23 Mayıs 2011 Pazartesi
DEMOKRASİ İLE ALDATMAK ( 1 )
Mehmet Yavuz
23 Mayıs 2011
Ortadoğu’da ani bir refleksle ortaya çıkan demokrasi talebi kimlerden geliyor ? Bu talepleri kimler, neden destekliyor ?
Demokrasi diye sokağa çıkanların sloganlarında neden dinsel temalar daha ağırlıkta..?
‘’Dinimin gereğini yaşamak istiyorum’’ söylemi gerçekten demokrasi talep etmek mi ?
Bence HAYIR…
Cemaat yaşamında; sorgulamayan, tartışmayan kulluk kültürü vardır.. Biat; kulun ibadetidir.
Türban için yırtınan, her ortamda türban için erkeklerle ağız ağza tartışan kadının cemaat içindeki yeri nedir ?
Dinsel temalarda kadın; erkeği baştan çıkaran şeytan değil midir ?
Yurttaş yapılarak kendisine sunulan eşit hakları, dinsel gerekçelerle kulluğa tercih eden türban savaşçısı kadın, hangi demokrasinin savunucusudur ?
Gerçek şudur: İslami kuralları devlet katına taşımak isteyenlerin amacı, son aşamada demokrasiyi yok etmektir.
Peki; emperyalistlerin Ortadoğu’nun kimi devletleri için yaptığı demokrasi çağrısı ne kadar samimidir ?
Sömürgesi olan diktatörlüklere hamilik yapan kendisi değil midir ?
Bir emperyalist için; sömürgesi olan diktatörlüklerde milyonların yok edilmesinin hiçbir önemi yoktur.
Sokaktaki insanı önemsediği iddiasıyla Libya’yı bombalar ama Libya’dan teknelerle kaçmaya çalışan insanları denizlerde boğar… Demokrasi getirdiği IRAK’da milyonlarca insanı büyük bir hazla katleder..
İki kutuplu dünyanın bir savunma gücü olan NATO, kutupların kalmadığı günümüzde yoksul ülkelerin doğal zenginliklerini ele geçirmenin silahlı gücü haline gelmiştir. Nato,uluslararası tekellerin kolluk gücüdür…
Demokrasi; NATO’nun en basit saldırı ve işgal bahanesi olmuştur bugün.
Her anti-emperyalist bilir ki; sömürgeci için insanın hiçbir değeri yoktur. Hele de bu insan Ortadoğuluysa, Asyalıysa, Afrikalıysa..
Gerçeği görmek için demokrasi isteyen ağızlara, onları omuzlayan eli kanlı emperyalistlere iyi bakmak gerekir.
Anlamak gerekir ki; onlar için demokrasi amaç değil, araçtır…
Yine unutmamak gerekir ki; emperyalistten destek alan her hareket, gün gelir onun maşası olur…
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), emperyalist bir projedir.
Bu projeyle Ortadoğu’nun haritası; böl ve yönet anlayışına uygun olarak; yeniden çiziliyor.
Emperyalist projeler taşeronsuz yürümez.. Her proje; kendisine uygun taşeronları kolayca bulur. Onları besler, eğitir… Nihayet donatıp sokağa salar, icabında dağa çıkarır..
Kendisi de; ellerini oğuşturup uygun zamanı kollar...
Bu nedenle haritası tehdit edilen her ülkenin, bu projede yer alan taşeronlara dikkat etmesi gerekir.
Aksi halde bugün kucakladığı kişi, yarın mezarcısı olabilir.
23 Mayıs 2011
Ortadoğu’da ani bir refleksle ortaya çıkan demokrasi talebi kimlerden geliyor ? Bu talepleri kimler, neden destekliyor ?
Demokrasi diye sokağa çıkanların sloganlarında neden dinsel temalar daha ağırlıkta..?
‘’Dinimin gereğini yaşamak istiyorum’’ söylemi gerçekten demokrasi talep etmek mi ?
Bence HAYIR…
Cemaat yaşamında; sorgulamayan, tartışmayan kulluk kültürü vardır.. Biat; kulun ibadetidir.
Türban için yırtınan, her ortamda türban için erkeklerle ağız ağza tartışan kadının cemaat içindeki yeri nedir ?
Dinsel temalarda kadın; erkeği baştan çıkaran şeytan değil midir ?
Yurttaş yapılarak kendisine sunulan eşit hakları, dinsel gerekçelerle kulluğa tercih eden türban savaşçısı kadın, hangi demokrasinin savunucusudur ?
Gerçek şudur: İslami kuralları devlet katına taşımak isteyenlerin amacı, son aşamada demokrasiyi yok etmektir.
Peki; emperyalistlerin Ortadoğu’nun kimi devletleri için yaptığı demokrasi çağrısı ne kadar samimidir ?
Sömürgesi olan diktatörlüklere hamilik yapan kendisi değil midir ?
Bir emperyalist için; sömürgesi olan diktatörlüklerde milyonların yok edilmesinin hiçbir önemi yoktur.
Sokaktaki insanı önemsediği iddiasıyla Libya’yı bombalar ama Libya’dan teknelerle kaçmaya çalışan insanları denizlerde boğar… Demokrasi getirdiği IRAK’da milyonlarca insanı büyük bir hazla katleder..
İki kutuplu dünyanın bir savunma gücü olan NATO, kutupların kalmadığı günümüzde yoksul ülkelerin doğal zenginliklerini ele geçirmenin silahlı gücü haline gelmiştir. Nato,uluslararası tekellerin kolluk gücüdür…
Demokrasi; NATO’nun en basit saldırı ve işgal bahanesi olmuştur bugün.
Her anti-emperyalist bilir ki; sömürgeci için insanın hiçbir değeri yoktur. Hele de bu insan Ortadoğuluysa, Asyalıysa, Afrikalıysa..
Gerçeği görmek için demokrasi isteyen ağızlara, onları omuzlayan eli kanlı emperyalistlere iyi bakmak gerekir.
Anlamak gerekir ki; onlar için demokrasi amaç değil, araçtır…
Yine unutmamak gerekir ki; emperyalistten destek alan her hareket, gün gelir onun maşası olur…
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), emperyalist bir projedir.
Bu projeyle Ortadoğu’nun haritası; böl ve yönet anlayışına uygun olarak; yeniden çiziliyor.
Emperyalist projeler taşeronsuz yürümez.. Her proje; kendisine uygun taşeronları kolayca bulur. Onları besler, eğitir… Nihayet donatıp sokağa salar, icabında dağa çıkarır..
Kendisi de; ellerini oğuşturup uygun zamanı kollar...
Bu nedenle haritası tehdit edilen her ülkenin, bu projede yer alan taşeronlara dikkat etmesi gerekir.
Aksi halde bugün kucakladığı kişi, yarın mezarcısı olabilir.
22 Mayıs 2011 Pazar
KAN ÜZERİNE SİYASET
Mihrac Ural
22 Mayıs 2011
Kan üzerinden siyaset insanlık algılarına ait değildir. “Savaş, politik ilişkilerin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.” diyor Clausewitz. Haklı. Burada bile savaş, kan üzerinden bir siyasi ilişki türü değildir.
Siyasetin, savaş dahil her türden ilişki biçimini bir kenara atarak kan üzerinden yürütülmesi, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi değildir. Böylesi bir algı, insanlık sınırlarını çiğnemektir; konusu ve üzerinde yükseldiği zemin siyasi bir sonuç elde etmek değil de katletmek. Kan akıtmak, kaos yaratmak, yaratıcı anarşi yapmak ise, bunun adı siyaset olamaz. Bu gün ülkemizde özgürlük ve demokrasi mücadelesini susturmak için tercih edilen yolun kan siyaseti olması, demokratik açılımı da hak ve özgürlükleri de alıp götürmesi bundandır. Bir tarafın diğerini yok etmek üzerine kurgulanmış algılar siyaset olamaz. Bu bir inkar politikasıdır, Osmanlının dediği “katli vacip” barbarlığıdır “Kürt sorunu benim için bitmiştir, geride Kürt kardeşlerimin sorunu kalmıştır” demek bunun ifadesidir.
İç politikadaki bu yönelim tümüyle kendini dış politikada da yansıtıyor. Yeni Osmanlıcılık yönelimi olarak formüle edilen, “Stratejik Derinlik” adı altında kapsamlıca açıklanan ve Resmi ağızlardan onlarca kez dile gelen, “ülkemizin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş Başkanlığını üstlendiğini” ilanları bunu tanımlıyor. Bu ise, ülkemizin sırtına yıkılan kanlı siyasetin de resmi ifadesidir. Libya’ya karşı oynanan ikiyüzlü politikanın, Bahreyn’de ve son olarak Suriye’de de servis edilmesi, bu ülkelerde akmakta olan kanda kimlerin eli olduğunu da yeterince açığa vurmaktadır.
Farklılıklarıyla zengin bir mozaik olan ülkemize dayatılan bu haksız ve onursuz tutum ahlaki açıdan da insanlık dışıdır. İşimizi, aşımızı kardeşlik adına paylaştığımız komşularımızı arkadan bu yollarla hançerlemenin sonucu, halkımızın sırtına yıkılacak tarihi düşmanlıkların vebalini kimse kaldıramaz. Onurlu hiç bir halk bunu kabul edemez.
Halkımız bu kan deryasını asla siyaset olarak benimsemeyecek ve buna yeltenen eli kanlı siyasetçileri hesapsız bırakmayacaktır.
***
Kan üzerine siyaset, politikanın insanlık dışı araçlara yürütülmesidir. Zorba yönetimlerin halka karşı baskı uygulamasının en kestirme yolu da budur. Bu yol tüm komploların temel üslubudur.
Kan üzerine siyaset yapanlar, kim adına ve ne adına konuşursa konuşsunlar halkın düşmanıdırlar. Bu ister iktidarların politikası, ister halk adına yapıldığı iddiasında olsun, kan üzerinden siyaset yapmak güçsüzlerin abesle iştigalidir.
İki örnek üzerinden kan üzerinden siyaseti irdelemeye çalışacağız. Biri ülkemiz gerçeğinde diğeri komşumuz gerçeğinde kan üzerinden siyasetinin hangi kulvarda olduğunu yakalamaya çalışacağız.
Kan üzerinden siyaset, iktidarların vazgeçemediği bir yöntemdir. Halkı hükümranlık altında tutmanın bir yolu olarak görülen bu yönelim aynı zamanda bir akıl, bir algı türü olarak kuşaklar boyu mirasyedilere de sahiptir.
Hiçbir siyasi eğilimin gökyüzünden birden bire inmediğini göz önüne alarak denilebilir ki, bu tür siyasetlerin nesnel zeminleri vardır ve bunun üzerinde yükselir. Sonuçta da bu kısır döngü kendi kendini üreterek bu güne gelir. Öyle ki yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olmasıyla da kanıksanır, bilinçsizce ardından sürüklenmelerle her kesin çok doğal olarak gördüğü bir süreç olarak algılanmaya başlar.
Ülkemiz açısından iktidarların kan politikalarını anlamak için dayanılan nesnel zemini kısaca belirlemek gerekirse şunu karşımızda görürüz. Anadolu’nun istilasıyla kendi coğrafyalarında siyasal egemenliğini kaybeden milletler, fatihlerin kılıç hakkı gereği hükmü altına girmiş oldular. Hakim olanlar ise gasp ettikleri toprakları yönetirken, ne kadar adil olursa olsunlar sonuçta hakları olmayan, zorla elde edilmiş bir egemenliği sürdürmekle yüz yüze kalmış oldular. Gasp edilen toprakları elde tutma ve bu alanlardan yeni gasp alanlarına yönelme, daimi bir yaşam düzeni haline gelince de, hakim oldukları topraklarda emek sarf etmek yerine, toprakları işleyip, üretip yaşama katkı yapmak yerine, yerli halkı vergilere bağlayıp, olası her türden tepkiyi kanlı bir şekilde bastırdılar.
Başkalarının yaşama, ziraata ilk kez açıp anavatan haline getirdikleri bakir toprakları yaşam için tekrarla işlemek yerine, yerli milletlerin ürettiklerini talanla ele geçirerek süren bu egemenlik, sonuçta kendini tekrar eden kan politikasının da nedeni olarak karşımıza çıkar. Başka toprakları zorla elde eden tüm imparatorlukların durumu budur. Osmanlı için Atatürk’ün sözünü ettiği meşhur tanımlama da tas tamam buna işaret eder. “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin arkasından serserilik etmiş, ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s; 154).
Osmanlıyı böyle tanımlayıp, Cumhuriyeti farklı bir planla kurdukları iddiasında olanlar, acaba bunu başarabildiler mi? Hayır.
Misak-ı Milli denilen sınırlarda, “Yurtta sulh cihanda sulh” diyerek, kendi üreten, topraklarını işleyen ve kendine yeterli olan ve bu anlamıyla farklı planda kurulduğu iddia edilen Cumhuriyet, Osmanlının birçok açıdan bir devamı olduğu gibi konumuzla ilgili başkalarının toprakları üzerinde zorla hüküm sürdüren yanıyla da aynıydı. Cumhuriyet, tek ulus projesiyle çok uluslu bir coğrafya üzerinde belli bir etnik kimliğin hükmünü sürdürme yönelimini Osmanlıdan devraldığı gibi sürdürmeye devam etti. Bu devam aynı zamanda kan üzerinden politikanın da bir devamıydı.
Osmanlının fethedilmiş toprakları, bitip tükenmez biçimde tekrar eden yeniden iç fetihlerle elde tutabilmesi, bu politikanın nasıl bir gerçek olduğunu anlatmaya yeterlidir. Anadolu’nun tanık olduğu kanlı iç savaşlar bunun ifadesiydi. Osmanlı’dan Cumhuriyete miras olarak kalan bu sistem, bu gün Kürt halkı üzerinde yürütülen kanlı politikalarla kendini ifade etmektedir. Osmanlıdan Cumhuriyete 39 Kürt halk ayaklanmasına karşı ortaya konan kanlı kıyım, tüyleri ürperten bir jenosit gibidir. Bu süreçleri ayrıntılarıyla anlatan, Osmanlı ordularında hizmet yapan Alman Moltke gibi yabancı subayların verdiği bilgiler, Osmanlıda Kürtlerin, acımasızca, bitip tükenmeyen kanlı kıyımlara uğradığını gösteriyor. Bunların tanığı olarak (1836- 39 yılları arası) Moltke’nin, Silvan’a girişinde dile getirdikleri, bu gün için de çok büyük önem taşıyor; “Kürtlere az zaman önce büyük zorlukla baş eğdiren tahrip savaşının taze izleri görülüyor. Bu istila binlerce -yalnız silahlıların değil- acizlerin, kadın ve çocuğun hayatına mal olmuş, binlerce köyü tahrip etmiş ve uzun yılların emek ürünlerine yok etmiştir. Kürtlerin bağımsızlıklarının yerini daha iyi bir idare almayacak olursa bu seferki hakimiyetin de evvelce bir çok defa olduğu gibi, geçici olduğunu düşünmek insanı üzüyor.” (Moltke, “Türkiye Mektupları” s; 200. Remzi kitapevi)
Moltke yanılmadı. Osmanlının yıkılmasına ve Cumhuriyetin kurulmasına rağmen her şey aynıyla devam etti. Kan üzerinden siyaset, bu toprakların üzerinde hüküm sürmenin karanlık bir kaderi gibiydi. Bu kader sadece Kürtler için değil, tüm milletler için ve özellikle Türkler için de aynıydı. Bu gerçeği İlber Ortaylı şöyle özetliyor; “Türklerin 18.-19.Yüzyıla kadar devlet idaresine sınırlı ölçüde katıldığı, Türk adının kaba-köylü anlamına kullanıldığı biliniyor. Osmanlı yazarları, Türk unsurunun idareye karıştırılmaması gerektiğini ısrarla belirtirler. Türk adı seçkin Osmanlı grupları kadar, bazen İstanbul halkı arasında bile hakaret olarak kullanılırdı. (Karagöz perdesindeki en sevimsiz tip olan Baba Himmet’e ‘Türk’ denirdi” ( İlber Ortaylı, “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” Hil Yayınları s:42)
Cumhuriyet’te de 19 Kürt halk ayaklanması ve sonuçları Osmanlıyı aratmayacak bir şekilde ortaya çıktı. Yüz binler katledildi. Koçgiri, Şeyh Sait, Dersim, ve aradaki katliamlar, buna jenosit demek yanlış değildir. 1984 Eruh-Şemdilli olaylarından 22 Haziran 2010 tarihli Halkalı olayına kadar, resmi kaynaklara yansıyan bilanço şudur: 6.653 güvenlik görevlisi, 5.687 vatandaş, 41.828 Kürt özgürlük savaşçısı, 21.615 yaralı, 300 milyar dolar da maliyet (http://www.gazeteci.tv/26-yillik-teror-bilancosu-hangi-yil-ne-kadar-terorist-oldu-ne-kadar-sehit-verdik-80725h.htm). Bu rakamların güvenlik güçleriyle ilgili olanı tam olarak tespit edilmiş olsa da Kürtlerle ilgili olanının çok daha fazla olduğunu kestirmek zor değildir. Buna son bir yılın bilançosunu ve 17 bin faili meçhulü de eklediğimizde rakamların dehşet boyutunu görmek zor değildir. Bu ise, 65.000’e yakın Kürt’ün katledildiği resmi rakamlarca da onaylanmış demektir.
BOP EŞBAŞKANLĞI ve KAN ÜZERİNDEN SİYASETİ
Bu veriler, Cumhuriyetin Osmanlıdan hiçte farklı olmadığını gösteriyor. Cumhuriyetteki Osmanlı tanımlamamız bu açıdan gerçeklerle tam bir örtüşme halindedir. Farklılaşmaya başladığını gösteriyor. O da, artık dışta bir kıyım harekatına girişme gücünde olmaması nedeniyle yalnızca içte ölüm ve kıyıma yönelmiştir; Hatay ve Kıbrıs olayları ise, Osmanlılığın dışa yönelik işgal ve ilhakçı çabalarının genetik olarak sürdüğünü gösteren örnekler olmuştur. Musul heveslerini “sınır ötesi operasyon” icraatlarının içinde bir unsur olarak ele almadıklarını iddia etmek çok safça olur. Buna, son olarak Suriye ilişkilerinde, “kargo” diyebileceğimiz Suriyeli Türkmen ve MİT uzantısı serserilerin göç dalgası olarak ülkeye taşınması, gösterilen misafirperverlik, hızla Türkçe öğretime başlanması ve gizli dosyalarda kurgulanmış Suriye toprakları içinde oluşturulacak nüfus alanları için bir kılavuz güç olarak istihdamlarını da eklemek gerek (Suriye aydınları arasında bu konunun oldukça yaygın bir alanda konuşulduğunu da ifade edeyim).
Bu tabloda kan üzerinden siyaset en dinamik veridir. Devlet Osmanlıdan bu yana bu siyaseti yürüttü Katlettikçe katletti; kendisinin döktüğü kanı yine kanla temizlemeye çalıştı. Sorunları güvenlik önlemleriyle çözmenin akıl algılarını tutsak ettiği bu topraklarda, 15 Mayıs 2011 tarihi itibariyle tanık olduğumuz, sınır içi ve ötesi operasyonlarla 20’yi aşkın Kürt özgürlük savaşçısının özel ve özgün bir çabayla katledilmesinin seçim çalışmaları ortamında bile vazgeçilmeyen bir siyasi tercih olduğunu göstermektedir. Bu noktada, komşu ülkelerde gelişen olayları gerçek boyutlarıyla ele almadan, kendi handikabına bakmadan nasihat verme cüreti göstermek, olsa olsa komşu ülke üzerine organize edilen kirli ve karanlık amaçların bir tarafı olmaktır. Nitekim tüm gelişmeler ve veriler bunu yansıtıyor.
