8 Ocak 2011 Cumartesi
ENGİN ERKİNER İTİRAFÇISI ve MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN KRALAMALARI ÜZERİNE
217. DOSYA
Devrimci Kamuoyuna Açıklamamdır
Salih hoca
THKP-C (Acilciler) MK üyesi
7 Ocak 2011
Mihrac Ural, 35 yıldır örgütlü devrimci siyasi mücadelemin yoldaşı, iyi-kötü günün, özverinin, dayanışmanın, bilgi ve kültür bölüşümlerimin dostu, kökleri şehrimizin her köşesinde filiz veren, ortak demokrasi ve özgürlük mücadelemizin öncü militanıdır.
Ona yönelen karalamaları şiddetle kınıyorum.
Herkes bilsin ki,
Karalamalara, şaibelere iltica edenler,
Kendi zaaf ve ayıplarını örtmek için çırpınan zavallılardır.
Bu türlerin devrimci harekete verdiği zarar, sırtlarında taşıdıkları kamburlarla yakından ilgilidir.
Kirlilik ve şaibelerde ısrar ne kişisel bir kinle ne de siyasi tartışmayla izah edilir.
Bu olsa olsa bir “görevli” işidir. THKP-C (Acilciler)’in örgütsel değerlerine, yöneticilerine yapılan saldırı bu boyutuyla, bir ihbar, bir Özel Harp Dairesi işidir; bu tür karalama örneklerini, Kürt özgürlük hareketi ve liderine sıklıkla yapılanlarla aynıdır, bu yöntemler artık açık hale gelmiştir.
TKEP’li Engin Erkiner’in ve İbrahim Yalçın’ın ortaklaşa yaptıkları görev bundan ibarettir. Bunların belgelerle, kendi el yazıları ve itiraflarıyla kanıtlanmış itirafçılıkları ve para karşılığı örgütü MİT’e ihbar etmeleri devam eden işlevlerinin de ne olabileceğine bir işarettir.
Ülkemizde demokrasi mücadelesi geniş alanıyla, halklarımızın beklentileri ve özlemleriyle ilgili yükümlülüklerimiz orta yerde dururken, geçmişimizi onurla taşıyarak bu mücadeleye omuz vermemiz gerekirken, en azından her birimiz kendi bulunduğu alan ve kanaatleriyle çaba sarf etmesi gerekirken, kin ve ihbar üzerine kurulu bu kirli çabalar kabul edilemez.
Devrimci kamuoyuna bu gerçeği ilan etmeyi görev bilirim.
***
1976’dan bu yana omuz omuza olduğum, devrimci örgütsel yaşamımı birlikte paylaştığım, en zorlu kesitlerde, birbirimizle, yoldaşlarımızla ve devrimci hareketlerle omuz omuza olduğumuz, tarihi direnmelerle mücadelede tavizsiz duruşlarla belirlenen örgütümüz Acilcilere ve Mihrac Ural yoldaşa yönelen saldırıları şiddetle kınadığımı belirtiyorum.
Uzun süredir, bu tartışma biter ve kirlilik sahiplerine kalır diye bekledim. Bu dönem boyunca örgütümüzün Genel sekreteri Mihrac Ural’la yoğun iletişim içinde, örgütümüze ve değerlerimize yapılan saldırıların mahiyeti üzerinde fikir alışverişi içinde olduk. Vardığımız sonuç, geçmişte örgüte en büyük zararı verenlerin hala aynı yolda devam ettikleri yönündeydi.
Örgütü tasfiye etmek için girişilen bu çabalar devrimci ahlaktan yoksun oyunlarla iç içe geçmiş bulunuyor. Bu tasfiyeci girişimlerin, yıllar önce saflarımızdan koparak TKEP’e sığınmaları ve TKEP’i tasfiye ettikten sonra yeniden Acilcilere yönelik saldırılara geçmeleri manidardır.
19 Ağustos 1977’de polise düştüğü an bildiği bilmediği her şeyi polise veren Engin Erkiner, örgütümüz tarihindeki yeri bir itirafçı olarak belirmiştir. Bu onun örgüt içinde dışlanmış konumunu da belirleyen temel nedendir.
19 Ağustos 1977’ye gelirken, itirafçı Engin Erkenir’in, İlker Akman ve arkadaşlarının Malatya Beylerderesi’nde uğradıkları katliam birçok soru işaretlerini taşımaya devam eden bir acı hadisedir.
Hemen ardından Acilciler Ankara örgüt biriminin tamamen ölü ya da diri olarak tasfiye edilmesi dikkat çekicidir; Rıza Salman’ın yakalanması, Ömür ve Yüksel hocanın ellerinde bomba patlaması ve şehit olmaları. Ankara biriminin olduğu gibi dağıtılmış olması ardından, Engin Erkiner’in İstanbul’a taşınası ve örgütün burada da ağır darbe alması soru işaretleriyle doludur.
Bu güne kadar kimse bu adamın, İstanbul’a gelişiyle ilgili kararın nasıl verildiğini bilmemektedir. Kısa bir süre sonra da İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırması ise çok daha dikkat çekicidir.
Hemen ardından bu ikilinin girdiği ilk eylemlerle birlikte baskınlar ve operasyonlar başlamıştır.
Bütün bunlar tesadüf olamaz.
Bu süreci sürdürdüğümüzde, 1982 de örgütümüze yönelik saldırıların başlaması, ardından İbrahim Yalçın’ın MİT’le ilişkili örgüt merkezine gelerek tasfiyeci çabaları yükseltmesi ve bu ikilinin birlikte TKEP’e girmeleri ve ardından TKEP’in tasfiye edilmesi, asla tesadüf olamaz.
Bu süreç, organize bir süreçtir, bir zincirin halkaları olarak bir birine bağlantılıdır.
Bu akıl almaz sürecin tesadüf olduğunu söylemek için tanrıdan vahi beklemek gereklidir.
İtirafçı Engin,1982’de TKEP’e sığındı. Bu yanıyla kesintisiz 28 yıllık TKEP’lidir. Hayatının yarınsını geçirdiği bir örgütün üyesi olarak, üstelik tasfiyesinde yer aldığı kendi öz örgütüyle ilgili bir şeyler söylemesi gerekirken, Acilciler örgütüne saldırmak istemesi mandardır.
Normalde, İtirafçı Engin’in yapması gereken şey, öz örgütü TKEP üzerinde fikir yürütmek olmalıydı. Bu sorumsuz kişinin zerre kadar bir sorumluluğu olsaydı, aramızda kaldığı 1,5 yıl üzerine bu ölçekte kin ve nefretle yazacağı yerde, 28 yıl içinde barındığı TKEP’le ilgili bilgi vermesi gerekti. Acilcilerle on yıllardır bağı kesilmiş birinin örgütümüze dil uzatması, karalama ve şaibe yaratması ve bu yoldaki mantıksız ısrarı, kinle açıklanamayacak bir tutumdur.
19 Ağustos 1977’de polise düştüğü an, tek bir tokat yemeden hayallerini bile itiraf eden, örgüte ait her şeyi, malzeme, adres, yönetici, sempatizan, dost her şeyi polise sunan birin, 33 yıl sonra muhbir olarak karşımıza çıkması dikkat çekicidir.
Engin Erkiner özetle kendini şöyle anlatıyor;
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
Doğu Perinçek izinden gitmek diye bir şey varsa, tüm itirafçılar bu cümlelerle işe koyuluyorlar.
20 sayfalık polis itirafnamesi, sıradan birinin bile ayıplanacağı bir ifadedir. O bunun ötesini yapmıştır. Örgütümüzü polise teslim etmek için, unuttuğunu bile söylemiştir, hayalini anlatmış olası eylemleri ve olası kadroları bile sıralamıştır. Bunu unutmadık. Bunlar bir yana, İtrafçı Engin Erkiner, bir de MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte taşımıştır. O gün bu gün bu ikili polis organizesi olarak aynı çizgi üzerinde devrimciliğe zarar vermeye devam etmektedirler.
Örgütsel değerlerimize ve yoldaşlarımıza yapılan saldırılarda İtirafçı Engin Erkiner’le birlikte kendini MİT’e 150 000 TL karşılığı satmış olan İbrahim Yalçın’ın yer alması bu kin deryasının derin mahiyetini anlatmaya yeterlidir.
İbrahim Yalçın’ını bulunduğu her yerde tanımlayan alamet-i farika, para için yapmayacağı hiçbir şeyin olmadığıdır.
Bu kişi, bu ahlaksızlığıyla, örgütümüzün 1. Kongresini ihbar etmek için MİT’ten para almakla kalmayıp bu günde aynı görevle işine devam ettiğini anlamak için bu günde yaptıklarını izlemek yeterlidir; hayatında siyasi tek bir satırlık yazısı olmamasına karşın ihbar, yalan kurgu ve şaibe yaratmada her türden çirkinliği sergilemesi okura önemli bir mesajdır.
Bu kişi de 22 yıldır TKEP saflarındadır. Buharlaşan bu örgütün tasfiyesinde itirafçı Engin’le ne tür roller aldığı bilinmemektedir. Bu ayrıntıların üzerinde, TKEP’lilerin durması gerek. Bu ikili polis organizesi kişinin on yıllardır içinde yer aldıkları TKEP’le ilgili bir tek anılarını dile getirmezken, örgütümüze yönelik karalamaları herkes için anlamlı bir belirti sayılmalıdır.
TKEP yok edildi, Acilciler ise olduğu kadar tüm gücüyle, siyasal duruşu, yazınsal etkinliği, legal yayın ve sivil toplum kuruluşlarıyla demokrasi mücadelesinde kararlıca yürüyor; polisin ölülerle bir işi olmadığını söylemeye gerek yok sanırım…
Bu noktadan ısrarla ve önemle belirtirim ki, İbrahim Yalçın’ın bilinen düşkünlüğüyle, MİT hesabına çalışmasını sürdürdüğünden kuşku duymamamıza yol açacak hiçbir davranışı yoktur. 3 yıldır inatla sürdürülen bu karalama kampanyasını kin, siyasi husumet gibi olgularla izah etmenin mümkünü yoktur.
Mit’e satılmış bu şahsın kullandığı yönteme dikkat edilirse, özel harp dairesinin yöntemleri olduğunu fark etmek güç değildir; yoldaşı yoldaşa, dostu dosta düşürmek, belgesiz, kanıtsız dedikoduları gerçek diye ileri sürmek, kendi iddialarını sonraki yazılarında tırnak içine alarak gerekçe olarak sunma gibi aptalca oyunlarıyla tipik bir polisiye faaliyet içindedir.
Bu satılmış kişi de kendini şöyle tanımlıyor;
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu kişi ayrıca, arkadaşların uzun zamandan beri sorup durdukları, İbrahim Yalçın, MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? Sorusuna cevap vermemekte ısrar etmektedir. Bu sorudan kaçmak, bu kişinin üzerinde bu gün için de geçerli olacak şüpheleri artırmaktadır.
Buna rağmen, bir kez kendini MİT’e satan birinin, söyleyeceği her şeyde bir soru işareti olması itibariyle muhatap alınmaması gerektiği kanısındayım.
Bu kaynaklardan üreyen yalan kurgularla örülü karalamaların tek kaynağı derin devlet ve polisiye tezgahlardır.
AİLELERE DİL UZATMAK
Bu çevrenin, Mihrac Ural ailesine yaptığı hayasız saldırıyı şiddetle lanetliyorum.
Bu saldırılar gerçekte tüm devrimci ailelere yapılan saldırı olarak ortaya çıkmaktadır. Zeki Ural amcaya yönelen, saçmalık ötesi suçlamalar, bu devrimci insanın Antakya tarihinin her devrimci eyleminde en önde olduğunu bilmeyen cahillerin işidir, bunun da ötesi devrimci değerleri yıpratmak isteyen karanlık kişilerin işidir. Komik olan ise, Zeki amcanın Farsız işgaline karşı bir ulusal kurtuluş hareketi olarak beliren URUBA hareketindeki devrimci mücadelesini (1935-1938), o gün var olmayan, 1947’de kurulan Suriye devletine bağlama gafıdır. Aptalların bile alaya alacağı bu sallamaları, sadece bilgisizlik olarak görmek çok safça olacaktır. Bu çirkin çabalar polisiye işidir…
İtirafçı Engin’in, hepimizin anası olan merhume Cemile Ural teyzeyi bile dil uzatması, bu türlerin insanlıktan ne kadar uzak olduklarını gösteren bir davranıştır Bunun bile çok ağır sorumluluğu olduğunu kimse unutmamalıdır. Bu yöntemleri lanetlemekle yetineceğim. Mihrac Ural’ın ailesine çocuklarına dil uzatanları, sapık olmaktan başka bir şeyle tanımlamak mümkün değildir. Bu ahlaksızlığın bir bedeli olacaktır, lanetliyorum.
Bu muhbir şebekesinin, her siyasal sürgünün dolaşım için evrak sahibi olma çabasını bile çirkince ele alması zıvanadan çıkma hallerini yansıtıyor.
EVRAKLARIMIZ
Orta-doğuda benim de aralarında olduğum, Müntecep, Ali Sönmez ve Mihrac Ural’ın evrak sahibi olmalarını akıl zoru yorumlara tabi tutmalarını tiksintiyle karşılıyorum.
Bu evrakların, sahte onlarca işlem sonucu ve keşfedilince resmi bir değeri olmayan özeliklerini burada dile getirmeyeceğim. Kin ve ihbar üzerine kurulu yaygaraları, yukarıda saydığım yoldaşlarla aynı anda çıkardık. Sahte işlemleri aynı anda yaptık. Bu işlemleri yaparken yakalansaydık beli şu ana kadar da zindanlarda olurduk. Ama her devrimcinin yapması gereken cesareti göze alarak evrak sorunumuzu çözmeye çalıştık. Bu biliniyorken neden, sanki bu evrakı sadece Mihrac Ural yoldaşı çıkarmış gibi hedef alınmıştır. Bunu anlamak zor değil. Yoldaşa yönelik bu çabalar lanetliyorum. Yaptıkları ise doğrudan Muhabarata bir ihbardır, bu da muhabartala kimin ilgili olduğuna iyi bir veridir.
Evraklarımız sahte olmasa da ne olurdu?,
Her siyasi firarinin evraklarını %100 gerçek yapması en istenen şeydir. Bu olması %100 sahte olmasının hiçbir sakıncası yoktur. Sürgünleri bilenler bunun önemini de iyi bilirler.
Avrupa’da resim bir evrak elde etmek için siyasi mültecilerin nasıl çırpındıklarını, ne tür yollara başvurdukların bilen biri olarak, orta-doğuda elde ettiğimiz evrakların da çok daha çetrefilli yollarla ede edildiğini söylemekten başka bir ek yapmayacağım.
Ahlaksız adamlar ayrıca bölgede her örgütün kendi kimliğini, kendi kararıyla çıkarıp yoldaşlarına verdiğini ise söylememe gerek yoktur.
Bu kimlikler sonuna kadar, tüm yoldaşların emin şekilde hareket etmelerini sağlamışsa başarılı bir girişim olarak görmek gerek. PKK, DS gibi önemli örgütler aynı yöntemi değerlendirmekle akıllık ettiklerini burada ayrıca söylememe gerek yoktur; örgütümüze karşı yapılan Paris operasyonunda (30 Kasım1988), bir çanta dolusu sahte mühür ve pasaport, evrak ele geçti. Every Savcısı bile “bunlar her siyasi kaçağın taşımakta doğal hakkı olan şeylerdir” diye polise çıkışarak, delil bile saymadı; polise, daha ciddi deliler getirmesi için 21 günlük anket süresi tanıdı, sonra tutuklu yoldaşların serbest bırakılacağını söyledi. Nitekim süre dolup yeni kanıtlar ortaya konmayınca da tutuklu yoldaşlar serbest bırakıldı.
Bu ahlaksızlar Fransız savcısı kadar insan olamadılar Suriye’de evrak yapmamızı ihbarlarıyla muhabarata mesaj olarak vermeye çalışıyorlar.
Kişi herkesi kendi gibi bilir diye bir söz vardır. Bunlar hayatları boyunca yaptıkları her şey de bir kirlilik olduğu için, başkasının çabalarını da öyle görmeleri normaldir.
Örgüte emek vermiş herkesi kirletmek ve ihbar etmek işlerinin temelini oluşturuyor. Bu çirkin insanlar, TKEP’e sığınırken, bir arada oldukları kişileri bile ikna etmekten aciz insanlar. Sözde onlarca kişi kopmuştu, şu an bir araya getirdikleri bir elin parmak sayısı bile değil; bu bir şeyleri anlatmaya yetmez mi?...
MEHMET KOÇ
Çirkinliklerine alet etmeye çalıştıkları, insanlar arasında, burada önemle anacağım Mehmet Koç yoldaştır. Mehmet Koç, Ortadoğu sürecini bizimle birlikte yaşamış bir devrimci yoldaşımızdır. Birlikte iyi kötü günler paylaştık. Avrupa’da da birlikte olduk. Son dönemlerinde, hastalığını istismar ederek Mehmet Koç’u Mihrac Ural aleyhine kullanmak isteyen bu insanlardan rahatsızlığını direk bana ifade eden Mehmet Koç yoldaş’ın verdiği şu bilgiyi okurla paylaşmak vicdani bir sorumluluktur.
Mehmet Koç’u, Mihrac Ural aleyhine konuşturtmak ve kullanmak isteyen bu insanlara karşı prim vermemiştir. Hastalığı ilerleyip yatağa düşünce çevresine toplanan bu ahlaksızlara karşı, yapacakları kirliliğe ortak olmamak için, onların ısrarıyla yazacaklarını söyledikleri “Anı kitabı”nda kirli amaçlarını engellemek için, “Yazacağınız bir anı kitabı olursa, Mihrac Ural’ın adı yer almasın” demiştir.
Aklı başında olan herkes bunun ne anlama geldiğini bilir; Mehmet Koç açıkça, “sizin yazacağınız bir ‘Anı kitap’ta, beni Mihrac Ural’a karşı bir şey söyleyen adam olarak lanse etmenizi istemiyorum” demiştir. Olay budur.
Bu bir duruştur anlayana ancak gözlerini kin bürümüş insanlar her şeyi tersinden yorumlamak için kullanacakları açıktır. Mehmet Koç yoldaşın bu duruşunun çok daha açık olarak bana aktardığı şu bilgiyle kesişmesi kanaatlerimin ne kadar doğru olduğuna bir gösterge sayılır; Mehmet Koç, benim aracılığımla özel olarak Mihrac Ural’a gönderdiği bir mesaj oldu o da şudur; “bu çirkin insanlar Mihrac Ural’ın babasının fotoğrafını bulmaya ve karalama yapmaya çalışıyorlar; muhatap almasın, bu çabalar kirli çabalardır, devrimcilikle alakalı değildir”
İşte Mehmet Koç böyle bir insandı. Bu ahlaksızlara karşı da böylesine duyarlıydı. Bir insana ölüm döşeğinde yaptıkları baskıların hiçbir işe yaramadığının da gerçekleri değiştirmediğinin de önemli bir ifadesidir.
NEBİL RAHUMA
Bu ikili, çirkinliklerini Antakya devrimci hareketinin yarattığı değerleri birbirine kırdırtma çabaları da dikkat çekicidir.
Antakya Acilcilerin kalesidir.
Bunu yaratan da Antakyalı devrimcilerdir. Dünü birlikte kurduğumuz insanlar arasında Nebil Rahuma da önemli bir militan ismidir. Kalleşçe şehit edilmiştir. Onu her defasında saygıyla andık o bize ait bir değerdi ve hep oyla kalmıştır. Bu yoldaşı adını kullanarak Mihrac Ural ya da herhangi bir yoldaşı karalamak beyhude bir çabadır.
Bu gerçeklerin ışığında, Nebil Rahuma yoldaşın adını kirli işlerine karıştırmak isteyenleri ölü konuşturarak, uydurmalarla, kurgu yalanlar ve karalamalarla bu kuşağı birbirine düşman gösterme çırpınışlarının sergilenmesini şiddetle kınıyorum.
Nebil yoldaş, örgütlü devrimci mücadeleye atıldığı andan itibaren Mihrac Ural yoldaşın ekibinde yer alan bir militandı. Şehit olana kadar da öyle sürdü. Bunun aksi her söz, sadece ve sadece polisiye bir çabanın ısrarıdır.
Nebil yoldaşın cesedi hala bulunamamıştır. Onunu için Antakya da yoldaşların yaptığı anıt mezar bu kuşağın birbirine olan bağlılığının ve verdiği değerin en anlamlı ifadesidir. Bu kuşağı birbirine kardırmak isteyenlere de verilen en iyi cevaptır.
Siyaset kapasitesi yetersiz olanların karanlık amaçlarla yaptığı bu saldırılar, direnme örgütü olan Acilcilerle uzak yakın bir ilişkiye sahip olamaz. Zaten bu insanların birkaç seneyi geçmeyen Acil hareketindeki varlıklarına karşı TKEP’te on yıllarını tüketmelerinin nedeni de budur; sonuçta TKEP’i tasfiye etmeleri de örgüt algılarına önemli bir gönderme olarak durmaktadır.
MÜNTECEP KESİCİ OLAYI
Ortadoğu sürecine gelince, bu sürecin her kesitinde hepimiz birlikte, zoru da kolayı da yaşadık. Bu dönemin öz verileri bu dönemin şehitleri, bu dönemin zorluklarını hepimiz bir arada paylaştık. Bu döneme dil uzatanlar, örgütümüzün en önemli ve en sağlıklı gelişme dönemini kirletmek isteyenlerdir.
Bu dönemde ortaya çıkan sorunların birçoğunda ben de vardım.
Gerçekleri yerli yerine oturtalım.
Müntecep Kesici’nin ölümü, Filistin davası uğruna dövüşen yoldaşların şehit olmasını, Hanna yoldaşın görev başında geçirdiği trafik kazasında ölümünü çarpıtarak Mihrac Ural’a saldırmak beyhude bir çabadır.
Bu dönemin canlı bir şahidi olarak, bu çirkin çevrenin tüm anlatımlarının yalan olduğunu söylüyorum. Hiçbir şeyi gerçekliğiyle anlatmıyorlar. Kulaktan dolma bilgileri bile çarpıtarak, senaryolaştırarak istedikleri kirli amaçlarına uygun servis etme çabası veriyorlar.
Müntecep (Şeyh) yoldaşın kazayla ölümü üzerine söylenenler akıl zoru söylemlerdir. Olmayanı var etme çabasıdır: Olayı onlarca kez bire bir yaşayanların aktarmasına karşın, illa Mihrac Ural yoldaşı karalamak için onun sırtına yıkma çabası, bu çirkin insanların amaçlarını da yeterince izah ediyor.
Parti Okulumuzun bulunduğu Bassit kampında Müntecep Kesici (Şeyh) yoldaşın kaza sonucu ölümü sırasında, ben, Mihrac Ural, Mustafa Burgaz ve bir dizi yoldaş Lazkiye’de bulunuyorduk.
Örgüt merkezi kampı, herkesin dikkatli davranması gereken bir yer. Müntecep yoldaş fevri davranışlarıyla bilinen bir yoldaştır. Merkezi kampta yoldaşların tüm iyi niyet ısrarlarına provokatif davranışlarla cevap vermiştir. Sorumlular gene kadar beklemesi gerektiği söylenmesine rağmen o aşırı tepkilerle tutum almıştır. Bu esnada ortaya çıkan bir itişmede kaza ile patlayan silah Yoldaşın ölümüne yol açmıştır. Bu olayın kışkırtıcısı, örgüt arşivinde belgeleriyle bulunan el yazmalı mektuplarıyla itirafçı Engin Erkiner ve TKEP’in o dönemdeki yöneticileri olduğunu, tarihe bir not olarak düşmeyi gerekli görüyorum. Bu olayı, alçakça kullanmak için, kirli niyetlere alet etmek isteyenleri lanetlemekle yetineceğim.
HANNA YOLDAŞ VE FİLİSTİN DAVASI ŞEHİTLERİ
Hanna yoldaş olayı daha da bir garip senaryo ürünü olarak sunuluyor; bu akılsızlar 300 km yol yapan, virajlarıyla yokuşlarıyla inişleriyle yol tepen bir arabanın nokta atışı yapar gibi, “fren balatalarıyla oynandığı için kaza yaptı” demek, okuru aptal yerine koymaktır.
Üstelik Hanna yoldaş, bir arama noktasında birlikte getirdikleri örgüt silahları nedeniyle yanlarına bindirilen görevliyle yerini değiştirmiş. Arabanın içinde üç yoldaş ve bir yabancı kişi olduğu halde, yaşanan trafik kazasını “Hanna yoldaşı böylece katlettiler” diye yorumlamak insafsız ve bir o kadar ahlaksızca bir cinnettir.
Bunlar okuru aptal mı sanıyorlar. Üç yoldaştan biri olan kadın yoldaş hala yaşıyor ve olayın tanığı üstelik Paris’tedir, görüşüne bile başvurmadan böylesine pervasız bir ahlaksızlıkla kurgu yapmaları manidar olmalıdır.
Kaza yapan arabayı süren yoldaş, etmedikleri söz bırakmadıkları Şerif yoldaştı. Böylesine ölümcül bir kazadan bu yoldaşın nasıl kurtulduğunun, elleri kolları ayakları başının nasıl parçalandığını bilmeden, bu kirli iddia nasıl yapılabilir ki? Bunlar hep öyledir, olayın içinde, olan ve yaşayan insanların tanıklığına bile gerek görmeden istedikleri gibi olayı yorumlayıp insanları suçlamayı bir görev edinmişlerdir.
Hitler’in propaganda bakanı Gobels ne demiş, “yalanı söyleyeceksen büyük söyle, kimse inanmasa bile kafalar karışır, bu da amaç için bir araçtır”…
Bir de Hanna yoldaşı şehit görmemek, ona bile çamur atmak neyin nesi? Vicdansız insan bile bunu kabul edemez.
Hanna yoldaş askeri elbisesiyle, görevi başında, Filistin halkının haklı davasının dayanışmasında şehit olmuştur. Bunun aksini iddia etmek, her şeyi kirletmekle bir sonuç alacağını sanmaktır. Bu karalamalar kin değil, bu karalamalar insanlıktan çıkmış derin devletin devrimcilere ve devrimcilerin enternasyonalist dayanışmasını kirletme çabasıdır.
Filistin davası uğruna şehit olan yoldaşların kanıyla oynamak, ihanetlerin en büyüğüdür.
Şehitler, enternasyonalist dayanışma amacıyla, Filistin kamplarındaki Acilci militanlarıydı. Bir siyasal eğilim olarak orada bulunuyorlardı. Filistin örgüt kamplarında eğitim görürken kopan çatışmalarda, İsrail, Arap gericiliği ve Filistin gericiliğiyle bölgenin her köşesinde süren savaşın orta yerinde, arkalarını dönüp kaçacak insanlar değildi. Kanaatlerinin arkasında durup yiğitçe, kahramanca savaşmayı tercih edenlerdi. Bu savaştan kaçarak TKEP’e sığınanların on yıllar sonra bu gün şehitlerin böylesine onurlu duruşlarını kirletmeye çalışmalarının tek bir anlamı var, oda devrimci mücadeleyi kirletmektir.
Trablus’ta süren çatışmaları Filistin örgütlerinin iç kavgası olarak algılayanların ne bölge ne de o kesit hakkında zerre kadar bir bilgileri olmadığını açıktır.
Bölgemizde hiçbir sorun, büyük saflaşmanın dışında ortaya çıkmamıştır. Trablus savaşı ise İsrail Arap Gericiliği ve ABD’nin, ısrarla istediği Filistinlileri İsrail sınırından uzak bir yerde konumlandırma çabasının bir sonucudur. İsrail, kendine yönelik Filistinli tehlikesini sınırından uzan bir alana taşıma çabasıdır. Ayrıca, bu çatışmalarda Şeyh Sait Şaban adlı gerici Müslüman Kardeşler Örgütünün de yer aldığını hatırlatacağım; bu örgüt İsrail ve Arap gericiliği tarafından beslenen bir örgüttü.
Trablus savaşlarında Filistinli ve orta-doğulu ilerici devrimci güçler zafer kazandı. Bu zafer İsrail’in bu alana yerleşmesinin belini kırmıştır. Bu başarıda örgütümüzün ve şehit yoldaşlarımızın katkı yapması onurludur. Bölge devrimcileri olmanın sorumluluğunu yerine getirmektir. Bu bir görevdi. Bu görev 12 Eylül karanlık rejimine karşı savaşın bir parçasıydı; MİT’in bu kesit boyunca, Lübnan’ın sahasında cirit attığı gerçeği, anılarını yazan her MİT görevlisi açıkça dile getirmektedir.
ÇALIŞMALAR
Bu dönemin başında olan Mihrac Ural yoldaşla, sürecin her kesitinde örgütümüzü yükseltmeye çalıştık. Bunu da birbirimize güvenle yaptık. Antakya TÖB-DER başkanlığı sürecinde ( Bu süreci ayrı bir tarih yazımı ile tüm detaylarıyla aktaracağım), Antakya Devrimci Kültür Derneği sürecinde, Antakya’nın iki büyük kitlesel mitinginin örgütlenmesi sırasında, TEK YOL DEVRİM dergisinin çıkarıldığı süreçte, tüm yoldaşlarla omuz omuza vererek devrimci mücadeleyi şehrimizde kökleştirdik; dernek dernek seminer çalışmaları, eğitim çalışmaları, legal ve illegalin koordineli çalışmasını ikame ettik. Seçimlerde bir etkin güç olarak rol oynadık; Milletvekili adayları bile desteğimiz için kapımızı aşındırıp durdu.
Bu süreci yaşayanlar bilirler ki, örgütsel çalışmamızda Mihrac Ural sürecin her kesitinde en önde duran yoldaşımızdı. Bu süreç olduğu gibi tüm etkinliğiyle yurt dışı kesitinde de sürdü. Örgütün 12 Eylül karanlık rejiminden korunması ve yeniden ülkedeki mücadeleye omuz vermesi açısından oluşturulan imkanlar yaşamsaldı. Buna yayın faaliyetlerimizi, Türkiyeli devrimci hareketlerin Cephe girişimlerindeki yerimizi (FKBDC), Devrimci Birlik Platformu çalışmalarımızı ve bütün bu çalışmaların taçlanması olan, Kongremiz ifade edeceğim.
Kongremizin ortaya koyduğu demokratik tabloda, gizli oy açık seçimle bağlanan başarısı ise ayrıcalıklı bir yere sahiptir; illegal bir silahlı mücadele örgütünde böylesi bir kongrenin, onlarca delegeyle toplanıp, hiçbir aksama olmadan başarılması, bu çirkin insanların karalama kampanyalarına verilecek en iyi yanıttır;
Kongreyi başarıyla bağlayanlarla, kongreyi ihbar için MİT’le işbirliği içinde, 150.000 TL karşılığı satılmışların karşı karşıya gelmesi kadar doğal hiçbir şey olamaz. İtirafçı ya da MİT ajanı olmak siyasal mücadelede bir insanın altından kalkamayacağı suçtur; bu ikilinin polis organizesi işlere bu ruh haliyle atılmaları eşyanın tabiatına uygundur.
AVRUPA
Avrupa sürecine gelince, bu alanda da örgütümüze yakışır emekler verdik. Hatalarımızla sevaplarımızla hiçbir özveriden kaçınmadık. Devletlerin yıkılıp buharlaştığı, dev siyasetlerin ortadan yok olduğu bir koşuldan geçtik. Biz ne ise öyle kaldık. Örgütümüzü savunduk değerlerine sahip çıktık. Hatasız insan yok, önemli olan çalışmaların devrimci kaygılarla ortaya konmasıydı. Onu yaptık. Ama bu gün hiçbir ilgileri kalmamış olduğu örgütümüze saldıranların yapmaya çalıştığı şey farklı bir şeydir; üç yıl durmadan kusulan kirlilik bir takip işidir, polisiye görevden başka bir şey değildir; hiçbir kin böylesi bir ısrarı ortaya koyamaz. Üstelik iflas eden türden böylesi bir ısrarı insan olan kimse sürdüremez bu bir görevdir isteklerden bağımsız gelişen.
Avrupa’da Tüm çabamızla her eylemde her yürüyüşte her etkinlikte var olmanın katkı yapmanın onurunu yaşadık.
Dünyanın değişimleri ve gelişmeleriyle, solun uğradığı sonuçlara bizde maruz kaldık. Ancak dönemin tümünde atılması gereken tüm adımları atmaktan, örgüt sorumluları olarak geri durmadık. Bu ortamda cımbızla tutulup çekilecek hiçbir teferruat genelin doğrultusunda yapılan olumlu çabaları örtemez. Senaristler, bıktırıcı tekrarların zavallı sığınmacıları, bu gerçekleri örtmeyi başaramayacaklardır. İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim yalçın’ın Avrupa çalışmalarını küçümseme ve yok sayma çabaları ise ciddiye alınmayacak bir çırpınıştır. Örgüt arşivi belgelerinde bu çabalar, dernek, yayın, etkinlik, protesto, miting, yürüyüş ve konferanslardan oluşan yoğunluğuyla, çirkin suçlamalara bir şamar olarak durmaktadır.
Ülkemiz için hiçbir özveriden çekinmeden, omuz omuza olduğumuz tüm yoldaşlarımızla verebileceğimiz her şeyi ortaya koyarak mücadele ettik. Acilciler diye bir gerçek Türkiye solunda var olduysa, bunu kolektif emeklerimize inşa ettik. Bu süreçte bu ikili sadece tahripkar tutumlarıyla var oldular.
Acil hareketinden kaçarak, başka alanlara sığınanların bu gün Acil’i dillerine dolamalarını ise kirli bir amaç olarak görüyorum. Şiddetle lanetliyorum.
Avazları çıktığı kadar havlasınlar, bu açıklamamın ardından da hakkımda etmeyecekleri söz kalmasın, önemsemiyorum bu devrimci mücadele sürecinde herkesin bir rolü var onu oynayacak kuklalarda görevlerini yapacak.
Ama bilsinler ki biz buradayız, Mihrac Ural’la yoldaşla biriz ve birlikteyiz, ona yönelen her kirliliğe karşı da duruşumuz açık ve nettir.
