sadece bizim için değil Türkiye devrimci hareketi için de çok önemli. Bu adam örgütümüzü katılmadan önce de sonra da TKEP’li olduğu zamanda MİT ajanıydı. Bunu devrimci harekete sokuşturan da İtirafçı Engin Erkiner’dir. Şimdi de ikisi ortak olarak devrimcilere saldırmaktadırlar.
Ama vermeye cesaret edemez, Bana göre de cevap veremez: Çünkü bu sorunun cevabı onun boyunda asılacak bir yaftadır.
Sorumuz, her türlü ön yargılardan, hasım iddiası olmaktan arınmış ve tamamıyla kendi el yazılı ifadesine dayalı bir sorudur.
Anılarını anlattığı yalancı pehlivan tefrikalarının 31 ve 32. Bölümünde onu kimin Suriye’ye gönderdiğini neden gizlediğini sormak bile yeterlidir. Bunu anılarından neden silmiş onu bir açıklasın okura.
150. 000 TL alarak örgütü ihbar etmek üzere Suriye’ye gelişinde MİT’in bu ahlaksızdan neler istediğini, kendi el yazılı itirafnamesinde tek tek yazmış. Ama nedense anılarında bundan hiç söz etmiyor. Edemez, çünkü her şeyi ortaya çıkar ortaklarının da çehresi belli olur. Bir de işine devam eden bir MİT ajanı olarak bu açıklama işine gelmez.
Bu soruyu aynı zamanda, bu adamla ilişkili olan herkese, elini vicdanına koyarak belgeleri, kanıtları okuyup bir düşünce ve karar varsın diyoruz.
179. DOSYA’da bu konuya çok kısa ve net şu şekilde ortaya koydum.
“MİT’le NE ZAMAN BAĞLANTI KURDU
Üç tarih veriyor.
El yazılı belgesinin ilk cümlesinde “20 Ekim 1986 tarihinde” yakalandım diyor.
MİT’le bu tarihten itibaren ilişkiye geçtiğini söylemeye çalışıyor. Bu tarih 1. Kongremizin hemen öncesi (1 ay öncesi) bir tarih. Yani, ilişkiye geçmesinin hemen ardından, gelip örgüte “açıklama yaptım” demek istiyor.
Birinci tarih; 20 Ekim 1986
Ancak el yazması itirafnamesinin 7. sayfasında, 20 Ekim 86’dan öncede de MİT’le ilişkide olduğunu ifade ediyor.
“Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın İtirafnamesi s:7) Diyor.
İkinci tarih: 13-16 Ekim 1986.
Satılmış adam anlatmaya devam ediyor. Bu anlatım içinde MİT’le birlikte örgüte karşı kurguladığı senaryoları ve alternatiflerini Kipti şecaatiyle arz ediyor. Sonuçta meşhur cümlesini söylüyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Üçüncü Tarih: 28 Ağustos 1986.
Bu tarihlere bakınca “20 Ekim 86 tarihinde” yakalandığı iddiasının yalan olduğu ortaya çıkıyor. 28 Ağustosta 86’da para alıp geldiğine göre (15 gün kaldığı ilk gelişi) bu ilişki daha eskilere dayanıyor olmalı. Ancak bunu örgüte açıklamıyor.
MİT görevlisi olarak ilk gelişini yaptığında her şeyi örgütten gizleyip, bilgi toplayarak dönüyor. “Üzerimde yakalandı” dediği bilgileri eliyle MİT’e verip karşılığında ne almışsa alıyor.
İkinci gelişi 20 Ekim 86 tarihinden sonra gerçekleşiyor. Bu kez daha kapsamlı bir görevle dönüyor. Kendinden emin görevini yapabileceği umuduyla Kongre’nin yapılacağı merkezi alana geliyor..
Satılmış adam oyuna devam edecekti. Ama beklemediği bir gerçekle yüz yüze kaldı. İstanbul MİT’i kanalıyla Adana MİT’nin organize ettiği Süleyman Uğur adlı ajan, örgüt tarafından yakalanmış, sorgusu yapılmıştı. Adana ve Antep MİT’inden gelen Aydın Ocak adlı MİT ajanı da tam bu arada yakalanmıştı. İbrahim Yalçın bunu öğrenince diz bağları çözülmeye başladı. İlmik boynuna girecek bu açıktı.
Süleyman Uğur (Cengiz) ifadesinde ısrarla, “birileri daha var” diyordu. “Bana ilişki vereceklerdi ama güvenmediler bunun için Kongreye gelen diğer ajanların kim olduğunu bilemedim”. diye ısrarla tekrarla söylüyordu. İbrahim Yalçın bu ifadelerin kendisini kapsadığını hissetmişti. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Bu oyunu uzun süre sürdüremeyeceğini anlayınca itiraflarına başladı.
Önce ifadesini sözlü vermek istedi. Bunu ret ettik. Her şey yazılı olacaktı. Nitekim 12 sayfalık el yazısı itirafname böylece yazıldı.
Bu durum Mit ajanının örgüte ilk girdiği andan itibaren görevli olduğuna ilişkin bulgularla kesişiyordu. 1979 yakalanmalarında aldığı rol ise bu günlerde daha belirgin hale geliyordu.
İstanbul örgüt birimini çökerten İtirafçı Engin Erikener’in 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında sanık gibi tutuklanan MİT ajanı, akıl almaz bir biçimde 1979 Aralık ayında tahliye oluyor. Bu tahliyenin ardından örgüt bir kez daha darbe alıyor. Günay Karaca’nın da aralarında olduğu 1979 Aralık yakalanmaları öyle başlıyor. MİT ajanı İbrahim yine devredeydi.
Bu verilerden sonra, bu kişinin MİT’ten ne kadar para aldığı, ne yediği ne içtiği, karısını göz ameliyatı için MİT’e neden peşkeş çektiği, “sorumlum” diye tanıttığı Adana MİT’inden “Ufuk” adlı kişi ya da İbrahim Şahin’e atfen, “Şahin” kod adını almasının bir önemi yoktu.
O bir MİT ajanıdır.
Bu satılmış adamın özeline ilişkin hiçbir ayrıntı beni ilgilendirmiyor…
1989 yılında da devrimci kamuoyuna kapsamlı bir dosyayla gereken açıklamayı yaparak o gün bu kişiyi üryan hale getirdik. Bu gün itirafçının oluşturmaya çalıştığı örtü ise bu ikilinin ortak işlerine ait refleksten başka bir şey değildir.
Bu kadarı benim devrimci algılarım ve normlarım için yeterlidir.
Bu satılmış adam ne yazarsa yazsın, mutlak olarak yalan yazacaktır.
Buna ihtiyacı var. Kendine benzer arayacak sırtındaki kamburu hafifletmek isteyecektir.
Ama hepsi boş…
O bir MİT ajanıdır…
Görevine de devam etmektedir…” (179. DOSYA http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Şimdi Mehmet Yavuz’un yazısını birlikte okuyalım.
NEBİL’İ KULLANMAK
Nebil üzerinden siyaset yürütenleri izlerken kahroluyorum.
Kin gütme siyaseti nedeniyle yapılan iddialar öyle bir noktaya varıyor ki; tanımayanlar için Nebil hakkında onlarca soru işareti doğuruyor..
Nebil, kahraman mı ?
Nebil, yalancı mı ?
Nebil, ikiyüzlü mü ?
İbrahim Yalçın'ın anılarında okuyoruz; cezaevinde aylarca birlikte yattıkları Nebil, ne kendisine ne de başka bir koğuş arkadaşına nasıl yakalandığına dair en ufak bir bilgi vermiyor..
Neden ?
İbrahim'in kendisi cezaevi anılarında ilk olarak nasıl yakalandıkları hususunu konuştuklarını yazıyor.. Ama bu konuda Nebil, kendilerine hiç bir şey söylemiyor..
Yahut da söylüyor da; işlerine gelmediği için ifade etmiyorlar..
Bilemiyoruz..
Yine İbrahim'in iddiasına göre; Filistin dönüşünde İstanbul'da buluştukları Nebil, kendisine Mihrac'a güvenilmemesi gerektiğini söyleyip bir de kaset veriyor... Ama neden güvenilmemesi gerektiğini hiç söylemiyor..
Halbuki kelle koltukta gezen bir militanın, mücadeledeki yoldaşlarını böylesi hayati bir durumdan haberdar etmesi, onları uyarması geremez mi ?
Aksi halde; olacakların sorumluluğu altında kalacağını bilmez mi ?
Güvensizlik nedenlerini bir kaç sözle arkadaşlarına anlatmak yerine Nebil, hangi müsait ortamdaysa hiç üşenmeyip bir teyp ve kaset bularak eleştirilerini sesli olarak göndermek istiyor...
Kime ?
Mihrac'a..
Yani kendisini yakalatığını(?) bildiği kişiye..
Bu da ilginç..
İbrahim'in iddiasına göre; Ali Çakmaklı olayından sonra İstanbul'da yine Nebil ile buluşuyorlar.. Bu buluşmada Nebil'in kendisine;
- '' Adana’daki arkadaşları zor zaptediyoruz, Ali’ye karşılık Mihrac’ı cezalandıracagız ’’
dediğini iddia ediyor.
Yahu nasıl bir durum bu ?
Anlattığınız bu Nebil, ne kadar gafil ?
Bir yandan Mihrac'ın güvenilmez olduğunu söylüyor, hatta kendisini ihbar (?) eden olduğunu biliyor ama her nedense onun cezalandırılmasına engel olmak için de arkadaşlarını zor zaptediyor..
Vay, vay, vayyy..!
Behey İbrahim; madem bu kadar zekisin, bir kez olsun Nebil'e bu çelişkisinin nedenini sormadın mı ?
Nebil'e; hem Mihrac'a güvenilmez diyorsun, hem de onu esirgemeye çalışıyorsun demek aklına gelmedi mi hiç ?
Sen kendini uyanık, herkesi aptal mı sanırsın ?
Ya da şöyle sorayım:
Behey rezil; sen Nebil'i gafil, iki yüzlü mü sanırsın ?
Kabak tadı veren bu palavralardan vaz geç artık..
Temcit pilavı oldu, papaz yemiyor..
NEBİL’İ KULLANMAK
Mehmet Yavuz
19 Şubat 2011
Giriş yerine;
Mihrac Ural’ın notu (19 Şubat 2011),
Mehmet Yavuz yine ince sorular sormuş. Nebil Rahuma yoldaşı kullanmak isteyen ahlaksızlara sert tokat vurmuş. Nebil’i ikiyüzlü bir ahlaksız haline getirmek isteyen MİT ajanına gerekli dersi vermiş. Bu dosya bu konuyla ilgilidir.
Bir yalancının çehresini ortaya sermiş. Ama ben bu sorular yerine “Sırat Köprüsü Sorusu” sorulmalıdır diyorum. Bu soru yeter de artar…
Nebil yoldaş mevzusuna girmeme hiç gerek yok. Bu konuya belgeleriyle ortaya koyduk: Nebil bizim yoldaşımız, bizim bir parçamız bu köpeklerle uzak yakın bir ilişiği de yoktur. Devrimci olduğu günden şehit olana kadar benim ekibimin bir militanıydı. İlişkimiz firari koşullarda kopuk olduğu zamanda gerçek bundan ibarettir. MİT ajanı bunu karartmak için yaptığı hokkabazlıklar ise sadece komiktir.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı artık herkes biliyor, yalancılığıyla, düşkünlüğüyle, ahlaksızlığıyla MİT ajanı Şahin kod adıyla. Bilmeyen yok. Çünkü ispat kendi el yazısıyla bir itiraf olarak belgeli bir şekilde kondu ve bu bitti: Ama ben ötesi var diyorum….
Bunu da yine belge ve kanıta dayandırarak dile getiriyorum. Mehmet Yavuz, sorularıyla bu çirkin şebekeyi yerden yere vurup durdu. Bu yazısında da ağır bir şamar vurdu. Ama ben ötesi var diyorum. Israrlıyım, aylardır soruyorum cevap vermiyor, sorumu görmemek için parmağının arkasına gizlenip duruyor. İçi dışı zıngır zıngır titriyor.
Bu nedenle soruyu ortaklarına sordum. Şerefleri varsa cevap verme cesareti gösterirler. Hayvan değil de insan iseler, sorumu cevaplarlar en azından yorumlarlar.
İddiayla söylüyorum MİT ajanı İbrahim yalçın soruma cevap veremez, ortakları da veremez, Zira tümü aynı potada ne pislik içinde oldukları anlaşılacaktır.
MİT ajanı İbrahim Yalçın, bu örgüt tarihinde gelmiş geçmiş en yalancı bir ahlaksız oyuncudur. Utanmazlıkta akıl almaz bir pervasızdır. Bu konuda bizim bir şey söylememize gerek kalmadan kendi el yazılı itirafnamesinde kendini açıkça nasıl tanımlamışsa ona öyle hitap ettik. Kendimizden hiçbir şey katmadan.
Ancak bununda ötesi var dedik. İşte belge işte kanıt diye sorumuzu sorduk. Bu ahlaksızın MİT ajanı olduğunu biz iddia etmeden kendisi açıkça dile getiriyor. Kendi el yazısıyla bunu ortaya koyuyoruz.
İşte el yazılı kanıt;
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Şimdi düşünün bir, adam bunları kendi eliyle yazdıktan sonra hangi yüzle başka insanlara karalama yapabilir, bir insan bu kadar ahlaksız, bu kadar suratsız, bu kadar zıvanadan çıkabilir mi?
Üç yıldır örgütümüze karalama yapması, ser verip sır vermeyen insanlara saldırmasının bir görev olduğunu söylemek yanlış mı?
Ancak bunun da ötesi var.
Sırat köprüsü sorusunda yatan bir gerçek var, onun peşinde olacağız her daim ( bu şebekeyi ayıracak vaktim yok, bildiğiniz gibi Mısır devrimi ve ülkemiz üzerin yazdığım dizi yazlarla ilgileniyorum. Bu MİT ajanı, hayatı boyunca ve şu ana kadar, 12 eylül faşist rejimi dahil, devlete karşı tek bir satırlık yazısı olmadığını tekrar hatırlatırım. Siyasi tek bir satır yazısı olmadığını tekrar hatırlatırım. Bu durum, çok ilginç değimli? 35 yıldır tek bir siyasi satırı olmayan, MİT ajanı olduğunu itiraf eden biri devrimcileri saldıracak ve bunu akıl almaz bir yalan pervasızlığıyla sürdürecek. Burası Türkiye burada her şey mümkün…).
Bu MİT ajanı, sorduğum soruya cevap vermemek için fare gibi kaçıp duruyor. Sorumuz basit. basitçe soru soruyoruz;
İbrahim Yalçın, kendi el yazınla üç ayrı tarih vermişsin üçü de yalan, MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Net tarih ver.
Bu soruyu sormamıza yol açan, tek tokat yemeden kendi el yazısıyla yazdığı itirafnamesidir. Vereceği tarih sadece bizim için değil Türkiye devrimci hareketi için de çok önemli. Bu adam örgütümüzü katılmadan önce de sonra da TKEP’li olduğu zamanda MİT ajanıydı. Bunu devrimci harekete sokuşturan da İtirafçı Engin Erkiner’dir. Şimdi de ikisi ortak olarak devrimcilere saldırmaktadırlar.
Ama vermeye cesaret edemez, Bana göre de cevap veremez: Çünkü bu sorunun cevabı onun boyunda asılacak bir yaftadır.
Sorumuz, her türlü ön yargılardan, hasım iddiası olmaktan arınmış ve tamamıyla kendi el yazılı ifadesine dayalı bir sorudur.
Anılarını anlattığı yalancı pehlivan tefrikalarının 31 ve 32. Bölümünde onu kimin Suriye’ye gönderdiğini neden gizlediğini sormak bile yeterlidir. Bunu anılarından neden silmiş onu bir açıklasın okura.
150. 000 TL alarak örgütü ihbar etmek üzere Suriye’ye gelişinde MİT’in bu ahlaksızdan neler istediğini, kendi el yazılı itirafnamesinde tek tek yazmış. Ama nedense anılarında bundan hiç söz etmiyor. Edemez, çünkü her şeyi ortaya çıkar ortaklarının da çehresi belli olur. Bir de işine devam eden bir MİT ajanı olarak bu açıklama işine gelmez.
Bu soruyu aynı zamanda, bu adamla ilişkili olan herkese, elini vicdanına koyarak belgeleri, kanıtları okuyup bir düşünce ve karar varsın diyoruz.
179. DOSYA’da bu konuya çok kısa ve net şu şekilde ortaya koydum.
“MİT’le NE ZAMAN BAĞLANTI KURDU
Üç tarih veriyor.
El yazılı belgesinin ilk cümlesinde “20 Ekim 1986 tarihinde” yakalandım diyor.
MİT’le bu tarihten itibaren ilişkiye geçtiğini söylemeye çalışıyor. Bu tarih 1. Kongremizin hemen öncesi (1 ay öncesi) bir tarih. Yani, ilişkiye geçmesinin hemen ardından, gelip örgüte “açıklama yaptım” demek istiyor.
Birinci tarih; 20 Ekim 1986
Ancak el yazması itirafnamesinin 7. sayfasında, 20 Ekim 86’dan öncede de MİT’le ilişkide olduğunu ifade ediyor.
“Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın İtirafnamesi s:7) Diyor.
İkinci tarih: 13-16 Ekim 1986.
Satılmış adam anlatmaya devam ediyor. Bu anlatım içinde MİT’le birlikte örgüte karşı kurguladığı senaryoları ve alternatiflerini Kipti şecaatiyle arz ediyor. Sonuçta meşhur cümlesini söylüyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Üçüncü Tarih: 28 Ağustos 1986.
Bu tarihlere bakınca “20 Ekim 86 tarihinde” yakalandığı iddiasının yalan olduğu ortaya çıkıyor. 28 Ağustosta 86’da para alıp geldiğine göre (15 gün kaldığı ilk gelişi) bu ilişki daha eskilere dayanıyor olmalı. Ancak bunu örgüte açıklamıyor.
MİT görevlisi olarak ilk gelişini yaptığında her şeyi örgütten gizleyip, bilgi toplayarak dönüyor. “Üzerimde yakalandı” dediği bilgileri eliyle MİT’e verip karşılığında ne almışsa alıyor.
İkinci gelişi 20 Ekim 86 tarihinden sonra gerçekleşiyor. Bu kez daha kapsamlı bir görevle dönüyor. Kendinden emin görevini yapabileceği umuduyla Kongre’nin yapılacağı merkezi alana geliyor..
Satılmış adam oyuna devam edecekti. Ama beklemediği bir gerçekle yüz yüze kaldı. İstanbul MİT’i kanalıyla Adana MİT’nin organize ettiği Süleyman Uğur adlı ajan, örgüt tarafından yakalanmış, sorgusu yapılmıştı. Adana ve Antep MİT’inden gelen Aydın Ocak adlı MİT ajanı da tam bu arada yakalanmıştı. İbrahim Yalçın bunu öğrenince diz bağları çözülmeye başladı. İlmik boynuna girecek bu açıktı.
Süleyman Uğur (Cengiz) ifadesinde ısrarla, “birileri daha var” diyordu. “Bana ilişki vereceklerdi ama güvenmediler bunun için Kongreye gelen diğer ajanların kim olduğunu bilemedim”. diye ısrarla tekrarla söylüyordu. İbrahim Yalçın bu ifadelerin kendisini kapsadığını hissetmişti. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Bu oyunu uzun süre sürdüremeyeceğini anlayınca itiraflarına başladı.
Önce ifadesini sözlü vermek istedi. Bunu ret ettik. Her şey yazılı olacaktı. Nitekim 12 sayfalık el yazısı itirafname böylece yazıldı.
Bu durum Mit ajanının örgüte ilk girdiği andan itibaren görevli olduğuna ilişkin bulgularla kesişiyordu. 1979 yakalanmalarında aldığı rol ise bu günlerde daha belirgin hale geliyordu.
İstanbul örgüt birimini çökerten İtirafçı Engin Erikener’in 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında sanık gibi tutuklanan MİT ajanı, akıl almaz bir biçimde 1979 Aralık ayında tahliye oluyor. Bu tahliyenin ardından örgüt bir kez daha darbe alıyor. Günay Karaca’nın da aralarında olduğu 1979 Aralık yakalanmaları öyle başlıyor. MİT ajanı İbrahim yine devredeydi.
Bu verilerden sonra, bu kişinin MİT’ten ne kadar para aldığı, ne yediği ne içtiği, karısını göz ameliyatı için MİT’e neden peşkeş çektiği, “sorumlum” diye tanıttığı Adana MİT’inden “Ufuk” adlı kişi ya da İbrahim Şahin’e atfen, “Şahin” kod adını almasının bir önemi yoktu.
