7 Ağustos 2010 Cumartesi
REFERANDUMDA BERTARAF OLMAK
Mihrac Ural
5 Ağustos 2010
Birkaç yıldır yazılarımı yakından takip eden dostum, kararlı bir demokrasi militanıdır. Yaşa başa bakmadan onu yüz yüze görmeden, öyle tanımlıyorum. Siyasetin merkez alanlarından, reform üzerine yazdıklarıma ilişkin sorular soruyor.
“Referandumda oy verilecek boykot hanesi var mı,ya da boykot pusulası bastırılıyor mu?
Şimdi biz bu referandumu boykot attığımız zaman ALTERNATİMİZ ne olacak..Sandığa gitmeyin demek politik bir alternatif midir?Yani l3 Eylül günü,BOYKOTÇULAR HAKLIYMIŞ,YENİ BİR ANAYASA YAPALIM diye mi karşılanacağız..Anladıysam....” (S.U)
Cevabım altadır…
Değerli Dostum,
Kurduğun denklem haklı gibi. Ancak konuyu bir de şu açıdan ele al. Sonuç EVET ya da HAYIR çıkarsa bu sistemde hangi iyileşme özgürlükleri, demokrasiyi ikame edebilir ki?
Ben anayasaları ardı ardına inceledim, aynı çizgi içinde aynı sorunların ülkeyi kaosa sürüklediğini gördüm. Bunu ifade ettim; tek millet zihniyeti Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras olarak devam eden aklın ifadesi olarak sürüyor. 5 anayasanın temel kurgusu budur. Kırk milletli Osmanlı’yı tek millet Osmanlı diye tanımlıyor,
Cumhuriyet de aynı şeyi sürdürüyor. Sorunun temeli de budur.
Bu noktadan sormak gerek, bu anayasanın hangi maddesi Kürt sorununu çözebilir?
Bu anayasa hangi farklılıklarımızı tanımlayıp onların haklarına ilişkin bir kazanım getirebilir?
Geçmiş darbeleri ve darbecileri hangi maddesi yargılar, bizim kuşağımızı ezen bu darbecilerle yüzleşme hakkımızı hangi maddesi sağlayabilir?
Bu soruları istediğimiz kadar uzatabiliriz, sonuç hep aynı kalacak; bu anayasa tek boyutludur, demokratik değildir. Bunun için “Tüm maddeleri demokratik olsa da ortak ülkemizin farklılıklarını tanımayan, onların hak ve hukukunu güvence altına almayan bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz.” dedim (Mihrac Ural, makale; Anayasalar ve Referandum).
Buna eklenecek çok şey var; ama temel olarak bu noktada amacımı ifade ettim. Bunun üzerinde yazımı oluşturdum; bu ülkede milliyetçiliği her alanda yenilgiye uğratmadan demokrasi ikame edilemez, çünkü bu coğrafya çoğulcu etnik ve inanç dokusuyla bir mozaiktir.
Anayasayı anti demokratik sayarak ret etmek, HAYIR deme noktasına yakındır. Böylesi bir tutumu ne kadar izah etmeye çalışsak da HAYIR çevresiyle paralel kılabilir. Bu ise benim hiçbir doğrumla kesişmez ve benim açımdan kabul edilmez bir durumdur. Bunun için HAYIR demek bana EVET demek kadar sakıncalı geldi; sistemin kendini yeniden üretmesine en azından böylesi büyük oylamalarda katkı sağlamamak gerektiğine inanıyorum. Boykot tutumunda oy kullanma gibi demokratik bir hakkın ihmal edilmemesi gerektiğini ısrarla birçok yazımda ifade etmeme karşın, böylesi bir referandumda kendi farklılığımın ifadesi için HAYIR demek yerine bir biçimde boykot tutumu almayı daha uygun buldum.
Ayrıca bilmeni isterim ki, kimi arkadaşlarla yazışmalarımda, her ne olursa olsun, bir nebze nefes için, bir küçük demokrasi kazanımı için EVET demek gerek diye düşüncelerimi yazdım. “Bu anayasa yetemez ama EVET” deme yönünde bir eğilimim vardı. Ancak bu tutum, sistemin yeniden üretilmesine olduğu kadar AKP için bir onay tutumu olacaktı. Bu hataya düşmek istemiyorum; bir zamanlar 12 Mart darbesine karşı DEV-GENÇ'in takındığı kararsız tutum hallerine düşmemek gerek diyorum. Tarihte hiçbir siyasi tutum unutulmaz, geleceği kurma kaygısı taşıyanların bu tutumlara çok dikkat etmesi gerekiyor.
BOYKOT benim açımdan her zaman tercih edilir bir durum değildir. Ama bu tutumu sandığa giderek de ifa etmek zor değil. Çok bireyci bir tutum olarak gelebilir; ama bunun için özel bir pusulaya gerek yok. Sandığa boş kağıt atmak zor değil. Bu sistemin çarkları arasında, hangi oyu versen kendisi için bir kazanç sayılacağı gerçeği, temel hiçbir sorunu değiştirmeyeceğine en iyi göstergedir.
Oysa üç kuşaktır demokrasi için mücadele ediyoruz. Ülkemdeki temel sorunların artık sona ermesini istiyorum; kirli savaşta vatandaşını katletmekle övünen, bunun için katlettiği vatandaşından da vergi alarak silahlanan bir ülke devletinin hükmü altında yaşamak istemiyorum. Farklılıkları erkinin her alanında açıkça ötekileştiren bir ülke, bu coğrafyanın çoğulcu dokusunun, haklı demokratik talepleri baskısı altında daha ne kadar direnebilir.
Statükocu, anti-demokratik, kimliksiz bir gerici sistemi yeniden üretmenin bir parçası olmamayı düşünüyorum. EVET ya da HAYIR tutumları bu sistemin içinde cereyan eden bir vakıadır. Bu vakıanın oy pusulasında yer alan iki renkten biri olarak kendimi ifade etmek yerine, kendi rengimle, ayrı varlığımla kendimi ifade etmeyi daha doğru buluyorum. Bu aynı zamanda tarihle yüzleşme kanallarından biri olarak algılanmalıdır. Bunun da ötesinde, milliyetçiliğin yarattığı bölücülüğe karşı tutum almanın bir yolu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ülkenin birimizin değil hepimizin olduğuna inanıyorum.
Bu nedenle, ülkemde sivil yeni bir anayasayı ben de ısrarla savundum. Demokratik açılıma evet dedim; ama bu bir referandum, burada sistemi yeniden üreten sayı olmak yerine, sistemin her tercihine karşı boykotla nitelik olmayı yeğledim.
Referandum her daim olan bir olay değildir. Burada takınılacak tutum, herkesin boynunda bir yafta olacaktır. Bunu dikkate almak gerek.
Ben de siz de biliyorsunuz ki, EVET ya da HAYIR çıkacaksa bunda BOYKOT tutumunun çok derin bir etkisi olmayacaktır. Ama bu tutumu alanların haklı gerekçeleri, 13 Eylül’den itibaren başlayacak demokratik yeni anayasa talebi için önemli bir alameti farika olacaktır.
Bu farika, siyasal duruşumla sistem arasındaki farkı tanımlayacaksa, sonucu etkileyip etkilememsinin hiçbir önemi yoktur; sayıların değil tutumların tavrını koymak bazen çok büyük önem arz ediyor. Bu referandumda durumu böyle algılıyorum.
Böylesi büyük saflaşmalarda devrimci hareket çok zayıf düşmektedir. Buna rağmen, zayıflığımızın esiri olmamak gerek. Mutlaka bir tarafta yer almak gerekiyorsa bunu çoğunluğun ya da hemen ardından gelen muhalefet çoğunluğu içinde olmak bizi haklı kılmaz.
Önerim bireysel ölçekte bile olsa, sorumluluk duygusu taşımalıyız ve referandumun tahterevallisinde bir tarafa angaje olmayalım.
EVET ya da HAYIR arasında sistemi yeniden üretmek üzere taraf olmak bertaraf olmaktır.
Baki selamlarımla
5 Ağustos 2010
Birkaç yıldır yazılarımı yakından takip eden dostum, kararlı bir demokrasi militanıdır. Yaşa başa bakmadan onu yüz yüze görmeden, öyle tanımlıyorum. Siyasetin merkez alanlarından, reform üzerine yazdıklarıma ilişkin sorular soruyor.
“Referandumda oy verilecek boykot hanesi var mı,ya da boykot pusulası bastırılıyor mu?
Şimdi biz bu referandumu boykot attığımız zaman ALTERNATİMİZ ne olacak..Sandığa gitmeyin demek politik bir alternatif midir?Yani l3 Eylül günü,BOYKOTÇULAR HAKLIYMIŞ,YENİ BİR ANAYASA YAPALIM diye mi karşılanacağız..Anladıysam....” (S.U)
Cevabım altadır…
Değerli Dostum,
Kurduğun denklem haklı gibi. Ancak konuyu bir de şu açıdan ele al. Sonuç EVET ya da HAYIR çıkarsa bu sistemde hangi iyileşme özgürlükleri, demokrasiyi ikame edebilir ki?
Ben anayasaları ardı ardına inceledim, aynı çizgi içinde aynı sorunların ülkeyi kaosa sürüklediğini gördüm. Bunu ifade ettim; tek millet zihniyeti Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras olarak devam eden aklın ifadesi olarak sürüyor. 5 anayasanın temel kurgusu budur. Kırk milletli Osmanlı’yı tek millet Osmanlı diye tanımlıyor,
Cumhuriyet de aynı şeyi sürdürüyor. Sorunun temeli de budur.
Bu noktadan sormak gerek, bu anayasanın hangi maddesi Kürt sorununu çözebilir?
Bu anayasa hangi farklılıklarımızı tanımlayıp onların haklarına ilişkin bir kazanım getirebilir?
Geçmiş darbeleri ve darbecileri hangi maddesi yargılar, bizim kuşağımızı ezen bu darbecilerle yüzleşme hakkımızı hangi maddesi sağlayabilir?
Bu soruları istediğimiz kadar uzatabiliriz, sonuç hep aynı kalacak; bu anayasa tek boyutludur, demokratik değildir. Bunun için “Tüm maddeleri demokratik olsa da ortak ülkemizin farklılıklarını tanımayan, onların hak ve hukukunu güvence altına almayan bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz.” dedim (Mihrac Ural, makale; Anayasalar ve Referandum).
Buna eklenecek çok şey var; ama temel olarak bu noktada amacımı ifade ettim. Bunun üzerinde yazımı oluşturdum; bu ülkede milliyetçiliği her alanda yenilgiye uğratmadan demokrasi ikame edilemez, çünkü bu coğrafya çoğulcu etnik ve inanç dokusuyla bir mozaiktir.
Anayasayı anti demokratik sayarak ret etmek, HAYIR deme noktasına yakındır. Böylesi bir tutumu ne kadar izah etmeye çalışsak da HAYIR çevresiyle paralel kılabilir. Bu ise benim hiçbir doğrumla kesişmez ve benim açımdan kabul edilmez bir durumdur. Bunun için HAYIR demek bana EVET demek kadar sakıncalı geldi; sistemin kendini yeniden üretmesine en azından böylesi büyük oylamalarda katkı sağlamamak gerektiğine inanıyorum. Boykot tutumunda oy kullanma gibi demokratik bir hakkın ihmal edilmemesi gerektiğini ısrarla birçok yazımda ifade etmeme karşın, böylesi bir referandumda kendi farklılığımın ifadesi için HAYIR demek yerine bir biçimde boykot tutumu almayı daha uygun buldum.
Ayrıca bilmeni isterim ki, kimi arkadaşlarla yazışmalarımda, her ne olursa olsun, bir nebze nefes için, bir küçük demokrasi kazanımı için EVET demek gerek diye düşüncelerimi yazdım. “Bu anayasa yetemez ama EVET” deme yönünde bir eğilimim vardı. Ancak bu tutum, sistemin yeniden üretilmesine olduğu kadar AKP için bir onay tutumu olacaktı. Bu hataya düşmek istemiyorum; bir zamanlar 12 Mart darbesine karşı DEV-GENÇ'in takındığı kararsız tutum hallerine düşmemek gerek diyorum. Tarihte hiçbir siyasi tutum unutulmaz, geleceği kurma kaygısı taşıyanların bu tutumlara çok dikkat etmesi gerekiyor.
BOYKOT benim açımdan her zaman tercih edilir bir durum değildir. Ama bu tutumu sandığa giderek de ifa etmek zor değil. Çok bireyci bir tutum olarak gelebilir; ama bunun için özel bir pusulaya gerek yok. Sandığa boş kağıt atmak zor değil. Bu sistemin çarkları arasında, hangi oyu versen kendisi için bir kazanç sayılacağı gerçeği, temel hiçbir sorunu değiştirmeyeceğine en iyi göstergedir.
Oysa üç kuşaktır demokrasi için mücadele ediyoruz. Ülkemdeki temel sorunların artık sona ermesini istiyorum; kirli savaşta vatandaşını katletmekle övünen, bunun için katlettiği vatandaşından da vergi alarak silahlanan bir ülke devletinin hükmü altında yaşamak istemiyorum. Farklılıkları erkinin her alanında açıkça ötekileştiren bir ülke, bu coğrafyanın çoğulcu dokusunun, haklı demokratik talepleri baskısı altında daha ne kadar direnebilir.
Statükocu, anti-demokratik, kimliksiz bir gerici sistemi yeniden üretmenin bir parçası olmamayı düşünüyorum. EVET ya da HAYIR tutumları bu sistemin içinde cereyan eden bir vakıadır. Bu vakıanın oy pusulasında yer alan iki renkten biri olarak kendimi ifade etmek yerine, kendi rengimle, ayrı varlığımla kendimi ifade etmeyi daha doğru buluyorum. Bu aynı zamanda tarihle yüzleşme kanallarından biri olarak algılanmalıdır. Bunun da ötesinde, milliyetçiliğin yarattığı bölücülüğe karşı tutum almanın bir yolu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ülkenin birimizin değil hepimizin olduğuna inanıyorum.
Bu nedenle, ülkemde sivil yeni bir anayasayı ben de ısrarla savundum. Demokratik açılıma evet dedim; ama bu bir referandum, burada sistemi yeniden üreten sayı olmak yerine, sistemin her tercihine karşı boykotla nitelik olmayı yeğledim.
Referandum her daim olan bir olay değildir. Burada takınılacak tutum, herkesin boynunda bir yafta olacaktır. Bunu dikkate almak gerek.
Ben de siz de biliyorsunuz ki, EVET ya da HAYIR çıkacaksa bunda BOYKOT tutumunun çok derin bir etkisi olmayacaktır. Ama bu tutumu alanların haklı gerekçeleri, 13 Eylül’den itibaren başlayacak demokratik yeni anayasa talebi için önemli bir alameti farika olacaktır.
Bu farika, siyasal duruşumla sistem arasındaki farkı tanımlayacaksa, sonucu etkileyip etkilememsinin hiçbir önemi yoktur; sayıların değil tutumların tavrını koymak bazen çok büyük önem arz ediyor. Bu referandumda durumu böyle algılıyorum.
Böylesi büyük saflaşmalarda devrimci hareket çok zayıf düşmektedir. Buna rağmen, zayıflığımızın esiri olmamak gerek. Mutlaka bir tarafta yer almak gerekiyorsa bunu çoğunluğun ya da hemen ardından gelen muhalefet çoğunluğu içinde olmak bizi haklı kılmaz.
Önerim bireysel ölçekte bile olsa, sorumluluk duygusu taşımalıyız ve referandumun tahterevallisinde bir tarafa angaje olmayalım.
EVET ya da HAYIR arasında sistemi yeniden üretmek üzere taraf olmak bertaraf olmaktır.
Baki selamlarımla
BARIŞ’I YARGILAYAMAZSINIZ
Ferhat Tunç’un 28 Temmuz 2010 tarihinde Diyarbakır’da yargılandığı mahkemede yaptığı savunma
BARIŞ’I YARGILAYAMAZSINIZ
Ferhat Tunç
28 TEMMUZ 2010 - DİYARBAKIR
Savaş hezimetlerinin kefaretini barışa ödetmek yeryüzünün hiçbir adaletine sığmaz.
Barışın yargılandığı, mahkum edilmeye çalışıldığı, katledildiği yerde, insan türü için güvenli bir toplumsal ilişki yaratmanın mümkünü yoktur.
Adaletin yargıya yön verişinde dayandığı en önemli unsur barıştır, barışın zemini üzerinde yükselen güvendir. Güvenin bittiği bir yerde kuşkulu adalet her zaman güvenilir olmayan bir yargıyla sonuçlanmıştır. Böylesi bir yargı toplum vicdanında yer bulamaz ve mahkum olması kaçınılmazdır. Ülkemizin tarihi bu tür acımasızlıklar ve yargısız infazların sonuçlarıyla doludur ne yazık ki.
Hüküm verenlerin vicdanı üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan statü ve yasalar var oldukça özgür bir irade beyanı, özgür bir hüküm, bağımsız bir yargı ve adaletin ikamesi zor olabiliyor. Sayın yargıçlar bu gün burada verilecek hükmün, savaşı değil barış’ı cesaretlendirmesi gerekir. Bunun içinde Ülkemiz söz konusu olduğunda son çeyrek asırda ortaya çıkan değişimlerin, gelişmelerin ve bu gün ki gerçeklerin siz sayın mahkeme heyetince dikkate alınacağına inanıyorum.
Bu iddianamenin hukuk dışılığını görmek zor değildir. Çünkü suç ve ceza algısı engizisyon mahkemelerinin akıl mirası üzerine şekillenmiştir. Adalet kuşkusuz bir yargı ile hüküm verirken fiillerle ilgilidir. Önermeleri, düşünceleri yargılamaya kalkmak ortaçağlara geri dönmektir. Suçun tekâmülü maddi, hissi ve fili tecellilerle mümkündür. Bunu sağlayamayan iddianame, yargısız infazla işe başlamış demektir. Savaş bir suçtur; fiili, maddi ve hissi delillerle ispatı açıkça mümkündür. Dünyada, tarihte, bölgemizde ve ülkemizde savaşa ilişkin günü birlik veri bulmak zor değildir.
Ancak barış ve barışı istemek suç anlamında bir fiil değildir. Çünkü bu bir taleptir, önermedir, düşüncedir. Savaşı tek taraflı ilan ve sürdürme imkânınız var, ama barışı tek taraflı ikame etmeniz mümkün değildir. Bu nedenle tek taraflı olarak barışı talep etmek fiil anlamına gelmez.
Barış ancak iki tarafla olur. İki tarafın sözleşmesiyle, iki tarafın temsil ettiği unsurların kabulüyle fiil olur. Bu durumda meşruiyetin en geniş ve en sağlam düzeyine varılmış olunur. Barış bu yanıyla, yasa, suç ve ceza kapsamında mütalaa edilemez. Bu yüzden barış talebini, çağrısını yargılamak hukuki olarak da mümkün değildir. Barışı yargılayacak bir yasa tarihin hiçbir döneminde olmamıştır, olmayacaktır. Barışa verilebilecek tek şey insanlık adına ödüldür.
Barışı yargılama eğilimleri, barışı savaş algısıyla fiile dönüştüren yargılamalardır. Böylesi yargıların adaleti, yalnızca faşist yönetimlerde, Nazi hükümlerinde olabilir.
Bu nedenle de barışı yargılama önerisindeki savcılık iddianamesine karşı, savaşı yargılamak için burada bulunduğumu var sayıyorum. Savunmamı ülkem ve bu coğrafyada yaşayan halkların sağduyulu bir sesi olarak barış için, barışın kazanması ve ikamesi için görev sayıyorum.
BARIŞ VE ÜLKEMİZ
Barışı bulamamış bir akıl, savaşlara iltica etmeye mahkûmdur.
Sayın yargıçlar, bu güne gelmeden önce tarihsel bazı gerçekleri kısaca vurgulamak istiyorum. Koçgiri katliamına neden olan talep, bir ulusun en doğal hakkı olan kendi kaderini belirleme talebiydi. Bunu Ermeniler de Kürtler de dile getirmişti. Üstelik tamamen barışçıl yöntemlerle.
Koçgiri kanla bastırıldı. Diyaloğu bilmeyen, hak talebindeki adaleti içine sindiremeyenler, ulusal örgütlenişlerinin özgürlüğü için tarihlerinin ilk adımını atarken kendileri gibi özgürlük talebinde bulunan 1000 yıllık kardeşlerinin kanına girmekten çekinmemişlerdir. Barışı doğmadan katleden de bu olmuştur.
Cumhuriyeti kuran anlaşma Lozan Anlaşması’dır. Bu anlaşma Sevr Anlaşması’na karşı Türk ulusunun Kabesi olarak belirmiştir.
Lozan kurucu bir uluslararası anlaşmadır. Lozan için Atatürk’ten İnönü’ye kadar herkesin açıklamaları ve meclis kararları bu yöndedir. Bu anlaşma Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabesidir. Ama kimsenin yönü bu Kabe’ye dönmüş gibi durmuyor. Lozan Anlaşması, ismi bilinen, içeriği hiç bilinmeyen ve yaşatılmayan bir anlaşmadır.
Bu anlaşmayı yaratan koşulların içinde Anadolu’nun etnik tüm topluluklarının emekleri bulunuyor. Hakları ve hukuku bulunuyor. Bu anlaşmanın, hak ve özgürlükleri kısır maddelerine rağmen bu güne dek uygulanmak istenmeyen 39. Maddesini bilmek, Cumhuriyet sürecinde barış arayışlarını katleden algıları tanımak açısından önem taşıyor.
Lozan Anlaşması’nın 37. maddesi, 38. maddeden 44. maddeye kadarki maddelere aykırı davranılamayacağını belirleyen bir taahhüt maddesidir. Örneğin 39.maddenin 4. paragrafına bakalım.
“Türkiye vatandaşlarından hiçbirinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt konmayacaktır.”
Cumhuriyet kimlik arayışında olan tüm siyasal iktidarlar gibi kimliksizdi. Avrupa’da yükselen ırkçılık, faşizm ve daha sonra Nazi etkiler altında, akıl zorlaması ırkçı, milliyetçi söylem ve önlemlere yöneliyordu. Tarih tezleri, Güneş Dil teorileri, Anadolu’nun tarihi mozaik dokusuna karşı bir savaş harekâtı olarak tarihe oynama anlamına geliyordu. Hititlerin, Sümerlerin Türkleştirilmesi, Kürtlerin ve diğer etnik dokuların bir kez daha Türkleştirilmesiyle at başı gidiyordu. Lozan’daki azınlık hakları dil ve düşünce basım ve yayın özgürlükleri yok sayılmıştı. Osmanlı Cumhuriyet’te bir yeniden doğuş gerçekleştiriyordu; tek millet, tek bayrak, tek dil, tek ırk, tekleyerek gidiyordu.
Bu gidişin ilginç bir kesişmesi Cumhuriyet’teki Osmanlı’nın ilk atakları da burada ortaya çıkıyordu; 1937- 38 yıllarında Dersim’de, yediden yetmişe on binlerce insanın barbarca kıyımdan geçirilmesi yine bu dönemin ürünü olarak bu tabloyu ifade ediyordu. Kürtler, makus kaderlerinin akıbetine bir kez daha uğruyorlardı. Bin yıllık kardeşlik, birimizin diğeri üzerinde sürdürdüğü kanlı kıyımla elde edilen hak gaspı anlamına geliyordu. Savaş yine barışı katletmişti.
Bu süreçte ırkçılığın acımasız ifadesi Varlık Vergisi (Kasım 1942-Mart1944), 6-7 Eylül 1955 olayları, Kıbrıs sorunu ve azınlıklara karşı girişilen düşmanlıklar, ardı arkası kesilmeden devam eden toplumsal barışı bu güne dek tahrip eden girişimler olarak tarihe not edildi.
Bütün bunları Ferhat Tunç yaratmadı. O doğmadan verili nesnel ortamdan beslenenlerin, onu yeniden üretenlerin yarattığı kaoslardı.
Bu ölçüde inkar, bu ölçüde acımasız davranış yeryüzünün en zayıf varlığını bile isyana götürür. Bugün bölgemizde İsrail Siyonizmine karşı intihar eylemi yapan Filistinlileri anlamak için, kısa bir zaman dilimi ayırıp empati yapmak gerektiğine inanıyorum. Aynı şeyi, Ülkemin her alanında Kürt çocuklarının bugün taşla başlayan tepkileri, yanlışlıklar devam ettikçe Filistinliler gibi kimsenin tasvip etmeyeceği intihar eylemlerine sürüklenebileceklerini ifade etmem abartılı olmayacaktır.
Bir barış insanı olarak, her türden şiddetin, insanın insanı katletmesinin karşısında duran bir sanatçı olarak, bir aydın olarak bu gidişin dehşeti altında, barışı savundum diye yargılanmamı çağdışı bir davranış olarak görüyorum.
Uzun uzun anlatımlarımın bağlanacağı yer, bitip tükenmeyen savaşı bu ülkenin aklıselim insanlarıyla sonuçlandırıp, barışın ikame etme yeridir. Bunun için savunmamın son bölümünde ülkemizin yakın tarihinin temel sorunu olan Kürt sorunu ve barışı dile getirmek istiyorum.
BARIŞ VE KÜRT SORUNU
Kürtlerin varlığını kabul etmek bir kelimenin sözlükte yer alması ya da yazımlarda kullanılması demek olmayacağı her akıllı insan için geçerli bir algıdır. Ülkemizin temel sorunu kürt sorunudur derken oluşturduğumuz belirleme, aynı zamanda bir topluluk olan Kürtlerin kolektif haklarıyla ilgili bir belirlemedir.
Kürtlerin kolektif kimlikleri kendilerine özgü anadilleri ve kimlikleri olan halk olmalarından, halkı oluşturan tüm değerlerin var olmasından kaynaklanmaktadır. Bu varoluş, tüm varoluşlar gibi, varlığının yok edilmesine, varoluşunun doğal, kaçınılmaz kendini ifade etme biçimlerinin ikamesine karşı yapılacak her tecavüze karşı bir refleks oluşturacağı anlamına gelir. Son 200 yıllık Kürt çığlığını anlamak için, bugün ve yarını savaşsız bir düzlemde sorunların çözümüne yaralı olabilecek önermeler için bu gerçeği öncelikle kavramamız gerektiğini belirteceğim. Var olan bir gerçekliği yok etmenin mümkünü yoktur, yok olanı ise ikame etmenin mümkünü olamaz. Kürt gerçeği varsa bunun ifadesi olan kolektif kimliği ve hakları var demektir. Olay bu ölçüde basit bir algıyla kavranabilir.
Kürt halkı bir gerçektir, bu gerçekliğin kendi varlığını korumak için savaş değil barışa ihtiyacı vardır. Savaş, hiçbir varlık için güvence değildir. 1000 yıllık ortak bir ülkede süren yaşamın gerçek kardeşliği, ulusal hakların ikircimsizce verilmesini gerekli kılar.
Cumhuriyet kurulurken farklı bir planla kurulacağı söyleminin en çarpıcı ifadesi “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”tur. Gerçekten de Osmanlı’yı akademik ölçekte sağlıklı yorumladığını söylemleriyle dile getiren Atatürk’ün bu belirlemesi, ortak ülkemizin bu günkü sorunlarını aşmak için hayati öneme sahiptir.
Yurtta Sulh kavramı nereden geliyor; bunu araştırdığımızda Osmanlı’nın iç fetihleriyle karşı karşıya kaldığımızı göreceğiz. Osmanlı her türden farklılığı düşman saymıştır. Kendi etnik dokusundan gelse de en küçük bir farklılık beyanında düşman ilan edilen beylikler üzerine seferler düzenlemiştir. İnanç farklılıkları nedeniyle Alevilerin bu tarihte neler çektiğini anlatmaya kitaplar, ciltler yetmez. Aynı gerçek Kürtler ve diğer etnik topluluklar için de geçerlidir.
Tarihin en karanlık çağlarında, toplu kıyımların hiçe sayıldığı bir kesitte asimile edemediğiniz bir halkı, iletişim çağının en doruklarında yeryüzünün tüm silahlı kuvvetlerini toplasanız da yok edemeyeceğinizi anlamadıkça bu serüven, bu kan akışı, bu değer kaybını durdurmanın mümkünü olamaz.
Tarihle yüzleşme adına bunların bilinmesi gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum. Ve tarihte yok edilemeyen bir varlığın bu gün yok edilemeyeceğini belirtmek istiyorum.
Sayın yargıçlar, Türk askeri ve Kürt gerillası bu toprakların vatandaşı ve insanıdır. Kökleri çok derindedir. Bu nedenle bu kıyımın sonu gelmez, bundan yalnız bu ülkenin düşmanları mutlu olur, karlı çıkarlar. Bu yüzden ölenler evlatlarımızdır, bu savaşın durması canların kurtuluşudur; bunun için ciddi olmak gerek, haksızlıklara son vermek gerek.
Bu yönde bir ciddiyet öncelikle tekçi zihniyeti terk etmeye bağlıdır. Özellikle yeni bir anayasa oluşturma kesitinde bunu çok daha gerçekçi olarak ele almamız gerek. Aynı hataların tekrarı komedidir. Bu ülke hepimizin anavatanı ise hepimizin hakları ve yükümlülükleri var ise bu ülkenin hepimizi kapsaması ve bunu öncelikle de anayasasında dile getirmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm için anayasa bir fırsattır, anayasasını milliyetçi tek boyutlu ilkellikten kurtaramayanların iç barışı sağlamada, demokrasi ve özgürlükleri ikama etmede ciddi olduklarından söz etmek gerçekçi değildir.
Hepimiz sakince düşünelim. Cevabı olmayan bilmecelere düşmeyelim, kim önce başladı gibi bilinmezlikler içinde de kaybolmayalım. Süren bir savaş ve sonuçları ortadadır. Varlığı yüzyıllardır inkar edilen ve sonra varlığı tanınan gerçek de ortadadır. Bu Kürt halkıdır. Bu tüm Anadolu’nun etnik ve inançsal farklılıklarıdır.