Bundan sonra da ülkemizin demokrasi mücadelesinin her aşamasında omuz omuza olmaya devam edeceğiz.
Bu polis organizesi çabaları bu güne kadar muhatap almadım, bundan sonra da almayacağım.
SONUÇ
Bu kısır çekişmeler zaman aşımına uğramıştır. Ülkemizin demokrasi mücadelesine omuz vermek varken bu kirlilik içinde yüzmeyi, şaibelerle başkasına saldırmayı iş edinenlerin aramızda ve çevremizde hiç bir yeri yoktur.
İtirafçılara, kendini parayla satanlara en iyi cevabı demokrasi mücadelesinde ortaya koyduğumuz ve koymaya devam edeceğimiz emekler verecektir. Nerede olursak olalım, hangi kanaatlerde bulunursak bulunalım bu ortak payda üzerinden haklarımız için ve ülkemiz için olumluyu yükseltmekle yükümlüyüz.
Örgütümüze emek vermiş her onurlu insanı bu karalamalara karşı tavır almaya, bulunduğu yer ve imkanlarla gerekli cevabı vermeye davet ediyorum.
Devrimci kamuoyuna ve Halkımıza duyurum budur.
Devrimci Kamuoyuna Açıklamamdır
Salih hoca
THKP-C (Acilciler) MK üyesi
7 Ocak 2011
Mihrac Ural, 35 yıldır örgütlü devrimci siyasi mücadelemin yoldaşı, iyi-kötü günün, özverinin, dayanışmanın, bilgi ve kültür bölüşümlerimin dostu, kökleri şehrimizin her köşesinde filiz veren, ortak demokrasi ve özgürlük mücadelemizin öncü militanıdır.
Ona yönelen karalamaları şiddetle kınıyorum.
Herkes bilsin ki,
Karalamalara, şaibelere iltica edenler,
Kendi zaaf ve ayıplarını örtmek için çırpınan zavallılardır.
Bu türlerin devrimci harekete verdiği zarar, sırtlarında taşıdıkları kamburlarla yakından ilgilidir.
Kirlilik ve şaibelerde ısrar ne kişisel bir kinle ne de siyasi tartışmayla izah edilir.
Bu olsa olsa bir “görevli” işidir. THKP-C (Acilciler)’in örgütsel değerlerine, yöneticilerine yapılan saldırı bu boyutuyla, bir ihbar, bir Özel Harp Dairesi işidir; bu tür karalama örneklerini, Kürt özgürlük hareketi ve liderine sıklıkla yapılanlarla aynıdır, bu yöntemler artık açık hale gelmiştir.
TKEP’li Engin Erkiner’in ve İbrahim Yalçın’ın ortaklaşa yaptıkları görev bundan ibarettir. Bunların belgelerle, kendi el yazıları ve itiraflarıyla kanıtlanmış itirafçılıkları ve para karşılığı örgütü MİT’e ihbar etmeleri devam eden işlevlerinin de ne olabileceğine bir işarettir.
Ülkemizde demokrasi mücadelesi geniş alanıyla, halklarımızın beklentileri ve özlemleriyle ilgili yükümlülüklerimiz orta yerde dururken, geçmişimizi onurla taşıyarak bu mücadeleye omuz vermemiz gerekirken, en azından her birimiz kendi bulunduğu alan ve kanaatleriyle çaba sarf etmesi gerekirken, kin ve ihbar üzerine kurulu bu kirli çabalar kabul edilemez.
Devrimci kamuoyuna bu gerçeği ilan etmeyi görev bilirim.
***
1976’dan bu yana omuz omuza olduğum, devrimci örgütsel yaşamımı birlikte paylaştığım, en zorlu kesitlerde, birbirimizle, yoldaşlarımızla ve devrimci hareketlerle omuz omuza olduğumuz, tarihi direnmelerle mücadelede tavizsiz duruşlarla belirlenen örgütümüz Acilcilere ve Mihrac Ural yoldaşa yönelen saldırıları şiddetle kınadığımı belirtiyorum.
Uzun süredir, bu tartışma biter ve kirlilik sahiplerine kalır diye bekledim. Bu dönem boyunca örgütümüzün Genel sekreteri Mihrac Ural’la yoğun iletişim içinde, örgütümüze ve değerlerimize yapılan saldırıların mahiyeti üzerinde fikir alışverişi içinde olduk. Vardığımız sonuç, geçmişte örgüte en büyük zararı verenlerin hala aynı yolda devam ettikleri yönündeydi.
Örgütü tasfiye etmek için girişilen bu çabalar devrimci ahlaktan yoksun oyunlarla iç içe geçmiş bulunuyor. Bu tasfiyeci girişimlerin, yıllar önce saflarımızdan koparak TKEP’e sığınmaları ve TKEP’i tasfiye ettikten sonra yeniden Acilcilere yönelik saldırılara geçmeleri manidardır.
19 Ağustos 1977’de polise düştüğü an bildiği bilmediği her şeyi polise veren Engin Erkiner, örgütümüz tarihindeki yeri bir itirafçı olarak belirmiştir. Bu onun örgüt içinde dışlanmış konumunu da belirleyen temel nedendir.
19 Ağustos 1977’ye gelirken, itirafçı Engin Erkenir’in, İlker Akman ve arkadaşlarının Malatya Beylerderesi’nde uğradıkları katliam birçok soru işaretlerini taşımaya devam eden bir acı hadisedir.
Hemen ardından Acilciler Ankara örgüt biriminin tamamen ölü ya da diri olarak tasfiye edilmesi dikkat çekicidir; Rıza Salman’ın yakalanması, Ömür ve Yüksel hocanın ellerinde bomba patlaması ve şehit olmaları. Ankara biriminin olduğu gibi dağıtılmış olması ardından, Engin Erkiner’in İstanbul’a taşınası ve örgütün burada da ağır darbe alması soru işaretleriyle doludur.
Bu güne kadar kimse bu adamın, İstanbul’a gelişiyle ilgili kararın nasıl verildiğini bilmemektedir. Kısa bir süre sonra da İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırması ise çok daha dikkat çekicidir.
Hemen ardından bu ikilinin girdiği ilk eylemlerle birlikte baskınlar ve operasyonlar başlamıştır.
Bütün bunlar tesadüf olamaz.
Bu süreci sürdürdüğümüzde, 1982 de örgütümüze yönelik saldırıların başlaması, ardından İbrahim Yalçın’ın MİT’le ilişkili örgüt merkezine gelerek tasfiyeci çabaları yükseltmesi ve bu ikilinin birlikte TKEP’e girmeleri ve ardından TKEP’in tasfiye edilmesi, asla tesadüf olamaz.
Bu süreç, organize bir süreçtir, bir zincirin halkaları olarak bir birine bağlantılıdır.
Bu akıl almaz sürecin tesadüf olduğunu söylemek için tanrıdan vahi beklemek gereklidir.
İtirafçı Engin,1982’de TKEP’e sığındı. Bu yanıyla kesintisiz 28 yıllık TKEP’lidir. Hayatının yarınsını geçirdiği bir örgütün üyesi olarak, üstelik tasfiyesinde yer aldığı kendi öz örgütüyle ilgili bir şeyler söylemesi gerekirken, Acilciler örgütüne saldırmak istemesi mandardır.
Normalde, İtirafçı Engin’in yapması gereken şey, öz örgütü TKEP üzerinde fikir yürütmek olmalıydı. Bu sorumsuz kişinin zerre kadar bir sorumluluğu olsaydı, aramızda kaldığı 1,5 yıl üzerine bu ölçekte kin ve nefretle yazacağı yerde, 28 yıl içinde barındığı TKEP’le ilgili bilgi vermesi gerekti. Acilcilerle on yıllardır bağı kesilmiş birinin örgütümüze dil uzatması, karalama ve şaibe yaratması ve bu yoldaki mantıksız ısrarı, kinle açıklanamayacak bir tutumdur.
19 Ağustos 1977’de polise düştüğü an, tek bir tokat yemeden hayallerini bile itiraf eden, örgüte ait her şeyi, malzeme, adres, yönetici, sempatizan, dost her şeyi polise sunan birin, 33 yıl sonra muhbir olarak karşımıza çıkması dikkat çekicidir.
Engin Erkiner özetle kendini şöyle anlatıyor;
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
Doğu Perinçek izinden gitmek diye bir şey varsa, tüm itirafçılar bu cümlelerle işe koyuluyorlar.
20 sayfalık polis itirafnamesi, sıradan birinin bile ayıplanacağı bir ifadedir. O bunun ötesini yapmıştır. Örgütümüzü polise teslim etmek için, unuttuğunu bile söylemiştir, hayalini anlatmış olası eylemleri ve olası kadroları bile sıralamıştır. Bunu unutmadık. Bunlar bir yana, İtrafçı Engin Erkiner, bir de MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte taşımıştır. O gün bu gün bu ikili polis organizesi olarak aynı çizgi üzerinde devrimciliğe zarar vermeye devam etmektedirler.
Örgütsel değerlerimize ve yoldaşlarımıza yapılan saldırılarda İtirafçı Engin Erkiner’le birlikte kendini MİT’e 150 000 TL karşılığı satmış olan İbrahim Yalçın’ın yer alması bu kin deryasının derin mahiyetini anlatmaya yeterlidir.
İbrahim Yalçın’ını bulunduğu her yerde tanımlayan alamet-i farika, para için yapmayacağı hiçbir şeyin olmadığıdır.
Bu kişi, bu ahlaksızlığıyla, örgütümüzün 1. Kongresini ihbar etmek için MİT’ten para almakla kalmayıp bu günde aynı görevle işine devam ettiğini anlamak için bu günde yaptıklarını izlemek yeterlidir; hayatında siyasi tek bir satırlık yazısı olmamasına karşın ihbar, yalan kurgu ve şaibe yaratmada her türden çirkinliği sergilemesi okura önemli bir mesajdır.
Bu kişi de 22 yıldır TKEP saflarındadır. Buharlaşan bu örgütün tasfiyesinde itirafçı Engin’le ne tür roller aldığı bilinmemektedir. Bu ayrıntıların üzerinde, TKEP’lilerin durması gerek. Bu ikili polis organizesi kişinin on yıllardır içinde yer aldıkları TKEP’le ilgili bir tek anılarını dile getirmezken, örgütümüze yönelik karalamaları herkes için anlamlı bir belirti sayılmalıdır.
TKEP yok edildi, Acilciler ise olduğu kadar tüm gücüyle, siyasal duruşu, yazınsal etkinliği, legal yayın ve sivil toplum kuruluşlarıyla demokrasi mücadelesinde kararlıca yürüyor; polisin ölülerle bir işi olmadığını söylemeye gerek yok sanırım…
Bu noktadan ısrarla ve önemle belirtirim ki, İbrahim Yalçın’ın bilinen düşkünlüğüyle, MİT hesabına çalışmasını sürdürdüğünden kuşku duymamamıza yol açacak hiçbir davranışı yoktur. 3 yıldır inatla sürdürülen bu karalama kampanyasını kin, siyasi husumet gibi olgularla izah etmenin mümkünü yoktur.
Mit’e satılmış bu şahsın kullandığı yönteme dikkat edilirse, özel harp dairesinin yöntemleri olduğunu fark etmek güç değildir; yoldaşı yoldaşa, dostu dosta düşürmek, belgesiz, kanıtsız dedikoduları gerçek diye ileri sürmek, kendi iddialarını sonraki yazılarında tırnak içine alarak gerekçe olarak sunma gibi aptalca oyunlarıyla tipik bir polisiye faaliyet içindedir.
Bu satılmış kişi de kendini şöyle tanımlıyor;
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu kişi ayrıca, arkadaşların uzun zamandan beri sorup durdukları, İbrahim Yalçın, MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? Sorusuna cevap vermemekte ısrar etmektedir. Bu sorudan kaçmak, bu kişinin üzerinde bu gün için de geçerli olacak şüpheleri artırmaktadır.
Buna rağmen, bir kez kendini MİT’e satan birinin, söyleyeceği her şeyde bir soru işareti olması itibariyle muhatap alınmaması gerektiği kanısındayım.
Bu kaynaklardan üreyen yalan kurgularla örülü karalamaların tek kaynağı derin devlet ve polisiye tezgahlardır.
AİLELERE DİL UZATMAK
Bu çevrenin, Mihrac Ural ailesine yaptığı hayasız saldırıyı şiddetle lanetliyorum.
Bu saldırılar gerçekte tüm devrimci ailelere yapılan saldırı olarak ortaya çıkmaktadır. Zeki Ural amcaya yönelen, saçmalık ötesi suçlamalar, bu devrimci insanın Antakya tarihinin her devrimci eyleminde en önde olduğunu bilmeyen cahillerin işidir, bunun da ötesi devrimci değerleri yıpratmak isteyen karanlık kişilerin işidir. Komik olan ise, Zeki amcanın Farsız işgaline karşı bir ulusal kurtuluş hareketi olarak beliren URUBA hareketindeki devrimci mücadelesini (1935-1938), o gün var olmayan, 1947’de kurulan Suriye devletine bağlama gafıdır. Aptalların bile alaya alacağı bu sallamaları, sadece bilgisizlik olarak görmek çok safça olacaktır. Bu çirkin çabalar polisiye işidir…
İtirafçı Engin’in, hepimizin anası olan merhume Cemile Ural teyzeyi bile dil uzatması, bu türlerin insanlıktan ne kadar uzak olduklarını gösteren bir davranıştır Bunun bile çok ağır sorumluluğu olduğunu kimse unutmamalıdır. Bu yöntemleri lanetlemekle yetineceğim. Mihrac Ural’ın ailesine çocuklarına dil uzatanları, sapık olmaktan başka bir şeyle tanımlamak mümkün değildir. Bu ahlaksızlığın bir bedeli olacaktır, lanetliyorum.
Bu muhbir şebekesinin, her siyasal sürgünün dolaşım için evrak sahibi olma çabasını bile çirkince ele alması zıvanadan çıkma hallerini yansıtıyor.
EVRAKLARIMIZ
Orta-doğuda benim de aralarında olduğum, Müntecep, Ali Sönmez ve Mihrac Ural’ın evrak sahibi olmalarını akıl zoru yorumlara tabi tutmalarını tiksintiyle karşılıyorum.
Bu evrakların, sahte onlarca işlem sonucu ve keşfedilince resmi bir değeri olmayan özeliklerini burada dile getirmeyeceğim. Kin ve ihbar üzerine kurulu yaygaraları, yukarıda saydığım yoldaşlarla aynı anda çıkardık. Sahte işlemleri aynı anda yaptık. Bu işlemleri yaparken yakalansaydık beli şu ana kadar da zindanlarda olurduk. Ama her devrimcinin yapması gereken cesareti göze alarak evrak sorunumuzu çözmeye çalıştık. Bu biliniyorken neden, sanki bu evrakı sadece Mihrac Ural yoldaşı çıkarmış gibi hedef alınmıştır. Bunu anlamak zor değil. Yoldaşa yönelik bu çabalar lanetliyorum. Yaptıkları ise doğrudan Muhabarata bir ihbardır, bu da muhabartala kimin ilgili olduğuna iyi bir veridir.
Evraklarımız sahte olmasa da ne olurdu?,
Her siyasi firarinin evraklarını %100 gerçek yapması en istenen şeydir. Bu olması %100 sahte olmasının hiçbir sakıncası yoktur. Sürgünleri bilenler bunun önemini de iyi bilirler.
Avrupa’da resim bir evrak elde etmek için siyasi mültecilerin nasıl çırpındıklarını, ne tür yollara başvurdukların bilen biri olarak, orta-doğuda elde ettiğimiz evrakların da çok daha çetrefilli yollarla ede edildiğini söylemekten başka bir ek yapmayacağım.
Ahlaksız adamlar ayrıca bölgede her örgütün kendi kimliğini, kendi kararıyla çıkarıp yoldaşlarına verdiğini ise söylememe gerek yoktur.
Bu kimlikler sonuna kadar, tüm yoldaşların emin şekilde hareket etmelerini sağlamışsa başarılı bir girişim olarak görmek gerek. PKK, DS gibi önemli örgütler aynı yöntemi değerlendirmekle akıllık ettiklerini burada ayrıca söylememe gerek yoktur; örgütümüze karşı yapılan Paris operasyonunda (30 Kasım1988), bir çanta dolusu sahte mühür ve pasaport, evrak ele geçti. Every Savcısı bile “bunlar her siyasi kaçağın taşımakta doğal hakkı olan şeylerdir” diye polise çıkışarak, delil bile saymadı; polise, daha ciddi deliler getirmesi için 21 günlük anket süresi tanıdı, sonra tutuklu yoldaşların serbest bırakılacağını söyledi. Nitekim süre dolup yeni kanıtlar ortaya konmayınca da tutuklu yoldaşlar serbest bırakıldı.
Bu ahlaksızlar Fransız savcısı kadar insan olamadılar Suriye’de evrak yapmamızı ihbarlarıyla muhabarata mesaj olarak vermeye çalışıyorlar.
Kişi herkesi kendi gibi bilir diye bir söz vardır. Bunlar hayatları boyunca yaptıkları her şey de bir kirlilik olduğu için, başkasının çabalarını da öyle görmeleri normaldir.
Örgüte emek vermiş herkesi kirletmek ve ihbar etmek işlerinin temelini oluşturuyor. Bu çirkin insanlar, TKEP’e sığınırken, bir arada oldukları kişileri bile ikna etmekten aciz insanlar. Sözde onlarca kişi kopmuştu, şu an bir araya getirdikleri bir elin parmak sayısı bile değil; bu bir şeyleri anlatmaya yetmez mi?...
MEHMET KOÇ
Çirkinliklerine alet etmeye çalıştıkları, insanlar arasında, burada önemle anacağım Mehmet Koç yoldaştır. Mehmet Koç, Ortadoğu sürecini bizimle birlikte yaşamış bir devrimci yoldaşımızdır. Birlikte iyi kötü günler paylaştık. Avrupa’da da birlikte olduk. Son dönemlerinde, hastalığını istismar ederek Mehmet Koç’u Mihrac Ural aleyhine kullanmak isteyen bu insanlardan rahatsızlığını direk bana ifade eden Mehmet Koç yoldaş’ın verdiği şu bilgiyi okurla paylaşmak vicdani bir sorumluluktur.
Mehmet Koç’u, Mihrac Ural aleyhine konuşturtmak ve kullanmak isteyen bu insanlara karşı prim vermemiştir. Hastalığı ilerleyip yatağa düşünce çevresine toplanan bu ahlaksızlara karşı, yapacakları kirliliğe ortak olmamak için, onların ısrarıyla yazacaklarını söyledikleri “Anı kitabı”nda kirli amaçlarını engellemek için, “Yazacağınız bir anı kitabı olursa, Mihrac Ural’ın adı yer almasın” demiştir.
Aklı başında olan herkes bunun ne anlama geldiğini bilir; Mehmet Koç açıkça, “sizin yazacağınız bir ‘Anı kitap’ta, beni Mihrac Ural’a karşı bir şey söyleyen adam olarak lanse etmenizi istemiyorum” demiştir. Olay budur.
Bu bir duruştur anlayana ancak gözlerini kin bürümüş insanlar her şeyi tersinden yorumlamak için kullanacakları açıktır. Mehmet Koç yoldaşın bu duruşunun çok daha açık olarak bana aktardığı şu bilgiyle kesişmesi kanaatlerimin ne kadar doğru olduğuna bir gösterge sayılır; Mehmet Koç, benim aracılığımla özel olarak Mihrac Ural’a gönderdiği bir mesaj oldu o da şudur; “bu çirkin insanlar Mihrac Ural’ın babasının fotoğrafını bulmaya ve karalama yapmaya çalışıyorlar; muhatap almasın, bu çabalar kirli çabalardır, devrimcilikle alakalı değildir”
İşte Mehmet Koç böyle bir insandı. Bu ahlaksızlara karşı da böylesine duyarlıydı. Bir insana ölüm döşeğinde yaptıkları baskıların hiçbir işe yaramadığının da gerçekleri değiştirmediğinin de önemli bir ifadesidir.
NEBİL RAHUMA
Bu ikili, çirkinliklerini Antakya devrimci hareketinin yarattığı değerleri birbirine kırdırtma çabaları da dikkat çekicidir.
Antakya Acilcilerin kalesidir.
Bunu yaratan da Antakyalı devrimcilerdir. Dünü birlikte kurduğumuz insanlar arasında Nebil Rahuma da önemli bir militan ismidir. Kalleşçe şehit edilmiştir. Onu her defasında saygıyla andık o bize ait bir değerdi ve hep oyla kalmıştır. Bu yoldaşı adını kullanarak Mihrac Ural ya da herhangi bir yoldaşı karalamak beyhude bir çabadır.
Bu gerçeklerin ışığında, Nebil Rahuma yoldaşın adını kirli işlerine karıştırmak isteyenleri ölü konuşturarak, uydurmalarla, kurgu yalanlar ve karalamalarla bu kuşağı birbirine düşman gösterme çırpınışlarının sergilenmesini şiddetle kınıyorum.
Nebil yoldaş, örgütlü devrimci mücadeleye atıldığı andan itibaren Mihrac Ural yoldaşın ekibinde yer alan bir militandı. Şehit olana kadar da öyle sürdü. Bunun aksi her söz, sadece ve sadece polisiye bir çabanın ısrarıdır.
Nebil yoldaşın cesedi hala bulunamamıştır. Onunu için Antakya da yoldaşların yaptığı anıt mezar bu kuşağın birbirine olan bağlılığının ve verdiği değerin en anlamlı ifadesidir. Bu kuşağı birbirine kardırmak isteyenlere de verilen en iyi cevaptır.
Siyaset kapasitesi yetersiz olanların karanlık amaçlarla yaptığı bu saldırılar, direnme örgütü olan Acilcilerle uzak yakın bir ilişkiye sahip olamaz. Zaten bu insanların birkaç seneyi geçmeyen Acil hareketindeki varlıklarına karşı TKEP’te on yıllarını tüketmelerinin nedeni de budur; sonuçta TKEP’i tasfiye etmeleri de örgüt algılarına önemli bir gönderme olarak durmaktadır.
MÜNTECEP KESİCİ OLAYI
Ortadoğu sürecine gelince, bu sürecin her kesitinde hepimiz birlikte, zoru da kolayı da yaşadık. Bu dönemin öz verileri bu dönemin şehitleri, bu dönemin zorluklarını hepimiz bir arada paylaştık. Bu döneme dil uzatanlar, örgütümüzün en önemli ve en sağlıklı gelişme dönemini kirletmek isteyenlerdir.
Bu dönemde ortaya çıkan sorunların birçoğunda ben de vardım.
Gerçekleri yerli yerine oturtalım.
Müntecep Kesici’nin ölümü, Filistin davası uğruna dövüşen yoldaşların şehit olmasını, Hanna yoldaşın görev başında geçirdiği trafik kazasında ölümünü çarpıtarak Mihrac Ural’a saldırmak beyhude bir çabadır.
Bu dönemin canlı bir şahidi olarak, bu çirkin çevrenin tüm anlatımlarının yalan olduğunu söylüyorum. Hiçbir şeyi gerçekliğiyle anlatmıyorlar. Kulaktan dolma bilgileri bile çarpıtarak, senaryolaştırarak istedikleri kirli amaçlarına uygun servis etme çabası veriyorlar.
Müntecep (Şeyh) yoldaşın kazayla ölümü üzerine söylenenler akıl zoru söylemlerdir. Olmayanı var etme çabasıdır: Olayı onlarca kez bire bir yaşayanların aktarmasına karşın, illa Mihrac Ural yoldaşı karalamak için onun sırtına yıkma çabası, bu çirkin insanların amaçlarını da yeterince izah ediyor.
Parti Okulumuzun bulunduğu Bassit kampında Müntecep Kesici (Şeyh) yoldaşın kaza sonucu ölümü sırasında, ben, Mihrac Ural, Mustafa Burgaz ve bir dizi yoldaş Lazkiye’de bulunuyorduk.
Örgüt merkezi kampı, herkesin dikkatli davranması gereken bir yer. Müntecep yoldaş fevri davranışlarıyla bilinen bir yoldaştır. Merkezi kampta yoldaşların tüm iyi niyet ısrarlarına provokatif davranışlarla cevap vermiştir. Sorumlular gene kadar beklemesi gerektiği söylenmesine rağmen o aşırı tepkilerle tutum almıştır. Bu esnada ortaya çıkan bir itişmede kaza ile patlayan silah Yoldaşın ölümüne yol açmıştır. Bu olayın kışkırtıcısı, örgüt arşivinde belgeleriyle bulunan el yazmalı mektuplarıyla itirafçı Engin Erkiner ve TKEP’in o dönemdeki yöneticileri olduğunu, tarihe bir not olarak düşmeyi gerekli görüyorum. Bu olayı, alçakça kullanmak için, kirli niyetlere alet etmek isteyenleri lanetlemekle yetineceğim.
HANNA YOLDAŞ VE FİLİSTİN DAVASI ŞEHİTLERİ
Hanna yoldaş olayı daha da bir garip senaryo ürünü olarak sunuluyor; bu akılsızlar 300 km yol yapan, virajlarıyla yokuşlarıyla inişleriyle yol tepen bir arabanın nokta atışı yapar gibi, “fren balatalarıyla oynandığı için kaza yaptı” demek, okuru aptal yerine koymaktır.
Üstelik Hanna yoldaş, bir arama noktasında birlikte getirdikleri örgüt silahları nedeniyle yanlarına bindirilen görevliyle yerini değiştirmiş. Arabanın içinde üç yoldaş ve bir yabancı kişi olduğu halde, yaşanan trafik kazasını “Hanna yoldaşı böylece katlettiler” diye yorumlamak insafsız ve bir o kadar ahlaksızca bir cinnettir.
Bunlar okuru aptal mı sanıyorlar. Üç yoldaştan biri olan kadın yoldaş hala yaşıyor ve olayın tanığı üstelik Paris’tedir, görüşüne bile başvurmadan böylesine pervasız bir ahlaksızlıkla kurgu yapmaları manidar olmalıdır.
Kaza yapan arabayı süren yoldaş, etmedikleri söz bırakmadıkları Şerif yoldaştı. Böylesine ölümcül bir kazadan bu yoldaşın nasıl kurtulduğunun, elleri kolları ayakları başının nasıl parçalandığını bilmeden, bu kirli iddia nasıl yapılabilir ki? Bunlar hep öyledir, olayın içinde, olan ve yaşayan insanların tanıklığına bile gerek görmeden istedikleri gibi olayı yorumlayıp insanları suçlamayı bir görev edinmişlerdir.
Hitler’in propaganda bakanı Gobels ne demiş, “yalanı söyleyeceksen büyük söyle, kimse inanmasa bile kafalar karışır, bu da amaç için bir araçtır”…
Bir de Hanna yoldaşı şehit görmemek, ona bile çamur atmak neyin nesi? Vicdansız insan bile bunu kabul edemez.
Hanna yoldaş askeri elbisesiyle, görevi başında, Filistin halkının haklı davasının dayanışmasında şehit olmuştur. Bunun aksini iddia etmek, her şeyi kirletmekle bir sonuç alacağını sanmaktır. Bu karalamalar kin değil, bu karalamalar insanlıktan çıkmış derin devletin devrimcilere ve devrimcilerin enternasyonalist dayanışmasını kirletme çabasıdır.
Filistin davası uğruna şehit olan yoldaşların kanıyla oynamak, ihanetlerin en büyüğüdür.
Şehitler, enternasyonalist dayanışma amacıyla, Filistin kamplarındaki Acilci militanlarıydı. Bir siyasal eğilim olarak orada bulunuyorlardı. Filistin örgüt kamplarında eğitim görürken kopan çatışmalarda, İsrail, Arap gericiliği ve Filistin gericiliğiyle bölgenin her köşesinde süren savaşın orta yerinde, arkalarını dönüp kaçacak insanlar değildi. Kanaatlerinin arkasında durup yiğitçe, kahramanca savaşmayı tercih edenlerdi. Bu savaştan kaçarak TKEP’e sığınanların on yıllar sonra bu gün şehitlerin böylesine onurlu duruşlarını kirletmeye çalışmalarının tek bir anlamı var, oda devrimci mücadeleyi kirletmektir.
Trablus’ta süren çatışmaları Filistin örgütlerinin iç kavgası olarak algılayanların ne bölge ne de o kesit hakkında zerre kadar bir bilgileri olmadığını açıktır.
Bölgemizde hiçbir sorun, büyük saflaşmanın dışında ortaya çıkmamıştır. Trablus savaşı ise İsrail Arap Gericiliği ve ABD’nin, ısrarla istediği Filistinlileri İsrail sınırından uzak bir yerde konumlandırma çabasının bir sonucudur. İsrail, kendine yönelik Filistinli tehlikesini sınırından uzan bir alana taşıma çabasıdır. Ayrıca, bu çatışmalarda Şeyh Sait Şaban adlı gerici Müslüman Kardeşler Örgütünün de yer aldığını hatırlatacağım; bu örgüt İsrail ve Arap gericiliği tarafından beslenen bir örgüttü.
Trablus savaşlarında Filistinli ve orta-doğulu ilerici devrimci güçler zafer kazandı. Bu zafer İsrail’in bu alana yerleşmesinin belini kırmıştır. Bu başarıda örgütümüzün ve şehit yoldaşlarımızın katkı yapması onurludur. Bölge devrimcileri olmanın sorumluluğunu yerine getirmektir. Bu bir görevdi. Bu görev 12 Eylül karanlık rejimine karşı savaşın bir parçasıydı; MİT’in bu kesit boyunca, Lübnan’ın sahasında cirit attığı gerçeği, anılarını yazan her MİT görevlisi açıkça dile getirmektedir.
ÇALIŞMALAR
Bu dönemin başında olan Mihrac Ural yoldaşla, sürecin her kesitinde örgütümüzü yükseltmeye çalıştık. Bunu da birbirimize güvenle yaptık. Antakya TÖB-DER başkanlığı sürecinde ( Bu süreci ayrı bir tarih yazımı ile tüm detaylarıyla aktaracağım), Antakya Devrimci Kültür Derneği sürecinde, Antakya’nın iki büyük kitlesel mitinginin örgütlenmesi sırasında, TEK YOL DEVRİM dergisinin çıkarıldığı süreçte, tüm yoldaşlarla omuz omuza vererek devrimci mücadeleyi şehrimizde kökleştirdik; dernek dernek seminer çalışmaları, eğitim çalışmaları, legal ve illegalin koordineli çalışmasını ikame ettik. Seçimlerde bir etkin güç olarak rol oynadık; Milletvekili adayları bile desteğimiz için kapımızı aşındırıp durdu.
Bu süreci yaşayanlar bilirler ki, örgütsel çalışmamızda Mihrac Ural sürecin her kesitinde en önde duran yoldaşımızdı. Bu süreç olduğu gibi tüm etkinliğiyle yurt dışı kesitinde de sürdü. Örgütün 12 Eylül karanlık rejiminden korunması ve yeniden ülkedeki mücadeleye omuz vermesi açısından oluşturulan imkanlar yaşamsaldı. Buna yayın faaliyetlerimizi, Türkiyeli devrimci hareketlerin Cephe girişimlerindeki yerimizi (FKBDC), Devrimci Birlik Platformu çalışmalarımızı ve bütün bu çalışmaların taçlanması olan, Kongremiz ifade edeceğim.
Kongremizin ortaya koyduğu demokratik tabloda, gizli oy açık seçimle bağlanan başarısı ise ayrıcalıklı bir yere sahiptir; illegal bir silahlı mücadele örgütünde böylesi bir kongrenin, onlarca delegeyle toplanıp, hiçbir aksama olmadan başarılması, bu çirkin insanların karalama kampanyalarına verilecek en iyi yanıttır;
Kongreyi başarıyla bağlayanlarla, kongreyi ihbar için MİT’le işbirliği içinde, 150.000 TL karşılığı satılmışların karşı karşıya gelmesi kadar doğal hiçbir şey olamaz. İtirafçı ya da MİT ajanı olmak siyasal mücadelede bir insanın altından kalkamayacağı suçtur; bu ikilinin polis organizesi işlere bu ruh haliyle atılmaları eşyanın tabiatına uygundur.
AVRUPA
Avrupa sürecine gelince, bu alanda da örgütümüze yakışır emekler verdik. Hatalarımızla sevaplarımızla hiçbir özveriden kaçınmadık. Devletlerin yıkılıp buharlaştığı, dev siyasetlerin ortadan yok olduğu bir koşuldan geçtik. Biz ne ise öyle kaldık. Örgütümüzü savunduk değerlerine sahip çıktık. Hatasız insan yok, önemli olan çalışmaların devrimci kaygılarla ortaya konmasıydı. Onu yaptık. Ama bu gün hiçbir ilgileri kalmamış olduğu örgütümüze saldıranların yapmaya çalıştığı şey farklı bir şeydir; üç yıl durmadan kusulan kirlilik bir takip işidir, polisiye görevden başka bir şey değildir; hiçbir kin böylesi bir ısrarı ortaya koyamaz. Üstelik iflas eden türden böylesi bir ısrarı insan olan kimse sürdüremez bu bir görevdir isteklerden bağımsız gelişen.
Avrupa’da Tüm çabamızla her eylemde her yürüyüşte her etkinlikte var olmanın katkı yapmanın onurunu yaşadık.
Dünyanın değişimleri ve gelişmeleriyle, solun uğradığı sonuçlara bizde maruz kaldık. Ancak dönemin tümünde atılması gereken tüm adımları atmaktan, örgüt sorumluları olarak geri durmadık. Bu ortamda cımbızla tutulup çekilecek hiçbir teferruat genelin doğrultusunda yapılan olumlu çabaları örtemez. Senaristler, bıktırıcı tekrarların zavallı sığınmacıları, bu gerçekleri örtmeyi başaramayacaklardır. İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim yalçın’ın Avrupa çalışmalarını küçümseme ve yok sayma çabaları ise ciddiye alınmayacak bir çırpınıştır. Örgüt arşivi belgelerinde bu çabalar, dernek, yayın, etkinlik, protesto, miting, yürüyüş ve konferanslardan oluşan yoğunluğuyla, çirkin suçlamalara bir şamar olarak durmaktadır.
