16 Aralık 2010 Perşembe
GENÇLİK VE ŞİDDET
Mustafa Köse
15 Aralık 2010
Gerilim yine tırmanıyor. Bu sefer şiddet, üniversite öğrencileri üstünden geliştiriliyor. Son günlerde üniversite öğrencilerine karşı polis, yetkisini aşarak ve gerekmeden aşırı güç kullanıyor. Öğrencileri ezmeye kalkıyor. Öğrencilerin dinlenmesiyle, ciddiye alınmasıyla bir sürü konu çözülebilecekken bu yapılmıyor. Bu arada, akademik- demokratik talepler kaynıyor. Örneğin harçların kaldırılma isteği, masum ve yerinde bir taleptir. Üniversitelerin bilim yuvası olmasını dilemek onların en doğal hakkıdır. Üniversitelerde bunların istenmemesi asıl sorun olmalıydı. Ancak öyle olmuyor. Hak isteyen öğrenciler düşman muamelesi görüyor. Adeta kışkırtılıyorlar. Gençlik bilerek ve isteyerek acaba tekrar teröre bulaşsın mı isteniyor? Bu soru yerinde ve dikkate alınması gereken bir sorudur.
Şiddetten ve özellikle gençliğin şiddete bulaşmasından dolayı yakın tarihimizde yaşananları hatırlamak yerinde olur. Ülkeyi köle gibi kullanmak isteyenler gençliği nasıl kullanmışlardır. Son 60 yılda olanlar ibret verici. Gençlik ve özellikle üniversite gençliği bu dönemlerde kurban seçilmiştir.1960 ihtilalinde, 12 Mart 1971 Muhtırasında, 12 Eylül 1980 Askeri faşist darbesini yapanlar en çok gençliğin üstünde durmuşlardır. Gençliğin idealleri tuzak olarak seçilmiştir. Gençlik, bilerek ve istenerek anarşi ve teröre sürüklenmiştir. Gençlerin, birer ‘’ana kuzusu’’olduklarına bakılmadan işkence görmeleri hatta öldürülmeleri reva görülmüştür. Sonra ve utanmadan memleketi kurtarıyoruz diye ortaya çıkılmıştır. Kanlı darbeler yapılarak gerilere gidilmiştir. Telef edemedikleri gençlerden geriye kalanları da zindanlara tıkılmıştır. Henüz 16 yaşındaki çocuklar da asılmıştır. Sıkılmadan, ‘’asmayalım da besleyelim mi’’denilmiştir.
Bu gün dağ başındaki çoban artık bu oyunu biliyor. Üniversite de okuyan bir öğrenci bunları daha iyi bilmeli. Burada asıl önemli olan hak ararken, hakları ortadan kaldırmaya çalışan kesimlerin tuzağına düşmemek. Eylemler arasındaki ince çizgiyi ve çerçeveyi iyi ayarlamak. Yoksa ve elbette hiçbir hak kendiliğinden verilmez. Tepkisiz ve oturarak haklar verilmediği gibi demokrasiler de kendiliğinden beslenemez, gelişemezler.
Vesayet rejiminin güçlü kolları hala pusuda bekliyor. Demokratik devlet standartımız çok eksik. Bu durumda iki ana konu önem kazanıyor. Birisi nasıl bir demokrasi isteyeceğiz. İkincisi demokrasi mücadelesinde gençliğin rolü nasıl olmalıdır. Çünkü bunlar bir biriyle ilintilidir.
Kanımca ve bana göre doğru olan çağdaş bir demokrasi istemeliyiz. Merkezinde özgürlük olan ‘’vatandaşlık’’ hukukunu öngören bir demokrasi olmalıdır.
Parlamentonun etkin olduğu sivil bir demokrasi olmalıdır. Kürt meselesini, Alevi ve diğer inanç guruplarının taleplerini masa başında çözecek bir erk olmalıdır. Toplumun bütün kesimlerinin siyasi temsil hakkını tanıyan bir siyasal sistem kurulmalıdır. Yokluk ve yoksullukları kaldırmaya çalışırken sosyal politikaların egemen olduğu bir devlet inşa edilmelidir. Emekçilerin hak arama özgürlüğünü, (sendikalı toplu sözleşmeli ve genel grev dahil) tanıyan bir demokrasi olmalıdır. Nefreti kınayan, barış dilinin hakim olduğu kültür geliştirilmelidir. Devletin yerine vatandaşı kutsayan bir anlayış kabul görmelidir. Bireyin mutlak özgürlüğü korunmalıdır.
Böylesi bir demokrasi gençliği ilgilendirmelidir. Çünkü ancak böylesi bir demokraside gençlik taleplerini geliştirebilir, arttırabilir. Böylesi dönemde gençliğin dili barışın ve ilerlemenin dili olmalıdır. Gençliğin eylemleri şiddet içermemelidir. Akademik ve demokratik talepler önde olmalıdır. Seçilecek eylem türü, toplumun en geniş kesimlerinin vicdanına hitap etmelidir. Dar ve bireysel eylemler yerine daha geniş ve kitlesel eylemlere yönelmelidir. Buradaki eksikliği gidermenin yolunu bulmalıdır. Kızgınlık ve öfkenin yerine aklın yolunu seçmelidir.
Bunun dışındaki talep ve öneriler demokrasi mücadelesine katkı sağlamıyor. AKP veya kapitalizm düşmanlığını merkez yapmak sorunları çözmüyor. Bunun öfkesiyle davrananlar demokrasi mücadelesine katkı sağlayamıyor. Bunun yerine, demokrasi ve barış istemeyenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Demokrasiler doğru araç, doğru yöntemlerle ancak hayat bulabiliyor. Asıl cesaret ve dirayet bunun için kullanılmalıdır.
15 Aralık 2010
Gerilim yine tırmanıyor. Bu sefer şiddet, üniversite öğrencileri üstünden geliştiriliyor. Son günlerde üniversite öğrencilerine karşı polis, yetkisini aşarak ve gerekmeden aşırı güç kullanıyor. Öğrencileri ezmeye kalkıyor. Öğrencilerin dinlenmesiyle, ciddiye alınmasıyla bir sürü konu çözülebilecekken bu yapılmıyor. Bu arada, akademik- demokratik talepler kaynıyor. Örneğin harçların kaldırılma isteği, masum ve yerinde bir taleptir. Üniversitelerin bilim yuvası olmasını dilemek onların en doğal hakkıdır. Üniversitelerde bunların istenmemesi asıl sorun olmalıydı. Ancak öyle olmuyor. Hak isteyen öğrenciler düşman muamelesi görüyor. Adeta kışkırtılıyorlar. Gençlik bilerek ve isteyerek acaba tekrar teröre bulaşsın mı isteniyor? Bu soru yerinde ve dikkate alınması gereken bir sorudur.
Şiddetten ve özellikle gençliğin şiddete bulaşmasından dolayı yakın tarihimizde yaşananları hatırlamak yerinde olur. Ülkeyi köle gibi kullanmak isteyenler gençliği nasıl kullanmışlardır. Son 60 yılda olanlar ibret verici. Gençlik ve özellikle üniversite gençliği bu dönemlerde kurban seçilmiştir.1960 ihtilalinde, 12 Mart 1971 Muhtırasında, 12 Eylül 1980 Askeri faşist darbesini yapanlar en çok gençliğin üstünde durmuşlardır. Gençliğin idealleri tuzak olarak seçilmiştir. Gençlik, bilerek ve istenerek anarşi ve teröre sürüklenmiştir. Gençlerin, birer ‘’ana kuzusu’’olduklarına bakılmadan işkence görmeleri hatta öldürülmeleri reva görülmüştür. Sonra ve utanmadan memleketi kurtarıyoruz diye ortaya çıkılmıştır. Kanlı darbeler yapılarak gerilere gidilmiştir. Telef edemedikleri gençlerden geriye kalanları da zindanlara tıkılmıştır. Henüz 16 yaşındaki çocuklar da asılmıştır. Sıkılmadan, ‘’asmayalım da besleyelim mi’’denilmiştir.
Bu gün dağ başındaki çoban artık bu oyunu biliyor. Üniversite de okuyan bir öğrenci bunları daha iyi bilmeli. Burada asıl önemli olan hak ararken, hakları ortadan kaldırmaya çalışan kesimlerin tuzağına düşmemek. Eylemler arasındaki ince çizgiyi ve çerçeveyi iyi ayarlamak. Yoksa ve elbette hiçbir hak kendiliğinden verilmez. Tepkisiz ve oturarak haklar verilmediği gibi demokrasiler de kendiliğinden beslenemez, gelişemezler.
Vesayet rejiminin güçlü kolları hala pusuda bekliyor. Demokratik devlet standartımız çok eksik. Bu durumda iki ana konu önem kazanıyor. Birisi nasıl bir demokrasi isteyeceğiz. İkincisi demokrasi mücadelesinde gençliğin rolü nasıl olmalıdır. Çünkü bunlar bir biriyle ilintilidir.
Kanımca ve bana göre doğru olan çağdaş bir demokrasi istemeliyiz. Merkezinde özgürlük olan ‘’vatandaşlık’’ hukukunu öngören bir demokrasi olmalıdır.
Parlamentonun etkin olduğu sivil bir demokrasi olmalıdır. Kürt meselesini, Alevi ve diğer inanç guruplarının taleplerini masa başında çözecek bir erk olmalıdır. Toplumun bütün kesimlerinin siyasi temsil hakkını tanıyan bir siyasal sistem kurulmalıdır. Yokluk ve yoksullukları kaldırmaya çalışırken sosyal politikaların egemen olduğu bir devlet inşa edilmelidir. Emekçilerin hak arama özgürlüğünü, (sendikalı toplu sözleşmeli ve genel grev dahil) tanıyan bir demokrasi olmalıdır. Nefreti kınayan, barış dilinin hakim olduğu kültür geliştirilmelidir. Devletin yerine vatandaşı kutsayan bir anlayış kabul görmelidir. Bireyin mutlak özgürlüğü korunmalıdır.
Böylesi bir demokrasi gençliği ilgilendirmelidir. Çünkü ancak böylesi bir demokraside gençlik taleplerini geliştirebilir, arttırabilir. Böylesi dönemde gençliğin dili barışın ve ilerlemenin dili olmalıdır. Gençliğin eylemleri şiddet içermemelidir. Akademik ve demokratik talepler önde olmalıdır. Seçilecek eylem türü, toplumun en geniş kesimlerinin vicdanına hitap etmelidir. Dar ve bireysel eylemler yerine daha geniş ve kitlesel eylemlere yönelmelidir. Buradaki eksikliği gidermenin yolunu bulmalıdır. Kızgınlık ve öfkenin yerine aklın yolunu seçmelidir.
Bunun dışındaki talep ve öneriler demokrasi mücadelesine katkı sağlamıyor. AKP veya kapitalizm düşmanlığını merkez yapmak sorunları çözmüyor. Bunun öfkesiyle davrananlar demokrasi mücadelesine katkı sağlayamıyor. Bunun yerine, demokrasi ve barış istemeyenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Demokrasiler doğru araç, doğru yöntemlerle ancak hayat bulabiliyor. Asıl cesaret ve dirayet bunun için kullanılmalıdır.
15 Aralık 2010 Çarşamba
BAŞBAKAN VE DARBELERİN RUH HALİ
Hasip Yiğitoğlu
15 Aralık 2010
Akıl tutulması bu.
Başka nasıl yorumlanabilir bilmiyorum.
Hatıralarımın fitili tutuştu.
12 eylül 1980 sabahı apartman bakıcısı Çorum lu Osman ın ısrarla kapı zilini çaldığı ve abe, eskeriye yönetime el koydu haberini verdiği anın telaşı, tedirginliği,karamsarlığı, burukluğunun bilinçaltını yaşadım, Başbakanın polisimi ezdirmem nutuklarından.
Öğrenciler içinde,bunlar illegal örgüt üyesidir ifadesinden, Kenan Evren in o meşhur, 30 Ağustos 1980 konuşmasında ki gibi toplumsal zihniyet kirlenmesine neden olacak malzeme arayışlarını anımsar gibi oldum.
