HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

11 Kasım 2011 Cuma

ADIYAMAN 3. KOĞUŞU




Mihrac Ural – 11 Kasım 2011

Bu fotoğraf 13 Mart 1980’de Adıyaman cezaevi 3. Koğuşunda alındı.

Sürgünlerimin 11. Cezaeviydi. Niğde cezaevinden Adıyaman’a sürgün olmak, üniversiteden ilkokula düşürülmek gibidir; Türkiye devrimci hareketinin üniversitesi, önderlerinin kadro ve militanlarının zindanından siyasi tutuklusu olmayan bir çöle gitmek gibiydi. Zindan zindan beraber gezdirdiğim ve en sonunda yurtdışı sürgünlere kadar birlikte taşıdığım, evimin duvarlarını süsleyen kitaplar olmasa o cehennemde bir an bile yaşanmazdı.

Bir iki hafta önce facebokta gezinirken rastladım. Mustafa Gür’e. fotoğrafta sol kolumda ki ilk kişiyi buldum. Coşkuya selamlaştık mutlu oldum. Bir de Paris’ten beni arayan bir değerli dost. Tesadüfler bizi bir kez daha ilişkiye geçirmiş oldu. Adıyaman’da dördüncü bir siyasi yoktu. Onlar da kitapsızlıktan, çölde susuz kalmış insanlar gibi benden çok kitaplarımla ilgilenerek, hoş geldin dediler. Aynı koğuşta değildik ama o kesitte koğuşlar arası ziyaretler vardı ve bu benim tek tesellimdi.

Adıyaman, sıkıntılarımın yaman olduğu bir yerdi. Kısa sürede geniş bir adli tutuklu çevrem oluşmasına rağmen bu zindan bir kuru yaprak gibiydi. Sürgünün tüm duraklarında siyasi eğitim çalışmaları yaparak ülkenin o kesitte oluşan saflaşmasında adli tutuklulardan devrimciler yetiştiriyorduk, komünlerimiz bile adil tutuklu devrimci kümünü olarak şekilleniyordu. Sürgün aldığımızda geride bu güçleri zindanın dinamik siyasi çevresi olarak bırakıyorduk. Bu, bir direnme örgütü olarak bizim zindandaki başarılı siyasal çalışmalarımızın bir sonucuydu. Kaç örgüt bunu yaptı başardı bilemiyorum, ama Türkiye devrimci harekete bu kanalda birçok militan yetiştirdiğimizi belirtmekle yetineceğim.

Niğde cezaevi gibi bir yerden Adıyaman’a sürgün gitmek çok ağır bir suç işlemiş olmakla eş değirdi. Öyleydi de. Niğde cezaevi 1. Koğuş temsilcisiydim. Bu koğuşta daha çok Acilciler, Devrimci-Sol, PKK kalıyorduk; değerli dostum Ali Rıza Aydın pankart asarken patlayan bubi tuzağı nedeniyle, bir elini ve diğer elinin birçok parmağını kaybetmişti. Korsan gibiydi bileğine sardığı bir deri parçasının altına soktuğu kaşıkla yemek yerdi. Yoldaşının durumda aynı biçimde ağırdı. Rıza Aydın dostum o gün bu gün sürekli sohbetin derinliklerinde olduğum bir yoldaşım. Yazdığı siyasi, kültürel inanç yazılarının içerikleri bir yana, kapsamlı bilgisiyle basit kelimeleri dolandırmadan işleyişiyle yazdığı her yazıyı zevkle okur dururum. Rıza Devrimci Sol’dan gelmişti.

Her zindanda ortak komün kurduğumuz PKK kadro ve militanlarından Dr. Ali Küçük’le (O zamanlar sadece Dursun Ali Küçük), bir yol önce farkında olmadan, uzun uzun yazıştığımızı anladım. Birkaç gün önce onu facebookta yakaladım. O kesitte (1979) okuma tutkusu çok yüksek olan bir yoldaştı. Bir PKK’li olarak, okumu listesinin başına Marks’ın Kapital’inden başlayacak birini bulmak güçtü.

Niğde cezaevinde siyasi mastır yapma şansınız vardı. Siyaset doktoru olmanın kapıları bile açıktı. Her bir tutuklu ve hükümlünün kendi kütüphanesi vardı ortak olanlarda az değildi. Dışarıdan Niğde cezaevine koli koli kitap hediyeleri gelirdi. En ünlü koliler ise “İşçinin Sesi” çevresinden geliyordu. Pırıl pırıl baskılı, sıfır hatalı, ince kağıtlı kitaplar okuma yanı sıra, görsel iştahı da okuma yönünde kışkırtıyordu. O kesitin devrimci mücadelesi içinde olan biri için Niğde cennetti. Ama her şeye rağmen orası da bir zindandı. Tutuklu ve mahkumlar olarak taleplerimiz ve protestolarımız vardı; koğuş temsilcileri olarak Cumhur Başkanı Fahri Korutürk’e hitaben taleplerimizle protestomuzu dile getiren bir yazıyı kale alarak Cumhurbaşkanlığına göndermiştik. 1. Koğuşun temsilcisi olarak adım, 1. sırada yer alıyordu. Osmanlı aklı bu sıralamada ilk kişiyi diğerlerinin lideri mi saydı ne, protestomuza cevap olarak ilk sürgüne gönderilen kişi oldum. Adıyaman’a, 11. Sürgünüme böyle yola çıktım.

Bu dönemde (Aralık 1979), örgütümüz ağır bir darbe daha yemişti. Malum bir itirafçı ve sonra ortaya çıkardığımız ortağı MİT ajanı, yakamızı bırakmamış örgüte ağır darbeler vuruyordu. Önemli oranda da silahımız yakalandı. Bu döneme denk gelen protestomuz, Adıyaman’a sürgünümün nedeni oldu gibi.

Çöle atılmıştım. Ama doğrularımın arkasında her yerde dik durma çabasıyla siyasi çalışmalarıma burada da hız verdim. Adıyaman’da 3-4ay kaldım. Sıkıntılıydım. Zindan içinde zindanı orada yaşadım. Adli tutuklularında siyasi çaba için bir heyecan yoktu. Ülke her alanda siyasi kaynamalarla çalkalanırken Adıyaman bunun çok gerisindeydi. Tünel kazma önerisi ve ilk adımı başladığı an idareye ihbar da edilmiştik: tüm gözler üzerimdeydi.

Böylesi sıkıntılı bir güde, TRT’nin meşhur Amerikan filmleri dizisinden bir olan İnsanlar Yaşadıkça filmini üçüncü kattaki ranzamdan seyrederken, başımın döndüğünü hissettim. Baygınlık geçirdim, kendime geldiğimde yerdeydim. Hastaneye kaldırdılar. Hatırladığım o ünlü filimdeki Amerikan askerlerini disipline etmek için sürgün edildikleri yerde yedikleri dayak sahnesiydi. Gardiyanın jopunu disiplin cezasını çeken askerin midesine sokarcasına vuruş sahnesi benim sıkıntılarım üzerine bir krize dönüştü.

“Sakın ikrah etmeyin, ikrah ettiğiniz şeyde bir hayır vardır”, derler ya işte öyle bir şey. Adıyaman hastanesinde beyin tomografisinin çekilmesi gerektiği kararı verildi. Adana Numune hastanesine sevk edilmem kararlaştırıldı. Bu kaz Adana’ya gidecek ringi arabasının bulunması beklendi, aradan özgürlüğüme kavuşacağım firar edeceğim Adana ceza evine böylece gitmiş odum.

12. Sürgün durağım Adana zindanı. Bu zinan, özgürlüğe ilk adımı atağım duraktı. Ama bunun tadını hiç çıkaramadım. 31 Temmuz 1980’de firar ettim, kısa bir süre sonra, küçük bir balıkçı teknesine binerek denizden yurtdışına çıktım. Firar, her zaman özgürlük değildi. Bende de öyle oldu. Sürmekte olan yurtdışı sürgünlerim geniş alanda bir zindan, ülke özlemleriyle örülü acılarımın başlangıcı oldu; buna siz Almanya, Libya (1981), Fransa (1988) ve Suriye’de (1999-2000) yattığım zindanları ekleyin, gerisini anlamakta zorlanmayacaksınız…

10 Kasım 2011 Perşembe

243. DOSYA ( MIRO Tİİİ.. Vİİİ..)

243. DOSYA

Tüm dosyalar http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

MIRO Tİİİ.. Vİİİ..

Mihrac Ural’ın notu:

Mehmet Yavuz bu yazısında MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı Anlatıyor. Adamı ti…ye aldığı için kurguyu kendi üzerinden yaparak alayın dozunu derinleştirmek istemiş.

Kadere bak tartışmalar dönüp dolaşıp doğru bir raya oturmuş oldu. Üzerinde durmayacağım, önceki 242 dosyayla, on yıllardır örgütümüzle ilişkisi kesik itirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı teşhir ettik (bkz: http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ ) Bu dosyalarda yer alan her cümlenin yazılı belgesi, kanıtı ve el yazılı itirafı bulunmaktadır. İddiayla söylüyorum, bu ikili şebekeyi kendi el yazılı itirafları dışında hiçbir şeyle suçlamadık: Kendilerini nasıl tanımlaşmışlarsa öyle tanımladık. Bunun için ne analarının özelini ne bacılarının ne karılarının özeline girmeye tenezzül etmedik. Bizi ilgilendiren örgütsel siyasal olandı ve bunların bu merkezdeki konumlarıydı. Bunlara son olarak, MİT İstanbul Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’in anılarını aktardığı “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın tanığı” (bkz. S: 280-288) kitabında açıkça ifade ettiği ve direk İbrahim Yalçını işaret eden açıklamalarını ortaya koyarak bu işi Türkiye devrimci hareketi tarihinde ilk kez bu ölçüde mutlak bir şekilde bu MİT ajanını göstermiş olduk. Bu bilgileri bütün olarak ele aldığımız da 235 nolu dosyadaki özetle İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın Özel Harp Dairesi organizesi işler içinde fiili olarak dün de bu günde yer almaya devam ettiklerini ispatlamış olduk.

Örgütsel tarihimizin bu unsurlarla ilgili bundan daha fazlasını dile getirmenin bir anlamı yoktur. Örgütsel tarihimizin yazımı ise örgüt arşivinde yer alan binlerce belgenin, yazışmanın üyelerin özgeçmişleri ve zindanlar dahil her alandan düzenli olarak verdikleri raporlarının, sosyalist devletlerle, dünya devrimci ve komünist hareketleriyle yapılan resmi yazışmalarda, Filistin direnme örgütleriyle resmi yazışmalarda yer alan ıslak mühürlü belgelerin ışığında yazılacağını tekrar ediyorum. Onurlu bir direnme tarihi olan bu örgüte emek vermiş tüm yoldaşlar, en üst kadro ve en sıradan sempatizana kadar tümü bu yapının şerefle taşınacak değerlerini üretenlerdir. Bu örgütün tüm hataları ise bana aittir. Bu örgütün başında 1977’den bu yana, siyasi açıdan satır satır her yazılanan, mali açıdan kuruş kuruş her harcamanın sicilleriyle hesabını olduğunu ve bunun, tek yetkili merci olan ikinci kongre sunulacağını belirttim: tekrar etmeyeceğim. Kurallar, tüzük, program 1. Kongrenin onayladığı verilerle yerli yerine getirilerek yeni ne ise oraya ulaşılacaktır. Gerisi sadece bu direnme tarihini ve bunu emek vermiş olan kahraman insanları karalamaktan ibarettir.

İtirafçı Engi Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın yaptığı da sadece budur. Bu tarihi karalamak insanları karalamak, MİT’e hizmetini sürdürmektir.

Bu çirkinlik kimsenin bir işine yaramadı. Herkesin bildiği gerçekleri bir katkı sağlamadı. Sonunda her cümlesi suratlarına patlayan bir şamara dönüştü.

Bunu anlamak için bu ikili şebeke ve çevrelerinin tüm yazılarını toplayın, ülkemiz, bölgemiz ve teorinin gerekleriyle ilgili bir tek satır yazıp yazmadıklarına bir göz atın. Kocaman bir hiçlikle yüz yüze kalacaksınız. Buradan anlaşılıyor ki, ikili şebekenin işi karalamadan ibarettir.