O bir MİT ajanıdır.
Bu satılmış adamın özeline ilişkin hiçbir ayrıntı beni ilgilendirmiyor…
1989 yılında da devrimci kamuoyuna kapsamlı bir dosyayla gereken açıklamayı yaparak o gün bu kişiyi üryan hale getirdik. Bu gün itirafçının oluşturmaya çalıştığı örtü ise bu ikilinin ortak işlerine ait refleksten başka bir şey değildir.
Bu kadarı benim devrimci algılarım ve normlarım için yeterlidir.
Bu satılmış adam ne yazarsa yazsın, mutlak olarak yalan yazacaktır.
Buna ihtiyacı var. Kendine benzer arayacak sırtındaki kamburu hafifletmek isteyecektir.
Ama hepsi boş…
O bir MİT ajanıdır…
Görevine de devam etmektedir…” (179. DOSYA http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Şimdi Mehmet Yavuz’un yazısını birlikte okuyalım.
NEBİL’İ KULLANMAK
Nebil üzerinden siyaset yürütenleri izlerken kahroluyorum.
Kin gütme siyaseti nedeniyle yapılan iddialar öyle bir noktaya varıyor ki; tanımayanlar için Nebil hakkında onlarca soru işareti doğuruyor..
Nebil, kahraman mı ?
Nebil, yalancı mı ?
Nebil, ikiyüzlü mü ?
İbrahim Yalçın'ın anılarında okuyoruz; cezaevinde aylarca birlikte yattıkları Nebil, ne kendisine ne de başka bir koğuş arkadaşına nasıl yakalandığına dair en ufak bir bilgi vermiyor..
Neden ?
İbrahim'in kendisi cezaevi anılarında ilk olarak nasıl yakalandıkları hususunu konuştuklarını yazıyor.. Ama bu konuda Nebil, kendilerine hiç bir şey söylemiyor..
Yahut da söylüyor da; işlerine gelmediği için ifade etmiyorlar..
Bilemiyoruz..
Yine İbrahim'in iddiasına göre; Filistin dönüşünde İstanbul'da buluştukları Nebil, kendisine Mihrac'a güvenilmemesi gerektiğini söyleyip bir de kaset veriyor... Ama neden güvenilmemesi gerektiğini hiç söylemiyor..
Halbuki kelle koltukta gezen bir militanın, mücadeledeki yoldaşlarını böylesi hayati bir durumdan haberdar etmesi, onları uyarması geremez mi ?
Aksi halde; olacakların sorumluluğu altında kalacağını bilmez mi ?
Güvensizlik nedenlerini bir kaç sözle arkadaşlarına anlatmak yerine Nebil, hangi müsait ortamdaysa hiç üşenmeyip bir teyp ve kaset bularak eleştirilerini sesli olarak göndermek istiyor...
Kime ?
Mihrac'a..
Yani kendisini yakalatığını(?) bildiği kişiye..
Bu da ilginç..
İbrahim'in iddiasına göre; Ali Çakmaklı olayından sonra İstanbul'da yine Nebil ile buluşuyorlar.. Bu buluşmada Nebil'in kendisine;
- '' Adana’daki arkadaşları zor zaptediyoruz, Ali’ye karşılık Mihrac’ı cezalandıracagız ’’
dediğini iddia ediyor.
Yahu nasıl bir durum bu ?
Anlattığınız bu Nebil, ne kadar gafil ?
Bir yandan Mihrac'ın güvenilmez olduğunu söylüyor, hatta kendisini ihbar (?) eden olduğunu biliyor ama her nedense onun cezalandırılmasına engel olmak için de arkadaşlarını zor zaptediyor..
Vay, vay, vayyy..!
Behey İbrahim; madem bu kadar zekisin, bir kez olsun Nebil'e bu çelişkisinin nedenini sormadın mı ?
Nebil'e; hem Mihrac'a güvenilmez diyorsun, hem de onu esirgemeye çalışıyorsun demek aklına gelmedi mi hiç ?
Sen kendini uyanık, herkesi aptal mı sanırsın ?
Ya da şöyle sorayım:
Behey rezil; sen Nebil'i gafil, iki yüzlü mü sanırsın ?
Kabak tadı veren bu palavralardan vaz geç artık..
Temcit pilavı oldu, papaz yemiyor..
16 Şubat 2011 Çarşamba
Mısır'da dolaşan Köle Spartaküs'ün isyankar ruhu mu!
İlker Demir
16 Şubat 2011
Mısır'da halklar, bölgede devlet kurulduğundan beri Tanrı oğullarının emrinde. Firavun denilen hükümdar Tanrı Horus'un imgesi ve güneş tanrısı Ra'nın oğludur inanışa göre.
Asiyeler ve Kleopatralar da vardır, ama çok seyrektir tarih sahnesinde. Arada sadece bir görünür, o da belli belirsiz. Kadınlar, hep arka planda oğullların iktidar oluşuna ve kalışına destektir.
Evlat Tanrının olunca yaşamının imtiyazlı oluşu gibi ibadeti ve ölümü de imtiyazlı olmak zorunda. Gariban halkla aynı yerde yatacak değiller ya, görkemli piramitler o yüzden inşa edilmiştir.
Piramitler sanki mezar değil doğal klimalı oda, kralın en kıymetli ziynet eşyasına kadar dopdoludur. O kölelerin ellerinde yükselen eserlerin gizemli ihtişamı dillerde ürpertici birer destandır.
Köleler, belki kendilerinin bir parçası sandıkları için senin tapınağın benimkinden kötü diye aralarında bahse tutuşup kavga ettikleri eserlere ziyarete, mesela tapınakta bir dakikalık ibadete bile gidemeyişlerinin emeklerine saygısızlık olduğunun farkında değildi elbette. Tarih, sanat tarihi kitaplarında eserlerden söz edilir de, o devasa yapılar yükselirken her metrekareye ne kadar ter, kan, gözyaşı döküldü ondan söz edilmez pek. Beklenen şu kadar litre, gram değildir dogal ki. Sözkonusu olan sınıflı toplumun oluşmasından beri emeğe değer verilmemesidir. Kral ya da köledir, piramit bir eserdir, sonuçtur dikkate alınan.
Uzun Nil nehri mümbit mümbit akar, bereket dağıtır Kuzey Afrika'ya.
Sfenksin, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykel olduğunu kim bilmez!. 4. hanedandan kalma sayısız kere kumlara gömülmüş Büyük Gize Sfenksi'nin gizi, ne Kefren, ne Keops'a harcanan iki buçuk milyona yakın taş, ne de yapım için geçen 30 yıl değil, sanki kölelerin ayak izleri.
Ama o yapılara o taşı koymayı bulan millattan öce yaşamaya başlayıp eserleriyle bugünü bulan büyük Hekim ve Mimar İmhotep ismi, eserleri kadar tarihi bir miras. Onu yapıtları ve Kral Dsojer'in görkemli mezarı başta olmak üzere tüm piramitler, tüm kültürel ve tarihi mirasla birlikte anmadan olmaz.
O blok taşların ördüğü kare üstüne oturmuş muhteşem üçgen konilerdeki tonlarca ağırlığa ve kültürün mümbit merkezinde oluşan o eserlerin bugüne sapasağlam kalabilmesi o kadar kolay değil.
Bilgi ve emekle örüldü. O değeri bilmek gerek.
Şu sıralar emeği hatırlamaya dair bir kalkışma var oralarda. Beş bin yıl önce köle atalarının yaptığı yüzlerce piramidin altında kalan ve hala da devam eden beş para etmeyen emeklerine değerini verme uğraşı sürmekte hummalı hummalı. Köle Spartaküs'ün isyankar ruhu sanki köle torunlarının üstüne sindi, kadın erkek tek bir yürek olup yürüdüler Tahrir Meydanı'na, oradan oturdular masaya.
Çok sayıda örgüt temsilcilerinin sürdürdüğü devletin diktatör artığı temsilcileriyle görüşmede her temsilci örgütünün emeğe verdiği değer kadar bakıyor emeğin değerini vermeye. Çıkacak sonuç emeğin gücünün bugünkü düzeyi.
Aranan özelliklerdeki sonuç atama yoluyla kurtuluştur ve ancak darbelerle olabileceğinden mücadeleyi doğru tahlil edip beklenmek zorunda.
Ve sosyal olaylardaki karmaşayla, at gözlüğü içinde kalmadan, elden gelenler yapılarak tabi.
Çünkü bugünün hiyeroglif yazısı gibi her taraftan okunmasına bakmamalı, burada kaybedecek olan bir diktatör ve en azından demokrasiye bir ışık yandı, yol aydınlanacak.
Geride kalacak olan bir tarih. Etkisi kendinden büyük kocaman dalgalar.
Tarihi miras insanlığın malı.
İnsanlık bu mücadeleye sahip çıkmalı.
Unutulmamalı ki, anne Meryem'in İsa'sı miladınsa, anne İsis'in Horus'u millattan öncenindir. Sonuçta ikisi de Tanrının oğlu. İkisinin de ölüm tarihi ve biçimi aynı: 25 aralık, çarmıha gerilme.
Bu yüzyılda hala Tanrı Horus'un simgesi gibi diktatörler yaşayabiliyorsa bu diğer coğrafyadakileri ayıbın dışında tutmaz.
insanlık, Mısır halkına omuz verip mücadeleyi tank paletleri ve ve de küresel sermayenin bugünkü oğullarının pençesinden almalıdır.
ilker demir
ilkde9999@yahoo.com
16 Şubat 2011
Mısır'da halklar, bölgede devlet kurulduğundan beri Tanrı oğullarının emrinde. Firavun denilen hükümdar Tanrı Horus'un imgesi ve güneş tanrısı Ra'nın oğludur inanışa göre.
Asiyeler ve Kleopatralar da vardır, ama çok seyrektir tarih sahnesinde. Arada sadece bir görünür, o da belli belirsiz. Kadınlar, hep arka planda oğullların iktidar oluşuna ve kalışına destektir.
Evlat Tanrının olunca yaşamının imtiyazlı oluşu gibi ibadeti ve ölümü de imtiyazlı olmak zorunda. Gariban halkla aynı yerde yatacak değiller ya, görkemli piramitler o yüzden inşa edilmiştir.
Piramitler sanki mezar değil doğal klimalı oda, kralın en kıymetli ziynet eşyasına kadar dopdoludur. O kölelerin ellerinde yükselen eserlerin gizemli ihtişamı dillerde ürpertici birer destandır.
Köleler, belki kendilerinin bir parçası sandıkları için senin tapınağın benimkinden kötü diye aralarında bahse tutuşup kavga ettikleri eserlere ziyarete, mesela tapınakta bir dakikalık ibadete bile gidemeyişlerinin emeklerine saygısızlık olduğunun farkında değildi elbette. Tarih, sanat tarihi kitaplarında eserlerden söz edilir de, o devasa yapılar yükselirken her metrekareye ne kadar ter, kan, gözyaşı döküldü ondan söz edilmez pek. Beklenen şu kadar litre, gram değildir dogal ki. Sözkonusu olan sınıflı toplumun oluşmasından beri emeğe değer verilmemesidir. Kral ya da köledir, piramit bir eserdir, sonuçtur dikkate alınan.
Uzun Nil nehri mümbit mümbit akar, bereket dağıtır Kuzey Afrika'ya.
Sfenksin, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykel olduğunu kim bilmez!. 4. hanedandan kalma sayısız kere kumlara gömülmüş Büyük Gize Sfenksi'nin gizi, ne Kefren, ne Keops'a harcanan iki buçuk milyona yakın taş, ne de yapım için geçen 30 yıl değil, sanki kölelerin ayak izleri.
Ama o yapılara o taşı koymayı bulan millattan öce yaşamaya başlayıp eserleriyle bugünü bulan büyük Hekim ve Mimar İmhotep ismi, eserleri kadar tarihi bir miras. Onu yapıtları ve Kral Dsojer'in görkemli mezarı başta olmak üzere tüm piramitler, tüm kültürel ve tarihi mirasla birlikte anmadan olmaz.
O blok taşların ördüğü kare üstüne oturmuş muhteşem üçgen konilerdeki tonlarca ağırlığa ve kültürün mümbit merkezinde oluşan o eserlerin bugüne sapasağlam kalabilmesi o kadar kolay değil.
Bilgi ve emekle örüldü. O değeri bilmek gerek.
Şu sıralar emeği hatırlamaya dair bir kalkışma var oralarda. Beş bin yıl önce köle atalarının yaptığı yüzlerce piramidin altında kalan ve hala da devam eden beş para etmeyen emeklerine değerini verme uğraşı sürmekte hummalı hummalı. Köle Spartaküs'ün isyankar ruhu sanki köle torunlarının üstüne sindi, kadın erkek tek bir yürek olup yürüdüler Tahrir Meydanı'na, oradan oturdular masaya.
Çok sayıda örgüt temsilcilerinin sürdürdüğü devletin diktatör artığı temsilcileriyle görüşmede her temsilci örgütünün emeğe verdiği değer kadar bakıyor emeğin değerini vermeye. Çıkacak sonuç emeğin gücünün bugünkü düzeyi.
Aranan özelliklerdeki sonuç atama yoluyla kurtuluştur ve ancak darbelerle olabileceğinden mücadeleyi doğru tahlil edip beklenmek zorunda.
Ve sosyal olaylardaki karmaşayla, at gözlüğü içinde kalmadan, elden gelenler yapılarak tabi.
Çünkü bugünün hiyeroglif yazısı gibi her taraftan okunmasına bakmamalı, burada kaybedecek olan bir diktatör ve en azından demokrasiye bir ışık yandı, yol aydınlanacak.
Geride kalacak olan bir tarih. Etkisi kendinden büyük kocaman dalgalar.
Tarihi miras insanlığın malı.
İnsanlık bu mücadeleye sahip çıkmalı.
Unutulmamalı ki, anne Meryem'in İsa'sı miladınsa, anne İsis'in Horus'u millattan öncenindir. Sonuçta ikisi de Tanrının oğlu. İkisinin de ölüm tarihi ve biçimi aynı: 25 aralık, çarmıha gerilme.
Bu yüzyılda hala Tanrı Horus'un simgesi gibi diktatörler yaşayabiliyorsa bu diğer coğrafyadakileri ayıbın dışında tutmaz.
insanlık, Mısır halkına omuz verip mücadeleyi tank paletleri ve ve de küresel sermayenin bugünkü oğullarının pençesinden almalıdır.
ilker demir
ilkde9999@yahoo.com
15 Şubat 2011 Salı
MISIR ADIM ADIM…
Mısır devrim süreciyle ilgili 18. Yazı
Mihrac Ural
15 Şubat 2011
Mısır devriminin 22. Günü 15 Şubat 2011 Salı. Mübarek istifasının 4. Günü. Mısır’da her şey çok hızlı gelişiyor, halkın köhnemiş diktatörlük düzenine karşı yönelttiği milyonlar üzerine milyonlar ekleyerek yarattığı kitlesel basınç, tarihte eşine devrimlerde rastlanmayan bir denge içinde adım adım sonuç üreterek gelişiyor.
Devrim, Pandoranın kutusunu açtı bir kez. İki gün önceye kadar (20.gün, 13 Şubat 2011), Mübarek’in istifası dışından her şey yerli yerinde duruyordu. Diktatörlük devletinin hiçbir kurumu sarsılmamıştı bile. Bir kişi kopup gitmişti, simgeseldi, baştı ancak devlet ne tek başına baş ne de diktatördü. Devlet bütünsel olarak, yasalarıyla, kurumlarıyla kurumlar arası ilişki ağlarıyla ve bunları yöneten eski kadrolarıyla bir bütündü. Mısır devrimi bunların hiç biri henüz sarsmamıştı bile.
Daha da kötüsü, Diktatör Mübarek yönetimden çekilirken, Askeri konseyi atıyor ve bu konsey diktatörün emriyle devlet yönetimine el koyuyor. Bununda ötesinde 4 Nolu beyana (duyuru) kadar da, Mübarek’in atadığı hükümetin işlerine devamını istiyor.
Bütün bunlar, Mısır halkının emeklerinin çok ciddi ve kritik bir noktadan geçtiğine işaret ediyordu. Yapılacak daha çok iş vardı. Bu yüzden, Mısır devrim sürecini takip eden 17. yazılarımın “MISIR'DA GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR” başlığını taşıdı.
“25 Ocak Devrim Konseyi” imzalı duyurular sıralanınca, riski anlayan devrimci güçlerin süreci kontrol etmek için hızla toparlanıp bir girişimi yaptıkları anlaşıldı. Mısır dev bir ülke, tarih ve bu günün potansiyelleriyle dev bir ülke. Kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek bir başarı kazanması da bu alt yapının gücüyle oldu. Uygar bir devrimi başka türlü ikame etmenin mümkünü olamazdı. Devrici güçlerin kurduğu konsey, taleplerini 10 madde etrafında belirleyerek ilan edinci, her şey mantık dokusuna uygun bir biçim almaya ve yerli yerine oturmaya başladı.
Askeri konseyin yönlendirilmesi ya da yüz yüze kalınarak gergin ortamın dengelerine göre biçimlenecek yeni bir süreç ortaya çıkacaktı.
“25 Ocak Devrim Konseyi” ısrarla ve milyonlarca kitlesini bir kez daha meydanlara yığacağı ilanıyla taleplerini tekrarlamaya ve devrimin kazanımlarına sahip çıkacağını belirtiyordu. Bu taleplerin en önemlileri, 1. Parlamentonun feshi, 2. Hükümetin feshi, 3. Sıkıyönetim kanunlarını ilgası, 4. Askeri mahkemelerin yargıladığı herkesin, tüm siyasi tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması, 5.Eski anayasanın ilgası, 6. Yeni anayasanın hızla yapılanması, 7. Yolsuzluk yapanların yargılanmaya başlanması, 8. Devrimcilere yönelik katliamların açığa çıkarılıp yargıya verilmesi, 9. Şehitlerin anısıyla ilgili kararların alınıp ailelerine tazminat ödenmesi, 10. Seçimlere giderek yeni parlamentonun kuruluşu için takvim belirlenmesi
Bu adımla devrim kazanımlarına sahip çıkacaktı. Nitekim mesajı alan askeri yönetim 5 Nolu Beyanıyla, bunun sinyallerini verdi. Eski anayasayı rafa kaldırdı, geçersiz olduğunu ilan etti ve parlamentoyu fesih etti. Hükümete de boşluk olmaması için yeni hükümet kurulana kadar işleri idare etmesi tavsiyesinde bulundu.6 aylık geçici bir süre sonunda ya da Cumhurbaşkanlığı seçime ardından yetkilerini sivil güçlere terk edeceğini açıkladı.
Bu adım çok önemliydi. Devrimci güçlerin işlerini sağlama aldıkları, kitlelerine güvendikleri, kazanılan başarının diktatörlük devletini henüz tasfiye etmediğini de biliyorlardı. Bunlardan çok daha önemlisi başka bir gelişme, dipten gelen bir dalga gibi yayılmaya başladı. Diktatörlük devletinin tüm kurumlarının çatırdadığını gösteren bir gelişme. Çok az kişinin farkında olduğu bir gelişme. O da, diktatörlük devletinin tüm kurumlarında işleyişe, eski yöneticilere ve çalışma tarazlarına karşı gelişen lokal yaygın ayaklanmalar; Devletin en stratejik kurumlarında, enformasyon bakanlığı ve tüm etkinliklerinde, mali kurum ve tüm etkinliklerinde, polis teşkilatı ve birimlerinde ( komik olanı, düne kadar devrimcilerin peşine koşturan polisler, bu kez idarecilerini, ilişkilerini sorgulayıp Tahrir meydanında devrimcilerle omuz omuza olmak üzere binlercesi b.ir arada yürüyüşe geçmiştir. Ancak devrimciler bunların bu aniden 180 derecelik dönüşümlerine kaygılı yaklaşarak, meydanda onlara henüz yer açılmayacağı bildirilmiştir), Sendikalarda, bakanlıklarda, yabancı yerli ve devlet işletmelerinde, devrimin kuyruğuna takılan işçi sınıfı bile sınıf mücadelesini hatırlayarak yola koyulmaya başlamıştır. Kurumların içinde, devrimin artçı sarsıntılar olarak beklenen, istenen, bir devrimin gerçekleştirmesi gereken değişimler hızla yayıldığı izlenmektedir. Bu da kısa zaman içinde önemli değişimlerin işareti olacağını gösteriyor.