Erdoğan bu karanlık niyetlerini ve tamamıyla kan üzerine siyaset anlamına gelen girişimlerdeki rolünü kendi dilinden onlarca kez tekrarla dile getirmiştir. Burada birkaç aktarmayla yetineceğim, onlarcası ise altta vereceğimi linkte yer almaktadır;
“ÇIRAĞAN SARAYI / ABD-TESEV-ALMAN MARSHALL FONU TOPLANTISI
(25 Haziran 2004)
"Üstlendiğimiz misyon gereği Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği… EŞBAŞKANI OLDUĞUMUZ GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU PROJESİ …"
“DAVOS / KLAUS SCHWAB'LA SÖYLEŞİ
(28 Ocak 2005)
"Türkiye işlevini BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun UYGULAMASINI YAPIYORUZ".
“ESENBOĞA HAVALİMANI / LÜBNAN'A HAREKETİNDEN ÖNCE
(15 Haziran 2005)
"GENİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA İNİSİYATİFİ çerçevesi içerisinde Türkiye EŞBAŞKANLIK olarak paylaştığı bir GÖREVİ YÜRÜTECEK".
“TBMM / AKP GRUBU
(29 Kasım 2005)
"…Onun için BİZ ŞU ANDA GENİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA PROJESİ İÇERİSİNDE EŞBAŞKANLIK GÖREVİNİ ÜSTLENMİŞİZ".
“TBMM / AKP GRUBU
(21 Şubat 2006)
"…GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA İNİSİYATİFİ'NDEKİ rolümüz, EŞBAŞKANLIK GÖREVİMİZ bize özellikle Ortadoğu'da önemli görevler yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce bir kaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır".
YENİ ŞAFAK / G-8 ZİRVESİ'NE GİDERKEN RÖPORTAJ
(13 Mayıs 2006)
"Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük Görev düşüyor. Bunun için de ABD'ye bir ziyaret planlıyorum… TÜRKİYE, GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA PROJESİ EŞBAŞKANI OLDUĞU İÇİN BUNU ABD'YLE KONUŞMAMIZ GEREKİYOR".
ALMAN "SÜDDEUTSCHE ZEITUNG" GAZETESİ / MAKALESİ
(7 Şubat 2008)
"Bu sebeple TÜRKİYE, G-8 ülkelerinin de desteklediği GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA PROJESİ İÇİNDE İNİSİYATİF ALMAKTADIR".
(http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=16629:tayyipin-qbop-ebakanymq-itiraflar&catid=84:vdeo )
Bu tabloya baktığımızda, Türkiye’nin nerelere sürüklenmek istendiğini anlamak güç değildir. Şu saate kadar nerede nasıl bir rol oynadığını bilmiyoruz ancak bunu kestirmek de zor değildir. Açıklamaların tarihleri bile başlı başına anlamlıdır. Bu kesit, Amerikan’ın bölgemizde Büyük Ortadoğu Projesini ikame edebileceğini sandığı bir kesittir. Afganistan işgali (7 Ekim 2001), Irak işgali (20 Mart 2003), Lübnan Başbakanı Refik el Hariri Suikastı (14 Şubat 2005) ve İsrail’in, emperyalistler adına bölgedeki son hamlesi olan ve Amerika Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin “artık BOP zamanı gelmiştir herkes kendini bunu göre dizayn etmelidir” dediği 12 Temmuz 2006 Lübnan savaşı ve ardından gelen Gazze savaşı (27 aralık 2008-18 Ocak 2009) kesitidir.
Bu sürecin Amerika-İsrail ve Arap gericiliği için bir hezimet dönemi olmasıyla kesintiye uğrayan süreç, 2010 yılıyla birlikte yeniden düzenlenerek sahneye konması için kolları sıvandı. Bu ikinci yeniden sahnelenişte ise Tunus ve Mısır devrimlerinin önünün kesmek, Libya’da yaşananları organize etmek, BOP’un Türkiye ve İtalyan’dan sonra üçüncü “eş başkan” olduğu söylenen Yemen diktatörlüğünü korumak ve en önemlisi direnen tek ülke olan Suriye’ye diz çökertmek için çabalar ortaya serilmeye başlandı. Birleşmiş Milletler dahil tüm batının ve gerici Arap ülkelerinin akıl almaz çifte standartlarla ortaya koyduğu tutum burada anlam kazanmaktadır. Bunun yaşanan son halkasında, Libya’nın başına gelenleri algılamak her şeyin daha net anlaşılması için yeterlidir. İkiyüzlü politika, gerçekte kanlı girişim politikası olarak kendini ifşa etmiştir.
Libya halkının kanlı bir kaos içine düşüşü, Türkiye’nin BOP eş başkanı olarak ortaya koyduğu rolü izah eder. Bu da ikiyüzlü dış politikanın gerçekte bir kan politikası olduğunu gösterir.
Tam bu noktada, Suriye olaylarına manidar hale gelmektedir.
“STARTEJİK DERİNLİK” ve SURİYE’DE KAN SİYASETİ
Yeni Osmanlıcılık, Türkiye dış siyasetini belirleyen Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında kapsamlı olarak dile gelmiştir. Davutoğlu, dünya ve bölge çözümlemelerinin tümünü tek ve ortak bir noktaya yönlendirir. Türkiye, bu karmaşık ortamdan nasıl karlı çıkar, stratejisi ve taktikleri ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını ise, yanlış olan “statik bir tavır benimsemek” ya da “Kendini uluslar arası dinamiğin akışına kaptırmak” yerine, doğru olan “Üçüncüsü ise kendi dinamizminin potansiyelini uluslararası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girebilmektir. Bu tercih her iki dinamizmin kaynaklarını da, mekanizmasını da, akış seyrini de resmedebilen bir yaklaşımın ürünü olabilir” ( Ahmet Davutoğlu. “Stratejik Derinlik” s: 10 Küre yayınları 46. Basım)
Bu yaklaşımın açılımını 584 sayfalık kitapta uzun uzun yaparken, Roma’nın mirasına konmak isteyen Bizans’ın ünlü stratejisti Belisarius’un kurduğu Doğu Akdeniz hakimiyetine dikkat çekerek, Osmanlı’nın dünya hakimiyetini “Ege, Akdeniz ve Kara deniz üzerinde kurduğu hakimiyet ile Kızıl Deniz, Hint Okyanusu ve Hazar gibi çevre denizlere açılabilecek boyutta deniz gücüne ulaşması gelmektedir” (Age. S:151) diye açıklar. Bu denizler ve kara bağlantıları ve üzerindeki su yolları üzerindeki denetimin, engin kara egemenliği olarak tecelli ettiğini belirtir. (Age. s: 152)
Buna Kıbrıs algısını da şöyle yerleştirir; “Kıbrıs’ı ihmal eden bir ülkenin küresel ve belgesel politikalarda etkin olabilmesi mümkün değildir… Doğu ucuyla Ortadoğu’ya yönelmiş bir ok gibi duran Kıbrıs adası, Batı sırtıyla da Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki stratejik dengelerin temel taşı durumundadır” (Age. s: 176)
Bu aktarımlar bize çok açık bir biçimde ülkemiz, Erdoğan’ın dile getirdiği Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) bir unsuru olduğunu göstermeye yeterlidir. Yani, ülkemiz BOP sürecine, bilinçli planlı bir politikayla sokulmuştur. Bunun mimarı da Ahmet Davutoğlu’dur; “kendi dinamizminin potansiyelini uluslararası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girebilmektir.” (Age. s: 10). Bu ise, ortaya konan verilere bakınca açık bir yeni Osmanlıcılık olarak karşımıza çıkar. Sonuçta ise Kuzey Afrika’da özellikle Libya’daki kanlı kardeş kavgasının arka planlarını gösterir. Bu da Libya konusunda ülkemizin yaşadığı ikiyüzlü siyaseti izah etmeye yeterlidir. Bu siyaset ise resmen ve komplo dahil bin bir araçla yürütülen insanlık dışı bir kan siyasetidir.
Bu siyaset, Komşumuz Suriye’de tehlikeli oyunlar oynadığı artık açık hale gelmiştir. Suriye halkının haklı taleplerini kullanarak, bir yanıyla Suriye yönetimini oyalarken diğer yanıyla eli kanlı Müslüman Kardeşler örgütüyle flört etmesi karanlık niyetlerin, istismarcı duruşu olarak belirmiştir. Bu daha da çirkin bir iç işlerine müdahale biçimini almaya başlamıştır. Önceki yazılarımda bu konuları ayrıntılarıyla bir görgü tanığı olarak aktarmaya çalıştım. Bu makalede, Suriye’de kan üzerinden siyaset ve Türk bayrağının yeni Osmanlının simgesi olarak Suriye olaylarında aldığı yer itibariyle halklarımızın sırtına yıkacağı ağır sorumluluğa değinmekle yetineceğim.
SURİYE VE KAN ÜZERİNDEN SİYASET
Bu veriler üzerine, Suriye’deki gelişmeleri benim gibi taraflı birinin değil de en tarafsız gözlemcilerin verileriyle ortaya koyduğumuzda görülen gerçek, eli kanlı siyasetin, komplo dahil, bin bir biçimde ikamesinden başka bir şey değildir.
İddiayla dile getiriyorum, bu amaçla, tarihin en kapsamlı medya yalanları özel bir ekip ve dünyanın en güçlü medya kuruluşları eliyle servis edildi. Bu süreçte öylesine tekrar, yalan, abartma, foto-shop oyunları, sahte ve hiçbir zaman Suriye’de olmayan görgü tanıkları, kimsenin tanımadığı insan hakları savunucuları adı altında yalancı şahitler oluşturuldu. Bunlar, belgeleri ve kanıtlarıyla da belirlendi. Bu gerçeği uluslar arası medya kuruluşlarından istifa eden dünyanın ünlü medya program sunucuları da açıkça dile getirdi.
Buna, yakalanan akıl almaz miktarda depolar dolusu silahlar, itirafçıların silahlı eylemler için nasıl hazırlandıklarına dair itirafları ve dış bağlantılarla bölgede ikame edilmek istenen stratejileri (İslami Prenslikler) tek tek ortaya çıkmıştır. Bu amaçla yapılan eylemlerin, bir kıyım ve yıkım eylemi olarak sivillere ve resmi güvenlik güçlerine yönelmesiyle tek amacın ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek olduğu belli olmuştur. Bu kaos, yönetimin gecikmiş reformlarını gerekçe göstererek, yapılan üç dakikalık protestoları videolara çekip sürekli bir anarşi görüntüsü yaratmak için binlerce kez tekrarla yayınlanması ve sonuçta yönetimin kararlıca uygulama çabasında olduğu reformların önünü kesmeyi amaçlamıştır.
Suriye, soğuk savaş döneminin verileriyle kurgulanmış sistemini büyük ölçekte yeniden dizayn etme yükümlülüğü altındadır. Halkını temsil etme kararlılığı, bunu bir yükümlülük olarak yönetimin sırtına tevdi eder. Bu gerçekleri deklare eden Suriye yönetimi halkı için daha çok özgürlük ve demokrasi ikamesi için reform paketi ilan etmiş bunu uygulamak için çaba serf ettiği bilinmektedir. Bu çabalar, kan siyaseti güden karanlık odakları rahatsız etmektedir. Bunun için Suriye yönetiminin reform girişimlerinin önü kesilmek istenmektedir. Bu amaçla sokakların kanla örtülmesi için provokasyonlar yapılmaktadır. Kriz idaresinde yeni yeni tecrübe kazanan Suriye yönetiminin kimi yerde aşırı güç kullanmasının yarattığı sorunlar, bu sürecin sarmalı içinde birbirinin sonucu olan sorunlara yol açtığı da açıktır.
Her şeye rağmen demokratikleşme reformları ertelenmemelidir. Bu halkın hakkıdır. Bu kapsamda Suriye Kürt halkının hakları önemli bir kıstastır, Suriye’nin en büyük handikabı da budur. Bunun yanında genel demokratikleşme yönünde, tek parti egemenliğinin sona erdirilmesi, yeni partiler, seçim ve basın yayın yasası sakince, ama kararlıca ikame edilmelidir. Haklı halk talepleri hiçbir iç sorun gerekçe gösterilmeden yerine getirilmesi gerekenlidir. Suriye’de yönetimin de dile getirdiği bu olmuştur. Anti-emperyalist, ant-siyonist tutumlarıyla, bölgenin istisnasız tüm devrimci, demokrat, ilerici komünist ve aydınlarının desteklediği direnen Suriye’nin sorunlarını barışçıl biçimde atlatması beklenmektedir. İşte yönetimin reformları yerine getirmede gösterdiği kararlı duruş, beklenmeyen bir gelişmeydi. Halkına düşman olan yönetimlerin deneyinin tekrar edileceği sanıldı. Yönetim reformlara sarılmadan baskı ve şiddetle halkı sindireceği sanıldı. Bu nedenle oyunlar bozuldu. Bu yüzden erken biçimde silaha sarıldılar, İslam Prensliği diye kimi bölgelerde üs kurara Libya olayının tekrar edilmesi için çalıştılar. Bu taktikleri tutmayınca, sokakların sürekli gergin kalması, kaosun ve dış baskıların artması için, kamu mülkiyetine zarar verecek eylemlere yöneldiler. Sokakların kanlı hale gelmesi için yönetimi provokasyonlarla kışkırtmaktan da geri kalmadılar. Kan siyaseti burada tüm çıplaklığıyla komplonun en belirgin unsuru olarak kendini ifade etti.
Oysa gösteri ve yürüyüş kanunu çıkmış, isteyen istediği zaman barışçıl gösteri yapabilirdi. Ancak amaç bu olmayınca, hiçbir siyasi talep olmadan, soyut bir “hürriyet” bağrışı altında tahrip, yıkım ve yakma eylemlerin Cami ve Cuma namazının kitlesinden medet uman örtülerle yapmaya çalışmaktadırlar.
Bunun için, Suriye’de eski-yeni eli kanlı tüm terör örgütlerine dıştan aldıkları maddi ve teknik yardımlarla görev ifa etmeye başladılar. Ülke yönetimini daha çok kanlı olaylara çekmek için her türden provokasyon yapılmaya başlandı. Ölüm siyaseti, kan siyaseti ısrarla oturtulmaya çalışıldı. Ölenlerin cenazeleri, yeni ölümler üretti. Bu amaçla kışkırtmalar ve meydan okumalar uluslar arası medyanın pohpohlamalarıyla bitip tükenmez biçimde yeniden üretilmeye çalışıldı. İki Cuma arasında hiçbir varlık gösteremeyenlerin, nefeslerini bir haftacık uzatmak için akıl almaz çılgınlıklar yapıldı; çılgınca tekrarlarla yalan, abartma ve kurgu yayınları sürdürdü. Yüzlercesi belgeli hale gelen bu komedinin son halkasında, İşkencede öldürüldü diye ilan edilen Banyaslı Ahmet Biyassi, bu satırların yazıldığı dakikalarda SYR TV’de yapılan yalan yayınları lanetliyordu.
Kan siyasetinin ikamesi için “Yaratıcı Anarşi” yöntemleri kesilmeden dayatılıp durdu. Ancak Suriye halkı yönetimin arkasında durmaya devam etti. İstenilen hedefe varamayan, devletin hiçbir şekilde dağılmasını sağlayamayan, ne kurum ne şahıs bazında bir başarı sağlayamayan bu eli kanlı güçler, erken silaha sarılmanın yarattığı handikapı aşmak için, bu kez devleti daha çok insan öldürür hale sokmak amacıyla, serbest olmasına rağmen izinli protesto yapmak yerine yıkıp dökmeyi esas alan protestolara daha çok kan için taktik yapmaya başladılar. İçinde 200’ü güvenlik güçlerinden olmak üzere taraftar ve karşıt 800 kişinin ölümü, güvenlik görevlisi 2.600, 3.000‘de sivil yaralı gündeme geldi.
Bu rakamlar, hala ve ısrarla Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın “silah kullanmayanlara karşı silahla cevap verilmeyecek” talimatının koruduğu rakamlardır. Suriye, komplonun detaylarını bilen ve uzun tarihi deneyleriyle bunu görebilen bir ülke olarak, bu provokasyonların arkasından nelerin gelebileceğini de yeterince açık bilmektedir. Suriye halkı, bin bir araçla yetkililere ulaşmak ve bu eli kanlı güçlere karşı savaş meydanlarına inme talebi istemektedir. Devlet bunun önünün kesmekte ve bir iç savaşı asla istememektedir; dış güçlerin komplo planlarının bu yönde bir beklenti içinde olduğu kanaatindedir.
TÜRK BAYRAĞI
Önce Deraa’da hiç anlam verilmeyecek biçimde Türkçe pankartlar çıktı. Üstelik “Ç” harfini alt kertiğiyle veren pankartlar, “Suriye’de gençlerin katledilmesine müsaade etmeyiniz” diyordu. Bu satırların yazarı bu görüntülerin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken, bu kez Banyas ilçesindeki gösterilerde Erdoğan’a yapılan yardım çağrıları eşliğinde Türk bayrağı görülmeye başladı. Banyas ve çevresindeki olayların Lübnan kaynaklı olduğunu dile getiren itirafçılar, Bölgenin yeminli gericileri Hariri ve çevresinin Türkiye bağlantıları, bölge devrimci demokrat aydınlarının bilgi havuzlarını bir kez daha harmanlamaya yöneltti. Bulguları, Türkiye’nin ikiyüzlü politikalarının yeniden keşfiydi. Türkiye’nin Libya ve Bahreyn tutumları da göz önünün getirilince her şey yerli yerine oturmuştu.
Türk bayrağı bu kez daha yoğun olarak Humus olaylarında belirdi. Bu kez kimse şaşırmadı. Çirkin suratlar açığa çıkmıştı. Bu, tarihte her kırılmanın simgelerinden biriydi. Buradan dönüp bakınca yorumlanması gerekenler olacaktı.
Türkiye’nin ay yıldızlı bayrağını hiçbir ahlaki kaygı duymadan, pervasızlığın ve komşuyu arkadan hançerlemenin bir ifadesi olarak protestolarda dalgalandıranlar, Türk ulusuna en büyük hakareti yapmaktadırlar.
Bu bayrak bir ulusu temsil ediyorsa bu oyunların içinde olmaması gereklidir. Suriye halkı, yarın bu bayrağı yakmaya, ayaklar altında çiğnemeye başlayınca kimse bir söz söyleme hakkına sahip olamaz. Ancak bilinen o ki, “Göç Dalgası” adı altında ne oldukları belirsiz birkaç aileyi “kargo” yapıp Türkiye’ye taşıyanlarla, BOP Eşbaşkanları olarak protestolarda Türk bayrağını sokuşturanların da kendileridir.
Kendini BOP Eşbaşkanı sananların, aynı sürece ülkesinin sokulacağından da haberi bulunmamaktadır. O gün gelip çatınca, komşumuz çok daha zinde olarak Türkiye’ye nasıl karşılık verme hakkına sahip olduğunu düşünmek yeterlidir. Tam bu noktada 100 yıla yakın bir zaman önce “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyen politikanın ne kadar anlamlı olduğunu, kendini uluslararası komplonun bir parçası olmak için can atanlara hatırlatılır.
Onurlu ve barışçıl bir iç politika tüm iktidarlar için halkın taleplerini yerine getirme politikasıdır. Bu da daha çok özgürlük ve demokrasidir. Ortak bölen bulmak, eşitler olarak paylaşabilme ve sorunları diyalogla aşabilme siyasetidir. Bu mihverde bir iç politikayı sağlam biçimde oluşturulmadan dış politikada ikircimliğe düşmeyi önlemenin mümkünü olamaz. İktidarların da halkında bu gerçeği görerek sorumluluklarını bilince çıkarması ve gereğini yapması gereklidir.
Bu satırların yazarı açısından sonuçta söylenmesi gereken bir şey varsa, o da şudur; kan üzerinden siyaset er ya da geç sahibini vurur.
22 Mayıs 2011
Kan üzerinden siyaset insanlık algılarına ait değildir. “Savaş, politik ilişkilerin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.” diyor Clausewitz. Haklı. Burada bile savaş, kan üzerinden bir siyasi ilişki türü değildir.
