7 Ekim 2011 Cuma
BARIŞÇIL VE DEMOKRATİK MÜCADELEYE EVET, SİLAHLI MÜCADELEYE HAYIR!
Değerli dostum Ahmet Daskapan'ın, AYRI VARLIK blogunda hala yayında bulunan (Altta) "DÜNÜ BU GÜNE BAĞLAMAK" başlıklı makaleme verdiği cevabı sizlerle paylaşıyorum. Cevabımı da en kısa sürede sizlerle paylaşmayı umuyorum. Şimdi Ahmet daskapan'ı birlikte okuyalım.
BARIŞÇIL VE DEMOKRATİK MÜCADELEYE EVET,
SİLAHLI MÜCADELEYE HAYIR!
Ahmet Daskapan - 5 Ekim 2011
Değerli kardeşim Mikdat Abuzer,
Nedir bu şiddet ve celal? Ben ne dedimde şu sözleri bana mustahak gördünüz: " Olayı tek yönüyle ele alıyor ve zaman mekan kavramlarıyla ilgili bir yaklaşımı hesaba katmıyor gibisiniz", “genç kuşaklar için iyi bir örnek oluşturmuyor diyeceğim”,”ele aldığınız toptancı inkar yönteminizi eleştiriyorum”,” Bu mantığınız, Filistin davasını Siyonizm karşısında teslimiyete götüreceğini bilmelisiniz” ve benzeri cümleler. Anlaşılan farkında olmadan bir şekliyle sizin tahammül sınırlarınızı zorlamışım. Diğer yandan cevabınızı, ele almaya çalıştığım konuları doğru bir eksen üzerinde tartışabilmek için kıymeti büyük bir yazı olarak değerlendiriyorum. Bu nedenle ele aldığınız bütün konuları tek tek ele almaya çalışacağım. Ama her şeyden önce bazen beni anlamakta güçlük çekmenizi kavramakta zorlandığımı ifade etmek istiyorum. Neden mi? Çünkü ben ne düşünüyorsam dolaysız bir şekilde düşüncelerimi ifade etmeye çalışıyorum ve bu düşünceleri basit bir dille yazmaya çalışıyorum ve abstrakt kavramlar kullanmamak için büyük özen gösteriyorum. Kaldi ki sizin abstrakt kavramları algılama konusunda hiç bir sorununuz olmadığını artık dünya alem biliyor. Yazdıklarımı yalnız yazıldığı şekliyle algılamaya çalışırsanız sanırım beni anlamkta daha az zorlanırsınız. Yani yazdıklarıma, yazmadığım anlamları yüklemeden okursanız sanırım hiç bir sıkıntı kalmaz. Dolaysız iletşim biçmini siyasi platformlarda kullanmamayı daha doğru buluyorum ve dolaysız ifadelerde bulunmaya gayret gösteriyorum. Buna rağmen beni anlamakta güçlük çektiğiniz belirtisini dikkate alarak yazmaya çalışacağım. Ayrıca iyi niyet konusundaki ifadenizden dolayı da şükranlarımı sunmak istiyorum. Lakin tersini gerektirecek bir şeyler yazdığımı sanmıyorum. Zaman ve mekan meselesinde haklı olabilirsiniz. Yani belki bu konuları yazmanın ve açmanın yeri o fotonun altı olmamalıydı. Lakin sökonusu fotoğraf ve altyazısı yetmişli yılların mücadele dönemini anımsattığı için spontane bir refleksle yorumumu yükledim.
74-80 döneminin silahlı eylemleri ve buna neden olan koşullar
70 li yılların silahlı mücadelesinin nesnel dayanakları•
Hemen belirteyim ki, 74-80 döneminin silahlı eylemleri, illegal örgütlenmeleri ve buna ait tüm sonuçlar, zindan firar vb tüm bile istisna tümü devletin anti demokratik statüsünden, fiillerinden ve insanı hiçe sayan faşist askeri darbeciliğin ülkemiz siyasi hayatını bir karabasan altına almasındandır.
Cevap:
70 li yıllardaki ülke koşullarıyla ilgili tespitlerinize katılıyorum. Devletin antidemokratik uygulamaları, demokrasiye aykırı işleyiş tarzı, baskılar, zulümler ve devletin statikocu anlayışı dışına çıkan hiç bir düşünce, anlayış ve örgütlenme şekline tahammülü olmayan medeniyetten ve özgürlükçü olmaktan çok uzak bir devlet yapısı sözkonusuydu. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ülkemizde yaşanan anti demokratik olayların açtığı yaralar halen kanamaktadır. Bu anti demokratik uygulamalar yalnız sol düşünceli olanlara yönelik değildi. Statikocu devlet anlayışına mühalefet yapan herkese yönelikti. Bu sebeple Seyidi Nursiden tutun da Nazım Hikmet, Sabahattin Aliler, Mustafa Suphilere kadar, niceleri devletin hedefi olmuş ve devletin antidemokratik baskılarına mağruz kalmıştır. Çok partili döneme geçildikten sonra marşal yardımı derken, Koreye kurbanlık asker gönderildi, NATO ya üye olundu, Dünya bankasından ilk borçlanmalar gerçekleşti, İMF ekonomik proğramlarını uygulayabilmek için 60 darbesi gerçekleşti. Ve 60 lı yıllarda Amerikan emperyalizmine karşı gelişen anti Amerikancı örgütlülük ve eylemler. Altıncı filoya karşı eylemler derken Türkiyede yeni sol, yani daha önceki Türkiyedeki geleneksel soldan farklı bir sol hareketlilik alevlendi. Denizler, Mahirler türedi bu anti Amerikancı eylemlilik içerisinde. Tarihin bu kesitinde zamanın yeni solu tarafından, sol silahlı mücadele tarzı benimsendi ve yol olarak gelişti. Ve o zamanın yeni kuşaklarından bir çok genç kendini bu anlayışı benimseyen gurupların içerisinde buldu. Teorik olarak bütün sol gurupları sosyalizmi ve sosyalist devrimi hedefliyordu. Birçok genç sosyalizme inanarak değişik hareketlerde yer aldı. Şimdi sorulması gerek soru şudur? 70 yıllarda silahlı mücadele tarzının tercih edilmesi ne kadar doğruydu? 70 yıllarda tercih edilen silahlı mücadele yöntemi devrim sürecini ilerlettimi yoksa gerilettşmi?
Denizler ve Mahirler tam bağımsız Türkiye sloganlarıyla yola koyulmuşlardı. Türkiyenin tam bağımsız olmasına ne tür katkıları oldu?Silahlı mücadele tarzıyla somut neler yapıldı? Kimle silahlı mücadeleye girildi? Asker, polis bu ülkenin evlatları değilmi? Nihayetinde 70 li yılların sonlarına doğru günde yaklaşık 100 kişi sokaktaki silahlı ve bombalı eylemlerde ölüyordu. Bir çok alakası olmayan sivil insan ölüyordu. Sağ sol derken gençler okula gidip okuyamıyordu ve nice kabul görmeyecek çok vahim olaylar. Bu silahlı mücadele tarzının ülkemizde somut olarak beraberinde getirdiği gerçekler. Çünkü inandııkları ülküleri uğruna silahlı mücadeleyi benimseyen yalnız solcular değildi. Ülkücüler ve başka siyasi örgütlenmelerde silahlı mücadele tarzını temel alan bir örgütlenme şekline girmişlerdi. Müzakerenin yerini silahlar almıştı. Birbiriyle empati kurmak yerine, düşmanlıklar temel prensip olmuştu. Kardeşin kardeşi vurduğu ortamlar günlük olağan ortamlar haline gelmişti. Soruyorum size: 70 li yılların bu vahim tablosunu savunmak mümkünmü? Bu vahim tablonun oluşmasında sol olarak katkılarımızı eleştirel bir gözle sorgulamamız ve lazım olduğu yerde özeleştiri verme büyüklüğünü göstermemiz ve o yıllardaki hatalardan ders çıkarmamız neden olmasın? Neden? Biz tarihi ve tarihteki rolümüzü sorgulamadan nasıl dersler çıkaracağız tarihten?
Denizler ve Mahirler silahlı mücadele tarzını benimsediklerinde ülkemizdeki demokrasi güçlerinin mücadelesi hangi evrelerden geçmişti ve hangi aşama gelmiştide silahlı mücadele tarzı artık tek çözüm yolu olarak görülmeye başlanmıştı? Ondan önceki süreçte milyonlar sokaklara döküldüde ve güçlü sendikal hareket oluştuda ve barşıl zeminde vede legal zeminde bütün mücadele olanakları sonuna dek zorlandıda en son çare silahlı mücadele tarzı kaldığı içinmi silaha sarılındı? O milyonlar nerde sokalara dökülde? Bütün bu barışçıl legal mücadele biçimleri daha henüz başlangıç aşamasındaydı. Legal mücadele olanaklarının yüzde biri daha henüz denenmemişken Mahirler ve Denizler silaha sarılmanın gerekliliğine inandılar. 60 ve 70 yılların silahlı mücadelesinin zaman kesintisinde halk sosyalizim ve devrim bilinç açısından hangi noktadaydıda hızlandırılmış bir silahlı devrimle sosyalizmin kurulabilineceğine inanıldı? Silahlı mücadele bir devrimci mücadelenin en son aşamasında ve en son çare olarak, halk sosyalist devrim bilincine ulaşmış olduğu bir noktada istenmeyen bir zorunluluk olarak düşünülebilir. Mahirler ve Denşzler ise silahlı mücadeleyi mücadelenin başlangıç noktası olarak tercih etmişlerdir.
Deniz Gezmişlerin ve Mahir Çayanların sözleri ve söylemleri doğruydu. Bağımsız Türkiye ve anti emperyalist idealler halen çok büyük bir aciliyetle güncelliğini koruyor. Bu düşünceler ve vatan sevgisi uğruna seve seve canlarını vermiş olmaları takdire layik bir davranış ve anlayış biçmidir. Onların idam edilmesi, katledilmesi de kabul edilemiyeceği gibi, hesabı hukuk önünde sorulmalıdır. Bu konu yeniden dava edilmeli ve idam kararları imha edilmeli ve devlet namına onurlandırılmalıdırlar. Ancak silahlı mücadele yöntemleri ve tercihleri doğru değildi ve çok erkenciydi. Bütün legal mücadele olanakları daha henüz denenmemiş ve tükenmemişken silahlı mücadele tarzına geçiş yapılmıştır. Siyasi ve ideolojik yaklaşımları halen doğruluğunu korumakla birlikte, silaha sarılmaları bence bu bağlamda çok büyük bir hataydı. Halen onların izinde yürüdüğünü söyleyerek silahlı mücadeleyi sürdürdüklerini iddia edenlerde bu nedenle yalnış yoldalar. Kanla iktidar olan hiç bir zaman insan haklarına saygılı bir demokrasi veya sosyalizim gerçekleştiremez. Kanla gelen kanlı bir diktatör olmaya mahkumdur. Temelden silahlı mücadeleyle devrim yapılmasını propağanda eden anlayışları devrimci olarak nitelemekte büyük bir yalnıştır. Ne askerlerin yapacağı bir devrim nede sihalı sivil örgütlerin yapacağı bir devrim. Halkın bilinçlenerek, aydınlanarak yapacağı halk devrimi olmalıdır hedef. Hızlı yoldan silah zoruyla iktidar olanları devirmek bir toplumsal devrim yaratmıyor ve halkın iktidarını, yani halkın çok büyük bir çoğunluğunun iradesini temsil edecek bir yeni iktidarı yaratamıyor. Tarih bunun bir çok örneği ile doludur. Silah zoruyla iktidar olan, sözümona halk adına hareket ettiğini iddia eden küçük bir zümrenin iktidarı beraberinde getiriyor. Halktan tepkiler geldikçe insanlar susturuluyor ve kan dökülüyor ve kaçınılmaz olarak diktatörlüğe gidiyor. Kurmak istediğin demokrasi veya sosyalizim bilinci halkta henüz mevcut değilse, o sistemi yaratman mümkün değildir. Yıkılan Sovyetler Birliği sistemi bunun yakın tarihimizdeki en güzel örneğidir. 70 yıllık sosyalizim denemelerinden sonra dağılmak zorunda kaldı Sovyetler Birliği. Sovyet halklarında sosyalizim bilinç ve ahlakı yeterince gelişmeden, zoraki bir sosyalizim gerçekleştirilmeye çalışılmıştır ve nihayetinde sovyet sistemi sosyalist bir niteliğe kavuşamadan, baskıcı, totaliter ve insan olgusunu hiçe sayan, devlet kapitalizmi yoluyla emek sömürüsü gerçekleştiren ve devlet kapitalizmi modeliyle dünya emperyal güçler arasında yerini alarak yıkılmaya mahkum kalmıştır. Leninin 17 ekim 1917 de zoraki devrimini gerçekleştirirken sosyalist sistemle ilgili öngürüleri çok farklıydı. Lenin silahli devrimle kısa yoldan insanların bilincinin sosyalizme uygun hale getirilebileceğine inanarak kendisinide savunduğu insan ve evrim teorisine ters bir öngörü yapmıştır. İnsanların bilinçlenmeside bir evrim meselesidir ve buna ugun bilinçlenme ancak özgür aydınlanma süreciyle ve bunun gerektirdiği evrim zaman süreciyle mümkündür. Bunları derken, şunu eklemek istiyorum.
Her şeye rağmen Denizler ve Mahirler kendi dönemlerinde kimsenin cesaret edemediğini yaptılar ve dillendirdiler ve halkın yüreğinde birer halk kaharamanı olarak taht kurdular. Onları her zaman saygıyla anmaya devam edeceğiz. Ancak yalnışlarını devr almayacağız. Yani almamamız lazım. Ve bu yalnışı devr alarak hareket edenleri barışçıl diyalog olanaklı olduğu sürece bilinçlendirmeye çalışmak lazım. Çünkü onlarda bilinçlenmesi gereken halkın bir parçasıdır. Yalnışıyla ve sevabıyla bütün halkı demokrasi yolunda bilinçlendirmeye çalışmak lazım. Ayırım yapmadan, milliyetçi olanıda, sosyalistim diyenide, dini temelde hareket edenide, sosyal demokratıda, liberalıda, silahlı mücadeleği yeğleğenide, yani hiç kimseyi dışlamadan herkesi, bütün halkı bilinçlendirerek ancak bir barışçıl halk devrimi olabilir ve ilerici bir halk iktidarı kurulabilir. Bu bilinçlenme yalnız teorik anlamda gerçekleşmemelidir. Sosyal ve ahlaki anlamda ve ayrıca özgürlükçü ilerici demokrasiye uygun yöntemler açısından davranış ve hareketlerini, düşünce tarzını terbiye etme anlamında demek istiyorum. Tam bu noktada Andri Gandiyi örnek vermek istiyorum. Barışçıl devrim ahlakı ve tarzı konusunda dünya tarihinde benzeri görülmemiş şiddetsiz devrim mücadelesi örneği sergilemiştir Andri Gandi. Himdistan halklarının İngliz emperyalizmine karşı, bütün iç farklılıklara ve iç çelişki ve düşmanlıklara rağmane tek gövde olmasını ve barışçıl temelde başarılı bir mücadele vermenin örneğini sergilemiştir Gandi. Gandi örneğinde halkın sosyalizim ve devrim bilinci yoktu. Gandi örneği barçıl ve şiddetsiz devrim yöntemi açısından ders alınabilecek bir vakadır. Şiddete karşı olmak ve buna uygun ahlaki düzeyi yakalayabilmek ve teorik bilinçle anti-şiddet ahlaki değerlerini ve yöntemlerini bütünleştirmek gerekmektedir. Zaten barış ancak böylesine bilinç ve ahlaki yapıda olan insan topluluğu üzerinde bina edilebilir. Barışı savunan insanların ve örgütlerin inandırıcı olabilmeleri için şiddeti rededen ve şiddetsiz Gandi misali yöntemleri özümsemüş ve onlarla özdeşleşmiş olması gerekir. Sanırım bu konuda çok ayrı frakanslar üzerinde duruyoruz. Frakanslarımızı birbirine yakınlaştırabilmemiz için çok tartışmamız ve yazıp çizmemiz lazım. Henüz o doğrultudaki tartışmanın başındayız bence. Ingliz emperyalistleri ve sömürgecileri barışçıl eylemler yapan ve şiddetsiz mücadel eden Gani taraftarlarını amnasızca kurşuna diziyorlardı ve her türlü insanlık dışı müameleyi yapıyorlardı. Gandi ve taraftarlarının tahammül sınırları milyonlarca defa zorlandı ve çiğnendi. Ama bütün bunlara rağmen Gandi hareketi barşçıl yöntemlerinden vazgeçmedi ve pozitif yaklaşımın bir gün muhakkak olumsuz ve şiddete dayalı tarzdan kazanacağına inanıyorlardı. Ve nitekim haklı çıktı, ingliz sömürgecileri Gandi hareketi karşısında yenildi ve Gandiyle masa başında anlaşmaya gitmek zorunda kaldılar.
İnsandaki tahammül sınırları zorlanırsa patlak verir•
Sakince düşünelim. fizik yasalarında etki tepkiden söz ederiz, toplum yaslarında bu etki tepki çok daha elastikidir. Yani insan sonuna kadar dayanır, kırılma noktasının ucuna gelir, o ölçüde dayanır (nesneler arası etki tepkide ise anında tepki ortaya çıkar ve la iradidir). Ondan sonra patlar. Çünkü hesap yapar, ailesi, çevresi, geleceği der ihtiyatlı davranır. Bu sonsuz sabra rağmen, insanı kim tüketir dersiniz? Soruyorum size; bunu devlet tüketir, anti-demokratik yasalar tüketir.