Bölücülüğe düşmeden, ilkel milliyetçiliğe prim vermeden, ortak ülkemizde demokratik ve özgür bir kardeşçe yaşam için en kısa yol savaşa son vermek ve barışı ikame etmektir. Benim bu gün çağrım budur.
Bugün bu ülkenin tüm onurlu insanlarının önünde ya savaştan yana ya barıştan yana olma gibi bir sorun vardır. Bu sınavdan geçemeyenlerin gelecek kuşaklar için bir mesajı olmayacaktır.
Beni mahkeme mahkeme süründürmek, yargılayıp mahkum etmek kimsenin ne savaşına ne de başka bir kirli amacına katkı olmayacaktır.
Bitip tükenmeyen taciz davaların mahkemelerine savaşı yargılamak için geldim.
Bu mahkemede yargılanması gereken savaştır. Bu sorumluluğu yerine getirmek için buradayım.
Barışı hiçbir kudretin yargılayamayacağı inancıyla buradayım.
Sayın Yargıçlar,
Şahsınızı tenzih ederek diyorum ki, barışı temsil eden Ferhat Tunç’u yargılayacağınıza gelin, Anadolu’nun zenginliği olan halkları adına birlikte savaşı yargılayalım. Bu toprakların her canlısı için en doğru, en onurlu, en erdemli davranış bu olacaktır
BARIŞ’I YARGILAYAMAZSINIZ
Ferhat Tunç
28 TEMMUZ 2010 - DİYARBAKIR
Savaş hezimetlerinin kefaretini barışa ödetmek yeryüzünün hiçbir adaletine sığmaz.
Barışın yargılandığı, mahkum edilmeye çalışıldığı, katledildiği yerde, insan türü için güvenli bir toplumsal ilişki yaratmanın mümkünü yoktur.
Adaletin yargıya yön verişinde dayandığı en önemli unsur barıştır, barışın zemini üzerinde yükselen güvendir. Güvenin bittiği bir yerde kuşkulu adalet her zaman güvenilir olmayan bir yargıyla sonuçlanmıştır. Böylesi bir yargı toplum vicdanında yer bulamaz ve mahkum olması kaçınılmazdır. Ülkemizin tarihi bu tür acımasızlıklar ve yargısız infazların sonuçlarıyla doludur ne yazık ki.
Hüküm verenlerin vicdanı üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan statü ve yasalar var oldukça özgür bir irade beyanı, özgür bir hüküm, bağımsız bir yargı ve adaletin ikamesi zor olabiliyor. Sayın yargıçlar bu gün burada verilecek hükmün, savaşı değil barış’ı cesaretlendirmesi gerekir. Bunun içinde Ülkemiz söz konusu olduğunda son çeyrek asırda ortaya çıkan değişimlerin, gelişmelerin ve bu gün ki gerçeklerin siz sayın mahkeme heyetince dikkate alınacağına inanıyorum.
Bu iddianamenin hukuk dışılığını görmek zor değildir. Çünkü suç ve ceza algısı engizisyon mahkemelerinin akıl mirası üzerine şekillenmiştir. Adalet kuşkusuz bir yargı ile hüküm verirken fiillerle ilgilidir. Önermeleri, düşünceleri yargılamaya kalkmak ortaçağlara geri dönmektir. Suçun tekâmülü maddi, hissi ve fili tecellilerle mümkündür. Bunu sağlayamayan iddianame, yargısız infazla işe başlamış demektir. Savaş bir suçtur; fiili, maddi ve hissi delillerle ispatı açıkça mümkündür. Dünyada, tarihte, bölgemizde ve ülkemizde savaşa ilişkin günü birlik veri bulmak zor değildir.
Ancak barış ve barışı istemek suç anlamında bir fiil değildir. Çünkü bu bir taleptir, önermedir, düşüncedir. Savaşı tek taraflı ilan ve sürdürme imkânınız var, ama barışı tek taraflı ikame etmeniz mümkün değildir. Bu nedenle tek taraflı olarak barışı talep etmek fiil anlamına gelmez.
Barış ancak iki tarafla olur. İki tarafın sözleşmesiyle, iki tarafın temsil ettiği unsurların kabulüyle fiil olur. Bu durumda meşruiyetin en geniş ve en sağlam düzeyine varılmış olunur. Barış bu yanıyla, yasa, suç ve ceza kapsamında mütalaa edilemez. Bu yüzden barış talebini, çağrısını yargılamak hukuki olarak da mümkün değildir. Barışı yargılayacak bir yasa tarihin hiçbir döneminde olmamıştır, olmayacaktır. Barışa verilebilecek tek şey insanlık adına ödüldür.
Barışı yargılama eğilimleri, barışı savaş algısıyla fiile dönüştüren yargılamalardır. Böylesi yargıların adaleti, yalnızca faşist yönetimlerde, Nazi hükümlerinde olabilir.
Bu nedenle de barışı yargılama önerisindeki savcılık iddianamesine karşı, savaşı yargılamak için burada bulunduğumu var sayıyorum. Savunmamı ülkem ve bu coğrafyada yaşayan halkların sağduyulu bir sesi olarak barış için, barışın kazanması ve ikamesi için görev sayıyorum.
BARIŞ VE ÜLKEMİZ
Barışı bulamamış bir akıl, savaşlara iltica etmeye mahkûmdur.
Sayın yargıçlar, bu güne gelmeden önce tarihsel bazı gerçekleri kısaca vurgulamak istiyorum. Koçgiri katliamına neden olan talep, bir ulusun en doğal hakkı olan kendi kaderini belirleme talebiydi. Bunu Ermeniler de Kürtler de dile getirmişti. Üstelik tamamen barışçıl yöntemlerle.
Koçgiri kanla bastırıldı. Diyaloğu bilmeyen, hak talebindeki adaleti içine sindiremeyenler, ulusal örgütlenişlerinin özgürlüğü için tarihlerinin ilk adımını atarken kendileri gibi özgürlük talebinde bulunan 1000 yıllık kardeşlerinin kanına girmekten çekinmemişlerdir. Barışı doğmadan katleden de bu olmuştur.
Cumhuriyeti kuran anlaşma Lozan Anlaşması’dır. Bu anlaşma Sevr Anlaşması’na karşı Türk ulusunun Kabesi olarak belirmiştir.
Lozan kurucu bir uluslararası anlaşmadır. Lozan için Atatürk’ten İnönü’ye kadar herkesin açıklamaları ve meclis kararları bu yöndedir. Bu anlaşma Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabesidir. Ama kimsenin yönü bu Kabe’ye dönmüş gibi durmuyor. Lozan Anlaşması, ismi bilinen, içeriği hiç bilinmeyen ve yaşatılmayan bir anlaşmadır.
Bu anlaşmayı yaratan koşulların içinde Anadolu’nun etnik tüm topluluklarının emekleri bulunuyor. Hakları ve hukuku bulunuyor. Bu anlaşmanın, hak ve özgürlükleri kısır maddelerine rağmen bu güne dek uygulanmak istenmeyen 39. Maddesini bilmek, Cumhuriyet sürecinde barış arayışlarını katleden algıları tanımak açısından önem taşıyor.
Lozan Anlaşması’nın 37. maddesi, 38. maddeden 44. maddeye kadarki maddelere aykırı davranılamayacağını belirleyen bir taahhüt maddesidir. Örneğin 39.maddenin 4. paragrafına bakalım.
“Türkiye vatandaşlarından hiçbirinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt konmayacaktır.”
Cumhuriyet kimlik arayışında olan tüm siyasal iktidarlar gibi kimliksizdi. Avrupa’da yükselen ırkçılık, faşizm ve daha sonra Nazi etkiler altında, akıl zorlaması ırkçı, milliyetçi söylem ve önlemlere yöneliyordu. Tarih tezleri, Güneş Dil teorileri, Anadolu’nun tarihi mozaik dokusuna karşı bir savaş harekâtı olarak tarihe oynama anlamına geliyordu. Hititlerin, Sümerlerin Türkleştirilmesi, Kürtlerin ve diğer etnik dokuların bir kez daha Türkleştirilmesiyle at başı gidiyordu. Lozan’daki azınlık hakları dil ve düşünce basım ve yayın özgürlükleri yok sayılmıştı. Osmanlı Cumhuriyet’te bir yeniden doğuş gerçekleştiriyordu; tek millet, tek bayrak, tek dil, tek ırk, tekleyerek gidiyordu.
Bu gidişin ilginç bir kesişmesi Cumhuriyet’teki Osmanlı’nın ilk atakları da burada ortaya çıkıyordu; 1937- 38 yıllarında Dersim’de, yediden yetmişe on binlerce insanın barbarca kıyımdan geçirilmesi yine bu dönemin ürünü olarak bu tabloyu ifade ediyordu. Kürtler, makus kaderlerinin akıbetine bir kez daha uğruyorlardı. Bin yıllık kardeşlik, birimizin diğeri üzerinde sürdürdüğü kanlı kıyımla elde edilen hak gaspı anlamına geliyordu. Savaş yine barışı katletmişti.
Bu süreçte ırkçılığın acımasız ifadesi Varlık Vergisi (Kasım 1942-Mart1944), 6-7 Eylül 1955 olayları, Kıbrıs sorunu ve azınlıklara karşı girişilen düşmanlıklar, ardı arkası kesilmeden devam eden toplumsal barışı bu güne dek tahrip eden girişimler olarak tarihe not edildi.
Bütün bunları Ferhat Tunç yaratmadı. O doğmadan verili nesnel ortamdan beslenenlerin, onu yeniden üretenlerin yarattığı kaoslardı.
Bu ölçüde inkar, bu ölçüde acımasız davranış yeryüzünün en zayıf varlığını bile isyana götürür. Bugün bölgemizde İsrail Siyonizmine karşı intihar eylemi yapan Filistinlileri anlamak için, kısa bir zaman dilimi ayırıp empati yapmak gerektiğine inanıyorum. Aynı şeyi, Ülkemin her alanında Kürt çocuklarının bugün taşla başlayan tepkileri, yanlışlıklar devam ettikçe Filistinliler gibi kimsenin tasvip etmeyeceği intihar eylemlerine sürüklenebileceklerini ifade etmem abartılı olmayacaktır.
Bir barış insanı olarak, her türden şiddetin, insanın insanı katletmesinin karşısında duran bir sanatçı olarak, bir aydın olarak bu gidişin dehşeti altında, barışı savundum diye yargılanmamı çağdışı bir davranış olarak görüyorum.
Uzun uzun anlatımlarımın bağlanacağı yer, bitip tükenmeyen savaşı bu ülkenin aklıselim insanlarıyla sonuçlandırıp, barışın ikame etme yeridir. Bunun için savunmamın son bölümünde ülkemizin yakın tarihinin temel sorunu olan Kürt sorunu ve barışı dile getirmek istiyorum.
BARIŞ VE KÜRT SORUNU
Kürtlerin varlığını kabul etmek bir kelimenin sözlükte yer alması ya da yazımlarda kullanılması demek olmayacağı her akıllı insan için geçerli bir algıdır. Ülkemizin temel sorunu kürt sorunudur derken oluşturduğumuz belirleme, aynı zamanda bir topluluk olan Kürtlerin kolektif haklarıyla ilgili bir belirlemedir.
Kürtlerin kolektif kimlikleri kendilerine özgü anadilleri ve kimlikleri olan halk olmalarından, halkı oluşturan tüm değerlerin var olmasından kaynaklanmaktadır. Bu varoluş, tüm varoluşlar gibi, varlığının yok edilmesine, varoluşunun doğal, kaçınılmaz kendini ifade etme biçimlerinin ikamesine karşı yapılacak her tecavüze karşı bir refleks oluşturacağı anlamına gelir. Son 200 yıllık Kürt çığlığını anlamak için, bugün ve yarını savaşsız bir düzlemde sorunların çözümüne yaralı olabilecek önermeler için bu gerçeği öncelikle kavramamız gerektiğini belirteceğim. Var olan bir gerçekliği yok etmenin mümkünü yoktur, yok olanı ise ikame etmenin mümkünü olamaz. Kürt gerçeği varsa bunun ifadesi olan kolektif kimliği ve hakları var demektir. Olay bu ölçüde basit bir algıyla kavranabilir.
Kürt halkı bir gerçektir, bu gerçekliğin kendi varlığını korumak için savaş değil barışa ihtiyacı vardır. Savaş, hiçbir varlık için güvence değildir. 1000 yıllık ortak bir ülkede süren yaşamın gerçek kardeşliği, ulusal hakların ikircimsizce verilmesini gerekli kılar.
Cumhuriyet kurulurken farklı bir planla kurulacağı söyleminin en çarpıcı ifadesi “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”tur. Gerçekten de Osmanlı’yı akademik ölçekte sağlıklı yorumladığını söylemleriyle dile getiren Atatürk’ün bu belirlemesi, ortak ülkemizin bu günkü sorunlarını aşmak için hayati öneme sahiptir.
Yurtta Sulh kavramı nereden geliyor; bunu araştırdığımızda Osmanlı’nın iç fetihleriyle karşı karşıya kaldığımızı göreceğiz. Osmanlı her türden farklılığı düşman saymıştır. Kendi etnik dokusundan gelse de en küçük bir farklılık beyanında düşman ilan edilen beylikler üzerine seferler düzenlemiştir. İnanç farklılıkları nedeniyle Alevilerin bu tarihte neler çektiğini anlatmaya kitaplar, ciltler yetmez. Aynı gerçek Kürtler ve diğer etnik topluluklar için de geçerlidir.
Tarihin en karanlık çağlarında, toplu kıyımların hiçe sayıldığı bir kesitte asimile edemediğiniz bir halkı, iletişim çağının en doruklarında yeryüzünün tüm silahlı kuvvetlerini toplasanız da yok edemeyeceğinizi anlamadıkça bu serüven, bu kan akışı, bu değer kaybını durdurmanın mümkünü olamaz.
Tarihle yüzleşme adına bunların bilinmesi gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum. Ve tarihte yok edilemeyen bir varlığın bu gün yok edilemeyeceğini belirtmek istiyorum.
Sayın yargıçlar, Türk askeri ve Kürt gerillası bu toprakların vatandaşı ve insanıdır. Kökleri çok derindedir. Bu nedenle bu kıyımın sonu gelmez, bundan yalnız bu ülkenin düşmanları mutlu olur, karlı çıkarlar. Bu yüzden ölenler evlatlarımızdır, bu savaşın durması canların kurtuluşudur; bunun için ciddi olmak gerek, haksızlıklara son vermek gerek.
Bu yönde bir ciddiyet öncelikle tekçi zihniyeti terk etmeye bağlıdır. Özellikle yeni bir anayasa oluşturma kesitinde bunu çok daha gerçekçi olarak ele almamız gerek. Aynı hataların tekrarı komedidir. Bu ülke hepimizin anavatanı ise hepimizin hakları ve yükümlülükleri var ise bu ülkenin hepimizi kapsaması ve bunu öncelikle de anayasasında dile getirmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm için anayasa bir fırsattır, anayasasını milliyetçi tek boyutlu ilkellikten kurtaramayanların iç barışı sağlamada, demokrasi ve özgürlükleri ikama etmede ciddi olduklarından söz etmek gerçekçi değildir.
Hepimiz sakince düşünelim. Cevabı olmayan bilmecelere düşmeyelim, kim önce başladı gibi bilinmezlikler içinde de kaybolmayalım. Süren bir savaş ve sonuçları ortadadır. Varlığı yüzyıllardır inkar edilen ve sonra varlığı tanınan gerçek de ortadadır. Bu Kürt halkıdır. Bu tüm Anadolu’nun etnik ve inançsal farklılıklarıdır.
Bölücülüğe düşmeden, ilkel milliyetçiliğe prim vermeden, ortak ülkemizde demokratik ve özgür bir kardeşçe yaşam için en kısa yol savaşa son vermek ve barışı ikame etmektir. Benim bu gün çağrım budur.
Bugün bu ülkenin tüm onurlu insanlarının önünde ya savaştan yana ya barıştan yana olma gibi bir sorun vardır. Bu sınavdan geçemeyenlerin gelecek kuşaklar için bir mesajı olmayacaktır.
Beni mahkeme mahkeme süründürmek, yargılayıp mahkum etmek kimsenin ne savaşına ne de başka bir kirli amacına katkı olmayacaktır.
Bitip tükenmeyen taciz davaların mahkemelerine savaşı yargılamak için geldim.
Bu mahkemede yargılanması gereken savaştır. Bu sorumluluğu yerine getirmek için buradayım.
Barışı hiçbir kudretin yargılayamayacağı inancıyla buradayım.
Sayın Yargıçlar,
Şahsınızı tenzih ederek diyorum ki, barışı temsil eden Ferhat Tunç’u yargılayacağınıza gelin, Anadolu’nun zenginliği olan halkları adına birlikte savaşı yargılayalım. Bu toprakların her canlısı için en doğru, en onurlu, en erdemli davranış bu olacaktır
5 Ağustos 2010 Perşembe
HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HASAN YEŞİLOĞLU 1960 Antakya 5Ağustos 2010
Hasan Yeşiloğlu ve yoldaşlarla, şehit mezarlığı anıtı önünde, şehitlerimizi kucaklarken. 16 Ocak 2010
HALKIMIZIN THKP-C(Acilciler)'in BAŞI SAĞOLSUN
Mihrac Ural
5 Ağustos 2010
Hasan Yeşiloğlu ve yoldaşlarla, şehit mezarlığı anıtı önünde, şehitlerimizi kucaklarken. 16 Ocak 2010
Hasan Yeşiloğlu, iliklerine kadar bilgi ve özveri dolu halkı için mücadele eden bir devrimciydi. O, 12 Eylül rejimine meydan okuyan Bir THKP-C (Acilciler) örgütü kadrosuydu. O bir militandı, o, bir halk adamı, yüreği büyük bir insandı.
Adana 6. Kolordu sıkıyönetim mahkemelerinde örgüt üyeliğ3inden yargılandı. Örgütünün üyesi olmanın onuruyla işkenceler zindanı Akçay askeri cezaevinde direnerek yattı. Yıllar sonra zindan çıkışı azminden kararlılığından hiçbir şey alamamıştı; tersine mücadeleye tüm gücüyle devam etti. İhanetlere, kırılmalara inat örgütünün mücadeleyi yükseltti. Hayatı boyunca emekçi bir insan olarak yaşadı, onurlu ve başı dik olarak yoldaşlarıyla omuz omuza oldu. 78 kuşağının tipik özeliklerini üzerinde taşıyan
Hasan yoldaş, dün gibi bu gün de örgütümüze yönelen devlet ve kuklalarının saldırılarına karşı göğüs gerdi. 26 Mart 2010 ihbarlarında gözaltına alınan yoldaşların moral kaynağı, takipçisi ve özgürlüklerine kavuştuklarında onları ilk kucaklayandı.
Hasan Yeşiloğlu defalarca yanıma geldi. Bu mücadeleye emek veren yiğitlerle birlikte uzun uzun sohbetler yaptık. İki önemli gözlemim oldu;
Birincisi, bilgi birikim ve kavrayışıyla beklediğimden çok daha iyi, bilge bir yoldaşla karşılaştım; önemi kararlar aldık önemli perspektiflerle yola tüm gücümüzle devam dedik.
İkincisi, dünden bu güne gelen örgüt ve devrimci türkülerde Ruhi Su’un sesini andıran sesiydi; sanki müzik eğitimi almış gibi içten ve yürük dolusu gür sesiyle, bizleri on yıllar gerisine, gençliğimizin devrimci marşlarını okuma anılarına götürdü.
Bir demokrasi savaşçısını, yitirdik. Üzüntümüz büyük, anısı mücadelemizde yaşayacaktır.
15-16 Ocak 2010 yoldaşlarla devrimci marşlar eşiğinde sohbet. Hasan Yeşiloğlu yoldaş soldan ikinci.
3 Ağustos 2010 Salı
ORTADOĞU’DA GERGİN SAATLER
Mihrac Ural
3 Ağustos 2010
Bugün öğle saatleri dolaylarında (saat 12.00 sonrası) İsrail bir kez daha Güney Lübnan’da provokatif bir girişimle, sınır çatışmasına yol açtı. Bölgede yarım asırdır tüm savaşların nedeni ve başlatıcısı olarak İsrail, bu kez de BM tarafından belirlenen geçici sınır Mavi Hat’tı geçerek Lübnan topraklarında kışkırtıcı davranışlar içinde oldu. Buna karşı, tarihinde ilk kez Lübnan ordusu müdahale etti; ülkesinin sınırlarını ve halkını koruma kararlılığında İsrail’e karşı durdu. Bu duruş, Lübnan ordusu açısından anlamlı bir duruşu, İsrail için ise sessizliğe bürünmüş güçlerin de kendisine karşı mücadele içinde olacağı gerçeğini yansıtıyordu.
Saat 15.30’a kadar bazuka, havan, 500’lük uçaksavar, Apaçi helikopter, tank toplarıyla da süren çatışmalarda 3 Lübnan askerinin, Lübnanlı El Ahbar gazetesi muhabiri Assaf Ebu Rahhal’ın şehit olduğu ve sivil halktan 4 yaralının olduğu belirtiliyor.
Sınır yörelerinde toprakların yanmakta olduğu, buna da Gazze Savaşı’nda ilk kez kullanılan ve üzüm salkımı gibi binlerce parçaya ayrılıp yeniden patlayan kimyasal özellikli fosfor bombalarının yol açtığı belirtilmektedir. Bu çatışmada Lübnan ordusunun gösterdiği etkinlikle, İsrail ordusundan yüksek rütbeli bir subayın öldüğü ve üçten fazla askerinin yaralı olduğu haberleri gelmektedir.
Bu satırların yazıldığı sırada devam eden gerginlik, bölgenin 12 Temmuz 2006 savaşından bu yana yaşadığı keskin çatışmayla doruğuna çıkmıştır. İsrail’in son 4 yıl içinde Lübnan’ı taciz etmek üzere, hava, deniz ve karadan 7000 sınır ihlaliyle dünyada eşi görülmemiş bir savaş kışkırtıcılığı yaptığı belirlenmektedir. Bu yönelimleriyle İsrail’deki şaşkın gerginliğin ne türden felaketlere kapı araladığını, bölge ve dünya barışı için ne türden bir tehlike oluşturduğunu da gözlemlemek zor değildir.
Ortadoğu yazılarımı yakından takip eden okurlar, bölgede savaşa doğru hızlı bir tırmanışın olduğu bilgisini de almıştır. Özellikle Lübnan Başbakanı Refik El Hariri’yle ilgili, BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Uluslararası Cinayet Mahkemesi iddianamesinde, Lübnan halkı direniş hareketi Hizbullah’tan önemli isimlerin yer alacağı ve bunun mezhepsel çatışmalara yol açacağı dile getirilmektedir. İsrail kaynaklı bu haberler, bu mahkemenin bir hukuki süreçten çok siyasi bir sürecin aleti olduğu kanısını yaygınlaştırırken, Lübnan’da haklı kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. İsrail’in beklediği kaos da tastamam budur.
Stratejistlerin bu propagandadan çıkardıkları, İsrail’in 2006 savaşında aldığı ve bir türlü onaramadığı ağır yenilginin rövanşıyla ilgili hazırlıklarına bir işaret olduğu tespit edilmektedir; Lübnan iç cephesini birbirine karşı kışkırtan, gerektiğinde “Yaratıcı Anarşi” tezlerine uygun olarak kardeşi kardeşe kırdırtan girişimlerle hazırlığını yaptığı savaşta kendi lehine zemin hazırlığı yapmaktadır. Bu tür çabalar ise bölgeyi artan bir gerginliğe itmekte, savaştan da ağır faturaların oluşmasına yol açmaktadır.
Arap liderleri, İsrail kaynaklı Lübnan iç dengelerini alt üst edecek provokasyon haberleri karşısında, Beyrut’ta toplanıp bir küçük zirveyle deklarasyon ilan etmiştir. Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar El Esad, Suudi kralı Abdullah Bin Abdulaziz, Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman ve sonra bu toplantılara katılan Lübnan’ın şeref misafiri, büyük mali destekçisi ve savaş yıkımlarının onarılmasında açık mali bütçe katkılarıyla Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halifa el Sani, yayınlanan deklarasyonda İsrail’e uyarı niteliği taşıyan “Lübnan’da gündeme gelecek her olay tüm Arapları etkiler” deme gereği duymuşlardır (30 Temmuz 2010).
Bugün gündeme gelen sınır çatışmasının doğru kavranması son on yıllık sürecin incelenmesini gerektirir.
Bölgemizde gündeme gelen tüm olayların hikayesi 11 Eylül olaylarını bahane eden ABD’nin bölgemizde çıkarları için giriştiği savaşlar, işgaller, operasyonlar yer almaktadır.
11 Eylül 2001 Salı günü New York’taki dünya Ticaret merkezi’ne yapılan uçaklı saldırıda ortaya çıkan yıkım ve ölümlerin sorumlusu olarak El Kaide bağnaz dinci örgütünün sorumlu tutulması ardından başlayan Afganistan işgali, bu sürecin ilk adımı olmuştur. Ardından gelen 21 Mart 2003 Irak işgali, bölgede yeni bir çağın açıldığı sanısıyla ABD ve İsrail yetkililerini saran bir heyula olmuştu. Yeni dünya düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak bölgemize dayatılacaktı. Buna büyük ümitler bağlanmıştı; Kafkaslardan Akdeniz’e doğru tüm bölge yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla emperyalist- Siyonistlerin elinde olacaktı. 100 yıllık bir boyun bağının bölge halklarına geçirildiği sanısı egemendi. Son bir vuruş kalmıştı, o da yapılacaktı. Lübnan halkası kırılacak ve Akdeniz’e açılan yol düşecekti. Bundan sonrası Suriye ve İran’ın işini bitirmek olacaktı.
Ancak 12 Temmuz 2006 savaşıyla bu beklentiler yerle bir oldu. İsrail ilk kez Araplar karşısında, üstelik direnme örgütü Hizbullah karşısında ağır bir hezimet aldı. Bu savaşın açtığı siyasal sonuçlar çok sarsıcı oldu. İsrail, artık gerileyen, hatta bölge ve dünya için bile sırtlanılması güç bir kambur haline geldi; güçten de prestijden de düştü.
Bu satırların yazarı her Ortadoğu yazısında, 12 Temmuz 2006 savaşına dikkat çeker; bu tarih, bu savaş bölge kaderinin dönüm tarihidir, der. Gerçek de budur. Bugünkü gerginlikte Lübnan ordusunun tarihinde ilk kez İsrail’in sınır ihlaline karşı sert duruşu, bunun bir sonucudur.
12 Temmuz 2006 savaşının açtığı siyasal sonuçlarının bu güne kadar bölge halkları lehine büyük birikimler sağladığını gözlemleyen strateji uzmanlarının görüşü, İsrail’in içine düştüğü gerilemeden uzun erimde zor çıkacağı yönündedir. İran faktörü de hesaba katılınca İsral’in sık sık büyük güçleri bile riske sokan, dünya barışını tehlikeye atan provokasyonlara yönelebileceğine işaret edilmektedir. ABD bile bu gidişattan tedirgin olmuş, BOP çöküşü ardından, soluk alma sürecinin barış ortamıyla at başı gitmesini ister hale gelmiştir; ABD ordusunun Irak’tan çekilirken sorun istemediği de bilinmektedir. Bölge gerginliği büyük güçleri artan oranda bu gibi onlarca nedenle kaygılı kılmaktadır.
İsrail ise, bu süreci bir fırsat olarak değerlendirmekte, ABD askerlerini çekmeden tutuşturulacak bir bölge yangınının kendi lehine olabileceği kanısında, maceracı davranışlar sergilemektedir.
Bu gün ortaya çıkan çatışma, böylesi gerginliklerin aniden nelere yol açabileceğini göstermektedir. Lübnan ordusunun gösterdiği yurtsever tutum, bölgede dengelerin artık, İsrail’in karşısına çok geniş bir cephenin dikileceğine de bir işaret sayılmaktadır.
İsrail açısından durum ise, bu dengeleri asla ters yüz edemeyecek bir gerileme içindedir. Büyük güçler ise bu kesitte böylesi risklere asla germek istememektedir; Afganistan’dan Irak’a kadar her gün gelen asker ölüm haberleri, ABD kamuoyunu bir savaşa ikna etme ihtimalini de sıfıra indirmektedir; özellikle bu savaş İsrail çıkarları için olacaksa ...
Ortadoğu üzerine yazdıklarımı takip eden okur, İsrail’in Eylül ayına doğru ciddi bir savaş hazırlığına ve kışkırtmalarına yöneldiğine ilişkin belirlemelerimi yakından bilir. Bu bilgileri bir kez daha şunu ekleyerek hatırlatacağım; on yılların savaşları içinden çıkıp gelmiş olan ve sonuçsuz süreçlerin kaoslarında gergin bekleyişlerde kıvranan taraflar, gerçek anlamda son bir düelloya hazırlanmaktadırlar.
Tüm belirtiler bu savaşın kısa ve dar olmayacağını gösteriyor. Böylesi bir savaşın bölge halklarının çıkarlarına uygun sonuçlanacağı açıktır. Yeryüzünün hiçbir kudreti bölgemizi gerileyen emperyalist-Siyonist güçlere başarı şansı tanımamaktadır; en güçlü oldukları noktada, tek kutuplu dünya ortamında elde edemedikleri başarılarını bu kez, gerilemelerinin en süratli süreçlerinde elde etmelerinin mümkünü yoktur.