Bu şaşkınlık, Mihrac Ural’la ilgili her şeyi düşman ilan etmeye kadar uzanmıştır. Onurlu devrimci kişiliğiyle örnek olan Mehmet Yavuz’a saldırının da tek nedeni budur. Bunun için M. Yavuz onları ti…ye almaktan başka bir seçeneği gerekli görmemektedir. Bunun da ötesi, Mihrac Ural düşmanlığının kör ettiği gözler, Suriye’ye karşı NATO ya da BM askeri kuvvetlerinin müdahalesini talep etmeye kadar ( kim dinliyorsa) uzanmıştır. Bu da ülkemiz Siyonist solunun komedisi olarak tarihe girmiştir.

Bir kez daha buradan THKP-C (Acilciler) örgütüne emek vermiş tüm yoldaşlara sesleniyorum. Yazılanları ve devam eden tartışmaları ciddiyetle izleyin. Bu tartışmalara katılıp katılmamanız üzerinde hiçbir şey söylemeyeceğim. Ama, 1. Kongrenin verdiği sorumlulukla bu tarihi direnme örgütü Acilcilere yönelik her karalamaya karşı duracağıma, hiçbir yoldaşımın haksızlığa uğramasına müsaade etmeyeceğimi biliniz. Böyle olduğumu da bu örgütü bilen herkes hakkıyla bilmektedir. Örgüte ait olumlu ve olumsuz her şeyin tartışılacağı yer örgütün en üst kurulu kongredir diye tekrar edeceğim. Bunu söylerken tüm olumsuzlukların tek sorumlusu olarak kendimi ortaya koyduğumu ifade ediyorum. 30 yıl sonra örgütümüze karşı bu kin deryasıyla saldıranların sorumsuz oldukları açıktır. Daha da ötesi bu saldırıları birer görevli olarak yaptıkları da oldukça açıktır. Bu ikili şebekeye kan verdiği sanısında olan aptalları ise baştan itibaren muhatap almadım, haklı olduğum bir kez daha ortaya çıktı; sahibinin sesi olan, aptal, ölü konuşturucu, joker, boyacı, kılçık gibileri elimin tersiyle itmemem yetmiştir.

Bu tartışmaların akıllara ziyan yanı, kendi el yazılarıyla itirafçı ve MİT ajanı olduğunu açıklamalarına rağmen, bu ikili şebekenin ortaya koyduğu ısrardır. Bunun da hesabı olduğunu bir kez daha deklare ederim.

Bir süredir, devrimci hareket kapsamında çirkin suratlarını bilmeyen kimsenin kalmadığı bu ikili şebekeyi bundan sonra tiye alan yazılarla kara mizaha meze yapmanın normal olduğuna karar verdik. Siyasi bir yazım düzeyleri olmadığı için bu yeterli gördük. Buyurun Mehmet Yavuz’un ti…lerini, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı anlattığı yazısını birlikte okuyalım…

MIRO Tİİİ.. Vİİİ..

Mehmet Yavuz

10 Kasım 2011

Alman Fransız ortak yapımı olan iftiralar vadisinde tarih, ne de güzel gerisin geri gidiyor..

İlim irfan sahibi olmasa da vicdan sahibi olan herkesin bu senaryolara gülüp geçtiğini biliyorum. Çünkü; yazılanlar üst üste konulduğunda iki yüzlülüğün, riyanın, iftiranın sırıttığını hemen görüyorlar...

Lakin mahla kullanmayı marifet bellemiş bir elma şekeri, yalan korosuna mızıka çalarak katılmaya devam ediyordu.. Bu tipin gerçek kimliğine dönmesini sağladım. Ancak bunu itiraf ettirince artık ben yokum deyip yalan korosundan ayrılma sinyali verdi.

Malumunuz 2006 yılında DYP üyesi oldum.. Bu üyeliğin hangi şartlarda gerçekleştiğini de açıkladım. Daha önce ismen bildiğim bir çok siyasi lider gibi Mehmet Ağar'ı da siyasi parti genel başkanı olduğu dönemde nasıl tanıdığımı anlattım..

Bu nedenle atılan çamurlar üzerine MIRO masalı uydurukçularını tiye alan bir yazı yazdım.

Ama MIRO'cular bu yazıdaki istihzayı bile anlamayıp koro halinde iftiraya devam ettiler.

İşte bundan sonrası MIRO masalı seven ve üreten itirafçı iftiracılar içindir..

Mehmet Ağar'la samimiyetim ilerleyince ''emniyet kuvvetlerimize yardımcı olmak maksadıyla aşağıdaki olayları çözmeleri bakımından polise yardımcı oldum.''

Nasıl mı ?

Anlatayım müsadenizle...

Henüz Acilcilerin lider ve eylem kadrosunu, yapacağı eylemleri kimse bilmiyor. Çünkü 1977'ye daha çok var..

Yani, vereceğim bilgiler bu nedenle çok önemli.

Kendisine Harbiye'deki AKBANK'ın kimler tarafından ne zaman soyulacağını, soygun sonrası para ve silahların nerede saklanacağını ayrıntılı olarak emniyet kuvvetlerine yardımcı olmak maksadıyla söyledim.

Bu bilgileri alan Mehmet Ağar, özel hattan hemen MİT bölge başkanı Osman Nuri Gündeş'i arayıp benden aldığı bilgileri aktardı. Soygunun yapılmasına göz yumulmasını ama ardından hemen suçüstü yapılmasını emretti.

Osman Nuri Gündeş ise cevaben;

'' endişe edilmemesini, eylem kadrosuna bir elemanlarını yerleştirdiklerini, eylemcilerin hareketlerini anlık olarak haber aldıklarını, soygun sonrası kendi elemanları da dahil herkesin hemen yakalanacağını '' iletti.

Bu bilgi Mehmet Ağar'ın yüzünü güldürdü. '' Bak, nasıl çalışıyoruz '' der gibi bir bakış attı bana.

Sonucu merakla beklemeye başladım.

Her şey ifade edildiği gibi oldu..

Başka bir gün; 1976 yılında Yeşilköy baskınını gerçekleştirecek Filistinli iki gerillanın Sagmalcılar cezaevinden kaçacakları bilgisini verdim.

Mehmet Ağar, bu bilgiyi de hemen Osman Nuri Gündeş'e iletti. Aldığı yanıt ilkine benziyordu:

''-Merak buyurmayınız, cezaevinde elemanımız mevcut, gelişmelerden anlık olarak haberdarız... Devletimizin Filistin davasına olan ilgisi nedeniyle sorun olmadan Filistinlilerin firarı görmezden gelinecek ancak başkalarının firarına izin verilmeyecektir.. ''

Öyle de oldu...

Başka bir gün Mehmet Ağar'a, Suriye'ye kaçan eski arkadaşların Bassit'de bir eğitim kampı kurduklarını, bu kampta çok sayıda militanı eğittiklerini, yakında bir kongre toplayacaklarını söyledim.

Mehmet Ağar, bu bilgiyi de dönemin MİT başkanıyla paylaştı.

Aldığı yanıt yine aynıydı:

''-Endişelenmeyin sayın başkanım, Suriye'deki kampta üç ayrı elemanımız mevcuttur. Bu kampa gidip gelenleri, Türkiye'deki bağlantılarını anlık olarak rapor alıyoruz. Tehlike arzedecekleri derdest edip yakalıyoruz. ''

Baktım ki; hangi bilgiyi versem, MİT benden bir adım önde..

Elemanlar çok sıkı çalışıyor.

Bilgi vermeyi kestim.

9 Kasım 2011 Çarşamba

SÜPER GÜÇLERİN BÖLGE ALGISI

Mihrac Ural – 9 Kasım 2011

Bu tez yeni.

Amerika batıyla birlikte okyanus ötesi süper güç olarak tanımlanabilir. Rusya Çin ve Hindistan ise karaların süper gücü.

Bu iki gücün yüz yüze geldiği, dolaysıyla çatışmalarının en doruğa yükseldiği yer Suriye oldu. Himalaya dağlarının oluşumu gibi, yer kabuğunun iki farklı parçası burada çatıştı Everest tepesi böylece oluştu; halada yükseldiği belirtiliyor. Büyük güçlerin düello alanı, kubbelerin kilit taşı Suriye üzerinde gerginliklerini tırmandırmaya devam ediyor.

Rusya, Çin, Hindistan Ak denize gidişte, sıcak sulara kavuşmak için yürüyüşlerinde, Pakistan, İran, Irak Suriye ve Lübnan güzergahını bir biçimde etkinlik alanı olarak kazanmaya çalışıyor. Karaların süper güçleri bu hattı mümkün olan en sorunsuz hat olanak nüfus alanları içinde tutmak istiyor.

Okyanus ötesi güçler ise, Ak denizi tekellerinde tutmak, enerji yollarını güvenceye alıp denetlemek için aynı hat üzerinde ölümüne bir mücadele yürütüyor. Ak deniz, Lübnan, Suriye, Irak, İran ve Kafkaslar güzergahının denetlenmesi için yakıp yıkmadıkları, katletmedikleri, işgal etmedikleri yer kalmadı. 11 Eylül gerekçesiyle Afganistan (7 Ekim 2001), Kimyasal silah tehdidi adı altında tarihin en büyük yalanıyla Irak yakılıp yıkıldı (20 Mart 2003) milyonlarca insan öldü, devletler, ordular kamu kurum ve kuruluşları yerle bir edildi. Bu sürecin ayrılmaz bir halkası olarak Arap baharı, Arap halkının 21. Yüzyıla armağan etmeye çalıştığı özgürlük ve demokrasi uğruna ayaklanışının önü kesildi. Bahar son bahara dönüştürüldü; Kuzey Afrika’nın işi de Libya’nın yerle bir edilmesiyle birlikte noktalamış oldu (18 Mart 2011 – 31 Ekim 2011).

İki dev gücün oluşturduğu çatışma aynı zamanda bir algıdır ve bu algının bitip tükenmez medya savaşları,tezleri iddiaları olması da normaldir.

Bu algının alt kollarında, İran’ın “bölgesel güç olması, nükleer güce erişmesi ve karşısında oluşan Şii hilali tehlikesinin engellenmesi” tezleri yer alır. Diğer taraftan “Suriye yönetiminin protestolara ateş açtığı insan hakları ihlali yaptığı, devrilmesi gerektiği“ iddiaları da medya savaşının önemli bir gerekçesi haline gelir.

En yenisi ise çok ilginç; ilk kez ben mi yazıyorum bilemem, ama aktarayım Suudi Arabistan’ın strateji uzmanları aynen şunu söylüyor; “Sünnilerin tarihi iki başkenti, Emevilerin Şam, Abbasilerin Bağdat’ı Alevilerin hükmü altında kalmaya devam edemez ” Medya savaşının bu yeni jargonu sanki son barışçıl araçların salvosu gibi bölgede yankılandığından söz etmek abartılı olmayacaktır. Aslı astarı olmayan bu iddialar gerçek anlamda bir Pazar bir nüfus alanları savaşı olduğu ise çok açıktır. Ne Suriye’de bir Alevi yönetimi var ne de Irak’ta; var olan iktidarların tasnifi Amerika-İsrail çıkarlarına göre bir tasniften ibarettir. Irak’ta Amerika’nın isteği dışında bir iktidardan söz etmek ise ciddiye alınacak bir iddia olamaz.