Siyasetin, savaş dahil her türden ilişki biçimini bir kenara atarak kan üzerinden yürütülmesi, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi değildir. Böylesi bir algı, insanlık sınırlarını çiğnemektir; konusu ve üzerinde yükseldiği zemin siyasi bir sonuç elde etmek değil de katletmek. Kan akıtmak, kaos yaratmak, yaratıcı anarşi yapmak ise, bunun adı siyaset olamaz. Bu gün ülkemizde özgürlük ve demokrasi mücadelesini susturmak için tercih edilen yolun kan siyaseti olması, demokratik açılımı da hak ve özgürlükleri de alıp götürmesi bundandır. Bir tarafın diğerini yok etmek üzerine kurgulanmış algılar siyaset olamaz. Bu bir inkar politikasıdır, Osmanlının dediği “katli vacip” barbarlığıdır “Kürt sorunu benim için bitmiştir, geride Kürt kardeşlerimin sorunu kalmıştır” demek bunun ifadesidir.
İç politikadaki bu yönelim tümüyle kendini dış politikada da yansıtıyor. Yeni Osmanlıcılık yönelimi olarak formüle edilen, “Stratejik Derinlik” adı altında kapsamlıca açıklanan ve Resmi ağızlardan onlarca kez dile gelen, “ülkemizin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş Başkanlığını üstlendiğini” ilanları bunu tanımlıyor. Bu ise, ülkemizin sırtına yıkılan kanlı siyasetin de resmi ifadesidir. Libya’ya karşı oynanan ikiyüzlü politikanın, Bahreyn’de ve son olarak Suriye’de de servis edilmesi, bu ülkelerde akmakta olan kanda kimlerin eli olduğunu da yeterince açığa vurmaktadır.
Farklılıklarıyla zengin bir mozaik olan ülkemize dayatılan bu haksız ve onursuz tutum ahlaki açıdan da insanlık dışıdır. İşimizi, aşımızı kardeşlik adına paylaştığımız komşularımızı arkadan bu yollarla hançerlemenin sonucu, halkımızın sırtına yıkılacak tarihi düşmanlıkların vebalini kimse kaldıramaz. Onurlu hiç bir halk bunu kabul edemez.
Halkımız bu kan deryasını asla siyaset olarak benimsemeyecek ve buna yeltenen eli kanlı siyasetçileri hesapsız bırakmayacaktır.
***
Kan üzerine siyaset, politikanın insanlık dışı araçlara yürütülmesidir. Zorba yönetimlerin halka karşı baskı uygulamasının en kestirme yolu da budur. Bu yol tüm komploların temel üslubudur.
Kan üzerine siyaset yapanlar, kim adına ve ne adına konuşursa konuşsunlar halkın düşmanıdırlar. Bu ister iktidarların politikası, ister halk adına yapıldığı iddiasında olsun, kan üzerinden siyaset yapmak güçsüzlerin abesle iştigalidir.
İki örnek üzerinden kan üzerinden siyaseti irdelemeye çalışacağız. Biri ülkemiz gerçeğinde diğeri komşumuz gerçeğinde kan üzerinden siyasetinin hangi kulvarda olduğunu yakalamaya çalışacağız.
Kan üzerinden siyaset, iktidarların vazgeçemediği bir yöntemdir. Halkı hükümranlık altında tutmanın bir yolu olarak görülen bu yönelim aynı zamanda bir akıl, bir algı türü olarak kuşaklar boyu mirasyedilere de sahiptir.
Hiçbir siyasi eğilimin gökyüzünden birden bire inmediğini göz önüne alarak denilebilir ki, bu tür siyasetlerin nesnel zeminleri vardır ve bunun üzerinde yükselir. Sonuçta da bu kısır döngü kendi kendini üreterek bu güne gelir. Öyle ki yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olmasıyla da kanıksanır, bilinçsizce ardından sürüklenmelerle her kesin çok doğal olarak gördüğü bir süreç olarak algılanmaya başlar.
Ülkemiz açısından iktidarların kan politikalarını anlamak için dayanılan nesnel zemini kısaca belirlemek gerekirse şunu karşımızda görürüz. Anadolu’nun istilasıyla kendi coğrafyalarında siyasal egemenliğini kaybeden milletler, fatihlerin kılıç hakkı gereği hükmü altına girmiş oldular. Hakim olanlar ise gasp ettikleri toprakları yönetirken, ne kadar adil olursa olsunlar sonuçta hakları olmayan, zorla elde edilmiş bir egemenliği sürdürmekle yüz yüze kalmış oldular. Gasp edilen toprakları elde tutma ve bu alanlardan yeni gasp alanlarına yönelme, daimi bir yaşam düzeni haline gelince de, hakim oldukları topraklarda emek sarf etmek yerine, toprakları işleyip, üretip yaşama katkı yapmak yerine, yerli halkı vergilere bağlayıp, olası her türden tepkiyi kanlı bir şekilde bastırdılar.
Başkalarının yaşama, ziraata ilk kez açıp anavatan haline getirdikleri bakir toprakları yaşam için tekrarla işlemek yerine, yerli milletlerin ürettiklerini talanla ele geçirerek süren bu egemenlik, sonuçta kendini tekrar eden kan politikasının da nedeni olarak karşımıza çıkar. Başka toprakları zorla elde eden tüm imparatorlukların durumu budur. Osmanlı için Atatürk’ün sözünü ettiği meşhur tanımlama da tas tamam buna işaret eder. “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin arkasından serserilik etmiş, ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s; 154).
Osmanlıyı böyle tanımlayıp, Cumhuriyeti farklı bir planla kurdukları iddiasında olanlar, acaba bunu başarabildiler mi? Hayır.
Misak-ı Milli denilen sınırlarda, “Yurtta sulh cihanda sulh” diyerek, kendi üreten, topraklarını işleyen ve kendine yeterli olan ve bu anlamıyla farklı planda kurulduğu iddia edilen Cumhuriyet, Osmanlının birçok açıdan bir devamı olduğu gibi konumuzla ilgili başkalarının toprakları üzerinde zorla hüküm sürdüren yanıyla da aynıydı. Cumhuriyet, tek ulus projesiyle çok uluslu bir coğrafya üzerinde belli bir etnik kimliğin hükmünü sürdürme yönelimini Osmanlıdan devraldığı gibi sürdürmeye devam etti. Bu devam aynı zamanda kan üzerinden politikanın da bir devamıydı.
Osmanlının fethedilmiş toprakları, bitip tükenmez biçimde tekrar eden yeniden iç fetihlerle elde tutabilmesi, bu politikanın nasıl bir gerçek olduğunu anlatmaya yeterlidir. Anadolu’nun tanık olduğu kanlı iç savaşlar bunun ifadesiydi. Osmanlı’dan Cumhuriyete miras olarak kalan bu sistem, bu gün Kürt halkı üzerinde yürütülen kanlı politikalarla kendini ifade etmektedir. Osmanlıdan Cumhuriyete 39 Kürt halk ayaklanmasına karşı ortaya konan kanlı kıyım, tüyleri ürperten bir jenosit gibidir. Bu süreçleri ayrıntılarıyla anlatan, Osmanlı ordularında hizmet yapan Alman Moltke gibi yabancı subayların verdiği bilgiler, Osmanlıda Kürtlerin, acımasızca, bitip tükenmeyen kanlı kıyımlara uğradığını gösteriyor. Bunların tanığı olarak (1836- 39 yılları arası) Moltke’nin, Silvan’a girişinde dile getirdikleri, bu gün için de çok büyük önem taşıyor; “Kürtlere az zaman önce büyük zorlukla baş eğdiren tahrip savaşının taze izleri görülüyor. Bu istila binlerce -yalnız silahlıların değil- acizlerin, kadın ve çocuğun hayatına mal olmuş, binlerce köyü tahrip etmiş ve uzun yılların emek ürünlerine yok etmiştir. Kürtlerin bağımsızlıklarının yerini daha iyi bir idare almayacak olursa bu seferki hakimiyetin de evvelce bir çok defa olduğu gibi, geçici olduğunu düşünmek insanı üzüyor.” (Moltke, “Türkiye Mektupları” s; 200. Remzi kitapevi)
Moltke yanılmadı. Osmanlının yıkılmasına ve Cumhuriyetin kurulmasına rağmen her şey aynıyla devam etti. Kan üzerinden siyaset, bu toprakların üzerinde hüküm sürmenin karanlık bir kaderi gibiydi. Bu kader sadece Kürtler için değil, tüm milletler için ve özellikle Türkler için de aynıydı. Bu gerçeği İlber Ortaylı şöyle özetliyor; “Türklerin 18.-19.Yüzyıla kadar devlet idaresine sınırlı ölçüde katıldığı, Türk adının kaba-köylü anlamına kullanıldığı biliniyor. Osmanlı yazarları, Türk unsurunun idareye karıştırılmaması gerektiğini ısrarla belirtirler. Türk adı seçkin Osmanlı grupları kadar, bazen İstanbul halkı arasında bile hakaret olarak kullanılırdı. (Karagöz perdesindeki en sevimsiz tip olan Baba Himmet’e ‘Türk’ denirdi” ( İlber Ortaylı, “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” Hil Yayınları s:42)
Cumhuriyet’te de 19 Kürt halk ayaklanması ve sonuçları Osmanlıyı aratmayacak bir şekilde ortaya çıktı. Yüz binler katledildi. Koçgiri, Şeyh Sait, Dersim, ve aradaki katliamlar, buna jenosit demek yanlış değildir. 1984 Eruh-Şemdilli olaylarından 22 Haziran 2010 tarihli Halkalı olayına kadar, resmi kaynaklara yansıyan bilanço şudur: 6.653 güvenlik görevlisi, 5.687 vatandaş, 41.828 Kürt özgürlük savaşçısı, 21.615 yaralı, 300 milyar dolar da maliyet (http://www.gazeteci.tv/26-yillik-teror-bilancosu-hangi-yil-ne-kadar-terorist-oldu-ne-kadar-sehit-verdik-80725h.htm). Bu rakamların güvenlik güçleriyle ilgili olanı tam olarak tespit edilmiş olsa da Kürtlerle ilgili olanının çok daha fazla olduğunu kestirmek zor değildir. Buna son bir yılın bilançosunu ve 17 bin faili meçhulü de eklediğimizde rakamların dehşet boyutunu görmek zor değildir. Bu ise, 65.000’e yakın Kürt’ün katledildiği resmi rakamlarca da onaylanmış demektir.
BOP EŞBAŞKANLĞI ve KAN ÜZERİNDEN SİYASETİ
Bu veriler, Cumhuriyetin Osmanlıdan hiçte farklı olmadığını gösteriyor. Cumhuriyetteki Osmanlı tanımlamamız bu açıdan gerçeklerle tam bir örtüşme halindedir. Farklılaşmaya başladığını gösteriyor. O da, artık dışta bir kıyım harekatına girişme gücünde olmaması nedeniyle yalnızca içte ölüm ve kıyıma yönelmiştir; Hatay ve Kıbrıs olayları ise, Osmanlılığın dışa yönelik işgal ve ilhakçı çabalarının genetik olarak sürdüğünü gösteren örnekler olmuştur. Musul heveslerini “sınır ötesi operasyon” icraatlarının içinde bir unsur olarak ele almadıklarını iddia etmek çok safça olur. Buna, son olarak Suriye ilişkilerinde, “kargo” diyebileceğimiz Suriyeli Türkmen ve MİT uzantısı serserilerin göç dalgası olarak ülkeye taşınması, gösterilen misafirperverlik, hızla Türkçe öğretime başlanması ve gizli dosyalarda kurgulanmış Suriye toprakları içinde oluşturulacak nüfus alanları için bir kılavuz güç olarak istihdamlarını da eklemek gerek (Suriye aydınları arasında bu konunun oldukça yaygın bir alanda konuşulduğunu da ifade edeyim).
Bu tabloda kan üzerinden siyaset en dinamik veridir. Devlet Osmanlıdan bu yana bu siyaseti yürüttü Katlettikçe katletti; kendisinin döktüğü kanı yine kanla temizlemeye çalıştı. Sorunları güvenlik önlemleriyle çözmenin akıl algılarını tutsak ettiği bu topraklarda, 15 Mayıs 2011 tarihi itibariyle tanık olduğumuz, sınır içi ve ötesi operasyonlarla 20’yi aşkın Kürt özgürlük savaşçısının özel ve özgün bir çabayla katledilmesinin seçim çalışmaları ortamında bile vazgeçilmeyen bir siyasi tercih olduğunu göstermektedir. Bu noktada, komşu ülkelerde gelişen olayları gerçek boyutlarıyla ele almadan, kendi handikabına bakmadan nasihat verme cüreti göstermek, olsa olsa komşu ülke üzerine organize edilen kirli ve karanlık amaçların bir tarafı olmaktır. Nitekim tüm gelişmeler ve veriler bunu yansıtıyor.
Erdoğan bu karanlık niyetlerini ve tamamıyla kan üzerine siyaset anlamına gelen girişimlerdeki rolünü kendi dilinden onlarca kez tekrarla dile getirmiştir. Burada birkaç aktarmayla yetineceğim, onlarcası ise altta vereceğimi linkte yer almaktadır;
“ÇIRAĞAN SARAYI / ABD-TESEV-ALMAN MARSHALL FONU TOPLANTISI
(25 Haziran 2004)
"Üstlendiğimiz misyon gereği Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği… EŞBAŞKANI OLDUĞUMUZ GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU PROJESİ …"
“DAVOS / KLAUS SCHWAB'LA SÖYLEŞİ
(28 Ocak 2005)
"Türkiye işlevini BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun UYGULAMASINI YAPIYORUZ".
“ESENBOĞA HAVALİMANI / LÜBNAN'A HAREKETİNDEN ÖNCE
(15 Haziran 2005)
"GENİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA İNİSİYATİFİ çerçevesi içerisinde Türkiye EŞBAŞKANLIK olarak paylaştığı bir GÖREVİ YÜRÜTECEK".
“TBMM / AKP GRUBU
(29 Kasım 2005)
"…Onun için BİZ ŞU ANDA GENİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA PROJESİ İÇERİSİNDE EŞBAŞKANLIK GÖREVİNİ ÜSTLENMİŞİZ".
“TBMM / AKP GRUBU
(21 Şubat 2006)
"…GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA İNİSİYATİFİ'NDEKİ rolümüz, EŞBAŞKANLIK GÖREVİMİZ bize özellikle Ortadoğu'da önemli görevler yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce bir kaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır".
YENİ ŞAFAK / G-8 ZİRVESİ'NE GİDERKEN RÖPORTAJ
(13 Mayıs 2006)
"Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük Görev düşüyor. Bunun için de ABD'ye bir ziyaret planlıyorum… TÜRKİYE, GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA PROJESİ EŞBAŞKANI OLDUĞU İÇİN BUNU ABD'YLE KONUŞMAMIZ GEREKİYOR".
ALMAN "SÜDDEUTSCHE ZEITUNG" GAZETESİ / MAKALESİ
(7 Şubat 2008)
"Bu sebeple TÜRKİYE, G-8 ülkelerinin de desteklediği GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA PROJESİ İÇİNDE İNİSİYATİF ALMAKTADIR".
(http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=16629:tayyipin-qbop-ebakanymq-itiraflar&catid=84:vdeo )
Bu tabloya baktığımızda, Türkiye’nin nerelere sürüklenmek istendiğini anlamak güç değildir. Şu saate kadar nerede nasıl bir rol oynadığını bilmiyoruz ancak bunu kestirmek de zor değildir. Açıklamaların tarihleri bile başlı başına anlamlıdır. Bu kesit, Amerikan’ın bölgemizde Büyük Ortadoğu Projesini ikame edebileceğini sandığı bir kesittir. Afganistan işgali (7 Ekim 2001), Irak işgali (20 Mart 2003), Lübnan Başbakanı Refik el Hariri Suikastı (14 Şubat 2005) ve İsrail’in, emperyalistler adına bölgedeki son hamlesi olan ve Amerika Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin “artık BOP zamanı gelmiştir herkes kendini bunu göre dizayn etmelidir” dediği 12 Temmuz 2006 Lübnan savaşı ve ardından gelen Gazze savaşı (27 aralık 2008-18 Ocak 2009) kesitidir.
Bu sürecin Amerika-İsrail ve Arap gericiliği için bir hezimet dönemi olmasıyla kesintiye uğrayan süreç, 2010 yılıyla birlikte yeniden düzenlenerek sahneye konması için kolları sıvandı. Bu ikinci yeniden sahnelenişte ise Tunus ve Mısır devrimlerinin önünün kesmek, Libya’da yaşananları organize etmek, BOP’un Türkiye ve İtalyan’dan sonra üçüncü “eş başkan” olduğu söylenen Yemen diktatörlüğünü korumak ve en önemlisi direnen tek ülke olan Suriye’ye diz çökertmek için çabalar ortaya serilmeye başlandı. Birleşmiş Milletler dahil tüm batının ve gerici Arap ülkelerinin akıl almaz çifte standartlarla ortaya koyduğu tutum burada anlam kazanmaktadır. Bunun yaşanan son halkasında, Libya’nın başına gelenleri algılamak her şeyin daha net anlaşılması için yeterlidir. İkiyüzlü politika, gerçekte kanlı girişim politikası olarak kendini ifşa etmiştir.
Libya halkının kanlı bir kaos içine düşüşü, Türkiye’nin BOP eş başkanı olarak ortaya koyduğu rolü izah eder. Bu da ikiyüzlü dış politikanın gerçekte bir kan politikası olduğunu gösterir.
Tam bu noktada, Suriye olaylarına manidar hale gelmektedir.
“STARTEJİK DERİNLİK” ve SURİYE’DE KAN SİYASETİ
Yeni Osmanlıcılık, Türkiye dış siyasetini belirleyen Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında kapsamlı olarak dile gelmiştir. Davutoğlu, dünya ve bölge çözümlemelerinin tümünü tek ve ortak bir noktaya yönlendirir. Türkiye, bu karmaşık ortamdan nasıl karlı çıkar, stratejisi ve taktikleri ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını ise, yanlış olan “statik bir tavır benimsemek” ya da “Kendini uluslar arası dinamiğin akışına kaptırmak” yerine, doğru olan “Üçüncüsü ise kendi dinamizminin potansiyelini uluslararası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girebilmektir. Bu tercih her iki dinamizmin kaynaklarını da, mekanizmasını da, akış seyrini de resmedebilen bir yaklaşımın ürünü olabilir” ( Ahmet Davutoğlu. “Stratejik Derinlik” s: 10 Küre yayınları 46. Basım)
Bu yaklaşımın açılımını 584 sayfalık kitapta uzun uzun yaparken, Roma’nın mirasına konmak isteyen Bizans’ın ünlü stratejisti Belisarius’un kurduğu Doğu Akdeniz hakimiyetine dikkat çekerek, Osmanlı’nın dünya hakimiyetini “Ege, Akdeniz ve Kara deniz üzerinde kurduğu hakimiyet ile Kızıl Deniz, Hint Okyanusu ve Hazar gibi çevre denizlere açılabilecek boyutta deniz gücüne ulaşması gelmektedir” (Age. S:151) diye açıklar. Bu denizler ve kara bağlantıları ve üzerindeki su yolları üzerindeki denetimin, engin kara egemenliği olarak tecelli ettiğini belirtir. (Age. s: 152)
Buna Kıbrıs algısını da şöyle yerleştirir; “Kıbrıs’ı ihmal eden bir ülkenin küresel ve belgesel politikalarda etkin olabilmesi mümkün değildir… Doğu ucuyla Ortadoğu’ya yönelmiş bir ok gibi duran Kıbrıs adası, Batı sırtıyla da Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki stratejik dengelerin temel taşı durumundadır” (Age. s: 176)
Bu aktarımlar bize çok açık bir biçimde ülkemiz, Erdoğan’ın dile getirdiği Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) bir unsuru olduğunu göstermeye yeterlidir. Yani, ülkemiz BOP sürecine, bilinçli planlı bir politikayla sokulmuştur. Bunun mimarı da Ahmet Davutoğlu’dur; “kendi dinamizminin potansiyelini uluslararası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girebilmektir.” (Age. s: 10). Bu ise, ortaya konan verilere bakınca açık bir yeni Osmanlıcılık olarak karşımıza çıkar. Sonuçta ise Kuzey Afrika’da özellikle Libya’daki kanlı kardeş kavgasının arka planlarını gösterir. Bu da Libya konusunda ülkemizin yaşadığı ikiyüzlü siyaseti izah etmeye yeterlidir. Bu siyaset ise resmen ve komplo dahil bin bir araçla yürütülen insanlık dışı bir kan siyasetidir.