Ülkemiz için hiçbir özveriden çekinmeden, omuz omuza olduğumuz tüm yoldaşlarımızla verebileceğimiz her şeyi ortaya koyarak mücadele ettik. Acilciler diye bir gerçek Türkiye solunda var olduysa, bunu kolektif emeklerimize inşa ettik. Bu süreçte bu ikili sadece tahripkar tutumlarıyla var oldular.
Acil hareketinden kaçarak, başka alanlara sığınanların bu gün Acil’i dillerine dolamalarını ise kirli bir amaç olarak görüyorum. Şiddetle lanetliyorum.
Avazları çıktığı kadar havlasınlar, bu açıklamamın ardından da hakkımda etmeyecekleri söz kalmasın, önemsemiyorum bu devrimci mücadele sürecinde herkesin bir rolü var onu oynayacak kuklalarda görevlerini yapacak.
Ama bilsinler ki biz buradayız, Mihrac Ural’la yoldaşla biriz ve birlikteyiz, ona yönelen her kirliliğe karşı da duruşumuz açık ve nettir.
Bundan sonra da ülkemizin demokrasi mücadelesinin her aşamasında omuz omuza olmaya devam edeceğiz.
Bu polis organizesi çabaları bu güne kadar muhatap almadım, bundan sonra da almayacağım.
SONUÇ
Bu kısır çekişmeler zaman aşımına uğramıştır. Ülkemizin demokrasi mücadelesine omuz vermek varken bu kirlilik içinde yüzmeyi, şaibelerle başkasına saldırmayı iş edinenlerin aramızda ve çevremizde hiç bir yeri yoktur.
İtirafçılara, kendini parayla satanlara en iyi cevabı demokrasi mücadelesinde ortaya koyduğumuz ve koymaya devam edeceğimiz emekler verecektir. Nerede olursak olalım, hangi kanaatlerde bulunursak bulunalım bu ortak payda üzerinden haklarımız için ve ülkemiz için olumluyu yükseltmekle yükümlüyüz.
Örgütümüze emek vermiş her onurlu insanı bu karalamalara karşı tavır almaya, bulunduğu yer ve imkanlarla gerekli cevabı vermeye davet ediyorum.
Devrimci kamuoyuna ve Halkımıza duyurum budur.
6 Ocak 2011 Perşembe
NUSUBETLERLE ÖĞRENİYORUZ
Mustafa Köse
6 Ocak 2011
Atasözü vardır ‘’bir nusubet bin nasihate bedel’’ diye. Bize uyan bundan daha iyi bir tarifin olacağını düşünmüyorum. Biz neyi öğreniyorsak ancak böyle öğreniyoruz. Canımız yanmadan aklın yolunu tutmuyoruz. Şark kültürünün egemen olduğu ‘’kurnazlık ve aymazlık’’ sarmalından sıkışmadan çıkamıyoruz.
Ancak bu böyledir. Bu bizim bir durumumuzdur. Çarpıla yamula değişeceğiz. Gereksiz zaman kaybı oluyor ama bunun başka yolu görülmüyor. Bunu kabul ederek tavrımızı ve yapacaklarımızı hedefleyeceğiz. Sapla saman arasında kaybolmadan mesafe almayı öğreneceğiz.
Uzun tutuklanmaya karşı, Avrupa insan hakları mahkemesinin istediği sınır bizde deprem yarattı. Vicdanları sızlatan bazı davaların sanıkları tahliye olunca kıyamet koptu. Herkes suçlu aramaya başladı. Ancak öne çıkan Yüksek yargı iktidarı, iktidar ise yüksek yargıyı suçlayarak konu geçiştirilmeye çalışıyor. Oysa bu duruma karşılıklı suçlamalarla geçiştirilemez. Buradaki asıl durum,’’yargı reformuna olan ihtiyacın ortaya çıkmasıdır’’. Son günlerde olanlar, bir şans gibi algılanmalıdır. Yargıdaki aksaklıkların giderilmesi için acil önlem alınmalıdır. Yargımız, adil ve uluslar arası hukuka uygun hale getirilmelidir. Bu, iktidarın işidir. Çare üretmek seçimle gelenlerin görevidir.
Şimdiden açık belirtelim. Demokratik devlete dönüşmek radikal değişimlerden geçmektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Bu iş ciddi bir iştir. Geçiştirmelerle, oyalamalarla bunlar sağlanamaz. Değişimlerdeki ‘’yetmezler’’ kapıyı zorlamaktadır.
Hemen belirtmek gerekiyorsa ve ivedilikle yapılacaklar sırıtmış durumda. Aksatmadan yeni bir anayasa şart oldu. Bu anayasa ile siyasi reform, yargı reformu ve toplumsal barış sağlayacak şeklinde olmalıdır. Üniversiteler bilim yuvası haline getirilmelidir. Eğitim parasız ve eşitlikçi hale getirilmelidir.
Ekonomiyi küresel rekabete hazırlamalıyız. Küçük ve orta işletmeler desteklenmelidir. Finans politikalar üretime dönük olmalıdır. Gelişmiş ülkelerin ekonomik merkez olmaktan çıkması bize yeni şanslar vermektedir. Yatırım ve üretim merkezlerin yeniden şekillendiği süreçte çekim gücü olmalıyız. Brezilya, Polonya’nın yakaladığı çizgiye talip olmalıyız.
Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz; ülke içinde ve dışında artık tek merkez yok. Her ülke kendine göre yenilenmek ve değişmek zorunda. Küresel dengeler, çoklu yolu ve çoklu çıkarları gerektirdiğinden zaman kaybetmeden bizi değiştirecek adımları atmalıyız.
Mkose1955@hotmail.com
6 Ocak 2011
Atasözü vardır ‘’bir nusubet bin nasihate bedel’’ diye. Bize uyan bundan daha iyi bir tarifin olacağını düşünmüyorum. Biz neyi öğreniyorsak ancak böyle öğreniyoruz. Canımız yanmadan aklın yolunu tutmuyoruz. Şark kültürünün egemen olduğu ‘’kurnazlık ve aymazlık’’ sarmalından sıkışmadan çıkamıyoruz.
Ancak bu böyledir. Bu bizim bir durumumuzdur. Çarpıla yamula değişeceğiz. Gereksiz zaman kaybı oluyor ama bunun başka yolu görülmüyor. Bunu kabul ederek tavrımızı ve yapacaklarımızı hedefleyeceğiz. Sapla saman arasında kaybolmadan mesafe almayı öğreneceğiz.
Uzun tutuklanmaya karşı, Avrupa insan hakları mahkemesinin istediği sınır bizde deprem yarattı. Vicdanları sızlatan bazı davaların sanıkları tahliye olunca kıyamet koptu. Herkes suçlu aramaya başladı. Ancak öne çıkan Yüksek yargı iktidarı, iktidar ise yüksek yargıyı suçlayarak konu geçiştirilmeye çalışıyor. Oysa bu duruma karşılıklı suçlamalarla geçiştirilemez. Buradaki asıl durum,’’yargı reformuna olan ihtiyacın ortaya çıkmasıdır’’. Son günlerde olanlar, bir şans gibi algılanmalıdır. Yargıdaki aksaklıkların giderilmesi için acil önlem alınmalıdır. Yargımız, adil ve uluslar arası hukuka uygun hale getirilmelidir. Bu, iktidarın işidir. Çare üretmek seçimle gelenlerin görevidir.
Şimdiden açık belirtelim. Demokratik devlete dönüşmek radikal değişimlerden geçmektedir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Bu iş ciddi bir iştir. Geçiştirmelerle, oyalamalarla bunlar sağlanamaz. Değişimlerdeki ‘’yetmezler’’ kapıyı zorlamaktadır.
Hemen belirtmek gerekiyorsa ve ivedilikle yapılacaklar sırıtmış durumda. Aksatmadan yeni bir anayasa şart oldu. Bu anayasa ile siyasi reform, yargı reformu ve toplumsal barış sağlayacak şeklinde olmalıdır. Üniversiteler bilim yuvası haline getirilmelidir. Eğitim parasız ve eşitlikçi hale getirilmelidir.
Ekonomiyi küresel rekabete hazırlamalıyız. Küçük ve orta işletmeler desteklenmelidir. Finans politikalar üretime dönük olmalıdır. Gelişmiş ülkelerin ekonomik merkez olmaktan çıkması bize yeni şanslar vermektedir. Yatırım ve üretim merkezlerin yeniden şekillendiği süreçte çekim gücü olmalıyız. Brezilya, Polonya’nın yakaladığı çizgiye talip olmalıyız.
Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz; ülke içinde ve dışında artık tek merkez yok. Her ülke kendine göre yenilenmek ve değişmek zorunda. Küresel dengeler, çoklu yolu ve çoklu çıkarları gerektirdiğinden zaman kaybetmeden bizi değiştirecek adımları atmalıyız.
Mkose1955@hotmail.com
AKILLARI KARIŞIK SOLCULAR VE SOLCULUK
Hasip Yiğitoğlu
30 Aralık 2010
Öncelikle solculuğun ne olduğunu tarihsel olarak ele almak gerekiyor.
Solculuk, Fransız devrimi ortaya çıkmış bir kavramdır.
İhtilal öncesi Derebeylik sistemi ile yönetilen Fransa da Hukuk sistemi,Aristokratların yani soyluların ve krallığın çıkarlarına göre düzenlenmişti.Halkın hiçbir iradesi yoktu.
Zamanın değişim ve gelişim dinamikleri neticesinde dönem olarak coğrafi ve bilimsel keşifler hız almıştı.Bu durum toprak derebeylerinin yanında zenginleşen bir sınıf ortaya çıkarmıştı.Sermaye sahibi burjuvazi.
Burjuvazi, doğal olarak hukuk sisteminden talep ettiği haklarını almayınca işçi sınıfını da yanına alarak,Kral,derebeyler ve ruhban sınıfına karşı çıkarak devrimi gerçekleştirmişti.
Devrim meclisinde eski düzenin, yani krallığın, aristokratların ve ruhban sınıfı çıkarlarını savunanlar meclis başkanının sağ tarafındaki sıralara, İşçilerin, mazlumların, ezilmişlerin, dar gelirlilerin, topraksız köylülerin temsilcileri de sol tarafa oturmuştu.Böylece de oturma düzeniyle ilişkilendirilerek sağ ve sol kavramlar doğdu.Ayrıca başka birçok modern siyasal kavramda doğmuştur.
Döneme ve ülkeye göre değişebilen konumların ötesinde, genel olarak sağcılık, siyasal ve toplumsal manada
gericiliği,tutuculuğu,muhafazakarlığı,milliyetçiliği,sermayeyi,solculuk ise ilericiliği,insanlığın gelişimi yönünde değişimi,özgürlükçü,demokrat olarak,tanım içeriği itibariyle temsil etmektir.
Bir başka anlatımla, sosyal devlete yönelik olumlu bakış açısı,dolaysız ve daha fazla demokrasi talebi, milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını ve nasyonalizmi kesin ret eden anlayıştır solculuk.Evrensel solun gerçek tanımının tam karşılığıdır diyebiliriz.Tartışmaya mahal var mıdır, bilmem,ama,bazı kendini fazlasıyla entelektüel nitelendiren eski solcuların,komünistlerin,sosyalistlerinin son zamanlarda solculuk la ilgili akıl karışıklığını gerçekten anlamakta zorlandığımı söyleyebilirim.
Hala içe dönük tartışıyorlar.
Bunca yaşanmışlıklara rağmen solculuğu ya sapık bir anlayış,ya küreselleşmenin hayratına sığınarak modası geçmiş,yada ulusallaştırmışlardır.
Ders almıyoruz,gerçeğimizle,yaşadıklarımızla özel,siyasi,sosyal yüzleşme cesaretimiz yok.Hiç kimsenin kompleks yapması gerekmiyor.Hepimiz aynı sosyolojik bilinçaltı zihinlerimizle solcu olduk.
Zaten hepimiz teorisiz devrimci olmuştuk.Teoriden sonra da kavga ettik.Kavgalarımız büyümüştü,ihanetlerle birbirimizi suçlayarak,bölüne bölüne halktan koptuk.
Marjinalleştik.
Karanlık zihinlerin iktidarlarının propaganda malzemesi olduk,dağınıklığımız fırsata dönüştü,teker teker avlandık.Her solcu,Komünüst,Sosyalist,Sosyal Demokrat hepsi nasibini aldı.
Ayrılıklarımızı halen kavrayamıyoruz.Halbuki sövlem hedeflerimiz tıpa tıp örtüşüyor.Ortak hedefimiz insanlığın gelişimi yönünde değişimdi,özgürlüktü,demokrasi,sosyal adalet ve insan haklarıydı.
Hepimiz,faşizme,milliyetçiliğe,nasyonalizme,empeyalizme karşıydık.
Zaman,şartlar ve deneyim yönünden eksiğimizin farkında olmadan bubi tuzaklarına düştük belki,ama bu durumumuz garip bir şekilde halen devam ediyor.Evrensel solu anlayacak ne pratik ne teorik deneyimlerimizi kullanıyoruz,akıllarımız dünden farklı olmuyor.
Tekrar ediyorum,yalnızca içe dönük tartışıyoruz.
Dünya da ,Ülkemizde ne olup bitiyor,anlamadan tartışıyoruz.
Halbuki,insan odaklı hiçbir talep kalıcı ve gerektiği kadar,solun değerler öngörüsünü yakalıyamamış,kurumsallaştıramamıştır.
Tarih te henüz tanık olmamıştır.
Bakın,Demokrasinin İleri bir hal aldığı söylenen ülkelerde,Amerika da,Avrupa da insan hakları ihlalleri,fırsat eşitliği ve adil paylaşım gibi değerlerin hesaba gittiği gibi uygulandıkları son küresel krizden anlaşılmıştır.Hemen hemen bu ülkelerde krizden çıkış politikaların hepsi çalışanlarına kemer sıkma reçeteleri olmuştur.
Sosyal devlete yönelik olumlu bakış açıları oldumu.Küreselleşmiş şirketleri ve bankaları kurtarma çabalarından başka politikalarına tanık olduk mu?
Fransada,İngilterede,Yunanistanda,italyada son bir ay içinde yaşanan grevler,boykotlar,gösteriler umarım,liberalleşmiş akılları karışık solculara yeni bir perspektif olur.
Birde Ülkemizde yaşananların solcuğu ulusallaştıran karışık akıllara da ders olur temennisiyle yazımı bitiriyorum.
hasipyigitoglu@hotmail.com
30 Aralık 2010
Öncelikle solculuğun ne olduğunu tarihsel olarak ele almak gerekiyor.
Solculuk, Fransız devrimi ortaya çıkmış bir kavramdır.
İhtilal öncesi Derebeylik sistemi ile yönetilen Fransa da Hukuk sistemi,Aristokratların yani soyluların ve krallığın çıkarlarına göre düzenlenmişti.Halkın hiçbir iradesi yoktu.
Zamanın değişim ve gelişim dinamikleri neticesinde dönem olarak coğrafi ve bilimsel keşifler hız almıştı.Bu durum toprak derebeylerinin yanında zenginleşen bir sınıf ortaya çıkarmıştı.Sermaye sahibi burjuvazi.
Burjuvazi, doğal olarak hukuk sisteminden talep ettiği haklarını almayınca işçi sınıfını da yanına alarak,Kral,derebeyler ve ruhban sınıfına karşı çıkarak devrimi gerçekleştirmişti.
Devrim meclisinde eski düzenin, yani krallığın, aristokratların ve ruhban sınıfı çıkarlarını savunanlar meclis başkanının sağ tarafındaki sıralara, İşçilerin, mazlumların, ezilmişlerin, dar gelirlilerin, topraksız köylülerin temsilcileri de sol tarafa oturmuştu.Böylece de oturma düzeniyle ilişkilendirilerek sağ ve sol kavramlar doğdu.Ayrıca başka birçok modern siyasal kavramda doğmuştur.
Döneme ve ülkeye göre değişebilen konumların ötesinde, genel olarak sağcılık, siyasal ve toplumsal manada
gericiliği,tutuculuğu,muhafazakarlığı,milliyetçiliği,sermayeyi,solculuk ise ilericiliği,insanlığın gelişimi yönünde değişimi,özgürlükçü,demokrat olarak,tanım içeriği itibariyle temsil etmektir.
Bir başka anlatımla, sosyal devlete yönelik olumlu bakış açısı,dolaysız ve daha fazla demokrasi talebi, milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını ve nasyonalizmi kesin ret eden anlayıştır solculuk.Evrensel solun gerçek tanımının tam karşılığıdır diyebiliriz.Tartışmaya mahal var mıdır, bilmem,ama,bazı kendini fazlasıyla entelektüel nitelendiren eski solcuların,komünistlerin,sosyalistlerinin son zamanlarda solculuk la ilgili akıl karışıklığını gerçekten anlamakta zorlandığımı söyleyebilirim.
Hala içe dönük tartışıyorlar.
Bunca yaşanmışlıklara rağmen solculuğu ya sapık bir anlayış,ya küreselleşmenin hayratına sığınarak modası geçmiş,yada ulusallaştırmışlardır.
Ders almıyoruz,gerçeğimizle,yaşadıklarımızla özel,siyasi,sosyal yüzleşme cesaretimiz yok.Hiç kimsenin kompleks yapması gerekmiyor.Hepimiz aynı sosyolojik bilinçaltı zihinlerimizle solcu olduk.
Zaten hepimiz teorisiz devrimci olmuştuk.Teoriden sonra da kavga ettik.Kavgalarımız büyümüştü,ihanetlerle birbirimizi suçlayarak,bölüne bölüne halktan koptuk.
Marjinalleştik.
Karanlık zihinlerin iktidarlarının propaganda malzemesi olduk,dağınıklığımız fırsata dönüştü,teker teker avlandık.Her solcu,Komünüst,Sosyalist,Sosyal Demokrat hepsi nasibini aldı.
Ayrılıklarımızı halen kavrayamıyoruz.Halbuki sövlem hedeflerimiz tıpa tıp örtüşüyor.Ortak hedefimiz insanlığın gelişimi yönünde değişimdi,özgürlüktü,demokrasi,sosyal adalet ve insan haklarıydı.
Hepimiz,faşizme,milliyetçiliğe,nasyonalizme,empeyalizme karşıydık.
Zaman,şartlar ve deneyim yönünden eksiğimizin farkında olmadan bubi tuzaklarına düştük belki,ama bu durumumuz garip bir şekilde halen devam ediyor.Evrensel solu anlayacak ne pratik ne teorik deneyimlerimizi kullanıyoruz,akıllarımız dünden farklı olmuyor.
Tekrar ediyorum,yalnızca içe dönük tartışıyoruz.
Dünya da ,Ülkemizde ne olup bitiyor,anlamadan tartışıyoruz.
Halbuki,insan odaklı hiçbir talep kalıcı ve gerektiği kadar,solun değerler öngörüsünü yakalıyamamış,kurumsallaştıramamıştır.
Tarih te henüz tanık olmamıştır.
Bakın,Demokrasinin İleri bir hal aldığı söylenen ülkelerde,Amerika da,Avrupa da insan hakları ihlalleri,fırsat eşitliği ve adil paylaşım gibi değerlerin hesaba gittiği gibi uygulandıkları son küresel krizden anlaşılmıştır.Hemen hemen bu ülkelerde krizden çıkış politikaların hepsi çalışanlarına kemer sıkma reçeteleri olmuştur.
Sosyal devlete yönelik olumlu bakış açıları oldumu.Küreselleşmiş şirketleri ve bankaları kurtarma çabalarından başka politikalarına tanık olduk mu?
Fransada,İngilterede,Yunanistanda,italyada son bir ay içinde yaşanan grevler,boykotlar,gösteriler umarım,liberalleşmiş akılları karışık solculara yeni bir perspektif olur.
Birde Ülkemizde yaşananların solcuğu ulusallaştıran karışık akıllara da ders olur temennisiyle yazımı bitiriyorum.
hasipyigitoglu@hotmail.com
4 Ocak 2011 Salı
MİLİYETÇİ REFLEKSLER
Not:
MGK’nın son toplantısıyla ilgi yazdığım makaleye Olumlu ve olumsuz olmak üzere farklı birçok tepki geldi. Bunlar arasında uzun zamandır yazılarımı izlediğini söyleyen, kimi zaman “bu azminize saygı duyuyorum” diyen kimi zaman ise ırkçılığı tutarak amansızca saldıran biri var, Hüseyin Orhan diye; dayanamamış, veryansın etmiş. Bu türler kimi zaman yazılarıma ve şahsıma itirafçılardan, MİT ajanlarından aktarmalar da yaparak saldırıyorlar. Kuşum Cihat (Cahit miş) gibi milliyetçilerle mücadelemizin bir parçası olarak bu makale- mektubu kaleme aldım, okura kıssadan hisse vermeye çalıştım. M. Ural
BU AKIL DEĞİŞMEDİKÇE…
http://mirural.blogspot.com/
Mihrac Ural
2 Ocak 2011
Sayın Hüseyin Orhan,
“MGK Siyasete Müdahaleye Devam Ediyor” başlıklı son makaleme anlam vermekte zorlandığım ilkel milliyetçi bir refleksle cevap vermişsiniz. Sizinle, bu kadar olmasa da daha önce sert bir yazışmamız olmuştu.
Size kanaatlerimi açıkça yazdım, kaldı ki düzenli yazan biri olarak gönderim yaptığım mail grup listesinde adınızın olması dolaysıyla da sizlere tüm yazılarım ulaşmaktadır.
Yazılarımın tümü özgürlük ve demokrasi mücadelesi üzerine ortak ülke, algısı ve farklılıklarımızla barış içinde bir arada yaşama amacıyla kaleme alınmaktadır. Milliyetçiliğin her türüne bölücülüğe de sert eleştiriler yaparak bunların kim olduğunu açıkça dile getirip duruyorum. Bu ülkeyi kanlı sahnelere mahkum edenin, yalnızca devletin ve iktidarların politikası olduğunu, milliyetçiliğin ve bölücülüğün de buradan kaynaklandığını her zaman dile getiriyorum. Bunu siz de iyi biliyorsunuz. Bu açıdan, benim yazılarımda yeni bir şey yokken böylesi tepki göstermenizi anlamak güç.
Bu nedenle öncelikle, bana yönelttiğiniz “bölücü, EVANJELİST” suçlamalarını size iade edeceğim ve sizi ayıplayacağım.
Sonra, konuları başlıklar halinde şeyle dile getirmeye çalışacağım.
MGK CUMHURİYETTEKİ OSMANLIDIR.
Düşünceye, düşünceyle karşılık verilir. Siz ise her fikirsiz ve zayıf insan gibi saldırarak suçlayarak cevap vermişsiniz. Üstelik suçlamalarınız, Irkçıların kan tahlilinden yola çıkarak insanları suçlaması gibi de olmamış, paldır küldür sallamışsınız.
Diyorsunuz ki;
“KUSURA BAKMA AMA SEN TAM BİR BÖLÜCÜ VE EVANJELİST KÖLESİN. AĞIR BİR İTHAM AMA BUNU YAZMAK ZORUNDAYIM. EVET OSMANLININ HATALARI ÇOK BUNA İTİRAZIM YOK. EĞER OSMANLI O KADAR GENİŞ ALANA YAYILAMASAYDI BU GÜN BU TOPRAKLARADA NE TÜRK VE ASLEN TÜRK OLAN AMA ASLINI İNKAR EDEN KÜRTLER OLURDU.”
Öncelikle suçlamalarınızı size iade ederim, alın onları güle güle kullanın. Bu suçlamaların benimle ortak bir yanı mantıken de olamaz, zira hak arayan benim, hakkı gasp eden sizin aklınız.
Bilmelisiniz ki kendinizi bu cümlelerle de anlatamazsınız.
Yazımı tekrar okuyunuz, bu yazıda Türk halkına olan sevgimi ve saygımı, ülkenin birliği ve barışı için neleri savunduğumu yeterince dile getirdim. Konu, MGK’nın siyasete müdahalesiyle siyasal dengelerin kimyasını bozmasıyla ilgilidir. Üstelik tarihsel olarak oturduğu haksız bir zemin üzerinde bunu ısrarla yapmasının ülkemizde yarattığı gerginliklere dikkat çektim
Bu nedenle de Türk halkının, seçilmemiş bir oligarşik cunta olan MGK’dan acilen kurtulması gereklidir diye de görüşümü belirttim.
Bu cunta yarın, Cemaat’in, Fethullahçı İmamları’nın emir ve kumandası altında olacaktır. Dünü ne ise yarını da aynıyla devam edecek, siyasette “serbest rekabetin” adaletsizce, seçilmemişler tarafından bozulmasına yol açılacaktır; silahlı gücü elinde bulundurmanın pervasızlığıyla halkın iradesi dün olduğu gibi yarında çiğnenecektir. Başta Türk halkı bu gidişe onay vermez. “Çağdaş uygarlık” demek kolay, ama bunun yolları üzerindeki MGK gibi barikatlar temizlenmedikçe, bu yolda bir menzile varılabileceğini sanmak boş bir hayaldir.
Her yazımda etraflıca ve genişçe izaha çalıştım, orijinal olmayan etkilerden uzak, insanlık ailesiyle bir arada yaşamak için demokrasi ve özgürlük gerek. Bunun önüne kona her milliyetçi engel bir veba gibi tüm toplumu çökertir, dedim. Buna geçit vermememiz gerek. MGK ve üzerinde yükseldiği algı çağ dışıdır, ortak ülkemizin kimlik bunalım sorunları, kaosları hep bu dayatma kurumların yarattığı statülerin ürünüdür, dedim.
Ben bunları dile getirirken siz insanın tüylerini diken diken eden şu sözleri dile getiriyorsunuz:
“TÜRK HALKI İÇİNDEKİ MÜSLÜMAN GÖRÜNEN DÖNMELERDEN TÜRK OLMAYAN DİĞER MİLLETLERDEN ÇOK ÇEKTİ VE ÇEKİYORDA. İLERİDE BANA SORULSA BEN MALLLARININ TUTARI 100.00TL İSE ONLARA 200.000TL ÖDEYİP BU ÜLKEDEN GÖNDERMEK BENCE EN MANTIKLI OLANI. ONLAR RAHAT DURMUYOR VE ESKİDEN OLDUĞU GİBİ BU GÜN YİNE HUZURUMUZU BOZMAK VE TÜRK HALKINI YOK ETMEK İÇİN VAR GÜÇLERİ İLE ÇALIŞIYORLAR. İÇLERİNDE GERÇEKTEN SAMİMİ OLANLARI DA VAR AMA KALLEŞLİK YAPANLAR O KADAR ÇOK Kİ NASIL GÜVENECEĞİZ. BİR KÖTÜNÜN DOKUZ KÖYE ZARARI VARMIŞ. KİMBİLİR BELKİ SİZDE ONLARDAN BİRSİNİZDİR.”
Bu cümleleri Nazı subayı mı yazmış, kızıl elma peşinde koşan Alperen Ocakları militanımı ayırt etmek güç. Bakın sol milliyetçilerde de benzer yaklaşımlar var; bu utanmaz adamlar kendilerine de solcu derler. Geçenlerde “test” soruları sorarak, elimin tersiyle tokatladığım ilkel milliyetçi Cihat adlı bir paranoya “Ermeni Soykırımı diye bir söz duydunuz mu?” diye soru soruyordu. Artık gerisini siz düşünün, oysa siz bir milliyetçi olarak bu inkarcılığı sakınmadan dile getiriyorsunuz, Cihat (Cahit) ise solculuk adına yapıyor ( bkz: 211, DOSYA “İLK TEST” VE 212. DOSYA “SON TEST” http://mirural.blogspot.com/ ) Tümü aynı kefenin içinde, ırkçı-milliyetçi duruşlardır. Bunlarla, bunların devletleriyle benim mücadelem var, ona devam ediyorum.
Bu ilkel algıların saldırılarını esasında önemsemiyorum. Bu yazımı okurla paylaşmak ve bu vesile ile yararlı mesaj vermek için yazıyorum.
Saldırılarınızı bir daha okuyun ve yazdıklarımla karşılaştırın, tek boyutlu milliyetçi duygularla bölücü olmaktan başka ne anlamınız var bunu kendiniz sorguluyor musunuz?
Bu ülke, bu vatan tek sizin mi? Sizden önce olanlara ait olan bir yer yok mu? Ya köle ya da defol mu diyeceksiniz? İşte siz busunuz.
“Bunları size söylemedim” diye de kendinizi aldatmayın, bu ülkede özgürlükleri sonuna kadar götürmeden, bunları savunmadan, gönüllü birliğe ya da ayrılığa razı olmadan siz, bölücü, mütekebbir (kendini Kaf dağında gören), ötekileştirici olmaktan kurtulamazsınız.
Ben size kabalık yapmayacağım. Bana uygun düşmez. Fikirleriniz varsa tartışalım. Uluslara ve ulusal değerlere kimsenin saygısızlık etmesini de istemem. On yıllardır sürgünlerdeyim. Zindanlar yattım düşüncelerimden dolayı, oysa tek amacım demokratik ve özgür bir ülkede yaşamaktı. Ama bakıyorum siniz gibi ilkeller var oldukça, bizleri kanlı savaşlara mecbur bıraktıkça, bunu umutlarımız zor gerçekleşecek.
Sonra,
Yazılarımı dikkatlice okumuyorsunuz, ön yargılısını öyle olunca da kimse kimseyi okumuyor, birkaç satır sonra küfürlere başlıyor. Oysa insanoğlunun bulduğu en önemli iletişim ağı diyalogdur. Bunu başaramayanlar, insan olma yönünde evrimim tamamlayamamış olanlardır. Bunlara da bir şey denemez
Tekrar ediyorum, Türk halkına büyük umutlar bağlıyorum. Bu halkın aklıselim evlatları, bu gidişe son vermelidir, diyorum. Ortak ülkemizi Sevr’e taşıyanlar bu günde aynı maceraya yöneltiyorlar. Bunlar ittihatçı güruhtur. Gözü dönmüş militarist milliyetçiliği mozaik bir dokuya dayatanlardır. Bunlar İzmir suikastında Atatürk’ü bile katletmek isteyen darbeci, Teşkilatı Mahsusiye’nin serserileridir.
Bunlar asla vatansever değiller. Bunlar, fetihlerin arkasından halkını perişan eden, sarı kamışta, Sina çöllerinde, Libya’nın Fizan’nında hayali fetihler peşinde koşan militarist milliyetçiliğin emperyal gözü dönmüşleridir. Aksi söylense de Cumhuriyet farklı bir planla kuruldu dense de Cumhuriyetteki Osmanlı tas tamam budur…
Buna karşı, acıları içene atanların başında Türk halkı gelmiştir. Türkmen aşiretlerinin Anadolu’da nasıl doğrandığını size anlatmayacağım, Osmanlının iç fetih siyaseti ağırlıklı olarak Türkmen aşiretleri sindirmek için yapıla gelmiştir.
Cumhuriyetteki Osmanlı da bunların devamıdır. MGK 21. Yüzyıldaki Osmanlı saltanat kurumu gibidir.
Sizde onun bir militanı olarak bana saldırmayı uygun gördünüz. Bakın nasıl da dişinizi gösterdiniz.
Oysa siyasi bir dille yazıp tartışmamız gerekirdi, buna zemin bile bırakmadınız. Buna rağmen nezaketi elden terk etmeden yazıp, yanlış yaptığınızı basit cümleler kurarak, anlamanıza yardım ederek izah etmeye çalışıyorum.
ORTAK ÜLKE ALGISININ KÖKLERİ
Dün olduğu gibi, bu gün de ben ve düşünce arkadaşlarım, ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük hakları için mücadele etmeye çalışıyoruz; ortak ülkemizin bölünmesini asla istemiyor, milliyetçi despotlukla, tek boyutlu siyasetlerle ve bu akılların dayatmacı iktidarlarıyla mücadelede kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz. Ancak, baskılar böyle sürdükçe, bu baskıların arkasında egemen akıl toplulukları durmak istedikçe, kimse kimseyle bir arada yaşayamaz, bunun da bilinmesi gerek diyorum. Hitler’i seraplarıyla uçuran etmenler arasında, arkasındaki Alman militarist milliyetçiliğinin olduğu unutulmamalıdır.
Sonra hangi hakla, bir millet, kendisine ait olmayan bir toprağı, fi tarihinde “kılıç hakkı” adı altında ele geçirdi diye, bu toprağın yerlisi olan, başka bir yerden gelmemiş ve tarih boyunca bu topraklar üzerinde yaşmış ve yaşmaya devam edecek olan milletleri hak istediler diye bölücülükle suçlaya bilir ki?
Sakince düşünüp çevrenize bir bakın bakalım;
Kürtler, bu bölgeye uzaydan mı geldiler. Yok,
Diğer azınlıklarda öyle değil mi? Bunlar yerli. Üzerinde bastıkları toprak bile anadillerini konuşur.
Peki, yerli olan bir halk, kendi topraklarında siyasi olarak egemen değilse bu ne anlama gelir?
Size soruyorum.
Buna cevap vermeden önce emperyalistlerin I. Dünya savaşı sonrası Türkiye’yi istila etmesini düşün. Bu istilacıların adı ne idi? Topraklarımızı gasp eden emperyalistler değimiydi? Bu istilaya neden olan ittihatçıların savaşa aptalca bu milleti sürüklemeleri olmasına karşın istilacıya istilacı denir, gaspçıya gaspçı denir, işgalciye işgalci denir.
Peki, bunlara “işgalci güçler” dendi. “7 düvel” olarak, savaş galibi olarak, “kılıç hakkı” olarak bu toprakları işgal ettiler ve bu topraklar üzerinde yaşayanları siyasi iktidardan uzaklaştırdılar. Bu olayın 100 yıl önce olması ile 1000 yıl önce olması arasında ne fark var?
Yerli halk Orta-Asya’dan çözülüp gelen barbar akınlarını yenilgiye uğratamadılarsa, kendi toprakları üzerinde köle olarak yaşamaya mı mahkum oldular ?
Nedir, Söyler misiniz?
100 yıl değil de 1000 yıl sonra kendi ulusal kurtuluş savaşlarını vermeleri ayıp mı? Kendi toprakları üzerinde özgürce yaşama istekleri yanlış mı?
