HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

8 Temmuz 2010 Perşembe

Orhan Miroğlu
8 Temmuz 2010

İtiraf etmem gerekirse son zamanlarda kendimi çok talihsiz ve ümitsiz bir yazar gibi görüyorum. Birçok nedeni var bunun. Bir kere Kürt sorununu yaşamaya ve yazmaya mahkum olmuş bir insan olarak ömrüm bitiyorken, bu sorunun hala devam ediyor olmasından hiç memnun değilim.

İkincisi, 12 Eylülden sonra kaldığım Diyarbakır cezaevinde bile, gelecekten bu kadar umutsuz olduğum günleri hatırlamıyorum.

Kürt sorunu, kırk yıldır, sadece gidişatını, çeşitli dönemlerde aldığı halleri uzaktan izlediğim bir sorun değil benim için. 1970’li yıllardan bu yana kendimi içinde bulduğum bir sorun. Uzun yıllar siyasetini yaptım, tümü de bu sorun hakkında yedi kitap yazdım, payıma ne düşmüşse artık, mağduriyetlerini bir bir yaşadım.
Bir tek dağa çıkmadığım kaldı. Dağın çare olduğuna inansaydım herhalde o da olurdu.
Bugün geldiğimiz noktaya baktığımda hayıflanıyorum.

Bunca tecrübeye, yasını bile tutamadığımız bunca acıya rağmen Kürt sorununda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz..

Sorunu, savaşarak çözeceğimizi düşünüyoruz.

PKK’ye karşı savaştan ve başarıdan söz ede ede çeyrek yüzyıl geçti.
Orduyu başarısız buluyoruz ve neredeyse toplumsal bir mutabakat sağlamış haldeyiz
PKK’ye karşı savaş için profesyonel bir ordu lazım!.

Hadi bakalım bir de onu deneyelim..

Ama ben, çoğu profesyonel olan, öldürdüğü insan sayısını bile bilmeyen özel harekatçıların, bin operasyon yönettim diyen kıdemli emniyet müdürlerinin hayat hikayelerini hatırlıyorum şimdi ve PKK’ye karşı daha fazla başarı ne demek anlayamıyorum gerçekten.

Mesela geride kalan köylerin de boşaltılması mı?
Birkaç milyon Kürdü Batı’ya mecburi iskana tabi tutmak mı?
20 bin daha faili meçhul cinayet mi?

Daha fazla karakol inşası, güvenlik şeridi oluşturmak, gidip Hewler’i (Erbil) yerle bir etmek mi?

Yok eğer bunlar değil de, amaç daha fazla PKK’liyi ‘ölü ele geçirmek’ ise bu da oldu zaten. Şimdi dördüncü kuşak Kürtler var PKK’nin saflarında.
PKK gayri nizami bir savaş yürüttü. Herhalde buna gerilla savaşı diyorlar. Ama gerilla savaşına da pek benzemiyordu doğrusu. Savaşın sivil kurbanları hariç, kırk bin ölünün neredeyse 30 binden fazlası PKK’li..

Peki birkaç bin askeri feda etmeyi göze alarak, kırk bin PKK’li daha öldürseniz sorunu çözecek misiniz?

Mersin’de, İstanbul’da, İzmir’de bir arada yaşamayı koruyarak, böyle bir savaşın, sürdürülebileceğine mi inanıyorsunuz?

PKK’nin bugün ulaştığı gücü şansa bağlayan Başbuğ’un son açıklamalarından dehşete kapılmamak elde değil.

Başbuğ, Meclisteki milletvekillerine dağın yolunu gösteriyor, olmazsa nereye giderlerse gitsinler diyor.

Ordunun savaş yıllarındaki tutumunu eleştirenlerin, damarlarında Türk kanı olmadığını söyleyerek, ırkçılık yapıyor.

Başbuğun Ergenekon ve Diyarbakır’da devam eden JİTEM davalarına gösterdiği tepki, bu tepkiyi ifade ederken, JİTEM’in işlediği cinayetlerin azmettiricisi olmaktan yargılanan Albay Cemalettin Temizöz’ün adını bizzat vermesi, askerlerin geçmişle ilgili sağlıklı bir muhasebe yapmak bir yana, denenmiş yöntemleri yeniden denemekten yana olduklarını ortaya koyuyor.

Belli ki, ordunun üst kademesini yeniden saran güvenlik sendromunun tetiklediği askeri tedbirler, PKK’yi savaşmaktan caydırmak ve baskılamak amacıyla gündeme gelmiyor.

‘Sözün bittiği yer’ lafı, dosdoğru yeni bir savaşı öngörüyor.

Savaşı dayattığınızda, PKK’nin de buna karşılık vereceğini anlamak için, güvenlik uzmanı olmaya gerek yok.

Son bir iki ay içinde meydana gelen elim olaylara ve insan kaybı sayısına bakmak yeter.

Durum belki doksanlı yıllarda farklıydı, yirmi yıl sonra, savaşın hakikatleri moral değerlerle buluşunca, bir çok şey değişti.

Türk halkının bölünme korkusu, bu kirli savaşa itirazın önüne geçti. PKK’nin önemli oranda temsil ettiği ulusal bir psikoloji hakim oldu Kürtlere. PKK artık sadece onu kurup yönetenlerin bugünlere taşıdıkları siyasi bir maceradan ibaret değil; bu hareket, onu ağır bedeller ödeyerek, destekleyen halk kesimlerinin siyasi hikayesine dönüştü. Siyasallaşma dediğimiz hadise budur zaten.

Bu yüzden, PKK’yle savaş bu saatten sonra sadece PKK’yle sürdürülen bir savaş olarak kalmaz.

PKK’yi olumlayan ve ona desteğini sürdüren sivil Kürtlerle de savaş anlamına gelir.
Zararı yine en çok onlar görür.

PKK’nin de çeşitli sebeplerle ve kendine ait gerekçelerle, savaşı sürdürmek istediği görülüyor.

PKK liderlerinin son açıklamalarına bakılırsa, bundan sonra savaş, ‘demokratik özerkliği’ korumak için sürdürülecek.

Bu yazının konusu bu değil, ama kim tarafından ilan edilirse edilsin, bana kalırsa, ‘yanlış zamanda haklı bir talep’ gibi duruyor ‘demokratik özerklik’
Bu savaş ortamında ileri sürülmesi ne barışa ne muhtemel bir diyalog ve müzakere sürecine hizmet eder.

Ama anlaşılan, devlet siyasi çözüm arayışlarına noktayı koyar ve işi güvenliğe havale ederse, PKK’nin buna karşı stratejisi hazır:

Silahlı mücadeleyle korunacak olan ‘demokratik özerklik..’
Bu da Kürt sorununun hak temelli bir sorun olmaktan çıkıp, uluslar arası bir sorun haline gelmesinin ilanıdır.

Kürtlerin siyasi sistemden kopmalarına giden yolun da başlangıcıdır.
Devletin inadı ve PKK’nin silahlı mücadeledeki ısrarı, bu yolu açıyor.
Bir çözümsüzlük ve güvenlik sendromuna tutulmuş gibi Türkiye.

Bu sendromun bana göre temel sebebi, idama giderken bile, ’Kürt anasını görmesin’ inadından başka bir şey değil.

Kürtler eşit haklar kullanmasın, olacaksa da, ‘kelepir fiyatına çözüm ‘ olsun diyedir bunca inat.

Hülasa önümüzde iki yol var: Birincisi, Türkiye’nin; taşaronu olmayı arzu ettiği anahtar teslimi ‘Kandil Projesi’ni hayata geçirmek için, uluslar arası düzeyde müteahhit aramaktır.

Bu askeri yoldur ve galiba gündemde olan yoldur. Diğeri de bu işin sivil siyasetini yapmakla sorumlu olanların, müteahhitliğini Türkiye’nin gerçekleştireceği anahtar teslimi değil, yıllara sari bir siyasi projeyi hayata geçirmektir.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

FERHAT TUNÇ’U YARGILAMAK UYGAR İNSANLARIN VİCDANINI YARGILAMAKTIR



Vefalı dostluğun anlamlı ziyareti. Ferhat Tunç Cemile Ural'ın vefatının 7. gün anısına babaevine yaptığı taziye ziyareti. 1 Eylül 2009




Mihrac Ural


8 Temmuz 2010


Siz her şeyinizle kocaman bir yalandan ibarettiniz. Öyle başladınız öyle gidiyorsunuz.

Bütün sorun, yerli olamamanızdan, yerli olmaya çalışmamanızdan kaynaklanıyor. Bu toprakları yaşama ilk kez siz değil, bu toprakların kadim sakinleri açmıştı. Siz gelip kılıç zoruyla istila ettiniz. Hükümran oldunuz. Buna rağmen emek vermediniz, yıktığınız uygarlıklar yerine barbarlık getirdiniz; fetih siyasetiyle, üretmeden yaşam sürdünüz, talan, gaspla başlayan, komitacılık, Teşkilat-ı Mahsusiye silahşörlüğüyle devam eden, Cumhuriyetle darbeciliğe uzanan bir siyasal çizgi izlediniz. Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Rum demediniz hükmünüzün geçtiği yerde farklı ilan ettiğinizi katlettiniz, köleleştirdiniz. Ancak farkında olmadan
yarattığınız sorunların kölesi, esiri oldunuz.

Çağlar değişti ancak aklınızın çağını değiştiremediniz.

Bir tarafta kanlı süreçlerle yürüdünüz, diğer taraftan şaibeli yargınızla kirli adalet saçtınız. Binlerce kez, yüz binlerce hak sahibini yargıladınız. Demokrasi ve özgürlük isteyenleri hain ilan ettiniz, işkencelerle göz altına aldınız, zindanlarda çürüttünüz, sürgünlere mahkum ettiniz. Yargınızın adaleti, silahlarınızın atış menzili kadar geçerliydi; uluslararası yargı alanında hep mahkum oldunuz, onursuzlaştınız.

Dağları, ovaları yaktınız. Mahkemelerde, bitip tükenmez davalarla vicdan sahibi sesleri tutsak edip kaosa sürüklediniz, kurulu yaşam düzeneklerini sırat köprüsünde azap çekmeye dönüştürdünüz. Sanatçıyı değil aynı zamanda sanatı yargılamak gibi akıl zoru işlere giriştiniz. Bu kapsamda çilelerin en büyüğünü, Anadolu halklarının özgür sesi Ferhat Tunç’a kefaret üzerine kefaret ödetmeye kalktınız. Boyun eğdirmek, teslim almak istediniz. Bu çirkin girişimle, adına yola çıktığı milyonları esir alacağınızı sandınız. Her defasında yeniden yanıldınız, iflas ettiniz.


***





Bu kaçıncı yargılama.

Bu kaçıncı, hoyratça tecavüz, vicdanları ayaklar altına alış.
Her şeyi düşman gören, katli vaciptir ilkelliğiyle yok etmeye çalışan, dün kılıçla, bu gün en gelişmiş silahla, sınır dışı operasyonlarla farklı gördüğünü imha etmeye çırpınan bu akıl hangi karanlık çağlardan kalma?

Bin yıldır bu ilkel akılla yaşadınız. İç fetihlerle Anadolu’yu ezdiniz durdunuz. Yok, etmeye çalıştınız yakıp yıktınız; ne ileri bir kültür getirerek asimile edebildiniz nede kılıçlarınızla tüketebildiniz. Sizden de kadim bu toplumların yaşama ilk kez açtığı bu toprakları ortak anavatan diye paylaşmasını da bilemediniz.
Haksızdınız, tüm hakları da yok ettiniz.

Osmanlı aklıydı, dün gibi bu günde bu akılla hüküm sürebileceğinizi sandınız. Cumhuriyet kurdunuz, aynı akılla devam ettiniz. Cumhuriyetteki Osmanlıyı hasta yatağından kaldırıp ülkemizdeki farklılıklar kadar komşularımızla da sonu gelmez kanlı kavgalara işgal ve ilhaklara yöneldiniz. Barışı insanlığa armağan eden bu coğrafyaya savaşın en kirli tarzlarını dayattınız. Osmanlıda kendi reayanıza, Cumhuriyette vatandaşınıza saldırırken de dış güçlerin karanlık dehlizlerinden ölüm saçan destekler aldınız, kardeşi kardeşe kırdırdınız, taşeronluk yaptınız. Varlığını savunmaya mecbur bıraktığınız toplumları da “ihanetle”, “dış mihrak kışkırtmasıyla” suçladınız. Siz her şeyinizle kocaman bir yalandan ibarettiniz. Öyle başladınız öyle gidiyorsunuz.

Bütün sorun, yerli olamamanızdan, yerli olmaya çalışmamanızdan kaynaklanıyor. Bu toprakları yaşama ilk kez siz değil, bu toprakların kadim sakinleri açmıştı. Siz gelip kılıç zoruyla istila ettiniz. Hükümran oldunuz. Buna rağmen emek vermediniz, yıktığınız uygarlıklar yerine barbarlık getirdiniz; fetih siyasetiyle, üretmeden yaşam sürdünüz, talanla, gaspla başlayan, komitacılık, Teşkilat-ı Mahsusiye silahşörlüğüyle devam eden, Cumhuriyetle darbeciliğe uzanan bir siyasal çizgi izlediniz. Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Rum demediniz hükmünüzün geçtiği yerde farklı ilan ettiğinizi katlettiniz, köleleştirdiniz. Ancak farkında olmadan yarattığınız sorunların kölesi, esiri oldunuz.

