HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

11 Şubat 2012 Cumartesi

HALEP ve "YA EYYEHUL KAFİRAN"

Mihrac Ural -10 Şubat 2012 / Cuma

Bu gün Halep şehri kan ağlıyor ben de onunla ağlıyorum. Halep kenti bu gün sabah vakti, haksız ve hakir akılların, emperyalist kuklası tetikçilerin intihar saldırısıyla sarsıldı. Vahşet çağlarının insanlık evrimini tamamlamamış barbarları, Halep’te kana boyadı; ilk belirlemeler 50 ölü 175 yaralı. Bu şehir doğruları arkasında dik durmanın bedelini, zalimce katledilerek ödemekle yüz yüze geldi.


Halep, 7000 yıllık ülkesi tarihin kimliklere dokulu Suriye’nin tipik ifadesidir. Bu şehrin tarihi binlerce yıl gerilere dayanır, medeniyet kuran bir şehirdir. Hittilerin gözde şehridir, Asurlular, Büyük İskender, Roma, Fars, Arap (637), Hamadani’ler dönemiyle birlikte, o günkü dünyanın ticaret merkezi, dokuma tezgahlarının harıl harıl ninniler söyleyerek çalıştığı şehirdir. Roma hamamları, Halep fıstığı, hanları ve çarşılarıyla bu şehir bu coğrafyanın her köşesine insan ortak akıl üretimi sonuçları taşıyandır. Bu şehrin taş mimarisin şarkın en büyük e en anlamlı mesajı olarak durmaktadır. Bu şehirde tüm inançlar, tüm mezhepler, tün etnik dokular kardeşçe barış içinde bir arada yaşıyor. Barbarların hedefi de tas tamam budur.


İslam’ı vahşet dini olarak lanse eden bu kafirlere söylenecek tek söz, aynı nedenlerle söylemiş Kuran’daki Kafirun süresi yerli yerine oturur. “De ki: Ey kafirler. Taptığınıza tapmıyorum. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır ( El Kafirûn. Meali bana ait. M.U)



Bu kafirlerin yaptıkları için diyeceğim, bu dini ayaklar altına alan, insanı Allaha isyan ettiren, çılgınlıkların karanlık dehlizlerinde tetikçilik yapan, zıvanadan çıkmış kafirler sizinle tarihsel bir hesaplaşmamız var. Bu coğrafyanın tüm uygar kentleri, karanlık akıllarınıza karşı direniş bayrağını, Halep’e yaptığınız tecavüze karşı daha da yükseklere taşıyacak.


Barbarlar bugün, bu tarihi şehrin ortaya koyduğu siyasal duruşa karşı saldırıya geçtiler. Uzun zamandır Halep halkına yönelik ağır suçlamalar yaparak kışkırtanlar, Halep’in sarsılmaz bir iradeyle halkçı yönetiminin arkasında durması, reformları desteklemesi ve bu kazanımlarını ikame etme çabası dünya şer güçlerini de rahatsız etti. Hemen hemen her gün, milyonları milyonlara katarak meydanları doldurup komplolara, teröre lanet savuran Halep bu gün kan ağlıyor. Onu hedef alan karanlık akıllar tetikçi şebekeler, insanlık dışı eylemleriyle Halep’i acımasızca kalleşçe ve korkakça yaraladılar. Halep ağır yaralı ama onurlu ve gururlu. Aldığı siyasi tutumun haklılığında gösteren bu saldırılar ona güç veriyor acının yarattığı reflekstir bu, doğal olan, sağlıklı olan her vücudun refleksidir bu. Toplumların refleksi de doğanın refleksi gibidir, işte Halep budur, direnme de tas tamam budur.


Halep kan ağlıyor ben de onunla ağlıyorum. İki anavatanımdan biri Suriye’de her gün kan ağlıyor..Bu kanlı olaylarda doğrudan doğruya Türkiye’nin parmağı bulunuyor. Erdoğan yönetimi başından itibaren istisnasız tüm kanlı olayların baş aktörüydü. Artık çuvala sığmayan mızrak yakalanan 36 MİT subayıyla da ortaya çıkmıştır ki, sayı bunun çok ötesindedir; gerçek rakam 49 subaydır, Türkiye, diğer 11 MİT ajanını, kaçakçı diye lanse etmeye çalışıyor.


Suriye’deki kan deryasının birinci sorumlusu faşizan bir sivili diktatörlük kuran Erdoğan yönetimidir; halkalara, aydınlara, yazarlara, siyasi muhaliflere işkence, zindan, sürgün baskılarıyla kan ağlatan, Erdoğan yönetimi komşumuz Suriye’nin bir iç savaş içinde kan gölüne dönmesi için bir tetikçi olarak, BOP eş başkanı olarak çılgın girişimlerine devam ediyor. Eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekesinin tüm kanlı eylemlerinde Türkiye’nin parmağı artık yeterince açıktır.


Halep uzun zamandır hedefteydi. Kışkırtmalarla oda kanlı isyanlara ve tahriplere katılır diye beklediler: Ümitlerini kestikleri yerde de ona saldırdılar. BM Genel konseyinde, Rusya ve Çin’in Vetosuyla aldıkları ağır hezimet dünya şer güçlerini bunalıma soktu. Körfez ülkeleri gibi tarihsiz ülkeler emperyalist çıkarların kuklaları olarak elçiliklerini çektiler. Avrupa ülkeleri de buna katıldı. Ama bütün bunlar arkasında halkın iradesi duran bir yönetimi sarsamadı.

Her defasında iflasla sonuçlanan kanlı saldırılar, böylece bir kez daha sahneye kondu. Askeri müdahale yapamayanlar, Türkiye’nin desteğiyle öbek öbek eli kanlı şebekeleri Suriye’ye göndermeye devam ettiler. Aklın, vicdanın almayacağı eylemler böylece Suriye’ye kan ağlatmaya başladı. Halep’te patlayan bombalar masum insanları bu akılsızlığın girişimi katletti. Bu menfur girişim, bu bölgenin kaderini esir almak, kan sızıntıyla lime lime yok etmek için sahneleniyor. Ancak bu bölgenin onurlu insanları, bu kavganın varacağı yere kadar gitme kararlılığıyla, yürekleri pimi çekilmiş bir bomba gibi bekliyor.


Cemal Abdül-Nasır, Mısır-Suriye birliği kurulduğunda, bu ülke için “Arapların canlı yüreği Suriye’dir” demiş. Dillere destan olan bu cümle, Suriye’nin tarihsel direnme çizgisini anlatır. Bu cümleyi Suriye de Halep için söyler. Halep, bölge tarihinin en aydınlık şehri aklın her türden hurafeyi süzgeçten geçirdiği bir kent. Hamadaniler devletinin başkenti (944-1260), Hasibi orada yerleşmiş (950’ler), en gözde öğrencisi Muhammed bin Ali el Cilli bu kenti merkez almıştır. Taş mimarisi insanlık tarihinin şehirleşme estetiğine ilham olan bir şehirdir. Suriye’nin inanç karakterini veren bu şehir, İslam algısının daha bir insanı boyut aldığı yerdir. Bu şehirde müzik ise bir başkadır. Bu kentin Müzik algısını anlamak için yaşanmış bir olayı burada aktarmak oldukça anlamlı bir mesaj olacaktır. Bunu da anadilimin sesi olan, her düzlemdeki müthiş yetileriyle bu mücadelenin yıldızı olacak insanlar için aktarmayı uygun görüyorum.

Arap aleminin en ünlü musikarı Mısırla Muhammed Abdull Vahab Halep kentinde konser vermeye gelmiştir. Organizatör, Abdulvahab’ı bir otelin lobisinde 7-8 kişinin önüne çıkarır. “Buyur söyle” der. Adulvahap şaşkınlığa düşer. O, ünü yere göğe sığmaz bir müzisyendir. “bu ne demek oluyor, ben mi 7-8 kişi önde nasıl söyleyeceğim? “ diye dehşetini ifade eder. Organizatör hafif bir sesle “sen söyle” der. Abdülvahhab, anlaşma gereği söylemeye başlar. İki parça sonrası lobide dinleyici olanlar ayağa kalkar. “onay verilmiştir” derler. Vahhab hayretler içinde “bu ne demek oluyor ?” diye sorar. Organizatörde şunu söyler; “Burası Halep, arşında burada, bu heyet sesini yeterli bir kalitede bulmaza şehrinin insanlarını asla kötü bir sesi dinletmez. Kara bu 7-8 kişiden çıkar” der. Ertesi gün yüz bini aşkın kişi Muhammed Abdülvahab’ı dinliyordu. Halep işte böylesine yoğun, böylesine ince, böylesine derin içerikte sanat algısı olan bir şehridir. Bu nedenle de Muveşşahat Endelusiyyanın piri Sabah Fahri burada yetişmiştir; “Hamratul hub” parçasını dinleyip de aşkını katmerlemeyen bir insan oğlu olamaz. Helep böylesine bir insanlık üretim şehridir. Bu satırların yazarı, bu acı günde bu satırları yazarken iletmek istediği mesaj uygarlık gücenen güç uygarlıklarını er yada geç hezimete uğratacağı mesajını vermek istemiştir.


SONUÇ:


Kimse umutsuz olmasın, Suriye direnmesine devam edecektir: Helep’te, Şam’da Lazkiye ve tartusDe tüm şehirler bu karanlık akıllara karşı direnecektir: bu direnişe Türkiye halkları da omuz verecektir. Bilmeyenlere bir kez daha şunu hatırlatacağım. Suriye olaylarını baştan bir takıp edip yorumlayan biri olarak tüm araştırmacıların da ortak kanısı olan “Şam ve Halep şehirleri kararlarını doğru verir ve verdikleri karar zafer kazanır”. Bu gerçek tarihin her kesitinde olduğu gibi bu günde geçerlidir.

254 .DOSYA MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’IN YALAN DERYASI

İŞTE 1. KONGRE MK ve MK YEDEK ÜYE SEÇİM TUTANAKLARI




Mihrac Ural -10 Şubat 2012 / Cuma



Okurlarım, polis organizesi MİT ajanı İbrahim Yalçın ve İtirafçı Engin Erkiner’in bitip tükenmez yalanlarını, demagojilerini, kin ve intikam yazılarını artık muhatap almama gerektiğini ısrarla belirtiyorlar. Bu ahlaksızların herkesçe bilindiklerini, artık esamileri sadece MİT’in ucuz paralı elamanları olarak anıldığını söylüyor ve bunlara cevap vermenin vakit kaybı olduğunu söylüyorlar.

Bunu dikkate alacamı bildiririm.


Bu dosyada, utanmazlıkta yüzü ayakkabı köselesi olan MİT ajanı İbrahim Yalçın, bir kez daha belgeler ortaya konmasına rağmen yalanı fütursuzca yapması, zıvanadan çıkmış bir MİT ajanının boğazına kadar batmışken Ben Hür taktiğiyle “bana ve düşmanıma” diyerek intihar yalanlarını sürdürmesine dikkat çekeceğim.


Bu kili polis şebekesini uzun zamandır kıpırdayamaz hale getirdim. Dünden bu güne sadece belge ve kanıtlarla, ellerini kollarını tıkalı oldukları Fare kapanında ebedi yaşama mahkum ettim. El yazılı itirafları ortada dururken bu kadar hayasız olmanın, yalanlara devam etmenin bir görev olduğunu söylemeyen kimse kalmadı. Bunlar, MİT’in emir kulları 4 yıl değil 40 yıl bu yalanları, karalama abartma ve uydurmaları Özel harp dairesi adına tekrar etmeye mahkumdurlar.

Malumunuz bir süre önce, MİT Ajanı İbrahim Yalçın, 1. Kongre delegelerinin göğüslerine “Delege Tanıtım Kartı” taşıyıp taşınmadıkları konusunda yalan söyledi. Bu yalancının suratına fotoğraflı belgele sert bir tokat vurdum. İt gibi sustu. Bu ahlaksızın kendi göğsünde “Delege Tanıtım Kartı” lı fotoğrafı bile var. Midemi bulandıran bu itin Kongre görüntülü fotoğrafını yayınlamayı içime sindiremedim. Bunun için bir belge fotoğrafla yetindim.


