15 Ocak 2011 Cumartesi
TARİHİ ÇARPITMAK
Mustafa köse
15 Ocak 2011
Kars Sarıkamış’ta kutlamalar yapılıyordu. İktidar, 1.Dünya savaşında doğu cephesinde olanları ‘’kahramanlık’’olarak değerlendirdi. Osmanlı atalarımızla ne kadar övünmemiz gerektiğini anlatmaya çalıştı.
Tarih bilgisinden yoksun ya da ‘’Osmanlı muhipliğinden’’yarar görecekler ancak bunu yapar. Tarihsel olayları çarpıtarak ‘’milliyetçilikten’’beslenmeye kalkmak herhalde böyle oluyor.
Seçimler yaklaşıyor diye anlıyoruz ki iktidar ‘’ümmetçi ve milliyetçi’’oylara göz dikmiştir. Yoksa bu kadar yanılgı olmaz. Yakın tarih bu kadar kötü çarpıtılamaz.
Almanya büyük savaşa hazırlanırken başata Enver Paşa ve son Osmanlı hanedanlığıyla içli dışlı olmuştu. Osmanlı ordusunu yeniden dizayn etme ihtiyacı vardı. Bunun için özel yetkilerle Almanya dan 500 subay getirildi. Bunlardan birisi bin başı CARL MÜHLEMAN’dır. MÜHLEMAN anılarında her şeyi izah ediyor. Osmanlı ordusunu kendi amaçları doğrultusunda nasıl hazırladıklarını anlatıyor. Aynı zamanda emir subayı olan MÜHLEMAN Osmanlıyı nasıl yem olarak kullanıldıklarını rakamlarla anlatıyor.
Osmanlı, 1916 yılında 1.5 milyon askeri silah altına alarak en yüksek seviyeye ulaşılmıştır. Bunların 800.bini cephede bulunuyordu.1918’de Filistin de bulunan İngiliz askerlerinin sayısı 500 bin iken Osmanlı’nın asker sayısı 70 bin idi. Elinde silah bulunanların sayısı ancak 30 bin di. Mezapotamya’ da 70 bin İngiliz askeri ve 1000 top’una karşı 30 bin Osmanlı askeri vardı.
Kafkas cephesinde ise Rusların asker sayısı 700 bini buluyordu. Bunların 270 bini muharip gücü idi. Rus’ların bu cephede 540 top’u vardı. Aynı cephede Osmanlı’nın asker sayısı 344 bindi. Bunların elinde sadece 98 bin tüfek vardı.
Galiçya ve Selanik cephelerine 90 asker yollamıştık. Burada da itilaf devletlerinin asker sayısı çok üstündü.
Rakamlar gösteriyor ki bariz bir eşitsizlik durumu var. Böylesi bir eşitsizliğin içinde savaş kazanılamaz. Bunu başta Almanya çok iyi biliyordu. Osmanlı paşaları da tabi ki bilmeli. Kazanmayacağı bir savaşın ayrı bir hesabı olmalı. Güdülen amaç sonradan açığa çıkmıştır. Amaç Osmanlı cephelerinin sayesinde karşı tarafın yani itilaf devletlerinin büyük bir asker sayısını doğu cephesinde tutmasını sağlamaktı. Bu askerlerin Avrupa cephesinden uzak tutulmasıydı. Nitekim böyle oldu. Bu planın yüzünden binlerce askerimiz yok oldu. Masum insanlarımız öldü.
Sarıkamış olayları aynı zihnin ürünüydü. Enver Paşanın trajedisidir. Kazanılmayacak bir savaşta Rus cephesini açarak kahraman olmak istiyordu. Şam ve Yemen cephelerinden getirilen ve üstlerinde yazlık elbise olan ve hatta ayaklarında çarık olduğu iddia edilen askerleri Sarı kamışta donmaya bıraktı. Enver paşa Rus’ları gafil avlayacağını düşündü. 3. ordu kumandanı Hasam İzzettin Paşayı görevden alarak yerine kendisi geçti. İddiaya göre 90 bin askerimizin canlı olarak donmasına sebep oldu. 10 bine yakını Rus’lara esir düştü. Sibirya ya götürüldü. Tereddüt eden veya emre uymayanların bir kısmı kurşuna dizildi. Bir kısmı da kurşun az diye ağaçlara asıldı.
Şimdi bir kez daha durup geriye bakalım. Başarı bunların neresinde? Vicdanları sızlatan ve katliama sebep olan politikaların gurur verir yanı var mı? Almanya uğuruna ve sorumsuzca askerlerimizin feda edilmesi doğru muydu?
Bunlar doğru olsaydı sonuçları böyle olmazdı.
Tarihte yanlış yapılanlarla övünmek yerine bugünün sorunlarıyla uğraşmak daha doğrudur. Şayet bu günün sorunları zor geliyorsa bunu açıkça söylesinler. Yanlış tarihe sığınmasınlar.
15 Ocak 2011
Kars Sarıkamış’ta kutlamalar yapılıyordu. İktidar, 1.Dünya savaşında doğu cephesinde olanları ‘’kahramanlık’’olarak değerlendirdi. Osmanlı atalarımızla ne kadar övünmemiz gerektiğini anlatmaya çalıştı.
Tarih bilgisinden yoksun ya da ‘’Osmanlı muhipliğinden’’yarar görecekler ancak bunu yapar. Tarihsel olayları çarpıtarak ‘’milliyetçilikten’’beslenmeye kalkmak herhalde böyle oluyor.
Seçimler yaklaşıyor diye anlıyoruz ki iktidar ‘’ümmetçi ve milliyetçi’’oylara göz dikmiştir. Yoksa bu kadar yanılgı olmaz. Yakın tarih bu kadar kötü çarpıtılamaz.
Almanya büyük savaşa hazırlanırken başata Enver Paşa ve son Osmanlı hanedanlığıyla içli dışlı olmuştu. Osmanlı ordusunu yeniden dizayn etme ihtiyacı vardı. Bunun için özel yetkilerle Almanya dan 500 subay getirildi. Bunlardan birisi bin başı CARL MÜHLEMAN’dır. MÜHLEMAN anılarında her şeyi izah ediyor. Osmanlı ordusunu kendi amaçları doğrultusunda nasıl hazırladıklarını anlatıyor. Aynı zamanda emir subayı olan MÜHLEMAN Osmanlıyı nasıl yem olarak kullanıldıklarını rakamlarla anlatıyor.
Osmanlı, 1916 yılında 1.5 milyon askeri silah altına alarak en yüksek seviyeye ulaşılmıştır. Bunların 800.bini cephede bulunuyordu.1918’de Filistin de bulunan İngiliz askerlerinin sayısı 500 bin iken Osmanlı’nın asker sayısı 70 bin idi. Elinde silah bulunanların sayısı ancak 30 bin di. Mezapotamya’ da 70 bin İngiliz askeri ve 1000 top’una karşı 30 bin Osmanlı askeri vardı.
Kafkas cephesinde ise Rusların asker sayısı 700 bini buluyordu. Bunların 270 bini muharip gücü idi. Rus’ların bu cephede 540 top’u vardı. Aynı cephede Osmanlı’nın asker sayısı 344 bindi. Bunların elinde sadece 98 bin tüfek vardı.
Galiçya ve Selanik cephelerine 90 asker yollamıştık. Burada da itilaf devletlerinin asker sayısı çok üstündü.
Rakamlar gösteriyor ki bariz bir eşitsizlik durumu var. Böylesi bir eşitsizliğin içinde savaş kazanılamaz. Bunu başta Almanya çok iyi biliyordu. Osmanlı paşaları da tabi ki bilmeli. Kazanmayacağı bir savaşın ayrı bir hesabı olmalı. Güdülen amaç sonradan açığa çıkmıştır. Amaç Osmanlı cephelerinin sayesinde karşı tarafın yani itilaf devletlerinin büyük bir asker sayısını doğu cephesinde tutmasını sağlamaktı. Bu askerlerin Avrupa cephesinden uzak tutulmasıydı. Nitekim böyle oldu. Bu planın yüzünden binlerce askerimiz yok oldu. Masum insanlarımız öldü.
Sarıkamış olayları aynı zihnin ürünüydü. Enver Paşanın trajedisidir. Kazanılmayacak bir savaşta Rus cephesini açarak kahraman olmak istiyordu. Şam ve Yemen cephelerinden getirilen ve üstlerinde yazlık elbise olan ve hatta ayaklarında çarık olduğu iddia edilen askerleri Sarı kamışta donmaya bıraktı. Enver paşa Rus’ları gafil avlayacağını düşündü. 3. ordu kumandanı Hasam İzzettin Paşayı görevden alarak yerine kendisi geçti. İddiaya göre 90 bin askerimizin canlı olarak donmasına sebep oldu. 10 bine yakını Rus’lara esir düştü. Sibirya ya götürüldü. Tereddüt eden veya emre uymayanların bir kısmı kurşuna dizildi. Bir kısmı da kurşun az diye ağaçlara asıldı.
Şimdi bir kez daha durup geriye bakalım. Başarı bunların neresinde? Vicdanları sızlatan ve katliama sebep olan politikaların gurur verir yanı var mı? Almanya uğuruna ve sorumsuzca askerlerimizin feda edilmesi doğru muydu?
Bunlar doğru olsaydı sonuçları böyle olmazdı.
Tarihte yanlış yapılanlarla övünmek yerine bugünün sorunlarıyla uğraşmak daha doğrudur. Şayet bu günün sorunları zor geliyorsa bunu açıkça söylesinler. Yanlış tarihe sığınmasınlar.
TUNUS DİKTATÖRLERE ÖRNEK OLSUN
İktidarlar, ülke sorunlarını halkın kabul edeceği yol ve yöntemlerle çözmek yerine, polisiye devlet baskısıyla aşabileceklerini sandıkça Tunus Arap halkının ortaya koyduğu duruşla yüz yüze kalmaya mahkumdur.
Mihrac Ural
15 Ocak 2011
14 Ocak 2011 Şark takviminde yeni yılın ilk günü.
Tunus yeni yıla devrimle girdi. Kendi özgünlüğü içinde bir gerçek bir halk devrimi. Üstelik mümkün olan en kansız devrim; kanı son anda döken yine eski rejim. Araplar halk ayaklanmalarına sevra (devrim) derler; başarıya ulaşanı da olur olmayanı da. Tunus halkı sevraya kalkıştı yaptı ve başardı.
23 yıllık, Zeynel Abiddin Bin Ali iktidarı devrildi. Bin Ali, hiçbir ülke tarafından kabul edilmedi, bu satırların yazıldığı, 15 Ocak 2011, saat 02.00 sıralarında, uçağının Suudi-Arabistan’nın Cidde havaalanına indiği anonsu yapıldı. Diktatörün, kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Bu devrim, her siyasal devrim gibi bin milin ilk adımı. Tunus halkını bekleyen çok şey var. Buna rağmen, bu halk, 21. Yüzyılın ilk devrimini yaparak insanlığa verdiği bir mesaj oldu. Bunun da ötesinde, halklarına nefes aldırmayan Arap gerici diktatörlüklerine de sert bir uyarı oldu. Bu ayaklanma, 21. Yüzyılın bilişim çağı olduğunu, devletlerin dayattığı her türden yasağa rağmen internet ağlarının oluşturduğu kanallardan halkın meydanlarda devrim yapabileceğini gösterdi.
Kıvılcımı, kendini yakan bir genç çaktı (5 Ocak 2011). Muhammed Buğzezi, Yüksek öğrenimini tamamlamış on binlerce Tunuslu işsiz geçlerinden biri; yoksulluk, açlık içinde kıvranan yaşamdan ümidini kesmiş bir kahraman. Seyyar satıcılık yapmak ister, ancak Polis buna da müsaade etmez, satış tezgahı elinden alınır (17 Aralık 2010). O da bu çıkışsızlık içinde, kendini yakarak protestosunu ilan etmeye götürür.
Muhammed yandı. Ama Tunus halkı buna seyirci kalmadı. Bu halk 25 yıl önce “Ekmek Devrimi” yapmıştı; ekmek fiyatlarına yapılan zamma karşı gündeme gelen ayaklanmalar, tarihi lider, bağımsızlığın simgesi, Tunus devletinin ilk başkanı Habip Burgiba için sonun başlangıcı olmuştu (Kasım 1987).
“Ekmek Devrimi” rüzgarını arkasına alarak iktidara gelen Zeynel Abiddin Bin Ali, Habip Burgiba’yı yaşlılık, bunama, hasta diye “devleti yönetemez” raporu alarak iktidardan uzaklaştırıp yönetimi teslim aldı. 23 yıldır da iktidarda.
Başlangıçta Tunus’u kaplayan umutlar, yasaklarla, sansürlerle, devlet malını çarçur etmek, aile çevresini kayırmak, hortumculuk farklılıklara karşı ötekileştirici tutumlarla bir karabasana dönüşmüştür. Bu karabasanı korumak için de polis devletine geçilmiştir; medya susturulmuş, basının haddi bildirilmiş, ekonomi çökmüş, işsizlik almış başını gitmiş, muhalefet zindanları doldurmuştur. Tunus 23 yıl içinde ölüm döşeğinde kanayan bir ülkeye dönüştürülmüştür.
Tüm umutların tükendiği bir anda M. Buzezi’nin kendini yakışı, bardağı taşıran son damla olmuştur. Halk bu gidişe son vermek üzere Tunus’un her köşesinde ayaklandı. Zeynel Abiddin Bin Ali diktatörlüğüne son verdi.
Tunus devrimi, siyasi iktidarı deviren bir halk ayaklanmasıdır. Demokrasi ve özgürlükleri genişletecektir. Ne yeni bir dünya kuracak nede farklı bur üretim tarzına geçilecektir. Ancak bu devrim onurlu yaşam için gerekli açılımların köşe taşı olarak yerini alacaktır.
Tunus halk devrimi üzerine çok şey yazılacak. Bu devrim, 21. Yy devrimlerinin rotasını çizecek cinsten öncü nüveler bulunduruyor. Arap halkı bu ayaklanmalarla demokrasi ve özgürlük yolunda diremeden hak kazanmanın bir yolu olmadığını gösterdi; Filistin’deki direnişine, Lübnan’daki başarılarına, Tunus’u da ekleyerek devam etti; İsrail’e karşı Gazze direnişi, İsrail’in Lübnan’da aldığı ağır savaş yenilgisi (12 Temmuz 2006 savaşı) ve Amerika-İsrail ortak yapımı olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) çökertilmesi bu sürecin birer halkası olarak gündeme geldi.
Tunus’ta halk ayaklanmasının bir başka mesajı da bilgi çağı iletişim teknolojisinin oynadığı rolüyle ilgilidir. Sanal iletişim ağları, ilk kez bu ölçekte bir sonuç aldı. İran’da bunun ilk örnekleri ortaya çıkmış olsa da Tunus’ta zafer kazanmış oldu. Tüm yasaklara rağmen, en sıkı siyasal muhalefet örgütlenmesi, bu çağdaş araçlarla yapılabileceği gösterilmiş oldu. Sonuç da alındı.
Bilişim çağıyla birlikte yükselen küreselleşmenin yeni bir toplumsal yaşam tarzına doğru gidişini belirledik. Eski kıstaslarla, eski yöntemlerle artık ileriye gidilemeyeceğini ifade ettik. Eskinin bağrında doğarak yeniyi kuran gelişmeler, haklı talepler için de önemle ela alınması gerektiğine işaret ettik. İlkel sol akıllar bu yaklaşımlarımıza “Sanal örgüt”, “sanal yayıncılık” dediler çağın değiştiğinden habersiz olanlar, Tunus halk devriminin sanal ortamda nasıl organize edildiğini oturup öğrenmelidir.
BÖLGEDEKİ GELİŞMELERE DİKKAT
Bölge yazılarımızı takip eden okur bilir ki, son dönemde bölgemizin doğu yakası (Irak (Kürt bölgesi dahil), İran, Körfez) dinginleşirken, batı yakasının kaynayacağına işaret edip durduk. Her gün yeni bir gelişmenin yaşandığı bölgemizde olayları takip etmek ve bunların birbiriyle ilgilerini kurmak büyük bir hızı gerektirir olmuştur.
Bu hızlı gelişmelerin başında Lübnan’da hükümetin çökmesini göstermek yanlış olmayacaktır. Lübnan kaynamaya aday olduğunu her yazımızda ifade ettik. Bunun nedenlerini de etraflıca açıkladık. Hükümet istifasına yol açan gelişmeler Hariri suikastıyla ilgili kurulan mahkemenin, siyasallaşması ve bunun sonucu, savaşta yenemedikleri direnme güçlerini mahkeme ve zindanlarda çürütme isteği olduğunu ifade ettik. İşte bu oyun, Başbakan Saad Hariri’nin, Amerika başkanı Obama’yla görüşmesi esnasında bozuldu. Hariri başbakan girdiği görüşmelere, muhalefetin bakanlarını hükümetten çekmesiyle sivil biri olarak çıkması bir oldu.
Bu bir mesajdı. Lübnan halkı teslim olmayacaktı, bölgede süren mücadelede kazandığı mevzileri terk etmeyecekti; Saad Hariri, Suriye ile Suudi Arabistan arasında Lübnan’la ilgili barışçıl ve dengeli önermeleri ciddiye almadan ABD başkanı Obama’dan destek alma çabası hiçbir şeyi değiştiremeyecekti. Arap halkı bu alanda da direnişini gergin bir bekleyiş ortamında sürdürüyor.
Mısır’da seçimler oldu, hakim parti ezici çoğunluğu aldı, ama iktidar olamıyor. Bu mutlak çoğunluk oyunu Arap ülkelerinde tüm diktatörlerin oyunudur. Mısırda gericiliğin başı Hüsnü Mübarek rejimi, her an Tunus’taki gibi, bir halk ayaklanmasıyla yüz yüze kalabileceğini gösteren veriler hızla yükseliyor.
Ürdün’de muhalefet, artık eskisi gibi değil, yeri göğü inletiyor, demokrasi ve özgürlük için meydanlara korkusuzca iniyor. Eli kulağında dedikleri hal, birçok ülkede bölgemiz halklarını kapsamış durumda.
Bir domini taşı etkisiyle yıkılacak diktatörlükler sıra bekliyor.
Arap halkı, 21. Yüzyılda, önemli bir yeniden diriliş gösterecek ataklarla sorunlarını aşma çabası vermektedir demek yanlış olmayacaktır.
KISSADAN HİSSE
Ülkemiz, bölgemizde ortaya çıkan bu gelişmelerden ders almalıdır. Kimlik bunalımları, farklılıkların ötekileştirilmesi, İnanç, kültür etnik baskılar ve yasaklar, anti demokratik dayatmalar, Öğrenciler üzerine çöken kara bulutlar, yüksek eğitimin ciddi bir sorun haline gelmesi, düşünce özgürlüğüne konan yasaklar, Medyanın yandaşlaştırılması gibi çok önemli demokratik sorunlar yanı sıra, işsizlik, açlık sınırında dolaşanların artan sayıları, esasından Tunus’tan geri kalır bir yanımız olmadığını gösteriyor.
Biat kültürünün ağır baskısı altında halkımız, sırtına yıkılmış her olumsuzluğu bir şey olmamış gibi taşımaya devam etmeyeceği açıktır.
İktidarlar, ülke sorunlarını halkın kabul edeceği yol ve yöntemlerle çözmek yerine, polisiye devlet baskısıyla aşabileceklerini sandıkça, Tunus Arap halkının duruşuyla yüz yüze gelmelere kaçınılmaz olacaktır.
Mihrac Ural
15 Ocak 2011
14 Ocak 2011 Şark takviminde yeni yılın ilk günü.
Tunus yeni yıla devrimle girdi. Kendi özgünlüğü içinde bir gerçek bir halk devrimi. Üstelik mümkün olan en kansız devrim; kanı son anda döken yine eski rejim. Araplar halk ayaklanmalarına sevra (devrim) derler; başarıya ulaşanı da olur olmayanı da. Tunus halkı sevraya kalkıştı yaptı ve başardı.
23 yıllık, Zeynel Abiddin Bin Ali iktidarı devrildi. Bin Ali, hiçbir ülke tarafından kabul edilmedi, bu satırların yazıldığı, 15 Ocak 2011, saat 02.00 sıralarında, uçağının Suudi-Arabistan’nın Cidde havaalanına indiği anonsu yapıldı. Diktatörün, kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Bu devrim, her siyasal devrim gibi bin milin ilk adımı. Tunus halkını bekleyen çok şey var. Buna rağmen, bu halk, 21. Yüzyılın ilk devrimini yaparak insanlığa verdiği bir mesaj oldu. Bunun da ötesinde, halklarına nefes aldırmayan Arap gerici diktatörlüklerine de sert bir uyarı oldu. Bu ayaklanma, 21. Yüzyılın bilişim çağı olduğunu, devletlerin dayattığı her türden yasağa rağmen internet ağlarının oluşturduğu kanallardan halkın meydanlarda devrim yapabileceğini gösterdi.
Kıvılcımı, kendini yakan bir genç çaktı (5 Ocak 2011). Muhammed Buğzezi, Yüksek öğrenimini tamamlamış on binlerce Tunuslu işsiz geçlerinden biri; yoksulluk, açlık içinde kıvranan yaşamdan ümidini kesmiş bir kahraman. Seyyar satıcılık yapmak ister, ancak Polis buna da müsaade etmez, satış tezgahı elinden alınır (17 Aralık 2010). O da bu çıkışsızlık içinde, kendini yakarak protestosunu ilan etmeye götürür.
Muhammed yandı. Ama Tunus halkı buna seyirci kalmadı. Bu halk 25 yıl önce “Ekmek Devrimi” yapmıştı; ekmek fiyatlarına yapılan zamma karşı gündeme gelen ayaklanmalar, tarihi lider, bağımsızlığın simgesi, Tunus devletinin ilk başkanı Habip Burgiba için sonun başlangıcı olmuştu (Kasım 1987).
“Ekmek Devrimi” rüzgarını arkasına alarak iktidara gelen Zeynel Abiddin Bin Ali, Habip Burgiba’yı yaşlılık, bunama, hasta diye “devleti yönetemez” raporu alarak iktidardan uzaklaştırıp yönetimi teslim aldı. 23 yıldır da iktidarda.
Başlangıçta Tunus’u kaplayan umutlar, yasaklarla, sansürlerle, devlet malını çarçur etmek, aile çevresini kayırmak, hortumculuk farklılıklara karşı ötekileştirici tutumlarla bir karabasana dönüşmüştür. Bu karabasanı korumak için de polis devletine geçilmiştir; medya susturulmuş, basının haddi bildirilmiş, ekonomi çökmüş, işsizlik almış başını gitmiş, muhalefet zindanları doldurmuştur. Tunus 23 yıl içinde ölüm döşeğinde kanayan bir ülkeye dönüştürülmüştür.
Tüm umutların tükendiği bir anda M. Buzezi’nin kendini yakışı, bardağı taşıran son damla olmuştur. Halk bu gidişe son vermek üzere Tunus’un her köşesinde ayaklandı. Zeynel Abiddin Bin Ali diktatörlüğüne son verdi.