Pek haksızda sayılmam.
Bu ifadelerin arkasından nelerin gelebileceğinin anlaşılmaz bir tarafı yok.
Komplo teorileri medyaya yansımış durumda.
Öğrencilerin hakkında illegal örgüt üyesi tahkikatları çoktan başlatılmış bile.
Bekleyip göreceğiz.
Açıkçası hep aynı seneryo demekten sıkıntı geldi.
Biliyorum size de sıkıntı geliyor.
Ama ne yapmalı,neler yapmalı,birde Sezen Aksu nun bir şarkısında dediği gibi,kim bunlar için,hep aynı nakaratta olsa sabırla ve inançla bilinenleri yazmaya devam etmenin sorumluluğundan vaz geçilebilirmi ?
Hatıraların fitilini tutuşturarak Tarih bilincimizi zorlamalıyız.
Doğru tarih bilinci olmadan yaşananları anlamak mümkün değildir.
Türkiye coğrafyası insanı asırlardır otokratik zihinlerin baskılarına ve saldırılarına maruz kalmıştır.
Bu zihniyetin dönemselliği dışında provakatif ve koplocu ruhu hep aynı olmuştur.
Toplumsal,siyasi mekanizmaları demokratik eksen yönü yerine,kin ve düşmanlık ekseni yönüne çekerek zihin kirlilikleri malzemelerine dönüştürmüştür.
Mersin Üniversitesinde bir grup öğretim üyesinin 12 yıldır ve aynı denekler üzerinde yaptığı araştırmanın ibret verici sonuçları bu aklın ürünü olup toplumsal yaşamımızı nasıl sabote ettiğini bilgilerinize sunmak istiyorum.
Kürtler ve Türkler in birbirleriyle evlenmek istemediklerinin oranı 12 yılda nerdeyse 20 kat civarinda gerilemiştir.
Bir kaç gün önce Ankara da içkili lokantalara yapılan baskınların ve son yıllarda yaşanan mahalle baskılarının toplumsal hayatımızı nasıl tehdit ettiğinin bir göstergesi değimlidir ?
Yakın zamanlarda yaşananlar bizi bekleyen tehlike işaretlerinden çok tehlikenin kendisini yaşadığımızın farkındamıyız ?
AKP sistemin önemli bir ayağıdır.
AKP nin sistem karşıtlığı,küresel güçlerin Ortadoğu coğrafyasına yönelik yeni kurgusunun demogojik ifadesinden daha fazla değildir.
AKP zihniyetinin ideolojik eksenini anlamak için çok çabaya gerek yok.Bir iki örnek yeter.Kanaat liderliğini din işleri başkanlığına,kanaat adamlarınıda imamlara,devletin kadrolarınıda ötekileştirici bir anlayışla imam hatiplilere ve tarikat unsurlarına teslim etmeleri,zihniyeti anlamaya yeterde artar.
Öğrencilerin protetolarına gelince,bugünlerde İngiltere de,Fransa da,Yunanistan da öğrenciler,memurlar,işçiler hepsi ayakta.
Dünya insanları,kapitalizmin küreselleşme politikasının yarattığı dev sorunlara karşı en temel hakları için protestolarını yapıyor.
Totoliter rejimli ülkeler haricinde,hiç bir ülkenin başbakanın,polisine davetiye soracaksın,başbakan imzalı protesto davet kartı olmayanlara dersini vereceksin,haddini bildireceksin dediğine rastlayan varmı ?
Ben hatırlamıyorum,duymadım,görmedim.
Öğrencilerin protestolarına karşı polisin sert tavrı karşısında,başbakanımız davetiye mi gönderdim ?
İnsanlar davet edildiği yere giderler,aksi bir durumda da polisin müdahalesi meşrudur,demesinin beklentilerini iyi okumak zorundayız.
Sayın başbakan,bu ülkede yaşana işkenceler,tutuklamalar,idamlar hala belleklerdedir,dip diri duruyor.
Darbeler ülkesinin ruh halinden hiç etkilenmemiş gibisiniz.
Bu durumunuz korkutucu mesaj niteliğindedir.
Protestolar,talepler,hoşnutsuzlukların lütfenle şartlandıkları insanlık tarihinde daha görülmemiştir.
Protesto yap,ama burda dur,şunu yap gibi sınırlar çizmek ancak SADDAM zihniyetine uygun düşer.
15 Aralık 2010
Akıl tutulması bu.
Başka nasıl yorumlanabilir bilmiyorum.
Hatıralarımın fitili tutuştu.
12 eylül 1980 sabahı apartman bakıcısı Çorum lu Osman ın ısrarla kapı zilini çaldığı ve abe, eskeriye yönetime el koydu haberini verdiği anın telaşı, tedirginliği,karamsarlığı, burukluğunun bilinçaltını yaşadım, Başbakanın polisimi ezdirmem nutuklarından.
Öğrenciler içinde,bunlar illegal örgüt üyesidir ifadesinden, Kenan Evren in o meşhur, 30 Ağustos 1980 konuşmasında ki gibi toplumsal zihniyet kirlenmesine neden olacak malzeme arayışlarını anımsar gibi oldum.
Pek haksızda sayılmam.
Bu ifadelerin arkasından nelerin gelebileceğinin anlaşılmaz bir tarafı yok.
Komplo teorileri medyaya yansımış durumda.
Öğrencilerin hakkında illegal örgüt üyesi tahkikatları çoktan başlatılmış bile.
Bekleyip göreceğiz.
Açıkçası hep aynı seneryo demekten sıkıntı geldi.
Biliyorum size de sıkıntı geliyor.
Ama ne yapmalı,neler yapmalı,birde Sezen Aksu nun bir şarkısında dediği gibi,kim bunlar için,hep aynı nakaratta olsa sabırla ve inançla bilinenleri yazmaya devam etmenin sorumluluğundan vaz geçilebilirmi ?
Hatıraların fitilini tutuşturarak Tarih bilincimizi zorlamalıyız.
Doğru tarih bilinci olmadan yaşananları anlamak mümkün değildir.
Türkiye coğrafyası insanı asırlardır otokratik zihinlerin baskılarına ve saldırılarına maruz kalmıştır.
Bu zihniyetin dönemselliği dışında provakatif ve koplocu ruhu hep aynı olmuştur.
Toplumsal,siyasi mekanizmaları demokratik eksen yönü yerine,kin ve düşmanlık ekseni yönüne çekerek zihin kirlilikleri malzemelerine dönüştürmüştür.
Mersin Üniversitesinde bir grup öğretim üyesinin 12 yıldır ve aynı denekler üzerinde yaptığı araştırmanın ibret verici sonuçları bu aklın ürünü olup toplumsal yaşamımızı nasıl sabote ettiğini bilgilerinize sunmak istiyorum.
Kürtler ve Türkler in birbirleriyle evlenmek istemediklerinin oranı 12 yılda nerdeyse 20 kat civarinda gerilemiştir.
Bir kaç gün önce Ankara da içkili lokantalara yapılan baskınların ve son yıllarda yaşanan mahalle baskılarının toplumsal hayatımızı nasıl tehdit ettiğinin bir göstergesi değimlidir ?
Yakın zamanlarda yaşananlar bizi bekleyen tehlike işaretlerinden çok tehlikenin kendisini yaşadığımızın farkındamıyız ?
AKP sistemin önemli bir ayağıdır.
AKP nin sistem karşıtlığı,küresel güçlerin Ortadoğu coğrafyasına yönelik yeni kurgusunun demogojik ifadesinden daha fazla değildir.
AKP zihniyetinin ideolojik eksenini anlamak için çok çabaya gerek yok.Bir iki örnek yeter.Kanaat liderliğini din işleri başkanlığına,kanaat adamlarınıda imamlara,devletin kadrolarınıda ötekileştirici bir anlayışla imam hatiplilere ve tarikat unsurlarına teslim etmeleri,zihniyeti anlamaya yeterde artar.
Öğrencilerin protetolarına gelince,bugünlerde İngiltere de,Fransa da,Yunanistan da öğrenciler,memurlar,işçiler hepsi ayakta.
Dünya insanları,kapitalizmin küreselleşme politikasının yarattığı dev sorunlara karşı en temel hakları için protestolarını yapıyor.
Totoliter rejimli ülkeler haricinde,hiç bir ülkenin başbakanın,polisine davetiye soracaksın,başbakan imzalı protesto davet kartı olmayanlara dersini vereceksin,haddini bildireceksin dediğine rastlayan varmı ?
Ben hatırlamıyorum,duymadım,görmedim.
Öğrencilerin protestolarına karşı polisin sert tavrı karşısında,başbakanımız davetiye mi gönderdim ?
İnsanlar davet edildiği yere giderler,aksi bir durumda da polisin müdahalesi meşrudur,demesinin beklentilerini iyi okumak zorundayız.
Sayın başbakan,bu ülkede yaşana işkenceler,tutuklamalar,idamlar hala belleklerdedir,dip diri duruyor.
Darbeler ülkesinin ruh halinden hiç etkilenmemiş gibisiniz.
Bu durumunuz korkutucu mesaj niteliğindedir.
Protestolar,talepler,hoşnutsuzlukların lütfenle şartlandıkları insanlık tarihinde daha görülmemiştir.
Protesto yap,ama burda dur,şunu yap gibi sınırlar çizmek ancak SADDAM zihniyetine uygun düşer.
14 Aralık 2010 Salı
KERBELA
10 MUHARREM (ÂŞURA) İNSANLIĞIN ACISIDIR
İNSAN OLALIM İNSANLIK MESAJI ÜRETELİM
( Hicri 10 Muharrem 1432 – Miladi 16 Aralık 2010)
Kerbela katliamı, insanlığın kıyımıdır; İslam’ın özünü, manasını, yol haritasını dağıtma despotluğudur.
Dünyevi imparatorluk çıkarları için Arap ırkçılığının, Emeviler eliyle, Muaviye ve Yezid eliyle, her semavi dinde olduğu kadar, İslam’da da olan insani mesajın kirletildiği gündür.
Bedreddin Mahir
15 Aralık 2010
Yaşamın dünyevi kurallarını, doğanın maddi kanunlarıyla yorumlama temeli üzerinde yükselen gerçekçi kanaatlerimize karşın, tarihin bu sürecini doğru değerlendirmek yönündeki bir gözlem yerelimizi, çevremizi ve kolektif kimliğimizde etkin rolü olan bu geçmiş tarihle bir biçimde yüzleşmemiz gerekti kanısındayım. 1400 yıl önceki bir olaya taraf olmak değil, dünün bu gün içinde aldığı yeri ve bununla yüzleşmeyi yaparak geleceği doğru bir yaklaşım yapmak için bu önemli günlerin bilincimizde yer edinmesi gerektiğine inanıyorum. Yazılırımda sık sık bu türden dini daha çok ilgilendirir gibi duran konuların işlendiğini gören okurlarım da yakından bilir ki, evrensel olmanın yolları yereli doğru kavramaktan geçmektedir. Bu açıdan yerelimize ait olan bize aittir ve bunları doğru kavramak tarihle yüzleşmemizin de ileriye gidişimizin de zemini olacaktır.
Demokrasi ve özgürlük mücadelemizde bu günleri anmak, haklarımız için mücadelemize ufuklar katacaktır, direnme azmimize örnekler sunacaktır.
Kerbela katliamı (10 Muharrem bu yıl 16 Aralık 2010), insanlığın kıyımıdır; İslam’ın özünü, manasını, yol haritasını dağıtma despotluğudur.
Dünyevi imparatorluk çıkarları için Arap ırkçılığının, Emeviler eliyle, Muaviye ve Yezid eliyle, her semavi dinde olduğu kadar, İslamda da olan insani mesajın kirletildiği gündür.
Kerbela kıyımı, İslam’a karşı savaş verenlerin, İslam’a boyun eğdikten sonra, ellerine geçirdikleri iktidarla intikamlarını peygamberin Ehli Beyt’tinden almasıydı.