Cevap:
Etki tepki meselesi toplumsal alandada bir yasadır. İnsan oğlunun kırılma noktasına kadar dayanabileceği gerçeğine itirazım yok. İnsanın bir aşamadan sonra patlama noktasına gelebileceğinede itirazım yok. İşte tam bu patlama dediğimiz nokta, etki ve tepki sürecinde çok önemlidir. O nokta tepki gösterme noktasıdır. Ve esas mesele bu tepkinin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiğidir? Bu tepkinin silahlı olması ve silahsız olması neye bağlıdır sizce? Burda söz ettiğimiz ferdi bir tepki değildir. Örgütlü ve toplumsal tepkiden bahsediyoruz. Bu belirleyici noktada tepkinin şeklini nasıl belirlemek lazım? Bunu duygusallıkla ve hislerlemi yoksa siyasi, stratejik ve taktiksel bilinçlemi yapmamız lazım? Sağduyulu ve rasyonel olarakmı yöntem tercihimizi yapacağız, yoksa duygularımıza kapılarak mı yapacağız? Size göre devletin anti-demokratik yasaları ve uygulamaları sonucu silahlı mücadele tarzı en doğal tepki tarzıdır. Bence anti demokratik yasa ve uygulamalar bir tepki gösterilmesi için yeterli nedendir. Ama hiç bir şekilde silahlı bir tepki göstermek için yeterli neden olarak görülemez. Silahlı mücadelenin bir yaşam tarzı haline geldiği kişi ve örgütlerde silahlı tepki yöntemin tercih etmek kendiliğindenci bir proses sonucu oluşabiliyor. Rasyonel bir yöntem tercihi olmaktan çıkıyor ve o kişi veya örgütün doğal hali durumuna geliyor. Ama bunun temelinde daha önceden yapılmış öznel tercihler sözkonusudur. Türkiyede hiç bir zaman silahlı mücadeleyi gerektirecek nesnel koşullar mevcut olmadı. İçgüdüsel öznel tercihler sonucu silahlı mücadele yöntemi seçildi. Sizin sözünü ettiğiniz aynı kırılma veya tepki gösterme noktasında yöntem olarak barışçıl yöntemler tercih edilebilirdi. Silahlı mücadele yöntemlerinin doğal hal haline geldiği örgütlerin ve şahısların barışçıl demokratik mücadele yöntemlerini düşünmesi, onları mücadelenin merkezine oturtması ve istikralı vede sabırlı bir şekilde barışçıl eylemlere endekslenmesi o kadar kolay olmaz. Hatta çok zor diyebilirim. Her an barışçıl demokratik eylemlerden silahlı eylemlere kayma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Zannediyorum, bizim ayrıştığımız temel konu, kırılma ve tepki gösterme noktasında siah yerine inatla barışçıl eylemlerin tercih edilmesini savunmamdır. Silahlı mücadle bir tepki hareketi olarak verilmez. Silahlı mücadele verilecekse, mücadele sürecinin en son aşaması olarak, istenmeyen bir zorunluluk olarak devrim sürecinin son aşamasını gerşekleştirmek için tercih edilebilir. Bir devletin anti demokratik yasalarına ve uygulamalarına dur demk için yığınsal barışçıl eylemler, işçi grevleri ve benzeri çalışmalar temel alınmalıdır ve tepki yöntemi olarak ilkeli bir şekilde bu yöntem tercih edilmelidir. Eylem biçimleri ve boyutları nesnel koşullara göre ayarlanarak adım adım geliştirilmeli ve buna uygun örgütlemede adım adım örülmelidir. Ve her koşul altında kan dökmeyi redederek ve kan dökenlere karşı ahlaki, siyasi ve ideolojik mücadele vererek. Size ben soruyorum? Bu gün beş milyon insan Ankarada hergün meydanlarda bu hükümetin istifasını istese, sizce bu günkü AKP hükümetinin istifa etmesi kaç gün sürer? Halk bilinçlendiği ölçüde korkamadan sokaklara dökülür ve daha adil bir düzen için barışçıl eylemler yapma cesaretini gösterir. Önemli olan milyonları barışçıl eylemlere çekebilmenin doğru yöntemini bulmakta ve hayata geçirmektedir. En zor olanıda budur. Çünkü doğru eksen üzerinde yürüyerek barışçıl halk hareketi oluşturmaya çalışmazsanız, o doğru ekseni yakalayamazsanız, o halk sizinle birlikte yürümez. İşin kolayıda silaha sarılmaktır. Ancak bu silahlı mücadele tarzı, devrimci hareketleri halktan soyutlamış, devrimcilerin halktan tecrid edilmesini beraberinde getirmiş ve seçimlerde yüzde bir oranında oy alamıyacak noktaya kadar batırmıştır. Yetmişli yılların silahlı mücadelesinin çok önemli sonuçlarından biride halkın silahlı solu tümüyle tecrid etmiş olmasıdır. Silahlı mücadele adı altında yapılan eylemler, hangi ideallerle yapılmış olursa olsun, nihayetinde solun halkla bütünleşmesinin önünde aşılmaz bir set çekmiştir. 70 li yıllarda kısa vadede zamaın gençliği arasında rağbet gören silahlı mücadele tarzı ve o gençlerin 70 yıllardaki silahli icraatları uzun vadede gericiliğin güçlenmesine ve ilerici solun zayıflamasına çok önemli katkılarda bulunmuştur. 70 li yıllarda barışçıl eylemler ve biliçlenme çalışmalarına daha fazla önem verilseydi, silahlı mücadele tarzı tercih edilmeseydi, Daha uzun vadede, yani bu günler için çok daha önemli bir temel atılmış olurdu ve inanıyorum ki sol bu gün Türkiyede çok daha güçlü olurdu ve CHP haricindeki sol olmadan hükümette olamazdı. Yani sol, barışçıl sol, bir biçmiyle iktidarın bir parçası olurdu ve devlet yapısıda demokratiklik anlamında solun katkısıyla çok daha ileri bir noktada olurdu. Bütün bunlardan çıkarılması gereken derslerde, 70 yıllarda yapamadığımızı bu gün yapmamız gerektiğidir. Bu günün koşullarında barışçıl eylemleri ve örgütlenmeleri temel alarak ve bilinçlenme ve aydınlanma çalışmalarını merkeze koyarak yarının kuşaklarına doğru bir zemin hazırlamak ve yeni nesillere bu şekilde doğru örnek olamktır. Silahlı mücadele konusunda özeleştiri yapmak, silahlı mücadeleyi yalnış bir tarz olarak nitelemek, yeni nesillere bunu aşılamak ve barışçıl eylemleri yeni nesillere yegane mücadele yöntemi ve perspektifi olarak aktarmak. 70 yılların mücadele tarzından çıkarılması gereken birici ders budur!
Kürtler zorunlu olarak silaha sarıldılar•
Kürdistan’da devlet iyi işi yapıyor da insanlar özgürlüklerini silahla mı istiyorlar? Kaç kez ateşkes ilan edildi, kaç kez barış için el uzatıldı. Kaç kez “demokratik açılım” adı altında artan baskılar, artan sınır ötesi operasyonlar, artan zulüm yapıldı ve kendi hatasını oyunlarla taktiklerle, alttan alta yapılan PKK-MİT görüşmeleriyle oyalayıp durdu.
Cevap:
Türkiyede yaşamakta olan Kürt toplumunun içinden silaha sarılan örgütlenmelerin türemesi ve silahlı mücadele tarzının benimsenmesi meselesi çok tartışma gerektiren bir konudur. Size göre devletin anti demokratik yasaları ve uygulamaları sonucu Kürtler silah yoluyla özgürlük talep eder duruma geldiler. Aküel durumda Kürtlerin ateşkes ilan etmelerine ve barış için el uzatmalarına parmak basıyorsunuz. PKK-MIT görüşmelerinde devlet tarafından bir oyalama taktiği olduğunu vurguluyorsunuz. Demokrati açılım adı altında baskıların ve sınır ötesi operasyonların arttığına dikkat çekiyorsunuz. Ancak aktüel duruma gelmeden önce sormamız gerek başka bir soru var. Kürtler ne zaman silahlı mücadele tarzını tercih ettiler ve silahlı mücadele tarzını tercih etmeden önce demokratik barışçıl mücadele yolları ne kadar denendi veya zorlandı? Yani daha önce ele aldığımız etki ve tepki sürecinde kırılma ve tepki gösterme noktası öncesi süreç nasıldı? Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlerin izlediği mücadele çizgisi ve yöntemleri nasıldı? Ne zaman barışçıl eylem ve mücadele tarzından silahlı mücadele tarzına geçiş yapıldı?Bu soruları cevaplarken zorlandığımız bazı konular vardır. Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlerin barışçıl demokratik mücadele yöntemleriyle özgürlük mücadelesi verdiklerine örnek göstermek çok zor. Cumhuriyetin kurluş yıllarından itibaren Kürtler tarafından silahlı mücadele tarzı benimsenmiştir. 1925 yılında tarihe Şeyh Said İsyanı olarak geçen ayaklanma, silahlı bir ayaklanmaydı. Bu ayaklanma Kürt İstiklal Komitesi adını taşıyan bir örgütlenme tarafından harekete geçirilmiştir. Jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmek, vali vegörevlilerini esir almak, vilayetler basmak, din uğruna Kürt halkını devletle savaşa çağırmak, 5000 kişilik bir kuvvetle Diyarbakıra saldırmak ve değişik kentlerin silah zoruyla ele geçirmek Şeyh Said İsyanı nın icraatlarından bir kaçıdır. Bu ardından devlet ordusuyla bu isyanı bastırıyor, isyancılar ve Kürt Teali Cemiyeti yöneticileri mayıs.haziran 1925 yılında idam ediliyor. Osmanlı döneminde ceryan eden Kürt isyanları şunlardır. 1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)
3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)Osmanlı döneminde gerçekleşen bütün isyanlar silahlı isyanlardır. an ve Ubeydullah
Cumhuriyetin ilanından 1938’e kadar 17 Kürt ayaklanması çıktı.
Bu ayaklanmalar tarih sırasına göre şöyledir:1. Nasturi (1924),
2. Şeyh Sait (1925),
3. Raçkıtan ve Raman (1925),
4. Sason (1925),
5. Ağrı (1926),
6. Koçuşağı (1926),
7. Mutki (1927),
8. İkinci Ağrı (1927),
9. Bicar (1927),
10. Asi Resul (1929),
11. Tendürük (1929),
12. Savur (1930),
13. Zeylan (1930),
14. Oramar (1930),
15. Üçüncü Ağrı (1930),
16. Pülümür (1930),
17. Dersim (1937-1938).Bu ayaklanmalara 20 binden fazla silahlı isyancı katıldı. İsyanlar; Ağrı, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Siirt, Şırnak ve Hakkari ve çevrelerinde gelişti. Bu isyanların hepsi silahlı isyanlardı. Kürt isyanların tamamı aşiret düzeninin kaymağını yiyen ağa, bey ve şeyhlerin önderliğinde çıkmıştır. Şeyh Sait ile Dersim’i, Ağrı isyanıyla Koçgiri’yi birleştiren bu ortak özelliktir.Bu isyanların ulusal isyanlar olduğu söylemek mümkün değildir. 1938 de bu isyanlar devlet tarafından bastırılma sonucunda bitti. 70 li yıllarda kurulan PKK bu isyanlara sahip çıkarak yola koyuldu ve bu isyanları Kürt ulusal harketinin doğuşu olarak görüyor. BDP eşbaşkanı Gülten Kışanak bu haftakş meclis konuşmasında Şeyh Sait i örnek vererek AKP hükümetine atıflarda bulundu. PKK 70 li yıllarda silahlı mücadele yöntemini tercih ettiği kırılma noktasında, etki tepki sürecinde tepki momenti öncesinde barışçıl eylem süreci yaşanmamıştı. Kürtlerin hiç bir isyanı, ayaklanması barışçıl ve silahsız olmadı. Silahlı mücadele tarzı benimsemeden önce yasal ve legal zemin üzerinde mücadele koşulları denenmediği gibi hiç zorlanmadı. Silahlı mücadele tarzı Kürt örgütlerinin ve kadrolarının doğal hali haline gelmiş olması ve tarih boyunca bu doğallaşma sürecinin güçlenmiş olması PKK nın silahlı mücadele yöntemini tercih etmesini çok doğal hale getirmiştir. PKK nın kürt toplumu içerisinde barışçıl hareketi bina edebileceği hiç bir birikim ve dayanağı bulması tarihsel açıdan mümkün değildi. PKK nın kurmaya çalıştığı yeni Kürt hareketini daha önceki isyanlar üzerinde bina etmeye çalışması anlışılır olduğu gibi, bu gerçek barışçıl mücadele yöntemlerinin tercihler listesinde yer bile almadığı ve bu silahlı mücadele tarzı tercihinin nesnel koşullara dayanan bir tercih olmadığını çok berrak bir şekilde ortaya sermektedir. Tarihte geliştirilmiş bir silahlı mücadele ve isyan geleneğinin devamı olmaktan ibarettir PKK nın silahlı mücadele tercihi. Yani sizin dediğiniz ve savunduğunuz gibi, salt devletin baskılarından kaynaklanan bir tercih değildir. Sonuç olarak, şu tespiti yapmak gerekir. Kürtler üzerinde inkarcı baskı düzeni hakimdi. Kürtlerin buna karşı tepki göstermesi gerekliydi. Esas soru, bu tepki silahlı olmak zorundamıydı? Bu tepki barışçıl eylemlerle olamazmıydı? Demokratik ve barışçıl eylem biçimleri seçilemezmiydi? Bu tepki bütün Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte gösterilen bir ortak demokrasi tepkisi kapsamında, Kürt olgusunun vurgulanması şeklinde olamazmıydı? Bunun koşulları ne kadar denendi ve ne kadar zorlandı? Genel sendikalarda, gençlik ve kadın örgütlerinde, ve diğer toplumsal hareketlerin içinde Kürtlere özgürlük talebinin ortak talep olarak dillendirildiği barışçıl bir mücadele şekli tercih edilemezmiydi? Barışçıl ve demokratik Kürt örgütlerinin kurulması ve diğer örgütlerle barışçıl eylemler bazında beraber çalışma yolu tercih edilemezmiydi? Parlementer sistem içerisinde demokratik mücadele tarzı tercih edilemezmiydi? Bütün bunlar silahlı mücadele tarzı tercih edilmeden yapılamazmıydı? Bence yapılabilirdi. PKK nin ve benzeri örgütlerin 70 li yıllarda silahlı mücadele yöntemini tercih etmesi rasyonel ve nesnel koşullara dayalı bir tercih olmaktan çok; kendiliğndenci, Kürt tarihinin kendi doğallığı içinde ve öznel temelde yapılmış bir tercihtir.Barış sürecini tersinden ele almakKürt hareketleri önce silahlı mücadele yöntemini tercih ettiler ve daha sonra, 12 eylül 1980 askeri cuntasından sonraki süreçte parlamenter mücadele sürecine girildi. Kürt oylarını temel alan parlementer siyasi açılımın son noktası bu günki BDP dir. BDP ve daha önceki siyasi partiler PKK nı silahlı mücadelesine endeksli legal çalışmalardır. Yeryer silahlı mücadele örgütlenmesinin legal siyasi kanadı olarak işlev görmektedir. BDP nin legal zemin üzerinde mücadele etmesinin temelinde silahlı mücadele yürüten PKK gibi bir hareketin olması BDP nin barışçıllığına ve demokratikliğina daha farklı bir nitelik yüklemektedir. Silahlı hareketten gücünü alan bir siyasi hareket olması haklı olarak barışçıllığını demokratlığını tartıştırı ögelerdir. Böylesine kombinayon hareketi, barışçıl ve demokratik mücadele biçminin doğru şekli değildir. Benim demk istediğim barışçıl ve demokratik mücadele tarzında ne ön planda nede BDP gibi arka planda silahlı mücadeleye yer vardır. Bu gün varılan sorunlu sonuçlar ve sorunun çözümünün bu kadar komplike olmasının başlıca sebeplerinden biri başlangıçta, yani 70 li yıllarda barışçıl ve demokratik eylem ve mücadele biçmini tercih etmek yerine silahlı mücadelenin tercih edilmiş olması ve daha sonra sılahlı gücü koruyarak barışçıl eylemeler yapmaya yeltenmektir. Silahlı gücün arka planda olması, BDP nin bütün barışçıl çabalarının ınandırıcılığını gölgelemektedir. PKK nın da elinde silah ben barış istiyorum demesi ve ateşkesler önermesinin ne halk tarafından nede devlet tarafından inandırıcı bulunmadığı aşikardır. Bunun nedenini halkın cahilliğinde ve devletin acımasız ve zalim karekterinde aramakatan çok 70 yıllarda yapılan silahlı mücadele tarzında ve onun bıraktığı yara izlerinde ve yarattığı yara derinliklerinde aramak lazım. 30 bin asker ve güvenlik görevlisi ve 30 bin Kürt vatandaşımızın ölümüne neden olan silahlı mücadele tarzının sonuçlarıdır bunlar. Bu sonuş tablosunun ve bu tabloya neden olan etkenlerin ve yöntemlerin insanı ve demokratik temelde savunulacak hiç bir yanı olamıyacağı gibi, ne halktan nede devletten bir çırpıda her şeyi silbaştan yapmasını veya yapabilmesini beklemek ve bu beklenti karşılık bulmayınca, biz ateşkes ilan ettik ama siz kabul etmediniz, onun için silahlı eylemlere devam ediyoruz diyen anlayışı bir demokrasi anlayışı olarak kavramak mümkün değildir. Devletin MİT aracılığı ile PKK ile masabaşında görüşmeye oturması ve müzakere yapması, devletin sorunun çözümü noktasında iradeli olduğunu göstermektedir. Ancak güvensizlik temelinde müzakere yapılması ve devletin PKK ye güvenmemesi çokta anlaşılamıyacak bir durum değildir. Bir taraftan barış istiyoruz derken diğer taraftan en ufak ve hoşuna gitmeyen bir durum karşısında silahlı eylem yapan bir PKK gerçeğini devletin görmemezlikten gelmesi mümkünmü? Barışçıl ve demokratik eylemler sonucunda müzakere masasına oturulmuş olsaydı, bu müzakerelerin seyri ve sonuçları çok daha farklı olurdu. Kısacası 70 li yıllarda yapılan tercih hatasının sonuçları ve beraberinde getirdiği komplikelerle karşıkarşıyayız. Silahlı mücadele devrim sürecinin en son aşamasında ve istenmeyen bir zoraki tarz olarak dip dondurucuda tutulması gereken bir şey iken, işin başlangıç noktası olarak hayata sokuldu. Her şeyden önce bu konuda da özeleştiri verilemsi gerekir ve yeni Kürt ve Türk nesillere bu yalnışın tekrarını önleyecek bir şekilde örnek olmak lazım. 70 li yılların mücadele tarzından çıkarılması gereken ikinci derste budur!Devlet kendi geçmişiyle hesaplaşmalıdır •
Öncelikle, geçmişiyle hesaplaşması gereken devlettir, değerli dostum. Bu hem de devletin halkı, vatandaşı karşısındaki sorumluluğu açısından hukuki olarak öyledir hem de ortak bir ülkede devlet denilen siyasal erk altında yaşama için gerekli toplum psikolojisinin vicdani kanaatleri açısında öyledir. Kural olarak ve tarihin tüm deneylerinden bilinen o ki; halkı barışçıl yaşam dışına çıkmamak için, koşullar ne olursa olsun azami özveriyi, gösterir; savaş, felaket, şiddet vb ortamların özverili davrananı halktır. Devlet bu yüzden barış zamanında halka bırakın ekonomik verileri, siyasal ve demokratik verileri ki, en kolay olanı budur ( bir karar işidir, bir gereklilik, bir tarihi ilerleme olayıdır) bunları vermekle yükümlüdür. Bu, dün gibi bu gün içinde geçerli bir belirlemedir. Devlet özür dilemekle de bu vebalinden. İnandırıcı olması gerek, yaptırımlarıyla halka gücen vermesi gerek, Anayasasıyla, yasa kurum ve kuruluşlarıyla yeniden yapılanması gerek. Anayasanın ilkel milliyetçi ilk dört maddesine ilişkin gösterdiği tek boyutlu milliyetçi refleksin olduğu bir yerde, devletin siyasal çevrelerden mücadele yöntemleri konusunda barışçıl olmalarını istemesi bile abestir diyeceğim. Buna rağmen bu günün verileriyle, hak ve taleplerimizi etkin kitle gücünün değiştirici çabasına endekslememiz yanlış değildir. Ama bu dünü inkar etmedin önemini yadsımadan, kararlılığın örnek alarak yapılmalıdır.