Tunus devrimi, siyasi iktidarı deviren bir halk ayaklanmasıdır. Demokrasi ve özgürlükleri genişletecektir. Ne yeni bir dünya kuracak nede farklı bur üretim tarzına geçilecektir. Ancak bu devrim onurlu yaşam için gerekli açılımların köşe taşı olarak yerini alacaktır.
Tunus halk devrimi üzerine çok şey yazılacak. Bu devrim, 21. Yy devrimlerinin rotasını çizecek cinsten öncü nüveler bulunduruyor. Arap halkı bu ayaklanmalarla demokrasi ve özgürlük yolunda diremeden hak kazanmanın bir yolu olmadığını gösterdi; Filistin’deki direnişine, Lübnan’daki başarılarına, Tunus’u da ekleyerek devam etti; İsrail’e karşı Gazze direnişi, İsrail’in Lübnan’da aldığı ağır savaş yenilgisi (12 Temmuz 2006 savaşı) ve Amerika-İsrail ortak yapımı olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) çökertilmesi bu sürecin birer halkası olarak gündeme geldi.
Tunus’ta halk ayaklanmasının bir başka mesajı da bilgi çağı iletişim teknolojisinin oynadığı rolüyle ilgilidir. Sanal iletişim ağları, ilk kez bu ölçekte bir sonuç aldı. İran’da bunun ilk örnekleri ortaya çıkmış olsa da Tunus’ta zafer kazanmış oldu. Tüm yasaklara rağmen, en sıkı siyasal muhalefet örgütlenmesi, bu çağdaş araçlarla yapılabileceği gösterilmiş oldu. Sonuç da alındı.
Bilişim çağıyla birlikte yükselen küreselleşmenin yeni bir toplumsal yaşam tarzına doğru gidişini belirledik. Eski kıstaslarla, eski yöntemlerle artık ileriye gidilemeyeceğini ifade ettik. Eskinin bağrında doğarak yeniyi kuran gelişmeler, haklı talepler için de önemle ela alınması gerektiğine işaret ettik. İlkel sol akıllar bu yaklaşımlarımıza “Sanal örgüt”, “sanal yayıncılık” dediler çağın değiştiğinden habersiz olanlar, Tunus halk devriminin sanal ortamda nasıl organize edildiğini oturup öğrenmelidir.
BÖLGEDEKİ GELİŞMELERE DİKKAT
Bölge yazılarımızı takip eden okur bilir ki, son dönemde bölgemizin doğu yakası (Irak (Kürt bölgesi dahil), İran, Körfez) dinginleşirken, batı yakasının kaynayacağına işaret edip durduk. Her gün yeni bir gelişmenin yaşandığı bölgemizde olayları takip etmek ve bunların birbiriyle ilgilerini kurmak büyük bir hızı gerektirir olmuştur.
Bu hızlı gelişmelerin başında Lübnan’da hükümetin çökmesini göstermek yanlış olmayacaktır. Lübnan kaynamaya aday olduğunu her yazımızda ifade ettik. Bunun nedenlerini de etraflıca açıkladık. Hükümet istifasına yol açan gelişmeler Hariri suikastıyla ilgili kurulan mahkemenin, siyasallaşması ve bunun sonucu, savaşta yenemedikleri direnme güçlerini mahkeme ve zindanlarda çürütme isteği olduğunu ifade ettik. İşte bu oyun, Başbakan Saad Hariri’nin, Amerika başkanı Obama’yla görüşmesi esnasında bozuldu. Hariri başbakan girdiği görüşmelere, muhalefetin bakanlarını hükümetten çekmesiyle sivil biri olarak çıkması bir oldu.
Bu bir mesajdı. Lübnan halkı teslim olmayacaktı, bölgede süren mücadelede kazandığı mevzileri terk etmeyecekti; Saad Hariri, Suriye ile Suudi Arabistan arasında Lübnan’la ilgili barışçıl ve dengeli önermeleri ciddiye almadan ABD başkanı Obama’dan destek alma çabası hiçbir şeyi değiştiremeyecekti. Arap halkı bu alanda da direnişini gergin bir bekleyiş ortamında sürdürüyor.
Mısır’da seçimler oldu, hakim parti ezici çoğunluğu aldı, ama iktidar olamıyor. Bu mutlak çoğunluk oyunu Arap ülkelerinde tüm diktatörlerin oyunudur. Mısırda gericiliğin başı Hüsnü Mübarek rejimi, her an Tunus’taki gibi, bir halk ayaklanmasıyla yüz yüze kalabileceğini gösteren veriler hızla yükseliyor.
Ürdün’de muhalefet, artık eskisi gibi değil, yeri göğü inletiyor, demokrasi ve özgürlük için meydanlara korkusuzca iniyor. Eli kulağında dedikleri hal, birçok ülkede bölgemiz halklarını kapsamış durumda.
Bir domini taşı etkisiyle yıkılacak diktatörlükler sıra bekliyor.
Arap halkı, 21. Yüzyılda, önemli bir yeniden diriliş gösterecek ataklarla sorunlarını aşma çabası vermektedir demek yanlış olmayacaktır.
KISSADAN HİSSE
Ülkemiz, bölgemizde ortaya çıkan bu gelişmelerden ders almalıdır. Kimlik bunalımları, farklılıkların ötekileştirilmesi, İnanç, kültür etnik baskılar ve yasaklar, anti demokratik dayatmalar, Öğrenciler üzerine çöken kara bulutlar, yüksek eğitimin ciddi bir sorun haline gelmesi, düşünce özgürlüğüne konan yasaklar, Medyanın yandaşlaştırılması gibi çok önemli demokratik sorunlar yanı sıra, işsizlik, açlık sınırında dolaşanların artan sayıları, esasından Tunus’tan geri kalır bir yanımız olmadığını gösteriyor.
Biat kültürünün ağır baskısı altında halkımız, sırtına yıkılmış her olumsuzluğu bir şey olmamış gibi taşımaya devam etmeyeceği açıktır.
İktidarlar, ülke sorunlarını halkın kabul edeceği yol ve yöntemlerle çözmek yerine, polisiye devlet baskısıyla aşabileceklerini sandıkça, Tunus Arap halkının duruşuyla yüz yüze gelmelere kaçınılmaz olacaktır.
14 Ocak 2011 Cuma
AHMET ALTAN’DAN ÖZELEŞTİRİMİ
Hasip Yiğitoğlu
14 Ocak 2011
Taraf Gazetesi baş yazarı Ahmet Altan Sarıkamış ve AKP başlıklı yazısının ilk cümlesinde;en korktuğum şey başımıza geliyor galiba diyor.
Bu cümleleri yazan Ahmet Altan,Babıali nin cesur ve deneyimli bir kaç gazetecisinden biri olarak tanınır.
Yazarlığı ve gazeteciliği kendine has siyasi,sosyal aykırı üslubundan dolayı aldığı tepkiler zaman,zaman gündem yaratmıştır.
Ergenekon soruşturmasının başlatılmasında gerek kendisinin gerek yazarlık yaptığı gazetenin ciddi rolü olmuştur.
Bu süreçte,hem kendi,hem de çalışma arkadaşları gazetecilerin AKP nin elini güçlendirecek bir çok gizli belgeyi kendi usul ve derin ilişkileri içinde açığa çıkartılmışlar ve yayınlanmışlardır.
Ayrıca,AKP yi beklenti hayallerinin merkezine oturtmuş,sistemin ırkçı,ötekileştirici,vesayetçi zihnine karşı mücadelede oldukça önemsemiştir.
Taraf Gazetesinin diğer yazarları ve Ahmet Altan ın, AKP nin politik anlayışına yönelik yazdıklarıyla ilgili filmi geri çevirecek olursak bir özeleştiri durumunun ortaya çıktığını anlayabiliriz.
Nitekim son yazısı bir özeleştiri niteliğini çağrıştırmaktadır.
Sayın Altan a,zekilerin planlarıyla, aptalların duygusallıklarıyla yaşadıklarını hatırlatmakla gelecekle ilgili öngörülerimiz açısından faydalı olur kanaatindeyim.
Açıkçası Ahmet Altan gibi deneğim li bir yazar ve gazetecinin hayal kırıklığı yaşamasını,başka yerlere çekmeden, test kabiliyetinin zaaflarına yorumlayabilirim ancak.
Şimdi,kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde AKP nin sosyal-kültürel –politik anlayışı deşifre olmuştur.Bilinç altlarındaki gerçek niyetleri bir bir ortaya çıkmıştır. Bu anlayışlarıyla demokrasi,insan hakları,evrensel hukuk,barış gibi bir kaygısının olmadığı daha net anlaşılmıyor mu?
AKP,diğer vesayetçi partiler kadar sistem partisidir.Bu sistemin ucube zihninin eseri ve oryantalist yeteneğidir ayrıca.
Hepsinin aklı aynı.
Hepsi savaşçıdır,hepsi milliyetçidir,ötekileştiricidir.
AKP ne kadar demokratsa,CHP ve MHP o kadar demokrattır!..
CHP ne kadar vesayetçi ise MHP ve AKP o kadar vesayetçidir.
MHP ne kadar milliyetçiyse AKP VE CHP o kadar milliyetçidir.
MHP si,AKP si,CHP si kirlenmiş sistemi içselleştirerek pekiştirme fırsatına dönüştürme çabalarının yanında,sıkılmadan,saklamadan devamı yönünde misyon kavgası yaptıkları artık net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Meydanlardaki söylemlerinde,apolitik ağızlarıyla,birbirlerine yönelik saldırılarının hedefi,yalnızca halkın gerçek gündemi barış,demokrasi ve adalet taleplerini kaydırmak ve unutturmaktır.
Hepsi Milli Güvenlik Kurulu ağzıyla konuşuyorlar,Milliyetçilikte yarış içindeler.
Ahmet Altan bir başka şey diyor ;AKP,MHP lileşyor,yetkilileri de her gün yeni saçmalıklarla karşımıza çıkıyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlunun Sarıkamış faciası ile ilgili aklına tepki duyuyor Altan.
Bende diyorum ki;Günaydın sayın Ahmet Altan.
Davutoğlu nun zihninde nelerin olduğunu şu ana kadar bilmemenizi neye yorumlayabilirsiniz ?
Wikileaks kriptolarınının ifşasından çok önce Davutoğlu nun Osmanlılık ve Enver paşa özleminin olduğu zaten bilinmiyormuy du ? yoksa !
Sayın Altan ın,bin yarımın bir bütün olmayacağını anlayama mışlığını garipsiyorum açıkçası.
Demokrasinin diyalektik olarak evrensel aklın birikim dinamiklerinin kesintisiz sonucu olduğunu,ümmet aklının kendine kadar anlayışıyla demokrasi üretilemeyeceğini anlayamamış olmasını garipsememek mümkün mü ? ayrıca.
Buradan anlaşılıyor ki,AKP sistemin zaman kazanma kurgusundan başka bir anlam taşımamaktadır.
Sırada sistemin yeni bir zaman kazanma kurgusu devreye giriyor şimdi,CHP-MHP koalisyonu.
Allah kolaylık versin demekten başka kelime bulmamız gerekiyor da,AMA !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
hasipyigitoğlu@homail.com
14 Ocak 2011
Taraf Gazetesi baş yazarı Ahmet Altan Sarıkamış ve AKP başlıklı yazısının ilk cümlesinde;en korktuğum şey başımıza geliyor galiba diyor.
Bu cümleleri yazan Ahmet Altan,Babıali nin cesur ve deneyimli bir kaç gazetecisinden biri olarak tanınır.
Yazarlığı ve gazeteciliği kendine has siyasi,sosyal aykırı üslubundan dolayı aldığı tepkiler zaman,zaman gündem yaratmıştır.
Ergenekon soruşturmasının başlatılmasında gerek kendisinin gerek yazarlık yaptığı gazetenin ciddi rolü olmuştur.
Bu süreçte,hem kendi,hem de çalışma arkadaşları gazetecilerin AKP nin elini güçlendirecek bir çok gizli belgeyi kendi usul ve derin ilişkileri içinde açığa çıkartılmışlar ve yayınlanmışlardır.
Ayrıca,AKP yi beklenti hayallerinin merkezine oturtmuş,sistemin ırkçı,ötekileştirici,vesayetçi zihnine karşı mücadelede oldukça önemsemiştir.
Taraf Gazetesinin diğer yazarları ve Ahmet Altan ın, AKP nin politik anlayışına yönelik yazdıklarıyla ilgili filmi geri çevirecek olursak bir özeleştiri durumunun ortaya çıktığını anlayabiliriz.
Nitekim son yazısı bir özeleştiri niteliğini çağrıştırmaktadır.
Sayın Altan a,zekilerin planlarıyla, aptalların duygusallıklarıyla yaşadıklarını hatırlatmakla gelecekle ilgili öngörülerimiz açısından faydalı olur kanaatindeyim.
Açıkçası Ahmet Altan gibi deneğim li bir yazar ve gazetecinin hayal kırıklığı yaşamasını,başka yerlere çekmeden, test kabiliyetinin zaaflarına yorumlayabilirim ancak.
Şimdi,kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde AKP nin sosyal-kültürel –politik anlayışı deşifre olmuştur.Bilinç altlarındaki gerçek niyetleri bir bir ortaya çıkmıştır. Bu anlayışlarıyla demokrasi,insan hakları,evrensel hukuk,barış gibi bir kaygısının olmadığı daha net anlaşılmıyor mu?
AKP,diğer vesayetçi partiler kadar sistem partisidir.Bu sistemin ucube zihninin eseri ve oryantalist yeteneğidir ayrıca.
Hepsinin aklı aynı.
Hepsi savaşçıdır,hepsi milliyetçidir,ötekileştiricidir.
AKP ne kadar demokratsa,CHP ve MHP o kadar demokrattır!..
CHP ne kadar vesayetçi ise MHP ve AKP o kadar vesayetçidir.
MHP ne kadar milliyetçiyse AKP VE CHP o kadar milliyetçidir.
MHP si,AKP si,CHP si kirlenmiş sistemi içselleştirerek pekiştirme fırsatına dönüştürme çabalarının yanında,sıkılmadan,saklamadan devamı yönünde misyon kavgası yaptıkları artık net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Meydanlardaki söylemlerinde,apolitik ağızlarıyla,birbirlerine yönelik saldırılarının hedefi,yalnızca halkın gerçek gündemi barış,demokrasi ve adalet taleplerini kaydırmak ve unutturmaktır.
Hepsi Milli Güvenlik Kurulu ağzıyla konuşuyorlar,Milliyetçilikte yarış içindeler.
Ahmet Altan bir başka şey diyor ;AKP,MHP lileşyor,yetkilileri de her gün yeni saçmalıklarla karşımıza çıkıyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlunun Sarıkamış faciası ile ilgili aklına tepki duyuyor Altan.
Bende diyorum ki;Günaydın sayın Ahmet Altan.
Davutoğlu nun zihninde nelerin olduğunu şu ana kadar bilmemenizi neye yorumlayabilirsiniz ?
Wikileaks kriptolarınının ifşasından çok önce Davutoğlu nun Osmanlılık ve Enver paşa özleminin olduğu zaten bilinmiyormuy du ? yoksa !
Sayın Altan ın,bin yarımın bir bütün olmayacağını anlayama mışlığını garipsiyorum açıkçası.
Demokrasinin diyalektik olarak evrensel aklın birikim dinamiklerinin kesintisiz sonucu olduğunu,ümmet aklının kendine kadar anlayışıyla demokrasi üretilemeyeceğini anlayamamış olmasını garipsememek mümkün mü ? ayrıca.
Buradan anlaşılıyor ki,AKP sistemin zaman kazanma kurgusundan başka bir anlam taşımamaktadır.
Sırada sistemin yeni bir zaman kazanma kurgusu devreye giriyor şimdi,CHP-MHP koalisyonu.
Allah kolaylık versin demekten başka kelime bulmamız gerekiyor da,AMA !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
hasipyigitoğlu@homail.com
12 Ocak 2011 Çarşamba
THKP-C (Acilciler) TARİHİ İÇİN BİR TASLAK...
219. DOSYA
THKP-C (Acilciler)
TARİHİ BİR DİRENME ÖRGÜTÜDÜR
İKİYÜZLÜ OLAN
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER ve MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’DIR
Mihrac Ural
10 Ocak 2011
28 Yıllık TKEP’li itirafçı Engin Erkiner “ Acilciler’in 12 Eylül sonrasındaki tarihi rezil bir tarihtir, kirli bir tarihtir.” diyerek kendi rezaletini ve kirliliğini ahlaksızca dile getiriyor.
Rezil ve kirli geçmişi olanlar, herkesi kendileri gibi görmek isterler. Kendilerine benzer ararlar, bu yolla sırtlarındaki kamburun görülmeyeceğini sanırlar.
Ahlaksız adam poliste itirafçı olduğunu unutmuş, yüzlerce devrimcinin öz verilerle, işkence, zindan, sürgünlerle süren mücadelelerinin eseri olan Acilcilere dil uzatıyor, karalamaya çalışıyor.
Acilciler tarihi bir direnme örgütüdür. Hatalarıyla sevaplarıyla ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesi için canla başla çalışmıştır.
Bu onurlu tarihi, kendi rezillik ve kirlilikleriyle karalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
THKP-C(Acilciler) tarihi, 4. Dönemini yaşadığımız siyasal bir evrim sürecidir; her dönem özgün eylem ve çalışmalarıyla bir sonraki dönem tarafından aşılmıştır. Bu gelişmeler temelde siyasal evrimin ifadesi olarak birbirine bağlanmış halkaları ifade eder; örgüt tarihini bir ve bütün yapan da budur.
Bu süreçte bireylerin rolü, emeklerinin, tutarlılıklarının, riskler karşısında kararlı duruşlarının, özel bir çıkara tenezzül etmeyişlerinin, zorda teslimiyete karşı dik duruşlarının şekillendirdiği bir roldür.
Bu bir sınavdır. Bu sınavı başarıyla geçenlerin, bu sınavda kalanlar tarafından karalanması doğaldır. Ancak tarihi belgelerin ışığında yazacak olanlar yalnızca bu sınavı başaranlar olacaktır.
***
İtirafçı Engin, dayanamadı sonunda baklayı ağzında kaçırdı.
“Acilciler’in 12 Eylül sonrasındaki tarihi rezil bir tarihtir, kirli bir tarihtir.” (Engin Erkiner, “Acilcilerin öteki yüzü (1)” )
Üç yıldır süren kirli tartışmaların tek amacı vardı o da bu cümleleri lağım gibi, bir kin deryası olarak kusmaktı. Özel Harp dairesinin devrimcilere saldırı yöntemlerinin bir tekrarını dile getiren bu çirkin kişi artık her değeri ayaklar altına almış bulunmaktadır.
Kişinin kendi tarihi rezil ve kirli olunca, herkesi kendine benzetmek için çırpınır. Polise düştüğü an, tek tokat yemeden örgütümüze dair bildiği, bilmediği her şeyi, hayallerini bile teslim etti. İtirafçı oldu, Bunun sırtında oluşturduğu kamburu örtmek için, çırpınarak benzer aramaktadır. 28 Yıllık TKEP’li olmasına karşın Acilcilere saldırarak bu arayışını sürdürmektedir. Bir zavallının psikolojik sefilliğini yansıtan bu çabalar kimsenin gözünden kaçmıyor.
Yüzlerce militan ve kadronun emekleriyle yükselen bir direnme örgütüne yapılan bu ahlaksız saldırıyı kin olarak nitelemeye devam eden varsa, bir kez daha yanıldıklarını göreceklerdir.
Bu ne Mihrac Ural’a yönelik bir kindir ne de tek başına sırtındaki kamburu örtme girişimidir: bu bir görevdir devrimci harekete 12 Eylül rejimi ağzıyla saldırıdır, mevta haldeki solu bir kez daha katletmektir.
Acilcilerin bir yüzü var “öteki yüzü” diye bir ikircimliği yoktur. Acilciler, her örgüt gibi farklı tarihi süreçlerden geçmiştir. Her dönemin kendi özgünlüğü içinde biçimsel farklılıklarına rağmen tüm dönemlerin tek amacı ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Acilciler bunun için mücadele etmiş, işkence, zindan, sürgün kasvetlerine katlanmıştır.
28 Yıllık TKEP’li bir itirafçının, Acil tarihi üzerinde söz söylemesinin hangi saiklerle olduğu bir yana, istisnasız tüm Acilcilerin bildiği süreçleri, malum kelime oyunlarıyla alt üst edeceğini sanması devam eden yalanlar zincirine yeni bir halka eklemekten başka anlama sahip değildir.
İtirafçı Engin Erkiner yalan söylüyor. Bu kez de müptezelce yalanlarına yenilerini ekliyor.
Oysa her şey tüm yönleriyle açıktır.
Çok ayrıntıya girmeden denebilir ki, Örgütümüzün beli başlı 4 dönemden geçmiştir.
1. Dönem: Kuruluştan 26 Ocak 1976 Malatya Beylerderesi’nde İlker Akman ve diğer kurucu yoldaşların şehit edilişine kadar.
2. Dönem: Beylerderesi katliamından, 19 Ağustos 1977 itirafçının doğum günü olarak belirlediğimiz örgütün çökertilmesine yol açan operasyon ve itiraflara kadar.
3. Dönem: 19 Ağustos 1977’den 1. Kongreye kadar olan dönem.
4. Dönem: 1. Kongreden bu güne kadar süren dönem olarak belli olay ve tarihi kesitlerden oluşur.
1. DÖNEM
Bu dönemlerin ilki kurucu şehit yoldaşlarla birlikte sona ermiştir.
Örgütümüz kurucu liderlerini kaybetmekle kalmamış, atılımını, yazım etkinliklerini de kaybetmiştir. TDAS bu dönemin ürünüdür; Yüksel Eriş ve Ömür Karamollaoğlu’ndan aktardığım ayrıca, o dönemden geride kalan canlı tanık olarak Rıza Salman’ın görüşlerini yansıtan Kurtuluş Cephesi sitesinde açıklandığı gibi TDAS İlker Akmanın ağırlıklı olarak emek verdiği, farklı yoldaşların katkısıyla yazılmıştır;
"Üçüncü baskı yapılırken, broşürün hazırlanmasında ve yayınlanmasında yer almış pek çok yoldaşımız artık yaşamamaktadırlar. TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ / HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ 1993" (http://www.kurtuluscephesi.com/eris/tdas.html Geniş bilgi için bkz: TDAS’ı kim yazdı dosyası http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Bunun da önemi yok konumuz bu değil. Bu dönemin kapanmasına yol açan Malatya belyler derisi katliamının tek şüphelisi İtirafçı Engin Erikner’dir; İlker Akman’ın ablası olan karısının suratına “katil muhbir” diye haykırıp boşanmak istediğini ilan ettiği yakın tanıkların aktardığı bir bilgidir.
2.Döneme girilirken bu itirafçı bozuntusu aşağılık yaratık, silik kişiliğiyle, Yüksel Eriş hocanın, Rıza Salman’ın yönetici kişilikleri altında ezilerek yer almıştır.
