2 Ağustos 2010 Pazartesi
HER ŞEY REJİM BUNALIMINI GÖSTERİYOR
Mustafa Köse
Mkose1955@hotmail.com
Geçen cumartesi başbakan gelmişti. Mitingi ve alınan güvenlik tedbirleri nasıl oldu bilmiyorum. Ancak miting sonrası vilayete gelişini gördüm. Vilayete yakın bir yerde bulunuyordum ve olaya şahit oldum. Dorusu ürperdim. Güvenlik tedbiri ürkütücü boyuttaydı. Savaş halindeki bir ülkede yaşıyor gibiydik. Sayısı yüzleri geçen bir koruma ordusu vardı. Uzun menzilli silahlı korumalar her tarafı tutuyordu.
Manzara buydu. Yaşananlar bir çeşit rejim bunalımını gösteriyor. Görüntü bu açıdan ilginçti. Başbakanı her an vuracaklar gibi tedbir alınmıştı. Normal şartlarda bunlar olacak şeyler değildir. Ayrıca bir yerinde ve askerler arasında çömelmek durumunda kalıyorsa ülkenin başbakanı veya her yerde etten bir duvarla geziyorsa orda yanlış şeyler var demektir. Oysa bu ülkemizin bir durumdur. Yaşamın ne kadar güvenliksiz olduğunu göstermektedir.
Başbakanı kim vurmak isteyebilir. Bizde bu sorunun cevabı önemlidir. Ayrıca rejimi sorgulamak açısından bir başka öneme sahiptir. Derin olmayan ve kaba bir analiz yol göstermeye yetebilir. Göstergeler bize fikir verebilir. Dolayısıyla sorunun tek cevabı yok. Meraklı olan her kes gözlem yapabilir. Birkaçını ben de sayabilirim. Örneğin a-) Başbakandan rahatsız olan İrsal veya Yahudi lobisi gibi. b-) Ergenekon terör örgütü iddiasındaki uzantılar gibi. c-) PKK Terör örgütü gibi. d-) Başbakandan rahatsız olan bir kısım sermaye gurubu gibi varsayımlar sıralanabilir. Ve belki birkaç şeyi daha saymak mümkün.Şüphenin bu kadar bol olduğu bir ülke sorunlu demektir.Bunun adı bir çeşit rejim bunalımıdır. Diğer bir isimlendirme vesayetçi rejimin bunalımıdır.
Biraz daha açarsam konu daha netleşecek. Hükümet % 47 oy ile ve tek başına iktidar olmasına rağmen yönetememektedir. İktidar ile devletin diğer kurumları çatışma halindedir. Ayrıca parlamento ülke yönetiminde etkin değil. Parlamento kendi hakkı olan değiştirici ve yenileyici misyonu kullanmamaktadır. Kendisine ait bir anayasa yapmamaktadır. Sivil ve çağdaş bir demokrasi peşinde değildir. Bir biriyle çatışıp parlamentonun etkin ve saygın olma özelliğini yitirmiştir. Çağdaş demokrasi ölçüsü olan ‘’parlamentonun yüceliği’’ bizde işlememektedir.
Yine bu arada resmi rakamlara göre işsizlik % 14’ü buldu. Reel durum bunun çok üstünde. Açlık sınırında yaşayan nüfusumuz hayli yüksek. Tarım batmış durumda. İthalatımızda tüketime dayalı nitelik artmıştır. Kan ve gözyaşı tekrar egemen olmuştur. Toplum kamplaştı ve bomba haline geldi.Gerilim had safhada. Bursa ve Hatay olayları bir depremin öncü işaretleridir.
Tüm bu göstergeler rejim bunalımına tekabül etmektedir. Bir an önce bu duruma çıkmak gerekiyor. Ülkemiz bunu daha fazla kaldıramaz. Küresel normlarda hiçbir iktidar seçeneği, kürt meselesini adil ve demokratik bir şekilde çözmeden, Çağdaş ve sivil bir anayasa yapmadan, AB müzakere sürecini hızlandırmadan, inanç guruplarının taleplerini karşılamadan artık yapamaz. Bunlar yapılamadan rejim bunalımını aşmak mümkün değildir. Geciken her gün cana ve mala sebep olmaktadır. Bu konudaki yol tektir. Bu yol aklın ve bilimin yoludur.
Mkose1955@hotmail.com
Geçen cumartesi başbakan gelmişti. Mitingi ve alınan güvenlik tedbirleri nasıl oldu bilmiyorum. Ancak miting sonrası vilayete gelişini gördüm. Vilayete yakın bir yerde bulunuyordum ve olaya şahit oldum. Dorusu ürperdim. Güvenlik tedbiri ürkütücü boyuttaydı. Savaş halindeki bir ülkede yaşıyor gibiydik. Sayısı yüzleri geçen bir koruma ordusu vardı. Uzun menzilli silahlı korumalar her tarafı tutuyordu.
Manzara buydu. Yaşananlar bir çeşit rejim bunalımını gösteriyor. Görüntü bu açıdan ilginçti. Başbakanı her an vuracaklar gibi tedbir alınmıştı. Normal şartlarda bunlar olacak şeyler değildir. Ayrıca bir yerinde ve askerler arasında çömelmek durumunda kalıyorsa ülkenin başbakanı veya her yerde etten bir duvarla geziyorsa orda yanlış şeyler var demektir. Oysa bu ülkemizin bir durumdur. Yaşamın ne kadar güvenliksiz olduğunu göstermektedir.
Başbakanı kim vurmak isteyebilir. Bizde bu sorunun cevabı önemlidir. Ayrıca rejimi sorgulamak açısından bir başka öneme sahiptir. Derin olmayan ve kaba bir analiz yol göstermeye yetebilir. Göstergeler bize fikir verebilir. Dolayısıyla sorunun tek cevabı yok. Meraklı olan her kes gözlem yapabilir. Birkaçını ben de sayabilirim. Örneğin a-) Başbakandan rahatsız olan İrsal veya Yahudi lobisi gibi. b-) Ergenekon terör örgütü iddiasındaki uzantılar gibi. c-) PKK Terör örgütü gibi. d-) Başbakandan rahatsız olan bir kısım sermaye gurubu gibi varsayımlar sıralanabilir. Ve belki birkaç şeyi daha saymak mümkün.Şüphenin bu kadar bol olduğu bir ülke sorunlu demektir.Bunun adı bir çeşit rejim bunalımıdır. Diğer bir isimlendirme vesayetçi rejimin bunalımıdır.
Biraz daha açarsam konu daha netleşecek. Hükümet % 47 oy ile ve tek başına iktidar olmasına rağmen yönetememektedir. İktidar ile devletin diğer kurumları çatışma halindedir. Ayrıca parlamento ülke yönetiminde etkin değil. Parlamento kendi hakkı olan değiştirici ve yenileyici misyonu kullanmamaktadır. Kendisine ait bir anayasa yapmamaktadır. Sivil ve çağdaş bir demokrasi peşinde değildir. Bir biriyle çatışıp parlamentonun etkin ve saygın olma özelliğini yitirmiştir. Çağdaş demokrasi ölçüsü olan ‘’parlamentonun yüceliği’’ bizde işlememektedir.
Yine bu arada resmi rakamlara göre işsizlik % 14’ü buldu. Reel durum bunun çok üstünde. Açlık sınırında yaşayan nüfusumuz hayli yüksek. Tarım batmış durumda. İthalatımızda tüketime dayalı nitelik artmıştır. Kan ve gözyaşı tekrar egemen olmuştur. Toplum kamplaştı ve bomba haline geldi.Gerilim had safhada. Bursa ve Hatay olayları bir depremin öncü işaretleridir.
Tüm bu göstergeler rejim bunalımına tekabül etmektedir. Bir an önce bu duruma çıkmak gerekiyor. Ülkemiz bunu daha fazla kaldıramaz. Küresel normlarda hiçbir iktidar seçeneği, kürt meselesini adil ve demokratik bir şekilde çözmeden, Çağdaş ve sivil bir anayasa yapmadan, AB müzakere sürecini hızlandırmadan, inanç guruplarının taleplerini karşılamadan artık yapamaz. Bunlar yapılamadan rejim bunalımını aşmak mümkün değildir. Geciken her gün cana ve mala sebep olmaktadır. Bu konudaki yol tektir. Bu yol aklın ve bilimin yoludur.
1 Ağustos 2010 Pazar
FİRAR
FİRAR
(Tarihte bu gün 31 Temmuz 2010)
Mihrac Ural
31 Temmuz 2010
Son sürgünüm, Niğde’den Adıyaman’a oldu; Niğde’de 1. koğuş temsilcisiydim. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan protestoda adım, 1. koğuş temsilcisi ve birinci sırada olarak verilmişti. 27 Aralık 1979 muhtıra mektubunun veriliş nedeni olarak Ankara’da matbaamızın ve silahlarımızın yakalanmasının dayattığı bir ortamda zindan ziyaretçilerimin yoğunluğunun -ailemden çok, yoldaşların sık sık gelip gitmesi- idarenin sürgün listesinde öne çıkmama yol açtığını sanıyorum.
Bu kez 11. sürgünümü almıştım; Adıyaman.
“Adıyaman nire ben nire” diyesi bir durum... Sanki çölde bir vadi içindeydim. Siyasi tutuklusu bile olmayan... Adıyaman’da da yanılmıyorsam iki siyasi tutuklu daha vardı. İzmirli olduğunu, adının Mustafa olduğunu hatırladığım çok olgun bir arkadaş. Gerisi adli mahkum.
Adıyaman sürgünü, sürgün içinde sürgündü. Devrimci bir insanın sürgününü ancak aynı durumda olanlar anlar. Bir de örgütsel bir sorumluluk varsa, özellikle de örgütsel temel tüm yetkiler omuzlarına binmiş, bunun günü birlik görevleri altında bulunuyorsan sürgün bir başka cehenneme döner; bilgi alacak, yönlendirilecek, görevlendirilecek insanların seni sürgün yerinde bulması seninle görüşmesi ayrı bir sorun ve sorumluluk ve yükümlülüktür. Bunları acımasızca yaşadık. Bir itirafçının örgüte yaptığı yıkımın ardından gelen yıkımlarda bu gibi hallerde kendini gösterir.
Adıyaman zindanında ikinci kat ranzada mukimdim (ikame ediyordum). O zamanlar tek kanal olan TRT’de, yanılmıyorsam “insanlar yaşadıkça” adında bir film oynuyordu. Amerikan ordusunda disiplin olaylarını anlatıyor ve disiplin cezası almış askerlere uygulanan işkenceler anlatılıyordu.
Bu filmin meşhur bir sahnesi var, jopla askerin karnına yapılan bir vuruşu canlandırıyor. Jopun, gardiyanın elinin askerin midesinin içine kadar gömüldüğü izlenimini veren bir sahne. O an ne olduysa oldu. Kendimi yerde buldum. Bir sinir krizi geçirmiş, bayılarak ikinci kattan yere düşmüştüm. Hastaneye kaldırıldım. Aynı anda mı sonra mı hiç hatırlamıyorum. Aklımda kalan ring arabasıyla gittiğimizdi. Adıyaman Hastanesi’nde sonuç alınmadığı, beyin tomografisinin alınması gerektiği yönünde bir şeyler söylendiğini duydum. Sanırım bir hafta kadar sonra Adana Numune Hastanesi’nde tedavi için sevkim çıktı.
Numune Hastanesi’nde tedavim başladı. Yanılmıyorsam 10-15 gün orada mahkumlara ayrılan bölümde kaldım. Başımızda iki jandarma vardı; elim ranzaya zincirli olarak tutuldum.
Adıyaman Cezaevi’nin zimmetindeydim. Adana Numune Hastanesi’ne kontroller için gönderilmiştim ve gerisin geriye Adıyaman’a gönderilecektim. Sevk işlerinin kendine özgü bir mantığı vardı. Tek kişi için araba, jandarma, önlem, harcırah gibi sorunları telafi etmek üzere bir dizi insanı birlikte bu işleme tabi tutmak, belki daha ekonomik ve daha güvenli olarak algılanmıştır.
Hastaneden taburcu edilince, Adana Cezaevi’ne emanet olarak verildim.
Adana Cezaevi’ne vardığımda, Güney Bölgesi çalışmalarında yer alan bir dizi yoldaşla birlikte oldum. Her biri ayrı bir yiğit olan, her biri ayrı bir özelliği olan insanlardı. Tümü onurlu direniş örgütü olan Acilcilerin militan ve sorumlu insanlarıydı. Bir kez daha yoldaşlarımla olmuştum.
Adana Cezaevi’ne geldiğimde benden önce başlayan tünel çalışmaları olduğunu örgüt yöneticileri toplantısında açıkladılar ve bu sürece katılmamız önerisi yaptılar. Bu süreçte bizim de etkin yer alacağımızı ve ne gerekiyorsa yapacağımızı ifade ettim.
Benim açımdan zaten mahkemeler süreci çoktan bitmişti.
Bir ahlaksız itirafçı Engin Erkiner’in ve bu gün belgeleriyle açığa çıktığı gibi bu kişiyle birlikte, örgütümüze MİT ajanı olarak sızmış olan İbrahim Yalçın’ın bizleri polise ilk kez ilan etmiş olmalarının sırtımıza yıktığı ilgili ilgisiz ithamlarla karşı karşıya kalmıştık. Firar dönemim boyunca ülke çapında örgütümüzü yeniden toplayıp canlı bir mekanizmaya çevirdim. Örgütün hiç bilmediği alanlarda örgütlenme yaptım. Aranırken, Adana, İstanbul, Ankara, Samsun, Kayseri, Niğde alanlarına yetiştik. Ankara, Yukarı Ayrancı semtinde benimle birlikte Ege Bölgesi’nden Binbaşı Eşber, adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı yoldaşlarımla birlikte yakalandım. Bodrum katında olan örgüt evinin açık olan penceresinden kaçmak istedim; polisler her tarafı kuşatmışlardı, üzerime çullanıp yakaladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence sürecim başladı, falaka, elektrik ve kaba dayak dahil her tür işkence üzerimde denendi. Elektrik işkencesi, kesintisiz verilen manyeto elektriği değildi. Şoklar halinde, şalter açıp kapatma yöntemiyle veriliyordu. Yere açılan bir battaniye ve haç gibi bir tahta üzerine yatırılmıştım. “Şalter” indirme olayı üzerine yorum yapan Özel Harp Dairesi kuklalarının, polisin bileklerine yapıştığı an itirafçı olmalarının rahatlığıyla bunu bilmemeleri çok normal…
Ankara’dan sonra İstanbul’a, emniyet müdürlüğüne işkenceye teslim ettiler. Oradan Sağmalcılar Cezaevine.
İtirafçı Engin’in adımızı polise vermesi ardından Antakya’da evimizin basılmasıyla Adana’ya geçişimiz, Adana’da evimizin basılması sonucu büyük şehir avantajlarıyla İstanbul’daki çalışmalara ağırlık verişimiz ve buradan ülkenin her alanına ulaşma olanağını değerlendirişimiz Ankara’da noktalandı. İşkencede ser verdim sır vermedim. Bunun sonucu geride kalan örgüt mekanizması zedelenmeden görevini sürdürmesiyle bu darbeyi de atlatmış olduk. Örgütün sorumlusu olarak alnımın akıyla girdiğim işkenceden anlımın akıyla çıkarak direnme çizgimi sürdürdüm. Polis bileğine girince teslim olanların yarattığı örneği alt üst ederek direnme örgütü yöneticisinin alması gereken tutumu ortaya koydum.
Sıra zindan sürgünlerindeki mücadeleye gelmişti.
Sürgünler bitip tükenmez acı bir süreç. Her sürgün, cezaevinde kurulan bir düzeneğin yıkılması demektir; bunun ne anlama geldiğini ise bu sürecin insanları çok daha iyi bilir.
Adana Cezaevi’ne teslim edildiğim kesitte siyasi tartışmalar çok yoğundu, faşizm tahlilleri, emperyalizm, sosyal-emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemlerdi. Bu tartışmalarda gösterdiğimiz etkinlik, cezaevlerinde örgütsel açıdan çok önemli sonuçlar yaratmıştı.
Adana Cezaevi tüneli, başarıyla devam ediyordu. Ancak tünelin aydınlatılması için döşenen elektrik kablosunun çıplak olduğu bir yerde, kazı işleriyle uğraşan Dev-yol’dan İsmail Şahin adlı yoldaş elektriğe çarpıldı (26 ya da 27 Haziran 1980 olmalı. Gazetelerde bu tarih 28 Haziran 1980 olarak geçiyor). Yoldaşın durumu çok ağırdı. Hala o sahneyi hatırlarım; her tarafı topraktı, vücudu yarı çıplak, tırnakları toprak doluydu. Yoldaşı hastaneye yetiştirmek gerekti. Ancak üzeri topraktı, tırnakları toprak doluydu. Tünel kazı işinin olduğu anlaşılacaktı. Tünelin yeryüzüne doğru kazılıp açılması (patlatılması) gerektiği kararı aldık. Oysa tünel cezaevi yakınlarında kiraya alınan bir evin bahçesine açılacaktı ve firar oradan kamyonlarla yapılacaktı. Kararımız Adana Cezaevi’nde yaklaşık 800-1000 civarında olduğu sanılan devrimci ve adli tüm mahkumların, bu ara cezaevi kedisinin de esaretten kurtulmasıydı. Tünel 150 metre civarında kazılmıştı.
Ancak her şey ters gitmeye başlamıştı. Tünelin yeryüzüne açılan ağız kısmı jandarmaya çok yakın bir yerde yol ortasına gelmişti. Mahalle köpeklerinin yerden çıkan insanları görünce dikkat çekecek tarzda havlamaları eklenince, tünel olayı açığa çıkmıştı; önden çıkan kılavuz yoldaşlar jandarma ateşi altında kalmıştı. İdare durumun farkına varıp ani bir baskın düzenlemek istedi. Her şey akıl almaz bir süratle ters yüz oluyordu.
Çatışma çıktı. İki ayrı bölüm olan siyasilerin kaldığı yerlerde yangınlar çıkmaya başladı. Bizim yeterli silah ve bombalarımız vardı; ülkedeki sağlaşma ölçeğinde zindan gardiyanlarından sempatizanlarımızın olduğunu burada belirtmemiz, o dönemi daha iyi algılama adına önemli bir referanstır.
Silahlarımızın saklanmasından sorumlu olan KSD’li yoldaş Talip Can’la yıllar sonra bir araya gelince, WC taşının düzgünce sökülüp malzemelerin hemen altındaki foseptik çukurunda gizlendiğimizi konuştuk; o günleri yad etmiş, ayrıntıları ortaya çıkarmıştık.
İsyanda şehitler verdik. Ortalık çok gergindi. Ziyaret yasakları, aileleri tedirgin ediyor, çocuklarının ölü ya da diri olduğu konusunda kaygılarını artırıyordu. Bu sürecin sonunda, 6. Kolordu Komutanlığının denetiminde olan cezaevlerinde ziyaret kararları da oradan çıkıyordu. Nitekim ziyaret kararı bir gün önceden ilan edilmişti; ailelerin gün geçtikçe cezaevi önünde yığılması ve tepki reflekslerinin artması, izin kararının verilmesine etken olmuştu.
Görüş izni haberiyle birlikte alternatif firar girişimine başladık. Çok kısıtlı zamanımız vardı. Yoldaşlardan görüşe gelmesini istediklerimiz oldu. Her örgüt çok kısıtlı sayıda firar listesi oluşturdu. Benimle birlikte firar edecek iki yoldaşı belirledim. Firar kararı ve firar etmesi gerekenlerin belirlenmesinde tek karar sahibi olarak, o günün koşullarında çıkması gereken iki yoldaşı belirledim. Biri Ahmet Yiğenler diğeri ise Adil Okay’dı.
Kaçış tamamen kendi çabamızla gerçekleşti. Çıkış anındı gardiyanların görmemezlikten gelmeleri ise, içerdeki etkinliğimiz ve dışarıdaki yoldaşların çevre çalışmasıyla ilgiliydi. Bu firarda, önümüzü kesecek bir gardiyan yoktu, bunun hesabını içerde ve dışarıda ağır bedelle öderdi.
Firar gece yarısından hemen önceki hazırlıklarla başladı. Ziyaret yerine geçişi sağlayan koğuşlarla görüş yerini birbirinden ayıran pencerenin demir parmaklığı kesildi. Yanılmıyorsam saat 23… sonrasıydı. Bu işlem başarıldıktan sonra, siyasi yöneticilerin önceden belirlediği firar edecekler bir araya geldik. Demir parmaklıklarını kestiğimiz pencereden görüş yerine girdik. Diğer siyasetten arkadaşlar da aynı kanaldan görüş yerine girmişti. Yanılmıyorsam sayımız 27 civarındaydı. Tarih 31 Temmuz 1980 (kaçış tarihinin tam günü, bu firarda yer alan diğer kişilerin anlatım ve belirlemeleriyle uyumludur; ancak bir iki gün geri de olabilir.)
Sabah görüş gecikmeli açıldı. İnsanca tedirginlikler geçirdik. Görüş açıldığı an görüşçüler tarafına bir hamlede aradaki kısa duvarı atlayıp karıştık. Beni almaya Gülay Kerimoğlu gelmişti (ona buradan acil şifa dileklerimi, sevgimi ve emekleriyle bu örgüte yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı iletiyorum). Sıradan bir masa arkasında duran gardiyan ve jandarma engelini de aşarak özgürlüğe kavuştuk.