Bu düellolar arasında ilginç bir söylem daha medya tekerlemeleri arasına girdi. O da “Amerika’nın hızla Sünnileşiyor

Bu iddia kendine akil yazarlar, stretejistler arasında da hızla yer bulmaya başladı. İddia şuna dayanıyor; “ bu bölgeler Sünni İslam’ın yoğun olarak yaşadığı bölgelerdi. Burada yeni bir din, yeni bir algı gelip tarihsel kökleri olan bu varoluşla mücadele edemez. Ilımlı İslam söylemiyle örgütlenmek, kendi çıkarlarını korumanın en akıllı yoludur. Bu nedenle Libya’nın şeriat düzenine girmesi, Tunus’un Gannuşi ile şeriatı ilan etmesi, mısırda Müslüman Kardeşlerle dirsek teması başarıyla yürüyor. Eksik halka Suriye. Böylece, Sünni Türkiye, Sünni Suudi ve Körfez emirlikleriyle birleşen Sünni Mısır ve Sünni Kuzey Afrika, Suriye’nin düşmesiyle birlikte halka tam anlamıyla kapanmış olur. Rus, Çin ve Hindistan’ın 21. Yy boyunca Ak denize ulaşma olanakları da tam anlamıyla kapatılmış olur “

Bu tez, esasında bölgemiz açısından önemle irdelenmesi gereken bir tezdir. Bu tezin ısrarla uygulamaya konulmak istendiğini gösteren vereler de az değildir. Suriye, diğer tezlerde olduğu gibi burada da hedef ülkedir.

Batılı güçler, Ortadoğu, Lübnan, Suriye, Irak ve İran’la devam eden, Pakistan ve Hindistan’a uzanan bu hattın, sükunet içinde olması istenmemektedir. Çünkü istenilen ölçekte denetim altında değildir. Bu bölgede ülkeler ve halklar ulusal çıkarları yönünde nispeten bağımsız kararlar alabilme eğilimi göstermektedir. Bu, olayların hızla farklı bir boyut alabileceği bölgemiz için istenilen bir durum değildir. Bu durum Ruslar, Çinliler Hintliler için bir avantaj olmasına karşı Batılılar için değildir. Özellikle Fransa, 1990’dan itibaren bölgedeki tüm etkinliğini kaybetmiş bir Batılı ülke olarak bu alanlara dönmek için akıl almaz senaryolar peşinde olduğu görülmektedir; Suriye konusunda yaptıkları, basında günü birlik yankılanıp duruyor.

Bu çabalar aynı zamanda, Rusya, Çin ve Hindistan’ının Orta-doğuda yükselen prestijlerinin bir yerde tıkanması istenmektedir. Suriye aleyhine alınacak BM Güvenlik Konseyi yaptırım kararlarını veto eden Rus ve Çin yanı sıra olumlu tutumlarıyla Hindistan bölge halkları nezdinde güvenilecek bir dost, batılıların pervasız saldırı karşısında bir korunma gücü olarak önemli bir imaj bırakmış bulunmaktadırlar. Suriye ‘de milyonlarca kişi, bu ülkelerin bayraklarıyla meydanları teşekkür için doldurdu.

Batılı güçler, Suriye halkasının kırılması halinde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ılımlı İslam’ı (!) söz konusu Rus, Çin, Hint kara gücünün sıcak denizlere ulaşmasının önünü de kesecek en önemli faktör olacağını hesap etmektedirler. Bu amaçla da durmadan “Fars (İran) yayılmacılığı” heyulasıyla “Şii Hilali” korkularıyla, bölgenin çoğunluğunu oluşturan ve tarihleri boyunca direnmeyi temsil eden halklar ürkütülmeye çalışılmaktadır; Bölge tarihinin tüm anti-sömürgeci, anti- emperyalist ve anti- Siyonist mücadelenin önderliğini Sünni mezhebinden halk yığınlarının çektiği tarihi bir gerçektir.

Suriye bir kilit taşıdır. Bu taş sökülmeden bu kubbe çökmez. Ucu açık bir savaş kaygısı olmasa, savaşın sadece belli bir ülke sınırları içinde kalacağına kanaat getirilse bir an durmadan, BM kararlarını beklemeden vurulacak bir askeri hedef olduğu ilan edilerek vurulurdu. Bunun için, ABD Suriye’ye on yıllardır baskı yapmaktadır; özellikle Irak savaşı öncesi Colin Powell’in açıkça tehdit ederek dayattığı şartlara uyması için yaptığı uyarılar, artık basının yakında bildiği gerçekler haline geldi. Suriye bu dayatmaları ret ettikçe Birbiri arkası gelen baskılara maruz kaldı; Lübnan’dan çıkarılması, refik hariri cinayetiyle suçlanması, Gazze savaşında tehdit edilmesi ve sonunda yaratıcı anarşinin kurbanı olarak bu gün başına gelenler bu sürecin bir halkası olarak ortaya çıktı.

Batılı ülkelerin baskıları sonuç almayınca, Suriye Arap Baharı süreciyle birlikte, eli kanlı şebekelerin estirdikleri terörle teslim alınmak istendi. Haklı halk talepleri, kapsamlı bir rejim değişikliği anlamına gelen Reform Paketinin Resmi Gazetede de ilan edilerek, yürürlüğe geçmesine rağmen, Suriye yönetimi gelişmeleri durduramadı. Artık haklı talepler, Arap baharının diğer ülkelerde son bahara dönüştürülmesi gibi, komplonun bir aracı haline geldi. Her şeyi ret eden muhalefet dış güçlerin ülkelerine askeri operasyon dahil her yolun denenmesini ister oldu. Kendini toparlayamamış, siyasi bir ortak program oluşturamamış muhalefetin bu inkarcı tutumu, bölgeyi ateş çemberine atacak bir girişim olarak dış güçlerin komplolarına araç olmaya başladığı gösterir oldu.

Suriye bir kez daha tarihinin önemli dönemeçlerinden biriyle yüz yüze kalmış oldu. Bu dayatmaların tarihi bir ölçüye kadar Suriye’nin siyasi tarihi olarak da bilinir. Aynı komplolar, 1975 Lübnan iç savaşıyla, 1980 Müslüman kardeşler Örgütü şebekesiyle, 1982 İsrail’in Lübnan’a açtığı istila savaşıyla ve son olarak 15 Mart 2011’de başlayan olaylarla dayatıldı. Bu sonuncusun da dünya şer güçleri bir araya geldi ve mali, askeri ve medya etkinlikleriyle boy gösterdiler.

Suriye yönetimi beğenip beğenmemek ayrı bir konu. Ancak bölgeyi ucu açık bir savaşa sürükleyecek dış güçlerin bin bir isim atında askeri savaşlarını kışkırtacak, Amerika, Fransa, İsrail ya da NATO güçlerinin yıkım savaşlarına yol açacak her girişim, gerçekte özgün bir Suriye sorunu olarak ele alınamayacağı açıktır. İki dev güç topluluğunun bölgemizde girişeceği böylesi bir çatışmada hiçbir halk, hiçbir ülke karlı çıkmayacaktır. Bu sadece bir ölüm denklemidir; kazananı olmayan bir yıkımdır.

Bu yıkıma karşı çıkmak hiçbir biçimde eskinin devamı anlamına gelmeyecektir. Bu anlamda, Suriye eskisi gibi olmayacaktır demek yanlış değildir. Bu kesin.

Bu satırları yazarken, Arapların ünlü Ressamlarından dostum Ahmet Mualla, TV’de canlı yayında sorulara cevap veriyordu. Son soru, Suriye’nin durumuyla ilgiliydi. Şu cevabı verdi “dün güvenlik içinde yaşıyorduk ve bundan mutluyduk ama bu gün bizi hızla çatışmaya. kaosa sürüklediler. Bu durumda eskiyi getirebilir miyiz? Hayır, peki daha iyi bir gelecek kurabilir miyiz? Evet, barışla, diyalogla, dayanışmayla sevgiyle bunu başarabiliriz” dedi. Olay bu, Diyalogun önünü kesmek isteyen Amerika ve şürekası Arap Birliğinin barış girişimini bile baltalamak için, çıkarılan genel affı işlevsiz kılmak için çılgınca uğraşıyor müdahale ediyor yolları kesiyor. Suriye olaylarını özeti de budur. Bununla eski sistemi savunmak değil değiştirilmesi gerektiğini, değiştirilmesi için en önemli yasal düzenlemelerin yapıldığını, bundan sonrası ise halkın bu kazanımlarla kendi deneyleri ve birikimleriyle geleceği barış içinde, diyalogla sevgiyle kurulması gerektiğine işaret etmek istiyorum. Önü kesilen de tas tama budur.

Bu nedenle Arap Baharı denilen olay, Mısır ve Tunus’ta çiçek açmadan, Libya’da tomurcuklar patlamadan, Bahreyn’de nefes almadan sonbahara dönüştü. Suudi Arabistan’a, Körfez Emirliklerine ise hiçbir biçimde ulaşmadı ulaşması engellendi. Konu ne halkın özgürlük ve demokrasi talebi ne de bölgenin çıkarları; konu İsrail’in güvenliği, Okyanus ötesi güçlerin enerji kaynakları üzerindeki hükmün güvencesidir. Bu kavganın derinliklerinde süper güçlerin, nüfus alanları mücadelesi yer alıyor; ne Şiilik ne de Sünnilikle alakalı zerre kadar bir dayanağı yoktur. İnançlı insanların aldatmak için kullanılan mezhep ve din söylemleri ise, çıkar kavgasına kitle tabanı oluşturmaktan başka bir anlamı yoktur.

Bu açında Erdoğa’nın kulağına üflenen “bölgenin Yeni Nasır’ı” rolü ya da ardından gelen “bölgenin Sünni liderliği” doğuşuyla iflası bir olmuştur. Mısır’ın kararsızlık içinde kıvrandığı bir yerde ise, bölge üzerinde ister Arap ulusalcılığı adı altında ister El Ezher şemsiyesi altında Sünni liderliğinin edimsel bir yanı olmayacaktır. Ancak alt tezler bitip tükenmez biçimde üremeye, bölge gerginlikleri de bu tezlerin salvo atışları altında çok daha büyük çatışmalara zemin olmaya devam edecektir.

Bu tezler, birçok alt teze bölünüp piyasada medya savaşının füze rampası olarak işlev görüyor. Gerçek savaşlar da her zaman böylesi rampaların atışlarıyla başladığını söyleyeceğim. Carl Von Clausewitz ne diyordu “Savaş, siyasetin başka araçlarla devamından başka bir şey değildir