2.DÖNEM
A) ANKARA-İSTANBUL
2. Dönemde Rıza Salman, Yüksel Eriş ve İtirafçı Engin bulunuyor.
Bu dönem ilginç bir biçimde Yüksel Erişin ve Ömür Karamollaoğlu’nun elinde bomba patlayarak şehit olmaları gündeme geliyor.
Bu olaylar, örgütün askeri açıdan hangi düzlemde olduğuna bir veri olduğu kadar, itirafçı müptezelin kendini askeri konularda bir uzman sanmasının komikliğini de gösteren acı anılardır. Bu dönemde Rıza Salman direnerek yakalanmıştır; bir Acilci yöneticinin alması gereken tutuma örnek olmuştur (hiçbir siyasi yaklaşımını tasvip etmediğim insan olarak da asla bir arada olmayı yeğlemediğim bu yöneticinin polis karşısında gösterdiği tutum bir Acilci için örnek tutumdur demek doğruyu teslim etmektir). Rıza Salman teslim olmamıştır. 2. Dönemin bu kesitinde İtirafçı tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmış ama arkasında şehitlerle, yakalanmalarla örgüt adına hiçbir şey bırakmadan İstanbul’a geçmiştir; bu dönemde siyasal önemi olan ne bir yazı, ne bir görüş, ne bir bildiri, ne de bir basın açıklaması yoktur. Yapılan tüm eylemler acı sonuçlarla noktalanmış İlkerlerden sonra Ankara birimi de çökertilmiştir.
Bu dönemin muhasebesini hiç yapmayan bu itirafçı, hiçbir şey olmamış gibi, yiğitler ölüp direnenler zindana düşünce, doğan boşlukta birkaç ay, dar bir alanda, kimse üzerinde bir etkisi olmadan yönetici olarak belirmiştir.
Örgüt tarihimizde bu itirafçı hiçbir zaman yönetici olarak olmamıştır. Ama bulunduğu her yerde bir tasfiye olayı gündeme gelmiştir.
Ömür Karamollaoğlu, şehit olduktan sonra (24 Mart 1977), İstanbul operasyonunda polise itirafçı olarak teslim olana kadar geçen 6 ay içinde bu itirafçının yönetici olarak bir örgüt genelini bağlayan hiçbir etkisi yoktur olmamıştır. Bu örgütte, yönetici anlamında bu kişinin İstanbul bölgesinde, kısa sürede bulunduğu dönem dışında da bir yöneticiliği yoktur.
Bu dönemin kısırlığı, sığlığı, İlkerler sonrası dönemin siyasal açıdan ne kadar içi boş bir dönem olduğunu da göstermesi açısından önemlidir.
İtirafçı Engin, İstanbul’a gelmiştir. Gelişiyle birlikte bu bölgede toplanan kadro ve militanlar, bölgelerden gelen silah ve mühimmat dahil her şeyi ilk operasyonda tek tokat yemeden polise teslim etmiştir. Ancak bu işi tek başına değil, örgüte sızdırdığı MİT ajanı İbrahim Yalçın’la birlikte yapmıştır.
Bu konuda kendi itiraflarıyla bunu belgeli hale getirmiştir;
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
İbrahim Yalçın’a aylardır MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? sorusunu soruyoruz, Cevap vermiyor. Fare gibi kaçıyor. Bu sorunun cevabı her şeyi ortaya koyacağını, örgüt tarihinde itirafçıyla oynadıkları kirli rolü ortaya sereceğini biliyor. Cevapsız yüzlerce soru açıklığa kazanacağını biliyor.
Her konuya bir kulp, kurgu ve yalan senaryoyla cevap veren bu kişinin neden MİT’le ne zaman çalışmaya başladın sorusuna cevap vermediğini artık çok açık olmuştur. O, baştan itibaren bir MİT elamanıydı. Bu günde aynı işe devam etmektedir.
2. dönem örgütsel bir yıkımla kapandı. İtirafçı ve ortağının örgütü yok ettikleri kanısındaydılar. MİT ajanı İbrahim yalçının el yazılı itirafnamesinde dile getirdiği şu sözleri o gün içinde geçerli saymak yanlış değildir;
“Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
kısa bir süre zindan yatıp çıkarılan MİT ajanı İbrahim Yalçın, 1979 Aralığında tahliye edilirken örgüte yönelik büyük operasyonunda görev almak üzere işe koşulmuştu.
2. Dönem böylece, örgüt adına ne varsa polise teslim edilerek, yazınsal açıdan yeni hiçbir şey üretilmeden, geride firari olarak kalanların sırtına bir ton itham yıkılarak, olası eylemler ve olası militanların da isimleri verilerek, unutulanlar hatırlandığında polise bunu “kronolojik olarak” aktarıp deklare ederek kapanıyordu.
Bu dönem, özellikle Güney ve Karadeniz bölgelerinden aktarılan kadroların yaptığı askeri eylemler ve yarattığı etki, hiçbir zaman gerçek bir askeri yeterliliğini ifadesi değildi. Basının, İnterkontinental otelinin kurşunlanma anında, tesadüfi olarak yapılan bir güvenlik toplantısı nedeniyle gösterdiği ilgi örgütümüzü devrimci mücadeleye ne tanıtan nede oradaki yerini belirleyen bir ölçüttü. Bunun için militan ve kadroların büyük özverilerle, her alanda, kitleler indinde, meydanlarda, işkence ve zindanlarda gösterdikleri destansı çabalarla olmuştur.
Kişiler kendi “Rezil ve Kirli” geçmişlerine göre, benden sonrası tufan yaklaşımlarıyla bir tarihi direnme örgütü olan Acilcileri tanımlamak istemeleri boylarını çok aşar.
Tarihi itirafçılar, ajanlar yazamaz…
Acilciler tüm dönemlerin, birbirine aktardıkları birikimlerin olumlu olumsuz tecrübelerin örgütüdür. Bu dönemleri objektif olarak ele alamayan ikiyüzlülerin değerlendirmeleri bir anlam taşımamaktadır.
B) GÜNEY BÖLGESİ
22. Dönemin b şıkkında özgün yapısıyla, yükselen çalışmalarıyla güney bölgesinin ayrı bir yeri vardır. Bu bölge Hatay ve Adana’yı kapsar.
Bu yazı bir tarih yazımı denemesi olmadığı için bu bölümü uzun anlatmayacağım. Ancak, bu bölgenin, kitle çalışması, basım yayım etkinliği, Lise ve Ortaokulların tümü, istisnasız örgütlü komiteler tarafından yönlendirildiğini belirtmeliyim. Şehrin tüm mahallelerinde, eğitim enstitüsünde, köylerde ilçelerde örgütlü yapılar oluşturulmuştu. Bu özelliğiyle Güney Bölgesi örgütten çok farklı bir boyutta ağırlık ve etkinlik sahibiydi (örgüt tarihinde bu sürecin ardından gelen gelişmeleri kavramak için bu belirlemelerin önemi büyüktür, yoksa tarih herkesin kendini yaratıcı güç sandığı, bir metafizik dalaşa benzer)
Bu bölge, kitle çalışmasını merkezine almış bir bölgedir.
Diğer tüm bölgelerde, Karadeniz’de kimi alanlar hariç kapalı oda gerillalarının kitlelerden kopuk, askeri eylem bekleyişinden ibaret çalışmaları hüküm sürüyordu.
Sonuçta örgütün Acilciler ve HDÖ ayrılığında bu altyapıların rolü belirleyici olmuştur.
Bu bölgelerde ilk elden bölgesel ölçekte yayınlanan TEK YOL DEVRİM dergisi, kesintisiz her askeri eylemle ilgili basın açıklamaları, “Sosyal Emperyalizm Tezlerinin saçmalığı” broşürünü ve bu broşür etrafında ardı arkası kesilmeyen seminerlerin verilmesiyle birçok alanda TKP, AYDINLK, DEV-YOL gibi örgütlerin tutunması mümkün olmamıştır. Örgütümüz sağlam siyasal algılarla bu alanlarda siyasal üstünlük sağlamıştır.
Bu dönemde söz konusu bölgelerde askeri eğitim faaliyetleri, Binboğa tırmanışını çok geride bırakan etkinlikte kadro yetiştirmiştir. Bölge ülkenin her tarafına bu dönem ve sonrası dönemlerde kadro ihraç etmesi de bu çalışmaların etkinliğini göstermeye yeterlidir. Nebil Rahuma ve Ali sönmez yoldaşların İstanbul eylemlerinin olmazsa olmazı olarak rol oynamaları çok şeyi anlatmaya yeterlidir. İtirafçı polise bu yoldaşları İstanbul’a nasıl gönderdiğimi ayrıntılarına varana kadar itiraf etmiştir.
Bu denemde Antakya TÖB-DER şubesi başkanı Salih yoldaş, öğretmen örgütlenmesi kadar illegal birimde de sorumlu olarak iki alanda başarılı çalışma örnekleri veriyordu. TÖB-DER merkezinde de etkinliklerimiz hızla artıyordu. Acilcileri böylesi Türkiye çapında en sıkı örgütlülüğüyle kurumlaşmış bir merkezi yapıda temsil etmek, bu bölgenin yükselen değerleri açsından çok anlamlıdır. Bu alanla ilgili örgüt tarihimizi Salih yoldaş kaleme alacaktır. Okur, MK üyesi Salih hocanın 217. Dosyada yaptığı tarihi açıklamaları izleyerek de önemli kanaatler elde edebilir.
Bu dönemin dernek çalışmaları, kitle ve mahalle çalışmaları tüm boyutuyla örgüt tarihi yazımında ele alınacaktır. Orada, bu sefil ihbar şebekesinin birkaç kişiyi geçmeyen ilişkilerine karşılık, binlerce sempatizanın ve halk insanımızın adı anılacaktır.
3.DÖNEM
A) 12 Eylül öncesi kesit
Acilcilerin 3. Dönemi, 19 Ağustos 1977’den sonra 1. Kongreye kadar süren dönemdir.
İtirafçı, kendisinin de içinde yer aldığı yöneticilik tarihini itirafçı olarak 2. Dönemle birlikte noktalamıştır. Polis itirafnamesi, gerçek anlamda bir utanç belgesidir. Akıl almaz bir teslimiyet belgesidir.
19 Ağustos 1977’de bu itirafçının geride bıraktığı enkaz ve sırtımıza yıktığı itirafların ağır baskısı altında firari koşullarda örgütü yeniden yükseltmeye ve mümkün olabilecek her şehirde örgütlemeye koyulduk.
Acili, Acil örgütü yapan süreç, önceki dönemlerden aldığı olumlu ve olumsuz her şeyle bu dönemle birlikte şekillenmeye başlamıştır. Bu ne bir sansasyonel eylemlerle ne de bir broşürün adıyla ilgilidir; broşür, zaten kısa sürede aşılmıştı. Bu noktada bir kez daha, tarih tesadüflerin eseri değildir gerçeği beliriyor.
Bu var oluş, tamamıyla kadro, militan, sempatizan ve destek veren halk kitlesinin emekleriyle, Acilci olan herkesin katkısıyla olmuştur.
Bu sürecin başında benim olmam ya da olmamanın hiçbir önemi yok, bu süreçte beliren Acilcilik, tüm acilcilerin onurlu çalışmalarının bir eseredir.
3. dönemin en önemli verisi basım yayım faaliyeti kararıdır. Bu da geçmişte yerel olan yayınların aşılarak ülke çapında merkez yayın organı çıkarma girişimidir. CEPHE bu algılarla yayın hayatına girmiştir. Bu adım Acil tarihinin en stratejik adımıdır acili siyasallaştıran, yönelimlerini anlamlı kılan adımdır. Bu yönde aldığım karar geçmişi bu güne bağlayan en önemli karardır.
Güç koşullarda, basım kalitesine bakmadan yazım faaliyetinin basımla sonuçlanarak kitlelere dağıtılması, bu sürecin en önemli halkasıdır. Bu eğilim Ankara’da bir matbaanın satın alınmasını ve eski yeni yayınlarımızın basımına başlanmasına geçit vermiştir. Bu aynı zamanda yazım çalışmalarımızın da hızlanmasını tetiklemişti.
“SOVYET SOSYAL EMPARYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALAIĞI” kitabı, “KAPİTALİZİM Mİ? SOSYALİZM Mİ?” Adı altında basımıyla da devam eden CEPHE basımı yeni makalelerin çıkmasına yol açmıştı. Ulusal sorun adlı kitabımın basımı, ardı arkası kesilmeden yazılan makaleler, faşizm konusunu açıklığa kavuşturulması gibi o denem tartışmalarına açıklık getiren örgütsel tutumlar belirginleşmişti. Ancak bu sürecin en doruk yerinde HDÖ ile geliştirdiğimiz siyasal ayrılığın ideolojik temellerinin atılması olmuştu.
Acili, Acil yapan siyasal süreç böylece şekillenmişti.
“Askeri sanat” terk edilmiş, ortaya attığım “savaşın politik sanatı, politik gerilla savaşı” kavramları yerleşmeye başlamıştı. Klasik halk savaşının, kır gerilla savaşının, köylülüğün temel güç olma esprisinin bu süreçte aşılması gerçekleşmişti.
1979 yılları sonuna kadar devam eden bu siyasi evrim, Acili siyasal zeminde ne savunduğunu bilen bir örgüt haline getirmişti. Bu gelişme ve evrim olmasaydı örgütümüz ne bir devrim programı yazabilirdi nede kongreye gitme cesareti olabilirdi. Bu sürecin başında olarak, kadro ve militan yoldaşlarımın emekleriyle bir yükseliş dönemine girilmişti.
Bu yükseliş aynı zamanda TDAS’ın da aşılmasıydı. TDAS’ın eklektik dokusu siyasal gelişmemize uymayan bir dokuydu. Birçok kişinin birçok garklı algıyla kaleme aldığı açık olan bu broşür tarihimizin bir parçasıydı, birçok alanda önemli hizmetleri de olduğu açıktır. Ancak 1979 gelip çattığında TDAS teorik olarak çoktan geride kalmıştı (bu konuda ayrıntılı bilgi ve TDAS yorumu 214. DOSYA’da yer almaktadır http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Bu yükseliş, 1978 Mart’ında yakalanmamıza karşın, geride örgütü yöneten bir yönetim kadrosunun bırakılmış olmasıyla da belirginleşmiştir. Polise düşünce, örgütün var olan, geçmiş ve gelecekte olma ihtimali taşıyan üst komitelerini isim, adres, eşkal ve olası eylem ithamlarıyla teslim eden bir itirafçının yarattığı yıkım ve ahlaksız duruş böylece aşılmış oluyordu.
Örgütte yönetici olmanın onuru poliste direnerek verilmiş, geride kalan örgüt sağ salim kurtulmuştu. Bu bir ilkeydi düşen, bir sonraki halkayı koruyacaktı. İtirafçı Enginin, ortağı MİUT ajanı İbrahim yalçın’la yıktığı bu ilkeyi bizler bir kez daha dik tutarak örgütü, karanlık odaların kitle nedir bilmez, sorumsuz askeri tiplerin elinden kurtarmıştık. Örgütü kitlelerin dünyasına taşımıştık. Güneş yüzü görerek büyümesini sağlamıştık; bunda Güney bölgesi ve Karadeniz örgütlenmesindeki kitlesel algıların önemli rolü olmuştu.
Bu dönem, örgütün zindanlardan da aldığı yönetsel etkinliklerin, uyumlu bir çalışa olarak sürdürüldüğü bir dönemiydi.
Zindan direnişleri, faşistlerle çatışmada gösterilen yaygın etkinlik, artık eski tek eylem boyutunu çoktan aşmış nitelik sıçraması yaparak aynı anda birden çok alanda aynı saatte eylemler dönemine geçilmişti.
“Askeri açıdan” Acilcileri diğerlerinden ayıran en önemli özellik budur. Hiçbir örgüt, PKK dahil o kesitte böylesi bir etkinlik sağlayamamıştı. Ancak askeri bakış açımızın değişimiyle eylemlerimizin siyasal yanı, çok daha ön planda oluyordu. Bu da örgütü şahıslara yönelik bir suikast örgütü olmaktan çıkarıyordu.
İtirafçının sık sık örgütümüzü eylem algısı açısından diğerlerinden geri gösterme aptallığının yanılgısı bilmediği bir konuda konuşmasındandır.
19 Ağustos 1977 itirafçının doğum günüdür. Bu günle birlikte örgütsel tarihimizin 2. Dönemi kapanmıştır yeni açılan dönemle birlikte örgütümüz insan öldürmekten ısrarla ve kararlıca kaçınmaya çalışmış, askeri eylemi psikolojik bir etki boyutuna çekmiştir. Siyasallaşmanın mantık uzantısı olarak askeri eylemi insan katletmek üzerine değil siyasal etkisi ve mesajı üzerine yoğunlaştırmayı esas almıştır; bu bizim örgütsel eylemlerimizin yaygınlığına ve aynı anda birden çok yerde eylem yapabilecek kadro ve militan potansiyeli kazanmamıza da yol açan bir açılımdı.
Acilcileri diğer örgütlerden ayıran tastamam budur; eylemlerimizin içerik ve biçimidir.
Benzer örgütlerle benzemezliğimizi budur, bizi biz yapan da bu hassasiyetlerimizdir. Örgüt tarihimiz yazılırken dikkat edeceğimiz en önemli özelliğimiz de bu olacaktır.
Örgütümüzün bir askeri eylem ve insan katleden örgüt olma eğilimi olmamalıdır, bunun aşılması gerekiyordu ve aşıldı; bu aynı zamanda siyasal yazınsal etkinliklerimizle at başı yürüdü. Hedef siyasal mücadeledir adam katletmek değil.
Oysa itirafçı Engin, kendi diliyle, kimi nasıl öldürecekleri konusunda araştırma yapıp durduğunu, başka bir örgütün (MLSPB) onları atlatarak, adamı öldürdüğünü, kana susamış bir katil olarak anlatıyor. Oysa Acilcilik bu değildi. Bu algıları yenilgiye uğratmamız gerekiyordu ve bunu başardık.
Örgüt geçmişimizde böylesi insanların olması ile bunların itirafçı ya da MİT ajanı haline gelmeleri eşyanın doğasıyla uyumludur; MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, bir alevi ticaret adamını özel olarak kandırıp getirerek, kendi eliyle katlettiğini, bunun da bir faili meçhuller dönemini bir parçası olarak İstanbul MİT’nin talimatıyla yapıldığı bu gün artık tartışmasız açığa çıkmıştır (Adamı katlederken kulağına fısıldayarak da “beni tanıdın mı, ben İbrahim Yalçın’ım” demiştir)
Ama bu tür safralar uzun süre aramızda kalamadan, dökülüp gitmeleri örgütümüzün siyasal karakteri için önemli bir referanstır.
B) 12 Eylül kesiti
12 Eylül dönemine gelirken örgütümüz ülke içinde örgütlülük açısından olduğu kadar, siyasal yazım, deneyim, işkencelerde ve zindanlarda direnme açısından oldukça toparlanmış bir örgüt haline gelmiştir. Abartısız bulunduğumuz her zindan da öncü bir direnime sergiledik, eğitim çalışmalarıyla, adli mahkumlardan bile kadro transfer edecek bir etkinlik yarattık.
Bu birikimler 12 Eylül döneminin ilk sarsıntıları atlatıldığı andan itibaren yine öncü rolleriyle zindan direnişleri örgütümüz kadro ve militanlarının esiri olarak, bulundukları her yerde gelişmiştir; Mamak zindanı bunun en önemli halkasıdır.
Bu süreci besleyen ve zindanda dik duruşa önemli bir moral kaynak olan yurtdışına da gerçekleştirilen etkin siyasal faaliyetler olmuştur. Bu etkiler zindandaki siyasal kombinezonlar üzerinde yaptığı etkiyle olduğu kadar mücadele açısından oluşturduğu moralle de belirgindir.
Bu sürecin ince ayrıntılarına girmeden dile getirilmesi gereken ön en önemli çalışmaları sırasıyla şunlardır;
Merkez Yayın Organı CEPHE yeniden yayın hayatına başladı ve ülke içine imkanlar ölçüsünde dağıtımına girişildi.
Komünistlerin birliği adı altında başlayan süreç ve Türkiye devrimci hareketi içinde belirginleşen yerimizin yükselişi. O güne kadar Merkez komitesi olarak örgütü yöneten yoldaşlara ek olarak bölgelerdeki temsilcilerin katılımıyla yapılan genişletilmiş Merkez komitesi toplantısının bağlanması ve Kongreye giden sürecin başlatılması.
Filistin örgütleriyle ilk bağlantıyı kurmamla birlikte askeri eğitim kamplarının oluşturulması, aranan ve eğitimi yapılması gereken yoldaşlara güvenli bir liman oluşturarak bu sürecin açılması. Bu eğilim parti okulu algısının doğmasına ve parti okulunun kurulmasına gidilmesi.
Bilinçli ve kararlı bir politikayla, o gün için imkansız anlamına gelen adımların atılmasıyla 12 eylül dönemine karşı örgütümüzü hazırlamaya başladık.
İşte şerefsiz itirafçının, hakir insanın “Rezil ve kirli” diye göstererek, suçlamak istediği örgütsel dönemimiz bu kaygılarla, görev yapma çabasıyla başarılmış devrimci duruşlardır.
Örgütü yıkan, polise teslim eden bir itirafçının hezeyanı olan bu sözler, tüm acilcilere bir hakaret olarak yazılırken bunun hesabını vermeyeceğini mi sanıyor? Yanılıyor, beklesin görsün.
Bu süreç en doruk noktasında 1982 Haziranında İsrail’in Lübnan’a karşı savaş açtığı günlerde, bizler bir dizi Türkiyeli devrimci hareket toplanarak Türkiye tarihinin ilk ve tek Cephesini kurduk (1 Haziran 1982). Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC).
Bizler, bir yandan İsrail’in açtığı savaşın kanlı bombardımanları altında yoldaşlarımızın mevzilenme ve direnişini düşünürken, diğer yandan 12 Eylül rejimine karşı örgütümüzün diğer devrimci örgütlerle Birleşik Direnişini organize ederken bu sefil alçak, TKEP’li ahlaksızların safında örgütü arkadan hançerlemekle meşguldü.
Kirlilik adına yeryüzünde olabilecek en alçakça yöntemlerle, bu gün örgüt arşivinde olan el yazılı mektuplarında belgeli kanıtlı olan kışkırtmaları, yoldaşların kafalarını bulandırmaları gündeme getiriyordu. Örgüt içinde bölünmeyi kışkırtan el yazılı mektupları, kişileri kandırmak üzere Avrupa’da ilticacı yapma rüşveti önerileriyle, onursuzca savaş kaçkını haline getirip, TKEP saflarına katma çabası içindeydi; şimdi soruyorum, şu ahlaksızın örgütü TKEP bu gün nerede, biri cevap versin.
Biz ise olduğumuz kadarınca işte buradayız, sanalda var olduğumuz gibi meydanlardayız da. İşte yasal yayınlarımız, işte derneklerimiz, işte kesilmeden yayınlanan siyasi duruşlarımız. Sayıları kimse sormasın, bu ülkenin solunda yüz binleri yürüten örgütlerin yok olduğu bir ortamda siyasi bir duruş olarak var olmak yok alanlara göre bin kat daha etkin olmaktır. Acilciler işte böylesi bir noktada demokrasi ve özgülük mücadelesini sürdürüyor.