Kerbela, Ebu Süfyan, karısı Hind ve oğlu Muaviye’nin ve onun oğlu Yezidin, eliyle insanlığa dayatılmış bir ölüm denklemidir, insan kıyım fetvaların kapısını aralayan bir yoldur; Beni Ümmeya’nın yolu, İslamla tarihe gömülmüş olan eskinin yoluydu.
İslam, Emevilerin elinde, eski inanç ve ilişkilerin dünyevi çıkarlar için, talan, gasp ve fütuhatları için bir araç olmuştu, gerçek Müslümanlara karşı ise kanlı kıyımın işlevi gördü.
Tanrıyla kul arasındaki ilişkiye dünyevi ilişkileri sokuşturan bunlardır. İslam’ın ümmet algısındaki çok ulusluluğa karşı, ilkel Arap milliyetçiliğini dayatan da bunlardır. Bu satırların yazarı Arap kökenlidir. Türkiyelidir milliyetçiliğin nasıl da zkirli bir virüs olduğunu, egemen ulusçuluğun nasılda baskı ve zulüm olduğunu iyi bilir. 1400 yıl öncesinde durumun daha da vahim olduğunu kestirmek zor değildir. Beni Umeyya, Hz. Muhammed’in Haşimi ailesinin de mensup olduğu Kureyş’in aşiretinin hakim zümresiydi. İslam öncesi cahiliye döneminin tanrıları, putları, kutsal mekanları ve Kabe bunların denetimi altındaydı. Kabe etrafının bu güne kadar süren savaşa yasaklı alanı bunların ticaret merkezi olarak, sermayenin güvenliğini sağlayan bir özelikteydi. İşte bunlar, eski hükümranlıkları ve onların çıkarlarını koruyan inançlarını İslam büyük bir hamleyle yıkmıştı. Bu kesim sonuna kadar İslam düşmanlığı yaptı, İslam’a karşı açık, aleni savaş halinde oldu. En yıkın akrabaları öldü, Peygamberin de amcalarını katletti (Hamza). Peygamber, bunların son kalesi Mekke’yi fethedene kadar durum bu minvalde sürüyordu.
Mekke fethi arifesinde, Beni Ümeyya’nın lideri Ebu Süfyan ve karısı Hind (Muaviye’nin anne ve babası) Mekke fethinin bir önceki gecesinde araya giren yakın akrabaların eşiğinde teslim oldular, İslamlıklarını ilan ettiler; ama asla Müslüman olmadılar, eski dinlerini aradılar onun yeniden yükselişi için mücadele ettiler. Kadim ticari geleneğe en uygun olan elle tutulur gözle görülür bir tanrı putu, görülmeyen bilinmeyen tanrıdan çok dana gerçekçi olduğunun propagandasını yaptılar. Aynı soydan gelen amca çocukları Halife Osman zamanında da bu geri dönüş için, ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Geleneklerin gücü ciddi maddi değişimler olmadan ve üzerinden uzun süreler geçip yeni maddi verilere ait üst yapı kurumları kökleşmeden yıkılmaları mümkün değildi. Beni Ümeyya, bu gerçekleri kendi lehlerine çevirebilecek kadar da yetenekli ve egemen bir gelenekten gelenlerdi. Üstelik bu etkinlikleriyle, devam eden zenginlikleriyle çevrede kendilerinden bağımsız gelişen her olayı kendi lehlerine çevirebilecek müdahale gücüne de sahiptiler. Halife Osman’ın ölümünü kendi lehlerine usta Bizans manevralarıyla kullanmaları bunun küçük bir örneğidir.
Beni Ümeyya, Mekke ve Medine’de Hz. Ali ve Haşimilerin bulunduğu bir ortamda etkin olamıyorlardı. Peygamberin ölümü üzerinden henüz uzun bir zaman da geçmemişti. Şam valisi olarak uzakta gücünü toplayan bu kesim, İslam topluluğu içinde ayrı bir devlet örgütlenmesine yönelecek kadar gelenekten gelen etkinliklerini pekiştirebiliyorlardı. Bu ufukta görülen Emevi imparatorluğunun ilk adımlarıydı. İslam artık bunların elinde dünyevi saltanat girişimi olarak cihat’ı da yayılmacılık, toprak servet gaspı olarak işletmeye başlamıştı. İslamın insani mesajı yerine, tanrı adına imparatorluk sınırlarını genişletme ve ırkçılık yapma öne geçmişti. İlkel Arap milliyetçiliği bu süreçte öne çıkmış din ve inancın özü yok edilmişti. Bunun için de uydurma hadislerden oluşan Emevi şeriatı, “İslam şeriatı” olarak bu güne kadar uzanan gericilik kaynağı da şekillenmeye başlamıştı.
Bu eğilim, sonunda Arap-İslam uygarlığı denilen uygarlığı kurdu. Diğer uygarlıklar gibi bu uygarlığı kuran sonraki kuşaklar, insanlığa çok şey vermiştir. Ancak bu uygarlık ilkel çağların malum uygarlıkları gibi kölelik, gasp ve talan üzerine kuruluydu. İslam da bir ideolojik araç olarak bu uygarlık tarafından kullanıldı. İnsani mesajı geriye itildi.
İslam, vahide anlamını bulan masajı Peygamberin ehlibeyti ve ardılları olan İmamlarla, kovuşturulan, ölüm girdaplarından geçerek devam etti. Bu konumlarıyla Ehlibeyti yolu, mazlumların, fakirlerin, yoksulların, hak için direnenlerin yolu oldu.
Emeviler, geçmişin intikamını, İslamla son hesaplaşmalarını Kerbela’da yaptılar. Hz Muhammed’in torunlarını kılıçtan geçirdiler. Hilafetin o günkü anlamıyla inanların adil ve işit yöneticileri olma özelliğini kirlettiler; dünyevi dar çıkarlar için, insanlığı katlettiler. Böylece, İslamda bir dönem kapanıp yeni dönem açılmış oldu. İslam artık egemen olanların, etnik aidiyetlerin, dar aşiret çıkarlarının egemenlik aracı haline döndü. İslam tam burada Ümet’tin birleştirici çimentosu almaktan çıktı ve bir daha böylesi bir rol oynama şansına kavuşamadı. O gün bu gün İslam mozaik oylan bir toplumda kimsenin ortak böleni olamadı, egemen olan kim ise onun baskı ve zorbalığının hizmetinde iş gördü.
10 Muharrem H:61 Cuma günü ( Miladi 10 Ekim 680) tarihinde, Kerbela denen yerde, Fırat Nehrinin kenarında, Fırat suyunun taşıp aktığı yerde Peygamberin torunlarını aç susuz bıraktılar. Kılıçtan geçirmeden önce topluca aç ve susuz terk etme olayının en yüz kızartıcı türü olan Kerbela olayı Hz Hüseyn ve çocuklarına ve yandaşlarına böylece dayatılmış oldu.
O zulüm gününün anısına Alevi alemi, Kerbela şehitleriyle aç ve susuz, oruç tutarak dayanışma içinde olduklarını dile getirirler: bu aynı zamanda insanlığa bir mesajdır, mazlumdan yana olmaktır. Bu mesaj İslam aleminin kendi kirli tarihiyle yüzleşmesi için ortaya konmuş bir işarettir.
Muharrem yası, Alevi dünyasının 10 Muharreme giden yolda bir oruç dönemi olarak, geçmiş acıların tekrar etmemesi ve unutulmaması için yaşatılır. 12 gün oruç tutulur (farklı alevi kesimlerde bu süre değişebilir). Oruç döneminde, düğün-nişan yapılmayacak, eğlenceli yerlere gidilmeyecek, çok su içilmemeye dikkat edilecek, tıraş olunmayacak, etli yemek yenmeyecektir.
10 Muharrem anısına iş yapılmayacak, insanlık düşünülecek, insanlık için mesaj üretilecek.
Kerbela, belaların tekrar etmemesi için insanlığa barış mesajı olarak anılacak.
İNSAN OLALIM İNSANLIK MESAJI ÜRETELİM
( Hicri 10 Muharrem 1432 – Miladi 16 Aralık 2010)
Kerbela katliamı, insanlığın kıyımıdır; İslam’ın özünü, manasını, yol haritasını dağıtma despotluğudur.
Dünyevi imparatorluk çıkarları için Arap ırkçılığının, Emeviler eliyle, Muaviye ve Yezid eliyle, her semavi dinde olduğu kadar, İslam’da da olan insani mesajın kirletildiği gündür.
Bedreddin Mahir
15 Aralık 2010
Yaşamın dünyevi kurallarını, doğanın maddi kanunlarıyla yorumlama temeli üzerinde yükselen gerçekçi kanaatlerimize karşın, tarihin bu sürecini doğru değerlendirmek yönündeki bir gözlem yerelimizi, çevremizi ve kolektif kimliğimizde etkin rolü olan bu geçmiş tarihle bir biçimde yüzleşmemiz gerekti kanısındayım. 1400 yıl önceki bir olaya taraf olmak değil, dünün bu gün içinde aldığı yeri ve bununla yüzleşmeyi yaparak geleceği doğru bir yaklaşım yapmak için bu önemli günlerin bilincimizde yer edinmesi gerektiğine inanıyorum. Yazılırımda sık sık bu türden dini daha çok ilgilendirir gibi duran konuların işlendiğini gören okurlarım da yakından bilir ki, evrensel olmanın yolları yereli doğru kavramaktan geçmektedir. Bu açıdan yerelimize ait olan bize aittir ve bunları doğru kavramak tarihle yüzleşmemizin de ileriye gidişimizin de zemini olacaktır.
Demokrasi ve özgürlük mücadelemizde bu günleri anmak, haklarımız için mücadelemize ufuklar katacaktır, direnme azmimize örnekler sunacaktır.
Kerbela katliamı (10 Muharrem bu yıl 16 Aralık 2010), insanlığın kıyımıdır; İslam’ın özünü, manasını, yol haritasını dağıtma despotluğudur.
Dünyevi imparatorluk çıkarları için Arap ırkçılığının, Emeviler eliyle, Muaviye ve Yezid eliyle, her semavi dinde olduğu kadar, İslamda da olan insani mesajın kirletildiği gündür.
Kerbela kıyımı, İslam’a karşı savaş verenlerin, İslam’a boyun eğdikten sonra, ellerine geçirdikleri iktidarla intikamlarını peygamberin Ehli Beyt’tinden almasıydı.
Kerbela, Ebu Süfyan, karısı Hind ve oğlu Muaviye’nin ve onun oğlu Yezidin, eliyle insanlığa dayatılmış bir ölüm denklemidir, insan kıyım fetvaların kapısını aralayan bir yoldur; Beni Ümmeya’nın yolu, İslamla tarihe gömülmüş olan eskinin yoluydu.
İslam, Emevilerin elinde, eski inanç ve ilişkilerin dünyevi çıkarlar için, talan, gasp ve fütuhatları için bir araç olmuştu, gerçek Müslümanlara karşı ise kanlı kıyımın işlevi gördü.
Tanrıyla kul arasındaki ilişkiye dünyevi ilişkileri sokuşturan bunlardır. İslam’ın ümmet algısındaki çok ulusluluğa karşı, ilkel Arap milliyetçiliğini dayatan da bunlardır. Bu satırların yazarı Arap kökenlidir. Türkiyelidir milliyetçiliğin nasıl da zkirli bir virüs olduğunu, egemen ulusçuluğun nasılda baskı ve zulüm olduğunu iyi bilir. 1400 yıl öncesinde durumun daha da vahim olduğunu kestirmek zor değildir. Beni Umeyya, Hz. Muhammed’in Haşimi ailesinin de mensup olduğu Kureyş’in aşiretinin hakim zümresiydi. İslam öncesi cahiliye döneminin tanrıları, putları, kutsal mekanları ve Kabe bunların denetimi altındaydı. Kabe etrafının bu güne kadar süren savaşa yasaklı alanı bunların ticaret merkezi olarak, sermayenin güvenliğini sağlayan bir özelikteydi. İşte bunlar, eski hükümranlıkları ve onların çıkarlarını koruyan inançlarını İslam büyük bir hamleyle yıkmıştı. Bu kesim sonuna kadar İslam düşmanlığı yaptı, İslam’a karşı açık, aleni savaş halinde oldu. En yıkın akrabaları öldü, Peygamberin de amcalarını katletti (Hamza). Peygamber, bunların son kalesi Mekke’yi fethedene kadar durum bu minvalde sürüyordu.
