19 Kasım 2011 Cumartesi
BOP UN BÜYÜK BALIĞI TÜRKİYE
Hasip Yiğitoğlu
19 Kasım 2011
Büyük balık Türkiye.BOP denkleminin son raundu Türkiye olabilir değil,olacak diyorum.Umarım yanılırım.
Umarım Ekonomik kriz derinleşerek küresel emperyalist sistemin paradigmasını değiştirmesine neden olacaktır.Bu durum küresel bir sürece yayılır ki,sosyo-ekonomik açıdan yeni bir dünya ya adımlar atılmış olacaktır.Belki sürecin beklentisi emperyal olmaktan çok adil demokratik,özgürlükçü,eşitlikçi bir dünya iklimine eğrilir.
Bu durumu anlamak kehanet değildir.40 yılı aşkın bir süredir diyalektik zihnimle, zaman içinde bazen aktif,bazen izleyici olarak siyaset öngörümle ,Türkiye siyasetinde U dönüşü yapmaması halinde ciddi bir savaş sürecine gireceğini tahmin ediyorum. Tahminlerimi doğrulayacak bir çok parametre olmasına karşın,sadece sıcak birkaç veri bu durumu izah etmeye yeterli olacaktır.
Veri 1,Suriye”de başlayan sürecin yalnızca Suriye”yi hedeflemediği bilinmeyen bir durum değildir.Hedef Suriye”nin yanında,Irak,İran,Lübnan ve Filistin.Zaten aklı selim herkesin hem fikir olduğu bir teoremdir.
Bu sıralama bitince ne olacak sorusu akla takılıyor.Hiç şüphe yok ki,içerdiği parametrelerden dolayı sırada Türkiye olacaktır.
Bir hatırlatma olarak,Türkiye “de Kürt sorunu,Alevi sorunu,Laik Sunni”lerin yaşam tarzı endişeleri sorunu,demokrasi sorunu gibi sorunlar bıçağın keskin ucu örneği Türkiye”nin boynunda duruyor.
Savaş durumunun bu parametreleri tetikleyerek yeni bir sürece neden olacağını tahmin etmek zor olmamalıdır..Bu süreci bölgenin diğer ülkelerinin benzer parametreleriyle harmanlanması kaçınılmaz olacaktır.Ortaya yeni bir parametrik durum çıkarak son derece tehlikeli ayrıştırıcı güç odaklarına dönüşecektir.Sonrasında da Türkiye bölünme sürecine adımlar atmış olacaktır.BOP denkleminin öngörü beklentisi karşılığını da bulmuş olacaktır.
Veri 2, Son günlerde İsrail”in Iran”a yönelik,İtalya kıyılarında yaptığı tatbikatlar ve Fransa”nın ABD “den aldığı referansla Türkiye”yi öne çıkartan tutumu Ortadoğu savaşının kapıya dayanması anlamındadır.Türkiye bu günkü görüntüsü ile bu duruma hazırlanmaktadır.Tarihinde bir ilk olarak komşu bir ülkenin iç işlerine bu derinlikte müdahale eden bir Türkiye ile karşı karşıyayız.Başbakanın dünkü konuşmasında ,Libya örneğinde olduğu gibi emperyal şer güçlerine Suriye”ye müdahale çağrısı bu durumu işaretlemektedir.
Başbakan”nın tepkisi anında karşılığını bulmuştur.Aynı gün Guardian gazetesinde Türkiye”nin bölgede artan önemini işleyen bir yazının çıkması tesadüf olmamalıdır.Gazete,Başbakan Erdoğan ile Dışişleri bakanı Davutoğlu”nun Esat sonrası hazırlıklarına vurgu yaparak,açıkça mezhep çatışmasına neden olabilecek tespitlerde bulunmuştur.
Ülkemizin etnik,inanç mozaik durumu dikkate alınırsa,bu sürecin bize sıçrama yapmayacağını beklememek saflık olacaktır.Toplumsal cinnete dönüşecek ayrıştırıcı bir süreci tetikleyeceği bile bile bu politikaların anlamı,yazımın başında belirttiğim gibi BÜYÜK BALIK olmaya davetiyeden başka bir anlamı olmamalıdır.
Gazete şöyle diyor;Türkiye çoğunluğu oluşturan SUNNİ nüfusuyla ülkelerinden usanmış Suriye”li SUNNİ vatandaşlarına ve diğer Arap Baharı ülkelerine model sunmaktadır.
Bu yayınların batı basınında giderek arttığı tesadüf olmayacağına göre ,ülkemizi bekleyen savaş tehlikesini anlamaya yeterli olmalıdır.Yani Türkiye savaşın başını çekiyor izlenimi verilmektedir. Müslüman Kardeşler örgütü liderinin aynı gün,Türkiye”ye Suriye”ye fiili müdahale çağrısı bu durumu izah etmeğe yetmektedir.
Veri 3;Amerika”nın Irak”tan 45 gün sonra çekilmesi üzerine Körfeze yaptığı askeri güç yığınağı,Washington şeytani düşünce çevrelerinin hararetle tırmandığı yeni tartışmalar dikkat çekici olmalıdır.
Esat iktidarda iken ve İran faktörü ortada dururken bu güçlerin, ABD Irak”tan nasıl çekilebilir tartışmaları başlı başına savaş işaretidir.
Batının acıması olmadığı gerçeği,durumu daha vahim kılmaktadır.Şii denklemi gibi bir beklentiyi ileri sürerek ,Suudi Arabistan ve Katar”ı devreye sokarak ,Türkiye”nin savaşın içine çekebileceği akılda olmalıdır.Türkiye Katar ve Suudi Arabistan ilişkilerinin derinliği bu sürecin önemli parametresidir.Sıcak para akışının bu ülkeler tarafında durdurulması tehdidi beklenmeyen bir durum değildir.
Bu verilerden anlaşılacağı gibi BOP sürecinin son hamleleri yaşandığı konusunda şüpheye yer kalmamıştır.
BOP konsepti öngörüsü içinde ülkemizi nasıl bir tehlike bekliyor sorusunun bilinen cevabı,Ortadoğu”nun etnik ve inanç temelde Emirlik ülkeler içinde açıkça belirtilmektedir.Bu anlamda Türkiye coğrafyasından birkaç ülke,toplumlar tarihi envanterinde tescil bulacaktır.
BOP hedefinde Türkiye sırasını bekliyor şimdi.
19 Kasım 2011
Büyük balık Türkiye.BOP denkleminin son raundu Türkiye olabilir değil,olacak diyorum.Umarım yanılırım.
Umarım Ekonomik kriz derinleşerek küresel emperyalist sistemin paradigmasını değiştirmesine neden olacaktır.Bu durum küresel bir sürece yayılır ki,sosyo-ekonomik açıdan yeni bir dünya ya adımlar atılmış olacaktır.Belki sürecin beklentisi emperyal olmaktan çok adil demokratik,özgürlükçü,eşitlikçi bir dünya iklimine eğrilir.
Bu durumu anlamak kehanet değildir.40 yılı aşkın bir süredir diyalektik zihnimle, zaman içinde bazen aktif,bazen izleyici olarak siyaset öngörümle ,Türkiye siyasetinde U dönüşü yapmaması halinde ciddi bir savaş sürecine gireceğini tahmin ediyorum. Tahminlerimi doğrulayacak bir çok parametre olmasına karşın,sadece sıcak birkaç veri bu durumu izah etmeye yeterli olacaktır.
Veri 1,Suriye”de başlayan sürecin yalnızca Suriye”yi hedeflemediği bilinmeyen bir durum değildir.Hedef Suriye”nin yanında,Irak,İran,Lübnan ve Filistin.Zaten aklı selim herkesin hem fikir olduğu bir teoremdir.
Bu sıralama bitince ne olacak sorusu akla takılıyor.Hiç şüphe yok ki,içerdiği parametrelerden dolayı sırada Türkiye olacaktır.
Bir hatırlatma olarak,Türkiye “de Kürt sorunu,Alevi sorunu,Laik Sunni”lerin yaşam tarzı endişeleri sorunu,demokrasi sorunu gibi sorunlar bıçağın keskin ucu örneği Türkiye”nin boynunda duruyor.
Savaş durumunun bu parametreleri tetikleyerek yeni bir sürece neden olacağını tahmin etmek zor olmamalıdır..Bu süreci bölgenin diğer ülkelerinin benzer parametreleriyle harmanlanması kaçınılmaz olacaktır.Ortaya yeni bir parametrik durum çıkarak son derece tehlikeli ayrıştırıcı güç odaklarına dönüşecektir.Sonrasında da Türkiye bölünme sürecine adımlar atmış olacaktır.BOP denkleminin öngörü beklentisi karşılığını da bulmuş olacaktır.
Veri 2, Son günlerde İsrail”in Iran”a yönelik,İtalya kıyılarında yaptığı tatbikatlar ve Fransa”nın ABD “den aldığı referansla Türkiye”yi öne çıkartan tutumu Ortadoğu savaşının kapıya dayanması anlamındadır.Türkiye bu günkü görüntüsü ile bu duruma hazırlanmaktadır.Tarihinde bir ilk olarak komşu bir ülkenin iç işlerine bu derinlikte müdahale eden bir Türkiye ile karşı karşıyayız.Başbakanın dünkü konuşmasında ,Libya örneğinde olduğu gibi emperyal şer güçlerine Suriye”ye müdahale çağrısı bu durumu işaretlemektedir.
Başbakan”nın tepkisi anında karşılığını bulmuştur.Aynı gün Guardian gazetesinde Türkiye”nin bölgede artan önemini işleyen bir yazının çıkması tesadüf olmamalıdır.Gazete,Başbakan Erdoğan ile Dışişleri bakanı Davutoğlu”nun Esat sonrası hazırlıklarına vurgu yaparak,açıkça mezhep çatışmasına neden olabilecek tespitlerde bulunmuştur.
Ülkemizin etnik,inanç mozaik durumu dikkate alınırsa,bu sürecin bize sıçrama yapmayacağını beklememek saflık olacaktır.Toplumsal cinnete dönüşecek ayrıştırıcı bir süreci tetikleyeceği bile bile bu politikaların anlamı,yazımın başında belirttiğim gibi BÜYÜK BALIK olmaya davetiyeden başka bir anlamı olmamalıdır.
Gazete şöyle diyor;Türkiye çoğunluğu oluşturan SUNNİ nüfusuyla ülkelerinden usanmış Suriye”li SUNNİ vatandaşlarına ve diğer Arap Baharı ülkelerine model sunmaktadır.
Bu yayınların batı basınında giderek arttığı tesadüf olmayacağına göre ,ülkemizi bekleyen savaş tehlikesini anlamaya yeterli olmalıdır.Yani Türkiye savaşın başını çekiyor izlenimi verilmektedir. Müslüman Kardeşler örgütü liderinin aynı gün,Türkiye”ye Suriye”ye fiili müdahale çağrısı bu durumu izah etmeğe yetmektedir.
Veri 3;Amerika”nın Irak”tan 45 gün sonra çekilmesi üzerine Körfeze yaptığı askeri güç yığınağı,Washington şeytani düşünce çevrelerinin hararetle tırmandığı yeni tartışmalar dikkat çekici olmalıdır.
Esat iktidarda iken ve İran faktörü ortada dururken bu güçlerin, ABD Irak”tan nasıl çekilebilir tartışmaları başlı başına savaş işaretidir.
Batının acıması olmadığı gerçeği,durumu daha vahim kılmaktadır.Şii denklemi gibi bir beklentiyi ileri sürerek ,Suudi Arabistan ve Katar”ı devreye sokarak ,Türkiye”nin savaşın içine çekebileceği akılda olmalıdır.Türkiye Katar ve Suudi Arabistan ilişkilerinin derinliği bu sürecin önemli parametresidir.Sıcak para akışının bu ülkeler tarafında durdurulması tehdidi beklenmeyen bir durum değildir.
Bu verilerden anlaşılacağı gibi BOP sürecinin son hamleleri yaşandığı konusunda şüpheye yer kalmamıştır.
BOP konsepti öngörüsü içinde ülkemizi nasıl bir tehlike bekliyor sorusunun bilinen cevabı,Ortadoğu”nun etnik ve inanç temelde Emirlik ülkeler içinde açıkça belirtilmektedir.Bu anlamda Türkiye coğrafyasından birkaç ülke,toplumlar tarihi envanterinde tescil bulacaktır.
BOP hedefinde Türkiye sırasını bekliyor şimdi.
ERDOĞAN KİMİN TETİKÇİSİ
Hillary Clinton; "Suriye'ye baskı süreci, Arap Birliği ve Türkiye'nin öncülüğüyle yürütülmelidir” Bakan Clinton, Amerikan ABC televizyonuna verdiği mülakatta da bir soruyu yanıtlarken, ABD'nin Suriye ile bağlarının ve ticaretinin çok az olduğuna dikkati çekerek, "Suriyelilerin kulak vereceği bir ses olmadığımızın farkındayız. Dolayısıyla, Suriye'nin gözardı edemeyeceği, giderek büyüyen ve şu anda Arap Birliği ve Türkiye'den oluşan bir koronun çağrısında bulunduk" diye konuştu.
(http://www.haber3.com/clinton-turkiye-ve-arap-birligi-daha-etkili-1082047h.htm)
Mihrac Ural - 19 kasım 2011
“Suriye halkıyla dayanışma” adı altında birkaç hokkabaz bir araya gelmiş. Moderatör de Star gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol. Konu Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi olayına gelip dayanmış. Osmanlı söz konusu edilerek 400 yıllık “şanlı tarih konuşulmuş. Muhalifte olsa, bu tarihi bilen Suriyeliler Osmanlı’yı sömürgeci barbar bir imparatorluk diye eleştirmiş ve Dış müdahalenin her türüne karşı halkın tepki göstereceğini dile getirmiş. Moderatör buna utanmadan itiraz etmiş “Osmanlı atalarımız sömürgeci değildi diye düşünüyoruz” demiş.
İşte bu akıl almaz aptalların, yayılmacı, müdahaleci, maceracı soytarıların it dalaşı üzerine bir açıklama yapma gereği duydum. Bu açıklamayı, Erdoğan’ın bu günkü yaptığı Suriye karşıtı açıklamaları yorumlayarak poylaşmak istedim.
ÖNCE KISA BİR TARİH
400 yıllık Osmanlı sömürgeciliği, Arap ülkelerine ve halkına kaba bir barbarlık olarak ikame edildi. Osmanlı göçebe toplum yapısıyla, uygarlıktan nasibini almamış, çadır kültürüyle, “kılıç hakkı” adı altında kıyım ve yıkım yaparak, gelişen Şam ülkeleri küçük sanayi çabalarını da işlevsiz kılarak, Arapları 400 yıl geri bıraktı. İstanbul’un fethi bile batıdan Hindistan’a giden ticaret yollarını kapattığı için tüm bölgede her türden yaşamsal gelişmeyi, kültür alışverişlerini yıktı. Batılılar da bu yüzden, girdikleri arayışlarla Amerika’yı fethetti, Umut Burnu’nu dolaşarak, Kafkaslar üzerinden inerek Hindistan’a ulaştı. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için Avrupa’nın 18.yy Aydınlanma çağına yükselişini ve sanayi devrimini hatırlamak yeterli olacaktı. Aynı kesitte Osmanlı, talan edeceği başka milletlerin topraklarına saldırıyor içte ise tüm halklara ve özeli olarak Türkmenlere ölüm yağdırıyordu. Üreten değil, gasp eden bir yapıydı. Bunu Atatürk şu sözlerle çok iyi özetler;
“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s;154)
“Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini eline almış bulunmaktadır.” (Nutuk.II, s:475)
Osmanlı budur: Bu aptal moderatör, Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol, bunları bilmeyecek kadar cahildir.
Oysa 8. yy da başlayan Arap uygarlığının, Roma sonrası dünyanın en gelişmiş gerçek anlamda bir uygarlığı olarak yükselirken (bilim, sanat, kültür, yapı, ulaşım, cebir, müzik, edebiyat, iletişim, kimya, astronomi, tıp, sosyoloji, v.b bu gün bilinen tüm bilim dallarının ilk kuruluşunu yaparak) Osmanlı ilkelliği gelip yol kesti.
Tarihte uygarlıkları hep barbarlar yıkar, ama eskiden alır kendinden katar yeni uygarlıkla yola devam ederler. Osmanlı yıktı kendinde bir şey olmadığı için de olduğu yerde saydı. Daha ileri bir uygarlığa gidemedi. Çok övündükleri Mimar Sinan’ın eserleri, camiler bile nitelik değil nicelik bir adımdı; tümü eski kilise yöntemiyle ( teknik, mimari, harç oyma v.b) tekrardan başka bir şey değildi. Osmanlıya ait tek bir uygarlık belirtisi yoktur. Oysa yeni uygarlık yaşamın her alanındaki nitelik ilerlemedir, farklılaşmadır; bunu anlamak için şu basit örneği akılda tutmak yeter, kağnı arabası ortaçağ uygarlığıdır, motorlu araç batı uygarlığını temsil eder, dumanla haberleşme bir ortaçağ uygarlığıdır, Posta Telefon telgraf (PTT) bir batı uygarlığı haberleşmesidir, internet iletişimi ise batı uygarlığını aşmaya başlayan yeni bir uygarlık belirtisidir… birileri uygarlıktan söz ederse böylesine nitelik farkı ortaya koymalıdır. Osmanlı var olanın üzerine oturmuş bir barbarlıktır: bunun için tüm insanlık gelişti ilerledi o bir adım ileri gidemedi… Osmanlı, kuramadı sadece yakıp yıktı katletti; padişahlar bile çocuklarını kardeşlerini boğazlatmakla öğünüp durdu… İşte bu barbarlar ve onların doğal mirasçıları aynı akılla olaylara yaklaşıyorlar; istila, talan, gasp, arkadan hançerleme. “Yeni Osmanlı”cı Erdoğan’ın akıl parametreleri, bundan ibarettir. Bu akılla, Suriye’ye kurulan dostluk sahta bir dostluk olduğu anlaşılmıştır. Bu da uzun sürmeden maskelerin düşmesiyle ortaya çıkmıştır.