Cevap:
Devletin kendi geçmişiyle hesaplaşması gerektiği savını destekliyorum. Ancak bu 70 yılların devrimci hareketlerinin kendi geçmişleriyle hesaplaşmamsı gerektiği anlamına gelmemeli. Bu bağlamda daha önce yazdığımı altta yapıştırarak yetiniyorum: Devrimciler zindanlara düşme becerisinden daha çok iktidar olma becerisini geliştirmelidir.İktidara giden yolu bulmalı ve bu yolu zindana düşmeden yürümenin yöntemleriyle hareket etmelidir. Bu yasalara aykırı ve zindanlara düşmeyi beraberinde getirecek her türlü eylemden kaçınılması gerektiği anlamına gelmektedir. Yetmişli yılların devrimci hareketlerinden ve eylemlerinden vede kullanılan yöntemlerinden dersler çıkarmak lazım. Öncelikli olarak zamanında tercih edilen silahlı mücadelenin kendisi ve bunun doğal olarak beraberinde getirdiği illigal örgütlenme şekli ve yöntemleri yetmişli yılların devrimcilerinin en büyük hatasıydı. Silahlı mücadele yöntemleri beraberinde zorbalığı, ölümleri, gaspları, soygunları ve benzeri bir çok kriminel faaliyeti ve nihayetinde zindan yaşamlarını getirdi. Barışçıl müzakere ortamının yerini gitgide silahlara terketmesini beraberinde getirdi. Yani demokrasinin en iptidai gereği olan seberst müzakere ortamında silahlar konuşmaya başlamış. Ve bütün bunlar devrim mücadelesi şemsiyesi altında ceryan etmiştir. Yapılan bütün bu eylemlere bir siyasi teorik açıklamanın bulunması eylemlerin özdeki yalnışlığını gidermiyor. Hiç kimseye yetmişli yıllarda yaptığı bu eylemlerden dolayı pişmanlık duyman gerekir demiyorum. Bir çok devrimcinin gerçekten halkın kurtuluşuna inanarak bir idealle bu eylemerin içinde bulunduğunu biliyorum ve bu bağlamda çok insanı takdir ediyorum. Ama bu eylemerim içinde bulunmuş ve halen kendine devrimci diyenlerin bu geçmişle ilgili teorik ve pratik anlamında özeleştiri vermesi gerektiğini düşünüyorum. Silahlı mücadele adı altında yapılan eylemlerin yalnışlığının görülmesi gerektiğini düşünüyorum. İleriye dönük proğramlarda silahlı mücadeleye artık hiç bir şekilde yer verilmeyeceği net bir çizgi olarak koyulmalıdır.Nostaljik duygulara saygım var. Ama devrimci dersler çıkarmak çok önemlidir. Çok yazı okuyorum. Ama yetmişli yılların silahlı mücadlesi ve silahlı mücadele yöntemleriyle ilgili hiç bir özeleştiri okuyamıyorum. Bu konuda netleşmeli ve zihinleri berraklaştırmak gerekmektedir. Devrimcileri iktidara götürecek barşçıl devrimci yöntemler, taktik ve stratejiler hangileridir? Bu konularla ilgili yeni açılımlar yapmak gerekir ve bunu yaparken hem silahlı mücadele yöntemlerini redetmeli ve hemde silahlı mücadeleyi savunan ve uygulayan örgütlerle ilkesel anlamda ayrı durmak ve onlarla siyasi ve ideolojik olarak mücadele etmek lazım.Tarihin kesintisindeki silahlu mücadele dönemini bütün artı ve eksikleriyle doğru şekilde değerlendirip doğru dersler çıkarılmadan kapatılmazsa ileriye dönük başarılı bir devrimci mücadele yürütmek ve iktidara yürümek mümkün olmayacaktır. Cevabımın bu penceresinde daha çok devletin kendi geçmişiyle hesaplaşması konusuna değinmek istiyorum. Bu gün TBBM oturumunda sınır ötesi operasyonlar için tezkere karar önerisi gündemdeydi. Bu tezkereyle ilgili mecliste yapılan konuşmaların ve tartışmaların içeriksel niteliği devletin hangi ölçüde kendi geçmişiyle hesaplaştığının bir göstergesidir. Hükümet operasyonların devamı doğrultusunda savaş dili kullanmakta geri kalmadı. CHP tezkereyi destekler açıklamalarda bulundu ve hükümetin bir taraftan PKK ye karşı yeterince etkin olmadığını dile getirirken PKK ile müzakerelerin yapılmasına karşı çıktı ve PKK ile görüşmelerin tek hedefi PKK yı silahsızlandırmak olması gerektiğini vurguladı. MHP müzakerelere hayır tezkereye evet derken, devletin bütün meşru güvenlik kuruluşlarının PKK ye karşı sevkedilmesi gerektiğni savundu. BDP sözcüleri haricinde, meclisteki diğer partiler müzakere kelimesini onaylıyacak dil kullanmaktan kaçınırken, PKK ya karşı askeri operasyonları hararetlice savunmak için biribiriyle adeta yarışır oldular. Konuşmalarının halk tarafından izlenebileceğini bilerek ve hesaba katarak konuşmalar yaptıkları izah gerektirmeyen bir gerçektir. Halk arasında ve halkın geniş kesimleri arasında PKK ve terör konusundaki hassasiyet hesaba katılarak konuşmalar yapılmıştır.Ne diyaloğ dili,ne barış dili nede müzakere dili hakimdi yapılan konuşmalarda. Toplum ve halkın büyük kesimleri tarafından müzakereler, diyaloğ ve barış atmosferi hakim olsaydı, şüphesiz bütün konuşma yapan milletvekilleri bariş, müzakere ve diyaloğ dili kullanırdı. Ama bu kadar kan aktıktan sonra halkın büyük kesimleri bu sorunun çözümünü müzakerelerde ve diyaloğda görmüyor artık. Popülist siyasi ahlakda mecliste bu nabza göre konuşmalar yapılmasını beraberinde getiriyor. BDP sözcüleri hariç, mecliste olan herkes PKK nın imha edilmesinden bahsediyor. Devletin bu gün ki çizgisi ile 1925 lerdeki Seyh Said isyanına karşı izlediği çizgi arasındaki fark nerde yatıyor. Devlet dün olduğu gibi bu günde kendisine karşı silahlı isyan teşebbüsünde bulunanları imha etmeyi ve yok etmeyi hedeflemektedir ve bütün stratejisini ve çalışmalarını buna bina etmektedir. Cumhuriyetin kurluşundan sonra Nazım Hikmetler, Sabahattin Aliler hapislere tıkılmıştı ve özgür sesleri kısılmaya çalışılmıştır. Bu gün 60 ı aşkın gazeteci hapishanelere tıkılmış ve sesleri kısılmaya çalışılıyor. Hiç bir şey devletin kendi geçmişiyle hesaplaştığını göstermiyor. Ve silahlı mücadele şemsiyesi altında yürütülen silahlı eylemerin, devletin kendi geçmişiyle hesplaşmasının önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini düşünüyorum. Silahlı eylemler, devletin antidemokratik niteliğinin kendini korumasına gıda sağlıyor ve halk arasında kendine taban bulmasına yardım ediyor. Akan her yeni damla kan antıdemokrati uygulamalrın bu halk tabanını dahada kuvvetlendiriyor. Peki bütün bunlar bir kenera devletin kendi geçmişiyle hesaplaşması nasıl olur veya nasıl olmalıdır? Bence yeni bir anaysa ile olabilir bu hesaplaşma. Peki bu hesaplaşmayı kim yapacak veya kim yapmalı? Bence bu hesaplaşmayı halk yapmalı. Devlet hepimiziz. Hepimiz bu devletin birer ferdi olark bu hesaplaşmayı yapmamız lazım. Devlet hepimizin ortak tarihidir. Solun kendini bu devletin bir parşası olarak görmesi ve devletin kendisini yenilemesi için demokratik barışçıl mücadelelerde bulmalı kendini barışçıl sol. Yeni anayasa çalışmaları bunun için önemli bir çalışma alanıdır.
Barışçıl olmak yanısıra dünün silahlı mücadelesi olmasaydı hiç bir kazanım elde edilmiş olamazdı gerçeğini görmek lazım...•
Yazınıza itirazın temel noktası toptancı yaklaşmanızdır. Biz de bu gün sonuna kadar barışçıl olalım diyoruz. Bunda da ısrarlıyız ama bu dünümüzde yapmaya mecbur kaldığımız, ve iddianızın tersine etkin sonuç getiren sokaklarda, meydanlarda, dağlarda legal-illegal örgütlenmelerin mücadeleleriyle MESS’lerin, DGM’lerin lağvedilmesi, siyaseti tıkayan ceza yasasının 141-142. Maddelerinin kaldırılması ve bunlara bağlı irili-ufaklı kazanımların kaynağı nedir sanıyorsunuz. O gün bu özveriler olmasıydı, o gün elimizi taşın altına koymasaydık ne olurdu bakın size net söyleyeyim; Türkiye’de Arap halkı, 1000 yıl bu haliyle kalsa da, devlet, bu statüleri, bu ilkel milliyetçi aklı, bu anayasası, kurum ve kuruluşlarıyla anadille resmi okullarda eğitim hakkını kazanamaz. Devlet alın sizde anadille eğitim hakkınızı kullanın demez. Kürt halkının kararlı, özverili, sonuna kadar acılarla dolu mücadelesi olmasaydı şu an gördüğünüz, anadille konuşma, çocuklarına kendi dilinin isimlerini koyma, düğünlerinde kendi anadiliyle şarkı söylemeyi bile yasaklamaya devam ederdi. Kürtlere mahkemelerde anadil yasağının devamında ısrar, en basit deyimiyle bu ırkçı devletin zorlamayı nasıl yaptığını anlatmaya yeter. Kürtlerin özgürlük mücadelesi olmasaydı bunun neresinde olurduk. Sorarım size devlet toplumun dirençle istemediği bir şeyi verir mi?
Cevap:
Yukarda sıraladığınız kazanımlar silahli mücadelenin kazanımlarıdır demek çok zordur. Hatta tam tersini iddia etmek belki daha gerçekçi olur. Silahlı mücadele yöntemi tercih edilemeseydi ve silahlı eylemler yapılmasaydı, belki sıraladığını bütün kazanımlar çok daha hızlı gerçekleşecekti. Ve bu barışçıl demokratik mücadelenin yaratacağı yığınsal eylemliliklerle gerçekleşebilecekti.
Barışçıl yolları tercih ederken silahlı mücadele geleneğini sürdürenleri desteklemek lazım•
Tarih okumalarıma dayanarak söylüyorum yeryüzünde böylesi bir devlet yoktur. Şu ırkça seçim sistemine bir göz at bu bile insanı çileden çıkarmaya yetemez mi? %10 seçim barajı, üstelik ülke çapında bir seçim barajı. Bu nedir? Bana anlatır mısınız. Buna rağmen bu gün için mücadelede dünya kamuoyunu da kazanmak için, daha çok barışçıl yolları tercih etmeliyiz derim. Bunu yaparken de silahlı mücadele sürecinde dünden bu güne gelenlerin, yolunu kesmemek, dengelerini bozmamak, izledikleri haklı ve sonuç almış çabalarını baltalamamak için onlara da destek vermekten geri durmamamız gereklidir. Böyle bir yol kesme, olsa olsa devletin işi olur, bu yol kesme ise ülkedeki tüm demokrasi güçlerine bir darbedir; unutmayın tüm sol ve demokratik güçler bir milletvekili bile çıkarma şansına sahip değilken (Seçim sistemiyle de ilgili olan bir durum), bağımsız adaylar, “emek, özgürlük ve demokrasi blogu” bağımsız adayları 35 milletvekili kazanmıştır. Bu sizlere önemli şeyler anlatmalıdır. Silahlı mücadele zaman, mekan dün ve bu günüyle tu kaka olarak ele alınamaz derim.
Cevap:
Silahlı mücadele geleneğini sürdürenleri desteklemek gerektiğini savunuyorsunuz. Ben tam tersi bu tür örgütlenmelere karşı siyasi ve ideolojik mücadele verilmesi gerektiğini savunuyorum. PKK somutunda, PKK nın silahları bırakması gerektiğini ve mücadelesini barışçıl ve demokratik zemin üzerinde sürdürmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için devletle görüşmelerin yapılmasını ve müzakerelerin yapılmasını çok doğru buluyorum. Bu silahsızlanmanın koşullu olarak yapılması ve onun için gerekli yasal zeminin hazırlanması için müzakereler şarttır. Ama temel hedef silahları bırakmak, silahlı mücadeleye son vermek ve bundan sonraki süreçte barışçıl ve demokratik eylemlerle ve parlementer yolla sorunlara çözüm aramaya başlamak olmalıdır. 70 li yıllarda yapılan silahlı mücadele tercihini ve sonuçlarını tarihsel olarak düzeltmek hedefi önem taşımaktadır. Bunun sağlanması Türkiyenin demokrasi yolunda hızla ilerlemesini beraberinde getirecektir ve ülkemizde ekilen düşmanlık tohumlarının yok olmasına önemli katkılar sağlıyacaktır.
Araplar Kürtlerin verdiği fedakar mücadelenin hazır sonucunu yiyecek•
Araplar için bir cümle daha kurayım. Bu gün Araplar 5 milyon nüfuslarıyla ülkenin, Türkler ve Kürtlerden sonra üçüncü büyük etnik topluluğu olmasına rağmen, bu devlet bu topluluğun hesabını tek bir şeyde yaptığı gösteren bir amere var mı? Devlet kademelerinde görev dağılımı dahil, etnik demokratik siyasal haklara kadar tek bir adım attığı görülmüş müdür? Küçük bir aydınlatma, bundan sonra bu adım atılırsa inanınız ki Kürtlerin verdiği fedakar mücadelenin hazır sonucu olacaktır.
Cevap:
Bu konuda size katılmıyorum. Türkiyedeki Araplar silah yerine okumayı, bilinçlenmeyi, aydınlanmayı ve ekonomik olarak güçlenmeyi strateji olarak seçip hayata sokmuşlardır. Türkiyenin bütün ünüversitelerinde, Türkiyenin en ucra köşesinde öğretmenlik yapan Arap kökenli bir Türkiye vatandaşıyla karşılaşmak mümkündür. Bunun sonucunda Türkiyedeki Arapların izlediği mücadele çizgisi Kürtlerin izlediği çizgiden hem nitelik hemde nicelik olarak farklıdır. Türkiyeli Araplar devletle silahlı çatışmaya giren bir halk topluluğu olmamıştır hiç bir zaman ve devletle uyumluluk içerisinde diyaloğ yoluyla sonuçlar elde etmeyi temel starteji olarak benimsemişlerdir. Türkiyeli Arapların elde edeceği demokratik kazanımlar hiç bir şekliyle Kürtlerin verdiği fedekar mücadelenin hazır sonucu olmayacaktır. Bu konuda vardığınız sonucun gerçeklerle hiç bağı olmadığını savunuyorum. Kürtler medeniyet, demokratik ve barışçıl mücadele ve hoşgörü konularında Türkiyeli Arapları örnek almaları Kürtlerin özgürleşme süreçlerini hızlandıracaktır.