Ya itirafçı ve ortağı, onlar her zaman hezimetle yüz yüze gelen sorumsuzlar olarak örgütümüze karalama yapmakla meşguller. Siyasi haysiyet ve şeref sahibi olmayan bir itirafçının Acilcilere böylesine dil uzatması, hak ettiği cezanın boynuna asılacak yaftada yer alacakları bu günden kendi eliyle yazılmasından ibarettir. Bunu da göreceğiz, herkese de göstereceğiz.
Şimdi herkes elini vicdanına koysun ve kimin kirli ve rezil olduğu kendi kendine söylesin.
Bir tarafta çirkinlik, diğer tarafta canını dişine katarak devrimci mücadele için, halkların çıkarı için verilen çaba bulunuyor; gerisi boş laftır…
Örgütümüz 3 döneminin ikinci kesitini de başarıyla geçmiştir. Bunu 1. Kongresini yaparak dosta düşmana göstermiştir. Sayın Öcalan’ın kongre konuşması, Filistin temsilcilerinin kongre konuşmaları ve merkezlerinin ilettiği mesajlar bunun en büyük delilidir.
Bütün bu gelişmeler o kesitte hayali bile zor olan bir kongrenin hiçbir sıkıntıya uğramadan bağlanmış olması, MİT’in aralarında İbrahim yalçın da olduğu, Süleyman…, Aydın Ocak tan oluşan üç ajanını da yakalanması büyük öneme sahiptir.
Başarıyla bağlanan kongremiz, ülkemizde yüz binleri sokaklara dökmesine rağmen kongre örgütlemeden yok olan örgütlere nispeten büyük bir başarı olarak gündeme gelmiştir. Bunun ön hazırlıkları önceden de belirttiğim gibi, genişletilmiş MK toplantısına ve orada alınan karaların hayata geçirilmesi sonucudur.
Bütün bu çabalar dikkatli okurun gözünden de kaçmayacağı gibi bir disiplin, bir kararlılık, bir yükümlülük ve amatör ruhla ele alınmış profesyonellikle yerine getirilmiştir.
Bu dönem aynı zamanda sosyalist ülkelerle ilişkilerin geliştiği dönemdir. Her dönemin kendi mantığı ve verileriyle o dönemin gerekleri ve öne çıkan sorunlarıyla yapılacak olanlara sarılıp yerine getirme çabası içinde olunmuştur.
Avrupa’da örgütleme çalışmaları, CEPHE Dergisine bağlı her ülkede ihtiyaçlara bağlı olarak farklı yayın organlarının çıkarılması, bu sürecin bir parçası olarak ilerlemiştir. Bu dönem Türkiye’de legal yayın için büyük sıkıntılara rağmen maddi kaynak aktarımı yapılmıştır, o kesitte on binlerce Fransız Frank’ı İstanbul bölgesinde, ATAK dergisinin basımı için gönderilmiştir; bu konuda önemli adımlar da atıldı. CEPHE Dergisi, her sayısının kapağını, o günün koşullarına göre çok önemli bir tarzla, gerçek bir yağlı boya tablosu olarak dizayn edilmiştir; Paris’te, Momart tepesi ressamlarından biriyle yapılan anlaşmayla bunu sürekli kılmıştık.
Bu dönemin sonunda, CEPHE 50. Sayıyı çok geçmişti. Binlerce makale, bildiri ve 60’ı aşkın broşürle bu kesitte oldukça verimli bir siyasal edebiyat biriktirmiştik. Örgütümüz istisnasız her konuda, haftalık gerektiğinde günlük anında özel baskılarla olayları açıklamış kitlesine ve kadrolarına siyasi mesajını iletmişti. Yayınlanan bildiri sayısı 3000 civarındadır. Bütün bu çabalar, emekler örgüt bir sorumluluğun emekleriydi.
Kim ne olursa olsun siyasi tezlerimize katıl ya da katılmaz, sever ya da sevmez ancak önünde saygıyla eğileceği bir performansla siyasi mücadele elimizden gelen her şeyi yaptığımızı ortaya koyan verimli bir kesit yaşadığımız teslim edecektir. İşte itirafçının kirletmek istediği, görmek istemediği ya da bilinçlice altında ezilmekten dolayı yadsıdığı, kin duyduğu gerçek budur. Buna kirlilik buna rezillik diyenin dili kesilir o kadar…
1990 yıllarına girerken, sosyalist sistemin çöküşüyle değişen dünya güçler dengesi ve algıları örgütümüz yeni evriminin sürecini de belirleyen bir unsurdu. Yeni sürece 3. Dönemin ikinci kesitinde geliştirdiğimiz, “İşçi Sınıfı Halklaşmalıdır” teziyle girdik.
Bu yaklaşım dünyanın değişimini kavramaya başlayan ve bu konuda sorumlu bir örgütsel tutumla tezlerini örgüt içi ve dışı tartışmalara açan bir süreçtir.
4.DÖNEM
İçinde olduğumuz ödem 4. Dönemdir. Bu dönemi 2000 yıllarından itibaren başlatmak yanlış olmayacaktır.
Bu dönem örgütün yeniden siyasal ve kurumsal olarak düzenlenme dönemidir. Bu açıdan 500’ü aşkın temel makale ve dört önemli kitap halinde sanal ortamda oluşturulacak tezlerimin yer aldığı çalışmaları kapsamaktadır.
Örgüt olarak bu süreci, evrensel ölçekte bir küreselleşme süreci olarak belirledik. İki küreselleşmeye dikkat çektik. Birincisi emperyalist mal satımıyla, siyasi dayatmalar, savaşy ve darbelerle işgallerin at başı gittiği bir küreselleşmedir. Diğeri ise, insanlık kolektif aklının birikimleriyle açılan bilişim çağının üretim küreselleşmesidir; bu yeni bir uygarlığa doğru gidişi tanımlayan gelişmeydi, bunu çözümlemeye yöneldik, siyasal sonuçları örgütsel ve program açısından etkilerini belirlemeye yöneldik.
Bu dönemle birlikte, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi ve buna bağlı tüm söylemlerin yeniden gözden geçirilip eleştirilerek yeni koşullara uygun verilerin saptanmasına sorumluca giriştik. Görüşlerimizi açık adımız ve adreslerimizle yazarak tartışmaya koyduk. Önemli oranda polemikler yaptık ilgiyle izlenmeye de devam ediyoruz.
Sınıf mücadelesi reformist bir mücadeledir, tezini ortaya koyduk.
Kapitalizmin öz oğlu olan işçi sınıfı, kapitalizmi tasfiye edemez, tersine ekonomik çöküntüde burjuvaziyle omuz omuza sistemini kurtarmaya çalışır diye belirleme yaptık.
Devrim tarihsel olmasa geri dönüşü zorunlu olur dedik. Tarihsel devrim teknolojik devrim ve bilgi dönüşümleri üzerine oturmuş bir devrimdir dedik: bu devrimin en temel ihtiyacı daha çok özgürlük ve demokrasidir dedik: bu nedenle de, çağımızda devrimci olmak demokrasi ve özgürlüğün alanlarını sonuna kadar genişletme mücadelemiz de yer almak demektir diye de hedeflerimizi net belirledik.
Real sosyalizmin esasında yeni bir uygarlık olmadığı, olamayacağını belirledik. Real sosyalizm kapitalizm madalyonunun diğer bir yüzü olduğu gerçeğinin işlenerek, alternatif önerimizin demokrasi ve özgürlükte anlam bulan, daha çok demokratik hakların kazanılmasını mücadelesinin temeline oturtan bir yönelim belirledik.
Bu açılımlar, uzun polemiklerin, teorik formülasyonların ürünü olarak yazınsal literatürümüzün zenginliği arasında yer aldı. Dinamik, tüm canlılığıyla gelişmeleri izleyen bir örgüt olarak kendi siyasal evrimimizi senek algılarımızla oturtmayı sürdürdük. Kırılmadık, yok olmadık, çok geriledik ama yolumuza ayni azım ve kararlılıkla devam ettik.
Bu amaçla, sivil kitle kuruluşlarında, mesleki dernek ve etkinliklerde, basım yayın alanlarında önerdiğimiz siyasal yönelime uygun yapılanmalara gücümüz oranında hız verdik. Sakince, yeni tezlerimizi ikame ederek, bilince çıkararak mücadeleyi kavramış insanların örgütlü mücadelesi haline getirmeyi sürdürmekteyiz.
Ülkemizin her siyasi eyleminde yerimizi almaya çalışıyoruz, Örgütümüzün duyuruları düzenli bir biçimde on binlerce insana aynı anda ulaştırılması için gerekli her çabayı sürdürüyoruz. Arşivimizi genişletiyor tarihimizin bu kesitini de belgeleriyle biriktiriyoruz.
Biz örgütlü devrimci mücadele bayrağını, ülkemiz devrimci hareketlerinin bir eşiti olarak, açıp yolumuzda yürürken, düşmanlarımızın kuklaları ise bize akıl almaz bir çılgınlıkla saldırmaya devam etmektedir.
Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama on yıllardır değişmeyen kararlı bir azimle yoluna devam eden, birbiriyle ölümüne bağlı olan, her siyasal gelişmede tutum ortaya koyan, meydanlardaki kitlesel varlığıyla da sanalı çok geride bırakarak, mücadelenin orta yerinde varım diyen bir çabaya saldırmak kimin işidir bunu soruyorum?
Bu çabalar, THKP-C(Acilciler) örgütünün dünden bu güne gelen mücadelesidir. Bu örgüt, zerre kadar katkısı olanların da aralıksız her şeyini ortaya koyarak sürece devam edenlerin de örgütüdür. Hiçbir emek bu örgütte kaybolmaz. Bunu kimse kaybedemez.
Kirliliğe, rezilliğe bulaşmamış, devletle işbirliği yapmamış, itirafçılık ajanlık gibi eşlere ve kişilere bulaşmamış her Acilci, bu satırlarda övülen tüm değerlerin de sahibidir.
Bu örgütün değerlerini para karşılığı MİT’e satanlar, ömrünün yarısını TKEP adlı bir örgütte geçirmiş itirafçıların, örgütümüz tarafından tekmelenerek köpekler gibi sokağa atılması üzerinden on yıllar geçtikten sonra, kendilerini aldatmaktan başka anlamı olmayan saflaşma diye bir abesi yoktur olamazda. Bu hayalleri kuran ajanların ve itirafçıların çehrelerine her gün salladığımız tokatlar verilen tek cevaptır. Bu köpekler, havlayarak günlerini beklisin.
THKP-C(Acilciler), 1. Kongresinde belirlenmiş kurumları ve yöneticileriyle, canla başla çalışmasını devam ettirmektedir. Devlet ve onun kuklalarıyla da demokrasi ve özgürlük mücadelesi sürdürmektedir. Kirli insanlar, izmarit gibi ayakaltında ezilmekten başka değerleri yoktur.
Bu somut verilere bakarak bu örgütün tarihine “rezil” diyecek “kirli” diyecek kişi kim olabilir?
Bu ahlaksızlığı yapan itirafçı Engin Erkineri’n olması bu yolun sonunda bu şerefsizin ne hallere düştüğünü herkesi karşısına alarak can çekiştiğinin de bir ifadesidir.
İtirafçı Engin,
Otur yazılarını okuyan kaç kişinin olduğunu sorgula. Günlük olarak tıklayanların sayısına bak. Bunun için sitende solda duran “KONUK YAZILAR” İkonunda, altta yer alan “bütün yazılar”ı tıkla. Tüm yazılar karşında olacak, oradaki sayıyı ver. Herkes görsün. Bir de Mihrac Ural’ın adı olmasa, seni kim ve kaç kişi tıklayacak bir de böylesini dene. Ondan sonra bir sonuç çıkar ve utanmaz yüzünü bir türbanla peçesiyle ört….
“kirli” ve “Rezil” adam, suratına tükürüyorum…
THKP-C (Acilciler)
TARİHİ BİR DİRENME ÖRGÜTÜDÜR
İKİYÜZLÜ OLAN
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER ve MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’DIR
Mihrac Ural
10 Ocak 2011
28 Yıllık TKEP’li itirafçı Engin Erkiner “ Acilciler’in 12 Eylül sonrasındaki tarihi rezil bir tarihtir, kirli bir tarihtir.” diyerek kendi rezaletini ve kirliliğini ahlaksızca dile getiriyor.
Rezil ve kirli geçmişi olanlar, herkesi kendileri gibi görmek isterler. Kendilerine benzer ararlar, bu yolla sırtlarındaki kamburun görülmeyeceğini sanırlar.
Ahlaksız adam poliste itirafçı olduğunu unutmuş, yüzlerce devrimcinin öz verilerle, işkence, zindan, sürgünlerle süren mücadelelerinin eseri olan Acilcilere dil uzatıyor, karalamaya çalışıyor.
Acilciler tarihi bir direnme örgütüdür. Hatalarıyla sevaplarıyla ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesi için canla başla çalışmıştır.
Bu onurlu tarihi, kendi rezillik ve kirlilikleriyle karalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
THKP-C(Acilciler) tarihi, 4. Dönemini yaşadığımız siyasal bir evrim sürecidir; her dönem özgün eylem ve çalışmalarıyla bir sonraki dönem tarafından aşılmıştır. Bu gelişmeler temelde siyasal evrimin ifadesi olarak birbirine bağlanmış halkaları ifade eder; örgüt tarihini bir ve bütün yapan da budur.
Bu süreçte bireylerin rolü, emeklerinin, tutarlılıklarının, riskler karşısında kararlı duruşlarının, özel bir çıkara tenezzül etmeyişlerinin, zorda teslimiyete karşı dik duruşlarının şekillendirdiği bir roldür.
Bu bir sınavdır. Bu sınavı başarıyla geçenlerin, bu sınavda kalanlar tarafından karalanması doğaldır. Ancak tarihi belgelerin ışığında yazacak olanlar yalnızca bu sınavı başaranlar olacaktır.
***
İtirafçı Engin, dayanamadı sonunda baklayı ağzında kaçırdı.
“Acilciler’in 12 Eylül sonrasındaki tarihi rezil bir tarihtir, kirli bir tarihtir.” (Engin Erkiner, “Acilcilerin öteki yüzü (1)” )
Üç yıldır süren kirli tartışmaların tek amacı vardı o da bu cümleleri lağım gibi, bir kin deryası olarak kusmaktı. Özel Harp dairesinin devrimcilere saldırı yöntemlerinin bir tekrarını dile getiren bu çirkin kişi artık her değeri ayaklar altına almış bulunmaktadır.
Kişinin kendi tarihi rezil ve kirli olunca, herkesi kendine benzetmek için çırpınır. Polise düştüğü an, tek tokat yemeden örgütümüze dair bildiği, bilmediği her şeyi, hayallerini bile teslim etti. İtirafçı oldu, Bunun sırtında oluşturduğu kamburu örtmek için, çırpınarak benzer aramaktadır. 28 Yıllık TKEP’li olmasına karşın Acilcilere saldırarak bu arayışını sürdürmektedir. Bir zavallının psikolojik sefilliğini yansıtan bu çabalar kimsenin gözünden kaçmıyor.
Yüzlerce militan ve kadronun emekleriyle yükselen bir direnme örgütüne yapılan bu ahlaksız saldırıyı kin olarak nitelemeye devam eden varsa, bir kez daha yanıldıklarını göreceklerdir.
Bu ne Mihrac Ural’a yönelik bir kindir ne de tek başına sırtındaki kamburu örtme girişimidir: bu bir görevdir devrimci harekete 12 Eylül rejimi ağzıyla saldırıdır, mevta haldeki solu bir kez daha katletmektir.
Acilcilerin bir yüzü var “öteki yüzü” diye bir ikircimliği yoktur. Acilciler, her örgüt gibi farklı tarihi süreçlerden geçmiştir. Her dönemin kendi özgünlüğü içinde biçimsel farklılıklarına rağmen tüm dönemlerin tek amacı ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Acilciler bunun için mücadele etmiş, işkence, zindan, sürgün kasvetlerine katlanmıştır.
28 Yıllık TKEP’li bir itirafçının, Acil tarihi üzerinde söz söylemesinin hangi saiklerle olduğu bir yana, istisnasız tüm Acilcilerin bildiği süreçleri, malum kelime oyunlarıyla alt üst edeceğini sanması devam eden yalanlar zincirine yeni bir halka eklemekten başka anlama sahip değildir.
İtirafçı Engin Erkiner yalan söylüyor. Bu kez de müptezelce yalanlarına yenilerini ekliyor.
Oysa her şey tüm yönleriyle açıktır.
Çok ayrıntıya girmeden denebilir ki, Örgütümüzün beli başlı 4 dönemden geçmiştir.
1. Dönem: Kuruluştan 26 Ocak 1976 Malatya Beylerderesi’nde İlker Akman ve diğer kurucu yoldaşların şehit edilişine kadar.
2. Dönem: Beylerderesi katliamından, 19 Ağustos 1977 itirafçının doğum günü olarak belirlediğimiz örgütün çökertilmesine yol açan operasyon ve itiraflara kadar.
3. Dönem: 19 Ağustos 1977’den 1. Kongreye kadar olan dönem.
4. Dönem: 1. Kongreden bu güne kadar süren dönem olarak belli olay ve tarihi kesitlerden oluşur.
1. DÖNEM
Bu dönemlerin ilki kurucu şehit yoldaşlarla birlikte sona ermiştir.
Örgütümüz kurucu liderlerini kaybetmekle kalmamış, atılımını, yazım etkinliklerini de kaybetmiştir. TDAS bu dönemin ürünüdür; Yüksel Eriş ve Ömür Karamollaoğlu’ndan aktardığım ayrıca, o dönemden geride kalan canlı tanık olarak Rıza Salman’ın görüşlerini yansıtan Kurtuluş Cephesi sitesinde açıklandığı gibi TDAS İlker Akmanın ağırlıklı olarak emek verdiği, farklı yoldaşların katkısıyla yazılmıştır;
"Üçüncü baskı yapılırken, broşürün hazırlanmasında ve yayınlanmasında yer almış pek çok yoldaşımız artık yaşamamaktadırlar. TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ / HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ 1993" (http://www.kurtuluscephesi.com/eris/tdas.html Geniş bilgi için bkz: TDAS’ı kim yazdı dosyası http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Bunun da önemi yok konumuz bu değil. Bu dönemin kapanmasına yol açan Malatya belyler derisi katliamının tek şüphelisi İtirafçı Engin Erikner’dir; İlker Akman’ın ablası olan karısının suratına “katil muhbir” diye haykırıp boşanmak istediğini ilan ettiği yakın tanıkların aktardığı bir bilgidir.
2.Döneme girilirken bu itirafçı bozuntusu aşağılık yaratık, silik kişiliğiyle, Yüksel Eriş hocanın, Rıza Salman’ın yönetici kişilikleri altında ezilerek yer almıştır.
2.DÖNEM
A) ANKARA-İSTANBUL
2. Dönemde Rıza Salman, Yüksel Eriş ve İtirafçı Engin bulunuyor.
Bu dönem ilginç bir biçimde Yüksel Erişin ve Ömür Karamollaoğlu’nun elinde bomba patlayarak şehit olmaları gündeme geliyor.
Bu olaylar, örgütün askeri açıdan hangi düzlemde olduğuna bir veri olduğu kadar, itirafçı müptezelin kendini askeri konularda bir uzman sanmasının komikliğini de gösteren acı anılardır. Bu dönemde Rıza Salman direnerek yakalanmıştır; bir Acilci yöneticinin alması gereken tutuma örnek olmuştur (hiçbir siyasi yaklaşımını tasvip etmediğim insan olarak da asla bir arada olmayı yeğlemediğim bu yöneticinin polis karşısında gösterdiği tutum bir Acilci için örnek tutumdur demek doğruyu teslim etmektir). Rıza Salman teslim olmamıştır. 2. Dönemin bu kesitinde İtirafçı tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmış ama arkasında şehitlerle, yakalanmalarla örgüt adına hiçbir şey bırakmadan İstanbul’a geçmiştir; bu dönemde siyasal önemi olan ne bir yazı, ne bir görüş, ne bir bildiri, ne de bir basın açıklaması yoktur. Yapılan tüm eylemler acı sonuçlarla noktalanmış İlkerlerden sonra Ankara birimi de çökertilmiştir.
Bu dönemin muhasebesini hiç yapmayan bu itirafçı, hiçbir şey olmamış gibi, yiğitler ölüp direnenler zindana düşünce, doğan boşlukta birkaç ay, dar bir alanda, kimse üzerinde bir etkisi olmadan yönetici olarak belirmiştir.
Örgüt tarihimizde bu itirafçı hiçbir zaman yönetici olarak olmamıştır. Ama bulunduğu her yerde bir tasfiye olayı gündeme gelmiştir.
Ömür Karamollaoğlu, şehit olduktan sonra (24 Mart 1977), İstanbul operasyonunda polise itirafçı olarak teslim olana kadar geçen 6 ay içinde bu itirafçının yönetici olarak bir örgüt genelini bağlayan hiçbir etkisi yoktur olmamıştır. Bu örgütte, yönetici anlamında bu kişinin İstanbul bölgesinde, kısa sürede bulunduğu dönem dışında da bir yöneticiliği yoktur.
Bu dönemin kısırlığı, sığlığı, İlkerler sonrası dönemin siyasal açıdan ne kadar içi boş bir dönem olduğunu da göstermesi açısından önemlidir.
İtirafçı Engin, İstanbul’a gelmiştir. Gelişiyle birlikte bu bölgede toplanan kadro ve militanlar, bölgelerden gelen silah ve mühimmat dahil her şeyi ilk operasyonda tek tokat yemeden polise teslim etmiştir. Ancak bu işi tek başına değil, örgüte sızdırdığı MİT ajanı İbrahim Yalçın’la birlikte yapmıştır.
Bu konuda kendi itiraflarıyla bunu belgeli hale getirmiştir;
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
İbrahim Yalçın’a aylardır MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? sorusunu soruyoruz, Cevap vermiyor. Fare gibi kaçıyor. Bu sorunun cevabı her şeyi ortaya koyacağını, örgüt tarihinde itirafçıyla oynadıkları kirli rolü ortaya sereceğini biliyor. Cevapsız yüzlerce soru açıklığa kazanacağını biliyor.
Her konuya bir kulp, kurgu ve yalan senaryoyla cevap veren bu kişinin neden MİT’le ne zaman çalışmaya başladın sorusuna cevap vermediğini artık çok açık olmuştur. O, baştan itibaren bir MİT elamanıydı. Bu günde aynı işe devam etmektedir.
2. dönem örgütsel bir yıkımla kapandı. İtirafçı ve ortağının örgütü yok ettikleri kanısındaydılar. MİT ajanı İbrahim yalçının el yazılı itirafnamesinde dile getirdiği şu sözleri o gün içinde geçerli saymak yanlış değildir;
“Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
kısa bir süre zindan yatıp çıkarılan MİT ajanı İbrahim Yalçın, 1979 Aralığında tahliye edilirken örgüte yönelik büyük operasyonunda görev almak üzere işe koşulmuştu.