Mekke fethi arifesinde, Beni Ümeyya’nın lideri Ebu Süfyan ve karısı Hind (Muaviye’nin anne ve babası) Mekke fethinin bir önceki gecesinde araya giren yakın akrabaların eşiğinde teslim oldular, İslamlıklarını ilan ettiler; ama asla Müslüman olmadılar, eski dinlerini aradılar onun yeniden yükselişi için mücadele ettiler. Kadim ticari geleneğe en uygun olan elle tutulur gözle görülür bir tanrı putu, görülmeyen bilinmeyen tanrıdan çok dana gerçekçi olduğunun propagandasını yaptılar. Aynı soydan gelen amca çocukları Halife Osman zamanında da bu geri dönüş için, ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Geleneklerin gücü ciddi maddi değişimler olmadan ve üzerinden uzun süreler geçip yeni maddi verilere ait üst yapı kurumları kökleşmeden yıkılmaları mümkün değildi. Beni Ümeyya, bu gerçekleri kendi lehlerine çevirebilecek kadar da yetenekli ve egemen bir gelenekten gelenlerdi. Üstelik bu etkinlikleriyle, devam eden zenginlikleriyle çevrede kendilerinden bağımsız gelişen her olayı kendi lehlerine çevirebilecek müdahale gücüne de sahiptiler. Halife Osman’ın ölümünü kendi lehlerine usta Bizans manevralarıyla kullanmaları bunun küçük bir örneğidir.
Beni Ümeyya, Mekke ve Medine’de Hz. Ali ve Haşimilerin bulunduğu bir ortamda etkin olamıyorlardı. Peygamberin ölümü üzerinden henüz uzun bir zaman da geçmemişti. Şam valisi olarak uzakta gücünü toplayan bu kesim, İslam topluluğu içinde ayrı bir devlet örgütlenmesine yönelecek kadar gelenekten gelen etkinliklerini pekiştirebiliyorlardı. Bu ufukta görülen Emevi imparatorluğunun ilk adımlarıydı. İslam artık bunların elinde dünyevi saltanat girişimi olarak cihat’ı da yayılmacılık, toprak servet gaspı olarak işletmeye başlamıştı. İslamın insani mesajı yerine, tanrı adına imparatorluk sınırlarını genişletme ve ırkçılık yapma öne geçmişti. İlkel Arap milliyetçiliği bu süreçte öne çıkmış din ve inancın özü yok edilmişti. Bunun için de uydurma hadislerden oluşan Emevi şeriatı, “İslam şeriatı” olarak bu güne kadar uzanan gericilik kaynağı da şekillenmeye başlamıştı.
Bu eğilim, sonunda Arap-İslam uygarlığı denilen uygarlığı kurdu. Diğer uygarlıklar gibi bu uygarlığı kuran sonraki kuşaklar, insanlığa çok şey vermiştir. Ancak bu uygarlık ilkel çağların malum uygarlıkları gibi kölelik, gasp ve talan üzerine kuruluydu. İslam da bir ideolojik araç olarak bu uygarlık tarafından kullanıldı. İnsani mesajı geriye itildi.
İslam, vahide anlamını bulan masajı Peygamberin ehlibeyti ve ardılları olan İmamlarla, kovuşturulan, ölüm girdaplarından geçerek devam etti. Bu konumlarıyla Ehlibeyti yolu, mazlumların, fakirlerin, yoksulların, hak için direnenlerin yolu oldu.
Emeviler, geçmişin intikamını, İslamla son hesaplaşmalarını Kerbela’da yaptılar. Hz Muhammed’in torunlarını kılıçtan geçirdiler. Hilafetin o günkü anlamıyla inanların adil ve işit yöneticileri olma özelliğini kirlettiler; dünyevi dar çıkarlar için, insanlığı katlettiler. Böylece, İslamda bir dönem kapanıp yeni dönem açılmış oldu. İslam artık egemen olanların, etnik aidiyetlerin, dar aşiret çıkarlarının egemenlik aracı haline döndü. İslam tam burada Ümet’tin birleştirici çimentosu almaktan çıktı ve bir daha böylesi bir rol oynama şansına kavuşamadı. O gün bu gün İslam mozaik oylan bir toplumda kimsenin ortak böleni olamadı, egemen olan kim ise onun baskı ve zorbalığının hizmetinde iş gördü.
10 Muharrem H:61 Cuma günü ( Miladi 10 Ekim 680) tarihinde, Kerbela denen yerde, Fırat Nehrinin kenarında, Fırat suyunun taşıp aktığı yerde Peygamberin torunlarını aç susuz bıraktılar. Kılıçtan geçirmeden önce topluca aç ve susuz terk etme olayının en yüz kızartıcı türü olan Kerbela olayı Hz Hüseyn ve çocuklarına ve yandaşlarına böylece dayatılmış oldu.
O zulüm gününün anısına Alevi alemi, Kerbela şehitleriyle aç ve susuz, oruç tutarak dayanışma içinde olduklarını dile getirirler: bu aynı zamanda insanlığa bir mesajdır, mazlumdan yana olmaktır. Bu mesaj İslam aleminin kendi kirli tarihiyle yüzleşmesi için ortaya konmuş bir işarettir.
Muharrem yası, Alevi dünyasının 10 Muharreme giden yolda bir oruç dönemi olarak, geçmiş acıların tekrar etmemesi ve unutulmaması için yaşatılır. 12 gün oruç tutulur (farklı alevi kesimlerde bu süre değişebilir). Oruç döneminde, düğün-nişan yapılmayacak, eğlenceli yerlere gidilmeyecek, çok su içilmemeye dikkat edilecek, tıraş olunmayacak, etli yemek yenmeyecektir.
10 Muharrem anısına iş yapılmayacak, insanlık düşünülecek, insanlık için mesaj üretilecek.
Kerbela, belaların tekrar etmemesi için insanlığa barış mesajı olarak anılacak.
CİHAT ÇELİK (İLK VE SON TEST)
1. Kuş -----------------------------------------------------------------2. Kuş
(212.DOSYA)
Mihrac Ural
12 Aralık 2010
Bu kez “Aydın havası” da olmayacak.
Israr ve talep üzerine aradan çıksın diye soruyorum.
Yukarıdaki iki kuşa dikkatlice bakın, varsa bir sanat danışmanınız onu da getirip inceletin.
Sonra,
Şu cümleleri dikkatlice okuyun;
“…aşağıdaki (1.nolu bn) bir tek kuş çizimi bile, isteseydim beni dünya ölçeğinde ressam yapardı. Bu çizimi yapacak ressam, Türkiye’de Avrupa’da Amerika’da yok. Vardır diyen, palavra atmasın, alsın kalemi eline, çizsin çizebilirse. Bu çizimi yapmak için, yürek bilek bilinç yetmez, devrimci sanatçı kişilik az gelir. Ertan Saruhan’ı ve Yüksel Eriş’i de tanımak ve onlarla birlikte aynı derin duygusal coşkuyu yaşamış olmak da gerekir. Yani nereden bakarsan bak, 88x112 mm’lik kartona tükenmez kalemle çizilmiş bu Gönül Kuşu eşsiz bir sanat ürünüdür. Ama ben onu, sadece “soyut” kavramını anlatmak için değerlendirdim. "Resim Yapmayı Öğreten Boyama Kitabı 1-2-3-4" ortaya çıkınca, yalan bitti. Kapılar kapandı. Hainler hırsızlar arsızlar yüzsüzler ibneler orospular casuslar çakallar benden korkuyor.” (“Gönül Kuşu” adlı yazısından)
Bu cümleler yukarıdaki 1. nolu kuş çizimi için söylendi.
Soru; bu cümlelerin sahibi kim ?
a.) Kenan Evren mi?
b.) Picasso’yu Paris’teki atölyesinde(1938-Saint Agustin) ziyaret eden bol yıldızlı Nazi Subayı mı?
c.) Bir “paranoyak” mı?
d.) Tümünün sentezi biri mi?
Hangi cevabı verirseniz verin aynı kapıya çıkar.
Bu cümleler 1. nolu kuşçuğu için Cihat Çelik tarafından söylendi.
2. nolu kuşun sahibi Picasso. Kulakları çınlasın…
Kenan Evren’in de…
Cihat Çelik adlı şahıs, seninle işim buraya kadar.
************************************************************************
211.DOSYA
İLK TEST
Mihrac Ural
10 Aralık 2010
Test yapacağım.
“Kısa kes Aydın havası olsun” derler ya önemsiz şeylere vakit harcamamak için bu yolu seçeceğim.
Okurlarım bilir, tanımadığım, ortak bir şey paylaşmadığım insanları muhatap almıyorum. Siyasa sorumluluğum var, düşüklerle ilgili değilim.
Örgüt tarihini ilgilendirdiği kadarıyla, TKEP kırması muhbir şebekesinin yalanlarını deşifre etmekle yetiniyorum.
Testi siz okurlarım cevaplayacaksınız. Gerisini söylememe bile gerek kalmayacak…
Aşağıda bulunan cümleleri dikkatlice okuyun;
“Yüksel Eriş …Apo'yu ve Apocu'ları sevmezdi.”
“Kurtuluş Cephesi dergisinin internet sayfalarında epeyce gezinti yaptım. Öğrendiklerimi bildiklerimle birlikte değerlendirdim. Vardığım sonuç, Kurtuluş Cephesi'nde okuduğum yazılar benim için küp dolusu pekmez değerindedir. Ermeni Soykımı yaptığımızı da yazmışlar, işte bu yazdıkları o pekmez küpüne düşmüş fare gibidir. Yüksel de benim gibiydi, içine fare düşmüş küpten pekmez yemezdi.”
“Günay Karaca son nefesine kadar Mihrac Ural'ın uzantısıydı. 1979'un yaz aylarında birgün iki arkadaşıyla birlikte evime geldi. Altı ay sonra bir daha geldi. Ama bu defa yanında bir polis ordusu vardı. Beni de kitaplarımla birlikte alıp götürdüler. İki hafta sonra Günay'la birlikte tutuklandım. Selimiye'de nasıl “armut gibi” toplandığımızı öğrendim. Ayrıntıya girmenin gereği yok, hapisaneyi Günay'a dar ettim. Günay Karaca beni yakalattığı için pişman oldu. Zaten öldü gitti, Günay'la hesabım bitti.
Sağmalcılar'da Büyük Firar gündeme gelince, Günay'ın ve Haydar'ın kuyruğuna bastım. İkisini de dışarı bırakmadım.”
“Yüksel'in üç yoldaşına birden soruyorum. Yüksel'den Ermeni Soykırımı diye bir söz duydunuz mu? İlker'de Mahir'de Ermeni Soykırımı diye bir şey var mı? Öyle ise, niçin yalan atıyorsunuz?” (Yuksel Eriş Öğretmen başlıklı yazısından)
Test Sorusu:
Yukarıda okuduğunuz cümleler kime ait:
a.) MHP’li Ülkü ocakları üyesi bir faşiste mi?
b.) BBP gençlik kolları Alperen Ocakları üyesi bir Turancıya mı?
c.) Milli Gençlik Teşkilatı üyesi bir milliyetçi-dinci mi?
d.) Ulusalcı bir modern faşiste mi?
e.) Tümünün sentezi bir “paranoya” mı?
Hangisini seçtiyseniz seçin, fark etmez. Tam not alacaksınız.