Bu siyaset, Komşumuz Suriye’de tehlikeli oyunlar oynadığı artık açık hale gelmiştir. Suriye halkının haklı taleplerini kullanarak, bir yanıyla Suriye yönetimini oyalarken diğer yanıyla eli kanlı Müslüman Kardeşler örgütüyle flört etmesi karanlık niyetlerin, istismarcı duruşu olarak belirmiştir. Bu daha da çirkin bir iç işlerine müdahale biçimini almaya başlamıştır. Önceki yazılarımda bu konuları ayrıntılarıyla bir görgü tanığı olarak aktarmaya çalıştım. Bu makalede, Suriye’de kan üzerinden siyaset ve Türk bayrağının yeni Osmanlının simgesi olarak Suriye olaylarında aldığı yer itibariyle halklarımızın sırtına yıkacağı ağır sorumluluğa değinmekle yetineceğim.
SURİYE VE KAN ÜZERİNDEN SİYASET
Bu veriler üzerine, Suriye’deki gelişmeleri benim gibi taraflı birinin değil de en tarafsız gözlemcilerin verileriyle ortaya koyduğumuzda görülen gerçek, eli kanlı siyasetin, komplo dahil, bin bir biçimde ikamesinden başka bir şey değildir.
İddiayla dile getiriyorum, bu amaçla, tarihin en kapsamlı medya yalanları özel bir ekip ve dünyanın en güçlü medya kuruluşları eliyle servis edildi. Bu süreçte öylesine tekrar, yalan, abartma, foto-shop oyunları, sahte ve hiçbir zaman Suriye’de olmayan görgü tanıkları, kimsenin tanımadığı insan hakları savunucuları adı altında yalancı şahitler oluşturuldu. Bunlar, belgeleri ve kanıtlarıyla da belirlendi. Bu gerçeği uluslar arası medya kuruluşlarından istifa eden dünyanın ünlü medya program sunucuları da açıkça dile getirdi.
Buna, yakalanan akıl almaz miktarda depolar dolusu silahlar, itirafçıların silahlı eylemler için nasıl hazırlandıklarına dair itirafları ve dış bağlantılarla bölgede ikame edilmek istenen stratejileri (İslami Prenslikler) tek tek ortaya çıkmıştır. Bu amaçla yapılan eylemlerin, bir kıyım ve yıkım eylemi olarak sivillere ve resmi güvenlik güçlerine yönelmesiyle tek amacın ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek olduğu belli olmuştur. Bu kaos, yönetimin gecikmiş reformlarını gerekçe göstererek, yapılan üç dakikalık protestoları videolara çekip sürekli bir anarşi görüntüsü yaratmak için binlerce kez tekrarla yayınlanması ve sonuçta yönetimin kararlıca uygulama çabasında olduğu reformların önünü kesmeyi amaçlamıştır.
Suriye, soğuk savaş döneminin verileriyle kurgulanmış sistemini büyük ölçekte yeniden dizayn etme yükümlülüğü altındadır. Halkını temsil etme kararlılığı, bunu bir yükümlülük olarak yönetimin sırtına tevdi eder. Bu gerçekleri deklare eden Suriye yönetimi halkı için daha çok özgürlük ve demokrasi ikamesi için reform paketi ilan etmiş bunu uygulamak için çaba serf ettiği bilinmektedir. Bu çabalar, kan siyaseti güden karanlık odakları rahatsız etmektedir. Bunun için Suriye yönetiminin reform girişimlerinin önü kesilmek istenmektedir. Bu amaçla sokakların kanla örtülmesi için provokasyonlar yapılmaktadır. Kriz idaresinde yeni yeni tecrübe kazanan Suriye yönetiminin kimi yerde aşırı güç kullanmasının yarattığı sorunlar, bu sürecin sarmalı içinde birbirinin sonucu olan sorunlara yol açtığı da açıktır.
Her şeye rağmen demokratikleşme reformları ertelenmemelidir. Bu halkın hakkıdır. Bu kapsamda Suriye Kürt halkının hakları önemli bir kıstastır, Suriye’nin en büyük handikabı da budur. Bunun yanında genel demokratikleşme yönünde, tek parti egemenliğinin sona erdirilmesi, yeni partiler, seçim ve basın yayın yasası sakince, ama kararlıca ikame edilmelidir. Haklı halk talepleri hiçbir iç sorun gerekçe gösterilmeden yerine getirilmesi gerekenlidir. Suriye’de yönetimin de dile getirdiği bu olmuştur. Anti-emperyalist, ant-siyonist tutumlarıyla, bölgenin istisnasız tüm devrimci, demokrat, ilerici komünist ve aydınlarının desteklediği direnen Suriye’nin sorunlarını barışçıl biçimde atlatması beklenmektedir. İşte yönetimin reformları yerine getirmede gösterdiği kararlı duruş, beklenmeyen bir gelişmeydi. Halkına düşman olan yönetimlerin deneyinin tekrar edileceği sanıldı. Yönetim reformlara sarılmadan baskı ve şiddetle halkı sindireceği sanıldı. Bu nedenle oyunlar bozuldu. Bu yüzden erken biçimde silaha sarıldılar, İslam Prensliği diye kimi bölgelerde üs kurara Libya olayının tekrar edilmesi için çalıştılar. Bu taktikleri tutmayınca, sokakların sürekli gergin kalması, kaosun ve dış baskıların artması için, kamu mülkiyetine zarar verecek eylemlere yöneldiler. Sokakların kanlı hale gelmesi için yönetimi provokasyonlarla kışkırtmaktan da geri kalmadılar. Kan siyaseti burada tüm çıplaklığıyla komplonun en belirgin unsuru olarak kendini ifade etti.
Oysa gösteri ve yürüyüş kanunu çıkmış, isteyen istediği zaman barışçıl gösteri yapabilirdi. Ancak amaç bu olmayınca, hiçbir siyasi talep olmadan, soyut bir “hürriyet” bağrışı altında tahrip, yıkım ve yakma eylemlerin Cami ve Cuma namazının kitlesinden medet uman örtülerle yapmaya çalışmaktadırlar.
Bunun için, Suriye’de eski-yeni eli kanlı tüm terör örgütlerine dıştan aldıkları maddi ve teknik yardımlarla görev ifa etmeye başladılar. Ülke yönetimini daha çok kanlı olaylara çekmek için her türden provokasyon yapılmaya başlandı. Ölüm siyaseti, kan siyaseti ısrarla oturtulmaya çalışıldı. Ölenlerin cenazeleri, yeni ölümler üretti. Bu amaçla kışkırtmalar ve meydan okumalar uluslar arası medyanın pohpohlamalarıyla bitip tükenmez biçimde yeniden üretilmeye çalışıldı. İki Cuma arasında hiçbir varlık gösteremeyenlerin, nefeslerini bir haftacık uzatmak için akıl almaz çılgınlıklar yapıldı; çılgınca tekrarlarla yalan, abartma ve kurgu yayınları sürdürdü. Yüzlercesi belgeli hale gelen bu komedinin son halkasında, İşkencede öldürüldü diye ilan edilen Banyaslı Ahmet Biyassi, bu satırların yazıldığı dakikalarda SYR TV’de yapılan yalan yayınları lanetliyordu.
Kan siyasetinin ikamesi için “Yaratıcı Anarşi” yöntemleri kesilmeden dayatılıp durdu. Ancak Suriye halkı yönetimin arkasında durmaya devam etti. İstenilen hedefe varamayan, devletin hiçbir şekilde dağılmasını sağlayamayan, ne kurum ne şahıs bazında bir başarı sağlayamayan bu eli kanlı güçler, erken silaha sarılmanın yarattığı handikapı aşmak için, bu kez devleti daha çok insan öldürür hale sokmak amacıyla, serbest olmasına rağmen izinli protesto yapmak yerine yıkıp dökmeyi esas alan protestolara daha çok kan için taktik yapmaya başladılar. İçinde 200’ü güvenlik güçlerinden olmak üzere taraftar ve karşıt 800 kişinin ölümü, güvenlik görevlisi 2.600, 3.000‘de sivil yaralı gündeme geldi.
Bu rakamlar, hala ve ısrarla Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın “silah kullanmayanlara karşı silahla cevap verilmeyecek” talimatının koruduğu rakamlardır. Suriye, komplonun detaylarını bilen ve uzun tarihi deneyleriyle bunu görebilen bir ülke olarak, bu provokasyonların arkasından nelerin gelebileceğini de yeterince açık bilmektedir. Suriye halkı, bin bir araçla yetkililere ulaşmak ve bu eli kanlı güçlere karşı savaş meydanlarına inme talebi istemektedir. Devlet bunun önünün kesmekte ve bir iç savaşı asla istememektedir; dış güçlerin komplo planlarının bu yönde bir beklenti içinde olduğu kanaatindedir.
TÜRK BAYRAĞI
Önce Deraa’da hiç anlam verilmeyecek biçimde Türkçe pankartlar çıktı. Üstelik “Ç” harfini alt kertiğiyle veren pankartlar, “Suriye’de gençlerin katledilmesine müsaade etmeyiniz” diyordu. Bu satırların yazarı bu görüntülerin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken, bu kez Banyas ilçesindeki gösterilerde Erdoğan’a yapılan yardım çağrıları eşliğinde Türk bayrağı görülmeye başladı. Banyas ve çevresindeki olayların Lübnan kaynaklı olduğunu dile getiren itirafçılar, Bölgenin yeminli gericileri Hariri ve çevresinin Türkiye bağlantıları, bölge devrimci demokrat aydınlarının bilgi havuzlarını bir kez daha harmanlamaya yöneltti. Bulguları, Türkiye’nin ikiyüzlü politikalarının yeniden keşfiydi. Türkiye’nin Libya ve Bahreyn tutumları da göz önünün getirilince her şey yerli yerine oturmuştu.
Türk bayrağı bu kez daha yoğun olarak Humus olaylarında belirdi. Bu kez kimse şaşırmadı. Çirkin suratlar açığa çıkmıştı. Bu, tarihte her kırılmanın simgelerinden biriydi. Buradan dönüp bakınca yorumlanması gerekenler olacaktı.
Türkiye’nin ay yıldızlı bayrağını hiçbir ahlaki kaygı duymadan, pervasızlığın ve komşuyu arkadan hançerlemenin bir ifadesi olarak protestolarda dalgalandıranlar, Türk ulusuna en büyük hakareti yapmaktadırlar.
Bu bayrak bir ulusu temsil ediyorsa bu oyunların içinde olmaması gereklidir. Suriye halkı, yarın bu bayrağı yakmaya, ayaklar altında çiğnemeye başlayınca kimse bir söz söyleme hakkına sahip olamaz. Ancak bilinen o ki, “Göç Dalgası” adı altında ne oldukları belirsiz birkaç aileyi “kargo” yapıp Türkiye’ye taşıyanlarla, BOP Eşbaşkanları olarak protestolarda Türk bayrağını sokuşturanların da kendileridir.
Kendini BOP Eşbaşkanı sananların, aynı sürece ülkesinin sokulacağından da haberi bulunmamaktadır. O gün gelip çatınca, komşumuz çok daha zinde olarak Türkiye’ye nasıl karşılık verme hakkına sahip olduğunu düşünmek yeterlidir. Tam bu noktada 100 yıla yakın bir zaman önce “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyen politikanın ne kadar anlamlı olduğunu, kendini uluslararası komplonun bir parçası olmak için can atanlara hatırlatılır.
Onurlu ve barışçıl bir iç politika tüm iktidarlar için halkın taleplerini yerine getirme politikasıdır. Bu da daha çok özgürlük ve demokrasidir. Ortak bölen bulmak, eşitler olarak paylaşabilme ve sorunları diyalogla aşabilme siyasetidir. Bu mihverde bir iç politikayı sağlam biçimde oluşturulmadan dış politikada ikircimliğe düşmeyi önlemenin mümkünü olamaz. İktidarların da halkında bu gerçeği görerek sorumluluklarını bilince çıkarması ve gereğini yapması gereklidir.
Bu satırların yazarı açısından sonuçta söylenmesi gereken bir şey varsa, o da şudur; kan üzerinden siyaset er ya da geç sahibini vurur.
HER GÜN YENİ BİR TARİH YAZILIYOR
Mustafa Köse
22 Mayıs 2011
Sibernetik çağa yaklaşıyoruz. Sonuçlarını henüz kestiremediğimiz günler yaşayacağız. Zira eski ile yeninin çelişkisi artıyor. Kapalı ya da açık toplum olma kavgası sertleşiyor. Kartlar tekrar karılıyor, yeni hesaplar ve yeni düşünceler gelişiyor. Diğer bir ifadeyle domino etkisi her yeri bir çeşit etkiliyor. Bütün ülkeler bundan nasibini alıyor. Farklı gayretler ve farklı hesaplara rağmen bundan kaçış görünmüyor.
Dikta rejimleri veya demokrasileri eksik ülkeler akan bu fırtınadan en fazla etkileniyorlar. Coşkun, serbest ve özgür yaşamak isteyen toplumların önünde durmak artık olası görünmüyor. Yaşam kalitesini yükseltecek talepler ertelenemez hale geliyor. Bunun böyle olduğunu, görerek, anlayarak ve yaşarak kabul edeceğiz. Bu devinim yeni bir durumu yeni bir dünya yaratacaktır.
Ne ki, gelişmiş ve aynı zamanda emperyalist olan devletler kendi sorunlarını henüz yumuşatabiliyorlar. Temel meselelerden kaynaklı tepkilerin dalga boyları hala kıssa. Buradaki egemen kesimler daha bir şeyler yapabiliyor. Zamanla kazanılmış sosyal haklarla daha idare edebiliyorlar. Ancak ve belki uzun olmayan bir tarihte depremler burada da olacaktır. Baş edemeyecekleri ciddi sorunlar yaşayacaklardır. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı eksenine doğru kayan kesimlerin tepkileri ile yaşam kaliteleri bozulan yığınların neler yapacağını şimdiden kestirmek kolay olmayacaktır.
Hızlı değişim ve yenilenme ‘’yapısal kırılmalar’’ yaşandığı yerlerde olmaktadır. Her saat ve her gün güç dengeleri değişiyor, hesaplar yeniden yapılıyor ve böylece ülkeler tarih yazıyor. Coşkun ve sıçramalı olan bu tarih dünyayı derinden etkiliyor. Ülkelerin bir biriyle kurduğu ilişkiler zora giriyor. Karşılıklı çıkarlar zedeleniyor. Belirsizlikler devletlerarası ilişkileri zorluyor. Hızlı süreç kafaları karıştırıyor. Komplocu ve toplum mühendislerinin işi zorlaşıyor. Ezberler bozuluyor. ‘’Emperyalist indirgemecilik’’ her şeyin cevabı için tek başına yetmiyor.
Libya’da kaos aşılamadı. Cazip petrol yatakları emperyalistleri heyecanlandırırken aşiretlerin diriliği ve çelişkileri arzulanan kolaylığı vermiyor. Pastanın bölünmesindeki hesaplar henüz tutmuyor. Ayrıca Kaddafi faktörü başlı başına bir sorun. Bu hesapta olan herkes satranç oyununa dahil oluyor.
Dünyanın anası sayılan Mısırda işler yine de netleşmedi. Radikal dincilerin gücü nasıl bir yön alacak belli değil. Hıristiyan nüfus nasıl bir dengeye oturacak net değil. Mısır’ın tarihi ve medeniyet birikimi yabana atılamaz. Ayrıca ABD ve İsrail’le kurduğu yakın ilişki ve Araplara ters düşen tutumun ne olacağı kestirilemiyor. Mısır’ın yeni kuracağı uluslar arası ilişkinin yönü kilit rolü oynuyor. İç ve dış denge hesapları bunun üzerine kurulmuş görünüyor.
Bahreyn ve Suriye’deki değişim talebi dinsel renk almış durumda. Tarihsel köklerde derin ayrılıklar yaşamış Alevi-Sünni eksenine oturmuştur. Hak adalet ve vicdan yerine inançlar öne çıkmıştır. Emperyalistler kendi çıkarları doğrultusunda davranmaktadırlar. Alevi harekat ve Alevi rejimlerine karşı tutum alıyorlar. Bunu da ‘’İran etkisini kırmak’’ bahanesine sığdırıyorlar.
Ülkemiz bu süreçten çok etkilenmektedir. Her gün yapılan tarih klasik ilişkilerimize ters düşüyor. Siyasal iktidar ile geleneksel devlet bakışı çelişiyor. Komşularla sıfır problem politikası iktidara prim vermişken son gelişmelerle yok oldu. İktidarı kaygan zemine sürükledi. İkircikli ve tutarsız bir görüntü çıkardı. İktidar tutarlı ve cesur bir tutum almaz ise küçülecek ve statiko’nun yanına düşmekten kurtulmayacaktır.
Başta başbakan ve AKP’den rahatsız kesimler bu fırsatı kaçırmıyorlar. İç ve dış çıkar odakları iktidarın bu zaafını kullanıyor. Akıl almaz oyun ve provokasyonu tezgahlıyorlar. Suriye’den ülkemize iltica eden 250 ailenin işi bu görüntüyü veriyor. Bir taşla birkaç kuş avlamak isteniyor. Arap ve İslam halklarında ibresi yükselmiş başbakanı zora sokmak ve ülkemizle komşularımızın arasını bozmanın iyi bir getirisi olmalı.
Ülkelerin veya toplumların yazmaya çalıştıkları tarih, aslında yeni fırsatlar da yaratıyor. Değişini, yeniliği, şeffaflığı, saydamlığı hak ve adaleti ikame etmenin şartlarını oluşturuyor. Vicdanlara seslenmek geniş kamu yaratıyor.
Ülkemizde toplumsal barışı sağlayacak, Kürt meselesini çözecek, çeşitli inanç guruplarının talebini karşılayacak bir adımın şartları her zamankinden fazla oluştu. AB kriterlerinde yeni bir anayasa yapmak işimizi çok kolaylaştıracaktır.
Seçimlere odaklaştığımız bu zamanda yeni demokrasimizin ayak seslerini duymak ve buna hazır olmak gerekmektedir. Bundan kaçış görünmüyor. Bu ölçüler dahilinde bir seçimin daha yaşayacağımızı sanmıyorum.
Bu durum hayrımıza olacaktır. Zira yeni olanaklar doğacaktır. Toplumun bütün kesimleri hayatımızla ilgili söz ve karar sahibi olacaklardır.
Mkose1955@hotmail.com
22 Mayıs 2011
Sibernetik çağa yaklaşıyoruz. Sonuçlarını henüz kestiremediğimiz günler yaşayacağız. Zira eski ile yeninin çelişkisi artıyor. Kapalı ya da açık toplum olma kavgası sertleşiyor. Kartlar tekrar karılıyor, yeni hesaplar ve yeni düşünceler gelişiyor. Diğer bir ifadeyle domino etkisi her yeri bir çeşit etkiliyor. Bütün ülkeler bundan nasibini alıyor. Farklı gayretler ve farklı hesaplara rağmen bundan kaçış görünmüyor.
Dikta rejimleri veya demokrasileri eksik ülkeler akan bu fırtınadan en fazla etkileniyorlar. Coşkun, serbest ve özgür yaşamak isteyen toplumların önünde durmak artık olası görünmüyor. Yaşam kalitesini yükseltecek talepler ertelenemez hale geliyor. Bunun böyle olduğunu, görerek, anlayarak ve yaşarak kabul edeceğiz. Bu devinim yeni bir durumu yeni bir dünya yaratacaktır.