2. Dönem böylece, örgüt adına ne varsa polise teslim edilerek, yazınsal açıdan yeni hiçbir şey üretilmeden, geride firari olarak kalanların sırtına bir ton itham yıkılarak, olası eylemler ve olası militanların da isimleri verilerek, unutulanlar hatırlandığında polise bunu “kronolojik olarak” aktarıp deklare ederek kapanıyordu.
Bu dönem, özellikle Güney ve Karadeniz bölgelerinden aktarılan kadroların yaptığı askeri eylemler ve yarattığı etki, hiçbir zaman gerçek bir askeri yeterliliğini ifadesi değildi. Basının, İnterkontinental otelinin kurşunlanma anında, tesadüfi olarak yapılan bir güvenlik toplantısı nedeniyle gösterdiği ilgi örgütümüzü devrimci mücadeleye ne tanıtan nede oradaki yerini belirleyen bir ölçüttü. Bunun için militan ve kadroların büyük özverilerle, her alanda, kitleler indinde, meydanlarda, işkence ve zindanlarda gösterdikleri destansı çabalarla olmuştur.
Kişiler kendi “Rezil ve Kirli” geçmişlerine göre, benden sonrası tufan yaklaşımlarıyla bir tarihi direnme örgütü olan Acilcileri tanımlamak istemeleri boylarını çok aşar.
Tarihi itirafçılar, ajanlar yazamaz…
Acilciler tüm dönemlerin, birbirine aktardıkları birikimlerin olumlu olumsuz tecrübelerin örgütüdür. Bu dönemleri objektif olarak ele alamayan ikiyüzlülerin değerlendirmeleri bir anlam taşımamaktadır.
B) GÜNEY BÖLGESİ
22. Dönemin b şıkkında özgün yapısıyla, yükselen çalışmalarıyla güney bölgesinin ayrı bir yeri vardır. Bu bölge Hatay ve Adana’yı kapsar.
Bu yazı bir tarih yazımı denemesi olmadığı için bu bölümü uzun anlatmayacağım. Ancak, bu bölgenin, kitle çalışması, basım yayım etkinliği, Lise ve Ortaokulların tümü, istisnasız örgütlü komiteler tarafından yönlendirildiğini belirtmeliyim. Şehrin tüm mahallelerinde, eğitim enstitüsünde, köylerde ilçelerde örgütlü yapılar oluşturulmuştu. Bu özelliğiyle Güney Bölgesi örgütten çok farklı bir boyutta ağırlık ve etkinlik sahibiydi (örgüt tarihinde bu sürecin ardından gelen gelişmeleri kavramak için bu belirlemelerin önemi büyüktür, yoksa tarih herkesin kendini yaratıcı güç sandığı, bir metafizik dalaşa benzer)
Bu bölge, kitle çalışmasını merkezine almış bir bölgedir.
Diğer tüm bölgelerde, Karadeniz’de kimi alanlar hariç kapalı oda gerillalarının kitlelerden kopuk, askeri eylem bekleyişinden ibaret çalışmaları hüküm sürüyordu.
Sonuçta örgütün Acilciler ve HDÖ ayrılığında bu altyapıların rolü belirleyici olmuştur.
Bu bölgelerde ilk elden bölgesel ölçekte yayınlanan TEK YOL DEVRİM dergisi, kesintisiz her askeri eylemle ilgili basın açıklamaları, “Sosyal Emperyalizm Tezlerinin saçmalığı” broşürünü ve bu broşür etrafında ardı arkası kesilmeyen seminerlerin verilmesiyle birçok alanda TKP, AYDINLK, DEV-YOL gibi örgütlerin tutunması mümkün olmamıştır. Örgütümüz sağlam siyasal algılarla bu alanlarda siyasal üstünlük sağlamıştır.
Bu dönemde söz konusu bölgelerde askeri eğitim faaliyetleri, Binboğa tırmanışını çok geride bırakan etkinlikte kadro yetiştirmiştir. Bölge ülkenin her tarafına bu dönem ve sonrası dönemlerde kadro ihraç etmesi de bu çalışmaların etkinliğini göstermeye yeterlidir. Nebil Rahuma ve Ali sönmez yoldaşların İstanbul eylemlerinin olmazsa olmazı olarak rol oynamaları çok şeyi anlatmaya yeterlidir. İtirafçı polise bu yoldaşları İstanbul’a nasıl gönderdiğimi ayrıntılarına varana kadar itiraf etmiştir.
Bu denemde Antakya TÖB-DER şubesi başkanı Salih yoldaş, öğretmen örgütlenmesi kadar illegal birimde de sorumlu olarak iki alanda başarılı çalışma örnekleri veriyordu. TÖB-DER merkezinde de etkinliklerimiz hızla artıyordu. Acilcileri böylesi Türkiye çapında en sıkı örgütlülüğüyle kurumlaşmış bir merkezi yapıda temsil etmek, bu bölgenin yükselen değerleri açsından çok anlamlıdır. Bu alanla ilgili örgüt tarihimizi Salih yoldaş kaleme alacaktır. Okur, MK üyesi Salih hocanın 217. Dosyada yaptığı tarihi açıklamaları izleyerek de önemli kanaatler elde edebilir.
Bu dönemin dernek çalışmaları, kitle ve mahalle çalışmaları tüm boyutuyla örgüt tarihi yazımında ele alınacaktır. Orada, bu sefil ihbar şebekesinin birkaç kişiyi geçmeyen ilişkilerine karşılık, binlerce sempatizanın ve halk insanımızın adı anılacaktır.
3.DÖNEM
A) 12 Eylül öncesi kesit
Acilcilerin 3. Dönemi, 19 Ağustos 1977’den sonra 1. Kongreye kadar süren dönemdir.
İtirafçı, kendisinin de içinde yer aldığı yöneticilik tarihini itirafçı olarak 2. Dönemle birlikte noktalamıştır. Polis itirafnamesi, gerçek anlamda bir utanç belgesidir. Akıl almaz bir teslimiyet belgesidir.
19 Ağustos 1977’de bu itirafçının geride bıraktığı enkaz ve sırtımıza yıktığı itirafların ağır baskısı altında firari koşullarda örgütü yeniden yükseltmeye ve mümkün olabilecek her şehirde örgütlemeye koyulduk.
Acili, Acil örgütü yapan süreç, önceki dönemlerden aldığı olumlu ve olumsuz her şeyle bu dönemle birlikte şekillenmeye başlamıştır. Bu ne bir sansasyonel eylemlerle ne de bir broşürün adıyla ilgilidir; broşür, zaten kısa sürede aşılmıştı. Bu noktada bir kez daha, tarih tesadüflerin eseri değildir gerçeği beliriyor.
Bu var oluş, tamamıyla kadro, militan, sempatizan ve destek veren halk kitlesinin emekleriyle, Acilci olan herkesin katkısıyla olmuştur.
Bu sürecin başında benim olmam ya da olmamanın hiçbir önemi yok, bu süreçte beliren Acilcilik, tüm acilcilerin onurlu çalışmalarının bir eseredir.
3. dönemin en önemli verisi basım yayım faaliyeti kararıdır. Bu da geçmişte yerel olan yayınların aşılarak ülke çapında merkez yayın organı çıkarma girişimidir. CEPHE bu algılarla yayın hayatına girmiştir. Bu adım Acil tarihinin en stratejik adımıdır acili siyasallaştıran, yönelimlerini anlamlı kılan adımdır. Bu yönde aldığım karar geçmişi bu güne bağlayan en önemli karardır.
Güç koşullarda, basım kalitesine bakmadan yazım faaliyetinin basımla sonuçlanarak kitlelere dağıtılması, bu sürecin en önemli halkasıdır. Bu eğilim Ankara’da bir matbaanın satın alınmasını ve eski yeni yayınlarımızın basımına başlanmasına geçit vermiştir. Bu aynı zamanda yazım çalışmalarımızın da hızlanmasını tetiklemişti.
“SOVYET SOSYAL EMPARYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALAIĞI” kitabı, “KAPİTALİZİM Mİ? SOSYALİZM Mİ?” Adı altında basımıyla da devam eden CEPHE basımı yeni makalelerin çıkmasına yol açmıştı. Ulusal sorun adlı kitabımın basımı, ardı arkası kesilmeden yazılan makaleler, faşizm konusunu açıklığa kavuşturulması gibi o denem tartışmalarına açıklık getiren örgütsel tutumlar belirginleşmişti. Ancak bu sürecin en doruk yerinde HDÖ ile geliştirdiğimiz siyasal ayrılığın ideolojik temellerinin atılması olmuştu.
Acili, Acil yapan siyasal süreç böylece şekillenmişti.
“Askeri sanat” terk edilmiş, ortaya attığım “savaşın politik sanatı, politik gerilla savaşı” kavramları yerleşmeye başlamıştı. Klasik halk savaşının, kır gerilla savaşının, köylülüğün temel güç olma esprisinin bu süreçte aşılması gerçekleşmişti.
1979 yılları sonuna kadar devam eden bu siyasi evrim, Acili siyasal zeminde ne savunduğunu bilen bir örgüt haline getirmişti. Bu gelişme ve evrim olmasaydı örgütümüz ne bir devrim programı yazabilirdi nede kongreye gitme cesareti olabilirdi. Bu sürecin başında olarak, kadro ve militan yoldaşlarımın emekleriyle bir yükseliş dönemine girilmişti.
Bu yükseliş aynı zamanda TDAS’ın da aşılmasıydı. TDAS’ın eklektik dokusu siyasal gelişmemize uymayan bir dokuydu. Birçok kişinin birçok garklı algıyla kaleme aldığı açık olan bu broşür tarihimizin bir parçasıydı, birçok alanda önemli hizmetleri de olduğu açıktır. Ancak 1979 gelip çattığında TDAS teorik olarak çoktan geride kalmıştı (bu konuda ayrıntılı bilgi ve TDAS yorumu 214. DOSYA’da yer almaktadır http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Bu yükseliş, 1978 Mart’ında yakalanmamıza karşın, geride örgütü yöneten bir yönetim kadrosunun bırakılmış olmasıyla da belirginleşmiştir. Polise düşünce, örgütün var olan, geçmiş ve gelecekte olma ihtimali taşıyan üst komitelerini isim, adres, eşkal ve olası eylem ithamlarıyla teslim eden bir itirafçının yarattığı yıkım ve ahlaksız duruş böylece aşılmış oluyordu.
Örgütte yönetici olmanın onuru poliste direnerek verilmiş, geride kalan örgüt sağ salim kurtulmuştu. Bu bir ilkeydi düşen, bir sonraki halkayı koruyacaktı. İtirafçı Enginin, ortağı MİUT ajanı İbrahim yalçın’la yıktığı bu ilkeyi bizler bir kez daha dik tutarak örgütü, karanlık odaların kitle nedir bilmez, sorumsuz askeri tiplerin elinden kurtarmıştık. Örgütü kitlelerin dünyasına taşımıştık. Güneş yüzü görerek büyümesini sağlamıştık; bunda Güney bölgesi ve Karadeniz örgütlenmesindeki kitlesel algıların önemli rolü olmuştu.
Bu dönem, örgütün zindanlardan da aldığı yönetsel etkinliklerin, uyumlu bir çalışa olarak sürdürüldüğü bir dönemiydi.
Zindan direnişleri, faşistlerle çatışmada gösterilen yaygın etkinlik, artık eski tek eylem boyutunu çoktan aşmış nitelik sıçraması yaparak aynı anda birden çok alanda aynı saatte eylemler dönemine geçilmişti.
“Askeri açıdan” Acilcileri diğerlerinden ayıran en önemli özellik budur. Hiçbir örgüt, PKK dahil o kesitte böylesi bir etkinlik sağlayamamıştı. Ancak askeri bakış açımızın değişimiyle eylemlerimizin siyasal yanı, çok daha ön planda oluyordu. Bu da örgütü şahıslara yönelik bir suikast örgütü olmaktan çıkarıyordu.
İtirafçının sık sık örgütümüzü eylem algısı açısından diğerlerinden geri gösterme aptallığının yanılgısı bilmediği bir konuda konuşmasındandır.
19 Ağustos 1977 itirafçının doğum günüdür. Bu günle birlikte örgütsel tarihimizin 2. Dönemi kapanmıştır yeni açılan dönemle birlikte örgütümüz insan öldürmekten ısrarla ve kararlıca kaçınmaya çalışmış, askeri eylemi psikolojik bir etki boyutuna çekmiştir. Siyasallaşmanın mantık uzantısı olarak askeri eylemi insan katletmek üzerine değil siyasal etkisi ve mesajı üzerine yoğunlaştırmayı esas almıştır; bu bizim örgütsel eylemlerimizin yaygınlığına ve aynı anda birden çok yerde eylem yapabilecek kadro ve militan potansiyeli kazanmamıza da yol açan bir açılımdı.
Acilcileri diğer örgütlerden ayıran tastamam budur; eylemlerimizin içerik ve biçimidir.
Benzer örgütlerle benzemezliğimizi budur, bizi biz yapan da bu hassasiyetlerimizdir. Örgüt tarihimiz yazılırken dikkat edeceğimiz en önemli özelliğimiz de bu olacaktır.
Örgütümüzün bir askeri eylem ve insan katleden örgüt olma eğilimi olmamalıdır, bunun aşılması gerekiyordu ve aşıldı; bu aynı zamanda siyasal yazınsal etkinliklerimizle at başı yürüdü. Hedef siyasal mücadeledir adam katletmek değil.
Oysa itirafçı Engin, kendi diliyle, kimi nasıl öldürecekleri konusunda araştırma yapıp durduğunu, başka bir örgütün (MLSPB) onları atlatarak, adamı öldürdüğünü, kana susamış bir katil olarak anlatıyor. Oysa Acilcilik bu değildi. Bu algıları yenilgiye uğratmamız gerekiyordu ve bunu başardık.
Örgüt geçmişimizde böylesi insanların olması ile bunların itirafçı ya da MİT ajanı haline gelmeleri eşyanın doğasıyla uyumludur; MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, bir alevi ticaret adamını özel olarak kandırıp getirerek, kendi eliyle katlettiğini, bunun da bir faili meçhuller dönemini bir parçası olarak İstanbul MİT’nin talimatıyla yapıldığı bu gün artık tartışmasız açığa çıkmıştır (Adamı katlederken kulağına fısıldayarak da “beni tanıdın mı, ben İbrahim Yalçın’ım” demiştir)
Ama bu tür safralar uzun süre aramızda kalamadan, dökülüp gitmeleri örgütümüzün siyasal karakteri için önemli bir referanstır.
B) 12 Eylül kesiti
12 Eylül dönemine gelirken örgütümüz ülke içinde örgütlülük açısından olduğu kadar, siyasal yazım, deneyim, işkencelerde ve zindanlarda direnme açısından oldukça toparlanmış bir örgüt haline gelmiştir. Abartısız bulunduğumuz her zindan da öncü bir direnime sergiledik, eğitim çalışmalarıyla, adli mahkumlardan bile kadro transfer edecek bir etkinlik yarattık.
Bu birikimler 12 Eylül döneminin ilk sarsıntıları atlatıldığı andan itibaren yine öncü rolleriyle zindan direnişleri örgütümüz kadro ve militanlarının esiri olarak, bulundukları her yerde gelişmiştir; Mamak zindanı bunun en önemli halkasıdır.
Bu süreci besleyen ve zindanda dik duruşa önemli bir moral kaynak olan yurtdışına da gerçekleştirilen etkin siyasal faaliyetler olmuştur. Bu etkiler zindandaki siyasal kombinezonlar üzerinde yaptığı etkiyle olduğu kadar mücadele açısından oluşturduğu moralle de belirgindir.
Bu sürecin ince ayrıntılarına girmeden dile getirilmesi gereken ön en önemli çalışmaları sırasıyla şunlardır;
Merkez Yayın Organı CEPHE yeniden yayın hayatına başladı ve ülke içine imkanlar ölçüsünde dağıtımına girişildi.
Komünistlerin birliği adı altında başlayan süreç ve Türkiye devrimci hareketi içinde belirginleşen yerimizin yükselişi. O güne kadar Merkez komitesi olarak örgütü yöneten yoldaşlara ek olarak bölgelerdeki temsilcilerin katılımıyla yapılan genişletilmiş Merkez komitesi toplantısının bağlanması ve Kongreye giden sürecin başlatılması.
Filistin örgütleriyle ilk bağlantıyı kurmamla birlikte askeri eğitim kamplarının oluşturulması, aranan ve eğitimi yapılması gereken yoldaşlara güvenli bir liman oluşturarak bu sürecin açılması. Bu eğilim parti okulu algısının doğmasına ve parti okulunun kurulmasına gidilmesi.
Bilinçli ve kararlı bir politikayla, o gün için imkansız anlamına gelen adımların atılmasıyla 12 eylül dönemine karşı örgütümüzü hazırlamaya başladık.
İşte şerefsiz itirafçının, hakir insanın “Rezil ve kirli” diye göstererek, suçlamak istediği örgütsel dönemimiz bu kaygılarla, görev yapma çabasıyla başarılmış devrimci duruşlardır.
Örgütü yıkan, polise teslim eden bir itirafçının hezeyanı olan bu sözler, tüm acilcilere bir hakaret olarak yazılırken bunun hesabını vermeyeceğini mi sanıyor? Yanılıyor, beklesin görsün.
Bu süreç en doruk noktasında 1982 Haziranında İsrail’in Lübnan’a karşı savaş açtığı günlerde, bizler bir dizi Türkiyeli devrimci hareket toplanarak Türkiye tarihinin ilk ve tek Cephesini kurduk (1 Haziran 1982). Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC).
Bizler, bir yandan İsrail’in açtığı savaşın kanlı bombardımanları altında yoldaşlarımızın mevzilenme ve direnişini düşünürken, diğer yandan 12 Eylül rejimine karşı örgütümüzün diğer devrimci örgütlerle Birleşik Direnişini organize ederken bu sefil alçak, TKEP’li ahlaksızların safında örgütü arkadan hançerlemekle meşguldü.
Kirlilik adına yeryüzünde olabilecek en alçakça yöntemlerle, bu gün örgüt arşivinde olan el yazılı mektuplarında belgeli kanıtlı olan kışkırtmaları, yoldaşların kafalarını bulandırmaları gündeme getiriyordu. Örgüt içinde bölünmeyi kışkırtan el yazılı mektupları, kişileri kandırmak üzere Avrupa’da ilticacı yapma rüşveti önerileriyle, onursuzca savaş kaçkını haline getirip, TKEP saflarına katma çabası içindeydi; şimdi soruyorum, şu ahlaksızın örgütü TKEP bu gün nerede, biri cevap versin.
Biz ise olduğumuz kadarınca işte buradayız, sanalda var olduğumuz gibi meydanlardayız da. İşte yasal yayınlarımız, işte derneklerimiz, işte kesilmeden yayınlanan siyasi duruşlarımız. Sayıları kimse sormasın, bu ülkenin solunda yüz binleri yürüten örgütlerin yok olduğu bir ortamda siyasi bir duruş olarak var olmak yok alanlara göre bin kat daha etkin olmaktır. Acilciler işte böylesi bir noktada demokrasi ve özgülük mücadelesini sürdürüyor.
Ya itirafçı ve ortağı, onlar her zaman hezimetle yüz yüze gelen sorumsuzlar olarak örgütümüze karalama yapmakla meşguller. Siyasi haysiyet ve şeref sahibi olmayan bir itirafçının Acilcilere böylesine dil uzatması, hak ettiği cezanın boynuna asılacak yaftada yer alacakları bu günden kendi eliyle yazılmasından ibarettir. Bunu da göreceğiz, herkese de göstereceğiz.
Şimdi herkes elini vicdanına koysun ve kimin kirli ve rezil olduğu kendi kendine söylesin.
Bir tarafta çirkinlik, diğer tarafta canını dişine katarak devrimci mücadele için, halkların çıkarı için verilen çaba bulunuyor; gerisi boş laftır…
Örgütümüz 3 döneminin ikinci kesitini de başarıyla geçmiştir. Bunu 1. Kongresini yaparak dosta düşmana göstermiştir. Sayın Öcalan’ın kongre konuşması, Filistin temsilcilerinin kongre konuşmaları ve merkezlerinin ilettiği mesajlar bunun en büyük delilidir.
Bütün bu gelişmeler o kesitte hayali bile zor olan bir kongrenin hiçbir sıkıntıya uğramadan bağlanmış olması, MİT’in aralarında İbrahim yalçın da olduğu, Süleyman…, Aydın Ocak tan oluşan üç ajanını da yakalanması büyük öneme sahiptir.
Başarıyla bağlanan kongremiz, ülkemizde yüz binleri sokaklara dökmesine rağmen kongre örgütlemeden yok olan örgütlere nispeten büyük bir başarı olarak gündeme gelmiştir. Bunun ön hazırlıkları önceden de belirttiğim gibi, genişletilmiş MK toplantısına ve orada alınan karaların hayata geçirilmesi sonucudur.
Bütün bu çabalar dikkatli okurun gözünden de kaçmayacağı gibi bir disiplin, bir kararlılık, bir yükümlülük ve amatör ruhla ele alınmış profesyonellikle yerine getirilmiştir.
Bu dönem aynı zamanda sosyalist ülkelerle ilişkilerin geliştiği dönemdir. Her dönemin kendi mantığı ve verileriyle o dönemin gerekleri ve öne çıkan sorunlarıyla yapılacak olanlara sarılıp yerine getirme çabası içinde olunmuştur.
Avrupa’da örgütleme çalışmaları, CEPHE Dergisine bağlı her ülkede ihtiyaçlara bağlı olarak farklı yayın organlarının çıkarılması, bu sürecin bir parçası olarak ilerlemiştir. Bu dönem Türkiye’de legal yayın için büyük sıkıntılara rağmen maddi kaynak aktarımı yapılmıştır, o kesitte on binlerce Fransız Frank’ı İstanbul bölgesinde, ATAK dergisinin basımı için gönderilmiştir; bu konuda önemli adımlar da atıldı. CEPHE Dergisi, her sayısının kapağını, o günün koşullarına göre çok önemli bir tarzla, gerçek bir yağlı boya tablosu olarak dizayn edilmiştir; Paris’te, Momart tepesi ressamlarından biriyle yapılan anlaşmayla bunu sürekli kılmıştık.
Bu dönemin sonunda, CEPHE 50. Sayıyı çok geçmişti. Binlerce makale, bildiri ve 60’ı aşkın broşürle bu kesitte oldukça verimli bir siyasal edebiyat biriktirmiştik. Örgütümüz istisnasız her konuda, haftalık gerektiğinde günlük anında özel baskılarla olayları açıklamış kitlesine ve kadrolarına siyasi mesajını iletmişti. Yayınlanan bildiri sayısı 3000 civarındadır. Bütün bu çabalar, emekler örgüt bir sorumluluğun emekleriydi.