Çağlar değişti ancak aklınızın çağını değiştiremediniz.

Atatürk bile sizden yaka silkti “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin arkasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s;154).

Yenilginizi bile anlamadınız. Tarihten ders çıkartmak, kendi makus tarihinizi ve talihinizi değiştirmek için bir adım atma cesareti göstermediniz. Lozan anlaşmasını imzalayıp nefes aldınız, uluslar önünde içtiğiniz anda, verdiğiniz şeref sözüne bile bağlılık göstermediniz.

Barbarlığın cahil cüretini cesaret sandınız. Bin yıldır dayanışma içinde yaşadığınız halkları boğazlamayı kolay yol seçtiniz. İnançlara zulüm yaptınız, din değiştirmeyenlerin tüm haklarını elinden aldınız, kafir ilan ettiniz. Adil olmadınız, eşitliğin adını bile duymak istemediniz.

Tektiniz, tek kaldınız.

Siz astınız siz biçtiniz. Ama sonuç alamadınız. Yakın geçmişe dönüp bir bakın, ne dediniz ne yaptınız. Bir de bu güne bakın, ezilerek bükülerek nereye gelmek zorunda kaldınız. İnkar ettiniz, küçümsediniz, arkasına bir halkın uyanışını alan özgürlük mücadelesine askeri önlem akıllarıyla çözüm bulabileceğinizi sandınız, bir değil bin kez yanıldınız, başaramadınız. Yeryüzünün tüm silahlı kuvvetlerini toplasanız da arkasında halkın iradesi olan mücadeleyle baş edemeyeceğinizi, tarih derslerinden bile çıkaramadınız.

Gerçekleri çarpıtarak halkınızı aldattınız. Yollar yürümekle aşınmaz dediniz, “dün dündür bugün bu gündür” demagojileriyle, ortak vatanı kan gölüne çevirdiniz, oyalamalarla yaratılan tüm değerleri tükettiniz.

Bir tarafta kanlı süreçlerle yürüdünüz, diğer taraftan şaibeli yargınızla kirli adalet saçtınız. Binlerce kez, yüz binlerce hak sahibini yargıladınız. Demokrasi ve özgürlük isteyenleri hain ilan ettiniz, işkencelerle göz altına aldınız, zindanlarda çürüttünüz, sürgünlere mahkum ettiniz. Yargınızın adaleti, silahlarınızın atış menzili kadar geçerliydi; uluslararası yargı alanında hep mahkum oldunuz, onursuzlaştınız.

Dağları, ovaları yaktınız. Mahkemelerde, bitip tükenmez davalarla vicdan sahibi sesleri tutsak edip kaosa sürüklediniz, kurulu yaşam düzeneklerini sırat köprüsünde azap çekmeye dönüştürdünüz. Sanatçıyı değil aynı zamanda sanatı yargılamak gibi akıl zoru işlere giriştiniz. Bu kapsamda çilelerin en büyüğünü, Anadolu halklarının özgür sesi Ferhat Tunç’a kefaret üzerine kefaret ödetmeye kalktınız. Boyun eğdirmek teslim almak istediniz. Bu çirkin girişimle, adına yola çıktığı milyonları esir alacağınızı sandınız. Her defasında yeniden yanıldınız, iflas ettiniz.

Ferhat Tunç bu coğrafyanın sesi. Anadolu halklar harmanı emek ürünü kültürün sentezi. Bu toprakların en orijinal sanatçısı ve sesi. Ölümsüz notalara ruh veren, yereli evrensele taşımak için her şeyi ortaya koyan bir sanatçı. O, hepimiz adına barışı terennüm eden duruşuyla umutsuzluğumuzun sis perdelerini aralayan, özgürlüğümüze açılan bir nefes penceresidir. Mahkeme koridorlarınızı nefes kanallarımızı tıkamak için çilehaneye çevirdiniz. Kaç davadır sayılmaz, her köşeden yerin altından ürettiğiniz kurgu iddialarla vurmaya, sersemletip susturmaya çalıştınız. Sanatı, sanatçıyı yargılayan ilkel bir ülke olarak ünlendiniz. Başarabildiğiniz tek şey de bu oldu.

Ferhat Tunç, evrensel ölçekte hiçbir değer yaratamayan akıllarınıza inat, bu coğrafyanın halkları adına, her müzisyenin gıptayla baktığı, kazanmak istediği ödüllerin sahibi oldu. Bu değerlere layık insanları yargılayarak tüketmek istediniz.
Bu coğrafyanın insanları ve doğası adına, Dünya Özgür Müzik Forumu Freemuse Örgütü’nün 2010 Dünya Özgür Müzik ödülüne layık gördüğü sanatçı Ferhat Tunç’u yargılamaya devam ediyorsunuz. Bilmiyorsunuz, bilgiyi algılayabilecek durumda da değilsiniz; orijinal olmamanızın statüleri farlılıklarla zenginleşen ülke değerlerine karşı ötekileştirici tutumlarla yaklaşmanıza yol açıyor. Aklıselim olamıyor, cahil cüretiyle gösterdiğiniz tutarlılık, haksızlığınızın, çöküşe doğru sürüklenişinizin de nedeni oluyor.

Ferhat Tunç’u yargılamak, bu topraklarda yaşayan uygar insanların vicdanını yargılamaktır. Kapalı bilincinizle bu gerçekleri yakalama şansınızı katlediyorsunuz; mahkemelerinizin önünde Ferhat Tunç değil, bu toprakların vicdanı duracaktır. Bunu bile bilmeyecek kadar cahilsiniz.

Ferhat Tunç, barış istedi. Barış çağrısı yaptı. Bu davet Anadolu’nun davetidir. Farklılıklarımızın demokrasi ve özgürlük arzusunun dile getirdiği gerçektir. Ferhat Tunç, milyonlar arasında bu yanıyla bir sayıdır, vicdan ölçüsüyle de milyonların sesidir.

28 Temmuz 2010’da yargılanacak olan Ferhat Tunç değil, sizlersiniz. Ferhat Tunç’un temsil ettiği değerler, sizi ve mahkemelerinizi tarih önünde mahkum etmek için orada olacak. Bu dava da diğerleri gibi, halkın vicdan divanında kesin hükümle sonuçlanacaktır.

Bir kez daha geçmiş olsun dostum, bin kez daha. Bitip tükenmeyen bu kovuşturmaların cehennem denklemlerinde yalnız değilsin, adına konuştuğun vicdanlar seninle birliktedir. Zalimin adaletini yargılayacak olan da bu güçtür.

Seyit Rızayı düşün, son sözlerini aklına getir…

Gerisi teferruattır…

6 Temmuz 2010 Salı

5 TEMMUZ BU GÜNÜ UNUTMA



ANADİLİM ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM

Liva İskenderun, Antakya ve havalisinin siyasal statülerinin değişmesine, ilhaka karşı, Arap, Türk, Kürt, Ermeni ve farklılıklarıyla tüm inançlar ilk kez bir arada Milletler cemiyeti (MC) heyeti önünde protestolarını dile getirdiler (11 Ocak 1937). Tarih hareket halindeki geçmiş değildir. Ancak onunla yüzleşmek için bilince çıkarılması gereken anlamlı bir veridir. Genç Antakyalı kızımız farklılıklarımız adına o gün bu demokratik duruşu sergilemiştir. 73 yıl sonra bu gün, milliyetçi bölücülüklere prim vermeden, yine birlikte omuz omuza "ANADİLLE EĞİTİM HAKKI" için, demokrasi ve özgürlükleriyle güven ve barış içinde bir arada yaşamak için mücadele etme sorumluluğu göstermeliyiz. Bu fotoğrafın dünden bu güne taşıdığı en anlamlı mesaj budur. ( Fotoğrafın orijinali, Mihrac Ural tarihi belgeler arşivinden aktarılmıştır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz)




Mihrac Ural

5 Temmuz 2010

Bu gün üzerine çok şey yazılacak çok şey söylenecek. Yeri ve zamanı gelince bu günün Hatay topraklarında yarattığı inanılmaz sonuçların, nasıl bir kıyım olduğu bilince çıkartılacaktır. İradesi askeri zorla kırıldığı sanılan Arap halkının bu topraklarda daha söyleyeceği çok şey var. Kimlik haklarının mücadelesinde, ortak ülkemizin özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak, derin akıl geleneklerinde katliam dokusu olanlara, kıyımla gerçekleri örtebileceğini sananlara, askeri zorlarla doğayı da alt edebileceğini sananlara söyleyecek sözü var.
5 Temmuz 1938 gününü unutmayın, kimlik haklarının topraklarıyla birlikte zorla gasp edildiği bu günde, kimlik mücadelesinin gerçekte ülkemizin sürüklendiği gerici yönelimlerden çıkış kanallarından biri olarak algılanması, demokrasi mücadelesine katılacak önemli bir dinamiktir.

Bu gün tarihimizle yüzleşme günüdür. Kürt halkının kendi tarihiyle yüzleşerek başarılı bir sonuç çıkarıp demokrasi ve özgürlük mücadelesini hepimiz adına yükseltmesi gibi yapılacak çok önemli görevlerin hatırlanacağı bir gündür. Bu gün bölücülüğe, milliyetçiliğe karşı bir gün olarak algılanması gereken bir gündür.
Bu ülke hepimize ait bir ülkedir. Bunu birbirimize kanıtlamakla yükümlüyüz. Bunun da tek yolu hepimizin ortak kurucu eşitler olarak demokratik bir cumhuriyette haklarımıza kavuşup, bu hakları özgürce ve güven içinde kullandığımız bir gün olmalıdır.Bunu yaratmak için anılarımızda tazeliğini koruması gereken bir gündür olarak gündemde korunmalıdır.

Türkiyeli Araplar, tek bir taleple haklarını açık, demokratik, barışçıl, her türlü bölücülüğe karşı olarak istemektedirler, o da resmi okullarda anadille eğitim hakkıdır.

Bu hakkı sulandırmak için, isteyen istediği dille istediği eğitimi kendi özelinden yapabilir demek bu hakkı tanımamaktır. Vergilerimizle var olan devlet, bunun karşılığını vermek zorundadır. Bunu vermeye karşı direnen statülerini ise değiştirmek zorundadır. Bu dönüşüm için demokratik mücadele diyoruz. Toplumsal barışımızın temel direği de budur. Bunu anlamak istemeyenler, ilkel milliyetçi algılarıyla bölücülük yapanlardır.

Türkiyeli Araplar ülkemizin üçüncü büyük etnik topluluğudur. Türkler ve Kürtlerden sonra 4 milyona varan nüfusuyla, Akdeniz ve güney bölgesinde, Toros dağlarının güney yamaç ve düzlüklerinde yaşayan bir kültürel ulusal topluluk olarak bu hakkın sahibidir. Bu hakkın talebi ülkemiz demokrasi mücadelesine bir katkıdır. Buna karşı duruş demokrat olmanın da kıstasıdır. Bu sınav onurlu tüm insanların önünde durmaktadır. Arap halkı kimlik hakları için düşman değil dost arıyor, bunu da ortak ülkemizde fazlasıyla bulacağına inanmaktadır.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

BU BİR REJİM BUNALIMIDIR

Mustafa Köse

5 Temmuz 2010
Mkose1955@hotmail.com

Bunun başka bir adı yok. Seçimle iktidara gelmiş bir hükümet ülkeyi yönetemiyorsa bunu adı rejim bunalımdır. Sebep veya gerekçeler ne olursa olsun çağdaş demokrasilerde bunun adı böyledir. % 47 oy almış ve tek başına iktidara gelmiş AKP yönetemiyor.

Daha önceki iktidarların durumu kuşkusuz bundan farklı değildi. Eski hükümetler de kendileri ülkeyi yönetemiyordu. Ancak rejim bunalımı olmuyordu. Ama bu gün var. Hem de gittikçe derinleşen bir bunalım.

Bunun iki önemli sebebi var. Birisi AKP den kaynaklı. İkincisi değişen dünya şartlarıyla ilgili nesnel ihtiyaçlardır.


AKP ‘den kaynaklanan durum. AKP’yi güçlü ve iktidarda olacak şekilde vesayetçi sistem istemiyordu. AKP’yi zayıf, istendiğinde ürkütülecek veya kapatılabilecek şekilde arzulandı. Ancak bu böyle olmadı.Bu böyle olmadığı gibi devletin kırmızı çizgi dediği, kürt sorunu, türban meselesi, Ermenistan ile yakınlaşma alevi açılımı gibi alanlara da AKP müdahale etti.Bu kabul edilir bir durum değildi.Bunun için iktidar ile vesayetten beslenen diğer kesimlerin körlemesine savaşı başladı. Kürt meselesi, alevi sorunları, Sünni kesimlerinin bazı talepleri öcü gösterilerek, ‘’bölünüyoruz, şeriat geliyor’’ diye saldırıya geçtiler.Daha önce AB ye evet diyen kesimler de kavgaya karıştı. Şuan yönetime kim hakim belli değil.Kavga basına yansıyacak kadar tırmanmıştır. Kurumlar allak bullak vaziyette.Yargı, yürütme ve yasama bağımsız olmadığı gibi kendi sınırlarından taşmış durumda.Hiç bir kurum gerçek işini yapmıyor.Özellikle yasama sınıfta kalmıştır. Parlamento iktidar ve muhalefeti ile kuruma sahip çıkamamaktadır. Yasamanın yüceliğini savunacakları yerde kavgaya dahil olmuşlardır. Bu durun düpedüz rejim bunalımıdır. Çünkü demokrasilerde böyle bir şey olmaz.