Hayatı yalanlarla örülmüş bu MİT ajanı, kalkıp bir kez daha Merkez Komite üyelerinin seçimi üzerine yalan söyledi. 7 MK üyeliğine Kongrede sadece 7 aday gösterildiği ve seçimlerin öyle olduğunu iddia etti. Bu ahlaksıza belgelerle 12 aday adayının ortaya çıktığı yapılan kapalı oy açık sayımla MK üyelerinin seçildiğini gösterdim. 1.Kongre Divan üyeleri tutanağını ortaya koydum. Kepaze durumuna düştü. Adamın amaca Kongreyi küçük düşürmek, karalamak bu büyük siyası adıma yok saymaya çalışmak; Nedeni de çok basit, örgütümüzün 1. Kongresinin oy birliğiyle yaptığı tercihler, onları ebede kadar cehennemin dibine yollamıştı.


Ancak, MİT ajanı hayasızdı, kendi el yazısıyla MİT’ten para alarak örgütü ispiyonladığını söylemesine, hayatında siyasi kaygı taşımadığı için bir tek siyasi yazısı olmamasına rağmen, durmadan ürettiği yalanlarla devrimci hareketlere zarar vermekle görevlendirilmiştir. Böyle bir şerefsizin yüzüne tükürseniz de kar etmez.


MK üyelerini seçimiyle ilgili belgeyi yayınladığımda (Bkz. 252. Dosya) şu notu ekledim; “Bu belgede bilinmesi gereken sadece MK için kaç kişinin aday olduğudur, bunun için isimler ve sayılar karalanmıştır. MİT işine devam ederken hiçbir tiyo verilmeyecektir.”

MİT ajanı bu notu da görmemiş ya da itirafçı orağıyla her zaman yaptıkları gibi demagojiyle bu nota atlamayı uygun görmüş ve bir kez daha yine utanmadan, yalan makinesini çalıştırmış. Kongre delege sayısı, Kongre Merkez Komitesi aday adayı sayısı ve onaylanmış aday sayısı, MK Yeden Üye aday adayı ve seçilmiş aday sayılarını karıştırıp keyfince kendi karanlık amaçlarının karalamalarına uydurmaya çalışmış. MİT ajanı İbrahim yalçın bakın ne diyor;


“1. Kongre’de, MK’sine ‘’14 aday gösterildiğini ve bunlar içerisinde en çok oy alan 7 kişinin seçildiğini’’ iddia ediyormuş. Yalan söylüyor. Yok böyle birşey. Kongreye katılan tüm yoldaşlar bu yalana tanıktır. Kongre’ye katılan 42 kişi’den hiç kimse bu sahtekarın iddiasını dogrulamaz.


Daha önce yazdıgım gibi, 8 MK yedek Üyesi ve 7 tane de MK asil üyesi olmak üzere 15 kişilik MK ve MK yedek üyesinin seçildiği 1. Kongre’de, ne MK ve nede MK yedek üyeleri için başkaca bir aday gösterilmemiştir. Gösterildiği kadar yedek, yine gösterildiği kadar da Asil üye seçilmiştir. MK’sine seçilen asil üyelerden birisi cezaevinde (Haydar Yılmaz) diğeri de Türkiye’de ki bayan arkadaştır. Adı geçen bayan arkadaş, seçilmiş olmasına ragmen hiç bir gün örgütsel faaliyet içersinde olmamıştır.“ (MİT ajanı İbrahim Yalçının itirafçı sitesindeki “Beş Belge ve Acilciler” yazısı)


(Okurun dikkatine; bu polis organizeleri eleştirecekleri alıntılarımı bile olduğu gibi almaz, aldıkları yeri göstermezler. Çünkü her şeyleri gibi bu alıntılarda yalan ve uydurmadır. Oya bu kirli adamlardan yaptığım alıntıların tümü net aktarımdır. Buda bir Acilcinin yazım ahlakıyla bir İtirafçı ve ajanın yazım ahlakı arasındaki farktır.)


Bu şerefsiz MİT ajanının bu alıntıda dile getirdiklerini, alt alta sıralarsak şunu görürüz.


MİT ajanı diyor ki,


1. Diyor ki, “Kongre 42 delege” varmış ?!


2. Diyor ki, “Kongre’de, MK’sine ‘’14 aday gösterildiğini ve bunlar içerisinde en çok oy alan 7 kişinin seçildiğini’’ iddia ediyormuş.”um


3. Diyor ki, “Daha önce yazdıgım gibi, 8 MK yedek Üyesi ve 7 tane de MK asil üyesi olmak üzere 15 kişilik MK ve MK yedek üyesinin seçildiği 1. Kongre’de, ne MK ve nede MK yedek üyeleri için başkaca bir aday gösterilmemiştir.”


4. Diyor ki, “MK’sine seçilen asil üyelerden birisi cezaevinde (Haydar Yılmaz) diğeri de Türkiye’de ki bayan arkadaştır.”


İddiaları bu. Bunun için gösterdiği bir belge var mı? Yok. Her zamanki gibi sallama yalan kurgu yine devrede. Bir paragrafta bu kadar yalanı bir araya getirmek için ya aptal olmak gerek ya da MİT ajanı.


Bu kirli insanların, tüm acilcilerin örgütüne, kongresine bu kadar karalama yapmaları her zaman belgelerle yere serdiğim gibi bunu da öyle yere serip, ayaklarım altına alarak posasını çıkarıp çöpe atacağım.


Belgelere bir kez daha bakın. Büyütüp inceleyin. Tek tek sayın. Şunları göreceksiniz.


CEVAP


1. “Kongremizde 42 delege olduğu” sallama bir bilgidir. MİT ajanı bu bilgiyi, karalayarak örttüğüm seçim oy sayısına bakarak üretmiş. Adam aptal ya, bilinçli yaptığım ve okura bir notla bunu hatırlattığımın farkına varmamış. Görüntüdeki ( + ) işaretlerini sayıp, buradan kongre delege sayısını uydurmuş. Bir kez daha MİT ajanının başarıyla atlattığımızı tespit ediyorum.



THKP-C Acilciler 1 Kongresi delege sayası 42 değildir. Kongre delegeleri oy kullanma hakkına sahip olan ve olmayanlarla birlikte bu sayıdan çok fazlaydı. Kongrede oy kullanma hakkına sahip olanların sayısı ise 32’dir. Bre hayasız MİT ajanı köpek, ne zamana kadar belgelere karşı yalan üretmeye devam edeceksin…



2. Benden aktarma yapmışmış, alıntı yeri yok, kaynak yok. Yalan olduğunu 252. Dosyaya bakan herkes anlar, MK için 12 aday adayı çıktığını yazdığımı bilir. 14 nereden çıktı (sanırım MİT’e öyle bir bilgi geçmiş aklında da o kalmış)



3. MK ve MK Yedek Üyesi için toplam olarak 28 aday adayı ortaya çıktı. Aday adayları önermeyle değil, tek tek başvuruyla ya da hak devriyle yapıldı. Bunlar arasından 11 MK üyesi 10 da MK Yedek üyesi seçildi. Belge işte burada duruyor. Suratsız yalancı, MİT ajanı hala konuşuyor. Tıpkı MİT’ten para alıp örgütü ispiyonlamak için gelişinin utancını hissetmeden konuşmaya devam ediyor.


4. MK’ya seçilenler arasında ceza evinde ve yurt içinde olanlar sadece iki kişi (Haydar ve bayan yoldaş) değildi. MK üyeliğine seçilip ülkede ve ya zindanda olanlar ise şunlardı (Fatma Güneş, HY, HYK, EY, MM, AS). MK Yedek Üyeleri arasında Avrupa’da, ülkede ya da zindanda olanlar ( İ E, FY, İD, NB). Gerçekler budur, ötesi ise yalan ve uydurmadır. Hayasız MİT ajanı, burada da yalan söylemeye devam ediyor. Belgelere karşı demagoji ve uydurmaya sarılıyor.


Bölgeler ortada, yalancı ortada, ajan ortada itirafçı ortadadır.


MİT ajanı İbrahim Yalçın ve itirafçı Engin Erkiner, ölü konuşturucusu polis Erkanı Ulaşan’ı, Joker Haydar’ı, Boyacı Cahş’ı(Cahit) ve özellikle kendini farklı göstermeye çalışan, “Suriye Üzerine” yazdığı olumlu yazıyla da bunu ifade etmek isteyen İrfan Dayoğlu’nu aldatabilir. Ama Acilcileri asla.


MİT ajanı İbrahim Yalçın’na değil, ezeli ortağı İtirafçı Engin Erkiner’e değil, İrfana Dayıoğluna soruyorum, ahlaksız bir aptal değilsen şu sorunun cevabını sen ver; MİT ajanı, örgüte birinci gelişinde (28 Ağustos 1986) neden MİT’le anlaşarak geldiğini söylemedi ? bu tarihten ne kadar önce MİT’le ilişki halindeydi? İşte SIRAT KÖPRÜSÜ SORUSU budur. Olay “zaaf gösterme“ olayı değildir.

Ve bir kez daha tekrar ediyorum.


Dolaysıyla (252. DOSYADA) şunları belirtmiştim, “Acilciler 1. Kongresi, iddiayla söylüyorum ki, Türkiye’de yapılan tüm illegal örgüt kongrelerinden çok daha kurallı, çok daha kurumsal algıyla gizli oy açık sayımla, muhalefet olanlara sonsuz konuşma hakkı tanıyarak bağlanmıştır. Tüm tutanakları, raporları eksiksiz basılarak, ilgili yoldaşlara iletilmiştir. Her biri 1,5 saatlik 16 teyp kasetleri arşivde durduğu gibi, bunlardan yayınlanması gerekenler de Örgüt Merkez Yayın Organı CEPHE sayı: 39 – 40’da yayınlanmıştır. Bu belge, bu tarihi direnme örgütünün onurlu kongresine dil uzatmaktan, karalamaktan başka sermayesi olmayan, İlker Akman ve arkadaşlarını polise ihbar eden katil muhbir, İtirafçı Engin Erkiner’e kapak olsun diye aktarıyorum.”

Hatay'da emperyalizme karşı Suriye halkıyla dayanışma mitingi

Antakya Demokrasi Güçleri, Gazeteciler Cemiyeti'nde düzenlediği basın toplantısı ile Suriye'ye olası emperyalist müdahale karşı çıkmak için 19 Şubat'ta Antakya'da bir miting düzenleyeceklerini duyurdu


Antakya Demokrasi Güçleri'ni oluşturan DİSK, Eğitim-Sen, İHD, Halkevleri, ÖDP, EMEP, BDP, ESP, SDP, SP, TÖPG, SODAP, Partizan ve Halk Cephesi Gazeteciler Cemiyeti'nde düzenledikleri basın toplantısı ile "Suriye halkının geleceğini Suriye halkı belirlesin" çağrısında bulundu.

Olası emperyalist bir müdahalenin Hatay'ın ekonomisine de ağır bir darbe vuracağına dikkat çeken Demokrasi Güçleri, Ortadoğu'da çalan savaş tamtamlarının Türkiye'yi ve Hatay'ı yıkıma sürükleyecek ayak sesleri olduğunu belirtti. Ortadoğu'daki halk ayaklanmalarının değerlendirildiği açıklamada emperyalistlerin ve işbirlikçilerin hareketleri kontrol altına almak istediklerini, Libya örneğinde bu çabanın vardığı boyutların görüldüğü ifade edildi.

'Türkiye'ye görev biçiliyor'
"Suriye'den yeni bir Libya yaratılmaya çalışılıyor ve Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilmesinde Türkiye'ye görev veriliyor" denilen açıklamada emperyalizmin aktif taşeronu AKP'nin çadır kentler, ekonomik yaptırımlar, kökten dinci örgütlere destek ile Suriye'nin geleceğine müdahalede bulunduğunun altı çizildi.