Bir okulun bahçesi ya da küçük bir parkta Ahmet Çolak yoldaşa rastladık. O an tanıştık. Beni görmenin sevinciyle elindeki Longines saati çıkarıp hatıra olarak koluma taktı; hiç saat kullanmazdım, kırmadım aldım. Fotoğrafçıda, kaçış öncesi damat tıraşı olmuş halimle, kimlik için fotoğraf çektirdim.
Cemal Aydın yoldaşın evinde kaldım. Aydın Ailesi’ne, buradan bir kez daha yerine getirdikleri örgütsel görev ve bana karşı gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.
Firar sonrası, her bir yoldaş yerine hükmü az olan bir yoldaşı sayımda adımız okununca “buradayım” demek üzere görevlendirdim. Nitekim sayımda adımız okununca “buradayım” diyen yoldaşın, bizlere benzer bile olmaması dikkat çekmiş ve bizi bire bir tanıyan gardiyanların gözlemiyle de firar ettiğimiz anlaşılınca, cezaevinde yeni gerginlikler çıkmaya başlamıştı. Amacımız kaçışımızın gizlenmesiydi. Ne kadar gizlenebilirse o kadar gizlemekti. Zira Adana Cezaevi’nden kaçan tüm devrimciler idam dahil en ağır cezalarla yargılanmaktaydılar. Bundan sonrasını 18 Temmuz 2010’da Zafer yoldaşın oğlu Fırat’ın düğününde telefonla bulduğum Mustafa Söylemez hoca şöyle aktarıyor; “ firarınızdan sonra, çok ağır baskılar altında kaldık” diyor ve duygularını şahsıma özel olarak yazdığı şiirle dile getiriyordu.
Firar, basına yansımadı, çok sonraları tam istediğimiz gibi sıradan bir haber olarak çıktı. Firar edenlerin adları bile çıkmamıştı, sesiz sedasız geçirilmişti. Yerimize koyduğumuz arkadaşlar görevlerini başarıyla yerine getirmiş, çok önemli olan soluğu vermişti, güvenli bir ortamda yerleşme fırsatı tanımıştı.
Haber, gazetelere 5 Ağustos 1980 günü yansıdı. Milliyette “ ANARŞİ DÜN 16 CAN ALDI” Ana başlığı ve “ADANA CEZAEVİNDEN 22 SOLCUNUN KAÇTIĞI BELİRLENDİ” Alt başlığı altında verildi. Haberde “ Adana cezaevinden çok sayıda tutuklu ve hükümlünün kaçtığı yolundaki ihbarlar üzerine cezaevinde cuma günü başlatılan sayımlar dün tamamlanmış ve sol görüşlü 22 tutuklu ve hükümlünün kaçtığı belirlenmiştir. Sayım işleminin sağlıklı yapılamadığı belirtilen Adana Kapalı Cezaevi’nden çeşitli tarihlerde de 30’u aşkın mahkum kaçmıştı” ( Milliyet Arşivi, 5 Ağustos 1980 sayfa 1 ve devamı sayfa 10 http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1980/08/05 )
Firarım, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi öncesine denk geldi. Bu yurtdışına çıkış ve örgüte güvenli bir liman oluşturma, siyasi, askeri eğitim için kamplar kurma ve diğer devrimci örgütlerle açık olarak bir araya gelme fırsatı içinde hayati bir öneme sahipti.
Örgüt bu firardan sonra nefes alır almaz, emin şekilde yoldaşlar yerleştirilir yerleştirilmez merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 mayıs 1982) yaptık ve geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programını yeniden düzenleyip yayınladık, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk.
Suriye’de Filistin örgütlerinin Hammuriye kamplarında yer aldık. Suriye’de Türkiye’nin baskısı yada özgün işlerimizle ilgili tutumlarımızdan dolayı, defalarca tutuklandık. Hiçbir baskıya, iltimasa boyun eğmedik, tenezzül etmedik, bileklerimiz kelepçeli iken kendi doğrularımızı ülkemizin demokrasi mücadelesinde kararlı yürüyüşümüzden asla taviz vermeyeceğimizi açıkladık. Öcalan’ın bölgeden çıkışı ardından, ortaya çıkan diplomatik baskılar sonucu, 1 yıl hücre cezası çektim (1999 Ekim-2000 Kasım).
Dün gibi bu gün de örgütümün başında her türden cefaya karşı direnerek teslim aldığım emaneti korumak ve geliştirmek için hiçbir özveriden kaçmaksızın, demokrasi mücadelesinde yoldaşlarımla mücadeleme devam ediyorum.
(Tarihte bu gün 31 Temmuz 2010)
Mihrac Ural
31 Temmuz 2010
Son sürgünüm, Niğde’den Adıyaman’a oldu; Niğde’de 1. koğuş temsilcisiydim. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan protestoda adım, 1. koğuş temsilcisi ve birinci sırada olarak verilmişti. 27 Aralık 1979 muhtıra mektubunun veriliş nedeni olarak Ankara’da matbaamızın ve silahlarımızın yakalanmasının dayattığı bir ortamda zindan ziyaretçilerimin yoğunluğunun -ailemden çok, yoldaşların sık sık gelip gitmesi- idarenin sürgün listesinde öne çıkmama yol açtığını sanıyorum.
Bu kez 11. sürgünümü almıştım; Adıyaman.
“Adıyaman nire ben nire” diyesi bir durum... Sanki çölde bir vadi içindeydim. Siyasi tutuklusu bile olmayan... Adıyaman’da da yanılmıyorsam iki siyasi tutuklu daha vardı. İzmirli olduğunu, adının Mustafa olduğunu hatırladığım çok olgun bir arkadaş. Gerisi adli mahkum.
Adıyaman sürgünü, sürgün içinde sürgündü. Devrimci bir insanın sürgününü ancak aynı durumda olanlar anlar. Bir de örgütsel bir sorumluluk varsa, özellikle de örgütsel temel tüm yetkiler omuzlarına binmiş, bunun günü birlik görevleri altında bulunuyorsan sürgün bir başka cehenneme döner; bilgi alacak, yönlendirilecek, görevlendirilecek insanların seni sürgün yerinde bulması seninle görüşmesi ayrı bir sorun ve sorumluluk ve yükümlülüktür. Bunları acımasızca yaşadık. Bir itirafçının örgüte yaptığı yıkımın ardından gelen yıkımlarda bu gibi hallerde kendini gösterir.
Adıyaman zindanında ikinci kat ranzada mukimdim (ikame ediyordum). O zamanlar tek kanal olan TRT’de, yanılmıyorsam “insanlar yaşadıkça” adında bir film oynuyordu. Amerikan ordusunda disiplin olaylarını anlatıyor ve disiplin cezası almış askerlere uygulanan işkenceler anlatılıyordu.
Bu filmin meşhur bir sahnesi var, jopla askerin karnına yapılan bir vuruşu canlandırıyor. Jopun, gardiyanın elinin askerin midesinin içine kadar gömüldüğü izlenimini veren bir sahne. O an ne olduysa oldu. Kendimi yerde buldum. Bir sinir krizi geçirmiş, bayılarak ikinci kattan yere düşmüştüm. Hastaneye kaldırıldım. Aynı anda mı sonra mı hiç hatırlamıyorum. Aklımda kalan ring arabasıyla gittiğimizdi. Adıyaman Hastanesi’nde sonuç alınmadığı, beyin tomografisinin alınması gerektiği yönünde bir şeyler söylendiğini duydum. Sanırım bir hafta kadar sonra Adana Numune Hastanesi’nde tedavi için sevkim çıktı.
Numune Hastanesi’nde tedavim başladı. Yanılmıyorsam 10-15 gün orada mahkumlara ayrılan bölümde kaldım. Başımızda iki jandarma vardı; elim ranzaya zincirli olarak tutuldum.
Adıyaman Cezaevi’nin zimmetindeydim. Adana Numune Hastanesi’ne kontroller için gönderilmiştim ve gerisin geriye Adıyaman’a gönderilecektim. Sevk işlerinin kendine özgü bir mantığı vardı. Tek kişi için araba, jandarma, önlem, harcırah gibi sorunları telafi etmek üzere bir dizi insanı birlikte bu işleme tabi tutmak, belki daha ekonomik ve daha güvenli olarak algılanmıştır.
Hastaneden taburcu edilince, Adana Cezaevi’ne emanet olarak verildim.
Adana Cezaevi’ne vardığımda, Güney Bölgesi çalışmalarında yer alan bir dizi yoldaşla birlikte oldum. Her biri ayrı bir yiğit olan, her biri ayrı bir özelliği olan insanlardı. Tümü onurlu direniş örgütü olan Acilcilerin militan ve sorumlu insanlarıydı. Bir kez daha yoldaşlarımla olmuştum.
Adana Cezaevi’ne geldiğimde benden önce başlayan tünel çalışmaları olduğunu örgüt yöneticileri toplantısında açıkladılar ve bu sürece katılmamız önerisi yaptılar. Bu süreçte bizim de etkin yer alacağımızı ve ne gerekiyorsa yapacağımızı ifade ettim.
Benim açımdan zaten mahkemeler süreci çoktan bitmişti.
Bir ahlaksız itirafçı Engin Erkiner’in ve bu gün belgeleriyle açığa çıktığı gibi bu kişiyle birlikte, örgütümüze MİT ajanı olarak sızmış olan İbrahim Yalçın’ın bizleri polise ilk kez ilan etmiş olmalarının sırtımıza yıktığı ilgili ilgisiz ithamlarla karşı karşıya kalmıştık. Firar dönemim boyunca ülke çapında örgütümüzü yeniden toplayıp canlı bir mekanizmaya çevirdim. Örgütün hiç bilmediği alanlarda örgütlenme yaptım. Aranırken, Adana, İstanbul, Ankara, Samsun, Kayseri, Niğde alanlarına yetiştik. Ankara, Yukarı Ayrancı semtinde benimle birlikte Ege Bölgesi’nden Binbaşı Eşber, adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı yoldaşlarımla birlikte yakalandım. Bodrum katında olan örgüt evinin açık olan penceresinden kaçmak istedim; polisler her tarafı kuşatmışlardı, üzerime çullanıp yakaladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence sürecim başladı, falaka, elektrik ve kaba dayak dahil her tür işkence üzerimde denendi. Elektrik işkencesi, kesintisiz verilen manyeto elektriği değildi. Şoklar halinde, şalter açıp kapatma yöntemiyle veriliyordu. Yere açılan bir battaniye ve haç gibi bir tahta üzerine yatırılmıştım. “Şalter” indirme olayı üzerine yorum yapan Özel Harp Dairesi kuklalarının, polisin bileklerine yapıştığı an itirafçı olmalarının rahatlığıyla bunu bilmemeleri çok normal…
Ankara’dan sonra İstanbul’a, emniyet müdürlüğüne işkenceye teslim ettiler. Oradan Sağmalcılar Cezaevine.
İtirafçı Engin’in adımızı polise vermesi ardından Antakya’da evimizin basılmasıyla Adana’ya geçişimiz, Adana’da evimizin basılması sonucu büyük şehir avantajlarıyla İstanbul’daki çalışmalara ağırlık verişimiz ve buradan ülkenin her alanına ulaşma olanağını değerlendirişimiz Ankara’da noktalandı. İşkencede ser verdim sır vermedim. Bunun sonucu geride kalan örgüt mekanizması zedelenmeden görevini sürdürmesiyle bu darbeyi de atlatmış olduk. Örgütün sorumlusu olarak alnımın akıyla girdiğim işkenceden anlımın akıyla çıkarak direnme çizgimi sürdürdüm. Polis bileğine girince teslim olanların yarattığı örneği alt üst ederek direnme örgütü yöneticisinin alması gereken tutumu ortaya koydum.
Sıra zindan sürgünlerindeki mücadeleye gelmişti.
Sürgünler bitip tükenmez acı bir süreç. Her sürgün, cezaevinde kurulan bir düzeneğin yıkılması demektir; bunun ne anlama geldiğini ise bu sürecin insanları çok daha iyi bilir.
Adana Cezaevi’ne teslim edildiğim kesitte siyasi tartışmalar çok yoğundu, faşizm tahlilleri, emperyalizm, sosyal-emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemlerdi. Bu tartışmalarda gösterdiğimiz etkinlik, cezaevlerinde örgütsel açıdan çok önemli sonuçlar yaratmıştı.
Adana Cezaevi tüneli, başarıyla devam ediyordu. Ancak tünelin aydınlatılması için döşenen elektrik kablosunun çıplak olduğu bir yerde, kazı işleriyle uğraşan Dev-yol’dan İsmail Şahin adlı yoldaş elektriğe çarpıldı (26 ya da 27 Haziran 1980 olmalı. Gazetelerde bu tarih 28 Haziran 1980 olarak geçiyor). Yoldaşın durumu çok ağırdı. Hala o sahneyi hatırlarım; her tarafı topraktı, vücudu yarı çıplak, tırnakları toprak doluydu. Yoldaşı hastaneye yetiştirmek gerekti. Ancak üzeri topraktı, tırnakları toprak doluydu. Tünel kazı işinin olduğu anlaşılacaktı. Tünelin yeryüzüne doğru kazılıp açılması (patlatılması) gerektiği kararı aldık. Oysa tünel cezaevi yakınlarında kiraya alınan bir evin bahçesine açılacaktı ve firar oradan kamyonlarla yapılacaktı. Kararımız Adana Cezaevi’nde yaklaşık 800-1000 civarında olduğu sanılan devrimci ve adli tüm mahkumların, bu ara cezaevi kedisinin de esaretten kurtulmasıydı. Tünel 150 metre civarında kazılmıştı.
Ancak her şey ters gitmeye başlamıştı. Tünelin yeryüzüne açılan ağız kısmı jandarmaya çok yakın bir yerde yol ortasına gelmişti. Mahalle köpeklerinin yerden çıkan insanları görünce dikkat çekecek tarzda havlamaları eklenince, tünel olayı açığa çıkmıştı; önden çıkan kılavuz yoldaşlar jandarma ateşi altında kalmıştı. İdare durumun farkına varıp ani bir baskın düzenlemek istedi. Her şey akıl almaz bir süratle ters yüz oluyordu.
Çatışma çıktı. İki ayrı bölüm olan siyasilerin kaldığı yerlerde yangınlar çıkmaya başladı. Bizim yeterli silah ve bombalarımız vardı; ülkedeki sağlaşma ölçeğinde zindan gardiyanlarından sempatizanlarımızın olduğunu burada belirtmemiz, o dönemi daha iyi algılama adına önemli bir referanstır.
Silahlarımızın saklanmasından sorumlu olan KSD’li yoldaş Talip Can’la yıllar sonra bir araya gelince, WC taşının düzgünce sökülüp malzemelerin hemen altındaki foseptik çukurunda gizlendiğimizi konuştuk; o günleri yad etmiş, ayrıntıları ortaya çıkarmıştık.
İsyanda şehitler verdik. Ortalık çok gergindi. Ziyaret yasakları, aileleri tedirgin ediyor, çocuklarının ölü ya da diri olduğu konusunda kaygılarını artırıyordu. Bu sürecin sonunda, 6. Kolordu Komutanlığının denetiminde olan cezaevlerinde ziyaret kararları da oradan çıkıyordu. Nitekim ziyaret kararı bir gün önceden ilan edilmişti; ailelerin gün geçtikçe cezaevi önünde yığılması ve tepki reflekslerinin artması, izin kararının verilmesine etken olmuştu.
Görüş izni haberiyle birlikte alternatif firar girişimine başladık. Çok kısıtlı zamanımız vardı. Yoldaşlardan görüşe gelmesini istediklerimiz oldu. Her örgüt çok kısıtlı sayıda firar listesi oluşturdu. Benimle birlikte firar edecek iki yoldaşı belirledim. Firar kararı ve firar etmesi gerekenlerin belirlenmesinde tek karar sahibi olarak, o günün koşullarında çıkması gereken iki yoldaşı belirledim. Biri Ahmet Yiğenler diğeri ise Adil Okay’dı.
Kaçış tamamen kendi çabamızla gerçekleşti. Çıkış anındı gardiyanların görmemezlikten gelmeleri ise, içerdeki etkinliğimiz ve dışarıdaki yoldaşların çevre çalışmasıyla ilgiliydi. Bu firarda, önümüzü kesecek bir gardiyan yoktu, bunun hesabını içerde ve dışarıda ağır bedelle öderdi.
Firar gece yarısından hemen önceki hazırlıklarla başladı. Ziyaret yerine geçişi sağlayan koğuşlarla görüş yerini birbirinden ayıran pencerenin demir parmaklığı kesildi. Yanılmıyorsam saat 23… sonrasıydı. Bu işlem başarıldıktan sonra, siyasi yöneticilerin önceden belirlediği firar edecekler bir araya geldik. Demir parmaklıklarını kestiğimiz pencereden görüş yerine girdik. Diğer siyasetten arkadaşlar da aynı kanaldan görüş yerine girmişti. Yanılmıyorsam sayımız 27 civarındaydı. Tarih 31 Temmuz 1980 (kaçış tarihinin tam günü, bu firarda yer alan diğer kişilerin anlatım ve belirlemeleriyle uyumludur; ancak bir iki gün geri de olabilir.)
Sabah görüş gecikmeli açıldı. İnsanca tedirginlikler geçirdik. Görüş açıldığı an görüşçüler tarafına bir hamlede aradaki kısa duvarı atlayıp karıştık. Beni almaya Gülay Kerimoğlu gelmişti (ona buradan acil şifa dileklerimi, sevgimi ve emekleriyle bu örgüte yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı iletiyorum). Sıradan bir masa arkasında duran gardiyan ve jandarma engelini de aşarak özgürlüğe kavuştuk.
Bir okulun bahçesi ya da küçük bir parkta Ahmet Çolak yoldaşa rastladık. O an tanıştık. Beni görmenin sevinciyle elindeki Longines saati çıkarıp hatıra olarak koluma taktı; hiç saat kullanmazdım, kırmadım aldım. Fotoğrafçıda, kaçış öncesi damat tıraşı olmuş halimle, kimlik için fotoğraf çektirdim.
Cemal Aydın yoldaşın evinde kaldım. Aydın Ailesi’ne, buradan bir kez daha yerine getirdikleri örgütsel görev ve bana karşı gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.
Firar sonrası, her bir yoldaş yerine hükmü az olan bir yoldaşı sayımda adımız okununca “buradayım” demek üzere görevlendirdim. Nitekim sayımda adımız okununca “buradayım” diyen yoldaşın, bizlere benzer bile olmaması dikkat çekmiş ve bizi bire bir tanıyan gardiyanların gözlemiyle de firar ettiğimiz anlaşılınca, cezaevinde yeni gerginlikler çıkmaya başlamıştı. Amacımız kaçışımızın gizlenmesiydi. Ne kadar gizlenebilirse o kadar gizlemekti. Zira Adana Cezaevi’nden kaçan tüm devrimciler idam dahil en ağır cezalarla yargılanmaktaydılar. Bundan sonrasını 18 Temmuz 2010’da Zafer yoldaşın oğlu Fırat’ın düğününde telefonla bulduğum Mustafa Söylemez hoca şöyle aktarıyor; “ firarınızdan sonra, çok ağır baskılar altında kaldık” diyor ve duygularını şahsıma özel olarak yazdığı şiirle dile getiriyordu.
Firar, basına yansımadı, çok sonraları tam istediğimiz gibi sıradan bir haber olarak çıktı. Firar edenlerin adları bile çıkmamıştı, sesiz sedasız geçirilmişti. Yerimize koyduğumuz arkadaşlar görevlerini başarıyla yerine getirmiş, çok önemli olan soluğu vermişti, güvenli bir ortamda yerleşme fırsatı tanımıştı.
Haber, gazetelere 5 Ağustos 1980 günü yansıdı. Milliyette “ ANARŞİ DÜN 16 CAN ALDI” Ana başlığı ve “ADANA CEZAEVİNDEN 22 SOLCUNUN KAÇTIĞI BELİRLENDİ” Alt başlığı altında verildi. Haberde “ Adana cezaevinden çok sayıda tutuklu ve hükümlünün kaçtığı yolundaki ihbarlar üzerine cezaevinde cuma günü başlatılan sayımlar dün tamamlanmış ve sol görüşlü 22 tutuklu ve hükümlünün kaçtığı belirlenmiştir. Sayım işleminin sağlıklı yapılamadığı belirtilen Adana Kapalı Cezaevi’nden çeşitli tarihlerde de 30’u aşkın mahkum kaçmıştı” ( Milliyet Arşivi, 5 Ağustos 1980 sayfa 1 ve devamı sayfa 10 http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1980/08/05 )
Firarım, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi öncesine denk geldi. Bu yurtdışına çıkış ve örgüte güvenli bir liman oluşturma, siyasi, askeri eğitim için kamplar kurma ve diğer devrimci örgütlerle açık olarak bir araya gelme fırsatı içinde hayati bir öneme sahipti.
Örgüt bu firardan sonra nefes alır almaz, emin şekilde yoldaşlar yerleştirilir yerleştirilmez merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 mayıs 1982) yaptık ve geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programını yeniden düzenleyip yayınladık, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk.
Suriye’de Filistin örgütlerinin Hammuriye kamplarında yer aldık. Suriye’de Türkiye’nin baskısı yada özgün işlerimizle ilgili tutumlarımızdan dolayı, defalarca tutuklandık. Hiçbir baskıya, iltimasa boyun eğmedik, tenezzül etmedik, bileklerimiz kelepçeli iken kendi doğrularımızı ülkemizin demokrasi mücadelesinde kararlı yürüyüşümüzden asla taviz vermeyeceğimizi açıkladık. Öcalan’ın bölgeden çıkışı ardından, ortaya çıkan diplomatik baskılar sonucu, 1 yıl hücre cezası çektim (1999 Ekim-2000 Kasım).