Kim ne olursa olsun siyasi tezlerimize katıl ya da katılmaz, sever ya da sevmez ancak önünde saygıyla eğileceği bir performansla siyasi mücadele elimizden gelen her şeyi yaptığımızı ortaya koyan verimli bir kesit yaşadığımız teslim edecektir. İşte itirafçının kirletmek istediği, görmek istemediği ya da bilinçlice altında ezilmekten dolayı yadsıdığı, kin duyduğu gerçek budur. Buna kirlilik buna rezillik diyenin dili kesilir o kadar…
1990 yıllarına girerken, sosyalist sistemin çöküşüyle değişen dünya güçler dengesi ve algıları örgütümüz yeni evriminin sürecini de belirleyen bir unsurdu. Yeni sürece 3. Dönemin ikinci kesitinde geliştirdiğimiz, “İşçi Sınıfı Halklaşmalıdır” teziyle girdik.
Bu yaklaşım dünyanın değişimini kavramaya başlayan ve bu konuda sorumlu bir örgütsel tutumla tezlerini örgüt içi ve dışı tartışmalara açan bir süreçtir.
4.DÖNEM
İçinde olduğumuz ödem 4. Dönemdir. Bu dönemi 2000 yıllarından itibaren başlatmak yanlış olmayacaktır.
Bu dönem örgütün yeniden siyasal ve kurumsal olarak düzenlenme dönemidir. Bu açıdan 500’ü aşkın temel makale ve dört önemli kitap halinde sanal ortamda oluşturulacak tezlerimin yer aldığı çalışmaları kapsamaktadır.
Örgüt olarak bu süreci, evrensel ölçekte bir küreselleşme süreci olarak belirledik. İki küreselleşmeye dikkat çektik. Birincisi emperyalist mal satımıyla, siyasi dayatmalar, savaşy ve darbelerle işgallerin at başı gittiği bir küreselleşmedir. Diğeri ise, insanlık kolektif aklının birikimleriyle açılan bilişim çağının üretim küreselleşmesidir; bu yeni bir uygarlığa doğru gidişi tanımlayan gelişmeydi, bunu çözümlemeye yöneldik, siyasal sonuçları örgütsel ve program açısından etkilerini belirlemeye yöneldik.
Bu dönemle birlikte, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi ve buna bağlı tüm söylemlerin yeniden gözden geçirilip eleştirilerek yeni koşullara uygun verilerin saptanmasına sorumluca giriştik. Görüşlerimizi açık adımız ve adreslerimizle yazarak tartışmaya koyduk. Önemli oranda polemikler yaptık ilgiyle izlenmeye de devam ediyoruz.
Sınıf mücadelesi reformist bir mücadeledir, tezini ortaya koyduk.
Kapitalizmin öz oğlu olan işçi sınıfı, kapitalizmi tasfiye edemez, tersine ekonomik çöküntüde burjuvaziyle omuz omuza sistemini kurtarmaya çalışır diye belirleme yaptık.
Devrim tarihsel olmasa geri dönüşü zorunlu olur dedik. Tarihsel devrim teknolojik devrim ve bilgi dönüşümleri üzerine oturmuş bir devrimdir dedik: bu devrimin en temel ihtiyacı daha çok özgürlük ve demokrasidir dedik: bu nedenle de, çağımızda devrimci olmak demokrasi ve özgürlüğün alanlarını sonuna kadar genişletme mücadelemiz de yer almak demektir diye de hedeflerimizi net belirledik.
Real sosyalizmin esasında yeni bir uygarlık olmadığı, olamayacağını belirledik. Real sosyalizm kapitalizm madalyonunun diğer bir yüzü olduğu gerçeğinin işlenerek, alternatif önerimizin demokrasi ve özgürlükte anlam bulan, daha çok demokratik hakların kazanılmasını mücadelesinin temeline oturtan bir yönelim belirledik.
Bu açılımlar, uzun polemiklerin, teorik formülasyonların ürünü olarak yazınsal literatürümüzün zenginliği arasında yer aldı. Dinamik, tüm canlılığıyla gelişmeleri izleyen bir örgüt olarak kendi siyasal evrimimizi senek algılarımızla oturtmayı sürdürdük. Kırılmadık, yok olmadık, çok geriledik ama yolumuza ayni azım ve kararlılıkla devam ettik.
Bu amaçla, sivil kitle kuruluşlarında, mesleki dernek ve etkinliklerde, basım yayın alanlarında önerdiğimiz siyasal yönelime uygun yapılanmalara gücümüz oranında hız verdik. Sakince, yeni tezlerimizi ikame ederek, bilince çıkararak mücadeleyi kavramış insanların örgütlü mücadelesi haline getirmeyi sürdürmekteyiz.
Ülkemizin her siyasi eyleminde yerimizi almaya çalışıyoruz, Örgütümüzün duyuruları düzenli bir biçimde on binlerce insana aynı anda ulaştırılması için gerekli her çabayı sürdürüyoruz. Arşivimizi genişletiyor tarihimizin bu kesitini de belgeleriyle biriktiriyoruz.
Biz örgütlü devrimci mücadele bayrağını, ülkemiz devrimci hareketlerinin bir eşiti olarak, açıp yolumuzda yürürken, düşmanlarımızın kuklaları ise bize akıl almaz bir çılgınlıkla saldırmaya devam etmektedir.
Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama on yıllardır değişmeyen kararlı bir azimle yoluna devam eden, birbiriyle ölümüne bağlı olan, her siyasal gelişmede tutum ortaya koyan, meydanlardaki kitlesel varlığıyla da sanalı çok geride bırakarak, mücadelenin orta yerinde varım diyen bir çabaya saldırmak kimin işidir bunu soruyorum?
Bu çabalar, THKP-C(Acilciler) örgütünün dünden bu güne gelen mücadelesidir. Bu örgüt, zerre kadar katkısı olanların da aralıksız her şeyini ortaya koyarak sürece devam edenlerin de örgütüdür. Hiçbir emek bu örgütte kaybolmaz. Bunu kimse kaybedemez.
Kirliliğe, rezilliğe bulaşmamış, devletle işbirliği yapmamış, itirafçılık ajanlık gibi eşlere ve kişilere bulaşmamış her Acilci, bu satırlarda övülen tüm değerlerin de sahibidir.
Bu örgütün değerlerini para karşılığı MİT’e satanlar, ömrünün yarısını TKEP adlı bir örgütte geçirmiş itirafçıların, örgütümüz tarafından tekmelenerek köpekler gibi sokağa atılması üzerinden on yıllar geçtikten sonra, kendilerini aldatmaktan başka anlamı olmayan saflaşma diye bir abesi yoktur olamazda. Bu hayalleri kuran ajanların ve itirafçıların çehrelerine her gün salladığımız tokatlar verilen tek cevaptır. Bu köpekler, havlayarak günlerini beklisin.
THKP-C(Acilciler), 1. Kongresinde belirlenmiş kurumları ve yöneticileriyle, canla başla çalışmasını devam ettirmektedir. Devlet ve onun kuklalarıyla da demokrasi ve özgürlük mücadelesi sürdürmektedir. Kirli insanlar, izmarit gibi ayakaltında ezilmekten başka değerleri yoktur.
Bu somut verilere bakarak bu örgütün tarihine “rezil” diyecek “kirli” diyecek kişi kim olabilir?
Bu ahlaksızlığı yapan itirafçı Engin Erkineri’n olması bu yolun sonunda bu şerefsizin ne hallere düştüğünü herkesi karşısına alarak can çekiştiğinin de bir ifadesidir.
İtirafçı Engin,
Otur yazılarını okuyan kaç kişinin olduğunu sorgula. Günlük olarak tıklayanların sayısına bak. Bunun için sitende solda duran “KONUK YAZILAR” İkonunda, altta yer alan “bütün yazılar”ı tıkla. Tüm yazılar karşında olacak, oradaki sayıyı ver. Herkes görsün. Bir de Mihrac Ural’ın adı olmasa, seni kim ve kaç kişi tıklayacak bir de böylesini dene. Ondan sonra bir sonuç çıkar ve utanmaz yüzünü bir türbanla peçesiyle ört….
“kirli” ve “Rezil” adam, suratına tükürüyorum…
YENİ ÖLÇÜLER OLMALI
Mustafa Köse
13 Ocak 2011
Yargıdaki karmaşa devam ediyor. Kars’ taki ‘’ucube’’anıt tartışması bizi iç sorunlara kilitledi. Bir tarafta iktidarın niteliğini tekrar konuşuyoruz. Ancak yapılması gereken reformların tartışılmasına da bu ara olanak sağlıyor. Devletin demokratikleşmesi için başta hükümetin rolünü ve siyasetin konumunu masaya yatırıyoruz. Bunu yaparken kıssa bir tarh bilgisine, genelden özele doğru gidişin derinliğine dalıyoruz. Sağlıklı bir değerlendirme için buna ihtiyaç duyuyoruz.
Toplumsal olaylarda rol alacaksanız tutarlı olmak zorundasınız. Özellikle başkalarının yaşamıyla ilgili bir görev üstlenmişseniz bu hassasiyet daha artmaktadır. Genelleme yapacaksak bu böyledir. Eldeki gücü, erki kullanarak bunun üstünden geleceğini sanmak yanıltıcıdır. İster bir inanç veya bir ideoloji uğuruna da olsa bu ölçü değişmiyor.
Bu güne kadar kanıtları bol örnekler yaşadık. Su mecrasında aktı. Bunu hiçbir güç durduramadı. İnsanlar güzel ve huzur içinde yaşamak için ne gerekiyorsa yaptı.
Orta çağda dinsel gücün ölçülerini biliyoruz. Dinin etkisi en kaba biçimde bu dönemde yaşanmıştır. Üretim ve üretim ilişkileri din ile (kilise) çelişmediğinden, henüz o safhaya erişmediğinden dinsel taassup kolay alan bulmuştu.
Uluslaşma döneminde ırkçılık aynı yoldan türemiştir. Onu da tanımak mümkün olmuştur. Gelişen üretim araçları ulusal ve sınıfsal dayanak bulunca orta çağı sonladı. Kapitalist üretim tarzı ırkçılık ve milliyetçiliği doğurdu. Bu gün bunun derin izlerini hala yaşıyoruz.
Elbette tüm bunlar bir tarih laboratuarıdır. Eşitsizlikler kavgası durmadan devam etmiştir. Her dönem de gelişmişlik kuşkusuz belirleyici olmuştur.
Gelişmiş üretim dolayısıyla Avrupa dünyanın merkezi halini aldı. Batıdaki değerler örnek teşkil etti. Evrenselliğin adı oldu. Dünyanın diğer yerlerini derinden etkiledi. Çoğu zaman belirleyici oldu. Merkezden çepere doğru sürekli esen dalgalar bazı devletlerin kaderini etkiledi. Bazılarını merkeze doğru çekerken bazılarını da merkezden uzaklaştırdı.
Osmanlının kaderi böyle oldu. Osmanlı merkezden uzaklaşınca kaderini çizdi. Üretimde geri, dinci ve ümmetçiliğin anaforunda kayboldu. Onun yerini devralan cumhuriyet kadroları da bu tuzağa düştü. Dinciliğe ırkçılığı ekleyerek çıkış yolu aradılar. ‘’Tekçiliği’’ seçtiler. Ama olmadı. Çünkü Anadolu toprakları buna müsait değildi. Batının gelişmişlik değerlerinden (ekonomik-sosyal-siyasal ve kültürel) uzak kalmayı tercih edince film koptu. Vatandaşını cahil ve gerici gördü. Yukarıdan ve sadece baskı yoluyla batılılaşmanın sağlanacağını var saydılar. Onun için cumhuriyetimiz demokrasiyi üretemedi.
Küreselleşme bugün dengeleri yeniden şekillendiriyor. Gelişmiş ülkeler çatırdıyor. Merkez olmaktan çıkıyor. Sermaye dolaşımları rahatlayınca sınır tanımaz oldu. Dünyada her alan Pazar haline geldi. Kapitalizmin temel sorunları artınca yeni çıkış yolları aranmaya başladı. Öngörülen yeni ve daha geniş alanlara yayılmak şeklindedir. Dolayısıyla ekonomik gelişme alanları, yeni adresler peşine düşecektir. Bu adresler güven ve istikrara dayalı olan yerler olacaktır. Ülkemiz buna aday olmalıdır. Ülkemiz toplumsal barışını ve demokrasi ölçülerini buna göre yeniden dizayn etmek mecburiyetindedir.
Siyasal kavga bunun üzerinden şekillenmektedir. Buna uygun iç dinamikler oluştu. Gittikçe gelişen Anadolu sermayeleri önemli bir taraftır. KOBİ’ ler üretim ve istihdamın yeni adresleridir. Cumhuriyetin elit kadrolarının yok edemediği çok sesli toplum katmanları, Aleviler ve Kürtler aynı sürecin destek unsurlarıdır. Buradaki harekatları dikkate almak lazım.
İktidarın geleneksel kültürüne hapsolmadan ve niyet okumalarına takılmadan duruşumuzu yenilenmeden ve değişimden yana kullanmalıyız. Zira iktidarın kendi iç dinamiği olması gerekenlere tek başına yetmeyecektir. Görülüyor ki, iktidar bir yol ayrımına gelecektir. Ya barış, huzur ve demokrasinin yolunu seçecek ya da, bugüne kadar kavgasını verdiğini iddia ettiği statikonun yanına savrulacaktır.
Acıların ve yokluğun bedeli vardır. Bu bedel her türlü gücü bertaraf etmeye yeter. İktidar, devlet gücün cazibesine kapılmaya doğru çıkışları hayrına değildir. Mazlumken zalime dönüşmek ne bilimin ne de aklın yoludur. Tercih onlarındır.
13 Ocak 2011
Yargıdaki karmaşa devam ediyor. Kars’ taki ‘’ucube’’anıt tartışması bizi iç sorunlara kilitledi. Bir tarafta iktidarın niteliğini tekrar konuşuyoruz. Ancak yapılması gereken reformların tartışılmasına da bu ara olanak sağlıyor. Devletin demokratikleşmesi için başta hükümetin rolünü ve siyasetin konumunu masaya yatırıyoruz. Bunu yaparken kıssa bir tarh bilgisine, genelden özele doğru gidişin derinliğine dalıyoruz. Sağlıklı bir değerlendirme için buna ihtiyaç duyuyoruz.
Toplumsal olaylarda rol alacaksanız tutarlı olmak zorundasınız. Özellikle başkalarının yaşamıyla ilgili bir görev üstlenmişseniz bu hassasiyet daha artmaktadır. Genelleme yapacaksak bu böyledir. Eldeki gücü, erki kullanarak bunun üstünden geleceğini sanmak yanıltıcıdır. İster bir inanç veya bir ideoloji uğuruna da olsa bu ölçü değişmiyor.
Bu güne kadar kanıtları bol örnekler yaşadık. Su mecrasında aktı. Bunu hiçbir güç durduramadı. İnsanlar güzel ve huzur içinde yaşamak için ne gerekiyorsa yaptı.
Orta çağda dinsel gücün ölçülerini biliyoruz. Dinin etkisi en kaba biçimde bu dönemde yaşanmıştır. Üretim ve üretim ilişkileri din ile (kilise) çelişmediğinden, henüz o safhaya erişmediğinden dinsel taassup kolay alan bulmuştu.
Uluslaşma döneminde ırkçılık aynı yoldan türemiştir. Onu da tanımak mümkün olmuştur. Gelişen üretim araçları ulusal ve sınıfsal dayanak bulunca orta çağı sonladı. Kapitalist üretim tarzı ırkçılık ve milliyetçiliği doğurdu. Bu gün bunun derin izlerini hala yaşıyoruz.
Elbette tüm bunlar bir tarih laboratuarıdır. Eşitsizlikler kavgası durmadan devam etmiştir. Her dönem de gelişmişlik kuşkusuz belirleyici olmuştur.
Gelişmiş üretim dolayısıyla Avrupa dünyanın merkezi halini aldı. Batıdaki değerler örnek teşkil etti. Evrenselliğin adı oldu. Dünyanın diğer yerlerini derinden etkiledi. Çoğu zaman belirleyici oldu. Merkezden çepere doğru sürekli esen dalgalar bazı devletlerin kaderini etkiledi. Bazılarını merkeze doğru çekerken bazılarını da merkezden uzaklaştırdı.
Osmanlının kaderi böyle oldu. Osmanlı merkezden uzaklaşınca kaderini çizdi. Üretimde geri, dinci ve ümmetçiliğin anaforunda kayboldu. Onun yerini devralan cumhuriyet kadroları da bu tuzağa düştü. Dinciliğe ırkçılığı ekleyerek çıkış yolu aradılar. ‘’Tekçiliği’’ seçtiler. Ama olmadı. Çünkü Anadolu toprakları buna müsait değildi. Batının gelişmişlik değerlerinden (ekonomik-sosyal-siyasal ve kültürel) uzak kalmayı tercih edince film koptu. Vatandaşını cahil ve gerici gördü. Yukarıdan ve sadece baskı yoluyla batılılaşmanın sağlanacağını var saydılar. Onun için cumhuriyetimiz demokrasiyi üretemedi.
Küreselleşme bugün dengeleri yeniden şekillendiriyor. Gelişmiş ülkeler çatırdıyor. Merkez olmaktan çıkıyor. Sermaye dolaşımları rahatlayınca sınır tanımaz oldu. Dünyada her alan Pazar haline geldi. Kapitalizmin temel sorunları artınca yeni çıkış yolları aranmaya başladı. Öngörülen yeni ve daha geniş alanlara yayılmak şeklindedir. Dolayısıyla ekonomik gelişme alanları, yeni adresler peşine düşecektir. Bu adresler güven ve istikrara dayalı olan yerler olacaktır. Ülkemiz buna aday olmalıdır. Ülkemiz toplumsal barışını ve demokrasi ölçülerini buna göre yeniden dizayn etmek mecburiyetindedir.
Siyasal kavga bunun üzerinden şekillenmektedir. Buna uygun iç dinamikler oluştu. Gittikçe gelişen Anadolu sermayeleri önemli bir taraftır. KOBİ’ ler üretim ve istihdamın yeni adresleridir. Cumhuriyetin elit kadrolarının yok edemediği çok sesli toplum katmanları, Aleviler ve Kürtler aynı sürecin destek unsurlarıdır. Buradaki harekatları dikkate almak lazım.
İktidarın geleneksel kültürüne hapsolmadan ve niyet okumalarına takılmadan duruşumuzu yenilenmeden ve değişimden yana kullanmalıyız. Zira iktidarın kendi iç dinamiği olması gerekenlere tek başına yetmeyecektir. Görülüyor ki, iktidar bir yol ayrımına gelecektir. Ya barış, huzur ve demokrasinin yolunu seçecek ya da, bugüne kadar kavgasını verdiğini iddia ettiği statikonun yanına savrulacaktır.
Acıların ve yokluğun bedeli vardır. Bu bedel her türlü gücü bertaraf etmeye yeter. İktidar, devlet gücün cazibesine kapılmaya doğru çıkışları hayrına değildir. Mazlumken zalime dönüşmek ne bilimin ne de aklın yoludur. Tercih onlarındır.
11 Ocak 2011 Salı
YAŞAM ENERJİMİZİ BOŞA TÜKETMİYELİM
Hasip Yiğitoğlu
12 Ocak 2011
Yüzlerce yıl sonra yaşadığımız coğrafyada yeni bir tarihin yazıldığını görmek gerçekten heyecan vericidir. Bireysel ve toplumsal manada hayatın derinliğinde olmak,seslendirmek daha da keyif vericidir.İnsanın zamanla biriktirdiği sosyal-kültürel değerlerini yaşamında hissetmesinin başarı mutluluğu,belki de ruhsal moral yönünden en anlamlı şeydir.Yaşamı sevmek,yaşama katılmak ve sarılmaktır.
Bu bir öz benliktir.
Öz benlik önemli bir kişilik özelliğidir.Hayattaki zorluklar karşısında mücadele gücümüzü artırır,sorunlara karşı gerçekçi,nesnel bir bakış açısı sağlar.
Diğer bir anlatımla, yaşamımızdaki sorunların temel kaynağı öz benliğimizden uzak yaşamamızdan kaynaklıdır.
Öz benliğimizin merkezine inemediğimiz sürece asla kendimiz olamayız.Sahte benliklerle yaşayarak hem kendimizi hem başkalarını aldatmak,kullanabileceğimiz yaşam enerjisini boşa tüketmek demektir.
Gerçek benliğimizle uyum içinde yaşamanın kim olduğumuzun karşılığını anlayarak,ne istediğimiz yönünden de sosyal-kültürel-siyasi yol haritamızı da keşfetmiş oluruz.
Başkalarının, mantıksal,ruhsal,fiziksel,duygusal,sosyal anlamda hayatımızı boğmasına,bölmesine de engel oluruz böylece.
Korku, ümitsizlik gibi duyguların sürekliliğinin yaratacağı tahribatları önlemek,her tehlikeyi,yoksulluğu,açlığı,baskı ve şiddeti, öz benliğimize dönerek,doğru biçimde ortaya koyarak,çözüm üretebilir ve buna bağlı olarak ta herkesin kendini içinde mutlu hissettiği bir sosyal durum yaratabiliriz.
Böylece itici güç biz oluruz.
Neden buradayız ?
Nasıl bir hayat istiyoruz ?
Kendi hayatımıza,dünyaya,insanlara ne tür katkılarda bulunmak istiyoruz ?
Arkamızda bırakacağımız,özel ve kolektif miras ne olmalıdır ?
Daha birçok soru ekleyerek,öz benliğimizi açığa çıkartabiliriz.
Böylece,sosyo-trajik durumumuzun nedenlerini anlamak zor olmayacak.Bu durumu alışkanlığa dönüştürünce de hayatta nasıl bir güç olduğumuzu,mutluluğu ve başarıyı yakalamayı da anlamış olacağız.
Şimdi basit bir test yapalım.
Nedenlerini bilmediklerimiz sık sık üzüyor ve endişe veriyor mu ?
Zaman zaman hayatımız kontrolden çıkıyor mu?
İlişkilerimizde yapmacıklık,samimiyetsizlikler oluyor mu?
Başkalarının sürekli bizi yönlendirdiğini düşünüyor muyuz ?
Sürekli kendimizi kanıtlama çabalarında mıyız ?
Kıskançlık duygusunu acı verecek şiddette hissediyor muyuz ?
Başkalarının, geçmiş veya güncel zamanda fazlalıkları olduğu yönünde kanaatimiz mi var ?
O halde bir öz benlik sorunumuz var demektir.Belki bunların farkında değiliz ama,içten içe kendimizi kemiriyoruz.
Bu bir kopukluktur ve kararsızlık halidir.
Geçmişimizi temizleyemiyeceğimiz ama,öz benliğimizin vereceği zihin açıklığıyla belki de geleceğimizi kurabiliriz.
Mağdur olmayı, kaybettiklerimizi, acılarımızı telafi edebiliriz belki de.
Bütün mesele hayatımızı düzenleyecek düşünceleri yeniden gözden geçirmektir.
Haydi,öz benliğimiz yanı başımızda dimdik duruyor.Yeter ki biz onunla temasa geçebilelim.