KENDİNİ BİLMEK
Bu gün 19 Kasım 2011 Cumartesi, soytarı başbakan Erdoğan yine köpürmüş Suriye üzerinde konuşmuş, “çok iyi dosttuk, kardeştik, ekonomik ilişkilerimiz de çok iyiydi, ama onlar sözümüzü dinlemediler” demiş. Evet, Suriye tam bir kardeşçe, tam bir dostça, tam bir eşitlerin paylaşımı çerçevesinde Türkiye’yle ilişki kurdu. Hiçbir art niyeti olmadın. Geçmişin sürtüşmelerini olgunca aşarak bunu yaptı. Suriye bunu yaparken Erdoğan, hangi haklı, henüz olaylar hiçbir gelişme eğilim göstermemişken, eli kanlı şebekeleri ülkesinde toplayıp onları organize eder, lojistik destek sunar, silahlandırır ve öbek öbek Suriye’ye salar. Gelişmeleri bilmeyen, saat saat kimin ne yaptığını bilmeyen, bu demagojiler içinde kafası karışır gerçeği anlayamaz. Belgeler, akıllar, izlemeler ciddi araştırmalar her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Erdoğan, Suriye ilişkilerinde iki yüzlülük yaptı, bunu bilinçlice ve BOP eş başkanı yükümlülükleriyle yaptı. Eğri oturup düzgün konuşalım derler, soruyorum, Suriyeli mülteciler gündemde yokken, bir ay öncesinden çadır kentler neden kuruldu? Bunu bir akıllı açıklayabilir mi? Suriye’de yakalanın silahların %90 Türkiye menşeli olmasını açıklayabilir mi? Alman patentli MP 5 otomatik silahları bölgemizde sadece Türk polisi kullanır. Yüzlerce MP 5 kullanılmış silah Suriye’de eli kanlı Müslüman kardeşler örgütü şebekelerinin elinde bulunmasını izah edecek kimse var mı? Bu silahlar kullanılmış silahlar olduğuna göre, acaba Türkiye’de faili meçhul cinayetlerde kullanılan silahlar mıydı, bu şebekelere hediye edilerek bir şeyler mi örtülmek istenmiş? Türk malı Pompalı tüfeklerin on binlercesi Suriye’ye, bu şebekelere nasıl ulaştırıldı, kim sattı ? Komşumuzun gençliğini katledin, anaları ağlatın bu kana eli bulaşmış bir soytarı başbakanın insanlık adına konuşma hakkı var mıdır? Soruyorum… İnsanlık bu mudur?…
Erdoğan, “insanlıktan, dostluktan söz ediyor”, halkı aptal yerine koyuyor, Komşumuz Suriye’nin eli kanlı şebekelerine Antalya’da, İstanbul’da toplayıp, konferans yaptıran, iki ülke arasında onlarca suçlu iadesi anlaşmasına rağmen, Suriyeli asker kaçaklarını toplayın silahlandıran, sınırlarını açan, kardeş kanı akıtılsın diye azgın köpekler gibi salan kim? Bu şebekeleri Türkiye’de konuşlandıran, kamp açan, eğiten, basın açıklamalarıyla komşusuna tehdit yağdırtan kim? Bu vicdansızlık, bu hayasızlık açıkça yapılırken her gün askeri sivili katledilen Suriye’ye Erdoğan’ın söylediği sözler insanlıkla ilgili olabilir mi? Bu ölçekte iki yüzlülükle, Türkiye nereye gidebilir?
Kendi halkını her gün katleden, sınır ötesi operasyonlarla bombalayan, yüz binlerce insanı köyünden mezrasından göçe zorlayan, on binlerce sivil, aydın yazar, gazeteci dahil vatandaşını zindanlara dolduran, sadece iktidarı döneminde 7 000 bin vatandaşın katledilmesi nasıl izah edilebilir? Son 30 yıldı, 4 milyon kişi göçe zorlandı, 100 bin yaralı, 65 000 ölü, 17 000 faili on binlerce tutuklu, acı çekmeye ülkenin temel sorunu olarak duruyor.
Suriye’ye tarihte yapılan en kapsamlı en vicdansız ve bir o kadar ahlaksız arkadan vurma harekatının başında olan Erdoğan, kendi ülkesine dönüp bakmaz mı? Kendini tanımadan, başkasına ne yaptığını düşünmeden, “kardeşlikten, dostluktan, insanlıktan” söz etmek utanılacak bir şey değil mi?
Suriye, Türkiye’ye karşı hiç hata yapmadı. Suriye tarihi boyunca dostuna dost dedi, düşmanında düşman dedi. Boyun eğmedi. 50 yıldır İsrail’le süren mücadeledeki kararlılık, İran’la 40 yıldır süren dostluktaki kararlılığın ilkesiyle aynıdır. Bu, tutarlı olmaktır. Türkiye’nin bu akılsız yöneticilerle 10 ebedi komşusuyla on yıllık bir dostluk sürdüremedi. Bu akıl Osmanlı aklıdır, gasp ve talan aklıdır, dar çıkarcı, şoven, yayılmacı akıldır. Bu akıl, eşitliği sevmez, paylaşmayı bilmez, güç karşısında köle olur, zayıfın kanını emmeye çalışır. Kimliksizliktir bu, kendini bilmez densizliktir bu. Erdoğan işte tas tamam budur.
Ama bunun bir hesabı olacak. Bu gün değilse gelecek kuşaklar bunu hiç unutmayacak. 400 yıllık Osmanlı barbarlığı unutulmadığı gibi. Suriye bu zor koşullarından mutlaka çıkacaktır; Halkın iradesine rağmen komşularına ikiyüzlüce yaklaşanlar hak ettikleri cevabı alacaktır. Türkiye halkı bunu mutlaka başaracaktır da…
Yüzlerce kez yazdım, bu adamlar Suriye’yi bilmiyorlar. Suriye, siyasallaşmış uygar bir halkın yaşadığı coğrafyanın adıdır. Ülkesine yönelik ihanetlere karşı direnecek, bunu tarihsel deneyleriyle göstermiş bir halk bulunuyor. Bu halk, milyonları milyonlara katarak liderini, halkçı yönetimini desteklediğini her gün meydanlarda haykırıyor, kendi iradesini ortaya koyuyor. Hangi ahlaksız dış güç, hangi ikiyüzlü komşu bu bağımsız ve özgür iradeyi çiğneyerek, tehdit savurabilir ki? Kendini mahallenin namus bekçisi sananlar, öncelikle kendi halkına karşı işledikleri namussuzlukları temizlemeye baksınlar.
Dost olmak, birlikte kazanmak, barış içinde bir arada yaşamak varken, eli silahlı şebekeleri örgütleşip komşuya salmanın hesabını Erdoğan bir biçimde ödemeye mahkum olacaktır. Erdoğan, Amerika’nın, İsrail ve Arap Siyonistlerinin bölge üzerindeki planlarının basit bir tetikçisidir, satın alındığı gibi tüketilecektir buna mahkumdur. Geriye kalacak olan ise halkımıza bıraktığı kirli düşmanlıklar, acılar, anaların gözyaşı olacaktır. Halkımız bunu kabul etmesi mümkün değildir.
SONUÇ
Erdoğan yönetimi, kendi ulusuna bile saygılı değildir; Türk bayrağının ayaklar altına alınmasının da tek nedeni, bu ikiyüzlü ihanet zinciridir. Başka halkları iç savaşa sürmek, kardeşkanı akması için bir tarafı örgütlemek, anaları ağlatmanın vebali bu tepkilerin de sorumlusudur. Suriye halkı ise hala Türkiye halkını seven bir halktır. Bire bir biliyorum halk ile iktidarları birbirinden ayırarak tutum almasını bilecek kadar uygar ve düzeyli bir halktır: Bunu da her defasında tekrarla ifade etmiştir. Erdoğan’ın bu kaba ihanetinin etkisi ağır olmasını karşın bu ilkeli duruşundan vazgeçmemiştir. İşte bu gerçekleri yeni Osmanlıcıların b.ilmesi mümkün değildir. Bu, bir uygarlık olayıdır, bu orijinal olmaktır. Kimlik sahibi olmak ve bunun sorumluluğunu taşımaktır.-
Bu akıl karınlık Osmanlı aklıdır. Bu akıl I. Dünya savaşı macerasına götüren akıldır. Bu akıl Sevr’i çağıran akıldır. Bu akıl dün Sevr’i Lozan’la atlattığını sanan ama böyle devam ederse, arasa da Sevr’i bulamayacak akıldır. Dikkatinizi çekiyorum…
17 Kasım 2011 Perşembe
CHP DE DERSİM HEZAYANI VE SİSTEM ÜZERİNE
Hasip Yiğitoğlu
16 Kasım 2011
Son milletvekili seçimlerinde CHP”nin aday listesinin yayınlanmasından hemen sonra Hatay Denge gazetesine yazdığım makalede,CHP”de seçimden sonra istifaların olacağını belitmiştim.Hatta bu istifaların yeni siyasi partilerin oluşumuna neden olabilir demiştim.
Öngörüme göre gecikmeli başladı bu süreç.Gerçi seçim sonuçları henüz açıklanırken Baykal”ın Kurultayı seslendirmesi öngörümü doğrulamıştır.
Bu durumu anlamak için kehanet gerekmiyor.Bir paragrafla izah edilecek kadar basit.Milletvekili aday listesi,kelimenim tam anlamıyla,ne bulursan at sepete anlayışına uygun şekilde hazırlandığı ilk bakışta anlaşılıyordu.Diğer bir anlatımla Yamalı bohçayı andırıyordu.
Ergenekoncular,Kemalistler,Sosyal Demokratlar,Liberaller,Muhafazakarlar,Sosyalistler,Çevreciler,Özgürlükçüler.
Dünya görüşleri,siyasi beklentileri,öngörüleri birbiriyle zıt birçok unsuru bir araya getiren ve önceden planlandığı tartışma konusu olan Ne bulursan at sepete zihniyetli bir liste oluşturulmuş gördüğünüz gibi..Hatta Kılıçdaroğlu”nun genel başkanlığı bu planlamanın ilk adımı denebilir.
Yani istifaları ve bölünmeyi beklemek için kahin olmak gerekmiyor değil mi…
Yol ayırımına neden olabilecek çok parametreli ülkemizde bu unsurların ayrışmayacağını beklemek hayal olmalıdır zaten.
KCK,Ergenekon,Kürt sorunu,Alevi sorunu,Ekonomik beklentiler,Küresel öngörüler,Yeni Anayasa,Demokratikleşme,Sosyal parametreler,Gelir Adaleti,Fırsat eşitliği daha bir çok parametrik veri sayabiliriz.
Evet ayrışma başladı. Hem de CHP nin kuruluş felsefesi üzerinden.Bu durum çok önemsiyorum.Sistemi sorgulayacak en temel veri bu olmalıdır.Zira bu sistemin ruhu,iklimi CHP dir.
Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün”ün Dersim de yaşananların bir soy kırımı olduğunu va CHP”nin politik zihni refleksi anlamında açıklamaları, Cumhuriyet sistemini sorgulayıcı nitelikli olduğu kanaatindeyim..Bu veri CHP”nin kuruluş felsefesini tüm çıplaklığıyla izah etmeğe yeterli olmalıdır.Ortada bir soykırım var.Daha ötesi ne olabilir bu durumu izah için.
Gerçi bu süreç daha önce birkaç kez başlamıştı.Son olarak seçimlerin araya girmesiyle kesintiye uğradı.
CHP Milletvekili Onur Öymen”in Dersim katliamıyla ilgili insanlık etiği dışına taşan yorumları belleklerde olmalıdır.
Ama bu kez kesintiye uğramayacak gibi görünüyor bu süreç.
Uğramamalıda.
Toplum olarak bu şansa ihtiyacımız var.
Sistemin panorama kutusu açılabilir ve gerçekler ortaya çıkabilir.Böylece de kirli oyunların nedeni ayrıştırıcılığın esaretinden,toplumsal kurtuluşumuz olur belki.Kimin yerli kimin işgalci olduğu da daha iyi anlaşılır belki de.
Ayrıca Toplumsal geleceğimizin önünü açabilecek ve bir çok kirli düşünceler ifşa olabilir..Belki siyasi rafinerasyon sürecini başlatarak sistemin gerçek zihniyeti ve öngörüsü üzerindeki sis perdesi tamamen dağılacaktır.
Ve toplumun Karanlık tabularla nasıl ayrıştırıldığı su yüzüne çıkacaktır.
Hüseyin Aygün”nün açıklamaları üzerine Ergenekoncuların,ulusalcıların şahlanacağı bir bilinmeyen değildir.
Savunma istiyorlar şimdi.Efendim CHP nin resmi düşüncesi değilmiş Aygün”nün ifadeleri,açıklama istiyorlar Genel Başkandan.Galiba böyle olduğunu söyleyecek aklı yerinde kimse olmaz bu ülkede.
Karga kafalarıyla Dersim”i sıvayarak bir asır daha insanları oyalayacaklarını düşünüyorlar.
Kardeşi kardeşe kırdıran zihniyetlerinden utanacaklarına hesap istiyorlar.
Dersim”in hesabını verecek olanların kendileri olduğunu örtmeye çalışıyorlar.Ama nafile.Bir gün bu hesabı vereceklerdir.
16 Kasım 2011
Son milletvekili seçimlerinde CHP”nin aday listesinin yayınlanmasından hemen sonra Hatay Denge gazetesine yazdığım makalede,CHP”de seçimden sonra istifaların olacağını belitmiştim.Hatta bu istifaların yeni siyasi partilerin oluşumuna neden olabilir demiştim.
Öngörüme göre gecikmeli başladı bu süreç.Gerçi seçim sonuçları henüz açıklanırken Baykal”ın Kurultayı seslendirmesi öngörümü doğrulamıştır.
Bu durumu anlamak için kehanet gerekmiyor.Bir paragrafla izah edilecek kadar basit.Milletvekili aday listesi,kelimenim tam anlamıyla,ne bulursan at sepete anlayışına uygun şekilde hazırlandığı ilk bakışta anlaşılıyordu.Diğer bir anlatımla Yamalı bohçayı andırıyordu.
Ergenekoncular,Kemalistler,Sosyal Demokratlar,Liberaller,Muhafazakarlar,Sosyalistler,Çevreciler,Özgürlükçüler.
Dünya görüşleri,siyasi beklentileri,öngörüleri birbiriyle zıt birçok unsuru bir araya getiren ve önceden planlandığı tartışma konusu olan Ne bulursan at sepete zihniyetli bir liste oluşturulmuş gördüğünüz gibi..Hatta Kılıçdaroğlu”nun genel başkanlığı bu planlamanın ilk adımı denebilir.
Yani istifaları ve bölünmeyi beklemek için kahin olmak gerekmiyor değil mi…
Yol ayırımına neden olabilecek çok parametreli ülkemizde bu unsurların ayrışmayacağını beklemek hayal olmalıdır zaten.
KCK,Ergenekon,Kürt sorunu,Alevi sorunu,Ekonomik beklentiler,Küresel öngörüler,Yeni Anayasa,Demokratikleşme,Sosyal parametreler,Gelir Adaleti,Fırsat eşitliği daha bir çok parametrik veri sayabiliriz.
Evet ayrışma başladı. Hem de CHP nin kuruluş felsefesi üzerinden.Bu durum çok önemsiyorum.Sistemi sorgulayacak en temel veri bu olmalıdır.Zira bu sistemin ruhu,iklimi CHP dir.
Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün”ün Dersim de yaşananların bir soy kırımı olduğunu va CHP”nin politik zihni refleksi anlamında açıklamaları, Cumhuriyet sistemini sorgulayıcı nitelikli olduğu kanaatindeyim..Bu veri CHP”nin kuruluş felsefesini tüm çıplaklığıyla izah etmeğe yeterli olmalıdır.Ortada bir soykırım var.Daha ötesi ne olabilir bu durumu izah için.
Gerçi bu süreç daha önce birkaç kez başlamıştı.Son olarak seçimlerin araya girmesiyle kesintiye uğradı.
CHP Milletvekili Onur Öymen”in Dersim katliamıyla ilgili insanlık etiği dışına taşan yorumları belleklerde olmalıdır.
Ama bu kez kesintiye uğramayacak gibi görünüyor bu süreç.
Uğramamalıda.
Toplum olarak bu şansa ihtiyacımız var.
Sistemin panorama kutusu açılabilir ve gerçekler ortaya çıkabilir.Böylece de kirli oyunların nedeni ayrıştırıcılığın esaretinden,toplumsal kurtuluşumuz olur belki.Kimin yerli kimin işgalci olduğu da daha iyi anlaşılır belki de.
Ayrıca Toplumsal geleceğimizin önünü açabilecek ve bir çok kirli düşünceler ifşa olabilir..Belki siyasi rafinerasyon sürecini başlatarak sistemin gerçek zihniyeti ve öngörüsü üzerindeki sis perdesi tamamen dağılacaktır.
Ve toplumun Karanlık tabularla nasıl ayrıştırıldığı su yüzüne çıkacaktır.
Hüseyin Aygün”nün açıklamaları üzerine Ergenekoncuların,ulusalcıların şahlanacağı bir bilinmeyen değildir.
Savunma istiyorlar şimdi.Efendim CHP nin resmi düşüncesi değilmiş Aygün”nün ifadeleri,açıklama istiyorlar Genel Başkandan.Galiba böyle olduğunu söyleyecek aklı yerinde kimse olmaz bu ülkede.