Dün gibi bu gün de örgütümün başında her türden cefaya karşı direnerek teslim aldığım emaneti korumak ve geliştirmek için hiçbir özveriden kaçmaksızın, demokrasi mücadelesinde yoldaşlarımla mücadeleme devam ediyorum.
ANTAKYA DEMOKRASİ PALTFORMU KÜRT HALKIYLA DAYANIŞMA YOLUNDA DÖRTYOLA DOĞRU…
ANTAKYA DEMOKRRASİ PLATFORMU Kürt halkının yanında olma kararlılığını bu günde gösterdi. BDP konvoyuna katılmak üzere Dörtyol’a yol aldı. Belen’de yolları kesildi, geri dönmeleri istendi. Ancak karalıca yola devem edileceği açıklandı. Yollar devletin kirli elleriyle kesilmişti, yollar bir halkın hak mücadelesini yok etmek için silahlarıyla kesilmişti. Bu mücadelenin kararlı insanları, geçmişten bu güne gelen iradelerin temsilcileri. Yolların tümü kesilse de Kürt halkını yalnız bırakmayacaklarını haykırdı. 29 Temmuz 2010DÖRTYOL’DA
STATÜKOCU GÜÇLER İŞ BAŞINDA!
Atak Dergisi/ Haber Merkezi
29 Temmuz 2010
Dörtyol’da Kürt halkına yönelik yapılan saldırıları incelemek ve halkın saldırılar karşısındaki direnişine destek sunmak amacıyla Antakya Demokrasi Platformu olarak 28 Temmuz 2010 tarihinde Dörtyol’a gitme kararı almıştık. Ancak Valiliğin aldığı karar uyarınca bu tarihte gidişimiz engellendiğinden ertesi güne ertelemek durumunda kaldık.
29 Temmuz 2010 tarihinde Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden Sosyalist Parti, Sosyalist Gelecek, Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD), Toplumsal Özgürlük Platformu, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Eğitim – Sen ve BDP temsilcileri bir heyet oluşturarak Antakya’dan Dörtyol’a hareket ettik.
Antakya – İskenderun arasında Belen’de 3 araçlık heyetimiz durduruldu ve geçişimize engel olunmak istendi. Bir süre yaşanan tartışma sonrasında İl Emniyet Müdürü’nün telefonla talimatı ile geçişimizin engellenmesi kaldırıldı ve yola devam ettik.
Dörtyol’un girişinde yoğun önlemler ve arama noktaları ile karşılaştık. Kontrollerden geçip Kürt halkının yaşadığı Mezbahane Mahallesine geçtik. Mahalle halkı kuşatılmış olduğu halde Diyarbakır’dan yola çıkan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve BDP Milletvekillerinin de olduğu konvoyu miting havasında bekliyordu. Saldırıya uğramış ve günlerdir küçücük bir mahallede kuşatılmış oldukları halde yoğun bir coşku, kararlılık ve kenetlenme izleniyordu. Mahalleye giderken bütün evlere, işyerlerine, direklere ve hatta ağaçlara abartılı bir şekilde dikilen Türk bayrakları ‘ulusal birliğin’ simgesi olmaktan daha çok bir tehdit aracı olması amaçlanmış gibiydi. Tanıklar ve gazetecilerden öğreniyoruz ki, bir gün öncesinde bayrak asmamış olan tüm işyerleri ve daha sonra evler saldırıya uğramışlar.
Yoksul Mezbahane mahallesinin orta yerinde kurulu olan platforma davet edildik. Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden BDP Antakya Merkez İlçe Başkanı Fatoş YENER, Sosyalist Parti Temsilcisi İzzettin KOLDAN, Sosyalist Gelecek Temsilcisi Berkat KAR, Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD) Başkanı Mehmet GÜZEL, TÖP Temsilcisi Tülay HATİMOĞULLARI ve Eğitim-Sen Şube Başkanı Servet KAVUKOĞLU birer konuşma yaptılar. Ayrıca EMEP MYK üyesi Halil İMREK ve ESP 2. Başkanı Ayşe …. birer konuşma yaptılar.
Konuşmalarda halkların birbirine düşürülmek istendiği, birbirine düşman edilmek istendiği, savaş ortamının ısrarla sürdürülmek istendiği ifade edilerek demokrat ve devrimci güçlerin buna izin vermeyeceği, Kürt halkının haklı mücadelesinin bu yolla engellenemeyeceği, saldırılara maruz kalan Kürt halkının yalnız olmadığı ifade edildi.
Diyarbakır’dan gelen Selahattin DEMİRTAŞ ve beraberindeki konvoy Erzin’de durdurularak Dörtyol’a geçişi engellendi. Bütün uğraşlara rağmen geçişine izin verilmeyen konvoy geri dönmek zorunda kaldı. Ancak BDP Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ telefon bağlantısı ile meydanda toplanmış olan kitleye bir konuşma yaptı.
Konvoyun İlçeye alınmamasını protesto eden bir grup, BDP’li yetkililerin engelleme çabalarına rağmen otobana çıkmak istemesi üzerine polisler biber gazı ile müdahale ettiler. Meydandaki bütün kitle gazdan etkilenirken bir kişi gazın etkisiyle dengesini yitirip köprüden düşmek suretiyle yaralandı.
STATÜKOCU GÜÇLER İŞ BAŞINDA!
Atak Dergisi/ Haber Merkezi
29 Temmuz 2010
Dörtyol’da Kürt halkına yönelik yapılan saldırıları incelemek ve halkın saldırılar karşısındaki direnişine destek sunmak amacıyla Antakya Demokrasi Platformu olarak 28 Temmuz 2010 tarihinde Dörtyol’a gitme kararı almıştık. Ancak Valiliğin aldığı karar uyarınca bu tarihte gidişimiz engellendiğinden ertesi güne ertelemek durumunda kaldık.
29 Temmuz 2010 tarihinde Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden Sosyalist Parti, Sosyalist Gelecek, Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD), Toplumsal Özgürlük Platformu, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Eğitim – Sen ve BDP temsilcileri bir heyet oluşturarak Antakya’dan Dörtyol’a hareket ettik.
Antakya – İskenderun arasında Belen’de 3 araçlık heyetimiz durduruldu ve geçişimize engel olunmak istendi. Bir süre yaşanan tartışma sonrasında İl Emniyet Müdürü’nün telefonla talimatı ile geçişimizin engellenmesi kaldırıldı ve yola devam ettik.
Dörtyol’un girişinde yoğun önlemler ve arama noktaları ile karşılaştık. Kontrollerden geçip Kürt halkının yaşadığı Mezbahane Mahallesine geçtik. Mahalle halkı kuşatılmış olduğu halde Diyarbakır’dan yola çıkan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve BDP Milletvekillerinin de olduğu konvoyu miting havasında bekliyordu. Saldırıya uğramış ve günlerdir küçücük bir mahallede kuşatılmış oldukları halde yoğun bir coşku, kararlılık ve kenetlenme izleniyordu. Mahalleye giderken bütün evlere, işyerlerine, direklere ve hatta ağaçlara abartılı bir şekilde dikilen Türk bayrakları ‘ulusal birliğin’ simgesi olmaktan daha çok bir tehdit aracı olması amaçlanmış gibiydi. Tanıklar ve gazetecilerden öğreniyoruz ki, bir gün öncesinde bayrak asmamış olan tüm işyerleri ve daha sonra evler saldırıya uğramışlar.
Yoksul Mezbahane mahallesinin orta yerinde kurulu olan platforma davet edildik. Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden BDP Antakya Merkez İlçe Başkanı Fatoş YENER, Sosyalist Parti Temsilcisi İzzettin KOLDAN, Sosyalist Gelecek Temsilcisi Berkat KAR, Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD) Başkanı Mehmet GÜZEL, TÖP Temsilcisi Tülay HATİMOĞULLARI ve Eğitim-Sen Şube Başkanı Servet KAVUKOĞLU birer konuşma yaptılar. Ayrıca EMEP MYK üyesi Halil İMREK ve ESP 2. Başkanı Ayşe …. birer konuşma yaptılar.
Konuşmalarda halkların birbirine düşürülmek istendiği, birbirine düşman edilmek istendiği, savaş ortamının ısrarla sürdürülmek istendiği ifade edilerek demokrat ve devrimci güçlerin buna izin vermeyeceği, Kürt halkının haklı mücadelesinin bu yolla engellenemeyeceği, saldırılara maruz kalan Kürt halkının yalnız olmadığı ifade edildi.
Diyarbakır’dan gelen Selahattin DEMİRTAŞ ve beraberindeki konvoy Erzin’de durdurularak Dörtyol’a geçişi engellendi. Bütün uğraşlara rağmen geçişine izin verilmeyen konvoy geri dönmek zorunda kaldı. Ancak BDP Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ telefon bağlantısı ile meydanda toplanmış olan kitleye bir konuşma yaptı.
Konvoyun İlçeye alınmamasını protesto eden bir grup, BDP’li yetkililerin engelleme çabalarına rağmen otobana çıkmak istemesi üzerine polisler biber gazı ile müdahale ettiler. Meydandaki bütün kitle gazdan etkilenirken bir kişi gazın etkisiyle dengesini yitirip köprüden düşmek suretiyle yaralandı.
DEVLET KİRLİ ELİNİ ÇEK…
Mihrac Ural
29 Temmuz 2010
Bir kıyım senaryosu Kürtlerin başı üzerine demoklesin kılıcı gibi sallanıyor.
Devlet özel harp dairesi0 eliyle, ülkede “kabul edilebilir bir iç savaş” hazırlığı yapıyor. İnsan katletmenin “kabul edilebilir” sınırları üzerinde mühendislik yapmak gibi canice amaçlarla kardeşi kardeşe kırdırmak için çabalar veriliyor. Bu senaryolar on yıllardır bölgemizde “Yaratıcı Anarşi “ adı altında pazarlanıp duran, ABD başkanı oğul Bush’un yardımcısı Dick Cheney’nin cehennem senaryolarıdır.
Bu senaryolar yorulmak istenen, kırılmak istenen, dizginlenmek istenen ülke ve halkların birbirine “kabul edilebilir ölçüde” kırdırılmasını hedef alır. Yani sür git bir ölümün ucunda yaşama teorisidir. Çatışan her iki taraf kan kaybeder, kendileri de bu boşluğu istedikleri gibi hüküm ederler.
Bu senaryo, Irak’ta tarihi bir devleti yok etti; ülkeyi altından kalkılmaz yıkımlara götürdü. Bunun zemini, kendi halkı dahil ülkesindeki farklılıkların hiçbir demokratik hakkını tanımayan Saddam diktatörlüğüydü.
Aynı senaryolar, Lübnan’da da denendi. Lübnan Başbakanı Refik El Hariri katledildi. Lübnan iç savaşın eşiğine geldi. Komşu ülkeler suçlandı, onlar karıştırılmak istendi, kardeş kardeşe vuruşturuldu. Tarihte ilk kez bir siyasi şahsiyetin öldürülmesiyle ilgili BM Güvenlik Konseyi Uluslararası Cinayet Mahkemesi kurularak, ülkeyi içte sürekli bir gerginlik içinde tutmak ve komşularıyla şaibeli hale getirmek amaçlandı.
Bölgemizde bu tür oyunlar bin bir türü on yıllardır sahnelenmektedir. Yarım asırdır bölgemizde emperyalist güçlerin önemli bir kuklası olarak kullanılan ülkemiz, dünyanın yeni güçler dengesinde, kendi iç sorunlarını demokratik yollarla çözme yönünde bir adım atmasını engellemek için her türden hain girişimlerle yüz yüze bırakılmak istenmektedir. İktidarların geleneğin statülerine esir olmuş siyasal algılarıyla birleşen dışa bağımlı yönelimleri, bu demokratikleşmenin önünde en önemli engel olarak durmaktadır. Böylece, demokratik dönüşüm kanalları tıkanmakta ve kirli bir savaş acımasızca kışkırtılmaktadır. Bu savaşı devlet dış desteklerle kendi vatandaşına karşı bir ölüm kapanı olarak dayatmış, sınır dışı operasyonlara gitmiştir; sınır ötesi iflaslar birbiri peşi sıra dizilince bu kez “kabul edilebilir” bir iç savaş deneyi yapma arzusu kabarmıştır. Bu komplocu algı, Özel Harp Dairesi organizasyonu olarak, “Yaratıcı Anarşi” teziyle kesişme halinde uygulamaya sokulmaktadır.
Kürt halkı tüm halklar gibi, en doğal haklarını, kendi kolektif kimliğinin doğal ifadesi olan haklarını, demokratik anayasa, kurum ve kuruluşlarla güvenceye almak istiyor. Bu isteğine karşı dayatılan yıkıcı savaş, dengesiz güç kullanımı ise ülkemizi "Yaratıcı Anarşi" gibi risklerin kucağına atmaktadır. Ülke bu yolla öylesine gerilmiş hale getirilmektedir ki, en küçük bir olay siyasi bir boyut ve bunun ötesinde Kürt-Türk çatışmasına doğru bir iç savaş boyutu kazanmaktadır. Bölgemizde onlarca kez denenmiş oyun ülkemizde de başarıyla uygulanma riski taşımaktadır. Bütün mesele iç sorunlarımızı demokratik yollarla çözme cesareti göstermemekten kaynaklanmaktadır.
Var olan gerçeğin inkarı ve haklarının gaspı bu bataklığın tek nedenidir. Irak bu bataklıkta boğuldu; Lübnan bu bataklığı, farklılıkları arasında adil bir denge kurarak, adil bir siyasal paylaşım ve farklılıkların ilga edilemezliği üzerinde ilkesel bir sözleşmeyi üreterek kuruttu. Her iki örnekte bölge tarihimizin deneyleri arasında tüm çıplaklığıyla durmaktadır ülkemiz hangisini seçerse o sunuca katlanacaktır.
Ülkemizin yakın geçmişinde yaşanmış olan 6-7 Eylül 1955 olayları da ders alınması gereken bir veridir. Azınlıkların tasfiyesini “kabul edilebilir” bir linç hareketiyle organize eden Özel Harp Dairesi, bundan sonuç da almıştır. Avrupa’nın en önemli başkentlerinden biri olan İstanbul’da tüm insanlığın gözleri önünde azınlıklara yapılan tecavüz ve sonuçları, hala hatıralarımızda derin izlere sahiptir. Bu olayların birinci dereceden sorumlusu ve organizatörü de devletin ta kendisidir.
Özel Harpçi emekli Or.General Sabri Yirmibeşoğlu "6-7 eylül olayları Özel Harbin mükemmel bir organizasyonuydu" diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.
Aynı mantık, aynı akıl bu gün Hatay Dörtyol olaylarında, en yetkili bakan tarafından akıl almaz bir cinnetle dile getirildi. “Ne gerekiyorsa yapın, Amanosları temizleyin”.
Bölge valileri, emniyet müdürleri ve komutanları önünde, İçişleri Bakanı olarak resmi bir ağızdan böylesi bir söylemin dalga dalga yayılacak tek bir etkisi vardır; o da önünüze geleni katledin. İçişleri Bakanının bu narası, insanlık hakkında işlenen savaş suçu olarak bir yere yazılmıştır. Bu günden sonrası tüm katliamların işareti de bu cümleler olacaktır. Hangi hukuk, hangi adalet ya da yargı kararına dayanarak kim böylesi bir şeyi söyleyebilir? Bu yargısız infazın açık ifadesidir. Derin devletin tarih boyunca işlediği 20 000’e yakın faili meçhule açıkça yeni işaretler vermektir. Bu aynı zamanda, sokakların şaşkın tepkilerini kardeşi kardeşe kırdırmak için kullanmak üzere provokatörlük yapmak demektir.
Gerçekte de İnegöl ve Dörtyol olayları böylesi provokatif açıklamaların sonucu gündeme gelmiş, bu açıklamayla da iç savaş tamtamları çalınmıştır. Ülkemizin temel sorunlarını bu yöntemlerle örtmek isteyenler, gerçekte ülkemizi kardeş kavgasına sürüklemekte olan komploları örtmek istemektedirler. Ölen güvenlikçilerin cenazesinde, sokak reflekslerinin yarattığı heyecanlarla yüksek siyaset yaptığını sanan aptalların bu ülkeye daha çok zarar vereceklerini tahmin etmek zor değildir.
İnegöl ve Dörtyol’da önceden organize edildiği açık olan Kürt mahallelerinin yakılıp yıkılma girişimleri, BDP binasının kundaklanması, Kürt yerleşim alanlarının kuşatılarak ölüm bekleyişinin dayatılması, kirli amaçların ön hazırlığından ibarettir. Başarabilirlerse etnik savaşları belli sınırlar içinde serbest olacaktır. Devlet kirli eliyle bu işi organize ediyor. Bakan da bunun çığırtkanlığını yapıyor.
Bu akıl bir Osmanlı aklıdır. Bu akıl Cumhuriyet’teki Osmanlı’nın dirilişidir. Yaratıcı anarşinin bataklığı bu akılla besleniyor, farklılıkları “katli vacip” diyen bu akıl ülkeyi kaosa sürüklüyor. Daha çok acılarla birlikte yaşanmış 1000 yıllık kardeşliğe karşı, tek boyutlu milliyetçiğin bölücü kışkırtıcılığını korumak için pervasız bir iç kıyım hazırlığı yapılmaktadır.
Bu bataklığın yeniden üretilmesinde dikkat çeken bir başka gerçek, Hatay’ın özel konumu ve bu konum üzerinde yaratılmak istenen korku ve dehşet senaryolarıdır.
Kürtlere ders verilirken Araplar da unutulmamaktadır. Hatay’ın tarihsel haksız ilhakı ve yerli halkının kimlik haklarına ilişkin gelişen talebinin önü kesilmek isteniyor. Kürtlerin başına gelen sizin de başınıza gelir diye aba altından sopa gösteriliyor.
İç işleri Bakanının “gereğini yapın, Amanosları temizleyin” söylemi, bu bağlamda farklılıkların kendilerini ifade etmesine olanak tanımayın demektir; Kürtler gibi silaha sarılmadan önlerini kesin bitirin demektir. Oysa bu toprakların yerli halkının ne bir bölücülük ne de bir silahlı mücadele çaba ve hazırlık iddiası vardır. İstedikleri tek şey; kolektif kimliklerinin en doğal talebi olan “resmi okullarda ana dille eğitim hakkı”dır.
Bu satırların yazarı, ülkemizde ve bölgemizde örülmek istenen tehlikelere onlarca makalesiyle, sorunların içinde yaşayarak dikkat çekmiştir. Kürt halkının özgürlük talebinin gerçekte ülkemizin bir şansı, demokratik yürüyüşünün güvencesi olduğunu belirtmiş ve diğer tüm farklılıkların buna destek olması gerektiğini dile getirmiştir. Her bir toplumsal doku, kendi özgün ve özgür örgütlenmesiyle ortak ülkemizde demokrasinin ikamesi için çalışmalıdır, tespitini yapmıştır. Bunun için milliyetçiliğin her türünü mücadele edilmesi gereken bir veba diye belirlemiştir. Bu sözlerimi tekrar la belirtiyorum.
Kürt halkının başına örülmek istenen tehlikelere ve bunun sahte solcu uzantısı olan Özel Harp Dairesi kuklalarına dikkat çekiyorum. Yaratıcı anarşi hepimizin başı üzerinde bir kılıç gibi sallanıyor; bu oyunu bozmak için onurlu insanlarımızı Kürt halkına kurulan bu kıyım senaryolarına karşı gelmeye çağırıyorum.
29 Temmuz 2010
Bir kıyım senaryosu Kürtlerin başı üzerine demoklesin kılıcı gibi sallanıyor.
Devlet özel harp dairesi0 eliyle, ülkede “kabul edilebilir bir iç savaş” hazırlığı yapıyor. İnsan katletmenin “kabul edilebilir” sınırları üzerinde mühendislik yapmak gibi canice amaçlarla kardeşi kardeşe kırdırmak için çabalar veriliyor. Bu senaryolar on yıllardır bölgemizde “Yaratıcı Anarşi “ adı altında pazarlanıp duran, ABD başkanı oğul Bush’un yardımcısı Dick Cheney’nin cehennem senaryolarıdır.
Bu senaryolar yorulmak istenen, kırılmak istenen, dizginlenmek istenen ülke ve halkların birbirine “kabul edilebilir ölçüde” kırdırılmasını hedef alır. Yani sür git bir ölümün ucunda yaşama teorisidir. Çatışan her iki taraf kan kaybeder, kendileri de bu boşluğu istedikleri gibi hüküm ederler.
Bu senaryo, Irak’ta tarihi bir devleti yok etti; ülkeyi altından kalkılmaz yıkımlara götürdü. Bunun zemini, kendi halkı dahil ülkesindeki farklılıkların hiçbir demokratik hakkını tanımayan Saddam diktatörlüğüydü.
Aynı senaryolar, Lübnan’da da denendi. Lübnan Başbakanı Refik El Hariri katledildi. Lübnan iç savaşın eşiğine geldi. Komşu ülkeler suçlandı, onlar karıştırılmak istendi, kardeş kardeşe vuruşturuldu. Tarihte ilk kez bir siyasi şahsiyetin öldürülmesiyle ilgili BM Güvenlik Konseyi Uluslararası Cinayet Mahkemesi kurularak, ülkeyi içte sürekli bir gerginlik içinde tutmak ve komşularıyla şaibeli hale getirmek amaçlandı.