Bu cümleler Cihat Çelik diye birine ait. Tanısanız da tanımasanız da önemli değil; bizi ilgilendiren siyasal düşüncesidir, kişiliği değil…
Örgütümüze zerre kadar emek vermiş herkese saygım sonsuz, bir araya gelmemiş olsam da. Ama bir Turancıya saygımın olmasını kimse beklememeli. Muhatabım olamaz; yerini doğru bulmuş, itirafçı + MİT ajanı gibi türlerden oluşan milliyetçi bir muhbir öbeğinde yer alması, ona en yakışanıdır, hayırlı olsun…
Not: Sanatı hepimiz severiz, sanat devrimci olmanın redaktesidir.
Vaktim olursa iki kuş resmi üzerinde size bir test sorusu daha soracağım, “paranoya”yı somut olarak Abiddin’den önce resmetmiş olacaksınız (“Paranoya” tanısı bana ait değil, bir misafirime aittir)
İBRAHİM “ŞAHİN”İ UNUTMAMAK İÇİN KISA NOT…
Farkında mısınız?
İbrahim Yalçın, MİT’le çalışmaya ne zaman başladın? Sorusuna cevap vermemek için nasıl da fare gibi kaçıyor…
Devamını okuyun…
(( Blog yönetiminin aldığı karar gereği bu tür yazılar artık doğrudan http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ linkinden yer alacaktır. Detayları ve geniş yazımıyla bu makaleyi oradan izleyebilirsiniz ))
ANTAKYA'DA 10 ARALIK EYLEMİ
Bu kadim Roma kenti, çağdaş uygarlığın demokrasi ve barış nabzı, dünden bu güne gelen kararlı duruşuyla insan haklarını haykırıyor. biz buradayız halkımızla demokrasi güçleriyle omuz omuzayız diyor.
Atak/Haber Merkezi
10 Aralık 2010
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Birleşmiş Milletler tarafından kabulünün üzerinden 62 yıl geçti. Her yıl dünya genelinde birçok ülkede çeşitli etkinlikler düzenlenir, insan hak ihlallerine dikkat çekilir. Bu yıl da dünyada olduğu gibi ülkemizde de sivil toplum örgütleri tarafından açıklamalar yoluyla bu sorunun altı çizildi.
İlimiz Antakya’da İHD Antakya Şubesi öncülüğünde Cephe Hareketi’nin de bileşeni olduğu Antakya Emek ve Demokrasi Platformu’nun desteğiyle kitlesel basın açıklaması yapıldı.
10 Aralık saat:16.00’da Eğitim-Sen önünde toplanan kitle Ulus Alanına yürüdü. Yürüyüş boyunca “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Yaşasın Devrimci Dayanışma”, “Öğrenciler Hapiste Çeteler Mecliste”, “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” vb. sloganlar atıldı.
Alanda açıklamayı platform adına İHD Antakya Şube Başkanı Mithat Can okudu. Can; “Evrensel bildirgenin kabul edilişinin 62. Yılında bildirgede yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslar arası bir düzen kurulamamıştır. İnsanların ırkından, renginden, cinsinden, cinsel tercihinden, dilinden, din ve mezhebinden, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani ve felsefi kanaatinden bağımsız olarak, insan olmaktan gelen hakları ve dokunulmazlıkları olduğu temel anlayışı dünya çapında yeterli koruma bulamamıştır… 2010 yılı Türkiye açısından Kürt sorununun daha fazla konuşulduğu, çeşitli davalardaki adil yargılanma hakkı ihlalleri, cinsel yönelim hakkı tartışmaları, vicdani ret, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve Alevilerin talepleri, çevre ve ekoloji sorunları, ekonomik ve sosyal haklardaki kayıplar, toplanma ve gösteri hakkına yönelik müdahaleler başta olmak üzere çeşitli hak başlıklarındaki tartışmalarla geçmiştir… Kadına yönelik her türlü şiddet, 2010’da da hızından hiçbir şey kaybetmemiştir. Kadınlar Türkiye’nin birçok yerinde “namus” gerekçe gösterilerek katledilmiş, ayrımcılığın önlenmesi, fırsat eşitliği, kadın-erkek eşitliği eğitim, sağlık, çalışma gibi yaşamın tüm alanlarında hayata geçirilmemiştir. Erkek egemen sistemin anti-demokratik uygulamaları, kadının insan haklarının ne kadar kolay ihlal edilebileceğini göstermiştir… Bildirgenin kabul edilişinin 63. Yılında insan haklarına dayalı yeni bir anayasa yapılması, adil yargılanma hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması için herkesi mücadeleye çağırıyoruz.” Şeklinde konuştu.
Mithat Can’ın ardından gençlik adına Özlem Varol söz alarak polisin öğrencilere müdahalesini kınadı. Varol konuşmasını; “4 Aralık Cumartesi günü Üniversite rektörleri ve Başbakan Dolmabahçe’de bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Bir grup öğrenci taleplerini içeren bir dosya sunmak ve basın açıklaması yapmak üzere toplantı yerine yürümek istediler. Ancak davetli olmadıkları gerekçesiyle içeri alınmadılar. Öğrencilerin ısrarı üzerine polis her zamanki gibi coplarına ve biber gazına sarılmıştır. Öğrenciler şiddete maruz kalmış ve 13 kişi gözaltına alınmıştır. Bu saldırıların ardından Başbakan ve birkaç bakan polis şiddetine destek veren ifadeler kullanmışlardır. Bakan ve gazeteciler ise öğrencilerin öğrenci olmadıklarını ifade etmeye çalışmışlardır. Kendi geleceğimizin tartışıldığı her yere davet edilmeyi beklemeden gidip sözümüzü söyleyeceğiz. Üniversitelerde, sokaklarda özgürlük talebimizi haykıracağız. Eşit, özgür, bilimsel, demokratik, anadilde eğitim hakkımızı elde edene kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz” şeklinde tamamladı.
CEPHE HAREKETİ; İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ ÜZERİNE BASIN AÇIKLAMASI
CEPHE HAREKETİ Adına
Mehmet GÜZEL
09-12-2010
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabulünün üzerinden 62 yıl geçti. İnsanlığın ortak gelişimi mücadele ve birikimlerin eseri olarak ortaya çıkar. Bu yanıyla hiçbir olumlu gelişme insanlığın hizmetine kendiliğinden sunulmaz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de belli bir mücadele sürecinin eseridir.
Ne var ki bildirgenin insanlığın ortak değerlerine kazandırılmasının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen temel insan hak ve hukukunun ihlali dünya genelinde vahim boyutlara ulaşmış durumdadır. ABD’nin başını çektiği kapitalist sistem kar üzerine örgütlenmiş bir sistem olduğundan insan unsuru ve hakları geri planda kalmaktadır.
Ülkemiz açısından bakıldığında ise durum çok farklı değil. Kapitalizmin bir parçası olan ülkemizin bu konuda dünya ülkeler sıralamasında en arkalarda olduğu söylenebilir. Denebilir ki bizim de insan hakları karnemiz kırıklarla doludur. AB uyum süreci kapsamında gündeme gelen reform girişimleri, iyileştirmeler yadsınmaması gereken kazanımlar olsa da ihtiyacı karşılamaktan çok uzaktır. Yine de bunlar demokrasi mücadelesinin on yıllardır yılmadan yürütülmesinin sonucu elde edilen kazanımlardır. Ancak bunlara rağmen ülkemiz çağın gereklerinin çok gerisinde ve demokrasinin gerçek işlevlerinin tam tersi bir noktadadır.
Bunun son örneğini de geçtiğimiz günlerde bir kez daha yaşadık. Başbakan Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki ofisinde rektörlerle toplantısını protesto etmek isteyen bir grup üniversite öğrencisine polis vahşice saldırmış genç bir kadın öğrenci aldığı darbeler sonucu bebeğini kaybetmiştir. En temel insani haklarını kullanmak isteyen öğrencilere yönelen bu saldırı AKP hükümetinin demokrasiden ve insan haklarından ne anladığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan makyajlamalarla yamalı bohça haline getirilen anayasa bütün düzeltme çabalarına rağmen 12 Eylül faşizminin anayasasıdır ve aynı özü korumaya devam etmektedir. Böylesi bir anayasa ile yönetilen devletin demokrasi ve bu bağlamda insan haklarıyla bağdaşması mümkün değildir. Etnik kimlikleri reddeden, cinsiyet ayrımını uygulayan, tek din ve mezhebin egemenliğine dayanan, kişisel hak ve özgürlükleri devletin şiddet cenderesi altında baskılayan, bütün toplumu ekonomik sefalete mahkûm eden bir sistemin demokrasiyle de, insan haklarıyla da alakası olamaz.
Uluslar arası hukukun en temel dayanağı olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ruhuna uygun bir siyasal yapılanma için devlet yapısının demokratikleştirilmesi gerekmektedir. Bunun acil gereklerinden en başta geleni ise demokratik bir anayasanın hazırlanmasıdır. Halklarımızın etnik kimliklerini tanıyıp eşit kurucular olarak gören, eşit-özgür-gönüllü birlikteliğine dayanan, kadının ve tüm ötekileştirilen toplumsal kesimlerin özgürlüklerini güvence altına alan, insanca yaşamanın ekonomik güvencelerini sağlayan, demokratik yaşamın kültürel dönüşümüne uygun eğitim sistemini öngören demokratik bir anayasa hazırlanmalı ve toplumun ortak iradesiyle hayata geçirilmelidir.
Demokratik sistemin ön koşulu anadil üzerindeki yasakların kaldırılmalıdır. Ülkemizde yaşayan tüm halkların kendi anadillerini özgürce konuşabilmesi ve yeni kuşaklara öğretebilmesi için anadilde eğitim başta olmak üzere tüm gereklilikler yerine getirilmelidir.
Teknolojik gelişimin, bilimin ve insanlık bilgi birikiminin muazzam geliştiği bu çağda bu gelişimlere tezatlık oluşturan siyasal geriliklere son verilmelidir. Siyasal gericiliğin anti-demokratik uygulamaları teknolojik-bilimsel gelişimle uyumlu olamaz. Çağdaş demokratik, eşitlikçi, barışçıl, adil bir düzen için tüm demokrasi güçleri mücadelemizi yükseltmeliyiz.
Mehmet GÜZEL
09-12-2010
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabulünün üzerinden 62 yıl geçti. İnsanlığın ortak gelişimi mücadele ve birikimlerin eseri olarak ortaya çıkar. Bu yanıyla hiçbir olumlu gelişme insanlığın hizmetine kendiliğinden sunulmaz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de belli bir mücadele sürecinin eseridir.
Ne var ki bildirgenin insanlığın ortak değerlerine kazandırılmasının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen temel insan hak ve hukukunun ihlali dünya genelinde vahim boyutlara ulaşmış durumdadır. ABD’nin başını çektiği kapitalist sistem kar üzerine örgütlenmiş bir sistem olduğundan insan unsuru ve hakları geri planda kalmaktadır.
Ülkemiz açısından bakıldığında ise durum çok farklı değil. Kapitalizmin bir parçası olan ülkemizin bu konuda dünya ülkeler sıralamasında en arkalarda olduğu söylenebilir. Denebilir ki bizim de insan hakları karnemiz kırıklarla doludur. AB uyum süreci kapsamında gündeme gelen reform girişimleri, iyileştirmeler yadsınmaması gereken kazanımlar olsa da ihtiyacı karşılamaktan çok uzaktır. Yine de bunlar demokrasi mücadelesinin on yıllardır yılmadan yürütülmesinin sonucu elde edilen kazanımlardır. Ancak bunlara rağmen ülkemiz çağın gereklerinin çok gerisinde ve demokrasinin gerçek işlevlerinin tam tersi bir noktadadır.