Yapılması gereken yapıldı ve günki nefes o emeklerin ürünüdür•
Dün yaptığımız her şey onurla yapıldı, bilinçle yapıldı yapılması gerektiği için yapıldı ve farkında olmasanız da bu ülkede küçük bir nefes alımı alan açıldıysa o emeklerin o mücadelelerin ürünüdür. Malatya Küre’de füze kalkanı üssü için yapılan dev protesto yürüyüşü, dünün Sinan cemgillerinin illegal, silahlı mücadele de gösterdikleri kahramanlığın tetiklediği bir adımdır. Bunu hiçe sayın yaklaşımlarınızı doğru olamaz. Dün olmasaydı bu gün için sıfırdan başlamak olacaktı. Dün yanlış değildi dün yapılması gerekenin yapılmasıydı ve beden ne ise ödenecekti nitekim hepimiz bu bedeli ödedik. Bu örnekleri yani dün yapılanların bu güne etkisin size binlerce hatta on binlerce örnekle sıralayabilirim. Bu yüzden yaklaşımınız hiçte haklı değil diyeceğim ve genç kuşaklar için iyi bir örnek oluşturmuyor diyeceğim.
Cevap:
70 li yıllarda inanarak kahramanca eylemlilikler içerisinde bulunmuş olduklarını inkar etmiyorum. Ancak silahlı eylemlerin olumlu sonucu ile ilgili varsayımlarınızı çok abartılı buluyorum. Dün tepki gösterilmesi gerekiyordu ve bu tepki gösterildi. Bu anlamda yapılması gereken yapıldı. Ama tepki şekli olarak, yapılması gereken yapılmadı. Barışçıl ve demokratik eylemler zayıf ve sınırlı kaldı. Silahlı eylemlere öncelik verildi. Bu sebeple sıfırın altında bir yerde yeniden başlamak gerekirdi ve gerekiyor. Yalnış yöntemler halkın sol devrimcilere olan güvenini ve inancını baltaladı, yok etti. Şimdi hem olumsuz tarihi nötralize etmemiz gerekiyor ve hem de doğru eylemlilikle kitlelerin güven ve inancını sıfırdan yeniden kazanmak gerekir.
Olayları çatışan ikik tarafın verileriyle ele almak•
Barışta ısrar bu gün bizimde temel siyasal mücadele jargonumuzdur. Ama dünü hataları ve sevaplarıyla, onurla taşıyarak sürdürüyoruz. Dünün kriminal gibi gördüğünüz olayları, o bütünün içinde, çatışan iki tarafın verileriyle ele aldığınızda daha sağlıklı bir yere oturtacağınızı umuyorum. Buna rağmen hatalar vardı, tecrübesizlikler, yetersizlikler çoktu. Ama dünün mücadelesi, tu kaka değildi. Tersine, bu güne, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin barışçıl yanı açısından bile ele alırsak, ne varsa dünden arta kalandı. Dünün de gerisinde olan bu günü yükseltmek için, sanırım dünden öğreneceğimiz çok şey bulunmaya devam ediyor.
Cevap:
Evet dünden öğreneceğimiz çok şey var. Ve en önemli ders, silahlı mücadele yöntemine karşı çıkmak olmalıdır.
Teslimiyetçi mantık•
Dikkat edin mantık yönteminizi eleştiriyorum. Bu gün yapılacaklar açısından ele aldığınız toptancı inkar yönteminizi eleştiriyorum. Bu mantığınız, Filistin davasını Siyonizm karşısında teslimiyete götüreceğini bilmelisiniz; bu ise tüm bölgenin teslim olması BOP’un bölge üzerindeki projelerinin uygulanmasıdır. Tam burada Filistin ayrı, Kürdistan ayrı demeyeniz. Arada ilke ve içerik açısından hiç bir fark yok.
Cevap:
Ben hiç bir şeyi inkar etmiyorum.Filistin davasıyla Türkiyedeki Kürt meselesini eşdeğerde görmenizi kavramakta gerçekten güçlük çekiyorum. Barışçıl ve demokratik mücadele tarzını savunmak nasıl Siyonzme teslimiyetçilik oluyor anlamıyorum. Siz nasıl olurda demokratik ve barışçıl mücadele yöntemini tüm bölgenin teslim olması anlamına geldiğini ve BOP un onaylanması anlamına geldiğini düşünebiliyorsunuz?
Özetsel sonuç•
Her şeye rağmen geçmişe böylesi yaklaşımlarınızın daha dikkatlice ele alınmasını önereceğim. Biliniz ki en barışçıl hak hareketi ve sonuçta gerçekçi dönüşümlere yol açacak halk itaatsizliği de bir şiddet türüdür. Tarihte hiçbir şey tümden kötü değildir, hataları ve sevaplarıyla, nesnel ortamın yarattığı öznel verilerin sonucudur. Özel olarak hiçbir iradeci çaba, nesnel bir zemine sahip olmadan doğamaz.
Dün yaptıklarımız içinde hatalar olsa da bu günümüzdeki kararlılığımızı oluşturan etkinliğiyle içimizde gelecek için yaşıyor. Olayın hangi araçlarla mücadele edileceği olayı ise tamamen zaman ve mekanla ilgili, koşullarla ilgili bin bir veri ve denklemle ilgilidir; hiçbir şeyi bu verileri ortaya koymadan inkar etmemek, yadsımamak ve kutsal itap üzerine yemin ederek ret etmemek gerek. Her şey zamanında kullanılır…
Cevap:
Evet geçmişi daha dikkatlice ele almak lazım. Ve barışçıl, demokratik mücadele için nesnel zemininimevcudiyetini sorgulayarak ele almak lazım. Barçıl ve legal olan bütün mücadele olanakları sonuna dek zorlandımı, kullanıldımı diye sorgulamak lazım.
Devrimlerin nesnel dayankları ve koşulları•
İnsanlık tarihine batı uygarlığının derin izlerini ve etkisini ikame eden Fransız Devrimi neden oldu dersiniz. Ondan sonra ardı arkası kesilmeyen toplumsal devrimler neden oldu dersiniz.
Cevap:
Nihayetinde evrim sürecinde insanlık adım adım ileriye doğru ilerleme kaydetmektedir. İnsanlık bilinci arrtıkça, insanlık aydınlandıkça daha adil bir düzen için doğal olarak mücadele edecektir ve insan kendini bir taraftan adaletsiz kapitalizme karşı mücadelede bulurken, diğer taraftan insanlar özgürlükçü demokrasi mücadelesinin birer neferi olacaklardır. İnsanlık kaçınılmaz olarak daha demokratik ve daha adil bir toplum düzeni kuracaktır. Barışçıl ve demokratik eylemlerle biz bu süreci ancak ve ancak hızlandırabiliriz. Ama bu evrim sürecinin önüne geçemeyiz ve geçemezler.
Sonuş itibarıyla ben şahsen, devrim ve evrim sürecinin en son aşamasında bile silahlı mücadele tarzının tercih edilmemesi gerektiğini savunuyorum.
BARIŞÇIL VE DEMOKRATİK MÜCADELEYE EVET,
SİLAHLI MÜCADELEYE HAYIR!
Ahmet Daskapan - 5 Ekim 2011
Değerli kardeşim Mikdat Abuzer,
Nedir bu şiddet ve celal? Ben ne dedimde şu sözleri bana mustahak gördünüz: " Olayı tek yönüyle ele alıyor ve zaman mekan kavramlarıyla ilgili bir yaklaşımı hesaba katmıyor gibisiniz", “genç kuşaklar için iyi bir örnek oluşturmuyor diyeceğim”,”ele aldığınız toptancı inkar yönteminizi eleştiriyorum”,” Bu mantığınız, Filistin davasını Siyonizm karşısında teslimiyete götüreceğini bilmelisiniz” ve benzeri cümleler. Anlaşılan farkında olmadan bir şekliyle sizin tahammül sınırlarınızı zorlamışım. Diğer yandan cevabınızı, ele almaya çalıştığım konuları doğru bir eksen üzerinde tartışabilmek için kıymeti büyük bir yazı olarak değerlendiriyorum. Bu nedenle ele aldığınız bütün konuları tek tek ele almaya çalışacağım. Ama her şeyden önce bazen beni anlamakta güçlük çekmenizi kavramakta zorlandığımı ifade etmek istiyorum. Neden mi? Çünkü ben ne düşünüyorsam dolaysız bir şekilde düşüncelerimi ifade etmeye çalışıyorum ve bu düşünceleri basit bir dille yazmaya çalışıyorum ve abstrakt kavramlar kullanmamak için büyük özen gösteriyorum. Kaldi ki sizin abstrakt kavramları algılama konusunda hiç bir sorununuz olmadığını artık dünya alem biliyor. Yazdıklarımı yalnız yazıldığı şekliyle algılamaya çalışırsanız sanırım beni anlamkta daha az zorlanırsınız. Yani yazdıklarıma, yazmadığım anlamları yüklemeden okursanız sanırım hiç bir sıkıntı kalmaz. Dolaysız iletşim biçmini siyasi platformlarda kullanmamayı daha doğru buluyorum ve dolaysız ifadelerde bulunmaya gayret gösteriyorum. Buna rağmen beni anlamakta güçlük çektiğiniz belirtisini dikkate alarak yazmaya çalışacağım. Ayrıca iyi niyet konusundaki ifadenizden dolayı da şükranlarımı sunmak istiyorum. Lakin tersini gerektirecek bir şeyler yazdığımı sanmıyorum. Zaman ve mekan meselesinde haklı olabilirsiniz. Yani belki bu konuları yazmanın ve açmanın yeri o fotonun altı olmamalıydı. Lakin sökonusu fotoğraf ve altyazısı yetmişli yılların mücadele dönemini anımsattığı için spontane bir refleksle yorumumu yükledim.
74-80 döneminin silahlı eylemleri ve buna neden olan koşullar
70 li yılların silahlı mücadelesinin nesnel dayanakları•
Hemen belirteyim ki, 74-80 döneminin silahlı eylemleri, illegal örgütlenmeleri ve buna ait tüm sonuçlar, zindan firar vb tüm bile istisna tümü devletin anti demokratik statüsünden, fiillerinden ve insanı hiçe sayan faşist askeri darbeciliğin ülkemiz siyasi hayatını bir karabasan altına almasındandır.
Cevap:
70 li yıllardaki ülke koşullarıyla ilgili tespitlerinize katılıyorum. Devletin antidemokratik uygulamaları, demokrasiye aykırı işleyiş tarzı, baskılar, zulümler ve devletin statikocu anlayışı dışına çıkan hiç bir düşünce, anlayış ve örgütlenme şekline tahammülü olmayan medeniyetten ve özgürlükçü olmaktan çok uzak bir devlet yapısı sözkonusuydu. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ülkemizde yaşanan anti demokratik olayların açtığı yaralar halen kanamaktadır. Bu anti demokratik uygulamalar yalnız sol düşünceli olanlara yönelik değildi. Statikocu devlet anlayışına mühalefet yapan herkese yönelikti. Bu sebeple Seyidi Nursiden tutun da Nazım Hikmet, Sabahattin Aliler, Mustafa Suphilere kadar, niceleri devletin hedefi olmuş ve devletin antidemokratik baskılarına mağruz kalmıştır. Çok partili döneme geçildikten sonra marşal yardımı derken, Koreye kurbanlık asker gönderildi, NATO ya üye olundu, Dünya bankasından ilk borçlanmalar gerçekleşti, İMF ekonomik proğramlarını uygulayabilmek için 60 darbesi gerçekleşti. Ve 60 lı yıllarda Amerikan emperyalizmine karşı gelişen anti Amerikancı örgütlülük ve eylemler. Altıncı filoya karşı eylemler derken Türkiyede yeni sol, yani daha önceki Türkiyedeki geleneksel soldan farklı bir sol hareketlilik alevlendi. Denizler, Mahirler türedi bu anti Amerikancı eylemlilik içerisinde. Tarihin bu kesitinde zamanın yeni solu tarafından, sol silahlı mücadele tarzı benimsendi ve yol olarak gelişti. Ve o zamanın yeni kuşaklarından bir çok genç kendini bu anlayışı benimseyen gurupların içerisinde buldu. Teorik olarak bütün sol gurupları sosyalizmi ve sosyalist devrimi hedefliyordu. Birçok genç sosyalizme inanarak değişik hareketlerde yer aldı. Şimdi sorulması gerek soru şudur? 70 yıllarda silahlı mücadele tarzının tercih edilmesi ne kadar doğruydu? 70 yıllarda tercih edilen silahlı mücadele yöntemi devrim sürecini ilerlettimi yoksa gerilettşmi?
Denizler ve Mahirler tam bağımsız Türkiye sloganlarıyla yola koyulmuşlardı. Türkiyenin tam bağımsız olmasına ne tür katkıları oldu?Silahlı mücadele tarzıyla somut neler yapıldı? Kimle silahlı mücadeleye girildi? Asker, polis bu ülkenin evlatları değilmi? Nihayetinde 70 li yılların sonlarına doğru günde yaklaşık 100 kişi sokaktaki silahlı ve bombalı eylemlerde ölüyordu. Bir çok alakası olmayan sivil insan ölüyordu. Sağ sol derken gençler okula gidip okuyamıyordu ve nice kabul görmeyecek çok vahim olaylar. Bu silahlı mücadele tarzının ülkemizde somut olarak beraberinde getirdiği gerçekler. Çünkü inandııkları ülküleri uğruna silahlı mücadeleyi benimseyen yalnız solcular değildi. Ülkücüler ve başka siyasi örgütlenmelerde silahlı mücadele tarzını temel alan bir örgütlenme şekline girmişlerdi. Müzakerenin yerini silahlar almıştı. Birbiriyle empati kurmak yerine, düşmanlıklar temel prensip olmuştu. Kardeşin kardeşi vurduğu ortamlar günlük olağan ortamlar haline gelmişti. Soruyorum size: 70 li yılların bu vahim tablosunu savunmak mümkünmü? Bu vahim tablonun oluşmasında sol olarak katkılarımızı eleştirel bir gözle sorgulamamız ve lazım olduğu yerde özeleştiri verme büyüklüğünü göstermemiz ve o yıllardaki hatalardan ders çıkarmamız neden olmasın? Neden? Biz tarihi ve tarihteki rolümüzü sorgulamadan nasıl dersler çıkaracağız tarihten?
Denizler ve Mahirler silahlı mücadele tarzını benimsediklerinde ülkemizdeki demokrasi güçlerinin mücadelesi hangi evrelerden geçmişti ve hangi aşama gelmiştide silahlı mücadele tarzı artık tek çözüm yolu olarak görülmeye başlanmıştı? Ondan önceki süreçte milyonlar sokaklara döküldüde ve güçlü sendikal hareket oluştuda ve barşıl zeminde vede legal zeminde bütün mücadele olanakları sonuna dek zorlandıda en son çare silahlı mücadele tarzı kaldığı içinmi silaha sarılındı? O milyonlar nerde sokalara dökülde? Bütün bu barışçıl legal mücadele biçimleri daha henüz başlangıç aşamasındaydı. Legal mücadele olanaklarının yüzde biri daha henüz denenmemişken Mahirler ve Denizler silaha sarılmanın gerekliliğine inandılar. 60 ve 70 yılların silahlı mücadelesinin zaman kesintisinde halk sosyalizim ve devrim bilinç açısından hangi noktadaydıda hızlandırılmış bir silahlı devrimle sosyalizmin kurulabilineceğine inanıldı? Silahlı mücadele bir devrimci mücadelenin en son aşamasında ve en son çare olarak, halk sosyalist devrim bilincine ulaşmış olduğu bir noktada istenmeyen bir zorunluluk olarak düşünülebilir. Mahirler ve Denşzler ise silahlı mücadeleyi mücadelenin başlangıç noktası olarak tercih etmişlerdir.
Deniz Gezmişlerin ve Mahir Çayanların sözleri ve söylemleri doğruydu. Bağımsız Türkiye ve anti emperyalist idealler halen çok büyük bir aciliyetle güncelliğini koruyor. Bu düşünceler ve vatan sevgisi uğruna seve seve canlarını vermiş olmaları takdire layik bir davranış ve anlayış biçmidir. Onların idam edilmesi, katledilmesi de kabul edilemiyeceği gibi, hesabı hukuk önünde sorulmalıdır. Bu konu yeniden dava edilmeli ve idam kararları imha edilmeli ve devlet namına onurlandırılmalıdırlar. Ancak silahlı mücadele yöntemleri ve tercihleri doğru değildi ve çok erkenciydi. Bütün legal mücadele olanakları daha henüz denenmemiş ve tükenmemişken silahlı mücadele tarzına geçiş yapılmıştır. Siyasi ve ideolojik yaklaşımları halen doğruluğunu korumakla birlikte, silaha sarılmaları bence bu bağlamda çok büyük bir hataydı. Halen onların izinde yürüdüğünü söyleyerek silahlı mücadeleyi sürdürdüklerini iddia edenlerde bu nedenle yalnış yoldalar. Kanla iktidar olan hiç bir zaman insan haklarına saygılı bir demokrasi veya sosyalizim gerçekleştiremez. Kanla gelen kanlı bir diktatör olmaya mahkumdur. Temelden silahlı mücadeleyle devrim yapılmasını propağanda eden anlayışları devrimci olarak nitelemekte büyük bir yalnıştır. Ne askerlerin yapacağı bir devrim nede sihalı sivil örgütlerin yapacağı bir devrim. Halkın bilinçlenerek, aydınlanarak yapacağı halk devrimi olmalıdır hedef. Hızlı yoldan silah zoruyla iktidar olanları devirmek bir toplumsal devrim yaratmıyor ve halkın iktidarını, yani halkın çok büyük bir çoğunluğunun iradesini temsil edecek bir yeni iktidarı yaratamıyor. Tarih bunun bir çok örneği ile doludur. Silah zoruyla iktidar olan, sözümona halk adına hareket ettiğini iddia eden küçük bir zümrenin iktidarı beraberinde getiriyor. Halktan tepkiler geldikçe insanlar susturuluyor ve kan dökülüyor ve kaçınılmaz olarak diktatörlüğe gidiyor. Kurmak istediğin demokrasi veya sosyalizim bilinci halkta henüz mevcut değilse, o sistemi yaratman mümkün değildir. Yıkılan Sovyetler Birliği sistemi bunun yakın tarihimizdeki en güzel örneğidir. 70 yıllık sosyalizim denemelerinden sonra dağılmak zorunda kaldı Sovyetler Birliği. Sovyet halklarında sosyalizim bilinç ve ahlakı yeterince gelişmeden, zoraki bir sosyalizim gerçekleştirilmeye çalışılmıştır ve nihayetinde sovyet sistemi sosyalist bir niteliğe kavuşamadan, baskıcı, totaliter ve insan olgusunu hiçe sayan, devlet kapitalizmi yoluyla emek sömürüsü gerçekleştiren ve devlet kapitalizmi modeliyle dünya emperyal güçler arasında yerini alarak yıkılmaya mahkum kalmıştır. Leninin 17 ekim 1917 de zoraki devrimini gerçekleştirirken sosyalist sistemle ilgili öngürüleri çok farklıydı. Lenin silahli devrimle kısa yoldan insanların bilincinin sosyalizme uygun hale getirilebileceğine inanarak kendisinide savunduğu insan ve evrim teorisine ters bir öngörü yapmıştır. İnsanların bilinçlenmeside bir evrim meselesidir ve buna ugun bilinçlenme ancak özgür aydınlanma süreciyle ve bunun gerektirdiği evrim zaman süreciyle mümkündür. Bunları derken, şunu eklemek istiyorum.