Atatürk bile Osmanlı için şunları demedi mi?
“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay,Türkçe İbadet, s;154)
Bu sözler, Anadolu topraklarında kimin yerli, kimin sonradan gelip, emek sarf etmeden yaşadığını anlatmaya yeterli değil mi?
Bu bir tarih gerçek ise, Kürtlerin ya da başka yerli ulusal toplulukların özgürlük için, kurtuluş için mücadele etmeleri normal değil mi? Hakları değil mi?
Yunanlılar 1828’lerde, Balkanlar 1912’de, Araplar I. Dünya savaşı ardından ulusal kurtuluşa yöneldilerse suç mu işlediler, Kürtler bu yönde geç kaldılarsa yasaklı mı oldular?
Soruyorum, sizin aklınız nasıl bir ilkel milliyetçiliktir ki, illa savaş meydanlarında mı yenilmeniz gerek? Başkasına dayattığınız “kılıç hakkı” size mi dayatsınlar istiyorsunuz? Bu akılla nereye kadar gidebilirsiniz söyler misiniz?
İlla kan mı akacak, illa kirli savaşlar mı olacak, iç savaşsız özgürlük olamaz mı? Bunu mu istiyorsunuz?
Bu güne kadar ülkemizi kana boyayan savaş bu ilkelliğin sonucu değil mi?
Tanrı sizi bu topraklarda efendi, bu toprağın gerçek yerlilerini de sizin için köle mi yaptı. Bu hakkı nerden aldınız? Söyler misiniz?
Bilmiyorsanız tarih bilginizi yenileyin öğrenin. Bir toprak parçasına vatan, ana vatan, ülke demek için, o toprakları tarihte ilk kez ziraata, yani yaşama açmış olmak ve bunun devamlılığı için kesintisiz emek sarf etmek demektir. Bakir toprakları anavatan yapan budur. Sizin yaptığınız ise gaspçılıktır sürekli kıldığınız ise hazır emeğe el koymaktır, dön Atatürk’ün Osmanlı için sözlerini bir daha oku, gerçek oradadır…
HAKLAR NASIL KAZANILIRI
Biraz sakince düşünün, yaptığınız her şeyin kirli ve yanlış olduğunu anlayacaksınız.
Yeter ki, ilkellikten uzak durun. Bu topraklar, tüm ulusların ortak vatanı olduğunu anlamaya çalışın; sonradan gelmiş olsanız da zorla gasp etmiş olsanız da 1000 yıldır emek vermeden zorla elde tutmanıza rağmen bu topraklar sizin de ortak vatanınızdır. Bu inkar edilemez, siz de inkarcı olmayın. Bu vatan sizin de bizim de vatanınızdır. Ortak vatan algısı budur, bölücülüğe karşı en geçerli yol da budur.
Buradan bakınca Bölücülüğü kimin yaptığını anlamak güç değildir. Egemen olan, devlet erkini elinde tutan, baskı yapan, özgürlükleri gasp eden kim ise bölücü de odur. Bu akılla, başkasını bölücü diye itham etmek hem komik hem de kimsenin aldanmayacağı kadar açık bir yalandır; bu yalanlar ortak yaşamın mayın tarlasıdır bundan vazgeçin…
Dayattığınız tek yol savaş ve şiddet yolu bunu anlayın. “Hak verilmez alınır” diyerek ezilenleri kışkırtan da sizin aklınızdır. Devlet benim, Güç benim diyerek daha çok ezeceğinizi sanıp şiddeti kışkırtıyorsunuz. Düelloya davet eden de sizsiniz.
Kendi milletinizden olduğunu var saydığınız (oysa Osmanlı hiçbir zaman kendini Türk saymadı “Etrak-i bila idrak” (Türk=iradesiz, aptal) dedi, “kara budunlu Türk” diye de alay etti) Farklı mezhepten olan Alevilere çektirdiğiniz zulüm, esasında ne din ne millet hiçbir şeyi tanımaz ilkelliğinizin ifadesidir. Herkesi düşman gören her farklılığı katl-i vaciptir diye üzerine saldıran aklınızla, bu gün de yaşayabileceğinizi sanıyorsunuz. Yaşama dair tüm denklemleriniz kıyım ve kölelik üzerine kuruludur. Herkese, “bunlardan birini tercih edin” diyorsunuz; 1000 yıl önce ne idi iseniz bu gün de öylesiniz. Bu aklınızla sizler bir mevtasınız, unutmayın değişmeyen sadece deliler ve ölülerdir…
Sonra ne oluyor,
Katledebilirseniz, dış güçlerin kışkırttığı iç düşmanlar olarak ilan edip zafer sarhoşu oluyorsunuz. Yenilirseniz, “kahpe Yunan”, “hain Arap” diye de utanmadan alay edersiniz. Bu ne biçim akıldır söyler misiniz?
Bakın, bu topraklarda yeni bir uygarlığı inşa edip tüm farklılıkları tek bir ulus altında özümseyerek, asimile edip birleştirebilmiş olsaydınız( Franklar gibi, İtalyanlar gibi, Cermenler gibi) zaten bu kimlik bunalımları ve kaosları olmayacaktı; herkes Türkiyeli olacaktı ve tarihin böylesini dürülmüş sayfalarını kimse açamayacaktı. Açsa bile hiçbir adım ileri gidemeyecekti; kültürleri koruma vakfıyla her şey bir biçimde korunup geliştirilebilirdi. Ama öyle olmadı.
Ama siz Orta-Asya’dan kopup geldiğiniz gibi, Atatürk’ün yukarıdaki alıntısında da ifade ettiği üzere, toprağa emek vermeden, onu kılıç hakkıyla gasp etmekle kaldınız. Çünkü, göçebe toplulukları olarak, bu topraklarda insanlığa ışık saçan eski uygarlıkları aşıp, onları özümseyecek bir kültür dokusuna sahip değildiniz. Bunu sonradan da edinemediniz; aklınız hep fütuhattaydı, başkasının hazır emeklerini gasp etmekteydi. Bu nedenle de kültür biriktiremediniz; medenileşme yerleşmeyi gerektirir, Anadolu’da bile 5 adet başkent değiştirdiniz, üç resmi dil iki alfabe devirdiniz. Bunların kültürel birikim önünde nasıl bir engel olduğunu burada anlatmanın gereği yok, ama olay çok açık.
Bu özelliklerinizle, iyi niyetinizden dolayı değil, tamamen yetersiz olduğunuzdan dolayı kimseyi asimile edemediniz. Yapabildiğiniz tek şey, kılıçtan geçirmek oldu; %99 Hıristiyan olan Anadolu’yu %99 İslam yaptınız. Bunu becerdiniz. Ermenileri, Süryanileri yok ettiniz bunu becerdiniz. Ama yok etmeyi beceremediklerinize ne kattınız, dilini mi yok edebildiniz, kültürünü mü. İşte geride kalanlarda, bu gün kendi haklarını istiyor ve bunu almak için son 30 yıldır özveriyle mücadele ediyor (39 kez ayağa kalkarak “ben de yeryüzünde özgür yaşayan diğer uluslar gibi bir ulusum, özgür olmak istiyorum” diyor.).
Siz de geriledikçe çözülüp hakları tek tek teslim ediyorsunuz. Çünkü buna alışmışsınız; akıl ve diyalog yolu değil, şiddet ve kılıç yoluyla ya al ya ver diyorsunuz.
Bu nedenle de savaş kışkırtıcısı, bölücü olan yalnızca sizsiniz ve bu ilkel aklınız kaldıkça öncelikle kendi halkınıza zarar veriyorsunuz: İşte tam bu noktada benim öncelikli umudum Türk halkındadır, ben bu umudu Türk halkının aklı-selim siyasal önderlerince gerçek olacağı kanaati taşıyorum.
Bizim söylediğimizde gayet basit bir tarih okumasıdır. Denenmişi tekrar denemeyin, komik olursunuz. Bu anlamda acı çekmeyi erdem saymak kadar yanlış bir şey olamaz.
Bu süreci kanlı bir yol haline getirmeyin. Bu hakları tanıyın, birlikte kurucu eşitler olarak bu ortak vatanda barış içinde bir arada yaşayalım; insanlık da bunu gerektirir, tanrının buyruğu da bunu emreder.
Buna rağmen susan, acıları içene çeken, kaderine boyun eğin kim oldu sanırsınız? Bu acıları öncelikle yöneticilerinin esiri olan Türk halkı çekmiştir. Tarihte bu toprakları yaşama ilk kez açan ve gerçek anlamda bu topraklara anavatan adını veren halklar ise yok edilmekle karşı karşıya kalmıştır. Bu acılar neden devam etsin? Soru budur cevabı da açıktır…
Şimdi de kalk Osmanlının tüm dinlere ve milletlere eşit mesafede davrandığını külahıma anlat. Fethullahçı Cemaatın, İslam’daki ümmetin çok ulusluluğunu ret eden, Osmanlı milletler topluluğu adı altında yeniden halifenin kölesi milletler algısını dayatmaya çalışan yeni stratejileriyle ne yapmak istediklerini anlamaya çalışın.
Her şeyi döndürüp dolandırıp dar çıkarcı yönelim içine sıkıştırmanın tek bir sonucu var, o da kanlı bir iç savaş… İstediğiniz bu mu?
Bu bir Osmanlı akılıdır. Bu dayatmacılık karşısında Türk ulusu bile hakkını almak için ayaklanmak zorunda kalmış 7 düvelle birlikte Osmanlıya karşı kurtuluş savaşı vermiştir. Atatürk bunu Nutukta bile açıkça dile getirmekten çekinmemiştir;
” Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini eline almış bulunmaktadır.” (Nutuk.II, s:475)
Osmanlıdan egemenliğini ele alan Türk ulusu kısa bir süre içinde, hasta adam iyileştikçe ona bir kez daha mağlup olmuştur. Cumhuriyetteki Osmanlı bir kez daha egemenliği ele geçirmiştir. Ülke mozaiği yok sayılmış, eşitlik yönünü gidileceğine tek boyutlu milliyetçiliğe düşülmüştür. Bu, Cumhuriyetin kuruluş amaçlarını da ayaklar altına alan bir gelişmedir. Bunun sonucu bir kez daha Türk halkı da dahil olmak üzere, ortak ülkemiz halklarının tutsak olması anlamına geliyordu. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi bir kez daha gündemin en önemli sorunu olmuştu. Üç kuşak bu mücadele ülkemizin temel mücadelesi olarak böylece sorunların merkezine oturmuş oldu.
Bu açıdan bakınca, Türk ulusunun Osmanlıya karşı ayaklanarak hakkını elde etmesi hak oluyor da bu ülkenin farklılıklarının haklarını kazanmak için bu yolu tutmaları terör mü oluyor?
Oysa bizler Türk halkını da tutsak eden bu çirkin gidişe karşı, demokratik haklar için sonuna kadar barışı zorluyor, bıçak kemiğe dayanmadan da şiddet yollarına baş vurmuyoruz.
Her şeye rağmen, biz ezilen farklı topluluklar, hak ve toprak sahipleri olarak oturup aklı-selimce düşünelim diyoruz. Yaşamak için ölüme inat, “Kılıç hakkı” diye ortaçağların barbarlığına boyun eğmek zorunda kaldık. Var olmanın refleksleriyle sonuna kadar direndik ve yenildik. Üstelik kimsenin topraklarına göz dikmemiş, kendi toprağımızda barış içinde yaşarken baskına uğradık gasp edildik. Ama yok edemediniz kültürümüzle iç içe, onu koruyarak bu güne geldik. Kılıçta güçlü idiniz uygarlıkları yıkan barbarlardınız ama kültürünüz uygar ulusları asimile etmekten çok uzaktı, bunu başaramadınız.
Üzerine oturduğunuz uygarlıktan daha ileri bir uygarlık da geliştiremediniz yani almasını bile bilmediniz. Aklınız hep batıya yönelik yeni fütuhatlarla meşguldü, hazıra konmayı emek vermekten daha rahat buldunuz. Buna rağmen, 1000 yıldır birlikte yaşıyoruz. Bu vatan hepimizi ortak vatanı oldu üstelik hepimizi de sığan genişlikte. Hepimizi doyuracak kaynaklara da sahip. Kaldı ki küreselleşme çağında, sınırlar ortadan kalkıyor, hukuk da evrensel normlara oturmaya başlıyor insanlık yer küreyi ortak vatan sayıyor; MGK ise oturmuş saltanat makamı gibi tek tek tek deyip ilkelliğini insanlığa karşı tarihe karşı dayatmaya çalışıyor.
Oysa, böylesi bir ortak vatanda ortak paylaşımı organize etmekten başka bir zorluk yoktur. Bunu da diyalogla, ortakça düşünerek, bu güzelim toprakları kana bulamadan, gençlerimiz ölmeden, analarımızın gözyaşı sel olmadan, birlikte yeniden düzenlememiz gerekiyor.
En yakın dönemde birlikte İstiklal savaşını verdik ve bu ülkeyi kurduk. Dönemin ulusçu algılarıyla etnik bir isim olan “Türkiye” diye de isim verdiniz, varsın öyle olsun; burası Anadolu ve bu isim hepimizi kapsayan bir isim, buna rağmen sorun yok, öyle de olsa özgürlük herkese ait olmalı herkes eşit olmalı herkes hakkı olanı özgürce kullanma bağımsızlığı içinde bulunabilmeli. Demokratik özerklik bundan başka bir şey değildir…
Dedem Süreyya Ural, Osmanlının Suriye’deki 4. Ordusunda iaşe komutanı olarak Lübnan’ın Aintoura beldesinde bulunuyordu (Aintoura, Beyrut’a 14 km, Cuni’ye ise 3,5 Km, güneyinde de Nehir el Kelb bulunuyor, askeri açıdan stratejik bir mevki. Rakım 350 m ). Mondros mütarekesinden sonra, Osmanlı Orduları dağıtılınca, çekip evine gitmedi. Ortak vatan işgal altındaydı ve bir duruş sergilemesi gerekti. Atatürk’ün Kuvai-milliye kuvvetlerine ulaşıp, kurtuluş savaşına katıldı; ortak ülkemiz algısıyla bu savaşta, emperyalizme karşı ailemizin ve halkımızın geleneksel çizgisini sürdürdü, bu oluşuma emek verdi (bu gelenek babam Zeki Ural’la da devam etti, URUBA Hareketi liderlerinden biri olarak, öncelikle Fransız işgaline, sonra Hatay’ın ilhakına karşı direnmede rol oynadı; ayrıca Ermenilerle geçen kardeşçe bir yaşamın, Ermenilerin uğradığı kovuşturmalarla oluşan acı hatıralar da yaşanmıştır. Yeri geldiğinde bu kesit Aintoura’dan Antakya’ya başlığı altında verilecektir)
Dedem kim için bu savaşa katıldı, kim için bu toprakların özgürlüğünü istedi. Ortak vatanı kurtarıp, birlikte yeniden kurduysak, nerede bizim anadil haklarımız, nerede Kürtlerin ana dil hakları, bunları bile vermekten çekinen akıl, bu çağda nereye kadar gidebilir söyler misiniz?
Bu ülkeyi bizler birlikte kurmadık mı, öyle demiyor musunuz. Böyle ise ve bizler bu devlete vergisini ödeyen vatandaşlar olarak, neden resmi okullarda anadil dersleri alamıyoruz, neden çocuklarımız kolektif kimliklerini bilmiyor, kültürlerini, tarihlerini anlamak için devletin mükellef olduğu eğitimden haklarını almasınlar ki? Bu hak insanlık hukuku açısından da semavi dinlerin tanrısının hakkı açısından da öyle değil mi?
Elinizi vicdanınıza koyun, yaptığınız bir baskı rejiminin, bir dayatmacı ilkelliğin kendisi değil mi? İktidar kanaatlerinizi temsil etmiyorsa, sıradan bir vatandaş olarak buna karşı durmanız göreviniz değil mi?
Vicdanınıza sesleniyorum, bu haksızlık değil mi? Bu zulüm değil mi?
Buna direnmek, tarihler boyunca tüm insanların haklı özgürlük talepleri için direnişi değil midir? Direnmenin barışçıl olanı yetmez mi? İlla kan mı gerekli?
Dönüp bana Kürt terörü, PKK terörü deme.
Bu süreci bire bir yaşadım, detaylarıyla bilirim. Kürtleri 200 yıldır 39 kez tarihin en barbar yöntemleriyle, toplu kıyıma maruz bıraktınız, Kürdistan dereleri, her kıyımda aylarca kan aktı. Kılınız kıpırdamadı; daha dün, sosyal demokrat iddiasında olan CHP adına, Onur Öymen, ittihatçı bir milis olarak, meclisin ortasında “Ordu Dersimi doğradığında, bomba yağdırıp yakıp yıktığında, anaların gözyaşına mı bakıldı” diye, Kürt halkının taleplerine nasıl yaklaşılması gerektiğini, tüm ırkçı-milliyetçiler adına haykırmıyor muydu?
Siz karşınızdaki insanları insandan saymıyor musunuz? Bu akıl neyin aklı söyler misiniz?
En komik olanı da nedir biliyor musunuz?
Devletin resmi TV kanallarından biri TRT6 (Şeş) Kürtçe yayın yapar. Aynı devlet KCK davasında Kürtçe anadiliyle savunma yapmak isteyen sanıklara, “savunmalarında kullanacakları dil, bilinmeyen bir dil olduğu için yasak kararı” alır. Kendine saygısı olan devlet, böylesi bir gaf yapar mı?
Aynı devlet dünyanın her köşesinde Türkçenin yaşaması ve öğretilmesi için, tüm vatandaşların ödediği vergilerle oluşan bütçesinden cömertçe ödeme yaparken, ülke içinde milyonlarca vatandaşının konuştuğu anadillerin resmi eğitimi amacıyla hiçbir yatırım yapmaması nasıl izah edilebilir. Bu devlet kimindir sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap farklılıkları ötekileştiren bir cevap ise bu devlet altında yaşamak esaret değimidir. Bunu kim kabul edebilir, özgürlük olanağı bulan hangi aptal bu esarete katlanabilir? Bu davranışı inanç konusunda da sürdüren bu devlet, etnik ve inanç ayrımcılığıyla nereye kadar dik durabilir?
Buradan da anlıyoruz ki, Anadolu toprakları üzerinde süren 1000 yıllık hükümranlık, bu devlete ne bir bilgi birikimi ne de bir kültür birikimi kazandırmıştır; devletin vatandaşı kapsama genişliği, onun için bir hizmet ağı olmak yerine bir baskı tasallutundan öteye geçmemiştir. Bu da yukarıda dile getirdiğim acı sözlerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.
Kürt halkı, her koşulda barış için elini uzattı. Çok da taviz verdi, sırf barış içinde bir arada yaşamak için. Çünkü uygar bir ulusun davranışını sergiliyordu. Barışın yapıcı olduğunu, savaşın tarihi kinler yarattığını deneyleriyle biliyordu.
Ama siz ne yaptınız, kirli savaşınızı, sonuç alacağınız yanılgısıyla inatla sürdürdünüz. Terör dayattınız, ölüm saçtınız, insanların mezralarını, köylerini yaktınız, sürgün ettiniz yaşamı cehenneme çevirdiniz, sınır dışı operasyonları dayattınız, bunu da emperyalist-siyonist güçlerden destek alarak yaptınız. Dış güçlerin maşası olarak kendinizi görmek yerine, Kürt halkını ve onun fedakar evlatlarının siyasal yapılarını hedef seçtiniz. Kürt halkı ve PKK’nın mücadelesi ise, dayattığınız çirkin, bencil tek boyutlu ırkçı- milliyetçi faşizanlığınız karşısında, doğal bir refleksle var olma mücadelesi olarak belirdi. Bunu da hakkıyla ve kararlılıkla, halkın verdiği güç ve kaynaklarla yapmaya da devam ediyor. Yaşam hakkı için meşru olan direnişe terör demek kadar alçaltıcı bir şey olamaz. Siz ancak bunu yapabiliyorsunuz…
SONUÇ
Bir kez daha aklıselime çağırıyorum.
Birbirimizi neden kıralım? Böylesi bir kıyımdan kim kazançlı çıkar sanıyorsunuz? Kardeş kanına bu kadar mı susamışsınız? Söyler missiniz?
Oturun ve biraz düşünün, empati yapın, bizi de anlamaya çalışın…
1000 yıldır sizi de esir eden ilkel akılların dayattığı zulme dayandık, bundan sonrası çekilmeyecektir. Birbirimize karşı olmaktansa hepimizi esir eden bu ilkel akıla karşı koyalım, gelin bu makus kaderi birlikte değiştirelim…
Bu satırların yazarı her yazısında dile getirdiği gibi, milliyetçiliğin her türüne karşı mücadele etme kararındadır, bölücülüğe de karşıdır.
Bu olumsuzlukları birbirimize dayatmadan barış ve diyalog yoluyla bir çözüm bulalım, halkların bizden beklediği sorumlu tutum budur.
Sokakların refleksleriyle, ülkelerin yüksek çıkarları belirlenemez.
Sokaklara dayananlar karşı sokakların da hesabını yapmış olmalılar. Bu ise kanlı bir kıyımdır. Yaratıcı anarşi diye insanlığı kana bulayan Amerikan-İsrail üretimi olan bu ölüm denklemin kuklalığını her zaman ırkçılar ve milliyetçiler yapmıştır. Kaybeden de onlar olmuştur.
Dikkatinizi çekerim.
MGK’nın son toplantısıyla ilgi yazdığım makaleye Olumlu ve olumsuz olmak üzere farklı birçok tepki geldi. Bunlar arasında uzun zamandır yazılarımı izlediğini söyleyen, kimi zaman “bu azminize saygı duyuyorum” diyen kimi zaman ise ırkçılığı tutarak amansızca saldıran biri var, Hüseyin Orhan diye; dayanamamış, veryansın etmiş. Bu türler kimi zaman yazılarıma ve şahsıma itirafçılardan, MİT ajanlarından aktarmalar da yaparak saldırıyorlar. Kuşum Cihat (Cahit miş) gibi milliyetçilerle mücadelemizin bir parçası olarak bu makale- mektubu kaleme aldım, okura kıssadan hisse vermeye çalıştım. M. Ural
BU AKIL DEĞİŞMEDİKÇE…
http://mirural.blogspot.com/
Mihrac Ural
2 Ocak 2011
Sayın Hüseyin Orhan,
“MGK Siyasete Müdahaleye Devam Ediyor” başlıklı son makaleme anlam vermekte zorlandığım ilkel milliyetçi bir refleksle cevap vermişsiniz. Sizinle, bu kadar olmasa da daha önce sert bir yazışmamız olmuştu.
Size kanaatlerimi açıkça yazdım, kaldı ki düzenli yazan biri olarak gönderim yaptığım mail grup listesinde adınızın olması dolaysıyla da sizlere tüm yazılarım ulaşmaktadır.
Yazılarımın tümü özgürlük ve demokrasi mücadelesi üzerine ortak ülke, algısı ve farklılıklarımızla barış içinde bir arada yaşama amacıyla kaleme alınmaktadır. Milliyetçiliğin her türüne bölücülüğe de sert eleştiriler yaparak bunların kim olduğunu açıkça dile getirip duruyorum. Bu ülkeyi kanlı sahnelere mahkum edenin, yalnızca devletin ve iktidarların politikası olduğunu, milliyetçiliğin ve bölücülüğün de buradan kaynaklandığını her zaman dile getiriyorum. Bunu siz de iyi biliyorsunuz. Bu açıdan, benim yazılarımda yeni bir şey yokken böylesi tepki göstermenizi anlamak güç.
Bu nedenle öncelikle, bana yönelttiğiniz “bölücü, EVANJELİST” suçlamalarını size iade edeceğim ve sizi ayıplayacağım.
Sonra, konuları başlıklar halinde şeyle dile getirmeye çalışacağım.
MGK CUMHURİYETTEKİ OSMANLIDIR.
Düşünceye, düşünceyle karşılık verilir. Siz ise her fikirsiz ve zayıf insan gibi saldırarak suçlayarak cevap vermişsiniz. Üstelik suçlamalarınız, Irkçıların kan tahlilinden yola çıkarak insanları suçlaması gibi de olmamış, paldır küldür sallamışsınız.
Diyorsunuz ki;
“KUSURA BAKMA AMA SEN TAM BİR BÖLÜCÜ VE EVANJELİST KÖLESİN. AĞIR BİR İTHAM AMA BUNU YAZMAK ZORUNDAYIM. EVET OSMANLININ HATALARI ÇOK BUNA İTİRAZIM YOK. EĞER OSMANLI O KADAR GENİŞ ALANA YAYILAMASAYDI BU GÜN BU TOPRAKLARADA NE TÜRK VE ASLEN TÜRK OLAN AMA ASLINI İNKAR EDEN KÜRTLER OLURDU.”
Öncelikle suçlamalarınızı size iade ederim, alın onları güle güle kullanın. Bu suçlamaların benimle ortak bir yanı mantıken de olamaz, zira hak arayan benim, hakkı gasp eden sizin aklınız.
Bilmelisiniz ki kendinizi bu cümlelerle de anlatamazsınız.
Yazımı tekrar okuyunuz, bu yazıda Türk halkına olan sevgimi ve saygımı, ülkenin birliği ve barışı için neleri savunduğumu yeterince dile getirdim. Konu, MGK’nın siyasete müdahalesiyle siyasal dengelerin kimyasını bozmasıyla ilgilidir. Üstelik tarihsel olarak oturduğu haksız bir zemin üzerinde bunu ısrarla yapmasının ülkemizde yarattığı gerginliklere dikkat çektim
Bu nedenle de Türk halkının, seçilmemiş bir oligarşik cunta olan MGK’dan acilen kurtulması gereklidir diye de görüşümü belirttim.
Bu cunta yarın, Cemaat’in, Fethullahçı İmamları’nın emir ve kumandası altında olacaktır. Dünü ne ise yarını da aynıyla devam edecek, siyasette “serbest rekabetin” adaletsizce, seçilmemişler tarafından bozulmasına yol açılacaktır; silahlı gücü elinde bulundurmanın pervasızlığıyla halkın iradesi dün olduğu gibi yarında çiğnenecektir. Başta Türk halkı bu gidişe onay vermez. “Çağdaş uygarlık” demek kolay, ama bunun yolları üzerindeki MGK gibi barikatlar temizlenmedikçe, bu yolda bir menzile varılabileceğini sanmak boş bir hayaldir.
Her yazımda etraflıca ve genişçe izaha çalıştım, orijinal olmayan etkilerden uzak, insanlık ailesiyle bir arada yaşamak için demokrasi ve özgürlük gerek. Bunun önüne kona her milliyetçi engel bir veba gibi tüm toplumu çökertir, dedim. Buna geçit vermememiz gerek. MGK ve üzerinde yükseldiği algı çağ dışıdır, ortak ülkemizin kimlik bunalım sorunları, kaosları hep bu dayatma kurumların yarattığı statülerin ürünüdür, dedim.
Ben bunları dile getirirken siz insanın tüylerini diken diken eden şu sözleri dile getiriyorsunuz:
“TÜRK HALKI İÇİNDEKİ MÜSLÜMAN GÖRÜNEN DÖNMELERDEN TÜRK OLMAYAN DİĞER MİLLETLERDEN ÇOK ÇEKTİ VE ÇEKİYORDA. İLERİDE BANA SORULSA BEN MALLLARININ TUTARI 100.00TL İSE ONLARA 200.000TL ÖDEYİP BU ÜLKEDEN GÖNDERMEK BENCE EN MANTIKLI OLANI. ONLAR RAHAT DURMUYOR VE ESKİDEN OLDUĞU GİBİ BU GÜN YİNE HUZURUMUZU BOZMAK VE TÜRK HALKINI YOK ETMEK İÇİN VAR GÜÇLERİ İLE ÇALIŞIYORLAR. İÇLERİNDE GERÇEKTEN SAMİMİ OLANLARI DA VAR AMA KALLEŞLİK YAPANLAR O KADAR ÇOK Kİ NASIL GÜVENECEĞİZ. BİR KÖTÜNÜN DOKUZ KÖYE ZARARI VARMIŞ. KİMBİLİR BELKİ SİZDE ONLARDAN BİRSİNİZDİR.”
Bu cümleleri Nazı subayı mı yazmış, kızıl elma peşinde koşan Alperen Ocakları militanımı ayırt etmek güç. Bakın sol milliyetçilerde de benzer yaklaşımlar var; bu utanmaz adamlar kendilerine de solcu derler. Geçenlerde “test” soruları sorarak, elimin tersiyle tokatladığım ilkel milliyetçi Cihat adlı bir paranoya “Ermeni Soykırımı diye bir söz duydunuz mu?” diye soru soruyordu. Artık gerisini siz düşünün, oysa siz bir milliyetçi olarak bu inkarcılığı sakınmadan dile getiriyorsunuz, Cihat (Cahit) ise solculuk adına yapıyor ( bkz: 211, DOSYA “İLK TEST” VE 212. DOSYA “SON TEST” http://mirural.blogspot.com/ ) Tümü aynı kefenin içinde, ırkçı-milliyetçi duruşlardır. Bunlarla, bunların devletleriyle benim mücadelem var, ona devam ediyorum.
Bu ilkel algıların saldırılarını esasında önemsemiyorum. Bu yazımı okurla paylaşmak ve bu vesile ile yararlı mesaj vermek için yazıyorum.
Saldırılarınızı bir daha okuyun ve yazdıklarımla karşılaştırın, tek boyutlu milliyetçi duygularla bölücü olmaktan başka ne anlamınız var bunu kendiniz sorguluyor musunuz?
Bu ülke, bu vatan tek sizin mi? Sizden önce olanlara ait olan bir yer yok mu? Ya köle ya da defol mu diyeceksiniz? İşte siz busunuz.
“Bunları size söylemedim” diye de kendinizi aldatmayın, bu ülkede özgürlükleri sonuna kadar götürmeden, bunları savunmadan, gönüllü birliğe ya da ayrılığa razı olmadan siz, bölücü, mütekebbir (kendini Kaf dağında gören), ötekileştirici olmaktan kurtulamazsınız.
Ben size kabalık yapmayacağım. Bana uygun düşmez. Fikirleriniz varsa tartışalım. Uluslara ve ulusal değerlere kimsenin saygısızlık etmesini de istemem. On yıllardır sürgünlerdeyim. Zindanlar yattım düşüncelerimden dolayı, oysa tek amacım demokratik ve özgür bir ülkede yaşamaktı. Ama bakıyorum siniz gibi ilkeller var oldukça, bizleri kanlı savaşlara mecbur bıraktıkça, bunu umutlarımız zor gerçekleşecek.
Sonra,
Yazılarımı dikkatlice okumuyorsunuz, ön yargılısını öyle olunca da kimse kimseyi okumuyor, birkaç satır sonra küfürlere başlıyor. Oysa insanoğlunun bulduğu en önemli iletişim ağı diyalogdur. Bunu başaramayanlar, insan olma yönünde evrimim tamamlayamamış olanlardır. Bunlara da bir şey denemez
Tekrar ediyorum, Türk halkına büyük umutlar bağlıyorum. Bu halkın aklıselim evlatları, bu gidişe son vermelidir, diyorum. Ortak ülkemizi Sevr’e taşıyanlar bu günde aynı maceraya yöneltiyorlar. Bunlar ittihatçı güruhtur. Gözü dönmüş militarist milliyetçiliği mozaik bir dokuya dayatanlardır. Bunlar İzmir suikastında Atatürk’ü bile katletmek isteyen darbeci, Teşkilatı Mahsusiye’nin serserileridir.
Bunlar asla vatansever değiller. Bunlar, fetihlerin arkasından halkını perişan eden, sarı kamışta, Sina çöllerinde, Libya’nın Fizan’nında hayali fetihler peşinde koşan militarist milliyetçiliğin emperyal gözü dönmüşleridir. Aksi söylense de Cumhuriyet farklı bir planla kuruldu dense de Cumhuriyetteki Osmanlı tas tamam budur…
Buna karşı, acıları içene atanların başında Türk halkı gelmiştir. Türkmen aşiretlerinin Anadolu’da nasıl doğrandığını size anlatmayacağım, Osmanlının iç fetih siyaseti ağırlıklı olarak Türkmen aşiretleri sindirmek için yapıla gelmiştir.
Cumhuriyetteki Osmanlı da bunların devamıdır. MGK 21. Yüzyıldaki Osmanlı saltanat kurumu gibidir.
Sizde onun bir militanı olarak bana saldırmayı uygun gördünüz. Bakın nasıl da dişinizi gösterdiniz.
Oysa siyasi bir dille yazıp tartışmamız gerekirdi, buna zemin bile bırakmadınız. Buna rağmen nezaketi elden terk etmeden yazıp, yanlış yaptığınızı basit cümleler kurarak, anlamanıza yardım ederek izah etmeye çalışıyorum.
ORTAK ÜLKE ALGISININ KÖKLERİ
Dün olduğu gibi, bu gün de ben ve düşünce arkadaşlarım, ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük hakları için mücadele etmeye çalışıyoruz; ortak ülkemizin bölünmesini asla istemiyor, milliyetçi despotlukla, tek boyutlu siyasetlerle ve bu akılların dayatmacı iktidarlarıyla mücadelede kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz. Ancak, baskılar böyle sürdükçe, bu baskıların arkasında egemen akıl toplulukları durmak istedikçe, kimse kimseyle bir arada yaşayamaz, bunun da bilinmesi gerek diyorum. Hitler’i seraplarıyla uçuran etmenler arasında, arkasındaki Alman militarist milliyetçiliğinin olduğu unutulmamalıdır.
Sonra hangi hakla, bir millet, kendisine ait olmayan bir toprağı, fi tarihinde “kılıç hakkı” adı altında ele geçirdi diye, bu toprağın yerlisi olan, başka bir yerden gelmemiş ve tarih boyunca bu topraklar üzerinde yaşmış ve yaşmaya devam edecek olan milletleri hak istediler diye bölücülükle suçlaya bilir ki?
Sakince düşünüp çevrenize bir bakın bakalım;
Kürtler, bu bölgeye uzaydan mı geldiler. Yok,
Diğer azınlıklarda öyle değil mi? Bunlar yerli. Üzerinde bastıkları toprak bile anadillerini konuşur.