Bölgemizde bu tür oyunlar bin bir türü on yıllardır sahnelenmektedir. Yarım asırdır bölgemizde emperyalist güçlerin önemli bir kuklası olarak kullanılan ülkemiz, dünyanın yeni güçler dengesinde, kendi iç sorunlarını demokratik yollarla çözme yönünde bir adım atmasını engellemek için her türden hain girişimlerle yüz yüze bırakılmak istenmektedir. İktidarların geleneğin statülerine esir olmuş siyasal algılarıyla birleşen dışa bağımlı yönelimleri, bu demokratikleşmenin önünde en önemli engel olarak durmaktadır. Böylece, demokratik dönüşüm kanalları tıkanmakta ve kirli bir savaş acımasızca kışkırtılmaktadır. Bu savaşı devlet dış desteklerle kendi vatandaşına karşı bir ölüm kapanı olarak dayatmış, sınır dışı operasyonlara gitmiştir; sınır ötesi iflaslar birbiri peşi sıra dizilince bu kez “kabul edilebilir” bir iç savaş deneyi yapma arzusu kabarmıştır. Bu komplocu algı, Özel Harp Dairesi organizasyonu olarak, “Yaratıcı Anarşi” teziyle kesişme halinde uygulamaya sokulmaktadır.
Kürt halkı tüm halklar gibi, en doğal haklarını, kendi kolektif kimliğinin doğal ifadesi olan haklarını, demokratik anayasa, kurum ve kuruluşlarla güvenceye almak istiyor. Bu isteğine karşı dayatılan yıkıcı savaş, dengesiz güç kullanımı ise ülkemizi "Yaratıcı Anarşi" gibi risklerin kucağına atmaktadır. Ülke bu yolla öylesine gerilmiş hale getirilmektedir ki, en küçük bir olay siyasi bir boyut ve bunun ötesinde Kürt-Türk çatışmasına doğru bir iç savaş boyutu kazanmaktadır. Bölgemizde onlarca kez denenmiş oyun ülkemizde de başarıyla uygulanma riski taşımaktadır. Bütün mesele iç sorunlarımızı demokratik yollarla çözme cesareti göstermemekten kaynaklanmaktadır.
Var olan gerçeğin inkarı ve haklarının gaspı bu bataklığın tek nedenidir. Irak bu bataklıkta boğuldu; Lübnan bu bataklığı, farklılıkları arasında adil bir denge kurarak, adil bir siyasal paylaşım ve farklılıkların ilga edilemezliği üzerinde ilkesel bir sözleşmeyi üreterek kuruttu. Her iki örnekte bölge tarihimizin deneyleri arasında tüm çıplaklığıyla durmaktadır ülkemiz hangisini seçerse o sunuca katlanacaktır.
Ülkemizin yakın geçmişinde yaşanmış olan 6-7 Eylül 1955 olayları da ders alınması gereken bir veridir. Azınlıkların tasfiyesini “kabul edilebilir” bir linç hareketiyle organize eden Özel Harp Dairesi, bundan sonuç da almıştır. Avrupa’nın en önemli başkentlerinden biri olan İstanbul’da tüm insanlığın gözleri önünde azınlıklara yapılan tecavüz ve sonuçları, hala hatıralarımızda derin izlere sahiptir. Bu olayların birinci dereceden sorumlusu ve organizatörü de devletin ta kendisidir.
Özel Harpçi emekli Or.General Sabri Yirmibeşoğlu "6-7 eylül olayları Özel Harbin mükemmel bir organizasyonuydu" diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.
Aynı mantık, aynı akıl bu gün Hatay Dörtyol olaylarında, en yetkili bakan tarafından akıl almaz bir cinnetle dile getirildi. “Ne gerekiyorsa yapın, Amanosları temizleyin”.
Bölge valileri, emniyet müdürleri ve komutanları önünde, İçişleri Bakanı olarak resmi bir ağızdan böylesi bir söylemin dalga dalga yayılacak tek bir etkisi vardır; o da önünüze geleni katledin. İçişleri Bakanının bu narası, insanlık hakkında işlenen savaş suçu olarak bir yere yazılmıştır. Bu günden sonrası tüm katliamların işareti de bu cümleler olacaktır. Hangi hukuk, hangi adalet ya da yargı kararına dayanarak kim böylesi bir şeyi söyleyebilir? Bu yargısız infazın açık ifadesidir. Derin devletin tarih boyunca işlediği 20 000’e yakın faili meçhule açıkça yeni işaretler vermektir. Bu aynı zamanda, sokakların şaşkın tepkilerini kardeşi kardeşe kırdırmak için kullanmak üzere provokatörlük yapmak demektir.
Gerçekte de İnegöl ve Dörtyol olayları böylesi provokatif açıklamaların sonucu gündeme gelmiş, bu açıklamayla da iç savaş tamtamları çalınmıştır. Ülkemizin temel sorunlarını bu yöntemlerle örtmek isteyenler, gerçekte ülkemizi kardeş kavgasına sürüklemekte olan komploları örtmek istemektedirler. Ölen güvenlikçilerin cenazesinde, sokak reflekslerinin yarattığı heyecanlarla yüksek siyaset yaptığını sanan aptalların bu ülkeye daha çok zarar vereceklerini tahmin etmek zor değildir.
İnegöl ve Dörtyol’da önceden organize edildiği açık olan Kürt mahallelerinin yakılıp yıkılma girişimleri, BDP binasının kundaklanması, Kürt yerleşim alanlarının kuşatılarak ölüm bekleyişinin dayatılması, kirli amaçların ön hazırlığından ibarettir. Başarabilirlerse etnik savaşları belli sınırlar içinde serbest olacaktır. Devlet kirli eliyle bu işi organize ediyor. Bakan da bunun çığırtkanlığını yapıyor.
Bu akıl bir Osmanlı aklıdır. Bu akıl Cumhuriyet’teki Osmanlı’nın dirilişidir. Yaratıcı anarşinin bataklığı bu akılla besleniyor, farklılıkları “katli vacip” diyen bu akıl ülkeyi kaosa sürüklüyor. Daha çok acılarla birlikte yaşanmış 1000 yıllık kardeşliğe karşı, tek boyutlu milliyetçiğin bölücü kışkırtıcılığını korumak için pervasız bir iç kıyım hazırlığı yapılmaktadır.
Bu bataklığın yeniden üretilmesinde dikkat çeken bir başka gerçek, Hatay’ın özel konumu ve bu konum üzerinde yaratılmak istenen korku ve dehşet senaryolarıdır.
Kürtlere ders verilirken Araplar da unutulmamaktadır. Hatay’ın tarihsel haksız ilhakı ve yerli halkının kimlik haklarına ilişkin gelişen talebinin önü kesilmek isteniyor. Kürtlerin başına gelen sizin de başınıza gelir diye aba altından sopa gösteriliyor.
İç işleri Bakanının “gereğini yapın, Amanosları temizleyin” söylemi, bu bağlamda farklılıkların kendilerini ifade etmesine olanak tanımayın demektir; Kürtler gibi silaha sarılmadan önlerini kesin bitirin demektir. Oysa bu toprakların yerli halkının ne bir bölücülük ne de bir silahlı mücadele çaba ve hazırlık iddiası vardır. İstedikleri tek şey; kolektif kimliklerinin en doğal talebi olan “resmi okullarda ana dille eğitim hakkı”dır.
Bu satırların yazarı, ülkemizde ve bölgemizde örülmek istenen tehlikelere onlarca makalesiyle, sorunların içinde yaşayarak dikkat çekmiştir. Kürt halkının özgürlük talebinin gerçekte ülkemizin bir şansı, demokratik yürüyüşünün güvencesi olduğunu belirtmiş ve diğer tüm farklılıkların buna destek olması gerektiğini dile getirmiştir. Her bir toplumsal doku, kendi özgün ve özgür örgütlenmesiyle ortak ülkemizde demokrasinin ikamesi için çalışmalıdır, tespitini yapmıştır. Bunun için milliyetçiliğin her türünü mücadele edilmesi gereken bir veba diye belirlemiştir. Bu sözlerimi tekrar la belirtiyorum.
Kürt halkının başına örülmek istenen tehlikelere ve bunun sahte solcu uzantısı olan Özel Harp Dairesi kuklalarına dikkat çekiyorum. Yaratıcı anarşi hepimizin başı üzerinde bir kılıç gibi sallanıyor; bu oyunu bozmak için onurlu insanlarımızı Kürt halkına kurulan bu kıyım senaryolarına karşı gelmeye çağırıyorum.
28 Temmuz 2010 Çarşamba
BOYKOT
Mihrac Ural
27 Temmuz 2010
135 yıllık arayış bu kez de sonuçsuz. Farklılıklarının gerçekliğini inkar eden, onu karanlık örtüler altına sokmak isteyen bir ülke, ortak bir anayasal kimlik oluşturamaz.
1876 Kanuni Esasi’den, II. 12 Eylül anayasa önerisine kadar, başarılamamış anayasal girişimleri aynı hatanın kurbanıdır.
Ortak ülke gerçekliğimizi tanımlayan, çözülmüş sorunlarımızın hukuki ifadesi olan, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşamasını garantileyen, farklılıklarımızın kimlik, inanç ve kültürel haklarını kurum, kuruluş ve yasalarıyla güvence altına alan bir anayasa olmaksızın bu alandaki kimlik bunalımımız sonuçlanamaz.
Siyasi güç dengelerine boyun eğmeyen, demokratik hak ve özgürlükleri koruyan, arkasında duran halkın gücüyle değişikliklere maruz bırakılmayan, delinmeyen, deldirilmeyen bir anayasa bu coğrafyanın gerçekçi taleplerinin anayasasıdır. Bunu, devlet statülerine esir olmuş hiçbir ulusalcı – tek milliyetçi, din istismarcısı siyasal eğilim sağlayamaz.
Onay aldığı an, tarihi geçmiş olacak bir anayasa istemiyorsak, temel sorunlarımızı aşmış farklılıklarımızı merkezine oturtmuş bir anayasa oluşturmakla yükümlüyüz. Bu referandum eskiyi yeniden üretmekle meşguldür. Halklarımızın çıkarını temsil eden bir yanı yoktur.
Anayasa referandumu bir seçim oylamasına düşmüştür. Siyasi partiler arasında güç dengesinin yeniden belirlenmesi amacı taşımıştır. Bu referandumda EVET ile HAYIR arasında fark kalmamıştır. Sistem kendini her iki tercihte de yeniden üretme çabasındadır.
Referandum halkın demokratik anayasa talebine ilişkin bir oylama olmaktan çıkıp siyasi iktidar kavgasına alet olduğu yerde, demokrasi biçimsel de olsa sona ermiş olur.
Bu referandum da halka ve taleplerine, farklılıklarımıza ve özgürlüklerine ait hiçbir amaç kalmamıştır.
Ortaya konan anayasa taslağı ise, askeri darbe anayasalarının tek milliyetçi kurguların ruhunu bütünüyle taşımaktadır. Bu ise, ülke gerçekliği üzerine karanlık bir örtüdür, kimlik bunalımlarımızı, toplumsal kaoslarımızı derinleştiren böylesi anayasa önermeleri, demokrasi ve özgürlük arayışlarımıza cevap değildir.
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişiklikler demokratik bir anayasa yaratamaz. Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağ,ı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Onaylandığı gün, değiştirilmesi istenecek bir anayasa, çözümsüzlükleriyle, çıkışsız statüleriyle on yıllardır değiştirmek için mücadele ettiğimiz sistemi yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle tavrımız, bu sistemin kendini yeniden üretmesine olanak tanımama tavrıdır, boykottur.
***
135 yıldır demokratik bir anayasa yapamadınız. Ülkemizi tanımlayacak, temel sorunlarımızın çözümüne hukuki bir ifade olacak anayasa yapmayı asla istemediniz. Anayasalar arası balans ayarlarıyla oluşan her anayasanız, hukuk dışı, gerçek dışı ve dayatma yasaların metni olmaktan öteye geçemedi. Bunun için her değişikliğin ardından yeni değişikliklere ihtiyaç duydunuz.
Kanuni Esasi’den 1921 Teşkilatı Esasi’ye, 24 Anayasası’ndan 61 ve 82 Anayasasına hiçbir anayasanız toplumun çözülmüş sorunları üzerinde yükselmedi. Dönüşüm gerçekliğini amaçlamadınız; çözülen sorunların hukuki ifadesi olabilecek bir anayasayı hiçbir zaman ortaya koyamadınız. Tüm anayasalarınız bir askeri zorlama ya da darbe anayasasıdır. Tek boyutlu bir diktatörlük anayasasıdır. Padişahınızdan darbecinize kadar, horlamadığınız reaya ve vatandaş kalmadı, bu sizin hukuksuzluğunuzdu. Siz uygar değildiniz, Osmanlı aklının talan ve gasp siyasetinin modern giyimli barbarlarısınız. Aklınız o karanlık dönemin aklıdır, size ait olmayan kültür birikimleri üzerinde oturup, kılıç hakkı diye tüketerek yaptığınız şey, sizi demokratik bir anayasanın gerektirdiği kültür düzeyine yükseltemedi.
Ben yaptım olur dediniz, ben bozdum yürür dediniz; bu güne geldiniz.
Her anayasa girişiminiz, diğerini koltuk değneği olarak taşıdı. İki anayasanız arasında onlarca kez değişiklik yaparak kurduğunuz dengeler, ağızlara çalınan bir parmak balın ötesine geçmedi. Hukuk algılarınız, Osmanlı’nın cumhuriyetteki tecellisi olduğu için, anayasalarınız ülke gerçekliğini değil; üzerine atılan karanlık örtüleri temsil etti durdu.
Egemen güçler arası dengelerin lehine yapılan düzenlemelere anayasa dediniz. Oysa her biri teknik açıdan olduğu kadar, gerçeklikle örtüşme açısından hukuksuzluktu. 12 Eylül 1982 faşist askeri darbeyle dayattığınız anayasa ise geçmiş üzerine tuz biber eken, toplumun her boyutta kimyasını bozan bir aptal cüreti olarak gündeme geldi.
Onaylandığı günün ertesinde değişikliğe mahkum anayasalarınız yırtık hukuk bohçanızı yamalamaya yetmiyor. Anayasalarınız öylesine zeminsiz ki, kendini koruyacak bir etkinliğe bile sahip değil. Yeryüzünde anayasa ahlak ve bilgisine defalarca tecavüz ederek yaptığınız değişiklikler, kurduğunuz anayasaların ne mal anayasa olduğunu göstermeye yeterlidir. 1876 Kanuni Esasi’den 82 Anayasası’na kadar, tüm anayasalarınız delik deşik olmuştur; ancak gerçekleri temsil edememiştir.
Oysa, gerçek bir demokratik anayasayla oynamanın gereği de imkanı da olamaz. Gerçek bir toplum sözleşmesi, ülkemizi tüm yönleriyle tanımlayan ve çözülen sorunlarının hukuki ifadesi olan bir anayasaya dokunma cüretini kimse gösteremez; halkın arkasında durduğu bir anayasaya, hepimizi kucaklayan bir güvenlik hukuku ve sınırı olarak kendini koruyacak güce de sahip olur. Kendinizin koyduğu ve kendinizin bozduğu hukuk dışı yasalarınıza anayasa demek abesle iştigaldir.
Sorunlarıyla bunalmış, kaoslara düşmüş, kimliğini yitirmiş bir ülkede gergin dengeler üzerinde yürüyorsunuz. Halkın reflekslerini çiğniyor, hak ve taleplerine karşı her türden savaş aracıyla saldırıyorsunuz; sınır ötesi operasyonlar yapıyor, kimlik hakların inkar ediyorsunuz. Uluslararası anlaşmalarla korunmuş azınlık haklarını bile ret ediyorsunuz. Teknolojinin en gelişmişine, askeri amaçlarla vatandaşlarınızı katletmek için akıl almaz mali bütçeler ayırıyor, dış güçlerden desteğin her türüne kölece tavizler veriyorsunuz. Dış güçlerin taşeronluğunu resmi ilanlarla yaparak kendi halkınızın, vatandaşınızın üzerine ölüm saçıyorsunuz.
Vergileriyle devletin tüm kurumlarını besleyen vatandaşa kurşunla, bombayla, kovuşturma ve sürgünlerle cevap veriyorsunuz. Anayasalara müdahaleleriniz, yaptığınız değişiklikler ülkemizin kaoslarını çözmüyor, kaybedilmiş kimliklerini bulmaya yetmiyor. Bu gün yaptığınız değişiklikler ise geleneksel korku ve kaygıların sınırını aşmıyor; hep yapar gibi davranıyorsunuz. Size sonuna kadar tolerans tanınıyor; ama siz yine bildiğinizi dayatıyorsunuz.
Tüm iktidarlar, halkın ve demokrasi güçlerinin “bekleyip görelim” adı altında hak etmediğiniz zaman kredisini kullanıyorsunuz. Ancak siyasal erke oturduğunuz an, devletin kurulu statülerine boyun eğerek bu fırsatları daha da olumsuz dayatmaların hizmetine koşuyorsunuz.
Dar parti ve mahalle çıkarı için üretilen siyasetleriniz, yılların biriktirdiği haklı talepleri ve bu taleplere ait öfkeleri bir kez daha boşa akıtarak heder ediyor. Bitip tükenmez yalan okyanuslarınızda halkı onlarca kez boğdunuz. Din ve imanı kullandınız, demokratik söylemleri laçka ettiniz, farklı siyasi simgeleri bir araya topladınız, “tapulu oylar” üzerinde hoyratça tasarrufta bulundunuz; ancak demokrasi için gerekli olan en önemli adımı, milliyetçiliği aşamadınız.
Kaygı ve korkuların esiri olan Osmanlı aklının cumhuriyetteki tecellisi oldunuz. Talan ve gaspla sür git Batı’ya yönelen akınlarınızın durduğu yer Viyana kapıları oldu (1683). Gerilediniz, her savaşta yenildiniz; çünkü haksızdınız ve başkalarının emekleriyle oluşturduğu anavatanların değerlerini talan etmiştiniz. Kaybettiğiniz topraklar sizin değildi, onların arkasından ağladınız ve imkan olsa yeniden işgal ve ilhak edebileceğinizi ifade ettiniz. Bunu başaramayacağınızı biliyordunuz, bunun için iç fetihlere yöneldiniz. Hakim olduğunuz coğrafyayı bu nedenle sürekli bir savaş alanı haline getirmiş oldunuz. Kürt dediniz, Alevi dediniz, Türkmen dediniz doğrayıp durdunuz. Bunu hala sürdürüyorsunuz.
Farklılıklarımızı zenginlik olarak algılama yerine ötekileştirme çabalarına yöneldiniz. Dünya değişti, aklınızı değiştiremediniz. Irkçılık, milliyetçilik, inanç ayrımcılığı gibi çağ dışı kalmış söylemlerden oluşan kağıttan şatolar kurdunuz, el attığınız her alanda bu sahte görüntüleri gerçek diye dayattınız. Kardeşi kardeşe kırdırdınız, faili meçhullerle tasfiyeler yaptınız, göç ettirdiniz, soyup soğana çevirdiniz. Laik, anti-laik farklılıklarınızı bile bir kenara attınız, özgürlük ve demokrasi için mücadele eden güçlere karşı tek milliyetçi cephe olarak çıktınız. Gerçek bölücü olduğunuzu her çabanızla kanıtladınız. Bu iç dünyanızı referanduma giden anayasa taslağınızda da akıl almaz tarzda işlediniz; demokrasi gelecekse de tek millet için gelecektir, dediniz.
Her yeni anayasa oluşturma sürecinde, sorunların çözümü üzerinden bir anayasa üretmek yerine sorunları artıran aynı hataların tekrarını yaptınız. Balans ayarları ise bu yanlışların katmerleşmesine yol açtı. Demokratik açılım söylemlerinin katledildiği yer de tastamam burası oldu.
Demokratik açılımın başlamadan bitmesi, savaşın bir kez daha tırmanarak ölüm haberleri arasında barışın katledilmesi alışıldık bir hal aldı. Savaş ve her türden güvenlik önleminin başarısızlığına biçilen kefareti barışa ödetmek için; barış diyen sanatçılara, aydınlara, yazarlara akıl almaz cezalar dayattınız. Mahkemelerde süründürerek düşünme ve konuşma özgürlüklerini gasp ettiniz.
Durmadan tersinden işleyen bir akılla dev bir ülkenin sorunlarını çözmenin mümkün olmayacağını anlamayanlar, baş edemedikleri bir savaşın taraflarına önce silah bırakın deme komikliğine düşüyorlar. Tanımama ısrarında oldukları Kürt ulusal varlığı ve özgürlüğünü askeri zorla susturmak için tüm olanaklarını seferber ederken, ortaya koydukları milliyetçi anayasalarına EVET ya da HAYIR oyu talep ediyorlar. İktidarıyla, muhalefeti sistemin bekası, gerçekliğin örtülmesi adına girdikleri bu ikilem asla gerçek demokratik bir öneri etrafında tercih anlamına gelmiyor. EVET ya da HAYIR demek, sonuçta aynı sistemi yeniden üretmek anlamına geliyor.
Şimdiki iddianız çok büyük, boyunuzu da çok aşıyor. Sivil anayasa yaptık, buna EVET deyin diye ısrar ediyorsunuz. Dününüzle bu gününüz din istismarıyla geçmiş, kırılma noktasında milliyetçi çehrenizi, Milli Görüş adı altında toplumun farklılıklarına din çimentosuyla kararak dayatmışsınız. Demokrasiyi tanrı adına isteme gibi ekstrem çıkışlarınızı örtseniz de farklılıklarımızı içselleştirecek bir genişliğinizin olmaması, yaptığınız her şeyin yarım yamalak olmasına ve sonra iflasla sonuçlanmasını yol açıyor.