Ne ki, gelişmiş ve aynı zamanda emperyalist olan devletler kendi sorunlarını henüz yumuşatabiliyorlar. Temel meselelerden kaynaklı tepkilerin dalga boyları hala kıssa. Buradaki egemen kesimler daha bir şeyler yapabiliyor. Zamanla kazanılmış sosyal haklarla daha idare edebiliyorlar. Ancak ve belki uzun olmayan bir tarihte depremler burada da olacaktır. Baş edemeyecekleri ciddi sorunlar yaşayacaklardır. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı eksenine doğru kayan kesimlerin tepkileri ile yaşam kaliteleri bozulan yığınların neler yapacağını şimdiden kestirmek kolay olmayacaktır.
Hızlı değişim ve yenilenme ‘’yapısal kırılmalar’’ yaşandığı yerlerde olmaktadır. Her saat ve her gün güç dengeleri değişiyor, hesaplar yeniden yapılıyor ve böylece ülkeler tarih yazıyor. Coşkun ve sıçramalı olan bu tarih dünyayı derinden etkiliyor. Ülkelerin bir biriyle kurduğu ilişkiler zora giriyor. Karşılıklı çıkarlar zedeleniyor. Belirsizlikler devletlerarası ilişkileri zorluyor. Hızlı süreç kafaları karıştırıyor. Komplocu ve toplum mühendislerinin işi zorlaşıyor. Ezberler bozuluyor. ‘’Emperyalist indirgemecilik’’ her şeyin cevabı için tek başına yetmiyor.
Libya’da kaos aşılamadı. Cazip petrol yatakları emperyalistleri heyecanlandırırken aşiretlerin diriliği ve çelişkileri arzulanan kolaylığı vermiyor. Pastanın bölünmesindeki hesaplar henüz tutmuyor. Ayrıca Kaddafi faktörü başlı başına bir sorun. Bu hesapta olan herkes satranç oyununa dahil oluyor.
Dünyanın anası sayılan Mısırda işler yine de netleşmedi. Radikal dincilerin gücü nasıl bir yön alacak belli değil. Hıristiyan nüfus nasıl bir dengeye oturacak net değil. Mısır’ın tarihi ve medeniyet birikimi yabana atılamaz. Ayrıca ABD ve İsrail’le kurduğu yakın ilişki ve Araplara ters düşen tutumun ne olacağı kestirilemiyor. Mısır’ın yeni kuracağı uluslar arası ilişkinin yönü kilit rolü oynuyor. İç ve dış denge hesapları bunun üzerine kurulmuş görünüyor.
Bahreyn ve Suriye’deki değişim talebi dinsel renk almış durumda. Tarihsel köklerde derin ayrılıklar yaşamış Alevi-Sünni eksenine oturmuştur. Hak adalet ve vicdan yerine inançlar öne çıkmıştır. Emperyalistler kendi çıkarları doğrultusunda davranmaktadırlar. Alevi harekat ve Alevi rejimlerine karşı tutum alıyorlar. Bunu da ‘’İran etkisini kırmak’’ bahanesine sığdırıyorlar.
Ülkemiz bu süreçten çok etkilenmektedir. Her gün yapılan tarih klasik ilişkilerimize ters düşüyor. Siyasal iktidar ile geleneksel devlet bakışı çelişiyor. Komşularla sıfır problem politikası iktidara prim vermişken son gelişmelerle yok oldu. İktidarı kaygan zemine sürükledi. İkircikli ve tutarsız bir görüntü çıkardı. İktidar tutarlı ve cesur bir tutum almaz ise küçülecek ve statiko’nun yanına düşmekten kurtulmayacaktır.
Başta başbakan ve AKP’den rahatsız kesimler bu fırsatı kaçırmıyorlar. İç ve dış çıkar odakları iktidarın bu zaafını kullanıyor. Akıl almaz oyun ve provokasyonu tezgahlıyorlar. Suriye’den ülkemize iltica eden 250 ailenin işi bu görüntüyü veriyor. Bir taşla birkaç kuş avlamak isteniyor. Arap ve İslam halklarında ibresi yükselmiş başbakanı zora sokmak ve ülkemizle komşularımızın arasını bozmanın iyi bir getirisi olmalı.
Ülkelerin veya toplumların yazmaya çalıştıkları tarih, aslında yeni fırsatlar da yaratıyor. Değişini, yeniliği, şeffaflığı, saydamlığı hak ve adaleti ikame etmenin şartlarını oluşturuyor. Vicdanlara seslenmek geniş kamu yaratıyor.
Ülkemizde toplumsal barışı sağlayacak, Kürt meselesini çözecek, çeşitli inanç guruplarının talebini karşılayacak bir adımın şartları her zamankinden fazla oluştu. AB kriterlerinde yeni bir anayasa yapmak işimizi çok kolaylaştıracaktır.
Seçimlere odaklaştığımız bu zamanda yeni demokrasimizin ayak seslerini duymak ve buna hazır olmak gerekmektedir. Bundan kaçış görünmüyor. Bu ölçüler dahilinde bir seçimin daha yaşayacağımızı sanmıyorum.
Bu durum hayrımıza olacaktır. Zira yeni olanaklar doğacaktır. Toplumun bütün kesimleri hayatımızla ilgili söz ve karar sahibi olacaklardır.
Mkose1955@hotmail.com
21 Mayıs 2011 Cumartesi
KAYIPLARA SAHİP ÇIKALIM
Adana etkinlikleri çerçevesinde, CEPHE HAREKETİ adıyla katılan arkadaşlarımızın da içinde olduğu 23 Türkiyeli ve Kürt devrimci hareket kayıplara sahip çıkıyor. Bu etkinlikte Ahmet Pekyen Anadolu Halkları Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı olarak yerini almıştır. Okurların bilgisi ve destekleri için basın açıklamasını sizlerle paylaşıyoruz.
“BASINA VE KAMUOYUNA
Ülkemizde gözaltındaki kayıplara karşı kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları 1996 yılında gerçekleştirdikleri uluslar arası kayıplar kurultayından sonra 17-31 Mayıs tarihlerini gözaltında kayıplara karşı mücadele haftası olarak ilan ettiler.
Bizler kayıp yakınları, sivil toplun kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve insan hakları savunucuları olarak 17- 31 Mayıs uluslar arası kayıplar haftası dolayısı ile kayıpların akıbetlerinin açıklanması ve faillerinin yargılanması için bir kez daha alanlardayız.
Hep söyledik ve söylemeye devam edeceğiz kaybedilenlerin akıbetleri açıklanmadan ve sorumlular yargılanmadan bu ülkede toplumsal barışa ulaşmak mümkün olmayacaktır. Ülkemizde ve dünyada binlerce devrimci ve yurtsever gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamadı. Arjantin, Şili, Kolombiya, El Salvador, Peru, Uganda ve Güney Afrika ülkeleri gibi Türkiye’de uluslar arası gözaltında kayıplar ülkesi olarak anılıyor. Seksenli yılların başından beri Kürt coğrafyasında Kürtler kendi ana dili ile okuyup yazmak, sosyal siyasal ve kültürel haklarını istedikleri için birçok yurtsever Kürt siyasetçi, sendikacı, devrimci, aydın, kadın, öğrenci ve iş adamı kaçırılıp yok edildi.
Bu ülkeyi tıpkı Latin Amerika’da, Güney Afrika’da, orta doğuda ve dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi faili meçhul ve kaybedilme cehennemine çevirdiler.
Bir zamanların başbakanı ve sonra da cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel fıratın kıyısında bir koyun dahi kaybolursa bunun sorumlusu hükümettir, devlettir diyordu!
Oysa doksanlı yılların başından bu yana fıratın etrafı adeta kayıplar ülkesi oldu.
Şimdi soruyoruz 18 bin faili meçhulün ve mezarları dahi bilinmeyen binlerce kayıpların sorumlusu kim? yoksa bu kadar kayıp ve faili meçhul başka bir ülkede mi meydana geldi? Tabi ki bütün bunların sorumlusu gayri nizamı harpten, gladyodan, Ergenekon çete üyelerine kadar gelen devlet geleneğidir. Dünyanın birçok ülkesinde gözaltında kayıpların faillerinin üzerine gidilip sorumlular hakkında soruşturmalar açılıp mahkûm edildiler.
Ülkemizde ise kaybedilen binlerce yurtsever ve devrimcilerin akıbetleri hala araştırılmadı.
306 haftadır her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde eylem yapan cumartesi annelerini görmeyen Başbakan nihayet 9 yıl sonra seçim sürecinde ortaya çıkıp cumartesi anneleri ile 05.02.2011 tarihin Dolmabahçe sarayı, Başbakanlık çalışma ofisinde bir araya geldi. Yapılan görüşmede Cumartesi anneleri ve insan hakları savunucuları başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a Kürt coğrafyasında açılan birçok toplu mezarlar olduğunu hatırlatıp çözüm için talepte bulunmuşlardı. Talepleri ise;
• Kürt sorununun acilen çözülebilmesi ve kayıpların bulunması için, özel bir yasa ile hakikatleri araştırma komisyonun kurulması. Kurulacak olan komisyonun akademisyenlerden, aydınlardan, doktorlardan, hukukçulardan, antropologlardan oluşmasını. Ve BM minesseto protokolü çerçevesinde kazılar yapılmasını, savcıların bu protokol çerçevesinde eğitilmelerini ve kazılarda arkeolog ve antropologların bulunması gerektiğini belirten ve somut önerilerde bulunan cumartesi annelerine net bir açıklamada bulunmayıp ve bu konuda henüz adım atmayan başbakan, bu önerileri yine bir seçim sonrasına ve bir başka bahara bırakmıştır! Kayıpların bulunması ve faillerinin açığa çıkarılıp hesap sorulması için daha kaç zaman bekleyeceğiz? Bir kayıp’a alışmanın, bir ölüme alışmaktan daha zor olduğunu en iyi biz biliriz. Belirsizlik denilen illetin etkisinin bir ömür boyu iz bıraktığını en iyi biz biliriz. İşte bizler, bu ‘belirsizliğin İzi’yle yaşamlarımıza devam ederken, gözaltında kaybedilen tüm insanlarımızın ardından vicdan sahibi tüm dostları ‘hesap Sormaya’ çağırıyoruz. Ve kaybettiklerimizin ardından onlara söz veriyoruz, failleri bulunup yargılanıncaya kadar mücadelenizi sürdürecek faillerden hesap sormak için her zaman alanlarda olacağımızı bir kez daha haykırıyoruz.
• Kayıplar bulunsun hesap sorulsun
• Kayıpları unutmadık unutturmayacağız
İHD, KESK, TİHV, ÇHD, ÖDP, EMEP, ESP, BDP, EDP, SYK, DİP, HAK-PAR, PİR SULTAN, HACI BEKTAŞI VELİ, TUNCELİLER DER, GENEL – İŞ 2 NOLU ŞB, TU-HA-DER, TÜMTİS, CEPHE HAREKETİ, ODAK, HALK EVİ, DEVRİMCİ PROLETERYA, MKM
“BASINA VE KAMUOYUNA
Ülkemizde gözaltındaki kayıplara karşı kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları 1996 yılında gerçekleştirdikleri uluslar arası kayıplar kurultayından sonra 17-31 Mayıs tarihlerini gözaltında kayıplara karşı mücadele haftası olarak ilan ettiler.
Bizler kayıp yakınları, sivil toplun kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve insan hakları savunucuları olarak 17- 31 Mayıs uluslar arası kayıplar haftası dolayısı ile kayıpların akıbetlerinin açıklanması ve faillerinin yargılanması için bir kez daha alanlardayız.
Hep söyledik ve söylemeye devam edeceğiz kaybedilenlerin akıbetleri açıklanmadan ve sorumlular yargılanmadan bu ülkede toplumsal barışa ulaşmak mümkün olmayacaktır. Ülkemizde ve dünyada binlerce devrimci ve yurtsever gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamadı. Arjantin, Şili, Kolombiya, El Salvador, Peru, Uganda ve Güney Afrika ülkeleri gibi Türkiye’de uluslar arası gözaltında kayıplar ülkesi olarak anılıyor. Seksenli yılların başından beri Kürt coğrafyasında Kürtler kendi ana dili ile okuyup yazmak, sosyal siyasal ve kültürel haklarını istedikleri için birçok yurtsever Kürt siyasetçi, sendikacı, devrimci, aydın, kadın, öğrenci ve iş adamı kaçırılıp yok edildi.
Bu ülkeyi tıpkı Latin Amerika’da, Güney Afrika’da, orta doğuda ve dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi faili meçhul ve kaybedilme cehennemine çevirdiler.
Bir zamanların başbakanı ve sonra da cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel fıratın kıyısında bir koyun dahi kaybolursa bunun sorumlusu hükümettir, devlettir diyordu!
Oysa doksanlı yılların başından bu yana fıratın etrafı adeta kayıplar ülkesi oldu.
Şimdi soruyoruz 18 bin faili meçhulün ve mezarları dahi bilinmeyen binlerce kayıpların sorumlusu kim? yoksa bu kadar kayıp ve faili meçhul başka bir ülkede mi meydana geldi? Tabi ki bütün bunların sorumlusu gayri nizamı harpten, gladyodan, Ergenekon çete üyelerine kadar gelen devlet geleneğidir. Dünyanın birçok ülkesinde gözaltında kayıpların faillerinin üzerine gidilip sorumlular hakkında soruşturmalar açılıp mahkûm edildiler.
Ülkemizde ise kaybedilen binlerce yurtsever ve devrimcilerin akıbetleri hala araştırılmadı.
306 haftadır her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde eylem yapan cumartesi annelerini görmeyen Başbakan nihayet 9 yıl sonra seçim sürecinde ortaya çıkıp cumartesi anneleri ile 05.02.2011 tarihin Dolmabahçe sarayı, Başbakanlık çalışma ofisinde bir araya geldi. Yapılan görüşmede Cumartesi anneleri ve insan hakları savunucuları başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a Kürt coğrafyasında açılan birçok toplu mezarlar olduğunu hatırlatıp çözüm için talepte bulunmuşlardı. Talepleri ise;
• Kürt sorununun acilen çözülebilmesi ve kayıpların bulunması için, özel bir yasa ile hakikatleri araştırma komisyonun kurulması. Kurulacak olan komisyonun akademisyenlerden, aydınlardan, doktorlardan, hukukçulardan, antropologlardan oluşmasını. Ve BM minesseto protokolü çerçevesinde kazılar yapılmasını, savcıların bu protokol çerçevesinde eğitilmelerini ve kazılarda arkeolog ve antropologların bulunması gerektiğini belirten ve somut önerilerde bulunan cumartesi annelerine net bir açıklamada bulunmayıp ve bu konuda henüz adım atmayan başbakan, bu önerileri yine bir seçim sonrasına ve bir başka bahara bırakmıştır! Kayıpların bulunması ve faillerinin açığa çıkarılıp hesap sorulması için daha kaç zaman bekleyeceğiz? Bir kayıp’a alışmanın, bir ölüme alışmaktan daha zor olduğunu en iyi biz biliriz. Belirsizlik denilen illetin etkisinin bir ömür boyu iz bıraktığını en iyi biz biliriz. İşte bizler, bu ‘belirsizliğin İzi’yle yaşamlarımıza devam ederken, gözaltında kaybedilen tüm insanlarımızın ardından vicdan sahibi tüm dostları ‘hesap Sormaya’ çağırıyoruz. Ve kaybettiklerimizin ardından onlara söz veriyoruz, failleri bulunup yargılanıncaya kadar mücadelenizi sürdürecek faillerden hesap sormak için her zaman alanlarda olacağımızı bir kez daha haykırıyoruz.
• Kayıplar bulunsun hesap sorulsun
• Kayıpları unutmadık unutturmayacağız
İHD, KESK, TİHV, ÇHD, ÖDP, EMEP, ESP, BDP, EDP, SYK, DİP, HAK-PAR, PİR SULTAN, HACI BEKTAŞI VELİ, TUNCELİLER DER, GENEL – İŞ 2 NOLU ŞB, TU-HA-DER, TÜMTİS, CEPHE HAREKETİ, ODAK, HALK EVİ, DEVRİMCİ PROLETERYA, MKM
20 Mayıs 2011 Cuma
NEKSE
Mihrac Ural
21 Mayıs 2011
NEKBE’den sonra NEKSE geldi. Birincisi Filistin felaketi günü 15 Mayıs 1948. İkincisi ise aynı yaranın nüksetmesi oldu 5 Haziran 1967’de İsrail aniden Mısır’a saldırarak tüm hava kuvvetlerini ve kara küvetlerinin önemli bir bölümünü savaşa giremeyecek hale getirdi. Gazze ve Sina yarımadası işgal edildi. Ürdün, Suriye (Golan tepeleri), Lübnan cephesinde Arap topraklarını işgal etti. 6 gün savaşı olarak bilinen bu savaş Araplar için NEKBE’nin, yani felaket gününün yeniden nüksetmesi gündeme gelmiş oldu. Araplar için tarihlerinin en ağır yarası, bölgenin tüm sorunlarında en keskin dönemeç burada gündeme geldi. Bu güne de NEKSE dendi.
Araplar, NEKBE (Felaket günü) 63. Yıl dönümünü önemli bir adımla andı. On binlerce Filistinli, Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnanlı, İsrail’in askeri olarak oluşturduğu haksız askeri sınırlara sel gibi aktı. Suriye ve Lübnan’dan akan gençler, İsrail’in dayattığı dikenli tel sınırları aşarak Filistin topraklarına ulaştı. Sürgündeki Filistinliler, İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan kardeşleriyle kucaklaştı. Bunun bedeli 400 yaralı 15 şehit. Ama bu adımla, bir ilk gerçekleşmiş oldu. Bu adım, yeryüzünün hiçbir askeri gücü, güvenlik önemi haklı bir dava olan Filistin halkının kendi anavatan topraklarına geri dönüşünün önüne geçemeyeceğini gösterdi. Filistin davasında bu adım yeni bir mücadele çizgisi oluşturmaya başladı.
Bu adımların ardı arkası kesilmeyecek gibi. Arap gençliği bu kez NEKSE’nin 44. Yıldönümünde Filistin’e sel gibi akama kararı almış bulunmaktadır. Ne mayınlar ne İsrail’in övündüğü askeri aparatları ne de Arap gericiliğinin engelleri bu akımı durduramayacak. 7 Haziran 2011 randevusunda hepimiz hazır olalım. Bu o gün atılacak adımları enerjimizle ruhumuzla destekleyerek bile olsu bu haklı özlemi gerçekleştirmek için hayatını ortaya koyan gençlerin yanında olalım.
***
Nekse, Arapça bir kelime. Türkçedeki tam karşılığı nüksetmek. Yani eski bir hastalık ya da yaranın yeniden hareketlenmesi nüksetmesidir. Önceki makalem NEKBE’nin 63. Yıldönümü ve gelişen olaylarla ilgili 15 Mayıs 2011 tarihini taşıyor. Arap gençlerinin sürgündeki Filistinli kardeşleriyle, bu günün anmalarında attıkları tarihi adım, bu makalemin konusuydu. Bu adım bir kez daha gündeme geliyor. Bu makalemin konusu da NEKSE’dir.
Tarih süreci içinde, Nekse ise Nekbe’nin ardından geldi. NEKBE, Filistin halkının ve tüm Arap aleminin büyük felaketidir. Bu gün Arap ve İslam aleminde Filistin’in elden çıkması, İsrail devletinin zor ve zorbalıkla kurulduğu Büyük Felaket günüdür (15 Mayıs 1948). Bundan dolayı her 15 Mayıs günü NEKBE günü olarak anılır. 63. Yıl dönümünü andığımız NEKBE dolaysıyla Arap İsrail mücadelesinde de önemli gelişmeler yaşandı. Bir ilk gündeme geldi.