Bugün ortaya çıkan çatışma, genişlemeden söndürülecektir. İsrail, ciddi bir çatışma için kendini hazır görmemektedir. Bu lokal çatışma, Eylül hedeflerini bile öteleyecektir. Daha da ötesi bu çatışma, bölünmesi beklenen Lübnan halkını inanılmaz bir birliğe götürecektir. Bu da direnme örgütü Hizbullah’ın etkin şekilde Lübnan halkı tarafından siyasal bir korunmaya alınmasıyla sonuçlanacaktır; mezhepsel etkiler, Sünni lider Refik El Hariri’nin katledilmesi ardından doğan gerginlik nedeniyle ortaya çıkan bölünmeler, bu olayla birlikte bir bütünleşmeye ve direnme gücünün korunmasına daha da büyük katkı sağlayacaktır.
Bu gelişmeler ülkemizi de doğrudan etkileyen özelliklere sahiptir. Türkiye solunun duyarsızlığı, milliyetçi dar kalıplar içindeki sığ düşünce normları; sağcı, dinci kesimlerin bölgeye olan ilgilerini ve etkilerini artırmıştır. Bölgemizdeki en küçük bir gelişmenin ülkemiz ortamında büyük sonuçları olduğunu bilince çıkartmayı ve devrimci demokrasi güçlerinin bu konuda duyarlı bir duruş sergilemeleri gerektiğini, bu satırların sonunda hatırlatmak görevimiz olacaktır.
3 Ağustos 2010
Bugün öğle saatleri dolaylarında (saat 12.00 sonrası) İsrail bir kez daha Güney Lübnan’da provokatif bir girişimle, sınır çatışmasına yol açtı. Bölgede yarım asırdır tüm savaşların nedeni ve başlatıcısı olarak İsrail, bu kez de BM tarafından belirlenen geçici sınır Mavi Hat’tı geçerek Lübnan topraklarında kışkırtıcı davranışlar içinde oldu. Buna karşı, tarihinde ilk kez Lübnan ordusu müdahale etti; ülkesinin sınırlarını ve halkını koruma kararlılığında İsrail’e karşı durdu. Bu duruş, Lübnan ordusu açısından anlamlı bir duruşu, İsrail için ise sessizliğe bürünmüş güçlerin de kendisine karşı mücadele içinde olacağı gerçeğini yansıtıyordu.
Saat 15.30’a kadar bazuka, havan, 500’lük uçaksavar, Apaçi helikopter, tank toplarıyla da süren çatışmalarda 3 Lübnan askerinin, Lübnanlı El Ahbar gazetesi muhabiri Assaf Ebu Rahhal’ın şehit olduğu ve sivil halktan 4 yaralının olduğu belirtiliyor.
Sınır yörelerinde toprakların yanmakta olduğu, buna da Gazze Savaşı’nda ilk kez kullanılan ve üzüm salkımı gibi binlerce parçaya ayrılıp yeniden patlayan kimyasal özellikli fosfor bombalarının yol açtığı belirtilmektedir. Bu çatışmada Lübnan ordusunun gösterdiği etkinlikle, İsrail ordusundan yüksek rütbeli bir subayın öldüğü ve üçten fazla askerinin yaralı olduğu haberleri gelmektedir.
Bu satırların yazıldığı sırada devam eden gerginlik, bölgenin 12 Temmuz 2006 savaşından bu yana yaşadığı keskin çatışmayla doruğuna çıkmıştır. İsrail’in son 4 yıl içinde Lübnan’ı taciz etmek üzere, hava, deniz ve karadan 7000 sınır ihlaliyle dünyada eşi görülmemiş bir savaş kışkırtıcılığı yaptığı belirlenmektedir. Bu yönelimleriyle İsrail’deki şaşkın gerginliğin ne türden felaketlere kapı araladığını, bölge ve dünya barışı için ne türden bir tehlike oluşturduğunu da gözlemlemek zor değildir.
Ortadoğu yazılarımı yakından takip eden okurlar, bölgede savaşa doğru hızlı bir tırmanışın olduğu bilgisini de almıştır. Özellikle Lübnan Başbakanı Refik El Hariri’yle ilgili, BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Uluslararası Cinayet Mahkemesi iddianamesinde, Lübnan halkı direniş hareketi Hizbullah’tan önemli isimlerin yer alacağı ve bunun mezhepsel çatışmalara yol açacağı dile getirilmektedir. İsrail kaynaklı bu haberler, bu mahkemenin bir hukuki süreçten çok siyasi bir sürecin aleti olduğu kanısını yaygınlaştırırken, Lübnan’da haklı kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. İsrail’in beklediği kaos da tastamam budur.
Stratejistlerin bu propagandadan çıkardıkları, İsrail’in 2006 savaşında aldığı ve bir türlü onaramadığı ağır yenilginin rövanşıyla ilgili hazırlıklarına bir işaret olduğu tespit edilmektedir; Lübnan iç cephesini birbirine karşı kışkırtan, gerektiğinde “Yaratıcı Anarşi” tezlerine uygun olarak kardeşi kardeşe kırdırtan girişimlerle hazırlığını yaptığı savaşta kendi lehine zemin hazırlığı yapmaktadır. Bu tür çabalar ise bölgeyi artan bir gerginliğe itmekte, savaştan da ağır faturaların oluşmasına yol açmaktadır.
Arap liderleri, İsrail kaynaklı Lübnan iç dengelerini alt üst edecek provokasyon haberleri karşısında, Beyrut’ta toplanıp bir küçük zirveyle deklarasyon ilan etmiştir. Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar El Esad, Suudi kralı Abdullah Bin Abdulaziz, Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman ve sonra bu toplantılara katılan Lübnan’ın şeref misafiri, büyük mali destekçisi ve savaş yıkımlarının onarılmasında açık mali bütçe katkılarıyla Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halifa el Sani, yayınlanan deklarasyonda İsrail’e uyarı niteliği taşıyan “Lübnan’da gündeme gelecek her olay tüm Arapları etkiler” deme gereği duymuşlardır (30 Temmuz 2010).
Bugün gündeme gelen sınır çatışmasının doğru kavranması son on yıllık sürecin incelenmesini gerektirir.
Bölgemizde gündeme gelen tüm olayların hikayesi 11 Eylül olaylarını bahane eden ABD’nin bölgemizde çıkarları için giriştiği savaşlar, işgaller, operasyonlar yer almaktadır.
11 Eylül 2001 Salı günü New York’taki dünya Ticaret merkezi’ne yapılan uçaklı saldırıda ortaya çıkan yıkım ve ölümlerin sorumlusu olarak El Kaide bağnaz dinci örgütünün sorumlu tutulması ardından başlayan Afganistan işgali, bu sürecin ilk adımı olmuştur. Ardından gelen 21 Mart 2003 Irak işgali, bölgede yeni bir çağın açıldığı sanısıyla ABD ve İsrail yetkililerini saran bir heyula olmuştu. Yeni dünya düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak bölgemize dayatılacaktı. Buna büyük ümitler bağlanmıştı; Kafkaslardan Akdeniz’e doğru tüm bölge yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla emperyalist- Siyonistlerin elinde olacaktı. 100 yıllık bir boyun bağının bölge halklarına geçirildiği sanısı egemendi. Son bir vuruş kalmıştı, o da yapılacaktı. Lübnan halkası kırılacak ve Akdeniz’e açılan yol düşecekti. Bundan sonrası Suriye ve İran’ın işini bitirmek olacaktı.
Ancak 12 Temmuz 2006 savaşıyla bu beklentiler yerle bir oldu. İsrail ilk kez Araplar karşısında, üstelik direnme örgütü Hizbullah karşısında ağır bir hezimet aldı. Bu savaşın açtığı siyasal sonuçlar çok sarsıcı oldu. İsrail, artık gerileyen, hatta bölge ve dünya için bile sırtlanılması güç bir kambur haline geldi; güçten de prestijden de düştü.
Bu satırların yazarı her Ortadoğu yazısında, 12 Temmuz 2006 savaşına dikkat çeker; bu tarih, bu savaş bölge kaderinin dönüm tarihidir, der. Gerçek de budur. Bugünkü gerginlikte Lübnan ordusunun tarihinde ilk kez İsrail’in sınır ihlaline karşı sert duruşu, bunun bir sonucudur.
12 Temmuz 2006 savaşının açtığı siyasal sonuçlarının bu güne kadar bölge halkları lehine büyük birikimler sağladığını gözlemleyen strateji uzmanlarının görüşü, İsrail’in içine düştüğü gerilemeden uzun erimde zor çıkacağı yönündedir. İran faktörü de hesaba katılınca İsral’in sık sık büyük güçleri bile riske sokan, dünya barışını tehlikeye atan provokasyonlara yönelebileceğine işaret edilmektedir. ABD bile bu gidişattan tedirgin olmuş, BOP çöküşü ardından, soluk alma sürecinin barış ortamıyla at başı gitmesini ister hale gelmiştir; ABD ordusunun Irak’tan çekilirken sorun istemediği de bilinmektedir. Bölge gerginliği büyük güçleri artan oranda bu gibi onlarca nedenle kaygılı kılmaktadır.
İsrail ise, bu süreci bir fırsat olarak değerlendirmekte, ABD askerlerini çekmeden tutuşturulacak bir bölge yangınının kendi lehine olabileceği kanısında, maceracı davranışlar sergilemektedir.
Bu gün ortaya çıkan çatışma, böylesi gerginliklerin aniden nelere yol açabileceğini göstermektedir. Lübnan ordusunun gösterdiği yurtsever tutum, bölgede dengelerin artık, İsrail’in karşısına çok geniş bir cephenin dikileceğine de bir işaret sayılmaktadır.
İsrail açısından durum ise, bu dengeleri asla ters yüz edemeyecek bir gerileme içindedir. Büyük güçler ise bu kesitte böylesi risklere asla germek istememektedir; Afganistan’dan Irak’a kadar her gün gelen asker ölüm haberleri, ABD kamuoyunu bir savaşa ikna etme ihtimalini de sıfıra indirmektedir; özellikle bu savaş İsrail çıkarları için olacaksa ...
Ortadoğu üzerine yazdıklarımı takip eden okur, İsrail’in Eylül ayına doğru ciddi bir savaş hazırlığına ve kışkırtmalarına yöneldiğine ilişkin belirlemelerimi yakından bilir. Bu bilgileri bir kez daha şunu ekleyerek hatırlatacağım; on yılların savaşları içinden çıkıp gelmiş olan ve sonuçsuz süreçlerin kaoslarında gergin bekleyişlerde kıvranan taraflar, gerçek anlamda son bir düelloya hazırlanmaktadırlar.
Tüm belirtiler bu savaşın kısa ve dar olmayacağını gösteriyor. Böylesi bir savaşın bölge halklarının çıkarlarına uygun sonuçlanacağı açıktır. Yeryüzünün hiçbir kudreti bölgemizi gerileyen emperyalist-Siyonist güçlere başarı şansı tanımamaktadır; en güçlü oldukları noktada, tek kutuplu dünya ortamında elde edemedikleri başarılarını bu kez, gerilemelerinin en süratli süreçlerinde elde etmelerinin mümkünü yoktur.
Bugün ortaya çıkan çatışma, genişlemeden söndürülecektir. İsrail, ciddi bir çatışma için kendini hazır görmemektedir. Bu lokal çatışma, Eylül hedeflerini bile öteleyecektir. Daha da ötesi bu çatışma, bölünmesi beklenen Lübnan halkını inanılmaz bir birliğe götürecektir. Bu da direnme örgütü Hizbullah’ın etkin şekilde Lübnan halkı tarafından siyasal bir korunmaya alınmasıyla sonuçlanacaktır; mezhepsel etkiler, Sünni lider Refik El Hariri’nin katledilmesi ardından doğan gerginlik nedeniyle ortaya çıkan bölünmeler, bu olayla birlikte bir bütünleşmeye ve direnme gücünün korunmasına daha da büyük katkı sağlayacaktır.
Bu gelişmeler ülkemizi de doğrudan etkileyen özelliklere sahiptir. Türkiye solunun duyarsızlığı, milliyetçi dar kalıplar içindeki sığ düşünce normları; sağcı, dinci kesimlerin bölgeye olan ilgilerini ve etkilerini artırmıştır. Bölgemizdeki en küçük bir gelişmenin ülkemiz ortamında büyük sonuçları olduğunu bilince çıkartmayı ve devrimci demokrasi güçlerinin bu konuda duyarlı bir duruş sergilemeleri gerektiğini, bu satırların sonunda hatırlatmak görevimiz olacaktır.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
ANAYASALAR VE REFERANDUM
Mihrac Ural
3 Ağustos 2010
Tüm maddeleri demokratik olsa da ortak ülkemizin farklılıklarını tanımayan, onların hak ve hukukunu güvence altına almayan bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz.
135 yılda oluşturulan 5 anayasa da despot, diktatör ve tek milletli anayasadır. 1876 Kanuni Esasi’sinde farklılıkları Osmanlı bileşkesinde tekleştiren anayasa mantığı, Cumhuriyet’teki Osmanlı aklı olarak; tek millet, tek dil, tek kültür, tek tarih olarak ırkçı, faşizan bir biçim almıştır.
Cumhuriyet sözde farklı bir planla kurulmuştu. Ancak aynı akılla yürümüştür; diktatörlük, askeri baskı anayasalarına dayanmıştır.
Bu topraklarda hiçbir anayasa, toplumsal bir dönüşümün ifadesi olmamıştır. Tersine, her biri onlarca maddesinin değiştirilmesiyle, birbirinin devamı iktidar güçler arasındaki dengeyi tanımlamaya çalışmıştır; tümünde de aynı mantık tekçi millet, tekçi dil, tekçi tarih ve kültür dayatması korunmuştur.
20. yüzyılda bu mantık, egemen siyasi yönelimi bir tür faşizanlık olarak şekillendirmiştir.
Bugün referanduma sunulan anayasa taslağı ise diğerlerinin devamı olarak demokratik olmanın çok uzağındadır. Tek boyutluluğuyla öncekilerin tekrarıdır; şekli bir demokratik açılım izleri taşıyan maddelerine rağmen, ülkemizin gerçek anlamda var olan farklılıklarını tanımlayıp, haklarını güvenceye alan bir anayasa değildir.
Referandumda tavrımızın BOYKOT olmasının temeli buna dayalıdır.
Onaylandığı an, tarihini doldurmuş olan bu anayasa, toplumsal temel sorunlarımızı aşacak olan tanımlamadan uzaktır. Ülke birlik ve barışı için ihtiyaç duyduğumuz bir anayasa değildir.
13 Eylül’den itibaren demokratik anayasa mücadelemiz gündemde olmaya devam edecektir.
***
Anayasa, devletin esas kuruluşunu ve vatandaş karşısındaki yükümlülüklerini, devletin kişilerle ve kişilerin birbirleriyle olan münasebetlerindeki temel hak ve hürriyetlerini belirten, tanınan bu hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasını engelleyecek yasama ve yargı sistemini kuran temel kanun olarak da tanımlanabilir.
Tanımı daha da geliştirip, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde yer alan yasaları da bu kapsama almak yanlış olmaz. Ancak hangi genişlik ve derinlikte olursa olsun tüm anayasalar statücüdür; sınır koyma metnidir. Hukuk metni olarak anayasa bu anlamıyla, tarih ve toplum hareketinin durmadan değişen ihtiyaçlarıyla sürekli çelişki halinde olmaya mahkumdur.
Tüm anayasalar hukuki açıdan tutucudur; onaylanma tarihlerinden itibaren, tarihin gerisine düşme handikabı içindedir.
Bundan dolayı anayasasız olmak, daha demokratik ve günceli yakalamada daha enerjik olmaktır. Demokratik devrimini yüz yıllar önce tamamlamış İngiltere’nin bu gün için de geçerli olmak üzere demokrasisi en dengeli ülke olma esprisi buradan kaynaklanır.
Anayasalar ülkelerin tanımıdır.
Anayasalar, ortak bir coğrafyada yaşam sürdüren ve belli bir siyasi erkin hükmü altında bulunan toplum ya da toplumların çok yönlü ilişkilerini tanımlarken, temel eksikliklerini ve temel sorunlarını da tanımlamış olurlar. Toplumlar, aşılmamış sorunların sancı ve kaoslarını dile getirirken anayasalara karşı gösterilen muhalif tutum bunun açık bir belirtisidir.
Ülke gerçekliğini, aşılmış sorunlarını, olası sorunlarını da aşmak üzere kapsamlı bir hukuk metni olarak düzenlenmemiş anayasaların bir toplum sözleşmesi olarak tecelli etmesi mümkün değildir. Böylesi anayasalar onay günü ertesinden itibaren toplumun tepki reflekslerini çekmeye başlar. Ülkenin temel sorunlarının aşılmasında ana hedef haline gelerek baskı altında olurlar. Bu ise hukuksal kaoslara yol açar ve toplumsal gerçeklik, aşılması gereken sorunlarıyla bir bütün olarak dengeye gelene kadar bu çelişki diriliğini korur.
Anayasalar, nesnel bir dönüşüm temelinde yenilenir ya da yazılırlar. Toplumsal ilişkilerin her yönüne belli ilkeler etrafında sınır getiren hukuki metin olarak anayasalar, bir sonuç olarak gündeme gelirler. Toplumsal dönüşümlerin, ilerleme ve değişimlerin hukuki tanımlaması olarak anayasaların dengesi söz konusu değişimleri tanımlama etkinliğine bağlıdır. Bu uyumun olduğu yerde anayasalar, bir toplum sözleşmesi olarak ilişkilerin düzenlenmesinde başvuru unsuru olurlar. Bu noktada olası her dengesizlik, anayasaları tartışma konusu yapar; onaylandığı an değiştirilmesi için muhalif hamlelere maruz kalan anayasaya uzun bir ömür biçmek mümkün değildir. Sık sık yeniden ayarlamalarla kimi maddeleri değiştirilmek zorunda kalınan anayasalar, toplumu temsil etmekten uzaktır demek de yanlış değildir.
En demokratik anayasaların bile, tarih karşısında geri bir konumu temsil ettiği koşulda, ülkemiz tarihinin hiçbir anayasası denge içinde ve sivil koşullarda oluşturulamamıştır.
135 yıldır kendini tanımlayamayan bir ülkedir Türkiye. Kendi gerçekliğini tanımlayamamış anayasaların ülkesi olarak toplum sözleşmeleri, gergin sözleşmeler olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Bu da sık sık balans ayarlarının yapılmasına yol açmaktadır.
Osmanlıdan bu güne 5 anayasa oluşturuldu.
1. Kanun-i Esas-i (23 Aralık 1876). 119 Maddeden oluşmuştur. 7 kez değiştirilmiştir (1909-1918).
2. Teşkilat-ı Esasiye (20 Ocak 1921) 23 maddeden oluşmuştur. 1 Kez değiştirilmiştir.
3. 24 Anayasası (20 Nisan 1924) 105 Maddeden oluşmuştur. 5 Kez değiştirilmiştir (1928-1937).
4. 61 Anayasası ( Referandumda kabulü 9 Temmuz 1961) 157 Madde ve 22 geçici maddeden oluşmuştur. 7 Kez değiştirilmiştir (1969-1974).
5. 82 Anayasası (Halk oylamasıyla 7 Kasım 1982) 177 maddeden oluşmuştur. 16 kez değiştirilmiştir (1987-2008).
6. 12 Eylül 2010 Anayasası ( Referandum 12 Eylül 2010) Doğmadan ölmüştür.
1876 KANUNİ ESASİ
Kanun-i Esasi (I. Meşrutiyet), 1808 Senedi İttifak, 1839 Tanzimat (Gülhane-i hattı Hümayun) ve 1856 Islahat Fermanı’nın ardından gelen bir Osmanlı anayasasıdır. İster önce, ister sonrasında Kanun-i Esasi, bir sistem değişikliği ya da olağanüstü bir toplumsal değişimin sonucu olarak oluşturulan bir hukuki metin olmamıştır. Yürürlükte bulunan sistemin, ilişkilerin, egemen kastlar arası, güçler dengesinin yeniden tanımlanmasını ya da bir statüye bağlanmasını amaçlamış hukuki metinler olarak kaleme alınmıştır. Dönemin kendi özgünlüğü içinde bu metinlerin gerçek anlamda bir toplum sözleşmesi olmadığını anlamak için ise uzun süreye gerek bile kalmamaktadır. Kanunu ben koydum ben ilga ederim demek yeterli olmuştur. Bu nedenle, Kanun-i Esası ilanından iki yıl sonra yürürlükten kaldırılması gündeme gelmiştir (13 Şubat 1879).
Bu hukuk Osmanlı hukuksuzluğunun hukukuydu. Osmanlı aklının tarih içinden çıkıp geldiği sistemin yasalara karşı tutumuyla ilgilidir. Bu yanıyla Osmanlı kendiyle tutarlıdır demek yanlış değildir.
Osmanlı aklı, Kanun-i Esasiye karşı davranışta kendini bu yanıyla ifade eden bir akıldı. Ancak onun tarih derinliklerinde şekillenişi uzun bir serüvenin sonucudur. O da göçebe bir toplumun sür git Batı’ya doğru gasp ve talan seferlerinde, toprağa emek vermeden, başkalarının verdiği emeğe ve yarattığı değerlere el koyma üzerine kurgulanmış yaşam tarzıyla ilgilidir. Bu tarzın tarih içinde ne bir yerleşim algısı ne de buna ilişkin bir kültür birikim ve mirasının olmaması bundandır.
Bu bir Osmanlı algısıdır; bulunduğu zaman ve mekanın gasp edilmiş değerlerini tüketmek üzere kurgulanmıştır. Bunun sonucu yerleşiklik, medeni gelişme başarılamamıştır. Bu nedenle Osmanlı İslam etkisinde kaldıkça İslam şeriatına, Bizans’tan etkilendikçe Bizans algılarıyla, Fars etkisinde kaldıkça da oradan gelen etkiler ya da bunların sentezleriyle oluşan bir üst yapılanma kurgusu içinde olmuştur. Bu eklektik yapı, hükmü altında yaşayan eski hiçbir kültürü özümseme durumunda olamamıştır. Kimi tarihçilerin iddiasının tersine, Osmanlı farklılıklara olumlu yaklaşımı sonucu değil; böylesi bir içselleştirmeyi, özümsemeyi, asimilasyonu yapabilecek ne potansiyeli ne de kültür birikimleri olmadığından başaramamıştır.
Tarih serüveninde, Osmanlı İmparatorluğu’nun birden çok başkent değiştirmesi, birden çok resmi dil üzerinden devlet ilişkilerini sürdürmesi, birden çok alfabeyle edebiyatını kurması da tamamen bu nedenle gündeme gelmiştir. Bütün bu veriler Osmanlı’da hukuk algısını da aynı aklın eseri olarak şekillendirmiştir; o an ne gerekiyorsa onu da egemen olanlar yapar, halkın bunu beklemekten ve sonuçlarına boyun eğmekten başka şansları yoktur.
Kanun-i Esasi 2. yılında yürürlükten kaldırıldı. 28 yıl sonra 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet yürürlüğü giriyor. Yürürlüğe giren yeni bir anayasa değil, eskisinin kendisiydi. Tarihçiler bu sürece Meşrutiyet’in II. aşaması adını verirler.
II.Meşrutiyet, aynı mantığın ürünü olarak, bir toplumsal değişimi hukuki olarak tanımlamak için değil, sürmekte olan sürecin güçler dengesine uygun bir düzenleme yapmak amacıyla ilan edilmiştir.
Anayasa bilinci bu yanıyla, sorunları örtme, idare-i maslahat olarak işlev görmüştür. Bu gelenek Osmanlı’nın yapısına da uygun olandı.
II.Meşrutiyet Osmanlı’nın 5 kasım 1922’de tasfiyesine kadar bir biçimde varlığını sürdürdü. Bu tarihe kadar da bu günleri çok iyi hatırlatan balans ayarlarıyla o anın gereklerine uygun düzenlemelere muhatap oldu. Kanun-i Esasi 14 yıl süren II. devresinde tam 7 kez değişikliğe uğradı (http://www.genbilim.com/content/view/1424/88/ ).
Anayasaların tarihin ve toplumun ilerlemesi karşısında her zaman tutucu olduklarını belirttim. Ancak bu statüler, alttan gelen büyük toplumsal değişimlerin hukuki ifadesi olma durumunda değillerse, siyasi iktidar dengelerine bağlı değişikliklere maruz kalıyorlarsa meşruiyetleri tartışma konusu olurlar. Bu aynı zamanda, çözümü beklenen toplumsal sorunların çözümsüzlüğünü yansıtır. Çözümsüzlüğü nispi reformlarla, anayasal düzlemde irili ufaklı ayarlamalarla geçiştirmek ise, onaylandığı gün değişikliği gündemde olacak bir anayasa oluşturmak demektir. Bunun adı anayasalı devlet olmak demektir; anayasal devlet ise bu gergin dengelerle oluşturulamaz.
21-24 ANAYASASI
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde anayasal düzenleme açısından gündeme gelen yöntemler de aynı mantığın geçerliliği olduğunu gösteriyordu. Teşkilat-ı Esasiye, Kanun-i Esasi’den sonra, Büyük Millet Meclisi hükümeti anayasası olarak 20 Ocak 1921’de ilan olundu. 23 maddeden oluşan bu anayasa o günün özgün koşullarını yansıtıyordu. İlk kez hakimiyetin millette olduğu ilan edilen bu yasanın, bir anayasa olup olmadığı tartışmalıdır. Hukuk normları, yazım tekniği açısından olduğu kadar Kanun-i Esasi’nin yürürlükten kaldırılmamış olması ve Teşkilat-ı Esasi’nin 23 maddesiyle çelişkili olmayan tüm maddelerin geçerli olduğunun teyit edilmesi, geçiş sürecinin Osmanlı’yla iç içeliğini anlatmaya yeterlidir.
Bir imparatorluk yıkılmaktadır; geride kalan topraklar ve kaderi belirlenmemiş etnik topluluklar ortamında farklılıkların birçok boyutunda yeni toplumsal, siyasal durumu izah edebilecek, bunu ifade edecek hukuki çerçeve yazımı, eskisinden kendini bağımsızlaştıramamaktadır. Ona yaslanmakta, yapılanın ciddi bir dönüşüm olabileceği konusunu anayasal bir metinde ifade etmekten çekinmektedir. Bunun için eskisiyle yenisini bir arada tutan, eski devletle yeni devleti bu yanıyla eklemleştiren bir algı hükmünü anayasa konusunda sürdürmeye devam etmektedir. Cumhuriyet bile, Kanun-i Esasiye dayalı Teşkilatı Esasi’nin bir kısım maddelerinin değiştirilmesiyle hukuki olarak resmileştiriliyordu.
Böylesine eklektik, böylesine tutucu, eski aklın devamında böylesine ısrarcı bir yönelim kaçınılmaz olarak, farklı planda kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyet’in sırtına ağır bir kambur yüklemiş oluyordu. Teşkilat-ı Esasiye ancak 3 yıl yaşayabildi. Yerini 24 Anayasasına terk etti.
Nitekim I. Meşrutiyet’ten bu güne geçen 135 yıllık süreçte anayasa sorununu bir türlü çözemeyen Türkiye, bu kamburun altında ezilmekten kurtulamamıştır.
Askeri iktidarların, darbecilerin elinde keyfi dayatmaların diktatörlüğü altında sürüp giden anayasalar ve balans ayarları, hiçbir zaman ülkemiz gerçekliğini tanımlama durumunda olmamıştır. Öyle ki, her bir anayasa girişimi ülkemizin temel bir sorununu örtme adına girişilmiş hukuki bir tiyatro durumunda olmuştur. Hukuk üzerinde bu türden tepinmelerin kaçınılmaz olarak toplumda yarattığı güvensizlik, çözümsüz sorunların son noktada bugün olduğu gibi ölüm kalım mücadelesi olarak gündeme gelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
Osmanlı’nın anayasası Kanuni Esasi’nin padişaha verdiği yetkileri TC’nin cumhurbaşkanlığına devretmesi yanı sıra, farklılıklarımızı yok sayan statüleriyle TC’ye ait tüm anayasalar ülkenin gerçekliğini yok saymaya yönelik olarak şekillenmiştir.
Türkiye bir mozaik ülke. Osmanlı’nın dağılması sonrası onlarca etnik topluluk bir biçimde özgürlüğe yöneldi. Toprak ve siyasal olarak bağımsızlaştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulabileceği tek alan Anadolu’ydu. Anadolu ise birden çok etnik topluluğun anayurduydu. Bunun da ötesinde, uygarlıklar beşiğiydi. 1000 yıllık bir karanlık dönem üzerlerine çökmüş olmasına rağmen etnik dokularını korumuş, asimile olmaya direnmiş, kültür birikimleriyle uygarlığa yaptıkları tarihsel katkılarla bu güne kadar gelebilmişlerdi. Onlarda dünya güçler dengesinin açtığı yeni ufuklarda özgür ve bağımsız olma haklarına sahipti. Bu hak, başkasının haklarına tecavüz değildi.
Yerli halklar toprağı yaşama ilk kez açmış halklardı. Anavatanı olmanın tüm yetkileriyle bu toprakların yerlisi ve en köklü olanlarıydı. Balkanlarda, Arap Yarımadası’nda uluslar özgürlüğüne kavuşmuştu. Anadolu’da ise karanlık dönemler ısrarla sürüyordu. 20.yy ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yüzyılıydı. Bundan Türkler kadar diğer etnik topluluklarında yararlanma hakları vardı. Bunun için kimin kiminle ne türden bir dayanışma içinde olup olmadığının bir anlamı da yoktu. Bu bir kurtuluş mücadelesiydi, Kurtuluş Savaşı’nın Sovyetlerden yardımı ne ise, başkalarının alacağı yardımın da mahiyeti aynıydı. Dünya artık yeni bir çağa girmiş, her olay ve gelişme tüm dünyayla bağlantılıydı.
Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabesiydi. Bu anlaşmada uluslar önünde verilen sözler, atılan imzalar azınlıkların haklarını da koruyordu. Özellikle dil ve kültürel haklar, basım yayım ve düşünce özgürlüğünü ifade eden 39. maddesi açık ve sarihti. 39. maddenin 4. paragrafı şöyle demektedir;
“Türkiye vatandaşlarından hiçbirinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt konmayacaktır.”