Peki, yerli olan bir halk, kendi topraklarında siyasi olarak egemen değilse bu ne anlama gelir?
Size soruyorum.
Buna cevap vermeden önce emperyalistlerin I. Dünya savaşı sonrası Türkiye’yi istila etmesini düşün. Bu istilacıların adı ne idi? Topraklarımızı gasp eden emperyalistler değimiydi? Bu istilaya neden olan ittihatçıların savaşa aptalca bu milleti sürüklemeleri olmasına karşın istilacıya istilacı denir, gaspçıya gaspçı denir, işgalciye işgalci denir.
Peki, bunlara “işgalci güçler” dendi. “7 düvel” olarak, savaş galibi olarak, “kılıç hakkı” olarak bu toprakları işgal ettiler ve bu topraklar üzerinde yaşayanları siyasi iktidardan uzaklaştırdılar. Bu olayın 100 yıl önce olması ile 1000 yıl önce olması arasında ne fark var?
Yerli halk Orta-Asya’dan çözülüp gelen barbar akınlarını yenilgiye uğratamadılarsa, kendi toprakları üzerinde köle olarak yaşamaya mı mahkum oldular ?
Nedir, Söyler misiniz?
100 yıl değil de 1000 yıl sonra kendi ulusal kurtuluş savaşlarını vermeleri ayıp mı? Kendi toprakları üzerinde özgürce yaşama istekleri yanlış mı?
Atatürk bile Osmanlı için şunları demedi mi?
“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay,Türkçe İbadet, s;154)
Bu sözler, Anadolu topraklarında kimin yerli, kimin sonradan gelip, emek sarf etmeden yaşadığını anlatmaya yeterli değil mi?
Bu bir tarih gerçek ise, Kürtlerin ya da başka yerli ulusal toplulukların özgürlük için, kurtuluş için mücadele etmeleri normal değil mi? Hakları değil mi?
Yunanlılar 1828’lerde, Balkanlar 1912’de, Araplar I. Dünya savaşı ardından ulusal kurtuluşa yöneldilerse suç mu işlediler, Kürtler bu yönde geç kaldılarsa yasaklı mı oldular?
Soruyorum, sizin aklınız nasıl bir ilkel milliyetçiliktir ki, illa savaş meydanlarında mı yenilmeniz gerek? Başkasına dayattığınız “kılıç hakkı” size mi dayatsınlar istiyorsunuz? Bu akılla nereye kadar gidebilirsiniz söyler misiniz?
İlla kan mı akacak, illa kirli savaşlar mı olacak, iç savaşsız özgürlük olamaz mı? Bunu mu istiyorsunuz?
Bu güne kadar ülkemizi kana boyayan savaş bu ilkelliğin sonucu değil mi?
Tanrı sizi bu topraklarda efendi, bu toprağın gerçek yerlilerini de sizin için köle mi yaptı. Bu hakkı nerden aldınız? Söyler misiniz?
Bilmiyorsanız tarih bilginizi yenileyin öğrenin. Bir toprak parçasına vatan, ana vatan, ülke demek için, o toprakları tarihte ilk kez ziraata, yani yaşama açmış olmak ve bunun devamlılığı için kesintisiz emek sarf etmek demektir. Bakir toprakları anavatan yapan budur. Sizin yaptığınız ise gaspçılıktır sürekli kıldığınız ise hazır emeğe el koymaktır, dön Atatürk’ün Osmanlı için sözlerini bir daha oku, gerçek oradadır…
HAKLAR NASIL KAZANILIRI
Biraz sakince düşünün, yaptığınız her şeyin kirli ve yanlış olduğunu anlayacaksınız.
Yeter ki, ilkellikten uzak durun. Bu topraklar, tüm ulusların ortak vatanı olduğunu anlamaya çalışın; sonradan gelmiş olsanız da zorla gasp etmiş olsanız da 1000 yıldır emek vermeden zorla elde tutmanıza rağmen bu topraklar sizin de ortak vatanınızdır. Bu inkar edilemez, siz de inkarcı olmayın. Bu vatan sizin de bizim de vatanınızdır. Ortak vatan algısı budur, bölücülüğe karşı en geçerli yol da budur.
Buradan bakınca Bölücülüğü kimin yaptığını anlamak güç değildir. Egemen olan, devlet erkini elinde tutan, baskı yapan, özgürlükleri gasp eden kim ise bölücü de odur. Bu akılla, başkasını bölücü diye itham etmek hem komik hem de kimsenin aldanmayacağı kadar açık bir yalandır; bu yalanlar ortak yaşamın mayın tarlasıdır bundan vazgeçin…
Dayattığınız tek yol savaş ve şiddet yolu bunu anlayın. “Hak verilmez alınır” diyerek ezilenleri kışkırtan da sizin aklınızdır. Devlet benim, Güç benim diyerek daha çok ezeceğinizi sanıp şiddeti kışkırtıyorsunuz. Düelloya davet eden de sizsiniz.
Kendi milletinizden olduğunu var saydığınız (oysa Osmanlı hiçbir zaman kendini Türk saymadı “Etrak-i bila idrak” (Türk=iradesiz, aptal) dedi, “kara budunlu Türk” diye de alay etti) Farklı mezhepten olan Alevilere çektirdiğiniz zulüm, esasında ne din ne millet hiçbir şeyi tanımaz ilkelliğinizin ifadesidir. Herkesi düşman gören her farklılığı katl-i vaciptir diye üzerine saldıran aklınızla, bu gün de yaşayabileceğinizi sanıyorsunuz. Yaşama dair tüm denklemleriniz kıyım ve kölelik üzerine kuruludur. Herkese, “bunlardan birini tercih edin” diyorsunuz; 1000 yıl önce ne idi iseniz bu gün de öylesiniz. Bu aklınızla sizler bir mevtasınız, unutmayın değişmeyen sadece deliler ve ölülerdir…
Sonra ne oluyor,
Katledebilirseniz, dış güçlerin kışkırttığı iç düşmanlar olarak ilan edip zafer sarhoşu oluyorsunuz. Yenilirseniz, “kahpe Yunan”, “hain Arap” diye de utanmadan alay edersiniz. Bu ne biçim akıldır söyler misiniz?
Bakın, bu topraklarda yeni bir uygarlığı inşa edip tüm farklılıkları tek bir ulus altında özümseyerek, asimile edip birleştirebilmiş olsaydınız( Franklar gibi, İtalyanlar gibi, Cermenler gibi) zaten bu kimlik bunalımları ve kaosları olmayacaktı; herkes Türkiyeli olacaktı ve tarihin böylesini dürülmüş sayfalarını kimse açamayacaktı. Açsa bile hiçbir adım ileri gidemeyecekti; kültürleri koruma vakfıyla her şey bir biçimde korunup geliştirilebilirdi. Ama öyle olmadı.
Ama siz Orta-Asya’dan kopup geldiğiniz gibi, Atatürk’ün yukarıdaki alıntısında da ifade ettiği üzere, toprağa emek vermeden, onu kılıç hakkıyla gasp etmekle kaldınız. Çünkü, göçebe toplulukları olarak, bu topraklarda insanlığa ışık saçan eski uygarlıkları aşıp, onları özümseyecek bir kültür dokusuna sahip değildiniz. Bunu sonradan da edinemediniz; aklınız hep fütuhattaydı, başkasının hazır emeklerini gasp etmekteydi. Bu nedenle de kültür biriktiremediniz; medenileşme yerleşmeyi gerektirir, Anadolu’da bile 5 adet başkent değiştirdiniz, üç resmi dil iki alfabe devirdiniz. Bunların kültürel birikim önünde nasıl bir engel olduğunu burada anlatmanın gereği yok, ama olay çok açık.
Bu özelliklerinizle, iyi niyetinizden dolayı değil, tamamen yetersiz olduğunuzdan dolayı kimseyi asimile edemediniz. Yapabildiğiniz tek şey, kılıçtan geçirmek oldu; %99 Hıristiyan olan Anadolu’yu %99 İslam yaptınız. Bunu becerdiniz. Ermenileri, Süryanileri yok ettiniz bunu becerdiniz. Ama yok etmeyi beceremediklerinize ne kattınız, dilini mi yok edebildiniz, kültürünü mü. İşte geride kalanlarda, bu gün kendi haklarını istiyor ve bunu almak için son 30 yıldır özveriyle mücadele ediyor (39 kez ayağa kalkarak “ben de yeryüzünde özgür yaşayan diğer uluslar gibi bir ulusum, özgür olmak istiyorum” diyor.).
Siz de geriledikçe çözülüp hakları tek tek teslim ediyorsunuz. Çünkü buna alışmışsınız; akıl ve diyalog yolu değil, şiddet ve kılıç yoluyla ya al ya ver diyorsunuz.
Bu nedenle de savaş kışkırtıcısı, bölücü olan yalnızca sizsiniz ve bu ilkel aklınız kaldıkça öncelikle kendi halkınıza zarar veriyorsunuz: İşte tam bu noktada benim öncelikli umudum Türk halkındadır, ben bu umudu Türk halkının aklı-selim siyasal önderlerince gerçek olacağı kanaati taşıyorum.
Bizim söylediğimizde gayet basit bir tarih okumasıdır. Denenmişi tekrar denemeyin, komik olursunuz. Bu anlamda acı çekmeyi erdem saymak kadar yanlış bir şey olamaz.
Bu süreci kanlı bir yol haline getirmeyin. Bu hakları tanıyın, birlikte kurucu eşitler olarak bu ortak vatanda barış içinde bir arada yaşayalım; insanlık da bunu gerektirir, tanrının buyruğu da bunu emreder.
Buna rağmen susan, acıları içene çeken, kaderine boyun eğin kim oldu sanırsınız? Bu acıları öncelikle yöneticilerinin esiri olan Türk halkı çekmiştir. Tarihte bu toprakları yaşama ilk kez açan ve gerçek anlamda bu topraklara anavatan adını veren halklar ise yok edilmekle karşı karşıya kalmıştır. Bu acılar neden devam etsin? Soru budur cevabı da açıktır…
Şimdi de kalk Osmanlının tüm dinlere ve milletlere eşit mesafede davrandığını külahıma anlat. Fethullahçı Cemaatın, İslam’daki ümmetin çok ulusluluğunu ret eden, Osmanlı milletler topluluğu adı altında yeniden halifenin kölesi milletler algısını dayatmaya çalışan yeni stratejileriyle ne yapmak istediklerini anlamaya çalışın.
Her şeyi döndürüp dolandırıp dar çıkarcı yönelim içine sıkıştırmanın tek bir sonucu var, o da kanlı bir iç savaş… İstediğiniz bu mu?
Bu bir Osmanlı akılıdır. Bu dayatmacılık karşısında Türk ulusu bile hakkını almak için ayaklanmak zorunda kalmış 7 düvelle birlikte Osmanlıya karşı kurtuluş savaşı vermiştir. Atatürk bunu Nutukta bile açıkça dile getirmekten çekinmemiştir;
” Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini eline almış bulunmaktadır.” (Nutuk.II, s:475)
Osmanlıdan egemenliğini ele alan Türk ulusu kısa bir süre içinde, hasta adam iyileştikçe ona bir kez daha mağlup olmuştur. Cumhuriyetteki Osmanlı bir kez daha egemenliği ele geçirmiştir. Ülke mozaiği yok sayılmış, eşitlik yönünü gidileceğine tek boyutlu milliyetçiliğe düşülmüştür. Bu, Cumhuriyetin kuruluş amaçlarını da ayaklar altına alan bir gelişmedir. Bunun sonucu bir kez daha Türk halkı da dahil olmak üzere, ortak ülkemiz halklarının tutsak olması anlamına geliyordu. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi bir kez daha gündemin en önemli sorunu olmuştu. Üç kuşak bu mücadele ülkemizin temel mücadelesi olarak böylece sorunların merkezine oturmuş oldu.
Bu açıdan bakınca, Türk ulusunun Osmanlıya karşı ayaklanarak hakkını elde etmesi hak oluyor da bu ülkenin farklılıklarının haklarını kazanmak için bu yolu tutmaları terör mü oluyor?
Oysa bizler Türk halkını da tutsak eden bu çirkin gidişe karşı, demokratik haklar için sonuna kadar barışı zorluyor, bıçak kemiğe dayanmadan da şiddet yollarına baş vurmuyoruz.
Her şeye rağmen, biz ezilen farklı topluluklar, hak ve toprak sahipleri olarak oturup aklı-selimce düşünelim diyoruz. Yaşamak için ölüme inat, “Kılıç hakkı” diye ortaçağların barbarlığına boyun eğmek zorunda kaldık. Var olmanın refleksleriyle sonuna kadar direndik ve yenildik. Üstelik kimsenin topraklarına göz dikmemiş, kendi toprağımızda barış içinde yaşarken baskına uğradık gasp edildik. Ama yok edemediniz kültürümüzle iç içe, onu koruyarak bu güne geldik. Kılıçta güçlü idiniz uygarlıkları yıkan barbarlardınız ama kültürünüz uygar ulusları asimile etmekten çok uzaktı, bunu başaramadınız.
Üzerine oturduğunuz uygarlıktan daha ileri bir uygarlık da geliştiremediniz yani almasını bile bilmediniz. Aklınız hep batıya yönelik yeni fütuhatlarla meşguldü, hazıra konmayı emek vermekten daha rahat buldunuz. Buna rağmen, 1000 yıldır birlikte yaşıyoruz. Bu vatan hepimizi ortak vatanı oldu üstelik hepimizi de sığan genişlikte. Hepimizi doyuracak kaynaklara da sahip. Kaldı ki küreselleşme çağında, sınırlar ortadan kalkıyor, hukuk da evrensel normlara oturmaya başlıyor insanlık yer küreyi ortak vatan sayıyor; MGK ise oturmuş saltanat makamı gibi tek tek tek deyip ilkelliğini insanlığa karşı tarihe karşı dayatmaya çalışıyor.
Oysa, böylesi bir ortak vatanda ortak paylaşımı organize etmekten başka bir zorluk yoktur. Bunu da diyalogla, ortakça düşünerek, bu güzelim toprakları kana bulamadan, gençlerimiz ölmeden, analarımızın gözyaşı sel olmadan, birlikte yeniden düzenlememiz gerekiyor.
En yakın dönemde birlikte İstiklal savaşını verdik ve bu ülkeyi kurduk. Dönemin ulusçu algılarıyla etnik bir isim olan “Türkiye” diye de isim verdiniz, varsın öyle olsun; burası Anadolu ve bu isim hepimizi kapsayan bir isim, buna rağmen sorun yok, öyle de olsa özgürlük herkese ait olmalı herkes eşit olmalı herkes hakkı olanı özgürce kullanma bağımsızlığı içinde bulunabilmeli. Demokratik özerklik bundan başka bir şey değildir…
Dedem Süreyya Ural, Osmanlının Suriye’deki 4. Ordusunda iaşe komutanı olarak Lübnan’ın Aintoura beldesinde bulunuyordu (Aintoura, Beyrut’a 14 km, Cuni’ye ise 3,5 Km, güneyinde de Nehir el Kelb bulunuyor, askeri açıdan stratejik bir mevki. Rakım 350 m ). Mondros mütarekesinden sonra, Osmanlı Orduları dağıtılınca, çekip evine gitmedi. Ortak vatan işgal altındaydı ve bir duruş sergilemesi gerekti. Atatürk’ün Kuvai-milliye kuvvetlerine ulaşıp, kurtuluş savaşına katıldı; ortak ülkemiz algısıyla bu savaşta, emperyalizme karşı ailemizin ve halkımızın geleneksel çizgisini sürdürdü, bu oluşuma emek verdi (bu gelenek babam Zeki Ural’la da devam etti, URUBA Hareketi liderlerinden biri olarak, öncelikle Fransız işgaline, sonra Hatay’ın ilhakına karşı direnmede rol oynadı; ayrıca Ermenilerle geçen kardeşçe bir yaşamın, Ermenilerin uğradığı kovuşturmalarla oluşan acı hatıralar da yaşanmıştır. Yeri geldiğinde bu kesit Aintoura’dan Antakya’ya başlığı altında verilecektir)
Dedem kim için bu savaşa katıldı, kim için bu toprakların özgürlüğünü istedi. Ortak vatanı kurtarıp, birlikte yeniden kurduysak, nerede bizim anadil haklarımız, nerede Kürtlerin ana dil hakları, bunları bile vermekten çekinen akıl, bu çağda nereye kadar gidebilir söyler misiniz?
Bu ülkeyi bizler birlikte kurmadık mı, öyle demiyor musunuz. Böyle ise ve bizler bu devlete vergisini ödeyen vatandaşlar olarak, neden resmi okullarda anadil dersleri alamıyoruz, neden çocuklarımız kolektif kimliklerini bilmiyor, kültürlerini, tarihlerini anlamak için devletin mükellef olduğu eğitimden haklarını almasınlar ki? Bu hak insanlık hukuku açısından da semavi dinlerin tanrısının hakkı açısından da öyle değil mi?
Elinizi vicdanınıza koyun, yaptığınız bir baskı rejiminin, bir dayatmacı ilkelliğin kendisi değil mi? İktidar kanaatlerinizi temsil etmiyorsa, sıradan bir vatandaş olarak buna karşı durmanız göreviniz değil mi?
Vicdanınıza sesleniyorum, bu haksızlık değil mi? Bu zulüm değil mi?
Buna direnmek, tarihler boyunca tüm insanların haklı özgürlük talepleri için direnişi değil midir? Direnmenin barışçıl olanı yetmez mi? İlla kan mı gerekli?
Dönüp bana Kürt terörü, PKK terörü deme.
Bu süreci bire bir yaşadım, detaylarıyla bilirim. Kürtleri 200 yıldır 39 kez tarihin en barbar yöntemleriyle, toplu kıyıma maruz bıraktınız, Kürdistan dereleri, her kıyımda aylarca kan aktı. Kılınız kıpırdamadı; daha dün, sosyal demokrat iddiasında olan CHP adına, Onur Öymen, ittihatçı bir milis olarak, meclisin ortasında “Ordu Dersimi doğradığında, bomba yağdırıp yakıp yıktığında, anaların gözyaşına mı bakıldı” diye, Kürt halkının taleplerine nasıl yaklaşılması gerektiğini, tüm ırkçı-milliyetçiler adına haykırmıyor muydu?
Siz karşınızdaki insanları insandan saymıyor musunuz? Bu akıl neyin aklı söyler misiniz?
En komik olanı da nedir biliyor musunuz?
Devletin resmi TV kanallarından biri TRT6 (Şeş) Kürtçe yayın yapar. Aynı devlet KCK davasında Kürtçe anadiliyle savunma yapmak isteyen sanıklara, “savunmalarında kullanacakları dil, bilinmeyen bir dil olduğu için yasak kararı” alır. Kendine saygısı olan devlet, böylesi bir gaf yapar mı?
Aynı devlet dünyanın her köşesinde Türkçenin yaşaması ve öğretilmesi için, tüm vatandaşların ödediği vergilerle oluşan bütçesinden cömertçe ödeme yaparken, ülke içinde milyonlarca vatandaşının konuştuğu anadillerin resmi eğitimi amacıyla hiçbir yatırım yapmaması nasıl izah edilebilir. Bu devlet kimindir sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap farklılıkları ötekileştiren bir cevap ise bu devlet altında yaşamak esaret değimidir. Bunu kim kabul edebilir, özgürlük olanağı bulan hangi aptal bu esarete katlanabilir? Bu davranışı inanç konusunda da sürdüren bu devlet, etnik ve inanç ayrımcılığıyla nereye kadar dik durabilir?
Buradan da anlıyoruz ki, Anadolu toprakları üzerinde süren 1000 yıllık hükümranlık, bu devlete ne bir bilgi birikimi ne de bir kültür birikimi kazandırmıştır; devletin vatandaşı kapsama genişliği, onun için bir hizmet ağı olmak yerine bir baskı tasallutundan öteye geçmemiştir. Bu da yukarıda dile getirdiğim acı sözlerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.
Kürt halkı, her koşulda barış için elini uzattı. Çok da taviz verdi, sırf barış içinde bir arada yaşamak için. Çünkü uygar bir ulusun davranışını sergiliyordu. Barışın yapıcı olduğunu, savaşın tarihi kinler yarattığını deneyleriyle biliyordu.
Ama siz ne yaptınız, kirli savaşınızı, sonuç alacağınız yanılgısıyla inatla sürdürdünüz. Terör dayattınız, ölüm saçtınız, insanların mezralarını, köylerini yaktınız, sürgün ettiniz yaşamı cehenneme çevirdiniz, sınır dışı operasyonları dayattınız, bunu da emperyalist-siyonist güçlerden destek alarak yaptınız. Dış güçlerin maşası olarak kendinizi görmek yerine, Kürt halkını ve onun fedakar evlatlarının siyasal yapılarını hedef seçtiniz. Kürt halkı ve PKK’nın mücadelesi ise, dayattığınız çirkin, bencil tek boyutlu ırkçı- milliyetçi faşizanlığınız karşısında, doğal bir refleksle var olma mücadelesi olarak belirdi. Bunu da hakkıyla ve kararlılıkla, halkın verdiği güç ve kaynaklarla yapmaya da devam ediyor. Yaşam hakkı için meşru olan direnişe terör demek kadar alçaltıcı bir şey olamaz. Siz ancak bunu yapabiliyorsunuz…
SONUÇ
Bir kez daha aklıselime çağırıyorum.
Birbirimizi neden kıralım? Böylesi bir kıyımdan kim kazançlı çıkar sanıyorsunuz? Kardeş kanına bu kadar mı susamışsınız? Söyler missiniz?
Oturun ve biraz düşünün, empati yapın, bizi de anlamaya çalışın…
1000 yıldır sizi de esir eden ilkel akılların dayattığı zulme dayandık, bundan sonrası çekilmeyecektir. Birbirimize karşı olmaktansa hepimizi esir eden bu ilkel akıla karşı koyalım, gelin bu makus kaderi birlikte değiştirelim…
Bu satırların yazarı her yazısında dile getirdiği gibi, milliyetçiliğin her türüne karşı mücadele etme kararındadır, bölücülüğe de karşıdır.
Bu olumsuzlukları birbirimize dayatmadan barış ve diyalog yoluyla bir çözüm bulalım, halkların bizden beklediği sorumlu tutum budur.
Sokakların refleksleriyle, ülkelerin yüksek çıkarları belirlenemez.
Sokaklara dayananlar karşı sokakların da hesabını yapmış olmalılar. Bu ise kanlı bir kıyımdır. Yaratıcı anarşi diye insanlığı kana bulayan Amerikan-İsrail üretimi olan bu ölüm denklemin kuklalığını her zaman ırkçılar ve milliyetçiler yapmıştır. Kaybeden de onlar olmuştur.
Dikkatinizi çekerim.
2 Ocak 2011 Pazar
HİÇ OLMASSA BU KEZ CESUR OLALIM
Hasip Yiğitoğlu
30 Aralık 2010
Zamana ve yaşananlara göre her yolun, her olayın bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Arada sayısız ayrıntılar da olur tabii.Yani sayısız iç ve dış etki hareketleri hayatımızın şekillenmesinde rol alır.Bunun anlamı da,hayatın bir başka şey ile bir başka şey arasında sonsuz sayıda seçimlerden ibaret olduğudur.Yani hayatın seçimleri sonsuzdur.
Bu anlamda hayatımızı şekillendiren seçimlerimizi yaparken, hangi yolu izlemeliğiz, neye göre yapmalıyız,sorularımız olmalıdır.Hayatın sonsuz seçim karmaşasının aklımızı karıştırmaması için,soruların esaslığı,sadeliği ve anlatımı önemlidir.
Örneğin, sorularımız şöyle olabilir; hayatımızı seçtiklerimiz mi seçmediklerimiz mi, yaptıklarımız mı,yapmadıklarımız mı,belirliyor ?
Yada herhangi bir anda kendimize, yaşamımızı yeniden yaşama fırsatımız olsaydı tekrar aynı şeyleri yaşar mıydık; yoksa, hangi yanlışlardan sakınırdık,hangi ihmal edilmiş şeyleri düzeltirdik ?
Basit gibi görünen bu soruların yanıtlarının derinliğinde hayatımızı, kim olduğumuzu,yada olmadığımızı,kendimize saygımızı,öz benliğimizi,özgürlüğümüzü bulabiliriz.Tabii ki,soruları nesnel ve objektif bir bakış açısıyla yanıtlamamız gerek.Böylece de,hayat envanterimizi çıkartmışta oluruz.
Şimdi, elimize bir kağıt kalem alalım ve 2010 yılını devrederken,2011 yılının henüz ilk günlerinde, adetten olmasa da ,bir yıllık yaşam envanterimize göz atarak,hayatımızı belirleyen soruları cesurca kendimize soralım ve yanıtlarımızı not edelim.
Bu güne kadar toplumsal yaşamımıza yönelik sormadıklarımızın bir kısmı için , birkaç ip ucu vereyim;son bir yılda neler yaşadık,nelerle karşılaştık,isteyerek istemeyerek.Sonra yaşadıklarımızı bir daha yaşayıp yaşamak istemediğimize,hangi yanlışlıklar yaptığımıza,hayatımızı başkalarımı biz mi belirlediğimize dair notlar alalım.
2011 yılının sonlarında da aldığımız notların envanterine bakarak hayatımızda nelerin değişip değişmediğini ve nedenlerini bulmuş oluruz belki.
En önemlisi de, belki bu durum alışkanlığımız olur.
Şimdi yaşadıklarımızdan birkaç ip ucu vereyim; ekonomik anlamda, Medine dilencilerine mizah olacak kadar düşük tutulan Asgari ücret rakamlarını başkaları belirlerken neler yaptık?
Bu adil değildir,adalet istiyoruz diye bir tepkiniz oldu mu ?
Toplumun nerdeyse yarısına tekabül eden gizli ve açık işsizlik sorununun yapısal nedenlerini kaldıracak çözümler yerine, küreselleşmenin ve küreselleşen güçlerinin çıkar reçeteleri doğrultusundaki popülist tüketim politikalarına karşı hiç durduk mu ?
Temel sanayi istiyoruz,bağımlı montajcı sanayinin tahribatlarını istemiyoruz,sanayide teknolojik değer üretmenin alt yapısının kurulması, desteklenmesi yönünde hiç talebimiz oldu mu ?
Ödediğimiz vergilerle alınan silahların nerede ve niye kullanılacağını hiç sorduk mu ?
Kaçta kaçının kendi insanımıza karşı kullanıldığını,ne kadara mal olduğunu,ödenen paralarla,kaç fabrika,okul yaptırılabileceğini de !
Toplumsal anlamda, ülkemizi sarmalamış ırkçı,feodal,ötekileştirici,bölücü politikaları yapan siyasi partilere ve siyasi figürlere karşı BİZ BİR TOPLUMUZ,SAVAŞ İSTEMİYORUZ,BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAK İSTİYORUZ talebimiz,caydırıcı bir duruşumuz oldu mu ?
Vesayikçi değil özgürlükçü ve sivil bir anayasa için neler yaptık ,yoksa hep başkalarının sadece kendine yontan akıllarına tutsak mı olduk, sorduk mu ?
Nerdeyse 80 yıldır Milli Güvenlik kurumunun insanımıza uzak duran, ötekileştiren ve yalnızca toplumsal sorun üreten kararlarına karşı çıktık mı?
Herkes işine baksın, herkes mevkisini ve sorumluluklarını bilsin, diye bir çağrımız, çabamız oldu mu ?
Daha bir çok soru ekleyebiliriz.
Vereceğimiz yanıtlar,kendimizle yüzleşerek yaşadıklarımızın envanteri olacaktır.
Kendimizle hesaplaşarak ,geçmişin ağırlığından arınır geleceği kazanabiliriz belki.
Hiç olmasa bu kez cesur olalım.
Hayatımızı, yaptıklarımız ve seçtiklerimiz değil,yapmadıklarımız , seçmediklerimiz,umutlarımız,akıllarımız seçmelidir artık.
Aynı şeyleri yaşamamak için.
UMARIM,2011 YILI GEÇMİŞ YILLARDAN FARKLI,BARIŞ KARDEŞLİK İÇİNDE,SAVAŞSIZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA İÇİN UMUT OLUR.
Hasipyigitoglu@homail.com
30 Aralık 2010
Zamana ve yaşananlara göre her yolun, her olayın bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Arada sayısız ayrıntılar da olur tabii.Yani sayısız iç ve dış etki hareketleri hayatımızın şekillenmesinde rol alır.Bunun anlamı da,hayatın bir başka şey ile bir başka şey arasında sonsuz sayıda seçimlerden ibaret olduğudur.Yani hayatın seçimleri sonsuzdur.
Bu anlamda hayatımızı şekillendiren seçimlerimizi yaparken, hangi yolu izlemeliğiz, neye göre yapmalıyız,sorularımız olmalıdır.Hayatın sonsuz seçim karmaşasının aklımızı karıştırmaması için,soruların esaslığı,sadeliği ve anlatımı önemlidir.
Örneğin, sorularımız şöyle olabilir; hayatımızı seçtiklerimiz mi seçmediklerimiz mi, yaptıklarımız mı,yapmadıklarımız mı,belirliyor ?
Yada herhangi bir anda kendimize, yaşamımızı yeniden yaşama fırsatımız olsaydı tekrar aynı şeyleri yaşar mıydık; yoksa, hangi yanlışlardan sakınırdık,hangi ihmal edilmiş şeyleri düzeltirdik ?
Basit gibi görünen bu soruların yanıtlarının derinliğinde hayatımızı, kim olduğumuzu,yada olmadığımızı,kendimize saygımızı,öz benliğimizi,özgürlüğümüzü bulabiliriz.Tabii ki,soruları nesnel ve objektif bir bakış açısıyla yanıtlamamız gerek.Böylece de,hayat envanterimizi çıkartmışta oluruz.
Şimdi, elimize bir kağıt kalem alalım ve 2010 yılını devrederken,2011 yılının henüz ilk günlerinde, adetten olmasa da ,bir yıllık yaşam envanterimize göz atarak,hayatımızı belirleyen soruları cesurca kendimize soralım ve yanıtlarımızı not edelim.
Bu güne kadar toplumsal yaşamımıza yönelik sormadıklarımızın bir kısmı için , birkaç ip ucu vereyim;son bir yılda neler yaşadık,nelerle karşılaştık,isteyerek istemeyerek.Sonra yaşadıklarımızı bir daha yaşayıp yaşamak istemediğimize,hangi yanlışlıklar yaptığımıza,hayatımızı başkalarımı biz mi belirlediğimize dair notlar alalım.
2011 yılının sonlarında da aldığımız notların envanterine bakarak hayatımızda nelerin değişip değişmediğini ve nedenlerini bulmuş oluruz belki.
En önemlisi de, belki bu durum alışkanlığımız olur.
Şimdi yaşadıklarımızdan birkaç ip ucu vereyim; ekonomik anlamda, Medine dilencilerine mizah olacak kadar düşük tutulan Asgari ücret rakamlarını başkaları belirlerken neler yaptık?
Bu adil değildir,adalet istiyoruz diye bir tepkiniz oldu mu ?
Toplumun nerdeyse yarısına tekabül eden gizli ve açık işsizlik sorununun yapısal nedenlerini kaldıracak çözümler yerine, küreselleşmenin ve küreselleşen güçlerinin çıkar reçeteleri doğrultusundaki popülist tüketim politikalarına karşı hiç durduk mu ?
Temel sanayi istiyoruz,bağımlı montajcı sanayinin tahribatlarını istemiyoruz,sanayide teknolojik değer üretmenin alt yapısının kurulması, desteklenmesi yönünde hiç talebimiz oldu mu ?
Ödediğimiz vergilerle alınan silahların nerede ve niye kullanılacağını hiç sorduk mu ?
Kaçta kaçının kendi insanımıza karşı kullanıldığını,ne kadara mal olduğunu,ödenen paralarla,kaç fabrika,okul yaptırılabileceğini de !
Toplumsal anlamda, ülkemizi sarmalamış ırkçı,feodal,ötekileştirici,bölücü politikaları yapan siyasi partilere ve siyasi figürlere karşı BİZ BİR TOPLUMUZ,SAVAŞ İSTEMİYORUZ,BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAK İSTİYORUZ talebimiz,caydırıcı bir duruşumuz oldu mu ?
Vesayikçi değil özgürlükçü ve sivil bir anayasa için neler yaptık ,yoksa hep başkalarının sadece kendine yontan akıllarına tutsak mı olduk, sorduk mu ?
Nerdeyse 80 yıldır Milli Güvenlik kurumunun insanımıza uzak duran, ötekileştiren ve yalnızca toplumsal sorun üreten kararlarına karşı çıktık mı?
Herkes işine baksın, herkes mevkisini ve sorumluluklarını bilsin, diye bir çağrımız, çabamız oldu mu ?
Daha bir çok soru ekleyebiliriz.
Vereceğimiz yanıtlar,kendimizle yüzleşerek yaşadıklarımızın envanteri olacaktır.
Kendimizle hesaplaşarak ,geçmişin ağırlığından arınır geleceği kazanabiliriz belki.
Hiç olmasa bu kez cesur olalım.
Hayatımızı, yaptıklarımız ve seçtiklerimiz değil,yapmadıklarımız , seçmediklerimiz,umutlarımız,akıllarımız seçmelidir artık.
Aynı şeyleri yaşamamak için.
UMARIM,2011 YILI GEÇMİŞ YILLARDAN FARKLI,BARIŞ KARDEŞLİK İÇİNDE,SAVAŞSIZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA İÇİN UMUT OLUR.
Hasipyigitoglu@homail.com
1 Ocak 2011 Cumartesi
ZAMANIN RUHU
Mustafa Köse
1 Ocak 2011
Mkose1955@hotmail.com
Fizik kurallarında ‘’ruh’’diye tabi ki bir şey yok. Hayat dediğimiz organizasyon birçok bilimi kapsıyor. Zamanın ruhuyla direk ilgilenen bir bilim yok. Sosyal psikolojisi buna uyabilir. Ama daha çok siyaset psikolojisinde bundan faydalanırız. Zaten konumuz da bu.