Karga kafalarıyla Dersim”i sıvayarak bir asır daha insanları oyalayacaklarını düşünüyorlar.
Kardeşi kardeşe kırdıran zihniyetlerinden utanacaklarına hesap istiyorlar.
Dersim”in hesabını verecek olanların kendileri olduğunu örtmeye çalışıyorlar.Ama nafile.Bir gün bu hesabı vereceklerdir.
SURİYE BERMUDA ÜÇGENİ GİBİ - DÜŞEN ZOR ÇIKAR
Hasip Yiğitoğlu
16 Kasım 2011
“Baltayı taşa vurmak,Dimyat”a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” gibi sıkça kullandığımız değimleri hatırlatan siyasi zihniyetli politikalarla karşı karşıyayız.
Kendi halkının çıkarları yerine başkalarının çıkarları uğruna kavga ediliyor ,savaş yapılıyor.
Başbakan,Dışişleri Bakanı,siyasilerin nerdeyse hepsi ülkeyi germenin yarışı içindeler.Hep kavga yaparak sorunları sıvamak istiyorlar..Sorunların çözüm yollarını tartışma yerine,toplumun hassas algıları üzerinde politika yapılıyor.
Zannedilmesin ki,bu ülkede herkes aptaldır.Kullanılan kavgacı argümanların arkasından ne geleceği,nelerin kurgulandığı bilinmiyor olmaktan çıkmıştır artık.
İçte ve dışta uygulanan politikaların öngörüsü sır değildir.Maalesef halkımızın değil,başkalarının beklentileri yönünde bir zihniyet algısıyla toplumsal geleceğimiz tehlikelere savruluyor.
Arka bahçe teoremi, Yeni Anayasa sürecini dondurmak,Suriye”ye müdahale gibi ilk akla gelenler.Her iki teorem de çılgınlık olacaktır.
Şimdi toplumun ciddi bir bölümünün kanaati,bu parlamento ve bu siyasi partiler zihniyetiyle Demokratik anayasa üretilemeyeceği yönündedir.
Hele,hele Parlamentoya hakim Yeni Osmanlılık zihniyetinin demokratik Anayasa üreteceğini düşünmek saflıktan başka ne olabilir….
Bu günlerde Sultan Abdülmecid”i anma toplantıları yapılarak Osmanlının ruhu diriltilmeye çalışılmaktadır. Seçilen 17 Kasım anma tarihi son derece manidardır.17 Kasım 1922 de,bildiğiniz gibi son Padişah Vahdettin”in İstanbul”u terk ediş tarihidir.
Konu Suriye”den açılmışken ve Suriye Arap Ligi ülkeleri arasında yaşanan kritik süreç üzerine birkaç şey söylemek lazım.
2 Kasım tarihinde Arap Birliği ile Suriye arası varılan mutabakat üzerine, ABD dışişleri sözcüsünün dünyanın gözü önünde Suriyeli muhaliflere, sakın silahlarınızı teslim etmeyiniz açıklamaları ve ülkemizin aldığı pozisyon yeni bir sürecin işaretlerini veriyor.
Bu açıklamalardan sonra,Türkiye”nin Suriye muhaliflerine verdiği desteğin insani olup olmayacağı konusunda endişe verici bir hal alacağını söylemek ne kadar yanlış olur.
Bu açıklama üzerine,anlaşmanın ertesi günü Suriye”de yaşanan çatışmalı süreç hız kazanmış ve Suriye Arap ligi arasında ilişkiler kopma noktasına gelmiştir.
Arap Birliğinin aldığı Suriye”ye yaptırım kararı üzerine halkın tepkisi kontrolden çıkarak Elçilik saldırılarına neden olmuştur.
Ülkemiz açısından,bu noktada yapılması gerekenlerin aksine,milyonlarla ifade edilen rejimi destekleyen halk tepkisini hiçe sayan bir refleks ile yangının üzerine benzinle giden bir anlayış ortaya konmuştur.
Sahaya inen haklın tepkileri üzerine,başta Mısır olmak üzere ağız değiştirildiği gözlenmiştir.
Bir başka tehlikeli süreç,tıpkı Libya işgal sürecinde olduğu gibi,Fransa ile yeni bir rekabet başlatıldığı izlenimi veriyor.Bildiğiniz gibi,Suriye muhalifleri yalnızca,Fransa ve Türkiye de konuşlanmışlardır.
Açık söylemek gerekirse balta taşa vuruluyor..
Suriye denkleminin içerdiği sırlar,Bermuda şeytan üçgeni misali,içene düşen zor çıkar.
Ortadoğu”nun siyasi ruhu,iklimi Suriye”dir.Tarih algısı olanlar bu durumu iyi bilmelidir.
Suriye”nin siyasi,askeri anlamda nizami olmayan farklılıkları vardır. İdeolojik duruşu,sosyo-politik refleksleri,tahmin edilmesi güç. Lübnan iç savaşında oynadığı rol hatırlarda olmalıdır.
ABD donanmasına yapılan intihar saldırısından sonra,ABD başta olmak üzere Fransa”nın ve diğer batılı şer odaklarının bir gece ansızın Lübnan”ı terk etmeleri ve Lübnan”ı Suriye”ye teslim etmeleri hiç akıllardan çıkartılmamalıdır.
Şimdi Suriye Lübnan”da yok.Ama Lübnan siyaseti Suriye endeksli olduğu hiç unutulmamalıdır.İsrail”in şeytani palanları bile bu gerçeği değiştirememiştir.
Arap birliği ülkelerinin yaptırımlarının Suriye açısından fazla anlam taşımayacağı daha ilk günden anlaşılmıştır.Hatta yukarıda belirttiğim gibi bu ülkelerin bir kısmının daha ilk günden ağız değiştirdikleri görülmüştür.Bu ülkelerin kendi halkları nezdinde itibarlı olduklarını söyleyecek bir Allahın kulu da bulunamaz zaten.
Bu durumun bilinmesine rağmen hükümetimizin Arap Birliğinden kaynaklı heyecanlarını anlamak gerçekten zordur.Hatta,liderlik hevesleri oldukça öne çıkmış görünmektedir.
Genel insanlık nezdinde önemsenmeyen bu köle zihniyetlilerden medet beklemek gerçekten Türkiye açısında kafa karıştırıcıdır.
Bunların arka bahçeleri kirlidir.İnsan hakları,hukuk,demokrasi gibi kavramlara karşı amansızca mücadele vermiş zihniyetli bu odaklarla aynı düzlemde içinde yürümek,nasıl bir durum,anlamak bayağı güç.
Tarihlerinin hiçbir döneminde halklarına karşı demokratik uygulamaları olmayan bu ülkelerin Liginde yer almak ne kadar akıllıca olur.
İddia ediyorum,özellikle de Suudi Arabistan ve Katar”dan yakın zamanda ülkemize karşı satış tepkileri gelecektir.Biraz öngörü biraz empati yapacak olursak bu durumu anlayabiliriz.Bu ülkelerin siyasi refleksleri emperyal şer odaklarına endekslenmiş çünkü.
Bir veri olarak,İran Türkiye ilişkileri bir adım daha ilerleyecek olursa,göreceksiniz ki, bu ülkeler U dönüşü yapacaklardır.
Dalgalanarak kabaran,gerginlik üreten çok şey var arka bahçelerinde bu ülkelerin.Bu ülkelerin Irak”ın işgalinde oynadıkları rol hatırlanmalıdır.
Irak”ta,on binlerce kadının ırzına geçen bu güçlerden medet umarak yaşayabilirler ancak.Milyonlarla ifade edilen babasız çocukların hallerine bakılmaksızın hemde.
Hem de,Bir milyon Müslüman insanın öldürülmesine rağmen.
16 Kasım 2011
“Baltayı taşa vurmak,Dimyat”a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” gibi sıkça kullandığımız değimleri hatırlatan siyasi zihniyetli politikalarla karşı karşıyayız.
Kendi halkının çıkarları yerine başkalarının çıkarları uğruna kavga ediliyor ,savaş yapılıyor.
Başbakan,Dışişleri Bakanı,siyasilerin nerdeyse hepsi ülkeyi germenin yarışı içindeler.Hep kavga yaparak sorunları sıvamak istiyorlar..Sorunların çözüm yollarını tartışma yerine,toplumun hassas algıları üzerinde politika yapılıyor.
Zannedilmesin ki,bu ülkede herkes aptaldır.Kullanılan kavgacı argümanların arkasından ne geleceği,nelerin kurgulandığı bilinmiyor olmaktan çıkmıştır artık.
İçte ve dışta uygulanan politikaların öngörüsü sır değildir.Maalesef halkımızın değil,başkalarının beklentileri yönünde bir zihniyet algısıyla toplumsal geleceğimiz tehlikelere savruluyor.
Arka bahçe teoremi, Yeni Anayasa sürecini dondurmak,Suriye”ye müdahale gibi ilk akla gelenler.Her iki teorem de çılgınlık olacaktır.
Şimdi toplumun ciddi bir bölümünün kanaati,bu parlamento ve bu siyasi partiler zihniyetiyle Demokratik anayasa üretilemeyeceği yönündedir.
Hele,hele Parlamentoya hakim Yeni Osmanlılık zihniyetinin demokratik Anayasa üreteceğini düşünmek saflıktan başka ne olabilir….
Bu günlerde Sultan Abdülmecid”i anma toplantıları yapılarak Osmanlının ruhu diriltilmeye çalışılmaktadır. Seçilen 17 Kasım anma tarihi son derece manidardır.17 Kasım 1922 de,bildiğiniz gibi son Padişah Vahdettin”in İstanbul”u terk ediş tarihidir.
Konu Suriye”den açılmışken ve Suriye Arap Ligi ülkeleri arasında yaşanan kritik süreç üzerine birkaç şey söylemek lazım.
2 Kasım tarihinde Arap Birliği ile Suriye arası varılan mutabakat üzerine, ABD dışişleri sözcüsünün dünyanın gözü önünde Suriyeli muhaliflere, sakın silahlarınızı teslim etmeyiniz açıklamaları ve ülkemizin aldığı pozisyon yeni bir sürecin işaretlerini veriyor.
Bu açıklamalardan sonra,Türkiye”nin Suriye muhaliflerine verdiği desteğin insani olup olmayacağı konusunda endişe verici bir hal alacağını söylemek ne kadar yanlış olur.
Bu açıklama üzerine,anlaşmanın ertesi günü Suriye”de yaşanan çatışmalı süreç hız kazanmış ve Suriye Arap ligi arasında ilişkiler kopma noktasına gelmiştir.
Arap Birliğinin aldığı Suriye”ye yaptırım kararı üzerine halkın tepkisi kontrolden çıkarak Elçilik saldırılarına neden olmuştur.
Ülkemiz açısından,bu noktada yapılması gerekenlerin aksine,milyonlarla ifade edilen rejimi destekleyen halk tepkisini hiçe sayan bir refleks ile yangının üzerine benzinle giden bir anlayış ortaya konmuştur.
Sahaya inen haklın tepkileri üzerine,başta Mısır olmak üzere ağız değiştirildiği gözlenmiştir.
Bir başka tehlikeli süreç,tıpkı Libya işgal sürecinde olduğu gibi,Fransa ile yeni bir rekabet başlatıldığı izlenimi veriyor.Bildiğiniz gibi,Suriye muhalifleri yalnızca,Fransa ve Türkiye de konuşlanmışlardır.
Açık söylemek gerekirse balta taşa vuruluyor..
Suriye denkleminin içerdiği sırlar,Bermuda şeytan üçgeni misali,içene düşen zor çıkar.
Ortadoğu”nun siyasi ruhu,iklimi Suriye”dir.Tarih algısı olanlar bu durumu iyi bilmelidir.
Suriye”nin siyasi,askeri anlamda nizami olmayan farklılıkları vardır. İdeolojik duruşu,sosyo-politik refleksleri,tahmin edilmesi güç. Lübnan iç savaşında oynadığı rol hatırlarda olmalıdır.
ABD donanmasına yapılan intihar saldırısından sonra,ABD başta olmak üzere Fransa”nın ve diğer batılı şer odaklarının bir gece ansızın Lübnan”ı terk etmeleri ve Lübnan”ı Suriye”ye teslim etmeleri hiç akıllardan çıkartılmamalıdır.
Şimdi Suriye Lübnan”da yok.Ama Lübnan siyaseti Suriye endeksli olduğu hiç unutulmamalıdır.İsrail”in şeytani palanları bile bu gerçeği değiştirememiştir.
Arap birliği ülkelerinin yaptırımlarının Suriye açısından fazla anlam taşımayacağı daha ilk günden anlaşılmıştır.Hatta yukarıda belirttiğim gibi bu ülkelerin bir kısmının daha ilk günden ağız değiştirdikleri görülmüştür.Bu ülkelerin kendi halkları nezdinde itibarlı olduklarını söyleyecek bir Allahın kulu da bulunamaz zaten.
Bu durumun bilinmesine rağmen hükümetimizin Arap Birliğinden kaynaklı heyecanlarını anlamak gerçekten zordur.Hatta,liderlik hevesleri oldukça öne çıkmış görünmektedir.
Genel insanlık nezdinde önemsenmeyen bu köle zihniyetlilerden medet beklemek gerçekten Türkiye açısında kafa karıştırıcıdır.
Bunların arka bahçeleri kirlidir.İnsan hakları,hukuk,demokrasi gibi kavramlara karşı amansızca mücadele vermiş zihniyetli bu odaklarla aynı düzlemde içinde yürümek,nasıl bir durum,anlamak bayağı güç.
Tarihlerinin hiçbir döneminde halklarına karşı demokratik uygulamaları olmayan bu ülkelerin Liginde yer almak ne kadar akıllıca olur.
İddia ediyorum,özellikle de Suudi Arabistan ve Katar”dan yakın zamanda ülkemize karşı satış tepkileri gelecektir.Biraz öngörü biraz empati yapacak olursak bu durumu anlayabiliriz.Bu ülkelerin siyasi refleksleri emperyal şer odaklarına endekslenmiş çünkü.
Bir veri olarak,İran Türkiye ilişkileri bir adım daha ilerleyecek olursa,göreceksiniz ki, bu ülkeler U dönüşü yapacaklardır.
Dalgalanarak kabaran,gerginlik üreten çok şey var arka bahçelerinde bu ülkelerin.Bu ülkelerin Irak”ın işgalinde oynadıkları rol hatırlanmalıdır.
Irak”ta,on binlerce kadının ırzına geçen bu güçlerden medet umarak yaşayabilirler ancak.Milyonlarla ifade edilen babasız çocukların hallerine bakılmaksızın hemde.
Hem de,Bir milyon Müslüman insanın öldürülmesine rağmen.
15 Kasım 2011 Salı
AHMET KAYA ANISINA; ÖZLEDİK İKİ GÖZÜM

Paris Louver Müzesi Camlı Ehram sahası 1988 Ahmet Kaya –Mihrac Ural
Mihrac Ural
İki gözüm Ahmet Kaya anısına 16 Kasım 2011
2010 anmasında şunları yazmıştım; “Derler ki, Picasso Paris'e ilk ayak bastığında tren garında piştovunu çekerek üç el ateş eder ve "Parisss Parisss Parisss duy sesimi, ben geldim işte buradayım" diye bağırmaya başlar. Kimse umurunda değildi ve kimse de o mahşeri kalabalıkta bu haykırışla ilgilenmedi. Picasso, Paris gibi sanat merkezindeki değirmenlerin öğütücü etkinliğine karşı bir meydan okuyuş olarak ortaya bir tavır sergilemişti. Koyduğu bu tavrının hep arkasında da kalmıştı. Sonra ülkesini büyük elçi olarak temsil edecek ve dünyanın önünde saygıyla eğildiği resimlerin ressamı olacaktı.
Ben de, Ahmet Kaya yoldaşımın benzer bir haykırışına tanık oldum. Onu sizinle paylaşacağım.1992 Kasım ayının son günleri, Frankfurt’ta buluşuyorduk. Yıllardır kopmuş bir ilişkinin buluşmasıydı; özlemlerle dolu…
Şehrin merkezinde dört yol kavşağı ve insan selinin ortasında bir araya gelecektik. Saatler gelip çattığında bir anda birbirimizi karşımızda gördük ve bizi ayıran caddenin trafiğinin korkunç akışına bakmadan, Almanya'da olması asla düşünülmeyecek tarzda yolu keserek hızla birbirimize koştuk! Sarıldık sıkıca, sıvazladık sırtlarımızı etkince…
Ahmet aniden geri çekildi. Tedirgin oldum, nedir demeye kalmadan elini beline götürdü, şaşkınlığımı üstümden atamadan silahını çekti. Havaya doğru tuttu ve 14'lüsünün şarjörünü boşaltana kadar sıktı. Dehşete düşmüştük. Çevreden bize ne oluyoruz diye bakanlar az değildi. "İşte biz buradayız. Dünya alem sesimizi duysun biz buradayız direnmeye de devam edeceğiz" diye coşkuyla bağırdı. Aniden gerginliğim kayboldu. Picasso’yu hatırladım, Ahmet devrimciliğini, yoldaşlığını ve direncini haykırıyordu; tıpkı Picasso gibi.
Sonra hep bir aradaydık. Sürekli haberleşip buluşarak, okuduklarımızı tartışarak, gelecek siyasal yönelimler üzerinde sohbetler yaparak güçlenip derinleşen yoldaşlıkla yürüdük. O dostluğun erdemiydi, vefanın ikircimsiz algısıydı.