Bunun son örneğini de geçtiğimiz günlerde bir kez daha yaşadık. Başbakan Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki ofisinde rektörlerle toplantısını protesto etmek isteyen bir grup üniversite öğrencisine polis vahşice saldırmış genç bir kadın öğrenci aldığı darbeler sonucu bebeğini kaybetmiştir. En temel insani haklarını kullanmak isteyen öğrencilere yönelen bu saldırı AKP hükümetinin demokrasiden ve insan haklarından ne anladığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan makyajlamalarla yamalı bohça haline getirilen anayasa bütün düzeltme çabalarına rağmen 12 Eylül faşizminin anayasasıdır ve aynı özü korumaya devam etmektedir. Böylesi bir anayasa ile yönetilen devletin demokrasi ve bu bağlamda insan haklarıyla bağdaşması mümkün değildir. Etnik kimlikleri reddeden, cinsiyet ayrımını uygulayan, tek din ve mezhebin egemenliğine dayanan, kişisel hak ve özgürlükleri devletin şiddet cenderesi altında baskılayan, bütün toplumu ekonomik sefalete mahkûm eden bir sistemin demokrasiyle de, insan haklarıyla da alakası olamaz.
Uluslar arası hukukun en temel dayanağı olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ruhuna uygun bir siyasal yapılanma için devlet yapısının demokratikleştirilmesi gerekmektedir. Bunun acil gereklerinden en başta geleni ise demokratik bir anayasanın hazırlanmasıdır. Halklarımızın etnik kimliklerini tanıyıp eşit kurucular olarak gören, eşit-özgür-gönüllü birlikteliğine dayanan, kadının ve tüm ötekileştirilen toplumsal kesimlerin özgürlüklerini güvence altına alan, insanca yaşamanın ekonomik güvencelerini sağlayan, demokratik yaşamın kültürel dönüşümüne uygun eğitim sistemini öngören demokratik bir anayasa hazırlanmalı ve toplumun ortak iradesiyle hayata geçirilmelidir.
Demokratik sistemin ön koşulu anadil üzerindeki yasakların kaldırılmalıdır. Ülkemizde yaşayan tüm halkların kendi anadillerini özgürce konuşabilmesi ve yeni kuşaklara öğretebilmesi için anadilde eğitim başta olmak üzere tüm gereklilikler yerine getirilmelidir.
Teknolojik gelişimin, bilimin ve insanlık bilgi birikiminin muazzam geliştiği bu çağda bu gelişimlere tezatlık oluşturan siyasal geriliklere son verilmelidir. Siyasal gericiliğin anti-demokratik uygulamaları teknolojik-bilimsel gelişimle uyumlu olamaz. Çağdaş demokratik, eşitlikçi, barışçıl, adil bir düzen için tüm demokrasi güçleri mücadelemizi yükseltmeliyiz.
THKP-C (Acilciler)
THKP-C (Acilciler)’in
DEVRİMCİ KÜLTÜR DERNEKLERİ
BİR MEDRESEDİR DÜNDEN BU GÜNE UZANAN
Mihrac Ural
10 Aralık 2010
Kadim Roma Kenti Antakya'nın her mahallesinde birer "DEVRİMCİ KÜLTÜR DERNEĞİ" Kurmuştuk. Bunlardan birinin daha başkanı (V.D), ailesi ve sempatizanlarımızla yanıma geldi.
Özlemişler, hasret giderdik.
Aynı azimle, aynı kararlılıkla Acilcilere bağlılığın ruhuyla yanıma kucaklaşmaya gelen bu değerli insanlara hoş geldiniz diyorum.
Evim bir dergah gibi. ülkemizin her alanından, her düzeyde insanın uğrak yeri. Kimisi en üst siyasal çevreden vakıf başkanı kimisi emekli bir memur ya da işçi. Onlar Acilcilere geliyorlar, onlar o kesitin bu gün yeniden ayağa kalkması için katkılarını ifade etmeye geliyorlar.
Bayramda onlarcasıyla birlikteydik, evinde teksir makinesini sakladığımız yoldaştan (V.K), meydanlardaki mitinglerimizin pankart taşıyıcılarına kadar (M.D). Bekliyorlar döneceğiz, o görkemli günlerin ayak sesleri hızla yaklaşıyor, bir arada omuz omuza olacağız.
DEVRİMCİ KÜLTÜR DERNEKLERİ bir medresedir. Orada eğitilen insanlar, dünü bu güne, geleceğe taşıma sevdalısı özverilerin en fedakarını sunanlardır. Bu medrese bir Acilci medresedir. “Suyunu içmeyen huyunu bilmez”. Bu medrese yoluna devam ediyor, dün omuz verenler, bu gün de heyecanla yarına hazırlanıyor
Hoş geldin V.K, hoş geldin V.D ve beraberindeki yiğit sempatizanlar, hoş geldiniz…
Heyecanla yüreklerinizle, halkımızın haklı davasında omuz omuza, daha çok çalışarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz.
Bu sizin kimliğiniz, bu sizin yolunuz.
Döneceğiz, omuz omuza devam edeceğiz.
DEVRİMCİ KÜLTÜR DERNEKLERİ
BİR MEDRESEDİR DÜNDEN BU GÜNE UZANAN
Mihrac Ural
10 Aralık 2010
Kadim Roma Kenti Antakya'nın her mahallesinde birer "DEVRİMCİ KÜLTÜR DERNEĞİ" Kurmuştuk. Bunlardan birinin daha başkanı (V.D), ailesi ve sempatizanlarımızla yanıma geldi.
Özlemişler, hasret giderdik.
Aynı azimle, aynı kararlılıkla Acilcilere bağlılığın ruhuyla yanıma kucaklaşmaya gelen bu değerli insanlara hoş geldiniz diyorum.
Evim bir dergah gibi. ülkemizin her alanından, her düzeyde insanın uğrak yeri. Kimisi en üst siyasal çevreden vakıf başkanı kimisi emekli bir memur ya da işçi. Onlar Acilcilere geliyorlar, onlar o kesitin bu gün yeniden ayağa kalkması için katkılarını ifade etmeye geliyorlar.
Bayramda onlarcasıyla birlikteydik, evinde teksir makinesini sakladığımız yoldaştan (V.K), meydanlardaki mitinglerimizin pankart taşıyıcılarına kadar (M.D). Bekliyorlar döneceğiz, o görkemli günlerin ayak sesleri hızla yaklaşıyor, bir arada omuz omuza olacağız.
DEVRİMCİ KÜLTÜR DERNEKLERİ bir medresedir. Orada eğitilen insanlar, dünü bu güne, geleceğe taşıma sevdalısı özverilerin en fedakarını sunanlardır. Bu medrese bir Acilci medresedir. “Suyunu içmeyen huyunu bilmez”. Bu medrese yoluna devam ediyor, dün omuz verenler, bu gün de heyecanla yarına hazırlanıyor
Hoş geldin V.K, hoş geldin V.D ve beraberindeki yiğit sempatizanlar, hoş geldiniz…
Heyecanla yüreklerinizle, halkımızın haklı davasında omuz omuza, daha çok çalışarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz.
Bu sizin kimliğiniz, bu sizin yolunuz.
Döneceğiz, omuz omuza devam edeceğiz.
13 Aralık 2010 Pazartesi
HINÇ ALMA HAD BİLDİRME
Hasip Yiğitoğlu
13 Aralık 2010
Dünyanın her ülkesinde sisteme, erke, yürütmenin başındaki siyasi anlayışa yönelik etkinliğe dönüşen her isteğe güvenlik kuvvetlerinin tepkileri, müdahaleleri olmaktadır.
Güvenlik kuvvetlerinin tepkisinin şiddeti, biçimi, niteliği konusunda zamana,ülkeye,siyasi zihinlere göre farklılıklar taşımaktadır.Bu anlamda tepkinin standardı da beklentileri karşılayacak nitelikte oluyor.
Türkiye tarihinde nerdeyse savaş niteliğinde ve büyük izler bırakan güvenlik kuvvetleri tepkilerine toplum olarak tanıklığımız oldu ve olmaya da devam ediyor.
Türkiye ünlüdür ve sabıkalıdır bu konuda.
Ülkemizde uygulanan güvenlik zihniyeti standartçılıktan da öte. Toplumsal muhalefet talepleri hep düşmanca algılanmış, güvenlik küvetlerinin tepkilerinin niteliğide bu sınırlar içinde olmuştur.Düşman yada taraf,yandaş çerçevesinde farklılıklar göstermektedir.
Asayişi,suküneti sağlama tedbirlerinden çok,güvenlik kuvvetlerinin tepkileri müthiş bir hınç ve öfkeye dayanmaktadır.
Adeta hınç alma yada had bildirme amaçlanmaktadır.
Bunun nedeni de kurumsallaşmış zihniyette ve bunu teşvik eden siyasi anlayışlardadır.Bu anlamda siyasi iradeler belirleyici olmaktadır.
Tekrar ediyorum,Ülkemizde toplumsal olayları düşman,faaliyeti yapanları da düşman gören bir siyasi algı kalıbı var.
Bu algının değişmez katagori unsurları hep solcular,emekçiler,Aleviler,Kürtler olmuştur.
Şimdi,siyasi iradeyi temsil eden hükümetin polisin şiddetine karşı bırakın tedbir almayı teşvik edici sövlemleri bu algının kesintisiz devam ettiğinin kanıtı niteliğinde değilmidir ?
Zaten,hükümet,güvenlik konusunda,Hrant Dink cinayeti başta olmak üzere kötü sicil taşımaktadır.
12 eylül zihniyetinin can damarı ve en önemlisi,uysal,biat eden ve apolitik toplum yaratma hedefini,alenen bu hükümetin icraatlarında da tanık olmaktayız.
Açıkçası,gençlerimize yapılan saldırıların temelinde de bu zihin yatmaktadır.
Gençlerimizin özgürleşmesinden korkuyorlar.Zira,Gençlerimizin özgürleşmesi demek gelecek nesillerin yaşam seviyelerinin artması demektir.Barış demektir,hoş görü demektir,sosyal adalet demektir.
Gençleri susturmak toplusal,siyasal mekanizmaları tıkayarak yeni fikirlerin üretilmesini engellemek demektir.
Halbuki, her fikrin,her talebin şiddete ve zora başvurmadan özgürce tartışılması ve her türlü faaliyetinin olması demokrasinin en temel şartlarından biridir.Hatta demokrasinin olmasa olmazıdır.
Peki,kimin sorumluluğundadır bu şartların alt yapısını oluşturmak ?
Devleti yönetenlerin değilmi dir?
Ne varki,tarihte sistemden beslenenlerin sistemi değiştirdiği görülmemiştir.Hatta sisteme daha çok sarılarak nemalarını arttırmanın denklemlerini acımasızca kurgulamaktadırlar.Varsa yoksa oligarşinin çıkar kanallarını beslemektir.
Bu anlamda AKP zihniyeti ile sistem zihniyetinin kesiştiği net olarak ortadadır.Ekonomiden güvenliğe kadar gelmiş geçmiş diğer hükümetlerden farklı olmadığı istatiktik verilerden açıkça anlaşılmaktadır.
İşsizlik ,asgari ücret,sendika,memur,emekli,öğrenci,terör,demokratikleşme politikasında diğerlerinden hangi farklılıkları gözlemlemek mümkün?
Başbakanın ve bazı AKP yöneticilerinin ifadelerinden anlaşıldığı gibi,açıkça ve alenen bu ülke bizim anladığımız gibi bir demokrasiyle yönetilecektir gibi izlenimleri iyi okumalıyız.
Bu anlayış sistemin temel mantığıdır.
Bumantık,işçisini,öğrencisini,milletvekilini,öğretmenini,çocuklarını,etnik ve inanç nedenlerinden dolayı insanını döven mantıktır.
Ve,maalesef bu hükümet döneminde şiddetini arttırarak devam etmektedir
Cumhuriyet sürecimiz boyunca hep aynı sahneler,vurdulu kırdılı sahneler.Oyuncuları değişse de hep aynı film seyrediyoruz.
Toplumunun taleplerine kulak tıkayarak insanlarını olmayacak akıllara sürükleyerek kaos ve karmaşa zihniyetinden nemalanma siyasetinin ülkemize kaybettirdiklerinin dersleri hiç alınmamaktadır.