Zamanın ruhu hafife alınmayacak kadar hayatımızda rol oynamaktadır. Konjonktür de yapılacaklar, zamanın ruh hali ile paralel gitmektedir. Dün de böyleydi, bu gün de öyle. Egemen hale gelen ruh hali ne ise (korku- öfke-coşku) kolayca kullanılabilir. Sindirilen, korkutulan kitleler onu yaratan nedenlerden kurtulunca, kendisini esir yapanların celladı oluverir.
Yakın tarih laboratuar gibidir. Çekim gücü içinde bulunduğumuz bölgenin ve ilişkilerinin 100 yıl içinde olanları, bize iyi ışık tutabilir. Henüz demokratik olmayan devlette içinde yaşarken, içine düştüğümüz ‘’ruh çalkantısında’’belki bir açılım yakalayabiliriz. Bir daha tuzaklara düşmemeyi öğrenebiliriz.
19. yüz yılın sonlarında azgınlaşan kapitalist yarış sınır tanımadı. Yüksek bir üretime sahip olan Almanya, diğer ülkelerden (İngiltere-Fransa-İtalya) yarışta geri kalıyordu. Çünkü diğer ülkelerin sömürgeleri vardı. Onlar daha kolay ham madde bulurken pazarlarını rahatça genişletebiliyorlardı. Almanya’nın sömürgeleri yoktu. Militarist ve ırkçı Almanya bu dengeyi bozmak istedi. Güçler dengesini yeniden şekillendirmek istedi. 1 Dünya savaş bu hesaplar üstünden oldu. Özellikle Osmanlı imparatorluğundan kopan, kuzey Afrika ve orta doğu bölgelerini işgal eden İngiltere-Fransa- İtalya önemli avantaj yakalamışlardı. Bu durum, Almanya yı daha da kışkırtmıştı.
O günün etkin düşüncesi, savaş ve işgal korkusuydu. Bu duygu, savaş ve kargaşadan faydalanma isteğini körüklüyordu. Zaman, ihanet, kurnazlık ve aymazlığı ön plana çıkartmıştı. Krallar, hanedanlar, palazlanmakta olan ulusal güçler ve aşiretler güç dengesine göre yer almışlar, günlük politikalar uygulamışlardır.
2. Dünya savaşı, eksik kalmış filmin devamıydı. Ayrıca bütün yoksul insanları, bağımlı ülkeleri heyecanlandıran, moral veren sosyalist Rusya vardı artık hesap edilecek. Ve ayrıca yeni palazlanan ABD küçümsenemez. Bu savaşla bir taşla iki kuş vurulmak istendi. İngiltere nin yanında ABD’nin de rol aldığı Almanya karşıtı güçler. Hem Almanya’dan hem de Rusya’dan kurtulmak istediler. Ama olmadı. Ve Sovyetler Birliğinin önünde duramadılar. 20 Milyon evladını savaşa vermiş Rus halkının vicdanları sızlatan kahramanlıkları batıyı antlaşmaya zorlamıştı. Almanya yine dize gelmişti. Bu savaşla kapitalist kriz büyüklerin lehine atlatılmıştı. Ancak korku daha da artmıştı. Bu sefer koca Sovyetler Birliği olmuştu.
Dönem, yeni hesapları gerektiriyordu. Savaşlarla krizden kurtulma dönemi zora girmişti. Gerilim yaratma veya küçük çatışmalar dönemi başlamıştı. Soğuk savaş dediğimiz dönemdir bu. Bir tarafta kapitalizm, diğer tarafta yoksul ve mağdur kesimlerin umudu sosyalizm. Bu dönem aynı zamanda kirli savaş dönemidir. Ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin, kıran kırana geçtiği zamandır.
1989 da Berlin duvarı yıkıldı. 1993 Sovyetler birliği dağıldı. Bu durum küreselleşmeyi hızlandırdı. Reel sosyalizmin iksiri bozuldu. Olanlar kapitalizmin zaferi olarak yansıdı. Geniş halk kesimlerin morali bozuldu. Tek egemen güç haline gelen kapitalizm içinde, yeni arayışlar dönemi başladı. Dünyanın her tarafında ‘’çoklu’’ dengeler ve yeni çıkarlar belirginleşti. Bununla beraber savaştan beslenen kesimlerin hoşnutsuzluğu arttı. Zira bu kesimler, gerilim ve savaştan karlı çıkıyorlardı. Ve bu politikaları devam ettirmek istiyorlar. Lakin zamanımızın ruhu bunların elini zayıflatıyor. Bilgi ve iletişim çağı kaliteli yaşamı ve barışçıl ortamı zorluyor. Militarist savaş çıkarcısı sermaye gurupları, diğer sermaye guruplarını rahatsız ediyor. Bu durum, karşımıza, sermayenin ‘’yeni tür çıkar çelişkisi’’olarak çıkıyor. Sektörlerin ‘’devletle’’ile çıkar ilişkileri yeni bir dizayn gerektiriyor. Böylece karşımıza, iki ABD, iki Fransa veya iki İngiltere ve hatta iki Türkiye olarak günlük hayata müdahale ediliyor. ABD’deki ‘’neo conlar’’ ve diğerlerinin yarışı gibi, her yerde benzer kavgalar devam ediyor.
Bizler dün, haksızlığa, adaletsizliğe nasıl karşı durduysak, bu gün de eşitlikten, özgürlükten ve çağdaş demokrasiden yana olmalıyız. Zamanın ruhunu hesaba katarak adımlarımızı atmalıyız. Militer ve baskıcı devlet karşısında, demokratik devlete doğru çabanın içinde olmalıyız. Geniş halk kesimlerinin kendi sorunlarını tartıştığı ve çözüm ürettiği bir demokrasinin inşasında yer almalıyız. Toplumdaki farklılıklardan değil, tekleştirmek isteyen zihniyetten korkmalıyız.
1 Ocak 2011
Mkose1955@hotmail.com
Fizik kurallarında ‘’ruh’’diye tabi ki bir şey yok. Hayat dediğimiz organizasyon birçok bilimi kapsıyor. Zamanın ruhuyla direk ilgilenen bir bilim yok. Sosyal psikolojisi buna uyabilir. Ama daha çok siyaset psikolojisinde bundan faydalanırız. Zaten konumuz da bu.
Zamanın ruhu hafife alınmayacak kadar hayatımızda rol oynamaktadır. Konjonktür de yapılacaklar, zamanın ruh hali ile paralel gitmektedir. Dün de böyleydi, bu gün de öyle. Egemen hale gelen ruh hali ne ise (korku- öfke-coşku) kolayca kullanılabilir. Sindirilen, korkutulan kitleler onu yaratan nedenlerden kurtulunca, kendisini esir yapanların celladı oluverir.
Yakın tarih laboratuar gibidir. Çekim gücü içinde bulunduğumuz bölgenin ve ilişkilerinin 100 yıl içinde olanları, bize iyi ışık tutabilir. Henüz demokratik olmayan devlette içinde yaşarken, içine düştüğümüz ‘’ruh çalkantısında’’belki bir açılım yakalayabiliriz. Bir daha tuzaklara düşmemeyi öğrenebiliriz.
19. yüz yılın sonlarında azgınlaşan kapitalist yarış sınır tanımadı. Yüksek bir üretime sahip olan Almanya, diğer ülkelerden (İngiltere-Fransa-İtalya) yarışta geri kalıyordu. Çünkü diğer ülkelerin sömürgeleri vardı. Onlar daha kolay ham madde bulurken pazarlarını rahatça genişletebiliyorlardı. Almanya’nın sömürgeleri yoktu. Militarist ve ırkçı Almanya bu dengeyi bozmak istedi. Güçler dengesini yeniden şekillendirmek istedi. 1 Dünya savaş bu hesaplar üstünden oldu. Özellikle Osmanlı imparatorluğundan kopan, kuzey Afrika ve orta doğu bölgelerini işgal eden İngiltere-Fransa- İtalya önemli avantaj yakalamışlardı. Bu durum, Almanya yı daha da kışkırtmıştı.
O günün etkin düşüncesi, savaş ve işgal korkusuydu. Bu duygu, savaş ve kargaşadan faydalanma isteğini körüklüyordu. Zaman, ihanet, kurnazlık ve aymazlığı ön plana çıkartmıştı. Krallar, hanedanlar, palazlanmakta olan ulusal güçler ve aşiretler güç dengesine göre yer almışlar, günlük politikalar uygulamışlardır.
2. Dünya savaşı, eksik kalmış filmin devamıydı. Ayrıca bütün yoksul insanları, bağımlı ülkeleri heyecanlandıran, moral veren sosyalist Rusya vardı artık hesap edilecek. Ve ayrıca yeni palazlanan ABD küçümsenemez. Bu savaşla bir taşla iki kuş vurulmak istendi. İngiltere nin yanında ABD’nin de rol aldığı Almanya karşıtı güçler. Hem Almanya’dan hem de Rusya’dan kurtulmak istediler. Ama olmadı. Ve Sovyetler Birliğinin önünde duramadılar. 20 Milyon evladını savaşa vermiş Rus halkının vicdanları sızlatan kahramanlıkları batıyı antlaşmaya zorlamıştı. Almanya yine dize gelmişti. Bu savaşla kapitalist kriz büyüklerin lehine atlatılmıştı. Ancak korku daha da artmıştı. Bu sefer koca Sovyetler Birliği olmuştu.
Dönem, yeni hesapları gerektiriyordu. Savaşlarla krizden kurtulma dönemi zora girmişti. Gerilim yaratma veya küçük çatışmalar dönemi başlamıştı. Soğuk savaş dediğimiz dönemdir bu. Bir tarafta kapitalizm, diğer tarafta yoksul ve mağdur kesimlerin umudu sosyalizm. Bu dönem aynı zamanda kirli savaş dönemidir. Ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin, kıran kırana geçtiği zamandır.
1989 da Berlin duvarı yıkıldı. 1993 Sovyetler birliği dağıldı. Bu durum küreselleşmeyi hızlandırdı. Reel sosyalizmin iksiri bozuldu. Olanlar kapitalizmin zaferi olarak yansıdı. Geniş halk kesimlerin morali bozuldu. Tek egemen güç haline gelen kapitalizm içinde, yeni arayışlar dönemi başladı. Dünyanın her tarafında ‘’çoklu’’ dengeler ve yeni çıkarlar belirginleşti. Bununla beraber savaştan beslenen kesimlerin hoşnutsuzluğu arttı. Zira bu kesimler, gerilim ve savaştan karlı çıkıyorlardı. Ve bu politikaları devam ettirmek istiyorlar. Lakin zamanımızın ruhu bunların elini zayıflatıyor. Bilgi ve iletişim çağı kaliteli yaşamı ve barışçıl ortamı zorluyor. Militarist savaş çıkarcısı sermaye gurupları, diğer sermaye guruplarını rahatsız ediyor. Bu durum, karşımıza, sermayenin ‘’yeni tür çıkar çelişkisi’’olarak çıkıyor. Sektörlerin ‘’devletle’’ile çıkar ilişkileri yeni bir dizayn gerektiriyor. Böylece karşımıza, iki ABD, iki Fransa veya iki İngiltere ve hatta iki Türkiye olarak günlük hayata müdahale ediliyor. ABD’deki ‘’neo conlar’’ ve diğerlerinin yarışı gibi, her yerde benzer kavgalar devam ediyor.
Bizler dün, haksızlığa, adaletsizliğe nasıl karşı durduysak, bu gün de eşitlikten, özgürlükten ve çağdaş demokrasiden yana olmalıyız. Zamanın ruhunu hesaba katarak adımlarımızı atmalıyız. Militer ve baskıcı devlet karşısında, demokratik devlete doğru çabanın içinde olmalıyız. Geniş halk kesimlerinin kendi sorunlarını tartıştığı ve çözüm ürettiği bir demokrasinin inşasında yer almalıyız. Toplumdaki farklılıklardan değil, tekleştirmek isteyen zihniyetten korkmalıyız.
MGK
MGK
SİYASİ MÜDAHALEYE DEVAM EDİYOR
Mihrac Ural
31 Aralık 2010
Milliyetçiliğin her türü veba gibi bir hastalıktır; ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşamaya vurulan hançerdir de.
Bu bataklıkla mücadele hepimizin görevidir.
“Etnisite üzerine kurulu siyaset” yapılmamalıdır diyenler, öncelikle bunu kendileri için ilke edinmelidir. “Kılıç hakkı” adı altında, devlet erkini bin yıldır elinde tutanların dayattığı milliyetçilik sürdükçe, özgürlük arayışı da bir hak olacaktır. Bu hak demokrasinin garantörüdür.
MGK gözü dönmüş tek boyutlu militarist milliyetçilikle ülkemizi sürüklediği bataklık, kirli savaşta ısrarın diğer adıdır. Son toplantısında “ tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve … resmi dilinin Türkçe olduğu” çağdışı dayatması bu ısrarın ifadesidir.
MGK kararlarında ortaya çıkan akıl algısı, “farklı planla” kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyet söylemi olamaz.
Buna karşı gelmek, ortak ülkemizin toplumsal barışını isteyen tüm güçlerin sorumluluğudur.
Bu yükümlülüğü başaramazsak ateş düştüğü yeri yakacaktır.
Ateş düştüğü yeri yakıyorsa, olacaklardan kimse kimseyi sorumlu tutamaz.
***
Herkes, yeni yıla iyi dilekle girer.
Milli Güvenlik Kurulu (MGK) farklılıkların mozaik tablosu olan ortak ülkemizde bir oligarşik cuntadır, herkes değil, Dolaysıyla, bu kurumdan yeni yılla ilgili kimse iyi dilek beklemesin. Kara haber onun doğasındadır, mesajı da kara olacaktır.
MGK, Gözü dönmüş militarist milliyetçi kararlarına devam ediyor. Ortak ülkemizin tek boyutlu milliyetçi hükümranlık altında, ölüm denklemleriyle örülü, kimlik bunalımı ve kaos dayatmalarına ara vermiyor.
Tarihleri boyu farklılıkların mekanı olan, farklı etnisitelerin, uygarlıkların, halk ve ulusların yaşam alanı olan Anadolu’da 1000 yıldan buyana “kılıç hakkı” adı altında hükümran olanlar, hükümleri altında yaşayan 75 milyona insana, kara mesajlar vermekte beis görüyorlar.
Seçilmemiş Kurul, konsey gibi oluşumların oligarşik yönetimi altında bulunan ülkemiz, Milli Güvenlik kurulunun siyasal yaşam üzerindeki vesayetiyle yaşamaya mahkum olmuştur.
Militarist milliyetçiliğin tarihi izinde dünden bu güne gelen, ittihatçı, darbeci çevrelerin sığ akıllarınca ortaya atılan tezler, MGK bildirisinde yeni yılımızın karanlık ve zehirli olacağını müjde etmiştir.
29 Aralık 2010 tarihli MGK toplantısının basın açıklaması, bu dehşetin resmi bir belgeyle ilanıdır.
Buyururlar ki,
“Son günlerde dilimiz üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir” ( MGK 29 Aralık 2010 tarihli toplantısı, basın bildirisi http://www.mgk.gov.tr/Turkce/basinbildiri2010/29aralik2010.html )
Oysa “cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini” ilk ve sürekli ihlal eden bizatihi kendileridir.
Bu ihlali her düzeyde, en kaba biçimde sürdürmüş olmalarına rağmen, böylesi bir savunu içinde olmaları, militarist milliyetçiliğin manipülasiyonlarla artık bir yere gidemeyeceğini göstermektedir.
CHP lideri Kılıçdaroğlu, 15. kurultayda (18 Aralık 2010) yaptığı konuşmada Lozan Anlaşması ülkemizin uluslar arası tapu senedidir, başımızın üzerinde yeri vardır, onu yüreğimizde taşırız diyerek yaptığı güzelleme, MGK’nın bu son toplantısında yapılan “cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini” algısıyla ortak bir çizgi oluşturmuştur.
Varsayalım ki, hükümran güçler, tüm siyasal tayflarıyla, “Lozan Anlaşması” ortak paydasında birleşmiş ve bu ortak payda, “yeni bir planla kurgulandığı” iddiasında olan Cumhuriyetin, Osmanlıdan çıkışını ifade ediyor olsun.
Ancak 87 yıllık tarihi boyunca cumhuriyet bu kurucu anlaşmaya sadık kalmamıştır.
Kurucu anlaşma (Lozan), o anın gereklerini yerine getiren, sonrası ise “Hasta Adam”ın iyileşmesine ve toparladığı güç oranında saldırganlaştığı bir sürece yönelmiştir;
Bu yanıyla, Cumhuriyetteki Osmanlı hiç ölmedi, ittihatçılar devleti, statüleriyle bir biçimde elde tutu ve o akıl Osmanlı iç fetihleri algısını olduğu gibi misak-i milli sınırlar içinde de dayatmaya devem etti.
Şeyh Sait, Dersim gibi yüz binlerce Kürt’ün, Alevinin katledildiği operasyonlar dahil, Kürt halkının özgürlük umuduyla ayağa kalktığı 19 girişim de kanlı bir şekilde tasfiye edildi. Hatay’ın ilhakı (1939), Irkçı faşist Varlık vergisi (11 Kasım 1941), 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla azınlıkların tasfiyesine yönelik derin devlet terörü, 1974 Kıbrıs işgali ve bunlara eklenmesi gereken askeri darbeler ve muhtıralar Cumhuriyetin değişmeyen Osmanlı yanını yansıtıyordu. Bu süreç 1984’ten bu yana, özellikle Kürt halkına karşı büyük bir zulüm olarak sürüyor.
Cumhuriyet hiçbir zaman Lozan Anlaşmasına sadık kalmadı.
Lozan Anlaşması, düne kadar hasıraltı edilmişti. Hatırlanmaz bir geçmişti. Ancak, ne zaman ki Kürt halkı, Anadolu halkları adına özgürlük ve demokrasi talebine öncülük ederek yükselişe geçtiyse, “geride ne kaldıysa onu kurtaralım” adı altında süren dar çıkarcılık, bir kez daha Lozan Anlaşmasının hatırlanmasına yol açtı.
Oysa bu ülkenin aklı-selim insanları (burada Baskın Oran hocayı önemle anmak gerek) ve bu satırların yazarı uzun yıllardır “Sevr’i boş verin siz Lozan’ı uygulayın” diye diye dilinde tüy bitmiştir.
Üstelik Lozan Anlaşmasında yer alan altı üstü basit bir maddeye gönderme yapılarak anadil sorunun çözümü için bir basamak önerisi yapılmıştır.
Tekrar hatırlatmak üzere önceki makalelerimde yer aldığı gibi şu alıntıyı okurla paylaşacağım
“Lozan anlaşmasının 39/4-5 maddesi ise açıkça şudur.
“Türkiye vatandaşlarından hiç birinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt koyamayacaktır.
Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir” (Lozan Anlaşması 39. madde son iki paragrafı, 4. ve 5. Fıkra)
Bu medenin lafzı da ruhu da yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bunu ihlal eden bir mantık, Cumhuriyetin Kabe’si diye kutsanan Lozan anlaşmasını da tartışmaya açmış demektir. Böylesi bir tartışma bir kez başlarsa geride tartışılmayan hiçbir şey kalmayacağını hatırlatarak, hak gaspının bumerang gibi sahibine döneceğini hatırlatmakla yetineceğim.” ( Mihrac Ural, ”KCK Davası, Anadiil ve Empati” makale 22 Ekim 2010 http://mirural.blogspot.comk/ )
Şimdi, bu topraklar üzerinde 1000 yıldır kılıç hakkı adı altında hüküm sürenler, uluslararası onay almış ve imzalarının olduğu anlaşmaları bile rafa kaldırırken, bu gün zorda kalmanın geleneksel oyunlarıyla sadık olacaklarının hiçbir güvencesi yoktur.
Bunu anlamak için MGK bu son toplantısında dile gelen ve ülkenin farklılıklar bütünü, mozaik yapısını hiçe sayan barbarlık ifadesi olduğu kadar ırkçı söylemin 21. Yüzyılda dile gelebilecek en kaba anlatımı “‘tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve … resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilmeyeceğinin bilinmesi gerektiği” (Ag. Bildiri) tehdidini okumaları yeterli olacaktır.
Bu satırları okuyan okur bir an için kendini farklı bir kültür aidiyetine mensup olarak düşünsün ve bu cümlelerin yaratacağı infilakların tahribatını anlamaya çalışsın; ateş düştüğü yeri yakıyorsa, olacaklardan kimse kimseyi sorumlu tutamaz.
MGK kararlarında ortaya çıkan akıl algısı, hiçbir zaman farklı planla kurulduğu iddiasında olan bir cumhuriyetin söylemi olamaz.
Bu barışı değil, doğal hakların gaspına devam edileceğini ifade eder. Bu özgürlük değil tutsaklığı dayatır. Buna karşı, hak kazanmanın tek çıkış yolunun direnme olduğunu gösterir.
Kirli savaşı halklarımıza bu yollarla da dayatanların, özgürlük ve demokrasi için direnmeyi “terör” olarak suçlamaları bir algı ve akıl kırılmasıdır. Bu kırılmalar bin bir güçlükle dizginlenen iç savaşı kışkırtmaktan başka bir anlama gelmez. Halklar bunu asla istememektedir. Bunu isteyenler devlet erkini ele geçirmiş, dev askeri mekanizmanın kof hayaliyle, savaşı sür git uzaktan kumanda edebileceğini sananlardır.
MGK, toplantılarının basın açıklamaları her zaman bu aklın temsilciliğini yapmıştır. Bunun nedenleri de genetik derinliklerinde yatmaktadır.
MGK, ittihatçı militarist milliyetçiliğin mirasçısıdır. Genetik devamıdır ve bu gün ülkemizde sorun çözümünde karşılaştığımız sorunların kirli kaynağıdır. MGK, sokakların hangi duygusunu istismar ederse etsin yaptığı, ne çağdaş uygarlıktır ne de vatanseverliktir. Bu topraklar üzerinde yerli halklar yaşamaktadır. Tarihte bu toprakları yaşama ilk kez açıp anavatana çeviren halkların üzerinde, “kılıç hakkı” adı altında, sonsuza kadar hüküm sürülemez. Hırsız fenerinin soluk ışıklarıyla, korku ve gerginlikle, tehdit ve dayatmakla, ilerlemek mümkün değildir. MGK, ayakları havada olan bu tarihi geçmiş söylemlerle ortak ülkemizde kıymeti itibarı olmayan hiçbir şeyi halklara dayatamayacağı artık açıktır.
İttihatçı militarist milliyetçilik Osmanlıyı I. Dünya paylaşım savaşının bir maşası haline getirirken, ortaya koydukları vatan severlik ne ise, MGK’nın da tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil anlayışı böylesi bir bataklıktır. Öncekiler ülkelerini Sevr’e götürdü, Bunlar ise daha da kötüsünü sürüklüyorlar. Bunu bilmek için kahin olmaya gerek yok.
Bu gidiş engellemek, öncelikle tek boyutlu milliyetçilik karşısında dik duracak egemen ulus aydınları, demokrat devrimci ve ilericilerinin tavır geliştirmesini gerektirir. Bu güçlerin tutumu bu sürecin kaderini belirleyecek en önemli tutumdur. Barış içinde bir arada yaşamanın yolu bu duruşun açıkça ortaya çıkmasına bağlıdır.
Türk halkı, böylesine aklıselim evlatları siyasal sahnenin orta yerinde, fedakarca mücadelelerini destekleyeceği arkalarında duracağı açıktır. Bu duruş son ittihatçıların, milliyetçi dincilerin ülkeyi sürüklemek istedikleri kaosa düşmekten kurtaracak en önemli yollar arasındadır.
Sokakların heyecanına endeksli siyaset üreten MGK, karşı sokakları düşünmeyebilir Ama bunu başta türk halkı olmak üzere, ortak ülkemizin tüm halkları düşünecektir.
Sokakların heyecanına esir olmuş bir siyaset karşıt sokakların duruşlarını da hesaba katmak zorundadır.
MGK gibi gözü dönmüş militarist milliyetçiliğin bu gerçekleri kavramasının güç olacağı ise sürdürülen politikalarla sabit olmuştur.
Bu ülke birimizin değil de hepimizin ise, bu topraklarda özgürce yaşamanın ilk adımı anadiller üzerindeki her türden yasağın kaldırılmasını gerektirir; resmi okullarda eğitimin devlet hizmeti olarak, vergisini veren vatandaşa iadesinin başka bir yolu yoktur. Kimse kimseyi aldatmasın, ne aş ne iş bunun yerini dolduramaz.
İnsanı insan yapan, bildiğini bilen bir tür haline getiren toplumsal bir varlık olmasının diğer adı, kolektif kimliktir. Kolektif kimliğinin tüm değerlerini, yaşamında özgürce solumayan bir kimlik tutsaktır. Başka kolektif kimlikleri tutsak eden bir kimlik ise asla özgür değildir. Bunu Türk halkının aklıselim liderleri, öncelikle kendi halkına anlatmalıdır.
Ortak ülkemizde farklılıkların öncelikle omuzlayıp yükselttiği özgürlük ve demokrasi mücadelesine daha çok destek vermek, bu ülkenin barışçıl geleceğini kurmak kadar önem taşıdığı açıktır. Bizim görevimizde tas tamam budur.
SİYASİ MÜDAHALEYE DEVAM EDİYOR
Mihrac Ural
31 Aralık 2010
Milliyetçiliğin her türü veba gibi bir hastalıktır; ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşamaya vurulan hançerdir de.
Bu bataklıkla mücadele hepimizin görevidir.
“Etnisite üzerine kurulu siyaset” yapılmamalıdır diyenler, öncelikle bunu kendileri için ilke edinmelidir. “Kılıç hakkı” adı altında, devlet erkini bin yıldır elinde tutanların dayattığı milliyetçilik sürdükçe, özgürlük arayışı da bir hak olacaktır. Bu hak demokrasinin garantörüdür.
MGK gözü dönmüş tek boyutlu militarist milliyetçilikle ülkemizi sürüklediği bataklık, kirli savaşta ısrarın diğer adıdır. Son toplantısında “ tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve … resmi dilinin Türkçe olduğu” çağdışı dayatması bu ısrarın ifadesidir.
MGK kararlarında ortaya çıkan akıl algısı, “farklı planla” kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyet söylemi olamaz.
Buna karşı gelmek, ortak ülkemizin toplumsal barışını isteyen tüm güçlerin sorumluluğudur.
Bu yükümlülüğü başaramazsak ateş düştüğü yeri yakacaktır.
Ateş düştüğü yeri yakıyorsa, olacaklardan kimse kimseyi sorumlu tutamaz.
***
Herkes, yeni yıla iyi dilekle girer.
Milli Güvenlik Kurulu (MGK) farklılıkların mozaik tablosu olan ortak ülkemizde bir oligarşik cuntadır, herkes değil, Dolaysıyla, bu kurumdan yeni yılla ilgili kimse iyi dilek beklemesin. Kara haber onun doğasındadır, mesajı da kara olacaktır.
MGK, Gözü dönmüş militarist milliyetçi kararlarına devam ediyor. Ortak ülkemizin tek boyutlu milliyetçi hükümranlık altında, ölüm denklemleriyle örülü, kimlik bunalımı ve kaos dayatmalarına ara vermiyor.
Tarihleri boyu farklılıkların mekanı olan, farklı etnisitelerin, uygarlıkların, halk ve ulusların yaşam alanı olan Anadolu’da 1000 yıldan buyana “kılıç hakkı” adı altında hükümran olanlar, hükümleri altında yaşayan 75 milyona insana, kara mesajlar vermekte beis görüyorlar.
Seçilmemiş Kurul, konsey gibi oluşumların oligarşik yönetimi altında bulunan ülkemiz, Milli Güvenlik kurulunun siyasal yaşam üzerindeki vesayetiyle yaşamaya mahkum olmuştur.
Militarist milliyetçiliğin tarihi izinde dünden bu güne gelen, ittihatçı, darbeci çevrelerin sığ akıllarınca ortaya atılan tezler, MGK bildirisinde yeni yılımızın karanlık ve zehirli olacağını müjde etmiştir.
29 Aralık 2010 tarihli MGK toplantısının basın açıklaması, bu dehşetin resmi bir belgeyle ilanıdır.
Buyururlar ki,
“Son günlerde dilimiz üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir” ( MGK 29 Aralık 2010 tarihli toplantısı, basın bildirisi http://www.mgk.gov.tr/Turkce/basinbildiri2010/29aralik2010.html )
Oysa “cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini” ilk ve sürekli ihlal eden bizatihi kendileridir.
Bu ihlali her düzeyde, en kaba biçimde sürdürmüş olmalarına rağmen, böylesi bir savunu içinde olmaları, militarist milliyetçiliğin manipülasiyonlarla artık bir yere gidemeyeceğini göstermektedir.
CHP lideri Kılıçdaroğlu, 15. kurultayda (18 Aralık 2010) yaptığı konuşmada Lozan Anlaşması ülkemizin uluslar arası tapu senedidir, başımızın üzerinde yeri vardır, onu yüreğimizde taşırız diyerek yaptığı güzelleme, MGK’nın bu son toplantısında yapılan “cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini” algısıyla ortak bir çizgi oluşturmuştur.
Varsayalım ki, hükümran güçler, tüm siyasal tayflarıyla, “Lozan Anlaşması” ortak paydasında birleşmiş ve bu ortak payda, “yeni bir planla kurgulandığı” iddiasında olan Cumhuriyetin, Osmanlıdan çıkışını ifade ediyor olsun.
Ancak 87 yıllık tarihi boyunca cumhuriyet bu kurucu anlaşmaya sadık kalmamıştır.
Kurucu anlaşma (Lozan), o anın gereklerini yerine getiren, sonrası ise “Hasta Adam”ın iyileşmesine ve toparladığı güç oranında saldırganlaştığı bir sürece yönelmiştir;
Bu yanıyla, Cumhuriyetteki Osmanlı hiç ölmedi, ittihatçılar devleti, statüleriyle bir biçimde elde tutu ve o akıl Osmanlı iç fetihleri algısını olduğu gibi misak-i milli sınırlar içinde de dayatmaya devem etti.
Şeyh Sait, Dersim gibi yüz binlerce Kürt’ün, Alevinin katledildiği operasyonlar dahil, Kürt halkının özgürlük umuduyla ayağa kalktığı 19 girişim de kanlı bir şekilde tasfiye edildi. Hatay’ın ilhakı (1939), Irkçı faşist Varlık vergisi (11 Kasım 1941), 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla azınlıkların tasfiyesine yönelik derin devlet terörü, 1974 Kıbrıs işgali ve bunlara eklenmesi gereken askeri darbeler ve muhtıralar Cumhuriyetin değişmeyen Osmanlı yanını yansıtıyordu. Bu süreç 1984’ten bu yana, özellikle Kürt halkına karşı büyük bir zulüm olarak sürüyor.
Cumhuriyet hiçbir zaman Lozan Anlaşmasına sadık kalmadı.
Lozan Anlaşması, düne kadar hasıraltı edilmişti. Hatırlanmaz bir geçmişti. Ancak, ne zaman ki Kürt halkı, Anadolu halkları adına özgürlük ve demokrasi talebine öncülük ederek yükselişe geçtiyse, “geride ne kaldıysa onu kurtaralım” adı altında süren dar çıkarcılık, bir kez daha Lozan Anlaşmasının hatırlanmasına yol açtı.
Oysa bu ülkenin aklı-selim insanları (burada Baskın Oran hocayı önemle anmak gerek) ve bu satırların yazarı uzun yıllardır “Sevr’i boş verin siz Lozan’ı uygulayın” diye diye dilinde tüy bitmiştir.
Üstelik Lozan Anlaşmasında yer alan altı üstü basit bir maddeye gönderme yapılarak anadil sorunun çözümü için bir basamak önerisi yapılmıştır.
Tekrar hatırlatmak üzere önceki makalelerimde yer aldığı gibi şu alıntıyı okurla paylaşacağım
“Lozan anlaşmasının 39/4-5 maddesi ise açıkça şudur.
“Türkiye vatandaşlarından hiç birinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt koyamayacaktır.
Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir” (Lozan Anlaşması 39. madde son iki paragrafı, 4. ve 5. Fıkra)
Bu medenin lafzı da ruhu da yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bunu ihlal eden bir mantık, Cumhuriyetin Kabe’si diye kutsanan Lozan anlaşmasını da tartışmaya açmış demektir. Böylesi bir tartışma bir kez başlarsa geride tartışılmayan hiçbir şey kalmayacağını hatırlatarak, hak gaspının bumerang gibi sahibine döneceğini hatırlatmakla yetineceğim.” ( Mihrac Ural, ”KCK Davası, Anadiil ve Empati” makale 22 Ekim 2010 http://mirural.blogspot.comk/ )
Şimdi, bu topraklar üzerinde 1000 yıldır kılıç hakkı adı altında hüküm sürenler, uluslararası onay almış ve imzalarının olduğu anlaşmaları bile rafa kaldırırken, bu gün zorda kalmanın geleneksel oyunlarıyla sadık olacaklarının hiçbir güvencesi yoktur.
Bunu anlamak için MGK bu son toplantısında dile gelen ve ülkenin farklılıklar bütünü, mozaik yapısını hiçe sayan barbarlık ifadesi olduğu kadar ırkçı söylemin 21. Yüzyılda dile gelebilecek en kaba anlatımı “‘tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve … resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilmeyeceğinin bilinmesi gerektiği” (Ag. Bildiri) tehdidini okumaları yeterli olacaktır.
Bu satırları okuyan okur bir an için kendini farklı bir kültür aidiyetine mensup olarak düşünsün ve bu cümlelerin yaratacağı infilakların tahribatını anlamaya çalışsın; ateş düştüğü yeri yakıyorsa, olacaklardan kimse kimseyi sorumlu tutamaz.
MGK kararlarında ortaya çıkan akıl algısı, hiçbir zaman farklı planla kurulduğu iddiasında olan bir cumhuriyetin söylemi olamaz.
Bu barışı değil, doğal hakların gaspına devam edileceğini ifade eder. Bu özgürlük değil tutsaklığı dayatır. Buna karşı, hak kazanmanın tek çıkış yolunun direnme olduğunu gösterir.