Suriye'ye yönelik tehditlerin dahi Hatay ekonomisini etkilediğine dikkat çeken Demokrasi Güçleri, saldırı durumunda yine yoksul çocuklarının zarar göreceğini söyledi.

'Suriye'nin geleceğini Suriyeliler belirlemeli'
Açıklama şu ifadelere yer verildi:


"Suriye'nin geleceğini Suriye halkı belirlemelidir. Suriye'de halkçı, devrimci bir demokrasi ve ekonominin yeşermesinin tek yolu Suriyelilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesinden geçmektedir. Bizler ezilen halklardan yana taraf alıyoruz.

Kendi ülkelerinde demokrasi ve hukuk ilkelerini ihlal edenlerin, kendilerine karşı çıkan herkesi terörist ilan edenlerin, hapishaneleri öğrencilerle, gazetecilerle, devrimcilerle, Kürtlerle dolduran bir iktidarın demokrasiden bahsetmesi kabul edilemez. Siz değil misiniz Hopa’da deresine suyuna sahip çıkana gaz bombaları yağdıranlar? Siz değil misiniz Uludere’de kendi sivil vatandaşlarına savaş uçaklarıyla saldıranlar?"

Hataylılar, Ortadoğu'da ve Suriye'de emperyalist müdahalelere
karşı 19 Şubat Pazar saat 13.00'da Doğuş Okulları önünde buluşarak bir miting düzenleyecek.

TÜRKİYE DEVRİMCİ KAMUOYUNUN BİLGİSİNE

253. DOSYA

Mihrac Ural notu:


4 yıldır örgüt tarihimizi karalayan, yöneticilerine ve emek vermiş kadrolarına küfür savuran, polise ihbar edenler, elimdeki belgelere dayanarak açık ve net ispat ettiğim gibi MİT organizesi olan İtirafçı Engin Erkiner ve 1977’den beri ortağı olan ve sol içinde yakıcı faaliyetlerle örgüt örgüt dolaşan bu ikili hakkında elime geçen bir ilanı okurlarımla paylaşıyorum.


İlanı yapan kişi, bu ikili polis organizesinin kendi deyimleriyle “kullanmalarıyla” aleyhimde akıl almaz suçlamalar yaptı; ama asla ne aileme ne özelime ilişmedi en azında bu açıdan bir çizgi tutturdu. Şu ana kadar bu insanlar uzak yakın hiçbir dostluğum ve arkadaşlığımda yok. Arada geçen sürecin olumsuzlukları nedeniyle de sanırım hiçbir zaman oylamayacaktır. Bu benim açımdan olduğu kadar kendisi için de geçerli bir tutumdur. Bu konuda her ikimizde tutarlıca bir duruş sergiliyoruz. Kendi adıma buna da devam edeceğim (Bu süreçte, iki notum oldu biri bir devrimci şehit için 3 yıl önce yazıp yayınlamadığım bir yazının 2012 tarihi itibariyle yenilenmesi. İkincisi ise bu ikili polis organizesinin önüne gelini “Suriye muhabarat”ı olarak suçlamasına karşı insani olarak gösterdiğim reflekse ait nottur).


Bu karalama deryasında, Analarımızı, babalarımızı, ölülerimizi, kız kardeşlerimizi, karılarımızı, çocuklarımızı, kadro ve militan yoldaşlarımızı ağza alınmayacak ahlaksız küfürlerle dile getiren, bana ve çevreme “Suriye muhabaratı” diye karalama yapan bu soytarılara, bu ihbarcılara kimi eski yoldaşların oluşturduğu sitede yazma olanağı tanınmasıyla uzaktan yakından ilgili değilim.


Bu ikiliye üçüncü bir şahsın dahil olması ise eşyanın tabiatına uygundur.


Bize yapılan tüm karalamaların tek kaynağı olan bir yalancı ölü konuşturucusu Erkan Ulaşan’nın, 30 yıldır bir tek siyasi devrimci duruşunun olmamasına rağmen bu çevrede yazı yazması hayretle izlenmeye değir. 35 yıl önce bu kişinin örgüt tarafından polis olarak arandığını bile yazdım. İlginç olan, bu üçlünün bir arada devam eden ilişkileridir. Bu soru işaretleri hiçte boşluktan gelmiyor.


Site yazarları sitenin karakterine uygun olur; bu şebekenin, değer verdiğim insanlarında yer aldığı bir sitede bulunması beni hiç ilgilendirmiyor. İki yıldır bu siteyi açmadım bile. Kaldı ki, sormayı bir tenezzül meselesi sayarım; amaç ve hedef kitlemiz birbirinden farklılaşmış, siyasal duruşlarımız ayrışıp bitmiştir. Herkes kendinden sorumludur, ilgili değilim.


Bu üçlünün siyasi olmayan karalamalarını, siyaset dışına çıkmadan 250’yi aşkın dosyayla her biri bir tarihsel belgeler dizini olan verilerle cevap verildi. Küfürlerine ve şahsi konuları bu tartışmalarına taşımalarına ise Özel harp dairesinin oyunu olarak baktığımızdan aynıyla cevap vermedik, kimsenin anasını, bacısını karısını ele almadık. Bu Kiril ve ahlaksızlığı onlara bıraktık. Bu üçlünün Vicdan’ı da kendileri gibidir; hiçbir ahlak taşımayan ancak “kaltak” (bu kavram için okurdan özür diliyorum) diye tabir edilebilecek, gazeteci kisvesi altında cinsel taciz, kızı dahi arkadaşlarını pazarlayan biridir.


Bu ahlaksızı neden yazmadığım sorulur. Cevabımdır; bir “gazeteci arkadaş” olarak uzun süren yazışmaları, sohbetleri, içindeki kaliteyi, devrimci duruşu, ilkeli ve öğretici bilgi dönüşümünü hiçe sayarak, bir Paris gezisi bileti uğruna satan kadına sadece kaltak denir. Böylesi hayvanlar için bir şey yazılır mı?


Hayatının hiçbir kesintinde fıkra bile olsa uzuv adlarını telafüz etmemiş biri olarak, bu insanların belden aşağı karalamalarını, evrimi tamamlanmamış hayvani hallerine tükürmekle yetineceğim. Bu kaltağın aleyhimdeki karalama yazılarını İstanbul indimedya’da yayınlama şerefsizliğine, ne ahlakım ne de devrimci onurum cevap vermeme müsaade eder. Hayatını okumaya yazmaya devrimci mücadelenin gereklerine adamış biri olarak ürettiğim siyasi çalışmalarımı, bu çömezlerin hayatları boyunca ürettikleriyle karşılatırın, her şey açıkça ortaya çıkar. Bu da, polis organizesinin neden Mihrac Ural adına esir olduklarını, fare gibi bu esaret kapanında kalmaya mahkum olduklarını da açıklar.


Bu çirken ahlaksızların birbirine yönelik karalamalarını anlamak için, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, bu vicdansız yaratığı Paris’e gelmesi için Hasan Balcı’ya söylediği “yanıma gönder sen s…mesen, ben s…rim” cümle bile tek başına, bu çirkef deryasında nelerin döndüğünü anlatmaya yeter; karısın MİT’in eline göz ameliyatı için teslim etmiş birinin, böyle bir kaltağı Paris’in Strazburg caddesinde pazarlamadığının garantisini kimse veremez. Bu kaltak bunu hak edermiş. Bu verilere dayanarak diyorum ki, yüzlerce sayfa anı yazışmamı eksiksiz olarak yayınlama cesareti göstermezler. Zira bu yazılar, Mihrac Ural’ın suratlarında patlayacak devrimci tutarlılık tokadıdır, mücadeleye, dostluğa ilkelere kararlıca sarılışının belgesidir. Yazıları tırtıklayarak kesip yapıştırarak bir yere varılacağını sananlar, kendi ahlaksızlıklarıyla bataklıkta boğulanlardır. Bu yüzden bu polis organizesi ve bu kaltak kadına, bu gün de yarın da bin yıl sonra da ben Mihrac Ural olarak, meydan okuyorum, tüm yazışmaları eksiksiz yayınlayın. Ben buradayım…


Tüm yazışmalar bende duruyor. Tek eksiği olmadan. Hadi bakalım bunu yapamazsanız polisliğiniz yanı sıra kaltaklığınızda tescil edilmiş olacaktır. Ama ben yazım ahlakına, ikilinin onayı olmadan bu tür şahsı yazışmaları asla sokağa atmam. O gün o inançla, o samimiyetle yazdım, her satırın, her kelime ve harfinin arkasındayım ama sokaklara düşürmeyecek kadar da karşımdakinin bu yazıda olduğuna inandığım onurunun da güvenilir bekçisiyim. Bu kahpe bir kadın olsa da değişmez. Bu gencecik kızını erkeklerin altına atan birisi olsa da değişmez. Bu duruşum, kocası dururken böylesine kirli işleri yapan birine bile olsa aynı kalacaktır. Tutarlılıkta Mihrac Ural adını marka yapan budur.


Bu ahlaksız kaltak için diyeceğim şudur,


Aptal, temizi kimse kirletemez, Antakya gezisinde yakınlarımı görmen için çırpınışına rağmen yasak koymuş olmamın nedenini şimdi anladın mı…


Ulan ucuz kaltak, bilmelisin ki,


Ruhunu şeytana satanları elimin tersiyle tokatlayıp atıyorum, dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorum; Joker Haydar’ı, Kılcık Haydar’ı, Aptal İrfan’ı, Boyacı Cahş’ı (Cahit) ilgisizliğimle nasıl da ayağımın altında bir izmarit gibi ezdiğime bak yeter…


Bunları anlaman için şerefin olmalıydı ama yok. Sen bu organizasyona layıksın, bunlar adam kullanır, sende bunu çok uygunsun…


Bu kaltağı anmama bile gerek yok artık.


İtirafçı Engin Erkiner, MİT İbrahim Yalçın ve Ölü Konuşturucu Erkan Ulaşan üçlüsü yazılı, belgeli, kanıtlı, bir polis organizesi olduğunu bir kez daha buradan ben de ilan ediyorum. Bu adamların 4 yıldır tekrar ettikleri şey devrimciliği kirletmektir bu da bilinçli bir çaba olarak organize edilmiştir. Okur sadece şunu düşünsün, bir tartışma, bir karalama, belli bir noktadan sonra inatçı bir ısrara dönerse bunun farklı bir anlamı olur. Olanda budur. Bu polis organizesinden uzak kalmak en doğru olandır.


Özgür medya sitesi yöneticilerine hiçbir zaman sözüm olmadı, olmayacaktır. Sansürcülüğe şiddetle karşıyım. Devrimciliğim ve demokratlığımın temeli buraya dayanır. Cevap hakkı yaratacak yazılar yer almadıkça kim ve ne olursa olsun, nerede yazarsa yazsın, bunun üzerine söz söylenmeyeceğini şahsi düşüncem olarak buraya not ederim.

*********************************

AŞAĞIDAKİ DUYURU TARİHSEL BİR BELGEDİR.


http://www.ozgurmedya.org/ internet sitesinde yazı yazan Engin Erkiner Polis muhbiridir.


Nebil rahuma 30.09.198o tarihinde başında Mete özerin bulunduğu bir ekip tarafından örgüt kararı ile THKP-C HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ ÖRGÜTÜ tarafından katledilmiştir.


Nebil bir arkadaşının eşine yaptığı taciz ve örgüt parasını altınlarını mit ajanı İbrahim yalçına verme suçlaması ile itham edilmiş bağcılar mevkii boya fabrikası taş ocakları alanında mahkeme edilmiştir. Burada tanık olarak kullanılan kadın Ziya erdönmezin eşi Emine erdönmezdir.