Diğer bir sebep tarihsel şartlarla ilgilidir.Değişen ve küreselleşen yenidünya normları eski ve köhnemiş yapıları kaldıramaz hale gelmiştir. Kapalı, yerelci aynı zamanda vesayetçi rejimler bu yeni durumun sorunlarına cevap vermemektedir.Ülkeler yeni dünyanın normlarına uymayınca nesnel baskı artıyor.Toplumun ihtiyaçları ile istekleri eski yapılarla artık karşılanamıyor.Çağdaş ve sivil bir demokrasiye olanak verilmiyor. Eski ve tek tipçi toplumu devam ettirme arzusu gericiliği körüklüyor. (gericiliği çağ dışı olarak kullanıyorum). Bizde belli oldu ki; Kürtler, aleviler, azınlıklar ve diğer inanç gurupları eskisi gibi yaşamak istemiyorlar. Küresel ekonomiye dahil olan sermaye gurupları da yeni şartlardan yanalar.Dolayısıyla yenilik ve değişim kaçınılmaz hale gelmiştir.

Seçim atmosferine girdik. İktidar değişim ve yenilenmeyi bir kenara bırakmış durumda.Devletle yakınlaşmayı ve şahinleşmeyi tercih etmiştir.Bu pozisyonun lehine olacağını düşünüyor.Ve yanlış yapıyor. Lakin bu bir çeşit aldatıdır. Rejim kavgasını örtmüyor. Herkes zamana oynuyor. Hükümet gerilimden faydalanacağını hesap ediyor. Vesayetçiler gerilimden medet bekliyor.Çatışmaların marifetiyle AKP’yi engellemeye çalışıyor. Kim galip gelecek göreceğiz. Ama ve kim galip gelirse gelsin sorunlar çözülmeden rejimin bulanımı geçmeyecektir.Toplum artık iş güç veya dünyavi işlerle ilgili değil. İnsanlar önce kimliklerini istiyor. Tarihlerini istiyor. Tarihle yüzleşmek istiyor. Açıkçası insanlar rejimden ciddi bir özeleştiri istiyor.

Bence de aklın yolu budur. Bu yapılmalıdır. Bu olmadan toplumsal barış sağlanmayacak. Barış sağlanmadan demokrasi olgunlaşmayacak. Demokrasi olmadan da ekonomi düzelmeyecek. Artık her şey birbirine bağlı. Her şey iç içe girmiş durumda.

4 Temmuz 2010 Pazar

DİRENMENİN BİLGESİ

Ayetullah Muhammed Hüseyn Fadlallah vefat etti




Ayetullah Muhammed Hüseyn Fadlullah
(16 Kasım 1935 Necef / Irak - 4 Temmuz 2010 Beyrut / Lübnan)


Mihrac Ural

4 Haziran 2010


Bölgemiz, peygamberlerin olduğu kadar bilgelerin de bölgesidir. İlk uygarlığı kuracak kadar yaşamı ikame etmenin de ötesinde zaman bulabilen bu coğrafyanın insanı, soyutlamalar aleminde kendi kültürünü üretti ve bunu gelecek kuşaklara yazılı olarak aktardı. İnsanlığın gelişimine ait temel parametreleri yarattı. Pozitif bilimlerin kökleri bu coğrafyada hazırlandı, sıfır bulundu, işlemlerde anlamlı hale getirildi, alfabe bulundu yazılı tarihe geçildi.

Peygamberlerin çaktığı kıvılcım bilgelerin akıl süzgeçlerinde ete kemiğe büründü; yol gösteren, toplumsal barışı kuran insan merkezli dünyevi çabaların yönlendirilmesi sağlandı. Hakla batıl tartışmasının ezeli ve ebedi hallerine katkılar, bilgelerin soyutlamalarıyla yapıldı. Kadim tarihin serüveninde bilgi ve emek toplumsal yaşamda bilgelerin parametreleriyle uyumlu gelişti. Vahi adına konuşulduğu söylense de ayakları yeryüzüne basan, algılarını maddi gerçeğin diyalektiğinden üreten bilgeler, toplumsal yaşantımızda boşluğu doldurulamayan etkinlikler olarak sürekli aramızdaydılar.

Ütopyalar, efsaneler, bu kanaldan bilge soyutlamalarının verileriyle din oldu. Üst yapıyı belirler hale geldi. Toplum saflaşmaları, tarihi aynı zamanda üst yapıda bölünme tarihi olarak belirdi. Bilgeler burada da saflaştı.

İlk uygarlıkları kuran bölge atalarımız, toplumsal dönüşümlerimizin gereksindiği mücadele mirasını bilgeler aracılığıyla devam ettirdiler. Bu da bölge kültürü olarak bu güne geldi. Orijinalitemizin verileri bu zeminde şekillendi. Bu rolleri dinin metafizik alanına ait görerek önemsememek, ötekileştirerek hafife almak, bölgeyi, tarihini ve siyasal mücadelede halkın çıkarlarını bilmemektir.

Bölge tarihimiz, ilk uygarlıkların efsanelerinde öncü rol oynayan, zaman zaman yarı tanrı insanlar olarak karşımıza çıkan, üç semavi dini kuran peygamberlere kadar süren bir toplumsal dönüşüm dinamiğine tanıklık eder. Bu gelenek Kerbela olayında zalim hükümdarların karşısında direnme geleneğiyle devam eder. Bilgeler bu süreci bölgemizin her köşesine taşımıştır. Şeyh Hüseyn Bin Hamadan EL Hasibiler, Mevlanalar, Baba ishaklar, Baba İlyaslar, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayram Veli, şeyh Bedreddinler, Pir Sultan Abdallar ve ardılları her biri kendi algı ve söylemiyle insanlığa mesaj taşıdılar. Bu mesajların en barışçılı dahil haksızlığa karşı bir biçimde direnmeye çağrı olarak ortaya çıkmıştır.

Uygarlığın beşiği bölgemiz tarihi boyunca hiperaktif bir toplumsal sürece tanıklık etmiştir. Bu tarihte bilgeler, sosyal olduğu kadar siyasal yaşamımızın ayrılmaz bir parçasıdırlar. onları atlayarak toplumsal ideallerimizi gerçeğe dönüştürmenin mümkünü yoktur; en iddialı toplumsal önermelerimiz, bilgeler olmadan ütopik kalmaya mahkumdur. Siyasal mücadelemizin ana hedefi olan toplumsal dönüşüm programlarımız, bilgelerin katkısı ve katılımıyla çok daha gerçekçidir. Lübnan mozaiğinde bilgelerin bu açıdan oynadığı rol, bölgemizin her köşesinde hakim olan mozaik dokuları için de derslerle doludur.

Bu bilgelerin son halkasında Ayetullah Muhammed Hüseyn Fadlallah, Siyonist İsrail’in işgalciliğine, gaspçılığına, Filistin halkına karşı sürdürdüğü ölüm kumpaslarına karşı Lübnan direnişinin kurucu akıllarından biri olarak yerini aldı. Direnişin örgütlenmesi ve gelişmesinde temel bir rol oynadı. Ayetullah Fadlallah, küçük bir direniş örgütünün, yeryüzünün 4. büyük askeri gücünü dize getirecek (12 Temmuz 2006 savaşı) sonuçların elde edilmesinde önemli rol sahibidir.

Ayetullah Fadlallah barış insanı olarak, işgalci ve gaspçılara karşı direnişi öğütleyen tutumuyla, bölgemizin büyük dönüşümlerinde rol alan tarihi bilgeleri temsil eden bir halkadır. O, mezhepler arası gergin süreçlerin aşılmasında da toplumsal barışa katkı yapandır. İslam mezhepleri arasında birliğin, dayanışmanın, barışçıl diyalogların esas olduğunu, çatışmanın batıl olduğunu belirten fetvasıyla Lübnan’ın mozaik dokusunu Siyonizm’e karşı birleştiren bir rehberdi.
Lübnan’ın insanlığa sunduğu direnmenin bilgesi Ayetullah Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın vefatı bölge için büyük bir kayıptır. Hak davası uğruna mücadele edenlerin başı sağolsun.

Bu büyük bilgenin vefatını anarken, bir gün önce vefat eden bir başka bilgeden söz edeceğim: Şeyh Kamil Hatim.

Bu bilge de bölge Alevilerinin bildiği önemli aydınlardan biridir. Dinin hurafe yorumuna ve despotlara karşı hayatı irşatlarla geçen Şeyh Kamil Hatim 90 yaşında vefat etti. Bu yörenin orijinalitesini tanımlayan şeyh Kamil’i halkımız adına anmayı görev sayıyorum. Doğduğu yer olan Lazkiye’nin Meşkita beldesinde, 3 Temmuz 2010’da vefat eden Şeyh Kamil Hatim, Alevi aleminin önemli bir mürşidiydi.

Bölge halklarının başı sağolsun.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

AMAN HA DİKKAT IRKÇILK BULAŞICIDIR !...

AYRI VARLIK Blog notu:

Salim Diyap’ın alta okuyacağınız makalesi, ülkemizde çok hassas bir konuya işaret ediyor; milliyetçilik bulaşıcıdır diyor…

Blogumuzda, “milliyetçilik bir vebadır” diye onlarca makalede belirlemeler yapıldı. Salim Diyap alttaki makalesinde, kendi algıları ve üslubuyla değinirken, farklılıklarımızın birbirini karmasını isteyip, bölücülüğü kışkırtan milliyetçi duruşların tehlikesine işaret ediyor. Bu milliyetçiliğin, en tehlikeli türü olan, ezilen bir etnik dokunun ezen ulus özentisi , kraldan çok kralcı milliyetçiliğine dikkat çekiyor…

Bu göndermeler, 4 milyonu aşkın nüfusuyla ülkemizin üçüncü en büyük etnik topluluğu olan Türkiyeli Arapları yakından ilgilendiriyor; bu da makalenin önemini arttırıyor.

Ülkemizde gerçek anlamda bir demokratik süreç, öncelikle ötekileştirilmek istenen farklılıkların birbirini anlamasından geçtiği bilinmelidir. Salim Diyap makalesinde bu nokta üzerinde de duruyor.

Türkiyeli Arap aydınları, Kürt özgürlük mücadelesine dünyanın her yerinde sahip çıktılar; Türkiye’deki yoğun yaşam bölgelerinde de sonuna kadar destek vermeye devam ediyorlar. AYRI VARLIK Blogu, Kürt halkının demokratik talep ve özgürlük mücadelesinin yanında, her bedeli ödeme pahasına siyasal yelpazedeki yerini belirlemiştir.

Bu çizgi, on yılların birikimi ve rotası içinde doğrularının arkasında kararlı bir irade olarak devam etmektedir.

Salim Diyap arkadaşın makalesinde de ortaya konan bu tutum, kimlik hakları arayışında, halkların birbiriyle dayanışması açısından önem taşıyor.

Makaleyi okurlarımızla paylaşmayı gerekli gördük.

Birlikte okuyalım….




Salim Diyap

3 Haziran 2010

İlçemizde birilerince ön plana çıkarılmaya çalışılan milliyetçi söylemler “Kürt milletvekili istemiyoruz” söylemi ile ırkçılık boyutuna varmış durumdadır.

Dağıtan ve yazanların Samandağlı oldukları kuşkulu “Samandağlı gençler” imzasını taşıyan bildiriler Samandağ’ını ve Samandağlıyı PKK nın ardıl potansiyel gücü olarak görüp öyle değerlendiriyor…

Bu söylemlerin karşısında nasıl tavır belirlemek lazım hususuna girmeden önce milliyetçiğinin tarihsel muhtevası husussunda birkaç söz söyleme gereği duyuyorum bu birkaç söz yazımızın sonraki bölümlerini daha bir anlaşılır kılacaktır.

Milliyetçiliğin ya da ulusalcılığın tarihsel anlamı 1900lerin başlarında burjuvazinin bir talebi olarak ortaya çıkmış olmasındadır, milliyetçi-lik; her ulusun kendi milli burjuvazisini yaratma çabasının bir ürünü olarak, feodal üretim ilişkilerinin kapitalistleştiği bir döneme denk gelir. Bu tarihsel durumun bilincinde olan burjuvazi dünyanın birçok yerinde ezilen halkların Ulusal kimlik edinmelerini kendisi teşvik eder, destekler. Burjuvazi, birçok coğrafyada tek ulus Teorileri üzerinden milli ve siyasal coğrafyalar üretir. Bu uğraşında burjuvazi ezilen halkın desteği da alarak feodaliteye karşı bunu başarır.