Her şeye rağmen Denizler ve Mahirler kendi dönemlerinde kimsenin cesaret edemediğini yaptılar ve dillendirdiler ve halkın yüreğinde birer halk kaharamanı olarak taht kurdular. Onları her zaman saygıyla anmaya devam edeceğiz. Ancak yalnışlarını devr almayacağız. Yani almamamız lazım. Ve bu yalnışı devr alarak hareket edenleri barışçıl diyalog olanaklı olduğu sürece bilinçlendirmeye çalışmak lazım. Çünkü onlarda bilinçlenmesi gereken halkın bir parçasıdır. Yalnışıyla ve sevabıyla bütün halkı demokrasi yolunda bilinçlendirmeye çalışmak lazım. Ayırım yapmadan, milliyetçi olanıda, sosyalistim diyenide, dini temelde hareket edenide, sosyal demokratıda, liberalıda, silahlı mücadeleği yeğleğenide, yani hiç kimseyi dışlamadan herkesi, bütün halkı bilinçlendirerek ancak bir barışçıl halk devrimi olabilir ve ilerici bir halk iktidarı kurulabilir. Bu bilinçlenme yalnız teorik anlamda gerçekleşmemelidir. Sosyal ve ahlaki anlamda ve ayrıca özgürlükçü ilerici demokrasiye uygun yöntemler açısından davranış ve hareketlerini, düşünce tarzını terbiye etme anlamında demek istiyorum. Tam bu noktada Andri Gandiyi örnek vermek istiyorum. Barışçıl devrim ahlakı ve tarzı konusunda dünya tarihinde benzeri görülmemiş şiddetsiz devrim mücadelesi örneği sergilemiştir Andri Gandi. Himdistan halklarının İngliz emperyalizmine karşı, bütün iç farklılıklara ve iç çelişki ve düşmanlıklara rağmane tek gövde olmasını ve barışçıl temelde başarılı bir mücadele vermenin örneğini sergilemiştir Gandi. Gandi örneğinde halkın sosyalizim ve devrim bilinci yoktu. Gandi örneği barçıl ve şiddetsiz devrim yöntemi açısından ders alınabilecek bir vakadır. Şiddete karşı olmak ve buna uygun ahlaki düzeyi yakalayabilmek ve teorik bilinçle anti-şiddet ahlaki değerlerini ve yöntemlerini bütünleştirmek gerekmektedir. Zaten barış ancak böylesine bilinç ve ahlaki yapıda olan insan topluluğu üzerinde bina edilebilir. Barışı savunan insanların ve örgütlerin inandırıcı olabilmeleri için şiddeti rededen ve şiddetsiz Gandi misali yöntemleri özümsemüş ve onlarla özdeşleşmiş olması gerekir. Sanırım bu konuda çok ayrı frakanslar üzerinde duruyoruz. Frakanslarımızı birbirine yakınlaştırabilmemiz için çok tartışmamız ve yazıp çizmemiz lazım. Henüz o doğrultudaki tartışmanın başındayız bence. Ingliz emperyalistleri ve sömürgecileri barışçıl eylemler yapan ve şiddetsiz mücadel eden Gani taraftarlarını amnasızca kurşuna diziyorlardı ve her türlü insanlık dışı müameleyi yapıyorlardı. Gandi ve taraftarlarının tahammül sınırları milyonlarca defa zorlandı ve çiğnendi. Ama bütün bunlara rağmen Gandi hareketi barşçıl yöntemlerinden vazgeçmedi ve pozitif yaklaşımın bir gün muhakkak olumsuz ve şiddete dayalı tarzdan kazanacağına inanıyorlardı. Ve nitekim haklı çıktı, ingliz sömürgecileri Gandi hareketi karşısında yenildi ve Gandiyle masa başında anlaşmaya gitmek zorunda kaldılar.
İnsandaki tahammül sınırları zorlanırsa patlak verir•
Sakince düşünelim. fizik yasalarında etki tepkiden söz ederiz, toplum yaslarında bu etki tepki çok daha elastikidir. Yani insan sonuna kadar dayanır, kırılma noktasının ucuna gelir, o ölçüde dayanır (nesneler arası etki tepkide ise anında tepki ortaya çıkar ve la iradidir). Ondan sonra patlar. Çünkü hesap yapar, ailesi, çevresi, geleceği der ihtiyatlı davranır. Bu sonsuz sabra rağmen, insanı kim tüketir dersiniz? Soruyorum size; bunu devlet tüketir, anti-demokratik yasalar tüketir.
Cevap:
Etki tepki meselesi toplumsal alandada bir yasadır. İnsan oğlunun kırılma noktasına kadar dayanabileceği gerçeğine itirazım yok. İnsanın bir aşamadan sonra patlama noktasına gelebileceğinede itirazım yok. İşte tam bu patlama dediğimiz nokta, etki ve tepki sürecinde çok önemlidir. O nokta tepki gösterme noktasıdır. Ve esas mesele bu tepkinin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiğidir? Bu tepkinin silahlı olması ve silahsız olması neye bağlıdır sizce? Burda söz ettiğimiz ferdi bir tepki değildir. Örgütlü ve toplumsal tepkiden bahsediyoruz. Bu belirleyici noktada tepkinin şeklini nasıl belirlemek lazım? Bunu duygusallıkla ve hislerlemi yoksa siyasi, stratejik ve taktiksel bilinçlemi yapmamız lazım? Sağduyulu ve rasyonel olarakmı yöntem tercihimizi yapacağız, yoksa duygularımıza kapılarak mı yapacağız? Size göre devletin anti-demokratik yasaları ve uygulamaları sonucu silahlı mücadele tarzı en doğal tepki tarzıdır. Bence anti demokratik yasa ve uygulamalar bir tepki gösterilmesi için yeterli nedendir. Ama hiç bir şekilde silahlı bir tepki göstermek için yeterli neden olarak görülemez. Silahlı mücadelenin bir yaşam tarzı haline geldiği kişi ve örgütlerde silahlı tepki yöntemin tercih etmek kendiliğindenci bir proses sonucu oluşabiliyor. Rasyonel bir yöntem tercihi olmaktan çıkıyor ve o kişi veya örgütün doğal hali durumuna geliyor. Ama bunun temelinde daha önceden yapılmış öznel tercihler sözkonusudur. Türkiyede hiç bir zaman silahlı mücadeleyi gerektirecek nesnel koşullar mevcut olmadı. İçgüdüsel öznel tercihler sonucu silahlı mücadele yöntemi seçildi. Sizin sözünü ettiğiniz aynı kırılma veya tepki gösterme noktasında yöntem olarak barışçıl yöntemler tercih edilebilirdi. Silahlı mücadele yöntemlerinin doğal hal haline geldiği örgütlerin ve şahısların barışçıl demokratik mücadele yöntemlerini düşünmesi, onları mücadelenin merkezine oturtması ve istikralı vede sabırlı bir şekilde barışçıl eylemlere endekslenmesi o kadar kolay olmaz. Hatta çok zor diyebilirim. Her an barışçıl demokratik eylemlerden silahlı eylemlere kayma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Zannediyorum, bizim ayrıştığımız temel konu, kırılma ve tepki gösterme noktasında siah yerine inatla barışçıl eylemlerin tercih edilmesini savunmamdır. Silahlı mücadle bir tepki hareketi olarak verilmez. Silahlı mücadele verilecekse, mücadele sürecinin en son aşaması olarak, istenmeyen bir zorunluluk olarak devrim sürecinin son aşamasını gerşekleştirmek için tercih edilebilir. Bir devletin anti demokratik yasalarına ve uygulamalarına dur demk için yığınsal barışçıl eylemler, işçi grevleri ve benzeri çalışmalar temel alınmalıdır ve tepki yöntemi olarak ilkeli bir şekilde bu yöntem tercih edilmelidir. Eylem biçimleri ve boyutları nesnel koşullara göre ayarlanarak adım adım geliştirilmeli ve buna uygun örgütlemede adım adım örülmelidir. Ve her koşul altında kan dökmeyi redederek ve kan dökenlere karşı ahlaki, siyasi ve ideolojik mücadele vererek. Size ben soruyorum? Bu gün beş milyon insan Ankarada hergün meydanlarda bu hükümetin istifasını istese, sizce bu günkü AKP hükümetinin istifa etmesi kaç gün sürer? Halk bilinçlendiği ölçüde korkamadan sokaklara dökülür ve daha adil bir düzen için barışçıl eylemler yapma cesaretini gösterir. Önemli olan milyonları barışçıl eylemlere çekebilmenin doğru yöntemini bulmakta ve hayata geçirmektedir. En zor olanıda budur. Çünkü doğru eksen üzerinde yürüyerek barışçıl halk hareketi oluşturmaya çalışmazsanız, o doğru ekseni yakalayamazsanız, o halk sizinle birlikte yürümez. İşin kolayıda silaha sarılmaktır. Ancak bu silahlı mücadele tarzı, devrimci hareketleri halktan soyutlamış, devrimcilerin halktan tecrid edilmesini beraberinde getirmiş ve seçimlerde yüzde bir oranında oy alamıyacak noktaya kadar batırmıştır. Yetmişli yılların silahlı mücadelesinin çok önemli sonuçlarından biride halkın silahlı solu tümüyle tecrid etmiş olmasıdır. Silahlı mücadele adı altında yapılan eylemler, hangi ideallerle yapılmış olursa olsun, nihayetinde solun halkla bütünleşmesinin önünde aşılmaz bir set çekmiştir. 70 li yıllarda kısa vadede zamaın gençliği arasında rağbet gören silahlı mücadele tarzı ve o gençlerin 70 yıllardaki silahli icraatları uzun vadede gericiliğin güçlenmesine ve ilerici solun zayıflamasına çok önemli katkılarda bulunmuştur. 70 li yıllarda barışçıl eylemler ve biliçlenme çalışmalarına daha fazla önem verilseydi, silahlı mücadele tarzı tercih edilmeseydi, Daha uzun vadede, yani bu günler için çok daha önemli bir temel atılmış olurdu ve inanıyorum ki sol bu gün Türkiyede çok daha güçlü olurdu ve CHP haricindeki sol olmadan hükümette olamazdı. Yani sol, barışçıl sol, bir biçmiyle iktidarın bir parçası olurdu ve devlet yapısıda demokratiklik anlamında solun katkısıyla çok daha ileri bir noktada olurdu. Bütün bunlardan çıkarılması gereken derslerde, 70 yıllarda yapamadığımızı bu gün yapmamız gerektiğidir. Bu günün koşullarında barışçıl eylemleri ve örgütlenmeleri temel alarak ve bilinçlenme ve aydınlanma çalışmalarını merkeze koyarak yarının kuşaklarına doğru bir zemin hazırlamak ve yeni nesillere bu şekilde doğru örnek olamktır. Silahlı mücadele konusunda özeleştiri yapmak, silahlı mücadeleyi yalnış bir tarz olarak nitelemek, yeni nesillere bunu aşılamak ve barışçıl eylemleri yeni nesillere yegane mücadele yöntemi ve perspektifi olarak aktarmak. 70 yılların mücadele tarzından çıkarılması gereken birici ders budur!
Kürtler zorunlu olarak silaha sarıldılar•
Kürdistan’da devlet iyi işi yapıyor da insanlar özgürlüklerini silahla mı istiyorlar? Kaç kez ateşkes ilan edildi, kaç kez barış için el uzatıldı. Kaç kez “demokratik açılım” adı altında artan baskılar, artan sınır ötesi operasyonlar, artan zulüm yapıldı ve kendi hatasını oyunlarla taktiklerle, alttan alta yapılan PKK-MİT görüşmeleriyle oyalayıp durdu.
Cevap:
Türkiyede yaşamakta olan Kürt toplumunun içinden silaha sarılan örgütlenmelerin türemesi ve silahlı mücadele tarzının benimsenmesi meselesi çok tartışma gerektiren bir konudur. Size göre devletin anti demokratik yasaları ve uygulamaları sonucu Kürtler silah yoluyla özgürlük talep eder duruma geldiler. Aküel durumda Kürtlerin ateşkes ilan etmelerine ve barış için el uzatmalarına parmak basıyorsunuz. PKK-MIT görüşmelerinde devlet tarafından bir oyalama taktiği olduğunu vurguluyorsunuz. Demokrati açılım adı altında baskıların ve sınır ötesi operasyonların arttığına dikkat çekiyorsunuz. Ancak aktüel duruma gelmeden önce sormamız gerek başka bir soru var. Kürtler ne zaman silahlı mücadele tarzını tercih ettiler ve silahlı mücadele tarzını tercih etmeden önce demokratik barışçıl mücadele yolları ne kadar denendi veya zorlandı? Yani daha önce ele aldığımız etki ve tepki sürecinde kırılma ve tepki gösterme noktası öncesi süreç nasıldı? Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlerin izlediği mücadele çizgisi ve yöntemleri nasıldı? Ne zaman barışçıl eylem ve mücadele tarzından silahlı mücadele tarzına geçiş yapıldı?Bu soruları cevaplarken zorlandığımız bazı konular vardır. Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlerin barışçıl demokratik mücadele yöntemleriyle özgürlük mücadelesi verdiklerine örnek göstermek çok zor. Cumhuriyetin kurluş yıllarından itibaren Kürtler tarafından silahlı mücadele tarzı benimsenmiştir. 1925 yılında tarihe Şeyh Said İsyanı olarak geçen ayaklanma, silahlı bir ayaklanmaydı. Bu ayaklanma Kürt İstiklal Komitesi adını taşıyan bir örgütlenme tarafından harekete geçirilmiştir. Jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmek, vali vegörevlilerini esir almak, vilayetler basmak, din uğruna Kürt halkını devletle savaşa çağırmak, 5000 kişilik bir kuvvetle Diyarbakıra saldırmak ve değişik kentlerin silah zoruyla ele geçirmek Şeyh Said İsyanı nın icraatlarından bir kaçıdır. Bu ardından devlet ordusuyla bu isyanı bastırıyor, isyancılar ve Kürt Teali Cemiyeti yöneticileri mayıs.haziran 1925 yılında idam ediliyor. Osmanlı döneminde ceryan eden Kürt isyanları şunlardır. 1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)
3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)Osmanlı döneminde gerçekleşen bütün isyanlar silahlı isyanlardır. an ve Ubeydullah
Cumhuriyetin ilanından 1938’e kadar 17 Kürt ayaklanması çıktı.