Mısır devrimini oturması ve sonuçların görülmesi uzun yıllar alacak bir süreçtir: Etkisinin bölge ve dünyada kendini ifade etmesi içinde böylesi bir uzun zamana ihtiyaç vardır. Bu süreç başlamıştır ve geri dönüşünün mümkünü yoktur. Gerginlikler, iniş çıkışlar, hatta gerilemeler de olacaktır, ama süreç üzerinde yükseldiği dışa pek yansımayan, çok barışçıl gibi görünen dev kitlesinin basıncıyla amaçlarına adım adım varmaya yönelmiştir.
Bu gelişmelerde önemli bir anekdot da İsrail’le ilişkilerin nasıl olacağına ilişkin sorulan sorulara ve en önemlisi bölgemizin karanlık kaderinde temel rolü olan Camp David anlaşmasının geleceğine ilişkin sorulara, devrim konseyinden bir genç doktor kızın verdiği cevap; “Mısır devrimi her şeyi sakince yerli yerine oturtacaktır, Mısır 7 bin yıllık bir devlettir, bu ülkede kimse dengesiz b.ir şey beklemesin. Uluslar arası anlaşmalar gözden geçirilecektir ve bu tür anlaşmalar yeniden düzenlenmekle kalmayacak, güçlü mısırın, halkı arkasında olan politikasının taleplerine uyarlanacaktır” demesi, bir öz güven, kalıcı ve kararlı bir yürüyüşün ifadesiydi. Bu cümleler, güven veren, taşkınlıkla kırıp dökmeyen, kuran, yenileyen, ne yaptığının bilincinde 21. Yüzyıla yakışan bir devrimin ifadesiydi.
Buna rağmen mısır devrimi gerçek anlamda işin başındadır diyeceğim. Orduyla yüz yüze gelmeden, Orduyu dönüştürmeden, kendi emir ve komutası altına almadan devletin tüm kurumlarını alttan gelen bu değişimle yenilemeden devrimini tamamlamış olamaz. Devrimci güçler, Orduyla ilişkilerinde inçi bir çizgi olarak, açığa vurulmamaya çalışılan ancak içten içe çok iyi algılanan bir güvensiz hat bulunuyor. Ordunun, Diktatöre yaptığı teşekkür, onun atadığı hükümeti tanıması, devrimcilerin gösterilerine ısrarla son verme çağrıları ve Tahrir meydanını temizlerken ortaya çıkan gerginlikler ve eski düzeni hatırlatan baskı, saldırı ve vurup kırmalar bu güvensizliğin daha uzun bir süre böylesi somut görüntülerle uç vereceğini gösteriyor.
Bu nedenle de “25 Ocak Devrim Konseyi” imzasıyla, 18 Şubat Cuma günü milyonları ülkenin her yerinde devrim zaferini kutlamak üzere, halkı “Zafer Cuması”na çağırdı. Bu gün önceki günler ve Cumalar gibi çok önemli bir gündür. Bu gün devrim konseyinin yığacağı kitlelerin gücü öncekileri aratmayacak bir katılıma ulaşması halinde bu gücün artık önünde hiç kimse duramayacak demektir. Diktatör Hüsnü Mübarek’in istifasıyla devrimin kazandığı psikolojik üstünlük, fiili bir üstünlüğe böylece dönüşmüş olacaktır. Herkesi bu satırlardan, en azından enerjisiyle, Mısır Arap halkının devrimini koruma ve yerleştirmek üzere yapacağı Zafer Cuması’yla dayanışma içinde olmaya davet ederim.
Bu uzun girişten sonra ayrıntıları başlıklar halinde şöyle yorumlamak mümkün.
EL EHRAM
Arap aleminin en etkin günlük gazetesidir. 40 yıldır, bölge siyasetine yön veren özeliğinden uzaklaştırılmış olsa da bu gazete bir markadır, Afrika, Asya kıtalarında Orta-doğu bölgesinde yazdığı her şey satır satır okunan bir gazete. Siyasi kararları oluşturan El Ehram’ın tarihi gerçekte çağdaş mısır tarihidir demek yanlış değildir.
1875 tarihinde Kahire’de yaylın hayatına başladı. 1881’da günlük olarak yayınlandı. Bağımsız siyasi çizgisinden ödün vermeyerek ünlenen gazete, İngiliz hegemonyasına, kralın baskısına karşı kendi yolunu çizmeye çalıştı. Ehram’da yazmak bir prestij, bir kimlik haline yükseldi. Arap aleminin on binlerce gazetesinin esin kaynağı oldu.
23 Temmuz 1952 Hür Subaylar darbesi ardından nasır yönetiminin eli ayağı olan gazete, Mısırı dünyaya açan, bölgedeki etkinliğini oluşturan bir platformdu. Özellikle başına M. Hasaneyn Heykel’in getirilmesiyle, dönemin özgün işleyişi içinde, üçüncü dünya ülkeleri diye bilenen Bağlantısız Ülkeler için de karar oluşturan bir işlev gördü.
Suveyş Kanalı kamulaştırılmasının parolasını El Ehram’ın editörü Heykel vermişti. Bu nedenle Mısırı işgal etmek üzere başlayan Dörtlü düşman saldırısına karşı direnişin de sözcüsü olan El Ehram, kolay kolay hiçbir gazeteye nasıp olmayacak tarihi birikimlerle yoluna devem etti. Bu süreç, Enver Sedat yönetimiyle birlikte kırılmaya başladı.
1974 Tarihinde yönetimden uzaklaştırılan Heykel’den sonra El Ehram, hızla gerilemeye, etkinliği zayıfladı. Mısır’ın gözden düşmesine paralel olarak da çevre etkinliği sıfırlanmaya daha da kötüsü halklar karşısında rol oynamaya, Amerikan İsrail çıkarlarını etkin bir aracı haline geldi.
El Ehram en büyük çöküşü Camp David anlaşmasının sözcüsü olmakla yaşadı. O artık bölgemiz devrimci hareketlerinin karşısında, İsrail-Amerikan çıkarlarını, savunan bir yayın organıydı. Bölgede yürütülen kirli savaşların, komploların, Filistin, Lübnan ve bölge direme güçlerinin karışsında bir yargısız infaz yayını haline geldi.
En akıl almaz duruşu ise, 25 Ocak devrimiyle birlikte kendi halkına, kendi gençliğine karşı baltacı rolü üstlenmesiydi. 18 Gün boyunca, diktatörlük rejiminin 40 yıllık insan haklarına karşı savaşının sözcülüğünü yerine getirdi.
Ancak her şeye rağmen o, El Ehram’dı.
Yüzyılı aşkın sürecin tüm tarihi olaylarını sırtında taşıyan yoğunluğuyla, bu hatalarını aşacak bir iç dinamiğe sahipti. Mısır devrimi diktatörlüğün bu en sağlam propaganda mekanizmasını sarsmakta gecikmedi. Yukarıda anlattığım gibi her kurumu kendi içinde deviren bir gelişme yayınmaktaydı. El Ehram da bundan payını almakta gecikmedi. Önce Gazetenin emektarları ayaklandı, yönetimi sert eleştirilerle yerden yere vurdu. Sonra yönetime yüklendiler halka karşı aldıkları tutumu mahkum ettiler. Ve El Ehram, tarihine yakışır bir tutumla kendi kendiyle yüzleşti. Hatasını itirafa etme cesareti göstererek devrimin üzerine yıktığı kara lekeden kurtulmak için kendini yenilemek üzere özeleştirisini, özrünü dile getirdi.
13 Şubat 2011 Pazar gün doğuşuyla, El Ehram yeniden doğuyordu. Devrimden, halkından, gençliğinden “Min Ecil El Şaab” (Halk için) başlıklı yazısıyla özür dileyen editör, özeleştirisini dile getirmiş oldu.
El Ehram'ın bu adımı, diktatörlüğün basım, yayım, iletişim, propaganda ve bir bütün olarak medyasının yıkılışının da ifadesiydi.
Diğerleri El Ehramın peşinden koşa koşa geleceklerini belirtmeye bile gerek yok.
EL EZHER
Ezher el Şerif başlı başına bir konu. Üzerinde Kısaca durmakla yetineceğim.
Devrim sarsıntısının en geç ulaşacağı düşünülen El Ezher çatırdamaya başladı bile. Bu kurum, Müslüman kardeşler gericiliğini kat kat aşarak İslam’ı siyonizmin çıkarlarına alet etme çabasında bir işlev gören 40 yıllık bir karanlık süreç içinde oldu. Özellikle El Ezher’in elit yönetimi, tıpkı diktatörlük başı gibi ebede kadar aynı yönetimi gasp eden kurallarıyla, halkın inancını bir idam kemendi haline çevirmiştir.
975 yılında kuruluşundan bu yana, İslam aleminin en büyük dini kurumu özelliğini koruyan el Ezher, devlet dini olarak kuklaların idaresi altında, siyasetin dünyevi çıkarlarından oluşmuş çalkantılarına Tanrının değişmez kurallarını bile alet etmiştir. En çirkini ise Gazze’de aç bırakılan Filistin halkının ölümüne göz yuman fetvayı bu kurumun vermesiydi. Ezher’in başında bulunan (1996’dan itibaren) ve yakın zamanda vefat eden Şeyh Muhammed Seyid Tantavi’nin (Mart 2010), İsrailli liderlerle buluşması, sorulunca da “kim olduklarını bilmiyorum” diyerek geçiştirmeye çalışması, bu kurumun ne hallere geldiğinin çirkin bir tablosuydu.
Bu kurum da diktatörlüğün diğer kurumlar gibi halkına ve gençliğine karşı baltacılık yaptı. El Ezher üst yönetimi, halkına karşı dini alet ederek ihanet içindeydi. Ancak Altan genç şeyhler bu duruma daha çok seyirci kalmadı ve devrim sürecine katılma kararı alarak isyan etti.
Ezher yönetimi son ana kadar Mübarek’in arkasında durdu. Ancak diktatörlüğün yıkılmayacağını sananlar onun yıkıntıları altında kalarak akılları başlarına gelmeye başladı. Dün Ezher’in en ünlü bilginleri bu kuruman artık yapısal olarak değişmesi gerektiğini açıkladılar. Başkanlığının ölene kadar kurumun başında kalmasının, bir diktatörlük taklitçiliği olduğunu belirttiler.
Devrim geç de olsa Ezher’i sarsmaya başladı. Diğer kurumlardaki deprem Ezher’i de çağdaş bir inanç kurumu haline getireceği açıktır. Bunun ilk adamları da belirmeye başladı. Ezher’in çok yetkin şeyhleri ayağa kalkmaya başladı. Halktan bu kadar kopuk olmanın din açısından bile bir zulüm olduğunu belirtti. “Ezher, Allah karşısındaki yükümlülüklerini, halkın sorunlarını görmezden gelerek yerine getiremez” diyen şeyhlerin çıkışı önemli bir gelişmedir.
“Ezher’de krallık olamaz, ölene kadar Ezheri yönetecek bir yönetici onu kısırlaştırır, bilgili olanların yönetimi değiştirerek rayına oturtması” yönündeki talepleri, Mısır devriminin bu en muhafazakar kurumda bile, iliklere kadar işleyen sarsıntısını ve yaratacağı sonuçların işaretini gösteriyor.
Bu da Mısır’da gelişmekte olan demokrasi ve özgürlüklerin, bu ülkenin tarih bilinciyle, uygarlık geçmişiyle ne ölçüde bağıntılı, dengeli ve sonuç alıcı bir kararlılık içinde yürüdüğünü gösteriyor.
Mısır, devrimiyle tüm insanlığa ve iktidarlarıyla halkları arasında sorun yaşayan tüm ülkelere önemli dersler sunmaktadır.
3 MİLYON ÜYELİ PARTİYE NE OLDU?
Konu çok, bir sonraki yazıma erteledim. Ancak bunu geçmeden kısaca belirteyim.
Mübarek Diktatörlüğünün iktidar partisi Demokratik Vatan Partisi tam 3 milyon üyeli. Son güne kadar bununla övünüp, sesiz çoğunluk bunlardır deyip durdular.
Devrimin ertesi günü yapılan araştırmalar, bu partiyi sahiplenecek tek bir üye bulamadı. Partinin yanmış merkez binasındaki görevliler bile, partili olmadıklarını söyleyerek diktatörlüğün %99,99 çoğunluğu elinde bulundurduğu iddiasının, %99,9 yalan olduğunu göstermiş oldu.
Böylesine kırılgan, böylesine buharlaşmaya yatkın partilerin, gerçekte siyasal parti olmadığı, bir çıkar şebekesi olarak iktidarda oldukça yaşadığı, iktidarın bittiği saat, onula birlikte göç ettiği görülmektedir.
Bu tür partiler mısır örneği üzerinde çok daha ciddi siyasal, toplumsal, psikolojik açıdan akademik derinlikle ele alınmayı gerektirir.
İSRAİL PROVAKASYONLARI HER AN
Bu yazının son satırlarında, kaygılarımı belirteceğim.
İsrail bu bölgenin tek terörist devletidir. Kuruluş öncesinden, kuruluş dönemi ve sonrası, bu güne dek bölgemizi ve dünyanın her köşesinde kirli komplolarla, kanlı suikastlarla, provokatif eylemler kana bulamıştır. Yüz binlerce Filistinliyi, Filistin halkının liderlerini, gözünü kırpmadan devletin güvenlik konseyinin kendi arasında açık oylama sistemiyle aldığı ölüm kararlarını infaz etmiş bir devlettir. Devletten çok bir cürüm şebekesi gibidir.
Bu yöntemini mısır devrimini kirletmek için, Mısır’ın halkını iç savaşa sürüklemek için ya da devrimi tahrip etmek için de bir çirkinlik yapacağı beklenmelidir. Bu nedenle, “Yaratıcı Anarşi” tezleriyle önemli şahsiyetlere, önemli ekonomik merkezlere, askeri alanlara bombalı saldırılar yapma ihtimali çok büyüktür. Ortam bir kez aleyhine yön aldı, bunun önünü kesmek, kışkırtıp, takatini tüketmek için her şey yapabilir.
Mısır devrimi provoke edilmeyecek kadar uygar, barışçıl milyonların devrimidir: buna rağmen İsrail tarihi gerginlik üzerine kurulu bir yaşam tarihi olarak bu çirkin girişimlerden var geçmeyecektir.
Mısır devrimi adım adım ülkesini yeniden kurarken, bölge dengelerini de halkın yararına dönüştürmeye devam edecektir.
Mihrac Ural
15 Şubat 2011
Mısır devriminin 22. Günü 15 Şubat 2011 Salı. Mübarek istifasının 4. Günü. Mısır’da her şey çok hızlı gelişiyor, halkın köhnemiş diktatörlük düzenine karşı yönelttiği milyonlar üzerine milyonlar ekleyerek yarattığı kitlesel basınç, tarihte eşine devrimlerde rastlanmayan bir denge içinde adım adım sonuç üreterek gelişiyor.
Devrim, Pandoranın kutusunu açtı bir kez. İki gün önceye kadar (20.gün, 13 Şubat 2011), Mübarek’in istifası dışından her şey yerli yerinde duruyordu. Diktatörlük devletinin hiçbir kurumu sarsılmamıştı bile. Bir kişi kopup gitmişti, simgeseldi, baştı ancak devlet ne tek başına baş ne de diktatördü. Devlet bütünsel olarak, yasalarıyla, kurumlarıyla kurumlar arası ilişki ağlarıyla ve bunları yöneten eski kadrolarıyla bir bütündü. Mısır devrimi bunların hiç biri henüz sarsmamıştı bile.
Daha da kötüsü, Diktatör Mübarek yönetimden çekilirken, Askeri konseyi atıyor ve bu konsey diktatörün emriyle devlet yönetimine el koyuyor. Bununda ötesinde 4 Nolu beyana (duyuru) kadar da, Mübarek’in atadığı hükümetin işlerine devamını istiyor.
Bütün bunlar, Mısır halkının emeklerinin çok ciddi ve kritik bir noktadan geçtiğine işaret ediyordu. Yapılacak daha çok iş vardı. Bu yüzden, Mısır devrim sürecini takip eden 17. yazılarımın “MISIR'DA GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR” başlığını taşıdı.
“25 Ocak Devrim Konseyi” imzalı duyurular sıralanınca, riski anlayan devrimci güçlerin süreci kontrol etmek için hızla toparlanıp bir girişimi yaptıkları anlaşıldı. Mısır dev bir ülke, tarih ve bu günün potansiyelleriyle dev bir ülke. Kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek bir başarı kazanması da bu alt yapının gücüyle oldu. Uygar bir devrimi başka türlü ikame etmenin mümkünü olamazdı. Devrici güçlerin kurduğu konsey, taleplerini 10 madde etrafında belirleyerek ilan edinci, her şey mantık dokusuna uygun bir biçim almaya ve yerli yerine oturmaya başladı.
Askeri konseyin yönlendirilmesi ya da yüz yüze kalınarak gergin ortamın dengelerine göre biçimlenecek yeni bir süreç ortaya çıkacaktı.
“25 Ocak Devrim Konseyi” ısrarla ve milyonlarca kitlesini bir kez daha meydanlara yığacağı ilanıyla taleplerini tekrarlamaya ve devrimin kazanımlarına sahip çıkacağını belirtiyordu. Bu taleplerin en önemlileri, 1. Parlamentonun feshi, 2. Hükümetin feshi, 3. Sıkıyönetim kanunlarını ilgası, 4. Askeri mahkemelerin yargıladığı herkesin, tüm siyasi tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması, 5.Eski anayasanın ilgası, 6. Yeni anayasanın hızla yapılanması, 7. Yolsuzluk yapanların yargılanmaya başlanması, 8. Devrimcilere yönelik katliamların açığa çıkarılıp yargıya verilmesi, 9. Şehitlerin anısıyla ilgili kararların alınıp ailelerine tazminat ödenmesi, 10. Seçimlere giderek yeni parlamentonun kuruluşu için takvim belirlenmesi
Bu adımla devrim kazanımlarına sahip çıkacaktı. Nitekim mesajı alan askeri yönetim 5 Nolu Beyanıyla, bunun sinyallerini verdi. Eski anayasayı rafa kaldırdı, geçersiz olduğunu ilan etti ve parlamentoyu fesih etti. Hükümete de boşluk olmaması için yeni hükümet kurulana kadar işleri idare etmesi tavsiyesinde bulundu.6 aylık geçici bir süre sonunda ya da Cumhurbaşkanlığı seçime ardından yetkilerini sivil güçlere terk edeceğini açıkladı.
Bu adım çok önemliydi. Devrimci güçlerin işlerini sağlama aldıkları, kitlelerine güvendikleri, kazanılan başarının diktatörlük devletini henüz tasfiye etmediğini de biliyorlardı. Bunlardan çok daha önemlisi başka bir gelişme, dipten gelen bir dalga gibi yayılmaya başladı. Diktatörlük devletinin tüm kurumlarının çatırdadığını gösteren bir gelişme. Çok az kişinin farkında olduğu bir gelişme. O da, diktatörlük devletinin tüm kurumlarında işleyişe, eski yöneticilere ve çalışma tarazlarına karşı gelişen lokal yaygın ayaklanmalar; Devletin en stratejik kurumlarında, enformasyon bakanlığı ve tüm etkinliklerinde, mali kurum ve tüm etkinliklerinde, polis teşkilatı ve birimlerinde ( komik olanı, düne kadar devrimcilerin peşine koşturan polisler, bu kez idarecilerini, ilişkilerini sorgulayıp Tahrir meydanında devrimcilerle omuz omuza olmak üzere binlercesi b.ir arada yürüyüşe geçmiştir. Ancak devrimciler bunların bu aniden 180 derecelik dönüşümlerine kaygılı yaklaşarak, meydanda onlara henüz yer açılmayacağı bildirilmiştir), Sendikalarda, bakanlıklarda, yabancı yerli ve devlet işletmelerinde, devrimin kuyruğuna takılan işçi sınıfı bile sınıf mücadelesini hatırlayarak yola koyulmaya başlamıştır. Kurumların içinde, devrimin artçı sarsıntılar olarak beklenen, istenen, bir devrimin gerçekleştirmesi gereken değişimler hızla yayıldığı izlenmektedir. Bu da kısa zaman içinde önemli değişimlerin işareti olacağını gösteriyor.
Mısır devrimini oturması ve sonuçların görülmesi uzun yıllar alacak bir süreçtir: Etkisinin bölge ve dünyada kendini ifade etmesi içinde böylesi bir uzun zamana ihtiyaç vardır. Bu süreç başlamıştır ve geri dönüşünün mümkünü yoktur. Gerginlikler, iniş çıkışlar, hatta gerilemeler de olacaktır, ama süreç üzerinde yükseldiği dışa pek yansımayan, çok barışçıl gibi görünen dev kitlesinin basıncıyla amaçlarına adım adım varmaya yönelmiştir.