Bölge her alanda gergin bir süreçten geçiyordu. 1999’da interpolün kırmızı bültenle aradığını açıkladığı siyasiler aranmaya başladı. Bunun üzerine 1999 sonunda tutuklandım. Hiçbir gerekçe öne sürülmeden siyasi mülteci olan bir insan tutuklanıyordu. Bir yıl güneş yüzü görmeden, tuvaleti başucunda olan bir hücrede yattım. İki ülke arasında bozgunculuk yapmak gerekçesiyle zorunlu ikameti bu hücre olmuştu.
2000 Kasımının ilk haftasında serbest bırakıldım. Henüz evime yoldaşlarıma çocuklarıma yeni kavuşmuştum. Yer sofrasında yemek yiyordum. Telefon çaldı. İki gözüm Ahmet Kaya yoldaş hattın diğer ucunda, “geçmiş olsun” dileklerini iletiyordu. Uzaktan dostluk elini, ruhunu, nefesini iletiyordu.
Ben de iki gözüm Ahmet’i hiçbir yerde ve hiçbir zaman yalnız bırakmadım. O hala içimizde derinliklerimizde tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor.”
Bu Gün 16 Kasım 2011 itibariyle Ahmet’i, çok daha fazla özlüyoruz. Bir yanımız eksik kalmış hallerdeyiz. O davudi sesiyle, inci gibi dizili güftelerin duygu seliyle, ülkemiz üzerinde yoğunlaşan karanlıkların, gericiliğin, ırkçı-milliyetçiliğin puslu havasında bir müzik pusulası gibiydi. Karanlıklar çöktükçe ona ihtiyacımız bir kat daha artıyor. 12 Eylül karanlıklarından çıkmışın yol haritasıydı; “Yorgun demokrat”ı söylerken hepimizin yüreklerin, akıllarına seslenmişti, “uyanın artık, susma zamanı bitti, yola koyulun…” bu çağrıyla bir dönemin karanlıklarından çıkılmaya çalışıldı. Yazımın başlığını, onun severek tekrar ettiği “iki güzüm” hitabını başlık yaptım. Evet özlemişiz Ahmet’i hem de çok….
Ahmet Kaya, sevinciyle tasasıyla bizden biriydi. Başına gelenlerin tümü de bununla ilgiliydi. Halk olması, halkının haklı davası için haykırmasıydı. Paris’te birlikte geçirdiğim o mitingli yürüyüşlü yıllarda, Demokrasi mücadelesindeki algımızın görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalıştık. Halkımızın hak ve talepleri için ileriye dönük planlarımız vardı. Bunun için özgün toplantılarda aldığımız kararlar vardı. Bunları da yeri geldikçe tek tek okurlarla paylaşacağım.
Bu yılın Ahmet Kaya anısına ilişkin yazımı, her defasında olduğu gibi, Gülten Kaya’nın onurlu ve dik duruşunu selamlayarak noktalayacağım. Gülten, Ahmet Kaya’yı her defasında yeniden bizlere, dinleyicilerine halkına kazandırmakla hepimiz adına bir çaba verdi. Bu yiğit kadının, kararlılıkla, zorluklara göğüs gere gere verdiği mücadeleyi selamlıyorum.
Gülten, bir kez daha her kahramanın arkasında dev bir kadın olduğunu gösterdi. Onu bu satırlardan bir kez daha selamlarım.
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER’İN KİNLERLE ÖRÜLÜ CEHALETİ

244. DOSYA
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER’İN
KİNLERLE ÖRÜLÜ CEHALETİ
Mihrac Ural
12 Kasım 2011
Önce son dönemde ortaya çıkan kimi konulara açıklık için kısa notlar aktarayım…
- İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın 3,5 yıldır adımı başlık yaparak yazdıkları karama yazılarının esiri olmaya devam ediyorlar. Onlara “sizi esir ettim” dedim anlamadılar. Tekrar diyorum, adımın geçmediği yazılarını okuyacak bir Allahın kulu bulamazlar. Mihrac Ural adı altında ezilmelerinin ve adıma esir olmalarının nedeni bu sonuçla belli olmuştur. Ben bu şebekenin yazdıklarını kin olarak görmüyorum. Bu bir iştir. MİT hesabına çark çevirmektir, Özel harp Dairesi çabasıdır. Ülkemiz farklılıklarının özgün örgütlenme ve özgür mücadelesi yükseldikçe bunun böyle devam etmesi normaldir; 3,5 yıl kesintisiz her gün tek bir isim üzerinden karalama yapmak başarılmamış karanlık amaçların, iflasın adıdır. Bu dağı iğnelerle yontmanın imkanı yoktur…
- Uzun süredir bu ikili şebekeye cevap vermiyorum. Herkesi kullanmakla övünen ancak kullanılan tek tarafın kendileri olduğunu unutan, itirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı belgeleriyle, kanıtlarıyla polis organizesi oluklarını kanıtladıktan sonra aynı şeyi tekrar etmenin bir gereği kalmadı. Onlar, önemsemediklerini iddia ettikleri bana karşın 3,5 yıldır ölüm kalım savaşı veriyorlar. Birileri, bu aptallara “iliklerinize kadar Mihrac Ural tedirginliği yaşamıyor olsaydınız, bu kadar önem verir miydiniz”, diye sormalı? Derim…
“Bir de Mihrac Ural’ın yazılarını okumuyoruz” demeleri var ya…
Yazılarım yaklaşık günü birlik makaleler halinde devam ediyor; ülke, bölge ve dünya olayları yorumu olan bu yazılar düşmanlarıma bile fayda verir okumaları çok normal, onun da ötesinde satır aralarında kirli amaçları için bulgular bile bulabilirler, okumaya devam…
Okumaya devam… Adımın geçmediği bir yazıyı kimse okumaz, kimsenin önemsemesi de mümkün değil. Cahilleri kim okur, yalancıları kim okur, ölü konuşturucularını, boyacıları, jokerleri kim okur. Hayatları boyunca bir tek siyasi yazı yazamamış bu muhbirleri kim okur?...
- Bu tartışmalarda el yazılı, altında imzaları olan resmi belgeleri ortaya biz koyduk; 1977-1984 dönemi İstanbul MİT Bölge Başkanı O. Nuri Öndeş’in anılarıyla da İbrahim Yalçın’ın kendi hakkındaki itiraflarını doğrulatarak, hukukun gerektirdiği tüm verilerle bir MİT ajanını deşifre etmiş olduk; Bundan da önemlisi Acilcilerin, açıklanan bu gerçekleri teslim ettiler. Türkiye devrimci hareketi tarihinde ilk kez bir MİT ajanını bu kadar açık delilleriyle gösterilmiş oldu. Bu kirli işlerde ortağının İtirafçı Engin Erkiner olduğu artık tartışma götürmez bir gerçek oldu; Buradan Malatya’da, İlkerlerin katledilmesini, Ankara bölgesi örgüt biriminin ölü ya da diri tasfiyesini ve İstanbul’un 19 Ağustos 1977’darbesiyle imha edilmesini anlamak güç değildir. Engin Erkiner ve İbrahim Yalçın MİT hesabına çalışan birer ajandır. Bu tescil edilmiş oldu;3,5 yıldır, Acilcilere karşı yürüttükleri karalama kampanyasının nedeni de budur.
- Adil Okay’ı hiç muhatap almak istemiyorum. Onu çok iyi tanıyorum, o da beni. Yazdığı kitapların neme nem olduğunu söylememe gerek yok. Belgeler Örgüt arşivinde, bir tarih belgelerle yazılır sallamalarla değil; savaştan ilk kaçanlar, bırakın savaşı anlatmayı, Filistin davasıyla ilgili bir tek günü bile anlatma hakkına sahip olamazlar. MİT ajanı malum şark dansözü kıvırmalarıyla, Beni Adil Okay’a, Adil Okay’ı bana karşı kışkırtma provokatörlüğünü anlıyorum. Onun işi bu. Adil Okay olayı benim için bitmiştir. Uyarımı baştan itibaren yaptım, yazmam gerekeni de yazarak noktayı koydum. Bundan sonrası, verili dengenin sürmesinden ibarettir. MİT ajanının Adil Okay adına, yazılı olmayan sözler aktarmasının ayak altı kiri kadar önemi yok. Bu ahlaksızın kurgularını artık herkes biliyor. Adil Okay’ın, MİT ajanının adına söylediklerini yazılı hale getirmedikçe benim için geçerliliği yoktur. Yazılı hale geldiğinde ise söyleyecek bir çift sözümüz olur.
Ama herkes bilsin ki, THKP-C (Acilciler) örgüt militanı olan biri, anı kitabı yazıyorsa bazı isimleri atlaması halinde yazdığının beş paralık değeri olmayacağını bilmelidir. İyi ya da kötü ya da bir biçimde, bazı isimlerin anılmaması halinde, o dönemin örgütsel hiçbir faaliyetin kararlarını kimin aldığı sorusuna cevap verilmemiş olur. En basitinden, örgütsel yazılı raporların ortaya koyacağı belgelerin de ifade ettiği gibi, Adil Okay’ın yaza yaza bitiremediği birkaç aylık Lübnan’daki Filistinli örgüt kamplarında kalışı dahil, bir yerden bir yere tayinini bile izah etmesi mümkün değildir: Bu kararlar benim bilgim, onayım olmadan olamazdı. Lübnan’dan Apar topar savaş çıkma arifesinde (1982 Haziran savaşı) Avrupa’ya kaçmak için sorun yaratma girişimlerini bir kenara bırakıyorum; bu dönemle ilgili gizlice yaptığı el yazımı tüm mektuplar örgüt arşivindedir. Yazdığı “Filistin Günlüğü” kitabının, başlığı dahil, anlatılan konularda akıl almaz yalan yanlışlara burada değinmeyeceğim. Zamanı gelecek ( Hangi Filistin’de olduğunu hala anlamış değiliz, söz konusu olan, Filistinlilerin, Lübnan kampları ise ayrı bir konudur. Burada soysuz cahil İtirafçı Enginin, Ali Yıldırım’ın “Deniz Gezmiş’in Günlüğü” başlıklı kitabına, yazarı dostum diye saldırmasını hatırlatmakta sakınca yok, Adil Okay’ın “Filistin Günlüğü” kitabındaki Filistin’in neresi olduğunu sorgulamamak kolay olmasa da ama tarih yazılınca, bunu adamın kursağından çıkarmak hiçte zor olmayacaktır)
Sadece Filistin günleri değil, Adana cezaevinden kaçış kararından, Suriye ve Lübnan alanındaki her türden konumlanışına kadar, örgütü bölmek için işlediği suçlardan dolayı yoldaşlar tarafından tutuklandığında, ölüm korkusuyla elimi öpüp “canimiz senin elinde ve sana inanıyoruz, sana güveniyoruz” diyene ve bir tutanakla başka örgüte ilticasının kabulüne onay vermeme kadarki tüm süreçlerin tek karar sahibini bu tarihte yok sayman sadece kendini yok saymaktır. Burada yazdığım her kelimenin kanıtı ve belgesi el yazılı tutanaklar, örgüt arşivinde durmaktadır.
Son olarak, bir kez daha açık söyleyeyim; Ali Çakmaklı, Ahmet Çolak ve Müntecep Kesici olayını Mihrac Ural’dan çok daha iyi bilen Adil Okay’dır. Kendi adıma yapmam gereken açıklamaları uzun uzun yaptım. Örgüt adına herkese meydan okuyarak üstlenmem gerekeni üstlendim. Adil Okay, gelsin tersini söylesin, alnını karışlarım. Benim bilmediğim şeyi ise, o çok iyi biliyor. Bunun ne olduğunu el yazılı itiraflarında açıkça söyledi.
Bunun ötesi ise, bu satırları okuyan MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın uygun bir provokatör senaryosuyla tamamlanır, Hadi bakayım iş başına….
Küçük bir not daha, yayınlamadım çünkü etik görmedim, ne olursa olsun yayınlamayacağım da (kimse çıkıp şantaj demesin); o da, Adil Okay’ın el yazılı mektuplarındaki şahıslar hakkındaki dedikodularıdır. (özellikle “Yoldaş Cemal,…” diye başlayıp “Yeni adresim: mr. OKAY FOYER ALST (Chamber No:910) 29 Rue des Raguenets 95210 SAİNT GRATİEN / FRANCE” diye biten mektuplar)
- Hasan Balcı. 600 sayfa yazıştık. Ben bu yazışmada geçen her cümlemin arkasındayım. Sadece bu yazışmada değil, bin bir isimle bana yazanlara karşı bile her yerde açıkça yazdığım her cümlenin arkasındayım. İmzamın altında olduğu, basılı yayınımız olan ATAK Dergisi ve internet yayını sitesi, AYRI VARLIK blogu (http://mirural.blogspot.com/), Facebook sayfam, Diyarbakır grup, Gomanweb vb grup ve sitelerde süreklilik arz eden altında imzamın olduğu yazılar beni siyasal olduğu kadar her yönümle tanımlar. Uyduruk yazılar, alıntısız imalar, tırnak içinde olmayan aktarmalar ise sahiplerine iadeli olarak teslim edilir. Bu algıyla Hasan Balcı’yla yazıştım. Karşımdakinin niyetini, amacını, çıkaracağı sonuçları hiç hesaba katmadım. Buna tenezzül etmedim. Benim açımdan dostluk bitince de yazışma bitmiş olur. Bunu yaptım. Bu duruş benim için ebede kadar bir duruştur. Hasan Balcı’yla ebede kadar işim yok, olmayacak da. Sanırım tutarlılık açısından onu da öyle düşünüyor olması gerek.
Hayatım boyunca kanıtı, belgesi olmadan kimseyi suçlamadım. İtirafçıyı ve MİT ajanını suçladığımda hiçbir araştırmaya gerek duymadım. Sadece kendilerini nasıl tanımlamışlarsa kendi el yazılı belge ve itirafnamelerinden aktardım. Bu şebekeyi tanımladıktan sonra, onlara hep o adla hitap ettim. Hiçbir neden hiçbir güç bu tanımlamayı iki de bir değiştirmeme neden olamadı. “Aptal”a aptallığını kendi dilinden aktardım, “Joker”e de “Boyacı”ya da aynı şekilde isim verdim. İti, köpeği, kendine layık gördüğü isimle çağırdım. Bu tartışmanın tüm yazıları belge olarak ortadadır, yalan, abartma, ihbar, uydurma, yalancı tanıklık, ölü konuşturuculuğu, çirkef bataklığı sadece ve sadece bu ikili şebeke ve çevrelerindeki ahlaksızlara aittir. Sahibi varken köpekleri hiç muhatap almadım. Hasan Balcı’nın bu köpeklere saldırısını ise hiçbir biçimde fırsat olarak görmedim görmeyeceğim de. Mihrac Ural budur.
Hasan Balcı’nın aleyhimde yazdığı çok şey oldu. Cevabımı verdim noktamı koydum. Dostluk kıstasım farklı, ben olaylara sadece sınıf ve siyasi açıdan bakmam. İnsanı açılar benim için sınıf bakışından da inanç açısından çok daha önemlidir. Sınıf algımı binlerce sayfayla dile getirdim yeri burası değil. Devrimciliğim, sistem içine mahkum olan sınıf mücadelesi adlı reformist mücadeleden gelmez. Devrimciliğim, tarihsel bir algıyla, uygarlıktan uygarlığa geçiş olarak tanımlanır. Bunun için insan öğesi, sınıf öğesinden çok daha önem taşır. Sınıf algısı dardır insan algısı geniştir. İnsan algısı ise aynı yönelimin kültürel algılarıyla saflaşır. Bu yüzden kültür buluşmasını sağlayamayanlarla dost olmam, başladığı gibi mutlaka bir sürtüşmede kırılıp biter: hasan balcıyla olan da tamamen budur.
Sonuçta, benim eleştirilerim bire bir kaynak oldu. Bu normal çünkü belge tutkunu olduğu iddiasında olan Hasan Balcı bu hengamede bulduğu temel belgeler benim sunduğum belgelerdir. Bu bile, beni hiç ilgilendirmiyor. Birine itirafçı dediğimde bunu kanıtlarla söylerim, bu nedenle üç yazıda itirafçı beşincisinde bu sıfatını kaldırıp atmam. Bu tutarlılık açısından da güvenilir olma açısından da önemlidir. Dolaysıyla hiçbir zikzag, hiçbir tutum beni ne uzaktan ne yakından ilgilendirmiyor. Bu tutumum aynı davadan yargılanıp yargılanmamamla ilgili değildir. yüzlerce sayfadan oluşa, ayrıntılı tuttuğum not ve belgelerden oluşan veriler, tek tek her kişiyle aramdaki tarihin kanıtları olacaktır.
Gerçekleri kim hangi gözlükle görürse görsün, bu onu ilgilendirir. Sonuçta haklı görülüp görülmemenin de bir önemi yoktur. Benim dostluğum hiçbir ikircimlik olmadan başlar ve öyle biter. İkili yazışmalar sadece aynı kişilerin onayıyla herkese açık olur; bu yazışmalardan tek taraflı aktarımlar ise diğeri aleyhinde kullanılır olamaz. Tersi ise ahlaksızlık olur. Bu ahlaksızlığı yapanlar, ikili şebekedir. Elma şekerinin sapı, her defasında olduğu gibi, kendilerine batmıştır. Dost oldukları sürede yaptıkları gizli yazışmaları çarşaf çarşaf ilan etmeleri ise suratlarına tükürülmeyi hak eder. Onlar bu açıklamalarla vermek istedikleri tiyolara, ben ve benim düşünce yoldaşlarım, yani Acilcileri hiç etkilemez. Bu ahlaksızların yaptıkları ifşaatlar( kimi yazışmalarımı Hasan Balcın’ın onlara verip vermemesi gibi aptalca tiyolar) sadece ahlaksızlıklarına bir veri olur. Bu işin uzmanı MİT ajanı İbrahim yalçın her zamanki gibi işini yapmış oluyor. İtirafçıda tartışmada her şey mubah diye ondan geri kalmıyor…Şimdi hnerkes eğri oturup düzgün düşünsün, ve kendi kendine “bu şebeke, neden 30 yıl sonra Acilcilere karalama yapmaya başladıklar” diye sorsun. Acilcilere duydukları kini burada anlamak zor değil. Mihrac Ural ve yoldaşları böylesi çirkin işlere asla tenezzül etmeyecektir.