Bu ayaklanmalar tarih sırasına göre şöyledir:1. Nasturi (1924),
2. Şeyh Sait (1925),
3. Raçkıtan ve Raman (1925),
4. Sason (1925),
5. Ağrı (1926),
6. Koçuşağı (1926),
7. Mutki (1927),
8. İkinci Ağrı (1927),
9. Bicar (1927),
10. Asi Resul (1929),
11. Tendürük (1929),
12. Savur (1930),
13. Zeylan (1930),
14. Oramar (1930),
15. Üçüncü Ağrı (1930),
16. Pülümür (1930),
17. Dersim (1937-1938).Bu ayaklanmalara 20 binden fazla silahlı isyancı katıldı. İsyanlar; Ağrı, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Siirt, Şırnak ve Hakkari ve çevrelerinde gelişti. Bu isyanların hepsi silahlı isyanlardı. Kürt isyanların tamamı aşiret düzeninin kaymağını yiyen ağa, bey ve şeyhlerin önderliğinde çıkmıştır. Şeyh Sait ile Dersim’i, Ağrı isyanıyla Koçgiri’yi birleştiren bu ortak özelliktir.Bu isyanların ulusal isyanlar olduğu söylemek mümkün değildir. 1938 de bu isyanlar devlet tarafından bastırılma sonucunda bitti. 70 li yıllarda kurulan PKK bu isyanlara sahip çıkarak yola koyuldu ve bu isyanları Kürt ulusal harketinin doğuşu olarak görüyor. BDP eşbaşkanı Gülten Kışanak bu haftakş meclis konuşmasında Şeyh Sait i örnek vererek AKP hükümetine atıflarda bulundu. PKK 70 li yıllarda silahlı mücadele yöntemini tercih ettiği kırılma noktasında, etki tepki sürecinde tepki momenti öncesinde barışçıl eylem süreci yaşanmamıştı. Kürtlerin hiç bir isyanı, ayaklanması barışçıl ve silahsız olmadı. Silahlı mücadele tarzı benimsemeden önce yasal ve legal zemin üzerinde mücadele koşulları denenmediği gibi hiç zorlanmadı. Silahlı mücadele tarzı Kürt örgütlerinin ve kadrolarının doğal hali haline gelmiş olması ve tarih boyunca bu doğallaşma sürecinin güçlenmiş olması PKK nın silahlı mücadele yöntemini tercih etmesini çok doğal hale getirmiştir. PKK nın kürt toplumu içerisinde barışçıl hareketi bina edebileceği hiç bir birikim ve dayanağı bulması tarihsel açıdan mümkün değildi. PKK nın kurmaya çalıştığı yeni Kürt hareketini daha önceki isyanlar üzerinde bina etmeye çalışması anlışılır olduğu gibi, bu gerçek barışçıl mücadele yöntemlerinin tercihler listesinde yer bile almadığı ve bu silahlı mücadele tarzı tercihinin nesnel koşullara dayanan bir tercih olmadığını çok berrak bir şekilde ortaya sermektedir. Tarihte geliştirilmiş bir silahlı mücadele ve isyan geleneğinin devamı olmaktan ibarettir PKK nın silahlı mücadele tercihi. Yani sizin dediğiniz ve savunduğunuz gibi, salt devletin baskılarından kaynaklanan bir tercih değildir. Sonuç olarak, şu tespiti yapmak gerekir. Kürtler üzerinde inkarcı baskı düzeni hakimdi. Kürtlerin buna karşı tepki göstermesi gerekliydi. Esas soru, bu tepki silahlı olmak zorundamıydı? Bu tepki barışçıl eylemlerle olamazmıydı? Demokratik ve barışçıl eylem biçimleri seçilemezmiydi? Bu tepki bütün Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte gösterilen bir ortak demokrasi tepkisi kapsamında, Kürt olgusunun vurgulanması şeklinde olamazmıydı? Bunun koşulları ne kadar denendi ve ne kadar zorlandı? Genel sendikalarda, gençlik ve kadın örgütlerinde, ve diğer toplumsal hareketlerin içinde Kürtlere özgürlük talebinin ortak talep olarak dillendirildiği barışçıl bir mücadele şekli tercih edilemezmiydi? Barışçıl ve demokratik Kürt örgütlerinin kurulması ve diğer örgütlerle barışçıl eylemler bazında beraber çalışma yolu tercih edilemezmiydi? Parlementer sistem içerisinde demokratik mücadele tarzı tercih edilemezmiydi? Bütün bunlar silahlı mücadele tarzı tercih edilmeden yapılamazmıydı? Bence yapılabilirdi. PKK nin ve benzeri örgütlerin 70 li yıllarda silahlı mücadele yöntemini tercih etmesi rasyonel ve nesnel koşullara dayalı bir tercih olmaktan çok; kendiliğndenci, Kürt tarihinin kendi doğallığı içinde ve öznel temelde yapılmış bir tercihtir.Barış sürecini tersinden ele almakKürt hareketleri önce silahlı mücadele yöntemini tercih ettiler ve daha sonra, 12 eylül 1980 askeri cuntasından sonraki süreçte parlamenter mücadele sürecine girildi. Kürt oylarını temel alan parlementer siyasi açılımın son noktası bu günki BDP dir. BDP ve daha önceki siyasi partiler PKK nı silahlı mücadelesine endeksli legal çalışmalardır. Yeryer silahlı mücadele örgütlenmesinin legal siyasi kanadı olarak işlev görmektedir. BDP nin legal zemin üzerinde mücadele etmesinin temelinde silahlı mücadele yürüten PKK gibi bir hareketin olması BDP nin barışçıllığına ve demokratikliğina daha farklı bir nitelik yüklemektedir. Silahlı hareketten gücünü alan bir siyasi hareket olması haklı olarak barışçıllığını demokratlığını tartıştırı ögelerdir. Böylesine kombinayon hareketi, barışçıl ve demokratik mücadele biçminin doğru şekli değildir. Benim demk istediğim barışçıl ve demokratik mücadele tarzında ne ön planda nede BDP gibi arka planda silahlı mücadeleye yer vardır. Bu gün varılan sorunlu sonuçlar ve sorunun çözümünün bu kadar komplike olmasının başlıca sebeplerinden biri başlangıçta, yani 70 li yıllarda barışçıl ve demokratik eylem ve mücadele biçmini tercih etmek yerine silahlı mücadelenin tercih edilmiş olması ve daha sonra sılahlı gücü koruyarak barışçıl eylemeler yapmaya yeltenmektir. Silahlı gücün arka planda olması, BDP nin bütün barışçıl çabalarının ınandırıcılığını gölgelemektedir. PKK nın da elinde silah ben barış istiyorum demesi ve ateşkesler önermesinin ne halk tarafından nede devlet tarafından inandırıcı bulunmadığı aşikardır. Bunun nedenini halkın cahilliğinde ve devletin acımasız ve zalim karekterinde aramakatan çok 70 yıllarda yapılan silahlı mücadele tarzında ve onun bıraktığı yara izlerinde ve yarattığı yara derinliklerinde aramak lazım. 30 bin asker ve güvenlik görevlisi ve 30 bin Kürt vatandaşımızın ölümüne neden olan silahlı mücadele tarzının sonuçlarıdır bunlar. Bu sonuş tablosunun ve bu tabloya neden olan etkenlerin ve yöntemlerin insanı ve demokratik temelde savunulacak hiç bir yanı olamıyacağı gibi, ne halktan nede devletten bir çırpıda her şeyi silbaştan yapmasını veya yapabilmesini beklemek ve bu beklenti karşılık bulmayınca, biz ateşkes ilan ettik ama siz kabul etmediniz, onun için silahlı eylemlere devam ediyoruz diyen anlayışı bir demokrasi anlayışı olarak kavramak mümkün değildir. Devletin MİT aracılığı ile PKK ile masabaşında görüşmeye oturması ve müzakere yapması, devletin sorunun çözümü noktasında iradeli olduğunu göstermektedir. Ancak güvensizlik temelinde müzakere yapılması ve devletin PKK ye güvenmemesi çokta anlaşılamıyacak bir durum değildir. Bir taraftan barış istiyoruz derken diğer taraftan en ufak ve hoşuna gitmeyen bir durum karşısında silahlı eylem yapan bir PKK gerçeğini devletin görmemezlikten gelmesi mümkünmü? Barışçıl ve demokratik eylemler sonucunda müzakere masasına oturulmuş olsaydı, bu müzakerelerin seyri ve sonuçları çok daha farklı olurdu. Kısacası 70 li yıllarda yapılan tercih hatasının sonuçları ve beraberinde getirdiği komplikelerle karşıkarşıyayız. Silahlı mücadele devrim sürecinin en son aşamasında ve istenmeyen bir zoraki tarz olarak dip dondurucuda tutulması gereken bir şey iken, işin başlangıç noktası olarak hayata sokuldu. Her şeyden önce bu konuda da özeleştiri verilemsi gerekir ve yeni Kürt ve Türk nesillere bu yalnışın tekrarını önleyecek bir şekilde örnek olmak lazım. 70 li yılların mücadele tarzından çıkarılması gereken ikinci derste budur!Devlet kendi geçmişiyle hesaplaşmalıdır •
Öncelikle, geçmişiyle hesaplaşması gereken devlettir, değerli dostum. Bu hem de devletin halkı, vatandaşı karşısındaki sorumluluğu açısından hukuki olarak öyledir hem de ortak bir ülkede devlet denilen siyasal erk altında yaşama için gerekli toplum psikolojisinin vicdani kanaatleri açısında öyledir. Kural olarak ve tarihin tüm deneylerinden bilinen o ki; halkı barışçıl yaşam dışına çıkmamak için, koşullar ne olursa olsun azami özveriyi, gösterir; savaş, felaket, şiddet vb ortamların özverili davrananı halktır. Devlet bu yüzden barış zamanında halka bırakın ekonomik verileri, siyasal ve demokratik verileri ki, en kolay olanı budur ( bir karar işidir, bir gereklilik, bir tarihi ilerleme olayıdır) bunları vermekle yükümlüdür. Bu, dün gibi bu gün içinde geçerli bir belirlemedir. Devlet özür dilemekle de bu vebalinden. İnandırıcı olması gerek, yaptırımlarıyla halka gücen vermesi gerek, Anayasasıyla, yasa kurum ve kuruluşlarıyla yeniden yapılanması gerek. Anayasanın ilkel milliyetçi ilk dört maddesine ilişkin gösterdiği tek boyutlu milliyetçi refleksin olduğu bir yerde, devletin siyasal çevrelerden mücadele yöntemleri konusunda barışçıl olmalarını istemesi bile abestir diyeceğim. Buna rağmen bu günün verileriyle, hak ve taleplerimizi etkin kitle gücünün değiştirici çabasına endekslememiz yanlış değildir. Ama bu dünü inkar etmedin önemini yadsımadan, kararlılığın örnek alarak yapılmalıdır.
Cevap:
Devletin kendi geçmişiyle hesaplaşması gerektiği savını destekliyorum. Ancak bu 70 yılların devrimci hareketlerinin kendi geçmişleriyle hesaplaşmamsı gerektiği anlamına gelmemeli. Bu bağlamda daha önce yazdığımı altta yapıştırarak yetiniyorum: Devrimciler zindanlara düşme becerisinden daha çok iktidar olma becerisini geliştirmelidir.İktidara giden yolu bulmalı ve bu yolu zindana düşmeden yürümenin yöntemleriyle hareket etmelidir. Bu yasalara aykırı ve zindanlara düşmeyi beraberinde getirecek her türlü eylemden kaçınılması gerektiği anlamına gelmektedir. Yetmişli yılların devrimci hareketlerinden ve eylemlerinden vede kullanılan yöntemlerinden dersler çıkarmak lazım. Öncelikli olarak zamanında tercih edilen silahlı mücadelenin kendisi ve bunun doğal olarak beraberinde getirdiği illigal örgütlenme şekli ve yöntemleri yetmişli yılların devrimcilerinin en büyük hatasıydı. Silahlı mücadele yöntemleri beraberinde zorbalığı, ölümleri, gaspları, soygunları ve benzeri bir çok kriminel faaliyeti ve nihayetinde zindan yaşamlarını getirdi. Barışçıl müzakere ortamının yerini gitgide silahlara terketmesini beraberinde getirdi. Yani demokrasinin en iptidai gereği olan seberst müzakere ortamında silahlar konuşmaya başlamış. Ve bütün bunlar devrim mücadelesi şemsiyesi altında ceryan etmiştir. Yapılan bütün bu eylemlere bir siyasi teorik açıklamanın bulunması eylemlerin özdeki yalnışlığını gidermiyor. Hiç kimseye yetmişli yıllarda yaptığı bu eylemlerden dolayı pişmanlık duyman gerekir demiyorum. Bir çok devrimcinin gerçekten halkın kurtuluşuna inanarak bir idealle bu eylemerin içinde bulunduğunu biliyorum ve bu bağlamda çok insanı takdir ediyorum. Ama bu eylemerim içinde bulunmuş ve halen kendine devrimci diyenlerin bu geçmişle ilgili teorik ve pratik anlamında özeleştiri vermesi gerektiğini düşünüyorum. Silahlı mücadele adı altında yapılan eylemlerin yalnışlığının görülmesi gerektiğini düşünüyorum. İleriye dönük proğramlarda silahlı mücadeleye artık hiç bir şekilde yer verilmeyeceği net bir çizgi olarak koyulmalıdır.Nostaljik duygulara saygım var. Ama devrimci dersler çıkarmak çok önemlidir. Çok yazı okuyorum. Ama yetmişli yılların silahlı mücadlesi ve silahlı mücadele yöntemleriyle ilgili hiç bir özeleştiri okuyamıyorum. Bu konuda netleşmeli ve zihinleri berraklaştırmak gerekmektedir. Devrimcileri iktidara götürecek barşçıl devrimci yöntemler, taktik ve stratejiler hangileridir? Bu konularla ilgili yeni açılımlar yapmak gerekir ve bunu yaparken hem silahlı mücadele yöntemlerini redetmeli ve hemde silahlı mücadeleyi savunan ve uygulayan örgütlerle ilkesel anlamda ayrı durmak ve onlarla siyasi ve ideolojik olarak mücadele etmek lazım.Tarihin kesintisindeki silahlu mücadele dönemini bütün artı ve eksikleriyle doğru şekilde değerlendirip doğru dersler çıkarılmadan kapatılmazsa ileriye dönük başarılı bir devrimci mücadele yürütmek ve iktidara yürümek mümkün olmayacaktır. Cevabımın bu penceresinde daha çok devletin kendi geçmişiyle hesaplaşması konusuna değinmek istiyorum. Bu gün TBBM oturumunda sınır ötesi operasyonlar için tezkere karar önerisi gündemdeydi. Bu tezkereyle ilgili mecliste yapılan konuşmaların ve tartışmaların içeriksel niteliği devletin hangi ölçüde kendi geçmişiyle hesaplaştığının bir göstergesidir. Hükümet operasyonların devamı doğrultusunda savaş dili kullanmakta geri kalmadı. CHP tezkereyi destekler açıklamalarda bulundu ve hükümetin bir taraftan PKK ye karşı yeterince etkin olmadığını dile getirirken PKK ile müzakerelerin yapılmasına karşı çıktı ve PKK ile görüşmelerin tek hedefi PKK yı silahsızlandırmak olması gerektiğini vurguladı. MHP müzakerelere hayır tezkereye evet derken, devletin bütün meşru güvenlik kuruluşlarının PKK ye karşı sevkedilmesi gerektiğni savundu. BDP sözcüleri haricinde, meclisteki diğer partiler müzakere kelimesini onaylıyacak dil kullanmaktan kaçınırken, PKK ya karşı askeri operasyonları hararetlice savunmak için biribiriyle adeta yarışır oldular. Konuşmalarının halk tarafından izlenebileceğini bilerek ve hesaba katarak konuşmalar yaptıkları izah gerektirmeyen bir gerçektir. Halk arasında ve halkın geniş kesimleri arasında PKK ve terör konusundaki hassasiyet hesaba katılarak konuşmalar yapılmıştır.Ne diyaloğ dili,ne barış dili nede müzakere dili hakimdi yapılan konuşmalarda. Toplum ve halkın büyük kesimleri tarafından müzakereler, diyaloğ ve barış atmosferi hakim olsaydı, şüphesiz bütün konuşma yapan milletvekilleri bariş, müzakere ve diyaloğ dili kullanırdı. Ama bu kadar kan aktıktan sonra halkın büyük kesimleri bu sorunun çözümünü müzakerelerde ve diyaloğda görmüyor artık. Popülist siyasi ahlakda mecliste bu nabza göre konuşmalar yapılmasını beraberinde getiriyor. BDP sözcüleri hariç, mecliste olan herkes PKK nın imha edilmesinden bahsediyor. Devletin bu gün ki çizgisi ile 1925 lerdeki Seyh Said isyanına karşı izlediği çizgi arasındaki fark nerde yatıyor. Devlet dün olduğu gibi bu günde kendisine karşı silahlı isyan teşebbüsünde bulunanları imha etmeyi ve yok etmeyi hedeflemektedir ve bütün stratejisini ve çalışmalarını buna bina etmektedir. Cumhuriyetin kurluşundan sonra Nazım Hikmetler, Sabahattin Aliler hapislere tıkılmıştı ve özgür sesleri kısılmaya çalışılmıştır. Bu gün 60 ı aşkın gazeteci hapishanelere tıkılmış ve sesleri kısılmaya çalışılıyor. Hiç bir şey devletin kendi geçmişiyle hesaplaştığını göstermiyor. Ve silahlı mücadele şemsiyesi altında yürütülen silahlı eylemerin, devletin kendi geçmişiyle hesplaşmasının önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini düşünüyorum. Silahlı eylemler, devletin antidemokratik niteliğinin kendini korumasına gıda sağlıyor ve halk arasında kendine taban bulmasına yardım ediyor. Akan her yeni damla kan antıdemokrati uygulamalrın bu halk tabanını dahada kuvvetlendiriyor. Peki bütün bunlar bir kenera devletin kendi geçmişiyle hesaplaşması nasıl olur veya nasıl olmalıdır? Bence yeni bir anaysa ile olabilir bu hesaplaşma. Peki bu hesaplaşmayı kim yapacak veya kim yapmalı? Bence bu hesaplaşmayı halk yapmalı. Devlet hepimiziz. Hepimiz bu devletin birer ferdi olark bu hesaplaşmayı yapmamız lazım. Devlet hepimizin ortak tarihidir. Solun kendini bu devletin bir parşası olarak görmesi ve devletin kendisini yenilemesi için demokratik barışçıl mücadelelerde bulmalı kendini barışçıl sol. Yeni anayasa çalışmaları bunun için önemli bir çalışma alanıdır.