İster parlamenter sistemde 'yani seçimle' ister Fransa da ve Türkiye de olduğu gibi bir ihtilalle olsun bu süreç hep burjuvazinin lehine akmış ve burjuvazinin ellerinde biçimlenmiştir. Ancak burjuvazi için; sermayenin serbest dolaşımı sayabileceğimiz küreselleşme sürecin-de milliyetçiliğin ne anlama geldiğini burjuvazinin kendisi fiili olarak koyar. Bir zamanlar kendi elleri ile var ettiği ulusu 'ideolojik alanda ciddi bir kafa karışıklığına neden olsa da, kendisi bile Gericilik olarak tanımlar.

Fakat burjuvazi gündelik kışkırtmasını en geri noktadan yapar ve kitlelerin manipülasyonunu bu sayede sağlar, kafa olarak burjuvazinin destekçisi olsalar bile siyasal ve kültürel olarak daha geri noktada olan ezilen sınıfın eğitimsiz olan bir bölümü tarihsel gelişimi çarpıtmak pahasına da olsa ırkçı bir anlayışın adına burjuvazinin terk etmekle yüz yüze kaldığını, yoksul kitleler ulusalcılık ya da milliyetçilik diyerek sahip çıkmaktadır. Ülküsü Ergenekon ile somutlanmış olan bir anlayış, tamamen Türk kanı ve İslam değerleri üzerine inşa edilmiş bir ideolojinin yanı sıra amaca ulaşmak için gelişmiş ülkelerin jandarmalığına soyunmuş, aynı coğrafya üzerinde yaşayan diğer ulusları yok sayan bir anlayışa da milliyetçilik diyebilmektedir.

Birçok kavramın sözlük karşılığı bu şahısların düşünsel yapısını anlatmaya yeterli olmayabilir, ama bu tür insanların içinde yaşadıkları ülkenin hali pür mayili göz önünde tutulursa ve hangi coğrafyada ve hangi sistem içerisinde olursa olsun bu tür insanların yaptığı ürettiği faşistlikten ve faşizim den başka bir şey değildir.

Her ne kadar miadı dolmuş bir burjuva ideolojisi olsa da, Milliyetçi-liğin günümüzde en kabul edilir olan yorumu, Üzerinde yaşadığımız coğrafyadaki topraklarda yaşayan tüm insanlarla birlikte refah ve barış içinde yaşamak olmalıdır. Bu da kendi insanımızın emekleriyle üretilmiş, inşa edilmiş yatırımlara sahip çıkıp, bu yatırımları bu ülke sınırları içinde yaşayan herkese eşit sunmamızdan ve ülkenin kendi kendine yeter hale getirilmesi ile mümkündür. İnsanların birbirini düşman bilmesi ve politik alanlarda bu ırkçı söylemleri rehber edinmesi ile olacak bir şey değildir. Çünkü bir ömür, Türklerin Kürtlere küfür ettiği, bütün ülke insanın tek ırk üzerinden değerlendirilip buna her karşı çıkanı düşman belleyerek varılacak yere çoktan varılmıştır. Görülüyor ki bu yer; içi egemen devlet yapısınca boşaltılmış ve içeriği, ırkçılar ya da ümmetçiler tarafından doldurulmuş demokrasinin çok uzağında bir yerdir. Bu yerde duranlar bir süre sonra neyi savunduğunu kendileri bile anlayamaz bir hale gelmektedir.
.
Genel tabloda durum bu olunca, bir gurup akıl evveli, Samandağ toplumuna gözünü dikmiş, yerelin de desteklemeye alışık olduğu CHP gibi bir partinin topluma saldığı milliyetçilik söylemi üzerinden ırkçılık gibi bir zehir i Samandağlının fikriyatına zerk etmeye çalışmaktadır.. Her ne kadar Samandağlının bu şahısların bu söylem ile çelişik bir ekonomik siyasal kültürel konumu olsa da, fikirsel donanımdan yoksun beyinler bu partinin sol söylem üzerinden oluşturulan, ırkçılığın tuzağına düşmektedir.

SAMANDAĞ İNSANI,
TARİHLERİ BOYUNCA İNSAN HAYATINI DEĞERLİ GÖRMÜŞTÜR…

Ortada dilendirilmek istenmeyen bir Kürt sorunu vardır. Bu sorunun temelinde yok sayılan bir kültür, yok sayılan bir halk, yok sayılan bir tarih vardır. Irkçı ve inkârcı söylemeler bu sorunun yaratıcısıdır, bu sorunu yaratan politikalar bu sorunun çözümüne katkı sağlayamaz. Bu gün 40 bin insanın ölümüne sebebiyet vermiş ırkçı söylemlerdeki ısrar bu sorunu derinleştirerek olası daha üst boyutlara taşımaktadır. Bu boyut Kürt ve Türk halkının sokakta işyerinde okullarda mahallelerde karşı karşıya gelebilme olasılığıdır. Yani toplumun cinnet halidir, yani ırkçılığın doruk noktası ve ülkenin bölünmesidir.

Biz Samandağlılar, bu ırkçı politikalar neticesinde uzun bir dönemdir yok sayılmış, hakir görülmüş ve dışlanmış bir topluluk olarak eşitsizliğin, ırkçılığın, savaşın, ölümün ve gözyaşının tarafı olmaktan öznele kaçınmalıyız.

Yaşadıklarımızdan örendiklerimiz doğrultusunda iki halk arasında oluşması muhtemel bir cinnet halinin tarafı değil engelleyicisi olmalıyız.

Kendimize Devlet mi PKK mı? Sursunu sormadan önce, SAVAŞ mı BARIŞ mı sorusunu sormalıyız. Çünkü insan hayatı Samandağlının ananelerinde hep değerli olmuştur. Samandağ halkı; İnsan yaşamına değer vermiş bir topluluk olarak, yaşamı boyunca kardeşliği kutsamış, yaşamsal her alanda Barıştan yana tavır belirlemiş ve kendi içinde ırkçı söylemelere asla izin vermemiştir. Bundan sonra da bu insani özelliklerini koruyarak bu faşizan açılımlara hayatın hiçbir alanında pirim vermemelidir. Hatta karşı karşıya gelmesi muhtemel halklar arasında her koşulda ezilmişten yana diyalog ve dayanışmanın sözcüsü olmalıdır.

Yani her etkinliğinde ırkçılarca sesi kısılmaya çalışılan herhangi bir halkın temsilcisini ağırlayabilmeli, söz söyleme hakkını koruyup kollayabilmelidir. Bu yerine göre bir TÜRK, yerine göre bir KÜRT, yerine göre bir ERMENİ olabilmelidir. Bu gün Almanya da hakir görülen üçüncü sınıf muamelesi gören Türklerle omuz omuza mücadele edebilen Samandağlılar Samandağ’ında da bir Kürt ü bir Arap ı bir Türk ü kendi demokrat ve özgürlükçü anlayışları gereği ağırlayabilmeli, söz hakkı tanımalı, ülkedeki ve dünyadaki can alıcı sorunları birde onların ağzından dinleyebilmelidir.
Bu bir demokrasi kültürüdür ve toplumların olgunlukları ile ilişkilidir. Birilerince toplum da yaymaya çalıştığı biçimi ile teröriste taraf olmak anlamında algılansa da, bu tavır benimsenmesi ve saygı duyulması gereken bir tavırdır. Bu tavır İlle de bir şey ile ilişkilendirilecekse o da suçlayıcıların kafalarında olmayan “demokrasi” ile ilişkilendirilebilir…

SAMANDAĞINDA SOLU TEMSİL EDENLER DAHA CÜRETLİ OLMAK ZORUNDADIR…

Samandağ’ında son dönemlerde, sol adına hareket eden guruplar ve kişiler ısrarla, bir ürküntü içinde Kürt hareketini siyasal alanda temsil eden partilerden bir kaçış, bir uzak duruş sergilemektedirler.

Bir zamanlar Kürt hareketinin temsilcisi olanlar, parti teşkilatlarının kuranlar, bu partilerden aday olabilmek için kapı aşındıranlar bu gün içinde bulundukları siyasi örgütlenmeler her ne kadar geçmişte sahiplendikleri partilere yakın dursa da, hatta merkezi anlamda onlarla ortak siyasi projeler üretse de, yerelde bu hareketlerden uzak durmaya özen göstermektedirler. Bunun nedeni yerelde CHP nin ve resmi siyasetin oluşturduğu Kürtleri ötekileştiren karşıya alan sistemli bir politikanın baskın gelmesinden kaynaklanmaktadır.

Ancak resmi ideolojinin oluşturduğu bu abluka solun ve solcuların geri adımlar atarak dağıtılabileceği bir olgu dağîlidir. Tam tersine, bu ablukanın dağılması demokrasinin ve demokrasiye özgü normların meşruluk kazanması neticesinde sağlanabilir.
Bu da Samadağın da bulunan sol güçlerin ne pahasına olursa olsun kendi demokrasi anlayışlarına uygun politikalar ve tavırlar sergilemesine bağlıdır.

Bu kararlı tutum neticesinde; Kimilerin ellerinde tutuğu mevzileri kaybetmek de vardır. Bu kayıp, mevcut olan şoven kitlelerin desteği ile mevzileri korumaya tercih edilebilmelidir. İnanıyorum ki ancak kendi demokrasi anlayışımızla yoğurabildiğimiz icraatlarımız bize kalıcı mevziler kazandırabilir. Aksi takdirde elimizde bulunan mevzilerimiz bizleri ve düşüncelerimizi esir alan, demokrasi mücadelesinde edilgenleştiren prangalar haline dönüşebilir.

Bugün Samandağ gibi bir yerde, demokrasiyi ve demokrat söylemleri karşılarına alarak, ırkçı söylemleri yükseltenler, solun; “Aman bizi Kürtlerle benzeştirmesinler! bu bizim oy kaybımıza neden olur” gibi pragmatist ve makyevelist söylemlerinden yararlanmaktadırlar.

Yerel seçimlerde ÖDP nin DYP ile ittifakı ve yerel seçimler kazanıldıktan sonra, 12 Eylül dönemini anımsatan (Devlet kimsenin hizmetçisi değildir. Kendi okulunu kendin yap, kendi hastaneni, kendi yolunu kendin yap) halktan para toplayıp belediyenin yol yapma durumu, cadde düzenleyen her işverenin ismini cadde ismi olarak belirlenmesi gibi, sağ zihniyete uygun solla ilişkilendirilmemesi gereken icraatlar, Samandağ insanının kafasında sağ zihniyetli politikacılarda meşruluk sağlamaktadır. Bu meşruluk üzerinden kendine zemin hazırlayan faşizan düşünceler kendini ifade etme ve insan örgütleme alanı da bulmaktadır. Sorgulanması gereken bir başka durum ise burjuva partilerinin bu icraatlara karşı çıkmaması destek vermesidir. Çünkü bu icraatlar solun değil onların dünyasına, siyasi yapılarına uygun icralardır.

Sol adına hareket eden kimi kişiler de; ne pahasına olursa olsun bu belediye yönetimini alacağım anlayışı. Kısa bir zaman zarfında, ne pahasına olursa olsun hizmet yapacağım düşüncesine dönüşmüştür. Şu anda da, ne pahasına olursa olsun herkesi idare edip kaybetmeyeceğim histerisi ile en temel demokrasi taleplerini dilendiremez konuma gelmiş bulunmaktadırlar.

İşte bunun neticesinde söz konusu şahıslar Kürt sorunu gibi önemli ve ülke genelini ilgilendiren bir konuda ses edemez, faşizan saldırılar karşısında tepki koyamaz duruma gelmiş bulunmaktadırlar. “Irkçılık bulaşıcı bir hastalıktır” derken bu hastalığın amaçları için her şeyi yapmaya hazır potansiyeller üzerinden sirayet edebileceğini de ayrıca belirtmek isterim…

“Ben milletvekilliği düşmüş bir Kürt milletvekilini 14 Temmuzda Samandağı’nda istemiyorum” diyen bir veya birkaç şahsa verilecek cevabın, ne söylediğini anlamaktan aciz, savaşın ve faşizmin değirmenine su taşıdığından bir haber, zavallı birkaç insana verilecek cevap olarak düşünmüyorum. Bu güruh kişilere verilecek en eğitici ders, tüm Türkiye de olduğu gibi, Samandağın her yerinde kardeşliğe, özgürlüğe demokrasiye. Halkların kardeşliğine ve barışa sahip çıkarak verilmelidir.

Ayrıca cevap bu ilçede gelmiş geçmiş sol emek üzerinde şekil bulmuş her örgütlenmeyi kapsayan gür bir sesle verilmelidir. Ezen ezilen ilişkisinde ezilenden yana tarafız, yok sayılmak istenenin yanındayız tarzında olmalıdır ve bu cevap, başta sol emeği temsil ettiğini savunan belediye başkanlığınca verilmelidir.

Çünkü bu gün ezilen Kürt halkının, eşit haklar talebi üzerinde şekil bulmamış ve böylesine bir demokrasi ile ilişkilenmemiş, bir solun varlığı egemenlerin istediği ve teşvik ettiği bir sol niteliği taşımaktadır.