Kin ya da karanlık bağlantılı işleri olmayanlar, tartışmalar belli bir doyuma ulaşınca, anlamsız tekrarlara iltica etmez. Herkes kendi kanaatlerini muhafaza ederek, nokta koyar. Hasan Balcı’yla olun durumumuz bu oldu. En azından benim için durum buydu.
İlişkilerinde insan kullananlar, bu ikili şebekenin yaptığı gibi bunu itiraf etmekte gecikmiyorlar. İşin traji-komik yanı ise, MİT’in kullandığı kişi olmalarıdır. Elma şekeri mi? Sapı mı? her ne ise, insan ilişkisindeki ahlaksızlık, mide bulandıran tutumlar, cevapsız kalmamaktadır. Aldıkları cevapların şamarları altında içine düştükleri şaşkınlık ise benzerlerine örnek olsun diyorum.
İTİRAÇI ENGİN ERKİNER’E GELİNCE
İtirafçı Engin Erkiner bir kez daha Suriye’ye kin kusmuş. Ülkemiz solunda böylesi bir kinle yazı yazına rastlamak çok güç; Negahan Alçı bile bu kadar değil…
Bölge hakkında zerre kadar bilgisi olmayan bu cahil itirafçının, Suriye düşmanlığı malumdur. Çünkü o Mihrac Ural’a düşmandır. Mihrac Ural’ın Suriye’ye yönelik emperyalist askeri saldırı karşısında şiddetle durduğunu bilmektedir. Tarafa olduğunu da açıkça da yazmıştır. Bu nedenle İtirafçı Enginin Suriye düşmanı olmasının nedenini anlamak güç değildir. Çünkü Mihrac Ural, bu ahlaksızın bir polis işbirlikçisi itirafçı olduğunu belgeleriyle ortaya koymuştur.
İtirafçı gelenek haline getirdiği herkese saldırma abesini, bu kez Suriye’ye gelen CHP heyetlerine, farklı devrimci etkinliklerine ve temsilcilerine karşıda tekrar etmektedir. Suriye’ye desteğin dünyanın gerçek tüm devrimci güçleri tarafından yoğunlaşarak ortaya konduğu bir dönemde, bu tür cahillerin iç dünyalarındaki kini kusmaları normaldir. Devrimcileri doğruları arkasında durmalarından dolayı Muhabarat ya da “Muhabarat ağızlı” diye suçlamaları bu kinle alakalıdır. Tüm itirafçıların ikiyüzlü olduklarını ve birbirlerine benzediklerini hatırlatmakla yetineceğim.
Bu güne kadar siyasi diye yazdığı hiçbir yazısı kendi soyutlamalarına ait olmayan bu cahilin, medya bilgisiyle kaleme aldığı yazıların, doğal olarak uluslararası medyanın Suriye düşmanlığıyla kesişmesini anlamak zor değildir. Bu türlerin itirafçılığı bir yana, Siyonist solcular olarak da tanımlanması gerektiğini sık sık yazdım. Ak denizden Kafkaslara kadar uzanan bu bölgenin enerji yollarını güvence altına almak, nüfus alanı haline getirmek için ABD ve İsrail’in çılgın çabalarını dünyada bilmeyen kalmamıştır. Rus, Çin ve Hindistan’ın yükselen bir güç olarak Ak denize, yani sıcak denizlere ulaşmasını istemeyen ABD-İsrail ve ortakları, İran ve Suriye’yi mutlaka çökertilmesi gereken engel olarak görmektedirler. Bölgenin kilit taşı olarak Suriye’nin bir an önce diz çökmesi en azından bir ilk adım olarak ısrarla istenmektedir. Son olarak ABD kongresinde konuşan, ABD Dış İşleri Bakanlığı bölgeden sorumlu diplomatı (eski Lübnan büyükelçisi ve Lübnan’daki tüm kirli işlerin baş sorumlusu) Jeffery Feltman konuyu bir cümleyle özetledi; “Amerika’nın bölgedeki çıkarları için Suriye’de Esad yönetiminin çökmesi gereklidir” .
Bütün itirafçılar herkese kin tutar, ezilmişliklerini örtmek için herkesi eleştirip, küçümsemeye çalışırlar. Bu bir psikolojik vakadır, doktor ya da klinik destek gerektirir. Ancak yüz binlerce insanın katledilmesini arzulayacak kadar kin taşıyanı tedavi için, klinik destek de yeterli olmaz.
Mihrac Ural’ın yazdıkları karşısında şamar oğlanına dönen bu aptalın şaşkınlığını normal görüyorum. Bu ara, “kullandık” dedikleri birinden şamar üzerine yedikleri şamalarla, bir tepsi dolusu elma şekerini sapıyla yuttukları görülmektedir.
Bunak adam buna rağmen Suriye denince, akan sular duruyor, kin ve intikam kusuyor. Ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın ise bu konuda her zamanki sinsiliğini göstermekten geri kalmıyor; ortağına destek için ucunda dokundurmakla, bir ayağı karada bir ayağı derede dokundurmalar yapıyor. Adam sinsi yılın ya, işini biliyor.
Suriye halkçı yönetimiyle milyonları milyonlara katarak meydanları dolduran halkıyla bu karşı devrimi yenilgiye uğratacağı kesindir. Bu yenilgi, bölge halklarına düşman olanların yenilgisi olacaktır. İtirafçının yüzüne her defasında tükürdüğüm gibi, bir kez daha Suriye’nin onurlu halkı adına da tükürüyorum. Bu ahlaksız söylediklerinin arkasında durmasını bilmeyecek kadar da erdemsizdir; gitsin Erdoğan’ın beslediği eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekesi komutanının emir eri olsun. Suriye halkına karşı şanlı ordusuyla birlikte savaşsın. Mihrac Ural böylesi bir savaşta, düşüncesini paylaşan yoldaşlarıyla birlikte emperyalist saldırılara karşı savaşacaktır. 1980’de Türkiye ve Kürt devrimcileriyle omuz omuza, bu gerici hamleye karşı savaştığı gibi (Detayları, konuyla ilgili yazdığımda vereceğim).
Bu yanıyla Mihrac Ural kendi içinde tutarlılığını sürdürüyor. 1980’de de bu gün de savaşın ön cephesinde yerini alıyor. Ya sen aşağılık itirafçı, cahil soytarı, pis adam, kendi doğrularının arkasında durup, olası bir savaşta Suriye’ye saldıracak emperyalist gücün gurkası olacak mısın? Belki bu savaşın bir cephesinde, Mihrac Ural’la yüz yüzse gelirsin, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı da birlikte getirmeni tavsiye ederim….
BU SURİYE’DİR…

İŞTE SİYASALLAŞMIŞ HALK BUDUR…
BU SURİYE’DİR…
Mihrac Ural - 13 Kasım 2011
12 Kasım 2011 tarihi itibariyle Arap Birliğinin Suriye’ye karşı aldığı karanlık kararlara karşı halkın tepkisi inanılmaz bir boyutta ortaya çıktı. Suriye halkı, bu karanlık Amerikancı kararlara karşı, 14 ilin tümünde, on milyon insana yakın meydanlara inerek protestosunu haykırdı. Eli kanlı şebekelerin kaos yarattığı Humus, Deraa ve İdlip’te yüz binler meydanlara dolup taşarak Suriye halkçı yönetiminin yanında olduğunu ilan etti. Bu kentlerde halkın coşkun katılımı ayrı bir mesajdı. Bu günün dünyasında, halkıyla böylesine güçlü bağı olan bir yönetimin olmadığını gösterdi. Milyonlar hep bir ağızdan liderleri Beşşar Esad’ı dünya şer güçlerine karşı desteklediğini ilan etti. Bu gerçeği görmeyip de eli kanlı Müslüman kardeşler şebekesinin propagandasını yapan Siyonist aptallara duyurulur…Gösteriler tüm coşkusuyla insanlar yatmadan meydanlardaki haykırışlarını hala sürdürmektedirler. Böylesi bir sahiplenişin mesajını herkes bilince çıkarsın işte halk budur siyasal duyarlılığıyla emperyalizme meydan okumak budur….
Bu mitinglerle, Suriye’de 17. Milyonluk miting de yapılmış oldu. Listesi altta;
SURİYE’DE
MİLYONLUK KENT MİTİNGLERİ
1. 25 Mart 2011 (Reform kararları ilanı ve tüm Suriye’de milyonlarca insanın meydanlara indi)
2. 29 Mart 2011 ( Suriye üzerine oyanan oyunlara dur demek için milyonlar mitingi yapıldı)
3. 15 Haziran 2011 (23 milyon Suriyeli adına 2300 mt büyük bayrak mitingi yüzbinler)
4. 21 Haziran 2011 (Tüm Suriye’de 10 milyon insan meydanları doldurdu)
5. 6 Temmuz 2011 ( Halep milyonluk mitingi 2300 mt bayrak taşındı)
6. 10 Temmuz 2011 ( Lazkiye, milyonluk dünyanın en büyük bayrağı (16 km) mitingi)
7. 17 Temmuz 2011 (Şam Kasem günü (Beşşar Esad’ın C.B. yemin günü) milyonluk miting)
8. 12 Ekim 2011 (Şam sabi3 Bahrat meydanı (merkez Bankası önü) 2,5 milyon insan meydanda)
9. 19 Ekim 2011 (Halepte 2 milyonu aşkın insan mitingte meydanları doldurdu)
10. 26 Ekim 2011 Çarbşamba (Şam 2 milyonu aşkın insan Emevi meydanını doldurdu Arap Birliği Dış işleri bakanları heyetinin gelişi. Aynı anda Haseki ilinde yüzbinlerin mitingi yapılıyordu)
11. 27 Ekim 2011 Perşembe (Lazkiye mitingi, meydanlar milyonlarca insanla dulup taştı)
12. 30 Ekim 2011 Pazar, (Suveyda mitingi, yüz binler bu küçük kentte meydanları doldurup taştı)
13. 1 Ekim 2011 Salı (Der El zor mitingi yüzbinler meydanları doldurdu)
14. 2 Ekim 2011 Çarşamba ( Rakka kenti mitingi yüzbinler meydanlarda, Selamayi beldesinde ise onbinlar meydanları doldurdu, Beşşar Esad önderliğinde ıslahat evet diye haykırdı)
15. 3Ekim 2011 Perşembe (Tartus kenti mitingi yüz binler meydanları doldurdu, coşkuların en yoğun Tartusta)
16. 6 Kasım 2011 Pazar ( Rakka’da Beşşar Esad, bayram namazı ardından halkın arasına karıştı, binlerce kişi aniden liderlerini aralarında görücü coşkun bir mitinge dönütü, vilayet binasından konuşma yaptı)
17. 12-13 Kasım 2011 Cumartesi-Pazar (12 Kasım 2011 tarihi itibariyle Arap Birliğinin Suriye’ye karşı aldığı karanlık kararlara karşı halkın, 14 ilde de milyonlarca insan meydanları doldurarak tepkisini gösterdi)
Suriye’de yüzbinler Arap Birliği’ni protesto etti
Suriye’de yüzbinler Arap Birliği’ni protesto etti
Şam, Sebi3 Bahrat (Merkez Bankası önü)
Yeni Özgür Politika Gazetesi
13 Kasım 2011
Arap Birliği'nin, Suriye'nin üyeliğinin askıya alınması kararına Şam, Halep, Lazkiye, Humus kentleri başta olmak üzere yüzbinlerce kişi gösteri düzenleyerek Birliğin kararını protesto etti.
Başkent Şam, Halep, Lazkiye, Deyr Ez Zor ve Haseke kentlerinde sabahın erken saatlerinden itibaren toplanan yönetim yanlıların gösterileri Suriye devlet tele...vizyonundan canlı olarak yayımlandı.
Uluslararası ajanslar bugünkü gösterilerin Suriye’de şimdiye kadar Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e destek vermek için yapılan gösterilerin en kitleseli olduğunu belirttiler.
Gösterilerde Arap Birliği’nin Suriye’nin üyeliğini askıya alma kararını protesto edilirken, Cumhurbaşkanı Beşşar Esed lehine sloganlar attı.
Hama ve Dera gibi çatışmaların yaşandığı kentlerde de gösterilerin yapılması dikkat çekici bulunurken, Arap Birliği ve Türkiye’nin Şam yönetimine yönelik baskıları da giderek artıyor.
Bugün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çağrısı üzerine Türkiye destekli Suriye muhalefeti Ankara’da bir toplantı yaptı.
Akşam saatlerinde ise SANA geçtiği haberde Esad yönetiminin Arap Birliği’ni acil toplantıya çağırdığı bildirildi.
ÖMER OSİ SURİYE KÜRT HALKI ADINA KONUŞTU

Ömer Osi
ŞAM 13 Kasım 2011 – Suriye Kürtleri Ulusal Girişim Başkanı Ömer Ose, Arap Liginin Suriye'nin üyeliğini dondurma yönünde aldığı kararın; batılı sömürü ülkelerinin bölgesel ve Arap aletlerle Suriye ve halkına karşı komplosunun son faslı olduğunu belirtti.
Menar Kanalına bugün açıklama yapan Ose yeni sömürü projesinin; İsrail merkezli büyük Ortadoğu projesine ulaşma amacıyla yaratıcı kaos çerçevesinde ABD ve batı ülkeleri tarafından bölgenin parçalanmasından ibaret olduğuna dikkat çekti.
Suriye'nin tüm illerinde meydanlara akın eden milyonlarca vatandaşın açık ve net bir şekilde Arap Liginin kararını protesto ettiklerini ve kınadıklarına vurgu yapan Ose; milyonların meydanları inleten sloganlarıyla görmeyenlere Suriye'yi gösterdiklerini, duymayanlara da Suriye'yi duyurduklarını ifade etti. Aynı zamanda bu milyonların; bağımsız ulusal karara ve Cumhurbaşkanı Beşşar el-Esad’ın yönettiği reformlara tutunduklarını haykırdıklarını söyledi.
Suriye Kürtleri Ulusal Girişim Başkanı Ose; Suriye'nin her zaman ortak Arap çalışmasında öncü olduğunu ve hiç bir zaman hiç bir Arap ülkesinin yüzünde kapısını kapatmadığına dikkat çekerek; “fakat ne yazık ki Suriye halkı bu Arap ülkelerinin bir kısmından ihanet, gaddarlık ve kalleşlikten başka bir şey görmedi..” şeklinde konuştu.
CEHENNEME ADIM ADIM
Mihrac Ural - 12 Kasım 2011
12 Kasım 2011 tarihi itibariyle, Arap birliği emperyalist güçlerin kuklası olduğu gerçeğini Suriye aleyhine aldığı kararla göstermiş oldu.
Yarım asırlık tarihinde İsrail’in yaptığı katliamlar karşısında kılını kıpırdatmayan Arap Birliği, Katar emirliğinin çirkin oyunları önderliğinde, Suriye’nin üyeliğini dondurma kararı alarak, adım adım iç savaş kışkırtıcılığı, dış askeri müdahale zemini hazırlama çabasını sergilemiş oldu.
Demokrasiden nasibini almamış, kadına araba sürme hakkı bile tanımayan, seçme ve seçilme hakkı bulunmayan, halkın iradesine hiçbir değer vermeyen, petrol monarşilerinin İsrail ve Amerikan çıkarları için her alanda, her olanakla Suriye’nin halkçı rejimini çökertmeye çalışmaktadır; garabetin tarji-komik yanı da bu karanlık emellerini “özgürlük, insan hakları“ adı altında yapmasıdır. Dünyayı tersine döndüren bu akıl tutulması, siyasal bilimin tanımlamasıyla bir karşı–devrim hareketinden başka bir şey değildir. Arap birliği, dış işleri bakanları toplantısı Suriyeli temsilci Yusuf Ahmed tarafından “önceden kurgulanın senaryonun sahnelenmesi” olarak tanımlandı.
Bu karar bir ülkenin bağımsızlığına, halkının ezici çoğunluğunun iradesine karşı indirilmiş bir darbe oldu. Bu karar üzerine yüz binler meydanlara inerek tepkisini göstermeye başladı. Bu satırların yazıldığı saat 21:30 itibariyle on benler yüz binlere katılmaya devam ediyordu.
SÜPER GERGİNLİK
“SÜPER GÜÇLERİN BÖLGE ALGISI” başlıklı yazımda bölgenin temel çatışma verilerini ortaya koymaya çalıştım. Bir tarafta okyanus ötesi süper güçler (Amerika- İsrail ve Batılı ülkeler) diğer tarafta Rus, Çin, Hint kara süper gücünün bölge üzerindeki gerginliği bulunmaktadır. Bu iki güç, Ak denizden Kafkaslara yani Kafkaslardan da Ak denize, enerji yataklarının nüfus alana olarak elde tutulması için gelecek çeyrek asırlık bir dünya güç dengesinin mücadelesini vermektedirler. Bunun alt tezleri Iranın yükselen gücünü engellemek, üzere üretilen “Şii atom bombası, Şii hilali” söylencesiyle Iranın nükleer enerji programını bahane ederek korku salma çabaları (İsrail’in Nörton Bombası 300 atom başlıklı füzesi görülmezden gelinerek, üretilen senaryolar), Bölgenin Sünni çoğunluğunun olduğu yerde Sünnilerin tarihi başkentleri, Emevilerin Şam, Abbasilerin Bağdat’ı Alevi ve Şiilerin elinde olmasına karşı örgütlenmek istenen mezhep çatışmasını da eklemek gerek. Bütün bu önermelerin gelip kesiştiği alan Suriye’dir: Suriye halkası çözülmeden Okyanus ötesi güçlerin bu bölgede istedikleri rahatlığa kavuşmaları mümkün değildir. İsrail’in de çıkarı tas tamam burada dır.