Nebil rahumanın arkasına dolanılmak üzere kafasının arkasından bir mermi ile katledilmiş ve cesedi orada terk edilmiştir. Ertesi gün belediye ekiplerince Nebilin cesedi bulunmuş adli tıpa götürülmüş kimsesiz muamelesi yapılmış ve kimsesizler mezarlığına gömülmüştür. Tarih 30.09.1980 i gösterirken 12 eylül faşizmi heryeri kuşatmışken Kendine devrimciyim diyenler Faşizme yöneltecekleri enerjilerini malesef kendi iç hesaplaşmalarına harcamışlardır.


Nebil rahumayı öldüenler 12 eylül sonrası yakalanan ve Halkın devrimci öncüleri davasından yargılanan sanıklarca nasıl nerede öldürüldüğü itiraf edilmiş ve dava iddianamesine Nebilin öldürülme gerekçesini sanıklar NEBİL RAHUMA POLİSTİ üzerinden yürütmüşler nebil Rahumayı katledenlerin bunu itiraf edenlerin de akibetleri ortadadır.

Dava iddianamesinde ilginç bir detay vardır . Nebili öldüren silah birkaç eylemde kullanılıyor Önce Ankarada MHP ilçelerinden birinin kurşunlanmasında, sonra nebilin katledilmesinde ve sonra bu Silah MHP eyüp ilçe teşkilatında MHP li katillerinden birinin üzerinden çıkıyor.

Bu ayrıntıları uzun uzun yazıp Tarihe bir not olarak diğer yazılarımda düşmüştüm. Bütün bu ayrıntıları birleştirerek adeta kazma ile kuyu kazarak Nebil rahumanın mezar alanını Kimsesizler mezarlığındaki mezar alanını 30 küsür sene sonra ortaya çıkardım. Yani bu katiller el birliği ile nebil rahumayı katlettiler kör bir kuyuya attılar ben otuz sene sonra nebil rahumanın kimsesizler mezarlığında onun gömüldüğü mezar alanını ortaya çıkardım.


Nebil rahumanın akibetinin ortaya çıkması ile birsürü pis ilişkilerin de deşifre olduğunu gördük. Onu bir kese altına Ölüme gönderenlerden biri 1977 OPERASYONU İLE İTİRAFÇI OLAN ÖRGÜTÜNÜ ELE VERMİŞ BİR İDDİA ODURKİ BEYLERDERESİNDE KATLEDİLEN DEVRİMCİLERİ İHBAR ETMİŞ ENGİN ERKİNERDİR.


BUGUN MİT İLE İLİŞİĞİ YURT DIŞI İSTASYON ELEMANLIĞI AYNEN DEVAM EDEN acilciler kongresini 150.000 tl ya mite veren ve bu itirafı örgüt tarafından kendi yazısı ile el yazısı itirafı ile yayınlanan İbrahim yalçındır. Bu adam Eski acilcilerin iddası ile örgüte İtirafçı engin erkiner tarafından 70 li yılların sonunda sızdırılmıştır. Her dönem Kendi yoldaşlarını mite teslim eden İbrahim yalçın Türkiye sosyalist hareketinin hafıza yitimi yaşadığını tarihi unuttuğunu hainleri unuttuğu düşüncesi Tekrar sızma harekati ile solun içine tarihteki ihaneti yok sayarak sızma gayretindedir.

BU İKİLİNİN MİT İLE İLİŞKİLERİ MİT ESKİ MÜSTEŞARLARINDAN OSMAN NURİ GÜNDEŞİN ANILARINI TOPLADIĞI İHTİLALLERİN VE ANARŞİNİN YAKIN TANIĞI BAŞLIKLI KİTAPDA AÇIKCA YAZMAKTADIR.


BÜTÜN SOSYALİSTLERİ BU İSİME KARŞI UYARIYORUM.BU ADAM EN SON ACİLCİLER OPERASYONU ADI ALTINDA ANTAKYA MERKEZLİ YÜRÜTÜLEN POLİS OPERASYONUN DA BELGELİ OLARAK ORTAYA KOYDUĞUMUZ ENGİN ERKİNER İLE BİRLİKTE MUHBİRİDİR.


BÜTÜN DEVRİMCİLERDEN BİR TEK İSTEĞİM VAR HİÇBİR ŞEY YAPMAYIN BU İSİMLERİ TEK TEK BİR KENARA NOT EDİN.

OPERASYON DEVAM EDİYOR.


Kendine acilciyim diyen Önce Acilcileri polise teslim etmiş ve bu ihanetin belgeleri ortalığa saçılmış Polis itirafçısı Engin erkiner ve Mit ajanı İbrahim yalçın isimli Mit çetesi operasyonu ile karşı karşıyayız. Bu ikili ve etrafına sonradan dahil olan mit istasyon elemanları ile ihbar, dezenformasyon iftira gibi akla gelen bütün ahlaksızlıklarla devrimci namusu bilinen insanlara aşağılık iftiralar atma üsülu ile saldırıyorlar. Acilciler çevresinden onlarca insan bu alçakların son yazdığı yalan ve iftiralar ile ilgili olarak Bu ahlaksızların kim ve nasıl insan olduklarını bütün devrimciler biliyorlar Bunların yazdıklarını biz ciddiye almıyoruz sende alma diye yazılar cevaplar alıyorum. Dün emine ile operasyon yapılan nebil rahumanın bugün mezar alanını ortaya çıkarmış Hasan balcıya karşı eldeki aletin Adı devrimci çevrelere sızmaya çalışan Bursa istasyondan sızdırılmış hertürlü ahlaktan yoksun isim VİCDAN KAYIR TOPAKTAŞ dır.
Bu isime karşı özellikle dikkatli olun uyarıyorum.


Alçaklıkları ihanetleri tarihsel olarak belgelenmiş olan bu alçakların ortaya attıkları tarih devrimci sosyalist bir örgütün tarihi olamaz Ortaya attıkları hertürlü yalan iftira dezenformasyon kendi pisliklerinin ve ihanetlerinin tarihidir. Bu ihanete dur demek karşı olmak hem sınıf mücadelesinin bir parçası hemde devrimci bir görevdir. Bunlara yazı vermek köşe vermek bunların kendilerine destek olmak SUÇTUR BELGELENMİŞ İHANETE ELİMİNE OLMAK DEMEKTİR.


BU HAİNLERİN İSMİMİ HEDEF ALMALARININ BİR TEK NEDENİ VARDIR

HASAN BALCIYI KULLANDIK SÖZÜ BUNUN İÇİN YETERLİDİR.


KENDİLERİNİN HİÇBİR İSTEĞİNE ALET OLMADIM NEBİLİ KULLANDIRMADIM.ONUN KEMİKLERİ ÜZERİNDEN BU PİS HERİFLERİN KENDİLERİNİ AKLAMALARINA ALET OLMADIM ÇÜNKÜ BU NEBİL RAHUMAYA VE ONUN ANISINA İHANETTİ.


BÜTÜN DEVRİMCİLERİ DUYARLI NAMUSLU DEVRİMCİLERİ UYARIYORUM


BU AHLAKSIZLARA KARŞI MUTLA TAVIR ALIN ORTAK OLMAYIN.


BU POLİSLERİ MUHBİRLERİ ÖZGÜR MEDYA GİBİ BİR KURUMDA YAZI YAZDIRIYOR OLMALARINI KINIYORUM

ÖZELLİKLE BU POLİSLERİ İNTERNET SAYFASINDA YAZDIRAN VE BUNLARA İTİBAR GÖSTEREN ÖZGÜR MEDYA ADLI DEVRİMCİ MEDYA PORTALINI UYARIYORUM.

MEZARI BAŞINDA DİKİLDİĞİNİZ O YERİ BULAN VE BUNUN İÇİN BEDEL ÖDEYEN VE BU YASI TUTAN HASAN BALCIDIR.



ÖNCE POLİS , SONRA MUHABARAT AJANI, SONRA TACİZCİ OLARAK ÇAMUR ATTIKLARI NEBİLİN MEZARINI BULAN İNSANA YAPILAN BU ALÇAKÇA GİRİŞİME ORTAK OLMAYIN….

BÜTÜN DEVRİMCİ İNSANLARI UYARIYORUM


BU KONU İLE İLGİLİ SORU SORMAK BELGE GÖRMEK BÜTÜN İNSANLIĞA BİRİKTİRDİKLERİM AÇIKTIR.

12 Eylül Darbesi ve 78'lilerin yolu...

Celalettin Can - 5 Ocak 2012


12 Eylül 1980 darbesi öncesinde, Türkiye’de egemen oligarşik zümrelerin politik güçleri arasında kıyasıya bir iktidar kavgası ortaya çıktı. Bu iktidar kavgasında en faşist, en gerici, en şöven güçlerin siyasi koalisyonu olarak ortaya çıkan “Milliyetçi Cephe”(MC) devlet içindeki kontrgerilla aygıtını da harekete geçirerek, bu iktidar kavgasını silahlı çatışmaya dönüştürdü.

1975 yılında kurulan MC içinde iş bölümü gereği, parlamento ve bürokrasinin Adalet Partisi ve Süleyman Demirel’e, sokağın Milliyetçi Hareket Partisi ve Alpaslan Türkeş’e bırakıldığı bu süreçte, faşist hareket bizim kuşağımızın sol, devrimci/yurtsever güçlerine saldırarak, Cumhuriyet Halk Partisi ve Bülent Ecevit’e dolaylı darbeler vurarak, kanlı bir iktidar yolunu döşemeye başladı.

Bizim kuşağımızın sırtından yürütülen ve 1977 -78 yıllarında iç savaşa dönüşen bu iktidar kavgasında, 78’liler bütün güçleriyle halkın can ve mal güvenliğini, demokratik hak ve özgürlüklerini, işçilerin birliğini, halkların kardeşliğini, ülkenin bağımsızlığını savundular ve ileri olan her şeyin biricik tarafı haline geldiler.

Başka bir yanıyla, ABD ve Sovyet Rusya arasında süren soğuk savaşta Türkiye emperyalist –kapitalist sistemin kanat ülkesiydi. Hızla iç savaşa doğru sürüklenen Türkiye’de, gerek darbe yanlıları, gerekse ABD, bu gelişmeleri MC aracılığıyla kendi amaçları doğrultusunda kullandılar.Türk sermaye çevreleri, iç savaştan bir darbeyle çıkışı teşvik ettiler. Evren, çok sonra, ‘darbe ortamını olgunlaştırabilmek için sıkıyönetim güçlerini harekete geçirmediğini’ söyledi ve ABD çevreleri darbecilere “bizim oğlanlar geldi” diyerek sahip çıktı.

***

Kısacası tüm bu gelişmeler sonucu, Türkiye 1974-80 arasında iç savaşa doğru sürüklendi.

Türkiye’yi bu iç savaşa 78’lilerin temsil ettiği sol ve devrimci/yurtsever halk güçleri sürüklemedi.

Sol bu dönemde bütünüyle, iktidar perspektifine sahip olmayan tek gücü oluşturdu, konumu, faşizme ve faşist saldırılara karşı meşru savunma konumunu aşamadı.

Buna karşılık, bu iç savaş koşullarında önüne iktidar perspektifini koyan faşist hareket ile darbeci güçler, onları destekleyen egemen oligarşik sermaye ve ABD, Türkiye’yi bilerek bu ‘kargaşaya’ itmişler ve amaçlarına da ulaştılar.

Türkiye iç savaş koşullarından demokratik yollarla çıkabilirdi, çıkamadı, askeri darbeyle çıktı.


İşte Türkiye’nin o günden bu yana krizlerle belirlenen bütün yakın tarihi, bu “talihsiz olay” yüzündendir. Eğer Türkiye iç savaş koşullarından demokratik yollarla çıkabilseydi, 1974-80 iç savaşını, sonraki dönemde patlayan ve binlerce Kürt ve Türk insanının kaybıyla sonuçlanan bir başka iç savaş izlemez, bütün temel sorunlar demokratik platformlarda çözüme kavuşabilirdi.


İşte bu gerçekleri örtbas etmek isteyenler, yaşanan bu döneme bilinçli olarak “anarşi ve terör” dönemi adını verdiler. Böylece Türkiye’yi iç savaşa doğru sürüklemedeki kendi gerçek suçlarının ortaya çıkmasını önlemek ve sorumluluğu, 78 kuşağının sol, devrimci/yurtsever güçlerine yüklemek istediler.