Bu gelişmelerde önemli bir anekdot da İsrail’le ilişkilerin nasıl olacağına ilişkin sorulan sorulara ve en önemlisi bölgemizin karanlık kaderinde temel rolü olan Camp David anlaşmasının geleceğine ilişkin sorulara, devrim konseyinden bir genç doktor kızın verdiği cevap; “Mısır devrimi her şeyi sakince yerli yerine oturtacaktır, Mısır 7 bin yıllık bir devlettir, bu ülkede kimse dengesiz b.ir şey beklemesin. Uluslar arası anlaşmalar gözden geçirilecektir ve bu tür anlaşmalar yeniden düzenlenmekle kalmayacak, güçlü mısırın, halkı arkasında olan politikasının taleplerine uyarlanacaktır” demesi, bir öz güven, kalıcı ve kararlı bir yürüyüşün ifadesiydi. Bu cümleler, güven veren, taşkınlıkla kırıp dökmeyen, kuran, yenileyen, ne yaptığının bilincinde 21. Yüzyıla yakışan bir devrimin ifadesiydi.
Buna rağmen mısır devrimi gerçek anlamda işin başındadır diyeceğim. Orduyla yüz yüze gelmeden, Orduyu dönüştürmeden, kendi emir ve komutası altına almadan devletin tüm kurumlarını alttan gelen bu değişimle yenilemeden devrimini tamamlamış olamaz. Devrimci güçler, Orduyla ilişkilerinde inçi bir çizgi olarak, açığa vurulmamaya çalışılan ancak içten içe çok iyi algılanan bir güvensiz hat bulunuyor. Ordunun, Diktatöre yaptığı teşekkür, onun atadığı hükümeti tanıması, devrimcilerin gösterilerine ısrarla son verme çağrıları ve Tahrir meydanını temizlerken ortaya çıkan gerginlikler ve eski düzeni hatırlatan baskı, saldırı ve vurup kırmalar bu güvensizliğin daha uzun bir süre böylesi somut görüntülerle uç vereceğini gösteriyor.
Bu nedenle de “25 Ocak Devrim Konseyi” imzasıyla, 18 Şubat Cuma günü milyonları ülkenin her yerinde devrim zaferini kutlamak üzere, halkı “Zafer Cuması”na çağırdı. Bu gün önceki günler ve Cumalar gibi çok önemli bir gündür. Bu gün devrim konseyinin yığacağı kitlelerin gücü öncekileri aratmayacak bir katılıma ulaşması halinde bu gücün artık önünde hiç kimse duramayacak demektir. Diktatör Hüsnü Mübarek’in istifasıyla devrimin kazandığı psikolojik üstünlük, fiili bir üstünlüğe böylece dönüşmüş olacaktır. Herkesi bu satırlardan, en azından enerjisiyle, Mısır Arap halkının devrimini koruma ve yerleştirmek üzere yapacağı Zafer Cuması’yla dayanışma içinde olmaya davet ederim.
Bu uzun girişten sonra ayrıntıları başlıklar halinde şöyle yorumlamak mümkün.
EL EHRAM
Arap aleminin en etkin günlük gazetesidir. 40 yıldır, bölge siyasetine yön veren özeliğinden uzaklaştırılmış olsa da bu gazete bir markadır, Afrika, Asya kıtalarında Orta-doğu bölgesinde yazdığı her şey satır satır okunan bir gazete. Siyasi kararları oluşturan El Ehram’ın tarihi gerçekte çağdaş mısır tarihidir demek yanlış değildir.
1875 tarihinde Kahire’de yaylın hayatına başladı. 1881’da günlük olarak yayınlandı. Bağımsız siyasi çizgisinden ödün vermeyerek ünlenen gazete, İngiliz hegemonyasına, kralın baskısına karşı kendi yolunu çizmeye çalıştı. Ehram’da yazmak bir prestij, bir kimlik haline yükseldi. Arap aleminin on binlerce gazetesinin esin kaynağı oldu.
23 Temmuz 1952 Hür Subaylar darbesi ardından nasır yönetiminin eli ayağı olan gazete, Mısırı dünyaya açan, bölgedeki etkinliğini oluşturan bir platformdu. Özellikle başına M. Hasaneyn Heykel’in getirilmesiyle, dönemin özgün işleyişi içinde, üçüncü dünya ülkeleri diye bilenen Bağlantısız Ülkeler için de karar oluşturan bir işlev gördü.
Suveyş Kanalı kamulaştırılmasının parolasını El Ehram’ın editörü Heykel vermişti. Bu nedenle Mısırı işgal etmek üzere başlayan Dörtlü düşman saldırısına karşı direnişin de sözcüsü olan El Ehram, kolay kolay hiçbir gazeteye nasıp olmayacak tarihi birikimlerle yoluna devem etti. Bu süreç, Enver Sedat yönetimiyle birlikte kırılmaya başladı.
1974 Tarihinde yönetimden uzaklaştırılan Heykel’den sonra El Ehram, hızla gerilemeye, etkinliği zayıfladı. Mısır’ın gözden düşmesine paralel olarak da çevre etkinliği sıfırlanmaya daha da kötüsü halklar karşısında rol oynamaya, Amerikan İsrail çıkarlarını etkin bir aracı haline geldi.
El Ehram en büyük çöküşü Camp David anlaşmasının sözcüsü olmakla yaşadı. O artık bölgemiz devrimci hareketlerinin karşısında, İsrail-Amerikan çıkarlarını, savunan bir yayın organıydı. Bölgede yürütülen kirli savaşların, komploların, Filistin, Lübnan ve bölge direme güçlerinin karışsında bir yargısız infaz yayını haline geldi.
En akıl almaz duruşu ise, 25 Ocak devrimiyle birlikte kendi halkına, kendi gençliğine karşı baltacı rolü üstlenmesiydi. 18 Gün boyunca, diktatörlük rejiminin 40 yıllık insan haklarına karşı savaşının sözcülüğünü yerine getirdi.
Ancak her şeye rağmen o, El Ehram’dı.
Yüzyılı aşkın sürecin tüm tarihi olaylarını sırtında taşıyan yoğunluğuyla, bu hatalarını aşacak bir iç dinamiğe sahipti. Mısır devrimi diktatörlüğün bu en sağlam propaganda mekanizmasını sarsmakta gecikmedi. Yukarıda anlattığım gibi her kurumu kendi içinde deviren bir gelişme yayınmaktaydı. El Ehram da bundan payını almakta gecikmedi. Önce Gazetenin emektarları ayaklandı, yönetimi sert eleştirilerle yerden yere vurdu. Sonra yönetime yüklendiler halka karşı aldıkları tutumu mahkum ettiler. Ve El Ehram, tarihine yakışır bir tutumla kendi kendiyle yüzleşti. Hatasını itirafa etme cesareti göstererek devrimin üzerine yıktığı kara lekeden kurtulmak için kendini yenilemek üzere özeleştirisini, özrünü dile getirdi.
13 Şubat 2011 Pazar gün doğuşuyla, El Ehram yeniden doğuyordu. Devrimden, halkından, gençliğinden “Min Ecil El Şaab” (Halk için) başlıklı yazısıyla özür dileyen editör, özeleştirisini dile getirmiş oldu.
El Ehram'ın bu adımı, diktatörlüğün basım, yayım, iletişim, propaganda ve bir bütün olarak medyasının yıkılışının da ifadesiydi.
Diğerleri El Ehramın peşinden koşa koşa geleceklerini belirtmeye bile gerek yok.
EL EZHER
Ezher el Şerif başlı başına bir konu. Üzerinde Kısaca durmakla yetineceğim.
Devrim sarsıntısının en geç ulaşacağı düşünülen El Ezher çatırdamaya başladı bile. Bu kurum, Müslüman kardeşler gericiliğini kat kat aşarak İslam’ı siyonizmin çıkarlarına alet etme çabasında bir işlev gören 40 yıllık bir karanlık süreç içinde oldu. Özellikle El Ezher’in elit yönetimi, tıpkı diktatörlük başı gibi ebede kadar aynı yönetimi gasp eden kurallarıyla, halkın inancını bir idam kemendi haline çevirmiştir.
975 yılında kuruluşundan bu yana, İslam aleminin en büyük dini kurumu özelliğini koruyan el Ezher, devlet dini olarak kuklaların idaresi altında, siyasetin dünyevi çıkarlarından oluşmuş çalkantılarına Tanrının değişmez kurallarını bile alet etmiştir. En çirkini ise Gazze’de aç bırakılan Filistin halkının ölümüne göz yuman fetvayı bu kurumun vermesiydi. Ezher’in başında bulunan (1996’dan itibaren) ve yakın zamanda vefat eden Şeyh Muhammed Seyid Tantavi’nin (Mart 2010), İsrailli liderlerle buluşması, sorulunca da “kim olduklarını bilmiyorum” diyerek geçiştirmeye çalışması, bu kurumun ne hallere geldiğinin çirkin bir tablosuydu.
Bu kurum da diktatörlüğün diğer kurumlar gibi halkına ve gençliğine karşı baltacılık yaptı. El Ezher üst yönetimi, halkına karşı dini alet ederek ihanet içindeydi. Ancak Altan genç şeyhler bu duruma daha çok seyirci kalmadı ve devrim sürecine katılma kararı alarak isyan etti.
Ezher yönetimi son ana kadar Mübarek’in arkasında durdu. Ancak diktatörlüğün yıkılmayacağını sananlar onun yıkıntıları altında kalarak akılları başlarına gelmeye başladı. Dün Ezher’in en ünlü bilginleri bu kuruman artık yapısal olarak değişmesi gerektiğini açıkladılar. Başkanlığının ölene kadar kurumun başında kalmasının, bir diktatörlük taklitçiliği olduğunu belirttiler.
Devrim geç de olsa Ezher’i sarsmaya başladı. Diğer kurumlardaki deprem Ezher’i de çağdaş bir inanç kurumu haline getireceği açıktır. Bunun ilk adamları da belirmeye başladı. Ezher’in çok yetkin şeyhleri ayağa kalkmaya başladı. Halktan bu kadar kopuk olmanın din açısından bile bir zulüm olduğunu belirtti. “Ezher, Allah karşısındaki yükümlülüklerini, halkın sorunlarını görmezden gelerek yerine getiremez” diyen şeyhlerin çıkışı önemli bir gelişmedir.
“Ezher’de krallık olamaz, ölene kadar Ezheri yönetecek bir yönetici onu kısırlaştırır, bilgili olanların yönetimi değiştirerek rayına oturtması” yönündeki talepleri, Mısır devriminin bu en muhafazakar kurumda bile, iliklere kadar işleyen sarsıntısını ve yaratacağı sonuçların işaretini gösteriyor.
Bu da Mısır’da gelişmekte olan demokrasi ve özgürlüklerin, bu ülkenin tarih bilinciyle, uygarlık geçmişiyle ne ölçüde bağıntılı, dengeli ve sonuç alıcı bir kararlılık içinde yürüdüğünü gösteriyor.
Mısır, devrimiyle tüm insanlığa ve iktidarlarıyla halkları arasında sorun yaşayan tüm ülkelere önemli dersler sunmaktadır.
3 MİLYON ÜYELİ PARTİYE NE OLDU?
Konu çok, bir sonraki yazıma erteledim. Ancak bunu geçmeden kısaca belirteyim.
Mübarek Diktatörlüğünün iktidar partisi Demokratik Vatan Partisi tam 3 milyon üyeli. Son güne kadar bununla övünüp, sesiz çoğunluk bunlardır deyip durdular.
Devrimin ertesi günü yapılan araştırmalar, bu partiyi sahiplenecek tek bir üye bulamadı. Partinin yanmış merkez binasındaki görevliler bile, partili olmadıklarını söyleyerek diktatörlüğün %99,99 çoğunluğu elinde bulundurduğu iddiasının, %99,9 yalan olduğunu göstermiş oldu.
Böylesine kırılgan, böylesine buharlaşmaya yatkın partilerin, gerçekte siyasal parti olmadığı, bir çıkar şebekesi olarak iktidarda oldukça yaşadığı, iktidarın bittiği saat, onula birlikte göç ettiği görülmektedir.
Bu tür partiler mısır örneği üzerinde çok daha ciddi siyasal, toplumsal, psikolojik açıdan akademik derinlikle ele alınmayı gerektirir.
İSRAİL PROVAKASYONLARI HER AN
Bu yazının son satırlarında, kaygılarımı belirteceğim.
İsrail bu bölgenin tek terörist devletidir. Kuruluş öncesinden, kuruluş dönemi ve sonrası, bu güne dek bölgemizi ve dünyanın her köşesinde kirli komplolarla, kanlı suikastlarla, provokatif eylemler kana bulamıştır. Yüz binlerce Filistinliyi, Filistin halkının liderlerini, gözünü kırpmadan devletin güvenlik konseyinin kendi arasında açık oylama sistemiyle aldığı ölüm kararlarını infaz etmiş bir devlettir. Devletten çok bir cürüm şebekesi gibidir.
Bu yöntemini mısır devrimini kirletmek için, Mısır’ın halkını iç savaşa sürüklemek için ya da devrimi tahrip etmek için de bir çirkinlik yapacağı beklenmelidir. Bu nedenle, “Yaratıcı Anarşi” tezleriyle önemli şahsiyetlere, önemli ekonomik merkezlere, askeri alanlara bombalı saldırılar yapma ihtimali çok büyüktür. Ortam bir kez aleyhine yön aldı, bunun önünü kesmek, kışkırtıp, takatini tüketmek için her şey yapabilir.
Mısır devrimi provoke edilmeyecek kadar uygar, barışçıl milyonların devrimidir: buna rağmen İsrail tarihi gerginlik üzerine kurulu bir yaşam tarihi olarak bu çirkin girişimlerden var geçmeyecektir.
Mısır devrimi adım adım ülkesini yeniden kurarken, bölge dengelerini de halkın yararına dönüştürmeye devam edecektir.
GERÇEKÇİ OL İMKANSIZI İSTE
Mustafa Köse
14 Şubat 2011
Sadece sol’u ilgilendiren konularda yazmak hoşuma gitmiyor. Doğrusu uzun süredir sadece sol diye bilinen çerçevenin içinde kalmak istemiyorum. Çünkü orada kalmak kısır tartışmalarda boğulmak demektir. Ben özenle bunun dışında kalmaya çalışıyorum. Genel gelişmeleri doğru algılamak ve genele hitap edebilmeyi tercih ediyorum. Siyasi parti başkanlığını da bu perspektifle yürütüyorum. Zira mutlak bir doğru artık yok.
Bilinen eski sol kültürün yaklaşımları küresel dünya gerçekleriyle ne kadar bağdaştığı tartışılır. Sol adına anlatılan projeler toplumda pek ilgi toplamıyor.
Lakin her şeye rağmen ‘’bu dünyadan sol geçti’’. Ve her şeye rağmen bir kısım sol (ben dahil) yine kendine bir yol bulmaya çalışıyor. Gündelik hayata dair yarına dair politikalarda adres olmak istiyor. İleriyi görmek için itinayla kendi tarihiyle hesaplaşmaya çalışıyor. Bir kısmı ise tarihsel düşmanlarıyla kucaklaşıyor. Irkçılaşıyor, halkların, mağdur kesimlerin karşısına dikiliyor. Sözüm tabi ki bu tutucu solla ilgili olmayacak.
Geçen yazımda küresel kapitalizmin temel sorunlarına değinmiştim. Küresel dünyanın ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini irdelemiştim. Küresel süreçte yeni paradokslardan bahsetmiştim. Sömürü, haksızlık, vicdansızlık karşısında mücadele eden insanlara desteğin önemine parmak basmıştım. Sonda, yeni bir küresel uygarlığın yaratılması gerektiğini belirtmiştim. Bu uygarlığın demokrasi ve insan merkezli olması gerektiğini söylemiştim. Ayrıca sol’un kapitalizm ötesi konularda düşüncesinin olması gerektiği, bu konuları iddiasız ve mütevazi bir dil bulması lazım olacağına değinmiştim. Bu konudaki kendi düşüncelerimi yazacağımı belirtmiştim.Geniş bir konu. Ancak ben oldukça kıssa yazmaya çalışacağım.
Bu arada ve yeri gelmişken kendimle ilgili bir iki şey belirtmek istiyorum. Henüz çok genç yaşta sosyalist oldum. 20 yaşın altındayken illegal TKP’ye girdim. (bu günkü tkp’ile hiçbir alakası yok)Sendika başkanlığı yaptım. 12 Eylül darbesiyle 141 ve 142 maddelerinden yargılandım. İki maddeden de hüküm giydim. Şuan düşünüyorum. Devrimler çağında ve kutuplaşmış dünyada sosyalist olmak yaşadıklarım açısından adeta kader gibiydi. Taraftım ve kendi adıma mutluydum. Başka sosyalistler gibi her şeyi göze almıştım. Hedef netti proje belirgindi. Her şeyi sosyalizm çözecekti. Ancak şimdi yaklaşık 30 yıldan beri sade bir demokrat olmaya çalışıyorum. Ve doğrusu sosyalist olduğumdan çok daha fazla, demokrat olmakta zorlanıyorum. Hiç kuşkusuz daha hayallerim var. Lakin bu hayaller, bugün yeni ve çağdaş bir anayasanın yapılmasını, Mısır ve benzer halk harekatlarının diktatörlere karşı mücadelelerin desteklenmesini, Ülkemiz insanlarının yaşam kalitesini yükseltecek taleplerde bulunmayı, toplumsal barışımızı sağlayacak mücadele içinde olmayı daha fazla önemsiyorum. Zira yarın, bu günün mücadeleleriyle şekillenecektir. Onun adı ne olursa olsun önemli değil.Önemli olan adil, barışık ve refahlı bir toplumda yaşamak.
Tekrar konuya dönelim. Kapitalizm sonrasının mucidi Marks’tır. Marks, mutlu ve eşitlikçi geleceği kurgulamıştır. Tarihten, ekonomiden ve felsefeden yararlanmıştır. Marks, İngiliz ekonomi politiği, Alman felsefesini ve Fransız devrimlerini inceleyerek yeni ve kapitalist olmayan bir düzeni anlatmıştır. Bunun olabilmesi için, gelişmiş bir üretim, yüksek kültür ve güçlü bir işçi sınıfının olması gerektiğine kanaat getirmiştir. Bu toplumsal projenin adının sosyalizm olduğunu belirtmiştir. Sosyalizmde üretim güçleriyle üretim ilişkileri uyum içinde olacağını düşünmüştür.
Daha sonra, başata Lenin ve diğer sosyalistler gelişmiş bir üretim, yüksek kültür olmadan devrimci durumun olmasının yeterli olacağını var saydılar. Yönetenler yönetemeyince, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi asıl sihri oluşturuyordu. Acılar, ihanetler, kahramanlıklar sonucunda birçok yerde sosyalist ülkeler kuruldu. Marksın tespitlerinden yola çıkarak asıl sorunun mülkiyetle olduğunu düşündüler. Üretim güçlerinin özel mülkiyetten çıkarılması yeterli olacağı ön görüldü. Sonra ortaya çıktı ki bu yetmedi. Marksı daha iyi anlamak gerekmişti.
Ancak ve her şeye rağmen reel sosyalizm bir laboratuar gibidir. İnsanlık tarihine zenginlik katmıştır. Başta Rusya olmak üzere sosyalist sistem mazlum halkların kalesiydi. En basiti, hitler faşizminin tüm dünyaya hakim olmasın diye ve ülkeyi korumak için 20 milyon evladı feda etmişlerdir. ABD nin burnu dibindeki KUBA’nın sosyalist olması tüm Latin halklarına moral vermiştir. Yiğitliğin, kahramanlığın, dürüstlüğün, dayanışmanın ve de gerçekçi olmanın iyi örneğini oluşturmuştur. Ve imkansızı talep etmiştir. Önderleri ve başta CHE hala semboldür. Çin’de, Arnavutlukta ve birçok başka yerlerdeki sosyalist devletler zengin bilgiler sunmaktadır.
O sosyalist dönem ve sosyalist devletler geride kaldı. 1976’dan sonra gelişen bilişim teknolojisi yeni bir dünyayı zorladı. Ulus devletleri törpüledi. Bundan en çok sosyalist ülkeler etkilendi. 1989’da Berlin duvarı yıkıldı. 1993’te Sovyetler birliği dağıldı. Bu yeni bir dünya demektir. Artık dengeler daha karmaşık ve çok kutuplu olacaktır.