Bu perspektiftin bir uzantısı olarak Arap birliğinin karaları daha anlaşılır hale gelmektedir.
Suriye’nin siyasi tutumundan dolayı kefaret ödetilmesi olayı da buna bağlıdır.
Onlarca TV kanalının, her türden medya ahlakını ayaklar altına alarak 24/24 saat üzerinden, abartma yalan, kışkırtmalarla küçük bir terör şebekesini, halkçı yönetimini destekleyen milyonların iradesine karşı sürmektedir. Çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen Amerika’nın, bölgedeki kukla yönetimlerle “temiz” sonuçlar almaya çalışması, Arap Birliği kararında kendini göstermiş oldu; Tarihi boyunca, İsrail zulmüne karşı ortak bir karar alamamış olan bu topluluk, Amerikan imlalarıyla Suriye’ye karşı aldığı bu kararla, Arapları arası düşmanlığı da fiili bir gerçek haline getirmiştir. İsrail’in bundan daha çok karlı olduğu bir dönem olmamıştır. Bu bile nereye doğru yol alındığına önemli bir işarettir.
Bu gelişmeler, Arap baharının doğmadan katledildiğinin de resmi belgesidir.
Emperyalist baskılara boyun eğmeyen, halkının ve bölge halklarını çıkarı yönünde tutumlarıyla emperyalist istilanın, İsrail yayılmacılığının önüne geçen Suriye’ye diz çökertmeye çalıştı. Suriye bir kez daha, Arap giriciliğinin bölgenin emperyalistler elinde çökmesi karşısındaki duruşuyla, boyun eğmeden direnmesiyle bu bölgenin gerçek anlamda kilit ülkesi olduğun gösterdi.
Arap Birliğinin, bağımsız bir ülke olan Suriye’ye, tüzüğüne de aykırı olarak gösterdiği bu tutum, bir türlü kitlesel güce ulaşamayan, birbirine düşmüş, eli kanlı şebekelere psikolojik bir destek olmuştur. Bu kararla eli silahlı şebekeler, daha azgınca insan katline yönelecekleri açıktır. Bu ise arzulanan iç savaşın ilk işaretidir. Suriye halkı yönetimiyle böylesi bir iç savaşı kesinlikle engelleyecek güçtedir. Buna rağmen bu karar böylesi bir amaç için alınmıştır. Suriye iç savaşa gitmeyecek kadar duyarlı ve siyasallaşmış bir halka sahiptir. Ancak güvenlik önlemleriyle önü kesilemeyen silahlı şebekelere karşı büyük bir arzuyla savaşma kararlılığı içinde olduğu da bilinmektedir.
KARARA TEPKİ
Suriye halkının Arap Birliğinin kararına karşı gösterdiği ilk tepkiler de oldukça anlamlıdır. Bu gerici kararın ilanıyla birlikte, yüz binler, ülkenin tüm şehirlerinde ilçe ve köylerinde ayağa kalktı. Meydanlarını doldurarak haykırışlarıyla tepkilerini gösterdi. Alınan karara tepkisini, yüz binlerce insanın haykırışıyla gösterdi.
Bundan sonrası, ucu açık bir sürecin başlangıcı olarak tanımlanması yanlış değildir. Okyanus ötesi güçlerin Suriye’yi teslim almak, Ak denizden Kafkaslara uzanan coğrafya üzerinde hükümranlık kurmak için, geniş çaplı gerginliğe, hatta savaşa kadar uzanacak kapıları açmış oldu.
Bu coğrafyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerinin talanı için, önlerinde engel gördükleri Suriye halkasının düşmesi için adım adım karanlık amaçlarını ikame etmeye çalışmaları, bölgenin hangi riskli ortama sürüklendiğine de önemli bir göstergedir.
Suriye’ye böylesine açık bir biçimde yüklenmek, elbette birden bir savaşa girişmek değildir. Batılı güçler, kolay kazanılan savaşlardan yanadır. Irak’ta olduğu gibi, uzun erimli politikalarla, etkili silahlardan arındırarak, uzun menzile ulaşmasını sağlayacak silahlardan arındırarak üzerine yürünmüştür. Yani savaşı fiilen başlamadan kazanmanın yollarına girilmiştir: Libya’ için de aynıyla süreç işlemiştir; Kaddafi, her türlü etkin silahtan arındırıldıktan sonra üzerine yürünmüştür.
Suriye’de durum bu açıdan da oldukça farklıdır. Suriye bu türden tasfiyeci hiçbir öneriye onay vermemiştir. Silah gücü özellikle de İsrail’le süren savaş ortamı dolaysıyla geliştirilmiş ve kullanılmamıştır. Bu okyanus ötesi güçler için ciddi bir tehlikedir. Bu veriler bu günden yarına bir savaşın olmayacağına birer gösterge olsa da, bu süreç bir biçimde Arap Birliği kararıyla sathı mayile sürülmüştür.
Bölgede savaş, sözü bile ciddi altüst oluşlara yol açan bir risktir. Böylesi bir patlamadan etkilenmeyecek hiçbir ülke olmayacaktır. Bunun başlangıç noktası olarak da, Suriye’yi içten mümkün olan en yoğun biçimde çökertmeye çalışmaktır. Arap Birliğinin kararı buna hizmet eden bir karardır.
Bu karar, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında dizayn edilecek Suriye kadar Iran ve Türkiye için cehennemi bir çatışmanın başlangıç işaretidir. Bu, bir kundaklama işidir, Suriye halkıyla bu karanlık amaçlı kundaklamayı söndüremezse bölgede yara almayan kalmayacaktır.
Suriye’de halk, Arap Birliğinden derhal çekilmeyi, eli kanlı şebekelere karşı, hiçbir dış dayatma etkisinde kalmadan mücadele etmesinin gereği burada anlam kazanmaktadır. Bu mücadele devrimci direnme güçlerinin, emperyalist güçlerin bölgedeki karşı-devrimci çabalarına karşı bir duruştur.
Arap Birliği dönem Başkanlığı Filistin’de olmasına rağmen, kulis oyunlarıyla Katar’ın Filistin yerine başkanlığa getirilmesiyle başlayan süreç, esasında Arap baharını gerçek anlamda bir devrim sürecine yönelimini engelleme amacı taşımıştır. Bu adım Arap Birliğinin, BM Güvenlik Konseyi aracılığıyla, NATO güçlerinin Libya’yı bombalamasına kadar uzanmıştır. Bu adım bu gün, Suriye’nin halkı ve yönetimiyle Arap Baharını, gerçek bir demokratik dönüşüme götürmesini yolunu kesmek için kullanılmıştır. Böylece Suriye yönetiminin aldığı tüm reform kararlarının yaşamda anlam bulması, halkın kullanma şansını kazanmasının da yolu kesilmiş olmaktadır.
BÜTÜN MESELE
Bütün mesele, çoğunluğu azınlığa yedirmektir.
Kapsamlı bir projenin bu kirli oyununu, Suriye yönetimi soğukkanlılıkla karşılamalıdır. Daha çok halkına dayanmalıdır. Halkının ihtiyacı olan ve yasalaştırılmış olan reformları kullanması için ortam hazırlamalıdır. Ancak en önemlisi eli kanlı şebekelerinin üzerine, sadece devletin güvenlik kuvvetleriyle değil, örgütlü halkın milis gücüyle de üzerine yürümelidir; halk yoğun olarak silaha sarılıp, dış güçlerin eli kanlı kuklalarına karşı mücadele isteği, bu amaç için yeterli bir veridir.
Suriye bu karanlık amaçlı karara karşı, sert yanıt vermelidir. Amerika Büyük Elçisini, Ekim ayı ortalarında Suriye’den geri çekmesine karşı, Suriye’nin de kendi Büyük Elçisini geri çekmesiyle gösterdiği tavrı, Arap Birliğine karşı göstermelidir. Suriye’nin bu tutumu, Amerika’nın elini ayağına dolaştırmış, birbiri peşi sıra yapılan basın açıklamalarıyla çelişkilere düşmüş, ummadığı bu tepki karşısında da “Büyük Elçi, birkaç güne kadar geri dönecektir” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır. Halkına dayanan yönetimlerin doğruları arkasında bu dik duruşu, bundan sonraki tutumlarda da örnek teşkil etmelidir.
HALKIN ROLÜ
Bu süreç artık güvenlik önlemleri süreci değildir. Gerçekçi siyasi taleplere, haklı davalara dayanmayan eli kanlı şebekelerin eylemlerini hiçbir güvenlik önlemi çözemez. Bunun için, halkın da mücadeleye etkin katılımı gereklidir.
Tüm bölgeyi yakmak için, içlerinde Erdoğan yönetiminin de aktif rol oynadığı, bu karşı-devrim hareketine karşı, verilecek en iyi cevap, halkın devrimci girişkenliğine dayanmak ve güvenmek olacaktır. Suriye halkı bu siyasal olgunlukta ve kararlıktadır.
ÜLKEMİZ
Ülkemiz bu gelişmelerin orta yerindedir. Özellikle Erdoğan yönetiminin bilinçli bir biçimde, ikiyüzlüce sürdürdüğü politikalarla, bu cehennemi senaryoların tetikçilerinden biri haline getirilmiştir. Bölge halklarına yönelik kirli işlerin ortağı olmuştur: bu vebali halkımızın sırtına yıkmak, tarihi düşmanlıklar yaratmak için de elinden geleni yapmaktadır.
Bu tabloda halklarımızın alacağı tutum, tarihsel olduğu kadar, gelecek kuşakları karşısında sorumlu olmasıyla ilgili olacaktır. Bu da öncelikle komşularımıza yönelik kirli oyanlara karşı gelmekten geçmektedir. Komşularımızın evlatlarını birbirine kırdıracak her türden karanlık oyuna karşı direnme sorumluluğu göstermek gerekmektedir.
Direnmek, gerçekleri dele getirmekten, meydanlarda protestoya kadar uzanan tüm barışçıl yolları değerlendirmek demektir. Komşularımızla omuz omuza olmak demektir. Kirli savaşlara geçit vermemek üzere yeri ve zamanı geldiğinde takınılacak tutum demektir.
12 Kasım 2011 tarihi itibariyle, Arap birliği emperyalist güçlerin kuklası olduğu gerçeğini Suriye aleyhine aldığı kararla göstermiş oldu.
Yarım asırlık tarihinde İsrail’in yaptığı katliamlar karşısında kılını kıpırdatmayan Arap Birliği, Katar emirliğinin çirkin oyunları önderliğinde, Suriye’nin üyeliğini dondurma kararı alarak, adım adım iç savaş kışkırtıcılığı, dış askeri müdahale zemini hazırlama çabasını sergilemiş oldu.
Demokrasiden nasibini almamış, kadına araba sürme hakkı bile tanımayan, seçme ve seçilme hakkı bulunmayan, halkın iradesine hiçbir değer vermeyen, petrol monarşilerinin İsrail ve Amerikan çıkarları için her alanda, her olanakla Suriye’nin halkçı rejimini çökertmeye çalışmaktadır; garabetin tarji-komik yanı da bu karanlık emellerini “özgürlük, insan hakları“ adı altında yapmasıdır. Dünyayı tersine döndüren bu akıl tutulması, siyasal bilimin tanımlamasıyla bir karşı–devrim hareketinden başka bir şey değildir. Arap birliği, dış işleri bakanları toplantısı Suriyeli temsilci Yusuf Ahmed tarafından “önceden kurgulanın senaryonun sahnelenmesi” olarak tanımlandı.
Bu karar bir ülkenin bağımsızlığına, halkının ezici çoğunluğunun iradesine karşı indirilmiş bir darbe oldu. Bu karar üzerine yüz binler meydanlara inerek tepkisini göstermeye başladı. Bu satırların yazıldığı saat 21:30 itibariyle on benler yüz binlere katılmaya devam ediyordu.
SÜPER GERGİNLİK
“SÜPER GÜÇLERİN BÖLGE ALGISI” başlıklı yazımda bölgenin temel çatışma verilerini ortaya koymaya çalıştım. Bir tarafta okyanus ötesi süper güçler (Amerika- İsrail ve Batılı ülkeler) diğer tarafta Rus, Çin, Hint kara süper gücünün bölge üzerindeki gerginliği bulunmaktadır. Bu iki güç, Ak denizden Kafkaslara yani Kafkaslardan da Ak denize, enerji yataklarının nüfus alana olarak elde tutulması için gelecek çeyrek asırlık bir dünya güç dengesinin mücadelesini vermektedirler. Bunun alt tezleri Iranın yükselen gücünü engellemek, üzere üretilen “Şii atom bombası, Şii hilali” söylencesiyle Iranın nükleer enerji programını bahane ederek korku salma çabaları (İsrail’in Nörton Bombası 300 atom başlıklı füzesi görülmezden gelinerek, üretilen senaryolar), Bölgenin Sünni çoğunluğunun olduğu yerde Sünnilerin tarihi başkentleri, Emevilerin Şam, Abbasilerin Bağdat’ı Alevi ve Şiilerin elinde olmasına karşı örgütlenmek istenen mezhep çatışmasını da eklemek gerek. Bütün bu önermelerin gelip kesiştiği alan Suriye’dir: Suriye halkası çözülmeden Okyanus ötesi güçlerin bu bölgede istedikleri rahatlığa kavuşmaları mümkün değildir. İsrail’in de çıkarı tas tamam burada dır.
Bu perspektiftin bir uzantısı olarak Arap birliğinin karaları daha anlaşılır hale gelmektedir.
Suriye’nin siyasi tutumundan dolayı kefaret ödetilmesi olayı da buna bağlıdır.
Onlarca TV kanalının, her türden medya ahlakını ayaklar altına alarak 24/24 saat üzerinden, abartma yalan, kışkırtmalarla küçük bir terör şebekesini, halkçı yönetimini destekleyen milyonların iradesine karşı sürmektedir. Çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen Amerika’nın, bölgedeki kukla yönetimlerle “temiz” sonuçlar almaya çalışması, Arap Birliği kararında kendini göstermiş oldu; Tarihi boyunca, İsrail zulmüne karşı ortak bir karar alamamış olan bu topluluk, Amerikan imlalarıyla Suriye’ye karşı aldığı bu kararla, Arapları arası düşmanlığı da fiili bir gerçek haline getirmiştir. İsrail’in bundan daha çok karlı olduğu bir dönem olmamıştır. Bu bile nereye doğru yol alındığına önemli bir işarettir.
Bu gelişmeler, Arap baharının doğmadan katledildiğinin de resmi belgesidir.
Emperyalist baskılara boyun eğmeyen, halkının ve bölge halklarını çıkarı yönünde tutumlarıyla emperyalist istilanın, İsrail yayılmacılığının önüne geçen Suriye’ye diz çökertmeye çalıştı. Suriye bir kez daha, Arap giriciliğinin bölgenin emperyalistler elinde çökmesi karşısındaki duruşuyla, boyun eğmeden direnmesiyle bu bölgenin gerçek anlamda kilit ülkesi olduğun gösterdi.
Arap Birliğinin, bağımsız bir ülke olan Suriye’ye, tüzüğüne de aykırı olarak gösterdiği bu tutum, bir türlü kitlesel güce ulaşamayan, birbirine düşmüş, eli kanlı şebekelere psikolojik bir destek olmuştur. Bu kararla eli silahlı şebekeler, daha azgınca insan katline yönelecekleri açıktır. Bu ise arzulanan iç savaşın ilk işaretidir. Suriye halkı yönetimiyle böylesi bir iç savaşı kesinlikle engelleyecek güçtedir. Buna rağmen bu karar böylesi bir amaç için alınmıştır. Suriye iç savaşa gitmeyecek kadar duyarlı ve siyasallaşmış bir halka sahiptir. Ancak güvenlik önlemleriyle önü kesilemeyen silahlı şebekelere karşı büyük bir arzuyla savaşma kararlılığı içinde olduğu da bilinmektedir.
KARARA TEPKİ
Suriye halkının Arap Birliğinin kararına karşı gösterdiği ilk tepkiler de oldukça anlamlıdır. Bu gerici kararın ilanıyla birlikte, yüz binler, ülkenin tüm şehirlerinde ilçe ve köylerinde ayağa kalktı. Meydanlarını doldurarak haykırışlarıyla tepkilerini gösterdi. Alınan karara tepkisini, yüz binlerce insanın haykırışıyla gösterdi.
Bundan sonrası, ucu açık bir sürecin başlangıcı olarak tanımlanması yanlış değildir. Okyanus ötesi güçlerin Suriye’yi teslim almak, Ak denizden Kafkaslara uzanan coğrafya üzerinde hükümranlık kurmak için, geniş çaplı gerginliğe, hatta savaşa kadar uzanacak kapıları açmış oldu.
Bu coğrafyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerinin talanı için, önlerinde engel gördükleri Suriye halkasının düşmesi için adım adım karanlık amaçlarını ikame etmeye çalışmaları, bölgenin hangi riskli ortama sürüklendiğine de önemli bir göstergedir.
Suriye’ye böylesine açık bir biçimde yüklenmek, elbette birden bir savaşa girişmek değildir. Batılı güçler, kolay kazanılan savaşlardan yanadır. Irak’ta olduğu gibi, uzun erimli politikalarla, etkili silahlardan arındırarak, uzun menzile ulaşmasını sağlayacak silahlardan arındırarak üzerine yürünmüştür. Yani savaşı fiilen başlamadan kazanmanın yollarına girilmiştir: Libya’ için de aynıyla süreç işlemiştir; Kaddafi, her türlü etkin silahtan arındırıldıktan sonra üzerine yürünmüştür.