TARİH EMEKLEYEREK SIÇRAR

Hasip Yiğitoğlu - 4 Ekim 2011

Serbest piyasa ekonomi savunucuları “Tarih emeklemez,sıçrar” tezleri üzerine fazla nefes tüketiyorlar bu günlerde.Kavram fetişizmi yaparak karmaşa yaratmak istiyorlar.
Anti küresel kapitalizm karşıtı tepkilerin emekleyerek ve gün geçtikçe insanlığı sarmalayarak boyutlanması üzerine endişeleri artmış gibi.Sosyalizm telaşı sarmış galiba.
Bireyin ruhu ve özgürlüğü,teknolojik devrim,bileşim teknolojisi,sınıfların buharlaşması,demokratik devlet gibi kavramları sanki kapitalistlerin,burjuva sınıfının nimeti vahi gücü gibi bir algı üretmeye çalışmaktadırlar.Fetişizm yaparak yeni bir jargon geliştirme çabaları dikkatleri çekmektedir.
Küreselliği tekleyerek evrimi yadsıyan bir anlayışla bu kavramlara sarılmaktadırlar.Halbuki,bahse konu bu kavramalar kapitalizmim tekelleştirme zihniyetinin aksine,diyalektik evrim süreci dinamikleriyle birlikte gelişerek bir beklentiye dönüşmüşlerdir.Bilimsel bir veri olarak diyalektik bir duruşa tekabül eden yabancılaşan bilginin çatışmasından başka bir şey değildir.
Bu tezin bir başka manası da,insanlığın devinim yasası inkarıdır.empoze edilmek istenen bu algı,bireyi toplumsallıktan kopartarak ,maddi bireyselliğe teşvik demektir.
Tarihsel öngörüyü reddeden bir zihin olarak,insanlara her istediğiniz fırsat,”etiğe ve insafa bakmadan” serbest piyasa ekonomik sistemi içinde mevcut,yeter ki isteyiniz demek isteniyor.Örnek olarak ta hep Bill Gates verilmektedir.İnsanlara Bill Gates olabilirsiniz,cilalı umutların halüsinasyonuyla emperyal sistemin devamı sağlanmak isteniyor.
Sanki Bill Gates Tarihin devinim yasasından bağımsız,toplumsal süreçlerin dışında tarihin birden bire sıçramalı bir şekilde ortaya çıkarttığı alın yazısı,kader gibi bir durumun sonucu olarak lanse edilmektedir.Bu durumdan anlaşılacağı gibi,Diyalektik sürecin dinamikleri yok sayılarak Evrenin var oluş yasası inkar edilerek,dogmatik Tevrat çı bir zihin karışıklığı manipülasyonu yapılmaktadır.Sanki Bill Gates,eskilikten bağımsız ,birikimlerden soyut Vahimsi güçlere dayandırılarak tanıtılmaktadır.
Yazımın başlarında belirttiğim gibi tekelci algılı bu zihniyet, insansallık değerleri olan dayanışma ve paylaşım yerine,bireysel kurtuluş sendrom algılı bir zihniyeti ikame etme çabasındadır.
Bundandır,paylaşım, fırsat eşitliği ve adalet değerli toplumsal algı yerine insafsızlık,adaletsizlik,ötekicilik,inkarcılık toplumsal bir algıya dönüşmüştür.
Bu algı savaşların,işgallerin,sömürünün malzemesi olarak karşımıza çıkartılmıştır maalesef.
Bir veri olarak,elektroniği bir tarafa bırakın,henüz elektrikle tanışamamış toplumlarda Bill Gates ler çıkar mı,bir düşünün.Bir ekmek dilimi için savaşan birbirini öldüren insanlar için Bill Gates olmak,rüyalara bile aykırı olur..
Biliyorum bir kısmınızın olur mu diyeceği kişisel bir temenni olarak,Keşke ve umardım ki dünyada açlık ve savaşlar yerine Bill Geyts olmasaydı diyorum.Hiç merak etmeğin tarih emekleyerek te olsa bir yerine binlerce Bill Geyts üretecek zaten.Ancak tarihin akışına şapka çıkartmaktan başka yapılabilecek bir şey yok.O halde yapılması gereken,diyalektik duruşumuzla umutları avuçlamak için,tarihin değiştirici sürecine bilimsel akıl niteliklerimizle katılmak olmalıdır.
Bu durumu KARL MARKS şöyle ifade eder.
İnsanın bilinci varlığını değil, tam tersine toplumsal varlığı bilincini belirler. Düşünce ve bilinç insan beyninin ürünleridir, insanın kendisi de bir doğa ürünüdür, çevresi içinde ve çevresi ile birlikte gelişir; insan toplumu da kültürü ile birlikte bir doğa parçasıdır; insan tarihi de neden-etki bağlantısı içinde ve eytişimsel bir biçimde gelişir. Evren olmuş bitmiş bir şey değil, ilerleyen bir süreçtir. insan düşüncesindeki genel devinim yasası -bu devinim özdeğin varoluş biçimidir.

4 Kasım 2011 Cuma

Türkiye’nin hesapları Şam’dan döndü

http://www.facebook.com/photo.php?fbid=271763502861928&set=a.186000581438221.37079.185993474772265&type=1&theater

ÖZGÜR POLİTİKA GAZETESİ (3 Kasım 2011):

Esad yönetiminin diyaloga hazır olduğunu açıklamasından sonra Türkiye, kanatları altına aldığı Suriye muhaliflerine ‘uçuşa yasak bölge’ için ABD’den destek aldığını duyurdu.

Şam yönetiminin Arap Birliği’nin Suriye’de aylardır devam eden bunalımın sona ermesi için önerdiği anlaşmayı kabul etmesi Türkiye’yi rahatsız etti. Türkiye yönetimi, muhaliflere ‘uçuşa yasak bölge’ için ABD’den destek aldıkları mesajını gönderdi. Suriye yönetimi de muhalif gruplara açıktan siyasi ve askeri destek veren Türkiye’yi ‘teröre destek’ verdiğini duyurdu.
Suriye’de aylardır devam eden rejim karşıtı gösteriler sonucunda binlerce kişi yaşamını yitirdi. 7 aydır devam eden bunalımda ne Şam yönetimi hakimiyeti sağlayabildi ne de muhalifler Tunus, Mısır ve Libya’daki gibi başarılı olabildi. Muhalifler rejimin devrilmesi için dışarıdan yardım istedi. Arap Birliği de Ekim ayının ortalarında Suriye yönetimine bir anlaşma sundu ve kabul etmemesi halinde sonuçlarına katlanacağını da ilave etti. İlk başta anlaşmayı reddeden Şam yönetimi, Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi’nin linç edilmesinden sonra uluslararası baskının giderek ağırlaşması sonucu Arap Birliği’nin önerisini kabul ettiğini duyurdu. Buna göre, gösterilerin başladığı günden bu yana tutuklananların serbest bırakılacak devlet güçlerinin sokaklardan çekilip kışlalarına dönecek, yönetim ile muhalifler arasında diyalog başlatılacak ve bu sürecin Arap Birliği’nin kuracağı bir komite tarafından izlenecek.

Türkiye’nin mesajı

Şam yönetiminin Arap Birliği’nin teklifini kabul etmesi Türkiye’nin himayesindeki muhaliflerin de aklını karıştırdı. ‘Ulusal Konsey’i oluşturan grupların bir bölümü her ne kadar gecikmiş bir karar olsa da Esad yönetimiyle diyalog tarafında olurken bir kesim de Esad yönetimiyle konuşacak olanları şimdiden ‘hain’ olarak ilan etti.
Suriyeli muhalifleri kullanmaya çalışan Türkiye ise, İngiliz Financial Times aracığıyla muhaliflere mesaj gönderdi. Muhaliflerin talebi olan ‘uçuşa yasak bölge’ için destek arayışında olan Türkiye, Suriye için Libya örneğinden hareket etmek istediğini açıkladı. Financial Times gazetesinin haberine göre, Türk Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu, Suriye hava sahasını uçuşa yasak bölge hale getirilmesinde ABD’den destek aldıklarını söyleyerek “Suriye’de Libya’dakine benzer uçuşa yasak bölge uygulamasına gerek kalmadan sorunun çözülmesini umduklarını, ancak insani kaygıların da önemli olduğunu” söylediğini aktardı. Davutoğlu, Suriye’ye müdahale edilmesiyle yeni Afganistanların yaşanmayacağını da ileri sürmesi dikkat çekti.

Şam: Türkiye muhalifleri destekliyor

Türkiye’nin bu mesajından sonra Suriye Ulusal Konseyi Yürütme Bürosu tarafından yapılan açıklamada Arap Birliği’nin planını kabul eden Esad’ın ‘halkı oyalamaya’ çalıştığı ileri sürüldü. Arap Birliği’ne çağrıda bulunduğu açıklamada Ekim ayında açıkladıkları taleplerin halen geçerli olduğunu savunan muhalifler, Suriye’nin Arap Birliği üyeliğinin dondurulmasını, Suriye’nin temsilcisi olarak kendilerinin tanınmasını ve uluslararası korunmayı istediklerini tekrarladı.
Türkiye’nin açıklamasından sonra muhaliflerin yönetimle görüşmeye soğuk bakması üzerine Şam yönetimi Türkiye’yi hedef alan sert bir açıklama yaptı. Türkiye’yi ‘terör’e destek vermekle itham eden Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, ülkede meydana gelen olaylarla ilgili kimi ülkelerin olaylara tek taraflı baktığını ifade ederek, bu sebeple dürüstlüklerini yitirdiklerini söyledi.

Türkiye’den siyasi ve askeri destek alan muhaliflerin ülkesinde ‘terör’ eylemleri yaptığını söyleyen Miktad, “Biz Suudi Arabistan hükümeti veya Ürdün hükümeti, Lübnan veya Türkiye hükümeti terör gruplarını finanse ettiğini söylemek istemiyoruz. Ancak, terör finansmanının bu ülkelerden gayri resmi kaynaklardan geldiğine inanıyoruz. Bu uluslararası kanunlarda teröre destek anlamına geliyor. Onlar maddi desteği Suriyelilerin öldürülmesi için gönderiyorlar” dedi.

ŞAM

SURİYE BARIŞI VE SAHİBİNİN SESİ MUHALEFET

Mikdat Abuzer
3 Kasım 2011

Öncelikle, kent mitinglerinin bu günkü halkasında Tartus mitinginden söz edeceğim; bir sahil kenti olan Tartus, Ak denizin tarihi ipek yolunun başlangıç noktalarından biridir. Suriye’nin aydın potansiyeli en yoğun olan kentidir. Lazkiye’nin bir ilçesiydi. Yakın zamanda il olarak yeniden yapılandırıldı ve büyük limanıyla hızla gelişti. İşet bu kent bu gün yeri göğü inleten haykırışlarıyla, ülkesine, reformlarla elde ettiği kazanımlara, halkçı yönetimine, liderine sahip çıkıyor. Dış müdahaleler geçit vermeyeceğini ilan ediyor. Vatan hani eli kanlı şebekeleri protesto ediyor. Tartus esasında haftalık gösterilerle yüz binleri meydanlara sürekli taşıyan bir kent.

Bu günde öyle oldu. Sahil otoyolunu boydan boya yüz binlerce insan doldurdu. İnsan selinin meydanlara ve yollara sığmayan yoğunluğu ve coşkunun doruk yaptığı bu mitingde Suriye halkı, yönetiminin, liderinin ve reformların arkasında durduğunu haykırdı. 3 Kasım 2011 Perşembe sabahıyla birlikte başlayan ve şu saatlerde devam eden (13:00) miting, Arap Birliği barış girişiminin ardından gelmesi oldukça anlamlıdır.

Tartus mitingiyle Suriye 15. Büyük mitingini yapmış oldu. Kimisi 2.5 milyonu, kimisi yüz binleri aşan mitingler, bu ülkede halkın son sözünün tekrarı gibidir. Gerçek çoğunluk, gerçek kitleler, halk meydanları dolduran katılımıyla kendini ifade etmiştir. Dünya şer güçlerinin elini kolunu bağlayanda budur. Son gelişmeleri bunun ışığında okumak gerek…

ARAP BİRLİĞİ BARIŞ GİRİŞİMİ

Arap Birliği Barış planını Suriye dün (2 Kasım 2011) itibarıyla onaylayıp yükümlülüklerini yerine getirmeye başladı. Olayın medyatik yanından bakınca akla ilk gelen çatışan iki tarafın birbiri üzerine zafer kazanamaması sonucu, taraflar barıştırmak üzere ara bulucu girişiminin olduğu ve sonuçta barış planının taraflarca onaylanmasının gündeme geldi izlenimi edinilir.

Gerçeğin bununla uzak yakın bir yanı bulunmuyor. Olay, bölgemiz üzerinde on yıllardır süren oyunun bir parçası olarak yaşadığı gelişmelerin bili bir kesitini yansıtıyor. Bir tarafta Amerika öncülüğünde batılı ülkeler ve özellikle Fransa, İsrail ve yandaşı olan Arap ülkeleri ve bunlara yamanan Türkiye’nin Erdoğan yönetiminden oluşun saf. Diğer yandan Suriye, İran, direnme güçleriyle Lübnan, Filistin direnme örgütleri ve bölge diğer direnme güçlerinin oluşturduğu saf. Bu iki saf arasında on yıllardır süren ciddi bir çatışma bulunmaktadır. Bu çatışmanın kökleri soğuk savaş dönemine kadar uzanır; “Yeşil Kuşak” projesi içinde anlam bulan gerici dini hareketleri bölgedeki emperyalist çıkarlar için araç olarak kullanılması da bu sürecin bir parçası olarak belirir.

BÖLGE SAFLAŞMASINI KAVRAMAK

Bu tarihi kökler üzerinde bölgemizde gelişen halk hareketlerinin önünü kesmek ve karşı bir atakla tersine çevirme çabası verilmiştir. Mısır ve Tunus devrimlerinin birinci aşamada gösterdikleri başarının yolunu kesmek, gerçek bir devrimci dönüşümü engellemek için kollar sıvanmıştır. Bu amaçla Libya’ya müdahale edilmiş, halkın haklı talepleri, ters yüz edilerek emperyalist çıkarların ikamesi sağlanmıştır. Bahreyn’de, adaletsizce süren despotluğun korunması amacıyla Suudi Arabistan’ın açık askeri işgalle girişimleri desteklenmiştir. Yemen’de halkın gezici çoğunluğuna rağmen yandaşları olan Ali Abdullah Salih yönetimi korunmaya, uygun bur geçişle çıkarlarına uygun bir dönüştürülmeye çalışılmıştır; “Körfez Ülkeleri Barış Girişimi” bu yönde şekillenmiştir.