Başa dönecek olursak, yaşadığımız coğrafyada gerçekten yeni bir tarih mi yazılıyor ?
Devletin tüm kurumları çöküş sinyalleri içindedir.
Yani Osmanlıdan beri çevreyi reddeden devletin merkezci zihniyetinin bürokratik, otokratik yapısı,siyasi,kültürel,sosyal,ekonomik sorunların çözümünde etkisiz kalmıştır.Bu sürecin devam edemeyeceği anlaşılmıştır.
Bu anlamda,Türkiye tarihi,toplumsal,siyasi şartlarının tüm karmaşıklılığına,siyasi,toplumsal altyapı eksikliğine rağmen,modernleşme,demokrasi ve barış yönünde toplumsal ilerleme kaydediyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, sorunların kaynağı anti demokratik vesayikçi anayasalarının sonsuza dek hayatımızı terk edeceğinin geri sayım adımları başlamıştır. Sivil pragmatik sistematiği ile yeni bir sürecin işaretleri, AKP ve sistemin diğer ayakları statükocu partilerinin her engelleme çabalarına rağmen yaşamımızda yerini almıştır.
Bu durum heyecan verici değil mi ?
12 Ocak 2011
Yüzlerce yıl sonra yaşadığımız coğrafyada yeni bir tarihin yazıldığını görmek gerçekten heyecan vericidir. Bireysel ve toplumsal manada hayatın derinliğinde olmak,seslendirmek daha da keyif vericidir.İnsanın zamanla biriktirdiği sosyal-kültürel değerlerini yaşamında hissetmesinin başarı mutluluğu,belki de ruhsal moral yönünden en anlamlı şeydir.Yaşamı sevmek,yaşama katılmak ve sarılmaktır.
Bu bir öz benliktir.
Öz benlik önemli bir kişilik özelliğidir.Hayattaki zorluklar karşısında mücadele gücümüzü artırır,sorunlara karşı gerçekçi,nesnel bir bakış açısı sağlar.
Diğer bir anlatımla, yaşamımızdaki sorunların temel kaynağı öz benliğimizden uzak yaşamamızdan kaynaklıdır.
Öz benliğimizin merkezine inemediğimiz sürece asla kendimiz olamayız.Sahte benliklerle yaşayarak hem kendimizi hem başkalarını aldatmak,kullanabileceğimiz yaşam enerjisini boşa tüketmek demektir.
Gerçek benliğimizle uyum içinde yaşamanın kim olduğumuzun karşılığını anlayarak,ne istediğimiz yönünden de sosyal-kültürel-siyasi yol haritamızı da keşfetmiş oluruz.
Başkalarının, mantıksal,ruhsal,fiziksel,duygusal,sosyal anlamda hayatımızı boğmasına,bölmesine de engel oluruz böylece.
Korku, ümitsizlik gibi duyguların sürekliliğinin yaratacağı tahribatları önlemek,her tehlikeyi,yoksulluğu,açlığı,baskı ve şiddeti, öz benliğimize dönerek,doğru biçimde ortaya koyarak,çözüm üretebilir ve buna bağlı olarak ta herkesin kendini içinde mutlu hissettiği bir sosyal durum yaratabiliriz.
Böylece itici güç biz oluruz.
Neden buradayız ?
Nasıl bir hayat istiyoruz ?
Kendi hayatımıza,dünyaya,insanlara ne tür katkılarda bulunmak istiyoruz ?
Arkamızda bırakacağımız,özel ve kolektif miras ne olmalıdır ?
Daha birçok soru ekleyerek,öz benliğimizi açığa çıkartabiliriz.
Böylece,sosyo-trajik durumumuzun nedenlerini anlamak zor olmayacak.Bu durumu alışkanlığa dönüştürünce de hayatta nasıl bir güç olduğumuzu,mutluluğu ve başarıyı yakalamayı da anlamış olacağız.
Şimdi basit bir test yapalım.
Nedenlerini bilmediklerimiz sık sık üzüyor ve endişe veriyor mu ?
Zaman zaman hayatımız kontrolden çıkıyor mu?
İlişkilerimizde yapmacıklık,samimiyetsizlikler oluyor mu?
Başkalarının sürekli bizi yönlendirdiğini düşünüyor muyuz ?
Sürekli kendimizi kanıtlama çabalarında mıyız ?
Kıskançlık duygusunu acı verecek şiddette hissediyor muyuz ?
Başkalarının, geçmiş veya güncel zamanda fazlalıkları olduğu yönünde kanaatimiz mi var ?
O halde bir öz benlik sorunumuz var demektir.Belki bunların farkında değiliz ama,içten içe kendimizi kemiriyoruz.
Bu bir kopukluktur ve kararsızlık halidir.
Geçmişimizi temizleyemiyeceğimiz ama,öz benliğimizin vereceği zihin açıklığıyla belki de geleceğimizi kurabiliriz.
Mağdur olmayı, kaybettiklerimizi, acılarımızı telafi edebiliriz belki de.
Bütün mesele hayatımızı düzenleyecek düşünceleri yeniden gözden geçirmektir.
Haydi,öz benliğimiz yanı başımızda dimdik duruyor.Yeter ki biz onunla temasa geçebilelim.
Başa dönecek olursak, yaşadığımız coğrafyada gerçekten yeni bir tarih mi yazılıyor ?
Devletin tüm kurumları çöküş sinyalleri içindedir.
Yani Osmanlıdan beri çevreyi reddeden devletin merkezci zihniyetinin bürokratik, otokratik yapısı,siyasi,kültürel,sosyal,ekonomik sorunların çözümünde etkisiz kalmıştır.Bu sürecin devam edemeyeceği anlaşılmıştır.
Bu anlamda,Türkiye tarihi,toplumsal,siyasi şartlarının tüm karmaşıklılığına,siyasi,toplumsal altyapı eksikliğine rağmen,modernleşme,demokrasi ve barış yönünde toplumsal ilerleme kaydediyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, sorunların kaynağı anti demokratik vesayikçi anayasalarının sonsuza dek hayatımızı terk edeceğinin geri sayım adımları başlamıştır. Sivil pragmatik sistematiği ile yeni bir sürecin işaretleri, AKP ve sistemin diğer ayakları statükocu partilerinin her engelleme çabalarına rağmen yaşamımızda yerini almıştır.
Bu durum heyecan verici değil mi ?
ADANA’da Anadolu-Der Kuruldu
MESAJ:
Sabır… Yine sabır ve sonuç… Sabırla öreceğiz, dönüp bakmadan çakalların ulumasına. İtirafçıların, ajanların ihbar şebekelerine. Bir hesabımız var onu er ya da geç göreceğiz. İşimiz var halkımızın haklarını savunacağız. Hayırlı olsun… AYRI VARLIK yayın kurulu, Adana Anadol-der yöneticileri ve üyelerine başarılar diliyoruz…
Başkanı Ahmet Pekyen
Anadolu Halkları Kültür ve Dayanışma Derneği
Değerli Basın Mensupları, Sevgili Dostlar
26 Aralık 2010 tarihinde tüzel kişilik kazanan Anadolu Halkları Kültür ve Dayanışma Derneği'nin kuruluşunu bu toplantıda ilan ediyoruz.
Ülkemizde ve ilimiz Adana'da iktidar güçlerinin yoğun baskı ve saldırıları altında demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet ve insan hakları mücadelesini sürdüren demokratik kitle örgütleri zincirine bir halka daha eklemiş olmanın gururu içindeyiz.
Demokratik kitle örgütleri demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olduğu kadar, örgütlü toplum yaratmanın ve halkın bu temelde siyasal-toplumsal-kültürel yaşama müdahil olabilmesinin de kaldıraçlarıdır.
Bu düşünceden hareketle kurduğumuz derneğin amaçlarından bir tanesi, tüzük hükümlerinde de belirtildiği üzere Anadolu halklarının demokratik kültürünü ve değerlerini geliştirmek ve bu eksende aralarındaki birlik ve dayanışmayı güçlendirmektir. Egemen ulus milliyetçiliğini, ırkçılığın, inkarın, asimilasyonun ve halkları birbirine düşürme yöntemlerinin yıllardır uygulandığı ülkemizde halkların kardeşliği şiarını yaşamsallaştırmak tarihi bir değere sahiptir.
Altını çizmek isteriz ki egemen ideoloji tarafından ötekileştirilen tüm kimliklerin kaderi ortaktır. Bu ortaklığı demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesinde ete kemiğe büründürebildiğimiz bir noktada halklarımızın ve tüm ezilenlerin kaderini değiştirme mücadelesine itici bir güç katmış olacağız.
Zalimlerin bu coğrafyaya hükmetme başarısı sindirilmiş toplumdan ve örgütsüz halktan ibaret bir ülke ikame edebilmiş olmalarından kaynaklanmıştır. Ülkemizin siyasal tarihinde derin yaralar açan 12 Eylül askeri darbesi de zalimlerin bu yöndeki politikasını daha da derinleştirerek topluma korku salmış, halka ve devrimci güçlere teslimiyeti dayatmıştır.
Fakat bu topraklarda zulüm ekenler fırtına biçmekten kurtulamamıştır. Kürt halkının örgütlü siyasal iradesi, sol güçler, emek örgütleri ve onurlu aydınların zulme karşı başkaldırısı, egemenlerin örgütsüz toplum yaratma politikasında ciddi gedikler açmıştır.
Ülkemizde son otuz yılda demokrasi güçleri cephesinde yaşanan gelişmeler örgütlü halkın varlığının bir ülke için ne denli can alıcı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ne var ki Kürt halkının dışındaki toplumsal kesimlerde örgütsüzlük hakimdir. Bu örgütsüzlükten Türkiye'nin metropol şehirlerinden biri olan Adana da mustariptir. Bizler demokratik kitle örgütleriyle demokratik mücadelede yeni mevziler kazandıkça egemenler ile ilerici toplumsal güçler arasındaki güç dengesi halklarımızın lehine dönecektir. Dernekleşme girişimimizin bir nedeni de budur.
Kilikya'nın tarihsel ve kültürel değerlerini bünyesinde barındıran Adana bugünkü yapısıyla da bir kimlikler mozaiğini oluşturmaktadır. Derneğimiz bu tablodaki tüm renkleri kucaklayıcı bir demokratik anlayış ve çalışma içinde olacaktır. Türk, Kürt, Arap ve tüm halkların kültürünü yaşatmayı hedeflerken aynı zamanda onların acılarına, sorunlarına, taleplerine ve umutlarına sözcülük etmeye çalışacaktır. Öte yandan kadın sorunu derneğimizin ciddiyetle eğileceği sorunların başında gelecektir. Kadına karşı reva görülen erkeksi zulme karşı mücadele ederken bu zulmün kaynağı olan erkek egemenliğin galebe çalınması için de sonuna kadar direneceğiz.
Kısa adıyla Anadolu-Der çatısı altında attığımız örgütlenme adımının, demokrasi ve özgürlük mücadelemizde bir kilometre taşı vazifesi göreceğine inancımız tamdır. Sıfırdan değil, sol mücadeleye özgün duruşuyla önemli katkılar yapan kırk yıllık bir geleneğin birikimi üzerinde Adana'da yeni bir sayfa açıyoruz. Derneğimiz bir yandan 1990'larda baş gösteren dünyadaki değişimin niteliği ve bu noktada demokratik muhalefet güçlerine düşen görevler hakkında üyelerimize ve halkımıza yönelik bilinçlendirme faaliyetlerini yoğunlaştırırken bir yandan da yerel düzlemde halklarımızın tarih ve kültür birikimlerini bilince çıkarmaya dönük çalışmalarını hep gündemde tutacaktır. İlerici güç ve çevrelerin üzerinde yaşadığımız coğrafyanın tarihi konusunda yaşadığı yabancılaşmayı kırmak üzere yürütülen mücadelede payımıza düşeni hakkıyla yerine getireceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.
Anadolu-Der, halklarımızın demokratik kültürünü ve dayanışmalarını geliştirmeye çalışırken aynı zamanda tüm mağdur kesimlerin haklarını savunacak ve ülkeye musallat olan gerici saltanatın haksız baskı ve kıyımlarına karşı tüm demokratik güçlerle birlikte direnmeye devam edecektir.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız temel sorunlar ve belirlediğimiz amaçlar demokratik yasal faaliyetlerimizi dernek örgütlenmesiyle taçlandırmaya bizi sevk etmiştir. Ve son söz olarak diyoruz ki şimdi zaman, 'özgür halkların Anadolu'su için ileri' şiarıyla güçlerimizi birleştirmenin ve mazlumları örgütlü bir güç mertebesine yükselterek zalimlerin karşısına dikilmelerini sağlamanın zamanıdır. Anadolu-Der ezilenlerin bu tarihi şahlanışı Adana'da başarmaları için yola çıkmıştır.
Dernekleşme adımımızın, halklarımızın ve tüm ezilenlerin haklı davası uğruna yürüttüğümüz onurlu mücadeleye ve demokratik güçlerle sürdürdüğümüz ortak savaşıma yeni bir ivme katacağına olan inancımız ve azmimizle, bizimle bu anı paylaşma zerafeti gösteren bütün dostlara ve basın çalışanlarına derneğimizin kurucu yönetim kurulu adına bir kez daha teşekkür ediyorum.
10 Ocak 2011 Pazartesi
İNSANLIK ANITI
Mihrac Ural
10 Ocak 2011
Bir anıt ki bölünen, gözyaşını kan olarak oluk oluk akıtan insanlığa tarihle yüzleşme adına birleşme mesajı veriyor, insanlığımızın tamamlanmasını barışa yönelmesini işaret ediyor. Adı da İNSANLIK ANITI. Tarihimizle yüzleşmenin anıtı.
Talibanlar Afganistan’da dev Buda heykelini yıktılar, Talipanlar ise ülkemizde İNSANLIK ANITINI yıkma kararı alıyorlar. Bu bir vicdansızlıktır, bu bir insanlığa meydan okumadır. Buna müsaade etmeyelim.
Heykeltıraş Mehmet Aksoy, kadim Roma kenti Antakyalıdır; hani o uygarlıkları sırtında taşımış, kuzeyi güneye bağlayan Roma köprüsünün yıkıldığı kent. Hani o kimlik gibi, Asi nehrinin narin boynunda bir inci kolye gibi duran kadim Roma köprüsünün yıkıldığı kent.
Bu kentin uygarlıklar seremonisinde şekillenen aklıyla, hünerli parmaklarını insanlığa mesaj taşıyan heykeller üretmek için çalıştıran Mehmet Aksoy’un Kars’taki insanlık anıtı yıkılmak isteniyor. Dün Antakya’da tarihi Roma köprüsünü yıkanlar, bu gün, onun akıl sentezi ve ürünü İnsanlık anıtını yıkmaya yönelmişler. Bu bir tesadüf değildir, tarihler boyu süren güç uygarlıklarının, uygarlık gücüne saldırılarının devamı olarak tecelli ediyor.
İnsanlık adına buna geçit vermeyelim
***
Taliban Afganistan’da insanlığın gözü ününde dev Buda Heykelini dinamitlerle bombalayarak yıktı. O Talibandı, insanlıktan da sanattan da nasibini almamış bir vahşetin din adına dayatılmasıydı. Emeğe saygısızlık, barış mesajına yasakçılığın adıydı. İnsanlık kültür birikimlerinin koruması altında bulunan Buda’nın dev heykelini yıkan bu ilkel akıl, insanlığı da yıkmak için elinden gelini yapan bir akıldı.
Böylesi bir aklın Cumhuriyetteki Osmanlı olarak tecelli ettiğini yüzlerce kez yazdık. Bu barbar aklın kendini ifade ettiği her olayda kulağından yakalayıp tercih ettik. Bunun son ifadelerinden birini Taliban’a nispet yaparcasına Talip’anın emek ürünü göz nuru bilimsel araştırı ve eğitimlerin, yılların birikimlerinin insanlık adına bir mesaja dönüştüğü Kars’taki İNSANLIK Anıtını “ucube” olarak ilan edip bunun yıkılması emrini insanlığın gözüne baka baka vermiştir.
Sanatçı Mehmet Aksoy kadim Roma kenti Antakyalıdır. Roma’nın, Bizans’ın insanlığa ışık saçan uygarlık şaheserlerinin yontu görgüleriyle büyümüş, dünyanın bilinen saygın heykeltıraşlarından biridir. 1967 yılı mezunu Prof. Şadi Çalık’ın yanında tamamladı eğitimini, Londra’da, sonra Berlin’de devam etti. Sergiler sergileri, ödüler ödülleri takip etti, O, ülkemizin medar-i iftiharı, tarihi bu güne, geçmişi çağdaşlığa taşıyan, diyalektik aklıyla yönlendirdiği sihirli elleri, mermere can katan bir sanatçıdır.
“Dur böyle gelmiş böyle gitmeyecek” diye adlandırdığı 1973 yapımı devasa el, damarları çatlarcasına dışa fırlamış bir heyecanın, insanlığın tarih boyu uğradığı baskı ve istismarlara karşı dur diye haykırışını anlatıyor.
1975 yapımı “Safları sıklaştırın çocuklar” heykeli, gerçek insan boyutlarıyla, demokrasi ve özgürlük yürüyüşlerimizi betimliyor. O aşınmaz denilen sokakları, her şeye rağmen, acılara işkence, zindan ve sürgünlere karşın gerçekleştirmeyi başarabileceğimiz mesajını anlatıyor.
16 Haziran 2001’de İş Bankası merkez binasında açılışını yaptığı Anadolu’nun bereket tanrıçası KIBELE anıtı ise, bu kadim Roma kenti Antakyalının ne kadar yerli, ne kadar orijinal ve buradan evrensel uzanan bir Anadolulu olduğunu yansıtıyor.
Mehmet Aksoy bitip tükenmeyen enerjisiyle, yaşını hiç göstermeyen dinamizmiyle, insanlığa mesaj üzerine mesaj iletiyor. Bu mesajlarından biri de Kars belediyesinin teklifi üzerine, tarihimizle yüzleşmemizin çok önemli bir aşamasını tanımlayan, aşılması için bir dev bir adım olan “İNSANLIK” anıtını yaptı.
Ortadan bölünmüş bir insan, insanı insan kardeşiyle anlamsız bölünüşünü imgeliyor. Ama burada durmuyor, uzanmış elle barışı bir ve birlik olmayı betimliyor. Bu zor değildir diyor, bir el sıkışması kadar kolay bir adımdır diye mesaj veriyor. Anıt “ilahi bir göz üzerinde duruyor”. Bu göz beklenen tekamülü gözleyen, ama aynı zamanda geçmişin kanlı tarihinde oluk gibi kanın aktığını unutmamamız için gözyaşıyla betimleniyor.
Bu anıt Ermine soykırımı tarih gerçekliğiyle bir yüzleşmedir. Bölünmüş insanlığın gözyaşları, akan kanların yerine barışı için el uzatarak verilen bir mesajdır. Devletin yapamadığı yüzleşmeyi, bu toprakların insanları adına, sanatıyla yerine getiriyor.
İşte bu İNSANLIK, insanlık dışı akıllarca yıkılmak isteniyor, tehditler savruluyor emirler yağdırılıyor. Bu ülkenin Talibanları, kılıçlarını çekmiş insanlığa saldırıyor.
İnsanlık evrimi süreçlerini tamamlamamış olanların ucube gördükleri sanat ve mesajını, askeri meydan mahkemesi gibi mitingi alanlarında ölüme mahkum edip, yıkım fermanı yayınlanıyor. 7 yıldır siyasetin sanatçıyı alet yaparak sırtından kendi çıkar çatışmalarını, iktidar egolarını tatmin etmeye çalışanlar, bu anıtın tamamlanmasını müsaade etmedikler gibi, yıkımı için basiretsizce karar alıyorlar.
Bu akıllar on yıllar önce gözlerimin önünde Köprümü yıktılar. O köprü ki, Antakya’nın tarihi Roma köprüsüdür, bir kimlik, bir mesajdır. Sırtında insanlığı, uygarlıkları taşıyan bir köprüydü. Kuzeyi Güneye bağlayan, tüm nehirlerin aksine, güneyden kuzeye coşkuyla akan Asi nehrinin (Orontes), bereket işareti olan taşkınlıklarında karşıdan karşıya geçişlerimizi koruyandı.
O köprü ki, dev demir kütleleriyle yıkmak için saldıran çağdaş yıkım araçlarına karşı sonuna kadar direndi. Aletler bozuldu, tepetaklak oldu, dişliler döküldü, yenileri ardı arkası kesilmeden getirildi benim köprüm son nefesini yine bir dev gibi direnerek mesajı arkasında dik durarak verdi.
Bu vakıanın birebir tanığı olarak, “bir dehşet tablosuyla karşı karşıya kalmıştım ve çaresizliğimin isyanı yüreğimin nehrinden gözlerime taşıyordu.” diyerek ifade ettim. (bkz. KÖPRÜM http://mirural.blogspot.com/ )
Ben de ordaydım, Köprümden öğrendim direnmeyi, dik durmayı, insanlık mesajını taşımak için fedakar olmayı.
Çoğu insan nedir sendeki bu kadir roma kenti Antakya sevgisi diye sorarlar, işte budur cevabım…
Bu uygarlık anıtını yıkanlar, ilkel milliyetçi güdülerle, Mostar Köprüs’ünü yeniden yaptılar, yapmaları da gerekirdi… İyi de yaptılar… Ama birini yaparken, diğerini yıkarsanız, birini yaparken diğerini ötekileştirirsen bu adaletsizlik, bu vicdansızlık olur.
Mehmet Aksoy anıtına yöneltilen “UCUBE” tanımlamasına ayniyle “bu bir vicdansızlıktır, bunu insanlığa, tarihe, sanata, bu toprakların değerlerine anlatamazsınız” diyerek yanıtladı. Hala sürmekte olan NTV’deki Son söz programında da (saat:23.20) çok anlamlı bir şey daha söyledi; “Heykel, tapılan bir put değildir ki yıkılsın, Kuran makamla okunur bu bir edadır, beste şiir bir tarzdır tümü mesaj için dile gelir, heykel de öyledir, İslam tapılan putu yıktı, mesajları sembolize eden heykelleri değil”. Bu anlamlı sözlere İslam’ın Kabe’de anlamlaştırdığı, betimlediği mesaj anıtlardakinden farklı bir şey değildir; tüm insanlığı bir merkeze yönlendirip birleştirmektir. İNSANLIK ANITI da bölünmüş insanlığı bu toprakları kanlı hale getiren düşmanlığı sonlandırmak için birleştiriyor.
Tesadüfün gibi, Roma köprüsünü yıkanlar onun sentezi bir aklın yarattığı İNSANLIK anıtını yıkmaya hazırlanıyorlar.
Bu saldırı, güç uygarlıklarının, uygarlık gücüne yönelik, zıvanadan çıkmış pervasız tarihi saldırısıdır.
Kadim Roma köprümü yıktılar. O barbar akıllar, bu gün de işbaşı yapmış, yıkacakları anıta saldırmaya başladılar.
Ama bunu başaramayacaklar…
İNSANLIK anıtını yıkacak olanlar onun altında kalırlar.