Kirli savaşı halklarımıza bu yollarla da dayatanların, özgürlük ve demokrasi için direnmeyi “terör” olarak suçlamaları bir algı ve akıl kırılmasıdır. Bu kırılmalar bin bir güçlükle dizginlenen iç savaşı kışkırtmaktan başka bir anlama gelmez. Halklar bunu asla istememektedir. Bunu isteyenler devlet erkini ele geçirmiş, dev askeri mekanizmanın kof hayaliyle, savaşı sür git uzaktan kumanda edebileceğini sananlardır.
MGK, toplantılarının basın açıklamaları her zaman bu aklın temsilciliğini yapmıştır. Bunun nedenleri de genetik derinliklerinde yatmaktadır.
MGK, ittihatçı militarist milliyetçiliğin mirasçısıdır. Genetik devamıdır ve bu gün ülkemizde sorun çözümünde karşılaştığımız sorunların kirli kaynağıdır. MGK, sokakların hangi duygusunu istismar ederse etsin yaptığı, ne çağdaş uygarlıktır ne de vatanseverliktir. Bu topraklar üzerinde yerli halklar yaşamaktadır. Tarihte bu toprakları yaşama ilk kez açıp anavatana çeviren halkların üzerinde, “kılıç hakkı” adı altında, sonsuza kadar hüküm sürülemez. Hırsız fenerinin soluk ışıklarıyla, korku ve gerginlikle, tehdit ve dayatmakla, ilerlemek mümkün değildir. MGK, ayakları havada olan bu tarihi geçmiş söylemlerle ortak ülkemizde kıymeti itibarı olmayan hiçbir şeyi halklara dayatamayacağı artık açıktır.
İttihatçı militarist milliyetçilik Osmanlıyı I. Dünya paylaşım savaşının bir maşası haline getirirken, ortaya koydukları vatan severlik ne ise, MGK’nın da tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil anlayışı böylesi bir bataklıktır. Öncekiler ülkelerini Sevr’e götürdü, Bunlar ise daha da kötüsünü sürüklüyorlar. Bunu bilmek için kahin olmaya gerek yok.
Bu gidiş engellemek, öncelikle tek boyutlu milliyetçilik karşısında dik duracak egemen ulus aydınları, demokrat devrimci ve ilericilerinin tavır geliştirmesini gerektirir. Bu güçlerin tutumu bu sürecin kaderini belirleyecek en önemli tutumdur. Barış içinde bir arada yaşamanın yolu bu duruşun açıkça ortaya çıkmasına bağlıdır.
Türk halkı, böylesine aklıselim evlatları siyasal sahnenin orta yerinde, fedakarca mücadelelerini destekleyeceği arkalarında duracağı açıktır. Bu duruş son ittihatçıların, milliyetçi dincilerin ülkeyi sürüklemek istedikleri kaosa düşmekten kurtaracak en önemli yollar arasındadır.
Sokakların heyecanına endeksli siyaset üreten MGK, karşı sokakları düşünmeyebilir Ama bunu başta türk halkı olmak üzere, ortak ülkemizin tüm halkları düşünecektir.
Sokakların heyecanına esir olmuş bir siyaset karşıt sokakların duruşlarını da hesaba katmak zorundadır.
MGK gibi gözü dönmüş militarist milliyetçiliğin bu gerçekleri kavramasının güç olacağı ise sürdürülen politikalarla sabit olmuştur.
Bu ülke birimizin değil de hepimizin ise, bu topraklarda özgürce yaşamanın ilk adımı anadiller üzerindeki her türden yasağın kaldırılmasını gerektirir; resmi okullarda eğitimin devlet hizmeti olarak, vergisini veren vatandaşa iadesinin başka bir yolu yoktur. Kimse kimseyi aldatmasın, ne aş ne iş bunun yerini dolduramaz.
İnsanı insan yapan, bildiğini bilen bir tür haline getiren toplumsal bir varlık olmasının diğer adı, kolektif kimliktir. Kolektif kimliğinin tüm değerlerini, yaşamında özgürce solumayan bir kimlik tutsaktır. Başka kolektif kimlikleri tutsak eden bir kimlik ise asla özgür değildir. Bunu Türk halkının aklıselim liderleri, öncelikle kendi halkına anlatmalıdır.
Ortak ülkemizde farklılıkların öncelikle omuzlayıp yükselttiği özgürlük ve demokrasi mücadelesine daha çok destek vermek, bu ülkenin barışçıl geleceğini kurmak kadar önem taşıdığı açıktır. Bizim görevimizde tas tamam budur.
ENGİN ERKİNER İTİRAFÇISI
216. DOSYA
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER KÖTÜ YAKALANDI
Yalancının ipi kısadır dedim, bu kadar da kısa olduğunu tahmin etmedim. Henüz kuyuya inmeden kendini ele verdi. Gerisini hak getire…
Mihrac Ural
1 Ocak 2011
El yazılı mektuplarını yayınladım, yalan söylediğini belge ve kanıtla ortaya koydum.
Adam şaşkına döndü, gerginlikten ne yapacağını, neyi savunup, neyi alaya alacağını anlamaz oldu.
Acilcilik mi? yapacak TKEP’li olduğunu mi? hatırlatacak bilmez oldu.
Tarihi kaydırarak dün söylediklerini bu gün farklı söyleyebileceğini sandı. Tutmadı. Belge ve kanıtlar, el yazılı mektuplar konuştu, şaşkına döndü. Bir yalancının suratına vurulabilecek en okkalı şamar böylece bu itirafçının suratına aşk edildi.
Sorumsuz herif kendi mektubunu bile korumamış bir ahlaksız itirafçı. Ortağı MİT ajanı İbrahim yalçın’a vermiştir, oda mensup olduğu daireye. Bu nedenle tanımadığı küçümsediği örgüttün arşivinden medet umuyor. Güler misin ağlar mısın?
Kongreyi alaya alırlar küçümserler sonra jokeriyle ajanı ona sığınır “ kongrenin seçtiği adamlarız” diye ortaya çıkalar. CEPHE dergisine etmedik söz bırakmazlar, küçümser “50 gramlık dergi” derler sonra onun gölgesine girmek için çırpınırlar.
Bütün bu davranış bozukluğu, sorumsuzluğun, bir yere ait olamamanın, kimlik bunalımının sonucudur. Bir itirafçının, bir MİT ajanının kimlik sahibi olması mümkün mü ? Asla…
Konumuza dönelim,
Hatırlayın, daha iki gün önce 29 Aralık 2010’de ne demişti,
“Haziran 1982’de toplanan Birinci ve Leninist adı verilen (aşağısı kesmiyordu anlaşılan) Konferansa pasaportum henüz olmadığı için katılamadım. Bunun yerine Konferans’a Mihrac Ural’ı kariyeristlik, üç kağıtçılık, örgüt işleyişinden habersiz bir kişi olarak suçlayan uzun bir mektup yazdım.
Mihrac Ural gereken belgelerin bir türlü bulunamadığı arşivine yeniden baksın. Belki bu mektubu da bulur!” (Engin Erkiner “mihrac ural'a kin duymak...”)
Ben de 215. DOSYA’da cevabını verdim (30 Aralık 2010). 1982’de gönderdiği üç mektuptan alıntılarla beni ve örgütü öve öve bitirmediğini belge ve kanıtıyla ortaya koydum; el yazılı iki mektup yanı sıra daktilo yazısı “AÇIK MEKTUP” başlıklı yazılarını aktardım. Bu yazıların orijinalleri örgüt arşivinde bulunuyor ve daha önce de (25 Ağustos 2008) 15. DOSYA’da etraflıca aktarılmış yazılardır.
Adam şaşkına döndü, beklemiyordu, elimde olmadığını sanıyordu onun için sallıyordu; “Mihrac Ural gereken belgelerin bir türlü bulunamadığı arşivine yeniden baksın. Belki bu mektubu da bulur!” (Engin Erkiner “mihrac ural'a kin duymak...”)
Sadece aradığı mektubu değil üç mektubu da el yazılı olan ikisiyle birlikte suratına şamar gibi indirdim.
Bir daha veriyorum iyi okusun;
1. Mektup el yazılıdır;
“Yoldaş (Mihrac Ural),
Mektubunu aldım. Toplantıya gelmek için o sırada olanaklar uygun değildi O zaman bazı şeyleri atlatıp gelebilirsem bile geri dönmem olanaksız olurdu. Şuanda bu sorunlar çözümlenmiş durumda.
Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…
Buradaki çalışmalara ilişkin raporumu birkaç gün sonra göndereceğim.” (Engin Erkiner, 24.5.1982 tarihli Genel Sekreter yoldaşa hitaben gönderilen mektubundan, el yazması orijinal, Örgüt Arşivi, GS’e gelen mektuplar bölümü)
Bu özel mektup yanı sıra. söz konusu toplantıya hitaben gönderdiği mektupta da şunları yazmış,
2. Mektup el yazılıdır;
“Yoldaşlar,
Örgütümüz son bir yılda her alanda önemli aşamalar yaptı. Bir yıl önce iyi tanınmayan ve hatta genellikle de muhatap alınmayan bir örgüt iken, bu gün demokrasi güçleri arasında tanınan, çizgisi ve görüşleri bilinen bir örgüt durumuna geldik Gelişmemiz çok olumlu olmakla birlikte henüz önümüzde aşılması gereken önemli engeller bulunduğu da bir diğer gerçektir…”(Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderilen mektubundan el yazması, orijinal, Örgüt Arşivi, MK’ya gelen mektuplar bölümü)
3. Mektup daktilo yazılıdır;
“Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik. Ancak siyasi mücadelenin bir ciddiyeti ve ilkeleri vardır. Çelişkiler belirli bir boyuta ulaşınca yol ayrımına gelinir. Bu benim için kolay bir şey değil. On yıllardır bu hareketin içindeyim… her kademesinde, ideolojik, politik, örgütsel, askeri her çeşit mücadelesi içinde yer aldım. Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla”
( Engin Erkiner “Açık Mektup” 9. Ağustos.1982 )
Aptal itirafçı, kendi yazdıklarını bir daha okusun, örgütü ve dolaysıyla beni övmekten başka bir şey yapmamış, bunu öğrensin. Söz uçar ama yazı kalır, belge ve kanıt kalır.
Hani bana etmediği laf kalmamıştı; “Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla” (Yukarıda Ag.Mektup, No:3)
Kuyruklu yalancıların işi böyledir, ipleri kısadır. Belge ve kanıt her şeyi ortaya koymaya böyle yetiyor bilen bilmeyenlere söylesin bunlara ayıracak zamanım yok.
Benim yaptığım, bu insan olma yönünde evrimini tamamlamamış polis organizesi kişilere karşı, kendilerini nasıl tanımlamışlarsa onu dile getirmekten ibarettir; iddialarımı, kanıt ve belgelerle ispat ettim. Daha fazla ilgili olmadım.
Onlar ise konumlarının ahlakıyla, benden alıntı yapmadan, belge ve kanıt koymadan, yalan kurgularla yazmaya devam ettiler. Ancak, üçüncü yıllarında bile aynı karalamaları yaptıklarına göre başarısızlıklarını da ilan etmiş oldular. Hadi oğlum Ferhat, dağı delmek üzeresin, çoğu gitti azı kaldı…
Ama yenilen doymaz ya, bu kez bildik oyunlarını sergilemeye başlıyor; Kelimeler üzerinde oyun oynamaya. Neymiş “Hazirandaki konferans”tan söz ediyormuş muş…
Ulan eşek, yaşın 60’ı geçmiş, bunak adam, örgütümüzü bilmiyorsun, bari sus ilgili olmadığın yerde susarak seni adam sansınlar. Sen TKEP ‘lisin, sıkışınca da TKEP’li çehreni ortaya koyuyorsun, örgütümüz Acilcilerin konferansıyla ne ilgin olabilir ki? Böylesi bir konferansın olup olmadığını bilmek sana düşmez, bak “Haziran ayı ortaları” diyorsun, sallama kuyruklu yalan söylemekten utanmıyorsun.
Bir de Genişletilmiş Merkez Komite toplantısını hafife almak için kırk dereden kırk su getirmeye çalışıyorsun.
Hemen belirteyim.
Birincisi; Örgütümüz 1982 tarihinde 1-7 Mayıs 1982’de yapılan Genişletilmiş Merkez komitesi dışında üst toplantısı olmamıştır.
Bu toplantı, önceki Merkez komitesine, bölgeden seçilmiş temsilcilerin katılımıyla birlikte, gerçek seçimlerin yapılacağı 1. Kongre kararını almak, o döneme kadar siyasi faaliyetimiz de boşluk olmaması için de örgüt mantığı ve kaygısıyla geçici temsilcilikleri seçmek için toplanılmıştı.
Bu toplantıya, ilk kez katılan MK düzeyindeki yoldaşlar hazır bulunmuştu.
Bilindiği gibi, illegal bir örgüt Kongre yapana kadar atanan insanlarla toplanır. Bu çok doğaldır. Bu dünyanın tüm devrimci örgütleri, hatta yasal partiler için bile öyledir; bir araya gelen ve getirilen insanlarla gerçek seçimlerin yapılacağı kongreye kadar görev bölümü yapılır. Bu görev bölümü ilgili siyasi hareketi, kongreye kadar götürür.
İtirafçı bu gerçeği bile ters yüz ederek kendi sıkıntısını dışa vuruyor. Bun zavallıyı anlıyorum. Kendini bir şey sanan, ama tek tokat yemeden itirafçı olan birinin elimizin tersiyle itilmesi kadar da doğal bir şey olamazdı. Nitekim öyle oldu; uzun süre dışlanmış olarak aramızdaydı, bir siyasi çevresi yoktu militan bile örgütlememiş, yaptığı bir MİT ajanını örgüte sızdırmaktan öte değildir.
Bizler de (Özellikle Günay Karaca yoldaşın ısrarlı tutumlarıyla), itirafçıya, örgüt yönetiminde pratik değeri olabilecek bir yer bırakmadık, olduğu yerde de bilgisiz kıldık kuşattık; bu tutum örgütümüzü koruma refleksiydi ve haklıydık.
İşte olanların özü budur. Bunun kinini 28 yıldır kusuyor, bu günkü gerginliği de bundan başka bir şey değildir.
İkincisi; Örgütümüz konferansı yaptı. Ama bu konferans 15 Mayıs 1991’de yapılmıştır. Yani itirafçının TKEP’li olması üzerinden 9 yıl geçtikten sonra.
Biz örgütsel yükümlülük ve sorumluluk adına, 2. Kongreye hazırlık olarak bu konferansı bağlamıştık.
Konferansın adı da THKP-C (Acilciler) Konferansı’dır. Başka bir adı yok. Leninizm o günkü temel kaynağımızdı bu nedenle, Leninist olmak ve bunun vurgusunu yaparak pankartlarla ifade etmek kadar doğal hiçbir şey olamazdı. Leninist demek isteniyorsa da bu o günün algısıyla bir şerefti. Biz bu şerefli geçmişi taşımaktan asla geri durmadık, durmayacağız da.
Bu konferansın tüm belgeleri büyük boy 139 sayfa olarak yayınlınmış, kapsamlı araştırma ve belgelerin yer aldığı, basında örgüt haberleri diye de resimli bir bölüm ekledik. Örgüt tarihinden kesitlerin ve 2. Kongreye yapılacak önerilerin yar aldığı bu kitap, Cephe yayınları no: 52 olarak, 2 baskı yapmıştır.
Aptal itirafçı kuyruklu yalanlarından birini daha yaparak, “örgütün 1982 Haziran’ında konferans yaptığını” iddia ediyor. Bilmeden konuşmak, bu serserinin işidir zaten.
İtirafçı, TKEP’li, bir de TKP saflarına katılma kararı almış bir örgütün akıntısına kapılmış biri. Nereden nereye… Böylesi biri Acilcilerle neden ilgili olur? Bu soruyu kendinize sorun; böylesi bir adam, ya akılsız bir aptaldır ya da bir görev ifa etmektedir (MİT ajanı İbrahim Yalçı’nı aklınıza getirin, para için neler yapmadı neler…)
İtirafçının yapması gerek, gerçek örgütü olan TKEP’le ilgili olmaktır.
Üçüncüsü; İtirafçı büyük ihtimal, 1 Haziran 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) Kuruluşunu, bunaklığı nedeniyle karıştırıyor. Türkiye devrimci tarihinin bu en kapsamlı ittifakında örgütümüz kurucu üyedir (ayrıca farklı ülkelerdeki birimlerinde kuruculuğunu tek başına üstlenmiştir)
Sözü geçmişken, okurla bu konuyla ilgili olarak önceki yazılarımdan kısa bir bilgi aktarmak yerinde olacaktır.
“..12 Eylül faşist rejimine karşı ülkemiz devrimci hareketinin duyarlı duruşu ve Cephe girişimidir.
1 Hazira1982’de Şam şehri civarında Filistin Halkı için Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDHKC) kampında toplanmıştık. Bu toplantıda gözlemcilerle birlikte 10’u aşkın Türkiye devrimci hareketinden örgüt temsilcisi bulunuyordu; Mihri belli, Abdullah Öcalan, Mihrac Ural, Taner Akçam, Teslim Töre gibi bilinen isimler bir araya gelmişti. Birkaç gece birlikte uzun siyasal sohbet ve anekdotların verimli havası vardı. Sonuçta Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kuruluşun ilan Ettik.
Kurucu üyeler: Devrimci Yol, PKK, “EMEKÇİ”, SVP, TKEP; TKP/ML, THKP-C(Acilciler), DEVRİMCİ SAVAŞ, “İŞÇİNİN SESİ” Olarak yola çıkılmıştı. Tüm devrimci demokrat güçlere ve etkinliklere bu Cephe’ye katılma çağrısı yapılmıştı.
FKBDC’nin kuruluş bildirgesinin girişi: ”tüm siyasal hakları gaspedilmiş, kendi kaderini tayinden yoksun, emperyalist sömürü ve baskı altındaki halklarımızı, holdinglerin, bankaların ve onların müttefiki toprak ağalarının çiftliği haline getirilmiş ülkemizi, Milli Güvenlik Konseyi adlı Askeri faşist cuntanın esaretinden kurtarmak ve demokratik halk iktidarını gerçekleştirmek için FAŞİZME KARŞI BİRLEŞİK
DİRENİŞ CEPHESİ kurulmuştur.
1 Haziran 1982
FKBDC GENEL KOMİTESİ”
(FKBDC kuruluş bildirgesi. Örgüt arşivi ve THKP-C (Acilciler) merkez yayın organı CEPHE, sayı 9-10. Mayıs-Haziran 1982) ( Bkz.Tarihte Bugün. http://mirural.blogspot.com/ )
İtirafçının kuyruklu yalanlarıyla ilgili bu kadar bilgi yeter sanırım.
Ne demiştik;
Alıntısız, belge ve kanıtsız yazı yazmak ahlaksızlıktır. Bu ikili hep bu duruma düşmektedir.
İkili dedim de MİT ajanı hala fare gibi kaçıyor onu hatırladım.
İbrahim Yalçın, MİT’ten 150 000 TL alarak 1. Kongremizi ihbar etmek için görevlendirildin. El yazılı itirafnamende (s:9-10) bunu açıkladı, ama bu açıklama buz dağının sadece su üstünde görünen küçücük bir kısmıydı. MİT’le ne zamandan beri çalışmaya başladığını ise açıklamaya yanaşmadın.
Seni örgütümüze itirafçı Engin sızdırdı. Örgütü 19 Ağustos 1977’de polise top yekun teslim ettiniz. İkili olarak ne zaman ve nerede bir araya geldiyseniz, orada bir pislik bir tasfiye işi ortaya çıktı (Bu ikili TKEP’e katıldıklarından sonra, TKEP’in tasfiye edilmesini okura hatırlatmak isterim). Bir de kongre öncesi örgüt merkezine gelip gidişini MİT’in organize ettiğini, MİT Adana bölge temsilcilerinden “UFUK” adlı irtibat subayıyla yaptığını el yazılı itirafnamende ortaya koyduk. Her şey belgeli ve kanıtlı.
Bu süreçte ne tür bilgiler verdi belli değil, bir tek bizim örgüt mü hedefteydi, başka örgütlere ilişkin görevi neydi? Bu sorular hala cevapsız. Bu gibi yüzlerce soru açıkta duruyor. Bu nedenle tümünün cevabı olabilecek bir sırat köprüsü sorusu sorduk, ona vereceği cevabı bekliyoruz. Acilci sabrıyla da bekliyoruz.
İbrahim Yalçın, MİT’le ne zaman işe başladın?
28 YILLIK TKEP’Lİ NE YAPMALI?
Tekrar edeyim,
Karşımızda, siyasi olaylara ilişkin yazım performansımın arkasından delice koşturmasına karşın, kıytırık birkaç paragraflık, magazin yazılarıyla nal topladıkça gerginleşen bir klinik vaka var. Bu haliyle arkadan nal toplayabileceğini sanıyor, oysa bu bile ona birkaç gömlek büyük gelir. O dönsün, itirafçılığının sırtına yıktığı kamburu temizlemeye çalışsın, sonra örgütü TKEP’le ilgilensin 28 yıllık bir TKEP’linin anlatacağı, Acilciliği bir iki yıl sürmüş, üstelik itirafçı olması dolaysıyla dışlanmış birinin anlatacağından çok daha fazla olmalıdır. Ondan sonra gelsin benimle boy ölçüşsün…
Yazılarımız ortada, kapsam, içerek, çerçeve, amaç ve hedefleriyle dik duran yazılar kimin okur karar versin. Son iki üç yılın yazılarını tümden bir araya getirelim, okuma sorunu olan sadece başlıklara ve soptalara göz atsın, kimin neler yazdığını çok iyi görecek. Olaylara kim, hangi tanıları koymuş, çözüm önerileri ne olmuş onlara baksın, aradaki uçurumu görmek zor olmayacaktır.
Benim önerim yazılarımı iyice okusun, alacağı çok bilgi olacaktır. Onun, buna şiddetle ihtiyacı bulunuyor. Ama yaş 60’ı geçmiş bir itirafçının hacca gitmekle temizleneceğini de kimse sanmasın.
Diyeceğim o ki, “kedi ulaşamadığı ciğere murdar” dermiş.
Sıkışınca alay eden, kıvırtınca TKEP’liliğini hatırlayan bu itirafçı, o günün koşullarında inanılmazın başarılması olarak kayda geçen, 12 Eylül rejimine, karınca kadarınca bir meydan okuma ve mücadelede kararlılık göstergesi Genişletilmiş Merkez Komite Toplantımız, elbette ki bir itirafçınını algılarıyla kavranamazdı; o kesitte itirafçı nereye gidebileceğini bile kendisi belirleyecek durumda değildi.
Örgüt Merkez Yayın Organı CEPHE’yi yayınlama kararlılığı göstermek, ülkeye sokup imkanlar ölçüsünde dağıtmak da 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı bir kararlı duruştu. İtirafçı, böylesi duruşların adamı değildi. O, tek tokat yemeden her şeyi itiraf etme dışında becerdiği şey bu gün ortaya koyduğu ihbar ve kin performansıdır.
ÜÇ YIL, AMA BİTMEZ…
Üç yıldır canlarını dişlerine katmış, Mihrac Ural’ı karalıyorlar. Bu bile üç yıldır bir şey başaramadıklarını göstermiyor mu? Bu gün kala kala bir elin parmak sayısı bile olmayan çirkin insanla varılacak yer, Özel Harp Dairesinin Doğu Perinçek misali bir muhbiri olmaktan öteye geçmez.
Utanmaz adam, bir de sosyalist hareketten ve içinde yar aldığından söz ederek övünmeye çalışıyor; bu adam önce kaç örgüt değiştirmiş onun sayısını hatırlasın. Sonra, Frankfurt okulu çömezi olarak “Yeni Sol” gibi yerlerde sürünmekten kurtulsun. Müflis bir eskinin cilalanmaya çalışılan, cilaladıkça da eriyip yok olan, metropollerde bile marjinal olamayan bir solcuk ülkemiz için ne işi yarar onu düşünsün. Buna rağmen, “sosyalist hareket”e gelince, dönsün baksın, kimin yazıları hangi alanlara kadar ulaşıp ilgi görmektedir? Kimin yazıları aynı anda hangi sitelerde yayına geçmektedir?
Üstelik, yazılarımız ve altındaki imza örgütümüzü temsil etmektedir. Kişi olarak bir yere yamanmaya çalışan yazılar değil.
Aradaki farkı okur düşünsün, gerisini anlamak zor olmaz.
Geceler gündüzlere katılarak, geçmişi onurla taşıyıp siyasal evrimimizi ilerletiyoruz. Yazdığım teorik yazılar ilgi ve tartışma yaratıyor. Sosyalizm üzerine, işçi sınıfı üzerine, sınıf mücadelesi, yabancılaşma üzerine yazdıklarım, itirafçıyı birkaç gömlek aşan yazılardır.
Son kez burada tekrar edeyim, İtirafçı Engin, benim için artık bir çerezdir. Böylesi, bir yere yamanmadan ve üç yıldır anlına yazılı bir kader gibi Mihrac Ural’ı yazmadan varlık bile olamaz.
BİZ ACİLCİLER NE YAPIYORUZ
Biz Acilciler, oldum olası orijinalliğimizle yolumuza devam ediyoruz. Sayılara takılmadan, yüz binleri sokağa döken siyasi hareketlerin buharlaşıp yok olmasına karşı, biz Acilciler olarak yolumuza devam etme kararlılığı gösteriyoruz.
Teorik alanda, yayınlarımızla, internet ortamındaki etkinliklerimizle geliştirdiğimiz tezleri tartışmaya sunuyoruz. Uzun ve kapsamlı tartışmalar yarattık ve bunları derli toplu okura ulaştırmaya çalışıyoruz. Bir siyasi evrimin orta yerindeyiz, bunu kararlılıkla sürdürüyoruz.
Güncel siyasi gelişmeleri ise aksatmadan yorumluyor okurlarımızla yoldaşlarımızla paylaşıyoruz.
Pratik açıdan ise faal bir süreçteyiz. İstisnasız her siyasal olayda, protesto, yürüyüş ve mitingde devrimci güçlerle omuz omuza meydanlardayız. Bir yıllık bilançomuz aktivitemizin etkisini göstermeye yeterlidir. Bu dik duruşu örgütlü devrimcilik algısıyla yerine getiriyoruz. Ortak ülkemizde özgürlük ve demokrasi arayışı zemininde milliyetçiliğin her türüne, bölücülüğün her rengine karşı duruş sergiliyoruz.
Acilciler örgütü, kongre bağlamış bir örgüttür. Kurum ve kuruluşların örgütüdür. Öyle devam etme kararlılığı hiç değişmeden sürecektir.
Hayatları boyunca süren sorumsuz duruşlarıyla, birey olmayı aşamamış, bir yerlere yamanarak renk kazanmayı kader edinmiş, sırtlarındaki kamburu açığa çıkarmamız nedeniyle de lağım gibi kin kusmayı meslek edinmiş bir ihbar çetesinin, örgütlü mücadelemize saldırısını normal görüyoruz.
Okura bilgi verme dışında, muhatap almamaya devam edeceğiz.
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER KÖTÜ YAKALANDI
Yalancının ipi kısadır dedim, bu kadar da kısa olduğunu tahmin etmedim. Henüz kuyuya inmeden kendini ele verdi. Gerisini hak getire…
Mihrac Ural
1 Ocak 2011
El yazılı mektuplarını yayınladım, yalan söylediğini belge ve kanıtla ortaya koydum.
Adam şaşkına döndü, gerginlikten ne yapacağını, neyi savunup, neyi alaya alacağını anlamaz oldu.
Acilcilik mi? yapacak TKEP’li olduğunu mi? hatırlatacak bilmez oldu.
Tarihi kaydırarak dün söylediklerini bu gün farklı söyleyebileceğini sandı. Tutmadı. Belge ve kanıtlar, el yazılı mektuplar konuştu, şaşkına döndü. Bir yalancının suratına vurulabilecek en okkalı şamar böylece bu itirafçının suratına aşk edildi.
Sorumsuz herif kendi mektubunu bile korumamış bir ahlaksız itirafçı. Ortağı MİT ajanı İbrahim yalçın’a vermiştir, oda mensup olduğu daireye. Bu nedenle tanımadığı küçümsediği örgüttün arşivinden medet umuyor. Güler misin ağlar mısın?
Kongreyi alaya alırlar küçümserler sonra jokeriyle ajanı ona sığınır “ kongrenin seçtiği adamlarız” diye ortaya çıkalar. CEPHE dergisine etmedik söz bırakmazlar, küçümser “50 gramlık dergi” derler sonra onun gölgesine girmek için çırpınırlar.
Bütün bu davranış bozukluğu, sorumsuzluğun, bir yere ait olamamanın, kimlik bunalımının sonucudur. Bir itirafçının, bir MİT ajanının kimlik sahibi olması mümkün mü ? Asla…
Konumuza dönelim,
Hatırlayın, daha iki gün önce 29 Aralık 2010’de ne demişti,
“Haziran 1982’de toplanan Birinci ve Leninist adı verilen (aşağısı kesmiyordu anlaşılan) Konferansa pasaportum henüz olmadığı için katılamadım. Bunun yerine Konferans’a Mihrac Ural’ı kariyeristlik, üç kağıtçılık, örgüt işleyişinden habersiz bir kişi olarak suçlayan uzun bir mektup yazdım.
Mihrac Ural gereken belgelerin bir türlü bulunamadığı arşivine yeniden baksın. Belki bu mektubu da bulur!” (Engin Erkiner “mihrac ural'a kin duymak...”)
Ben de 215. DOSYA’da cevabını verdim (30 Aralık 2010). 1982’de gönderdiği üç mektuptan alıntılarla beni ve örgütü öve öve bitirmediğini belge ve kanıtıyla ortaya koydum; el yazılı iki mektup yanı sıra daktilo yazısı “AÇIK MEKTUP” başlıklı yazılarını aktardım. Bu yazıların orijinalleri örgüt arşivinde bulunuyor ve daha önce de (25 Ağustos 2008) 15. DOSYA’da etraflıca aktarılmış yazılardır.
Adam şaşkına döndü, beklemiyordu, elimde olmadığını sanıyordu onun için sallıyordu; “Mihrac Ural gereken belgelerin bir türlü bulunamadığı arşivine yeniden baksın. Belki bu mektubu da bulur!” (Engin Erkiner “mihrac ural'a kin duymak...”)
Sadece aradığı mektubu değil üç mektubu da el yazılı olan ikisiyle birlikte suratına şamar gibi indirdim.
Bir daha veriyorum iyi okusun;
1. Mektup el yazılıdır;
“Yoldaş (Mihrac Ural),
Mektubunu aldım. Toplantıya gelmek için o sırada olanaklar uygun değildi O zaman bazı şeyleri atlatıp gelebilirsem bile geri dönmem olanaksız olurdu. Şuanda bu sorunlar çözümlenmiş durumda.
Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…
Buradaki çalışmalara ilişkin raporumu birkaç gün sonra göndereceğim.” (Engin Erkiner, 24.5.1982 tarihli Genel Sekreter yoldaşa hitaben gönderilen mektubundan, el yazması orijinal, Örgüt Arşivi, GS’e gelen mektuplar bölümü)
Bu özel mektup yanı sıra. söz konusu toplantıya hitaben gönderdiği mektupta da şunları yazmış,
2. Mektup el yazılıdır;
“Yoldaşlar,
Örgütümüz son bir yılda her alanda önemli aşamalar yaptı. Bir yıl önce iyi tanınmayan ve hatta genellikle de muhatap alınmayan bir örgüt iken, bu gün demokrasi güçleri arasında tanınan, çizgisi ve görüşleri bilinen bir örgüt durumuna geldik Gelişmemiz çok olumlu olmakla birlikte henüz önümüzde aşılması gereken önemli engeller bulunduğu da bir diğer gerçektir…”(Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderilen mektubundan el yazması, orijinal, Örgüt Arşivi, MK’ya gelen mektuplar bölümü)
3. Mektup daktilo yazılıdır;
“Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik. Ancak siyasi mücadelenin bir ciddiyeti ve ilkeleri vardır. Çelişkiler belirli bir boyuta ulaşınca yol ayrımına gelinir. Bu benim için kolay bir şey değil. On yıllardır bu hareketin içindeyim… her kademesinde, ideolojik, politik, örgütsel, askeri her çeşit mücadelesi içinde yer aldım. Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla”
( Engin Erkiner “Açık Mektup” 9. Ağustos.1982 )
Aptal itirafçı, kendi yazdıklarını bir daha okusun, örgütü ve dolaysıyla beni övmekten başka bir şey yapmamış, bunu öğrensin. Söz uçar ama yazı kalır, belge ve kanıt kalır.
Hani bana etmediği laf kalmamıştı; “Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla” (Yukarıda Ag.Mektup, No:3)
Kuyruklu yalancıların işi böyledir, ipleri kısadır. Belge ve kanıt her şeyi ortaya koymaya böyle yetiyor bilen bilmeyenlere söylesin bunlara ayıracak zamanım yok.
Benim yaptığım, bu insan olma yönünde evrimini tamamlamamış polis organizesi kişilere karşı, kendilerini nasıl tanımlamışlarsa onu dile getirmekten ibarettir; iddialarımı, kanıt ve belgelerle ispat ettim. Daha fazla ilgili olmadım.
Onlar ise konumlarının ahlakıyla, benden alıntı yapmadan, belge ve kanıt koymadan, yalan kurgularla yazmaya devam ettiler. Ancak, üçüncü yıllarında bile aynı karalamaları yaptıklarına göre başarısızlıklarını da ilan etmiş oldular. Hadi oğlum Ferhat, dağı delmek üzeresin, çoğu gitti azı kaldı…
Ama yenilen doymaz ya, bu kez bildik oyunlarını sergilemeye başlıyor; Kelimeler üzerinde oyun oynamaya. Neymiş “Hazirandaki konferans”tan söz ediyormuş muş…
Ulan eşek, yaşın 60’ı geçmiş, bunak adam, örgütümüzü bilmiyorsun, bari sus ilgili olmadığın yerde susarak seni adam sansınlar. Sen TKEP ‘lisin, sıkışınca da TKEP’li çehreni ortaya koyuyorsun, örgütümüz Acilcilerin konferansıyla ne ilgin olabilir ki? Böylesi bir konferansın olup olmadığını bilmek sana düşmez, bak “Haziran ayı ortaları” diyorsun, sallama kuyruklu yalan söylemekten utanmıyorsun.