Bu gün Samandağı’nda belediyeyi elinde tutan ve kendini solda tarif eden şahıslar için gidişat o yönde değilse…. bu şahıslar, bu cevabı vermekte gecikilmemelidir.
İşte o zaman Samandağın da solun halkın sempatisinde edindiği o insani yeri bilen ve sol söylemi işlerine geldiğinde kullanmaya meraklı şahıslar olmaktan çıkıp Bu ırkçı söylemelerden medet uman şahıslara alanları boş bırakmış olmayacaklardır.

Aksi takdirde Bu tavırsızlık bilinçlice benimsenmiş olup, kimi kişler herkese eşit bir mesafede durma eşitsizliği ve pragmatist makyelevist hareket alışkısını solculuk diye yutturmaya devam edecektir ve bütün bu ödünler her kesimden oy devşirmeye yönelik omurgasız bir duruşun eseri olacaktır.

Bilinmelidir ki; Irkçılık hayatın her alanında kaybedilecek ve kazanılacak hesaba katılmadan reddedilmesi gereken, karşısında mücadele edilmesi gereken gayri insani, gayri ahlaki bir olgudur.

Evet, Samandağı’nda artık burjuvazinin bile yöntem olarak reddettiği ve gericilik olarak değerlendirdiği ırkçı, şoven söylemler bazı güruh kişilerce dilendiriliyor. Tabutlarından fırlayan bu vampirler, sivri dişleri ile sırıtarak… Bu ülkeyi bölünmenin eşiğine getiren kendi zihniyetleri değilmiş gibi…
Kan diyor
Savaş diyor
Bölücüler diyor…
Bu ırkçı, bu şoven şahısların yüzlerine kardeşliğin, eşitliğin güneşini yansıtan aynaları ne pahasına olursa olsun ısrarla tutun
En nefret etikleri şey gün ışığıdır
En nefret etikleri şey kendi çehreleridir
Gözlerinin içine bakarak
Yüzlerine tutun aynalarınızı
Eşitliğin ve kardeşliğin güneşi o güzel simalarınızdan, beyninizden ufuklarınızdan kaybolmadığı sürece bu vampirlerle tarihin hiç bir döneminde karşılaşmayacaksınız

Aman ha dikkat!
Irkçılık, faşistlik ve aptallık bulaşıcıdır…

2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMINI PROTESTO




2 Temmuz 1993 Sivas (Madımak ) Katliamını Protesto

Halkımız Meşalelerle Yürüdü.


Kadim Roma kenti Antakya, bir kez daha bin kez daha, demokratik hak ve özgürlük için, farklılıklarımızı ötekileştirmek isteyen zihniyetlere dur demek için, adil ve eşit yaşam için, inançları yüzünden artık kimsenin yakılmaması için meşalelerle sokakları meydanları doldurdu.

KÜRTLER ÜZERİNE YENİ OYUN

Mihrac Ural
2Haziran 2010

Suriye’nin 400 Kürdü tutukladığı yalanı, Kürtlere yönelik Suriye üzerinden oynanmak istenen kirli oyunların bir parçası, bölgede Arap-Kürt çatışması yaratmak isteyen İsrail-ABD menşeli kirli bir amacın tezgahı olduğu belirtiliyor.
Fırat haber Ajansı, Anadolu Ajansı (AA) ve Doğan Medya grubun yalan haberlerini deşifre ediyor:


1.Haber

http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=28930

Anadolu Ajansı (AA) ve DHA'dan 'dev yalan' kampanyası
______________________________

2. Haber
http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=28967
Anadolu Ajansı (AA) 11 Arabı nasıl PKK'li yaptı? Açıklıyoruz!

Kardeşi kardeşe kırdırmak isteyenler, provokasyonlarla kinlerini kusanlar, yalan kurgular üzerine bindirilmiş asparagas haberlerin mahkumudurlar.
Bu satırların yazarı, Kürt halkının dostudur, doğrularının arkasında durarak Kürt halkının ülkemizde ve bölgemizde sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin yanındadır. Bunun bir bedeli varsa, ödenenler üzerene yeni bedelleri de ödemeye her zaman hazırdır. Geçmişi direnme olanların geleceği de direnmedir. Bunun için ser verildi sır verilmedi, bunun için kararlı bir siyasal iradeyle doğruların arkasında durulmaktadır.



***



Kürtler üzerine yeni oyunlar tezgahlanıyor. Saddam diktatörlüğünün çöküşü ardından gerileyen Arap-Kürt çatışması Suriye üzerinden yeniden sahnelenmek isteniyor. Bölgedeki olumlu komşuluk ilişkileri bu yolla katledilmek, bölgenin tüm ülkeleri iç karışıklığa sürüklenmek istenmektedir. Benden sonrası tufan anlayışıyla İsrail ve ABD bölgedeki gerilemelerine yanık topraklar siyasetiyle noktalamak istemektedir. Bu aynı zamanda kurguladıkları kirli bir bölge savaşının da hazırlığı gibi gündeme gelmektedir.

Kürtler üzerine yeni oyun, uzun yıllar nispeten istikrarlı olan, iç barışını bir biçimde koruyan, Siyonist oyunlara ve ABD çıkarlarına boyun eğmeyen laik Suriye üzerinden sahnelenmek istenmektedir. Anadolu Ajansı (AA) devlet politikasının bir uzantısı olan yalan haberler, bu tezgahlarda üretilmektedir.

Bu girişimler, aynı zamanda Suriye üzerine bindirilmek istenen kirli oyunların devam ettiğini gösteriyor. Yalan haber infialleriyle Kürt vatandaşları kışkırtan bu algılar, Suriye’yi iç karışıklığa sürükleyerek, bölgede oynadığı olumlu rolün kefaretini ödetmeyi amaçlıyor. Bu amaçla, yalan haberler üretilip servis yapılıyor. İyi komşuluk ilişkilerinin geliştiği bir ortamda, Türkiye’nin resmi haber ajansınca (Anadolu Ajansı AA) üflenen bu haberler, Soğuk Savaş döneminin yöntemlerini çağrıştırıyor.

Kürtler, Araplar, İranlılar ve Türkler bölgenin temel etnik dokuları, barış içinde yaşaması istenmeyen ve birbirine karşı kışkırtılan toplumlar... Tarihleriyle yüzleşerek geçmişi aşma çabalarını sürdürürken, yollarını kesen eşkıyaların oyunlarıyla bir kez daha yüz yüze kalan bu toplumları birbirine kırdırtmak için her türlü ahlaksızlık sergilenmektedir; Yalan haberler bunun bir aracı olarak servis yapılmaktadır..

Bu haberlerin Türkiye kaynaklı olması gerçekte ilginç değildir. Türkiye kendi çıkmazlarını Kürt halkı karşısındaki çözümsüz duruşunu komşularına da yaymak ve sonuçta kendine benzer komşular yaratmak istemektedir. Ancak her işte olduğu gibi bunu da ağzına yüzüne bulaştırmaktan kurtulamamaktadır. Ne İran ne de Suriye, vatandaşı olan Kürtlere karşı Türkiye’deki gibi ölüm kovuşturmaları, sınır dışı operasyonları düzenlemiyor. Türkiye Kürtler üzerine, Saddam diktatörlüğü türünden sürdürmekte olduğu vahşetin benzerini bulamadıkça, Siyonist İsrail ve ABD’nin ekmeğine yağ süren, Suriye üzerine oynanmak istenen kirli oyunların bir parçası olan yalan haber yaymakta bir beis görmüyor; burada kurban edilen, kullanılan ve ölüm denklemlerini bir parçası yapılan yine Kürtlerdir
Bu yalan haberlerin diğer boyutunda Suriye üzerine oynan kirli oyanlar ve Türkiye-Suriye ilişkilerine yönelik karanlık amaçlar bulunmaktadır.

Suriye, Türkiye ilişkilerinde, 400 yıllık Osmanlı despotluğu, yarım asırlık NATO kıskacı altında tarihin en çirkin komşuluk ilişkilerine tanıklık etmiştir; Türkiye, her Arap-İsrail savaşında İsrail yanında yer alarak, Arap halkının bilinçaltında onarılması güç, olumsuz bir yer edinmiştir. Bu sorunlu sürecin ardından gündeme gelen ve iki halkın coşkun isteğiyle gelişen ilişkiler, bir sınav süreci olarak yürümektedir. Bu sınava hançer darbesi gibi sokulan şişirme haber haberler, Türkiye’nin bölgede eski kukla rollere devam ettiğine, komşuluk ilişkilerinde geleneksel olumsuzluklarla baktığına bir işaret gibidir.

Kısa bir süre önce Anadolu Ajansı’nın (AA) ortaya attığı, “Suriye 11 Kürt’ü katletti” yalan haberi ardından 400 Kürt’ün tutuklandığı yalan haberi eklenince, Türkiye’nin komşuluk ilişkilerindeki sınavı bir kez daha soru işaretleriyle dolmaya başladı. Bu haberlerin ilkini Fırat Haber Ajansı (http://www.firatnews.com/) şöyle verdi:

“11 ARAP NASIL PKK’Lİ OLDU?

Örneğin iki hafta önce Kuzey Suriye’nin Azaz köyünde iki Arap aşiretinin kavgası sonucu yaşanan ölümler PKK’li diye gösterildi. Kilise 7 kilometre olan bu köyde tek bir Kürt bile yaşamıyor. Arap köyü üstelik. Araplar birbirlerini öldürmüşler. Ama bunları Kürt, hatta daha ileri giderek PKK’li diye yansıtıyorlar. Bugün Türk basınında çıkan haber üzerine bütün kentleri ardık. Arkadaşlarımızla konuştuk. Hiçbir şey yok. Son bir ayda tek bir gözaltına alınan Kürt yok. Dün Halep ve Derik’te Zilan’ın ölüm yıldönümü için yürüyüşler yaptık. Polis bile gelmemişti yürüyüşlere.’’

(ANF NEWS AGENCY http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=28967 )

400 PKK’linin tutuklandığı haberini aynı haber ajansı şöyle veriyor:

“AA’NIN SURİYE YALANI

Anadolu Ajansı bugün yayınladığı bir haberde Suriye güvenlik güçleri PKK'ye “büyük bir darbe” vurduğunu ileri sürerek Halep, Kamışlı, Afrin, Haseke ve Rakka kentlerinde eş zamanlı operasyon gerçekleştirerek 400 PKK'liyi gözaltına aldığını iddia etti. Aynı haber Hürriyet gazetesi ve sözde habercilik yapan diğer medya tarafından da sorgusuz sualsiz, hiçbir kaynağa dayandırmaya gerek duymadan verildi. Hürriyet’e göre Suriye’de “dev operasyon” yapılmış. Bu da ancak hiçbir inandırıcılığı olmayan ‘dev gibi’ görünse de ‘küçük bir yalan’ kadar kıymeti olmayan, ancak tamamen Kürt karşıtlığı üzerine kurulu bir pozisyon olarak değerlendirilebilir.

AA’nın servis ettiği bu haberin hiçbir dayanağı yok. Suriye yetkililerinin bu yönlü bir açıklaması olmadığı gibi, Kürt kaynaklar da hiçbir şekilde bu iddiaları doğrulamıyor. Güneybatı Kürdistanlı Kürt siyastçi Mustefa Elî de, 200 Kürdün gözaltına alındığı yönündeki haberleri yalanladı.”
(ANF NEWS AGENCY http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=28930 )

Soğuk Savaş döneminden kalma böylesi çirkin komşuluk ilişkisi üzerine yorum yapan bölge strateji uzmanları, bu tür haberlerin Suriye’nin bölgede oynadığı anti-emperyalist toparlanmaya karşı fiili bir müdahale türü olarak değerlendiriyorlar. Suriye’yi iç karışıklıklarla yormak ve bölgedeki rolünü zayıflatma, Kürtleri de bölgede yeni bir İsrail rolüne hazırlamak amacı taşıdığına işaret ediliyor.
Suriye, bölgemizde İsrail Siyonizmine, emperyalizme ve Arap gericiliğine karşı tutum alan bir ülkedir; Kürtler bu rolü siyasal örgütleri ve etkinlikleriyle her zaman desteklemiştir. Suriye bu rolün bedelini ağır ödemesine karşın, teslim olmayı ret eden bir ülkedir.

Suriye, bölge halklarının çıkarlarını ve iradesini, bugün Irak’ta iktidar olan, Saddam diktatörlüğüne karşı savaşan tüm Kürt ve Arap siyasi örgütlerine ev sahipliği yaparak, Filistin ve Lübnan direnişinin yanında yer alarak ve onları her konuda destekleyerek temsil etmiştir.

Suriye, 12 Eylül döneminde ölüm kalım mücadelesi veren, Türkiye devrimci hareketi ve PKK başta olmak üzere tüm Kürt siyasi hareketlerine, on yıllar boyunca güvenli bir liman olmuştur.

Başta Başkan Öcalan olmak üzere, Barzani, Talabani’nin açık ve aleni tarzda teşekkürlerine mazhar olan Suriye’ye karşı Türkiye’den gelen ve özel olarak Kürtleri hedef alan yalan haberler, iki ülke arasında gelişen ilişkiler açısından da kara bir lekedir.