Bundan dolayıdır ki, bugün hala bu iç savaş ortamının sorumlusu olarak ilan edilen 78’liler, yalnızca onlar, temel yurttaşlık haklarından, en basit insan haklarından yoksun olarak Mart 2004 yılına kadar yaşamaya mahkûm edildiler.


Buna karşılık, her biri bu iç savaştan iktidar umanlar, MC ortakları, darbeciler, Ecevit hükümetini gazete ilanlarıyla düşürüp, darbeyi kışkırtan TÜSİAD’çılar ve bölgedeki çıkarlarını böyle bir darbeyle sağlayan ABD, iç savaşın sorumluluğundan yakalarını sıyırdılar, Türkiye’nin yazgısına bütünüyle egemen oldular.

Bu sonuç, 78’lilerin 1974-80 iç savaş ortamından sorumlu olmadığını gösteren en önemli kanıttır.

78’liler bu iç savaş ortamında saldırıya uğrayan taraftır.

Onların sırtından bir iktidar kavgası yürütüldü.

Elbette biz, 78’lilerin “oyuna getirildiğini” söyleyecek değiliz. Burada oyuna gelmek söz konusu değildir. 78’lilere karşı oynanan oyunda, hepimiz bu oyunu bozmak için, yakın tarihimizin daha önce görüp tanık olmadığı en dürüst, en içten ve bir başka seçeneği olmayan bir yola koyulduk. Faşizme karşı direniş yoluydu bu!

Hareketlerimizin gücünün, bu oyunu bozmaya yetmediği açıktır. İşte bunun sonuçlarından birisi de, kuşağımızın bugün bile iç savaşın sorumlusu olarak ilan edilmesi, aylarca sorgu birimlerinde işkenceden geçirilmesi, on yıllarca cezaevlerinde tutulması, salıverilince de yıllarca yasaklı bir kuşak olarak kalmasıdır.

***


Biz 78’liler, 12 yıl önce 12 Eylül defterini kapatmak için yola çıkarken, gerçek bir 12 Eylül hesaplaşmasının, Türkiye’de gerçek bir özgürlük ortamının kalıcılığı bakımından büyük bir önem taşıdığına inandık.

Bize göre bu defteri kapatmanın olmazsa olmaz koşulları vardı:

Öncelikle kuşağımızın yurttaşlık hakları yasakları kaldırılmalıydı.


Aynı isimle açtığımız bir kampanya sonucu bu yönlü yasaklarımızı 4 Mart 2004 tarihinde önemli ölçüde kaldırdık. Kalıntılar da kaldırılmalıdır.

12 Eylül dönemini “anarşi ve terör dönemi” olarak değil, suçluları hala aramızda gezen bir “iç savaş” dönemi olarak tanımlanmalıydı. 12 Eylül darbesini “ anarşi ve teröre son vermek” amacıyla yapılmış “haklı” bir müdahale olarak değil, iç savaşı kışkırtanların ve ondan yararlanmak isteyenlerin “parlamenter rejime ve son vermek amacıyla” yaptığı bir gayri meşru bir darbe olarak mahkum edilmeli, 12 Eylül darbecileri yargılanmalıydı.


12 yıldır sürdürdüğümüz 12 Eylül karşıtı kampanya sonucu -istediğimiz biçimde olmasa bile- 12 Eylül darbesi ve darbecileri “şüpheli olarak yargı önüne çıkarıldığına göre kamuoyunda “darbenin gayri meşruluğu” hakkında genel bir mutabakat oluşmuş demektir.

Öyleyse bunun sonuçları vardır. 12 yıl önce yola çıkarken ifade ettiğimiz gibi, 12 Eylül döneminin askeri mahkemeleri ve tüm mahkumiyet kararları darbe ürünüdür, gayri meşrudur, tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmelidirler.


Devamla, 12 Eylül anayasası, Siyasi Partiler Kanunu, YÖK kanunu, RTÜK kanunu, sendikalar kanunu başta olmak üzere, 12 Eylül devletinin yasal temellerini oluşturan 600 civarında yasa ve binlerce kararname darbe ürünüdür, gayrı meşrudur, iptal edilmelidirler.


Tüm bunların başka sonuçları vardır. Devam edeceğiz…

HAMA - HUMUS “KATLİAMI” ve VETO

Mihrac Ural – 4 Şubat 2012


Humus “katliamı” hikayesi de yalan çıktı. “Devlet katliam yapıtı” diye yaygara yapanlar katil çıktı. Bunların da eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekesi olduğu anlaşıldı. Bu şebekeler uzun süredir ellerinde bulundurdukları rehinleri öldürüp, “devlet öldürdü” diyerek yaygara yaptıkları anlaşıldı. Uzun süredir ellerinde rehin tuttukları suçsuz sivil insanları ve aynı gün kaçırdıkları askerleri öldürerek, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BM GK) toplantısında Suriye aleyhine bir koz sunmak istediler. Ancak TV’lerde yayınlanan cesetleri gören akrabaları, bu çirkin oyunu açığa çıkardı. Halk bir süredir kaçırılmış olan akrabalarının katledildiğini anlaması üzerine yapılan başvurularda, oyun tüm çirkinliğiyle ortaya çıkmış oldu. Bir kez daha Rusya ve Çin’in vetosuyla önü kesilen emperyalist saldırı, Suriye’nin BM temsilcisi bilge Beşşar El Caferi’nin konuşmasıyla yankılandı.


3 Şubat 2012 gece yarısından sonra Humus kentinde bir kez daha kıyamet koptu. BM Güvenlik Konseyinde Suriye de olaylarla ilgili oturumunda, dünya şer medyası bitip tükenmez bir katliam haberi geçmeye başladı. Haber ilginç bir saatte yayınlanmıştı. Haber, Suriye saatiyle gece yarısından sonraya bırakılmış, ama ne tesadüfse BM Güvenlik Konseyi toplantı saatine denk getirilmişti. Bu tesadüf (!), işlevini gören bir komplonun parçası olarak yürürken, dünyanın farklı yerlerinde Suriye konsolosluklarına saldırılar başlamıştı; hazırlıklar önceden yapılmış gece yarısından sonra sabaha karşı vatan hani çeteler harekete geçirilmişti.

HAMA KATLİAMI YALANI


Bir başka tesadüfte BM Güvenlik konseyi toplantısının 1982 hama olaylarının 30 yıl dönemine denk getirilmesiydi. Hama olaylarını önceki yazılarımda irdeledim yeniden ele alacağım. Ancak yeri gelmişken bu konuda yapılan abartıları yalanları göz önüne sermek için yaptığım araştırmaların sonucunda şunları sizlerle paylaşacağım;


16 Haziran 1979 Halep Askeri Akademisi (Topçu birliği) kıyımıyla (özel olarak Alevi subaylar duvara dizilerek, 83 ölü 54 yaralı bir bilanço ortaya çıkmıştır) Müslüman Kardeşler Örgütü şebekelerinin ölüm ve kıyım eylemleri başlamıştır. Buradan itibaren binlerce sivil katledilmiş, intihar eylemleri, bubi tuzaklarıyla, ilkokul öğrencileri dahil, kadın, yaşlı demeden ilgili ilgisiz ayrımı yapmadan vahşi bir terör süreci yaygınlık kazandırılmıştı. O kesitte de saflar, bu günkü gibiydi; Saddam diktatörlüğü, bu günkü Katar’ın rolünü, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleriyle birlikte ve 12 Eylül 1980 askeri rejimin Kenan Evren başkanlığında bu günün Erdoğan rolünü, Amerika ve İsrail’in kuklaları olarak oynuyordu. Bu tırmanış eli kanlı şebekeleri, Hama kentinde son şanslarını büyük bir silahlı çıkışla oynamaya kalkıştılar (2 Şubat 1982). Hama olaylarını ana kaynağından araştırdım; Hama’da iddia edilen ölü bilançosunun en küçük rakamı 30 ile 40 binden başlıyordu. Tümünün kocaman bir yalan olduğunu belgeledim.

Hama olaylarının Askeri Komutanı olan Liva Ali Haydar’la (Tüm General) bire bir yaptığım konuşmalarda, açık ve net olarak sayısal verilerle şunu söyledi “eli silahlı güçler ve onlarla birlikte Hama şehirden katılanlar bu sayı 3000 kişi hiçbir şekilde geçmez.” dedi ve ekledi “Biz Hama’yı adım adım kıstırdık. Çevre mahallelere girdikçe eli silahlı şebekeler Hama’nın en eski mahallesinde öbekleşmeye başladılar. Teslim çağrılarımıza silahla cevap verince mecburen imha saldırısı yaptık. Silah sesleri kesilince, anladık ki evlerin bodrum katlarına ya da açılan tünellerde saklanan yüzlerce kişi vardı Bu ölüm kalım savaşında, durmamızın mümkünü olmamasına karşın, kimisi Hama’lı olan komutanlarımın “savaşa devem” ısrarına rağmen bunu kabul etmedim. Eli silah tutmayan, kurşun sıkmayan teslim olmak isteyene hiçbir şey yapılmayacak diyerek yüzlercesini bu tünellerden çıkartıp tutukladık. Bunun dışında ki ne diyorsa sadece yalan ve abartı için konuşuyor demektir.”

İşte Hama katliamı yalanı da budur. 50 bin kişi katledildi diyeninden 100 bin kişi diyenine kadar tümü yalan ve abartmadan ibaret söylemler ise olay yeri, alan yüz ölçümleriyle de akıl almaz çelişkili olduğunu ayrıca belirteceğim. Böyle bir katliam yoktu, bir askeri çatışma vardı ve bunun sonucunda ortaya çıkan tablo da bundan ibaretti. Ancak amacı yalan ve abartma olanlar bu olayı kendi kirli amaçları için 30 yıl sonra da hatırlayıp gündeme taşıma çabaları bu günün komplosuyla ilgili olmaktan başka bir değeri yoktur.


HUMUS KATLİAMI YALANI

Böylesi tarihsel yalan süreçleri ve birikimleri üzerinde bu günde Suriye’nin siyasal tutumuna bedel ödetmek isteyenler, İnsanlık tarihinin eli en kanlı emperyalist ülkelerinin Dışişleri Bakanlarının da katılımıyla başlayan Suriye aleyhine karar çıkarmak üzere BM Güvenlik Konseyi toplantısı organize etmiş oldu. Humus katliamı olayı da tam bunun üzerine geldi. Bu tabloda bunca tesadüf b.ir araya getiren şey, komplo denen şeyden başkası değildi. Komplocu açıklamalar, komplo akıllarına asla prim vermeyen bu satırların yazarı, gerçekçi nedenlerle başlayıp yükselen olaylar üzerine komplonun zemin bulup ikame edilebileceğini söyler.

Humus olaylarının büyük bir medya tantanasıyla verilmesi de bu komplonun bir parçası olarak sahnelendi. BM Güvenlik Konseyi toplantısı esnasında Humus katliam haberlerinin tek bir işlevi vardı oda Konsey üyeleri üzerine baskı yapmaktı. Şok etkisi yaratma çabasıyla olay tekrarla malum medya tarafından dünyaya pompalanmaya başladı. Cesetler, tekrar tekrar gösterilerek Suriye’de “insanlık dramı yaşandığı” yaygarası yapılmaya başlandı.

Humus yaygarası, BM kulislerinde, tüm hazırlıkları önceden yapılmış bir senaryonun icrasıyla devam etti. Özel flaşlarla lap-topların ekranları “Humus katliamlarının” görüntüsüyle kaplanmaya başladı. Tezgah çok ince elenip sık dokunmuştu. Herkes şaşkınlık içindeydi. Haber, yerel saatle gece yarısından sonra yaygınlaştıkça kartopu gibi üzerine yapılan eklemelerle dünyanın dört bir köşesine yayılmaya başladı. Ardından, yine sihirli bir değnek değmiş gibi, Ürdün, Yunanistan, Almanya Berlin’de, Londra’da, İstanbul’da, Suriye konsolosluklarına saldırıların başladığı haberleri gelmeye başlandı.