Tek blok dediğimiz ve muzaffer görünen kapitalizm kaldı. Ancak ve bence bugün kapitalizm, iki kutuplu dünyadan daha fazla etkilenecek. Küreselleşme sosyalizmi nasıl dağıttıysa kapitalizmi hırpalayacaktır. Kapitalizmin sömüren, baskı yapan, aç bırakan ve adaletsizlik yapan iç yüzü daha kolay görülecektir.Sosyalizm düşmanlığından beslenmekten çıkınca sudan çıkmış balığa benzeyecektir. Lakin tüm bunlar önümüze ‘’geçmişte yaşanan sosyalizmi’’hedeflemeyi getirmeyecektir. Bundan böyle mücadele daha karmaşık ve daha yığınsal ve daha farklı amaçlar için olacaktır. Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal mağdurlar hayatı yeniden sorgulayacak, yeni bir uygarlığı zorlayacaklardır.
Bunun sonucunda ve bence doğrusu, üretim araçlarının ve dolayısıyla üretilenin denetlenebilir bir yolu bulunacaktır. İnsanlar arasındaki uçurumu kaldıracak, kötü üretim tarzıyla dünyayı ve çevreyi tahrip etmeyen bir usul bulunacaktır. Belki mülkiyete dokunmadan, sivil toplum örgütlerinin, inanç guruplarının mücadelesi önemli rol oynayacaktır. Dünyada ‘’İleri bir demokrasi hegemonyasının’’oluşması asıl kaynağı yaratacaktır. Silaha ve çatışmalı politikalar için bütçeler ayrılmayacaktır. Bir biriyle barışık ve bir arada toplumlar yaşayacaktır. Dünya vatandaşlığının hukuku ikame edilecektir. Bunun adı ne ise o olacaktır.
Öngörülerim elbette tartışmaya açıktır. Benimkisi bir kehanet değildir. Bunlar, sade, basit ve mütevazi düşündüklerimdir.
14 Şubat 2011
Sadece sol’u ilgilendiren konularda yazmak hoşuma gitmiyor. Doğrusu uzun süredir sadece sol diye bilinen çerçevenin içinde kalmak istemiyorum. Çünkü orada kalmak kısır tartışmalarda boğulmak demektir. Ben özenle bunun dışında kalmaya çalışıyorum. Genel gelişmeleri doğru algılamak ve genele hitap edebilmeyi tercih ediyorum. Siyasi parti başkanlığını da bu perspektifle yürütüyorum. Zira mutlak bir doğru artık yok.
Bilinen eski sol kültürün yaklaşımları küresel dünya gerçekleriyle ne kadar bağdaştığı tartışılır. Sol adına anlatılan projeler toplumda pek ilgi toplamıyor.
Lakin her şeye rağmen ‘’bu dünyadan sol geçti’’. Ve her şeye rağmen bir kısım sol (ben dahil) yine kendine bir yol bulmaya çalışıyor. Gündelik hayata dair yarına dair politikalarda adres olmak istiyor. İleriyi görmek için itinayla kendi tarihiyle hesaplaşmaya çalışıyor. Bir kısmı ise tarihsel düşmanlarıyla kucaklaşıyor. Irkçılaşıyor, halkların, mağdur kesimlerin karşısına dikiliyor. Sözüm tabi ki bu tutucu solla ilgili olmayacak.
Geçen yazımda küresel kapitalizmin temel sorunlarına değinmiştim. Küresel dünyanın ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini irdelemiştim. Küresel süreçte yeni paradokslardan bahsetmiştim. Sömürü, haksızlık, vicdansızlık karşısında mücadele eden insanlara desteğin önemine parmak basmıştım. Sonda, yeni bir küresel uygarlığın yaratılması gerektiğini belirtmiştim. Bu uygarlığın demokrasi ve insan merkezli olması gerektiğini söylemiştim. Ayrıca sol’un kapitalizm ötesi konularda düşüncesinin olması gerektiği, bu konuları iddiasız ve mütevazi bir dil bulması lazım olacağına değinmiştim. Bu konudaki kendi düşüncelerimi yazacağımı belirtmiştim.Geniş bir konu. Ancak ben oldukça kıssa yazmaya çalışacağım.
Bu arada ve yeri gelmişken kendimle ilgili bir iki şey belirtmek istiyorum. Henüz çok genç yaşta sosyalist oldum. 20 yaşın altındayken illegal TKP’ye girdim. (bu günkü tkp’ile hiçbir alakası yok)Sendika başkanlığı yaptım. 12 Eylül darbesiyle 141 ve 142 maddelerinden yargılandım. İki maddeden de hüküm giydim. Şuan düşünüyorum. Devrimler çağında ve kutuplaşmış dünyada sosyalist olmak yaşadıklarım açısından adeta kader gibiydi. Taraftım ve kendi adıma mutluydum. Başka sosyalistler gibi her şeyi göze almıştım. Hedef netti proje belirgindi. Her şeyi sosyalizm çözecekti. Ancak şimdi yaklaşık 30 yıldan beri sade bir demokrat olmaya çalışıyorum. Ve doğrusu sosyalist olduğumdan çok daha fazla, demokrat olmakta zorlanıyorum. Hiç kuşkusuz daha hayallerim var. Lakin bu hayaller, bugün yeni ve çağdaş bir anayasanın yapılmasını, Mısır ve benzer halk harekatlarının diktatörlere karşı mücadelelerin desteklenmesini, Ülkemiz insanlarının yaşam kalitesini yükseltecek taleplerde bulunmayı, toplumsal barışımızı sağlayacak mücadele içinde olmayı daha fazla önemsiyorum. Zira yarın, bu günün mücadeleleriyle şekillenecektir. Onun adı ne olursa olsun önemli değil.Önemli olan adil, barışık ve refahlı bir toplumda yaşamak.
Tekrar konuya dönelim. Kapitalizm sonrasının mucidi Marks’tır. Marks, mutlu ve eşitlikçi geleceği kurgulamıştır. Tarihten, ekonomiden ve felsefeden yararlanmıştır. Marks, İngiliz ekonomi politiği, Alman felsefesini ve Fransız devrimlerini inceleyerek yeni ve kapitalist olmayan bir düzeni anlatmıştır. Bunun olabilmesi için, gelişmiş bir üretim, yüksek kültür ve güçlü bir işçi sınıfının olması gerektiğine kanaat getirmiştir. Bu toplumsal projenin adının sosyalizm olduğunu belirtmiştir. Sosyalizmde üretim güçleriyle üretim ilişkileri uyum içinde olacağını düşünmüştür.
Daha sonra, başata Lenin ve diğer sosyalistler gelişmiş bir üretim, yüksek kültür olmadan devrimci durumun olmasının yeterli olacağını var saydılar. Yönetenler yönetemeyince, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi asıl sihri oluşturuyordu. Acılar, ihanetler, kahramanlıklar sonucunda birçok yerde sosyalist ülkeler kuruldu. Marksın tespitlerinden yola çıkarak asıl sorunun mülkiyetle olduğunu düşündüler. Üretim güçlerinin özel mülkiyetten çıkarılması yeterli olacağı ön görüldü. Sonra ortaya çıktı ki bu yetmedi. Marksı daha iyi anlamak gerekmişti.
Ancak ve her şeye rağmen reel sosyalizm bir laboratuar gibidir. İnsanlık tarihine zenginlik katmıştır. Başta Rusya olmak üzere sosyalist sistem mazlum halkların kalesiydi. En basiti, hitler faşizminin tüm dünyaya hakim olmasın diye ve ülkeyi korumak için 20 milyon evladı feda etmişlerdir. ABD nin burnu dibindeki KUBA’nın sosyalist olması tüm Latin halklarına moral vermiştir. Yiğitliğin, kahramanlığın, dürüstlüğün, dayanışmanın ve de gerçekçi olmanın iyi örneğini oluşturmuştur. Ve imkansızı talep etmiştir. Önderleri ve başta CHE hala semboldür. Çin’de, Arnavutlukta ve birçok başka yerlerdeki sosyalist devletler zengin bilgiler sunmaktadır.
O sosyalist dönem ve sosyalist devletler geride kaldı. 1976’dan sonra gelişen bilişim teknolojisi yeni bir dünyayı zorladı. Ulus devletleri törpüledi. Bundan en çok sosyalist ülkeler etkilendi. 1989’da Berlin duvarı yıkıldı. 1993’te Sovyetler birliği dağıldı. Bu yeni bir dünya demektir. Artık dengeler daha karmaşık ve çok kutuplu olacaktır.
Tek blok dediğimiz ve muzaffer görünen kapitalizm kaldı. Ancak ve bence bugün kapitalizm, iki kutuplu dünyadan daha fazla etkilenecek. Küreselleşme sosyalizmi nasıl dağıttıysa kapitalizmi hırpalayacaktır. Kapitalizmin sömüren, baskı yapan, aç bırakan ve adaletsizlik yapan iç yüzü daha kolay görülecektir.Sosyalizm düşmanlığından beslenmekten çıkınca sudan çıkmış balığa benzeyecektir. Lakin tüm bunlar önümüze ‘’geçmişte yaşanan sosyalizmi’’hedeflemeyi getirmeyecektir. Bundan böyle mücadele daha karmaşık ve daha yığınsal ve daha farklı amaçlar için olacaktır. Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal mağdurlar hayatı yeniden sorgulayacak, yeni bir uygarlığı zorlayacaklardır.
Bunun sonucunda ve bence doğrusu, üretim araçlarının ve dolayısıyla üretilenin denetlenebilir bir yolu bulunacaktır. İnsanlar arasındaki uçurumu kaldıracak, kötü üretim tarzıyla dünyayı ve çevreyi tahrip etmeyen bir usul bulunacaktır. Belki mülkiyete dokunmadan, sivil toplum örgütlerinin, inanç guruplarının mücadelesi önemli rol oynayacaktır. Dünyada ‘’İleri bir demokrasi hegemonyasının’’oluşması asıl kaynağı yaratacaktır. Silaha ve çatışmalı politikalar için bütçeler ayrılmayacaktır. Bir biriyle barışık ve bir arada toplumlar yaşayacaktır. Dünya vatandaşlığının hukuku ikame edilecektir. Bunun adı ne ise o olacaktır.
Öngörülerim elbette tartışmaya açıktır. Benimkisi bir kehanet değildir. Bunlar, sade, basit ve mütevazi düşündüklerimdir.
BALYOZ DARBESİ BELGELERİ SİSTEMİN ZİHNİMİDİR
Hasip Yiğitoğlu
15 Şubat 2011
Balyoz darbesi tutuklamalarından anlaşılıyor ki, gecikmişte olsa, Cumhuriyet sürecinin tartışılmasını zorunlu hale getirmiştir.
Bu sayılarda üst rütbelinin tutuklandığı bir durum karşısında söylenecek tek şey, bu düzenin ve buna bağlı olarak silahlı kuvvetler nezdinde devletin sorgulanmasıdır.
Hele hele iç hizmet yasasıyla silahlı kuvvetlere tanınan yetkiler konusunda biraz empati yaparsak, bu durum daha iyi anlaşılacaktır.
Balyoz darbesi belgelerinde Cumhuriyet süreci politikalarını; darbeleri, provokasyonları, faili meçhulleri fazlasıyla anlatan belgelerden söz ediliyor.Yaşanan darbe süreçlerindeki masum insanlara yapılan acımasız uygulamaların boyutlarını ve kimler tarafından ne amaçlarla yapıldığının bir belgesi adeta.
İddianame akıl karışıklığına neden oluyor. Masum ve savunmasız halka yönelik kaos beklentili Bombalı Provakasyonlar.Allah Allah dedirtecek kadar. Bunları düşünenler insan mıdır ?
Bu durum bile başlı başına kimler için neleri kaybettiğimizi anlatmaya yeterde artar. Kimlere hizmet ediyor bu akıllar.
Ayrıca belgelerin açığa çıkması da ayrı bir akıl karışıklığı.
Acaba üç maymunlar mı oynanıyor dedirtecek kadar gariplikler içeriyor.Şüpheler haklı gösterecek çok şeyler tartışılıyor.Tam bir kafa karışıklığı.Zaten gizemli yapısı olan Silahlı Kuvvetlerin belgelerinin ortalığa savrulması da gizemli yöntemlerle yapılmaktadır.Tekrar ediyorum,acaba,üç maymunlar mı oynanıyor ?
Bu durumun daha iyi kavranabilmesi için geriye giderek darbeler konusunda biraz empati yapmak gerekiyor.
Özelliklede 12 Eylül darbesinin hangi kesimler tarafından desteklendiği,darbecilere nasıl çağrılar yapıldığının anlaşılması açısından buna ihtiyaç vardır.
İsim verecek olursak,başta TÜSİAD ı görebiliriz.
O dönem siyasette ve ekonomide belirleyici konumda olan Tüsiad sistemin en temel unsuru idi.Karanlık tarihe not düşen darbe çağrısı bildirileri hala belleklerde durmaktadır.
Zaten 12 Eylül ün ilk uygulamaları ne terör,nede kaos önlemek olmuştur.
Hatırlanacağı gibi,İlk icraat,tüsiadın talepleri,grevleri yasaklamak,sendikaları kapatmak,sendikacıları tutuklamak olmuştu.
Hak arayışı grevler yasaklanmış, sendikalar kapatılmıştır.
Buradan da anlaşılmaktadır ki,darbe süreçlerinin beklentisi,halkın temel sorunları olmamıştır.
Amaç,Demokratik süreci kesintiye uğratarak,hak ve adalet taleplerini unutturarak sömürü ve talan sisteminin devamını sağlamaktan başka değildir.
Aş,iş,özgürlük gibi taleplerin yerine,sistem parametreleri,etnik,inanç gibi ırkçı ve ötekileştirici taleplerin toplumsal ikamesinden başka bir şey değildir.
Balyoz belgelerinden de anlaşılacağı gibi,ürettikleri toplusal bloklar ,terör ve kaos sadece bir bahanedir.
12 eylülden sonra ki,sivil idareler,darbelerin ve darbecilerin yarattıkları tahribatların esasına girmeden hep etrafında dolanarak sistemin devamı için hep oyalayıcı olmuşlardır.Bu oyalamanın can ve mal kaybının çok ciddi büyüklükte yaşandığı ortadadır.
Şimdi,sivil otoritenin yaptığı farklı değildir.Sistemin günahlarını sorumlu şahıslara yorumlayarak sistemin devamını sağlamak için çabalamaktadır.Balyoz darbesi sorgulamalarında görüldüğü gibi,sistem sorgulanmıyor,subayların işgüzarlıkları oyalanmasına dönüştürülmektedir.
Bu kadar üst düzeyde sorumlu subayın tutuklanacağı bir soruşturma da,silahlı kuvvetlerin genel olarak sorgulanmasını zorunlu hale getirmez mi ?
Sadece kendine demokrasi isteği alışkanlığı devam ediyor.
Dolmabahçe toplantılarında konuşulan yada karara bağlananların halktan saklanılmasından bu durum anlaşılmıyor mu ?
Bu filmi daha öncede seyretmiştik.
Başbakanın,Genelkurmay başkanıyla hangi ucube denklemleri tartıştığını halkına anlatmalıdır.Eğer bunlar yapılmıyorsa,akla gelecek olan balyoz darbesi soruşturma sürecinin esasına girilmeyeceği, yalnızca kendine lazım olanların cımbızlanacağıdır.
28 şubat,27 Nisan soruşturulmadan balyoz darbesi sorgulamalarının sulanması önlenemez.
Hatta bu durumun tam anlamıyla ortaya çıkarılması isteniyorsa,tüm darbeler çok yönlü bir anlayışla araştırılmalı ve sorgulanmalıdır.Bu durum oldukça sabıkalı ve yıpranmış hukuk sistemimizin evrenselliği açısından da önemlidir.
Ayrıca,Hukuku,siyasi pragmalardan kurtarabiliriz beklide.
Artık,Kral çıplak diyebilecek bir sürece geldik.
Bu sistemin safrası dışa vurdu artık.
Popülist,oryantalist,manüplatif bahaneler tükenmiştir.
Bu manada,zaman kaybına neden olacak eski alışkanlık senaryoları yerine,toplumun gerçek talebi parametreleri,aş,iş,özgürlük senaryoları tartışılmalıdır.
Şimdi önümüze bir fırsat çıkmıştır.
Balyoz darbesi belgeleri.
Yeni Anayasa,demokratikleşme ve değişim sürecinin önünün açılması açısından Balyoz darbesi belgeleri ciddiye alınmalıdır.
Sulandırmadan,kırpmadan, hesaba geldiği gibi,yada belli kesimlere gözdağı vermek gibi anlayıştan uzak bir şekilde sorgulanmalıdır Balyoz Darbesi belgeleri.
Tutuklanan üst düzeydeki subay eşlerine gelince,umarım bundan böyle,eşlerine,barış ve adalet konusunda her zaman empati yapma alışkanlığını kazandıracak hatırlatmalarda bulunurlar.
Benden de bir hatırlatma,eşlerini faili meçhül de,işkencelerde,iş kazalarında,yollarda,cezaevlerinde kaybeden kadınlarımızın dramlarını,ve çocuklarının acıklı yaşamlarını ve yalnızlıklarını empati yapmalarını öneririm.
15 Şubat 2011
Balyoz darbesi tutuklamalarından anlaşılıyor ki, gecikmişte olsa, Cumhuriyet sürecinin tartışılmasını zorunlu hale getirmiştir.
Bu sayılarda üst rütbelinin tutuklandığı bir durum karşısında söylenecek tek şey, bu düzenin ve buna bağlı olarak silahlı kuvvetler nezdinde devletin sorgulanmasıdır.
Hele hele iç hizmet yasasıyla silahlı kuvvetlere tanınan yetkiler konusunda biraz empati yaparsak, bu durum daha iyi anlaşılacaktır.
Balyoz darbesi belgelerinde Cumhuriyet süreci politikalarını; darbeleri, provokasyonları, faili meçhulleri fazlasıyla anlatan belgelerden söz ediliyor.Yaşanan darbe süreçlerindeki masum insanlara yapılan acımasız uygulamaların boyutlarını ve kimler tarafından ne amaçlarla yapıldığının bir belgesi adeta.
İddianame akıl karışıklığına neden oluyor. Masum ve savunmasız halka yönelik kaos beklentili Bombalı Provakasyonlar.Allah Allah dedirtecek kadar. Bunları düşünenler insan mıdır ?
Bu durum bile başlı başına kimler için neleri kaybettiğimizi anlatmaya yeterde artar. Kimlere hizmet ediyor bu akıllar.
Ayrıca belgelerin açığa çıkması da ayrı bir akıl karışıklığı.
Acaba üç maymunlar mı oynanıyor dedirtecek kadar gariplikler içeriyor.Şüpheler haklı gösterecek çok şeyler tartışılıyor.Tam bir kafa karışıklığı.Zaten gizemli yapısı olan Silahlı Kuvvetlerin belgelerinin ortalığa savrulması da gizemli yöntemlerle yapılmaktadır.Tekrar ediyorum,acaba,üç maymunlar mı oynanıyor ?
Bu durumun daha iyi kavranabilmesi için geriye giderek darbeler konusunda biraz empati yapmak gerekiyor.
Özelliklede 12 Eylül darbesinin hangi kesimler tarafından desteklendiği,darbecilere nasıl çağrılar yapıldığının anlaşılması açısından buna ihtiyaç vardır.
İsim verecek olursak,başta TÜSİAD ı görebiliriz.
O dönem siyasette ve ekonomide belirleyici konumda olan Tüsiad sistemin en temel unsuru idi.Karanlık tarihe not düşen darbe çağrısı bildirileri hala belleklerde durmaktadır.
Zaten 12 Eylül ün ilk uygulamaları ne terör,nede kaos önlemek olmuştur.
Hatırlanacağı gibi,İlk icraat,tüsiadın talepleri,grevleri yasaklamak,sendikaları kapatmak,sendikacıları tutuklamak olmuştu.
Hak arayışı grevler yasaklanmış, sendikalar kapatılmıştır.
Buradan da anlaşılmaktadır ki,darbe süreçlerinin beklentisi,halkın temel sorunları olmamıştır.
Amaç,Demokratik süreci kesintiye uğratarak,hak ve adalet taleplerini unutturarak sömürü ve talan sisteminin devamını sağlamaktan başka değildir.
Aş,iş,özgürlük gibi taleplerin yerine,sistem parametreleri,etnik,inanç gibi ırkçı ve ötekileştirici taleplerin toplumsal ikamesinden başka bir şey değildir.
Balyoz belgelerinden de anlaşılacağı gibi,ürettikleri toplusal bloklar ,terör ve kaos sadece bir bahanedir.
12 eylülden sonra ki,sivil idareler,darbelerin ve darbecilerin yarattıkları tahribatların esasına girmeden hep etrafında dolanarak sistemin devamı için hep oyalayıcı olmuşlardır.Bu oyalamanın can ve mal kaybının çok ciddi büyüklükte yaşandığı ortadadır.