Suriye’de ise durum bu tablondan oldukça farklı cereyan etmiştir. Dünya şer güçleri, Suriye halkının haklı taleplerle başlattığı protestoları komplosunun hareket noktası olarak almasına rağmen, istenilen kitlesel baskı gücüne ulaşılamamıştır. İktidarı devirmek amacıyla kitlesel destek gücünü yetersiz gören bu güçler, yalan ve abartmalarıyla günlük 24/24 saat üzerinden yaptıkları yayınlarına ek silahlı şebekelerini hareket geçirmiştir. Bu yolla ülkeyi kaosa sürüklemek, enerjisini tüketerek mutlak çoğunlukla desteklenin yönetimi marjinal bile sayılmayacak bir azınlığa yedirmeye çalışıldı. Ancak, medya tarihinin en kapsamlı, en programlı ve en büyük mali olanaklarla desteklenen bu yalan furyası, kof bir aldatmacadan öteye anlamı olmadığı her geçen gün daha iyi anlaşılmış oldu; öldü diye haberi verilenler diri çıktı, gösteri topluluğu diye videolara yansıtılanlar başka ülkelerin gösterileri olduğu ispatlandı, “özgür Suriye ordusu” gibi şatafatlı isimlendirmeler ise, sayıları 50’yi geçmeyen ve dünyanın her ordusunda, en barışçıl koşullarda bile çok daha fazla olan firarinin yani asker kaçaklarının oluşturduğu bir şebeke olduğu ortaya çıkmıştır. Bu gerçekler, belgeleriyle, canlı tanıkları, ardı arkası kesilmeyen itirafçıları ve ele geçirilen asker kaçaklarının açıklamalarıyla ispatlanmıştır

Dünya şer güçleri ayrıca Suriye’nin dünyadaki geniş dost güçleriyle de yüz yüze kaldı. Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Lübnan, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkeler BM Güvenlik konseyi üyeleri olarak, Latin Amerika’nın tüm ülkeleri, Afrika’nın çoğunluğu, Asya’da birçok ülke, Venezüella, Kuzey Kore ve Küba gibi kararlı dostları tüm güçleriyle desteklerini sundu. Arap ülkeleri arasında tarihsel RET CEPHESİ üyeleri de bu süreçte etken oldular, özellikle Cezayir ve Irak’ın rolü öne çıktı.

SURİYE’NİN MARJİNALLERİ

Bu verilere, günü birlik kesilmeden milyonları milyonlara eklenerek meydanları dolduran halk desteğini eklediğimizde Suriye yönetiminin karşısında marjinal olarak anılması bile mümkün olmayan bir muhalefetten söz ettiğimi açıkça ortaya çıkmış olur.

Siyasi programı olmayan, alternatifleri bulunmayan, kendi arasında amansız koltuk kavgası yürüten, kitle tabanı olmayan, kemin kimi neden desteklediğine ilişkin açık bir yazınsal belirtisi bulunmayan, muhalif gösteriler üzerinde etkinliği tartışılır konumda olan muhalefet, Arap Barış planının bir tarafı olarak sayılması oldukça güçtür. Bunun öyle olduğun anlamak için saat başı gösterdikleri tutum değişikliklerinden de anlamak güç değildir; onların mali kaynaklar ne diyorsa onu yapmak durumunda olan bu şebekelere siyasi muhalefet demek, muhalefetin taşıdığı her soy ve boydan anlama da bir hakaret gibi durmaktadır. Yönetimle diyalogu kayıtsız şartsız ret edenlerin birkaç saat içinde, diyalogda olabilir demelerinin anlamı budur.Parayı veren düdüğü çalar esprisi…

Bu koşulda, Suriye’nin barış adımını kabul etmesi, bu kuklaların arkasında duran güçleri ortaya çıkarma açısından olduğu gibi, ülke içinde hiçbir başarı sağlayamayan bu komplonun bir dış askeri müdahale hezeyanlarının önünü kesmiş oldu. Ellerindeki tüm silahları alarak halkına 23 milyon Suriyeliye gerçekleri göstermiş oldu.

Suriye halkçı yönetimiyle krizi en akıllı şekilde yönetmeye devam ediyor. Dış güçlerin ve iç kuklaların çabalarını sonuçsuz bırakıyor: halkına güvenin bu yönetim yaptığı reformlarla, milyonların desteğiyle son tahlilde “işte sandıklar işte halkın kararı” diyerek meydan okuyacağı bir sürecin içine girilmiş oldu.

Suriye halkçı yönetimi, Beşşar Esad önderliğinde, ülkenin demokratikleşmesi için atılması gereken tüm adımları atmış oldu. Ülkesine örülmek istenen kuşatma ve ambargoların yolunu kesti, askeri müdahale silahlarını ellerinden aldı, Erdoğan gibi ikiyüzlü ihanet politikalarının çirkin suratını halkına gösterdi. Dünyada kimin dost kimin düşman olduğunu açığa çıkardı. Bu sürecin gerekli olan direnmesinde dik durdu. Dayatmalara boyun eğmedi. Irak savaşı öncesi (2003) Iranla, Lübnan direniş güçleri ve Hizbullah’la, Filistin davası ve direnme örgütleriyle ilişkilerin kesilmesi, İsrail’le onursuz bir barışın yapılması için yapılan akıl zoru baskılara direnen Suriye, bu gün inanılmaz tarihte eşine az rastlanır baskılar altında da ret cevabını vermiştir. Bununla kalmamış, bir dönem önemli ve başarılı çabalarla halkın gönlünde yer edinmiş ama tarihle artık uyumsuz olan, soğuk savaş döneminden kalma rejimi aşarak, çoğulcu, katılımcı bir demokratik sitemin temellerini atmıştır. Bu yeni sistemle Suriye bölgenin en demokratik ülkesi olarak yükselecektir. İşte yolu kesilmek istenen budur. Halkın kazanımlarını kullanmasının yolu kesilmek istenmektedir. Dünya şer güçlerinin amacı, özgürlük ve demokrasi değildir. Hükümranlıktır. İstikrar değil, kaostur.


SURİYE SİYASİ DURUŞUNUN BEDELİNİ ÖDÜYOR


Bunun için halkıyla kenetlenen Suriye yönetimine, siyasi duruşunun bedeli ödetilmek istenmektedir. Bu amaçla da muhalefet adı altında kendinden başka kimseyi temsil gücü olmayan, Petro-dolar çekleriyle satın alının, vatanının askeri işgal ve yıkımına onay verenleri ve bunların eli kanlı şebekelerini halkın üzerine salmıştır.
İşte bu tabloda, Arap birliği Barış anlaşmasında tarafların kimler olduğu açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Bu tablo, bir kez daha dünya şer güçlerinin başarısız kaldığını göstermektedir. 1973’lü yıllardan başlayan, 1980’li yıllarda eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekeleriyle devam eden, hiçbir siyasi amacı bulunmayan, tek söylemi, alternatifi olmayan bir “rejimi yıkmak” söyleminde tıkalı kalan tahrip girişimleri, ülke içi bir siyasi muhalefet değil, paramiliter güç olduğu anlaşılmıştır.

Bu nedenle, Suriye yönetimi karşısında otaracak bir muhalefet gücünden çok onların sahipleri olan gerici Arap güçleriyle, olayı uluslar arası boyuta taşımama kaydıyla oturup pazarlıklar yapılmaktadır; sonuçta, eli silahlı şebekeleri, yalancı medyaya susturacak olan gerçek güçler de bunlardır.

Nitekim, Türkiye destekli asker kaçaklarının başı Riyad Esaad, verilen işaret üzerine Arabiya TV’ye 3 Kasım 2011 öğle bülteninde yaptığı açıklamayla “çatışmaları durdurduk” dedi, Siyasi kuklalar da keskinliklerini bir kenara bırakıp hiçbir şey olmamış gibi diyalogla ilgili keleme oyunlarıyla geri adım atmaya başladılar. Sahipleri kulaklarını büktükçe geri adım atmaya yöneldiler.


BÖLGEMİZİN MANDELLASI


Suriye yönetimi sorunlarını başarıyla yönetmeye devam ediyor. Bu yolun sonunda halkın kararını seçim sandıklarından çıkacak sonuçlar vereceğini de iyi biliyor.. Bu raunda da kaybeden dünya şer güçleri, artık Amerika başkanlık seçimleri sonrasına, yeni uydurmalarla, bu yenilgiden çıkardıkları derslerle komplo örgülerine başlayabilirler. Her defasında iflasla sonuçlanan, denenmişi denemek ise hangi akılların işi olduğunu söylemeye gerek yoktur.

Söyleyeceğimi tek şey; halkına dayanan bir yönetimi yeryüzünde yıkacak hiçbir güç yoktur.

Bu açıdan, Beşşar Esad’ı bölge halklarının uğradığı saldırılara ve kuşatmaya, bölgemizi zindana çeviren girişimlere karşı Mandella gibi direndiğini söylersem abartmış olmayacağım.

SURİYE HALKLARI VE TARİHE DÜŞÜN YENİ UMUTLARI

Hasip Yiğitoğlu

3 Kasım 2011

hasipyigitoglu@hotmail.com

Tarih bir kez daha gösterdi ki,emperyalist güçler halkın demokratik iradesine yenik düştüler.Suriye halkı, Arap Baharı süreciyle işgal iştahı kabaran emperyalist güçlerin adeta iştahlarını kursaklarında bıraktı.Şimdi yeni denklemler peşindeler.Ama nafile.Bu halkın bağısızlık suyu çok arı.

Her neyse esas konuya döneyim. Kabul edilmelidir ki,aklın,sabrın ve inancın sonucu olarak Suriye halkları bölgemizi büyük bir emperyal paylaşım savaşından korudular.Bölge halkları arasında düşmanlıklara neden olabilecek ayrıştırıcı emperyal emelleri boşa çıkartarak tarihsel bir ders verdiler.

Geleceklerini emperyal güçlere endeksleyen köle Müslüman Kardeşler ve uluslar arası partnerlerine, insanlığın tarihi materyali diyalektik zihinleri ve deneyimlerini kullanarak hadlerini bildirdiler.

Suriye halkları ve yönetici kadrolarının Irak”ta, Libya”da, Afganistan”da Yaşanan katliamlardan büyük ders çıkarttıkları belli olmuştur.Emperyalizme karşı onur ve öz benlik duruşlarından anlaşılmaktadır.Bu duruşun tarihsel olarak mazlum halklar açısından yeni bir ufuk,yeni bir zihin geliştireceğini söylemek yanlış olmamalıdır.

Bu bağlamda halklarının diyalektik duruşu karşısında hiçbir gücün duramayacağını bir kez daha tarihe not düşmüşlerdir.
Bir kez daha anlaşılmıştır ki, tarihsel olarak halkın içinde olmadığı hiç bir rejiminin devamlılığı olamayacağıdır. Suriye halkı ve yöneticileri bir mesaj olarak bu gerçeği insanlığa yeniden armağan ettiler.Umarım ülkemiz siyasetçileri,sözüm ona aydınları,gazetecileri ve başta emperyalizmin hayratına inanan bazı likide erozyonu yaşayan solculara ders olur.
İsrail Lübnan savaşından da benzer bir sürecin yaşandığı akıllarda olmalıdır.“İsrail”in emperyal tüm desteklere rağmen” uğradığı hezimet hatırlanmalıdır.Halkla birlikte sarmalaşan bir yönetimin zaferinden başka ne denebilir bu duruma !…..
Tarih bir kez daha tecelli etmiştir. Emperyal güçlerin ayrıştırıcı etnik ve inanç politikalarına; “Sunni,Alevi,Hıristyan,Ermeni,Türkmen,Arap,Dürzi,Süryani,Çerkez,Kürt” tüm Suriye halkları yönetim kadrolarıyla sarmallaşarak karşı durmuşlardır.Ve emperyal işgalci ayrıştırıcı heveslerin nefeslerini kesmişlerdir.Umut edelim ki,en fazla ihtiyacı olan ülkemiz açısından bir zihin değişimine neden olur bu gelişme.