Osmanlı aklı Cumhuriyet’te, hukuk ya da uluslararası hukuk diye bir şey tanımıyordu. Komplocu akıl, Lozan’ı atlatılması gereken bir aşama olarak görmüştü; geride kaldığı an onu inkar etmenin bir sakıncası yoktu. Anayasaları kendisi oluşturduğu gibi yürürlükten kaldırılması, balans ayarlarının yapılması, değiştirilmesi, onaylatılması da kendisine aitti. Hukuk sadece bir araçtı. Toplumsal sorunların hukuki alanda çözüm bulan bir yansıması ise, istenmeyen şeylerin başındaydı.
Ülkemizde anayasaların değişim süreci ve özelliği ülkemizin ne kadar kimliksiz bir ülke olarak sür güt bir çalkalanmadan geçtiğini gösteriyor. Bugüne dek durumun aynıyla sürmesi ise, sorunun kaynağında çok farklı nedenlerin ve çözüm yollarının bulunması gerektiğine işaret ediyor. 24 Anayasası 36 yıl süren uzun ömründe 5 kez önemli revizyonlara uğradı. Cumhuriyet kimliğini arıyordu, bir ayağı Osmanlı’da, bir ayağı belirsiz bir yerdeydi. Dünyadaki siyasal – ekonomik toplumsal çalkalanmaların ülkemize yansıması ölçüsünde bu kimlik arayışı da duvardan duvara çarparak devam ediyordu.
1929 krizi dünyayı sardığında Avrupa’da yükselen milliyetçi-ırkçı dalgalar, faşizm ve Nazizm’in iktidarlarına yol açıyordu. Dünya yeni bir savaşın eşiğine sürüklenirken bu etkiler altında ülkemiz kapalı bir ekonomiye ve siyasal açıdan ırkçı yönelimlere angaje oluyordu. 24 Anayasası bu süreçte defalarca değişikliklere uğrayıp zamanın ortamına kendini uydurma çabası veriyordu. Milliyetçilik, çirkin bir ırkçılık boyutuna bu süreçte tırmanıp durmuştu.
Toplum artan oranda bastırıldıkça, tek boyutluluk pervasız bir azgınlıkla akıl zorlaması tezlere tırmanıyordu; Güneş Dil Teorisi, Tarih Tezi, tek dil, tek bayrak, tek ulus argümanları üzerinde yaşanan coğrafyanın gerçekliğiyle hiçbir bağı olmaksızın cüretle ileri sürülüyordu. Bu dönem, 1925 - 1938 dönemidir ki ülkemizin en önemli ikinci büyük etnik topluluğu Kürtlerin hak arayışında maruz kaldıkları toplu katliam yıllarıdır. Anayasa bunu meşrulaştıran bir metinden öte anlama da sahip değildi. 24 Anayasasının 36 yıllık ömründe uğradığı revizyonlar, ülke gerçekliğini yansıtmaktan çok, dünyadaki gelişmeleri yansıtma çabasında olmuştur. Bu gelenek bir kez daha en avantajlı kesitlerde bile, ülke gerçekliğini yansıtabilecek bir anayasa yapılamayacağını göstermektedir.
61 ANAYASASI
Ülkemizde anayasayı kulisler yazar, iktidarlar uygular. Kulisler karanlık odaların prensleriyle doludur. Çoğu kişiye fantastik bir kavram gibi gelen oligarşik yönetim, bu ülkenin gerçek iktidarını oluşturur. Bunu daha iyi algılamak için ülkemizde yüksek kurulları incelemek yeterlidir. Bunlar arasında en ağırlıklı olanı ve en çok çelişkilerle dolu olanı Milli Güvenlik Kuruludur (MGK); Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK), Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) vb. onlarca kurumdan oluşan kombinezonların gücü ülkeyi yöneten güçtür. Bu yüksek kurullar arasındaki denge siyasetin yönü ve oluşacak gelişmelerin yönünü tayin eder. Bu yüzden hükümet olunsa da iktidar olunmayabilir. Oligarşi bu gücün bileşkesidir, arasındaki ittifaktır. Ülkede anayasa sorunu da buradan geçer. Oligarşi, her zaman aynı siyasal yönelime bakmaz, son on yılda önemli değişimlerin olduğu açıktır. Oligarşi içinde yeni kombinezonlar gelişti ve bu etkinin altında şekillenmeye başlayan bir süreç vardır. Anayasa taslağı bu dengelerin açtığı yoldan çıktı.
24 Anayasasından 61 Anayasasına gidilirken ortaya çıkan konjonktür, dünya ve ülke sorunları ortak ulusal çıkar çizgisi dışına çıkmadan nispi demokratik hakların yer aldığı bir anayasanın öne çıkmasını sağladı. Hiçbir zaman pratik bir anlamı olmayan 61 Anayasası, ülke tarihinin en demokratik anayasası olarak yorumlanır. Oysa bu anayasaya gidişte farklılıkların neler çektiğini bir kendileri bir Allah bilir; 27 Mayıs darbesinden dört gün sonra, Kürt halkının en nüfuzlu şahsiyetlerinin de aralarında olduğu 485 kişiyi, yalnızca “Kürt olması dolayısıyla” Sivas’a (Kabakyazı’da 5.Er. Eğitim Tugayı) sürgün eden darbeciler, hükümetlerinin Bakanlar Kurulu 7. toplantısında Kürtler için Doğu’dan Batı’ya göçürülmeleri için mevcut yasaların bile yetersiz olduğunu tartışabiliyordu (bu sürgünler arasında Mardin’den Erdem ailesi gibi birçok ailenin Arap olduğu ise hiçbir yerde dile getirilmemektedir).
27 Mayıs darbesi hükümetinin Bakanlar Kurulunun kendi vatandaşı için bu senaryoların peşinde koşturması, yapılan anayasanın nasıl bir mantıkla örüleceğini de yeterince açık ediyordu.
MBK’nın bir yetkilisi o dönem yaptığı açıklamada “Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye benimsetilecektir.” (http://www.haberruzgari.com/Tarih/34251-27-MAYIS-DARBESININ-KURT-MA%C4%9EDURLARI.html )
Bu sözler bir milliyetçi faşistin rastgele söylediği sözler değildi. 27 Mayıs darbesi, sözde demokrasi amacıyla yapılmıştı. Ancak bu yalan, darbenin hemen ardından başvurulan etnik temizlik çabalarıyla açığa çıkıyordu; asimilasyon için sistemli çalışmalar (Devlet Planlama Teşkilatı Bünyesinde kurulan “DOĞU GRUBU”), Cumhuriyet Döneminin Şark Islah Planı, Mecburi İskan Kanunu ve en önemlisi Osmanlı’nın devamının bir ifadesi olan, İttihat ve Terakki’nin sürgün kararnamesine dayanarak Kürt gerçeğini yok etme planları, amaçlarını ortaya koymaya yeterliydi.
61 Anayasası ülkemizi tüm mozaiğiyle tanımlamama ısrarını sürdürüyordu. Milliyetçiydi. Anayasanın içerdiği şekli demokratik haklara karşın militarist bir anayasaydı ve militarizmini sonraki darbeler için zemin olarak bünyesinde taşıyordu. Sonuçta, şekli olan demokratik maddeleriyle birlikte 12 Mart 1971 darbesiyle ortadan kaldırılınca, arkasında duracak bir halk kitlesini bulamamıştı. Bugüne kadar süren anayasal kaoslarımızın kaynağında 27 Mayıs Anayasasının militarist mantığı olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır; MGK’nın dün olduğu gibi bu gün de siyasete yön veren bir kambur olarak 27 Mayıs Anayasasının ürünü olduğunu hatırlamamız yeterlidir.
Cumhuriyet Osmanlı’nın devamı olarak her şeyi üstten dayatıyor, üsten alınan kararlarla da yürürlülükten kaldırılabiliyordu. Bu mantığın ürettiği anayasalar, ilan gününden itibaren zamanını tüketmiş gibi değişikliklere uğramaya başlar. 61 Anayasası da sonuncusu 16 Nisan 1974’te olmak üzere 7 kez değiştirilmiştir; değişiklikler onlarca maddeyi içermiştir. (http://www.genbilim.com/content/view/1424/88/ )
En önemli değişiklikler ise 12 Mart 1971 askeri faşist darbesiyle gerçekleşmiştir. Sistem sırtına yük gördüğü, ayakları yere basmayan, halkın da arkasında durmadığını gördüğü nispi özgürlük maddelerini bir darbeyle silip atmıştır. 12 Mart darbesinin anayasa algısı, bir hukuksuzluk algısıydı; bunu yerine getirmiştir.
82 ANAYASASI
Anayasal istikrar, anayasal devlet, toplum sözleşmesi diye toplumun dengelerini gözetecek bir yönelimi olmayan bu yaptırımlar, her defasında halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalarak kefaretini ödemiştir. Anayasalarda bu ölçüde sık ve bu ölçüde erken değişikliğin nedeni de budur. Anayasal kimlik diye bir şey varsa bu ülkemiz açısından tam bir bunalım sürecinde yaşamıştır demek abartılı olmayacaktır. Bu yanıyla anayasal sorumsuzluk, egemen güçler için halka karşı bir güvenlik kararnamesine dönüşmüştür. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi rejiminin ortaya koyduğu anayasa bu sürecin son halkası gibidir. 12 Eylül rejimi, toplumsal mücadelelerin dayattığı değişimlerin hukuki ifadesi olan olmayan her türden demokratik hakkı çiğneyen, toplumun kimyasını da bozan 82 Anayasasıyla siyasal sistemini dizayn yapmıştır; 82 anayasası, 7 Kasım 1982 halk oylamasına sunulmuş, 9 Kasım 1982’da yürürlüğe girmiştir.
Yasaklar, kovuşturmalar, yaptırımlar, dayatmalar, tehditler, sıkıyönetimler, planlı programlı etnik temizleme çabaları, azınlıkların ve inanç farklılıkların inkarı ve yok edilmesi için düzenli çabalar bu anayasanın ürünü olmuştur. 82 Anayasasında tek millet söylemi, ırkçı bir söylem olarak yerini almıştır; “değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif edilemez” 1, 2, ve 3. maddeler, önceki anayasaların uzantısı olarak Anadolu gerçekliğine tamamen aykırı bir hüküm koyularak tek millet ilanı ve diğerlerinin inkarı üzerine kurgulanmıştır.
Bu ırkçı yaklaşımla başlayan 82 Anayasası, madde 26 da, “düşüncelerin açıklanması ve yayılması” ile ilgili olarak diktatörlük hükümlerini dayatmıştır; “gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emriyle toplatılır” denilmiştir. Mahkeme kararları olup olmamasına bakmadan, güvenlik güçlerinin rahmeti altına alınan düşünce etkinlikleri dün gibi bu gün de ülkemizin kimyasını bozan 12 Eylül karanlığının ifadesi olarak 82 Anayasasında yerini bulmuştur.
54. madde de ise, mantık zorlamaları açık bir diktatörlük ifadesi gibidir; “Grev hakkı…iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” denerek, emekçilerin en doğal hakkı, ölçüsü belli olmayan, soyut bir “niyet”in rahmetine terk edilmiştir. Buna “siyasi amaçlı grev… dayanışma grev… genel grev… işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” denilerek de faşizmi anayasanın temel siyasal eğilimi olarak belirlemiştir.
82 Anayasası, gerçek anlamda bir karşı devrim anayasasıdır. Toplumun tarihsel ilerlemesinin önünü kesen, yönü geriye doğru sayan, onaylandığı an değişmeye mahkum bir anayasa olarak doğmuştur. Bu nedenle, önceki anayasaların kaderini takip etmiş, her defasında onlarca maddesi değiştirilmek üzere 16 kez gözden geçirilmiştir. 82 Anayasası, toplum rahminde uzun süre ölü tutularak, toplumun sorunlarını kangrene çevirmiştir. Ülkemize en büyük zararı faşizan zehirleriyle veren 82 Anayasası çağdışı bir anayasa olarak tarihteki yerini almıştır.
12 EYLÜL 2010 ANAYASA PAKETİ
82 Anayasasını aşmak, toplumun kaderindeki bu karanlık belgeyi tarih çöplüğüne atmak ülkemizin tüm siyasal eğilimlerin sorunu olmuştur. Sağcılar, dinciler, liberaller ve bil cümle siyasal çevreler bu vebalden kurtulmak için çalışmıştır. Her eğilim kendi mantık dokusuyla farklı bir anayasa önerisi yaparak 82 Anayasasından çıkmak arzusu göstermiştir. Ancak hiç biri, tarihten çıkıp gelmiş haliyle, önceki anayasaları koltuk değneği olarak kullanmaktan ve temel mantığını sürdürmekten geri durmamıştır.
12 Eylül 2010 tarihli referanduma giderken ortaya konan anayasa taslağı da aynı mantığın ürünüdür. Çağlar değişiyor Cumhuriyet’teki Osmanlı aklı değişmiyordu. Anayasa paketi bu aklın bir ürünü olarak halkın önüne geliyor.
21.yy küreselleşme çağıdır. Bu yüzyılda iki farklı küreselleşme rekabet, hatta kıran kırana bir savaş halindedir.
Bir yanda emperyalist küreselleşme yer alıyor. Bu küreselleşme emperyalist çıkarların ikamesi için, dünyamızı savaşlara sürükleyen, nükleer silah yarışlarına, kıyımlara, işgallere, istilalara, kardeşi kardeşe kırdırmaya, “Yaratıcı Anarşi”lerle ülkeleri iç kanamalarla zayıf düşürmeye yönelik kirli global siyasetleri dayatan küreselleşmedir.
Diğer tarafta ise, kolektif insan aklının yarattığı teknoloji, bilim ve bilgi dönüşüm ağlarının üzerinde yükselen, en ücra köşedeki emek ve bilgiyi herkesin kazandığı paylaşım amacıyla evrensel üretime katan küreselleşmedir.
Bu küreselleşme, bilgi ağlarının ulaşım ve iletişim kanallarıyla, bilgi bankalarıyla yeni bir uygarlığa açılan küreselleşmedir. Bu küreselleşme, devrimci yükseliş çağında -kapitalizmin feodal krallıkların kanatları altında büyüdüğü gibi- uluslararası tekellerin kanatları altında gelişiyor olmasına karşın, onu yadsıyacak yeni bir üretim ilişkisini temsil eder. Bu küreselleşme, tarihle uyumlu küreselleşmedir, devrimci küreselleşmedir; her yeni üretim tarzının gelişme ve hakim olması için demokrasinin en derin ve en geniş tarzda ikamesine ihtiyaç duyar.
Bu nedenle çağımızın devrimciliği, demokrasi için mücadeledir demek yanlış olmayacaktır. Demokrasi, artık burjuvazinin liberalizmi değildir. Emperyalist-kapitalist sistemin hiçbir temel sınıfı ve iktidarı demokrasiyi sonuna kadar götürme şansına ne öznel ne de nesnel açıdan sahip değildir. Bu görev küresel üretim tarzının devrimci saflarına ait bir yönelimdir. Demokrasi mücadelesinin bu açıdan, gelecek adil ve eşit toplum kuruluşunun hukuki ifadelerinde haklı yerini alması zorunludur. Daha çok demokrasi bunun için uğruna mücadele edilecek programın esasını oluşturmaktadır. Bu yanıyla gerçek anlamda demokratik bir anayasa, burjuva iktidarların yarım yamalak liberalizminin ellerine terk edilmeyecek kadar toplumsal yaşantımızın devrimci talebidir.
Demokratik açılım bu nedenle tüm devrimcilerin omuz vermesi gereken bir yönelimdir. Bu, demokratik açılım iddiasında bulunan iktidarların gerçek yüzlerini, sığlıklarını açığa çıkarmak, sonuna kadar gidemeyeceklerini göstermek açısından da önemlidir. Demokrasi talebinde sonuna kadar tutarlı olanların yalnızca devrimcilerin olduğu; tarihle uyumlu, gelecek uygarlığın üretim tarzını temsil edecek ve bunu demokratik anayasasında hukuki olarak ifade edecek güçlerin yalnızca devrimci güçler olduğunun gösterilmesi gereklidir.
Her yönüyle demokratik yeni bir anayasa yerine, eskinin koltuk değnekleriyle, aynı algı ve eğilimlerin uzantısı olarak tek millet, tek dil, tek kültür dayatmasıyla farklılıkları inkar eden bir anayasa ikame etmek; bir liberal aldatmaca olduğu kadar, toplumun çözülmemiş temel sorunlarını artan bir kaosa sürüklemek demektir. Bu ise statüleriyle tarihe ve toplumun taleplerine karşı direnen sistemi yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır. Onaylandığı an süresi geçmiş bir anayasa bu aklın anayasasıdır.
82 Faşist Anayasasının yeni bir versiyonu olarak referanduma götürülen anayasa taslağı, tastamam böylesi bir anayasa önermesidir.
12 Eylül 2010 referanduma giden anayasa taslağı milliyetçidir. “Başlangıç” bölümüyle yaptığı ilk tanımlama, “biz Türk milleti” tanımlamasıdır. Bu farklılıkları açık ve sarih bir biçimde inkardır. Bu topraklarda Türk milleti kadar başka milletlerde bulunmaktadır ve tüm milletler Türk milleti gibi tarihi bir varlık ve değerdir.
Önceki anayasalardan daha fazla bir biçiminde ve ısrarla tek millet vurgusu yapılan bu anayasa taslağının 1. maddesi ise “ Atatürk Milliyetçiliği” diye anayasa yazım kurallarına bile aykırı bir tanımlamayla eskileri tekrar etmiştir; ne bilimsel ne de tarihi bir anlamı olan, uluslararası hiçbir manası bulunmayan bu tanım, keyfi olduğu kadar farklılıkları inkar tanımıdır.
45. maddede “eğitimin dili Türkçedir” diyerek, vergisini aldığı hiçbir farklı dil ve kültüre devletin eğitim vermeyeceğini ilan etmiştir; bu ise bir diktatörlüktür.
48. maddede ülkenin değişik etnik dokusundan, halkın oylarıyla parlamentoya gelen milletvekillerinin andı da “Türk milleti” adına yapılacağını belirterek meclis tek boyutlu hale getirilmiştir. Bunun gibi sıralanan ilkel milliyetçi maddeler anayasa taslağının anti demokratik bir taslak olduğuna yeterli göstergedir. Sorunlarımızın kaynağı da buradadır.
Tek boyutluluk demokratik değildir. Tersine devam eden ilkel aklın hukuki dayatmasıdır. Bu anayasa taslağının çapı da bu kadardır.
SONUÇ
Ortak ülkemiz birimizin değil de hepimizin ise bunu birbirimize her defasında kanıtlamak ve her hukuki tanımlamada ifade etmek gereklidir. Milliyetçi ilkelliğimizi aşmadan tarihle uyumlu bir ilerleme halkası yakalamamızın mümkünü yoktur. Bu ortam, artan toplumsal sorunlarımızın kaosudur. Bu bir bataklıktır ve her provokasyona açıktır. Bunun da tek sorumlusu devlet erkini elinde tutan güçlerdir. Bu zemin üzerinde yeniden üretilip duran ilkel akıllar kaldıkça da demokratik bir anayasaya erişim zordur.
Tarihle yüzleşmemiz burada anlam bulur. Bunun hukuki ifadesi de anayasada açıkça dile gelmelidir
3 Ağustos 2010
Tüm maddeleri demokratik olsa da ortak ülkemizin farklılıklarını tanımayan, onların hak ve hukukunu güvence altına almayan bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz.
135 yılda oluşturulan 5 anayasa da despot, diktatör ve tek milletli anayasadır. 1876 Kanuni Esasi’sinde farklılıkları Osmanlı bileşkesinde tekleştiren anayasa mantığı, Cumhuriyet’teki Osmanlı aklı olarak; tek millet, tek dil, tek kültür, tek tarih olarak ırkçı, faşizan bir biçim almıştır.
Cumhuriyet sözde farklı bir planla kurulmuştu. Ancak aynı akılla yürümüştür; diktatörlük, askeri baskı anayasalarına dayanmıştır.
Bu topraklarda hiçbir anayasa, toplumsal bir dönüşümün ifadesi olmamıştır. Tersine, her biri onlarca maddesinin değiştirilmesiyle, birbirinin devamı iktidar güçler arasındaki dengeyi tanımlamaya çalışmıştır; tümünde de aynı mantık tekçi millet, tekçi dil, tekçi tarih ve kültür dayatması korunmuştur.
20. yüzyılda bu mantık, egemen siyasi yönelimi bir tür faşizanlık olarak şekillendirmiştir.
Bugün referanduma sunulan anayasa taslağı ise diğerlerinin devamı olarak demokratik olmanın çok uzağındadır. Tek boyutluluğuyla öncekilerin tekrarıdır; şekli bir demokratik açılım izleri taşıyan maddelerine rağmen, ülkemizin gerçek anlamda var olan farklılıklarını tanımlayıp, haklarını güvenceye alan bir anayasa değildir.
Referandumda tavrımızın BOYKOT olmasının temeli buna dayalıdır.
Onaylandığı an, tarihini doldurmuş olan bu anayasa, toplumsal temel sorunlarımızı aşacak olan tanımlamadan uzaktır. Ülke birlik ve barışı için ihtiyaç duyduğumuz bir anayasa değildir.
13 Eylül’den itibaren demokratik anayasa mücadelemiz gündemde olmaya devam edecektir.
***
Anayasa, devletin esas kuruluşunu ve vatandaş karşısındaki yükümlülüklerini, devletin kişilerle ve kişilerin birbirleriyle olan münasebetlerindeki temel hak ve hürriyetlerini belirten, tanınan bu hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasını engelleyecek yasama ve yargı sistemini kuran temel kanun olarak da tanımlanabilir.
Tanımı daha da geliştirip, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde yer alan yasaları da bu kapsama almak yanlış olmaz. Ancak hangi genişlik ve derinlikte olursa olsun tüm anayasalar statücüdür; sınır koyma metnidir. Hukuk metni olarak anayasa bu anlamıyla, tarih ve toplum hareketinin durmadan değişen ihtiyaçlarıyla sürekli çelişki halinde olmaya mahkumdur.
Tüm anayasalar hukuki açıdan tutucudur; onaylanma tarihlerinden itibaren, tarihin gerisine düşme handikabı içindedir.
Bundan dolayı anayasasız olmak, daha demokratik ve günceli yakalamada daha enerjik olmaktır. Demokratik devrimini yüz yıllar önce tamamlamış İngiltere’nin bu gün için de geçerli olmak üzere demokrasisi en dengeli ülke olma esprisi buradan kaynaklanır.
Anayasalar ülkelerin tanımıdır.
Anayasalar, ortak bir coğrafyada yaşam sürdüren ve belli bir siyasi erkin hükmü altında bulunan toplum ya da toplumların çok yönlü ilişkilerini tanımlarken, temel eksikliklerini ve temel sorunlarını da tanımlamış olurlar. Toplumlar, aşılmamış sorunların sancı ve kaoslarını dile getirirken anayasalara karşı gösterilen muhalif tutum bunun açık bir belirtisidir.
Ülke gerçekliğini, aşılmış sorunlarını, olası sorunlarını da aşmak üzere kapsamlı bir hukuk metni olarak düzenlenmemiş anayasaların bir toplum sözleşmesi olarak tecelli etmesi mümkün değildir. Böylesi anayasalar onay günü ertesinden itibaren toplumun tepki reflekslerini çekmeye başlar. Ülkenin temel sorunlarının aşılmasında ana hedef haline gelerek baskı altında olurlar. Bu ise hukuksal kaoslara yol açar ve toplumsal gerçeklik, aşılması gereken sorunlarıyla bir bütün olarak dengeye gelene kadar bu çelişki diriliğini korur.
Anayasalar, nesnel bir dönüşüm temelinde yenilenir ya da yazılırlar. Toplumsal ilişkilerin her yönüne belli ilkeler etrafında sınır getiren hukuki metin olarak anayasalar, bir sonuç olarak gündeme gelirler. Toplumsal dönüşümlerin, ilerleme ve değişimlerin hukuki tanımlaması olarak anayasaların dengesi söz konusu değişimleri tanımlama etkinliğine bağlıdır. Bu uyumun olduğu yerde anayasalar, bir toplum sözleşmesi olarak ilişkilerin düzenlenmesinde başvuru unsuru olurlar. Bu noktada olası her dengesizlik, anayasaları tartışma konusu yapar; onaylandığı an değiştirilmesi için muhalif hamlelere maruz kalan anayasaya uzun bir ömür biçmek mümkün değildir. Sık sık yeniden ayarlamalarla kimi maddeleri değiştirilmek zorunda kalınan anayasalar, toplumu temsil etmekten uzaktır demek de yanlış değildir.
En demokratik anayasaların bile, tarih karşısında geri bir konumu temsil ettiği koşulda, ülkemiz tarihinin hiçbir anayasası denge içinde ve sivil koşullarda oluşturulamamıştır.
135 yıldır kendini tanımlayamayan bir ülkedir Türkiye. Kendi gerçekliğini tanımlayamamış anayasaların ülkesi olarak toplum sözleşmeleri, gergin sözleşmeler olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Bu da sık sık balans ayarlarının yapılmasına yol açmaktadır.
Osmanlıdan bu güne 5 anayasa oluşturuldu.
1. Kanun-i Esas-i (23 Aralık 1876). 119 Maddeden oluşmuştur. 7 kez değiştirilmiştir (1909-1918).
2. Teşkilat-ı Esasiye (20 Ocak 1921) 23 maddeden oluşmuştur. 1 Kez değiştirilmiştir.
3. 24 Anayasası (20 Nisan 1924) 105 Maddeden oluşmuştur. 5 Kez değiştirilmiştir (1928-1937).
4. 61 Anayasası ( Referandumda kabulü 9 Temmuz 1961) 157 Madde ve 22 geçici maddeden oluşmuştur. 7 Kez değiştirilmiştir (1969-1974).
5. 82 Anayasası (Halk oylamasıyla 7 Kasım 1982) 177 maddeden oluşmuştur. 16 kez değiştirilmiştir (1987-2008).
6. 12 Eylül 2010 Anayasası ( Referandum 12 Eylül 2010) Doğmadan ölmüştür.
1876 KANUNİ ESASİ
Kanun-i Esasi (I. Meşrutiyet), 1808 Senedi İttifak, 1839 Tanzimat (Gülhane-i hattı Hümayun) ve 1856 Islahat Fermanı’nın ardından gelen bir Osmanlı anayasasıdır. İster önce, ister sonrasında Kanun-i Esasi, bir sistem değişikliği ya da olağanüstü bir toplumsal değişimin sonucu olarak oluşturulan bir hukuki metin olmamıştır. Yürürlükte bulunan sistemin, ilişkilerin, egemen kastlar arası, güçler dengesinin yeniden tanımlanmasını ya da bir statüye bağlanmasını amaçlamış hukuki metinler olarak kaleme alınmıştır. Dönemin kendi özgünlüğü içinde bu metinlerin gerçek anlamda bir toplum sözleşmesi olmadığını anlamak için ise uzun süreye gerek bile kalmamaktadır. Kanunu ben koydum ben ilga ederim demek yeterli olmuştur. Bu nedenle, Kanun-i Esası ilanından iki yıl sonra yürürlükten kaldırılması gündeme gelmiştir (13 Şubat 1879).
Bu hukuk Osmanlı hukuksuzluğunun hukukuydu. Osmanlı aklının tarih içinden çıkıp geldiği sistemin yasalara karşı tutumuyla ilgilidir. Bu yanıyla Osmanlı kendiyle tutarlıdır demek yanlış değildir.
Osmanlı aklı, Kanun-i Esasiye karşı davranışta kendini bu yanıyla ifade eden bir akıldı. Ancak onun tarih derinliklerinde şekillenişi uzun bir serüvenin sonucudur. O da göçebe bir toplumun sür git Batı’ya doğru gasp ve talan seferlerinde, toprağa emek vermeden, başkalarının verdiği emeğe ve yarattığı değerlere el koyma üzerine kurgulanmış yaşam tarzıyla ilgilidir. Bu tarzın tarih içinde ne bir yerleşim algısı ne de buna ilişkin bir kültür birikim ve mirasının olmaması bundandır.
Bu bir Osmanlı algısıdır; bulunduğu zaman ve mekanın gasp edilmiş değerlerini tüketmek üzere kurgulanmıştır. Bunun sonucu yerleşiklik, medeni gelişme başarılamamıştır. Bu nedenle Osmanlı İslam etkisinde kaldıkça İslam şeriatına, Bizans’tan etkilendikçe Bizans algılarıyla, Fars etkisinde kaldıkça da oradan gelen etkiler ya da bunların sentezleriyle oluşan bir üst yapılanma kurgusu içinde olmuştur. Bu eklektik yapı, hükmü altında yaşayan eski hiçbir kültürü özümseme durumunda olamamıştır. Kimi tarihçilerin iddiasının tersine, Osmanlı farklılıklara olumlu yaklaşımı sonucu değil; böylesi bir içselleştirmeyi, özümsemeyi, asimilasyonu yapabilecek ne potansiyeli ne de kültür birikimleri olmadığından başaramamıştır.
Tarih serüveninde, Osmanlı İmparatorluğu’nun birden çok başkent değiştirmesi, birden çok resmi dil üzerinden devlet ilişkilerini sürdürmesi, birden çok alfabeyle edebiyatını kurması da tamamen bu nedenle gündeme gelmiştir. Bütün bu veriler Osmanlı’da hukuk algısını da aynı aklın eseri olarak şekillendirmiştir; o an ne gerekiyorsa onu da egemen olanlar yapar, halkın bunu beklemekten ve sonuçlarına boyun eğmekten başka şansları yoktur.