15 Mayıs 2011 tarihi itibariyle Nekbe’nin 63. Yıldönümünde Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze’den on binlerce Filistinli genç, Arap ordularını, silahlarını, kazanıp kazanamayacakları belli olmayan savaşlarını beklemeden Filistin’e silahsız yürüyüşünü başlattı. Mısır ve Ürdün beklendiği gibi, Filistinli gençlerin bu girişimine barikat kurdu engelledi. Lübnan ve Suriye ise serbest bıraktı. Sonuç, gençler tüm çitleri yıkarak, İsrail askerlerinin kurşunlarına meydan okuyarak, şehit düşen yoldaşlarına, yüzlerce yaralının yerlere serilmesine karşı ilerlediler ve işgal altındaki topraklara, orada yaşayan Filistin halkına ulaştılar, kucaklaştılar. Binlerce genç ölümü göze alarak mayınlı tarlalardan geçti ve Mejdel Şems’e ulaştı işgal altında yaşayan akrabalarına ulaştı (Mejdel Şems Suriye’nin işgal altındaki Golan topraklarında bir sınır beldesi).
Bunun da ötesi oldu. Suriye Halep Üniversitesi mezunu, Suriye Eğitim Bakanlığı memurlarından Filistinli Mühendis Hasan Hicazi (28) dedelerinin topraklarına, portakal kenti Yafa’ya ulaştı ve basın açıklaması yaptı. O an koluna giren İsrail polisleri tarafından da tutuklandı. Hicazi’nin sorguda “atalarının diyarını ziyaret etmeyi hep özlediğini, bu rüyayı gerçekleştirdikten sonra olacakların hiç de umurunda olmadığını” ifade ettiğini belirtti. Bu adım, İsrail’in amansız güvenlik önlemelerine da vurulmuş ağır bir darbe olarak tarihe geçerken, haklı bir davanın arkasında duran halkın er ya da geç haklarını kazanacağına da önemli bir mesaj olarak tespit edildi. NEKBE 63. Yıl dönümünde 15 şehit, 400 yaralı veren Filistinli-Suriyeli-Lübnanlı Arap gençleri, Tunus ve Mısır’da olduğu gibi, haklı davaların, kitlelerin gücüyle kazanacağını göstermiş oldu. Tarihe yazılan bu adım, bundan sonraki mücadelelerini de yol haritası olacaktır.
Bu adım, hiçbir sınırın, hiçbir askeri gücün Filistin halkının haklı taleplerini, anavatanına dönüşünü engellemeyeceğini göstermiş oldu. Tüm Arap ülkelerinin ve ordularının savaşlarına rağmen, yapılan tüm teslim anlaşmalarına karşın ne Filistin halkının haklı talepleri ne de anavatanlarına dönüşünü sağlayamamıştı. Ancak gençliğin bu adımı öylesine büyük bir kapı açmış oldu ki kilelerin engellenmez gücüyle hayal gibi görünün Filistin’e dönüş gerçek olduğu görülmüş oldu. Bu bilinçleri de mücadele yöntemleri de daha geniş bir açıdan algılamaya yöneltti. İntifadanın yaptığı katkıya yeni bir intifada ağlısıyla ortaya çıkan bu gelişme, Filistin özgürlüğüne giden yolun önemli bir köşe taşı olarak belirdi.
Bunun üzerine Filistinli gençler, Suriyeli, Lübnanlı, Mısır, Ürdün ve Gazzeli kardeşleriyle, belki uluslar arası ölçekte geniş bir yelpazede gençlerini de katılımıyla aynı etkinliği yeniden deneyeme kararı aldıklarını ilan ettiler. 7 Haziran 2011 tarihi için belirlenen etkinlik on binlerce Arap gencini mayınlı, dikenli tellerin askeri sınırlarına açık göğüsleriyle yürümesine tanık olunacaktır.
Bu adım, Dünya güçler dengesinin ikiyüzlü ve bir o kadar ahlaksız tutumları nedeniyle haklı Filistin davasının kaoslar içinde, bataklığa dönüştürülmesi, kısır bir ölüm denklemine sokulmasından bir çıkış yolu olarak belirmiştir. 21. Yüzyılın büyük Arap uyanışı diyebileceğimiz, ilk yarısı başarıyla aşılmış özgürlük ve demokrasi devrimlerinin mantık uzantısı olarak bu adım, bölgemizde hak elde etmenin tek yolu olan direnmenin de zaferi olarak gündeme gelmektedir.
İsrail, bu adımların kuşatması ve baskısı altında, bir yaşam sistemi haline getirdiği savaş algısının da iflas ettiğini görmekteyiz. Silahlı bir toplum olarak, çevreyi sürekli düşman olarak algılayıp ölüm çarkları üzerine kurgulanmış tarihsiz ve bir o kadara talihsiz kuruluşunu daha da fazla sürdürmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır
İsrail barıştan ikili görüşmelerle, karşı tarafı esir almayı anlıyor. Dayatma ittifaklarla, “savaşta hezimete uğramış bir kölelik ilişkisi” kurmak istiyor. Genel, geçerli, tüm tarafların katılımıyla hakların iadesiyle ilgili bir barış algısı bulunmuyor. İşgal ettiği toprakları terk etmiyor, “Cebel el Şeyh dorukları su kaynağı, Golan tepeleri askeri stratejik tepe, Şebaa mezraları verimli topraklardır” diye Araplardan gasp ettiği topraklarda tutunma inadını sürdürüyor. Bunu da, bölgede tüm savaşların sebebi olarak, ilk başlatıcısı olarak yeni savaşları kışkırtarak yapıyor; “Yaratıcı Anarşi”lerle, gerici Arap devletlerinin göz yummasıyla, Amerika ve batının bitmez-tükenmez siyasi, ekonomik, medyatik ve her türden diğer lojistik desteğiyle sonsuza kadar yaşayabileceğini sanıyor.
Ancak, haklı davalar artık sadece silahlarla kazanılmıyor. Milyonlar meydanlara silahsız indikçe, onların dev kitle baskısı gündeme geldikçe, hiç bir barbarlık, hiçbir diktatörlük ve hiçbir işgal tutunma şansına sahip olmayacağı açığa çıkıyor. Arap atasözünün dediği gibi “ Arkasında halkın durduğu hiçbir hak kaybolmuyor er ya da geç sahibine ulaşıyor”
İsrailli Haham bu gerçek karşımsındaki dehşetini dile getirirken, Kıpti misali gibi sirkatini de ele veriyor. “Boğazımıza geçirilen halat gittikçe daralıyor. Devrimlerin bizden uzak olduğunu ve durup yeri göğü inleten sloganları atanları seyredeceğimizi sanmayın dedi ve sonra milyonlar Mısır, Batı Şeria ve her yerden İsrail’e doğru ilerlemek istediğinde ne yapacağız, ordunun yarım milyondan az insanla baş edemediğini gördünüz. Peki, milyonlarla nasıl baş edeceğiz?“
Bu, Emperyalist çıkar politikalarının böl-yönet taktikleriyle, gerici güçlerin iktidarda tutunma adına verdikleri tavizlerin rahmeti altında, halkın haklı hiçbir davasının kazanılmadığının da bir göstergesidir. Milyonların gücü, sorunları çözecek en barışçıl direnme gücü olarak bölgemizdeki tarihi istikrarsızlığa son vereceğini gösteriyor. Bu adım bölge halkaların İsrail’le hesaplaşmasının da adıdır.
Yaklaşan 7 Haziran 2011 tarihini unutmadan, coşkuyla desteklemeye hazır olalım. katılma olanağımız olmasa da bilince çıkarıp etkince destekleme çabası vermeliyiz. Filistin davası, ülkemizde özgürlük ve demokrasi davasının da tüm hikayesini barındırdığını unutmamalıyız. Kürt halkının Şırnak Uludere ilçesinde 15 Mayıs 2011 tarihinde 12 gencinin katledilmesiyle yaşadığı büyük acı karşısında sınırları aşan girişimini hatırlayınız. O an hangi birimiz bu topluluk içinde olmayı düşünmedik. O kararlı duruşu, o canının, tıkanıklığın yarattığı ileri atılıma hak vermedik. Olay tastamam budur. Filistinli gençlerin de Kürt halkının da durumu bu yanıyla aynıdır. Kıssadan hisse de budur. Geriye benim söyleyecek tek bir cümlem kalıyor; “Arkasında halkın durduğu hiçbir hak kaybolmuyor”
21 Mayıs 2011
NEKBE’den sonra NEKSE geldi. Birincisi Filistin felaketi günü 15 Mayıs 1948. İkincisi ise aynı yaranın nüksetmesi oldu 5 Haziran 1967’de İsrail aniden Mısır’a saldırarak tüm hava kuvvetlerini ve kara küvetlerinin önemli bir bölümünü savaşa giremeyecek hale getirdi. Gazze ve Sina yarımadası işgal edildi. Ürdün, Suriye (Golan tepeleri), Lübnan cephesinde Arap topraklarını işgal etti. 6 gün savaşı olarak bilinen bu savaş Araplar için NEKBE’nin, yani felaket gününün yeniden nüksetmesi gündeme gelmiş oldu. Araplar için tarihlerinin en ağır yarası, bölgenin tüm sorunlarında en keskin dönemeç burada gündeme geldi. Bu güne de NEKSE dendi.
Araplar, NEKBE (Felaket günü) 63. Yıl dönümünü önemli bir adımla andı. On binlerce Filistinli, Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnanlı, İsrail’in askeri olarak oluşturduğu haksız askeri sınırlara sel gibi aktı. Suriye ve Lübnan’dan akan gençler, İsrail’in dayattığı dikenli tel sınırları aşarak Filistin topraklarına ulaştı. Sürgündeki Filistinliler, İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan kardeşleriyle kucaklaştı. Bunun bedeli 400 yaralı 15 şehit. Ama bu adımla, bir ilk gerçekleşmiş oldu. Bu adım, yeryüzünün hiçbir askeri gücü, güvenlik önemi haklı bir dava olan Filistin halkının kendi anavatan topraklarına geri dönüşünün önüne geçemeyeceğini gösterdi. Filistin davasında bu adım yeni bir mücadele çizgisi oluşturmaya başladı.
Bu adımların ardı arkası kesilmeyecek gibi. Arap gençliği bu kez NEKSE’nin 44. Yıldönümünde Filistin’e sel gibi akama kararı almış bulunmaktadır. Ne mayınlar ne İsrail’in övündüğü askeri aparatları ne de Arap gericiliğinin engelleri bu akımı durduramayacak. 7 Haziran 2011 randevusunda hepimiz hazır olalım. Bu o gün atılacak adımları enerjimizle ruhumuzla destekleyerek bile olsu bu haklı özlemi gerçekleştirmek için hayatını ortaya koyan gençlerin yanında olalım.
***
Nekse, Arapça bir kelime. Türkçedeki tam karşılığı nüksetmek. Yani eski bir hastalık ya da yaranın yeniden hareketlenmesi nüksetmesidir. Önceki makalem NEKBE’nin 63. Yıldönümü ve gelişen olaylarla ilgili 15 Mayıs 2011 tarihini taşıyor. Arap gençlerinin sürgündeki Filistinli kardeşleriyle, bu günün anmalarında attıkları tarihi adım, bu makalemin konusuydu. Bu adım bir kez daha gündeme geliyor. Bu makalemin konusu da NEKSE’dir.
Tarih süreci içinde, Nekse ise Nekbe’nin ardından geldi. NEKBE, Filistin halkının ve tüm Arap aleminin büyük felaketidir. Bu gün Arap ve İslam aleminde Filistin’in elden çıkması, İsrail devletinin zor ve zorbalıkla kurulduğu Büyük Felaket günüdür (15 Mayıs 1948). Bundan dolayı her 15 Mayıs günü NEKBE günü olarak anılır. 63. Yıl dönümünü andığımız NEKBE dolaysıyla Arap İsrail mücadelesinde de önemli gelişmeler yaşandı. Bir ilk gündeme geldi.
15 Mayıs 2011 tarihi itibariyle Nekbe’nin 63. Yıldönümünde Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze’den on binlerce Filistinli genç, Arap ordularını, silahlarını, kazanıp kazanamayacakları belli olmayan savaşlarını beklemeden Filistin’e silahsız yürüyüşünü başlattı. Mısır ve Ürdün beklendiği gibi, Filistinli gençlerin bu girişimine barikat kurdu engelledi. Lübnan ve Suriye ise serbest bıraktı. Sonuç, gençler tüm çitleri yıkarak, İsrail askerlerinin kurşunlarına meydan okuyarak, şehit düşen yoldaşlarına, yüzlerce yaralının yerlere serilmesine karşı ilerlediler ve işgal altındaki topraklara, orada yaşayan Filistin halkına ulaştılar, kucaklaştılar. Binlerce genç ölümü göze alarak mayınlı tarlalardan geçti ve Mejdel Şems’e ulaştı işgal altında yaşayan akrabalarına ulaştı (Mejdel Şems Suriye’nin işgal altındaki Golan topraklarında bir sınır beldesi).
Bunun da ötesi oldu. Suriye Halep Üniversitesi mezunu, Suriye Eğitim Bakanlığı memurlarından Filistinli Mühendis Hasan Hicazi (28) dedelerinin topraklarına, portakal kenti Yafa’ya ulaştı ve basın açıklaması yaptı. O an koluna giren İsrail polisleri tarafından da tutuklandı. Hicazi’nin sorguda “atalarının diyarını ziyaret etmeyi hep özlediğini, bu rüyayı gerçekleştirdikten sonra olacakların hiç de umurunda olmadığını” ifade ettiğini belirtti. Bu adım, İsrail’in amansız güvenlik önlemelerine da vurulmuş ağır bir darbe olarak tarihe geçerken, haklı bir davanın arkasında duran halkın er ya da geç haklarını kazanacağına da önemli bir mesaj olarak tespit edildi. NEKBE 63. Yıl dönümünde 15 şehit, 400 yaralı veren Filistinli-Suriyeli-Lübnanlı Arap gençleri, Tunus ve Mısır’da olduğu gibi, haklı davaların, kitlelerin gücüyle kazanacağını göstermiş oldu. Tarihe yazılan bu adım, bundan sonraki mücadelelerini de yol haritası olacaktır.
Bu adım, hiçbir sınırın, hiçbir askeri gücün Filistin halkının haklı taleplerini, anavatanına dönüşünü engellemeyeceğini göstermiş oldu. Tüm Arap ülkelerinin ve ordularının savaşlarına rağmen, yapılan tüm teslim anlaşmalarına karşın ne Filistin halkının haklı talepleri ne de anavatanlarına dönüşünü sağlayamamıştı. Ancak gençliğin bu adımı öylesine büyük bir kapı açmış oldu ki kilelerin engellenmez gücüyle hayal gibi görünün Filistin’e dönüş gerçek olduğu görülmüş oldu. Bu bilinçleri de mücadele yöntemleri de daha geniş bir açıdan algılamaya yöneltti. İntifadanın yaptığı katkıya yeni bir intifada ağlısıyla ortaya çıkan bu gelişme, Filistin özgürlüğüne giden yolun önemli bir köşe taşı olarak belirdi.
Bunun üzerine Filistinli gençler, Suriyeli, Lübnanlı, Mısır, Ürdün ve Gazzeli kardeşleriyle, belki uluslar arası ölçekte geniş bir yelpazede gençlerini de katılımıyla aynı etkinliği yeniden deneyeme kararı aldıklarını ilan ettiler. 7 Haziran 2011 tarihi için belirlenen etkinlik on binlerce Arap gencini mayınlı, dikenli tellerin askeri sınırlarına açık göğüsleriyle yürümesine tanık olunacaktır.
Bu adım, Dünya güçler dengesinin ikiyüzlü ve bir o kadar ahlaksız tutumları nedeniyle haklı Filistin davasının kaoslar içinde, bataklığa dönüştürülmesi, kısır bir ölüm denklemine sokulmasından bir çıkış yolu olarak belirmiştir. 21. Yüzyılın büyük Arap uyanışı diyebileceğimiz, ilk yarısı başarıyla aşılmış özgürlük ve demokrasi devrimlerinin mantık uzantısı olarak bu adım, bölgemizde hak elde etmenin tek yolu olan direnmenin de zaferi olarak gündeme gelmektedir.
İsrail, bu adımların kuşatması ve baskısı altında, bir yaşam sistemi haline getirdiği savaş algısının da iflas ettiğini görmekteyiz. Silahlı bir toplum olarak, çevreyi sürekli düşman olarak algılayıp ölüm çarkları üzerine kurgulanmış tarihsiz ve bir o kadara talihsiz kuruluşunu daha da fazla sürdürmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır
İsrail barıştan ikili görüşmelerle, karşı tarafı esir almayı anlıyor. Dayatma ittifaklarla, “savaşta hezimete uğramış bir kölelik ilişkisi” kurmak istiyor. Genel, geçerli, tüm tarafların katılımıyla hakların iadesiyle ilgili bir barış algısı bulunmuyor. İşgal ettiği toprakları terk etmiyor, “Cebel el Şeyh dorukları su kaynağı, Golan tepeleri askeri stratejik tepe, Şebaa mezraları verimli topraklardır” diye Araplardan gasp ettiği topraklarda tutunma inadını sürdürüyor. Bunu da, bölgede tüm savaşların sebebi olarak, ilk başlatıcısı olarak yeni savaşları kışkırtarak yapıyor; “Yaratıcı Anarşi”lerle, gerici Arap devletlerinin göz yummasıyla, Amerika ve batının bitmez-tükenmez siyasi, ekonomik, medyatik ve her türden diğer lojistik desteğiyle sonsuza kadar yaşayabileceğini sanıyor.
Ancak, haklı davalar artık sadece silahlarla kazanılmıyor. Milyonlar meydanlara silahsız indikçe, onların dev kitle baskısı gündeme geldikçe, hiç bir barbarlık, hiçbir diktatörlük ve hiçbir işgal tutunma şansına sahip olmayacağı açığa çıkıyor. Arap atasözünün dediği gibi “ Arkasında halkın durduğu hiçbir hak kaybolmuyor er ya da geç sahibine ulaşıyor”
İsrailli Haham bu gerçek karşımsındaki dehşetini dile getirirken, Kıpti misali gibi sirkatini de ele veriyor. “Boğazımıza geçirilen halat gittikçe daralıyor. Devrimlerin bizden uzak olduğunu ve durup yeri göğü inleten sloganları atanları seyredeceğimizi sanmayın dedi ve sonra milyonlar Mısır, Batı Şeria ve her yerden İsrail’e doğru ilerlemek istediğinde ne yapacağız, ordunun yarım milyondan az insanla baş edemediğini gördünüz. Peki, milyonlarla nasıl baş edeceğiz?“
Bu, Emperyalist çıkar politikalarının böl-yönet taktikleriyle, gerici güçlerin iktidarda tutunma adına verdikleri tavizlerin rahmeti altında, halkın haklı hiçbir davasının kazanılmadığının da bir göstergesidir. Milyonların gücü, sorunları çözecek en barışçıl direnme gücü olarak bölgemizdeki tarihi istikrarsızlığa son vereceğini gösteriyor. Bu adım bölge halkaların İsrail’le hesaplaşmasının da adıdır.
Yaklaşan 7 Haziran 2011 tarihini unutmadan, coşkuyla desteklemeye hazır olalım. katılma olanağımız olmasa da bilince çıkarıp etkince destekleme çabası vermeliyiz. Filistin davası, ülkemizde özgürlük ve demokrasi davasının da tüm hikayesini barındırdığını unutmamalıyız. Kürt halkının Şırnak Uludere ilçesinde 15 Mayıs 2011 tarihinde 12 gencinin katledilmesiyle yaşadığı büyük acı karşısında sınırları aşan girişimini hatırlayınız. O an hangi birimiz bu topluluk içinde olmayı düşünmedik. O kararlı duruşu, o canının, tıkanıklığın yarattığı ileri atılıma hak vermedik. Olay tastamam budur. Filistinli gençlerin de Kürt halkının da durumu bu yanıyla aynıdır. Kıssadan hisse de budur. Geriye benim söyleyecek tek bir cümlem kalıyor; “Arkasında halkın durduğu hiçbir hak kaybolmuyor”
SURİYE DE SUNNİ LAİKLERİN İSLAM DÜNYASINA MESAJI
Hasip Yiğitoğlu.