Türkiye, gelenekten gelen emperyalist Siyonist kuklası politikalarını bir kez daha sahnelenmekte olduğu izlenimi vermektedir. İki halk arasında çok olumlu gelişen bu ilişkileri karartmaya çalışan siyasi iktidarların kirli oyunu, Suriye halkı tarafından da çirkin olarak nitelenmiştir. Suriye Kürtleri de haklarında çıkarılan yalan haberlerle ilgili tepkilerini haber ajanslarına yaptıkları açıklamalarla göstermektedir.

Türkiye’de iktidar güçleri bu çabalarıyla, Kürtlere yönelik zulüm politikalarının benzerini aramak ya da yaratmak istemektedir. Bunun için komşuluk ilişkilerini harcamakta bir sorun görmemektedir. Her boy ve soydan kuklalar da bu sürecin bir parçası olarak yerlerini alarak, yalan servisler yapmaktadır.

Bölgemizin yükselen direnme gücü olarak Kürtleri her soruna katmak, kirli amaçların kolay seçimidir. PKK’yı İsrail’in taşeronu olarak ilan etmekten, Suriye’nin Kürt vatandaşlarını topluca katlettiği asparagas haberlerini uçurmaya kadar bu işlev aynı kirli amaçlarla yapılmaktadır.

BÖLGEDE KÜRTLER

Bu satırların yazarı onlarca kez yazdı; Kürtler bu bölgenin her köşesinde zulüm görmektedir. Türkiye’de olduğu gibi, Ortadoğu’nun her köşesinde ezilmektedir, demokratik hakları gasp edilmiş yaşam alanları daraltılmıştır. Bölgemizin hiçbir ülkesi, Kürtlerin demokratik taleplerini karşılamamıştır.

Bu satırların yazarı, bölgemizde gerçek bir demokratikleşmenin, ancak Kürt halkının, etnik-inanç-kültürel farklılıklar taşıyan toplulukların özgürleşmesi, siyasal haklarını kazanmasıyla mümkün olacağını binlerce makalesinde dile getirdi. Kürt halkının haklı taleplerini savundu. Kürt halkının direnişini, bu günün verileri itibariyle, ülkemizin en temel demokratik dönüşüm mekanizması olarak değerlendirdi.
Diğer taraftan, bölge üzerine yazdığım onlarca makalede de, olayın içinden ve gerçek tanıkların verileriyle aktardığım gibi, bölgemiz halkları adına direnme tutumu içinde olan tek ülke Suriye olduğunu belirdim. Aptalların, kuklaların, tutumumu bin bir manaya yormaları çok kolaydır, ama gerçekleri asla değiştiremez.

Bu kanaatim bölgemiz siyasi güçlerinin de ortak kanaati olduğunu belirteceğim; Filistin, Lübnan, Arap ve Kürt direnme örgütlerinin ortak kanaati de budur. Bölge halklarının iradesi olan bu güçler, aynı zamanda, ABD-İsrail kurgusu olan ve büyük ümitlerle piyasaya sürülen Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) çöküşünde, direnen Suriye’nin rolü olduğunu teslim ederler. ABD’nin bölgedeki gerilemesi de bunun ardından gelmiştir.

Lübnan’a İsrail saldırısıyla başlayan 12 Temmuz 2006 savaşı, BOP’un ikame edilme savaşıydı. Emperyalistlerin sevinçleri ve “Ortadoğu’da yeni bir çağ kapılarını aralıyor” ifadeleri, bu savaşla birlikte gündeme gelmişti. Ama beklenen olmadı. Suriye destekli Lübnan halk direnişi, İsrail’i yenilgiye uğratmıştı; bu yenilgi İsrail’in Araplarla savaşında aldığı ilk yenilgi olarak tarihe geçmişti. Bölgede ABD ve İsrail gerilemesi bu noktadan itibaren başladı.

Suriye bu noktada kalmadı, yeni dönemde, İran ve Türkiye’yle önemli bir bölge konsepti içine girdi; rahatlamayı, açılımı, dostluğu getiren bu adımlar Türkiye’nin başarısı ya da gücünün bir ürünü değildi. Karşılıklı çıkar çerçevesinde Suriye’nin açtığı alan kadardı.

Arap üçlüsü Suriye, Mısır, Suudi Arabistan bağı Irak ve Lübnan savaşlarında takınılan tutum nedeniyle çözülünce Türkiye araya geçirildi; bu bir sınav dönemiydi. Bunu Suriye istedi. Bu ilişkiler öyle gelişti.

Yeni kombinezon (Iran, Türkiye, Suriye) bölgenin en önemli gücüydü. Bu ülkelerin tümü, Kürtleri ezen ülkelerdi, ama bu yakınlaşmalar, Kürtler üzerine baskı amaçlı değildi; en azından İran ve Suriye’nin konusu bu değil; biri nükleer sorunuyla, diğeri İsrail’le her an beklenen savaş durumu nedeniyle Kuzey sınırını güvenceye kavuşturmakla meşguldü. Devletlerin çıkar politikaları etrafında şekillenen bir çerçeve.

SURİYE VE KÜRTLER

Suriye ve Kürtleri bölgemizin bir sorunudur. Ancak bu sorun ne Türkiye’deki nede bölgenin bir başka alanındaki sorunla eşitlenmeyecek bir konumdadır. Suriye ve Kürtler arasındaki ilişki, Türkiye’de olduğu gibi yüzyılların ölüm denklemlerine endeksli bir sorun değildir. 1947 yılında Fransız mandasından çıkan Suriye, laik yönetimiyle ve çoğulcu siyasal ortamıyla, farklılıklarını belli bir dengede tutmuştur. 8 Mart 1963’te Baasçıların iktidar olması ve sosyalist geleneğin mantık uzantısı tek parti önderliği, Suriye İlerici Vatan Cephesi adı altında birçok siyasi partinin oluşturduğu biçimsel çoğulculuğa rağmen, geniş bir alanda devlet, kamu yönetimi ve bağımsız siyasi temsilcilere tanın oranlar içinde, seçim barajı diye bir hileye başvurmadan kendi farklılıklarını ve coğrafi dağılımını doğal dengeleriyle korumaktadır. Kürt kolektif kimliği resmi olarak tanınmamasına karşın, Irak ve Türkiye’de baskılar arttıkça, Kürtlerin güvenlik limanı olarak Suriye’ye sığınmaları önemli bir göstergedir. Bu güne kadar çözülmeyen Kimliksiz Kürtler sorununun önemli bir kaynağı da buradan gelmektedir.

Suriye ve Kürtler bölgede ilişkileri en çok iç içe girmiş taraflardır. Bu aynı zamanda Suriye’de Kürtler üzerine Türkiye ya da Saddam yönetimi hatta İran’daki baskıların önüne geçen en önemli etmenlerden birini oluşturmuştur.

Suriye hiçbir zaman kendi vatandaşın katletmek üzere, dış güçlerden her türden destek de alarak sınır dışı operasyon yapan bir ülke olmadı. Son yarım asır boyunca da bölgenin tüm Kürt siyasal örgütleri Suriye’yi güvenli bir liman olarak değerlendirmiş, Suriye’den her türden yardımı almıştır; Başkan Öcalan ve Talabani bu satırların yazarına ve çevresine yazılı ve sözlü olarak “Suriya ebiye ebiya” (kapsayıcı, kucaklayan, büyük ve verici olan) belirlemesini yapmıştır. Başkan Öcalan, “Suriye olmasaydı özgürlük hareketimizi bu boyuta asla getiremezdik” demiştir. Talabani ise “Irak’ta başardığımız her şeyde Suriye’nin payı vardır” demiştir. Hiçbir Kürt liderinin Suriye’ye karşı bir silahlı mücadele açma politikası gütmemiş olması da bunun açık bir belirtisidir.

Kimse kraldan çok kralcı olmasın, bunun içinde sahte maskeler takınmasın. Kürt liderleri, Kürt özgürlük hareketlerinin Suriye için yapmakta olduğu siyasal tespitler ne ise, Kürt halkının dostları içinde yapılması gereken siyasal tespitlerin sınırı odur. Ötesi gevezeliktir Provokatörlerin, burjuva basın kaynaklı, geleneksel yalan haberler üzerinden koparmak istedikleri fırtınacıklar, kurdukları kağıttan şatoları yıkmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Suriye, beğensek de beğenmesek de bölgemizde önemli roller oynuyor. Bu rol, halkların direnme yönündeki çabalarını da güçlendiriyor. Filistin direnişini dik tutan, Lübnan’ın duruşunu güçlendiren Suriye’nin rolüdür. Abdullah Öcalan’ın yıllar önce, birden çok kez bana tekrar ettiği şu söz bu gün için de geçerlidir; “Suriye Kerbela direniş geleneğini onurluca sürdürmektedir, hepimizi koruyan bu kale yıkılmamalıdır”(Lazkiye / Bassit, Acilciler Parti okulu sohbetleri)
Bu kısa verilerle anlatmaya çalıştığım Suriye’yi, başta ABD-İsrail ve Arap gericiliği teslim almak için çok uğraştılar; ancak başaramadılar. 2003 Irak işgaliyle birlikte, akıl zoru dayatmalar yaptılar, sudan sebeplerle “yaratıcı anarşi”lerle, Lübnan başbakanı Refik El Hariri suikastı ve bunu takip eden uluslararası cinayet mahkemesi tehditleriyle teslim almak istediler, ama başaramadılar. Yiğidi öldür, hakkını yeme derler, Suriye bu kılıç darbeleri altından, halkıyla kenetlenerek çıkmasını bilmiştir; eleştirilecek yanları olmasına karşın, bu bölgede halkların çıkarıyla uyumlu olan direnme gücü Suriye’dir.
Bu güç eritilmek, yorulmak ve çökertilmek istenmektedir. Bu gün ortaya servisi yapılan yalan haberlerin tek amacı budur, bunun için de Kürt halkını bölgenin dengelerini bozan sorunlu halkı olarak lanse etme çabası içindedirler.
Bu açıdan haberlerin yalan olduğunu ANF NEWS AGENCY adlı Kürt haber ajansının ortaya çıkarmış olması anlamlıdır.

Ayrıca Dicle haber Ajansı (DİHA) muhabirlerinden Murat Altunöz de yaptığı çok yönlü araştırmada bu haberlerin yalan olduğunu vurgulamıştır: “Suriye Enfermasyon Bakanlığı’yla görüştüm bugün, bu haberler tamamen yalandır dediler. Karalamaya yönelik bir haberdir dediler, Anadolu Ajansı bilerek yapmış, PYD yetkililerinden Mustafa Ebu Hasan ile de görüştüm o da öyle bir şey yok dedi. Son dönemde böyle bir yalan haberler uçuruluyor. 1 ayda iki ayrı haber oldu bu tarzda. Halep ve Şam’dan güvenilir kaynaklardan araştırdım, haber asparagas çıktı”

Ayrıca, bu satırların yazarı, yerinde yaptığı araştırmalarda haberin yalan olduğunu ilk elden açığa çıkarmıştı. Tarafsız kaynaklar, hatta Kürt kaynaklarının açıklaması beklendi, o da geldi.

Yalanın ipi kısaydı. Hayatını yalana bağlayanlara ithaf olunur.

BÖLGE DEVRİMCİLERİ VE GÖREVLERİ

Halkları birbirine kırdırmak için kirli savaş üretme çabasının bir parçası olarak ortaya atılan böylesi yalan haberlere karşı bölge devrimcileri olarak almamız gereken önemli tutumlar bulunmaktadır.

Bunun en önemli adımı, halklarımız için yararlı olan, örnek olabilen haber ve çabaları öne çıkarmalıyız. Hepimize ait bu bölgede, dış müdahalelere karşı birliğimizin, eşit ve adil paylaşımlarımızın hizmetinde olacak her adımı desteklemeliyiz. Bölücülüğü, düşmanlığı yapan ve kışkırtan provokasyonlara karşı durmalı, yalan mekanizmalarını kaynaklarıyla birlikte teşhir etmeliyiz. Sorunlarımızı ise gerçekçi demokratik açılımlarla, diyalog ve eşitlik üzerine yükselen kanaatlerle çözüm bulmaya çalışmalıyız.

Savaşı arzulayan, kardeşi kardeşe kırdıran, provokasyon çağrılarıyla yırtınanların tek amacının bölge barışını yıkmak olduğunu bilmeliyiz. Kuklaların bu yönde süren çabalarını unutmadan, kışkırtıcı girişimlerin önünü tıkamalıyız.

Anadolu Ajansı (AA), ardından Hürriyet gazetesi ve ardından MİT kuklaları, Özel Harp Dairesi çömezleri işte böylesi, önü tıkanması gereken, kirli amaç taşıyan, birliğe, direnme güçlerine kara çalan girişim içinde olmuştur.

Sonuç olarak;

Bu satırların yazarı Kürt halkının dostudur. Kendisi ve başında olduğu THKP-C (Acilciler) örgütü dün olduğu gibi bu gün de kadro, militan ve sempatizanlarıyla, çevresi ve onu takip edenlerle Kürt halkının davasının yanındadır.

Bu topluluğun onurlu direnişçileri olarak, Kürt özgürlüğünün Anadolu’nun özgürlüğü olduğu gerçeğini halklara ilan etmektedir.