Şimdi,sivil otoritenin yaptığı farklı değildir.Sistemin günahlarını sorumlu şahıslara yorumlayarak sistemin devamını sağlamak için çabalamaktadır.Balyoz darbesi sorgulamalarında görüldüğü gibi,sistem sorgulanmıyor,subayların işgüzarlıkları oyalanmasına dönüştürülmektedir.
Bu kadar üst düzeyde sorumlu subayın tutuklanacağı bir soruşturma da,silahlı kuvvetlerin genel olarak sorgulanmasını zorunlu hale getirmez mi ?
Sadece kendine demokrasi isteği alışkanlığı devam ediyor.
Dolmabahçe toplantılarında konuşulan yada karara bağlananların halktan saklanılmasından bu durum anlaşılmıyor mu ?
Bu filmi daha öncede seyretmiştik.
Başbakanın,Genelkurmay başkanıyla hangi ucube denklemleri tartıştığını halkına anlatmalıdır.Eğer bunlar yapılmıyorsa,akla gelecek olan balyoz darbesi soruşturma sürecinin esasına girilmeyeceği, yalnızca kendine lazım olanların cımbızlanacağıdır.
28 şubat,27 Nisan soruşturulmadan balyoz darbesi sorgulamalarının sulanması önlenemez.
Hatta bu durumun tam anlamıyla ortaya çıkarılması isteniyorsa,tüm darbeler çok yönlü bir anlayışla araştırılmalı ve sorgulanmalıdır.Bu durum oldukça sabıkalı ve yıpranmış hukuk sistemimizin evrenselliği açısından da önemlidir.
Ayrıca,Hukuku,siyasi pragmalardan kurtarabiliriz beklide.
Artık,Kral çıplak diyebilecek bir sürece geldik.
Bu sistemin safrası dışa vurdu artık.
Popülist,oryantalist,manüplatif bahaneler tükenmiştir.
Bu manada,zaman kaybına neden olacak eski alışkanlık senaryoları yerine,toplumun gerçek talebi parametreleri,aş,iş,özgürlük senaryoları tartışılmalıdır.
Şimdi önümüze bir fırsat çıkmıştır.
Balyoz darbesi belgeleri.
Yeni Anayasa,demokratikleşme ve değişim sürecinin önünün açılması açısından Balyoz darbesi belgeleri ciddiye alınmalıdır.
Sulandırmadan,kırpmadan, hesaba geldiği gibi,yada belli kesimlere gözdağı vermek gibi anlayıştan uzak bir şekilde sorgulanmalıdır Balyoz Darbesi belgeleri.
Tutuklanan üst düzeydeki subay eşlerine gelince,umarım bundan böyle,eşlerine,barış ve adalet konusunda her zaman empati yapma alışkanlığını kazandıracak hatırlatmalarda bulunurlar.
Benden de bir hatırlatma,eşlerini faili meçhül de,işkencelerde,iş kazalarında,yollarda,cezaevlerinde kaybeden kadınlarımızın dramlarını,ve çocuklarının acıklı yaşamlarını ve yalnızlıklarını empati yapmalarını öneririm.
14 Şubat 2011 Pazartesi
ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜK (( “ İLK MEKTUP”TAN BU GÜNE ))
Mihrac Ural
15 Şubat 2011
İlk mektup;
“Aziz Dostum Sayın Öcalan,
Geçmiş olsun diyerek, sevgi ve saygılarımızı iletiyoruz. Bu kartın elinize geçip geçmeyeceğinden kaygılıyım. Ancak haberleşme hakkımızı kullanıyorum.
En içten selamlarımla.
Mihrac Ural ”
26 Şubat 1999
Yukarıdaki satırları, Sayın Öcalan’a “ilk mektup”ta yazdım.
Yakalanmasının üzerinden henüz bir hafta geçmişti. Onu yalnız bırakmamak gerektiği, 12 Eylül rejiminin yapabileceği her türden kötülüğe karşı duyarlı olunması, dünya kamuoyu ve ülkemiz halklarının bir biçimde bilgilendirilmesi gerektiğini acil öncelik olarak gördüm. Bunun da sayınÖcalan tarafından yakinen bilinmesini, ona dışarıdan gelen bir nefes olacağını, daha da güç vereceğini düşündüm. Hemen kaleme sarıldım. Bahar çiçeklerinin yer aldığı bir kartpostala yukarıdaki satırları yazarak Yunanistan üzerinden iadeli taahhütlü olarak gönderdim. Mektubumu yazmakla kalmadım önemli bir açıklama da yaptım. Haberleşme hakkımı kullanıyorum diyerek 1982 Anayasasında yer 22. Maddeyi göstererek uyarımı yaptım, bu hakkımın engellenemeyeceğini ilan ettim. Hakkımın takipçisi olacağımı belirttim ve ”Bu vesileyle, İnsan hakları taraftarlarına, bu adımı bir kampanya olarak değerlendirilip destek vermeye çağrımı iletiyorum. 26 Şubat 1999” dedim.
Bu “ilk mektup” ardından, yazılarımı düzenli yayınlayan Özgür Politika Gazetesi yetkili arkadaşlarla telefon görüşmesi yaparak, bu adımın yaygınlaştırılmasının önemeni anlattım ve bu adımın bir kampanyaya dönüştürülmesini önerdim.
Arkadaşlar bunu sıcak baktılar ve yayın yapmaya başladılar. Önem verdiler. Böylece Öcalan’a, “Özgürlük için 1 mektup” Kampanyası başladı.
Haberler 01-Mart 1999
[ Bir önceki | Bir sonraki ]
Pazartesi
Kampanya'ya katılmadınız mı daha...
Özgürlük İçin 1 Mektup
Geçtiğimiz günlerde başlatılan "Özgürlük İçin 1 Mektup" adlı kampanyaya katılım hızla artıyor. Zindanda tutulan PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'a ulaştırılması amacıyla başlatılan mektup kampanyasına katılım büyüyor. Kampanya haberinin gazetemizde yayımlandığı ilk günde gazete merkezimize onlarca telefon geldi. Telefonlarda bu işlem nasıl olacak diye soran Kürdistanlılar, kampanyaya katılmalarının heyecan verici olduğunu belirtiyorlardı....
…Bilindiği gibi ilk mektubu iadeli taahütlü olarak gazetemiz yazarlarında Mihraç Ural göndermişti. Ural mektubunda "Aziz Dostum Sayın Öcalan, geçmiş olsun diyerek, sevgi ve saygılarımızı iletiyoruz. Bu kartın elinize geçip geçmeyeceğinden kaygılıyım. Ancak haberleşme hakkımızı kullanıyorum. En içten selamlarımla." ifadelerine yer vermişti.
öyleyse hadi o zaman bir mektup da siz gönderin. Demokratik gücünüzü gösterin.”
(Özgür Politika 1. Mart 1999)
Özgür Politika Gazetesi “İlk Mektup” üzerinde önemle durarak bu çabanın mesajını okura etkin bir şekilde ulaştırmak için sık sık yayın yaptı.
Haberler 27-Mart 1999
[ Bir onceki | Bir sonraki ]
Cumartesi
Bir mektup, bin selam
…Bilindiği gibi bir sure önce gazetemiz yazarlarından Mihrac Ural okurlarına bir kişisel çağrıda bulunarak, Sayın Abdullah Öcalan'a iadeli taahhütlü olarak binlerce mektubun gönderilmesini önermişti.
…Mektup onun için dış dünya ile ilişki kurmanın en önemli aracı şimdilerde. Bir selam, bir anımsatma, binlerce aniyi sokar tecrit edilmiş insanların odasına.
...Biz de bu adresi okurlara açık olarak yazıyoruz:
Sayın Abdullah Öcalan
İmralı Kapalı Cezaevi Müdürlüğü'ne
Mudanya/Bursa/Türkiye”
( Özgür Politika 27 Mart 1999)
Bu yayınlar önemliydi. Kampanya iyi gelişti ve ilerledi. Hedefime varmıştım.
Sayın Öcalan’a ilk mektubu, zindan tecrübelerime dayanarak gönderdim. Bu mektup ona giden ilk mektuptu. Bu, bir mektup olduğu kadar, bir düşünce ve bir yürek ortaya koyma çabasıydı. Birden çok mesaja taşıyordu. Bu mesaj sadece düşmana karşı değil ama aynı zamanda devrimci harekete, Kürt halkına iletilen bir mesajdı.
İki önemli gerekçem vardı.
Birincisi; Sayın Öcalan’ın esir edilmesi, onun yalnız kaldığı anlamına gelmeyeceği mesajıydı. Biz onun yanındaydık, dostuyduk, sahipleniyorduk ve yalnız bırakmayacaktık. Bu aynı zamanda yoldaşlığın, dostluğun, ortak yaşanmış uzun yılların halklarımız için taşıdığımız güzelliklerin sırların vefasını içeriyordu. Bir halkın önderinin geride bıraktığı yoldaşlarının her şeye rağmen onunla birlikte olacağının bir ifadesidir ki, bunu dillendirmek THKP-C (Acilciler) örgütünün Genel sekreteri olarak benim yükümlülüğümdü.
“Bin mil bir adımla başlar” der Çinliler. Bu çok doğru, Başkan Öcalan’a bu güne kadar yüz binlerce mektup gittiği kesindir. Bunu ilk gönderen olmam, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin ortak ülkemiz halklarının tümü adına yürüttüğü özgürlük ve demokrasi mücadelesini açık ve net sahiplenmemiz anlamına da geliyordu.
İkincisi; haberleşme hakkımı kullanarak, bunun engellenmesi halinde uluslararası hukuk mercilerinde bunun takipçisi olacağımı belirttim. Bu, 12 Eylül rejimine karşı da bir duruş olacaktı. Mektubumun iadeli taahhütlü olması bu açıdan önemliydi. Bununla da Sayın Öcalan’ı vatandaşlık haklarının ülke ve uluslar arası boyutuna bir gönderme yapma amacı taşıyordu. Konuyu uluslararası alana taşımak için karınca kadarınca katkı yapmaktı.
O zor ve karanlık dönemde, o kritik anlarda dostumun, yoldaşımın yanında Kürt halkının liderinin yanında olma sorumluluğu göstermem yapmam gereken en doğul davranıştı. Bu benim görevimdi. Benim yerimde kim olarsa olsun aynı şeyi yapardı. Acilcilik bizim için bir anlamda böylesi olaylarda dik duruştu.
Öcalan İtalya’da tutuklandığında da bu sorumluluğu yerine getirdim. Beni telefonla aradığında o da ben de sorumluluklarımızın, yükümlülüklerimizin bilincinde görüş teatisi yaptık. Bu dostluk, kökleri halklarımızın tarih içinde şekillenmiş, kopmaz bağlarla bağlı kader birliğinin dostluğuydu. Devrimci dostluğun gerektirdiği bir kalıcılık ve kararlılık ifadesiydi.
İlk mektup 12. Yılına girdi. Ancak hiçbir şey değişmedi, ilkelerimiz doğrultusunda her şey daha güçlü, daha sorumlu ve bilinçlice gelişti.
9 Ekim 1998 tarihinde Orta-doğudan çıktı. Bu çıkış, Türkiye’nin 12 Eylül rejimi savaş kışkırtıcısı Demire, Ecevit, Mesut Yılmaz, Devlet bahçeli çetesinin, devlet geleneklerinde emsali görülmemiş çirkin milliyetçi-ırkçı söylemlerle, komşu ülke Suriye’ye savaş tehditleri, ordularıyla işgal edeceklerini ilan etmesi ardından gündeme geldi; bu tahditlerin bir ucunda Clinton yönetimi de aktif rol aldı. Amerika Başkanı, Hafız el Esad’a akıl almaz tehdit dolu mesajını ileterek, Sayın Öcalan’ı 21 yıldır misafir olduğu ülkeden çıkarılması isteniyordu. Öcalan, kendi iradesiyle, Misafirliğin olgunluğuyla kimseye zarar vermeden bölgeden çıktı. Bundan sonrası 137 gün sürecek, eşine rastlanmayan bir uluslararası komplo sonucu Kenya’da 15 Şubat 1999 da esir düştü.
Ancak o, bir halk lideri olarak her yerde özgür olmayı başarabildi. Ülkemiz siyasetini belirleyen duruşuyla da siyasi bir partinin liderinden çok ötede, gerçek bir halk lideri olduğunu gösterdi.
Hiçbir zindan, Öcalan’ın özgür düşüncelerinden daha yüksek olmadığı açığa çıktıkça, kararlı tutumumuzun anlamı da ortaya yeterince açık olarak çıkıyordu. Bu gün farklı kampanyalar düşünmek gerek, ilk mektup kapıyı açmış milyonlarca mektup olmuştu. Şimdi yeni ilkler denemek ve Öcalan’ın özgür olması için çalışmak gereklidir.
Öcalan, ortak ülkemizde hepimiz adına yükselen demokrasi mücadelesinin en önemli lideridir. Ülkemiz halkları için olduğu kadar demokratik açılım konusunda tutarlı olmak isteyen her iktidar için de bir şanstır. Bu tablo öncelikle Kürt halkının müthiş bir bilinç ve tutumla lideri etrafında söz birliği etmesindendir. Bu tabloda yer almak bir tarihsel yükümlülüktür. Bu, ülke birimizin değil de hepimizin ülkesi ise bunu çok daha güçlüce ortaya koymamız gereklidir. Bu açıdan Başkan Öcalan’ın özgürlüğü hepimize ait bir taleptir.
Kürt halkının önderi Öcalan’a bir kez daha, bin kez daha özgürlük istediğimizi tekrarla ilan ediyoruz.
13 Şubat 2011 Pazar
CANAN ARITMAN ; MİLLİYETÇİ CHP'NİN IRKÇI APTALLARI
Mihrac Ural
14 Şubat 2011
CHP Milletvekili Canan Arıtman’ın “Arap kadınları gibi olmak istemiyoruz“ diyerek, Arap kadınına ve onun adında Arap halkına yaptığı hakaret, milliyetçi aptallığın ırkçı refleksinden başka bir şey değildir..
Kadın cinsi haklarını kendi ülkesinde savunma basireti göstermemiş birinin, başka ülke kadınları üzerine hesapsız, bilgisiz, sallama kurgularla konuşmaları, siyasi bir acemilik değilse, hem cinsleri arasında ırkçılık yapmak isteyen çağdışı bir davranıştır. Bu söylemin Arap kadınına hakaret olarak kusulması ise kendi ulusuna hakaret etmenin bir başka biçimdir.
Bu türden ırkçı söylemleri oluşturan algının geçmişi, tarihle cesurca yüzleşmesini yapmamış ortaçağ ilkelliğine dayanır; bu tarih eli kanlı bir tarihtir, egemenlik algısı kılıç hakkında ifadesini bulan karanlık bir geçmişe aittir. Bu geçmiş üzerinde yükselen tek boyutlu milliyetçilik, en demokrat görüntülü, en sol görüntülü çevrelerde bile bir ırkçı pervasızlığa dönüşebiliyor.
Canan Arıtma’nın sergilediği tutum bundan ibarettir.
CHP, Osmanlıdan bu güne süren bu karanlık tarihle bağını koparmamış bir partidir; kesintisizce sergileyip durduğu milliyetçilik, kimi aptal üyelerinin dilende ırkçılık olarak ortaya konmasının nedeni de buna dayalıdır.
Her ulusun, toplumsal sorunlarda olduğu gibi, kadın cinsiyle ilgili insan hakları ihlalleri pek çoktur. Ülkemiz kadını, dünya kadın hakları sıralamasında, 134 ülke arasında son 8 ülke arasındadır. Bu verilerin ışığında ülkemizin kadın hakları konusunda bir mücadele algısı oluşturmak yerine, Tunus, Mısır gibi Arap ülkelerinde demokrasi ve özgürlük mücadelesinin en ön safında yer alan Arap kadınına hakaret etmenin bir mantığını bulmak çok güçtür. Irkçıların aptal olmalarını yansıtan bundan daha iyi bir örnek de olamaz. Irkçılık, abartmasız aptallık türlerinden biridir.
İnsan olma yönündeki evrimini tamamlamamış bu hakir ırkçılığa karşı sesiz kalmak ise, ona ortak olmak kadar ayıplıdır, yanlıştır.
CHP kendini yenileyemiyor. Statülerin kıskacı altında can çekişmeye devam ediyor. Kendi bölgesine ait perspektifi olmayan bir siyasal partinin iktidar olma hedefi hayalden ibarettir. Bölgesindeki gelişmeleri kavramamış bir partinin ülkesinde sıkışmış kalmış milliyetçi, ırkçı sığ algılarla varacağı yer, Canan Arıtman’ın ırkçı söylemlerinden başka bir yer olmaması da bundandır. Ülke politikasında, Kürt halkının demokratik talepleri karşısında CHP’nin sınıfta kalmasının altında yatan gerçekler de tas tamam buradadır.
21. Yüzyıla girildiğinin farkında olmayanların, siyaset sahnesinde varlık olmaları, çok iyimser bir ihtimaldir. Bu durum CHP’yi, sivil diktatörlüğe yönelen iktidarlar karşısında, tanrı armağanı bir muhalefet konumuna düşürmektedir.
CHP, bu batıklıkta kaldıkça çağdaş uygarlığın ifraz ettiği bir safra olmaktan öteye geçemeyecektir; darbe kışkırtıcısı, farklılıkların haklarını tanımayan, ulusalcı, ırkçı bataklık, kullanım tarihi iki asırdır bitmiş bir bulamaçtır.
CHP, tarihiyle cesurca yüzleşmeden, bu bulamacın dayanılmaz ağırlığı altında marjinal kalmaya mahkumdur.
***
CHP’ye umut bağlayanları bir kez daha uyarmak gerek, bin kez daha.
Ancak nafile, CHP’li olmak ne kadar itici hale geldiyse, onun genetik uzantılarının CHP’den kopması da o kadar zor.
Bu bir akıl türüdür. İlgili yazılarımda anlatmaya çalışıyorum; CHP, Osmanlı aklının ittihatçı evriminin cumhuriyetteki halidir. Darbeci, milliyetçi, Teşkilatı Mahsusiyeci halktan kopmuş, ayakları yere basmayan bir akıl.
Bu akı Osmanlı aklının rahminde şekillendi, 20. Yüzyılda da tek ulusçu bir boyut kazandı.
OSMANLI AKLI
Osmanlı aklı, talan ve gasplar peşinde koşan, barbarlıkla, fetihlerle yaşamayı strateji kabul eden, her şeyi ve herkesi düşman görerek, hükümran olduğu topraklarda bile sık sık iç fetihlere yönelin, kendi etnik aidiyetine karşı “Etraki bila idrak” (Akılsız Türk) diyecek kadar sorumsuz bir akıldır.
Ortaçağlar içinde kılıç hakkıyla gasp ettiği topraklarda yaşayan binlerce yıllık uygarlığı söndüren, Anadolu’yu 1000 yıl sürecek bir karanlık örtüyle örten akıl, bu akıldır.
Osmanlı aklı ortaçağ aklıdır. Onun evladı olan ittihatçı akıl ise, Osmanlı rahminde karanlık çağların ölüm denklemlerinden beslenerek 20. Yüzyılda da devam etmeye yönelmiştir; İttihatçı ideoloji, emperyal militarizmin yayılmacı milliyetçiliğidir. Bu akıl, yayılma uğruna Alman emperyalizminin kuklası olarak I. Dünya paylaşım savaşına sürülmüştür; Mısır fethi hayaliyle girişilen Süveyş Kanalı macerasından (4-16 Şubat 1915), 90.000 askerin Sarıkamış’ta, Allahuekber dağlarının beyaz cehenneminde donarak (22 Aralık 1914 – 5 Ocak 1915) ölüme kadar, ölüm ve yıkım bu aklın adı olmuştur.
Felaket gelip çatınca, bu aklın öncüleri halkını kaderiyle baş başa bırakıp ilk kaçanlar olması tesadüf değildi. Birleri Tacikistan’da (Enver Paşa, 4 Ağustos 1922), biri Tiflis’te (Cemal Paşa, 21 Temmuz 1922), biri Berlin’de ( Talat Paşa, 15 Mart 1921) çil yavrusu gibi dağılmanın, sorumsuz maceralarının kurbanı oldular. Ama bu akıl ölmedi. Cumhuriyetteki Osmanlı olarak yaşamaya devam etti.