Bakın,ihanet derecesinde algılanan ve bugün kabul gören Kürt gerçeğinin önceden kabullenilmemesinin faturası apaçık ortada değilmidir ?
AKP yetkililerine akıl vermiş gibi olmayayım,ama,yumurta atan gençlerimizi dövmek yerine onları anlamak,sorunlarını çözmek,gelecekte halkın sizi dövmesini önleyecektir kanaatindeyim.
Hiç unutmayınız.
13 Aralık 2010
Dünyanın her ülkesinde sisteme, erke, yürütmenin başındaki siyasi anlayışa yönelik etkinliğe dönüşen her isteğe güvenlik kuvvetlerinin tepkileri, müdahaleleri olmaktadır.
Güvenlik kuvvetlerinin tepkisinin şiddeti, biçimi, niteliği konusunda zamana,ülkeye,siyasi zihinlere göre farklılıklar taşımaktadır.Bu anlamda tepkinin standardı da beklentileri karşılayacak nitelikte oluyor.
Türkiye tarihinde nerdeyse savaş niteliğinde ve büyük izler bırakan güvenlik kuvvetleri tepkilerine toplum olarak tanıklığımız oldu ve olmaya da devam ediyor.
Türkiye ünlüdür ve sabıkalıdır bu konuda.
Ülkemizde uygulanan güvenlik zihniyeti standartçılıktan da öte. Toplumsal muhalefet talepleri hep düşmanca algılanmış, güvenlik küvetlerinin tepkilerinin niteliğide bu sınırlar içinde olmuştur.Düşman yada taraf,yandaş çerçevesinde farklılıklar göstermektedir.
Asayişi,suküneti sağlama tedbirlerinden çok,güvenlik kuvvetlerinin tepkileri müthiş bir hınç ve öfkeye dayanmaktadır.
Adeta hınç alma yada had bildirme amaçlanmaktadır.
Bunun nedeni de kurumsallaşmış zihniyette ve bunu teşvik eden siyasi anlayışlardadır.Bu anlamda siyasi iradeler belirleyici olmaktadır.
Tekrar ediyorum,Ülkemizde toplumsal olayları düşman,faaliyeti yapanları da düşman gören bir siyasi algı kalıbı var.
Bu algının değişmez katagori unsurları hep solcular,emekçiler,Aleviler,Kürtler olmuştur.
Şimdi,siyasi iradeyi temsil eden hükümetin polisin şiddetine karşı bırakın tedbir almayı teşvik edici sövlemleri bu algının kesintisiz devam ettiğinin kanıtı niteliğinde değilmidir ?
Zaten,hükümet,güvenlik konusunda,Hrant Dink cinayeti başta olmak üzere kötü sicil taşımaktadır.
12 eylül zihniyetinin can damarı ve en önemlisi,uysal,biat eden ve apolitik toplum yaratma hedefini,alenen bu hükümetin icraatlarında da tanık olmaktayız.
Açıkçası,gençlerimize yapılan saldırıların temelinde de bu zihin yatmaktadır.
Gençlerimizin özgürleşmesinden korkuyorlar.Zira,Gençlerimizin özgürleşmesi demek gelecek nesillerin yaşam seviyelerinin artması demektir.Barış demektir,hoş görü demektir,sosyal adalet demektir.
Gençleri susturmak toplusal,siyasal mekanizmaları tıkayarak yeni fikirlerin üretilmesini engellemek demektir.
Halbuki, her fikrin,her talebin şiddete ve zora başvurmadan özgürce tartışılması ve her türlü faaliyetinin olması demokrasinin en temel şartlarından biridir.Hatta demokrasinin olmasa olmazıdır.
Peki,kimin sorumluluğundadır bu şartların alt yapısını oluşturmak ?
Devleti yönetenlerin değilmi dir?
Ne varki,tarihte sistemden beslenenlerin sistemi değiştirdiği görülmemiştir.Hatta sisteme daha çok sarılarak nemalarını arttırmanın denklemlerini acımasızca kurgulamaktadırlar.Varsa yoksa oligarşinin çıkar kanallarını beslemektir.
Bu anlamda AKP zihniyeti ile sistem zihniyetinin kesiştiği net olarak ortadadır.Ekonomiden güvenliğe kadar gelmiş geçmiş diğer hükümetlerden farklı olmadığı istatiktik verilerden açıkça anlaşılmaktadır.
İşsizlik ,asgari ücret,sendika,memur,emekli,öğrenci,terör,demokratikleşme politikasında diğerlerinden hangi farklılıkları gözlemlemek mümkün?
Başbakanın ve bazı AKP yöneticilerinin ifadelerinden anlaşıldığı gibi,açıkça ve alenen bu ülke bizim anladığımız gibi bir demokrasiyle yönetilecektir gibi izlenimleri iyi okumalıyız.
Bu anlayış sistemin temel mantığıdır.
Bumantık,işçisini,öğrencisini,milletvekilini,öğretmenini,çocuklarını,etnik ve inanç nedenlerinden dolayı insanını döven mantıktır.
Ve,maalesef bu hükümet döneminde şiddetini arttırarak devam etmektedir
Cumhuriyet sürecimiz boyunca hep aynı sahneler,vurdulu kırdılı sahneler.Oyuncuları değişse de hep aynı film seyrediyoruz.
Toplumunun taleplerine kulak tıkayarak insanlarını olmayacak akıllara sürükleyerek kaos ve karmaşa zihniyetinden nemalanma siyasetinin ülkemize kaybettirdiklerinin dersleri hiç alınmamaktadır.
Bakın,ihanet derecesinde algılanan ve bugün kabul gören Kürt gerçeğinin önceden kabullenilmemesinin faturası apaçık ortada değilmidir ?
AKP yetkililerine akıl vermiş gibi olmayayım,ama,yumurta atan gençlerimizi dövmek yerine onları anlamak,sorunlarını çözmek,gelecekte halkın sizi dövmesini önleyecektir kanaatindeyim.
Hiç unutmayınız.
10 Aralık 2010 Cuma
YUMURTA KAPIYA DAYANINCA
Mustafa Köse
10 Aralık 2010
Üniversite öğrencilerinin beğenmediği kişilere çiğ yumurta atması bu sözü anımsattı. Aslında sık kullandığımız bir deyim. Gündelik hayatımıza iyice yerleşmiştir. Neo Osmanlıcılık başlığıyla yazıyı yarılamıştım. Ancak atılan yumurtaları görünce yazıyı erteledim.
Böylece anladık ki yumurta nelere kadirmiş. Ve anladık ki tavuk yumurtlayacağı zaman, neden bu kadar gürültü yapıyor. Şaka bir yana demokrasi biçimimize bu kadar etki yaptığına göre ciddiye almamak olmaz. Ben de ciddiye alarak bu yazıyı ona ayırdım.
Yenidünyada, ülke sorunları ve hatta genel insanlık sorunları kapıya dayanmış yumurta gibidir. Küreselleşmeyle birlikte başlayan sorunlar her yeri kıpırdatıyor. Eskilerde kalmış bildik çözümleri önermek artık olası değil. Yeni talepler hayatı zorluyor. Büyük küçük demeden bütün talepler karşılık bulmak istiyor. Bunun kolay atlatılacağı görülmüyor. Doğrusu da böyle olmalıdır.
Bir kelime bazen bir söz düşüncenizi ele verebiliyor. Demokrasilerde de bu böyledir. Bazen bir olay veya basit bir tepki aynı şeyi gösterebiliyor. Şuan bizde yaşadıklarımız budur. Son günlerde yaşanan olaylar demokrasimizin sınıfını iyi örnekledi. Kilomuzu kültürümüzü ve kurnazlığımızı iyi test etti. Ne hallerde olduğumuzu gösterdi.
Bir değerlendirme bir yorum için asıl sorunun burada yattığını düşünüyorum. Olayları tek tek ele almaktan ziyade, genelden ele alarak bakmanın ne kadar hayatiyet kazandığını görüyorum. Demokratik hayata ne kadar önem vermemiz gerektiğini bir kez daha anlıyorum. ‘’Demokratik devlet’’ talebinin ne kadar yerinde olduğunun ve bunun daha da açığa çıktığını düşünüyorum.
Polislerin güç kullanımındaki kolaylığı veya öğrencilerin yumurta atmalarının bu bağlamda mukayese yapılması doğru değildir. Bu bakış yeni ve doğru bir açılım sağlamıyor. Bunun ikisinin yan yana getirilmesi, örnek gösterilmesi demokrasilerde abestir. Bunların ikisi çok farklı şeylerdir. Bunların ikisi ancak demokratik devletle mukayese edilebilir. Diğer bir adıyla, demokrasinizin seviyesiyle ölçülebilir.
Şayet biz demokratik bir devlette yaşıyor olsaydık polis böyle ve keyfi güç kullanamazdı. Ayrıca demokrasiden beslenen bir siyasetimiz olsaydı, siyasi aktörler bu olayı bu kadar basite indirgeyemezlerdi. Bundan kaba biçimde faydalanmaya kalkmazlardı. Başta iktidar bu hukuksuzluğun arkasında kolay duramazdı. Ancak maalesef bu noktada olunca kim haklı kim haksız gibi gereksiz bir tartışmayla boğuluyoruz. Oysa demokrasilerde hiçbir kabalığın haklı tarafı olmaz. Bu durum, demokratik devlete doğru işlemesi gereken sürecin önemini gösteriyor. Değişim ve yenilenmenin çocuk oyuncağı olmadığını iyi anlatıyor. Değişim ve yenilenmenin ölçüsü, barışa ve huzura vesile olmaktır. Böyle olmuyorsa bunun adı başkadır.
Yumurta atan öğrenciler için söyleyeceklerimiz bu mantık paralelinde olmalıdır. Her eylem, günün ruhuna günün politikalarına denk düşmelidir. Demokratik devlet talebinin yükseldiği bir dönemde, yapılacaklar buna uymalıdır. Kürtlerin Alevilerin ve diğer inanç guruplarının istekleri barış dilini öngördüğünden buna dikkat edilmelidir. Vesayetçi devletten demokratik devlete dönüşün kolay olmadığını görüyoruz. Bunu aksatan ortamın, gerilim ve şiddet olduğunu biliyoruz. Yeni, sivil ve demokratik isteklerin yükseldiği ve diyalogların geliştiği bir zamanda davranışların buna uyması gerektiriyor. Hak aramanın elbette sınırı yoktur. Ancak bu hak diğer hakların önünü kesmemeli. Yapılacak eylemler, diğer hakları da besleyebilmeli. Bu gün ve bence bunların yolları bolca vardır. Bunun en iyi yolu, vicdanlara hitap edecek meşru ve kitlesel eylemlerdir.
10 Aralık 2010
Üniversite öğrencilerinin beğenmediği kişilere çiğ yumurta atması bu sözü anımsattı. Aslında sık kullandığımız bir deyim. Gündelik hayatımıza iyice yerleşmiştir. Neo Osmanlıcılık başlığıyla yazıyı yarılamıştım. Ancak atılan yumurtaları görünce yazıyı erteledim.
Böylece anladık ki yumurta nelere kadirmiş. Ve anladık ki tavuk yumurtlayacağı zaman, neden bu kadar gürültü yapıyor. Şaka bir yana demokrasi biçimimize bu kadar etki yaptığına göre ciddiye almamak olmaz. Ben de ciddiye alarak bu yazıyı ona ayırdım.
Yenidünyada, ülke sorunları ve hatta genel insanlık sorunları kapıya dayanmış yumurta gibidir. Küreselleşmeyle birlikte başlayan sorunlar her yeri kıpırdatıyor. Eskilerde kalmış bildik çözümleri önermek artık olası değil. Yeni talepler hayatı zorluyor. Büyük küçük demeden bütün talepler karşılık bulmak istiyor. Bunun kolay atlatılacağı görülmüyor. Doğrusu da böyle olmalıdır.