Her şey tam bir komplo düzeneği içinde yürüyordu Suriye bu haberler altında ezilecekti, BM Güvenlik konseyi üyeleri baskı altına alınacaktı, dünya kamuoyu “toplu katliam” adı altında kışkırtılacaktı. Suriye içinde de, yapıla bilecek tüm kışkırtmalar doruğuna tırmandırılacaktı. Bu kirli plan ilk adımda iyi de işlediği görülmüştü; El Jezire TV, El Arabiye TV, Franca 24, CNN, BBC bu haberi kesilmeden, kendine bağlı tüm kanallarda yaygaraya verdi. Bu yaygaranın içler acısı görüntüleri cesetler de durmadan sergileniyordu.

İşte ne olduysa bu ceset sergisinde oldu. Uzun zamandır kaçırılmış olan, karşılığında fidye istenilen, kişilerin yüzleri ceset olarak görülmeye başlandı. Bunun üzerine, gün ağardıkça (3 Şubat 2012) Humus’lu aileler birbirine haber vererek, kaybolan akrabalarının ceset haline gelmiş görüntülerine tanık oldukları söylemleri dolaşmaya başladı. Akrabalar birbirine haber vermeye başladı. Cesetler, Devletin vurduğu ya da öldürdüğü insanlar değildi. Uzun zamandır kaçırılmış masum insanlardı vatansever, yönetim yanlısı Alevi çoğunluklu insanlardı. 46 cesedin büyük bir çoğunluğu tanınmış bu gerçek ortaya çıkmıştı. Kirli oyun, elik kanlı şebekelerin katliamı bir daha kendi oyunlarının tuzaklarına düşerek ortaya çıkıyordu. Gerçekler ortaya çıkmıştı. Oyun bozulmuştu.

Humusta özel haber kaynaklarıma başvurup olayı öğrenmeye çalıştığımda, Bağımsız milletvekili dostum Meyhub Şihadi konunun ayrıntılarını şöyle özetledi; “Ölenlerin tümü vatanseverlerdendi, Çoğunluğu da Aleviydi ve bunların önemli bir kısmı önceden kaçırılmış insanlardı” dedi.

Milletvekili devamla “46 cesedin tümü, uzun zamandır ellerinde rehin bekletilen kaçırılmış 200 Humuslu vatansever yanlısı ve çoğunluğu alevi olan mühendisler, doktorlar, memurlar, esnaflar emekçiler, halktan insanların 30’u verilen talimat üzerine katledildiler. Bu kıyıma aynı gün nöbet mevkiinden kaçırılan 16 askerin de katledilmesiyle sayı 46’ya ulaşmıştır. Bu kıyım bir medya işareti ve gerekliliği olarak, Suriye yönetimine diz çökertmenin bir parçası olarak, BM Güvenlik Konseyin toplantısı anında yapılmıştır. Burada sormak gerekir, yeryüzünde böylesi kritik bir oylama anında, hangi yönetim, hangi devlet kendisini suçlu duruma düşürecek böylesi bir katliama girişir, bunu düşünmek yeterlidir. Cesetlerin yakın mesafeden kurşunlanmış olmaları ise tartışmaya yer bırakmıyor…” İşte, Humustan, barikatların arasından kaynağından gelen bilgi budur. Bunun da ötesinde, katliamın yapıldığı yer ve nokta da verilmektedir;

“Katliam, eli silahlı şebekelerin elinde bulunan Halit Bin Velid cami yakınlarındaki Hadikıt Beyt 3illo parkında infaz edilmiştir”

Milletvekili devamla, “Ölenlerin tümü yönetim yanlısı, Zahira, Sebil, Nüzha, âkrama, Vadi el dehab, Hadara, Abassiyin mahallelerindendi.” diye ekledi.

“Sırf Alevi ve vatansever olmalı dolaysıyla infaz edilenlerden, El Jezire ve El Arabiye TV de yüzleri görülüp tanınanlar arasında, Şevki el Ali, Ahmet Adullah adında şahıslar oldu. Şevketi köyünden olduğu belirlenen maktullerin aileleri derhal resmi makamlara müracaatlarda bulunarak olaya karşı protestolarını ve tepkilerini ortaya koydular” diyen dostum Humustaki son durumlar üzerine de şunları aktardı;

”Dün gece itibariyle, ellerindeki rehineleri doğrayan bu cellatlar, vatansever mahallelere, Alevi yerleşim birimlerine 300 den fazla füze atışı yaptılar. Füzelerin vurduğu yerlerde büyük çaplı hasarlar meydana geldi, yarlerde su göletleri oluşturacak delikler açıldı. Bu gece de (4 Ocak 2012 saat 20.00 itibariyle) saldırı hazırlığı içinde oldukları haberin aldık. Bu gece çok sert çatışmalar olacağını bildiririm” dedi


Dostuma muhaliflerin iddia ettikleri “Humus çevresini sarmış ve saldırı yapan askeri birlikleri” sordum. Cevaben “Askeri birlikler Arap Birliği gözlemci heyeti geldiği dönemden beri kışlalarını merkezlerine çekildi hiçbir ağır silah yoktur. Silahlı tüm güçler çekileli birkaç hafta oldu. Ortalıkta iddia edilen hiçbir şey yoktur. Sadece yollarda silah taşıma ihtimali olan araçların aramak için ‘hacizler’ bulunmaktadır (kontrol noktaları). Bu açıdan iddiaların tümü yalan abartıdır. Kendi katliamlarını ordunun ve yönetimin sırtına yıkmak için yapılan bu uydurmalar kimseyi aldatmamalıdır” diye cevaplandırdı. Yakın zamanda şama gittiğimde de buna kendi gözlemlerimle tanık olmuştum.


İşte Humus “katliamı” yalanının ipi de buraya kadar.


VETO

Bu arada BM Güvenlik konseyi oylamaya geçti. Ve Çin ile Rusya bir kez daha emperyalistlerin oyunun bozarak VETO dedi. Suriye halkı ise meydanlara milyonlarca insanla inerek şu saatlerde devam eden kutlamaları yapmaya başladı.


Burada da okurlarıma şunu iletmek isterim. Suriye ile Veto alayını mekanik bir akılla ele almamak gerek. Bu veriler birbirinin sonucudur, bir bütündür. Bu anlamda kimse vetonun Suriye’yi kurtardığı gibi bir hesapsı düşünceye girmemelidir. Suriye, yeri ve merkeziyle dünyanın en önemli ülkeleri arasında bir siyasal duruşun sahibi olmasaydı, siyasal, geo-stratejik etkinliği bulunmasaydı, veto sahiplerinin de bu bölgede esamisi olamazdı. Dünyanın içine girdiği son saflaşmada ise artık kimse kimseyi tek başına değerlendirmemelidir. Dünya emperyalist güçleri ve kuklaları bir saftır ve kirli amaçları için çalışmaktadırlar. Suriye’de kendi bağımsız irade ve siyasal duruşunun safında yerini almaktadır


Dolaysıyla veto, Suriye için bir lütuf değil, bu safın gücünün, birliğinin karşılıklı dengelerinin ifadesidir. Sonuçta vetoyla kazanan bu saftır, çünkü alması gereken tutumu, dünya ölçeğindeki çıkar ve dengelerin gereğine cevap olarak alabilmiştir. Bu da insanı katleden emperyalist saffa karşı duruşu bir sonucudur.


BEŞŞAR EL CAFERİ’NİN FALŞ SÖZLERİ


BM Güvenlik Konseyi oturumunda oylama sonrası yaptığı konuşmada her zaman ki gibi büyük performans gösteren Beşşar el Caferi bir kez daha dikkatleri üzerine çekti. ABD’nin BM temsilcisi Suzan Rice’ın Çin ve Rusya’nın veto kararından “tiksinti duyuyorum” deyişini hatırlatarak, bu temsilcinin ABD’nin, Filistinlilere karşı her türlü zulmü yapan İsrail korumak için 60 kez veto hakkını kullandığını hatırlatarak, aynı tiksintiyi bu tutma karşı neden duymadığını sorguladı.


Caferi devamla, bu gün el Cezire TV’nin Londra’dan İngilizce yayın ekibine Katar Emirlik sarayından gelen “Suriye üzerine baskı yapabilecek yayınlarını artırın” talimatını ifşa etmesi Suriye üzerine kurgulanan komplonun, Humus katliamı ve bunu takip eden olayların kışkırtıcılarına önemli bir göndermeydi.


Caferi son olarak, 2,5 ay önce El Jezire TV’de, Faysal Kasım’ın yaptığı ünlü “itticah el muakis” programında, bu günkü Tunus Cumhurbaşkanı Munsif el Marzuki’ye söylediği “kaynağını sormayın, ama Katar’dan aldığım çok özel bir bilgiye dayanarak, 22 Aralık 2011 tarihi itibariyle Suriye’de Beşşar Esad yönetim devrilmiş olacaktır” sözlerini hatırlatması, esasında olan biten her şeyi anlamak için önemli bir mesajdı. Buradan da bir kez daha anlıyoruz ki, Suriye gerçek anlamda uluslararası bir komplonun orta yerinde siyasi duruşuna bedel ödetilmek istenmektedir. O da buna halkıyla omuz omuza direnmektedir.



Bizde buradan şunu söyleyeceğiz. Arkasında halkın durduğu bir yönetimi yeryüzünde yıkacak güç yoktur….

“Müslüman Kardeşler” bizim kardeşimiz değildir!

Basına ve kamuoyuna…



Hatay mülteci kampında kalan Müslüman Kardeşler örgütü sorumlularından Memun El Hımsi’nin “Suriye’yi Alevi mezarlığı haline getireceğiz” şeklindeki açıklamasının basında yer almasına rağmen, bugüne kadar bu haberle ilgili hiçbir yalanlama olmadığı gibi, soruşturma açıldığı da henüz duyulmadı. Bu nedenle, Alevi kurumları olarak aşağıdaki ortak açıklama yapmayı bir zorunluluk olarak gördüğümüz için basını ve kamuoyunu bilgilendiriyoruz:


Hainler ve işbirlikçiler bir taşla kaç kuş vurabilirler sorusunun cevabını biliyor musunuz?


Düşünmemiştiniz ya da bilmiyorsunuz değil mi?


Öyleyse öğrenelim; Zira önümüzdeki süreçte toplumun diğer kesimleri gibi Alevileri de bir bütün olarak meşgul edecek işlerin altına daha fazla imza atacaklar!


Hainlik ve işbirlikçilik sıfatlarının bu metin konusundaki muhatapları; Suriye’nin yasal ve meşru iktidarına savaş açan kişi ve gurupları ülkemizde Hatay'da açtığı kamplarda barındıran, onlardan ülkemiz topraklarında ordular oluşturup eğitim almalarını sağlayan, onlara silah ve para yardımı yapıp ülkemiz halklarına '' mağdur'' muhaliflere insani yardım yaptığını propaganda eden ''AKP iktidarı'' ile emperyalizmle işbirlikçilik, yurtsever Suriye halklarına düşmanlık ve ülkesine ihanetle dinci gericilikte AKP iktidarından geri kalmayan ''Müslüman Kardeşler ve türevleri'' olan gerici örgütlerin temsilci ve yandaşlarıdır.


AKP, Aleviler, Suriye, Emperyalizm, gericilik, Müslüman Kardeşler gibi kavramlar yan yana sıralandığında lafın ucunun nerelere gideceği de yavaş yavaş ortaya çıkıyor.


Müslüman Kardeşler örgütünün Hatay'daki çadır kentte kalan yöneticilerinden Memnun El Hımsi adlı kişi ''ey hakir Aleviler bugünden sonra ya Esad'dan vazgeçersiniz ya da Suriye size mezar olacaktır sizleri Suriye topraklarından ve Suriye’den silip süpüreceğiz'' biçiminde bir açıklama yapmıştır.