“Sivil” diye halkın önüne sürdüğünüz anayasaya dönün bakın, bu coğrafyada yaşayan hangi etnik ya da hangi inanç farklılıklarını açık ve net olarak dile getirip onun haklarını güvence altına alıyor. Bunu gösteremezsiniz. Anayasanız milliyetçidir, demokratik değildir…
Bu satırların yazarı, en küçük bir demokratik açılım için destek çağrıları yapmaktan çekinmemiştir. Bunu, arkasında durduğu doğruların bir parçası saymıştır. Ama demokratik açılımın sonuna kadar genişliğiyle, derinliğiyle ikamesini istemiştir. Tarihi derslerden biliyordu ki hiç bir din istismarcısı, hiçbir milliyetçisi demokrasiyi sonuna kadar götüremez. Siz de götüremediniz, iflas ettiniz. Tarihin mantığı böyle tecelli edecekti, aldatılmayı halk kendi tecrübesiyle görecekti, demokrasi mücadelesinde eğitim de budur.
Bu anayasada ilkel ırkçı-milliyetçi tek boyutlu dayatmalarınız olmasa, askeri anayasaya karşı sivil anayasaya EVET demek ehveni şer gibi olabilirdi. Ancak yasaların geriye işlemeyeceği üzerinden 12 Eylül darbecilerini aklıyorsunuz. Bir kuşağa amansızca savaş açan, katleden darbeci generallerle hesaplaşmanın kapılarını kapatıyorsunuz. Size dokunanı yok etmek için tüm gücünüzü ortaya koyarken, başkalarını yok edenleri görmezden geliyorsunuz. Tarihle yüzleşme olanaklarını ortadan kaldırarak, bu topraklarda “yapılanın yanında kar kalacağını” anayasal güvencelerle sağlıyorsunuz.
Bütün bunlara karşın referanduma giden anayasa önermenizi, ilk maddesinden son maddesine kadar bizlerin değil, sizlerin anayasası olarak, milliyetçilik üzerine yükselmiş statüleriyle dayatıyorsunuz EVET dememizi istiyorsunuz. Bu ise Anadolu mozaiğinin gerçekliğine indirilen bir hançerdir, ısrarcı bir inkarcılıktır.
Bu madalyonun diğer yüzünde, ulusalcılar, ilkel milliyetçiler, ırkçılar ve sistemin onayına teferruatın sönük ışığın ardından yuvarlananlar bulunmaktadır. Bunlar da HAYIR dememizi istiyor.
HAYIR çağrısı yapanların alternatifleri yok. Var olan alternatifleri ise ülkeyi iç savaşa sürükleyecek bir tutuculuktan ibarettir; bunların önermeleri yüz yıldır denenmektedir, İttihatçı aklın cumhuriyetteki devamı olan bu güçlerin halkımıza ve ülkemize sunacağı bir demokratik anayasal yenilik yoktur. 135 yıldır deniyorlar, ortaya çıkardıkları sonuçlar; savaş, komşularımızla düşmanlık, işgal, küçük sorunlara esir olmaktan ibarettir. Demokrasi için mangalda kül bırakmayanlarla, darbelerin milis güçleri omuz omuza vermiş HAYIR çağrısı yapmaktadır; bunların hayır çağrısı, gerçekte bu ülkede farklılıklarımıza yaşam alanına HAYIR demekten başka bir anlama sahip değildir.
Her iki taraf anayasa taslağının meclis oylamalarında yaptıkları siyasi manevraları unutmuş gibiler. Toplum için hayati önem taşıyan maddeleri tartışmak yerine, ikinci dereceden maddeler üzerinde durmayı yeterli gördüler. Toplumsal barışımızın ikamesi ve kirli savaşın sona ermesi için gerekli düzenlemeler yapmak yerine, sorundan başka bir şey üretmeyen devlet statülerini korumak için çırpınıp durdular.
Bu ikili aynı madalyonun farklı yüzleridir. Devletçidir, daha da ötesi her birinin kendine ait bir derin devleti vardır ve halka karşı bununla savaşmaktadır. Farklılıklarına rağmen birleştikleri yer, tek millet algısıdır.
Bu noktada tartışma bile kabul etmezler; anayasanın birçok temel maddesinde ısrarla ve özenle vurgulanmış tek millet yaklaşımına hiçbir tarafın ses çıkarmaması bunu göstermeye yeterlidir. 1876 Kanun-i Esasi’nde Osmanlı olmak dayatması ne ise 21, 24, 61 ve 82 Anayasalarında tek milliyetçi dayatma odur. 135 yıllık anayasa serüveninde bu ülkenin makus kaderi bu tek millet dayatmasının kurbanı edilmiştir. Bu ısrar kaldıkça bu coğrafya ne beklenen barışına ne de hakların adil şekilde dağılımına kavuşabilir.
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişiklikler demokratik bir anayasa yaratamaz. Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla, darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Böylesi bir anayasa ortak ülkemiz gerçekliğiyle uyumlu olamaz. Tersine gerici sisteme güç taşımaya devam eder. Buna EVET demek ya da HAYIR demek, sistemi onaylamak onun içinde bir alanda durmak demektir. Sistemin kendini yeniden üretmesine katkı sunmak demektir.
Bu yüzden, onay aldığı saat ömrünü tükenen ve yeni bir anayasa için mücadeleye start vermekten kurtulamayacak milliyetçi anayasa referandumunda ne EVET ne de HAYIR halkın çıkarlarına ait bir tercih olmayacaktır.
Önceki anayasalardan taşıdığı kimi farklılıklara rağmen bu anayasa önerisinin ruhu askeri darbe anayasalarının ruhudur; tekçidir, farklılıkları inkar etmektedir. Önerdiği her madde bu tek milliyetçi dayatmayı Anadolu’nun uygarlıklar yurdu, farklılıklar yurdu özelliğini karartmaya yöneliktir; 1000 yıllık karanlığın kesintisiz devamı olan bir anayasa önerisi olmaktan çıkmamıştır.
Bugün halkın önüne sürdüğünüz anayasa taslağı, bu karanlığın tüm boyutunu taşımaktadır.
Sınırlı da olsa, 12 Eylül faşist askeri darbe rejiminin anayasası olmaktan çıkma ve sivilleşme çabasına karşın; bu anayasanın temel özelliği tek ulusçu, tek dillidir. Farklılıklarıyla zengin bir coğrafyaya dayatılmak istenen tek boyutlu anayasa bu toprakların toplumlarına uygun değildir, sorunu çözmenin değil, sorunun kendisidir. Bu tür önermelerin zamanı geçmiştir, iflas etmiştir, bu iflası onaylamak ya da ret ederek eskinin devamına razı olmak arısında bir fark yoktur. Bu nedenle referandumda tavrımız boykot olacaktır.
Bu ülke birimizin değil hepimizin ise anayasanın da bizleri tanımlaması ve kolektif kimliğimizin haklarını güvenceye alması gerek. Hepimizi tek renge boyamakla fakirleştiren, Anadolu uygarlıklarını güç uygarlığına, savaşa, silaha esir eden tek boyutlu bir anayasa bu coğrafyada yaşayan herkese karşı ilan edilmiş bir savaş demektir. Onaylandığı an zamanı geçmiş olmak tastamam budur.
Referandum, EVET- HAYIR ikilemi içinde bir kapan haline getirilmiştir; ne yana dönülse bu tarihi handikabın içine düşülecektir, sistem kendini bu denklemlerle üretirken statülerini de devam ettirmiş olacaktır. Buna müsaade edilmemelidir.
Anayasalar, toplum sözleşmesi olarak varılan ve çözülen sorunları hukuki olarak ifade eder, demokratik yolları stabilize eder. Bu referanduma giderken ne barış ne de demokrasi kazanılmamıştır, toplumun temel sorunlarında bir değişim olmamıştır, her şeyin eskisi gibi sürdüğü bir ortamda kimi iyileştirmelerle bütünsel bir sonuç alınamaz. Yeni ve adil bir anayasal sistem için yapılması gereken bütünsel değişimdir. Bu anayasa önerisi eskiyi koltuk değneği olarak taşımaya devam ediyor. Bu ise yenilenme değildir, bir aldatmacadır.
Bu aldatmacaya ortak olmamak gerek.
Tavrımız boykottur.
Halkımızı boykota çağırıyoruz.
27 Temmuz 2010
135 yıllık arayış bu kez de sonuçsuz. Farklılıklarının gerçekliğini inkar eden, onu karanlık örtüler altına sokmak isteyen bir ülke, ortak bir anayasal kimlik oluşturamaz.
1876 Kanuni Esasi’den, II. 12 Eylül anayasa önerisine kadar, başarılamamış anayasal girişimleri aynı hatanın kurbanıdır.
Ortak ülke gerçekliğimizi tanımlayan, çözülmüş sorunlarımızın hukuki ifadesi olan, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşamasını garantileyen, farklılıklarımızın kimlik, inanç ve kültürel haklarını kurum, kuruluş ve yasalarıyla güvence altına alan bir anayasa olmaksızın bu alandaki kimlik bunalımımız sonuçlanamaz.
Siyasi güç dengelerine boyun eğmeyen, demokratik hak ve özgürlükleri koruyan, arkasında duran halkın gücüyle değişikliklere maruz bırakılmayan, delinmeyen, deldirilmeyen bir anayasa bu coğrafyanın gerçekçi taleplerinin anayasasıdır. Bunu, devlet statülerine esir olmuş hiçbir ulusalcı – tek milliyetçi, din istismarcısı siyasal eğilim sağlayamaz.
Onay aldığı an, tarihi geçmiş olacak bir anayasa istemiyorsak, temel sorunlarımızı aşmış farklılıklarımızı merkezine oturtmuş bir anayasa oluşturmakla yükümlüyüz. Bu referandum eskiyi yeniden üretmekle meşguldür. Halklarımızın çıkarını temsil eden bir yanı yoktur.
Anayasa referandumu bir seçim oylamasına düşmüştür. Siyasi partiler arasında güç dengesinin yeniden belirlenmesi amacı taşımıştır. Bu referandumda EVET ile HAYIR arasında fark kalmamıştır. Sistem kendini her iki tercihte de yeniden üretme çabasındadır.
Referandum halkın demokratik anayasa talebine ilişkin bir oylama olmaktan çıkıp siyasi iktidar kavgasına alet olduğu yerde, demokrasi biçimsel de olsa sona ermiş olur.
Bu referandum da halka ve taleplerine, farklılıklarımıza ve özgürlüklerine ait hiçbir amaç kalmamıştır.
Ortaya konan anayasa taslağı ise, askeri darbe anayasalarının tek milliyetçi kurguların ruhunu bütünüyle taşımaktadır. Bu ise, ülke gerçekliği üzerine karanlık bir örtüdür, kimlik bunalımlarımızı, toplumsal kaoslarımızı derinleştiren böylesi anayasa önermeleri, demokrasi ve özgürlük arayışlarımıza cevap değildir.
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişiklikler demokratik bir anayasa yaratamaz. Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağ,ı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Onaylandığı gün, değiştirilmesi istenecek bir anayasa, çözümsüzlükleriyle, çıkışsız statüleriyle on yıllardır değiştirmek için mücadele ettiğimiz sistemi yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle tavrımız, bu sistemin kendini yeniden üretmesine olanak tanımama tavrıdır, boykottur.
***
135 yıldır demokratik bir anayasa yapamadınız. Ülkemizi tanımlayacak, temel sorunlarımızın çözümüne hukuki bir ifade olacak anayasa yapmayı asla istemediniz. Anayasalar arası balans ayarlarıyla oluşan her anayasanız, hukuk dışı, gerçek dışı ve dayatma yasaların metni olmaktan öteye geçemedi. Bunun için her değişikliğin ardından yeni değişikliklere ihtiyaç duydunuz.
Kanuni Esasi’den 1921 Teşkilatı Esasi’ye, 24 Anayasası’ndan 61 ve 82 Anayasasına hiçbir anayasanız toplumun çözülmüş sorunları üzerinde yükselmedi. Dönüşüm gerçekliğini amaçlamadınız; çözülen sorunların hukuki ifadesi olabilecek bir anayasayı hiçbir zaman ortaya koyamadınız. Tüm anayasalarınız bir askeri zorlama ya da darbe anayasasıdır. Tek boyutlu bir diktatörlük anayasasıdır. Padişahınızdan darbecinize kadar, horlamadığınız reaya ve vatandaş kalmadı, bu sizin hukuksuzluğunuzdu. Siz uygar değildiniz, Osmanlı aklının talan ve gasp siyasetinin modern giyimli barbarlarısınız. Aklınız o karanlık dönemin aklıdır, size ait olmayan kültür birikimleri üzerinde oturup, kılıç hakkı diye tüketerek yaptığınız şey, sizi demokratik bir anayasanın gerektirdiği kültür düzeyine yükseltemedi.
Ben yaptım olur dediniz, ben bozdum yürür dediniz; bu güne geldiniz.
Her anayasa girişiminiz, diğerini koltuk değneği olarak taşıdı. İki anayasanız arasında onlarca kez değişiklik yaparak kurduğunuz dengeler, ağızlara çalınan bir parmak balın ötesine geçmedi. Hukuk algılarınız, Osmanlı’nın cumhuriyetteki tecellisi olduğu için, anayasalarınız ülke gerçekliğini değil; üzerine atılan karanlık örtüleri temsil etti durdu.
Egemen güçler arası dengelerin lehine yapılan düzenlemelere anayasa dediniz. Oysa her biri teknik açıdan olduğu kadar, gerçeklikle örtüşme açısından hukuksuzluktu. 12 Eylül 1982 faşist askeri darbeyle dayattığınız anayasa ise geçmiş üzerine tuz biber eken, toplumun her boyutta kimyasını bozan bir aptal cüreti olarak gündeme geldi.
Onaylandığı günün ertesinde değişikliğe mahkum anayasalarınız yırtık hukuk bohçanızı yamalamaya yetmiyor. Anayasalarınız öylesine zeminsiz ki, kendini koruyacak bir etkinliğe bile sahip değil. Yeryüzünde anayasa ahlak ve bilgisine defalarca tecavüz ederek yaptığınız değişiklikler, kurduğunuz anayasaların ne mal anayasa olduğunu göstermeye yeterlidir. 1876 Kanuni Esasi’den 82 Anayasası’na kadar, tüm anayasalarınız delik deşik olmuştur; ancak gerçekleri temsil edememiştir.
Oysa, gerçek bir demokratik anayasayla oynamanın gereği de imkanı da olamaz. Gerçek bir toplum sözleşmesi, ülkemizi tüm yönleriyle tanımlayan ve çözülen sorunlarının hukuki ifadesi olan bir anayasaya dokunma cüretini kimse gösteremez; halkın arkasında durduğu bir anayasaya, hepimizi kucaklayan bir güvenlik hukuku ve sınırı olarak kendini koruyacak güce de sahip olur. Kendinizin koyduğu ve kendinizin bozduğu hukuk dışı yasalarınıza anayasa demek abesle iştigaldir.
Sorunlarıyla bunalmış, kaoslara düşmüş, kimliğini yitirmiş bir ülkede gergin dengeler üzerinde yürüyorsunuz. Halkın reflekslerini çiğniyor, hak ve taleplerine karşı her türden savaş aracıyla saldırıyorsunuz; sınır ötesi operasyonlar yapıyor, kimlik hakların inkar ediyorsunuz. Uluslararası anlaşmalarla korunmuş azınlık haklarını bile ret ediyorsunuz. Teknolojinin en gelişmişine, askeri amaçlarla vatandaşlarınızı katletmek için akıl almaz mali bütçeler ayırıyor, dış güçlerden desteğin her türüne kölece tavizler veriyorsunuz. Dış güçlerin taşeronluğunu resmi ilanlarla yaparak kendi halkınızın, vatandaşınızın üzerine ölüm saçıyorsunuz.
Vergileriyle devletin tüm kurumlarını besleyen vatandaşa kurşunla, bombayla, kovuşturma ve sürgünlerle cevap veriyorsunuz. Anayasalara müdahaleleriniz, yaptığınız değişiklikler ülkemizin kaoslarını çözmüyor, kaybedilmiş kimliklerini bulmaya yetmiyor. Bu gün yaptığınız değişiklikler ise geleneksel korku ve kaygıların sınırını aşmıyor; hep yapar gibi davranıyorsunuz. Size sonuna kadar tolerans tanınıyor; ama siz yine bildiğinizi dayatıyorsunuz.
Tüm iktidarlar, halkın ve demokrasi güçlerinin “bekleyip görelim” adı altında hak etmediğiniz zaman kredisini kullanıyorsunuz. Ancak siyasal erke oturduğunuz an, devletin kurulu statülerine boyun eğerek bu fırsatları daha da olumsuz dayatmaların hizmetine koşuyorsunuz.
Dar parti ve mahalle çıkarı için üretilen siyasetleriniz, yılların biriktirdiği haklı talepleri ve bu taleplere ait öfkeleri bir kez daha boşa akıtarak heder ediyor. Bitip tükenmez yalan okyanuslarınızda halkı onlarca kez boğdunuz. Din ve imanı kullandınız, demokratik söylemleri laçka ettiniz, farklı siyasi simgeleri bir araya topladınız, “tapulu oylar” üzerinde hoyratça tasarrufta bulundunuz; ancak demokrasi için gerekli olan en önemli adımı, milliyetçiliği aşamadınız.
Kaygı ve korkuların esiri olan Osmanlı aklının cumhuriyetteki tecellisi oldunuz. Talan ve gaspla sür git Batı’ya yönelen akınlarınızın durduğu yer Viyana kapıları oldu (1683). Gerilediniz, her savaşta yenildiniz; çünkü haksızdınız ve başkalarının emekleriyle oluşturduğu anavatanların değerlerini talan etmiştiniz. Kaybettiğiniz topraklar sizin değildi, onların arkasından ağladınız ve imkan olsa yeniden işgal ve ilhak edebileceğinizi ifade ettiniz. Bunu başaramayacağınızı biliyordunuz, bunun için iç fetihlere yöneldiniz. Hakim olduğunuz coğrafyayı bu nedenle sürekli bir savaş alanı haline getirmiş oldunuz. Kürt dediniz, Alevi dediniz, Türkmen dediniz doğrayıp durdunuz. Bunu hala sürdürüyorsunuz.
Farklılıklarımızı zenginlik olarak algılama yerine ötekileştirme çabalarına yöneldiniz. Dünya değişti, aklınızı değiştiremediniz. Irkçılık, milliyetçilik, inanç ayrımcılığı gibi çağ dışı kalmış söylemlerden oluşan kağıttan şatolar kurdunuz, el attığınız her alanda bu sahte görüntüleri gerçek diye dayattınız. Kardeşi kardeşe kırdırdınız, faili meçhullerle tasfiyeler yaptınız, göç ettirdiniz, soyup soğana çevirdiniz. Laik, anti-laik farklılıklarınızı bile bir kenara attınız, özgürlük ve demokrasi için mücadele eden güçlere karşı tek milliyetçi cephe olarak çıktınız. Gerçek bölücü olduğunuzu her çabanızla kanıtladınız. Bu iç dünyanızı referanduma giden anayasa taslağınızda da akıl almaz tarzda işlediniz; demokrasi gelecekse de tek millet için gelecektir, dediniz.
Her yeni anayasa oluşturma sürecinde, sorunların çözümü üzerinden bir anayasa üretmek yerine sorunları artıran aynı hataların tekrarını yaptınız. Balans ayarları ise bu yanlışların katmerleşmesine yol açtı. Demokratik açılım söylemlerinin katledildiği yer de tastamam burası oldu.
Demokratik açılımın başlamadan bitmesi, savaşın bir kez daha tırmanarak ölüm haberleri arasında barışın katledilmesi alışıldık bir hal aldı. Savaş ve her türden güvenlik önleminin başarısızlığına biçilen kefareti barışa ödetmek için; barış diyen sanatçılara, aydınlara, yazarlara akıl almaz cezalar dayattınız. Mahkemelerde süründürerek düşünme ve konuşma özgürlüklerini gasp ettiniz.
Durmadan tersinden işleyen bir akılla dev bir ülkenin sorunlarını çözmenin mümkün olmayacağını anlamayanlar, baş edemedikleri bir savaşın taraflarına önce silah bırakın deme komikliğine düşüyorlar. Tanımama ısrarında oldukları Kürt ulusal varlığı ve özgürlüğünü askeri zorla susturmak için tüm olanaklarını seferber ederken, ortaya koydukları milliyetçi anayasalarına EVET ya da HAYIR oyu talep ediyorlar. İktidarıyla, muhalefeti sistemin bekası, gerçekliğin örtülmesi adına girdikleri bu ikilem asla gerçek demokratik bir öneri etrafında tercih anlamına gelmiyor. EVET ya da HAYIR demek, sonuçta aynı sistemi yeniden üretmek anlamına geliyor.
Şimdiki iddianız çok büyük, boyunuzu da çok aşıyor. Sivil anayasa yaptık, buna EVET deyin diye ısrar ediyorsunuz. Dününüzle bu gününüz din istismarıyla geçmiş, kırılma noktasında milliyetçi çehrenizi, Milli Görüş adı altında toplumun farklılıklarına din çimentosuyla kararak dayatmışsınız. Demokrasiyi tanrı adına isteme gibi ekstrem çıkışlarınızı örtseniz de farklılıklarımızı içselleştirecek bir genişliğinizin olmaması, yaptığınız her şeyin yarım yamalak olmasına ve sonra iflasla sonuçlanmasını yol açıyor.