Batılı emperyalistler, yüz yıllık hasta adamın bir süre daha kendi aralarındaki güç dengeleri nedeniyle yaşamasına müsaade ettiler. Osmanlının son kesiti “Suyu Arayan Adam” hallerindeydi (C.Süreyya); Pan-İslamcılıktan, Turancılığa savrulup duran, çağı kavramamış halleriyle rahmindeki İttihatçılığı üretti. Ancak bu ilkel yönelimler sonuç bulamıyordu. Köşeye sıkışmanın kurtuluş yolu olarak, ideolojisi sonra şekillenecek tek ulusçu eğilim ağır bastı. Bu yönelimin dinamikleri arasında, Anadolu’nun yerlisi olmayan kimi sermaye güçlerinin kendi aralarında süren hegemonya mücadelesi, “Beyaz Türkler”in öne geçmesiyle, Cumhuriyet kuruldu.
CUMHURİYETTEKİ OSMANLI
Farklı bir planla kurulduğu iddia edildi. Başkasının ne toprağında ne de üretiminde gözü olmayan, fetihçiliği ret eden, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyen yeni bir plan. Bu yaklaşım Osmanlıdan bir kopuş çabasıydı. Atatürk’ün Osmanlı tanımlaması bu planın da ipuçlarını verir.
“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay,Türkçe İbadet, s;154)
“Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini eline almış bulunmaktadır.” (Nutuk.II, s:475)
Ancak bu olmadı. Atatürk bile, Cumhuriyetteki ittihatçı aklın darbeci, militarist şehvetlerinden kurtulamadı, İzmir suikastı bir boyutuyla bunu ifade eder.
Cumhuriyetin kuruluşunda emek veren Anadolu mozaiği, etkisini devam ettiremedi, Hasta adam ilk nefesini düzgün almaya başlayınca azı dişlerini göstermeye başladı. Dr. Rıza Nur anılarında, Sağlık ve eğitim bakanlığı görevindeyken, Arnavutlara, Araplara Türk olmayanlara ya köle ya kapı dışarı diyordu.( Dr.Rıza Nur “Hayat ve Hatıratım" C2. S461) Özellikle de 1929 dünya ekonomik krizi sonrası, tek ulusçuluk bir faşizan yön alarak ırkçılık haline geliyordu. Osmanlı aklı Cumhuriyette egemen oluyordu.
CHP KİMİN DEVAMI
CHP bu düşüncenin devamıdır. Atatürk’ün olduğu kadar Osmanlının bir bileşkesidir. İttihatçılık da tas tamam budur.
CHP’nin tarihi bir ilkel tek boyutlu milliyetçiliğin tarihidir.
Ülkemizdeki süren iç katliamların temsilcisi CHP’dir. 19 Kürt isyanı, Hatay’ın ilhakı, Kıbrıs’ın işgali, varlık vergileri, ABD ile kölelik anlaşmalarının ilk adımları toptan CHP’nin sicilinde yer alan kirliliklerdir. Çağdaş uygarlık seviyesi iddiaları ise bu partiyi birkaç gömlek aşar; çağdışı bu algılarıyla, çağdaşlıktan anladıkları tek şey tek boyutlu milli çıkarlardır; bu nedenle komşularıyla sür git düşmanlıklar içinde olunmuştur. Oysa evrensel değerler, tek millete ait olamaz, bu değerler tüm insanlık içindir. Bu değerleri kazanmak isteyen, başkasının da kazanmasına yardımcı olmasını bilmelidir. Bunu bilmiyorsa kazandıklarıyla başkasını hükümranlığı altına alma amacı taşır ki, “Yeni-Osmanlıcılık”, CHP’nin olduğu kadar AKP’nin de ortak gündemidir. Aradaki fark, CHP Misak-ı Milli sınırları içinde farklı milletleri egemenliği altında tutma kaygısında, diğeri ise orta-doğudan, Balkanlara, Kafkaslara Osmanlı milletler topluluğunu bir biçimde egemenlik altına almaya yönelmiştir. İşte bu beyhude çabalar iktidarından muhalefetine, bir ölçüde de sol kesimlerine kadar, akıl almaz milliyetçiliği körükleyerek, ırkçılığa kadar yükseltiyor.
Bu günkü CHP milliyetçiğinin ırkçı boyutları, 20 yüzyıldan kalmadır.
Ekonomik krizlerde daha çok demokrat olunması gerekirken, tıkanan ekonomiyi daha çok özgürlük ve demokrasiyle çözmek gerekirken CHP tek parti egemenliği sürecinde, daha katı bir milliyetçiliğe, bunun da ötesinde Avrupa’da gelişen faşist-Nazist yönelimlere sürüklenmiştir. Öyle ki, İnönü gibi bir Cumhur Başkanı, biçimsel olarak Hitler’e benzeme adına badem bıyık bırakma komikliğine düşebiliyordu. O günün siyasal söylem ve yazılarında yer alan, devlet politikası olarak oturtulmaya çalışılan Türkçülük, Turancılık “Bu ülkede Türk olmayanların, yerine getirmek zorunda oldukları iki tercih bulunuyor; ya Türk’e köle olmak ya da ölmektir” .Yani, bu toprakları yaşama ilk kez açıp gerçek anlamda anavatan haline getirmiş olanlar, bırakın kaçmayı canını kurtarmayı ya köle ya ölümle yüz yüze kalacaktır. 24 nisan 1915 Ermeni jenoside de böyle gerçekleşmişti.
21. Yüzyılda bu cümlelerin ne anlama geldiğini kavramak için mutlaka azınlıklardan birine mensup olmaya gerek yok. İnsan olmak yeterlidir.
Bu köklerden gelen CHP, siyasal parametreleri ve statüsü açısından aşırı milliyetçi bir parti olma vasfını, değişmeye karşı direnen yapısıyla böyle kazanmıştır.
CHP, Ecevit’le başlayan milliyetçi yuvarlanışı, Baykal’la doruk yapmıştır.
CHP, Baykal’la, siyaset bilimine komik katkılar bile yapmıştır.
Üst kimlik alt kimlik tartışmalarında, kimlik bunalımını aşamamış ülkemizde farklı etnik toplulukları anayasal vatandaşlıkta tek ulusa yükseltebiliyordu. Tarihinin en kanlı dönemlerinde bile, istila ettiği Anadolu ve üzerinde yaşayan uygar uluslara, daha üst bir uygarlık getiremeyen Osmanlı’nın, bunu 21. Yüzyılın bilgi ve iletişim devrimleri çağında, tek ulusçu cumhuriyetle dayatmaya kalkışması, bir tür ırkçılık olarak kendini gösteriyordu. Anayasal vatandaşlığı, tek ulusçu çimento alarak görmek ise basit bir demagojiden ibaretti. Vatandaşın egemen devletle ilişkisini düzenleyen medeni yasa ve kurumları, tek ulus olmanın bir unsuru olarak görmek aptallık değilse, milliyetçi son bir hamlenin, kıymeti itibarı olamayan iddiasıdır.
Baykal’ın en ırkçı çevrelerle el ele CHP’ye giydirdiği elbise, esasında CHP’nin öz dokusuyla da çok uyumluydu. Ancak mevsim bahardı, kara paltolarla dolaşma zamanı değildi. 21. Yüzyılda bu elbiseler sadece ağır çekim ölüm demekti. Siyasal intihardı.
KILIÇDAROĞLU’NUN CHP’Sİ
Bu tarih ve statülerle, CHP Kılıçdaroğlu’yla farklı bir yere gidebilir miydi? Bu sorunun cevabı konusunda kuşkulu olanları anlayışla karşılamak gerek. CHP’ye bir defa daha kredi tanımak gerek diyenleri de anlamak mümkün. Halka bütünleşememiş, muhalefeti kadar bilmiş bir partinin iyimser taraftarları, sivil diktatörlüğe yönelen bir iktidara karşı sığınacakları tek şemsiye olarak CHP’yi görmeleri normaldir. Ama bu şemsiyenin her santimetre karesi delik deşiktir bunun farkında olmak gerek.
Kürt ve Alevi olan CHP liderinin, kraldan çok kralcı söylemlerle sürdürdüğü milliyetçi çizgi, ırkçı söylemler karşısındaki sessizliği, darbeci akıllara verdiği tolerans, ülkemizin en temel sorunu olan Kürt ve Alevi sorununda sesiz kalması, CHP’ denilen dinazorun midesinde, bu tür gastrit asitlerle eriyip yok olmaktan başka bir sonuç vermez. CHP’yi sol sananlar, her defasında yanılacaklar ve her defasında da “ne yapalım başka alternatif mi var” diyecekler. Onlara dönün bölgemizdeki gelişmelere bir göz atın diyeceğim, Tunus’ta, Mısır’da Arap halkının ayağa kalkmasını görün diyeceğim. Ama nafile, at gözlükleri buna geçit vermiyor.
CHP, Osmanlının devamıdır. Bu yüzden gerçek halkı tanımıyor, bilmiyor, bilmek istemiyor; tahayyülündeki algının yanıltıcı etkisi altında elit kalmaya devam ediyor. Ne ülkemizin gerçek sorunları için bir politika üretebiliyor ne de halka dayanarak siyasal bir başarı sağlayabiliyor.
Bu yüzden, iç dünyasında darbelere sığınmayı amaçlayanların toplandığı yer CHP olmaktadır. Süheyl Batum’un ordu için “kağıttan kaplan” sözü, darbe yapamadığı için orduyu suçlama refleksi olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Dil sürçmesi, amacını aşan bir söylem gibi kaçamaklarla dile gelenler ne bir özürdür ne de başka bir şey. CHP milliyetçiliği, ırkçılığa yönelmiş aptalların hiçte az olmadığı bir partidir, demek yanlış değildir.
CANAN ARITMAN
İşte bunların en son örneği de İzmir milletvekili Canan Arıtman’dır.
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’ın, “Arap kadınları gibi olmak istemiyoruz” diye buyurmuş. Arap kadınına yönelik bu hakaret öncelikle, ırkçı bir insanlık suçudur. Bunu şiddetle kınamak insan olmanın bir gereğidir.
Bu ülkede, bilmeden konuşmak yaygın bir “uzmanlık” alanıdır. Mısır devrimi sürecinde ortaya çıkan “uzmanlar” sürüsünün benzerleri, CHP milliyetçiliğini dile getirirken ulaştıkları ırkçı doruklarla da sabittir. Bütün bu olguların temelinde bilgisizlik yatmaktadır, eğitimsizlik, kulaktan dolma bilgilere esir olmak yatmaktadır.
Milletvekilleri bir yana, parti olarak CHP ne Arapları tanıyor ne de bunun için bir çabası var. CHP’nin ilkelerinde evrensel olmak diye bir şey yoktur.
21. Yüzyılla da uzak yakın bir ilgisi yok.
Komşularını, kader birliği içinde olduğu Arap halkını tanımıyor; Arapların tarihini, kültürünü, bilgi birikimlerini, evrensel ilişkilerini, uygarlık kapsamında, insanlık ailesinin en gelişmiş toplumlarından biri olduğunu bilmiyor. Bilgisiz konuşmanın kendini en iyi gösterdiği alan, belgesiz, kanıtsız, istatiksiz konuşmalardır. Salmama ve yalan kurgularla yapılan konuşmalar sadece düşmanlık üretir tarihin çöplüğü bu tür konuşmalarla doludur.
Arap deyince akla deve sırtında insanlığın olmadığı çöllerde, kıl çadırlar içinde, ilk çağların yaşamını sürdüren insana benzer bir kalabalık algısı, ittihatçılardan bu yana memleketimizin egemen algısıdır.
Bu algının nedenlerinden biri, ittihatçıların Alman kuklaları olarak I. Dünya savaşına girerken, Arapların ulusal bağımsızlık için mücadele etmelerini “ihanet” olarak algılamalarıdır.
“Araplar hain millet, bizi arkadan hançerledi” yalanı, bu gün için de her milliyetçinin, az kıvrımlı beyni için geçerli tek referanstır.
Alman kuklası olmak, kendi halkını bir emperyalist ülke peşinde köle yapmak, savaşlara sürüp kırmak ihanet olmuyor da ulusal özgürlüğü için mücadele etmek ihanet oluyor. İttihatçı akıl budur, kendisine ait olmayan her şeyi düşman görmektir.
Canan Arıtman bilgisizdir. Her hangi bir internet arama motorundan bile rahatlıkla ulaşacağı bilgileri alma zahmeti göstermemiştir. Çünkü kendi halkına saygısı yoktur ki başka halkları saygısı olsun. Kadındır, ama kadın hakları nedir bilmeyecek kadar cahildir. Bu nedenle, kadınları bile ırki temelde tasnif ediyor. Arap kadınını aşağılamaya çalışıyor.
Bunun sonucudur ki, ülkemizde bölge bölge kadınların giyimi üzerinde bir araştırma yapmaya gerek görmemiştir. Evlilikler konusunda kimi bölgelerde, hatta İstanbul ve Ankara’nın kimi semtlerinde Araplardan bin kat daha ilkel giysileri görmemiş, anlamamıştır. Buna karşın, Arap kadınının uydular aracılığıyla da izlemek mümkünken, bunu yapmaya gerek görmemiştir.
Canan Arıtman, “ben kadın haklarını kast ettim” diye çark kırıyor. Bu ise bahanesi kabahatinden büyük bir hata.
Arap kadının, çağdaş düzlemdeki yer alışını, haklarına sahip çıkışını Mısır örneğinin yaşandığı şu kesitte, devrimci demokrasi ve özgürlük girişimindeki öncü yer alışını görmemektir. Arap kadını erkeğin yanında demokrasi ve özgürlük için devrim yapan 21. Yüzyıl kadınıdır. Kanunlar yeterli hakları vermese de aklı özgür davranışı özgür olan Arap kadını tüm insanlığa, 21. Yüzyılın demokrasi mesajını iletiyor. Bunun binde birini Canan Arıtman‘ın kendisi gösterebilir mi?
Kimse kimseyi aldatmaya kalkışmasın, hak bir kültürel algı düzeydir; topluluğun tarihsel bilinçaltı üzerinde yükselen bir kavrama olayıdır. Bu algılar olmadan, bu özümseme olmadan, kazanılmış yazılı binlerce hak bir anda, bir darbeyle yok olup gidebilir. Ülkemizde kadınların kazandığı sanılan haklar kaç darbe yedi, her darbe bu hakları ayaklar altına alınca kadınlarımız ne yapabildi. Milletvekili olacak Canan hanım öncelikle bunu bilince çıkarmalı.
Ülkemizde akıl almaz haksızlıkların sür git devam ettiği bir ortamda, darbeler darbeleri izlediği kesitlerde, gericiliğin sivil diktatörlüğe gitmekte olduğu bu günlerde, kadın üzerinde her türden istismar ve baskının katmerleştiği bir koşulda, ülkemiz kadınını koruyan hangi haklar sonuna kadar geçerli olabiliyor ki. Yazılı olarak hak vermek fiili olarak ise köle etmek hak ise bu hakkın aldatıcı rahmeti altında yaşamayı hiçbir kadın kabul edemez.
Araplar ne İran gibi ne de Suudi-Arabistan örneğine sıkıştırılamaz. İran’ın Şii İslam’ı, Suudi-Arabistan selefi (Hanbeli) İslam’ı kadar katı bir İslam’dır. Arapların ezici çoğunluğu bu her iki İslam’ın dışında yaşayan bir İslam’dır. Hak ve hukuk konusunda da farklı bir yaşam düzlemindedir. İran’daki kadın hakları inanç kapsamı dışında hiçte az değildir. Suudi ile asla karşılaştırılamaz. Ancak bizi ilgilendiren inanç kapsamından çok siyasal açıdan kadının haklarıdır bunların nicelik ve nitelikleridir.
Akdeniz sahilinin tüm güney ve doğu kıyıları, Arap insanı ve kadını için temel alınması gereken bir alandır. Bu ülkeler, 20 yüzyılı aşmış, 21.yüzyıla aydınlık saçan insan hakları ve demokrasi konusunda mücadele eden bir Arap halkı bulunmaktadır; bu halkın yarısını Arap kadını oluşturuyor. Kadın türban tartışması gibi laiklik adı altında yıllarını yemeden, her kadının özgürce giyinip, toplumda erkekle eşit yerini almaktadır.
Arap kadını yaşamı ilgilendiren her santimetre karede yerini almıştır; bunu bilincinde sindirilmiş bir hak olarak da kazanmıştır. Kimse bir gece ansızın darbe yaparak bu hakkı elinden alacak güçte de değildir.
Arap kadınının eksiği yok mu ? Çoktur. Türk kadını Arap kadını ayrımına gitmeden yeryüzünün tüm kadınları hala ağır bir baskı altındadır. Kadın hakları bu açıdan ne ırki ne de ülkesel bir ayrımcılığı tutulamaz. Canan Arıtmanın anlamadığı da tas tamam budur.
Canan Arıtman, tarihsel kullanım süresi bitmiş, hastalıklı bir algının ideolojisine sözcülük etmiştir. Bilinçaltındaki Arap algısını kusmuştur. Bu algılar hiçbir zaman “yurtta barış” getiremez.
CHP içindeki gerçek sosyal demokratların, bu kirlilikten aklanmak için Araplar hakkında sergilenin ırkçı tutumlara karşı bir duruş sergilemeleri gereklidir. Bu aynı zamanda CHP’nin marjinal hallerden çıkışı için de gereklidir.
AKP’nin sivil diktatörlüğe yönelen çabalarına bu anlamda kimlerin çanak açtığını, CHP’nin aptal ırkçılarına bakarak belirlemek zor değildir.
14 Şubat 2011
CHP Milletvekili Canan Arıtman’ın “Arap kadınları gibi olmak istemiyoruz“ diyerek, Arap kadınına ve onun adında Arap halkına yaptığı hakaret, milliyetçi aptallığın ırkçı refleksinden başka bir şey değildir..
Kadın cinsi haklarını kendi ülkesinde savunma basireti göstermemiş birinin, başka ülke kadınları üzerine hesapsız, bilgisiz, sallama kurgularla konuşmaları, siyasi bir acemilik değilse, hem cinsleri arasında ırkçılık yapmak isteyen çağdışı bir davranıştır. Bu söylemin Arap kadınına hakaret olarak kusulması ise kendi ulusuna hakaret etmenin bir başka biçimdir.
Bu türden ırkçı söylemleri oluşturan algının geçmişi, tarihle cesurca yüzleşmesini yapmamış ortaçağ ilkelliğine dayanır; bu tarih eli kanlı bir tarihtir, egemenlik algısı kılıç hakkında ifadesini bulan karanlık bir geçmişe aittir. Bu geçmiş üzerinde yükselen tek boyutlu milliyetçilik, en demokrat görüntülü, en sol görüntülü çevrelerde bile bir ırkçı pervasızlığa dönüşebiliyor.
Canan Arıtma’nın sergilediği tutum bundan ibarettir.
CHP, Osmanlıdan bu güne süren bu karanlık tarihle bağını koparmamış bir partidir; kesintisizce sergileyip durduğu milliyetçilik, kimi aptal üyelerinin dilende ırkçılık olarak ortaya konmasının nedeni de buna dayalıdır.
Her ulusun, toplumsal sorunlarda olduğu gibi, kadın cinsiyle ilgili insan hakları ihlalleri pek çoktur. Ülkemiz kadını, dünya kadın hakları sıralamasında, 134 ülke arasında son 8 ülke arasındadır. Bu verilerin ışığında ülkemizin kadın hakları konusunda bir mücadele algısı oluşturmak yerine, Tunus, Mısır gibi Arap ülkelerinde demokrasi ve özgürlük mücadelesinin en ön safında yer alan Arap kadınına hakaret etmenin bir mantığını bulmak çok güçtür. Irkçıların aptal olmalarını yansıtan bundan daha iyi bir örnek de olamaz. Irkçılık, abartmasız aptallık türlerinden biridir.
İnsan olma yönündeki evrimini tamamlamamış bu hakir ırkçılığa karşı sesiz kalmak ise, ona ortak olmak kadar ayıplıdır, yanlıştır.
CHP kendini yenileyemiyor. Statülerin kıskacı altında can çekişmeye devam ediyor. Kendi bölgesine ait perspektifi olmayan bir siyasal partinin iktidar olma hedefi hayalden ibarettir. Bölgesindeki gelişmeleri kavramamış bir partinin ülkesinde sıkışmış kalmış milliyetçi, ırkçı sığ algılarla varacağı yer, Canan Arıtman’ın ırkçı söylemlerinden başka bir yer olmaması da bundandır. Ülke politikasında, Kürt halkının demokratik talepleri karşısında CHP’nin sınıfta kalmasının altında yatan gerçekler de tas tamam buradadır.
21. Yüzyıla girildiğinin farkında olmayanların, siyaset sahnesinde varlık olmaları, çok iyimser bir ihtimaldir. Bu durum CHP’yi, sivil diktatörlüğe yönelen iktidarlar karşısında, tanrı armağanı bir muhalefet konumuna düşürmektedir.