Heykeltıraş Mehmet Aksoy, kadim Roma kenti Antakya’nın uygarlık mirası üzerinde yükselen aklıyla barış adına, kardeşlik adına bir mesaj olarak hediye ettiği İNSANLIK anıtını yıkmak isteyenlere dur diyor. Bu ak saçlı dev sanatçının çağrısı kelebek etkisi yaratacak, insanlık bu barbar girişime karşı duracaktır.
Ortak ülkemin tüm onurlu insanları, aklıselimleri, barış ve insanlık sevgisini bilen her varlığı, aydını, sanatçıyı İNSANLIK anıtını yıkmak isteyenlere karşı durmaya çağırıyorum.
Bu gün sana, yarın bana yönelecek bu vahşeti ilk mevzide durduralım diyorum…
10 Ocak 2011
Bir anıt ki bölünen, gözyaşını kan olarak oluk oluk akıtan insanlığa tarihle yüzleşme adına birleşme mesajı veriyor, insanlığımızın tamamlanmasını barışa yönelmesini işaret ediyor. Adı da İNSANLIK ANITI. Tarihimizle yüzleşmenin anıtı.
Talibanlar Afganistan’da dev Buda heykelini yıktılar, Talipanlar ise ülkemizde İNSANLIK ANITINI yıkma kararı alıyorlar. Bu bir vicdansızlıktır, bu bir insanlığa meydan okumadır. Buna müsaade etmeyelim.
Heykeltıraş Mehmet Aksoy, kadim Roma kenti Antakyalıdır; hani o uygarlıkları sırtında taşımış, kuzeyi güneye bağlayan Roma köprüsünün yıkıldığı kent. Hani o kimlik gibi, Asi nehrinin narin boynunda bir inci kolye gibi duran kadim Roma köprüsünün yıkıldığı kent.
Bu kentin uygarlıklar seremonisinde şekillenen aklıyla, hünerli parmaklarını insanlığa mesaj taşıyan heykeller üretmek için çalıştıran Mehmet Aksoy’un Kars’taki insanlık anıtı yıkılmak isteniyor. Dün Antakya’da tarihi Roma köprüsünü yıkanlar, bu gün, onun akıl sentezi ve ürünü İnsanlık anıtını yıkmaya yönelmişler. Bu bir tesadüf değildir, tarihler boyu süren güç uygarlıklarının, uygarlık gücüne saldırılarının devamı olarak tecelli ediyor.
İnsanlık adına buna geçit vermeyelim
***
Taliban Afganistan’da insanlığın gözü ününde dev Buda Heykelini dinamitlerle bombalayarak yıktı. O Talibandı, insanlıktan da sanattan da nasibini almamış bir vahşetin din adına dayatılmasıydı. Emeğe saygısızlık, barış mesajına yasakçılığın adıydı. İnsanlık kültür birikimlerinin koruması altında bulunan Buda’nın dev heykelini yıkan bu ilkel akıl, insanlığı da yıkmak için elinden gelini yapan bir akıldı.
Böylesi bir aklın Cumhuriyetteki Osmanlı olarak tecelli ettiğini yüzlerce kez yazdık. Bu barbar aklın kendini ifade ettiği her olayda kulağından yakalayıp tercih ettik. Bunun son ifadelerinden birini Taliban’a nispet yaparcasına Talip’anın emek ürünü göz nuru bilimsel araştırı ve eğitimlerin, yılların birikimlerinin insanlık adına bir mesaja dönüştüğü Kars’taki İNSANLIK Anıtını “ucube” olarak ilan edip bunun yıkılması emrini insanlığın gözüne baka baka vermiştir.
Sanatçı Mehmet Aksoy kadim Roma kenti Antakyalıdır. Roma’nın, Bizans’ın insanlığa ışık saçan uygarlık şaheserlerinin yontu görgüleriyle büyümüş, dünyanın bilinen saygın heykeltıraşlarından biridir. 1967 yılı mezunu Prof. Şadi Çalık’ın yanında tamamladı eğitimini, Londra’da, sonra Berlin’de devam etti. Sergiler sergileri, ödüler ödülleri takip etti, O, ülkemizin medar-i iftiharı, tarihi bu güne, geçmişi çağdaşlığa taşıyan, diyalektik aklıyla yönlendirdiği sihirli elleri, mermere can katan bir sanatçıdır.
“Dur böyle gelmiş böyle gitmeyecek” diye adlandırdığı 1973 yapımı devasa el, damarları çatlarcasına dışa fırlamış bir heyecanın, insanlığın tarih boyu uğradığı baskı ve istismarlara karşı dur diye haykırışını anlatıyor.
1975 yapımı “Safları sıklaştırın çocuklar” heykeli, gerçek insan boyutlarıyla, demokrasi ve özgürlük yürüyüşlerimizi betimliyor. O aşınmaz denilen sokakları, her şeye rağmen, acılara işkence, zindan ve sürgünlere karşın gerçekleştirmeyi başarabileceğimiz mesajını anlatıyor.
16 Haziran 2001’de İş Bankası merkez binasında açılışını yaptığı Anadolu’nun bereket tanrıçası KIBELE anıtı ise, bu kadim Roma kenti Antakyalının ne kadar yerli, ne kadar orijinal ve buradan evrensel uzanan bir Anadolulu olduğunu yansıtıyor.
Mehmet Aksoy bitip tükenmeyen enerjisiyle, yaşını hiç göstermeyen dinamizmiyle, insanlığa mesaj üzerine mesaj iletiyor. Bu mesajlarından biri de Kars belediyesinin teklifi üzerine, tarihimizle yüzleşmemizin çok önemli bir aşamasını tanımlayan, aşılması için bir dev bir adım olan “İNSANLIK” anıtını yaptı.
Ortadan bölünmüş bir insan, insanı insan kardeşiyle anlamsız bölünüşünü imgeliyor. Ama burada durmuyor, uzanmış elle barışı bir ve birlik olmayı betimliyor. Bu zor değildir diyor, bir el sıkışması kadar kolay bir adımdır diye mesaj veriyor. Anıt “ilahi bir göz üzerinde duruyor”. Bu göz beklenen tekamülü gözleyen, ama aynı zamanda geçmişin kanlı tarihinde oluk gibi kanın aktığını unutmamamız için gözyaşıyla betimleniyor.
Bu anıt Ermine soykırımı tarih gerçekliğiyle bir yüzleşmedir. Bölünmüş insanlığın gözyaşları, akan kanların yerine barışı için el uzatarak verilen bir mesajdır. Devletin yapamadığı yüzleşmeyi, bu toprakların insanları adına, sanatıyla yerine getiriyor.
İşte bu İNSANLIK, insanlık dışı akıllarca yıkılmak isteniyor, tehditler savruluyor emirler yağdırılıyor. Bu ülkenin Talibanları, kılıçlarını çekmiş insanlığa saldırıyor.
İnsanlık evrimi süreçlerini tamamlamamış olanların ucube gördükleri sanat ve mesajını, askeri meydan mahkemesi gibi mitingi alanlarında ölüme mahkum edip, yıkım fermanı yayınlanıyor. 7 yıldır siyasetin sanatçıyı alet yaparak sırtından kendi çıkar çatışmalarını, iktidar egolarını tatmin etmeye çalışanlar, bu anıtın tamamlanmasını müsaade etmedikler gibi, yıkımı için basiretsizce karar alıyorlar.
Bu akıllar on yıllar önce gözlerimin önünde Köprümü yıktılar. O köprü ki, Antakya’nın tarihi Roma köprüsüdür, bir kimlik, bir mesajdır. Sırtında insanlığı, uygarlıkları taşıyan bir köprüydü. Kuzeyi Güneye bağlayan, tüm nehirlerin aksine, güneyden kuzeye coşkuyla akan Asi nehrinin (Orontes), bereket işareti olan taşkınlıklarında karşıdan karşıya geçişlerimizi koruyandı.
O köprü ki, dev demir kütleleriyle yıkmak için saldıran çağdaş yıkım araçlarına karşı sonuna kadar direndi. Aletler bozuldu, tepetaklak oldu, dişliler döküldü, yenileri ardı arkası kesilmeden getirildi benim köprüm son nefesini yine bir dev gibi direnerek mesajı arkasında dik durarak verdi.
Bu vakıanın birebir tanığı olarak, “bir dehşet tablosuyla karşı karşıya kalmıştım ve çaresizliğimin isyanı yüreğimin nehrinden gözlerime taşıyordu.” diyerek ifade ettim. (bkz. KÖPRÜM http://mirural.blogspot.com/ )
Ben de ordaydım, Köprümden öğrendim direnmeyi, dik durmayı, insanlık mesajını taşımak için fedakar olmayı.
Çoğu insan nedir sendeki bu kadir roma kenti Antakya sevgisi diye sorarlar, işte budur cevabım…
Bu uygarlık anıtını yıkanlar, ilkel milliyetçi güdülerle, Mostar Köprüs’ünü yeniden yaptılar, yapmaları da gerekirdi… İyi de yaptılar… Ama birini yaparken, diğerini yıkarsanız, birini yaparken diğerini ötekileştirirsen bu adaletsizlik, bu vicdansızlık olur.
Mehmet Aksoy anıtına yöneltilen “UCUBE” tanımlamasına ayniyle “bu bir vicdansızlıktır, bunu insanlığa, tarihe, sanata, bu toprakların değerlerine anlatamazsınız” diyerek yanıtladı. Hala sürmekte olan NTV’deki Son söz programında da (saat:23.20) çok anlamlı bir şey daha söyledi; “Heykel, tapılan bir put değildir ki yıkılsın, Kuran makamla okunur bu bir edadır, beste şiir bir tarzdır tümü mesaj için dile gelir, heykel de öyledir, İslam tapılan putu yıktı, mesajları sembolize eden heykelleri değil”. Bu anlamlı sözlere İslam’ın Kabe’de anlamlaştırdığı, betimlediği mesaj anıtlardakinden farklı bir şey değildir; tüm insanlığı bir merkeze yönlendirip birleştirmektir. İNSANLIK ANITI da bölünmüş insanlığı bu toprakları kanlı hale getiren düşmanlığı sonlandırmak için birleştiriyor.
Tesadüfün gibi, Roma köprüsünü yıkanlar onun sentezi bir aklın yarattığı İNSANLIK anıtını yıkmaya hazırlanıyorlar.
Bu saldırı, güç uygarlıklarının, uygarlık gücüne yönelik, zıvanadan çıkmış pervasız tarihi saldırısıdır.
Kadim Roma köprümü yıktılar. O barbar akıllar, bu gün de işbaşı yapmış, yıkacakları anıta saldırmaya başladılar.
Ama bunu başaramayacaklar…
İNSANLIK anıtını yıkacak olanlar onun altında kalırlar.
Heykeltıraş Mehmet Aksoy, kadim Roma kenti Antakya’nın uygarlık mirası üzerinde yükselen aklıyla barış adına, kardeşlik adına bir mesaj olarak hediye ettiği İNSANLIK anıtını yıkmak isteyenlere dur diyor. Bu ak saçlı dev sanatçının çağrısı kelebek etkisi yaratacak, insanlık bu barbar girişime karşı duracaktır.
Ortak ülkemin tüm onurlu insanları, aklıselimleri, barış ve insanlık sevgisini bilen her varlığı, aydını, sanatçıyı İNSANLIK anıtını yıkmak isteyenlere karşı durmaya çağırıyorum.
Bu gün sana, yarın bana yönelecek bu vahşeti ilk mevzide durduralım diyorum…
9 Ocak 2011 Pazar
Anadilimiz Kimliğimizdir
Hiç mi sesimiz çıkmıyor, biz yok muyuz sanıyorsunuz? İlla ağlamak mı gerek doğal hakkımızı almak için. Böyle yapa yapa kimleri nereye getirdiniz ve hep kaybettiniz. Tarihten de mi ders almadınız, birlik beraberlik barış içinde kardeşçe yaşam hiç mi ilgilendirmiyor sizi… Analar hep ağlasın mı dilleri için… Ne istiyorsunuz bölücülük yapmak ötekileştirmek için daha ne kurgular yapacaksınız ne yalanlar üretecek ve hep iflas edeceksiniz. Yetmez mi insanlık önünde ve tarih indinde mahkumiyetleriniz. Bu çocuklar er yada geç büyüyecek, ağlamadan haklarını da alacak, bunun için aklı-selim kuşaklar son sözü söyleyecek….
Yahya Yurtsever
8 Ocak 2011
Kürt hareketi yaptığı yeni hamlelerle siyasal gündemi belirlemeye devam ediyor. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş yerel yönetimler bazında iki dilli yaşam uygulamasına geçiş yaptıklarını açıkladı. Ardından Demokratik Toplum Kongresi hazırladığı demokratik özerklik taslağını kamuoyu ile paylaştı.
Hükümet kanadından ve CHP dahil tüm burjuva partilerden Kürtlerin bu açıklamalarına sert cevaplar geldi. Hükümet yetkilileri Kürtlere özerklik vermeye kalkarsak bunun arkasından Araplar ve Lazlar da özerklik isteyebilir bunu da kabul etmemiz mümkün değildir diye açıklamada bulundu. Tam isabet. Bu ülkede Kürtler yanı sıra onlarca halk yaşıyor. Hepsinin kimlik hakları vardır. Zira Kürt sorunu ekseninde yaşanan her gelişme diğer halkların da kolektif kimlik bilincini ve hak istemlerini kamçılamaktadır.
Demokratikleşme süreci içerisinde yerinden yönetim anlayışının yada bir başka deyişle demokratik özerklik modelinin Kürtler kadar Araplar, Lazlar ve diğer halkların ağırlıklı yaşadığı bölgeler için de geçerli olduğu tartışma götürmez bir gerçek. Kürt hareketi bu realiteyi yaşama geçirmek için kendi bölgesinde iki dilli yaşam icraatına başladı. Bu uygulamaya yönelirken diğer halkların varlığını ve anadil sorunlarını dile getirmeyi de ihmal etmiyor.
Devletin iki dilli yaşam olmaz buyurganlığına karşı BDP milletvekili Sebahat Tuncer Urfa'dan karşılık verdi. Tuncer, Urfa'da yaptığı konuşmada Arapların varlığını da işaret ederek iki değil üç dilli yaşamı seslendirdi. Tuncer'in bu yaklaşımı daha da isabet. Urfa, Mardin gibi Kürt illerinde Araplar da yaşıyor. Ama Araplar yoğunlukla ülkenin güney boylarında yaşıyor. Nüfus sayısı itibariyle Kürtlerden sonra en büyük halk topluğunu oluşturuyor.
1978'den beri iğneyle kuyu kazar gibi işlediğimiz ve son yirmi yılda üzerinde yoğunlaştığımız Türkiye'deki Arap gerçeği bugün Kürt hareketinin de demokratik açılım ve önermelerinde dile getiriliyor. Demokrasi mücadelesinde öncü rol oynayan Kürtlerin tüm halklarımız adına hak talep etmeleri ortak mücadele zeminini daha da güçlendirecektir.
Ancak halkların birleşik siyasal mücadelede nihai demokratik çözüme gidebilmeleri için her halkın kendi özgül koşullarında bir mücadele cephesi açması şarttır. Bu çerçevede demokrasi, özgürlük ve kimlik hakları mücadelesinde Kürtlerden sonra en çok yankı uyandırabilecek halk Arap halkıdır. Türkiye'de bir Arap gerçeği var. Üstelik Hatay dosyası kapanmamış tarihsel dosyalardan biridir. Ancak kimse telaşa kapılmasın, Araplar olarak amacımız ne topraktır ne de yeniden bağımsız bir Hatay devleti kurmaktır.
Lakin Antakya bir Ayrı Varlık'tır. Bu gerçekliğimizi de bir bütünün içinde telakki ediyoruz. Malum ayrı varlık halkları kendi kaderlerini kendileri tayin eder. Biz Araplar da bunu yapacağız. Ama kaderimizi ortak ülkemiz algısının işaret ettiği demokratik bütünlük ve eşitlik içinde siyasal ve kültürel anlamda çizeceğiz. Çokdilli yaşam uygulaması ve demokratik özerklik formülü Arap halkının da kimlik talepleriyle uyumludur. Antakya merkezli Arap yoğun bölgemizde siyasal, kültürel, sosyal ve iktisadi yaşamın özgür belirleyeni olmak bizlerin de en doğal hakkıdır
Demokratik özerklik kavramı çağımızdaki değişimle birlikte daha da önem kazanmıştır. Artık dünya, merkezi otorite yerine giderek federal biçimlenme ve özerkleşme yününde bir değişim geçirmektedir. Sadece siyasal yönetim biçimlenmesi açısından değil kadın erkek ilişkisi de dahil ortak yaşamın tüm alanlarında özerk statü kazanmak ve bütünün içinde bu tüzel kişiliği korumak ağırlıklı bir tercih haline gelecektir. Bu açıdan yirmi milyonluk nüfusuyla ne Kürt halkının bu tarz bir yaşam yönelimi içine girmesine ne de diğer kesimlerin özerk yaşam tercihlerine lüks bir talep gözüyle bakılmamalıdır.
Tek merkezden yönetim şekli yerine (ki bu yönetim biçimleri tarihsel açıdan demode olmaya yüz tutmuş bulunmaktadır) tüm farklılıkları ve özerk yaşam tercihlerini idrak eden demokratik siyaset mekanizmalarını ikame etmek bilişim çağının genel mantığıyla da entegredir. Bu söylemlere aşina olmayanlar Kürt realitesini kabullendikleri gibi demokratik özerk yönetim ve çok dilli yaşam gerçeğini de zamanla idrak edecektir. Kürt halkının, diğer hak sahibi halkların ve demokrasi güçlerinin daha çok sabır, kararlılık ve dirayete ihtiyacı vardı.
8 Ocak 2011 Cumartesi
ENGİN ERKİNER BİR İTİRAFÇIDIR, İBRAHİM YALÇIN BİR MİT AJANIDIR YALANLARINI, KARALAMALARINI ŞİDDETLE ELEŞTİRİYORUM...
218.DOSYA
DEVRİMCİ KAMUOYUNA İLANIMDIR
Zafer Gündoğdu
THKP-C(Acilciler) MK üyesi
9 Ocak 2011
1979 Konya ceza evinden buluşup omuz omuza verdiğim günden bu güne, yaşantım boyunca ilkelerim olan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin arkasında duruşumun doğal bir uzantısı olarak Mihrac Ural yoldaşla devrimci bir kader birliği yaptım. Bundan onur ve gurur duyuyorum.
Hiçbir özveriden kaçınmadan, halkımız ve ülkemizin aydınlık geleceği için mücadele ettik. Yaşamsal tehlikeler dahil işkence, zindan ve sürgünler yaşadık. 12 Eylül karanlık dönemlerine karşı ülkemde mücadelemi sürdürdüm ve bağlı olduğum örgütsel değerleri yükseltmeye çalıştım. 40 yılla yaklaşan devrimci mücadelemin hiçbir kesitinde böylesine ilkesiz, böylesine ahlaksız bir karalama kampanyasına tanık olmadım; ilgisiz insanları, aileleri, insani değerleri hiçe sayarak yapılan karalamalar, bu çirkin insanların kendi ahlak algılarını yansıtan bir zül belgesidir.
İnsanlık değerini yitirmiş itirafçı Engin Erkiner ve kendi el yazılı belgelerle MİT ajanlığı kanıtlanmış İbrahim Yalçın’ın devrimci hareketi karalamaktan başka bir anlamı olmayan örgütümüze ve bu örgütün başında bulunan Genel Sekreter yoldaşa karşı yürüttükleri iğrenç kampanyayı bir kez daha şiddetle lanetliyorum.
Bu ahlaksız kuklaları muhatap almamaya çalıştım, bundan sonra da muhatap almayacağım. Kendi kirliliklerini örtmenin bir yolu olarak ortaya saçtıkları çirkinlikler, derin devletin demokrasi mücadelesine yönelttiği saldırı olduğuna inanıyorum.
Örgütümüz, halklarımız haklı talepleri uğruna mücadele eden bir direnme örgütüdür, bu karalamalar bu örgüte emek vermiş herkese yöneliktir.
Tüm Acilcileri, polis organizesi bu şebekeye karşı duyarlı olmaya çağırıyorum.
Mihrac Ural yoldaşla demokrasi mücadelesinde sonuna kadar, omuz omuza olduğumu bir kez daha deklare ediyorum.
Örgütümüz MK üyesi Salih Hoca’nın “Devrimci Kamuoyuna” 217. Dosyada dile getirdiği açıklama ve eleştirilere imzamı attığımı belirtiyorum.
DEVRİMCİ KAMUOYUNA İLANIMDIR
Zafer Gündoğdu
THKP-C(Acilciler) MK üyesi
9 Ocak 2011
1979 Konya ceza evinden buluşup omuz omuza verdiğim günden bu güne, yaşantım boyunca ilkelerim olan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin arkasında duruşumun doğal bir uzantısı olarak Mihrac Ural yoldaşla devrimci bir kader birliği yaptım. Bundan onur ve gurur duyuyorum.
Hiçbir özveriden kaçınmadan, halkımız ve ülkemizin aydınlık geleceği için mücadele ettik. Yaşamsal tehlikeler dahil işkence, zindan ve sürgünler yaşadık. 12 Eylül karanlık dönemlerine karşı ülkemde mücadelemi sürdürdüm ve bağlı olduğum örgütsel değerleri yükseltmeye çalıştım. 40 yılla yaklaşan devrimci mücadelemin hiçbir kesitinde böylesine ilkesiz, böylesine ahlaksız bir karalama kampanyasına tanık olmadım; ilgisiz insanları, aileleri, insani değerleri hiçe sayarak yapılan karalamalar, bu çirkin insanların kendi ahlak algılarını yansıtan bir zül belgesidir.
İnsanlık değerini yitirmiş itirafçı Engin Erkiner ve kendi el yazılı belgelerle MİT ajanlığı kanıtlanmış İbrahim Yalçın’ın devrimci hareketi karalamaktan başka bir anlamı olmayan örgütümüze ve bu örgütün başında bulunan Genel Sekreter yoldaşa karşı yürüttükleri iğrenç kampanyayı bir kez daha şiddetle lanetliyorum.
Bu ahlaksız kuklaları muhatap almamaya çalıştım, bundan sonra da muhatap almayacağım. Kendi kirliliklerini örtmenin bir yolu olarak ortaya saçtıkları çirkinlikler, derin devletin demokrasi mücadelesine yönelttiği saldırı olduğuna inanıyorum.
Örgütümüz, halklarımız haklı talepleri uğruna mücadele eden bir direnme örgütüdür, bu karalamalar bu örgüte emek vermiş herkese yöneliktir.
Tüm Acilcileri, polis organizesi bu şebekeye karşı duyarlı olmaya çağırıyorum.
Mihrac Ural yoldaşla demokrasi mücadelesinde sonuna kadar, omuz omuza olduğumu bir kez daha deklare ediyorum.
Örgütümüz MK üyesi Salih Hoca’nın “Devrimci Kamuoyuna” 217. Dosyada dile getirdiği açıklama ve eleştirilere imzamı attığımı belirtiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)