Örgütümüzce, bölgemizde tüm devletlerin Kürt halkına acı çektirdiğini, demokratik haklarını gasp ettiğini ve bu gerici duruşlara karşı açıkça tutum aldığımızı ilan ettik. Provokatörlerin çırpınışları ise boşunadır, Kürt’ten çok Kürtçülük yapılmayacaktır, Kürt halkının böylesi çocukluklara ihtiyacı da yoktur. Kimseden akıl almayacağı gibi kimsenin gereksiz çabalarına da gereksinimi yoktur. Kürt halkı dostunu da düşmanını da çok iyi bilen bir halktır.

1 Temmuz 2010 Perşembe

VESAYET VE DEMOKRASİ

Orhan Miroğlu

30 Haziran 2010


Abant Platformu’nun geçen hafta üç gün boyunca tartıştığı konunun başlığı ‘Vesayet ve Demokrasi’ydi. Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin vesayet sorunu özünde bir asker sorunudur.

Tanzimat’tan bu yana, asker-sivil ilişkileri en sancılı dönemini Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminde yaşadı. İmparatorluğun sınırları içinde yaşayan halkların uluslaşma süreçleri Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan bir coğrafyada, çeşitli bağımsızlık hareketlerinin doğmasına yol açtı.

Asker sınıfının kafa yorduğu ‘etnisite mühendisliği’ bu dönemde inşa edildi. Yine bu dönemde, İmparatorluğun elde kalan topraklarında, yani Anadolu’da, Osmanlı ümmetinden yeni bir ulus yaratma gayreti, yüzyılın en büyük katliamlarının yaşanmasına yol açtı. Başta Ermeniler ve Süryaniler olmak üzere Anadolu’nun Müslüman olmayan ve dolayısıyla Türkleştirilemeyecek olan halklardan sayılan topluluklar, bu etnisite mühendisliğinin kurbanı oldular.

Sonrasında Türk kimliği, asıl olarak ve büyük ölçüde Kürt kimliğinin inkârı üzerine inşa edildi. Kürtler bu inkâra karşı direndiler. Kürt isyanlarının en büyük sebebi bu yok sayma ve inkârdır.

Kemalist kadrolar bu isyanları bahane ederek, muhalifleri susturdular. Takriri Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Umumi Müfettişlikler askerî vesayetin kurumsallaşmasının da yolunu açtı.

Dün yıldönümü hatırlanan ve lideri için Diyarbakır’da bir anma programı düzenlenen 1925-Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra kurulan İstiklal Mahkemelerinde binlerce insan idam cezasına çarptırıldı ve idam edildi. Şeyh Sait, isyanın öncülüğünü yapan 46 kişiyle beraber Diyarbakır’da asıldı. Şeyh Sait’in ve onunla beraber asılanların torunları 85 yıl sonra dedeleri için bir mezar hakkı istiyorlar ki, bu çok insani bir talep. Haklı bir talep. Şeyh Sait ve arkadaşlarının asıldığı bölgede bugün bir hastane, orduevi ve subay lokali var. 29 Haziran 1925’te asılanların gömüldüğü yeri tam olarak kimse bilmiyor. Sadece devlet biliyor; biliyor ama gizliyor.

Bunca acı, bunca zulüm hiçbir şeyi değiştirmedi. Bugün artık ne isyan etmek bir çaredir, ne isyanı kanla bastırmak bir marifet. Bugün artık, Kürt sorununu çözen, askerî vesayeti de çözer. Türkiye’de askerî vesayetin inşa edildiği alandır Kürt sorunu. Bu gerçeği anlamadan, neden bu ülkede neredeyse temizlik şirketleri kadar güvenlik şirketi ve güvenlik uzmanı olduğunu anlayamayız.

Talat, Enver ve Cemal troykasının 1915’te kanlı bir biçimde tamamladıkları ‘etnisite mühendisliği’ni, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, çoğu asker kökenli olan Kemalist kadrolar, ‘Türkleştirme mühendisliği’ olarak devam ettirdiler. Arada Müslümanlara, azınlıklara, sosyalistlere ve rejime muhalefet eden hemen herkese büyük bir zulüm yaşatıldı.

Şimdi, askerî vesayetin sona ermesi için, güçlü bir demokrasi mücadelesine ihtiyaç var. Demokrasi mücadelesi, kuşku yok ki, vesayetin çözümsüz kıldığı sorunların sivil, demokratik araçlarla çözümünü hedeflemek zorundadır. Kürtlerin, azınlıkların, Alevilerin, solcuların ve dindarların sorunları, askerî vesayetin sürdüğü bir Türkiye’de halledilemez.

Abant Platformu’nun sonuç bildirisinde bu bağlamda yer alan şu cümleler, demokrasi güçlerinin önündeki temel hedefi de ortaya koyuyor:

“Toplumu kutuplaştıran bu vesayetçi düzen ve onun ürünü olan diyalog ve empati yoksunluğunun yol açtığı sorunlar, ancak geniş, çoğulcu ve katılımcı usullerle yapılacak yeni bir sivil ve demokratik anayasayla aşılabilir. Böyle bir anayasanın Türkiye toplumunu meydana getiren ve statükoyla sorunları olan kesimlerin ortak bir dil, vicdan ve akıl geliştirmeleriyle mümkün olacağı açıktır.”

Kürt meselesinde ateşin yükseldiği bir dönemde toplandı Abant Platformu. Müzakere konusu askerî vesayetti. Ama platforma katılanlar, Diyarbakır, Mardin ve Batman’daki sivil toplum kuruluşlarının şiddet karşıtı ‘sağduyu çağrılarını’ desteklediler. Bildiride Kürt sorunu bağlamında, şu görüşlere yer verildi:

“Artan şiddet ortamı Kürt sorununun çözümünü güçleştirmekte ve toplumsal dokuyu tahrip etmektedir. Platform, şiddeti toplumsal barışın önündeki en büyük engel olarak görmekte, sorunun çözümü için özgürlüklerin geliştirilmesini ve demokratik siyasetin ön plana çıkarılmasını savunmaktadır.”

Umarım Abant Platformu, gelecek yıl silahların tamamen sustuğu ve Kürt gençlerinin dağlardan inmeye başladığı bir barış ortamında yapılır. Ve umarım, gelecek yıl Abant Platformu’nun konusu şu olur:

“Toplumsal Barış İnşası ve Sorumluluklarımız.”

***


Zembîlfiroş adıyla bilinen aşk destanı; Kürtler arasında, Mem û Zîn ve Siyabend û Xecê kadar ünlü bir aşk destanıdır. Stranını, Şıvan Perwer’in sesinden dinlediğinizde tadına doyamazsınız. Hikâye Mervaniler’in Başkenti Farqin’de geçer. Yani bugünkü Silvan’da. Zembîlfiroş –Sepet Satıcısı- aslında bir prenstir. Ama bir gün ölümün soğuk yüzüyle karşılaşır ve yoksul, mütevazı biri olarak yaşamak ister. Prensliğini bu inancı uğruna terk eder ve yollara düşer. Derken o da bir prenses olan Hatun bir gün Zembîlfiroş’la karşılaşır ve ona âşık olur. Ama aşkına karşılık bulmaz. Hikâyenin sonu her aşk masalında olduğu gibi hüzün doludur. Silvan’da Zembîlfiroş Kalesi olarak bilinen tarihî kalenin dibinde sekiz katlı bir bina yükseliyor şimdi. Kültür Bakanlığı’nın ilgili biriminin aldığı karara dayanarak ruhsatı belediye vermiş. Silvanlı okurlar, kararın haklı yanı yok diyorlar ve inşaatın, tarihî Zembîlfiroş Kalesi’ni tahrip edeceğini iddia ediyorlar. Dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nın kararını gözden geçirmesini ve koruma altına alınıp onarılmazsa zamana karşı artık duramayacak hale gelmiş Zembîlfiroş Kalesi’nin onarılmasını bekliyorlar. Bizden duyurması.


__._,_.___

ALEVİLER AYDINLIĞIN MAKUS KADERİ

( 2 Temmuz 1993 anısına)
http://mirural.blogspot.com/

Mihrac Ural
mircihan@gmail.com
2 Temmuz 2010

Alevilik, İnsan merkezlidir, evrimcidir, akılın cesurca kullanılması üzerine kurulmuş felsefi esaslara dayalı toplumsal bir yaşam tarzıdır.

Bilgelerinden feyiz almaya devam eden sadık bir öğrenci olarak bu satırların yazarı, Aleviliği siyasi bir yönelim olarak algılamanın onu kısırlaştırmak olduğunu dile getirir.

Alevilik üzerine bu gün oynanmak istenen siyasal oyunlar, bin yıldır iflas eden akılların son hamlesidir; ya asimile etmek ya da yedeklenmek üzerine kurulu bir denklemdir. Bunun için Alevileri uyarmak bir sorumluluktur diyorum.

Alevilik siyasal süreçlere duyarlıdır, ancak siyasal bir yol değildir.

Katliamlarla oluşan bir tarihin içinden çıkıp gelmekte olan Alevilik, bir uygarlık gücüdür; güç uygarlıklarına karşı direnenlerdir. Aleviler bir aydınlanma gücüdür de. Ancak aydınlanmanın makus kaderini aşamamış, kimlik bunalımını çözememiş bir güçtür. Bu kaosu aşmak için önlerinde duran tek yol daha çok demokrasi ve özgürlük için mücadele yoludur. Onları bu yoldan sökmek isteyen inanç tutucularına ve milliyetçi bölücülere karşı da direnmeden geçer. Bu nedenle, Aleviler ülkemizin bir farklı varlığı olarak, tüm farklılıkların hak ve talep mücadelesinde taraf olmasını, açık tutum almasını başarmalıdır.

Aydınlanmanın makus kaderini bu yükümlülüklerini başardığı oranda yenebilir.



***

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı anısına, bir yıl önce yazdığım makalede, şu belirlemeleri yapmıştım.

“ ‘Acı çekmeyi erdem saymak’ zalime ve zulmüne ortak olmaktır. Aleviler bu çöküşün, bu bataklığın tam ortasındadır.

Katilleri başka yerde aramayın. Gerçek katil siz Alevilersiniz. Siz ektiniz siz biçiyorsunuz. Başkasını suçlayarak korunmaya çalışmayın. Gerçekle, tarihle cesurca yüzleşmediniz; bari ebede kadar susun da daha çok batmayınız. Bu halleri pür meallerinizle, daha birçok 2 Temmuz’a kapı aralarsınız, fırsat tanır yakılıp yıkılırsınız. O gün bu gün yüzlerce Kerbela’yı üreten siz oldukça, bu makus kader de peşinizde kalacaktır.

Bu tarihi böyle tamamlayamazsınız. Başınıza örülen bu cehennem denklemlerini böyle aşamazsınız. Siz acıyı erdem saydıkça, size acı dayatılacak; siz ağlayıp sızladıkça, size daha çok bela verilecek. Doğanın kanunu budur, insanlıkla değil barbarlıkla yüz yüzesiniz; artık, bunu anlayın.

Sen kendini Alevi sayan

Sen, evet, evet sen…

Koş aynanın karşısına geç, o duyarsız suratına okkalı iki şamar indir.
Öyle ki şamar sesi komşulardan duyulsun.

Kendinle, tarihinle, cesurca yüzleş; makus kaderini değiştir, benliğinle hesaplaş, kendine gel!” ( Mihrac Ural, bildiri “Temmuz 1993 Anısına”, 2 Temmuz 2009)

Sözlerimi çok sert bulanlar oldu. Bu kez farklı bir dille konuyu aktarmak istiyorum. Ülkemizin demokratikleşme sürecine bir katkı olması dileğiyle, Alevilerin kaderi ve aşması gerekenleri belirteceğim.

KİMLİK BUNALIM

Dengelerini bir türlü oturtamayan bir ülkede yaşıyoruz. Orijinal olmak, nesnel verileriyle uyum içinde sosyal, siyasal yaşam düzeneği kurmak bu ülkede bir türlü oturtulamıyor. Statüler, gergin dengeler üzerine kurulmuş, ölüm denklemleriyle de yeniden üretilmektedir. Bugünün sorunu değil; tarihin derinliklerinden bugüne taşınmış geçmişte ısrarın, iflasta inadın sonucu kaoslardan çıkılamıyor.

Ortak bir coğrafyada yaşıyor olmamıza rağmen, zaman aşımı nedeniyle üst kimlik paydası yaratamamış olmanın ortaya koyduğu kimlik bunalımı, bir başka objektivitenin de ifadesi olarak durmaktadır; siyasal hükümranlığı, yerli olmak için değil, başkasını baskı ve zorla hüküm altına almak için bir araç olarak kullanmanın kapanmayan yarasıdır.

Etnik ve inanç dokularımızın kimyalarını bozan bu tarih serüveni, Anadolu’yu bitip tükenmez iç sorunların anayurdu haline getirmiştir. Kılıç hakkıyla gelip yerleşilen bu topraklarda, talan, gasp ve yerli uygarlıkları söndürmekten başka bir sonuç getirmemiştir.

Bu akıl, üzerine oturduğu yanlış dengelerin ürünü olarak doğdu, statülerini yarattı. Beslenme zinciri gibi, sonucu olduğu zeminin üreticisi haline de geldi. Yüzyılların ölüm denklemleri böylece örülmüş oldu.