Kanun-i Esasi 2. yılında yürürlükten kaldırıldı. 28 yıl sonra 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet yürürlüğü giriyor. Yürürlüğe giren yeni bir anayasa değil, eskisinin kendisiydi. Tarihçiler bu sürece Meşrutiyet’in II. aşaması adını verirler.
II.Meşrutiyet, aynı mantığın ürünü olarak, bir toplumsal değişimi hukuki olarak tanımlamak için değil, sürmekte olan sürecin güçler dengesine uygun bir düzenleme yapmak amacıyla ilan edilmiştir.
Anayasa bilinci bu yanıyla, sorunları örtme, idare-i maslahat olarak işlev görmüştür. Bu gelenek Osmanlı’nın yapısına da uygun olandı.
II.Meşrutiyet Osmanlı’nın 5 kasım 1922’de tasfiyesine kadar bir biçimde varlığını sürdürdü. Bu tarihe kadar da bu günleri çok iyi hatırlatan balans ayarlarıyla o anın gereklerine uygun düzenlemelere muhatap oldu. Kanun-i Esasi 14 yıl süren II. devresinde tam 7 kez değişikliğe uğradı (http://www.genbilim.com/content/view/1424/88/ ).
Anayasaların tarihin ve toplumun ilerlemesi karşısında her zaman tutucu olduklarını belirttim. Ancak bu statüler, alttan gelen büyük toplumsal değişimlerin hukuki ifadesi olma durumunda değillerse, siyasi iktidar dengelerine bağlı değişikliklere maruz kalıyorlarsa meşruiyetleri tartışma konusu olurlar. Bu aynı zamanda, çözümü beklenen toplumsal sorunların çözümsüzlüğünü yansıtır. Çözümsüzlüğü nispi reformlarla, anayasal düzlemde irili ufaklı ayarlamalarla geçiştirmek ise, onaylandığı gün değişikliği gündemde olacak bir anayasa oluşturmak demektir. Bunun adı anayasalı devlet olmak demektir; anayasal devlet ise bu gergin dengelerle oluşturulamaz.
21-24 ANAYASASI
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde anayasal düzenleme açısından gündeme gelen yöntemler de aynı mantığın geçerliliği olduğunu gösteriyordu. Teşkilat-ı Esasiye, Kanun-i Esasi’den sonra, Büyük Millet Meclisi hükümeti anayasası olarak 20 Ocak 1921’de ilan olundu. 23 maddeden oluşan bu anayasa o günün özgün koşullarını yansıtıyordu. İlk kez hakimiyetin millette olduğu ilan edilen bu yasanın, bir anayasa olup olmadığı tartışmalıdır. Hukuk normları, yazım tekniği açısından olduğu kadar Kanun-i Esasi’nin yürürlükten kaldırılmamış olması ve Teşkilat-ı Esasi’nin 23 maddesiyle çelişkili olmayan tüm maddelerin geçerli olduğunun teyit edilmesi, geçiş sürecinin Osmanlı’yla iç içeliğini anlatmaya yeterlidir.
Bir imparatorluk yıkılmaktadır; geride kalan topraklar ve kaderi belirlenmemiş etnik topluluklar ortamında farklılıkların birçok boyutunda yeni toplumsal, siyasal durumu izah edebilecek, bunu ifade edecek hukuki çerçeve yazımı, eskisinden kendini bağımsızlaştıramamaktadır. Ona yaslanmakta, yapılanın ciddi bir dönüşüm olabileceği konusunu anayasal bir metinde ifade etmekten çekinmektedir. Bunun için eskisiyle yenisini bir arada tutan, eski devletle yeni devleti bu yanıyla eklemleştiren bir algı hükmünü anayasa konusunda sürdürmeye devam etmektedir. Cumhuriyet bile, Kanun-i Esasiye dayalı Teşkilatı Esasi’nin bir kısım maddelerinin değiştirilmesiyle hukuki olarak resmileştiriliyordu.
Böylesine eklektik, böylesine tutucu, eski aklın devamında böylesine ısrarcı bir yönelim kaçınılmaz olarak, farklı planda kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyet’in sırtına ağır bir kambur yüklemiş oluyordu. Teşkilat-ı Esasiye ancak 3 yıl yaşayabildi. Yerini 24 Anayasasına terk etti.
Nitekim I. Meşrutiyet’ten bu güne geçen 135 yıllık süreçte anayasa sorununu bir türlü çözemeyen Türkiye, bu kamburun altında ezilmekten kurtulamamıştır.
Askeri iktidarların, darbecilerin elinde keyfi dayatmaların diktatörlüğü altında sürüp giden anayasalar ve balans ayarları, hiçbir zaman ülkemiz gerçekliğini tanımlama durumunda olmamıştır. Öyle ki, her bir anayasa girişimi ülkemizin temel bir sorununu örtme adına girişilmiş hukuki bir tiyatro durumunda olmuştur. Hukuk üzerinde bu türden tepinmelerin kaçınılmaz olarak toplumda yarattığı güvensizlik, çözümsüz sorunların son noktada bugün olduğu gibi ölüm kalım mücadelesi olarak gündeme gelmesini kaçınılmaz kılmıştır.
Osmanlı’nın anayasası Kanuni Esasi’nin padişaha verdiği yetkileri TC’nin cumhurbaşkanlığına devretmesi yanı sıra, farklılıklarımızı yok sayan statüleriyle TC’ye ait tüm anayasalar ülkenin gerçekliğini yok saymaya yönelik olarak şekillenmiştir.
Türkiye bir mozaik ülke. Osmanlı’nın dağılması sonrası onlarca etnik topluluk bir biçimde özgürlüğe yöneldi. Toprak ve siyasal olarak bağımsızlaştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulabileceği tek alan Anadolu’ydu. Anadolu ise birden çok etnik topluluğun anayurduydu. Bunun da ötesinde, uygarlıklar beşiğiydi. 1000 yıllık bir karanlık dönem üzerlerine çökmüş olmasına rağmen etnik dokularını korumuş, asimile olmaya direnmiş, kültür birikimleriyle uygarlığa yaptıkları tarihsel katkılarla bu güne kadar gelebilmişlerdi. Onlarda dünya güçler dengesinin açtığı yeni ufuklarda özgür ve bağımsız olma haklarına sahipti. Bu hak, başkasının haklarına tecavüz değildi.
Yerli halklar toprağı yaşama ilk kez açmış halklardı. Anavatanı olmanın tüm yetkileriyle bu toprakların yerlisi ve en köklü olanlarıydı. Balkanlarda, Arap Yarımadası’nda uluslar özgürlüğüne kavuşmuştu. Anadolu’da ise karanlık dönemler ısrarla sürüyordu. 20.yy ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yüzyılıydı. Bundan Türkler kadar diğer etnik topluluklarında yararlanma hakları vardı. Bunun için kimin kiminle ne türden bir dayanışma içinde olup olmadığının bir anlamı da yoktu. Bu bir kurtuluş mücadelesiydi, Kurtuluş Savaşı’nın Sovyetlerden yardımı ne ise, başkalarının alacağı yardımın da mahiyeti aynıydı. Dünya artık yeni bir çağa girmiş, her olay ve gelişme tüm dünyayla bağlantılıydı.
Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabesiydi. Bu anlaşmada uluslar önünde verilen sözler, atılan imzalar azınlıkların haklarını da koruyordu. Özellikle dil ve kültürel haklar, basım yayım ve düşünce özgürlüğünü ifade eden 39. maddesi açık ve sarihti. 39. maddenin 4. paragrafı şöyle demektedir;
“Türkiye vatandaşlarından hiçbirinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt konmayacaktır.”
Osmanlı aklı Cumhuriyet’te, hukuk ya da uluslararası hukuk diye bir şey tanımıyordu. Komplocu akıl, Lozan’ı atlatılması gereken bir aşama olarak görmüştü; geride kaldığı an onu inkar etmenin bir sakıncası yoktu. Anayasaları kendisi oluşturduğu gibi yürürlükten kaldırılması, balans ayarlarının yapılması, değiştirilmesi, onaylatılması da kendisine aitti. Hukuk sadece bir araçtı. Toplumsal sorunların hukuki alanda çözüm bulan bir yansıması ise, istenmeyen şeylerin başındaydı.
Ülkemizde anayasaların değişim süreci ve özelliği ülkemizin ne kadar kimliksiz bir ülke olarak sür güt bir çalkalanmadan geçtiğini gösteriyor. Bugüne dek durumun aynıyla sürmesi ise, sorunun kaynağında çok farklı nedenlerin ve çözüm yollarının bulunması gerektiğine işaret ediyor. 24 Anayasası 36 yıl süren uzun ömründe 5 kez önemli revizyonlara uğradı. Cumhuriyet kimliğini arıyordu, bir ayağı Osmanlı’da, bir ayağı belirsiz bir yerdeydi. Dünyadaki siyasal – ekonomik toplumsal çalkalanmaların ülkemize yansıması ölçüsünde bu kimlik arayışı da duvardan duvara çarparak devam ediyordu.
1929 krizi dünyayı sardığında Avrupa’da yükselen milliyetçi-ırkçı dalgalar, faşizm ve Nazizm’in iktidarlarına yol açıyordu. Dünya yeni bir savaşın eşiğine sürüklenirken bu etkiler altında ülkemiz kapalı bir ekonomiye ve siyasal açıdan ırkçı yönelimlere angaje oluyordu. 24 Anayasası bu süreçte defalarca değişikliklere uğrayıp zamanın ortamına kendini uydurma çabası veriyordu. Milliyetçilik, çirkin bir ırkçılık boyutuna bu süreçte tırmanıp durmuştu.
Toplum artan oranda bastırıldıkça, tek boyutluluk pervasız bir azgınlıkla akıl zorlaması tezlere tırmanıyordu; Güneş Dil Teorisi, Tarih Tezi, tek dil, tek bayrak, tek ulus argümanları üzerinde yaşanan coğrafyanın gerçekliğiyle hiçbir bağı olmaksızın cüretle ileri sürülüyordu. Bu dönem, 1925 - 1938 dönemidir ki ülkemizin en önemli ikinci büyük etnik topluluğu Kürtlerin hak arayışında maruz kaldıkları toplu katliam yıllarıdır. Anayasa bunu meşrulaştıran bir metinden öte anlama da sahip değildi. 24 Anayasasının 36 yıllık ömründe uğradığı revizyonlar, ülke gerçekliğini yansıtmaktan çok, dünyadaki gelişmeleri yansıtma çabasında olmuştur. Bu gelenek bir kez daha en avantajlı kesitlerde bile, ülke gerçekliğini yansıtabilecek bir anayasa yapılamayacağını göstermektedir.
61 ANAYASASI
Ülkemizde anayasayı kulisler yazar, iktidarlar uygular. Kulisler karanlık odaların prensleriyle doludur. Çoğu kişiye fantastik bir kavram gibi gelen oligarşik yönetim, bu ülkenin gerçek iktidarını oluşturur. Bunu daha iyi algılamak için ülkemizde yüksek kurulları incelemek yeterlidir. Bunlar arasında en ağırlıklı olanı ve en çok çelişkilerle dolu olanı Milli Güvenlik Kuruludur (MGK); Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK), Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) vb. onlarca kurumdan oluşan kombinezonların gücü ülkeyi yöneten güçtür. Bu yüksek kurullar arasındaki denge siyasetin yönü ve oluşacak gelişmelerin yönünü tayin eder. Bu yüzden hükümet olunsa da iktidar olunmayabilir. Oligarşi bu gücün bileşkesidir, arasındaki ittifaktır. Ülkede anayasa sorunu da buradan geçer. Oligarşi, her zaman aynı siyasal yönelime bakmaz, son on yılda önemli değişimlerin olduğu açıktır. Oligarşi içinde yeni kombinezonlar gelişti ve bu etkinin altında şekillenmeye başlayan bir süreç vardır. Anayasa taslağı bu dengelerin açtığı yoldan çıktı.
24 Anayasasından 61 Anayasasına gidilirken ortaya çıkan konjonktür, dünya ve ülke sorunları ortak ulusal çıkar çizgisi dışına çıkmadan nispi demokratik hakların yer aldığı bir anayasanın öne çıkmasını sağladı. Hiçbir zaman pratik bir anlamı olmayan 61 Anayasası, ülke tarihinin en demokratik anayasası olarak yorumlanır. Oysa bu anayasaya gidişte farklılıkların neler çektiğini bir kendileri bir Allah bilir; 27 Mayıs darbesinden dört gün sonra, Kürt halkının en nüfuzlu şahsiyetlerinin de aralarında olduğu 485 kişiyi, yalnızca “Kürt olması dolayısıyla” Sivas’a (Kabakyazı’da 5.Er. Eğitim Tugayı) sürgün eden darbeciler, hükümetlerinin Bakanlar Kurulu 7. toplantısında Kürtler için Doğu’dan Batı’ya göçürülmeleri için mevcut yasaların bile yetersiz olduğunu tartışabiliyordu (bu sürgünler arasında Mardin’den Erdem ailesi gibi birçok ailenin Arap olduğu ise hiçbir yerde dile getirilmemektedir).
27 Mayıs darbesi hükümetinin Bakanlar Kurulunun kendi vatandaşı için bu senaryoların peşinde koşturması, yapılan anayasanın nasıl bir mantıkla örüleceğini de yeterince açık ediyordu.
MBK’nın bir yetkilisi o dönem yaptığı açıklamada “Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye benimsetilecektir.” (http://www.haberruzgari.com/Tarih/34251-27-MAYIS-DARBESININ-KURT-MA%C4%9EDURLARI.html )
Bu sözler bir milliyetçi faşistin rastgele söylediği sözler değildi. 27 Mayıs darbesi, sözde demokrasi amacıyla yapılmıştı. Ancak bu yalan, darbenin hemen ardından başvurulan etnik temizlik çabalarıyla açığa çıkıyordu; asimilasyon için sistemli çalışmalar (Devlet Planlama Teşkilatı Bünyesinde kurulan “DOĞU GRUBU”), Cumhuriyet Döneminin Şark Islah Planı, Mecburi İskan Kanunu ve en önemlisi Osmanlı’nın devamının bir ifadesi olan, İttihat ve Terakki’nin sürgün kararnamesine dayanarak Kürt gerçeğini yok etme planları, amaçlarını ortaya koymaya yeterliydi.
61 Anayasası ülkemizi tüm mozaiğiyle tanımlamama ısrarını sürdürüyordu. Milliyetçiydi. Anayasanın içerdiği şekli demokratik haklara karşın militarist bir anayasaydı ve militarizmini sonraki darbeler için zemin olarak bünyesinde taşıyordu. Sonuçta, şekli olan demokratik maddeleriyle birlikte 12 Mart 1971 darbesiyle ortadan kaldırılınca, arkasında duracak bir halk kitlesini bulamamıştı. Bugüne kadar süren anayasal kaoslarımızın kaynağında 27 Mayıs Anayasasının militarist mantığı olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır; MGK’nın dün olduğu gibi bu gün de siyasete yön veren bir kambur olarak 27 Mayıs Anayasasının ürünü olduğunu hatırlamamız yeterlidir.
Cumhuriyet Osmanlı’nın devamı olarak her şeyi üstten dayatıyor, üsten alınan kararlarla da yürürlülükten kaldırılabiliyordu. Bu mantığın ürettiği anayasalar, ilan gününden itibaren zamanını tüketmiş gibi değişikliklere uğramaya başlar. 61 Anayasası da sonuncusu 16 Nisan 1974’te olmak üzere 7 kez değiştirilmiştir; değişiklikler onlarca maddeyi içermiştir. (http://www.genbilim.com/content/view/1424/88/ )
En önemli değişiklikler ise 12 Mart 1971 askeri faşist darbesiyle gerçekleşmiştir. Sistem sırtına yük gördüğü, ayakları yere basmayan, halkın da arkasında durmadığını gördüğü nispi özgürlük maddelerini bir darbeyle silip atmıştır. 12 Mart darbesinin anayasa algısı, bir hukuksuzluk algısıydı; bunu yerine getirmiştir.
82 ANAYASASI
Anayasal istikrar, anayasal devlet, toplum sözleşmesi diye toplumun dengelerini gözetecek bir yönelimi olmayan bu yaptırımlar, her defasında halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalarak kefaretini ödemiştir. Anayasalarda bu ölçüde sık ve bu ölçüde erken değişikliğin nedeni de budur. Anayasal kimlik diye bir şey varsa bu ülkemiz açısından tam bir bunalım sürecinde yaşamıştır demek abartılı olmayacaktır. Bu yanıyla anayasal sorumsuzluk, egemen güçler için halka karşı bir güvenlik kararnamesine dönüşmüştür. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi rejiminin ortaya koyduğu anayasa bu sürecin son halkası gibidir. 12 Eylül rejimi, toplumsal mücadelelerin dayattığı değişimlerin hukuki ifadesi olan olmayan her türden demokratik hakkı çiğneyen, toplumun kimyasını da bozan 82 Anayasasıyla siyasal sistemini dizayn yapmıştır; 82 anayasası, 7 Kasım 1982 halk oylamasına sunulmuş, 9 Kasım 1982’da yürürlüğe girmiştir.
Yasaklar, kovuşturmalar, yaptırımlar, dayatmalar, tehditler, sıkıyönetimler, planlı programlı etnik temizleme çabaları, azınlıkların ve inanç farklılıkların inkarı ve yok edilmesi için düzenli çabalar bu anayasanın ürünü olmuştur. 82 Anayasasında tek millet söylemi, ırkçı bir söylem olarak yerini almıştır; “değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif edilemez” 1, 2, ve 3. maddeler, önceki anayasaların uzantısı olarak Anadolu gerçekliğine tamamen aykırı bir hüküm koyularak tek millet ilanı ve diğerlerinin inkarı üzerine kurgulanmıştır.
Bu ırkçı yaklaşımla başlayan 82 Anayasası, madde 26 da, “düşüncelerin açıklanması ve yayılması” ile ilgili olarak diktatörlük hükümlerini dayatmıştır; “gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emriyle toplatılır” denilmiştir. Mahkeme kararları olup olmamasına bakmadan, güvenlik güçlerinin rahmeti altına alınan düşünce etkinlikleri dün gibi bu gün de ülkemizin kimyasını bozan 12 Eylül karanlığının ifadesi olarak 82 Anayasasında yerini bulmuştur.
54. madde de ise, mantık zorlamaları açık bir diktatörlük ifadesi gibidir; “Grev hakkı…iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” denerek, emekçilerin en doğal hakkı, ölçüsü belli olmayan, soyut bir “niyet”in rahmetine terk edilmiştir. Buna “siyasi amaçlı grev… dayanışma grev… genel grev… işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” denilerek de faşizmi anayasanın temel siyasal eğilimi olarak belirlemiştir.
82 Anayasası, gerçek anlamda bir karşı devrim anayasasıdır. Toplumun tarihsel ilerlemesinin önünü kesen, yönü geriye doğru sayan, onaylandığı an değişmeye mahkum bir anayasa olarak doğmuştur. Bu nedenle, önceki anayasaların kaderini takip etmiş, her defasında onlarca maddesi değiştirilmek üzere 16 kez gözden geçirilmiştir. 82 Anayasası, toplum rahminde uzun süre ölü tutularak, toplumun sorunlarını kangrene çevirmiştir. Ülkemize en büyük zararı faşizan zehirleriyle veren 82 Anayasası çağdışı bir anayasa olarak tarihteki yerini almıştır.
12 EYLÜL 2010 ANAYASA PAKETİ
82 Anayasasını aşmak, toplumun kaderindeki bu karanlık belgeyi tarih çöplüğüne atmak ülkemizin tüm siyasal eğilimlerin sorunu olmuştur. Sağcılar, dinciler, liberaller ve bil cümle siyasal çevreler bu vebalden kurtulmak için çalışmıştır. Her eğilim kendi mantık dokusuyla farklı bir anayasa önerisi yaparak 82 Anayasasından çıkmak arzusu göstermiştir. Ancak hiç biri, tarihten çıkıp gelmiş haliyle, önceki anayasaları koltuk değneği olarak kullanmaktan ve temel mantığını sürdürmekten geri durmamıştır.
12 Eylül 2010 tarihli referanduma giderken ortaya konan anayasa taslağı da aynı mantığın ürünüdür. Çağlar değişiyor Cumhuriyet’teki Osmanlı aklı değişmiyordu. Anayasa paketi bu aklın bir ürünü olarak halkın önüne geliyor.
21.yy küreselleşme çağıdır. Bu yüzyılda iki farklı küreselleşme rekabet, hatta kıran kırana bir savaş halindedir.
Bir yanda emperyalist küreselleşme yer alıyor. Bu küreselleşme emperyalist çıkarların ikamesi için, dünyamızı savaşlara sürükleyen, nükleer silah yarışlarına, kıyımlara, işgallere, istilalara, kardeşi kardeşe kırdırmaya, “Yaratıcı Anarşi”lerle ülkeleri iç kanamalarla zayıf düşürmeye yönelik kirli global siyasetleri dayatan küreselleşmedir.
Diğer tarafta ise, kolektif insan aklının yarattığı teknoloji, bilim ve bilgi dönüşüm ağlarının üzerinde yükselen, en ücra köşedeki emek ve bilgiyi herkesin kazandığı paylaşım amacıyla evrensel üretime katan küreselleşmedir.
Bu küreselleşme, bilgi ağlarının ulaşım ve iletişim kanallarıyla, bilgi bankalarıyla yeni bir uygarlığa açılan küreselleşmedir. Bu küreselleşme, devrimci yükseliş çağında -kapitalizmin feodal krallıkların kanatları altında büyüdüğü gibi- uluslararası tekellerin kanatları altında gelişiyor olmasına karşın, onu yadsıyacak yeni bir üretim ilişkisini temsil eder. Bu küreselleşme, tarihle uyumlu küreselleşmedir, devrimci küreselleşmedir; her yeni üretim tarzının gelişme ve hakim olması için demokrasinin en derin ve en geniş tarzda ikamesine ihtiyaç duyar.
Bu nedenle çağımızın devrimciliği, demokrasi için mücadeledir demek yanlış olmayacaktır. Demokrasi, artık burjuvazinin liberalizmi değildir. Emperyalist-kapitalist sistemin hiçbir temel sınıfı ve iktidarı demokrasiyi sonuna kadar götürme şansına ne öznel ne de nesnel açıdan sahip değildir. Bu görev küresel üretim tarzının devrimci saflarına ait bir yönelimdir. Demokrasi mücadelesinin bu açıdan, gelecek adil ve eşit toplum kuruluşunun hukuki ifadelerinde haklı yerini alması zorunludur. Daha çok demokrasi bunun için uğruna mücadele edilecek programın esasını oluşturmaktadır. Bu yanıyla gerçek anlamda demokratik bir anayasa, burjuva iktidarların yarım yamalak liberalizminin ellerine terk edilmeyecek kadar toplumsal yaşantımızın devrimci talebidir.
Demokratik açılım bu nedenle tüm devrimcilerin omuz vermesi gereken bir yönelimdir. Bu, demokratik açılım iddiasında bulunan iktidarların gerçek yüzlerini, sığlıklarını açığa çıkarmak, sonuna kadar gidemeyeceklerini göstermek açısından da önemlidir. Demokrasi talebinde sonuna kadar tutarlı olanların yalnızca devrimcilerin olduğu; tarihle uyumlu, gelecek uygarlığın üretim tarzını temsil edecek ve bunu demokratik anayasasında hukuki olarak ifade edecek güçlerin yalnızca devrimci güçler olduğunun gösterilmesi gereklidir.
Her yönüyle demokratik yeni bir anayasa yerine, eskinin koltuk değnekleriyle, aynı algı ve eğilimlerin uzantısı olarak tek millet, tek dil, tek kültür dayatmasıyla farklılıkları inkar eden bir anayasa ikame etmek; bir liberal aldatmaca olduğu kadar, toplumun çözülmemiş temel sorunlarını artan bir kaosa sürüklemek demektir. Bu ise statüleriyle tarihe ve toplumun taleplerine karşı direnen sistemi yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır. Onaylandığı an süresi geçmiş bir anayasa bu aklın anayasasıdır.
82 Faşist Anayasasının yeni bir versiyonu olarak referanduma götürülen anayasa taslağı, tastamam böylesi bir anayasa önermesidir.
12 Eylül 2010 referanduma giden anayasa taslağı milliyetçidir. “Başlangıç” bölümüyle yaptığı ilk tanımlama, “biz Türk milleti” tanımlamasıdır. Bu farklılıkları açık ve sarih bir biçimde inkardır. Bu topraklarda Türk milleti kadar başka milletlerde bulunmaktadır ve tüm milletler Türk milleti gibi tarihi bir varlık ve değerdir.
Önceki anayasalardan daha fazla bir biçiminde ve ısrarla tek millet vurgusu yapılan bu anayasa taslağının 1. maddesi ise “ Atatürk Milliyetçiliği” diye anayasa yazım kurallarına bile aykırı bir tanımlamayla eskileri tekrar etmiştir; ne bilimsel ne de tarihi bir anlamı olan, uluslararası hiçbir manası bulunmayan bu tanım, keyfi olduğu kadar farklılıkları inkar tanımıdır.
45. maddede “eğitimin dili Türkçedir” diyerek, vergisini aldığı hiçbir farklı dil ve kültüre devletin eğitim vermeyeceğini ilan etmiştir; bu ise bir diktatörlüktür.
48. maddede ülkenin değişik etnik dokusundan, halkın oylarıyla parlamentoya gelen milletvekillerinin andı da “Türk milleti” adına yapılacağını belirterek meclis tek boyutlu hale getirilmiştir. Bunun gibi sıralanan ilkel milliyetçi maddeler anayasa taslağının anti demokratik bir taslak olduğuna yeterli göstergedir. Sorunlarımızın kaynağı da buradadır.
Tek boyutluluk demokratik değildir. Tersine devam eden ilkel aklın hukuki dayatmasıdır. Bu anayasa taslağının çapı da bu kadardır.
SONUÇ
Ortak ülkemiz birimizin değil de hepimizin ise bunu birbirimize her defasında kanıtlamak ve her hukuki tanımlamada ifade etmek gereklidir. Milliyetçi ilkelliğimizi aşmadan tarihle uyumlu bir ilerleme halkası yakalamamızın mümkünü yoktur. Bu ortam, artan toplumsal sorunlarımızın kaosudur. Bu bir bataklıktır ve her provokasyona açıktır. Bunun da tek sorumlusu devlet erkini elinde tutan güçlerdir. Bu zemin üzerinde yeniden üretilip duran ilkel akıllar kaldıkça da demokratik bir anayasaya erişim zordur.
Tarihle yüzleşmemiz burada anlam bulur. Bunun hukuki ifadesi de anayasada açıkça dile gelmelidir
Türkiye'nin soluyla yüzleşmesidir mesele!
Celalettin can
1960-80 yılları arasındaki yirmi yıllık dönem, tüm dünya dünya ve Türkiye halkları için özel bir dönem oldu. Tarih bu dönemde olağanüstü derecede hızlı,yoğun ve sıkıştırılmış biçimde sol ve sosyalizm formatı altında yaşandı.Böylesi dönemlerde bir ay sanki üç yıldır. Çocuklar erken delikanlılaşır. Delikanlılık rüştüne ulaşmaktır, bu anlamda olmak üzere siyasileşmektir. Gençler erken olgunlaşırken, yaşlılar yerinde duramayan, koşarak düşünen,konuşan,seven gençlerle evde,yolda,sokakta ikinci baharını yaşadılar sanki.Marks'ın deyimiyle 'gökyüzünü fethe çıktı' o yıllarda insanlık.
1960’lı yıllardan itibaren yeni bir ateş yanmaya başladı bütün dünya da. Amerika’nın, Avrupa’nın Latin Amerika’nın, Asya’nın, Afrika’nın devrimcileri, devrimci hareketleri yeni bir ateş yaktılar. Ezilen, sömürülen emekçi halk kitleleri süratle bu ateşin etrafında toplanmaya başladılar.
Çok geçmedi, benzeri bir ateş bizde de yanmaya başladı. 68 Devrimci gençlik hareketi, devrimciler: Denizler, Mahirler, İbrahimler, Hüseyinler, Sinanlar yakacaktı bu ateşi.
Yeni sömürgeci,oligarşik egemen sınıf konsepti CIA’nin ‘beynelmilel komünizm’ zokası çerçevesinde devrimci hareketin bütün eğilimlerinin tasfiye edilmesi, özellikle öncü kadroların katledilmesiydi.
Devrimci-demokratik hareketin karşısına, 1960'lı yıllarda Komünizme Karşı Mücadele Cemiyetleri, kendine ülkücü komando/MHP’li diyen pre/militer güçler çıkarılacaktı.
Onların yaktığı ateşi söndüremeyecekler, öncelikle öğrenci gençliğin, aydınların, işçilerin, köylülerin, askerlerin en ileri kesimlerini ısıtacaktı. 15-16 Haziran işçi direnişiyle doruğuna çıkan hareketin halklaşarak kalıcılaşmasını engellemek için 12 Mart cuntası, ateş yakıcılarını süratle biçecekti. General Tağmaç’ın “ünlü” cümlesiyle, “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmişti” çünkü.
’71 devrimcileri biçilirken, Türkiye tarihinde eşine az rastlanır bir kahramanlıkla direnecekti. Etkileri bu oranda büyük olacak, 12 Mart cuntası külleyecek, ama sönmeyecekti yaktıkları ateş!
Tohum bir kez toprağa atılmıştı. İki yıllık bir sessizlikten sonra, 1973-74’den itibaren halktan gelen halk çocukları nöbeti devralacaktı. Topraktan fışkırırcasına ortaya çıkan devrimci mücadele, gençlikten işçi ve emekçi sınıf ve katmanlarına dalga dalga yaygınlaşacak, toplumun derinliklerine nüfuz etmeye başlayacaktı.