CHP, bu batıklıkta kaldıkça çağdaş uygarlığın ifraz ettiği bir safra olmaktan öteye geçemeyecektir; darbe kışkırtıcısı, farklılıkların haklarını tanımayan, ulusalcı, ırkçı bataklık, kullanım tarihi iki asırdır bitmiş bir bulamaçtır.
CHP, tarihiyle cesurca yüzleşmeden, bu bulamacın dayanılmaz ağırlığı altında marjinal kalmaya mahkumdur.
***
CHP’ye umut bağlayanları bir kez daha uyarmak gerek, bin kez daha.
Ancak nafile, CHP’li olmak ne kadar itici hale geldiyse, onun genetik uzantılarının CHP’den kopması da o kadar zor.
Bu bir akıl türüdür. İlgili yazılarımda anlatmaya çalışıyorum; CHP, Osmanlı aklının ittihatçı evriminin cumhuriyetteki halidir. Darbeci, milliyetçi, Teşkilatı Mahsusiyeci halktan kopmuş, ayakları yere basmayan bir akıl.
Bu akı Osmanlı aklının rahminde şekillendi, 20. Yüzyılda da tek ulusçu bir boyut kazandı.
OSMANLI AKLI
Osmanlı aklı, talan ve gasplar peşinde koşan, barbarlıkla, fetihlerle yaşamayı strateji kabul eden, her şeyi ve herkesi düşman görerek, hükümran olduğu topraklarda bile sık sık iç fetihlere yönelin, kendi etnik aidiyetine karşı “Etraki bila idrak” (Akılsız Türk) diyecek kadar sorumsuz bir akıldır.
Ortaçağlar içinde kılıç hakkıyla gasp ettiği topraklarda yaşayan binlerce yıllık uygarlığı söndüren, Anadolu’yu 1000 yıl sürecek bir karanlık örtüyle örten akıl, bu akıldır.
Osmanlı aklı ortaçağ aklıdır. Onun evladı olan ittihatçı akıl ise, Osmanlı rahminde karanlık çağların ölüm denklemlerinden beslenerek 20. Yüzyılda da devam etmeye yönelmiştir; İttihatçı ideoloji, emperyal militarizmin yayılmacı milliyetçiliğidir. Bu akıl, yayılma uğruna Alman emperyalizminin kuklası olarak I. Dünya paylaşım savaşına sürülmüştür; Mısır fethi hayaliyle girişilen Süveyş Kanalı macerasından (4-16 Şubat 1915), 90.000 askerin Sarıkamış’ta, Allahuekber dağlarının beyaz cehenneminde donarak (22 Aralık 1914 – 5 Ocak 1915) ölüme kadar, ölüm ve yıkım bu aklın adı olmuştur.
Felaket gelip çatınca, bu aklın öncüleri halkını kaderiyle baş başa bırakıp ilk kaçanlar olması tesadüf değildi. Birleri Tacikistan’da (Enver Paşa, 4 Ağustos 1922), biri Tiflis’te (Cemal Paşa, 21 Temmuz 1922), biri Berlin’de ( Talat Paşa, 15 Mart 1921) çil yavrusu gibi dağılmanın, sorumsuz maceralarının kurbanı oldular. Ama bu akıl ölmedi. Cumhuriyetteki Osmanlı olarak yaşamaya devam etti.
Batılı emperyalistler, yüz yıllık hasta adamın bir süre daha kendi aralarındaki güç dengeleri nedeniyle yaşamasına müsaade ettiler. Osmanlının son kesiti “Suyu Arayan Adam” hallerindeydi (C.Süreyya); Pan-İslamcılıktan, Turancılığa savrulup duran, çağı kavramamış halleriyle rahmindeki İttihatçılığı üretti. Ancak bu ilkel yönelimler sonuç bulamıyordu. Köşeye sıkışmanın kurtuluş yolu olarak, ideolojisi sonra şekillenecek tek ulusçu eğilim ağır bastı. Bu yönelimin dinamikleri arasında, Anadolu’nun yerlisi olmayan kimi sermaye güçlerinin kendi aralarında süren hegemonya mücadelesi, “Beyaz Türkler”in öne geçmesiyle, Cumhuriyet kuruldu.
CUMHURİYETTEKİ OSMANLI
Farklı bir planla kurulduğu iddia edildi. Başkasının ne toprağında ne de üretiminde gözü olmayan, fetihçiliği ret eden, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyen yeni bir plan. Bu yaklaşım Osmanlıdan bir kopuş çabasıydı. Atatürk’ün Osmanlı tanımlaması bu planın da ipuçlarını verir.
“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay,Türkçe İbadet, s;154)
“Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini eline almış bulunmaktadır.” (Nutuk.II, s:475)
Ancak bu olmadı. Atatürk bile, Cumhuriyetteki ittihatçı aklın darbeci, militarist şehvetlerinden kurtulamadı, İzmir suikastı bir boyutuyla bunu ifade eder.
Cumhuriyetin kuruluşunda emek veren Anadolu mozaiği, etkisini devam ettiremedi, Hasta adam ilk nefesini düzgün almaya başlayınca azı dişlerini göstermeye başladı. Dr. Rıza Nur anılarında, Sağlık ve eğitim bakanlığı görevindeyken, Arnavutlara, Araplara Türk olmayanlara ya köle ya kapı dışarı diyordu.( Dr.Rıza Nur “Hayat ve Hatıratım" C2. S461) Özellikle de 1929 dünya ekonomik krizi sonrası, tek ulusçuluk bir faşizan yön alarak ırkçılık haline geliyordu. Osmanlı aklı Cumhuriyette egemen oluyordu.
CHP KİMİN DEVAMI
CHP bu düşüncenin devamıdır. Atatürk’ün olduğu kadar Osmanlının bir bileşkesidir. İttihatçılık da tas tamam budur.
CHP’nin tarihi bir ilkel tek boyutlu milliyetçiliğin tarihidir.
Ülkemizdeki süren iç katliamların temsilcisi CHP’dir. 19 Kürt isyanı, Hatay’ın ilhakı, Kıbrıs’ın işgali, varlık vergileri, ABD ile kölelik anlaşmalarının ilk adımları toptan CHP’nin sicilinde yer alan kirliliklerdir. Çağdaş uygarlık seviyesi iddiaları ise bu partiyi birkaç gömlek aşar; çağdışı bu algılarıyla, çağdaşlıktan anladıkları tek şey tek boyutlu milli çıkarlardır; bu nedenle komşularıyla sür git düşmanlıklar içinde olunmuştur. Oysa evrensel değerler, tek millete ait olamaz, bu değerler tüm insanlık içindir. Bu değerleri kazanmak isteyen, başkasının da kazanmasına yardımcı olmasını bilmelidir. Bunu bilmiyorsa kazandıklarıyla başkasını hükümranlığı altına alma amacı taşır ki, “Yeni-Osmanlıcılık”, CHP’nin olduğu kadar AKP’nin de ortak gündemidir. Aradaki fark, CHP Misak-ı Milli sınırları içinde farklı milletleri egemenliği altında tutma kaygısında, diğeri ise orta-doğudan, Balkanlara, Kafkaslara Osmanlı milletler topluluğunu bir biçimde egemenlik altına almaya yönelmiştir. İşte bu beyhude çabalar iktidarından muhalefetine, bir ölçüde de sol kesimlerine kadar, akıl almaz milliyetçiliği körükleyerek, ırkçılığa kadar yükseltiyor.
Bu günkü CHP milliyetçiğinin ırkçı boyutları, 20 yüzyıldan kalmadır.
Ekonomik krizlerde daha çok demokrat olunması gerekirken, tıkanan ekonomiyi daha çok özgürlük ve demokrasiyle çözmek gerekirken CHP tek parti egemenliği sürecinde, daha katı bir milliyetçiliğe, bunun da ötesinde Avrupa’da gelişen faşist-Nazist yönelimlere sürüklenmiştir. Öyle ki, İnönü gibi bir Cumhur Başkanı, biçimsel olarak Hitler’e benzeme adına badem bıyık bırakma komikliğine düşebiliyordu. O günün siyasal söylem ve yazılarında yer alan, devlet politikası olarak oturtulmaya çalışılan Türkçülük, Turancılık “Bu ülkede Türk olmayanların, yerine getirmek zorunda oldukları iki tercih bulunuyor; ya Türk’e köle olmak ya da ölmektir” .Yani, bu toprakları yaşama ilk kez açıp gerçek anlamda anavatan haline getirmiş olanlar, bırakın kaçmayı canını kurtarmayı ya köle ya ölümle yüz yüze kalacaktır. 24 nisan 1915 Ermeni jenoside de böyle gerçekleşmişti.
21. Yüzyılda bu cümlelerin ne anlama geldiğini kavramak için mutlaka azınlıklardan birine mensup olmaya gerek yok. İnsan olmak yeterlidir.
Bu köklerden gelen CHP, siyasal parametreleri ve statüsü açısından aşırı milliyetçi bir parti olma vasfını, değişmeye karşı direnen yapısıyla böyle kazanmıştır.
CHP, Ecevit’le başlayan milliyetçi yuvarlanışı, Baykal’la doruk yapmıştır.
CHP, Baykal’la, siyaset bilimine komik katkılar bile yapmıştır.
Üst kimlik alt kimlik tartışmalarında, kimlik bunalımını aşamamış ülkemizde farklı etnik toplulukları anayasal vatandaşlıkta tek ulusa yükseltebiliyordu. Tarihinin en kanlı dönemlerinde bile, istila ettiği Anadolu ve üzerinde yaşayan uygar uluslara, daha üst bir uygarlık getiremeyen Osmanlı’nın, bunu 21. Yüzyılın bilgi ve iletişim devrimleri çağında, tek ulusçu cumhuriyetle dayatmaya kalkışması, bir tür ırkçılık olarak kendini gösteriyordu. Anayasal vatandaşlığı, tek ulusçu çimento alarak görmek ise basit bir demagojiden ibaretti. Vatandaşın egemen devletle ilişkisini düzenleyen medeni yasa ve kurumları, tek ulus olmanın bir unsuru olarak görmek aptallık değilse, milliyetçi son bir hamlenin, kıymeti itibarı olamayan iddiasıdır.
Baykal’ın en ırkçı çevrelerle el ele CHP’ye giydirdiği elbise, esasında CHP’nin öz dokusuyla da çok uyumluydu. Ancak mevsim bahardı, kara paltolarla dolaşma zamanı değildi. 21. Yüzyılda bu elbiseler sadece ağır çekim ölüm demekti. Siyasal intihardı.
KILIÇDAROĞLU’NUN CHP’Sİ
Bu tarih ve statülerle, CHP Kılıçdaroğlu’yla farklı bir yere gidebilir miydi? Bu sorunun cevabı konusunda kuşkulu olanları anlayışla karşılamak gerek. CHP’ye bir defa daha kredi tanımak gerek diyenleri de anlamak mümkün. Halka bütünleşememiş, muhalefeti kadar bilmiş bir partinin iyimser taraftarları, sivil diktatörlüğe yönelen bir iktidara karşı sığınacakları tek şemsiye olarak CHP’yi görmeleri normaldir. Ama bu şemsiyenin her santimetre karesi delik deşiktir bunun farkında olmak gerek.
Kürt ve Alevi olan CHP liderinin, kraldan çok kralcı söylemlerle sürdürdüğü milliyetçi çizgi, ırkçı söylemler karşısındaki sessizliği, darbeci akıllara verdiği tolerans, ülkemizin en temel sorunu olan Kürt ve Alevi sorununda sesiz kalması, CHP’ denilen dinazorun midesinde, bu tür gastrit asitlerle eriyip yok olmaktan başka bir sonuç vermez. CHP’yi sol sananlar, her defasında yanılacaklar ve her defasında da “ne yapalım başka alternatif mi var” diyecekler. Onlara dönün bölgemizdeki gelişmelere bir göz atın diyeceğim, Tunus’ta, Mısır’da Arap halkının ayağa kalkmasını görün diyeceğim. Ama nafile, at gözlükleri buna geçit vermiyor.
CHP, Osmanlının devamıdır. Bu yüzden gerçek halkı tanımıyor, bilmiyor, bilmek istemiyor; tahayyülündeki algının yanıltıcı etkisi altında elit kalmaya devam ediyor. Ne ülkemizin gerçek sorunları için bir politika üretebiliyor ne de halka dayanarak siyasal bir başarı sağlayabiliyor.
Bu yüzden, iç dünyasında darbelere sığınmayı amaçlayanların toplandığı yer CHP olmaktadır. Süheyl Batum’un ordu için “kağıttan kaplan” sözü, darbe yapamadığı için orduyu suçlama refleksi olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Dil sürçmesi, amacını aşan bir söylem gibi kaçamaklarla dile gelenler ne bir özürdür ne de başka bir şey. CHP milliyetçiliği, ırkçılığa yönelmiş aptalların hiçte az olmadığı bir partidir, demek yanlış değildir.
CANAN ARITMAN
İşte bunların en son örneği de İzmir milletvekili Canan Arıtman’dır.
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’ın, “Arap kadınları gibi olmak istemiyoruz” diye buyurmuş. Arap kadınına yönelik bu hakaret öncelikle, ırkçı bir insanlık suçudur. Bunu şiddetle kınamak insan olmanın bir gereğidir.
Bu ülkede, bilmeden konuşmak yaygın bir “uzmanlık” alanıdır. Mısır devrimi sürecinde ortaya çıkan “uzmanlar” sürüsünün benzerleri, CHP milliyetçiliğini dile getirirken ulaştıkları ırkçı doruklarla da sabittir. Bütün bu olguların temelinde bilgisizlik yatmaktadır, eğitimsizlik, kulaktan dolma bilgilere esir olmak yatmaktadır.
Milletvekilleri bir yana, parti olarak CHP ne Arapları tanıyor ne de bunun için bir çabası var. CHP’nin ilkelerinde evrensel olmak diye bir şey yoktur.
21. Yüzyılla da uzak yakın bir ilgisi yok.
Komşularını, kader birliği içinde olduğu Arap halkını tanımıyor; Arapların tarihini, kültürünü, bilgi birikimlerini, evrensel ilişkilerini, uygarlık kapsamında, insanlık ailesinin en gelişmiş toplumlarından biri olduğunu bilmiyor. Bilgisiz konuşmanın kendini en iyi gösterdiği alan, belgesiz, kanıtsız, istatiksiz konuşmalardır. Salmama ve yalan kurgularla yapılan konuşmalar sadece düşmanlık üretir tarihin çöplüğü bu tür konuşmalarla doludur.
Arap deyince akla deve sırtında insanlığın olmadığı çöllerde, kıl çadırlar içinde, ilk çağların yaşamını sürdüren insana benzer bir kalabalık algısı, ittihatçılardan bu yana memleketimizin egemen algısıdır.
Bu algının nedenlerinden biri, ittihatçıların Alman kuklaları olarak I. Dünya savaşına girerken, Arapların ulusal bağımsızlık için mücadele etmelerini “ihanet” olarak algılamalarıdır.
“Araplar hain millet, bizi arkadan hançerledi” yalanı, bu gün için de her milliyetçinin, az kıvrımlı beyni için geçerli tek referanstır.
Alman kuklası olmak, kendi halkını bir emperyalist ülke peşinde köle yapmak, savaşlara sürüp kırmak ihanet olmuyor da ulusal özgürlüğü için mücadele etmek ihanet oluyor. İttihatçı akıl budur, kendisine ait olmayan her şeyi düşman görmektir.
Canan Arıtman bilgisizdir. Her hangi bir internet arama motorundan bile rahatlıkla ulaşacağı bilgileri alma zahmeti göstermemiştir. Çünkü kendi halkına saygısı yoktur ki başka halkları saygısı olsun. Kadındır, ama kadın hakları nedir bilmeyecek kadar cahildir. Bu nedenle, kadınları bile ırki temelde tasnif ediyor. Arap kadınını aşağılamaya çalışıyor.
Bunun sonucudur ki, ülkemizde bölge bölge kadınların giyimi üzerinde bir araştırma yapmaya gerek görmemiştir. Evlilikler konusunda kimi bölgelerde, hatta İstanbul ve Ankara’nın kimi semtlerinde Araplardan bin kat daha ilkel giysileri görmemiş, anlamamıştır. Buna karşın, Arap kadınının uydular aracılığıyla da izlemek mümkünken, bunu yapmaya gerek görmemiştir.
Canan Arıtman, “ben kadın haklarını kast ettim” diye çark kırıyor. Bu ise bahanesi kabahatinden büyük bir hata.
Arap kadının, çağdaş düzlemdeki yer alışını, haklarına sahip çıkışını Mısır örneğinin yaşandığı şu kesitte, devrimci demokrasi ve özgürlük girişimindeki öncü yer alışını görmemektir. Arap kadını erkeğin yanında demokrasi ve özgürlük için devrim yapan 21. Yüzyıl kadınıdır. Kanunlar yeterli hakları vermese de aklı özgür davranışı özgür olan Arap kadını tüm insanlığa, 21. Yüzyılın demokrasi mesajını iletiyor. Bunun binde birini Canan Arıtman‘ın kendisi gösterebilir mi?
Kimse kimseyi aldatmaya kalkışmasın, hak bir kültürel algı düzeydir; topluluğun tarihsel bilinçaltı üzerinde yükselen bir kavrama olayıdır. Bu algılar olmadan, bu özümseme olmadan, kazanılmış yazılı binlerce hak bir anda, bir darbeyle yok olup gidebilir. Ülkemizde kadınların kazandığı sanılan haklar kaç darbe yedi, her darbe bu hakları ayaklar altına alınca kadınlarımız ne yapabildi. Milletvekili olacak Canan hanım öncelikle bunu bilince çıkarmalı.
Ülkemizde akıl almaz haksızlıkların sür git devam ettiği bir ortamda, darbeler darbeleri izlediği kesitlerde, gericiliğin sivil diktatörlüğe gitmekte olduğu bu günlerde, kadın üzerinde her türden istismar ve baskının katmerleştiği bir koşulda, ülkemiz kadınını koruyan hangi haklar sonuna kadar geçerli olabiliyor ki. Yazılı olarak hak vermek fiili olarak ise köle etmek hak ise bu hakkın aldatıcı rahmeti altında yaşamayı hiçbir kadın kabul edemez.
Araplar ne İran gibi ne de Suudi-Arabistan örneğine sıkıştırılamaz. İran’ın Şii İslam’ı, Suudi-Arabistan selefi (Hanbeli) İslam’ı kadar katı bir İslam’dır. Arapların ezici çoğunluğu bu her iki İslam’ın dışında yaşayan bir İslam’dır. Hak ve hukuk konusunda da farklı bir yaşam düzlemindedir. İran’daki kadın hakları inanç kapsamı dışında hiçte az değildir. Suudi ile asla karşılaştırılamaz. Ancak bizi ilgilendiren inanç kapsamından çok siyasal açıdan kadının haklarıdır bunların nicelik ve nitelikleridir.
Akdeniz sahilinin tüm güney ve doğu kıyıları, Arap insanı ve kadını için temel alınması gereken bir alandır. Bu ülkeler, 20 yüzyılı aşmış, 21.yüzyıla aydınlık saçan insan hakları ve demokrasi konusunda mücadele eden bir Arap halkı bulunmaktadır; bu halkın yarısını Arap kadını oluşturuyor. Kadın türban tartışması gibi laiklik adı altında yıllarını yemeden, her kadının özgürce giyinip, toplumda erkekle eşit yerini almaktadır.
Arap kadını yaşamı ilgilendiren her santimetre karede yerini almıştır; bunu bilincinde sindirilmiş bir hak olarak da kazanmıştır. Kimse bir gece ansızın darbe yaparak bu hakkı elinden alacak güçte de değildir.
Arap kadınının eksiği yok mu ? Çoktur. Türk kadını Arap kadını ayrımına gitmeden yeryüzünün tüm kadınları hala ağır bir baskı altındadır. Kadın hakları bu açıdan ne ırki ne de ülkesel bir ayrımcılığı tutulamaz. Canan Arıtmanın anlamadığı da tas tamam budur.
Canan Arıtman, tarihsel kullanım süresi bitmiş, hastalıklı bir algının ideolojisine sözcülük etmiştir. Bilinçaltındaki Arap algısını kusmuştur. Bu algılar hiçbir zaman “yurtta barış” getiremez.
CHP içindeki gerçek sosyal demokratların, bu kirlilikten aklanmak için Araplar hakkında sergilenin ırkçı tutumlara karşı bir duruş sergilemeleri gereklidir. Bu aynı zamanda CHP’nin marjinal hallerden çıkışı için de gereklidir.
AKP’nin sivil diktatörlüğe yönelen çabalarına bu anlamda kimlerin çanak açtığını, CHP’nin aptal ırkçılarına bakarak belirlemek zor değildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)