Suriye’de durum bu açıdan da oldukça farklıdır. Suriye bu türden tasfiyeci hiçbir öneriye onay vermemiştir. Silah gücü özellikle de İsrail’le süren savaş ortamı dolaysıyla geliştirilmiş ve kullanılmamıştır. Bu okyanus ötesi güçler için ciddi bir tehlikedir. Bu veriler bu günden yarına bir savaşın olmayacağına birer gösterge olsa da, bu süreç bir biçimde Arap Birliği kararıyla sathı mayile sürülmüştür.
Bölgede savaş, sözü bile ciddi altüst oluşlara yol açan bir risktir. Böylesi bir patlamadan etkilenmeyecek hiçbir ülke olmayacaktır. Bunun başlangıç noktası olarak da, Suriye’yi içten mümkün olan en yoğun biçimde çökertmeye çalışmaktır. Arap Birliğinin kararı buna hizmet eden bir karardır.
Bu karar, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında dizayn edilecek Suriye kadar Iran ve Türkiye için cehennemi bir çatışmanın başlangıç işaretidir. Bu, bir kundaklama işidir, Suriye halkıyla bu karanlık amaçlı kundaklamayı söndüremezse bölgede yara almayan kalmayacaktır.
Suriye’de halk, Arap Birliğinden derhal çekilmeyi, eli kanlı şebekelere karşı, hiçbir dış dayatma etkisinde kalmadan mücadele etmesinin gereği burada anlam kazanmaktadır. Bu mücadele devrimci direnme güçlerinin, emperyalist güçlerin bölgedeki karşı-devrimci çabalarına karşı bir duruştur.
Arap Birliği dönem Başkanlığı Filistin’de olmasına rağmen, kulis oyunlarıyla Katar’ın Filistin yerine başkanlığa getirilmesiyle başlayan süreç, esasında Arap baharını gerçek anlamda bir devrim sürecine yönelimini engelleme amacı taşımıştır. Bu adım Arap Birliğinin, BM Güvenlik Konseyi aracılığıyla, NATO güçlerinin Libya’yı bombalamasına kadar uzanmıştır. Bu adım bu gün, Suriye’nin halkı ve yönetimiyle Arap Baharını, gerçek bir demokratik dönüşüme götürmesini yolunu kesmek için kullanılmıştır. Böylece Suriye yönetiminin aldığı tüm reform kararlarının yaşamda anlam bulması, halkın kullanma şansını kazanmasının da yolu kesilmiş olmaktadır.
BÜTÜN MESELE
Bütün mesele, çoğunluğu azınlığa yedirmektir.
Kapsamlı bir projenin bu kirli oyununu, Suriye yönetimi soğukkanlılıkla karşılamalıdır. Daha çok halkına dayanmalıdır. Halkının ihtiyacı olan ve yasalaştırılmış olan reformları kullanması için ortam hazırlamalıdır. Ancak en önemlisi eli kanlı şebekelerinin üzerine, sadece devletin güvenlik kuvvetleriyle değil, örgütlü halkın milis gücüyle de üzerine yürümelidir; halk yoğun olarak silaha sarılıp, dış güçlerin eli kanlı kuklalarına karşı mücadele isteği, bu amaç için yeterli bir veridir.
Suriye bu karanlık amaçlı karara karşı, sert yanıt vermelidir. Amerika Büyük Elçisini, Ekim ayı ortalarında Suriye’den geri çekmesine karşı, Suriye’nin de kendi Büyük Elçisini geri çekmesiyle gösterdiği tavrı, Arap Birliğine karşı göstermelidir. Suriye’nin bu tutumu, Amerika’nın elini ayağına dolaştırmış, birbiri peşi sıra yapılan basın açıklamalarıyla çelişkilere düşmüş, ummadığı bu tepki karşısında da “Büyük Elçi, birkaç güne kadar geri dönecektir” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır. Halkına dayanan yönetimlerin doğruları arkasında bu dik duruşu, bundan sonraki tutumlarda da örnek teşkil etmelidir.
HALKIN ROLÜ
Bu süreç artık güvenlik önlemleri süreci değildir. Gerçekçi siyasi taleplere, haklı davalara dayanmayan eli kanlı şebekelerin eylemlerini hiçbir güvenlik önlemi çözemez. Bunun için, halkın da mücadeleye etkin katılımı gereklidir.
Tüm bölgeyi yakmak için, içlerinde Erdoğan yönetiminin de aktif rol oynadığı, bu karşı-devrim hareketine karşı, verilecek en iyi cevap, halkın devrimci girişkenliğine dayanmak ve güvenmek olacaktır. Suriye halkı bu siyasal olgunlukta ve kararlıktadır.
ÜLKEMİZ
Ülkemiz bu gelişmelerin orta yerindedir. Özellikle Erdoğan yönetiminin bilinçli bir biçimde, ikiyüzlüce sürdürdüğü politikalarla, bu cehennemi senaryoların tetikçilerinden biri haline getirilmiştir. Bölge halklarına yönelik kirli işlerin ortağı olmuştur: bu vebali halkımızın sırtına yıkmak, tarihi düşmanlıklar yaratmak için de elinden geleni yapmaktadır.
Bu tabloda halklarımızın alacağı tutum, tarihsel olduğu kadar, gelecek kuşakları karşısında sorumlu olmasıyla ilgili olacaktır. Bu da öncelikle komşularımıza yönelik kirli oyanlara karşı gelmekten geçmektedir. Komşularımızın evlatlarını birbirine kırdıracak her türden karanlık oyuna karşı direnme sorumluluğu göstermek gerekmektedir.
Direnmek, gerçekleri dele getirmekten, meydanlarda protestoya kadar uzanan tüm barışçıl yolları değerlendirmek demektir. Komşularımızla omuz omuza olmak demektir. Kirli savaşlara geçit vermemek üzere yeri ve zamanı geldiğinde takınılacak tutum demektir.
11 Kasım 2011 Cuma
ĞADİR BAYRAMI

ARAP ALEVİLERİN
ĞADİR BAYRAMI KUTLU OLSUN
http://mirural.blogspot.com/ - http://www.facebook.com/profile.php?id=100002585630850
Bu gün Ğadir bayramı, kimse elini bir işe sürmesin,
bırakın iş yapmayı, insanlık üretin, insanlık için düşünün,
hepimize gerekli olan budur...
Mihrac Ural - 13 Kasım 2011 Pazar – Ğadir Bayramı münasebetiyle
II. Basıma ön söz.
(18 Zulhücce 1432)
Bu yazı, İnanç algılarımın, kültür kimliğimin önemli tanılarından birini oluşturuyor. Bu gün Ğadir bayramıdır, bu yıl 13 Kasım 2011 Pazar gününe denk geliyor ( 18 Zilhücce 1432). Laik, demokrat ve dünyasal algılarını fizik yasalarıyla bilimin verileriyle algılayan biri olarak, bu günü ben de mensup olduğun toplulukla birlikte sevinçle, coşkuyla ve özgünce kutluyorum. Bugününün resmi tatil olması için, İnanç topluluğunun tüm girişimlerine var gücümle katılıyorum. Bu hakkın alınması için en önde mücadele ediyorum. Demokratik hak ve özgürlüklerin parçalanamaz bir bütün olduğuna inanıyorum. Düne kadar, bu gerçekçi ve haklı talepleri dile getirmekten hep çekindiğimiz için halkımdan özür diliyorum.
Altta, uzun uzun konusunu ettiği Ğadir bayramı, Arap Alevileri için inanç algısının merkezinde duran bir gündür. Öyle ki, ebeveynlerim, ölümden önce, mezar taşlarına Hz Ali sevgisini işlememizi vasiyet ettiler. Ateşe meydan okuyan bu beyitleri istedikleri gibi, her ikisinin mezar taşlarına işledik. Beyitlerin Arapçası ve Türkçesi şöyle;
Arapçası:
Vilayeti li emir el nahil tekfini
İnda el memamti ve tahsiyli va tekfini
Tıynati kad cubilet kabla tekvini
Bi hubbi Haydara fa keyfa ennari tekvini
Türkçesi:
Ölümümde, yıkanıp kefenimi giydiğimde
Velayetimi emir el müminin Aliye vermişim, bu yeter...
Harcım, tekvinimden önce Haydara’nın sevgisiyle karılmış
Hangi ateş beni yakabilir ki…
Böylesine derin, böylesine köklü bir bağlılıkla inancına sarılmış bu kuşakların mesajlarını doğru kavramayı en az kendi adıma bir görev sayıyorum. Bu ister düşünsel, ister kültürel bir yaklaşım olsun isterse inançsal açıdan olsun ötelenemez bir görevdir. Bu inancın, 1400 yıl içinde oluşturduğu sarsılmaz kimlik, doğal olarak irdelenmeyi gerektirir. Bize ait olan, bizim coğrafyamızın gerçekliğinde ayakları yere basan bu hat, imparatorlukların, devletlerin, haritaların değiştiği, ideolojilerin ardı ardına yıkıldığı süreçlerde insani mesajına devam etmemsi ise önünde saygıyla eğilmeyi gerektirir. Ben de aynen öyle yapıyorum. Bununla da onur ve gurur duyuyorum.
Hepinizin bayramı kutlu olsun.
***
I.Basım: 23 Kasım 2010
23 Kasım 2010 Salı (18 Zulhicce 1431) bu gün, İslam aleminin ve özel olarak Arap Alevilerinin en kutsal günlerinden biridir.
Bu gün Hz Muhammed Veda Haccı dönüşünde (son hac ya da Hecatülveda - Hacetülbelağ) (Hicri 18 Zulhicce 10 / Miladi 8 Mart 632) Ğadir Hum bölgesinde, Hz. Ali’nin elini tutup, havaya kaldırarak ve tüm Müslümanlara seslenir “Allahumma men kintu veliyah fa haza Ali mevlah, Allahumma vali men vallah ve adi men adah” (Allah’ım ben kimin velisi isem, Ali onların mevlasıdır. Allah’ım onunla olanların yanında ol, düşmanlarının da düşmanı ol) der.
ĞADİR ALGISI
Bu ilanla, Hz. Ali’nin, Hz Muhammed’den sonra Müslümanların halifesi olduğu tespit edilmiş olur. Hz. Ali artık “Emir el Müminin”dir. Bu ilan Kuran ayetlerinden yapılan aktarmalarla da Tanrının, Peygamber Mahammed’e verdiği emrin sonucu gerçekleştiği ifade edilir.
Bu ilan, İslam aleminde çığır açtı. Onaylayanlara ve ret edenlere rağmen bu ilan, İslam tarihinin bu güne kadar süren en önemli hadiselerinden biri oldu. İnananlara göre bu karar, İslam mesajının yol haritasıydı, İslam’ın gerçek manasına tanrısal bir işaretti; bu güne kadar süren, yarında sürecek olan hakkın yoluydu. İnananlar, bu ilanı İnsana mesaj olarak gelen, insan erdemleri ve sosyal ilişkileri için çağının devrimi olan İslam’ı, her türden maddi çıkarın ötesinde bir ahlak sistemi olarak sürdürmenin güvencesi olarak görür.
İnanmayanlar açısından ise durum farklı. Böylesi bir ilan, dünyasal imparatorluklarının önünde önemli bir engeldi; toparlanıp birleşen, tarihsel iç kavgalarını bitirmiş olan Arap kabilelerinin açılımı, yayılması, yeni toprakları istila ederek hükümranlık kurması önünde bir engeldi. Bu ilan insan merkezliydi, başka milletlerin insanıyla Arplar arasında eşitliği öngörüyordu, peygamberin “la farka beyne Arabi ve Acemi illa bittakva” sözüne uyan, Arap milliyetçiliği adı altında başkalarını sömürme amaçlı dünyasal çıkarlara önem vermeyendi. Bu ilanı, İslam’a güç dengelerinin bozulmasıyla giren Arap eski egemenlerinin, mali açıdan güçlü kesimlerin maddi çıkarları ve gelişimleri önünde önemli bir engeldi. Bu nedenle, Hz. Ali’ye biat etmek, çıkarlarına aykırıydı. Peygamberin yaptığı bu ilanı görmemezlikten gelmek ya da buna inananlara karşı savaşmak gerekirdi.
Bu iki farklı algının iki farklı kitlesi, dayandığı sınıfsal gücü ve İslam’ın yayılma döneminde farklı duruşları vardı. Bunları da şöyle tasnif edebiliriz.
KARŞITLAR
Birincisi; peygamber tanrının mesajını iletmekle yükümlü bir kuldur. Dolaysıyla, tanrısal kalıcı bir hüküm veremez. Ölümünden sonra şura ile karar verilir, miras yoluyla Müslümanların halifesi olunmaz. Ğadir Hum’da yapılan ilan tartışmalıdır, Müslümanların bölünmemesi için ısrarlı olmamak gerek. Ali Allahın razı olduğu bir kuludur, Allahın yüzünü kerametli kıldığı ender bir insandır; “Kerrem Allah-u Vechu” diyerek konuyla ilgili ısrarcı olmayan bir duruş sergilerler.
İkincisi; Ğadir Hum’u ilanını toptan inkar edenlerdir.
Bu eğilim, başlangıçta İslam öncesi hakim olan aile ve çevrelerin eski inançların oluşturduğu mahalle baskısı altında İslam’a karşı içten huzursuz olanlarla başladı. Bu çevreler açısından İslam, daha ileri ve adil bir insanı yaşam sistemi, bir inanç olarak değil de bir devlet, bir hükümranlık alanı, ideolojisi, gücü olarak algılanır. Dünyevi, maddi çıkar merkezli imparatorluk kuruluş eğilimleri de bu çevrelerde başlar (Emeviler). Bu eğilim, İslama kılıç zoruyla katılmasının ve yakın akrabalarını İslama karşı her savaşta kaybetmiş olmasının acısını taşır. Peygamber İslam mesajını vermeye b.aşladığı andan itibaren en acımasız saldırıları Mekelilerin başında olan amcazadelerinden görmüştür; Mekke’nin egemen güçleri olarak, Ebu cehil, Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye, Müslümanlara kesilmeyen kanlı baskınlar sürdürmüştür.
İslam’ın zaferle sonuçlanan ilk muharebesi Bedir savaşıdır (Tarih; Hicri, 17 Ramazan 2 H / Miladi, 13 Mart 624) Ebu Cehil bu savaşta çocuklarıyla birlikte katledilince, Emevi çevreleri, İntikam çılgınlığını başlatmıştır. Bu savaşta Muaviye’nin annesi, Ebu Süfyan’ın karısı Hind, amcasını kardeşini ve çocuğunu kaybetmenin refleksleriyle, intikam içinde çırpınışında yaralı bir yılan haline gelmiştir.
Mekeliler, 1 yıl sonra intikam almak üzere Müslümanlara karşı, Medine’ye doğru sefere çıktılar. iki güç Uhud dağı eteklerinde karşı karşıya geldi.
Uhud muharebesi, (tarih: H:3 Şavval 3 / M: 23 Mart 625) Hz. Hamza’nın şehit olduğu muharebedir. Bu savaşta özgürlük vadiyle, Hz. Hamza’yı katletmesi için Hind tarafından özel olarak kiralanan Cabir bin Mutim’in kölesi “Vahşi” adındaki zenci de yer almıştır. Bu savaşta Cahiliye Arapların başında Ebu süfyan (Muaviyenin babası) ve Halid Bin velid yer alıyordu. Vahşi, saklandığı kayanın arkasından bulduğu ilk fırsatta Hz Hamza’yı şehit etmiştir. Hind’in “savaş yerinde Şehit yatan Hamza’nın göğsünü açıp, ciğerini çiğ çiğ yediği” söylenir.
Kin bu ilkel kabilelerde kültürün bir parçası olarak sürüyordu (Kırk yıl sonra intikam alan biri, “çok erken oldu” dermiş). Bu ilkellik bin yılların içinde şekillenmiştir. Bu yüzden yeni kültür, din, inanç da olsa, eskiyi kısa bir süreçte alt etmesi mümkün değildir.
Eski egemenler, İslam’a girmekle ne eski kültürlerini ne de eski ekonomik güçlerini kaybetmişti, sorunun özü de buradadır). Bu çevreler İslam’daki iktidar mücadelesinde, geçmişten gelen egemenliklerinin devamında ısrarlı olan çevrelerdir. Emeviler (Beni Ümeyye) bu kolun en önemli unsurlarıdır. Hz. Muhammed’in İslam mesajına karşı en kanlı savaşları bu çevreler vermişti. Peygamberin ölümünden sonra iktidarı bir kez daha ele geçirmişlerdi, sırtlarında İslam gömleği olsa da eski inanç ve kültürlerinin bilinçaltı kuşatmasıyla bir kez daha egemen konuma gelmişlerdi. İslamda hilafeti babadan oğla saltanat gibi geçirende bunlar olmuştur (Muaviye’den Yezid’e)
Dolaysıyla Ğadir Hum ilanını tanımamayı, onun arkasında duranlara karşı barbarca davranmayı, İslamla süren savaşlarının yeni düzlemdeki devamı olarak gördüler. İslam’a karşısındaki yakın geçmişin yenilgilerinin intikamını almaya giriştiler. Bu nedenle, Tanrının emriyle Peygamberin Ğadir Hum’da Hz. Ali‘yle ilgili yaptığı “İnananların mevlası Ali’dir” ilanı, iktidarlarına yönelik İslamın devam eden bir savaşı olarak gördüler. Bu yüzden en acımasız kıyım ve ölüm saldırısını bu yolun yolcularına ve özellikle Ehlibeytin masum imamlarına ve taraftarı Alevileri yöneltirler. Bu gelenek onların izcileri tarafından da sürdürüldü. Akıl almaz fetvalar İslam adına, İslamın özü, manası, gerçeği, insanlık mesajının taşıyıcılarına karşı yöneltilmiş oldu. Cami hutbelerinde Hz. Ali’ye ağır hakaretleri ikame eden, Kerbela’da Peygamberin torunu Hz.Hüseyn’i şehit eden, kafasını kesip mızrağa diken, Şam sokaklarına yalın ayak ibreti alem diye süründüren bunlardır. Bu yöntemin çok daha acımasız türleri ve fetvaları Alevilere reva görende bunlardır. “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir” ilkesini bile çiğneyen, dar çıkarların mahkumları da bunlar ve bu güne kadar süren ardıllarıdır.