Arap Baharı sürecinin başladığı ilk günlerde yazdığım bir makalede belirttiğim gibi,Suriye halkının dinamikleri ve yönetim kadroları diğer Arap ve İslam ülkelerinden farklılık içermektedir.
Halkın beklentileriyle inatlaşma yerine,halkın beklentilerini ve halkın gücünü anlamaya çalışan bir yönetimin Suriye”de iş başında olduğunu yazmıştım.Suriye”de Laik Sunnilerin önemine işaret ettim.Antakya Patrikhanesinin,Türkiye”de değil Suriye”de faaliyette olduğunu da.
Suriye kavramının hiçbir etniğe,inanca dayanmadığını,tarihsel bir değere dayandığını da yazmıştım.Laikliğin Suriye insanı için ne kadar anlamlı olduğunu da.Suriye”nin etnik ve inançlar yönünden zengin mozaik kültürü olduğunu ve toplumsal bir algı temelinde içselleştirildiğini de.
Başşar Esad gibi halkıyla bütünleşmeyi samimi duygularla amaçlayan bir liderinin olduğunu da.Davranışları ve uygulamaları Cumhurbaşkanından çok bir lideri andırıyor çünkü.
Suriye”nin,onlarca asır devam eden ve yeni özelliği ile Ortadoğu”nun cinlerle istila edilmiş emperyal labirentlerinin içinde ayakta durmaya çalışan bir ülke olduğunu da ifade etmiştim.Bu durum tarihsel manada etnik ve inanç yönünden özellikle iyi algılanmalıdır.
Şimdi Suriye,halklarıyla birlikte çağımızın evrensel demokrasi,insan hakları,hukukun üstünlüğü ve adil paylaşım parametreli bir yönetim döneminin başlatılması heyecanlarını yaşıyor.Yeni bir anayasal yönetim konsept programını tüm insanlığa duyuruyor.Sil baştan,yeni bir toplumsal barış süreci için her gün yeni kararlar alıyor.Genel af,iş güvenliği gibi kararları birkaç kez ilan ettiği bilinmektedir.Yeniden genel af kararı alınıyor.
En temel demokratik unsur siyaset mekanizmasının önünü açacak olan,siyasi partiler ve seçim yasası yeniden hazırlanıyor.
Basın önündeki engeller kaldırılıyor.Basın üzerindeki tüm baskıları kaldıran yasal düzenlemelerin yapıldığı bilinmektedir.Basına haber kaynağı sorulamayacağı gibi,gazetecilerin tutukluluklarını kaldıran yasal bir güvence getirilmiştir.
Bu durum ülkemizde sayısı onlarca ifade edilen tutuklu gazetecileri hatırlatıyor.
İnsanın yanılmadığını anlaması gerçekten mutluluk vericidir.Arap Baharı ve Suriye konusunda ki analizlerimin nerdeyse bir kaçı hariç doğru çıkmıştır.Bu konu üzerinde daha çok şeyler yazılacaktır mutlaka.
Bir not olarak, Turizm ülkesi olan Tunus”ta,Şeriat paradigmalı bir siyasi partinin milletvekili seçimlerinde bu oranda oy alması,doğrusu beklemediğim bir durum olmuştur.Bir izahı var elbet.
Bu konuyu bir başka yazıda incelemek üzere,Konfüçyüs”ten bir alıntı ile yazımı bitireceğim.
Düşünmeden öğrenmek faydasız,öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.

2 Kasım 2011 Çarşamba

SURİYE BARIŞA GİDERKEN




Mikdat Abuzer - 2 Kasım 2011

Şehir mitingleriyle Suriye halkı milyonları milyonlara ekleyerek meydanları dolduruyor. Bu gün 2 kasım 2011 RAKKA MİTİNGİ Hafız Esad meydanında, HAMA’da Asi meydanında yüz binler, SELEMİYE kasabasında da on binler meydanı doldurdu, halkçı yönetim, liderliği ve reformların arkasında durduğunu haykırdı. Rakka Suriye’nin en dengeli, en sessiz, en kararlı şehri olarak, ülke geneline yayılmak istenen tahribe, dış müdahaleye karşı haykırışını ilan etti. RAKKA halkı, Beşşar Esad önderliğinde halkçı yönetiminin yanında, reformların ikamesi yolunda saf tutuğunu haykırıyor. Rakka halkı bu gün, diğer kentlerin halkı gibi, dış güçlerin inatla sürdürmek istediği yıkıcı çabalara dur demek, eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekelerinin tahriplerine, insan kıyımlarına, cesetleri parçalayıp nehirlere kepçelerle atışlarına ve onların karanlık ortaçağ akıllarına karşı mücadelesini ilen etmek üzere meydanları dolduruyor.

Hama’yı anlatmaya gerek yok. Hama kentini kalesi sanan eli kanlı şebekelere en iyi cevabı hama kenti verdi yüz binler “Beşşar u bes” haykırışlarıyla yönetimin arkasında durduğunu ilan etti. Hama, güvenli bir kent haline dönüşünce, katil sürülerinin elinden kurtulunca kendine geldi, korkularını yendi ve sözünü söyledi meydanlar çevre yolları insan doluydu. Miting hala devam etmektedir. Şehirler ardı arkası kesilmeden bu haykırışı sürdüreceğini ilan etmiş gibi. Bundan sonrası çok daha görkemli adımlara gebe. Mahalle seçimlere katılım ve oradan, en demokratik ortamda alınacak sonuçlara, bu ülkede halkın neleri tercih ettiği görülecektir; itiraz ve bahanelerin okyanusunda boğulmaya mahkum marjinal öbeklerin, dış güçlerden bekledikleri imdatların tüm başlarına çalınacak bir masa olmaktan öteye geçmeyecektir.

BİR KEZ DAHA GENEL AF

Bu gün Suriye’de bayram hazırlığı için, halkın daha huzurlu ve barış içinde bayram kutlaması için GENEL AF ilan edildi (1 Kasım 2011) dün başlayan Genel Affın devamı olarak tüm siyasi tutuklular serbest bırakılmaya başlandı. Eli kana bulaşmamış, muhalif göstericiler, insana zarar vermemiş olmak kaydıyla, yasa dışı eylemlerine rağmen toplumsal barış için bir kez daha affedildiler. Bu, olayların başlangıcından bu yana 4 genel aftır. İşte liste;

1. Genel Af ( uyuşturucular, katiller, kadın tüccarları, gibi suçlar hariç) 7 Mart 2011
2. Genel siyasi af 31 Mayıs 2011
3. Genel siyasi af’a ek 20 Haziran 2011
4. Genel siyasi af 1 Kasım 2011 (Yasa dışı gösterilere katılan ancak eli kana bulaşmayan tüm siyasi tutuklulara af)

Genel Af siyasal yaklaşımdır. Bunu içselleştirmiş ülke medeni bir ülkedir. Halkıyla barışık bir yönetimin ifadesidir; özelikle gelişmiş ülkelerin ciddi siyasal, sosyal ve ekonomik sorunları olduğu bir koşulda bu algı çok daha önemlidir. Unutulmamalı yeryüzünde yönetimler kadar veriler de insanların suça eğilim göstermelerine yol açarlar. Tanrısal adalette bile suç-ceza ve bağışlanma mekanizması bir arada olur. Bunlardan biri yok edilirse toplumsal barış adına hiçbir denge kurulamaz. Bağışlama olmadan barışı ikame eden bir toplum yeryüzü toplumu değildir. Ülkemiz bu açıdan hala sancılar çeken bir ülke olmasının anlamını da burada bulmak zor değildir. Affa karşı gelişen ırkçı-milliyetçi refleks, ülkemizde kirli savaşı besleyen önemli etmenler arasında sayılmalıdır. Bu açıdan bakınca, 7 ay içinde 4 genel af çıkarmak, sorunların çok boyutlu olduğu ya da bu sorunlardan korkulduğu ifade etmez. Tersine, yönetimin genişliğini, demokratik eğilimlerini, halkçılığını, toplumuyla barış içinde kalmaya özen göstermesini, siyasi iradesindeki kararlılığı, gücünü gösterir. Bu adımlar, geri adımlar değildir, halk için atılmış ileri adımlardır. Bu algı devleti ve iktidarı halkın emaneti sayan bir algıdır. Halkçılık ve demokrasi en az burada başlar. Suriye halkçı yönetimini güçlü kılan da budur.

Bir yıl önce (Ekim 2010) Erdoğan, Suriye’yi Türkiye’nin iç sorunlarıyla ilgili kılmak için bir girişimde bulundu. Daha doğrusu bulaştırmak istedi. Suriye bu önerileri elinin tersiyle itti. Türkiye’nin sorunları Türkiye yönetimlerine aittir dedi. Erdoğan’a halklarıyla barış yolunu gösterdi. En önemlisi de GENEL AF önermesiydi. Esad ciddi bir devlet adamı ve halkı temsil eden bir yönetici olarak şunu demişti; "Af toplumsal barış için zorunlu bir kurumdur: Bu kurum bir defalığına icra edilecek bir siyasi karar değil, sürekli gündemde olması gereken, işlevi olan bir kurum haline getirilmedir, bu olmadan toplumsal barış gerçekleşmez. Sorunsuz bir ülke yoktur, sorunların nedeni ne olursa olsun devlet ve iktidarlar halkı haklı olduğu ilkesiyle çalışırlar. Suç ve ceza denklemi kadar af bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi takdirde halkla inatlaşma olur, bu tür inatlaşmalar yıkıcı sonuçlar yaratır. Devlet kendi haklarından, vatandaşın talebi üzerine vazgeçmesini bilmelidir. Af açık kapı gibi devletle halk arasında bir dengi oluşturma işlevi görmelidir." Mealinde konuşarak görüşlerini iletmiştir. Bu, iktidar-halk ilişkisi üzerine bir dersti. Ancak bu dersi algılamak için ne nesnel ne de öznel bir zemini olmayan Erdoğan’ın Türkiye’nin en temel sorunlarından nasıl kıvrandığını hepimizi görmekteyiz. Bu kıvranış gençlerin ölümüyle, anaların kan ağlamasıyla, aydınların, yazarların gazetecilerin susturularak zindanlara doldurulmasıyla, uyduruk iddialarla generallerin tutuklanmasıyla siyasilerin yargısız infazlarla sonu gelmez davalar nedeniyle tutuklu kalmasıyla kendini yeterince açık hale getirmiştir. Beşşer Esad ise AF kurumunu çalıştırarak halkına hizmet sunmak ve sorunlarını aşmak için tüm yetkilerin kullanması, cüretli bir yönetici, kendine güveni olan, halkına dayanan bir başkan olduğunu göstermiştir. Devlet ve devlet adamı, iktidar ve kurumları, karar sahibi olandır. Karar mevkiinde olan, sorumlu olandır. Verecek olan odur, verdiği de halka aittir. Kendinden değil. Bu algı ülkemiz ile komşumuz arasında insana, vatandaşa, halka ve hak sahibine yaklaşım farklılıklarını gösterir.


DIŞ MÜDAHELE OYUNU BOZULUYOR


Suriye bu gün ayrıca, Arap Birliğinin önerilerini de bu açıdan ele alarak, temel ilkeleri ihlal etmeyen (ülkenin bağımsız kararını, milyonların arkasında durduğu ilkeleri), önerileri kendi talepleriyle bir liste haline getirerek kabul etme eğilimi göstermiştir. Birkaç saat içinde açıklanacak bu plan, bir kez daha muhalefetiyle barış kapıları aralayan, muhalefeti bir güç olmamasına karşın, kendi arasında bölünmüş ve ne istediğini bilmeyen hallerine rağmen, ülkenin dış müdahalelere açık olmaması için, komploları iflas ettirmek için adım atıyor. Bu adımı hiçbir Arap ülkesi atamadı; Suriye’nin farkı budur, halkçı yönetim olma, halka dayanma işte budur. Bu güçtür, bu kendine güvendir, genişliktir.