Barışçıl olmak yanısıra dünün silahlı mücadelesi olmasaydı hiç bir kazanım elde edilmiş olamazdı gerçeğini görmek lazım...•
Yazınıza itirazın temel noktası toptancı yaklaşmanızdır. Biz de bu gün sonuna kadar barışçıl olalım diyoruz. Bunda da ısrarlıyız ama bu dünümüzde yapmaya mecbur kaldığımız, ve iddianızın tersine etkin sonuç getiren sokaklarda, meydanlarda, dağlarda legal-illegal örgütlenmelerin mücadeleleriyle MESS’lerin, DGM’lerin lağvedilmesi, siyaseti tıkayan ceza yasasının 141-142. Maddelerinin kaldırılması ve bunlara bağlı irili-ufaklı kazanımların kaynağı nedir sanıyorsunuz. O gün bu özveriler olmasıydı, o gün elimizi taşın altına koymasaydık ne olurdu bakın size net söyleyeyim; Türkiye’de Arap halkı, 1000 yıl bu haliyle kalsa da, devlet, bu statüleri, bu ilkel milliyetçi aklı, bu anayasası, kurum ve kuruluşlarıyla anadille resmi okullarda eğitim hakkını kazanamaz. Devlet alın sizde anadille eğitim hakkınızı kullanın demez. Kürt halkının kararlı, özverili, sonuna kadar acılarla dolu mücadelesi olmasaydı şu an gördüğünüz, anadille konuşma, çocuklarına kendi dilinin isimlerini koyma, düğünlerinde kendi anadiliyle şarkı söylemeyi bile yasaklamaya devam ederdi. Kürtlere mahkemelerde anadil yasağının devamında ısrar, en basit deyimiyle bu ırkçı devletin zorlamayı nasıl yaptığını anlatmaya yeter. Kürtlerin özgürlük mücadelesi olmasaydı bunun neresinde olurduk. Sorarım size devlet toplumun dirençle istemediği bir şeyi verir mi?
Cevap:
Yukarda sıraladığınız kazanımlar silahli mücadelenin kazanımlarıdır demek çok zordur. Hatta tam tersini iddia etmek belki daha gerçekçi olur. Silahlı mücadele yöntemi tercih edilemeseydi ve silahlı eylemler yapılmasaydı, belki sıraladığını bütün kazanımlar çok daha hızlı gerçekleşecekti. Ve bu barışçıl demokratik mücadelenin yaratacağı yığınsal eylemliliklerle gerçekleşebilecekti.
Barışçıl yolları tercih ederken silahlı mücadele geleneğini sürdürenleri desteklemek lazım•
Tarih okumalarıma dayanarak söylüyorum yeryüzünde böylesi bir devlet yoktur. Şu ırkça seçim sistemine bir göz at bu bile insanı çileden çıkarmaya yetemez mi? %10 seçim barajı, üstelik ülke çapında bir seçim barajı. Bu nedir? Bana anlatır mısınız. Buna rağmen bu gün için mücadelede dünya kamuoyunu da kazanmak için, daha çok barışçıl yolları tercih etmeliyiz derim. Bunu yaparken de silahlı mücadele sürecinde dünden bu güne gelenlerin, yolunu kesmemek, dengelerini bozmamak, izledikleri haklı ve sonuç almış çabalarını baltalamamak için onlara da destek vermekten geri durmamamız gereklidir. Böyle bir yol kesme, olsa olsa devletin işi olur, bu yol kesme ise ülkedeki tüm demokrasi güçlerine bir darbedir; unutmayın tüm sol ve demokratik güçler bir milletvekili bile çıkarma şansına sahip değilken (Seçim sistemiyle de ilgili olan bir durum), bağımsız adaylar, “emek, özgürlük ve demokrasi blogu” bağımsız adayları 35 milletvekili kazanmıştır. Bu sizlere önemli şeyler anlatmalıdır. Silahlı mücadele zaman, mekan dün ve bu günüyle tu kaka olarak ele alınamaz derim.
Cevap:
Silahlı mücadele geleneğini sürdürenleri desteklemek gerektiğini savunuyorsunuz. Ben tam tersi bu tür örgütlenmelere karşı siyasi ve ideolojik mücadele verilmesi gerektiğini savunuyorum. PKK somutunda, PKK nın silahları bırakması gerektiğini ve mücadelesini barışçıl ve demokratik zemin üzerinde sürdürmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için devletle görüşmelerin yapılmasını ve müzakerelerin yapılmasını çok doğru buluyorum. Bu silahsızlanmanın koşullu olarak yapılması ve onun için gerekli yasal zeminin hazırlanması için müzakereler şarttır. Ama temel hedef silahları bırakmak, silahlı mücadeleye son vermek ve bundan sonraki süreçte barışçıl ve demokratik eylemlerle ve parlementer yolla sorunlara çözüm aramaya başlamak olmalıdır. 70 li yıllarda yapılan silahlı mücadele tercihini ve sonuçlarını tarihsel olarak düzeltmek hedefi önem taşımaktadır. Bunun sağlanması Türkiyenin demokrasi yolunda hızla ilerlemesini beraberinde getirecektir ve ülkemizde ekilen düşmanlık tohumlarının yok olmasına önemli katkılar sağlıyacaktır.
Araplar Kürtlerin verdiği fedakar mücadelenin hazır sonucunu yiyecek•
Araplar için bir cümle daha kurayım. Bu gün Araplar 5 milyon nüfuslarıyla ülkenin, Türkler ve Kürtlerden sonra üçüncü büyük etnik topluluğu olmasına rağmen, bu devlet bu topluluğun hesabını tek bir şeyde yaptığı gösteren bir amere var mı? Devlet kademelerinde görev dağılımı dahil, etnik demokratik siyasal haklara kadar tek bir adım attığı görülmüş müdür? Küçük bir aydınlatma, bundan sonra bu adım atılırsa inanınız ki Kürtlerin verdiği fedakar mücadelenin hazır sonucu olacaktır.
Cevap:
Bu konuda size katılmıyorum. Türkiyedeki Araplar silah yerine okumayı, bilinçlenmeyi, aydınlanmayı ve ekonomik olarak güçlenmeyi strateji olarak seçip hayata sokmuşlardır. Türkiyenin bütün ünüversitelerinde, Türkiyenin en ucra köşesinde öğretmenlik yapan Arap kökenli bir Türkiye vatandaşıyla karşılaşmak mümkündür. Bunun sonucunda Türkiyedeki Arapların izlediği mücadele çizgisi Kürtlerin izlediği çizgiden hem nitelik hemde nicelik olarak farklıdır. Türkiyeli Araplar devletle silahlı çatışmaya giren bir halk topluluğu olmamıştır hiç bir zaman ve devletle uyumluluk içerisinde diyaloğ yoluyla sonuçlar elde etmeyi temel starteji olarak benimsemişlerdir. Türkiyeli Arapların elde edeceği demokratik kazanımlar hiç bir şekliyle Kürtlerin verdiği fedekar mücadelenin hazır sonucu olmayacaktır. Bu konuda vardığınız sonucun gerçeklerle hiç bağı olmadığını savunuyorum. Kürtler medeniyet, demokratik ve barışçıl mücadele ve hoşgörü konularında Türkiyeli Arapları örnek almaları Kürtlerin özgürleşme süreçlerini hızlandıracaktır.
Yapılması gereken yapıldı ve günki nefes o emeklerin ürünüdür•
Dün yaptığımız her şey onurla yapıldı, bilinçle yapıldı yapılması gerektiği için yapıldı ve farkında olmasanız da bu ülkede küçük bir nefes alımı alan açıldıysa o emeklerin o mücadelelerin ürünüdür. Malatya Küre’de füze kalkanı üssü için yapılan dev protesto yürüyüşü, dünün Sinan cemgillerinin illegal, silahlı mücadele de gösterdikleri kahramanlığın tetiklediği bir adımdır. Bunu hiçe sayın yaklaşımlarınızı doğru olamaz. Dün olmasaydı bu gün için sıfırdan başlamak olacaktı. Dün yanlış değildi dün yapılması gerekenin yapılmasıydı ve beden ne ise ödenecekti nitekim hepimiz bu bedeli ödedik. Bu örnekleri yani dün yapılanların bu güne etkisin size binlerce hatta on binlerce örnekle sıralayabilirim. Bu yüzden yaklaşımınız hiçte haklı değil diyeceğim ve genç kuşaklar için iyi bir örnek oluşturmuyor diyeceğim.
Cevap:
70 li yıllarda inanarak kahramanca eylemlilikler içerisinde bulunmuş olduklarını inkar etmiyorum. Ancak silahlı eylemlerin olumlu sonucu ile ilgili varsayımlarınızı çok abartılı buluyorum. Dün tepki gösterilmesi gerekiyordu ve bu tepki gösterildi. Bu anlamda yapılması gereken yapıldı. Ama tepki şekli olarak, yapılması gereken yapılmadı. Barışçıl ve demokratik eylemler zayıf ve sınırlı kaldı. Silahlı eylemlere öncelik verildi. Bu sebeple sıfırın altında bir yerde yeniden başlamak gerekirdi ve gerekiyor. Yalnış yöntemler halkın sol devrimcilere olan güvenini ve inancını baltaladı, yok etti. Şimdi hem olumsuz tarihi nötralize etmemiz gerekiyor ve hem de doğru eylemlilikle kitlelerin güven ve inancını sıfırdan yeniden kazanmak gerekir.
Olayları çatışan ikik tarafın verileriyle ele almak•
Barışta ısrar bu gün bizimde temel siyasal mücadele jargonumuzdur. Ama dünü hataları ve sevaplarıyla, onurla taşıyarak sürdürüyoruz. Dünün kriminal gibi gördüğünüz olayları, o bütünün içinde, çatışan iki tarafın verileriyle ele aldığınızda daha sağlıklı bir yere oturtacağınızı umuyorum. Buna rağmen hatalar vardı, tecrübesizlikler, yetersizlikler çoktu. Ama dünün mücadelesi, tu kaka değildi. Tersine, bu güne, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin barışçıl yanı açısından bile ele alırsak, ne varsa dünden arta kalandı. Dünün de gerisinde olan bu günü yükseltmek için, sanırım dünden öğreneceğimiz çok şey bulunmaya devam ediyor.
Cevap:
Evet dünden öğreneceğimiz çok şey var. Ve en önemli ders, silahlı mücadele yöntemine karşı çıkmak olmalıdır.
Teslimiyetçi mantık•
Dikkat edin mantık yönteminizi eleştiriyorum. Bu gün yapılacaklar açısından ele aldığınız toptancı inkar yönteminizi eleştiriyorum. Bu mantığınız, Filistin davasını Siyonizm karşısında teslimiyete götüreceğini bilmelisiniz; bu ise tüm bölgenin teslim olması BOP’un bölge üzerindeki projelerinin uygulanmasıdır. Tam burada Filistin ayrı, Kürdistan ayrı demeyeniz. Arada ilke ve içerik açısından hiç bir fark yok.
Cevap:
Ben hiç bir şeyi inkar etmiyorum.Filistin davasıyla Türkiyedeki Kürt meselesini eşdeğerde görmenizi kavramakta gerçekten güçlük çekiyorum. Barışçıl ve demokratik mücadele tarzını savunmak nasıl Siyonzme teslimiyetçilik oluyor anlamıyorum. Siz nasıl olurda demokratik ve barışçıl mücadele yöntemini tüm bölgenin teslim olması anlamına geldiğini ve BOP un onaylanması anlamına geldiğini düşünebiliyorsunuz?
Özetsel sonuç•
Her şeye rağmen geçmişe böylesi yaklaşımlarınızın daha dikkatlice ele alınmasını önereceğim. Biliniz ki en barışçıl hak hareketi ve sonuçta gerçekçi dönüşümlere yol açacak halk itaatsizliği de bir şiddet türüdür. Tarihte hiçbir şey tümden kötü değildir, hataları ve sevaplarıyla, nesnel ortamın yarattığı öznel verilerin sonucudur. Özel olarak hiçbir iradeci çaba, nesnel bir zemine sahip olmadan doğamaz.
Dün yaptıklarımız içinde hatalar olsa da bu günümüzdeki kararlılığımızı oluşturan etkinliğiyle içimizde gelecek için yaşıyor. Olayın hangi araçlarla mücadele edileceği olayı ise tamamen zaman ve mekanla ilgili, koşullarla ilgili bin bir veri ve denklemle ilgilidir; hiçbir şeyi bu verileri ortaya koymadan inkar etmemek, yadsımamak ve kutsal itap üzerine yemin ederek ret etmemek gerek. Her şey zamanında kullanılır…
Cevap:
Evet geçmişi daha dikkatlice ele almak lazım. Ve barışçıl, demokratik mücadele için nesnel zemininimevcudiyetini sorgulayarak ele almak lazım. Barçıl ve legal olan bütün mücadele olanakları sonuna dek zorlandımı, kullanıldımı diye sorgulamak lazım.
Devrimlerin nesnel dayankları ve koşulları•
İnsanlık tarihine batı uygarlığının derin izlerini ve etkisini ikame eden Fransız Devrimi neden oldu dersiniz. Ondan sonra ardı arkası kesilmeyen toplumsal devrimler neden oldu dersiniz.
Cevap:
Nihayetinde evrim sürecinde insanlık adım adım ileriye doğru ilerleme kaydetmektedir. İnsanlık bilinci arrtıkça, insanlık aydınlandıkça daha adil bir düzen için doğal olarak mücadele edecektir ve insan kendini bir taraftan adaletsiz kapitalizme karşı mücadelede bulurken, diğer taraftan insanlar özgürlükçü demokrasi mücadelesinin birer neferi olacaklardır. İnsanlık kaçınılmaz olarak daha demokratik ve daha adil bir toplum düzeni kuracaktır. Barışçıl ve demokratik eylemlerle biz bu süreci ancak ve ancak hızlandırabiliriz. Ama bu evrim sürecinin önüne geçemeyiz ve geçemezler.
Sonuş itibarıyla ben şahsen, devrim ve evrim sürecinin en son aşamasında bile silahlı mücadele tarzının tercih edilmemesi gerektiğini savunuyorum.
6 Ekim 2011 Perşembe
ZİYA YILMAZ

Ziya Yılmaz
Mihrac Ural
6 Ekim 2011
Rahmetle anıyorum.
Niğde cezaevinde birlikte yattık. Aynı koğuştaydık. Kendisi merdiven altında bir kütüphanelik içinde kalıyordu. Sesiz ve bize göre çok olgundu. Yıl 1979, yaşım 23 idi.
Ziya abi, çok az konuşur, az misafir kabul ederdi, ama varlığıyla sürekli bir mesaj gibiydi. Geçmişi tartışmadık, ama çok şey konuştuk. Sakince düşünmeyi, geleceği geniş açıdan irdelemeyi dile getirip dururdu. Haklıydı. Kendine ait kimliğiyle aramızda konuşmadan varlığını hissettirendi. Ondan aklımda kalan ve çoğu zaman yazılarımda da kullandığım çok çarpıcı bir cümlesi var, sorduğum "Ziya abi çevrenle bu ilişkisizliğin nedir" sorusuna şu cevabı vermişti; "bazı insanlarla ilişki kurmamak ilişki kurmanın bir biçimidir"
Çarpıcı bir cümleydi. Hep bakışır sohbet anını öyle tayin ederdik. O kesit (1979) bizim 74-80 kuşağı için, Niğde cezaevi medresesinden geçmeyen sol siyasi bir diploma almış olamazdı. Bu günümüzün oluşumunda, 68 kuşağı kadar, 74-80 kuşağının da Niğde cezaevinden kalma yoğun izlerin olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bu izler sol içinde bir mastır tezi gibidir. Gerçekte de bir görgüdür, bir kurallı olma halidir. Zamanı gelince bunun nedenlerini uzun uzun açıklayacağım. Şimdi Ziya Yılmaz abiye rahmet diliyorum, toprağı bol olsun diyorum, yakınlarına taziyelerimi iletiyorum. Devrimcilerin başı sağ olsun.
4 Ekim 2011 Salı
KÜRT SORUNUNDA TEMSİL DALAŞI TEHLİKE İŞARETİDİR
Hasip Yiğitoğlu - 4 Ekim 2011
BDP ye oy veren 2.5 milyon insanın sürekli aldatıldığını söylemekle bir şeylerin değişmeyeceği artık anlaşılmalıdır.Bu rehin aklının,güçler savaşına davetiye olacağını tahmin etmek zor olmamalıdır.Bu akıl,temel çözüm sorumlusu iktidardaki siyasi güç ise,eyvah,eyvah.....
Temsilcilik bendedir,sende değildir demek hiç bir şey söylememektir.Sorun ne senin,ne benim demekle çözüm üretmek mümkündür.Çözüm bekleyen bir sorun varsa,tarafların niyetleriyle doğru orantılı olarak çözülebilir ancak.
Kürt”lerin temsilciliği konusundaki temsil iddia yarışı almış başını gidiyor.Halbuki Kürt sorunu,temsil yarışı değil,çözüm yarışı bekliyor.
AKP,Kürt”lerin temsilcisi benim,Kürt sorununun çözümü,PKK sorunu değil diyebilir.Eyvallah.O halde AKP Kürt sorununu,neden PKK ya endeksliyor.Yüzde elli ezici bir halk desteği ile iktidar olmuş AKP”nin,PKK”ya rağmen,niyetli ise,Kürt sorununu ufak tefek yaşanacak sancılara rağmen çözebiliceğini söylemek yanlış olmamalıdır.
Ne var ki siyasi iktidar güç AKP,paradigmal olarak,Kürt sorununun çözümünün ancak özgürlükler düzleminde olacağı aklını bir türlü yakalayamıyor.Yada yakalamak istemiyor.Hal böyle olunca ,Kürt sorunu aktif anarşi beklentili ilkel akıllara tutsak ediliyor malesef.Bilinç altı inançlardan mı,arka bahçe ideolojik beklenti reflekslerinden mi,sorunların nedeni zihin düzleminden kurtulma gayretleri yerine patinaj yapılıp duruluyor.
Esasında bir sistem algısı refleksi olarak,her zaman ki gibi,sorunları ötelemek,ertelemek zihniyetli patinaj politikaları yapılanlar.
Kürt sorununun çözümü algısal olarak iktidarın bilinç altı zihniyetine endeksli olması sürecin geleceği konusunda endişe vermektedir.AKP İktidarının,söylendiğinin aksine, diğer iktidarlardan farklı bir zihinle süreci yönlendirmediği KCK tutuklamalarından anlaşılmaktadır. Esasen KCK olgusu,silahların susturulması denklemine dönüştürülebilirdi.Bu durumun fırsata dönüştürülmek istenmediği mesajlarından anlaşılıyor ki,silahlar susmamalı.Bu bağlamda yeni anayasanın hazırlanması süreci,silahların gölgesi formatlı sürecin insiyatifine,insafına terk edilmek istenmektedir.