Toplum bir bütün olarak hareket halindeydi, bir bütün olarak süratle politikleşiyor; kendi kaderini eline alıyordu. Politikleşerek ergenliğini kazanan toplum, türlü gerilik ve acemilikleriyle birlikte çeşitli hata ve zaaflara da düşüyordu. Büyüyen her canlı organizma gibi büyüme süreci yaşayan halk güçlerinin açmazlar düşmesi gelişmenin doğasına uygundu.
Bu memlekette otuz yıldır sömürülen psikolojik savaşın malzemesi haline getirilen bu açmazlardı.
1977 ama özellikle 1978 yılı bu yönlü gelişmelerin doruk noktasıydı.
Amerikan emperyalizmi ve oligarşik egemenliğin ‘Milliyetçi Cephe’ üzerinden sürdürdüğü Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, darbenin psikolojik-sosyal ortamını yaratma siyaseti sonucu, resmi/sivil faşist güçler halka saldırıyor, bu durum halkın devrimci güçlerinin faşizme karşı direnişini zorunlu kılıyordu. İç savaş dayatması da olan bu somut durum halklaşan hareketin kırılma ve sertleşme yıllarının da başlangıcı olacaktı. 1 Mayıs 1977 katliamı,1978 16 Mart, Balgat, Bahçelievler, nihayet Maraş katliamı ile yakıcı bir kıyıma uğrayan aslında Türkiye halkının geleceğiydi.
Her şeyin devletle başlayıp devletle bittiği, halkın anti devlet politik tepkilerinin tarih içinde kanla bastırıldığı, aşağıdan gelen toplumsal iç dinamikleri zayıf görüntü veren bir ülke de, milyonlarca insan ilk defa aydınlık bir Türkiye için kendi temelleri üzerinde harekete geçmişti. Bu yönlü toplumsal/demokratik gelişme -bir nevi- iç savaş diyebileceğimiz iki yıllık süreçte yıpratılacak,akabinde 12 Eylül askeri bir darbesi ile tasfiye edilecek, toplumun dışlandığı, ekonominin tamamen emperyalizme ve İMF' ye bağlandığı neo liberal ekonomik politikalar egemen kılınacaktı.
Bu bakış açısından 70’li yılların devrimciliği ve devrimci hareketi, faşizme ve emperyalizme karşı sınıfsal ve siyasal bir duruştu.Kazandığında Türkiye'nin ve bölgenin kaderi başka türlü çizilecek,kaybettiğinde başka türlü. Farkında olunsun ya da olunmasın, tarih o dönemde devrimci harekete bu kaderi biçmişti.
78 devrimciliği, önderliğini 71 devrimcilerinin şahsında kaybetmiş ve istese de istemese de kendi "göbek bağını" kendi kesmek zorunda bırakılmıştı. Bu rolde onu, yalnız, sahipsiz ve kelimenin geniş anlamıyla öndersiz bırakmıştı tarih.
İlk çağ filozofları ‘çok okuyan mı yoksa çok gezen mi bilir’ düşüncesini tartıştı. Ne çok okumuş, ne çok gezmiştik. Gençtik, tecrübesizdik, tedbirsizdik. Karşımızdaki gücü tanımıyorduk; yola çıkarken değil, yolda günlük pratiğin getirdiği hayat koşullarının akışı içinde el yordamıyla tanımaya çalışıyorduk. Egemenlerin zalimliğinin, kıyıcılığının, hainliğinin sınırını veya sınırsızlığını kestiremiyorduk. Bunlar için gücün, devlet gücünün her şey, insanın teferruat olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik de.Üstelik Kuvvetler ilişkisi çok dengesiz, zaman da aleyhimize çalışıyordu. Bunu da bilmiyorduk. Emperyalist güçlerin,sömürücü zalimlerin, halkların cellatlarının son yolculuklarını yaşadıklarına o kadar inanıyorduk ki...
Başarısız olamadık diyemeyeceğim ama kaybedecektik! Kaybedince inkar edilecek, yaşayan milyonlarımızla "yitik kuşak" olacak,tarihimizi kazananlar yazacaktı.
Egemen sınıf ideologlarının fütursuz saldırılarını anlıyorduk, aldırmıyorduk.
Aldırdığımız "emekten yana" tarihçileri ise hiç anlamıyorduk. Bizi ilgi alanlarına almaya bile değmez buldular. Çoğu bizi hedef tahtası yaptı.
Yenenlere iltihak, kılıçla devşirme Doğu'nun kanunuydu. "Bizimkiler" yenenlere iltihak etmişti.Bu dünyada kaybedenlere farklı davranılırmış. Bunu anladık!
Kazananlar kaybedenlerin tarihine "anarşi ve terör" dedi. Kaybedenlerden, ateşin ortasında olanlardan, karşı tarih yazımı gelişmeyince, çoğunluk "yitik kuşak" olduğumuza inandı. Yeni yeni hatırlanmaya başlanan ideallerimiz ve toplumsallığımız unutuldu.
Bu ateş bizi çok yaktı !.. 68-71 devrimcilerinin tutuşturduğu ateş bizi çok yaktı. Bir linç yaşadık. Her tarafımız yara bere içinde kaldı.
12 Eylül darbecilerinin bu topluma, bu halka yaptığı en büyük kötülük hafızasını 'balık hafızasına' çevirmesi oldu. Şu sıralar medya üzerinden ‘kim çok mağdur?’ tartışması başka türlü yapılamazdı zaten. bir zamanlar bu ülkede sol/devrimci güçler milyonlar ve milyonlarla hareket halindeydi. Ne oldu, nasıl oldu da bu toplum kendi solundan yoksun kaldı ve sol bu zalim dünyaya karşı kendini koruyamadı. Sol hiçbir şey değildiyse, bu toplumun vicdanıydı. Lenin'den esintiyle, 'kimi çok bilmiş allemelerin kaybeden sola karşı kargalar gibi gak guk etmesi'nden bağımsız olarak solun tasfiye edilmesiyle ortaya çıkan vicdansızlık,adaletsizlik,eşitsizlik,tepkisizlik haliyle, bir bütün olarak Türkiye'nin soluyla yüzleşmesinin güncelleşmesidir mesele.
70’li yıllar boyunca ölen binlerce genç arkadaşımız … Katliamlar… Darbenin psikolojik-sosyal koşullarının hazırlanması ve 12 Eylül darbesi… Büyük bir kültürel, toplumsal,siyasal, askeri operasyon ve kırım… Toplumun tümünün üstünden geçen, Kürtlerin üzerinden iki kez geçen tanklar… Çözülemeyen Kürt sorununun yarattığı sonuçlar… Ağır insan hakları ihlalleri ve insanlık suçları.. Artan yoksulluk ve işsizlik... Türkiye’nin geleceğini çalan, ama hala yakasına yapışıp yargılayamadığımız 12 Eylül darbesi ve süren 12 Eylülcülük… Devrimci hareketsizlik… Bizi bu gerçekler ilgilendiriyor.
Çünkü Türkiyeli devrimcilerin varlık şartı olan ve otuz yıldır aşılamayan tablo bu!
Kendini küllerinden yaratan mitolojideki kuş gibi !.
1960-80 yılları arasındaki yirmi yıllık dönem, tüm dünya dünya ve Türkiye halkları için özel bir dönem oldu. Tarih bu dönemde olağanüstü derecede hızlı,yoğun ve sıkıştırılmış biçimde sol ve sosyalizm formatı altında yaşandı.Böylesi dönemlerde bir ay sanki üç yıldır. Çocuklar erken delikanlılaşır. Delikanlılık rüştüne ulaşmaktır, bu anlamda olmak üzere siyasileşmektir. Gençler erken olgunlaşırken, yaşlılar yerinde duramayan, koşarak düşünen,konuşan,seven gençlerle evde,yolda,sokakta ikinci baharını yaşadılar sanki.Marks'ın deyimiyle 'gökyüzünü fethe çıktı' o yıllarda insanlık.
1960’lı yıllardan itibaren yeni bir ateş yanmaya başladı bütün dünya da. Amerika’nın, Avrupa’nın Latin Amerika’nın, Asya’nın, Afrika’nın devrimcileri, devrimci hareketleri yeni bir ateş yaktılar. Ezilen, sömürülen emekçi halk kitleleri süratle bu ateşin etrafında toplanmaya başladılar.
Çok geçmedi, benzeri bir ateş bizde de yanmaya başladı. 68 Devrimci gençlik hareketi, devrimciler: Denizler, Mahirler, İbrahimler, Hüseyinler, Sinanlar yakacaktı bu ateşi.
Yeni sömürgeci,oligarşik egemen sınıf konsepti CIA’nin ‘beynelmilel komünizm’ zokası çerçevesinde devrimci hareketin bütün eğilimlerinin tasfiye edilmesi, özellikle öncü kadroların katledilmesiydi.
Devrimci-demokratik hareketin karşısına, 1960'lı yıllarda Komünizme Karşı Mücadele Cemiyetleri, kendine ülkücü komando/MHP’li diyen pre/militer güçler çıkarılacaktı.
Onların yaktığı ateşi söndüremeyecekler, öncelikle öğrenci gençliğin, aydınların, işçilerin, köylülerin, askerlerin en ileri kesimlerini ısıtacaktı. 15-16 Haziran işçi direnişiyle doruğuna çıkan hareketin halklaşarak kalıcılaşmasını engellemek için 12 Mart cuntası, ateş yakıcılarını süratle biçecekti. General Tağmaç’ın “ünlü” cümlesiyle, “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmişti” çünkü.
’71 devrimcileri biçilirken, Türkiye tarihinde eşine az rastlanır bir kahramanlıkla direnecekti. Etkileri bu oranda büyük olacak, 12 Mart cuntası külleyecek, ama sönmeyecekti yaktıkları ateş!
Tohum bir kez toprağa atılmıştı. İki yıllık bir sessizlikten sonra, 1973-74’den itibaren halktan gelen halk çocukları nöbeti devralacaktı. Topraktan fışkırırcasına ortaya çıkan devrimci mücadele, gençlikten işçi ve emekçi sınıf ve katmanlarına dalga dalga yaygınlaşacak, toplumun derinliklerine nüfuz etmeye başlayacaktı.
Toplum bir bütün olarak hareket halindeydi, bir bütün olarak süratle politikleşiyor; kendi kaderini eline alıyordu. Politikleşerek ergenliğini kazanan toplum, türlü gerilik ve acemilikleriyle birlikte çeşitli hata ve zaaflara da düşüyordu. Büyüyen her canlı organizma gibi büyüme süreci yaşayan halk güçlerinin açmazlar düşmesi gelişmenin doğasına uygundu.
Bu memlekette otuz yıldır sömürülen psikolojik savaşın malzemesi haline getirilen bu açmazlardı.
1977 ama özellikle 1978 yılı bu yönlü gelişmelerin doruk noktasıydı.
Amerikan emperyalizmi ve oligarşik egemenliğin ‘Milliyetçi Cephe’ üzerinden sürdürdüğü Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, darbenin psikolojik-sosyal ortamını yaratma siyaseti sonucu, resmi/sivil faşist güçler halka saldırıyor, bu durum halkın devrimci güçlerinin faşizme karşı direnişini zorunlu kılıyordu. İç savaş dayatması da olan bu somut durum halklaşan hareketin kırılma ve sertleşme yıllarının da başlangıcı olacaktı. 1 Mayıs 1977 katliamı,1978 16 Mart, Balgat, Bahçelievler, nihayet Maraş katliamı ile yakıcı bir kıyıma uğrayan aslında Türkiye halkının geleceğiydi.
Her şeyin devletle başlayıp devletle bittiği, halkın anti devlet politik tepkilerinin tarih içinde kanla bastırıldığı, aşağıdan gelen toplumsal iç dinamikleri zayıf görüntü veren bir ülke de, milyonlarca insan ilk defa aydınlık bir Türkiye için kendi temelleri üzerinde harekete geçmişti. Bu yönlü toplumsal/demokratik gelişme -bir nevi- iç savaş diyebileceğimiz iki yıllık süreçte yıpratılacak,akabinde 12 Eylül askeri bir darbesi ile tasfiye edilecek, toplumun dışlandığı, ekonominin tamamen emperyalizme ve İMF' ye bağlandığı neo liberal ekonomik politikalar egemen kılınacaktı.
Bu bakış açısından 70’li yılların devrimciliği ve devrimci hareketi, faşizme ve emperyalizme karşı sınıfsal ve siyasal bir duruştu.Kazandığında Türkiye'nin ve bölgenin kaderi başka türlü çizilecek,kaybettiğinde başka türlü. Farkında olunsun ya da olunmasın, tarih o dönemde devrimci harekete bu kaderi biçmişti.
78 devrimciliği, önderliğini 71 devrimcilerinin şahsında kaybetmiş ve istese de istemese de kendi "göbek bağını" kendi kesmek zorunda bırakılmıştı. Bu rolde onu, yalnız, sahipsiz ve kelimenin geniş anlamıyla öndersiz bırakmıştı tarih.
İlk çağ filozofları ‘çok okuyan mı yoksa çok gezen mi bilir’ düşüncesini tartıştı. Ne çok okumuş, ne çok gezmiştik. Gençtik, tecrübesizdik, tedbirsizdik. Karşımızdaki gücü tanımıyorduk; yola çıkarken değil, yolda günlük pratiğin getirdiği hayat koşullarının akışı içinde el yordamıyla tanımaya çalışıyorduk. Egemenlerin zalimliğinin, kıyıcılığının, hainliğinin sınırını veya sınırsızlığını kestiremiyorduk. Bunlar için gücün, devlet gücünün her şey, insanın teferruat olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik de.Üstelik Kuvvetler ilişkisi çok dengesiz, zaman da aleyhimize çalışıyordu. Bunu da bilmiyorduk. Emperyalist güçlerin,sömürücü zalimlerin, halkların cellatlarının son yolculuklarını yaşadıklarına o kadar inanıyorduk ki...
Başarısız olamadık diyemeyeceğim ama kaybedecektik! Kaybedince inkar edilecek, yaşayan milyonlarımızla "yitik kuşak" olacak,tarihimizi kazananlar yazacaktı.
Egemen sınıf ideologlarının fütursuz saldırılarını anlıyorduk, aldırmıyorduk.
Aldırdığımız "emekten yana" tarihçileri ise hiç anlamıyorduk. Bizi ilgi alanlarına almaya bile değmez buldular. Çoğu bizi hedef tahtası yaptı.
Yenenlere iltihak, kılıçla devşirme Doğu'nun kanunuydu. "Bizimkiler" yenenlere iltihak etmişti.Bu dünyada kaybedenlere farklı davranılırmış. Bunu anladık!
Kazananlar kaybedenlerin tarihine "anarşi ve terör" dedi. Kaybedenlerden, ateşin ortasında olanlardan, karşı tarih yazımı gelişmeyince, çoğunluk "yitik kuşak" olduğumuza inandı. Yeni yeni hatırlanmaya başlanan ideallerimiz ve toplumsallığımız unutuldu.
Bu ateş bizi çok yaktı !.. 68-71 devrimcilerinin tutuşturduğu ateş bizi çok yaktı. Bir linç yaşadık. Her tarafımız yara bere içinde kaldı.
12 Eylül darbecilerinin bu topluma, bu halka yaptığı en büyük kötülük hafızasını 'balık hafızasına' çevirmesi oldu. Şu sıralar medya üzerinden ‘kim çok mağdur?’ tartışması başka türlü yapılamazdı zaten. bir zamanlar bu ülkede sol/devrimci güçler milyonlar ve milyonlarla hareket halindeydi. Ne oldu, nasıl oldu da bu toplum kendi solundan yoksun kaldı ve sol bu zalim dünyaya karşı kendini koruyamadı. Sol hiçbir şey değildiyse, bu toplumun vicdanıydı. Lenin'den esintiyle, 'kimi çok bilmiş allemelerin kaybeden sola karşı kargalar gibi gak guk etmesi'nden bağımsız olarak solun tasfiye edilmesiyle ortaya çıkan vicdansızlık,adaletsizlik,eşitsizlik,tepkisizlik haliyle, bir bütün olarak Türkiye'nin soluyla yüzleşmesinin güncelleşmesidir mesele.
70’li yıllar boyunca ölen binlerce genç arkadaşımız … Katliamlar… Darbenin psikolojik-sosyal koşullarının hazırlanması ve 12 Eylül darbesi… Büyük bir kültürel, toplumsal,siyasal, askeri operasyon ve kırım… Toplumun tümünün üstünden geçen, Kürtlerin üzerinden iki kez geçen tanklar… Çözülemeyen Kürt sorununun yarattığı sonuçlar… Ağır insan hakları ihlalleri ve insanlık suçları.. Artan yoksulluk ve işsizlik... Türkiye’nin geleceğini çalan, ama hala yakasına yapışıp yargılayamadığımız 12 Eylül darbesi ve süren 12 Eylülcülük… Devrimci hareketsizlik… Bizi bu gerçekler ilgilendiriyor.
Çünkü Türkiyeli devrimcilerin varlık şartı olan ve otuz yıldır aşılamayan tablo bu!
Kendini küllerinden yaratan mitolojideki kuş gibi !.
HER ŞEY REJİM BUNALIMINI GÖSTERİYOR
Mustafa Köse
Mkose1955@hotmail.com
Geçen cumartesi başbakan gelmişti. Mitingi ve alınan güvenlik tedbirleri nasıl oldu bilmiyorum. Ancak miting sonrası vilayete gelişini gördüm. Vilayete yakın bir yerde bulunuyordum ve olaya şahit oldum. Dorusu ürperdim. Güvenlik tedbiri ürkütücü boyuttaydı. Savaş halindeki bir ülkede yaşıyor gibiydik. Sayısı yüzleri geçen bir koruma ordusu vardı. Uzun menzilli silahlı korumalar her tarafı tutuyordu.
Manzara buydu. Yaşananlar bir çeşit rejim bunalımını gösteriyor. Görüntü bu açıdan ilginçti. Başbakanı her an vuracaklar gibi tedbir alınmıştı. Normal şartlarda bunlar olacak şeyler değildir. Ayrıca bir yerinde ve askerler arasında çömelmek durumunda kalıyorsa ülkenin başbakanı veya her yerde etten bir duvarla geziyorsa orda yanlış şeyler var demektir. Oysa bu ülkemizin bir durumdur. Yaşamın ne kadar güvenliksiz olduğunu göstermektedir.
Başbakanı kim vurmak isteyebilir. Bizde bu sorunun cevabı önemlidir. Ayrıca rejimi sorgulamak açısından bir başka öneme sahiptir. Derin olmayan ve kaba bir analiz yol göstermeye yetebilir. Göstergeler bize fikir verebilir. Dolayısıyla sorunun tek cevabı yok. Meraklı olan her kes gözlem yapabilir. Birkaçını ben de sayabilirim. Örneğin a-) Başbakandan rahatsız olan İrsal veya Yahudi lobisi gibi. b-) Ergenekon terör örgütü iddiasındaki uzantılar gibi. c-) PKK Terör örgütü gibi. d-) Başbakandan rahatsız olan bir kısım sermaye gurubu gibi varsayımlar sıralanabilir. Ve belki birkaç şeyi daha saymak mümkün.Şüphenin bu kadar bol olduğu bir ülke sorunlu demektir.Bunun adı bir çeşit rejim bunalımıdır. Diğer bir isimlendirme vesayetçi rejimin bunalımıdır.
Biraz daha açarsam konu daha netleşecek. Hükümet % 47 oy ile ve tek başına iktidar olmasına rağmen yönetememektedir. İktidar ile devletin diğer kurumları çatışma halindedir. Ayrıca parlamento ülke yönetiminde etkin değil. Parlamento kendi hakkı olan değiştirici ve yenileyici misyonu kullanmamaktadır. Kendisine ait bir anayasa yapmamaktadır. Sivil ve çağdaş bir demokrasi peşinde değildir. Bir biriyle çatışıp parlamentonun etkin ve saygın olma özelliğini yitirmiştir. Çağdaş demokrasi ölçüsü olan ‘’parlamentonun yüceliği’’ bizde işlememektedir.
Yine bu arada resmi rakamlara göre işsizlik % 14’ü buldu. Reel durum bunun çok üstünde. Açlık sınırında yaşayan nüfusumuz hayli yüksek. Tarım batmış durumda. İthalatımızda tüketime dayalı nitelik artmıştır. Kan ve gözyaşı tekrar egemen olmuştur. Toplum kamplaştı ve bomba haline geldi.Gerilim had safhada. Bursa ve Hatay olayları bir depremin öncü işaretleridir.
Tüm bu göstergeler rejim bunalımına tekabül etmektedir. Bir an önce bu duruma çıkmak gerekiyor. Ülkemiz bunu daha fazla kaldıramaz. Küresel normlarda hiçbir iktidar seçeneği, kürt meselesini adil ve demokratik bir şekilde çözmeden, Çağdaş ve sivil bir anayasa yapmadan, AB müzakere sürecini hızlandırmadan, inanç guruplarının taleplerini karşılamadan artık yapamaz. Bunlar yapılamadan rejim bunalımını aşmak mümkün değildir. Geciken her gün cana ve mala sebep olmaktadır. Bu konudaki yol tektir. Bu yol aklın ve bilimin yoludur.
Mkose1955@hotmail.com
Geçen cumartesi başbakan gelmişti. Mitingi ve alınan güvenlik tedbirleri nasıl oldu bilmiyorum. Ancak miting sonrası vilayete gelişini gördüm. Vilayete yakın bir yerde bulunuyordum ve olaya şahit oldum. Dorusu ürperdim. Güvenlik tedbiri ürkütücü boyuttaydı. Savaş halindeki bir ülkede yaşıyor gibiydik. Sayısı yüzleri geçen bir koruma ordusu vardı. Uzun menzilli silahlı korumalar her tarafı tutuyordu.
Manzara buydu. Yaşananlar bir çeşit rejim bunalımını gösteriyor. Görüntü bu açıdan ilginçti. Başbakanı her an vuracaklar gibi tedbir alınmıştı. Normal şartlarda bunlar olacak şeyler değildir. Ayrıca bir yerinde ve askerler arasında çömelmek durumunda kalıyorsa ülkenin başbakanı veya her yerde etten bir duvarla geziyorsa orda yanlış şeyler var demektir. Oysa bu ülkemizin bir durumdur. Yaşamın ne kadar güvenliksiz olduğunu göstermektedir.
Başbakanı kim vurmak isteyebilir. Bizde bu sorunun cevabı önemlidir. Ayrıca rejimi sorgulamak açısından bir başka öneme sahiptir. Derin olmayan ve kaba bir analiz yol göstermeye yetebilir. Göstergeler bize fikir verebilir. Dolayısıyla sorunun tek cevabı yok. Meraklı olan her kes gözlem yapabilir. Birkaçını ben de sayabilirim. Örneğin a-) Başbakandan rahatsız olan İrsal veya Yahudi lobisi gibi. b-) Ergenekon terör örgütü iddiasındaki uzantılar gibi. c-) PKK Terör örgütü gibi. d-) Başbakandan rahatsız olan bir kısım sermaye gurubu gibi varsayımlar sıralanabilir. Ve belki birkaç şeyi daha saymak mümkün.Şüphenin bu kadar bol olduğu bir ülke sorunlu demektir.Bunun adı bir çeşit rejim bunalımıdır. Diğer bir isimlendirme vesayetçi rejimin bunalımıdır.
Biraz daha açarsam konu daha netleşecek. Hükümet % 47 oy ile ve tek başına iktidar olmasına rağmen yönetememektedir. İktidar ile devletin diğer kurumları çatışma halindedir. Ayrıca parlamento ülke yönetiminde etkin değil. Parlamento kendi hakkı olan değiştirici ve yenileyici misyonu kullanmamaktadır. Kendisine ait bir anayasa yapmamaktadır. Sivil ve çağdaş bir demokrasi peşinde değildir. Bir biriyle çatışıp parlamentonun etkin ve saygın olma özelliğini yitirmiştir. Çağdaş demokrasi ölçüsü olan ‘’parlamentonun yüceliği’’ bizde işlememektedir.
Yine bu arada resmi rakamlara göre işsizlik % 14’ü buldu. Reel durum bunun çok üstünde. Açlık sınırında yaşayan nüfusumuz hayli yüksek. Tarım batmış durumda. İthalatımızda tüketime dayalı nitelik artmıştır. Kan ve gözyaşı tekrar egemen olmuştur. Toplum kamplaştı ve bomba haline geldi.Gerilim had safhada. Bursa ve Hatay olayları bir depremin öncü işaretleridir.
Tüm bu göstergeler rejim bunalımına tekabül etmektedir. Bir an önce bu duruma çıkmak gerekiyor. Ülkemiz bunu daha fazla kaldıramaz. Küresel normlarda hiçbir iktidar seçeneği, kürt meselesini adil ve demokratik bir şekilde çözmeden, Çağdaş ve sivil bir anayasa yapmadan, AB müzakere sürecini hızlandırmadan, inanç guruplarının taleplerini karşılamadan artık yapamaz. Bunlar yapılamadan rejim bunalımını aşmak mümkün değildir. Geciken her gün cana ve mala sebep olmaktadır. Bu konudaki yol tektir. Bu yol aklın ve bilimin yoludur.
1 Ağustos 2010 Pazar
FİRAR
FİRAR
(Tarihte bu gün 31 Temmuz 2010)
Mihrac Ural
31 Temmuz 2010
Son sürgünüm, Niğde’den Adıyaman’a oldu; Niğde’de 1. koğuş temsilcisiydim. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan protestoda adım, 1. koğuş temsilcisi ve birinci sırada olarak verilmişti. 27 Aralık 1979 muhtıra mektubunun veriliş nedeni olarak Ankara’da matbaamızın ve silahlarımızın yakalanmasının dayattığı bir ortamda zindan ziyaretçilerimin yoğunluğunun -ailemden çok, yoldaşların sık sık gelip gitmesi- idarenin sürgün listesinde öne çıkmama yol açtığını sanıyorum.
Bu kez 11. sürgünümü almıştım; Adıyaman.
“Adıyaman nire ben nire” diyesi bir durum... Sanki çölde bir vadi içindeydim. Siyasi tutuklusu bile olmayan... Adıyaman’da da yanılmıyorsam iki siyasi tutuklu daha vardı. İzmirli olduğunu, adının Mustafa olduğunu hatırladığım çok olgun bir arkadaş. Gerisi adli mahkum.
Adıyaman sürgünü, sürgün içinde sürgündü. Devrimci bir insanın sürgününü ancak aynı durumda olanlar anlar. Bir de örgütsel bir sorumluluk varsa, özellikle de örgütsel temel tüm yetkiler omuzlarına binmiş, bunun günü birlik görevleri altında bulunuyorsan sürgün bir başka cehenneme döner; bilgi alacak, yönlendirilecek, görevlendirilecek insanların seni sürgün yerinde bulması seninle görüşmesi ayrı bir sorun ve sorumluluk ve yükümlülüktür. Bunları acımasızca yaşadık. Bir itirafçının örgüte yaptığı yıkımın ardından gelen yıkımlarda bu gibi hallerde kendini gösterir.
Adıyaman zindanında ikinci kat ranzada mukimdim (ikame ediyordum). O zamanlar tek kanal olan TRT’de, yanılmıyorsam “insanlar yaşadıkça” adında bir film oynuyordu. Amerikan ordusunda disiplin olaylarını anlatıyor ve disiplin cezası almış askerlere uygulanan işkenceler anlatılıyordu.
Bu filmin meşhur bir sahnesi var, jopla askerin karnına yapılan bir vuruşu canlandırıyor. Jopun, gardiyanın elinin askerin midesinin içine kadar gömüldüğü izlenimini veren bir sahne. O an ne olduysa oldu. Kendimi yerde buldum. Bir sinir krizi geçirmiş, bayılarak ikinci kattan yere düşmüştüm. Hastaneye kaldırıldım. Aynı anda mı sonra mı hiç hatırlamıyorum. Aklımda kalan ring arabasıyla gittiğimizdi. Adıyaman Hastanesi’nde sonuç alınmadığı, beyin tomografisinin alınması gerektiği yönünde bir şeyler söylendiğini duydum. Sanırım bir hafta kadar sonra Adana Numune Hastanesi’nde tedavi için sevkim çıktı.
Numune Hastanesi’nde tedavim başladı. Yanılmıyorsam 10-15 gün orada mahkumlara ayrılan bölümde kaldım. Başımızda iki jandarma vardı; elim ranzaya zincirli olarak tutuldum.
Adıyaman Cezaevi’nin zimmetindeydim. Adana Numune Hastanesi’ne kontroller için gönderilmiştim ve gerisin geriye Adıyaman’a gönderilecektim. Sevk işlerinin kendine özgü bir mantığı vardı. Tek kişi için araba, jandarma, önlem, harcırah gibi sorunları telafi etmek üzere bir dizi insanı birlikte bu işleme tabi tutmak, belki daha ekonomik ve daha güvenli olarak algılanmıştır.
Hastaneden taburcu edilince, Adana Cezaevi’ne emanet olarak verildim.
Adana Cezaevi’ne vardığımda, Güney Bölgesi çalışmalarında yer alan bir dizi yoldaşla birlikte oldum. Her biri ayrı bir yiğit olan, her biri ayrı bir özelliği olan insanlardı. Tümü onurlu direniş örgütü olan Acilcilerin militan ve sorumlu insanlarıydı. Bir kez daha yoldaşlarımla olmuştum.
Adana Cezaevi’ne geldiğimde benden önce başlayan tünel çalışmaları olduğunu örgüt yöneticileri toplantısında açıkladılar ve bu sürece katılmamız önerisi yaptılar. Bu süreçte bizim de etkin yer alacağımızı ve ne gerekiyorsa yapacağımızı ifade ettim.
Benim açımdan zaten mahkemeler süreci çoktan bitmişti.