Arap Birliği barış planı, Suriye tarafından yeniden ele alınarak düzenlendi. Bu gün 2 Kasım 2011 saat; 18:30 itibariyle Arap Birliği Dışişleri Bakanlarının toplantısı sonucu ortaya çıkacak anlaşma metni, basına açıklanmayan 30 Ekim 2011 tarihli metini de içeren sonuçları şu şekilde ilan edildi.

Suriye’ye dış müdahalenin önlenmesi, kardeş kanı dökülmesinin durdurulması, barışın ikamesi için görüş birliğine varılan unsurlar alta yer almaktadır.
1. Her türlü silahlı çatışmaya son vermek, Hangi taraftan olursa olsun silahların susması. Sivillerin korunmasını sağlamak
2. Tutuklu göstericilerin serbest bırakılması
3. Kentlerin ve sokakların silahlı görüntülerinde arındırılması
3. Arap birliğinin oluşturacağı bir heyetin 15 gün içinde istişarelerini tamamlayıp, çeşitli muhalefet güçleriyle ve hükümet arasında diyalogun başlaması
4. Oluşturulan heyetin, Arap ve dünya basının gerçeklerin yerinde incelemesi amacıyla serbest dolaşmasının sağlanması
5. Arap Birliği heyetinin yerinde yapacağı araştırmalarla birliğe düzenli rapor sunmasını
6. Arap birliğince konuyla ilgili kurulan heyetin masrafları için kaynak oluşturulması

Suriye bu maddeleri kabul ederek yürürlüğe koydu. Bunun ilk adımda ilan ettiği afla yürürlüğe soktu. Bu anlaşmanın en önemli yanı, muhalefet adı altında kendini ifade edenlerin silahla çatışan taraf olarak gösterilmesi oldu. Bu ise gerçeğin en önemli yanıydı. Suriye’nin meşru müdafaa halindi olduğunu gösteren, siyasi bir muhalefet olmaktan çok silahlı bir yıkım hareketiyle yüz yüze kaldığını kabul etmiş oldu.
Bu barış adımıyla, ülke içinde olmayan, iç bütünlüğe sahip bulunmayan, Amerika, Katar, Türkiye ve Fransa’nın dayatmasıyla kurulan “İstanbul Meclisi” adlı muhalif grubun ciddi bir açmaza düşeceği bildirilmektedir. 14 ili olan Suriye’de sorunlu üç il dışında tüm iller normal yaşamını sürdürmektedir. 3 il de ise çok sınırlı bir alanda, belli beldelerde oldukça marjinal bir toplulukla ve daha çok silahlı çatışmalar yaratarak sonuçta ölenlerin cenazeleri arkasında boy göstermeye çalışmaktadır. Ayın dar alanda, Cuma günü, camilerde cuma namazı arkasına saklanan, namaz kılan insanların cami çıkışında 3-5 dakikayı geçmeyen video çekimiyle kendini tanımlayan bir muhalefet olarak kısır kamlaştır. Üniversitelerde, Şam ve Halep’te hiçbir varlık olmayan, eli kanlı şebekelerle terör estirmekten başka bir girişimi olmayan sözde muhalefetin, dış güçlerin kuklası olarak halkına karşı kullanılması tüm yönleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Bu ölçekte güçsüz ve birlikten uzak olanların doğal olarak diyalog ya da seçim sandıklarına güvenme durumları olmayacaktır. Bunlara biçilen rol de kaos yaratmaktan ibarettir; yaratıcı anarşiyle ülkeyi güvensiz ortama sürükleyip, enerjisini tüketmeye çalışan kuklalardan ibarettir.

Arap birliğinin ortaya koyduğu, Suriye’nin müdahalesiyle de değiştirilerek kabul edelin anlaşma metni gereği istenen diyalog, bu şebekelerin omuzlayabilecekleri bir sorumluluk değildir. Her şey ret ederek farklı olduklarını sananların, ülkeyi güvenli limanlara götürecek ne bir siyasal program ne de bunu gerçekleştirmek için dayanacakları bir halk desteğine sahipler. Bu anlaşmayı değiştirerek onaylayan Suriye, bunların kof silahlarını tümden ellerinden almış oldu. Krizi, ustaca yönetti. Suriye diplomasisi, iç sorunlarını uluslararası alana çekmek isteyen ve bu yolla dış güçlerin BM ve NATO askeri güçlerinin müdahalesi için can atan çevrelerin oyununu bozmuş oldu. Bu gelişmeler bir kez daha. Suriye’nin manevra kabiliyetini, medeni cesaretini, genişliğini, en derin sorunlardan bile halkına dayanarak başarılı olduğunu ortaya koymuş oldu.

Ancak bu şebekeler, görevli oldukları kıyım çabalarına son vermeyecektir. İlkel akıllarıyla, kitlelere dayattıkları ölüm ve zorbalıkla, dış güçlerin tanklarıyla ülkeye girebilecekleri umudunu taşımaya devam edecektir. Sorunların ilk adımında, bir sistemi nitelikçe değişikliğe uğratacak reform paketiyle cevap veren Suriye’nin halkçı yönetimi, kendini muhalefet sananların, hatta halk taleplerinin de çok ötesinde adımlar atmış oldu. Bu da sistemin yeniden organize edilmesinde başta Beşşar Esad olmak üzere devletin tüm kadrolarının kararlı bir siyasi iradeye sahip olduklarını göstermiştir. Bu irade muhalif diye kendini tanıtanlarda ise hiç bulunmamaktadır.

HALKIN GÜCÜ

Suriye’de yönetim, halkın taleplerini karşılamada attığı adımlar, soğuk savaş döneminden kalma sistemin tüm kanallarını açmaya başlamıştır. Bu açılımın gerçek kökleri ise Hafız Esad’ın 1970’de başlattığı “tashih hareketidir” (16 Ekim 1970). Hafız Esad, bu açılımla Baas partisini katı bir ideolojik parti olmaktan çıkarıp daha lose bir halk partisi haline getirmiştir. O kesitte dünya ve bölge gerici güçleri, aynı şekilde, özellikle Saddam diktatörlüğünün desteğiyle (bu gün Erdoğan’ın Suriye’ye karşı üstlendiği rol gibi) Suriye’de kaos yaratmaya çalıştı.

Ölüm ve yıkım eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekesinin vahşeti o gün de tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Meşhur Hama olayları (2 Şubat 1982) bunun sonucudur. O günkü Suriye yönetimini eleştirip, bu güne gönderme yapan Erdoğan’ın örtemeye çalıştığı şey, halka dayanmayan bir şebekenin iktidarı kin ve nefret kurgularıyla, mezhep merkezli kışkırtmalarıyla gasp etme çabalarına verilmiş bir cevaptı. Hama’da bu şebekelerin denetimindeki silah iki orduya yetecek silahtı. Tek siyasal söylemleri de inançları tekfir ederek, halkı birbirine düşürme çabasıydı. O gün başaramamışlardı, aynı akıl, aynı yöntem ve aynı dış güçlerin kuklası olarak bu gün de denedikleri iflasla sonuçlanmış oldu.

Suriye yönetimi, içte halkının milyonları meydanlara doldurarak gösterdiği heyecanlı destekle, dışta barışçıl ve usta diplomasisiyle başarıdan başarıya koşmaktadır. Bu başarının tek kaynağı halktır.

Bu gücün, bu siyasi iradenin nereden geldiğini soranlara, birkaç ay içinde Suriye halkının, meydanlara inerek lideri ve yönetiminin arkasında olduğunu ilan eden duruşunu bir liste olarak sunup göstermek en açık göstergedir.
Milyonları arkasına alan yönetimi yeryüzünde yıkacak bir güç yoktur... İşte halk işte milyonlar…


MİLYONLUK KENT MİTİNGLERİ



1. 25 Mart 2011 (Reform kararları ilanı ve tüm Suriye’de milyonlarca insanın meydanlara indi)
2. 29 Mart 2011 ( Suriye üzerine oyanan oyunlara dur demek için milyonlar mitingi yapıldı)
3. 15 Haziran 2011 (23 milyon Suriyeli adına 2300 mt büyük bayrak mitingi yüzbinler)
4. 21 Haziran 2011 (Tüm Suriye’de 10 milyon insan meydanları doldurdu)
5. 6 Temmuz 2011 ( Halep milyonluk mitingi 2300 mt bayrak taşındı)
6. 10 Temmuz 2011 ( Lazkiye, milyonluk dünyanın en büyük bayrağı (16 km) mitingi)
7. 17 Temmuz 2011 (Şam Kasem günü (Beşşar Esad’ın C.B. yemin günü) milyonluk miting)
8. 12 Ekim 2011 (Şam sabi3 Bahrat meydanı (merkez Bankası önü) 2,5 milyon insan meydanda)
9. 19 Ekim 2011 (Halepte 2 milyonu aşkın insan mitingte meydanları doldurdu)
10. 26 Ekim 2011 Çarbşamba (Şam 2 milyonu aşkın insan Emevi meydanını doldurdu Arap Birliği Dış işleri bakanları heyetinin gelişi. Aynı anda Haseki ilinde yüzbinlerin mitingi yapılıyordu)
11. 27 Ekim 2011 Perşembe (Lazkiye mitingi, meydanlar milyonlarca insanla dulup taştı)
12. 30 Ekim 2011 Pazar, (Suveyda mitingi, yüz binler bu küçük kentte meydanları doldurup taştı)
13. 1 Kasım 2011 Salı (Der El zor mitingi yüzbinler meydanları doldurdu)
14. 2 Kasım 2011 Çarşamba ( Rakka kenti mitingi yüz binler meydanlarda, Selemiy’e beldesinde ise on binler meydanları doldurdu, Beşşar Esad önderliğinde ıslahat evet diye haykırdı)

YA TÜRKİYE…

Bu gelişmeler, bir kez daha kimin kimden ders alması gerektiğini gösteriyor.
88 yıllık cumhuriyet ve bu günkü iktidarın mangalda kül bırakmayan demokratik açılım teranelerine rağmen, Suriye’nin 4 ay içinde başardığı reformların hiç birini yapamamıştır. Hala sivil anayasa yapma umudunda zaman tüketmektedir. Bunu da başaramayacağı açıktır; ilkel tek boyutlu milliyetçilikle demokratik bir adım dahi eleri gidemeyecektir. 30 yıldır kanlı savaşı diyalogla çözmek için bir adım bile atamamıştır. Hala ilkel inatla görüşme olmayacak diyerek barışa giden gerçekçi yolları tıkayıp durmaktadır. Tutuklamalar silahlı olanlar bir yana düşünen herkesi kapsayan işkencelere dönüşmüş bulunmaktadır.

Erdoğan ve tayfası Suriye’ye artık kof olduğu herkesçe bilinin özsellikle Suriye halkı tarafından alay konusu bile olan “yaptırım” tehditleriyle kendini oyalamasın. Gelsin bu güzel ülkenin güzel insanlarından ve yönetiminden demokrasi dersleri alsın, halkla ilişkiler konusunda brifing dinlesin…

YETMEZ AMA EVET DİYENLERE YETTİMİ ACABA

Hasip Yiğitoğlu - 2 Kasım 2011
hasipyigitoglu@hotmail.com

Komünizmle mücadele,irtica ile mücadele, bölücülükle mücadele,terörle mücadele diyerek, bu ülkede demokrasi, özgürlük ve insan hakları tarihimiz boyunca hep çiğnenmiştir.Ne var ki,herkes bu durumu anladı,Türkiye”nin aydınları büyük çoğunlukla anlayamadı.

Esasında birbirlerinden ayrı görünen,ama birbiriyle iç içe girmiş bir çok ilişki ile yüzleştik bu süreçte.Ancak hiç sorgulamadık.

Birbirimizle didişmekten,inatçı ve hayali denklemleri,staretejileri tartışmaktan devletin bu politikalarına hep malzeme taşıdık.İnanılmaz bir şekilde,başta kendi hayatımız olmak üzere, toplumun hayatını da kendi beceriksizliğimiz ve saflığımıza heba ettik,biz aydın geçinenler

Kusura bakmayın,iltifat olsun diye kullandığımız bir sözümüz var ya,ben öyle demiyorum.İsterseniz hepiniz kusura bakınız.Bu toplumu karşı sorumluluklarımızı yerine getiremedik Türkiye”nin aydınları olarak.