AKP iktidarı El Hımsi'nın Alevilere karşı kan kin ve nefret dolu bu açıklamaları yaptığından şüphesiz ki haberdardır. Emperyalistler de! Peki, niye yapılır bu açıklama ve AKP’den bu konuda niye ses seda çıkmaz?


Hatay deki Alevi yurttaşlarımızın Suriye de akrabaları vardır. Açıklama her iki taraftaki Alevilere gözdağı vermek için yapılmıştır.


Ülkede Alevi Sünni ayrımını körüklemek din üzerinden siyaset yapan iktidarın işine gelmektedir. Bu ayrım üzerinden, yarın emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin Suriye’ye yapacağı olası müdahalelerin Sünni yurttaşların gözünde meşrulaştırılması ve onların bu işe bugünden hazırlanması için yapılmıştır.


Dinci gericiliğin Libyalısı, Suriyelisi, Mısırlısıyla uluslararası kardeşliğini ve bu kardeşliğin emperyalizmle işbirlikçiliğini ispatlamak için yapılmıştır.


Ülkemizin bağımsızlığının ayaklar altına alınması, yeni Osmanlıcı dış politika, dinci gericilik ve emperyalizmle işbirlikçilik; eşit yurttaşlık isteyen Alevilere de tüm halkımıza da düşmandır.


Aleviler ve halkımız yerli gerici örgütlenmelerin Suriye’ye karşı Karkamış ve Kilis provakasyonlarına geçit vermemişlerdi. Müslüman kardeşler ve türevlerinin provakasyonlarına da geçit vermeyeceklerdir.


Susmak kabullenmekse susmayacağız. Direneceğiz!


Barışa ve halklarımıza düşman provakatörlerin ülkemizden sınır dışı edilmelerini istiyoruz!



3 Şubat 2012


Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF)



Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Merkezi



Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkezi



Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı



Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim vakfı

ZİNDAN FOTOĞRAFININ ARKA PALANI


Bu fotoğraf 25 Ocak 1979 tarihinde Konya ceza evi siyasi koğuşunda alınmıştır. Önde Enver Kalasın, hasan bülbül ortada Bünyamin Doğan yoldaş, Mihrac Ural (eşofmanlı) ve Tahsin Doğan Üstte ise sakallı olan, Ali Sönmez yoldaştır.


Mihrac Ural – 2 Şubat 2012 / Perşembe



Bu fotoğrafı okumak çok kolay olduğu kadar çok da zordur. Kolay olan görüntünün yansıttığı yoksulluk, sıkışıklık, sabası, ranzası, kitaplığı, 3 m² boş alanıyla yaşama dair bil veridir. Bu veriler, her zamanki gibi, acının resmine ilham olabilir, yanık bir türküye, gökyüzüne bir siteme yol açabilir. Ama bu fotoğrafta bunların çok ötesinde bir geçmiş ve bir gelecek mesajı yatıyor.


Bu fotoğrafta, hiç kimse hiçbir zaman aç kaldığımız günleri göremeyecektir. Sağmalcılar, Selimiye Kışlası, Eskişehir, afyon, Isparta, Bolvadin zindanları sürgününden sonra omuzlara çokmuş halsizlikleri, çocuk yaşta çalkalanan bedenleri kahredici umutsuzluğun geleceği karartmaya çalışan baskıları görülmeyecektir. Bolvadin zindanı dönemin amansızıydı, orada girer girmez saçların sıfıra vurulmasını engellemek yürek isterdi; duvar dibine çömelterek dizdiler, kurşuna dizecekler gibi. Kurşuna dizmek mi onur kırmak mı daha zor? Gel sen bunu bana sor… Ringi arabasın attılar bizi. Eller ayaklar kelepçeli, pamuk toplamaya mı gidiyoruz ? Dehlize mi? Üç beş çamaşırla hazıra serilmiş yataklarımız, tuvalete bile gitme yasağıyla altımıza yapmaya mahkum edilişimizi mi anlatayım… Ufak su dökmek için milletin gözü önünde meydana indirilip süngülü jandarma kuşatması altında çiş yapmaya mecbur edildiğimizi mi?.. Hangi birini… İşte böyle geldik Bolvadin zindanından Konya’ya.


Bu günlere rastgelen bayramda herse ailesinden envai çeşit yemek, tatlı ve giyim gelirken karavanın taşlı çorbalarına yaptığımız talimi kimse bilmeyecektir; bu onur kırıcı zorba kuşatmanın zulalarında, martaval yerine paylaşımı bilmeyen sofra sahiplerine bir dostumuzun, zıkkımlanmaları için sunduğu yemek listesinin edebiyat şaheseri olan dizelerini hiç görmeyecektir; bu liste öylesine uzun bir liste ki, öylesine trajikomik ki, kırk aşçı bir araya gelse de yemek isimlerini, katkı maddelerin, et, sebze tahıl yemekleri yanı sıra çorba çeşitleri ve tatlılarını dizemez. Bu protest yemek listesini anlamanız için, yazım adabını sığmayan bir çorba çeşidini aktarmakla yetineceğim; “sıcak katır sidiği katılmış, güherçileli, pirinç çorbası”. Gerisini siz anlayın., Bu tepkinin nedenleri ise anılarımda yer alacak bir anlatımı gerektirir, konumuz bu fotoğrafla sınırlı. Ancak aç insan tepkisinde kimsenin adabı aramamsı gerektiğini hatırlatmakla yetineceğim.


Bu fotoğrafta, böylesi zorlu günlerde yaşanmamış gençliğin, aşka dair bir deneye bile girememiş yüreklerin, sigarayı, her türden içkiyi “devrimci ilke” gereği kendine yasaklamış kararlılığın yürekleri hiç görünmeyecektir. Bu fotoğraf karesinde, bir itirafçının sırtımıza vurduğu hançerin acısı, ilgili ilgisiz suçların sırtımıza yıkılışı ve idamdan yargılanmanın dehşet verici adaletsizliğinin yüreğimizde hangi vurgunları yaptığını ve buna karşı nasıl bir direnme savaşı içinde olduğumuzu bilse de kimse görmeyecektir.


Ama bu yürek, bütün bu baskılara karşı bir köşede yine halkının davası için okumaya, yazmaya ve bir an önce özgür olmak için yol aramaya devam edecektir: Bu da Nazım’ın dediği gibi "ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında , ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında"


Bu fotoğraf karesinde mahkeme heyetine karşı devrimci sloganları haykırarak örgüt bayrağını açan kahraman yoldaşlar omuz omuza durulduğu gibi, ihanetin onursuz itirafçılığını yapanla, dava dosyasında olduğu gibi, içler acıtan sessiz, sitemsiz bir arada kalma direnci gösterilecektir. Zorlu günler geçilirken, düşmana prim verilmemeye çalışanların çabası da bu karede kolay kolay fark edilmeyecektir.


Bu kesitte teorik çalışmalar ülke geneline ayak uydurarak merkez yayın organı CEPHE kararlı bir yayına kavuşturulmuştur. Polemikler, tartışmalar ve ülke gerçekleriyle yüzleşmiş teorik sonuçlar üretilmiştir. Burada, henüz 22 yaşında, orijinal nüshasını bu güne kadar yanımda taşıdığım ikinci kitabımı yazmıştım; “MİLLİ MESELE”. O dönem, iktidarda baskıların şampiyonluğunu yapan CHP’nin faşizan baskılarda, Demirel’in başbakanlığındaki Milliyetçi Cephe’sinden (MC) geri kalmadığını belirleyip tutumlarımızı aymıştık.


Bu fotoğrafta yer alan sakaları henüz yeni tüylenmiş gencin, bitip tükenmez ziyaretçileriyle zindanın aşılmaz gibi görünen davarlarını aşarak sesini ülkenin en ücra köşelerine yoldaşlarının katkısıyla ulaştırdığı kesitlerdi. Örgütsel çabaların ana yönelim talimatlarının çıktığı mekan bu zindandı. Bu zindanda yoğun eğitim çalışmaları yükseltildi, insanlar örgütlendi, mücadele alanına seferber edildi. Bu zindanı siyasal bir okula çeviren, yoldaşların ve dostların Kabe’si haline getiren irade işte bu kararlılığı o günden bu güne aksetmeden yerine getiren iradeydi. Zindandan firar eden yoldaşlar, risk göze alıp bu mekanının iradesinden şifahi olarak talimat almayı arzulardı. Niğde’den firar eder etmez yanıma gelen Nebil yoldaşı, Filistin mücadelesine gönderip sonra ki gidişlerin kapısını böyle açmıştık. Bu irade şehit Recep yoldaşı Mersin çalışmalarına yönlendirerek zindanda örgütlenen militanları sorumluluk verme cesareti göstermişti.


Küçük bir fotoğraf karesinin arka planında anlatacak çok şey var. Bunların küçük bir kısmını sizlerle paylaştım. Bu fotoğrafın dili olsa da konuşsa…


Şu fotoğraf karesinin oturumundaki diziliş bile onlarca mesaj taşır anlayana…


Gencecik bir insandım, sorumluluklarım beni çok aşıyordu. Bu yükümlülüğe her zamanki gibi kararlıca sarıldım, eksikler bendendi, olumlulukların tümü yoldaşlarımındı. Biz böyle öğrendik sorumlu olmayı biz böyle mücadele ettik direnip bu günlere dik geldik….

4 Şubat 2012 Cumartesi

SURİYE SİVİL HALK ETKİNLİĞİ ADANA KONFERANSI


Mihrac Ural
– 4 Şubat 2012

Suriye Sivil Halk Etkinliği, Adana’da yaptığı toplantı (1 Şubat 2012) şehrin önemli şahsiyet ve aydınlarını kapsayan bir diyalog toplantısı olarak gelişti. Bu toplantının önemi ve özgünlüğü, İki ülke halklarının hükümetler üstü ilişkisinin bir ilk adımı olmasıydı. Elbette bu adımlar birden çok yerde atılmıştı ve dünyayı meşgul eden Suriye konusu her yerde ilgi görüşüyordu. Ancak Adana toplantısının farklı bir özelliği vardı. O da Suriye Sivil Halk Etkinliği’nin bundan böyle Türkiye’nin farklı şehirlerinde konferanslar verecekti ve Adana toplantısı bunun ilk adımıydı.

Adana konferansı, bu etkinlikler içinde iki ülke gerçekleriyle yüzleşmenin de bir adımı olacaktı. Katılımcıların soruları ve Suriye Sivil Halk Etkinliği heyetinin cevaplarla birlikte Türkiye halkının olaylara bakışını derinlemesine kavrama ihtiyacı bulunuyordu. Heyet temsilcisi Maad Muhammed’in yaptığı açılış konuşması bu nedenle Suriye’deki sorunların genel ve kapsayıcı bir değerlendirmesi oldu.