Bir ahlaksız itirafçı Engin Erkiner’in ve bu gün belgeleriyle açığa çıktığı gibi bu kişiyle birlikte, örgütümüze MİT ajanı olarak sızmış olan İbrahim Yalçın’ın bizleri polise ilk kez ilan etmiş olmalarının sırtımıza yıktığı ilgili ilgisiz ithamlarla karşı karşıya kalmıştık. Firar dönemim boyunca ülke çapında örgütümüzü yeniden toplayıp canlı bir mekanizmaya çevirdim. Örgütün hiç bilmediği alanlarda örgütlenme yaptım. Aranırken, Adana, İstanbul, Ankara, Samsun, Kayseri, Niğde alanlarına yetiştik. Ankara, Yukarı Ayrancı semtinde benimle birlikte Ege Bölgesi’nden Binbaşı Eşber, adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı yoldaşlarımla birlikte yakalandım. Bodrum katında olan örgüt evinin açık olan penceresinden kaçmak istedim; polisler her tarafı kuşatmışlardı, üzerime çullanıp yakaladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence sürecim başladı, falaka, elektrik ve kaba dayak dahil her tür işkence üzerimde denendi. Elektrik işkencesi, kesintisiz verilen manyeto elektriği değildi. Şoklar halinde, şalter açıp kapatma yöntemiyle veriliyordu. Yere açılan bir battaniye ve haç gibi bir tahta üzerine yatırılmıştım. “Şalter” indirme olayı üzerine yorum yapan Özel Harp Dairesi kuklalarının, polisin bileklerine yapıştığı an itirafçı olmalarının rahatlığıyla bunu bilmemeleri çok normal…
Ankara’dan sonra İstanbul’a, emniyet müdürlüğüne işkenceye teslim ettiler. Oradan Sağmalcılar Cezaevine.
İtirafçı Engin’in adımızı polise vermesi ardından Antakya’da evimizin basılmasıyla Adana’ya geçişimiz, Adana’da evimizin basılması sonucu büyük şehir avantajlarıyla İstanbul’daki çalışmalara ağırlık verişimiz ve buradan ülkenin her alanına ulaşma olanağını değerlendirişimiz Ankara’da noktalandı. İşkencede ser verdim sır vermedim. Bunun sonucu geride kalan örgüt mekanizması zedelenmeden görevini sürdürmesiyle bu darbeyi de atlatmış olduk. Örgütün sorumlusu olarak alnımın akıyla girdiğim işkenceden anlımın akıyla çıkarak direnme çizgimi sürdürdüm. Polis bileğine girince teslim olanların yarattığı örneği alt üst ederek direnme örgütü yöneticisinin alması gereken tutumu ortaya koydum.
Sıra zindan sürgünlerindeki mücadeleye gelmişti.
Sürgünler bitip tükenmez acı bir süreç. Her sürgün, cezaevinde kurulan bir düzeneğin yıkılması demektir; bunun ne anlama geldiğini ise bu sürecin insanları çok daha iyi bilir.
Adana Cezaevi’ne teslim edildiğim kesitte siyasi tartışmalar çok yoğundu, faşizm tahlilleri, emperyalizm, sosyal-emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemlerdi. Bu tartışmalarda gösterdiğimiz etkinlik, cezaevlerinde örgütsel açıdan çok önemli sonuçlar yaratmıştı.
Adana Cezaevi tüneli, başarıyla devam ediyordu. Ancak tünelin aydınlatılması için döşenen elektrik kablosunun çıplak olduğu bir yerde, kazı işleriyle uğraşan Dev-yol’dan İsmail Şahin adlı yoldaş elektriğe çarpıldı (26 ya da 27 Haziran 1980 olmalı. Gazetelerde bu tarih 28 Haziran 1980 olarak geçiyor). Yoldaşın durumu çok ağırdı. Hala o sahneyi hatırlarım; her tarafı topraktı, vücudu yarı çıplak, tırnakları toprak doluydu. Yoldaşı hastaneye yetiştirmek gerekti. Ancak üzeri topraktı, tırnakları toprak doluydu. Tünel kazı işinin olduğu anlaşılacaktı. Tünelin yeryüzüne doğru kazılıp açılması (patlatılması) gerektiği kararı aldık. Oysa tünel cezaevi yakınlarında kiraya alınan bir evin bahçesine açılacaktı ve firar oradan kamyonlarla yapılacaktı. Kararımız Adana Cezaevi’nde yaklaşık 800-1000 civarında olduğu sanılan devrimci ve adli tüm mahkumların, bu ara cezaevi kedisinin de esaretten kurtulmasıydı. Tünel 150 metre civarında kazılmıştı.
Ancak her şey ters gitmeye başlamıştı. Tünelin yeryüzüne açılan ağız kısmı jandarmaya çok yakın bir yerde yol ortasına gelmişti. Mahalle köpeklerinin yerden çıkan insanları görünce dikkat çekecek tarzda havlamaları eklenince, tünel olayı açığa çıkmıştı; önden çıkan kılavuz yoldaşlar jandarma ateşi altında kalmıştı. İdare durumun farkına varıp ani bir baskın düzenlemek istedi. Her şey akıl almaz bir süratle ters yüz oluyordu.
Çatışma çıktı. İki ayrı bölüm olan siyasilerin kaldığı yerlerde yangınlar çıkmaya başladı. Bizim yeterli silah ve bombalarımız vardı; ülkedeki sağlaşma ölçeğinde zindan gardiyanlarından sempatizanlarımızın olduğunu burada belirtmemiz, o dönemi daha iyi algılama adına önemli bir referanstır.
Silahlarımızın saklanmasından sorumlu olan KSD’li yoldaş Talip Can’la yıllar sonra bir araya gelince, WC taşının düzgünce sökülüp malzemelerin hemen altındaki foseptik çukurunda gizlendiğimizi konuştuk; o günleri yad etmiş, ayrıntıları ortaya çıkarmıştık.
İsyanda şehitler verdik. Ortalık çok gergindi. Ziyaret yasakları, aileleri tedirgin ediyor, çocuklarının ölü ya da diri olduğu konusunda kaygılarını artırıyordu. Bu sürecin sonunda, 6. Kolordu Komutanlığının denetiminde olan cezaevlerinde ziyaret kararları da oradan çıkıyordu. Nitekim ziyaret kararı bir gün önceden ilan edilmişti; ailelerin gün geçtikçe cezaevi önünde yığılması ve tepki reflekslerinin artması, izin kararının verilmesine etken olmuştu.
Görüş izni haberiyle birlikte alternatif firar girişimine başladık. Çok kısıtlı zamanımız vardı. Yoldaşlardan görüşe gelmesini istediklerimiz oldu. Her örgüt çok kısıtlı sayıda firar listesi oluşturdu. Benimle birlikte firar edecek iki yoldaşı belirledim. Firar kararı ve firar etmesi gerekenlerin belirlenmesinde tek karar sahibi olarak, o günün koşullarında çıkması gereken iki yoldaşı belirledim. Biri Ahmet Yiğenler diğeri ise Adil Okay’dı.
Kaçış tamamen kendi çabamızla gerçekleşti. Çıkış anındı gardiyanların görmemezlikten gelmeleri ise, içerdeki etkinliğimiz ve dışarıdaki yoldaşların çevre çalışmasıyla ilgiliydi. Bu firarda, önümüzü kesecek bir gardiyan yoktu, bunun hesabını içerde ve dışarıda ağır bedelle öderdi.
Firar gece yarısından hemen önceki hazırlıklarla başladı. Ziyaret yerine geçişi sağlayan koğuşlarla görüş yerini birbirinden ayıran pencerenin demir parmaklığı kesildi. Yanılmıyorsam saat 23… sonrasıydı. Bu işlem başarıldıktan sonra, siyasi yöneticilerin önceden belirlediği firar edecekler bir araya geldik. Demir parmaklıklarını kestiğimiz pencereden görüş yerine girdik. Diğer siyasetten arkadaşlar da aynı kanaldan görüş yerine girmişti. Yanılmıyorsam sayımız 27 civarındaydı. Tarih 31 Temmuz 1980 (kaçış tarihinin tam günü, bu firarda yer alan diğer kişilerin anlatım ve belirlemeleriyle uyumludur; ancak bir iki gün geri de olabilir.)
Sabah görüş gecikmeli açıldı. İnsanca tedirginlikler geçirdik. Görüş açıldığı an görüşçüler tarafına bir hamlede aradaki kısa duvarı atlayıp karıştık. Beni almaya Gülay Kerimoğlu gelmişti (ona buradan acil şifa dileklerimi, sevgimi ve emekleriyle bu örgüte yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı iletiyorum). Sıradan bir masa arkasında duran gardiyan ve jandarma engelini de aşarak özgürlüğe kavuştuk.
Bir okulun bahçesi ya da küçük bir parkta Ahmet Çolak yoldaşa rastladık. O an tanıştık. Beni görmenin sevinciyle elindeki Longines saati çıkarıp hatıra olarak koluma taktı; hiç saat kullanmazdım, kırmadım aldım. Fotoğrafçıda, kaçış öncesi damat tıraşı olmuş halimle, kimlik için fotoğraf çektirdim.
Cemal Aydın yoldaşın evinde kaldım. Aydın Ailesi’ne, buradan bir kez daha yerine getirdikleri örgütsel görev ve bana karşı gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.
Firar sonrası, her bir yoldaş yerine hükmü az olan bir yoldaşı sayımda adımız okununca “buradayım” demek üzere görevlendirdim. Nitekim sayımda adımız okununca “buradayım” diyen yoldaşın, bizlere benzer bile olmaması dikkat çekmiş ve bizi bire bir tanıyan gardiyanların gözlemiyle de firar ettiğimiz anlaşılınca, cezaevinde yeni gerginlikler çıkmaya başlamıştı. Amacımız kaçışımızın gizlenmesiydi. Ne kadar gizlenebilirse o kadar gizlemekti. Zira Adana Cezaevi’nden kaçan tüm devrimciler idam dahil en ağır cezalarla yargılanmaktaydılar. Bundan sonrasını 18 Temmuz 2010’da Zafer yoldaşın oğlu Fırat’ın düğününde telefonla bulduğum Mustafa Söylemez hoca şöyle aktarıyor; “ firarınızdan sonra, çok ağır baskılar altında kaldık” diyor ve duygularını şahsıma özel olarak yazdığı şiirle dile getiriyordu.
Firar, basına yansımadı, çok sonraları tam istediğimiz gibi sıradan bir haber olarak çıktı. Firar edenlerin adları bile çıkmamıştı, sesiz sedasız geçirilmişti. Yerimize koyduğumuz arkadaşlar görevlerini başarıyla yerine getirmiş, çok önemli olan soluğu vermişti, güvenli bir ortamda yerleşme fırsatı tanımıştı.
Haber, gazetelere 5 Ağustos 1980 günü yansıdı. Milliyette “ ANARŞİ DÜN 16 CAN ALDI” Ana başlığı ve “ADANA CEZAEVİNDEN 22 SOLCUNUN KAÇTIĞI BELİRLENDİ” Alt başlığı altında verildi. Haberde “ Adana cezaevinden çok sayıda tutuklu ve hükümlünün kaçtığı yolundaki ihbarlar üzerine cezaevinde cuma günü başlatılan sayımlar dün tamamlanmış ve sol görüşlü 22 tutuklu ve hükümlünün kaçtığı belirlenmiştir. Sayım işleminin sağlıklı yapılamadığı belirtilen Adana Kapalı Cezaevi’nden çeşitli tarihlerde de 30’u aşkın mahkum kaçmıştı” ( Milliyet Arşivi, 5 Ağustos 1980 sayfa 1 ve devamı sayfa 10 http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1980/08/05 )
Firarım, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi öncesine denk geldi. Bu yurtdışına çıkış ve örgüte güvenli bir liman oluşturma, siyasi, askeri eğitim için kamplar kurma ve diğer devrimci örgütlerle açık olarak bir araya gelme fırsatı içinde hayati bir öneme sahipti.
Örgüt bu firardan sonra nefes alır almaz, emin şekilde yoldaşlar yerleştirilir yerleştirilmez merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 mayıs 1982) yaptık ve geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programını yeniden düzenleyip yayınladık, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk.
Suriye’de Filistin örgütlerinin Hammuriye kamplarında yer aldık. Suriye’de Türkiye’nin baskısı yada özgün işlerimizle ilgili tutumlarımızdan dolayı, defalarca tutuklandık. Hiçbir baskıya, iltimasa boyun eğmedik, tenezzül etmedik, bileklerimiz kelepçeli iken kendi doğrularımızı ülkemizin demokrasi mücadelesinde kararlı yürüyüşümüzden asla taviz vermeyeceğimizi açıkladık. Öcalan’ın bölgeden çıkışı ardından, ortaya çıkan diplomatik baskılar sonucu, 1 yıl hücre cezası çektim (1999 Ekim-2000 Kasım).
Dün gibi bu gün de örgütümün başında her türden cefaya karşı direnerek teslim aldığım emaneti korumak ve geliştirmek için hiçbir özveriden kaçmaksızın, demokrasi mücadelesinde yoldaşlarımla mücadeleme devam ediyorum.
(Tarihte bu gün 31 Temmuz 2010)
Mihrac Ural
31 Temmuz 2010
Son sürgünüm, Niğde’den Adıyaman’a oldu; Niğde’de 1. koğuş temsilcisiydim. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan protestoda adım, 1. koğuş temsilcisi ve birinci sırada olarak verilmişti. 27 Aralık 1979 muhtıra mektubunun veriliş nedeni olarak Ankara’da matbaamızın ve silahlarımızın yakalanmasının dayattığı bir ortamda zindan ziyaretçilerimin yoğunluğunun -ailemden çok, yoldaşların sık sık gelip gitmesi- idarenin sürgün listesinde öne çıkmama yol açtığını sanıyorum.
Bu kez 11. sürgünümü almıştım; Adıyaman.
“Adıyaman nire ben nire” diyesi bir durum... Sanki çölde bir vadi içindeydim. Siyasi tutuklusu bile olmayan... Adıyaman’da da yanılmıyorsam iki siyasi tutuklu daha vardı. İzmirli olduğunu, adının Mustafa olduğunu hatırladığım çok olgun bir arkadaş. Gerisi adli mahkum.
Adıyaman sürgünü, sürgün içinde sürgündü. Devrimci bir insanın sürgününü ancak aynı durumda olanlar anlar. Bir de örgütsel bir sorumluluk varsa, özellikle de örgütsel temel tüm yetkiler omuzlarına binmiş, bunun günü birlik görevleri altında bulunuyorsan sürgün bir başka cehenneme döner; bilgi alacak, yönlendirilecek, görevlendirilecek insanların seni sürgün yerinde bulması seninle görüşmesi ayrı bir sorun ve sorumluluk ve yükümlülüktür. Bunları acımasızca yaşadık. Bir itirafçının örgüte yaptığı yıkımın ardından gelen yıkımlarda bu gibi hallerde kendini gösterir.
Adıyaman zindanında ikinci kat ranzada mukimdim (ikame ediyordum). O zamanlar tek kanal olan TRT’de, yanılmıyorsam “insanlar yaşadıkça” adında bir film oynuyordu. Amerikan ordusunda disiplin olaylarını anlatıyor ve disiplin cezası almış askerlere uygulanan işkenceler anlatılıyordu.
Bu filmin meşhur bir sahnesi var, jopla askerin karnına yapılan bir vuruşu canlandırıyor. Jopun, gardiyanın elinin askerin midesinin içine kadar gömüldüğü izlenimini veren bir sahne. O an ne olduysa oldu. Kendimi yerde buldum. Bir sinir krizi geçirmiş, bayılarak ikinci kattan yere düşmüştüm. Hastaneye kaldırıldım. Aynı anda mı sonra mı hiç hatırlamıyorum. Aklımda kalan ring arabasıyla gittiğimizdi. Adıyaman Hastanesi’nde sonuç alınmadığı, beyin tomografisinin alınması gerektiği yönünde bir şeyler söylendiğini duydum. Sanırım bir hafta kadar sonra Adana Numune Hastanesi’nde tedavi için sevkim çıktı.
Numune Hastanesi’nde tedavim başladı. Yanılmıyorsam 10-15 gün orada mahkumlara ayrılan bölümde kaldım. Başımızda iki jandarma vardı; elim ranzaya zincirli olarak tutuldum.
Adıyaman Cezaevi’nin zimmetindeydim. Adana Numune Hastanesi’ne kontroller için gönderilmiştim ve gerisin geriye Adıyaman’a gönderilecektim. Sevk işlerinin kendine özgü bir mantığı vardı. Tek kişi için araba, jandarma, önlem, harcırah gibi sorunları telafi etmek üzere bir dizi insanı birlikte bu işleme tabi tutmak, belki daha ekonomik ve daha güvenli olarak algılanmıştır.
Hastaneden taburcu edilince, Adana Cezaevi’ne emanet olarak verildim.
Adana Cezaevi’ne vardığımda, Güney Bölgesi çalışmalarında yer alan bir dizi yoldaşla birlikte oldum. Her biri ayrı bir yiğit olan, her biri ayrı bir özelliği olan insanlardı. Tümü onurlu direniş örgütü olan Acilcilerin militan ve sorumlu insanlarıydı. Bir kez daha yoldaşlarımla olmuştum.
Adana Cezaevi’ne geldiğimde benden önce başlayan tünel çalışmaları olduğunu örgüt yöneticileri toplantısında açıkladılar ve bu sürece katılmamız önerisi yaptılar. Bu süreçte bizim de etkin yer alacağımızı ve ne gerekiyorsa yapacağımızı ifade ettim.
Benim açımdan zaten mahkemeler süreci çoktan bitmişti.
Bir ahlaksız itirafçı Engin Erkiner’in ve bu gün belgeleriyle açığa çıktığı gibi bu kişiyle birlikte, örgütümüze MİT ajanı olarak sızmış olan İbrahim Yalçın’ın bizleri polise ilk kez ilan etmiş olmalarının sırtımıza yıktığı ilgili ilgisiz ithamlarla karşı karşıya kalmıştık. Firar dönemim boyunca ülke çapında örgütümüzü yeniden toplayıp canlı bir mekanizmaya çevirdim. Örgütün hiç bilmediği alanlarda örgütlenme yaptım. Aranırken, Adana, İstanbul, Ankara, Samsun, Kayseri, Niğde alanlarına yetiştik. Ankara, Yukarı Ayrancı semtinde benimle birlikte Ege Bölgesi’nden Binbaşı Eşber, adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı yoldaşlarımla birlikte yakalandım. Bodrum katında olan örgüt evinin açık olan penceresinden kaçmak istedim; polisler her tarafı kuşatmışlardı, üzerime çullanıp yakaladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence sürecim başladı, falaka, elektrik ve kaba dayak dahil her tür işkence üzerimde denendi. Elektrik işkencesi, kesintisiz verilen manyeto elektriği değildi. Şoklar halinde, şalter açıp kapatma yöntemiyle veriliyordu. Yere açılan bir battaniye ve haç gibi bir tahta üzerine yatırılmıştım. “Şalter” indirme olayı üzerine yorum yapan Özel Harp Dairesi kuklalarının, polisin bileklerine yapıştığı an itirafçı olmalarının rahatlığıyla bunu bilmemeleri çok normal…
Ankara’dan sonra İstanbul’a, emniyet müdürlüğüne işkenceye teslim ettiler. Oradan Sağmalcılar Cezaevine.
İtirafçı Engin’in adımızı polise vermesi ardından Antakya’da evimizin basılmasıyla Adana’ya geçişimiz, Adana’da evimizin basılması sonucu büyük şehir avantajlarıyla İstanbul’daki çalışmalara ağırlık verişimiz ve buradan ülkenin her alanına ulaşma olanağını değerlendirişimiz Ankara’da noktalandı. İşkencede ser verdim sır vermedim. Bunun sonucu geride kalan örgüt mekanizması zedelenmeden görevini sürdürmesiyle bu darbeyi de atlatmış olduk. Örgütün sorumlusu olarak alnımın akıyla girdiğim işkenceden anlımın akıyla çıkarak direnme çizgimi sürdürdüm. Polis bileğine girince teslim olanların yarattığı örneği alt üst ederek direnme örgütü yöneticisinin alması gereken tutumu ortaya koydum.
Sıra zindan sürgünlerindeki mücadeleye gelmişti.
Sürgünler bitip tükenmez acı bir süreç. Her sürgün, cezaevinde kurulan bir düzeneğin yıkılması demektir; bunun ne anlama geldiğini ise bu sürecin insanları çok daha iyi bilir.
Adana Cezaevi’ne teslim edildiğim kesitte siyasi tartışmalar çok yoğundu, faşizm tahlilleri, emperyalizm, sosyal-emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemlerdi. Bu tartışmalarda gösterdiğimiz etkinlik, cezaevlerinde örgütsel açıdan çok önemli sonuçlar yaratmıştı.
Adana Cezaevi tüneli, başarıyla devam ediyordu. Ancak tünelin aydınlatılması için döşenen elektrik kablosunun çıplak olduğu bir yerde, kazı işleriyle uğraşan Dev-yol’dan İsmail Şahin adlı yoldaş elektriğe çarpıldı (26 ya da 27 Haziran 1980 olmalı. Gazetelerde bu tarih 28 Haziran 1980 olarak geçiyor). Yoldaşın durumu çok ağırdı. Hala o sahneyi hatırlarım; her tarafı topraktı, vücudu yarı çıplak, tırnakları toprak doluydu. Yoldaşı hastaneye yetiştirmek gerekti. Ancak üzeri topraktı, tırnakları toprak doluydu. Tünel kazı işinin olduğu anlaşılacaktı. Tünelin yeryüzüne doğru kazılıp açılması (patlatılması) gerektiği kararı aldık. Oysa tünel cezaevi yakınlarında kiraya alınan bir evin bahçesine açılacaktı ve firar oradan kamyonlarla yapılacaktı. Kararımız Adana Cezaevi’nde yaklaşık 800-1000 civarında olduğu sanılan devrimci ve adli tüm mahkumların, bu ara cezaevi kedisinin de esaretten kurtulmasıydı. Tünel 150 metre civarında kazılmıştı.
Ancak her şey ters gitmeye başlamıştı. Tünelin yeryüzüne açılan ağız kısmı jandarmaya çok yakın bir yerde yol ortasına gelmişti. Mahalle köpeklerinin yerden çıkan insanları görünce dikkat çekecek tarzda havlamaları eklenince, tünel olayı açığa çıkmıştı; önden çıkan kılavuz yoldaşlar jandarma ateşi altında kalmıştı. İdare durumun farkına varıp ani bir baskın düzenlemek istedi. Her şey akıl almaz bir süratle ters yüz oluyordu.
Çatışma çıktı. İki ayrı bölüm olan siyasilerin kaldığı yerlerde yangınlar çıkmaya başladı. Bizim yeterli silah ve bombalarımız vardı; ülkedeki sağlaşma ölçeğinde zindan gardiyanlarından sempatizanlarımızın olduğunu burada belirtmemiz, o dönemi daha iyi algılama adına önemli bir referanstır.
Silahlarımızın saklanmasından sorumlu olan KSD’li yoldaş Talip Can’la yıllar sonra bir araya gelince, WC taşının düzgünce sökülüp malzemelerin hemen altındaki foseptik çukurunda gizlendiğimizi konuştuk; o günleri yad etmiş, ayrıntıları ortaya çıkarmıştık.
İsyanda şehitler verdik. Ortalık çok gergindi. Ziyaret yasakları, aileleri tedirgin ediyor, çocuklarının ölü ya da diri olduğu konusunda kaygılarını artırıyordu. Bu sürecin sonunda, 6. Kolordu Komutanlığının denetiminde olan cezaevlerinde ziyaret kararları da oradan çıkıyordu. Nitekim ziyaret kararı bir gün önceden ilan edilmişti; ailelerin gün geçtikçe cezaevi önünde yığılması ve tepki reflekslerinin artması, izin kararının verilmesine etken olmuştu.
Görüş izni haberiyle birlikte alternatif firar girişimine başladık. Çok kısıtlı zamanımız vardı. Yoldaşlardan görüşe gelmesini istediklerimiz oldu. Her örgüt çok kısıtlı sayıda firar listesi oluşturdu. Benimle birlikte firar edecek iki yoldaşı belirledim. Firar kararı ve firar etmesi gerekenlerin belirlenmesinde tek karar sahibi olarak, o günün koşullarında çıkması gereken iki yoldaşı belirledim. Biri Ahmet Yiğenler diğeri ise Adil Okay’dı.
Kaçış tamamen kendi çabamızla gerçekleşti. Çıkış anındı gardiyanların görmemezlikten gelmeleri ise, içerdeki etkinliğimiz ve dışarıdaki yoldaşların çevre çalışmasıyla ilgiliydi. Bu firarda, önümüzü kesecek bir gardiyan yoktu, bunun hesabını içerde ve dışarıda ağır bedelle öderdi.
Firar gece yarısından hemen önceki hazırlıklarla başladı. Ziyaret yerine geçişi sağlayan koğuşlarla görüş yerini birbirinden ayıran pencerenin demir parmaklığı kesildi. Yanılmıyorsam saat 23… sonrasıydı. Bu işlem başarıldıktan sonra, siyasi yöneticilerin önceden belirlediği firar edecekler bir araya geldik. Demir parmaklıklarını kestiğimiz pencereden görüş yerine girdik. Diğer siyasetten arkadaşlar da aynı kanaldan görüş yerine girmişti. Yanılmıyorsam sayımız 27 civarındaydı. Tarih 31 Temmuz 1980 (kaçış tarihinin tam günü, bu firarda yer alan diğer kişilerin anlatım ve belirlemeleriyle uyumludur; ancak bir iki gün geri de olabilir.)
Sabah görüş gecikmeli açıldı. İnsanca tedirginlikler geçirdik. Görüş açıldığı an görüşçüler tarafına bir hamlede aradaki kısa duvarı atlayıp karıştık. Beni almaya Gülay Kerimoğlu gelmişti (ona buradan acil şifa dileklerimi, sevgimi ve emekleriyle bu örgüte yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı iletiyorum). Sıradan bir masa arkasında duran gardiyan ve jandarma engelini de aşarak özgürlüğe kavuştuk.
Bir okulun bahçesi ya da küçük bir parkta Ahmet Çolak yoldaşa rastladık. O an tanıştık. Beni görmenin sevinciyle elindeki Longines saati çıkarıp hatıra olarak koluma taktı; hiç saat kullanmazdım, kırmadım aldım. Fotoğrafçıda, kaçış öncesi damat tıraşı olmuş halimle, kimlik için fotoğraf çektirdim.
Cemal Aydın yoldaşın evinde kaldım. Aydın Ailesi’ne, buradan bir kez daha yerine getirdikleri örgütsel görev ve bana karşı gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.
Firar sonrası, her bir yoldaş yerine hükmü az olan bir yoldaşı sayımda adımız okununca “buradayım” demek üzere görevlendirdim. Nitekim sayımda adımız okununca “buradayım” diyen yoldaşın, bizlere benzer bile olmaması dikkat çekmiş ve bizi bire bir tanıyan gardiyanların gözlemiyle de firar ettiğimiz anlaşılınca, cezaevinde yeni gerginlikler çıkmaya başlamıştı. Amacımız kaçışımızın gizlenmesiydi. Ne kadar gizlenebilirse o kadar gizlemekti. Zira Adana Cezaevi’nden kaçan tüm devrimciler idam dahil en ağır cezalarla yargılanmaktaydılar. Bundan sonrasını 18 Temmuz 2010’da Zafer yoldaşın oğlu Fırat’ın düğününde telefonla bulduğum Mustafa Söylemez hoca şöyle aktarıyor; “ firarınızdan sonra, çok ağır baskılar altında kaldık” diyor ve duygularını şahsıma özel olarak yazdığı şiirle dile getiriyordu.
Firar, basına yansımadı, çok sonraları tam istediğimiz gibi sıradan bir haber olarak çıktı. Firar edenlerin adları bile çıkmamıştı, sesiz sedasız geçirilmişti. Yerimize koyduğumuz arkadaşlar görevlerini başarıyla yerine getirmiş, çok önemli olan soluğu vermişti, güvenli bir ortamda yerleşme fırsatı tanımıştı.
Haber, gazetelere 5 Ağustos 1980 günü yansıdı. Milliyette “ ANARŞİ DÜN 16 CAN ALDI” Ana başlığı ve “ADANA CEZAEVİNDEN 22 SOLCUNUN KAÇTIĞI BELİRLENDİ” Alt başlığı altında verildi. Haberde “ Adana cezaevinden çok sayıda tutuklu ve hükümlünün kaçtığı yolundaki ihbarlar üzerine cezaevinde cuma günü başlatılan sayımlar dün tamamlanmış ve sol görüşlü 22 tutuklu ve hükümlünün kaçtığı belirlenmiştir. Sayım işleminin sağlıklı yapılamadığı belirtilen Adana Kapalı Cezaevi’nden çeşitli tarihlerde de 30’u aşkın mahkum kaçmıştı” ( Milliyet Arşivi, 5 Ağustos 1980 sayfa 1 ve devamı sayfa 10 http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1980/08/05 )
Firarım, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi öncesine denk geldi. Bu yurtdışına çıkış ve örgüte güvenli bir liman oluşturma, siyasi, askeri eğitim için kamplar kurma ve diğer devrimci örgütlerle açık olarak bir araya gelme fırsatı içinde hayati bir öneme sahipti.
Örgüt bu firardan sonra nefes alır almaz, emin şekilde yoldaşlar yerleştirilir yerleştirilmez merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 mayıs 1982) yaptık ve geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programını yeniden düzenleyip yayınladık, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk.
Suriye’de Filistin örgütlerinin Hammuriye kamplarında yer aldık. Suriye’de Türkiye’nin baskısı yada özgün işlerimizle ilgili tutumlarımızdan dolayı, defalarca tutuklandık. Hiçbir baskıya, iltimasa boyun eğmedik, tenezzül etmedik, bileklerimiz kelepçeli iken kendi doğrularımızı ülkemizin demokrasi mücadelesinde kararlı yürüyüşümüzden asla taviz vermeyeceğimizi açıkladık. Öcalan’ın bölgeden çıkışı ardından, ortaya çıkan diplomatik baskılar sonucu, 1 yıl hücre cezası çektim (1999 Ekim-2000 Kasım).