20 Mayıs 2011
ABD Başkanı Obama”nın Ortadoğu ile ilgili son basın toplantısından anlaşıldığı gibi,Ortadoğu”nun yeniden DİZAYN edilmesi yönünde politikaların uygulanacağı anlaşılmaktadır.Obama”nın konuşmasında,hem satır aralarında,hem de açıkça İsrail”in ABD için önemi ve güvenliği vurgusundan ,nasıl bir dizayn politikasının uygulamaya konulacağının ip uçlarını vermektedir.
Bu politikanın temel paradigması,yol haritası İSRAİL”in güvenliğidir.Yoksa,Ortadoğu halklarının demokratik talepleri falan olmadığı bellidir.Bu anlamda,Ortadoğu ülkeleri içinden SURİYE dışında açıkça uyarıya maruz kalan başka bir ülkenin olmaması en dikkat çekicidir.Bu tepkinin ABD açısından elbette sebepleri vardır.Suriye”nin İsrail”in acımazsız politikalarına karşı Filistin ve Lübnan”a verdiği destek ve Büyük Ortadoğu projesine karşı dik duruşu ABD”yi rahatsız eden en temel nedenlerdir.Halbuki,insan haklarının değil Ortadoğu,dünyada bile en fazla ayaklar altına alındığı ülkelerden biri SUUDİ ARABİSTAN”da uygulanan politikalardan Obama”nın hiç bahsetmemesi,bu anlamda kelimeleri hep yuvarlaması,demokrasi beklentisinden çok başka emellerin peşinde olduğunun açıkça ifadesidir.Yaratılmak istenen iklimin barış ve demokrasi olmayacağını söylemek için yaşadığımız verilerden anlamamız mümkündür.Mesela,İsrail”in işlediği cinayetlere,uyguladığı acımazsız politikalarına karşı Birleşmiş Milletler nezdinde alınan aleyhteki kararların hepsini ABD veto etmişti.ABD,Irak”ı işgal ederek inanç ve etnik kamplara ayrıştırarak bir milyondan fazla insanın ölmesine,öldürülmesine neden olmuştur.Kendi yarattığı Usama Bin Ladin ve El Kaide”yi sebep göstererek Afganistan”ı işgal etmiş yüz binlerce insanın öldürülmesinde büyük rol oynamıştır.Daha bir çok sabıka unsuru veri sayabiliriz.
Her şeye rağmen ABD ve İsrail”in Ortadoğu”daki gelişmelerden ciddi derecede tedirgin oldukları ortadadır.Şimdi İsrail, Mısır”ın fiili olarak Camp David anlaşmasının şartlarını uygulamamasında derin kaygılar yaşamaktadır.Yakın zamanda İsrail”in işgal ettiği topraklar yönünde bir milyon insanın yürüyüş eylemi yapacağı yönündeki bilgilerden sonra kaygılar daha da artmıştır.
Obama”nın konuşmasının satır aralarında bu tedirginlik kendini göstermektedir.
Hatta,Suriye ile ilgili Obama”nın konuşmasının satır aralarını iyi okumak lazım.Suriye de yaşananlar konusunda sanki bir şeyleri itiraf edercesine,İsrail”e gönderme yaptığı izlenimi oluştu bende.İsrail”in politikasını değiştirmesi gerektiğinin vurgusunu yapmasının anlamı nedir acaba !
Suriye”nin Ortadoğu”nun hiçbir ülkesinde olmayan etnik,inanç mozaik yapısından kaynaklanan çelişkilerin dolaşım reflekslerinin doğuracağı sorunlara dikkat çekiliyor sanki.İsrail arı kovanına soktuğu çomakla yüzleşeceğinin sinyallerini almış izlenimi vermektedir şimdi.
Esasında bu yazımın konusu Suriye”ye yaptığım seyahatle ilgili olacaktı.Çok iyi bir rastlantı oldu.Obama”nın Ortadoğu politikalarına yönelik açıklamaları ile yaşadıklarımı,gördüklerimi ve duyduklarım harmanlama imkanı buldum böylece.
Suriye”den yeni döndüm.Beş gün Başta,Halep olmak üzere
Afrin,Hama,Humus,Tartus , Lazkiye yi dolaştım.Karşılaştığım tanıdık,tanımadık bir çok insana sordum.Bu tehlikeli gidiş,bu terör tırmanışı nereye kadar.Nasıl oldu bu işler.İnanın,akla zarar verecek yanıtlarla ve yaşananlarla karşılaştım.
Asıl,biz sana soralım dediler.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan”ın televizyonlara yansıyan açıklamaları neyin nesi.Birden bire ne oldu da,tescilli İsrail işbirlikçisi olduğu bilinen Heysem Mennah”a TRT Arapça TV de bir saat Suriye aleyhinde program yaptırılmıştır.Müslüman kardeşlere verilen el altından lojistik desteklere ne demeli ! gibi birçok sualle karşılaştım.
Suriye,bölgesel ve yapısal olarak önemli sorunları olan bir ülkedir.Tabii ki bu sorunların halkın yaşamını olumsuz etkilemeyeceğini söylemek gerçekçi olamaz.Ne var ki,Halkın haklı tepkilerinin arkasında sığınarak,terörü tırmandıran eylemler bu haklı taleplerin üstünü kapkara bir bulut gibi çevrelemiştir.Suriye”de değişim adına yapılan gösterilerin hem profil,hem yöntem,hem kaynak,hem de zihniyet dengelerini iyi araştırmadan yaşananları iyi anlamak mümkün değildir.Bu anlamda,Küresel medya tekellerinin ve ülkemiz medyasının yazdığı,söylediği savaşçı zihniyetli spekülatif yayınların doğruluk ölçüsü de böylece anlaşılmış olacaktır.
Hayretler içinde kaldım.Bu çatışmaların kimler tarafından,neden işlendiği ve hedefleri konusunda halkta bıraktığı kanaat gerçekten çok vahim.Halkın neredeyse çoğunda vahamet bırakan,Demokrasi ve özgürlük talebinde bulunanların kullandıkları ve sloganlaştırdıkları argümanlar olmuştur.Aleni bir biçimde mezhep,inanç ve etnik ayrımcılık içeren şu slogan her şeyi anlatabilir kanaatindeyim.
Hıristiyanlar Beyrut”a,Aleviler tabuta.
Dolaştığım yerlerle ilgili,yaşananlar konusunda birkaç veriyi daha aktarayım.Medyamızın yayınladığının aksine,Halep”te şehir merkezinde,Baron caddesinde faaliyet gösteren içkili bir lokantada,bir grup arkadaşlarımla gece saat üçe kadar oturduk.Şehir Çevre yollarının kaldırımları üzerinde kurulan mobil kahve ocaklarının ve kafeteryaların her zaman ki gibi,sabah namazı saatlerine kadar açık olması dikkat çekici değil midir !
Konu Halep”ten açılmışken bir iki şey daha aktarayım.Bildiğiniz gibi Halep Suriye”nin sanayi,ticari kentidir.Kent merkezi,çevre,köy ve kazalarının toplam nüfusu 6-7 milyon civarındadır.yani,Suriye”nin üçte bir halkı bu kentte yaşamaktadır.Nüfus demografisi yönünden de özellikli bir kenttir.Kürtlerin,Ermenilerin,Arapların,Türkmenlerin,Şiilerin,Sunnilerin,aşiretlerin yaşadığı mozaik bir alan.Mezhep ve etnik çatışmaları yönünde pompalanan açıklamalara rağmen, Halep”te hiçbir olayın olmamasını iyi okumak gerekmez mi !
Sezar”ın hakkını Sezar”a verecek olursak,laik Sünnilerin bu süreçte çok büyük rolleri olmuştur.Tüm İslam alemine ders niteliğinde bir duruş sergilemişlerdir.Bu manada,iç savaş çığırtkanlığı yapan içteki ve dışarıdaki tüm güçlere,biz ayrılıklarımızı zenginliğe dönüştürmüş bir toplumuz mesajını vererek,yeni bir sürecin ip uçları anlamına gelen,demokratikleşme yönünde önerilerini ve taleplerini de seslendirmişlerdir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
20 Mayıs 2011
ABD Başkanı Obama”nın Ortadoğu ile ilgili son basın toplantısından anlaşıldığı gibi,Ortadoğu”nun yeniden DİZAYN edilmesi yönünde politikaların uygulanacağı anlaşılmaktadır.Obama”nın konuşmasında,hem satır aralarında,hem de açıkça İsrail”in ABD için önemi ve güvenliği vurgusundan ,nasıl bir dizayn politikasının uygulamaya konulacağının ip uçlarını vermektedir.
Bu politikanın temel paradigması,yol haritası İSRAİL”in güvenliğidir.Yoksa,Ortadoğu halklarının demokratik talepleri falan olmadığı bellidir.Bu anlamda,Ortadoğu ülkeleri içinden SURİYE dışında açıkça uyarıya maruz kalan başka bir ülkenin olmaması en dikkat çekicidir.Bu tepkinin ABD açısından elbette sebepleri vardır.Suriye”nin İsrail”in acımazsız politikalarına karşı Filistin ve Lübnan”a verdiği destek ve Büyük Ortadoğu projesine karşı dik duruşu ABD”yi rahatsız eden en temel nedenlerdir.Halbuki,insan haklarının değil Ortadoğu,dünyada bile en fazla ayaklar altına alındığı ülkelerden biri SUUDİ ARABİSTAN”da uygulanan politikalardan Obama”nın hiç bahsetmemesi,bu anlamda kelimeleri hep yuvarlaması,demokrasi beklentisinden çok başka emellerin peşinde olduğunun açıkça ifadesidir.Yaratılmak istenen iklimin barış ve demokrasi olmayacağını söylemek için yaşadığımız verilerden anlamamız mümkündür.Mesela,İsrail”in işlediği cinayetlere,uyguladığı acımazsız politikalarına karşı Birleşmiş Milletler nezdinde alınan aleyhteki kararların hepsini ABD veto etmişti.ABD,Irak”ı işgal ederek inanç ve etnik kamplara ayrıştırarak bir milyondan fazla insanın ölmesine,öldürülmesine neden olmuştur.Kendi yarattığı Usama Bin Ladin ve El Kaide”yi sebep göstererek Afganistan”ı işgal etmiş yüz binlerce insanın öldürülmesinde büyük rol oynamıştır.Daha bir çok sabıka unsuru veri sayabiliriz.
Her şeye rağmen ABD ve İsrail”in Ortadoğu”daki gelişmelerden ciddi derecede tedirgin oldukları ortadadır.Şimdi İsrail, Mısır”ın fiili olarak Camp David anlaşmasının şartlarını uygulamamasında derin kaygılar yaşamaktadır.Yakın zamanda İsrail”in işgal ettiği topraklar yönünde bir milyon insanın yürüyüş eylemi yapacağı yönündeki bilgilerden sonra kaygılar daha da artmıştır.
Obama”nın konuşmasının satır aralarında bu tedirginlik kendini göstermektedir.
Hatta,Suriye ile ilgili Obama”nın konuşmasının satır aralarını iyi okumak lazım.Suriye de yaşananlar konusunda sanki bir şeyleri itiraf edercesine,İsrail”e gönderme yaptığı izlenimi oluştu bende.İsrail”in politikasını değiştirmesi gerektiğinin vurgusunu yapmasının anlamı nedir acaba !
Suriye”nin Ortadoğu”nun hiçbir ülkesinde olmayan etnik,inanç mozaik yapısından kaynaklanan çelişkilerin dolaşım reflekslerinin doğuracağı sorunlara dikkat çekiliyor sanki.İsrail arı kovanına soktuğu çomakla yüzleşeceğinin sinyallerini almış izlenimi vermektedir şimdi.
Esasında bu yazımın konusu Suriye”ye yaptığım seyahatle ilgili olacaktı.Çok iyi bir rastlantı oldu.Obama”nın Ortadoğu politikalarına yönelik açıklamaları ile yaşadıklarımı,gördüklerimi ve duyduklarım harmanlama imkanı buldum böylece.
Suriye”den yeni döndüm.Beş gün Başta,Halep olmak üzere
Afrin,Hama,Humus,Tartus , Lazkiye yi dolaştım.Karşılaştığım tanıdık,tanımadık bir çok insana sordum.Bu tehlikeli gidiş,bu terör tırmanışı nereye kadar.Nasıl oldu bu işler.İnanın,akla zarar verecek yanıtlarla ve yaşananlarla karşılaştım.
Asıl,biz sana soralım dediler.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan”ın televizyonlara yansıyan açıklamaları neyin nesi.Birden bire ne oldu da,tescilli İsrail işbirlikçisi olduğu bilinen Heysem Mennah”a TRT Arapça TV de bir saat Suriye aleyhinde program yaptırılmıştır.Müslüman kardeşlere verilen el altından lojistik desteklere ne demeli ! gibi birçok sualle karşılaştım.
Suriye,bölgesel ve yapısal olarak önemli sorunları olan bir ülkedir.Tabii ki bu sorunların halkın yaşamını olumsuz etkilemeyeceğini söylemek gerçekçi olamaz.Ne var ki,Halkın haklı tepkilerinin arkasında sığınarak,terörü tırmandıran eylemler bu haklı taleplerin üstünü kapkara bir bulut gibi çevrelemiştir.Suriye”de değişim adına yapılan gösterilerin hem profil,hem yöntem,hem kaynak,hem de zihniyet dengelerini iyi araştırmadan yaşananları iyi anlamak mümkün değildir.Bu anlamda,Küresel medya tekellerinin ve ülkemiz medyasının yazdığı,söylediği savaşçı zihniyetli spekülatif yayınların doğruluk ölçüsü de böylece anlaşılmış olacaktır.
Hayretler içinde kaldım.Bu çatışmaların kimler tarafından,neden işlendiği ve hedefleri konusunda halkta bıraktığı kanaat gerçekten çok vahim.Halkın neredeyse çoğunda vahamet bırakan,Demokrasi ve özgürlük talebinde bulunanların kullandıkları ve sloganlaştırdıkları argümanlar olmuştur.Aleni bir biçimde mezhep,inanç ve etnik ayrımcılık içeren şu slogan her şeyi anlatabilir kanaatindeyim.
Hıristiyanlar Beyrut”a,Aleviler tabuta.
Dolaştığım yerlerle ilgili,yaşananlar konusunda birkaç veriyi daha aktarayım.Medyamızın yayınladığının aksine,Halep”te şehir merkezinde,Baron caddesinde faaliyet gösteren içkili bir lokantada,bir grup arkadaşlarımla gece saat üçe kadar oturduk.Şehir Çevre yollarının kaldırımları üzerinde kurulan mobil kahve ocaklarının ve kafeteryaların her zaman ki gibi,sabah namazı saatlerine kadar açık olması dikkat çekici değil midir !
Konu Halep”ten açılmışken bir iki şey daha aktarayım.Bildiğiniz gibi Halep Suriye”nin sanayi,ticari kentidir.Kent merkezi,çevre,köy ve kazalarının toplam nüfusu 6-7 milyon civarındadır.yani,Suriye”nin üçte bir halkı bu kentte yaşamaktadır.Nüfus demografisi yönünden de özellikli bir kenttir.Kürtlerin,Ermenilerin,Arapların,Türkmenlerin,Şiilerin,Sunnilerin,aşiretlerin yaşadığı mozaik bir alan.Mezhep ve etnik çatışmaları yönünde pompalanan açıklamalara rağmen, Halep”te hiçbir olayın olmamasını iyi okumak gerekmez mi !
Sezar”ın hakkını Sezar”a verecek olursak,laik Sünnilerin bu süreçte çok büyük rolleri olmuştur.Tüm İslam alemine ders niteliğinde bir duruş sergilemişlerdir.Bu manada,iç savaş çığırtkanlığı yapan içteki ve dışarıdaki tüm güçlere,biz ayrılıklarımızı zenginliğe dönüştürmüş bir toplumuz mesajını vererek,yeni bir sürecin ip uçları anlamına gelen,demokratikleşme yönünde önerilerini ve taleplerini de seslendirmişlerdir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
19 Mayıs 2011 Perşembe
YALANIN İPİ KISADIR
Mikdat Abuzer
19 Mayıs 2011
“Sahte görüntüler yayınlayan Reuters Suriye'den özür diledi”
http://www.rasthaber.com/haber.php?haber_id=45582
Öncelik yukarıdaki haberi okumayı çalışın. Suriye üzerine oynanan oyunların medya boyutunu algılamaya çalışın. Bölgemizde komploların nasıl örüldüğünü, haklı halk talepleri üzerine oturtulan yalan kurgularla yönlendirmelerin nasıl yapıldığını bilince çıkartın.
Bu güne dek Suriye üzerine yazdığımı bire bir gözlemlerimizi içeren yazılarda çok taraflı gibi görünmemizin nedenlerini de bulmak güç olmayacaktır. Bölgenin direnen tek ülkesi, Filistin, Lübnan, Irak ve Türkiye devrimci hareketinin tek güvenli limanı olan bu ülke, direnme çizgisinin kefaretini ödemekle karşı karşıya kaldığını göreceğiz; ayrıca, İsrail’le teslimiyet anlaşması olacak ikili barışa hayır diyerek direnen, sürgündeki Filistinlilerin geri dönüş hakkından vazgeçmeyen ve bu nedenle onlara vatandaşlarının kullandığı tüm hakları vermesine rağmen resmi vatandaşlık vermeye karşı direnen, Filistin direnme örgütlerinin ülkesinde merkezi büro açmalarına imkan tanıyarak Amerika-İsrail ve gerici Arap yönetimlerine direnen, Bu duruşuyla da bölgemizin hak sahibi halklarına direnme mesajı ileten bu ülkeye diz çökertilmek istenmektedir. Uluslar arası gerici medya’nın Suriye’ye karşı savaşı da burada başlayıp anlam bulmaktadır.
Ancak, gerçeğin güneşini sıvayacak bir fırça icat edilmedi daha. El Jezzire TV, BCC (Arapça)TV, El Arabiya TV, France 24 TV gibi kanalların ve onlara haber satan ajansların akıl tutulması yalan kurguları gerçekleri değiştirmiyor. Uluslar arası haber ajanslarının Suriye’yi yıpratmak isteyen haberlerinin birer yalan olduğu artık açıkça ortaya çıkmıştır. Dünyanın en büyük haber ajansı Reuter’in özrü, sonun başlangıcıdır gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.
Komşumuzu iç savaşa sürüklemek isteyen bu yalan haberler, bunu başaramayınca, kıytırık olayları bir iç savaş varmış gibi yansıtmaya başlaması esasında iflaslarının da bir ifadesiydi. 2 aydır çırpınıp durmalarının arkasında yatan sahtekarlık, Suriye’ye karşı oluşturulan komplonun bir parçası olmalarıyla ilgilidir. Ama ne anlattıkları olaylar var ne de servis edilen haberlerin bir etkisi oldu. Milyonlarca Suriyeli yönetimin arkasında durarak bunlara geçit vermedi.
Suriye’yi tanımayan, bilmeyenler onu, çöllerin ilkel Arapları sanıyor. Oysa dünyayla sıkı bağı olan, Akdeniz havzasının tüm uygarlıklarını içselleştirmiş, tarihi uygarlıkların sentezi olarak siyasal duruşlarına derinlik kazandırmış, laik, modern bir ülke olarak, aydınlarıyla, siyasal algıları gelişmiş halkıyla bölgenin merkezidir. Bu bir güçtür. Bu güç, medya yalanlarıyla asla sarsılamaz, her boy ve soydan sorunlarını iç dengeleri içinde, toplumsal barışı sağlayarak aşar. Suriye’yi, kararlı anti-emperyalist tutumda tanımlayan gerçekler bu kaynaktan beslenmektedir. Bu gerçekler, Suriye’de sorun yoktur anlamına gelmiyor. Zaten sorunsuz bir var oluş yoktur. Bu ülke olunca, toplum olunca, hele hele Ortadoğu gibi bir bölgede olunca sorunların olması kadar doğal hiçbir şey yoktur. Buna dış güçlerin, İsrail siyonizminin komplolarını da eklediğimizde gerisini anlamak güç değildir.