Bir de Genişletilmiş Merkez Komite toplantısını hafife almak için kırk dereden kırk su getirmeye çalışıyorsun.
Hemen belirteyim.
Birincisi; Örgütümüz 1982 tarihinde 1-7 Mayıs 1982’de yapılan Genişletilmiş Merkez komitesi dışında üst toplantısı olmamıştır.
Bu toplantı, önceki Merkez komitesine, bölgeden seçilmiş temsilcilerin katılımıyla birlikte, gerçek seçimlerin yapılacağı 1. Kongre kararını almak, o döneme kadar siyasi faaliyetimiz de boşluk olmaması için de örgüt mantığı ve kaygısıyla geçici temsilcilikleri seçmek için toplanılmıştı.
Bu toplantıya, ilk kez katılan MK düzeyindeki yoldaşlar hazır bulunmuştu.
Bilindiği gibi, illegal bir örgüt Kongre yapana kadar atanan insanlarla toplanır. Bu çok doğaldır. Bu dünyanın tüm devrimci örgütleri, hatta yasal partiler için bile öyledir; bir araya gelen ve getirilen insanlarla gerçek seçimlerin yapılacağı kongreye kadar görev bölümü yapılır. Bu görev bölümü ilgili siyasi hareketi, kongreye kadar götürür.
İtirafçı bu gerçeği bile ters yüz ederek kendi sıkıntısını dışa vuruyor. Bun zavallıyı anlıyorum. Kendini bir şey sanan, ama tek tokat yemeden itirafçı olan birinin elimizin tersiyle itilmesi kadar da doğal bir şey olamazdı. Nitekim öyle oldu; uzun süre dışlanmış olarak aramızdaydı, bir siyasi çevresi yoktu militan bile örgütlememiş, yaptığı bir MİT ajanını örgüte sızdırmaktan öte değildir.
Bizler de (Özellikle Günay Karaca yoldaşın ısrarlı tutumlarıyla), itirafçıya, örgüt yönetiminde pratik değeri olabilecek bir yer bırakmadık, olduğu yerde de bilgisiz kıldık kuşattık; bu tutum örgütümüzü koruma refleksiydi ve haklıydık.
İşte olanların özü budur. Bunun kinini 28 yıldır kusuyor, bu günkü gerginliği de bundan başka bir şey değildir.
İkincisi; Örgütümüz konferansı yaptı. Ama bu konferans 15 Mayıs 1991’de yapılmıştır. Yani itirafçının TKEP’li olması üzerinden 9 yıl geçtikten sonra.
Biz örgütsel yükümlülük ve sorumluluk adına, 2. Kongreye hazırlık olarak bu konferansı bağlamıştık.
Konferansın adı da THKP-C (Acilciler) Konferansı’dır. Başka bir adı yok. Leninizm o günkü temel kaynağımızdı bu nedenle, Leninist olmak ve bunun vurgusunu yaparak pankartlarla ifade etmek kadar doğal hiçbir şey olamazdı. Leninist demek isteniyorsa da bu o günün algısıyla bir şerefti. Biz bu şerefli geçmişi taşımaktan asla geri durmadık, durmayacağız da.
Bu konferansın tüm belgeleri büyük boy 139 sayfa olarak yayınlınmış, kapsamlı araştırma ve belgelerin yer aldığı, basında örgüt haberleri diye de resimli bir bölüm ekledik. Örgüt tarihinden kesitlerin ve 2. Kongreye yapılacak önerilerin yar aldığı bu kitap, Cephe yayınları no: 52 olarak, 2 baskı yapmıştır.
Aptal itirafçı kuyruklu yalanlarından birini daha yaparak, “örgütün 1982 Haziran’ında konferans yaptığını” iddia ediyor. Bilmeden konuşmak, bu serserinin işidir zaten.
İtirafçı, TKEP’li, bir de TKP saflarına katılma kararı almış bir örgütün akıntısına kapılmış biri. Nereden nereye… Böylesi biri Acilcilerle neden ilgili olur? Bu soruyu kendinize sorun; böylesi bir adam, ya akılsız bir aptaldır ya da bir görev ifa etmektedir (MİT ajanı İbrahim Yalçı’nı aklınıza getirin, para için neler yapmadı neler…)
İtirafçının yapması gerek, gerçek örgütü olan TKEP’le ilgili olmaktır.
Üçüncüsü; İtirafçı büyük ihtimal, 1 Haziran 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) Kuruluşunu, bunaklığı nedeniyle karıştırıyor. Türkiye devrimci tarihinin bu en kapsamlı ittifakında örgütümüz kurucu üyedir (ayrıca farklı ülkelerdeki birimlerinde kuruculuğunu tek başına üstlenmiştir)
Sözü geçmişken, okurla bu konuyla ilgili olarak önceki yazılarımdan kısa bir bilgi aktarmak yerinde olacaktır.
“..12 Eylül faşist rejimine karşı ülkemiz devrimci hareketinin duyarlı duruşu ve Cephe girişimidir.
1 Hazira1982’de Şam şehri civarında Filistin Halkı için Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDHKC) kampında toplanmıştık. Bu toplantıda gözlemcilerle birlikte 10’u aşkın Türkiye devrimci hareketinden örgüt temsilcisi bulunuyordu; Mihri belli, Abdullah Öcalan, Mihrac Ural, Taner Akçam, Teslim Töre gibi bilinen isimler bir araya gelmişti. Birkaç gece birlikte uzun siyasal sohbet ve anekdotların verimli havası vardı. Sonuçta Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kuruluşun ilan Ettik.
Kurucu üyeler: Devrimci Yol, PKK, “EMEKÇİ”, SVP, TKEP; TKP/ML, THKP-C(Acilciler), DEVRİMCİ SAVAŞ, “İŞÇİNİN SESİ” Olarak yola çıkılmıştı. Tüm devrimci demokrat güçlere ve etkinliklere bu Cephe’ye katılma çağrısı yapılmıştı.
FKBDC’nin kuruluş bildirgesinin girişi: ”tüm siyasal hakları gaspedilmiş, kendi kaderini tayinden yoksun, emperyalist sömürü ve baskı altındaki halklarımızı, holdinglerin, bankaların ve onların müttefiki toprak ağalarının çiftliği haline getirilmiş ülkemizi, Milli Güvenlik Konseyi adlı Askeri faşist cuntanın esaretinden kurtarmak ve demokratik halk iktidarını gerçekleştirmek için FAŞİZME KARŞI BİRLEŞİK
DİRENİŞ CEPHESİ kurulmuştur.
1 Haziran 1982
FKBDC GENEL KOMİTESİ”
(FKBDC kuruluş bildirgesi. Örgüt arşivi ve THKP-C (Acilciler) merkez yayın organı CEPHE, sayı 9-10. Mayıs-Haziran 1982) ( Bkz.Tarihte Bugün. http://mirural.blogspot.com/ )
İtirafçının kuyruklu yalanlarıyla ilgili bu kadar bilgi yeter sanırım.
Ne demiştik;
Alıntısız, belge ve kanıtsız yazı yazmak ahlaksızlıktır. Bu ikili hep bu duruma düşmektedir.
İkili dedim de MİT ajanı hala fare gibi kaçıyor onu hatırladım.
İbrahim Yalçın, MİT’ten 150 000 TL alarak 1. Kongremizi ihbar etmek için görevlendirildin. El yazılı itirafnamende (s:9-10) bunu açıkladı, ama bu açıklama buz dağının sadece su üstünde görünen küçücük bir kısmıydı. MİT’le ne zamandan beri çalışmaya başladığını ise açıklamaya yanaşmadın.
Seni örgütümüze itirafçı Engin sızdırdı. Örgütü 19 Ağustos 1977’de polise top yekun teslim ettiniz. İkili olarak ne zaman ve nerede bir araya geldiyseniz, orada bir pislik bir tasfiye işi ortaya çıktı (Bu ikili TKEP’e katıldıklarından sonra, TKEP’in tasfiye edilmesini okura hatırlatmak isterim). Bir de kongre öncesi örgüt merkezine gelip gidişini MİT’in organize ettiğini, MİT Adana bölge temsilcilerinden “UFUK” adlı irtibat subayıyla yaptığını el yazılı itirafnamende ortaya koyduk. Her şey belgeli ve kanıtlı.
Bu süreçte ne tür bilgiler verdi belli değil, bir tek bizim örgüt mü hedefteydi, başka örgütlere ilişkin görevi neydi? Bu sorular hala cevapsız. Bu gibi yüzlerce soru açıkta duruyor. Bu nedenle tümünün cevabı olabilecek bir sırat köprüsü sorusu sorduk, ona vereceği cevabı bekliyoruz. Acilci sabrıyla da bekliyoruz.
İbrahim Yalçın, MİT’le ne zaman işe başladın?
28 YILLIK TKEP’Lİ NE YAPMALI?
Tekrar edeyim,
Karşımızda, siyasi olaylara ilişkin yazım performansımın arkasından delice koşturmasına karşın, kıytırık birkaç paragraflık, magazin yazılarıyla nal topladıkça gerginleşen bir klinik vaka var. Bu haliyle arkadan nal toplayabileceğini sanıyor, oysa bu bile ona birkaç gömlek büyük gelir. O dönsün, itirafçılığının sırtına yıktığı kamburu temizlemeye çalışsın, sonra örgütü TKEP’le ilgilensin 28 yıllık bir TKEP’linin anlatacağı, Acilciliği bir iki yıl sürmüş, üstelik itirafçı olması dolaysıyla dışlanmış birinin anlatacağından çok daha fazla olmalıdır. Ondan sonra gelsin benimle boy ölçüşsün…
Yazılarımız ortada, kapsam, içerek, çerçeve, amaç ve hedefleriyle dik duran yazılar kimin okur karar versin. Son iki üç yılın yazılarını tümden bir araya getirelim, okuma sorunu olan sadece başlıklara ve soptalara göz atsın, kimin neler yazdığını çok iyi görecek. Olaylara kim, hangi tanıları koymuş, çözüm önerileri ne olmuş onlara baksın, aradaki uçurumu görmek zor olmayacaktır.
Benim önerim yazılarımı iyice okusun, alacağı çok bilgi olacaktır. Onun, buna şiddetle ihtiyacı bulunuyor. Ama yaş 60’ı geçmiş bir itirafçının hacca gitmekle temizleneceğini de kimse sanmasın.
Diyeceğim o ki, “kedi ulaşamadığı ciğere murdar” dermiş.
Sıkışınca alay eden, kıvırtınca TKEP’liliğini hatırlayan bu itirafçı, o günün koşullarında inanılmazın başarılması olarak kayda geçen, 12 Eylül rejimine, karınca kadarınca bir meydan okuma ve mücadelede kararlılık göstergesi Genişletilmiş Merkez Komite Toplantımız, elbette ki bir itirafçınını algılarıyla kavranamazdı; o kesitte itirafçı nereye gidebileceğini bile kendisi belirleyecek durumda değildi.
Örgüt Merkez Yayın Organı CEPHE’yi yayınlama kararlılığı göstermek, ülkeye sokup imkanlar ölçüsünde dağıtmak da 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı bir kararlı duruştu. İtirafçı, böylesi duruşların adamı değildi. O, tek tokat yemeden her şeyi itiraf etme dışında becerdiği şey bu gün ortaya koyduğu ihbar ve kin performansıdır.
ÜÇ YIL, AMA BİTMEZ…
Üç yıldır canlarını dişlerine katmış, Mihrac Ural’ı karalıyorlar. Bu bile üç yıldır bir şey başaramadıklarını göstermiyor mu? Bu gün kala kala bir elin parmak sayısı bile olmayan çirkin insanla varılacak yer, Özel Harp Dairesinin Doğu Perinçek misali bir muhbiri olmaktan öteye geçmez.
Utanmaz adam, bir de sosyalist hareketten ve içinde yar aldığından söz ederek övünmeye çalışıyor; bu adam önce kaç örgüt değiştirmiş onun sayısını hatırlasın. Sonra, Frankfurt okulu çömezi olarak “Yeni Sol” gibi yerlerde sürünmekten kurtulsun. Müflis bir eskinin cilalanmaya çalışılan, cilaladıkça da eriyip yok olan, metropollerde bile marjinal olamayan bir solcuk ülkemiz için ne işi yarar onu düşünsün. Buna rağmen, “sosyalist hareket”e gelince, dönsün baksın, kimin yazıları hangi alanlara kadar ulaşıp ilgi görmektedir? Kimin yazıları aynı anda hangi sitelerde yayına geçmektedir?
Üstelik, yazılarımız ve altındaki imza örgütümüzü temsil etmektedir. Kişi olarak bir yere yamanmaya çalışan yazılar değil.
Aradaki farkı okur düşünsün, gerisini anlamak zor olmaz.
Geceler gündüzlere katılarak, geçmişi onurla taşıyıp siyasal evrimimizi ilerletiyoruz. Yazdığım teorik yazılar ilgi ve tartışma yaratıyor. Sosyalizm üzerine, işçi sınıfı üzerine, sınıf mücadelesi, yabancılaşma üzerine yazdıklarım, itirafçıyı birkaç gömlek aşan yazılardır.
Son kez burada tekrar edeyim, İtirafçı Engin, benim için artık bir çerezdir. Böylesi, bir yere yamanmadan ve üç yıldır anlına yazılı bir kader gibi Mihrac Ural’ı yazmadan varlık bile olamaz.
BİZ ACİLCİLER NE YAPIYORUZ
Biz Acilciler, oldum olası orijinalliğimizle yolumuza devam ediyoruz. Sayılara takılmadan, yüz binleri sokağa döken siyasi hareketlerin buharlaşıp yok olmasına karşı, biz Acilciler olarak yolumuza devam etme kararlılığı gösteriyoruz.
Teorik alanda, yayınlarımızla, internet ortamındaki etkinliklerimizle geliştirdiğimiz tezleri tartışmaya sunuyoruz. Uzun ve kapsamlı tartışmalar yarattık ve bunları derli toplu okura ulaştırmaya çalışıyoruz. Bir siyasi evrimin orta yerindeyiz, bunu kararlılıkla sürdürüyoruz.
Güncel siyasi gelişmeleri ise aksatmadan yorumluyor okurlarımızla yoldaşlarımızla paylaşıyoruz.
Pratik açıdan ise faal bir süreçteyiz. İstisnasız her siyasal olayda, protesto, yürüyüş ve mitingde devrimci güçlerle omuz omuza meydanlardayız. Bir yıllık bilançomuz aktivitemizin etkisini göstermeye yeterlidir. Bu dik duruşu örgütlü devrimcilik algısıyla yerine getiriyoruz. Ortak ülkemizde özgürlük ve demokrasi arayışı zemininde milliyetçiliğin her türüne, bölücülüğün her rengine karşı duruş sergiliyoruz.
Acilciler örgütü, kongre bağlamış bir örgüttür. Kurum ve kuruluşların örgütüdür. Öyle devam etme kararlılığı hiç değişmeden sürecektir.
Hayatları boyunca süren sorumsuz duruşlarıyla, birey olmayı aşamamış, bir yerlere yamanarak renk kazanmayı kader edinmiş, sırtlarındaki kamburu açığa çıkarmamız nedeniyle de lağım gibi kin kusmayı meslek edinmiş bir ihbar çetesinin, örgütlü mücadelemize saldırısını normal görüyoruz.
Okura bilgi verme dışında, muhatap almamaya devam edeceğiz.
Engin Erkiner
215. DOSYA
YALANIN İPİ KISADIR
İtirafçı Engin Erkiner, demek yalanda müptezellik demektir
Mihrac Ural
30 Aralık 2010
Konu;
Alıntısız eleştirilerle kuyruklu yalan üretme ahlaksızlığı.
O sözde benim yazılarımın reklamını yapmayacak ya onun için alıntı yapmıyor. Bu çirkin insanların kanıt ve belge konusunda da aynı bataklıkta olmaları dolaysıyla kuyruklu yalanlar üretip duruyorlar. İlgisizliğim ve önemsememem nedeniyle aktarmadıklarıma ek, bu son kuyruklu yalanla bu itirafçı bozuntusunun nasıl bir müptezel yalancı olduğunu görmenizi isteyeceğim siz karşılaştırın.
İtirafçı dün (29 Aralık 2010) şunları yazmış;
“Haziran 1982’de toplanan Birinci ve Leninist adı verilen (aşağısı kesmiyordu anlaşılan) Konferansa pasaportum henüz olmadığı için katılamadım. Bunun yerine Konferans’a Mihrac Ural’ı kariyeristlik, üç kağıtçılık, örgüt işleyişinden habersiz bir kişi olarak suçlayan uzun bir mektup yazdım.
Mihrac Ural gereken belgelerin bir türlü bulunamadığı arşivine yeniden baksın. Belki bu mektubu da bulur!” (Engin Erkiner “mihrac ural'a kin duymak...”)
Bu adamın sözünü ettiği mektup örgüt arşivindedir. Kendisi sorumsuz biri olduğu için kendi mektubunu bile korumaktan acizdir: bu da onun örgüt işleyişi ve yetkin olma konusunda ne mal olduğunu yansıtan bir açıktır.
Mektubu çıkardım. Aktaracağım, hazır olun.
Önce dönün yukarıdaki alıntıyı bir kez daha sindire sindire okuyun.
Mihrac Ural’a ne laflar etmiş miş… aklınızda iyice tutun.
Şimdi de dönüp konusunu ettiği mektuptaki yaklaşımını okuyun:
“ Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik. Ancak siyasi mücadelenin bir ciddiyeti ve ilkeleri vardır. Çelişkiler belirli bir boyuta ulaşınca yol ayrımına gelinir. Bu benim için kolay bir şey değil. On yıllardır bu hareketin içindeyim… her kademesinde, ideolojik, politik, örgütsel, askeri her çeşit mücadelesi içinde yer aldım. Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla”
( Engin Erkiner “Açık Mektup” 9. Ağustos.1982 )
İşte bu kadar.
Ayrıca sözünü ettiği toplantı nedeniyle, bana gönderdiği mektubundan da bir alıntı aktararak, bu kuyruklu yalancıyı tanımanızı istiyorum (konusunu ettiği toplantı, “Leninist konferans” falan değil. Yine yalan söylüyor. Bu toplantı 1-7 Mayıs 1982 de örgüt tarihinde ilk kez yapılan genişletilmiş Merkez Komitesi Toplantısıdır. Bu toplantıya, tüm zorlukları göze alarak Günay Karaca ve diğer yoldaş da katılmıştır)
“Yoldaş (Mihrac Ural),
Mektubunu aldım. Toplantıya gelmek için o sırada olanaklar uygun değildi O zaman bazı şeyleri atlatıp gelebilirsem bile geri dönmem olanaksız olurdu. Şuanda bu sorunlar çözümlenmiş durumda.
Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…
Buradaki çalışmalara ilişkin raporumu birkaç gün sonra göndereceğim.”
(Engin Erkiner, 24.5.1982 tarihli Genel Sekreter yoldaşa hitaben gönderilen mektubundan, el yazması orijinal, Örgüt Arşivi, GS’e gelen mektuplar bölümü)
Bu özel mektup yanı sıra, söz konusu toplantıya (Genişletilmiş MK. toplantısı) gönderdiği mektupta da şunları yazmış,
“Yoldaşlar,
Örgütümüz son bir yılda her alanda önemli aşamalar yaptı. Bir yıl önce iyi tanınmayan ve hatta genellikle de muhatap alınmayan bir örgüt iken, bu gün demokrasi güçleri arasında tanınan, çizgisi ve görüşleri bilinen bir örgüt durumuna geldik Gelişmemiz çok olumlu olmakla birlikte henüz önümüzde aşılması gereken önemli engeller bulunduğu da bir diğer gerçektir…”
(Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderilen mektubundan el yazması, orijinal, Örgüt Arşivi, MK’ya gelen mektuplar bölümü)
Bu da çok açık,
Şimdi oturup bir daha yazılanları karşılaştırın, bu adamın yalan söylemediği tek bir satırlık yazısı var mı ?
Karar okura aittir.
Bu müptezel yalancının her yazısında aynı yöntem geçerlidir. Kelimelerle oynamak bunun işidir, bunun için hiçbir zaman bir çevrenin sorumluluğunu alamadı, hep bulunduğu araziye uymak zorunda kaldı. Silik kişiliğiyle insanlara değer vermeyen çapsızlığıyla iğreti kaldı durdu.
“Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik…
Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla” diyor.
Buna rağmen, bu mektubunda da yalan söylediğini belirteceğim.
İtirafçı Engin,
Sen hiçbir zaman Acilciler örgütüne bir katkı yapmadın. Sen, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’la örgütümüzü ve başka örgütleri tasfiye için çalıştın. Siz, polis organizesi ikili, dün ne idi iseniz bu günde aynısınız…
Kendi adıma, yaptığım iddiaların tümünü, kendi el yazılarınızdan ve altında imzanız olan itiraflarınızdan kanıtlı ve belgeli olarak aktardım.
Yazdığım tüm yazılarda, bu yazım ahlakına tutarlı kaldım.
Siz, polis organizesi ikili ise kanıtsız belgesiz alıntısız, sallamalarla, kuyruklu yalanlarla yazdınız.
Aramızdaki fark da budur…
Not:
1-7 Mayıs 1982 Genişletilmiş Merkez Komitesi toplantısı 1. Kongreye kadar beni Geçici genel Sekreter olarak atadı (1. Kongrede oy birliğiyle bu görev tekrar verildi). İtirafçı Engin Mayıs ayında GMK toplantısına gönderdiği mektuptan 3 ay sonra “AÇIK MEKTUP” başlıklı yazısıyla örgütümüzden ayrıldığını ilan etti ve TKEP’e geçti.
İtirafçı, örgütümüzde kendine ait bir yer kalmadığını anlamasıyla TKEP’e iltica etmesi
bir olmuştur. Tarihi hareket ettirerek, okurun tarih bilinciyle yada nisyanıyla oynayarak kuyruklu yalanların arkasında tarih oluşturmak mümkün değildir. Tarihi belgeler ve kanıtların ışığında yazmak gerek. Bunu da bir itirafçının ya da MİT ajanının yapamayacağı çok açıktır. Yeri ve zamanı geldiğinde örgüt tarihimiz, akademik tarih yazımı ilkelerine uygun kalınarak yazılacaktır.
GIRGIR….
İtirafçı adamı iyi tanırım. Bukelamundur.
Hiçbir zaman özgün olmamıştır, bulunduğu araziye ya da kişilere göre renk alan biridir.
Bu aralar MİT ajanıyladır, dolaysıyla işi gücü yalan kurgu üretmek olacaktır.
MİT ajanı sırtındaki kamburu öretmiyor ha bire yalan mekanizmasını çalıştırıyor. MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Sorumuza ise cevap vermemek için fare gibi kaçıp duruyor.
İtirafçı ise yalanda ortağıyla yarış halindedir.
Sitesi 1000 izleyiciye ulaşmış imiş şark dansözleri gibi, bir göbek atmadığı kalmış, purodan şaraba ver yansın kutlama yapmış. Ama bu da kuyruklu yalan. Bunu anlamak için hiç uzağa gitmeyin. Hemen sol kolundaki “KONUK YAZILAR” İkonunda altta yer alan “bütün yazılar”ı tıklayın. Karşınıza tüm yazıların tıklanma sayıları çıkar. Orada ilk hafta boyunca 300’e tıklamaya yaklaşan bir yazıya bile rastlamayacaksınız. Yani bir kişi giriyor o yazıyı bu yazıyı tıklıyor, sayılar öyle oluşuyor. Bu da tıklama, her tıklama okuma olmadığını da ayrıca söyleyim.
Kimi yazıların yıllar içinde okunma oranları ise günlük bölümlemelere göre 3-5 sayısını geçmediği görülecektir. Bunun da önemi yok bun yarış arkadan nal toplayanları ilgilendirir; zavallı hesap yapa yapa, AYRI VARLIK’A nasıl yetişirim diye diye telef oldu. Diploma sergisinin işe yaramadığın geç anladı aptal ya…
Son tango da şu; ayda 30 güne 30 yazı yazmak için yıl sonu hızına hız katarak salamamalarda ucu açık yürüyor, poliste itirafçılık yaparken hayallerini bile anlatmıştı ya, şimdi de hayallerini bile yazmaya çalışıyor; hadi Ferhat daha da zorla, çoğu gitti azı kaldı…
Arkadan nal toplamak öyle kolay değil, çok çalışmak gerek
Bu bir sidik yarışıdır, ne tarih ne de yazım ahlakıyla ilgili bir yan taşır
Konumuz, bu değil, bu işin gırgır yanı…
Konumuz;
Alıntısız eleştirilerle kuyruklu yalan üretme ahlaksızlığı.
Bunları hiç unutmayın…
YALANIN İPİ KISADIR
İtirafçı Engin Erkiner, demek yalanda müptezellik demektir
Mihrac Ural
30 Aralık 2010
Konu;
Alıntısız eleştirilerle kuyruklu yalan üretme ahlaksızlığı.
O sözde benim yazılarımın reklamını yapmayacak ya onun için alıntı yapmıyor. Bu çirkin insanların kanıt ve belge konusunda da aynı bataklıkta olmaları dolaysıyla kuyruklu yalanlar üretip duruyorlar. İlgisizliğim ve önemsememem nedeniyle aktarmadıklarıma ek, bu son kuyruklu yalanla bu itirafçı bozuntusunun nasıl bir müptezel yalancı olduğunu görmenizi isteyeceğim siz karşılaştırın.
İtirafçı dün (29 Aralık 2010) şunları yazmış;
“Haziran 1982’de toplanan Birinci ve Leninist adı verilen (aşağısı kesmiyordu anlaşılan) Konferansa pasaportum henüz olmadığı için katılamadım. Bunun yerine Konferans’a Mihrac Ural’ı kariyeristlik, üç kağıtçılık, örgüt işleyişinden habersiz bir kişi olarak suçlayan uzun bir mektup yazdım.
Mihrac Ural gereken belgelerin bir türlü bulunamadığı arşivine yeniden baksın. Belki bu mektubu da bulur!” (Engin Erkiner “mihrac ural'a kin duymak...”)
Bu adamın sözünü ettiği mektup örgüt arşivindedir. Kendisi sorumsuz biri olduğu için kendi mektubunu bile korumaktan acizdir: bu da onun örgüt işleyişi ve yetkin olma konusunda ne mal olduğunu yansıtan bir açıktır.
Mektubu çıkardım. Aktaracağım, hazır olun.
Önce dönün yukarıdaki alıntıyı bir kez daha sindire sindire okuyun.
Mihrac Ural’a ne laflar etmiş miş… aklınızda iyice tutun.
Şimdi de dönüp konusunu ettiği mektuptaki yaklaşımını okuyun:
“ Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik. Ancak siyasi mücadelenin bir ciddiyeti ve ilkeleri vardır. Çelişkiler belirli bir boyuta ulaşınca yol ayrımına gelinir. Bu benim için kolay bir şey değil. On yıllardır bu hareketin içindeyim… her kademesinde, ideolojik, politik, örgütsel, askeri her çeşit mücadelesi içinde yer aldım. Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla”
( Engin Erkiner “Açık Mektup” 9. Ağustos.1982 )
İşte bu kadar.
Ayrıca sözünü ettiği toplantı nedeniyle, bana gönderdiği mektubundan da bir alıntı aktararak, bu kuyruklu yalancıyı tanımanızı istiyorum (konusunu ettiği toplantı, “Leninist konferans” falan değil. Yine yalan söylüyor. Bu toplantı 1-7 Mayıs 1982 de örgüt tarihinde ilk kez yapılan genişletilmiş Merkez Komitesi Toplantısıdır. Bu toplantıya, tüm zorlukları göze alarak Günay Karaca ve diğer yoldaş da katılmıştır)
“Yoldaş (Mihrac Ural),
Mektubunu aldım. Toplantıya gelmek için o sırada olanaklar uygun değildi O zaman bazı şeyleri atlatıp gelebilirsem bile geri dönmem olanaksız olurdu. Şuanda bu sorunlar çözümlenmiş durumda.
Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…
Buradaki çalışmalara ilişkin raporumu birkaç gün sonra göndereceğim.”
(Engin Erkiner, 24.5.1982 tarihli Genel Sekreter yoldaşa hitaben gönderilen mektubundan, el yazması orijinal, Örgüt Arşivi, GS’e gelen mektuplar bölümü)
Bu özel mektup yanı sıra, söz konusu toplantıya (Genişletilmiş MK. toplantısı) gönderdiği mektupta da şunları yazmış,
“Yoldaşlar,
Örgütümüz son bir yılda her alanda önemli aşamalar yaptı. Bir yıl önce iyi tanınmayan ve hatta genellikle de muhatap alınmayan bir örgüt iken, bu gün demokrasi güçleri arasında tanınan, çizgisi ve görüşleri bilinen bir örgüt durumuna geldik Gelişmemiz çok olumlu olmakla birlikte henüz önümüzde aşılması gereken önemli engeller bulunduğu da bir diğer gerçektir…”
(Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderilen mektubundan el yazması, orijinal, Örgüt Arşivi, MK’ya gelen mektuplar bölümü)
Bu da çok açık,
Şimdi oturup bir daha yazılanları karşılaştırın, bu adamın yalan söylemediği tek bir satırlık yazısı var mı ?
Karar okura aittir.
Bu müptezel yalancının her yazısında aynı yöntem geçerlidir. Kelimelerle oynamak bunun işidir, bunun için hiçbir zaman bir çevrenin sorumluluğunu alamadı, hep bulunduğu araziye uymak zorunda kaldı. Silik kişiliğiyle insanlara değer vermeyen çapsızlığıyla iğreti kaldı durdu.
“Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik…
Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla” diyor.
Buna rağmen, bu mektubunda da yalan söylediğini belirteceğim.
İtirafçı Engin,
Sen hiçbir zaman Acilciler örgütüne bir katkı yapmadın. Sen, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’la örgütümüzü ve başka örgütleri tasfiye için çalıştın. Siz, polis organizesi ikili, dün ne idi iseniz bu günde aynısınız…
Kendi adıma, yaptığım iddiaların tümünü, kendi el yazılarınızdan ve altında imzanız olan itiraflarınızdan kanıtlı ve belgeli olarak aktardım.
Yazdığım tüm yazılarda, bu yazım ahlakına tutarlı kaldım.
Siz, polis organizesi ikili ise kanıtsız belgesiz alıntısız, sallamalarla, kuyruklu yalanlarla yazdınız.
Aramızdaki fark da budur…
Not:
1-7 Mayıs 1982 Genişletilmiş Merkez Komitesi toplantısı 1. Kongreye kadar beni Geçici genel Sekreter olarak atadı (1. Kongrede oy birliğiyle bu görev tekrar verildi). İtirafçı Engin Mayıs ayında GMK toplantısına gönderdiği mektuptan 3 ay sonra “AÇIK MEKTUP” başlıklı yazısıyla örgütümüzden ayrıldığını ilan etti ve TKEP’e geçti.
İtirafçı, örgütümüzde kendine ait bir yer kalmadığını anlamasıyla TKEP’e iltica etmesi
bir olmuştur. Tarihi hareket ettirerek, okurun tarih bilinciyle yada nisyanıyla oynayarak kuyruklu yalanların arkasında tarih oluşturmak mümkün değildir. Tarihi belgeler ve kanıtların ışığında yazmak gerek. Bunu da bir itirafçının ya da MİT ajanının yapamayacağı çok açıktır. Yeri ve zamanı geldiğinde örgüt tarihimiz, akademik tarih yazımı ilkelerine uygun kalınarak yazılacaktır.
GIRGIR….
İtirafçı adamı iyi tanırım. Bukelamundur.
Hiçbir zaman özgün olmamıştır, bulunduğu araziye ya da kişilere göre renk alan biridir.
Bu aralar MİT ajanıyladır, dolaysıyla işi gücü yalan kurgu üretmek olacaktır.
MİT ajanı sırtındaki kamburu öretmiyor ha bire yalan mekanizmasını çalıştırıyor. MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Sorumuza ise cevap vermemek için fare gibi kaçıp duruyor.
İtirafçı ise yalanda ortağıyla yarış halindedir.
Sitesi 1000 izleyiciye ulaşmış imiş şark dansözleri gibi, bir göbek atmadığı kalmış, purodan şaraba ver yansın kutlama yapmış. Ama bu da kuyruklu yalan. Bunu anlamak için hiç uzağa gitmeyin. Hemen sol kolundaki “KONUK YAZILAR” İkonunda altta yer alan “bütün yazılar”ı tıklayın. Karşınıza tüm yazıların tıklanma sayıları çıkar. Orada ilk hafta boyunca 300’e tıklamaya yaklaşan bir yazıya bile rastlamayacaksınız. Yani bir kişi giriyor o yazıyı bu yazıyı tıklıyor, sayılar öyle oluşuyor. Bu da tıklama, her tıklama okuma olmadığını da ayrıca söyleyim.
Kimi yazıların yıllar içinde okunma oranları ise günlük bölümlemelere göre 3-5 sayısını geçmediği görülecektir. Bunun da önemi yok bun yarış arkadan nal toplayanları ilgilendirir; zavallı hesap yapa yapa, AYRI VARLIK’A nasıl yetişirim diye diye telef oldu. Diploma sergisinin işe yaramadığın geç anladı aptal ya…
Son tango da şu; ayda 30 güne 30 yazı yazmak için yıl sonu hızına hız katarak salamamalarda ucu açık yürüyor, poliste itirafçılık yaparken hayallerini bile anlatmıştı ya, şimdi de hayallerini bile yazmaya çalışıyor; hadi Ferhat daha da zorla, çoğu gitti azı kaldı…
Arkadan nal toplamak öyle kolay değil, çok çalışmak gerek
Bu bir sidik yarışıdır, ne tarih ne de yazım ahlakıyla ilgili bir yan taşır
Konumuz, bu değil, bu işin gırgır yanı…
Konumuz;
Alıntısız eleştirilerle kuyruklu yalan üretme ahlaksızlığı.
Bunları hiç unutmayın…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)