Dün gibi bu gün de örgütümün başında her türden cefaya karşı direnerek teslim aldığım emaneti korumak ve geliştirmek için hiçbir özveriden kaçmaksızın, demokrasi mücadelesinde yoldaşlarımla mücadeleme devam ediyorum.
ANTAKYA DEMOKRASİ PALTFORMU KÜRT HALKIYLA DAYANIŞMA YOLUNDA DÖRTYOLA DOĞRU…
ANTAKYA DEMOKRRASİ PLATFORMU Kürt halkının yanında olma kararlılığını bu günde gösterdi. BDP konvoyuna katılmak üzere Dörtyol’a yol aldı. Belen’de yolları kesildi, geri dönmeleri istendi. Ancak karalıca yola devem edileceği açıklandı. Yollar devletin kirli elleriyle kesilmişti, yollar bir halkın hak mücadelesini yok etmek için silahlarıyla kesilmişti. Bu mücadelenin kararlı insanları, geçmişten bu güne gelen iradelerin temsilcileri. Yolların tümü kesilse de Kürt halkını yalnız bırakmayacaklarını haykırdı. 29 Temmuz 2010DÖRTYOL’DA
STATÜKOCU GÜÇLER İŞ BAŞINDA!
Atak Dergisi/ Haber Merkezi
29 Temmuz 2010
Dörtyol’da Kürt halkına yönelik yapılan saldırıları incelemek ve halkın saldırılar karşısındaki direnişine destek sunmak amacıyla Antakya Demokrasi Platformu olarak 28 Temmuz 2010 tarihinde Dörtyol’a gitme kararı almıştık. Ancak Valiliğin aldığı karar uyarınca bu tarihte gidişimiz engellendiğinden ertesi güne ertelemek durumunda kaldık.
29 Temmuz 2010 tarihinde Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden Sosyalist Parti, Sosyalist Gelecek, Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD), Toplumsal Özgürlük Platformu, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Eğitim – Sen ve BDP temsilcileri bir heyet oluşturarak Antakya’dan Dörtyol’a hareket ettik.
Antakya – İskenderun arasında Belen’de 3 araçlık heyetimiz durduruldu ve geçişimize engel olunmak istendi. Bir süre yaşanan tartışma sonrasında İl Emniyet Müdürü’nün telefonla talimatı ile geçişimizin engellenmesi kaldırıldı ve yola devam ettik.
Dörtyol’un girişinde yoğun önlemler ve arama noktaları ile karşılaştık. Kontrollerden geçip Kürt halkının yaşadığı Mezbahane Mahallesine geçtik. Mahalle halkı kuşatılmış olduğu halde Diyarbakır’dan yola çıkan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve BDP Milletvekillerinin de olduğu konvoyu miting havasında bekliyordu. Saldırıya uğramış ve günlerdir küçücük bir mahallede kuşatılmış oldukları halde yoğun bir coşku, kararlılık ve kenetlenme izleniyordu. Mahalleye giderken bütün evlere, işyerlerine, direklere ve hatta ağaçlara abartılı bir şekilde dikilen Türk bayrakları ‘ulusal birliğin’ simgesi olmaktan daha çok bir tehdit aracı olması amaçlanmış gibiydi. Tanıklar ve gazetecilerden öğreniyoruz ki, bir gün öncesinde bayrak asmamış olan tüm işyerleri ve daha sonra evler saldırıya uğramışlar.
Yoksul Mezbahane mahallesinin orta yerinde kurulu olan platforma davet edildik. Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden BDP Antakya Merkez İlçe Başkanı Fatoş YENER, Sosyalist Parti Temsilcisi İzzettin KOLDAN, Sosyalist Gelecek Temsilcisi Berkat KAR, Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD) Başkanı Mehmet GÜZEL, TÖP Temsilcisi Tülay HATİMOĞULLARI ve Eğitim-Sen Şube Başkanı Servet KAVUKOĞLU birer konuşma yaptılar. Ayrıca EMEP MYK üyesi Halil İMREK ve ESP 2. Başkanı Ayşe …. birer konuşma yaptılar.
Konuşmalarda halkların birbirine düşürülmek istendiği, birbirine düşman edilmek istendiği, savaş ortamının ısrarla sürdürülmek istendiği ifade edilerek demokrat ve devrimci güçlerin buna izin vermeyeceği, Kürt halkının haklı mücadelesinin bu yolla engellenemeyeceği, saldırılara maruz kalan Kürt halkının yalnız olmadığı ifade edildi.
Diyarbakır’dan gelen Selahattin DEMİRTAŞ ve beraberindeki konvoy Erzin’de durdurularak Dörtyol’a geçişi engellendi. Bütün uğraşlara rağmen geçişine izin verilmeyen konvoy geri dönmek zorunda kaldı. Ancak BDP Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ telefon bağlantısı ile meydanda toplanmış olan kitleye bir konuşma yaptı.
Konvoyun İlçeye alınmamasını protesto eden bir grup, BDP’li yetkililerin engelleme çabalarına rağmen otobana çıkmak istemesi üzerine polisler biber gazı ile müdahale ettiler. Meydandaki bütün kitle gazdan etkilenirken bir kişi gazın etkisiyle dengesini yitirip köprüden düşmek suretiyle yaralandı.
STATÜKOCU GÜÇLER İŞ BAŞINDA!
Atak Dergisi/ Haber Merkezi
29 Temmuz 2010
Dörtyol’da Kürt halkına yönelik yapılan saldırıları incelemek ve halkın saldırılar karşısındaki direnişine destek sunmak amacıyla Antakya Demokrasi Platformu olarak 28 Temmuz 2010 tarihinde Dörtyol’a gitme kararı almıştık. Ancak Valiliğin aldığı karar uyarınca bu tarihte gidişimiz engellendiğinden ertesi güne ertelemek durumunda kaldık.
29 Temmuz 2010 tarihinde Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden Sosyalist Parti, Sosyalist Gelecek, Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD), Toplumsal Özgürlük Platformu, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Eğitim – Sen ve BDP temsilcileri bir heyet oluşturarak Antakya’dan Dörtyol’a hareket ettik.
Antakya – İskenderun arasında Belen’de 3 araçlık heyetimiz durduruldu ve geçişimize engel olunmak istendi. Bir süre yaşanan tartışma sonrasında İl Emniyet Müdürü’nün telefonla talimatı ile geçişimizin engellenmesi kaldırıldı ve yola devam ettik.
Dörtyol’un girişinde yoğun önlemler ve arama noktaları ile karşılaştık. Kontrollerden geçip Kürt halkının yaşadığı Mezbahane Mahallesine geçtik. Mahalle halkı kuşatılmış olduğu halde Diyarbakır’dan yola çıkan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve BDP Milletvekillerinin de olduğu konvoyu miting havasında bekliyordu. Saldırıya uğramış ve günlerdir küçücük bir mahallede kuşatılmış oldukları halde yoğun bir coşku, kararlılık ve kenetlenme izleniyordu. Mahalleye giderken bütün evlere, işyerlerine, direklere ve hatta ağaçlara abartılı bir şekilde dikilen Türk bayrakları ‘ulusal birliğin’ simgesi olmaktan daha çok bir tehdit aracı olması amaçlanmış gibiydi. Tanıklar ve gazetecilerden öğreniyoruz ki, bir gün öncesinde bayrak asmamış olan tüm işyerleri ve daha sonra evler saldırıya uğramışlar.
Yoksul Mezbahane mahallesinin orta yerinde kurulu olan platforma davet edildik. Antakya Demokrasi Platformu bileşenlerinden BDP Antakya Merkez İlçe Başkanı Fatoş YENER, Sosyalist Parti Temsilcisi İzzettin KOLDAN, Sosyalist Gelecek Temsilcisi Berkat KAR, Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği (DEKSAD) Başkanı Mehmet GÜZEL, TÖP Temsilcisi Tülay HATİMOĞULLARI ve Eğitim-Sen Şube Başkanı Servet KAVUKOĞLU birer konuşma yaptılar. Ayrıca EMEP MYK üyesi Halil İMREK ve ESP 2. Başkanı Ayşe …. birer konuşma yaptılar.
Konuşmalarda halkların birbirine düşürülmek istendiği, birbirine düşman edilmek istendiği, savaş ortamının ısrarla sürdürülmek istendiği ifade edilerek demokrat ve devrimci güçlerin buna izin vermeyeceği, Kürt halkının haklı mücadelesinin bu yolla engellenemeyeceği, saldırılara maruz kalan Kürt halkının yalnız olmadığı ifade edildi.
Diyarbakır’dan gelen Selahattin DEMİRTAŞ ve beraberindeki konvoy Erzin’de durdurularak Dörtyol’a geçişi engellendi. Bütün uğraşlara rağmen geçişine izin verilmeyen konvoy geri dönmek zorunda kaldı. Ancak BDP Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ telefon bağlantısı ile meydanda toplanmış olan kitleye bir konuşma yaptı.
Konvoyun İlçeye alınmamasını protesto eden bir grup, BDP’li yetkililerin engelleme çabalarına rağmen otobana çıkmak istemesi üzerine polisler biber gazı ile müdahale ettiler. Meydandaki bütün kitle gazdan etkilenirken bir kişi gazın etkisiyle dengesini yitirip köprüden düşmek suretiyle yaralandı.
DEVLET KİRLİ ELİNİ ÇEK…
Mihrac Ural
29 Temmuz 2010
Bir kıyım senaryosu Kürtlerin başı üzerine demoklesin kılıcı gibi sallanıyor.
Devlet özel harp dairesi0 eliyle, ülkede “kabul edilebilir bir iç savaş” hazırlığı yapıyor. İnsan katletmenin “kabul edilebilir” sınırları üzerinde mühendislik yapmak gibi canice amaçlarla kardeşi kardeşe kırdırmak için çabalar veriliyor. Bu senaryolar on yıllardır bölgemizde “Yaratıcı Anarşi “ adı altında pazarlanıp duran, ABD başkanı oğul Bush’un yardımcısı Dick Cheney’nin cehennem senaryolarıdır.
Bu senaryolar yorulmak istenen, kırılmak istenen, dizginlenmek istenen ülke ve halkların birbirine “kabul edilebilir ölçüde” kırdırılmasını hedef alır. Yani sür git bir ölümün ucunda yaşama teorisidir. Çatışan her iki taraf kan kaybeder, kendileri de bu boşluğu istedikleri gibi hüküm ederler.
Bu senaryo, Irak’ta tarihi bir devleti yok etti; ülkeyi altından kalkılmaz yıkımlara götürdü. Bunun zemini, kendi halkı dahil ülkesindeki farklılıkların hiçbir demokratik hakkını tanımayan Saddam diktatörlüğüydü.
Aynı senaryolar, Lübnan’da da denendi. Lübnan Başbakanı Refik El Hariri katledildi. Lübnan iç savaşın eşiğine geldi. Komşu ülkeler suçlandı, onlar karıştırılmak istendi, kardeş kardeşe vuruşturuldu. Tarihte ilk kez bir siyasi şahsiyetin öldürülmesiyle ilgili BM Güvenlik Konseyi Uluslararası Cinayet Mahkemesi kurularak, ülkeyi içte sürekli bir gerginlik içinde tutmak ve komşularıyla şaibeli hale getirmek amaçlandı.
Bölgemizde bu tür oyunlar bin bir türü on yıllardır sahnelenmektedir. Yarım asırdır bölgemizde emperyalist güçlerin önemli bir kuklası olarak kullanılan ülkemiz, dünyanın yeni güçler dengesinde, kendi iç sorunlarını demokratik yollarla çözme yönünde bir adım atmasını engellemek için her türden hain girişimlerle yüz yüze bırakılmak istenmektedir. İktidarların geleneğin statülerine esir olmuş siyasal algılarıyla birleşen dışa bağımlı yönelimleri, bu demokratikleşmenin önünde en önemli engel olarak durmaktadır. Böylece, demokratik dönüşüm kanalları tıkanmakta ve kirli bir savaş acımasızca kışkırtılmaktadır. Bu savaşı devlet dış desteklerle kendi vatandaşına karşı bir ölüm kapanı olarak dayatmış, sınır dışı operasyonlara gitmiştir; sınır ötesi iflaslar birbiri peşi sıra dizilince bu kez “kabul edilebilir” bir iç savaş deneyi yapma arzusu kabarmıştır. Bu komplocu algı, Özel Harp Dairesi organizasyonu olarak, “Yaratıcı Anarşi” teziyle kesişme halinde uygulamaya sokulmaktadır.
Kürt halkı tüm halklar gibi, en doğal haklarını, kendi kolektif kimliğinin doğal ifadesi olan haklarını, demokratik anayasa, kurum ve kuruluşlarla güvenceye almak istiyor. Bu isteğine karşı dayatılan yıkıcı savaş, dengesiz güç kullanımı ise ülkemizi "Yaratıcı Anarşi" gibi risklerin kucağına atmaktadır. Ülke bu yolla öylesine gerilmiş hale getirilmektedir ki, en küçük bir olay siyasi bir boyut ve bunun ötesinde Kürt-Türk çatışmasına doğru bir iç savaş boyutu kazanmaktadır. Bölgemizde onlarca kez denenmiş oyun ülkemizde de başarıyla uygulanma riski taşımaktadır. Bütün mesele iç sorunlarımızı demokratik yollarla çözme cesareti göstermemekten kaynaklanmaktadır.
Var olan gerçeğin inkarı ve haklarının gaspı bu bataklığın tek nedenidir. Irak bu bataklıkta boğuldu; Lübnan bu bataklığı, farklılıkları arasında adil bir denge kurarak, adil bir siyasal paylaşım ve farklılıkların ilga edilemezliği üzerinde ilkesel bir sözleşmeyi üreterek kuruttu. Her iki örnekte bölge tarihimizin deneyleri arasında tüm çıplaklığıyla durmaktadır ülkemiz hangisini seçerse o sunuca katlanacaktır.
Ülkemizin yakın geçmişinde yaşanmış olan 6-7 Eylül 1955 olayları da ders alınması gereken bir veridir. Azınlıkların tasfiyesini “kabul edilebilir” bir linç hareketiyle organize eden Özel Harp Dairesi, bundan sonuç da almıştır. Avrupa’nın en önemli başkentlerinden biri olan İstanbul’da tüm insanlığın gözleri önünde azınlıklara yapılan tecavüz ve sonuçları, hala hatıralarımızda derin izlere sahiptir. Bu olayların birinci dereceden sorumlusu ve organizatörü de devletin ta kendisidir.
Özel Harpçi emekli Or.General Sabri Yirmibeşoğlu "6-7 eylül olayları Özel Harbin mükemmel bir organizasyonuydu" diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.
Aynı mantık, aynı akıl bu gün Hatay Dörtyol olaylarında, en yetkili bakan tarafından akıl almaz bir cinnetle dile getirildi. “Ne gerekiyorsa yapın, Amanosları temizleyin”.
Bölge valileri, emniyet müdürleri ve komutanları önünde, İçişleri Bakanı olarak resmi bir ağızdan böylesi bir söylemin dalga dalga yayılacak tek bir etkisi vardır; o da önünüze geleni katledin. İçişleri Bakanının bu narası, insanlık hakkında işlenen savaş suçu olarak bir yere yazılmıştır. Bu günden sonrası tüm katliamların işareti de bu cümleler olacaktır. Hangi hukuk, hangi adalet ya da yargı kararına dayanarak kim böylesi bir şeyi söyleyebilir? Bu yargısız infazın açık ifadesidir. Derin devletin tarih boyunca işlediği 20 000’e yakın faili meçhule açıkça yeni işaretler vermektir. Bu aynı zamanda, sokakların şaşkın tepkilerini kardeşi kardeşe kırdırmak için kullanmak üzere provokatörlük yapmak demektir.
Gerçekte de İnegöl ve Dörtyol olayları böylesi provokatif açıklamaların sonucu gündeme gelmiş, bu açıklamayla da iç savaş tamtamları çalınmıştır. Ülkemizin temel sorunlarını bu yöntemlerle örtmek isteyenler, gerçekte ülkemizi kardeş kavgasına sürüklemekte olan komploları örtmek istemektedirler. Ölen güvenlikçilerin cenazesinde, sokak reflekslerinin yarattığı heyecanlarla yüksek siyaset yaptığını sanan aptalların bu ülkeye daha çok zarar vereceklerini tahmin etmek zor değildir.
İnegöl ve Dörtyol’da önceden organize edildiği açık olan Kürt mahallelerinin yakılıp yıkılma girişimleri, BDP binasının kundaklanması, Kürt yerleşim alanlarının kuşatılarak ölüm bekleyişinin dayatılması, kirli amaçların ön hazırlığından ibarettir. Başarabilirlerse etnik savaşları belli sınırlar içinde serbest olacaktır. Devlet kirli eliyle bu işi organize ediyor. Bakan da bunun çığırtkanlığını yapıyor.
Bu akıl bir Osmanlı aklıdır. Bu akıl Cumhuriyet’teki Osmanlı’nın dirilişidir. Yaratıcı anarşinin bataklığı bu akılla besleniyor, farklılıkları “katli vacip” diyen bu akıl ülkeyi kaosa sürüklüyor. Daha çok acılarla birlikte yaşanmış 1000 yıllık kardeşliğe karşı, tek boyutlu milliyetçiğin bölücü kışkırtıcılığını korumak için pervasız bir iç kıyım hazırlığı yapılmaktadır.
Bu bataklığın yeniden üretilmesinde dikkat çeken bir başka gerçek, Hatay’ın özel konumu ve bu konum üzerinde yaratılmak istenen korku ve dehşet senaryolarıdır.
Kürtlere ders verilirken Araplar da unutulmamaktadır. Hatay’ın tarihsel haksız ilhakı ve yerli halkının kimlik haklarına ilişkin gelişen talebinin önü kesilmek isteniyor. Kürtlerin başına gelen sizin de başınıza gelir diye aba altından sopa gösteriliyor.
İç işleri Bakanının “gereğini yapın, Amanosları temizleyin” söylemi, bu bağlamda farklılıkların kendilerini ifade etmesine olanak tanımayın demektir; Kürtler gibi silaha sarılmadan önlerini kesin bitirin demektir. Oysa bu toprakların yerli halkının ne bir bölücülük ne de bir silahlı mücadele çaba ve hazırlık iddiası vardır. İstedikleri tek şey; kolektif kimliklerinin en doğal talebi olan “resmi okullarda ana dille eğitim hakkı”dır.
Bu satırların yazarı, ülkemizde ve bölgemizde örülmek istenen tehlikelere onlarca makalesiyle, sorunların içinde yaşayarak dikkat çekmiştir. Kürt halkının özgürlük talebinin gerçekte ülkemizin bir şansı, demokratik yürüyüşünün güvencesi olduğunu belirtmiş ve diğer tüm farklılıkların buna destek olması gerektiğini dile getirmiştir. Her bir toplumsal doku, kendi özgün ve özgür örgütlenmesiyle ortak ülkemizde demokrasinin ikamesi için çalışmalıdır, tespitini yapmıştır. Bunun için milliyetçiliğin her türünü mücadele edilmesi gereken bir veba diye belirlemiştir. Bu sözlerimi tekrar la belirtiyorum.
Kürt halkının başına örülmek istenen tehlikelere ve bunun sahte solcu uzantısı olan Özel Harp Dairesi kuklalarına dikkat çekiyorum. Yaratıcı anarşi hepimizin başı üzerinde bir kılıç gibi sallanıyor; bu oyunu bozmak için onurlu insanlarımızı Kürt halkına kurulan bu kıyım senaryolarına karşı gelmeye çağırıyorum.
29 Temmuz 2010
Bir kıyım senaryosu Kürtlerin başı üzerine demoklesin kılıcı gibi sallanıyor.
Devlet özel harp dairesi0 eliyle, ülkede “kabul edilebilir bir iç savaş” hazırlığı yapıyor. İnsan katletmenin “kabul edilebilir” sınırları üzerinde mühendislik yapmak gibi canice amaçlarla kardeşi kardeşe kırdırmak için çabalar veriliyor. Bu senaryolar on yıllardır bölgemizde “Yaratıcı Anarşi “ adı altında pazarlanıp duran, ABD başkanı oğul Bush’un yardımcısı Dick Cheney’nin cehennem senaryolarıdır.
Bu senaryolar yorulmak istenen, kırılmak istenen, dizginlenmek istenen ülke ve halkların birbirine “kabul edilebilir ölçüde” kırdırılmasını hedef alır. Yani sür git bir ölümün ucunda yaşama teorisidir. Çatışan her iki taraf kan kaybeder, kendileri de bu boşluğu istedikleri gibi hüküm ederler.
Bu senaryo, Irak’ta tarihi bir devleti yok etti; ülkeyi altından kalkılmaz yıkımlara götürdü. Bunun zemini, kendi halkı dahil ülkesindeki farklılıkların hiçbir demokratik hakkını tanımayan Saddam diktatörlüğüydü.
Aynı senaryolar, Lübnan’da da denendi. Lübnan Başbakanı Refik El Hariri katledildi. Lübnan iç savaşın eşiğine geldi. Komşu ülkeler suçlandı, onlar karıştırılmak istendi, kardeş kardeşe vuruşturuldu. Tarihte ilk kez bir siyasi şahsiyetin öldürülmesiyle ilgili BM Güvenlik Konseyi Uluslararası Cinayet Mahkemesi kurularak, ülkeyi içte sürekli bir gerginlik içinde tutmak ve komşularıyla şaibeli hale getirmek amaçlandı.
Bölgemizde bu tür oyunlar bin bir türü on yıllardır sahnelenmektedir. Yarım asırdır bölgemizde emperyalist güçlerin önemli bir kuklası olarak kullanılan ülkemiz, dünyanın yeni güçler dengesinde, kendi iç sorunlarını demokratik yollarla çözme yönünde bir adım atmasını engellemek için her türden hain girişimlerle yüz yüze bırakılmak istenmektedir. İktidarların geleneğin statülerine esir olmuş siyasal algılarıyla birleşen dışa bağımlı yönelimleri, bu demokratikleşmenin önünde en önemli engel olarak durmaktadır. Böylece, demokratik dönüşüm kanalları tıkanmakta ve kirli bir savaş acımasızca kışkırtılmaktadır. Bu savaşı devlet dış desteklerle kendi vatandaşına karşı bir ölüm kapanı olarak dayatmış, sınır dışı operasyonlara gitmiştir; sınır ötesi iflaslar birbiri peşi sıra dizilince bu kez “kabul edilebilir” bir iç savaş deneyi yapma arzusu kabarmıştır. Bu komplocu algı, Özel Harp Dairesi organizasyonu olarak, “Yaratıcı Anarşi” teziyle kesişme halinde uygulamaya sokulmaktadır.
Kürt halkı tüm halklar gibi, en doğal haklarını, kendi kolektif kimliğinin doğal ifadesi olan haklarını, demokratik anayasa, kurum ve kuruluşlarla güvenceye almak istiyor. Bu isteğine karşı dayatılan yıkıcı savaş, dengesiz güç kullanımı ise ülkemizi "Yaratıcı Anarşi" gibi risklerin kucağına atmaktadır. Ülke bu yolla öylesine gerilmiş hale getirilmektedir ki, en küçük bir olay siyasi bir boyut ve bunun ötesinde Kürt-Türk çatışmasına doğru bir iç savaş boyutu kazanmaktadır. Bölgemizde onlarca kez denenmiş oyun ülkemizde de başarıyla uygulanma riski taşımaktadır. Bütün mesele iç sorunlarımızı demokratik yollarla çözme cesareti göstermemekten kaynaklanmaktadır.
Var olan gerçeğin inkarı ve haklarının gaspı bu bataklığın tek nedenidir. Irak bu bataklıkta boğuldu; Lübnan bu bataklığı, farklılıkları arasında adil bir denge kurarak, adil bir siyasal paylaşım ve farklılıkların ilga edilemezliği üzerinde ilkesel bir sözleşmeyi üreterek kuruttu. Her iki örnekte bölge tarihimizin deneyleri arasında tüm çıplaklığıyla durmaktadır ülkemiz hangisini seçerse o sunuca katlanacaktır.
Ülkemizin yakın geçmişinde yaşanmış olan 6-7 Eylül 1955 olayları da ders alınması gereken bir veridir. Azınlıkların tasfiyesini “kabul edilebilir” bir linç hareketiyle organize eden Özel Harp Dairesi, bundan sonuç da almıştır. Avrupa’nın en önemli başkentlerinden biri olan İstanbul’da tüm insanlığın gözleri önünde azınlıklara yapılan tecavüz ve sonuçları, hala hatıralarımızda derin izlere sahiptir. Bu olayların birinci dereceden sorumlusu ve organizatörü de devletin ta kendisidir.
Özel Harpçi emekli Or.General Sabri Yirmibeşoğlu "6-7 eylül olayları Özel Harbin mükemmel bir organizasyonuydu" diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.
Aynı mantık, aynı akıl bu gün Hatay Dörtyol olaylarında, en yetkili bakan tarafından akıl almaz bir cinnetle dile getirildi. “Ne gerekiyorsa yapın, Amanosları temizleyin”.
Bölge valileri, emniyet müdürleri ve komutanları önünde, İçişleri Bakanı olarak resmi bir ağızdan böylesi bir söylemin dalga dalga yayılacak tek bir etkisi vardır; o da önünüze geleni katledin. İçişleri Bakanının bu narası, insanlık hakkında işlenen savaş suçu olarak bir yere yazılmıştır. Bu günden sonrası tüm katliamların işareti de bu cümleler olacaktır. Hangi hukuk, hangi adalet ya da yargı kararına dayanarak kim böylesi bir şeyi söyleyebilir? Bu yargısız infazın açık ifadesidir. Derin devletin tarih boyunca işlediği 20 000’e yakın faili meçhule açıkça yeni işaretler vermektir. Bu aynı zamanda, sokakların şaşkın tepkilerini kardeşi kardeşe kırdırmak için kullanmak üzere provokatörlük yapmak demektir.
Gerçekte de İnegöl ve Dörtyol olayları böylesi provokatif açıklamaların sonucu gündeme gelmiş, bu açıklamayla da iç savaş tamtamları çalınmıştır. Ülkemizin temel sorunlarını bu yöntemlerle örtmek isteyenler, gerçekte ülkemizi kardeş kavgasına sürüklemekte olan komploları örtmek istemektedirler. Ölen güvenlikçilerin cenazesinde, sokak reflekslerinin yarattığı heyecanlarla yüksek siyaset yaptığını sanan aptalların bu ülkeye daha çok zarar vereceklerini tahmin etmek zor değildir.
İnegöl ve Dörtyol’da önceden organize edildiği açık olan Kürt mahallelerinin yakılıp yıkılma girişimleri, BDP binasının kundaklanması, Kürt yerleşim alanlarının kuşatılarak ölüm bekleyişinin dayatılması, kirli amaçların ön hazırlığından ibarettir. Başarabilirlerse etnik savaşları belli sınırlar içinde serbest olacaktır. Devlet kirli eliyle bu işi organize ediyor. Bakan da bunun çığırtkanlığını yapıyor.
Bu akıl bir Osmanlı aklıdır. Bu akıl Cumhuriyet’teki Osmanlı’nın dirilişidir. Yaratıcı anarşinin bataklığı bu akılla besleniyor, farklılıkları “katli vacip” diyen bu akıl ülkeyi kaosa sürüklüyor. Daha çok acılarla birlikte yaşanmış 1000 yıllık kardeşliğe karşı, tek boyutlu milliyetçiğin bölücü kışkırtıcılığını korumak için pervasız bir iç kıyım hazırlığı yapılmaktadır.
Bu bataklığın yeniden üretilmesinde dikkat çeken bir başka gerçek, Hatay’ın özel konumu ve bu konum üzerinde yaratılmak istenen korku ve dehşet senaryolarıdır.
Kürtlere ders verilirken Araplar da unutulmamaktadır. Hatay’ın tarihsel haksız ilhakı ve yerli halkının kimlik haklarına ilişkin gelişen talebinin önü kesilmek isteniyor. Kürtlerin başına gelen sizin de başınıza gelir diye aba altından sopa gösteriliyor.
İç işleri Bakanının “gereğini yapın, Amanosları temizleyin” söylemi, bu bağlamda farklılıkların kendilerini ifade etmesine olanak tanımayın demektir; Kürtler gibi silaha sarılmadan önlerini kesin bitirin demektir. Oysa bu toprakların yerli halkının ne bir bölücülük ne de bir silahlı mücadele çaba ve hazırlık iddiası vardır. İstedikleri tek şey; kolektif kimliklerinin en doğal talebi olan “resmi okullarda ana dille eğitim hakkı”dır.
Bu satırların yazarı, ülkemizde ve bölgemizde örülmek istenen tehlikelere onlarca makalesiyle, sorunların içinde yaşayarak dikkat çekmiştir. Kürt halkının özgürlük talebinin gerçekte ülkemizin bir şansı, demokratik yürüyüşünün güvencesi olduğunu belirtmiş ve diğer tüm farklılıkların buna destek olması gerektiğini dile getirmiştir. Her bir toplumsal doku, kendi özgün ve özgür örgütlenmesiyle ortak ülkemizde demokrasinin ikamesi için çalışmalıdır, tespitini yapmıştır. Bunun için milliyetçiliğin her türünü mücadele edilmesi gereken bir veba diye belirlemiştir. Bu sözlerimi tekrar la belirtiyorum.
Kürt halkının başına örülmek istenen tehlikelere ve bunun sahte solcu uzantısı olan Özel Harp Dairesi kuklalarına dikkat çekiyorum. Yaratıcı anarşi hepimizin başı üzerinde bir kılıç gibi sallanıyor; bu oyunu bozmak için onurlu insanlarımızı Kürt halkına kurulan bu kıyım senaryolarına karşı gelmeye çağırıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)