Umarım,ne demek istediğimi anlamışınızdır ey aydınlar.
Bugün 12 eylül faşist sürecine rahmet okutacak kadar yayılan tutuklamalarla karşı karşıyayız.Eline silah almamış yazan,çizen,yürüyen,konuşan,hak talebinde bulunan herkes artık terörist nitelendirilebiliyor bu ülkede..Bu fiillerde bulunanlara bir uyarım var, sabahın altısında bir terörist sanığı olarak güvenlik kuvvetleri tarafından alınabilir, tutuklanabilirsiniz.Yani bu ülkede herkes Büşra ve Ragıp olabilir.

Galiba günahlarınızı sorgulamanın zamanı geldi de geçiyor.Hiç olmasa bu kez malzeme olmayalım diyorum.İş işten geçmeden bu sürece barışçı ve demokratik bir refleksle dur demeliyiz.Demokratik sivil siyaseti işletmek amaçlı bir seferberlik hareketinin başlatılması için tüm gayretimizi kullanmalıyız.Yoksa bu kirli-kör şiddet savaşı sonucu kardeş kanı dökülmeye devam edilecektir.Geçmişle oyalanmak yerine gelen tehlikenin farkına varmalıyız artık.

Söz Büşra ve Ragıp”tan açılmışken birkaç kelime yazmadan olmaz.Yalnızca birkaç kelime yazmak olur mu demeyin.Zira,Büşra ve Ragıp hakkında çok şey yazmak onlara yeni komşu olmaya davetiye olabilir..Umarım bu durumu biliyorsunuz.Ama olsun ben yine yazacağım.

Prof.Dr.Büşra Ersanlı ile ilgili yazılabilecek en anlamlı şey,yandaş medyanın yayınladıkları imaj karalamalı derin polis bilgilerinin ,iktidar,polis,savcılık,medya arası ilişkilerin hangi noktalara geldiği konusunda fikir vermesidir.

İddianame henüz kabul edilmeden medyanın polis sorgulamalarındaki bilgileri yayınlanmaları ve savcığın bu duruma müdahale etmemesinin bir hukuk skandalı ve hukuku kirleten bir anlayış olduğu yönünde yazmadan olmaz değil mi !..

Yapılacak operasyonlarla ilgili medyanın günler-aylar önce bilgilendirilmesini de yazmak gerekmiyor mu.

Neymiş,Büşra BDP de eğitim veriyormuş.BDP acaba illegal bir örgüt mü.Bildiğim kadarıyla,BDP mecliste 36 parlamenterle temsil ediliyor ve iki buçuk milyon oy almış bir partidir.

Ama amaç başka.Sindirmek ve susturmak.Eskisinden farklı bir şey yapılmıyor.

Ragıp Zarakolu”na gelince,hayatını çilelerle,işkencelerle tutuklamalarla geçirmiş demokrasi ve insan hakları savunucusudur.12 martın ağır işkence tezgahlardan geçmiş bir düşünce adamıdır.Türkiye demokratik ikliminin aynası diyebiliriz Ragıp hocaya.Gerçek bir entelektüel,bir barış sevdalısı,tek standartlı bir demokrat.Çünkü evrensel demokrasinin olmazsa olmazının herkese eşit uygulanmasını savundu hayatı boyunca.Herkes için demokrasi istedi.

Anlaşıldığı gibi bu ülkede Ersanlı ve Zarakonlu olmak çok zordur.

Bu bağlamda,Liberal demokratlara,aymaz likidatör solculara,yetmez ama evet diyen marksistlere,demokratlara,sanatçılara,yazarlara,şairlere bir soru hakkı hasıl oldu.YETTİMİ ŞİMDİ.

AKP”nin zihinsel beklentilerini anlayabildiniz mi !.....

Almanya”da,Asimilasyona hayır diyen Başbakan,asimilasyonu yine kendine kadar anlıyor.Tıpkı demokratikleşmeden anladığı gibi.

Ülkesinde yaşayan etnik ve inanç topluluklarına yönelik asimilasyoncu politikaları uygularken,asimilasyon kavramının evrenselliği aklına gelmemiş mi acaba..Sayın Başbakan,asimilasyon evrensel bir kavramdır.Yalnızca Türkler ve sunni Müslümanlar için değildir.

1 Kasım 2011 Salı

SURİYE DENKLEMİNDE TÜRKİYE’NİN ROLÜ

Mihrac Ural’ın yorumu: Ellerine sağlık Hasip Yiğitoğlu, güzel bir akıl yürütmüş, sorduğun sorularla okurun gerçeği kendi kendine bulmasına yardımcı olmuşsun. Benim ekleyeceğim, Türkiye-Suriye arasında nelerin olduğu konusunun artık geride kaldığıdır. Türkiye, Suriye’ye karşı önceden planlanmış senaryoların içinde yerini belirlemiştir. Bunun gereği olarak Suriye’deki eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekeleriyle iç içe olmuştur. Kuzeyden gelen tüm silahları gönderende Erdoğan iktidarıdır. TV'lere çıkarılan tüm itirafçılar bundan daha fazlasını söyledi. Yakalananlar arasında Türkiyeli askeri uzmanları olduğu da kesin. Suriye her zamanki akılcı diplomasisiyle bunu medya çığırtkanlığı yapmadı. Bu verilerden sonra gündem, Türkiye’nin ilkesiz siyasetini sorgulamak değil, bölgede yarattığı savaş dahil her türlü riskin önüne nasıl geçilebileceği üzerinde olmalıdır.
Bu günün tehlikesi, iki halkı ve evlatlarını savaş ortamında ebedi düşmanlıklara sürükleyecek girişimlerin engellenmesidir. Evi camdan olanın başkasını taşlamaması gerek ama aklı selimin bittiği yerde anlaşılan o ki, Erdoğan iktidarı inatla, mensup olduğu mihverin maceraları peşinde sürüklenme kararlılığı göstermektedir. Bu riske karşı halkın duyarlı olması, protestolarıyla direnmesi, ortamın gerginliğine uygun tepkilerini ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel olarak ve malum nedenlerle, ülkemiz halkı, Arap halklarının ortaya koyduğu siyasi duyarlıktan çok gerilerde olsa da geleceğini karartan bu maceralara karşı duruş sergileyebileceğine inanmak istiyorum.

SURİYE DENKLEMİNDE TÜRKİYE”NİN ROLÜ

Hasip Yiğitoğlu - 29 Ekim 2011

hasipyigitoglu@hotmail.com

Türkiye,Ortadoğu”nun tehlikeli sularında yüzdürülmek isteniyor.Bu durum,son günlerde Uluslar arası ajansların Türkiye”nin,Suriye silahlı muhaliflerine destek verdiği yönündeki yayınlardan anlaşılır olmuştur maalesef.”Zaten Türkiye,Suriye”den kaçan ordu mensuplarına yaptığı desteği ve sığınma hakkını inkar etmiyor” .

Dış işleri Bakanı Davut oğlunun Suriyelilerin haklı taleplerinin hayata geçirilmesi için Türkiye olarak elden geleni yapacaklarını , “Suriye’de kaosa da izin vermeyiz, zulme de izin vermeyiz, bu bizim Suriye halkına karşı sorumluluğumuzdur” sözleri bu süreci destekler mahiyettedir.

Ayrıca Başbakan Tayyip recep Erdoğan”ın, Suriye bizim iç meselemizdir demesi de, bu durumu anlamaya yardımcı bir başka veri olmalıdır.

Özgür Suriye Ordusu mensuplarının Suriye güvenlik kuvvetlerine saldırı yaparak Türkiye”ye gelip sığındığı haberlerine her gün yenisi eklenmektedir.

Türkiye’ye sığınan ve “Özgür Suriye Ordusu”nun komutanı olduğunu iddia eden Albay Riyad el Esad da, Habertürk’ten Amberin Zaman’a konuşurken, Türkiye’den silah yardımı almadıklarını somut ifadelerle söylemiş. Esad, “Türkiye bize sadece insani yardım sağlıyor ve bizi koruyor” demiş.

Silahlı mücadele ordusu komutanıyım diyen bir kişinin,Türkiye bizi koruyor demesi,spekülasyondan öte ciddiye alınması gereken bir durum olmalıdır.Bu bağlamda,Türkiye”nin yalnızca insani boyutta kalmayacağını anlamak gerekmez mi !...
.
Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in kısa bir süre önce NTV’den Nilgün Balkaç’a söylediklerinden anlaşılacağı gibi zor bir denklemle karşı karşıyayız..

Org. Özel, Suriye’deki gelişmeleri yakından izlediklerini söyleyerek, durumun en kısa zamanda ve uluslararası normlar çerçevesinde iç istikrara kavuşmasını temenni ettiğini de belirttikten sonra, “Suriye’de cereyan eden olaylar öncelikle bu ülkenin kendi iç meselesidir” deme ihtiyacını duyması da bir başka önemli duruma işaret anlamında olmalıdır.Bu durum dikkatlerden kaçmamalıdır.Başbakanın söylediklerinden bir farklılık içerdiğini söyleyebiliriz galiba.

Suriye”de vahşetin yaşandığını sürekli tekrarlayarak kavram fetişizmi yapıldığı,diğer parametrelerden hiç söz edilmemesinden anlaşılır olmuştur.Bu durumu anlayabilmek için fazla çabaya ihtiyaç olduğunu sanmıyorum Bir veriyi hatırlamak yeterli olacaktır.Suriye”de vahşet süreci diye ifade edilen,nitelikli anarşi sürecinin nasıl başlatıldığını anlamak yeterli olacaktır.

Bir iki soruyla bu gerçeği anlamak mümkündür.Muhaliflerin bu kadar kısa sürede silahlı ordu kurdukları neyle izah edilebilir.Yoksa çok önceden hazırlanmış mıydı bu silahlı ordular.Esasında bu iki soruya verilecek yanıt her şeyi anlatmaya yeterli olacaktır.

Konuyu fazla dağıtmadan son bir not; Arap Baharının birden bire başlayan sürecin bir gün öncesinde Suriye,Türkiye ortak parlamento çalışmaları için kararlar alındığı belleklerde olmalıdır.Bir gün içinde Suriye”de insan hakları sorunu ortaya çıkmayacağına göre ve insan hakları sorunu önceden var ise,neden ortak parlamento kurulumuna karar verilmiştir.Her şeyi bilen,anlayan başbakan Recep Tayip Erdoğan”ın bu durumu bilmemesi mümkün müdür acaba.

Uluslar arası kamuoyuna yansımış haberlerden anlaşıldığına göre,Türkiye”nin Suriye silahlı muhaliflerine verdiği desteği,bu manada yeniden düşünmesi gerekmiyor mu !.....

Yoksa,Türkiye”nin tutarlılık refleksini kaybettiği izlenimi vermeye devam edecektir..Zaten Türkiye,hem Suriye”de yaşanan süreçle ,hem de diğer Ortadoğu ülkelerinde yaşanan süreçlerle ilgili tavırlarından dolayı, tutarlılık açısından çifte standart içerisinde bir izlenim vermektedir...

Semih İdizi”in dediği gibi,Dışişleri Bakanı Davutoğlu “Suriye’de zulme izin vermeyiz” derken, Bahreyn’de Sünni azınlığın, Suudi Arabistan’ın desteğiyle, Şii çoğunluğa karşı her türlü zulmü reva görmesine ve Ankara’dan çıt çıkmaması çifte standart değil de nedir.

Suriye’ye demokratik ve insani gerekçelerle yardımcı olunması gerektiği konusunda kimsenin bir itirazı olamaz. Doğrusuda bu olmalıdır. Ancak bunun inandırıcı ve etkin olması için hem kendi evimizin çok daha düzenli hem de dış politika yönetimimizin daha tutarlı olması gerekiyor.

Bu politikalardan Türkiye”nin,Suriye halkına insani anlamda yardımcı olduğu sonucunu çıkartmak mümkün olabilir mi?

Bu politikadan anlaşılacağı gibi,Yeni Osmanlıcılık ve Emperyalist işbirlikçilik ve güdümcülük yapılmaktadır..