“Sivil” diye halkın önüne sürdüğünüz anayasaya dönün bakın, bu coğrafyada yaşayan hangi etnik ya da hangi inanç farklılıklarını açık ve net olarak dile getirip onun haklarını güvence altına alıyor. Bunu gösteremezsiniz. Anayasanız milliyetçidir, demokratik değildir…
Bu satırların yazarı, en küçük bir demokratik açılım için destek çağrıları yapmaktan çekinmemiştir. Bunu, arkasında durduğu doğruların bir parçası saymıştır. Ama demokratik açılımın sonuna kadar genişliğiyle, derinliğiyle ikamesini istemiştir. Tarihi derslerden biliyordu ki hiç bir din istismarcısı, hiçbir milliyetçisi demokrasiyi sonuna kadar götüremez. Siz de götüremediniz, iflas ettiniz. Tarihin mantığı böyle tecelli edecekti, aldatılmayı halk kendi tecrübesiyle görecekti, demokrasi mücadelesinde eğitim de budur.
Bu anayasada ilkel ırkçı-milliyetçi tek boyutlu dayatmalarınız olmasa, askeri anayasaya karşı sivil anayasaya EVET demek ehveni şer gibi olabilirdi. Ancak yasaların geriye işlemeyeceği üzerinden 12 Eylül darbecilerini aklıyorsunuz. Bir kuşağa amansızca savaş açan, katleden darbeci generallerle hesaplaşmanın kapılarını kapatıyorsunuz. Size dokunanı yok etmek için tüm gücünüzü ortaya koyarken, başkalarını yok edenleri görmezden geliyorsunuz. Tarihle yüzleşme olanaklarını ortadan kaldırarak, bu topraklarda “yapılanın yanında kar kalacağını” anayasal güvencelerle sağlıyorsunuz.
Bütün bunlara karşın referanduma giden anayasa önermenizi, ilk maddesinden son maddesine kadar bizlerin değil, sizlerin anayasası olarak, milliyetçilik üzerine yükselmiş statüleriyle dayatıyorsunuz EVET dememizi istiyorsunuz. Bu ise Anadolu mozaiğinin gerçekliğine indirilen bir hançerdir, ısrarcı bir inkarcılıktır.
Bu madalyonun diğer yüzünde, ulusalcılar, ilkel milliyetçiler, ırkçılar ve sistemin onayına teferruatın sönük ışığın ardından yuvarlananlar bulunmaktadır. Bunlar da HAYIR dememizi istiyor.
HAYIR çağrısı yapanların alternatifleri yok. Var olan alternatifleri ise ülkeyi iç savaşa sürükleyecek bir tutuculuktan ibarettir; bunların önermeleri yüz yıldır denenmektedir, İttihatçı aklın cumhuriyetteki devamı olan bu güçlerin halkımıza ve ülkemize sunacağı bir demokratik anayasal yenilik yoktur. 135 yıldır deniyorlar, ortaya çıkardıkları sonuçlar; savaş, komşularımızla düşmanlık, işgal, küçük sorunlara esir olmaktan ibarettir. Demokrasi için mangalda kül bırakmayanlarla, darbelerin milis güçleri omuz omuza vermiş HAYIR çağrısı yapmaktadır; bunların hayır çağrısı, gerçekte bu ülkede farklılıklarımıza yaşam alanına HAYIR demekten başka bir anlama sahip değildir.
Her iki taraf anayasa taslağının meclis oylamalarında yaptıkları siyasi manevraları unutmuş gibiler. Toplum için hayati önem taşıyan maddeleri tartışmak yerine, ikinci dereceden maddeler üzerinde durmayı yeterli gördüler. Toplumsal barışımızın ikamesi ve kirli savaşın sona ermesi için gerekli düzenlemeler yapmak yerine, sorundan başka bir şey üretmeyen devlet statülerini korumak için çırpınıp durdular.
Bu ikili aynı madalyonun farklı yüzleridir. Devletçidir, daha da ötesi her birinin kendine ait bir derin devleti vardır ve halka karşı bununla savaşmaktadır. Farklılıklarına rağmen birleştikleri yer, tek millet algısıdır.
Bu noktada tartışma bile kabul etmezler; anayasanın birçok temel maddesinde ısrarla ve özenle vurgulanmış tek millet yaklaşımına hiçbir tarafın ses çıkarmaması bunu göstermeye yeterlidir. 1876 Kanun-i Esasi’nde Osmanlı olmak dayatması ne ise 21, 24, 61 ve 82 Anayasalarında tek milliyetçi dayatma odur. 135 yıllık anayasa serüveninde bu ülkenin makus kaderi bu tek millet dayatmasının kurbanı edilmiştir. Bu ısrar kaldıkça bu coğrafya ne beklenen barışına ne de hakların adil şekilde dağılımına kavuşabilir.
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişiklikler demokratik bir anayasa yaratamaz. Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla, darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Böylesi bir anayasa ortak ülkemiz gerçekliğiyle uyumlu olamaz. Tersine gerici sisteme güç taşımaya devam eder. Buna EVET demek ya da HAYIR demek, sistemi onaylamak onun içinde bir alanda durmak demektir. Sistemin kendini yeniden üretmesine katkı sunmak demektir.
Bu yüzden, onay aldığı saat ömrünü tükenen ve yeni bir anayasa için mücadeleye start vermekten kurtulamayacak milliyetçi anayasa referandumunda ne EVET ne de HAYIR halkın çıkarlarına ait bir tercih olmayacaktır.
Önceki anayasalardan taşıdığı kimi farklılıklara rağmen bu anayasa önerisinin ruhu askeri darbe anayasalarının ruhudur; tekçidir, farklılıkları inkar etmektedir. Önerdiği her madde bu tek milliyetçi dayatmayı Anadolu’nun uygarlıklar yurdu, farklılıklar yurdu özelliğini karartmaya yöneliktir; 1000 yıllık karanlığın kesintisiz devamı olan bir anayasa önerisi olmaktan çıkmamıştır.
Bugün halkın önüne sürdüğünüz anayasa taslağı, bu karanlığın tüm boyutunu taşımaktadır.
Sınırlı da olsa, 12 Eylül faşist askeri darbe rejiminin anayasası olmaktan çıkma ve sivilleşme çabasına karşın; bu anayasanın temel özelliği tek ulusçu, tek dillidir. Farklılıklarıyla zengin bir coğrafyaya dayatılmak istenen tek boyutlu anayasa bu toprakların toplumlarına uygun değildir, sorunu çözmenin değil, sorunun kendisidir. Bu tür önermelerin zamanı geçmiştir, iflas etmiştir, bu iflası onaylamak ya da ret ederek eskinin devamına razı olmak arısında bir fark yoktur. Bu nedenle referandumda tavrımız boykot olacaktır.
Bu ülke birimizin değil hepimizin ise anayasanın da bizleri tanımlaması ve kolektif kimliğimizin haklarını güvenceye alması gerek. Hepimizi tek renge boyamakla fakirleştiren, Anadolu uygarlıklarını güç uygarlığına, savaşa, silaha esir eden tek boyutlu bir anayasa bu coğrafyada yaşayan herkese karşı ilan edilmiş bir savaş demektir. Onaylandığı an zamanı geçmiş olmak tastamam budur.
Referandum, EVET- HAYIR ikilemi içinde bir kapan haline getirilmiştir; ne yana dönülse bu tarihi handikabın içine düşülecektir, sistem kendini bu denklemlerle üretirken statülerini de devam ettirmiş olacaktır. Buna müsaade edilmemelidir.
Anayasalar, toplum sözleşmesi olarak varılan ve çözülen sorunları hukuki olarak ifade eder, demokratik yolları stabilize eder. Bu referanduma giderken ne barış ne de demokrasi kazanılmamıştır, toplumun temel sorunlarında bir değişim olmamıştır, her şeyin eskisi gibi sürdüğü bir ortamda kimi iyileştirmelerle bütünsel bir sonuç alınamaz. Yeni ve adil bir anayasal sistem için yapılması gereken bütünsel değişimdir. Bu anayasa önerisi eskiyi koltuk değneği olarak taşımaya devam ediyor. Bu ise yenilenme değildir, bir aldatmacadır.
Bu aldatmacaya ortak olmamak gerek.
Tavrımız boykottur.
Halkımızı boykota çağırıyoruz.
24 Temmuz 2010 Cumartesi
KEMAL TÜRKLER İKİNCİ DEFA NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ
Mustafa köse
24 Temmuz 2010
Evrende olan hiçbir şey kaybolmuyor. Yaşanan her şey bir kenarda duruyor. İnsanlığa katkı sağlayacağı bir anda ortaya çıkıyor. Kötülüklerin sorgulanmasında rol oynuyor. Kemal Türkler cinayeti işte böyle bir şeydir.
Kemal Türkler birileri için ölümü hak etmişti. Hem de birkaç defa ölmeliydi. Öldürülmesine karar verenler böyle düşünüyordu. Nitekim de böyle oldu. Kurşunla öldürülürken katiller zaman aşımıyla kurtuldular.
Ülkemizde İster faili belli olsun ister faili belli olmasın cinayetler toplumsal yapımızı bozmuştur. Gerilim ve çatışma ortamı kardeşi kardeşe düşürmüştür. Bunları sorgulama zamanı gelmiştir. Tıpkı evrende kaybolmayan ve bir kenarda durup sırasını bekleyen olaylar gibi. Bundan dolayıdır Kemal Türkler neden öldürüldü ve öldürenler neden hüküm giymedi açığa çıkarılmalıdır. Derinde gizlenmiş sebepler açığa çıkarılmalıdır.
Bu arada Kemal Türkler ile ilgili çok şey anlatılabilir. Kemal Türkler ile ilgili anlatılacak iyi şeyler az gelir biliyorum. Tarih Kemal Türkler tarihe mal olmuştur. Orada her zaman iyi bir şekilde kalacak. Sırası gelmişken ve benimde içinde bulunduğum bir anıyı yazmak istiyorum. Yazacaklarım Kemal Türklerin bir yönünü açıklamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Kemal Türkler DİSK genel başkanıyken ben de sendika il başkanıydım. Milliyetçi Cephelere (MC) karşı DİSK Ulusal Demokratik Cephe (UDC) önermişti. Ulusal Demokratik Cepheyi anlatmak, kamuoyunu ikna etmeyi Kemal Türkler üstlenmişti. Bunun için bölge bölge il il dolaşıyordu. Adana bölgesindeki toplantıya gelince gerilim artmıştı. Kemal Türklerin öldürüleceği haberleri geliyordu. Emniyetin bize ilettiği istihbarat (ne kadar doğru ve ne amaçla bildirildiği kuşkulu) ‘’Kemal Türkler havaalanından gelirken o zamanın halkın kurtuluşu (HK) tarafından vurularak öldürülecekti’’.Bu açıdan emniyet teşkilatının koruması yanında sendika olarak bizde koruma tedbiri almıştık. Başında bulunduğum bir koruma ekibi oluşturuldu. Bu ekip iri yarı işçilerden oluşuyordu. Öldürülecek korkusuyla Kemal Türkleri çevreleyip duruyorduk. Kemal Türkler bir yerde koruma tedbirine öyle kızdı ki, ne yapacağımızı şaşırdık. Bizi azarlayıp durdu. Ancak onu dinlemiyorduk. Araya rahmetlik Sıtkı Coşkun girerek bizleri ikna etti. Türkler Kesinlikle koruma istemiyordu. Ve hiçbir şeyden korkmuyordu. Güvenlik tedbiri alanları etrafında çömelmek şartıyla ancak onu ikna ettik. Orada gördüm ki, Kemal Türkler sadece akıllı bir sendika lideri değil aynı zamanda çok cesur bir insandı. Kemal Türkler Adana da öldürülmedi ama kıssa zaman sonra evinin önünde öldürüldü. Belliydi ki öldürülme kararı çoktan verilmişti. Bu cesur ve yiğit sendika liderine yakışacak şekilde cenaze töreni yapıldı. Yaklaşık 500 bin kişi arkasında yürüdü.
Kemal Türkleri kimler ve neden öldürttüğü bu günümüzü de ilgilendirmektedir. Onun neden öldürüldüğünün gizli bir yanı kalmadı. Darbe arzuları her şeyi açıklıyor. Gerisi öldürülmesi gereken başkalarında olduğu gibi artık figüran işiydi. Nitekim böyle oldu. Ancak Caniler teşhis edilmelerine rağmen hüküm giymediler. 30 yıl korunabilen tetikçiler her halde çok özeldi.
Buraya kadar yazdıklarım trajik bir olayın tanıklığıdır. Zaman aşımına uğramış bir cinayet dosyasından yola çıkarak rejimin sorgulanması gereğidir. Ünlü veya sıradan insanlarımız uluorta ve rahatça bu güne kadar nasıl öldürülebildikleridir. Cinayetler neden önlenmedi. Şimdi anlıyoruz ki cinayetler bir stratejiymiş. İnsanlar öldürülsün, çatışmalar artsın gerilim ve korku hakim olsun sonra kurtarıcılık rolüne ihtiyaç olsun. Kemal Türkler bunun için öldürülmüştü. Bununla beraber DİSK korksun, dağılsın istenmişti.
İkinci bir şey yargı sistemimizle ilgilidir. Özellikle bu günlerde çokça tartıştığımız yargıya müdahale konusudur. Anayasada yapılan değişiklikle Yargının eli kolu bağlanacağı savı. AKP’nin yargıyı ele geçireceği uydurması. Biraz düşünüp incelersek Yargı bu güne kadar iyi mi çalışmıştır? Önemli kararlarda vicdanları rahatlatmış mıdır? Yargılama süreleri normal mıdır? 30-40 yıl bir dava sürer mi? Bir mahkemenin suç saydığı bir fiili bir başka mahkeme farklı düşünebilir mi? Bunların hepsi normal mi? Yani yargı sistemimiz ideal bir yapı da mı? Her şey çok iyiydi de onu ısrarla korumaya çalışıyoruz. Başta değişikliğe hayır diyen sayın Çelebiye sormalı. Tüm bunlar normal mı? Eski genel başkanın ikinci defa ve zaman aşımıyla öldürülmesine gönlü razı mı? Onun için mi değişikliğe hayır diyor. Kemal Türkler ülke sorunlarına hayatını koyarak ödedi. Çelebi elbette ölmesin. Ancak CHP ‘ye ve statiko ya sığınarak DİSK’e halel getirme hakkına sahip mi? Tüm bunları görmüyor mu? DİSK ‘in tarihini geleneğini bilmiyor mu? Yoksa CHP ‘den vekil olmak için mi böyle yapıyor. İleride ibretle göreceğiz. Ve sebebini anlayacağız.
Son söz, Yenidünyada artık eski kurumlarla yaşayamayız. Yenilenirken tarihimizle yüzleşmeden, sorgulamadan yapamayız. Evrensel hukuk merkezli bir ülke yapmadan ve toplumsal barışımızı sağlamadan görülüyor ki huzura kavuşmayacağız.
24 Temmuz 2010
Evrende olan hiçbir şey kaybolmuyor. Yaşanan her şey bir kenarda duruyor. İnsanlığa katkı sağlayacağı bir anda ortaya çıkıyor. Kötülüklerin sorgulanmasında rol oynuyor. Kemal Türkler cinayeti işte böyle bir şeydir.
Kemal Türkler birileri için ölümü hak etmişti. Hem de birkaç defa ölmeliydi. Öldürülmesine karar verenler böyle düşünüyordu. Nitekim de böyle oldu. Kurşunla öldürülürken katiller zaman aşımıyla kurtuldular.
Ülkemizde İster faili belli olsun ister faili belli olmasın cinayetler toplumsal yapımızı bozmuştur. Gerilim ve çatışma ortamı kardeşi kardeşe düşürmüştür. Bunları sorgulama zamanı gelmiştir. Tıpkı evrende kaybolmayan ve bir kenarda durup sırasını bekleyen olaylar gibi. Bundan dolayıdır Kemal Türkler neden öldürüldü ve öldürenler neden hüküm giymedi açığa çıkarılmalıdır. Derinde gizlenmiş sebepler açığa çıkarılmalıdır.
Bu arada Kemal Türkler ile ilgili çok şey anlatılabilir. Kemal Türkler ile ilgili anlatılacak iyi şeyler az gelir biliyorum. Tarih Kemal Türkler tarihe mal olmuştur. Orada her zaman iyi bir şekilde kalacak. Sırası gelmişken ve benimde içinde bulunduğum bir anıyı yazmak istiyorum. Yazacaklarım Kemal Türklerin bir yönünü açıklamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Kemal Türkler DİSK genel başkanıyken ben de sendika il başkanıydım. Milliyetçi Cephelere (MC) karşı DİSK Ulusal Demokratik Cephe (UDC) önermişti. Ulusal Demokratik Cepheyi anlatmak, kamuoyunu ikna etmeyi Kemal Türkler üstlenmişti. Bunun için bölge bölge il il dolaşıyordu. Adana bölgesindeki toplantıya gelince gerilim artmıştı. Kemal Türklerin öldürüleceği haberleri geliyordu. Emniyetin bize ilettiği istihbarat (ne kadar doğru ve ne amaçla bildirildiği kuşkulu) ‘’Kemal Türkler havaalanından gelirken o zamanın halkın kurtuluşu (HK) tarafından vurularak öldürülecekti’’.Bu açıdan emniyet teşkilatının koruması yanında sendika olarak bizde koruma tedbiri almıştık. Başında bulunduğum bir koruma ekibi oluşturuldu. Bu ekip iri yarı işçilerden oluşuyordu. Öldürülecek korkusuyla Kemal Türkleri çevreleyip duruyorduk. Kemal Türkler bir yerde koruma tedbirine öyle kızdı ki, ne yapacağımızı şaşırdık. Bizi azarlayıp durdu. Ancak onu dinlemiyorduk. Araya rahmetlik Sıtkı Coşkun girerek bizleri ikna etti. Türkler Kesinlikle koruma istemiyordu. Ve hiçbir şeyden korkmuyordu. Güvenlik tedbiri alanları etrafında çömelmek şartıyla ancak onu ikna ettik. Orada gördüm ki, Kemal Türkler sadece akıllı bir sendika lideri değil aynı zamanda çok cesur bir insandı. Kemal Türkler Adana da öldürülmedi ama kıssa zaman sonra evinin önünde öldürüldü. Belliydi ki öldürülme kararı çoktan verilmişti. Bu cesur ve yiğit sendika liderine yakışacak şekilde cenaze töreni yapıldı. Yaklaşık 500 bin kişi arkasında yürüdü.
Kemal Türkleri kimler ve neden öldürttüğü bu günümüzü de ilgilendirmektedir. Onun neden öldürüldüğünün gizli bir yanı kalmadı. Darbe arzuları her şeyi açıklıyor. Gerisi öldürülmesi gereken başkalarında olduğu gibi artık figüran işiydi. Nitekim böyle oldu. Ancak Caniler teşhis edilmelerine rağmen hüküm giymediler. 30 yıl korunabilen tetikçiler her halde çok özeldi.
Buraya kadar yazdıklarım trajik bir olayın tanıklığıdır. Zaman aşımına uğramış bir cinayet dosyasından yola çıkarak rejimin sorgulanması gereğidir. Ünlü veya sıradan insanlarımız uluorta ve rahatça bu güne kadar nasıl öldürülebildikleridir. Cinayetler neden önlenmedi. Şimdi anlıyoruz ki cinayetler bir stratejiymiş. İnsanlar öldürülsün, çatışmalar artsın gerilim ve korku hakim olsun sonra kurtarıcılık rolüne ihtiyaç olsun. Kemal Türkler bunun için öldürülmüştü. Bununla beraber DİSK korksun, dağılsın istenmişti.
İkinci bir şey yargı sistemimizle ilgilidir. Özellikle bu günlerde çokça tartıştığımız yargıya müdahale konusudur. Anayasada yapılan değişiklikle Yargının eli kolu bağlanacağı savı. AKP’nin yargıyı ele geçireceği uydurması. Biraz düşünüp incelersek Yargı bu güne kadar iyi mi çalışmıştır? Önemli kararlarda vicdanları rahatlatmış mıdır? Yargılama süreleri normal mıdır? 30-40 yıl bir dava sürer mi? Bir mahkemenin suç saydığı bir fiili bir başka mahkeme farklı düşünebilir mi? Bunların hepsi normal mi? Yani yargı sistemimiz ideal bir yapı da mı? Her şey çok iyiydi de onu ısrarla korumaya çalışıyoruz. Başta değişikliğe hayır diyen sayın Çelebiye sormalı. Tüm bunlar normal mı? Eski genel başkanın ikinci defa ve zaman aşımıyla öldürülmesine gönlü razı mı? Onun için mi değişikliğe hayır diyor. Kemal Türkler ülke sorunlarına hayatını koyarak ödedi. Çelebi elbette ölmesin. Ancak CHP ‘ye ve statiko ya sığınarak DİSK’e halel getirme hakkına sahip mi? Tüm bunları görmüyor mu? DİSK ‘in tarihini geleneğini bilmiyor mu? Yoksa CHP ‘den vekil olmak için mi böyle yapıyor. İleride ibretle göreceğiz. Ve sebebini anlayacağız.