Ğadir Hum ilanına yandaş olmayanların bu iki eğilim de, dünyasal, dar maddi çıkarları için hadis, icma, kıyas adı altında kan taşıdılar. Bunun için, İslam’ın gerçek mesajı Ehlibeyt ve yandaşlarına karşı kesintisiz bir ölüm denklemi geliştirdiler, zulüm ettiler.
İNANANLAR
Ğadir Hum ilanına inanan ve bu yolla hakkın tarafında olduğuna inananlar da kendi aralarında iki büyük topluluk oluştururlar.
Birincisi; Şiilerdir.
Ehlibeytin yolunda, inanç ritüeli olarak da Sünnilerle aynı biçim içinde ibadet eden bu kesim Ğadir Hum ilanını sadece zahiri yanıyla ele alır. Olayı dünyasal bir iktidar olayı olarak görür. Bu nedenle Kerbela’da Hz.Hüseyn’in katledilmesini, bu güne dek süren bir dünyasal intikam zemininde algılar. Hüseyn katledilmiştir katledenler İslam’ı katletmiştir refleksi gösterirler.
Şiilik bir ölçüye kadar Arap İslam yayılmacılığı karşısında Fars refleksinin tercihi, farklılığının bir ifadesi olarak yer alır. Fıkıh, farz ve öğretinin sisteminde farklılığına karşı genel İslam tanımı içinde mütalaa edilen bir konumda yerini belirler.
Ğadır Hum ilanı insani mesaj açısından Şiilikte önemli olsa da Kerbela’nın dünyasal etki ve sonuçları daha çok önemsenir. Hz. Hüseyn ve şehit olması daha çok kutsanır.
Şiilikten oldukça farklı olan Anadolu Aleviliğinde Ğadir Hum ilanına ilişkin açık bir algı, literatür bulunmamaktadır.
İkincisi; Arap Aleviliği
Arap Alevi topluluğuna resmi kayıtlarda “Nusayriler” adını verilmeye çalışılır. Bu tanım doğru değildir. Hz. Ali’nin inanç algısında temel unsur olduğu bir topluluğu, Muhammed bin Nusayr’in saygıyla bilinen önemi ne olursa olsun topluluğu buradan yola çıkarak tanımlamak doğru değildir. Kaldı ki, “Nusayri” adı üzerinde çok farklı yorumlar bulunmaktadır. Daha çok da Osmanlının Alevileri tahkir etmek üzere kullanıldığı bilinmektedir. Alevi kavramı, 1000 yıldır batini yazıtlarda kullanılan bir kavramdır. Arap Alevileri, kendi aralarında, kendilerini mezhebin kurucusu ve büyük şeyhi Hüseyn Bin Hamdan El Hasibi (Kas) adına atfen, Hasibi olarak tanımlarlar. Buna rağmen, bu inanç topluluğu en iyi tanımlayacak en doğru kavram “Alevi” kavramıdır.
Arap Aleviliği özü itibariyle batini bir felsefi yoldur. İslam’dır, İslam’ın tüm farzlarını esas alır bunun da ötesinde dünya ve ahret algısının derinliğine ibadetine önem verir. Derinlik bu inanç algısının felsefesidir. Bu kesimde Ğadir Hum ilanı algısı çok güçlüdür ve her şeyin başlangıcını buradan görür ve buradan geliştirir. Bu günü bayramların en büyüğü olarak kabul eder.
Tanrının Peygamberi aracılığıyla dile gelen Ğadir Hum ilanı, tüm tartışmaları sona erdiren bir açıklama olduğuna inanırlar; hilafet Hz. Ali’nindir, Hz. Ali Emir El müminindir. Hz. Ali, inancın MANASIDIR.
Felsefi boyutta bu ilan, doğadaki maddi manevi her varlığın bir özü olduğu ve bu özün hareketiyle yönelimlerini belirlediği saptamasına dayanır. Batini yanıyla bu ilana verilen anlam, her düşüncenin özü, manası onun gerçek var oluşunu izah eder. İslam’ın insani mesaj olarak taşıdığı anlam Hz. Ali’de ve onun ardılları olan Ehlibeyt’in yolunda olduğuna işaret eder. İslam’ın özü aynı zamanda inancın manasıdır. İnancı anlamak için manasına ulaşmak gerek. İslam’ın manası da Ğadir Hum mevkiinde Hz Muhammed’in yüz bini aşkın Müslüman’ın şahit olduğu ilanla Hz. Ali’dir
Bu adım İslam’ın mesajına yol göstermiştir. Hilafet olayında bu ilan inananların İslam’daki insanı öze, gerçek manaya tutunmalarına bir çağrıdır. Hz. Ali’yi, Aleviler indinde MANA yapan da budur.
İnsanlığın geçtiği büyük uygarlıkların son doruğunu temsi eden üçlemede Ali, Muhammed, Selman aynı zamanda insanlık düşün evriminin de dorukları olarak tasnif edilirler. Buna felsefi, tarihi belirlemeye şahadet etmeyi, "Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden âbduhu ve Resuluhu." Kelime-i şahadeti kadar önemserler.
Ğadir Hum ilanı, kimi İslam alemi mezheplerince yok sayılmaya, üzeri örtülmeye çalışılması, gerçekte 1400 yıldır süren acımasız Alevi kıyımın bir parçası olarak devam etmektedir.
İnancı dünyasal çıkarların mihverine itenler, bu yanlış yönelime karşı çıkan Peygamberin Ehlibeyt’ini düşman ilan etme nedeni de budur. Oysa inanç, insan merkezli olmaksızın onun erdemlerini ve onursal var oluşunu korumaksızın, ne tanrısal bir mesaj ne de doğruluk yönelimi olabilir. Bu nedenle her düşünce formu gibi inancın da bir manada kendini ifade etmesi gerek. İslam’da MANA Hz. Ali’dir; bu da Ğadir Hum’da tanrının peygamber Muhammed’e verdiği bir emirle ilan edilmiştir.
ĞADİR HUM’A GİDİŞ
İslam’ın yayılması ilk adımda meşakkatli bir yol izledi. Peygamber en yakın akrabalarıyla savaşmak zorunda kaldı. Yeni bir din, yeni bir tanrı, yeni bir gelenek ve görenek yaratmak, binlerce yılın köklü yapılarını, inanç simgelerini, putlarını, ritüellerini yıkmak demekti. Doğal olarak karşısında ilk elden egemen olanları bulacaktı. Bunların ağırlıklı kemsi Peygamberin amcezadeleriydi.
Ebu Süfyan ve Karısı Hind bilindiği gibi İslam’a karşı en büyük direnişi gösteren Beni Ümeyya (Emevi) egemenleriydi. İslam güçlenip Mekke fethedileceği açık olunca, göstermelik bir U dönüşüyle bunlarda İslam olduklarını kelime-i şahadet getirerek İslam’ın engellenemeyen ileri atılımına katıldılar. Oysa eski çok tanrılı inançları ve egemenlikleri tamamıyla dünyasal ve maddi değerler üzerine kurulmuştu. Kültürel algıları bu kapsamda tarihsel geçmişe dayanan çok köklü bir dokusu vardı. Peygamberin erken ölümü ise, bu kültürel dokunun kendi algılarıyla İslam’ı da kendi çıkarlarına bir araç olarak kullanmaya yönlendirmesi kaçınılmazdı. Halife Osman zamanında Emevilerin sık sık ve ısrarla eski dine dönme yönünde kulis çalışmaları ise tarihçiler tarafından tespit edilmiş vakalar arasındadır (Ebu Süfyan, amcası oğlu olan Halife Osman’a "Ey Ümeyye Oğulları! Hilafeti tıpkı bir top gibi birbirinize pas verin. Ebu Süfyan'ın yemin ettiği şeye andolsun ki ne cennet vardır, ne de cehennem." Tarih-i Taberi, c. ıo, s. 58; Müruc'üz-Zeheb, c. 2, s. 343. Dediği rivayet edilir).
Beyt ül Mal’in (İslam maliyesi), Halife Osman zamanında yakın çevre arasında haksızca dağıtımı, iktidarı paylaşmada Emevilerin eski kültür algılarıyla çalışmaları bu konuda önemli bir belirtidir) Ebu Süfyaan ve Hind’in oğlu Muaviye, Emevi soyu açısından bu rolü, vali olarak gönderildiği Şam’da, Halife Osman’ın katledilmesi üzerine yürüttüğü çirkin oyunlarla zorlanmadan oynamaya başladı (Osman’ın kanlı gömleğini Emevi camii kapısına aylarca asılı tutarak Hz Ali düşmanlığının kışkırtılması olayı, Hz. Hasan’ın aldatılması ve zehirletilmesi olayı gibi).
İslam’ın insanı mesajı bu süreçle birlikte ters yüz edilerek, Irkçı, milliyetçi, dünyasal çıkarların hükümranlığı için kullanılmaya başlandı. Amaç bir imparatorluk kurma haline geldi. Fütuhat başka milletlerin kıyımı ve emekleriyle ürettikleri servetlerini talana dönüştü. Bunun içinde uyduruk Hadislerle her şey şer-i hale getirildi. Bu kanaldan yeni bir şeriat İslam’ın insan özüne aykırı olarak şekillendi.
Bunun karşısında duran gerçek müminler ise acımasızca doğrandı. Bu nedenle de peygamberin Ehlibeyti, torun ve yakınları bu kıyımın en önemli hedefi oldu. Ehlibeytin yolundan giden Aleviler bu aşamadan sonra, her türden suçlamaya maruz kalarak ölüm takibatlarına, toplu kıyımlara uğradı.
Bu algı İslam’ın bölünmesinde önemli bir rol oynadı. İslam’ı, insani mesaj olan özünden çıkaran dünyasal çıkarların hükümranları, kapı kullarının uydurma hadislerinden türettikleri “Sünnet”i şeriat ilan edip, İnananları böldüler. Baskı ve zorla mahkum ettiklerini, hakimlerin uydurmalarına esir ettiler, insanlık dışı fetvalarla da kardeşi kardeşe kırdırdılar. Bu tarihi sürecin en kanlı hedefi de Ehlibeyt oldu.
Ehlibeyt, İnancın MANASIDIR. Batınıdır, gerçeğin içeriği ve özüdür. Bu yüzden dünyasal çıkar imparatorlarının hedefi oldular zehirletildiler, kanlı kıyımla öldürüldüler. Şehitlerin en ulusu Hz. Hüseyn Kerbela’da bunun için katledildi (Arap Alevilerine göre o ölmedi, her bir Alevi’de inanç ve düşün olarak yaşamaya devam ediyor; o tanrı katına Hz. İsa gibi yükseltildi. Kuran’da Hz. İsa ile ilgili ayetin, aynıyla Hz. Hüseyn için geçerli olduğu belirtilir; Nisa Süresi 157. Ayet )
Bu gelişmeler, tanrının bir sınavı olarak ilgili tüm gerçek Müslümanları kapsadı. Acılar çekildi, kovuşturmalara düşüldü, zehirlendi, kafalar kesilip top niyetine oyun aracı oldu. Buna rağmen dünden bu güne, İslam’ın insanlığa yönelik mesajına bağlı olanlar Ğadir Hum’u unutmadı, bu günün ipine sıkıca sarılıp birlik olmanın, hak yolunda yürümenin izini sürdü.
Ğadir Hum bir bayramdır, hakka gidişin yol haritasıdır. Bu gerçeğin şahitleri Sadece Aleviler değildir. Dört mezhepten biri olan Hambeli Mezhebinin kurucusu İmam Ahmet Bin Hambel’in meşhur Hadis kitabı Müsned; C.4;S372’de Zeyd Bin Erkam’ın bizzat Hz. Muhammed’in ağzından Hz. Ali’nin Müslümanların mevlası ilan edildiğini duyduğunu ve bunu tekrarla kendisine soran Ebü’-Tüfeyl’in sorusu üzerine” Evet Resul Allahtan duydum” diyerek cevap verdiğini aktarır. Ğadir Hum’daki ilan, onlarca sahabe tarafından da teyit ediğini yazar.
Bu konuda İmam Ahmet bin Hanbel şunları yazıyor; "O gün otuz ashap ayağa kalkıp Gadir Hum hadisini kendi kulaklarıyla işittiklerine tanıklık ettiler." (Müsned C.1 S;119 Hadis 633)
Ayrıca Gadir Hum olayına, Ehl-i Sünnet tarihçileri, hadis ve tefsir yazarları da önemle işaret eder.
Ayrıca, İslam’ın insanı mesajı, ehlibeyt ve Hz Ali’nin en sadık takipçisi, sosyal adaletin en kadim temsilcisi Abuzer El Ğifari de Ğadir Hum hadisesinin canlı tanığıdır; “ Gören şu gözlerimi, duyan şu kulaklarımı mezarda yiyecek kurtlar hakkı için yemin ederim ki Hz. Muhammed’in ağzından, hz. Ali’yi “tüm Müslümanların mevlası” olduğunu ilan edişinin tanığıyım” der.
Ğadir Hum ilanının tanrısal bir emir olmasına gelince farklı kaynaklarca teyit edilen şu belirlemeleri görürüz.
Hac farzı Hicretin 9. Yılında (M.631) vahiyle inerek Kuran’daki yerini aldı; “Orada apaçık deliller vardır, İbrahim’in makamı vardır; kim oraya girerse, güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kabe’yi haccetmesi gereklidir. Kim inkar ederse, bilsin ki; doğrusu Allah alemlerden müstağnidir.”( Diyanet işleri meali; ALİ İMRAN 3/97.)
Hz. Muhammed bu emirle H. 10 tarihinde Veda hacı’na gider.
Hz. Muhammed son haccını eda etmeye gidişi bir tanrı emri olarak gerçekleştiği belirtilir. Allah Resulüne, ilan etmesini istediği bir gerçeğin duyulmasını ister ve bunun için peygamberini veda haccı yapmaya yönlendirir. Bunun için vahiy gelir ve ayet iner; "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen mesajı ilet. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini ulaştırmış olamazsın. (Hiçbir şeyden korkma) Allah seni insanlara karşı koruyacaktır" (Maide 67) Bu ayetle bir sırrın açıklanacağına dair işaret verilir.
Ezanlar okunur ve Veda haccına gidiş ilan edilir. Müslümanlar akın akın veda haccına katılmak üzere gelir. Yüz bini aşkın (114 000) Müslüman’ın toplandığı rivayet edilir.
Hac farzı eda edilip dönülünce, Ğadir Hum vadisi mevkiinde mola verilir. Bu molada Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin elini yükseğe kaldırıp müminlerin mevlası (sorumlusu) olduğunu ilan eder. Bu ilan yapılır yapılmaz, vahi gelir ve Allah, Peygamberin görevini tamamlayıp son emrini böylece yerine getirmesi üzerine şu meşhur ayeti indirir; "Bugün dininizi tamamladım, size nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslam'ı seçtim." (Maide 3)
İslam dininin tamamlandığı ilanı, Ğadir Hum’da Hz. Ali‘nin Emir el Müminin (İnananların mevlası) ilan edilmesiyle gerçekleştiğine işaret edilir. Bu nedenle bu gün, Tüm inananların, İslam aleminin ve özelikle Alevilerin en kutsal günü sayılır..
Bu gün Arap Alevileri için inancın MANA günüdür, özün, niteliğin cevherin ilan edildiği gündür, sırların en büyüğünün inananlarla paylaşıldığı gündür. Batini derinlikte bu gün, insanlık için düşünme ve emek verme günüdür. Düşüncenin tarihsel evrimi içinde oluşturduğu dorukların (kubbe) Muhammediye kesitindeki “Mana”nın ilanı olarak görülür. Bu yüzden bu günün arifesinden itibaren (dün ve bu gün) hiçbir iş yapılmaz; sadece insanlık için düşünülür, insanlık üretilmeye çalışılır. İnancın insanlık mesajı bilince çıkarılır.
SONUÇ
Bu satırların yazarı, inanan inanmayan insanlık için, doğruya gidişin bin bir yolu içinde kendi özgünlüğüyle yer alan, insan erdemini esas alan, bizden olan ve bizim için olan tüm değerlere sahip çıkmayı görev sayar. Bu yanıyla İnsanlık bilgi birikim hazinesinin önemli bir unsuru olan Aleviliği önemle dikkate alır ve onun talibi olduğunu ilan eder.
Bu münasebetle, insanlığa ve insanlık barışına adanmış hikmet yollarından biri olan Alevilerin Ğadir Bayramını kutluyorum.
Kim nerede ve ne olursa olsun, herkesi İnsanlık ailesinin gerçek ve haklı bir üyesi olmak için insani erdemlere bağlı kalmaya davet ediyorum. İnsanlık üretmeye koşun diyorum…
Not: Yararlandığım kaynak, Abdülhüseyn Şerefüddin El Musevi “EL MÜRACAAT” Kitabı. Velayet Yayıncılık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)