Bir kelime bazen bir söz düşüncenizi ele verebiliyor. Demokrasilerde de bu böyledir. Bazen bir olay veya basit bir tepki aynı şeyi gösterebiliyor. Şuan bizde yaşadıklarımız budur. Son günlerde yaşanan olaylar demokrasimizin sınıfını iyi örnekledi. Kilomuzu kültürümüzü ve kurnazlığımızı iyi test etti. Ne hallerde olduğumuzu gösterdi.
Bir değerlendirme bir yorum için asıl sorunun burada yattığını düşünüyorum. Olayları tek tek ele almaktan ziyade, genelden ele alarak bakmanın ne kadar hayatiyet kazandığını görüyorum. Demokratik hayata ne kadar önem vermemiz gerektiğini bir kez daha anlıyorum. ‘’Demokratik devlet’’ talebinin ne kadar yerinde olduğunun ve bunun daha da açığa çıktığını düşünüyorum.
Polislerin güç kullanımındaki kolaylığı veya öğrencilerin yumurta atmalarının bu bağlamda mukayese yapılması doğru değildir. Bu bakış yeni ve doğru bir açılım sağlamıyor. Bunun ikisinin yan yana getirilmesi, örnek gösterilmesi demokrasilerde abestir. Bunların ikisi çok farklı şeylerdir. Bunların ikisi ancak demokratik devletle mukayese edilebilir. Diğer bir adıyla, demokrasinizin seviyesiyle ölçülebilir.
Şayet biz demokratik bir devlette yaşıyor olsaydık polis böyle ve keyfi güç kullanamazdı. Ayrıca demokrasiden beslenen bir siyasetimiz olsaydı, siyasi aktörler bu olayı bu kadar basite indirgeyemezlerdi. Bundan kaba biçimde faydalanmaya kalkmazlardı. Başta iktidar bu hukuksuzluğun arkasında kolay duramazdı. Ancak maalesef bu noktada olunca kim haklı kim haksız gibi gereksiz bir tartışmayla boğuluyoruz. Oysa demokrasilerde hiçbir kabalığın haklı tarafı olmaz. Bu durum, demokratik devlete doğru işlemesi gereken sürecin önemini gösteriyor. Değişim ve yenilenmenin çocuk oyuncağı olmadığını iyi anlatıyor. Değişim ve yenilenmenin ölçüsü, barışa ve huzura vesile olmaktır. Böyle olmuyorsa bunun adı başkadır.
Yumurta atan öğrenciler için söyleyeceklerimiz bu mantık paralelinde olmalıdır. Her eylem, günün ruhuna günün politikalarına denk düşmelidir. Demokratik devlet talebinin yükseldiği bir dönemde, yapılacaklar buna uymalıdır. Kürtlerin Alevilerin ve diğer inanç guruplarının istekleri barış dilini öngördüğünden buna dikkat edilmelidir. Vesayetçi devletten demokratik devlete dönüşün kolay olmadığını görüyoruz. Bunu aksatan ortamın, gerilim ve şiddet olduğunu biliyoruz. Yeni, sivil ve demokratik isteklerin yükseldiği ve diyalogların geliştiği bir zamanda davranışların buna uyması gerektiriyor. Hak aramanın elbette sınırı yoktur. Ancak bu hak diğer hakların önünü kesmemeli. Yapılacak eylemler, diğer hakları da besleyebilmeli. Bu gün ve bence bunların yolları bolca vardır. Bunun en iyi yolu, vicdanlara hitap edecek meşru ve kitlesel eylemlerdir.
9 Aralık 2010 Perşembe
İNSAN HAKLARININ TECELLİSİ ÇAĞDAŞ DEMOKRATİK BİR SİSTEMLE MÜMKÜNDÜR!
Mehmet GÜZEL
09-12-2010
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabulünün üzerinden 62 yıl geçti. İnsanlığın ortak gelişimi mücadele ve birikimlerin eseri olarak ortaya çıkar. Bu yanıyla hiçbir olumlu gelişme insanlığın hizmetine kendiliğinden sunulmaz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de belli bir mücadele sürecinin eseridir.
Ne var ki bildirgenin insanlığın ortak değerlerine kazandırılmasının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen temel insan hak ve hukukunun ihlali dünya genelinde vahim boyutlara ulaşmış durumdadır. ABD’nin başını çektiği kapitalist sistem kar üzerine örgütlenmiş bir sistem olduğundan insan unsuru ve hakları geri planda kalmaktadır.
Ülkemiz açısından bakıldığında ise durum çok farklı değil. Kapitalizmin bir parçası olan ülkemizin bu konuda dünya ülkeler sıralamasında en arkalarda olduğu söylenebilir. Denebilir ki bizim de insan hakları karnemiz kırıklarla doludur. AB uyum süreci kapsamında gündeme gelen reform girişimleri, iyileştirmeler yadsınmaması gereken kazanımlar olsa da ihtiyacı karşılamaktan çok uzaktır. Yine de bunlar demokrasi mücadelesinin on yıllardır yılmadan yürütülmesinin sonucu elde edilen kazanımlardır. Ancak bunlara rağmen ülkemiz çağın gereklerinin çok gerisinde ve demokrasinin gerçek işlevlerinin tam tersi bir noktadadır.
Bunun son örneğini de geçtiğimiz günlerde bir kez daha yaşadık. Başbakan Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki ofisinde rektörlerle toplantısını protesto etmek isteyen bir grup üniversite öğrencisine polis vahşice saldırmış genç bir kadın öğrenci aldığı darbeler sonucu bebeğini kaybetmiştir. En temel insani haklarını kullanmak isteyen öğrencilere yönelen bu saldırı AKP hükümetinin demokrasiden ve insan haklarından ne anladığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan makyajlamalarla yamalı bohça haline getirilen anayasa bütün düzeltme çabalarına rağmen 12 Eylül faşizminin anayasasıdır ve aynı özü korumaya devam etmektedir. Böylesi bir anayasa ile yönetilen devletin demokrasi ve bu bağlamda insan haklarıyla bağdaşması mümkün değildir. Etnik kimlikleri reddeden, cinsiyet ayrımını uygulayan, tek din ve mezhebin egemenliğine dayanan, kişisel hak ve özgürlükleri devletin şiddet cenderesi altında baskılayan, bütün toplumu ekonomik sefalete mahkûm eden bir sistemin demokrasiyle de, insan haklarıyla da alakası olamaz.
Uluslar arası hukukun en temel dayanağı olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ruhuna uygun bir siyasal yapılanma için devlet yapısının demokratikleştirilmesi gerekmektedir. Bunun acil gereklerinden en başta geleni ise demokratik bir anayasanın hazırlanmasıdır. Halklarımızın etnik kimliklerini tanıyıp eşit kurucular olarak gören, eşit-özgür-gönüllü birlikteliğine dayanan, kadının ve tüm ötekileştirilen toplumsal kesimlerin özgürlüklerini güvence altına alan, insanca yaşamanın ekonomik güvencelerini sağlayan, demokratik yaşamın kültürel dönüşümüne uygun eğitim sistemini öngören demokratik bir anayasa hazırlanmalı ve toplumun ortak iradesiyle hayata geçirilmelidir.
Demokratik sistemin ön koşulu anadil üzerindeki yasakların kaldırılmalıdır. Ülkemizde yaşayan tüm halkların kendi anadillerini özgürce konuşabilmesi ve yeni kuşaklara öğretebilmesi için anadilde eğitim başta olmak üzere tüm gereklilikler yerine getirilmelidir.
Teknolojik gelişimin, bilimin ve insanlık bilgi birikiminin muazzam geliştiği bu çağda bu gelişimlere tezatlık oluşturan siyasal geriliklere son verilmelidir. Siyasal gericiliğin anti-demokratik uygulamaları teknolojik-bilimsel gelişimle uyumlu olamaz. Çağdaş demokratik, eşitlikçi, barışçıl, adil bir düzen için tüm demokrasi güçleri mücadelemizi yükseltmeliyiz.
09-12-2010
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948’de kabulünün üzerinden 62 yıl geçti. İnsanlığın ortak gelişimi mücadele ve birikimlerin eseri olarak ortaya çıkar. Bu yanıyla hiçbir olumlu gelişme insanlığın hizmetine kendiliğinden sunulmaz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de belli bir mücadele sürecinin eseridir.
Ne var ki bildirgenin insanlığın ortak değerlerine kazandırılmasının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen temel insan hak ve hukukunun ihlali dünya genelinde vahim boyutlara ulaşmış durumdadır. ABD’nin başını çektiği kapitalist sistem kar üzerine örgütlenmiş bir sistem olduğundan insan unsuru ve hakları geri planda kalmaktadır.
Ülkemiz açısından bakıldığında ise durum çok farklı değil. Kapitalizmin bir parçası olan ülkemizin bu konuda dünya ülkeler sıralamasında en arkalarda olduğu söylenebilir. Denebilir ki bizim de insan hakları karnemiz kırıklarla doludur. AB uyum süreci kapsamında gündeme gelen reform girişimleri, iyileştirmeler yadsınmaması gereken kazanımlar olsa da ihtiyacı karşılamaktan çok uzaktır. Yine de bunlar demokrasi mücadelesinin on yıllardır yılmadan yürütülmesinin sonucu elde edilen kazanımlardır. Ancak bunlara rağmen ülkemiz çağın gereklerinin çok gerisinde ve demokrasinin gerçek işlevlerinin tam tersi bir noktadadır.
Bunun son örneğini de geçtiğimiz günlerde bir kez daha yaşadık. Başbakan Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki ofisinde rektörlerle toplantısını protesto etmek isteyen bir grup üniversite öğrencisine polis vahşice saldırmış genç bir kadın öğrenci aldığı darbeler sonucu bebeğini kaybetmiştir. En temel insani haklarını kullanmak isteyen öğrencilere yönelen bu saldırı AKP hükümetinin demokrasiden ve insan haklarından ne anladığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan makyajlamalarla yamalı bohça haline getirilen anayasa bütün düzeltme çabalarına rağmen 12 Eylül faşizminin anayasasıdır ve aynı özü korumaya devam etmektedir. Böylesi bir anayasa ile yönetilen devletin demokrasi ve bu bağlamda insan haklarıyla bağdaşması mümkün değildir. Etnik kimlikleri reddeden, cinsiyet ayrımını uygulayan, tek din ve mezhebin egemenliğine dayanan, kişisel hak ve özgürlükleri devletin şiddet cenderesi altında baskılayan, bütün toplumu ekonomik sefalete mahkûm eden bir sistemin demokrasiyle de, insan haklarıyla da alakası olamaz.
Uluslar arası hukukun en temel dayanağı olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ruhuna uygun bir siyasal yapılanma için devlet yapısının demokratikleştirilmesi gerekmektedir. Bunun acil gereklerinden en başta geleni ise demokratik bir anayasanın hazırlanmasıdır. Halklarımızın etnik kimliklerini tanıyıp eşit kurucular olarak gören, eşit-özgür-gönüllü birlikteliğine dayanan, kadının ve tüm ötekileştirilen toplumsal kesimlerin özgürlüklerini güvence altına alan, insanca yaşamanın ekonomik güvencelerini sağlayan, demokratik yaşamın kültürel dönüşümüne uygun eğitim sistemini öngören demokratik bir anayasa hazırlanmalı ve toplumun ortak iradesiyle hayata geçirilmelidir.
Demokratik sistemin ön koşulu anadil üzerindeki yasakların kaldırılmalıdır. Ülkemizde yaşayan tüm halkların kendi anadillerini özgürce konuşabilmesi ve yeni kuşaklara öğretebilmesi için anadilde eğitim başta olmak üzere tüm gereklilikler yerine getirilmelidir.
Teknolojik gelişimin, bilimin ve insanlık bilgi birikiminin muazzam geliştiği bu çağda bu gelişimlere tezatlık oluşturan siyasal geriliklere son verilmelidir. Siyasal gericiliğin anti-demokratik uygulamaları teknolojik-bilimsel gelişimle uyumlu olamaz. Çağdaş demokratik, eşitlikçi, barışçıl, adil bir düzen için tüm demokrasi güçleri mücadelemizi yükseltmeliyiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)