ANADOLU FARKLILIKLARIN YURDU

Anadolu’da tarihsel-sosyal yaşam, sınırları tarihi, etnik, inançsal, kültürel coğrafi alanlarla belirlenmiş, barış içinde bir yaşam dengesiyle devam eden farklılığın ilişkisi; zorun, baskının, kılıç hakkının zulmü altında bu güne süren kanlı kıyımların yaşamı haline gelmiştir. Korku üzerine kurulan siyasal egemenlik, hakim olanı da korkuların girdabında farklılığın her türünü düşman görmeye yöneltmiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, teokratik rejimden parlamentoya geçilmesine rağmen değişmeyen bu algı; ortak ülkemizde farklılıkların uyumlu olması gereken birliğini, sonu gelmez çatışmalı ilişkilere sürükledi. Bu noktada devlet, bölücülüğün temel kaynağı olarak belirdi; etnik ve inanç toplulukları, adalet ve eşitliği yok sayan, baskı ve zorbalığı tek ilişki kanalı ilan eden yollarla yönetilmeye çalışıldı. Dengelerini diyalogla, barış ve kardeşliğin eşitlik anlayışıyla üretmeyi beceremeyen akıllar, hükümlerini farklılıkları ezmek üzere verdi. Kürtlerin bu tarih içinde çektikleri acı kadar, Alevilerin çektiği acılar bitip tükenmez bir hal alarak bu güne geldi.

2 Temmuz 1993 tarihine gelirken geride sayılmayacak kadar çok, hatta tarihin sırtlayamayacağı kadar yoğun bir ölüm süreci vardı.

Aleviler, İslam’la birlikte ezilmeye başladılar. İslam’ın insan merkezli mesajına sarıldıkça, dünyevi imparatorluğu uğruna gasp ve talana yönelenlerden zulüm gördüler. Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar, başka halkları ezdiklerinden daha çok; iç fetihlerle Alevileri yok etmeye çalıştılar. Böylece Kerbela bir değil, bin bir oldu. Giyotin gibi boyunlara dayandı.

Aleviler hep sessizleri, sitemsizleri oynadı… Boyun eğdi…

Onlar boyun eğdikçe kıyım dayatıldı, onlar sustukça ölüm sunuldu. Şehirleri terk ederek dağlara sığındılar, ölüm peşlerini bırakmadı. Camilerde İmamları katledildi, Ehli-Beyt’in masumları zehirlendi.

Bunlara rağmen, insan merkezli dünya algılayışları sarsılmadı; ancak yaşam takatleri, kuşaklar boyu sürecek bir gerilemeye mahkum edildi. Hak aramak, haksız olmak kadar iliklere dolan bir korku haline geldi. Dün ne ise bu gün de aynıyla devam eden tablo, Alevilerin en büyük handikabı oldu.

En iyi Alevi ölü alevidir denildi; öldürüldü. En iyi Alevi köle alevidir dendi; köleleştirildi. Dinden imandan çıkarıldı; zındık ilan edildi. Oysa bölgemizin karanlık tarihlerine karşı, aydınlığı canı pahasına savunan onlardı; bilgeleriyle, ozanlarıyla insana seslendiler, insanlık erdemlerini anlattılar. Bilimin mum ışığında karanlıklarla savaştılar. Doğaüstü aymazlığın çehresine ışık tutular, ondan vekaletle hüküm sürmek isteyenlere dur dediler; insanlık bilgi birikimini, İslam’dan önce ve sonra, bugüne dengeli bir rotada taşıdılar. Onları bunca zulme rağmen ayakta tutan, “ ben de insanlık ailesinin bir üyesiyim, sorumluğumun bilincinde katkımı sunma yükümlülüğündeyim, buradayım” demelerine olanak sağlayan da tas tamam bu olmuştur.

Hz Ali’den 12 imama, şeyh Hüseyin bin Hamadan el Hasibi’den Mevlana’ya (1207-1273), Hacı Bektaş-i veli’den (1281-1338) Hacı Bayram-ı veli’ye (1352-1429), Şeyh Bedreddin’e (... -1420) ve bu meşreplerin beslediği ozanlar çağına bölgemizi insanlık bağlamında dik tutan değerlere, nefeslere Alevi aydınlığı taşıdı. Bu coğrafyada hurafelere karşı aklın zaferini bu algılar sağladı, insanlık ailesine mensup zeminleri yarattı.

İnsanlık Aydınlanma çağını, Batı uygarlığıyla ancak 18.yy’da yakaladı. Oysa Alevilerin aydınlık çağları bin yıldır devam ediyordu. “Akıl süzgecinden geçmeyen şer-i olamaz” diyen onların bilgeleridir. Kant’ın aklı cesaretle kullanma diye özetlediği duşu, Aleviler 8.yy dan itibaren ilke saymışlardı.
Ancak onlara reva görülen ölüm oldu, kıyım oldu.


ALEVİLERİN UZUN GERİLEME ÇAĞI

Alevileri, güç uygarlığı çökertti. Gerileme çağları öyle başladı.
Şiilik, kendi özgünlüğünde İslam içi çatışmayı dünyevi bir algıyla ele aldı. Kerbela’yı bir intikam objesi haline getirerek, onun görsel duruşunu devam ettirmede ısrarcı oldu. İslam’ın farzları arasına cihadı da koydu. Direnmeyi temel aldı.
Persleri (İran) orijinal kılan ve bu güne gelişlerinde rol oynayan bu veriler oldu; Pers uygarlığının dinamikleri üzerinde uyumlu bir harmoni bu süreçte önemli rollere sahipti. Ancak Şiilik, şeriatın akıl süzgecinden geçmesine uygun bir yapı oluşturamadı, muhafazakarlıkta farklı bir ucu temsil etmeye devam etti.

Alevilik Anadolu’da ve Arap aleminde (Özelikle Akdeniz sahil şeridinde) akılın cesur kullanımıyla belirginleşen bir duruşu vardı. Bilgiye ve bilgelere dayanıyordu. Ne Kerbela’nın dünyevi intikamını ne de zor araçlarıyla sonuç elde etmeyi ön palanda tutmuyordu. Barış ve sevgi üzerine akıl süzgecinden geçirdiği algılarla sosyal bir yaşam kurgusu içindeydi. Bu onların handikabıydı.

Bu nedenle Aleviler acıyı erdem saydılar; günahkar ilan edildiler. Kendi öğretilerinin direnme geleneklerini soyut düzlemde tutular, korkunun ecele faydası olduğunu sandılar; teslim oldular, suçlu ilan edildiler. İçine çekildikleri zeminden çıkma uğraşısı yerine, aymaz bir ısrarla o bataklıkta kaldılar. 20.yy’da bile onlarca kez ölümle yüz yüze geldiler; Dersim’de doğrandılar (1938), Maraş’ta katledildiler (1978), 21.yy arifesinde 2 Temmuz 1993‘te diri diri yakıldılar; 38 aydını, 38 canı ölümden kurtaramadılar.

Alevilerin yaşadıklarını çözümlerken, doğru bir tarihsel belirlemeyi, iki derin neden üzerinde yapmak gerek. Bulardan biri, koşullar, diğeri Alevilerin kendileriydi.
Koşullar, Ortaçağ’ın dayattığı koşullardı. Aklın değil, zorun koşullarıydı; güç uygarlıkları, uygarlık gücünü yenilgiye uğratmıştı. Aydınlanma çağı bile, maddi dünyanın çıkar hükmü altındaydı; zor yine uygarlık şemsiyesi altında insana karşı bir testere gibi işledi, giderken kesti, gelirken kesti; bu yanıyla, ezilenler için, emperyalizm çağı önceki çağlardan hiçte farklı değildi. Bu çağda da Alevilerin nefes boruları tıkalı kaldı.

Diğer neden, Aleviler bilgelerin yolunu sağlıklı bir şekilde tutamadılar. Bunu ilerletemediler. Yazılı tarih dışında kaldılar. Bu, kültürel mirasın sürdürülmesini engelleyen önemli bir faktördü. Bölgenin siyasal bölümlenmesi, yazılı kaynakların farklı bir dil ve alfabeyle sürmesi bugüne kadar kimlik bunalımının da temelini oluşturmuştu.

Alevilerin bu nedenlerle, geçmişlerini doğru kavramadıkları gibi onunla yüzleşme konusunda da bir şey yapamadılar.

ALEVİLĞİN PARAMETRELERİ

Aleviliği doğru tanımlamak için, onun üç temel prensibini, aynı kültür tarihinin içinden gelen biri olarak şöyle özetleyebilirim:

Alevilik; insan merkezlidir, evrimcidir, aklın cesurca kullanılması üzerine kurulmuş felsefi esaslara dayalı bir toplumsal yaşam tarzıdır.

Bu sistem, yazılı bir gelenekten geliyor. Onlarca batin-i kitapta ehil olanların elinde 1200 yıllık birikimlerle zenginleşerek bu güne gelmiştir. Batin-i olmasının handikaplarını göz önüne alarak denebilir ki, Alevilik metafizik simgelerine rağmen, insan merkezli dünyevi algıları bilimle harmanlayan bir yazın deryası üzerinde yükselmektedir. İnsan aydınlanmasının kendine özgü, orijinal etkinliğiyle katkı yapabilecek veriler Aleviliğin en önemli hazineleri olarak yaşamaya devam ediyor.
Bu literatürün bir talibi ve bilgelerinden feyiz almaya devam eden sadık bir öğrenci olarak bu satırların yazarı, Aleviliği siyasi bir yönelim olarak algılamanın onu kısırlaştırmak olduğunu belirteceğim. Alevilik felsefi yasalar üzerinde bir sosyal yaşam biçimlenişi olarak, iktidar kavgası olmayan, dolaysıyla ilkelerinde tarihin ilk laikleri olarak konumlanmışlardır.

Alevilikte fıkıh yoktur, fetva ve fetva kurumu yoktur. Tersi söylense de, “Kuran temel anayasamızdır” dense de bunu teyit edecek ne bir pratik nede bir bilge dayatması bulunmaktadır. Kuran Aleviler için başvuru kaynağıdır demek daha doğru bir algıdır. Fıkhi kaygıları olmayan bir inancın (yasa koyma, dayatma), iktidar, devlet, yasayı koruma için askeri güç ve bunlarla ilgili bir kaygısı da olmaz. Alevilik tam bu noktada, laiki olduğu kadar(din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak anlamında), bir barışçıl, bir gönüllülük inancıdır. Siyasi kaygıları da yoktur.
Alevilik üzerine bu gün oynanmak istenen siyasal oyunlar ise, bin yıldır iflas eden akılların son hamlesidir; ya asimile etmek ya da yedeklenmek üzerine kurulu bir denklemdir. Bunun için Alevileri uyarmak bir sorumluluktur diyorum.
Alevilik siyasal süreçlere duyarsız değil, ancak siyasal bir yol değildir. Alevilik, siyasetin tarihle, akılla uyumlu önermelerine, yönelimlerine aklın cesur kullanımıyla katkı yapar. Eğittiği kuşaklar siyasetin içinde bu rolü oynar.
Tarihte hakkettiği yeri, zor ve baskı nedeniyle alamayıp yok olan varlıklar az değildir. Aleviler bu yok oluş sürecinin eşiğinden dönüp durdular. Hatalarına karşın, toplumsal bilinç altlarının koruması altında bu güne ulaştılar. Aleviler, sahip çıkamadığı gerçeklerinin kefaretini ödediler. Ölüm buradan dayatıldı, kıyım buradan başları üzerine bir kılıç gibi indi.

Alevi kökenli biri olarak kendimi de Alevileri de bu sonuçlardan sorumlu görüyorum. İnsanlığın aydınlık değerlerini taşıyan bilgilerine ve bilgelerine sarılmadılar. Ötekileştirilme karşısında boyun eğdiler teslim oldular. İstenç potansiyelleri korkunun ecele faydası olmayan girdaplarında eritilmiş bir topluluk olarak, tarihleriyle yüz yüze gelmekten çekindiler; bu süreç olduğu gibi sürmeye devam ediyor.

Geri dönülmeyecek tarih ancak aşılarak yeniden yazılabilir.

Tarihi, hareket halinde bir geçmiş olarak algılamak yani tezvir ederek sunmak yerine, onunla cesurca yüzleşerek aşmak gerek. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamının simgesi Madımak Oteli’nin ne olacağı ya da, Alevi Çalıştaylarından çıkacak aldatmacalar bu kapsamda bir anlam sahip değildir. Bizim konumuz tarih ve gelecektir.

Aleviler için anlamlı tek şey, kendilerine dayatılan makus kaderi kendi birikimlerinin, uygarlıklarının gücüyle yenilgiye uğratmaktır. Bu ise güç uygarlıklarının yenilgisi olacaktır. Bu ise Alevilere olduğu kadar ilkelerinin merkezinde yer alan insanlığa da bir katkıdır. Bunun için, daha çok örgütlü olmak, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde kendisi gibi tüm farklılıklarla omuz omuza yürüme bilincini koruması gerekmektedir. Ne inanç farkı nede etnik farklılık nedeniyle bu görevden uzaklaşmamaktır; Aleviliğin konusu insandır, insan içindir.