Bu anlamda Suriye’nin de sorunları olduğu, olacağı açıktır. Ancak, Suriye bu sorunları aşacak, modern yöneticileri kadar, akılı selim bilgelere de sahip bir ülkedir. Beşşar Esad’ın, dünyanın ünlü siyasal yorumcularının da teslim ettikleri gibi “Devrim gibi Reformlar” yapma cesareti halkı için çarpan yüreklerin bir tecellisidir. Bunu bölgemizde kaç lider yapabilir? Bu sistemin köklü bir şekilde modernize edilmesidir, Suriye bu adımla, sorunlarını ayarak bölgenin en demokratik, en etkin ülkesi olacağı da kesindir. Halkının taleplerini yerine getiren iktidarlar, tarih karşısında yükümlülüklerini de ifa etmiş demektir. Ülkemizde gerici Erdoğan yönetiminin iki yüzlü politikalarıyla “Demokratik Açılım” sahtekarlıklarıyla, karşılaştırdığımızda komşumuz Suriye ‘den ders ve nasihat alması gerekenin kim olduğu daha açık hale gelmiş olur.
Suriye’yi tanımıyor aptallar. Bu ülkenin çağdaş laik bir ülke olarak, teknolojiyi, açılımı, bölgede ilk elden içselleştiren, Arap halkının tüm haklı davalarında öncü bir sözcülük yapan bu nedenle de Emperyalistlerin gazabına uğrayarak bedel ödeyen bir ülkedir. Bu ülke, baba Hafızdan oğul Beşşar’a kadar, Amerika’ya baş kaldıran, bir ülke olmaya devam etmektedir. 40 yıldır Amerika’ya gitmeyen, Amerikan başkanlarıyla Amerika’da görüşmeyi ret eden bir ülkedir. Dünya’da bu tavrı koyan bir başka ülke de yoktur. Bunu anlamak için, ülkemiz başbakanlarının ve Cumhur Başkanlarının Amerika kapılarında görüşme için sıra beklemelerini hatırlatmak yeterlidir.
Suriye’de olaylar, halkın yönetimiyle birlikte teröre karşı mücadelesi olarak belirmiştir. Halkın desteğini arkalarına alamayacaklarını anlayan eli silahlı şebekeler, halkın haklı taleplerini yerine getireceğini elan eden ve bunun için bir an kaybetmeksizin fiili kararlara yönelen yönetimi sıkıştırmak için, gerçekleşecek reformların önünü kesmek için ülkeyi bir terör havasına sokmak, kaos ortamında avlanmak amacıyla siviller dahil her alana ölüm saçmaya başladılar: bununla da kalmadılar katlettikleri insanları cesetlerini parçaladılar sokaklarda sürüklediler. Bu insanlık dışı cürümlerini, özellikle sınır beldelerinde yaparak Lübnan, Ürdün ya da Türkiye’ye kaçıp kendilerini emniyete almaktadırlar. Deraa Ürdün sınırında, Tel Kelah Lübnan sınırında, Cisr el Şuğur Türkiye sınırında olmasını nedeniyle kanlı eylemlere girişiyorlar. Ancak bu çabaların artık bir yeri kalmadı. Suriye’nin 24 milyon nüfusu, 185 000 Km² alanı, 14 şehri içinde bu şebekelerin ne sayısal nede alansal olarak hiçbir varlığı olmadığını belirtmek yeterlidir. Bunun için sık sık tekrar ettiğimiz kıstasları burada bir kez daha hatırlatmak isterim;
“1. Başkent Şam'da ve ikinci büyük kent Halep'te ( Yaklaşık nüfusun %40'nın yaşadığı bu iki kentte) kendini muhalefet sayanlar varlık olabilecek bir kitle hareketi yaratamamışsa
2.Ülkenin en aydın, en dinamik, dünyanın her yerinde gerçek muhalefetin başlangıç noktası olan üniversitelerde bir varlık gösteremiyorsa
3. Gösterilerini yapmak için sığınacakları tek alan Camiler ve tek zaman Cuma namazı ise ve cuma namazından çıkan inançlı insanları bir adım bile yürütemiyorlarsa
4. Yurt dışında, Emperyalistlerin, Siyonistlerin, Arap gericiliğinin her türden desteği olmasına rağmen bir kitle oluşturamıyorlarsa,
Bunlara kitle muhalefeti demek ne siyaset bilimi ne de gerçek halk çıkarları açısından mümkün değildir.” (Mikdat Abuzer, 11 Mayıs 2011 tarihli, “SURİYE ÜZERİNE BİTMEYEN MEDYA YALANLARI” başlıklı makale.
Bkz. http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://mirural.blogspot.com/ )
Hiç kimse Suriye’yi bir başka ülkeyle karıştırmasın. Bu küçük ama bir o kadar erdemli ve onurlu ülkenin, 21. Yy gereklerine de uyumlu bir açılımla sorunlarını çözebilecek bir kapasitededir. Bunu hep birlikte göreceğiz.
17 Mayıs 2011 Salı
ŞEHİT SABAHAT SABAR YOLDAŞ
( Urfa 1958 – 18 Mayıs 1981 Adana )
SER VERİP SIR VERMEYEN KADIN
SENİ UNUTMADIK UNUTMAYACAĞIZ
Mihrac Ural
18 Mayıs 2011 yıldönümü anısına.
18 Mayıs devrimci mücadelede direnmenin doruk günüdür. Bu gün ülkemizde en büyük özverilerin, doğruları arkasında dik duranların, halkın haklı talepleri uğruna şehit olmakta tereddüt etmeyenlerin günüdür. Bu gün hepimiz adına haklı özgürlük ve demokrasi mücadelesini anlamlı hale getiren bir gündür.
Bu gün Sabahat Sabar yoldaşın da şehit olduğu bir gün. Ser verip sır vermeyen kadın yoldaşımızın direnmede doruklaştığı gündür.
Bu gün İbrahim Kaypakkaya’nın da ölüm yıldönümüdür, ayrıca Haki Karer’in (17 Mayıs 1977) şehit ediliş yıldönümüdür. Diyarbakır zindanlarında işkencelere karşı direnerek, protestolarını kendilerini yakarak (18 Mayıs 1982) dile getiren dörtlerin Ferhat Kurtay, Eşref Anyak, Mahmut Zengin, Necmi Öner’in de şehit olma yıldönümleridir.
Mayıs ayı ortak ülkemizin direnme önderlerinin şehitler ayıdır. Mayıs, Denizlerden Sabahat yoldaşa kadar bu çizgi tüm onurlu insanların demokrasi ve özgürlük için özveri ayıdır.
Sabahat Sabar yoldaş tüm kadınlar adına devrimci mücadelenin diğer yarısını temsil etmektedir. Bir tarafta erkeklerin olduğu kadar kadınların da bu mücadeledeki öncü duruşlarını tanımlamaktadır. Bu duruş, ser verip sır vermemek kadar, mücadelenin zorluklarına karşı sessiz ve sitemsizce. Özverili bir fedakarlık olarak tecelli etmektedir. 2010 yılı anısında dile getirdiklerimizi, bir kez daha sizlerle paylaşıyorum.
“Sabahat Sabar yoldaş, 1958 Urfa doğumlu. Güney Bölgesi çalışmalarına kocasıyla birlikte katılmış militan bir yoldaştır. Bu militan yoldaşlara kurulan sinsi bir tuzakta, kocasına yönelen silahların ateşine hedef olmuştur. 18 gün Balcalı Hastanesinde yarılı olarak, acı içinde direnerek şehit olmuştur (18 Mayıs 1981). Polisin tüm çabasına, yapılan tahkikatlara karşı ser verip sır vermemiştir. Hiçbir yoldaşını ele vermediği gibi, adları belli katillerden hesap soracağı inancıyla, polise isim vermeyi reddetmiştir.
Örgütsel görevi başında vurulan şehit Sabahat Sabar yoldaş, Ölmeden önceki son sözleri. “Önemli olan kim olduğum değil, amacım ve kimler için ölüme gittiğimdir. Bunun için sevinçliyim de. Halklarımızın çıkarları benim davamdır. Zalimin zulmü divana kalsın. Divan da devrimci harekettir, yoldaşlarımdır.” (Aktaran, Kocası Ayhan Azgın, 19 Temmuz 2009 tarihli iletisi)
Poliste dik durma geleneği, tarihi direnmelerle yükselen bir örgütün geleneğidir. Bu örgütün sorumluluğunu işkencelerde ser verip sır vermeyerek yükseltenler şehitleriyle kadro ve militanlarıyla sürdürüyor. Şehitlerimizi ölümsüz yapan bu duruştur. Sabahat yoldaş THKP-C (Acilciler)örgütünün ser verip sır vermeyen şehit kadınıdır. Anısı mücadelemizde daimi bir ışık olarak yolumuzu aydınlatacaktır."
SON SÖZÜMÜZ İBRAHİM KAYPAKKAYA
(Çorum- Sungurlu, Karakaya köyü 1949 – 18 Mayıs 1973)
SER VERİP SIR VERMEYEN KAHRAMAN
SENİ ANMAK DİRENMEKTİR
Mihrac Ural
18 Mayıs 2011 yıl dönümü anısı için.
Bir kez daha bin kez daha anacağız. Bu en yerel, bu en everensel direnme kahramanımızı. Türkiye devrimci hareketinin tüm renklerini temsil edecek bir değer varsa o da direnmesiyle, mücadelede özveriyi tanımlayan, egemen güçlere, zorbalara, işkencecilere karşı son sözümüzü tanımlayan İbrahim Kaypakkaya’dır.
Bu kahramanı anarken duygulanmamak, gerilmemek mümkün değildir. Bu duygu yükü, doğrularımız arkasında kararlı duruşumuzun da ifadesidir. Bizi böylesine kararlı kılan etmenler öncüllerimizin ortaya koyduğu, direnme çizgisidir. Onların yol haritası, haklılığımızın olduğu kadar başarımızın da pusulasıdır. İbrahim Kaypakkaya bu pusulanın kuzey yıldızıdır. Bunu her yıl aynıyla dile getiriyorum.
“Bu satırların yazarı öncelikle, bu kahramanın anısı önünde saygıyla eğilir. Kendi adına ve onunla ortak doğruları kesişenler adına, İbrahim Kaypakkaya’nın direnişinde anlam bulan kararlılığın mirasını onurla taşıdığını ilan eder.
İbrahim Kaypakkaya hepimiz adına düşmana karşı yöneltilmiş son sözümüzdür. Bize miras kalan da bu duruşun taşıdığı anlam, direnmede ifadesini bulan içeriğidir.
Özgürlük ve demokrasi uğruna bu mirası yükseklerde tutma kararlılığıyla, ülkemizin başına bin yıldır musallat olan karanlık egemenliğe karşı mücadeleyi daha da bir kararlılıkla sürdüreceğimizi deklare ederiz.
İbrahim Kaypakkaya, bir dönemin özgürlük ve demokrasi savaşçılarının düşmana yönelmiş son sözüydü. Ser verip sır vermeyenler adına, hak ve adalet adına, hukuk adına, insan hakları, devrimci değerler ve bil cümle insan erdemleri adına dik duranların, teslim olmayanların, mücadelenin her cefasına karşı koyarak yola devam edenlerin adına, düşmana söylenmiş son sözdü.
Düşmanın kazanacağı tüm hamlelere karşın, son hamleyi, geri dönüşü olmaksızın kazanacakların tutumlarını simgeleyen kararlı direniş, İbrahim Kaypakkaya’nın direnişinde simgeleşmiştir.
Bu bir sorumlu davranışıdır. Bu bir bilinçli savaşımdır; hiç bir özveriden çekinmeyenlerin ve hiçbir şahsi sonuç beklemeyenlerin doğruları arkasında durmalarıdır. İbrahim Kaypakkaya budur.
O kahraman, hepimiz adına var oldu hepimiz adına şehit oldu.”
16 Mayıs 2011 Pazartesi
BU HAFTAKİ MİSAFİRLERİM
14 Mayıs 2011, Levent Sami Sultan, Mihrac Ural, Mehmet Yavuz, Hasip Yiğitoğlu, Şerif Yılmaz
Mihrac Ural
17 Mayıs 2011
Bu haftaki misafirlerim her zamanki gibi önemli. Siyaset, kültür, insanlık, kadim dostluk ve sevgi temelinde herkesin gıptayla bakacağı yoldaşlığı tanımlayan bir bağın ifadesi misafirler.
Üstteki fotoğrafta soldan sağa duran yoldaşları tanıtayım, Levent yoldaş, o bu evin benim kadar sahibi mücadele yoldaşım, 30 yılı aşkın süredir büyük uyumun, düşünce ortaklığı eylemin, geleceğe umutla bakmanın yılmaz savaşçısı. İsrail’e karşı tüm savaşlarda kamp komutanımız. Okuyan, yazan, önermeleri ve sakinliğiyle aramızdaki saygın yeriyle sabır ve kararlılığıyla her koşulda dik duran can yoldaşımız. Eli yeşil olan, yani bereketli olan bir yoldaş. Hangi işe elini atsa en iyisini yapan, inanarak yapan. Özverisini karşılıksız sunan, barışçıl ve yüksek ruhlu bir örnek yoldaş. Levent yoldaş, uzun soluklu mücadelenin oksijen tüpüdür, dökülenleri ayakta tutan, yeniden kazandırmak için sabırla emek veren bir yoldaştır. Sakin olması kadar, en keskin duruşu da sergilemekten çekinmeyen bir yiğit insan, bir can yoldaşı. Bu fotoğraf karesinde yer almayan onlarca yoldaşın özeliklerini temsil eden, bu mücadelenin başlangıcından bu yana en zor koşullardan, en iyi koşullara her kesitte ve durumda bayrağı taşıyan yoldaşlardan biri.
Sonra beni görüyorsunuz. Saçlar beyaz, yaş kemale ermiş, fazla kilolarıyla barışık, görevlerini yerine getirme çabasında, azimde ve kararlılıkta tevazua gerek duymadan, siz gibi iddialı olan sıra neferiniz.
Üçüncüsü Mehmet Yavuz. Ahlaksız düşmanlarının bile önünde saygıyla eğilmek zorunda kaldıkları, dünden bu güne gelirken herkese örnek dostluğu, sevgiyi, bağlılığı, değerlere erdemli ve onurluca sahip çıkmayı öğreten bir kararlı insan. Araştıran, sesiz ve sitemsiz başarıların varılabilecek en üst katlarına çıkabilen, kimseye dayanmadan düşünce üreten, kültürel ve siyasal duruşuyla, sonuç alan etkinlikleriyle, insan ilişkileri her devrimcinin amaç edineceği kitlesel ilişki ağlarını kurabilen bir yoldaş. Çirkine asla taviz vermeyen bilgeliğiyle, her konunun püf noktalarını kolayca orta çıkaran bir bilge yoldaş. Kadim Roma kentinin devrimci yükseliş kesitinde, ilk örgütlenmenin temellerini attığımız, bin mili aşmayı ilk adımla başlattığımız, aradan yıllar geçmiş olsa da bir araya geldiğimizde can dostu olmanın yoğunluklarını korumuş bir kadim dost. Siyaset, kültür, halkın çıkarları dışında hiçbir şeye önem vermeden, tenezzül etmeden, bu ilişkinin hiçbir yerine devrimci mücadele dışında bir veri koymadan, dostluğu yeniden yükselttiğimiz, bütünlüğümüzün diğer yarısı. Yoldaşlık bağı ve sevgisi nedir diye sorarsanız Mehmet Yavuzu göstermekle yetineceğim.
Dördüncüsü ise Bu sevgi ağlarına takılmış, bu siyasal düşünce alış verişinin orta yerine gelip oturmuş bir dost. Hasip Yiğitoğlu. Güvenin, birbirini dinlemenin, düşünce paydasında buluşmanın bir örneği aranırsı işte o karşımızda duruyor. O, TKP geleneğinden gelmiş ama aşmış, dünyanın değiştiğini, yeni parametrelere gerek olduğunu, bölge ve dünya verilerini, harmanlayarak aktif siyaset üretme kararlılığıyla bir militan olan. Bu gecenin kapsamlı sohbetlerinde, farklı yollardan, farklı doğrulara varmakta öneri yağmurları yağdıran, tarih ve siyasette her şeyi birbirine bağlama performansıyla katkı yapan can dostu. Bu gecede, neleri tartışmadık neleri, sınıf mücadelesinden, bölge mücadelesine, örgütlenmeden, güncel görevlerimize, özgürlük ve demokrasinin tarih kesitlerinde oynadığı rollerden, bu günün devrimci görevlerine, Kürt sorunundan Türkiye soluna ve görevlerimize kadar, her birimizin farklı katkılar sunduğu bu yoğunlaştırılmış fikir jimnastiğinin dinamosu Hasip yoldaştı.
Malum tezlerimi, yazılarımı didik didik irdeleyen ve yorum yapan, dolaysıyla bana da bu yanıyla katkı sunun dobra bir ses. Dostlar başına bir dost. Dürüstçe, açıkça, eleştirel duruşuyla tek düzeliği aşmanın önemli bir aydını, her topluluğun ihtiyacı olan, sevgi dolu kardeşlik dolu insan Hasip Yiğitoğlu’nu, bu medreseye daha sık gelmesi dileğiyle okurlarıma tanıtırım.
Beşinci kişi Şerif Yılmaz yoldaş, sabrın, kararlılığın, ezeli ve ebedi güvenin insanı. Okuyan, sorgulayan, yazdıklarıyla, birikimlerini okuruna bir anda yansıtabilen, siyasi kulvarda her konuda görüşü ve ilgisini yansıtabilen bir direnme kahramanı. Sesiz ve sitemsizce zor koşullara gönül rahatlığıyla katlanma erbabı, emekçi, ekmeğini taştan koparan ancak tevazusuyla abartılı hiçbir gevşekliği bulunmayan ve böylesi insanları düzelten bir mücadele insanı. İşkenceler, zindanlar, eylemden eyleme koşuşturmalar, savaşlar, örgütleme ve malzeme sorumlulukları on parmağında on marifet bir örgüt insanı. Çelik çekirdek diye bir şey varsa işte o.
Çok mu övdüm bu tabloda yer alanları. Hayır. Haklarının onda birini bile vermedim. Uzun yılların her bir anı, bin bir deneyle geçtiği koşulda ihanetlere, iftiraların, kurgu ve kirli amaçlılara, itirafçılara ajanlara karşı böylesine dik durmuş bu insanların, insanı ilişki ve yoldaşlık adına çok daha etkin özellikleri olduklarını, bin kez tekrar ederek belirtirim.
Ne mutlu bana, böylesi devlerin yoldaşıyım, böylesine bağlılıkların orta yerindeyim. Benzeri olmayan bu duygu birliği, bunca yılın deneylerinde parlayarak, güçlenerek devamı, gerçek anlamda devrimci bir mücadele yürütmek isteyen her çevrenin en temel ihtiyacıdır diyeceğim. Şimdi oturup herkes düşünsün, bu ısrar, bu kararlılık, bu iddialı olma morali nereden ve nasıl geliyor diye. Şimdi, herkes eğri oturup düzgün düşünsün, on yıllara karşın bitip tükenmeyen bu performansın, bu siyasal söylemin, yeniyi arayıp bulma çabasının, ülke özlem ve devrimci mücadele ısrarının kaynağı nedir diye. Bunun tek bir cevabı var, doğruların arkasında durmak, halkı için devrimci sorumluluk üstlenmek, özveriyle, fedakarca tutum almaktır.
Beni ve kesilmeden, gelip giden misafirlerimi anlamak için, bu kadar ipucu dosta da düşmana da yeter.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)