Son söz, Yenidünyada artık eski kurumlarla yaşayamayız. Yenilenirken tarihimizle yüzleşmeden, sorgulamadan yapamayız. Evrensel hukuk merkezli bir ülke yapmadan ve toplumsal barışımızı sağlamadan görülüyor ki huzura kavuşmayacağız.
23 Temmuz 2010 Cuma
Yönetenlerin Meşruiyet Arayışı:Referandum
Ertan İlda
10 Temmuz 2010
Anayasa değişiklik paketinin görüşüldüğü günlerde, 7 Nisan 2010 tarihinde, konuya ilişkin kaleme aldığım "Muhsin Kızılkaya ve Kürtler" başlıklı yazıyı şöyle sonuçlandırmışım.
<İşte bu nedenle artık “sobe” demenin zamanıdır! Egemen sınıfların tahterevalli oyununda bu ülkede dışlanan ve ötekileştirilen tüm etnik, dinsel ve cinsiyetçi grup ve topluluklar bir figür olmayı reddetmelidirler. Kürtlerin yerel yönetimleri ve kültürel kurumlarıyla , Alevilerin cemevleri ve örgütlülük düzeyleriyle ulaştıkları defacto haklarını tanımlamaktan uzak bir anayasal metin, peşinen reddedilmelidir. Emekçilerin ve sömürülen geniş yığınların örgütlenme ve ifade özgürlüğünü güvence altına almayan, buna ilişkin anti-demokratik hükümleri olduğu gibi koruyan bir metnin referandum konusu yapılması durumunda , “Bu oyunu beğenmedik, oynamıyoruz !” diyebilme becerisi ve uyanıklığını gösterebilmeliyiz.>
Bu ve benzer önermeler bir çok kişi tarafından "çocukluk hastalığı" olarak nitelendirilmesine rağmen, sosyal yaşamda karşılık bulması artık o kadar uzak değil. 12 Eylül 2010 günü yapılacak referandum oylamasında Kürtler, "Alın yasanızı başınıza çalın. Biz oynamıyoruz! " demeye hazırlanıyorlar. İktidar ve muhalefetiyle siyasi arenada yer alan güçler ise, "Evetçi" ve "Hayırcı"lar olarak iki büyük kampa ayrılmış durumdalar. Liberaller çoktan birinciler lehine pozisyonlarını aldılar. En müşkül durumda olanlar ise, "Yetmez ama Evet" ile "Hayır" arasında bir türlü kararlılık ortaya koyamayan ve kendisini solda konumlandıran kesimler arasında görülmektedir. Gerçektende egemen sınıfın siyasal temsilcilerinin ördüğü denklemde "Evet" ve "Hayır" sözcükleri, "kırk katır mı, kırk satır mı?" ikilemini ortaya koymaktadır. Bir başka ifadeyle, başına yeter ya da yetmez sözcüğünü almış bir "evet" , AKP'nin siyasal hanesine yazılmış bir evet olacaktır. Aynı şey "Hayır" için geçerli olup, ırkçı ve milliyetçi cephenin hanesine yazılacaktır. Bu çıplak gözle görülen bir sonuç.
Referanduma konu olan taslağın neler içerdiği, kimler için neler ifade ettiği konusu çok tartışıldı ve üzerinde epeyce fikir yürütüldü. Bu anlamda bu noktadan hareketle akıl yürütmeye çalışmak artık anlamlı durmuyor. Denklem doğru kurulmalı. Soru şu: İki dönemdir iktidarda olan AKP hükümeti, Anayasa değişikliği gibi önemli bir siyasal atağı, neden şimdi gündemine aldı ? AKP yi oluşturan siyasal kadrolar ve bu kadroları destekleyen çevreler, 12 Eylül 1980 den bu yana Türkiye'de şu ya da bu şekilde iktidarların içinde, çevresinde ve çeperinde yer aldı. ANAP'ın, DYP nin tüm kadroları, olduğu gibi yıldızı parlayan "islamcı demokrat parti"ye sükun ettiler. Onlar için işler yolunda gittiği oranda da orada kalacaklardır. Hal böyle olunca yıllarca anti-demokratik ve ırkçı uygulamalara imza atan ve hala bunu sürdüren bu çevereler (Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Murat Başeskioğlu, Köksal Toptan ve daha niceleri - milli görüş'ün dönekleri, bunlardan ne bir adım önde ne de geridedir ), hangi sebeplerle "demokrat" olmaya yönelmiş olabilirler?
Bu sorulara verilen cevaplar çoğunlukla şu şekilde olmaktadır: "AKP, kendi iktidarını sağlamlaştırmak ve gizli gündemini hayata geçirmek istemektedir. Bu nedenle elini kolunu bağlayan tüm kurumları adım adım ele geçirmekte, olası ayak bağlarından da kurtulmak istemektedir. Yapılan bir yol temizliğidir". Süregelen düzenin devamından yana olanların öne sürdüğü ve kendi içinde iç tutarlılığı ve belli temelleri olan bu savın karşısına, düzenin köşe taşlarını olduğu gibi koruyarak yoluna devam etmek isteyen iktidar partisi AKP, bir "değişim gücü" olarak çıkıyor ve yönetilenler nezdinde yeniden meşruiyet arıyor. Yani eşyasının doğasına uygun olanı yapıyor. Yönetmek ve yönetebilmek için öncelikle meşru olmalısınız.
Peki iktidarın böyle bir sorunu var mı? Evet var. Bu düzen Kürtler nezdinde artık meşru değildir. Kabul ve onay vermediklerini hergün ortaya koyuyorlar. Bu düzen, Aleviler nezdinde de meşru değildir. Onlar da taleplerini isteklerini hergün ortaya koyuyorlar. Yönetilme zihniyetine ciddi itirazları var. Bu düzenin ürettiği diğer tüm sosyal sorunların sonuçları geniş kesimler tarafından daha bir sorgulanmaktadır. İşte AKP yi , yönetim gücü olarak toplumla yeni bir sözleşmeye yönelten basınç tam da budur. Gelgelelim demokrasi kültürü olmayan hatta buna ihtiyaç duymayan ve hatta bunun karşısında yer alan kesimleri "değişim gücü" olarak karşımıza çıkaran sebep de burada aranmalıdır. O yüzden de kapılarında çöplenip kalalım diye, önümüze pişirip koydukları yemekte, "yal" oluyor.
Şimdi soru şu: 12 Eylül 2010 günü "evet" oyu vererek gayri-meşru düzenin meşruiyet arayışına sol'dan bir destek mi sağlayacağız, yoksa "Hayır" diyerek ırkçı ve faşist cephenin hanesine mi yazılacağız? İkisini de sol değerler adına redediyorum. "Alın yasanızı başınıza çalın. Bende oynamıyorum!"
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Sivil topluma helal olsun
Baskın Oran
İki tarafın da, ‘kendi meşrebine göre’ diyerek söylüyorum, “devlet”i var. Bir de sivil toplumu var ki, umut onda.
Türklerin ve Kürtlerin “devlet”leri
Türklerin devletinden alalım. İkiye ayrılıyor: Derin Devlet ve Devlet. Derin Devlet’ten bahsetmeye bile gerek yok; ne mal olduğunu fazlasıyla biliyoruz. Kendi devletinin savcı ve yargıçlarının evlerine bile “adam olsunlar” diye bomba attırdıktan sonra (“Altay Tokat Paşa olayının şimdilik öyküsü”, Radikal İki, 25.11.07), daha ne olsun, tam işte “sözün bittiği yer”.
Devlet, bir öyle bir böyle konuşuyor. Biri diyor: “Radyosu, televizyonu olacak. Kültürel hakları sonuna kadar tanıyacağız” (Arınç, Radikal, 11.07.10). Öteki, yine devlet, Kürt sorununun çözümü için CHP’yle görüşüyor da BDP’yle görüşmüyor. Seçim Kanunu Md. 58 değiştirilerek seçimlerde Kürtçe propaganda yapmak suç olmaktan çıkarıldığı halde (R, 11.04.10), bu sefer Siyasi Partiler Kanunu Md. 81/c’den mahkum ediyor insanları (Antenna, no.28/10, 09.07.10).
Oysa, 1980’de azmış enflasyon (geçici olarak da olsa) nasıl dizginlendiyse, öyle yapmak lazım: İMF o tarihte doların 60 TL olmasını istiyordu, Türkiye 70 yapmıştı. Yani, piyasa fiyatının üstünde bir devalüasyon. Şimdi de şöyle demek ve yapmak şart: “İsteyen, değil federasyonu, ayrılma hakkını bile rahatça savunabilir; şiddet kullanmadan”. Böyle diyeceksin ki, hepimize ürküntü veren yeniyetme ve çok zararlı “İntikam!” pankartlarını işin başında durdurabilesin.
Kürtlerin de “devlet”i var: Bir yanda BDP, bir yanda PKK. İkincisini bir kalem geçelim; Derin Devlet’e benzetmek gibi olmasın ama, şiddet dedin mi ben dışarıda bırakırım. Ama BDP de devletin bir kanadı gibi, aynen CHP gibi hareket etmiyor mu? Parti kapatmayı zorlaştıracak anayasa değişikliğine oy vermedi. Şimdi de, 12 Eylül faşizmi en fazla Kürtleri vurduğu halde, “rejimi boykot ediyoruz” adı altında (tam da felsefe yapmanın zamanıydı hani!) 12 Eylül’ün darbe anayasasını desteklemek demek olan “referandumu boykot” peşinde.
Niçin “Yetmez, Ama Evet!”
Kendine “sol” diyen kimi miniskül partiler (her zaman tutarlı olmuş DSİP’i tenzih ederim) aynen MHP, CHP ve “dövlet” refleksleri verirken, Türklerin sivil toplumu herkes gibi Kürtlerin de haklı taleplerini en tutarlı biçimde savunuyor. Genç Siviller, DurDe’ciler lafı tam gediğine oturtuyor: “Yetmez, ama EVET!” Paket fevkalade yetersiz. Fakat anayasayı tümden değiştirmenin imkansızlığı durumunda referanduma “evet” demek çok olumlu yollar açabilir. Çünkü:
1) İlke olarak, bir darbe anayasasından kıl koparmak sevap, onu sulandırmak çok hayırlı bir olay.
2) Paketin en önemli yanı, Yüksek Yargı’yı demokratik ilkeler dahilinde denetleyebilmek. Böylece kuvvetler dengesini sağlamak. Çünkü şu anda bu denge yok. Yargı bir yandan “dön baba dönelim” hesabı durmadan kendi kendini tohumlarken, yasamayı ve yürütmeyi denetliyor; ama onu denetleyebilen yok. Anayasa Mahkemesi bizzat Anayasanın çok kesin hükümlü 148. Maddesini çok açık biçimde ihlal ettiği zaman bunun yaptırımı falan yok; sineye çekmek zorundasın. Zaten, artık kendi girdiği yoldan kendisi de ürktüğü için değil midir, paket konusunda herkesi şaşırtan (ve HSYK, Yargıtay ve CHP’yi çıldırtan) çok acayip bir karar vermesi? (bkz. A. Aktar, Taraf, 12.07,10).
3) Ayrıca çok önemli hükümler var pakette: a) Pozitif ayrımcılık: Dezavantajlı gruplar için alınacak tedbirler eşitliğe aykırı sayılmayacak; b) Kişisel verilerin korunması anayasal güvenceye alınıyor; c) Kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkı tanınıyor; sendikalara yasaklar azalıyor; d) Ombudsmanlık geliyor; e) Partisi kapatılan mv’nin TBMM üyeliği düşmeyecek; f) Askerler bazı suçlar için sivil yargıda yargılanacak, siviller savaş dışında askerî mahkemede yargılanmayacak, Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları Yüce Divan’da yargılanacak; g) 12 Eylülcülerin yargılanmasını önleyen Geçici 15. Madde kalkıyor (R, 09.07.10).
Kürt sivil toplumu muazzam
Türk sivil toplumunun işi o kadar zor değil; batıda belli bir demokrasi var. Doğuda ise tam bir ‘mengene’: Hem Kürt haklarını savunacaksın hem de “nereden gelirse gelsin” şiddete karşı çıkacaksın. Bir düşünün ki şarkıcı Rojin, TRT-Şeş’te program yaptı diye bölgede dışlanıyor; Nusaybin’de konser veremiyor (Milliyet, 16.06.10). Buna rağmen, Kürt sivil toplumu kahramanca desen hiç de abartma olmayacak bir iş yapıyor: “Her türlü operasyonlar durmalı, PKK eylemsizlik kararı almalıdır” diyor. Diyarbakır’da 99 STÖ’yle başladı (R, 29.06.10), zincirleme reaksiyon halinde bütün doğuyu sardı: Batman’da 83 örgüt (R, 29.06.10), Mardin’de 45 ve Urfa’da 44 (R, 30.06.10), Van’da 60 (R, 02.07.10), tekrar Mardin’de 43 ve Hakkari’de 45 (R, 03.07.10), Urfa Siverek’te 17 (R, 07.07.10), tekrar Van’da 40 örgüt (R, 12.07.10), son olarak D-GD Anadolu’dan 17 baro başkanı (R, 12.07.10).
Unutmayalım: Bu bildiriler, sadece insanlardan kan damlarken değil, askerin ağzından da “kan” sözleri çıkarken yayınlandı: İlker Başbuğ, Star TV’de U. Dündar’ın çanak sorularını cevaplarken (05 Temmuz), aynen seleflerinden Kenan Evren gibi “Türk kanı taşımak” tan bahsetti (bkz. www.tsk.tr; bütün devlet kuruluşlarında yer alan “gov.”un burada olmaması ilginç).
Bildiriler ne diyor?
Peki, nedir bu bildirilerin anlamı? İspanya’da ETA’nın şiddeti sürdürmesine karşı Bask esnafı ne yaptı ve yapıyorsa, Kürt STÖ’ler de onu yapıyor. Her ikisi de kan banyosunun durmasını, normal hayatın ve ticaretin başlamasını istiyor. Bu kadar basit. Bizimkilerin olağanüstülüğü şurada ki, İspanya farklı kimliklere saygı göstermek açısından dünyanın en ileri ülkesi. Bir de bizi düşünün, bizim STÖ’lerin ne büyük iş yaptığını o zaman görürsünüz.
Not: Bizim devlet hâlâ Ani’ye Anı, Ahtamar’a Akdamar deyip güya Türkleştiriyor. Ermeni kilisesinde yılda 1 gün ayin iznini lütuf sayıyor. TRT’de Ermenice sözlü “Buruk Acı”yı söyletmiyor (R, 12.07.10). Şu anda bir de Ermeni patrik seçimlerini yasaklıyor (M. Esayan, Taraf, 05.07.10). Bunlar olurken, Gazetevan.com’un haberi: Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Farsça yayın yapan yerel Van Times’ın sahibi Aziz Aykaç, 19 Eylülde ayin için her yerden gelecek 6000 Ermeni’yi evlerde konuk edecek. O gün de gazetesini Ermenice basacak. Bu iş Beyoğlu’nda olmuyor, Van’da oluyor, Van’da! Asıl ona helal olsun, bu tek kişilik STÖ’ye!
İki tarafın da, ‘kendi meşrebine göre’ diyerek söylüyorum, “devlet”i var. Bir de sivil toplumu var ki, umut onda.
Türklerin ve Kürtlerin “devlet”leri
Türklerin devletinden alalım. İkiye ayrılıyor: Derin Devlet ve Devlet. Derin Devlet’ten bahsetmeye bile gerek yok; ne mal olduğunu fazlasıyla biliyoruz. Kendi devletinin savcı ve yargıçlarının evlerine bile “adam olsunlar” diye bomba attırdıktan sonra (“Altay Tokat Paşa olayının şimdilik öyküsü”, Radikal İki, 25.11.07), daha ne olsun, tam işte “sözün bittiği yer”.
Devlet, bir öyle bir böyle konuşuyor. Biri diyor: “Radyosu, televizyonu olacak. Kültürel hakları sonuna kadar tanıyacağız” (Arınç, Radikal, 11.07.10). Öteki, yine devlet, Kürt sorununun çözümü için CHP’yle görüşüyor da BDP’yle görüşmüyor. Seçim Kanunu Md. 58 değiştirilerek seçimlerde Kürtçe propaganda yapmak suç olmaktan çıkarıldığı halde (R, 11.04.10), bu sefer Siyasi Partiler Kanunu Md. 81/c’den mahkum ediyor insanları (Antenna, no.28/10, 09.07.10).
Oysa, 1980’de azmış enflasyon (geçici olarak da olsa) nasıl dizginlendiyse, öyle yapmak lazım: İMF o tarihte doların 60 TL olmasını istiyordu, Türkiye 70 yapmıştı. Yani, piyasa fiyatının üstünde bir devalüasyon. Şimdi de şöyle demek ve yapmak şart: “İsteyen, değil federasyonu, ayrılma hakkını bile rahatça savunabilir; şiddet kullanmadan”. Böyle diyeceksin ki, hepimize ürküntü veren yeniyetme ve çok zararlı “İntikam!” pankartlarını işin başında durdurabilesin.
Kürtlerin de “devlet”i var: Bir yanda BDP, bir yanda PKK. İkincisini bir kalem geçelim; Derin Devlet’e benzetmek gibi olmasın ama, şiddet dedin mi ben dışarıda bırakırım. Ama BDP de devletin bir kanadı gibi, aynen CHP gibi hareket etmiyor mu? Parti kapatmayı zorlaştıracak anayasa değişikliğine oy vermedi. Şimdi de, 12 Eylül faşizmi en fazla Kürtleri vurduğu halde, “rejimi boykot ediyoruz” adı altında (tam da felsefe yapmanın zamanıydı hani!) 12 Eylül’ün darbe anayasasını desteklemek demek olan “referandumu boykot” peşinde.
Niçin “Yetmez, Ama Evet!”
Kendine “sol” diyen kimi miniskül partiler (her zaman tutarlı olmuş DSİP’i tenzih ederim) aynen MHP, CHP ve “dövlet” refleksleri verirken, Türklerin sivil toplumu herkes gibi Kürtlerin de haklı taleplerini en tutarlı biçimde savunuyor. Genç Siviller, DurDe’ciler lafı tam gediğine oturtuyor: “Yetmez, ama EVET!” Paket fevkalade yetersiz. Fakat anayasayı tümden değiştirmenin imkansızlığı durumunda referanduma “evet” demek çok olumlu yollar açabilir. Çünkü:
1) İlke olarak, bir darbe anayasasından kıl koparmak sevap, onu sulandırmak çok hayırlı bir olay.
2) Paketin en önemli yanı, Yüksek Yargı’yı demokratik ilkeler dahilinde denetleyebilmek. Böylece kuvvetler dengesini sağlamak. Çünkü şu anda bu denge yok. Yargı bir yandan “dön baba dönelim” hesabı durmadan kendi kendini tohumlarken, yasamayı ve yürütmeyi denetliyor; ama onu denetleyebilen yok. Anayasa Mahkemesi bizzat Anayasanın çok kesin hükümlü 148. Maddesini çok açık biçimde ihlal ettiği zaman bunun yaptırımı falan yok; sineye çekmek zorundasın. Zaten, artık kendi girdiği yoldan kendisi de ürktüğü için değil midir, paket konusunda herkesi şaşırtan (ve HSYK, Yargıtay ve CHP’yi çıldırtan) çok acayip bir karar vermesi? (bkz. A. Aktar, Taraf, 12.07,10).
3) Ayrıca çok önemli hükümler var pakette: a) Pozitif ayrımcılık: Dezavantajlı gruplar için alınacak tedbirler eşitliğe aykırı sayılmayacak; b) Kişisel verilerin korunması anayasal güvenceye alınıyor; c) Kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkı tanınıyor; sendikalara yasaklar azalıyor; d) Ombudsmanlık geliyor; e) Partisi kapatılan mv’nin TBMM üyeliği düşmeyecek; f) Askerler bazı suçlar için sivil yargıda yargılanacak, siviller savaş dışında askerî mahkemede yargılanmayacak, Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları Yüce Divan’da yargılanacak; g) 12 Eylülcülerin yargılanmasını önleyen Geçici 15. Madde kalkıyor (R, 09.07.10).
Kürt sivil toplumu muazzam
Türk sivil toplumunun işi o kadar zor değil; batıda belli bir demokrasi var. Doğuda ise tam bir ‘mengene’: Hem Kürt haklarını savunacaksın hem de “nereden gelirse gelsin” şiddete karşı çıkacaksın. Bir düşünün ki şarkıcı Rojin, TRT-Şeş’te program yaptı diye bölgede dışlanıyor; Nusaybin’de konser veremiyor (Milliyet, 16.06.10). Buna rağmen, Kürt sivil toplumu kahramanca desen hiç de abartma olmayacak bir iş yapıyor: “Her türlü operasyonlar durmalı, PKK eylemsizlik kararı almalıdır” diyor. Diyarbakır’da 99 STÖ’yle başladı (R, 29.06.10), zincirleme reaksiyon halinde bütün doğuyu sardı: Batman’da 83 örgüt (R, 29.06.10), Mardin’de 45 ve Urfa’da 44 (R, 30.06.10), Van’da 60 (R, 02.07.10), tekrar Mardin’de 43 ve Hakkari’de 45 (R, 03.07.10), Urfa Siverek’te 17 (R, 07.07.10), tekrar Van’da 40 örgüt (R, 12.07.10), son olarak D-GD Anadolu’dan 17 baro başkanı (R, 12.07.10).