Maad Muhammed, “ülkemiz üzerinde kurulan komplonun gerçekte tüm bölge üzerine kurgulanmış olan büyük komplonun en sadece bir parçası olduğu”nu ifade ederek sözlerine başladı. Devamla da “Suriye he bir petrol ülkesidir ne de stratejik madenler ülkesidir. Ama Suriye bu gibi maddi güç ve etkinliklerden çok daha etkin olan ve emperyalizme kök söktüren, talan ve çıkar dayatmalarının önünü kesen bir siyasi iradeye sahiptir: Suriye’nin tarihsel geo-strateik serveti bu siyasi iradedir. Bu irade pratik anlamıyla bir siyasi tutum olarak emperyalist çıkarlara bir engeldir bir barikattır. Suriye, bu kararlı siyasi iradenin ortaya koyduğu tutum sayesinde de kimliksiz Arap ülkelerinin tarihsiz ve talihsiz, emperyalist kuklası tutumlarına, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin insanlık dışı biçimde eli kanlı ve silahlı çeteleri destekleyip ülkemizi kanlı bir arenaya çevirme çabasına direnebilmektedir. Suriye’nin çökertilmek istenmesinin tek nedeni budur. Bu aynı zamanda medya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yalan, abartma, kurgu, uydurma hamlelerine basit yayıncılık imkanlarıyla diz çökertebilmiştir. Bunu da halkının siyasal duyarlılığıyla, halkçı yönetimin arkasında duruşu ve liderine sahip çıkışıyla başarılmıştır. Suriye’de ne bir mezhep savaşı ne de iç savaş bulunmaktadır. Ancak dış güçlerin akıl almaz mali desteği, medya kışkırtması, siyasi diplomasi katkılarıyla ülkenin en lümpen kesimleri kanun dışı davranışlara sürmek için tüm olanaklarını seferber ederek, ülkenin barışçıl bir süreç içinde özgürlük ve demokrasi adımlarını atmasının önü kesilmiştir. Ülke kanlı bir sızıntı savaşına sokulmuştur. “Sızıntı savaşı”, düzenli olmayan kontra güçlerle askeri hiçbir değeri olmayan, başarma şansı bulunmayan ama toplumu kas katı hale getiren terör ortamı yaratma ve bunu sürekli kılma olayıdır. Bu komplocu girişimlerle amaçlanan, toplumu bir bütün olarak sinirleri üzerinde yaşayan, en küçük bir olayda şiddetli reflekslere götüren bir ortam yaratmaktır. Bu girişimlerin üzerinde yükseleceği zemin ise yalan ve abartmadır. İşte ülkemizde ki kurguların evveli de ahiri de budur. Suriye, bu haksız bu insafsız yıkım girişimlerine karşı sağlam iradeyle karşı durmaktadır ve bunu tüm bölge halklarının çıkarları adına yapmaktadır” diye açıklamalarını şöyle sürdürdü.

“Suriye’ye yönelen bu ahlaksız savaşın ağırlıklı yanı medya savaşıdır. Yalan ve abartma kurgu ve uydurma savaşıdır. Dirilerin ölü gösterildiği, azınlığın çoğunluk olarak sunulduğu, mağlubun galip, yıkılmış olanın dik durduğunun iddia edildiği bir yalan okyanusu içinde Suriye’nin bağımsız siyasi iradesi kırılmak istenmektedir. Bunun için öylesine basit, öylesini adi kurgular yapılmaktadır ki, akıllara ziyan önermeleri koca koca haccıları, hocaları kendini aydın sanan kuklaları ‘yeter ki karışıklık yaratın, yeter ki toplumu her köşede gerginliğe götüren küçük, basit işler de olsu onu yapın. Sonuç almanız şart değil ama karıştırın, karışıklık yaratmak için yol ortasında karınızı tokatlayın ki herkes başınıza toplansın, çocuğunuzu acımasızıca şehir meydanında dövün ki ortalıkta karışsın, ekmek alırken, tüp gaz alırken, herhangi bir devlet dairesinde yığılma bulunurken olay çıkartın ve mazlum olduğunuzu ifade ediniz. Gerisini bezi bırakın, yeryüzünün en büyük medya şebekeleriyle bu küçük olayları büyüterek yönetimin başına çökeceğiz’ diyerek sonuç almaya çalışmaktadırlar.”

Maad Muhammed devamla, “Suriye halkı, bu çirkin komploya meydanlara inerek cevap verdi. Milyonları milyonlara ekleyerek yürüdü haykırdı geçit yok dedi. Bu duruş komplocu güçlerin belini kırdı ama kirli amaçlar hala devem ediyor, kulalarının tetikçiliği hala devem ediyor, insan katli, cesetlerin doğranması hala devam ediyor, insan kaçırmaları, fidecilik, hırsızlık, kıyım, yıkım “özgürlük ve demokrasi adı altında gizlenerek yıkıcı faaliyetlere devam ediyor. Bu faaliyetlerin en önemli ayağı da asker kaçaklarını koruyan ve onlara askeri eğitim, lojistik destek sağlayıp ülkemizi kanlı bir arenaya çevirmeye çalışan Erdoğan yönetimi olduğu gerçeğini sizlerle paylaşmayı görev sayıyorum. Siz Türkiye halkına bu gerçeği iletmeyi görev biliyorum. Suriye halkının dostluk kardeşlik mesajı ve salamlarını iletiyorum. Halkımın komşuluk adına, dostluk adına Türkiye halkından beklentisi, hiçbir neden ve gerekçesi olmadan bu vicdansız terör saldırılarını destekleyen, körüklenen Erdoğan yönetimine dur demesidir”

Maad sonuç olarak “Tehlike sadece Suriye’ye yönelik değildir. Tüm bölgenin haritası değiştirilmek, ülkelerin bağımsızlığını sona erdirmek istemektedirler. Birbiriyle bitmeyen kanlı savaşlar içinde olacak kardeşler kıyımın tezgahlamak bu komploların tek amacıdır. Bunu da Ak denizden Kafkaslara enerji, kaynak ve yollarını elde tutmak, tatlı su kaynakları, pamuk ve tahıl ambarlarını denetim altına alma amacıyla dayatmaktadırlar. Bu planlar sonuçta da, İsrail’in korunması ve bölgede tek üstün güç olarak emperyalizm adına bu talan ve çıkarı korumasıyla kendi içinde bir bütün oluşturmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi de (BOP) tas tamam budur” diyerek sözlerini bağladı.

Toplantı sorular bölümüyle devam etti. Katılımcılar, önemli sorular yöneltip, Suriye olaylarının geniş bir açıdan algılamasını sağladı. Bu sorular içinde dikkat çekici olanı ise, Türkiye’ye karşı koyulan tepkiler de Türk bayrağının ve Atatürk resimlerinin neden yakıldığı üzerine odu.

Maad Muhammed Suriye Sivil Halk Etkinliği adına bu sitemli soruya da şu cevabı verdi; “ öncelikle, komşuluk ahlak ve erdemine hiç yakışmayan, hiçbir gerekçesi olmadan eli kanlı Müslüman Kardeşler şebekesi ve asker kaçaklarını destekleyip, kanlı eylemler için ülkemize salan Erdoğan yönetiminin yaptıklarını hatırlamak gerek. Arkasında emperyalistlerin, İsrail, gerici Arap ülkeleri ve Erdoğan yönetiminin olduğu kukla tetikçilerin, Suriye’de yarattığı kıyımlara, acılara karşı halkımızın gösterdiği tepkiyi öncelikle haklı germek gerek. İşte böylesi denetimsiz öfke kesitlerinde sonuçları değil nedenleri kavramak çok önemlidir. Ezelden ebede kadar komşu kalmaya mahkum halklarımızı kimlerin birbirine kırdırmaya yöneldiğini bilmek gerek. Bayrak yakmanın da Atatürk posterini parçalamanın kışkırtıcı nedenleri anlaşılınca, halkımızın ortaya koyduğu tavır mazur görülecektir: Buna rağmen bu tür eylemleri biz de tasvip etmiyor, yanlıştır diyoruz.

“Suriye halkı kendi siyasal simgelerine sahip çıkıp, başkasından saygı beklediği kadar, başkalarının simgelerine saygı duyar. Bu açıdan bu tür tutumları asla tasvip etmez. Devlet başkanı Beşşar Esad’da bunu açıkça dile getirip, gençlere uyarısını yapmıştır ve bu olay bitmiştir. Aynı olayların tekrar etmemesi için görev siz, kardeş Türkiye halkının omzundadır” diyerek toplantı noktalanmıştır.

1 Şubat 2012 Çarşamba

SURİYE SİVİL HALK ETKİNLİĞİ ADANA’DA

KÜLLÜNA MUKAVEME.....





1 Şubat 2012 (Bu gün) Kuzey Adana’da 100 yıl’da saat: 17.30 iki halkın dostluk toplantısında buluşalım

Mihrac Ural – 1Şubat 2012 / Çarşamba.

Suriye Sivil Halk Etkinliği, 15 Ocakta Ankara’da Hacı Bektaşi Veli büyük kurultayından sonra, gösterdiği performansın etkileriyle bu kez Adana’ya davet edildi. Bu davete ve bundan sonra Türkiye’nin her köşesinden gelen davetlere cevap vererek, iki halkın kardeşliğini, tarihi bağları, sevgi ve dostluk ağlarını, çıkar birliği ve emperyalizme karışı omuz omuza duruşunun kaçınılmazlığı adına konferanslarına devam ediyor.

Suriye Sivil Halk Etkinliği, Suriye’nin uğradığı haksız baskılara, ambargolara, BOP güçlerinin kanlı kıyımlarla iç savaş kışkırtmalarına karşı gelişen halkın sivil etkinliği adına şekillenmeye başlayan bir halk atılımıdır. Bu atılım meydanlardan, sokaklardan, vatan çadırı adlı etkinliklerden, kültür merkezleri toplantılarından, konferanslardan, mahallelerde kurulan gönüllüler hareketinden, birlik çadırları etkinliklerinin rahminden doğan bir güçtür. Bu etkinlik, 7000 yıllık tarihiyle, insanlığa ilk Alfabeyi öğreten Finike uygarlığıyla, istilacı Roma’ya karşı imparatoriçe Zenubiya’nın asırları aşan “uygarlığın gücü er ya da geç güç uygarlığını yenecektir” haykırışında anlam bulan Suriye halkının direnme karakteri ve siyasal kimliği adına yola çıkmıştır. Bu atılım, Suriye halkının etnik, inançsal mozaiğini temsilen birlik ruhunun atılımıdır; farklılıkların özgürlük ve demokrasi adına halkçı yönetimiyle omuz omuza olma iradesinin adımıdır.

Suriye Sivil Halk Etkinliği, Türkiyeli devrici güç ve şahsiyetlerin içinde yer aldığı bir girişimdir. Bu girişim bu toprakları emperyalizme karşı koruma kararlılığı gösteren milyonların potansiyeli üzerinde yükselmektedir. Bu güç bu toprakları savunmak için gerektiğinde MUKAVEME hareketine dönüşerek barikatlarda, cephelerde, hendeklerde yeddi düvele karşı savaşmaya kararlı bir sivil duruştur.

Bu satırların yazarı, bu girişimin ilk kurgularını oluştururken, iki anavatanlı olmasının, iki ülke halkını kendi halkı saymasının algılarıyla, tarihsel bileşkelerin yarattığı ve her bir insanda somutlaştırdığı kültürel kimlik verileriyle, yerli olmanın, asil olmanın geleceğe karşı sorumlu olmanın bilinciyle hareket etmiştir. Bu etkinliğin bir parçası olma onur ve erdemini taşımak isteyen herkese açık olan bir sürecinde omuzlayıcısıdır.

Suriye Sivil Halk Etkinliği, Türkiye’ye, Adana’ya doğru yol alırken, gelenekselleşmeye başladığı gibi ön sohbet ve değerlendirmeler için evimde toplanmıştır. Bu ev ki, bölge halkları için yüzlerce kez tüm farklılıklarıyla direnme güçlerinin misafirhanesi olarak, bu günde işlevini sürdürmektedir. Bu ev halkların direnme türbesidir. Evimde yapılan bilgi bölüşümü toplantısı ardından yola çıkılmanın verdiği kararlı çabalarla iki halkın dostluk ve kardeşliği için bir katkı sunma çabasındadır.

Suriye Sivil Halk Etkinliği bu ziyaretinde, Adana’da dostlarla, sorusu olanlarla, Suriye hakkında bilgi edinmek isteyenlerle yüz yüze görüşülecektir. Cevaplar verilecek, diyaloglar oluşturacak ve dostlukları bir kez daha genişleyerek büyütme çabası verecektir.

Hükümetlerin, iktidarların siyasi duruşları ötesinde iki halkın çıkar birliği ve tarihsel geçmiş ve gelecekleri için herkese açık olan bu çabalar, bu gün Kuzey Adana 100 yılda kültür salonunda bir arada sizlerle kucaklaşacaktır. Bölgenin en taze gelişmelerinin yorumlarını, soru ve cevaplarını paylaşacaktır. Halklarımızın kader birliği için neler yapılması gerektiği üzerinde durulacaktır.