Unutmayalım: Bu bildiriler, sadece insanlardan kan damlarken değil, askerin ağzından da “kan” sözleri çıkarken yayınlandı: İlker Başbuğ, Star TV’de U. Dündar’ın çanak sorularını cevaplarken (05 Temmuz), aynen seleflerinden Kenan Evren gibi “Türk kanı taşımak” tan bahsetti (bkz. www.tsk.tr; bütün devlet kuruluşlarında yer alan “gov.”un burada olmaması ilginç).
Bildiriler ne diyor?
Peki, nedir bu bildirilerin anlamı? İspanya’da ETA’nın şiddeti sürdürmesine karşı Bask esnafı ne yaptı ve yapıyorsa, Kürt STÖ’ler de onu yapıyor. Her ikisi de kan banyosunun durmasını, normal hayatın ve ticaretin başlamasını istiyor. Bu kadar basit. Bizimkilerin olağanüstülüğü şurada ki, İspanya farklı kimliklere saygı göstermek açısından dünyanın en ileri ülkesi. Bir de bizi düşünün, bizim STÖ’lerin ne büyük iş yaptığını o zaman görürsünüz.
Not: Bizim devlet hâlâ Ani’ye Anı, Ahtamar’a Akdamar deyip güya Türkleştiriyor. Ermeni kilisesinde yılda 1 gün ayin iznini lütuf sayıyor. TRT’de Ermenice sözlü “Buruk Acı”yı söyletmiyor (R, 12.07.10). Şu anda bir de Ermeni patrik seçimlerini yasaklıyor (M. Esayan, Taraf, 05.07.10). Bunlar olurken, Gazetevan.com’un haberi: Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Farsça yayın yapan yerel Van Times’ın sahibi Aziz Aykaç, 19 Eylülde ayin için her yerden gelecek 6000 Ermeni’yi evlerde konuk edecek. O gün de gazetesini Ermenice basacak. Bu iş Beyoğlu’nda olmuyor, Van’da oluyor, Van’da! Asıl ona helal olsun, bu tek kişilik STÖ’ye!
18 Temmuz 2010 Pazar
REFERANDUMDA EVET YA DA HAYIR DEMENİN SONUÇLARI
Mustafa Köse
Mkose1955@hotmail.com
Evet ya da hayır kelimeleri günlük konuşmamızda önemli yer tutuyor. Zaten kısıtlı olan Türkçemizin en fazla kullanılan kelimelerindendir. Hayatımızda egemen olan siyah ile beyaz renkler gibi evet ve hayır kelimeleri de konuşmalarımızda egemendir.
Hatırlanacağı gibi bir televizyonda Erkan Yolaç evet hayır yarışmaları düzenlerdi. Katılanların çoğu başarılı olamazdı. Sakin hafızası güçlü olanlar ancak netice alabiliyordu. Galiba bu gün de öyle olacak. Referandum süresinde evet ile hayır demenin nelere tekabül edeceğini konuşmalıyız. Bu süreçte sakin, tarihsel hafızası güçlü olanlar daha sağlıklı karar verecekler.
Önümüzdeki referandum elbette bir yarışma değil. Bizi ilgilendiren konular burada oylanacak. Bundan dolayı bir kat daha fazla sakin ve dikkatli olmamız gerektiriyor. Evet denilince neyi kazanacağımızı hayır deyince de neleri kaybedeceğimizi bilmeliyiz. Dolayısıyla oyumuzun rengini ortaya çıkartmakta fayda vardır. Körlemesine bir tutumdan kaçınmalıyız. Ne yapacaksak bilerek ve arkasında durarak yapmalıyız.
Hayatımızı zorlaştıran, canımızı yakan sebeplerden yola çıkarsak aslında doğru bir çizgi buluruz. Bunu yapmadan oyumuzun rengini bulamayız. Dolayısıyla temel sorunumuza bakarak netleşebiliriz. Bunun için bulunduğumuz rejimin adını koymalıyız. Bu rejim ‘’vesayetçi’’bir rejimdir. Sivil ve çağdaş bir demokrasiyi ret eden ve her şartta buna direnen bir rejimdir. Ülkemizin temel sorunu da budur. Vesayetçi demokrasiyle sorunları aşamıyoruz. Konuşarak çözebileceğimiz en basit konular dağ gibi oluyor. O zaman temel sorun bu rejimden kurtulmak. Bunun için ne gerekiyorsa yapmak. Bunu başarmadan makul konulara giremiyoruz. İşsizliğe, sosyal adalete, kalkınmaya ve en önemlisi temsil hakkı sorunlarına giremiyoruz.
Vesayetten kurtulmanın yolunu bulmak şart.Çağdaş bir demokrasi yaratmak her şeye rağmen hayatiyet arz ediyor. Bu yeni ve sivil bir demokrasi olmalı.Toplumun bütün kesimlerini koruyan, onların temsil hakkını sağlayan bir demokrasi olmalıdır. Evrensel hukuk merkezli bir demokratik ülkeyi yaratmalıyız. Bu sadece solcuların işi değildir. Vesayetten zarar gören bütün kesimlerin aynı zamanda sorunudur bu. Ülkemizde bu oran hayli yüksektir. Yaşam kalitesi yüksek, barışık bir toplum isteyen herkes bu kaderi paylaşmaktadır. Kader birliği olanların bu oylama ile oynayacakları rol önem kazanıyor.
AKP, Kürtler, aleviler, azınlıklar, aydınlar, üretenler ile vicdan sahibi olanlar bu süreçte işbirliği yapmalıydı. Lakin AKP ilk adımda hata yaptı. Vesayetçilere yakınlaşmayı gerilimden beslenmeyi tercih etti. Yaklaşan genel seçim havası onu esir aldı. Bundan dolayı rejimi ilgilendiren yasal değişikliklerin ağırlığına halel getirdi. Değişimci ve yenilikçi renk onun sayesinde tartışılır hal aldı. Böylece Referandumdaki evet ile hayır demenin muğlaklığı iktidar sayesinde arttı. AKP yüzünden kısırlı da olsa değişiklikler zora girdi.
Her şeye rağmen değişim zorlanmalı. Akan kan mutlaka durdurulmalı. Bir ülkede hem çatışma hem de demokrasi bir arada olmuyor. Değişim, yenilenme, toplumsal barış ve demokrasi bir birini tamamlayan projedir. Bu uğurda küçük bir adım hayli önemli. İktidarın zaafları şevkimizi kırmamalı bizi hedeften saptırmamalı. Referanduma sunulan değişiklikler biçim ve içerik bakımından eksik olabilir. Ancak eksikliğe rağmen evet denmeli. İktidarın aymazlığı kafamızı bulandırmamalı. Evet demekle tortulaşmış yapıdan bir çakıl koparma olacaktır. Koparılacak bu çakıl gelecekte yıkılması gereken koca duvarların başlangıcı olacaktır. İleride AKP karşı da olsa buna engel olmaya gücü yetmeyecektir. Karşı duranların iddia ettiği gibi Hayırda hayır yok. Hayırda çatışma ve kan vardır. Zulüm vardır. Yoksulluk vardır. Tekrar darbe tehlikesi vardır. Macera vardır. Ve daha birçok şey.
Mkose1955@hotmail.com
Evet ya da hayır kelimeleri günlük konuşmamızda önemli yer tutuyor. Zaten kısıtlı olan Türkçemizin en fazla kullanılan kelimelerindendir. Hayatımızda egemen olan siyah ile beyaz renkler gibi evet ve hayır kelimeleri de konuşmalarımızda egemendir.
Hatırlanacağı gibi bir televizyonda Erkan Yolaç evet hayır yarışmaları düzenlerdi. Katılanların çoğu başarılı olamazdı. Sakin hafızası güçlü olanlar ancak netice alabiliyordu. Galiba bu gün de öyle olacak. Referandum süresinde evet ile hayır demenin nelere tekabül edeceğini konuşmalıyız. Bu süreçte sakin, tarihsel hafızası güçlü olanlar daha sağlıklı karar verecekler.
Önümüzdeki referandum elbette bir yarışma değil. Bizi ilgilendiren konular burada oylanacak. Bundan dolayı bir kat daha fazla sakin ve dikkatli olmamız gerektiriyor. Evet denilince neyi kazanacağımızı hayır deyince de neleri kaybedeceğimizi bilmeliyiz. Dolayısıyla oyumuzun rengini ortaya çıkartmakta fayda vardır. Körlemesine bir tutumdan kaçınmalıyız. Ne yapacaksak bilerek ve arkasında durarak yapmalıyız.
Hayatımızı zorlaştıran, canımızı yakan sebeplerden yola çıkarsak aslında doğru bir çizgi buluruz. Bunu yapmadan oyumuzun rengini bulamayız. Dolayısıyla temel sorunumuza bakarak netleşebiliriz. Bunun için bulunduğumuz rejimin adını koymalıyız. Bu rejim ‘’vesayetçi’’bir rejimdir. Sivil ve çağdaş bir demokrasiyi ret eden ve her şartta buna direnen bir rejimdir. Ülkemizin temel sorunu da budur. Vesayetçi demokrasiyle sorunları aşamıyoruz. Konuşarak çözebileceğimiz en basit konular dağ gibi oluyor. O zaman temel sorun bu rejimden kurtulmak. Bunun için ne gerekiyorsa yapmak. Bunu başarmadan makul konulara giremiyoruz. İşsizliğe, sosyal adalete, kalkınmaya ve en önemlisi temsil hakkı sorunlarına giremiyoruz.
Vesayetten kurtulmanın yolunu bulmak şart.Çağdaş bir demokrasi yaratmak her şeye rağmen hayatiyet arz ediyor. Bu yeni ve sivil bir demokrasi olmalı.Toplumun bütün kesimlerini koruyan, onların temsil hakkını sağlayan bir demokrasi olmalıdır. Evrensel hukuk merkezli bir demokratik ülkeyi yaratmalıyız. Bu sadece solcuların işi değildir. Vesayetten zarar gören bütün kesimlerin aynı zamanda sorunudur bu. Ülkemizde bu oran hayli yüksektir. Yaşam kalitesi yüksek, barışık bir toplum isteyen herkes bu kaderi paylaşmaktadır. Kader birliği olanların bu oylama ile oynayacakları rol önem kazanıyor.
AKP, Kürtler, aleviler, azınlıklar, aydınlar, üretenler ile vicdan sahibi olanlar bu süreçte işbirliği yapmalıydı. Lakin AKP ilk adımda hata yaptı. Vesayetçilere yakınlaşmayı gerilimden beslenmeyi tercih etti. Yaklaşan genel seçim havası onu esir aldı. Bundan dolayı rejimi ilgilendiren yasal değişikliklerin ağırlığına halel getirdi. Değişimci ve yenilikçi renk onun sayesinde tartışılır hal aldı. Böylece Referandumdaki evet ile hayır demenin muğlaklığı iktidar sayesinde arttı. AKP yüzünden kısırlı da olsa değişiklikler zora girdi.
Her şeye rağmen değişim zorlanmalı. Akan kan mutlaka durdurulmalı. Bir ülkede hem çatışma hem de demokrasi bir arada olmuyor. Değişim, yenilenme, toplumsal barış ve demokrasi bir birini tamamlayan projedir. Bu uğurda küçük bir adım hayli önemli. İktidarın zaafları şevkimizi kırmamalı bizi hedeften saptırmamalı. Referanduma sunulan değişiklikler biçim ve içerik bakımından eksik olabilir. Ancak eksikliğe rağmen evet denmeli. İktidarın aymazlığı kafamızı bulandırmamalı. Evet demekle tortulaşmış yapıdan bir çakıl koparma olacaktır. Koparılacak bu çakıl gelecekte yıkılması gereken koca duvarların başlangıcı olacaktır. İleride AKP karşı da olsa buna engel olmaya gücü yetmeyecektir. Karşı duranların iddia ettiği gibi Hayırda hayır yok. Hayırda çatışma ve kan vardır. Zulüm vardır. Yoksulluk vardır. Tekrar darbe tehlikesi vardır. Macera vardır. Ve daha birçok şey.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
RECEP GÜREGEN, FEDAKARLIĞI ÖLÜMLE KUCAKLAYAN YİĞİT İNSAN
18 Temmuz 1979 Recep Güregen yoldaş Silifke'de ölümsüzlüğe arişti...
Şerif YILMAZ
18 Temmuz 2010
Demokrasi uğruna mücadelede, her şart ve koşul altında bıkmadan
yılmadan kavgayı yükseltebilen bir kuşağın özgün insanlarından biriydi
Recep Güregen.
Devrimci inancının coşkusuyla hiçbir şekilde boşa zaman
kaybetmemek anlayışını bayrak edinmiş, adeta ölüme koşar adımlarla
meydan okuyan Acilci bir militan, fedakar bir kahraman, bir şehit.
Recep yoldaş devrimci mücadeleye, zindanların medrese haline
getirildiği bir ortamda (1978 yılı), adli bir suçtan zindana düşmüş
biri olmasına rağmen çok kısa bir zaman dilimi içinde Isparta
cezaevinde adapte olmuştur. Acilci militan duygu ve düşüncelerinin
şekillendiği bu ortam, İstanbul mahkemelerinde açtığı Cephe
bayrağıyla kamuoyu nezdinde geçmişine ait sürecin bir özeleştirisi
olarak dalgalanmış ve O artık sorumlu bir militan inancıyla daha fazla
zaman kaybetmemeliyim diyerek bir an önce sıcak mücadele alanlarına
çıkmanın kavgasını vermiştir.
Yaşamı boyunca zulme ve haksızlıklara maruz kalan biri olarak
tepkisini siyasal bir formasyona büründürdüğünde, dur durmak bilmeyen,
yılgınlığı, imkansızı tanımayan, yiğit bir militan haline gelmişti
Recep. İsyandan isyana barikatların en ön cephesinde cezaevlerinde
gardiyan zulmüne karşı da bayrak olmuştu. İsyanları sürgünler takip
eder; Isparta'dan mahkeme gerekçesiyle gittiği İstanbul Bayrampaşa
cezaevi ve mahkeme sürecinde yaşananlar, Sinop cezaevine sürgün
edilmesine vesile olur. Gardiyan zulmü ayyuka çıkmış, barikatlar
döşenerek insanca yaşam için, özgürlük için isyan hazırlıkları gündeme
gelmiştir. Peşi sıra Sinop kalesinin yakılması olayı, adli mahkumlarca
başlatılan isyan siyasileri de sarınca Recep yoldaşa gün doğmuştu.
Anlattıklarından aklımda kaldığı kadarıyla, zulmün kalesi Sinop
cezaevinin yakılmasından sonra (Ocak 1979), kısa bir süre için Trabzon
cezaevine ve ardından Niğde E Tipi Cezaevine sürgün edilir. Niğde
cezaevi o günlerin tabiriyle "Marksizm-Leninizm Bilim Akademisi" diye
anılan, bünyesinde gerek THKP-C ve gerekse THKO ve TİKKO'dan çok
değerli insanların yoldaşlarımızla uzun yıllar bir arada yattığı bir
medreseydi adeta. (Ben de kaldığım cezaevleri arasında 1979'un
sonları-80 ve 81'in bir dönemini bu cezaevinde geçirmiştim.) Recep
yoldaş bu ortamın sağladığı avantajları gerek kendisini siyasi olarak
daha da geliştirme adına ve gerekse bir an önce özgürlüğe kavuşabilmek
adına değerlendirip, artık örgütlü bir insan olmanın gücüyle sıcak
mücadele alanlarına kavuşmak istiyordu.
Recep yoldaş aynı cezaevi koşullarından, kendisinden kısa bir süre
önce özgürlüğe yolcu edilen Nebil Rahoma yoldaşın çıkışına gerekli
teknik hazırlıkları sağlamada görev üstlenmiş, sıranın bir an önce
kendisine gelmesi için sabırsızlanmaktaydı. Örgütün onayıyla gereken
ön hazırlıklar tamamlanınca 1979'un Mart ayında Niğde E Tipi
Cezaevinden firar eder. İllegale geçmiştir, Mersin bölgesine
mevzilendirildiği andan itibaren toplantı üzerine toplantı ve devrimci
militan eylemlilik dönemi. Şehit olduğu güne kadar adeta bireysel
anlamda toplumsal sorumluluktan uzak geçen yılların intikamını da
almak isteyen bir ruh haliyle kavgaya amansızca sarılmış, örgüt
tarihimizde adı şanla şerefle anılması gereken bir insan haline
gelmiştir.
Faşistlere karşı eylemlerinden, cezaevlerinde devrimcilere, adli
mahkumlara işkence yapan zulmeden cezaevi personeli ve gardiyanlarına
karşı fiili tutum alışıyla, burjuva mahkemelerinde devrimci işçilere,
sendikacılara, öğrencilere ceza üstüne ceza kesen faşist Ağır Ceza
Mahkemesi Başkanının cezalandırılmasına, değişik ölçeklerde
kamulaştırma eylemlerine kadar her zaman kavganın en önünde yer almış
yiğit bir militandı Recep Güregen.
Recep yoldaş, örgüt tarihimizin de bir geleneğin, devrimci mücadelede
ölümü gülerek kucaklamanın sevda türküsüydü Mahirlerden İlkerlere,
Yüksel Eriş'ten Ömür'e, Süham Över'den kendisine uzanan sürecin bir
türküsüydü. Ardından Nebil'i, Hanna'sı ve diğerleri. Acilciler
örgütünün tarihinde ölümsüzlüğe uğurlanan yoldaşlarımız.
18 Temmuz 1979 Silifke. Sıcak bir yaz günü. Yoğun bir temponun
ardından ön hazırlıkları tamamlanmış askeri bir eylem hayata
geçirilecek. Bölgede faşist milis çalışması etkin, çok dikkatli
olunması, en ufak bir hatanın ölüme yol açabileceği bir alan, buna
rağmen kimi taktik saldırılar başarıyla gerçekleştirilir. Açık
verilmez. Esas hedef mücadeleyi daha üst boyutlara taşıma amacıyla,
girişimi başarıyla sonuçlanan bir kamulaştırma operasyonu.
Eylemin başarısı geri çekilmede yaşanan taktik bir hataya mahkum olur.
Recep yoldaş ve yanındaki diğer arkadaşımız hücre eve tüm malzemelerle
sağlıklı bir şekilde dönerler, hiç bir sorun çıkmaz. Evde kendilerini
Hüseyin Gürgen adlı arkadaşımız karşılar. İllegalite gereği süreçten
bihaberdir. Bu ara Mersin'e dönme yönünde karar kılan diğer iki
arkadaşımızın ana yola boş ve zamansız bir şekilde çıkmış olmaları
hatanın en büyüğüydü. Genel alarma geçen kolluk kuvvetleri Mersin'den
de takviye kuvvet alarak dağı taşı her tarafı kuşatmaya çalışlarken
otoyol üzerinde bekleyen 2 militanı, aralarında getirdikleri personel
aracılığıyla teşhis edip gözaltına alırlar.
Bu ara Recep yoldaş, yanındaki arkadaşıyla birlikte Göksu nehri
yakınındaki illegal evde adeta savunma durumundadır. Hüseyin Gürgen
yoldaşı etrafı gözlemlemesi için kasabaya gönderir. Olumsuzluk hızla
yayılır, yakalanan arkadaşlar açık verirler, ev deşifre olur. Katliama
gelen kuvvetler pusu halinde bir kuşatma çemberi oluşturur ve evin
çıkışında silahsız olarak beliren Hüseyin Gürgen'i esir alırlar,
sorgusuz sualsiz ev taranmaya başlanır. İçerideki yoldaşlara, polisler
o günlerde kendilerine yeni dağıtılan MP 5 silahlarıyla kurşun
yağdırır. İhanete dağlar bile dayanamazdı. Recep yoldaş fedakarlığının
üstün meziyetleriyle derhal karşı ateşe başlar, elindeki Klaşinkov
tüfeğiyle adeta türkü söyler, çatışma süreci yoğunlaşır. Diğer
arkadaşta elindeki makinalı tüfeğiyle çatışmaya girer, ortalık allak
bullak olur. Ölenler ağır yaralananlar. Çatışmanın kızıştığı bir anda
esir Hüseyin Gürgen yoldaş öldürülür, şehit olur. Ardından hücre evden
çıkan yoldaşlarla süren çatışmalı kovalamaca.
Alternatifler sınırlı, bir yanda Göksu nehri, bir yanda Akdeniz ve
peşlerinden gelen katliam sürüsü. İşte tam da bu noktada Recep yoldaş
sahip olduğu Acilci militan meziyetini, yoldaşını koruma uğruna
fedakarlığını ölümle taçlandırma tutumunu tarihe yazar. Polisleri
silahıyla oyalarken, diğer yandan yoldaşının Göksu nehrinin karşı
yakasına geçebilmesi için talimat verir. Yoldaşının sağ salim nehrin
karşı yakasına geçtiği bir anda, polis kurşunlarına hedef olur. Silahı
kıyıda kalırken, cesedi Göksu nehrinde sürüklenir, gözden kaybolur.
(Polisi aklama adına burjuva gazeteler Recep Güregen'in boğularak
öldüğünü yazdılarsa da, cesedinin bulunmasıyla yapılan otopside polis
kurşunuyla öldürüldüğü açığa çıkmıştır.)
Recep Güregen'i bu yanıyla anarken, fedakarlığın doruklarında ne yüce
bir insan olduğunu bir kez daha ölümünün 31. Yılında ifade etmek
istedim. Örgütümüzün tarihinde yer alan tüm şehitlere, devrim
şehitlerine selam olsun. Sizleri unutmayacağız, unutturmayacağız.
Demokrasi uğruna halkların özgürlük mücadelesinde bir bayrak olarak
dalgalanıyorsunuz.
Şehitler Onurumuz, Şehitler Gururumuzdur...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)