Kürt sorunun çözümü,mümkün olduğu kadar demokratik sivil insiyatif unsurlarına bırkılmak istenmemesinin temelinde bu veri,tüm çıplaklığıyla durmaktadır.Bu anlamda militarist,savaşçı,otokratik geleneğin bozulmadan devam ettirilmek istenmesinden başka ne olabilir.
Sivil siyaset düzlemi dinamiklerini arttırıcı her gelişme farklı yerlere çekilerek,baskıcı yöntemelerle üstüne gidilerek,demokratik siyaset zihniyetinin toplumsal algıya dönüşümü engellenmek istenmektedir.KCK tutuklamaları bu durumu özetlemeye yeterlidir olur galiba.
Evrende kendi halkına karşı her gün savaş ilan eden bir ülke arıyorsanız,uzağa gitmeye gerek varmı acaba.Aklım ermeye başlayalı 45 yıldır,iktidarlarımızın ,halkına düşmanca söylemlerini duyuyorum hep.Geleneksel zihnin etkileriyle,herkese,her inanca ,her etnik yapıya, Komünist,ataist,dindar,ayrılıkçı gibi kulp yakıştırmalarıyla sistem dışı gösterilerek savaş malzemesi üretildi hep.
Sosyal-toplumsal kirlenmelere neden olan bu zihniyetin düzleminden çıkılmadan ortak yaşam umutlarını geliştirmenin ve devamlı kılmanın mümkün olmayacağı,darmadağan edilmiş,bir taraftan bir tarafa savrulmuş zihniyet algımızdan anlaşılmıyormu.....
Bu acımasız,ahlak dışı kuralları olan sistem zihninden kendimizi,ülkemizi,gelecek nesillerimizi kurtulmalıyız.İnanın bu süreci sona erdirecek dinamiklerimiz var.Demokratik sistemimizi kurabileceğimiz kadar güçlüyüz.Yeterki,biraz cesaret ve kendimize,yanımızdakilere güven vermek,güvenmektir.
Cesaret,cesaret,cesaret.
Daha iyi tolumsal yaşam koşulları için suskunluğumuzu bozmalıyız..Gerçekleri evrensel bir aktivist gibi söylemeliyiz ve konuşmalıyız,tartışmalıyız.
BDP ye oy veren 2.5 milyon insanın sürekli aldatıldığını söylemekle bir şeylerin değişmeyeceği artık anlaşılmalıdır.Bu rehin aklının,güçler savaşına davetiye olacağını tahmin etmek zor olmamalıdır.Bu akıl,temel çözüm sorumlusu iktidardaki siyasi güç ise,eyvah,eyvah.....
Temsilcilik bendedir,sende değildir demek hiç bir şey söylememektir.Sorun ne senin,ne benim demekle çözüm üretmek mümkündür.Çözüm bekleyen bir sorun varsa,tarafların niyetleriyle doğru orantılı olarak çözülebilir ancak.
Kürt”lerin temsilciliği konusundaki temsil iddia yarışı almış başını gidiyor.Halbuki Kürt sorunu,temsil yarışı değil,çözüm yarışı bekliyor.
AKP,Kürt”lerin temsilcisi benim,Kürt sorununun çözümü,PKK sorunu değil diyebilir.Eyvallah.O halde AKP Kürt sorununu,neden PKK ya endeksliyor.Yüzde elli ezici bir halk desteği ile iktidar olmuş AKP”nin,PKK”ya rağmen,niyetli ise,Kürt sorununu ufak tefek yaşanacak sancılara rağmen çözebiliceğini söylemek yanlış olmamalıdır.
Ne var ki siyasi iktidar güç AKP,paradigmal olarak,Kürt sorununun çözümünün ancak özgürlükler düzleminde olacağı aklını bir türlü yakalayamıyor.Yada yakalamak istemiyor.Hal böyle olunca ,Kürt sorunu aktif anarşi beklentili ilkel akıllara tutsak ediliyor malesef.Bilinç altı inançlardan mı,arka bahçe ideolojik beklenti reflekslerinden mi,sorunların nedeni zihin düzleminden kurtulma gayretleri yerine patinaj yapılıp duruluyor.
Esasında bir sistem algısı refleksi olarak,her zaman ki gibi,sorunları ötelemek,ertelemek zihniyetli patinaj politikaları yapılanlar.
Kürt sorununun çözümü algısal olarak iktidarın bilinç altı zihniyetine endeksli olması sürecin geleceği konusunda endişe vermektedir.AKP İktidarının,söylendiğinin aksine, diğer iktidarlardan farklı bir zihinle süreci yönlendirmediği KCK tutuklamalarından anlaşılmaktadır. Esasen KCK olgusu,silahların susturulması denklemine dönüştürülebilirdi.Bu durumun fırsata dönüştürülmek istenmediği mesajlarından anlaşılıyor ki,silahlar susmamalı.Bu bağlamda yeni anayasanın hazırlanması süreci,silahların gölgesi formatlı sürecin insiyatifine,insafına terk edilmek istenmektedir.
Kürt sorunun çözümü,mümkün olduğu kadar demokratik sivil insiyatif unsurlarına bırkılmak istenmemesinin temelinde bu veri,tüm çıplaklığıyla durmaktadır.Bu anlamda militarist,savaşçı,otokratik geleneğin bozulmadan devam ettirilmek istenmesinden başka ne olabilir.
Sivil siyaset düzlemi dinamiklerini arttırıcı her gelişme farklı yerlere çekilerek,baskıcı yöntemelerle üstüne gidilerek,demokratik siyaset zihniyetinin toplumsal algıya dönüşümü engellenmek istenmektedir.KCK tutuklamaları bu durumu özetlemeye yeterlidir olur galiba.
Evrende kendi halkına karşı her gün savaş ilan eden bir ülke arıyorsanız,uzağa gitmeye gerek varmı acaba.Aklım ermeye başlayalı 45 yıldır,iktidarlarımızın ,halkına düşmanca söylemlerini duyuyorum hep.Geleneksel zihnin etkileriyle,herkese,her inanca ,her etnik yapıya, Komünist,ataist,dindar,ayrılıkçı gibi kulp yakıştırmalarıyla sistem dışı gösterilerek savaş malzemesi üretildi hep.
Sosyal-toplumsal kirlenmelere neden olan bu zihniyetin düzleminden çıkılmadan ortak yaşam umutlarını geliştirmenin ve devamlı kılmanın mümkün olmayacağı,darmadağan edilmiş,bir taraftan bir tarafa savrulmuş zihniyet algımızdan anlaşılmıyormu.....
Bu acımasız,ahlak dışı kuralları olan sistem zihninden kendimizi,ülkemizi,gelecek nesillerimizi kurtulmalıyız.İnanın bu süreci sona erdirecek dinamiklerimiz var.Demokratik sistemimizi kurabileceğimiz kadar güçlüyüz.Yeterki,biraz cesaret ve kendimize,yanımızdakilere güven vermek,güvenmektir.
Cesaret,cesaret,cesaret.
Daha iyi tolumsal yaşam koşulları için suskunluğumuzu bozmalıyız..Gerçekleri evrensel bir aktivist gibi söylemeliyiz ve konuşmalıyız,tartışmalıyız.
DOKUNAN YANAR (240. DOSYA)
(Konuyla ilgili olanlar http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ linkinden sırasıyla tüm dosyaları takip edebilirler)
Mihrac Ural’ın notu;
İtirafçı Engin Erkiner ve ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın, polisliğe devam ediyorlar.
İhbar üzerine ihbara, çirkef üzerine çirkefe, siyaset dışı her çirkinliğe devam ediyorlar.
İlgili ilgisiz herkesi devlete ispiyonluyorlar.
İşler bu.
On yıllar önce devrimcileri karalayan, ihbarlarla polis baskınlarını organize eden Doğu Perinçek’in yeni versiyonları el yazılarıyla MİT ajanı olduklarını, polisle işbirliği içinde olduklarını itiraf etmelerine rağmen, hayasızca aynı işi devam ettiriyorlar. Sonra, alt bezi gibi kullandıkları kişilerle de it dalaşına giriyorlar.
İşte bu ikilinin ihbarlarıyla mahkemelere sürüklenin devrimcilerden, hayatı boyunca halkı için tutarlıca mücadele eden Mehmet Yavuza karşı sürdürülen ahlaksız karalama kampanyası da bu çabaların bir uzantısıdır. Bunlar Özel harp dairesi yöntemleridir ve kaynağı belidir.
Onurlu bir devrimci olan Mehmet yavuz, bu şebekeyi ve işbirlikçilerini her defasında yerden yere vuran açıklamalarıyla ilgili okura mesajını iletiyor. Özetle de şunu söylüyor, birlikte okuyalım…
“pehlivan tefrikasına dönüştürülüp herkese bir kılçık atılıyor.. Aslında seslendikleri devrimci kamuoyu falan değil.. Mesajlarının muhatabı tamamen Mehmet Ağar...
Ona diyorlar ki;
'' Bir devrimci aranıza sızmış, bizleri deşifre ediyor.. Buna engel olun..''
Ben, verilen mesajları tersinden okumayı severim.. Maskeleri indirmenin en güzel yöntemidir.
Yine haklı çıktım..
'' Dokunan Yanar '' demişti Ahmet Şık..
Evet, dokunan yanıyor..”
Mehmet Yavuz – 3 Ekim 2011
Fethullahçı gladyoyu deşifre edenlerin akibetini böyle özetlemişti Ahmet Şık..
Gerçekten de dokunan yanmıyor mu ? En çarpıcı örneğini de Hanefi Avcı ile görmedik mi ? Eğer sadece Hanefi Avcı'nın kimliği üzerine yoğunlaşıp ''Oh oldu ite'' noktasında durursak, madalyonun gerçek yüzünü hiç göremeyiz.
Gladyoya dokunursan başına her şey gelir.
Muhatap olduğum her türlü iftira ve çamurun ana nedeni budur.
Ama sonucu ne olursa olsun; dokunmaya devam edeceğim...
2006 yılındaki parti üyeliğinden yola çıkıp 1977'lere varmak sadece zaman makinasıyla değil; Engin ve İbrahim Yalçın'ın FİNOSU oldukları yalan makinasıyla da mümkünmüş..
Bunu da gördük çok şükür..
Birkaç gündür, başkanı olduğum nakliye derneğinin bütün üyelerine'' DEVRİMCİ KAMUOYUNA '' başlıklı postalar göndererek ÇAMUR ve İHBAR kampanyasını sürdürüyorlar..
Lakin bu aptalların hiç bilmedikleri bir gerçek var: Başkanı olduğum dernek, devrimcilerdenoluşmuş bir fikir kulübü değil.. Adı üstünde; nakliyecilerin sektörel birliği. Yani aramızda her düşünce ve inançtan hacısı, hocası, musevisi, dinsizi, imansızı , lazı, kürdü, arabı var..
Yani sizin osuruk reyalı yalanlarınız kimsenin kılını titretmez..
Çünkü sektörümün insanı; sarraftır; veliyi de bilir deliyi de...
Muhbiri gözünden tanır..
Yargı sürecinden bahsedeyim..
Hasan'ın da ifade ettiği gibi hiç kimse ne geçmişini ne de bugünü inkar etti.. Geçmişimizi de bugün yaptıklarımızı da gururla savunduk.
Bu elbette ki dik duruştur.
Mahkemede üstlendiğimiz fiiller suçsa; cezasına razıyız.
Ama bu iftira ve ihbarcı başlarının dışkı kokan mesajları; onların künyesi olarak tarihe çoktan yazıldı.
Ben; '' GÜN NASILSA AĞARIR '' demiştim, dostlar '' GÜN NİCEDİR AĞARMIŞ '' dediler.
Ne kadar doğru..
Aslında madalyona tersten bakmak lazım. Hakkımdaki çamurun arkasında yatan gerçek neden; ulaştığıma ikna oldukları belgeler nedeniyle içine düştükleri derin endişedir..
Kendilerinde panik depresyon hali var..
Hani depreme hazırlık çalışmaları vardır... Binanın çatlayan, patlayan yerleri güçlendirilir.. Bunların yaptıkları da bu..
Depreme hazırlık yani..
Olası büyük depremden en az zararla yırtmak için kendilerince tedbir alıyorlar..
Mehmet Ağar hikayesi bu nedenle pehlivan tefrikasına dönüştürülüp herkese bir kılçık atılıyor.. Aslında seslendikleri devrimci kamuoyu falan değil.. Mesajlarının muhatabı tamamen Mehmet Ağar...
Ona diyorlar ki;
'' Bir devrimci aranıza sızmış, bizleri deşifre ediyor.. Buna engel olun..''
Ben, verilen mesajları tersinden okumayı severim.. Maskeleri indirmenin en güzel yöntemidir.
Yine haklı çıktım..
'' Dokunan Yanar '' demişti Ahmet Şık..
Evet, dokunan yanıyor..
Daha önce de yazmıştım; bir kişinin nerede olduğu değil, kim olduğu önemlidir. Bazı sabit fikirleri kırabilmenin yoludur aslında bu.. Devrimci teori; en gerici partilerde bile çalışabilmeyi gerekli kılar.
İki günde il yöneticisi olunmaz diyorlar... Aslında kendileri de inanmıyor buna...
Bal gibi olunur.
Burjuva siyaseti günlük getiriye bakar..
Bu nedenle rüzgar senden yana eserse; iki günde değil il yöneticisi, milletvekili bile olursun partinin yolunu bilmeden.
Burjuva siyasetinin insana bakışı budur...
Devrimcilik ilkeli bir duruştur demiştim.. Kimliği ve sıfatı ne olsun; hukuksuzluktan mağdur olanın yanındayım. Bu nedenle ergenekon, estergon masallarıyla dolduruşa gelmem.
Biraz da emniyet ifadelerimizin sızdırılmasından söz edeyim. Anlıyorum ki; suç duyurusu başvurumuzun muhatapları bayağı tedirgin.. Kendilerini kurtaracak yalancı şahitleri aynı mahalde bulmaya çalışıyorlar.
Ama nafile.. Gerçeği biliyoruz.
Gereğini yaptık..
Bu konuda yanlış yönlendirmeye yönelik mesajlara karnımız tok
Bu boku yiyen, faturayı öder...
Mihrac Ural’ın notu;
İtirafçı Engin Erkiner ve ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın, polisliğe devam ediyorlar.
İhbar üzerine ihbara, çirkef üzerine çirkefe, siyaset dışı her çirkinliğe devam ediyorlar.
İlgili ilgisiz herkesi devlete ispiyonluyorlar.
İşler bu.
On yıllar önce devrimcileri karalayan, ihbarlarla polis baskınlarını organize eden Doğu Perinçek’in yeni versiyonları el yazılarıyla MİT ajanı olduklarını, polisle işbirliği içinde olduklarını itiraf etmelerine rağmen, hayasızca aynı işi devam ettiriyorlar. Sonra, alt bezi gibi kullandıkları kişilerle de it dalaşına giriyorlar.
İşte bu ikilinin ihbarlarıyla mahkemelere sürüklenin devrimcilerden, hayatı boyunca halkı için tutarlıca mücadele eden Mehmet Yavuza karşı sürdürülen ahlaksız karalama kampanyası da bu çabaların bir uzantısıdır. Bunlar Özel harp dairesi yöntemleridir ve kaynağı belidir.
Onurlu bir devrimci olan Mehmet yavuz, bu şebekeyi ve işbirlikçilerini her defasında yerden yere vuran açıklamalarıyla ilgili okura mesajını iletiyor. Özetle de şunu söylüyor, birlikte okuyalım…
“pehlivan tefrikasına dönüştürülüp herkese bir kılçık atılıyor.. Aslında seslendikleri devrimci kamuoyu falan değil.. Mesajlarının muhatabı tamamen Mehmet Ağar...
Ona diyorlar ki;
'' Bir devrimci aranıza sızmış, bizleri deşifre ediyor.. Buna engel olun..''
Ben, verilen mesajları tersinden okumayı severim.. Maskeleri indirmenin en güzel yöntemidir.
Yine haklı çıktım..
'' Dokunan Yanar '' demişti Ahmet Şık..
Evet, dokunan yanıyor..”
Mehmet Yavuz – 3 Ekim 2011
Fethullahçı gladyoyu deşifre edenlerin akibetini böyle özetlemişti Ahmet Şık..
Gerçekten de dokunan yanmıyor mu ? En çarpıcı örneğini de Hanefi Avcı ile görmedik mi ? Eğer sadece Hanefi Avcı'nın kimliği üzerine yoğunlaşıp ''Oh oldu ite'' noktasında durursak, madalyonun gerçek yüzünü hiç göremeyiz.
Gladyoya dokunursan başına her şey gelir.
Muhatap olduğum her türlü iftira ve çamurun ana nedeni budur.
Ama sonucu ne olursa olsun; dokunmaya devam edeceğim...
2006 yılındaki parti üyeliğinden yola çıkıp 1977'lere varmak sadece zaman makinasıyla değil; Engin ve İbrahim Yalçın'ın FİNOSU oldukları yalan makinasıyla da mümkünmüş..
Bunu da gördük çok şükür..
Birkaç gündür, başkanı olduğum nakliye derneğinin bütün üyelerine'' DEVRİMCİ KAMUOYUNA '' başlıklı postalar göndererek ÇAMUR ve İHBAR kampanyasını sürdürüyorlar..
Lakin bu aptalların hiç bilmedikleri bir gerçek var: Başkanı olduğum dernek, devrimcilerdenoluşmuş bir fikir kulübü değil.. Adı üstünde; nakliyecilerin sektörel birliği. Yani aramızda her düşünce ve inançtan hacısı, hocası, musevisi, dinsizi, imansızı , lazı, kürdü, arabı var..
Yani sizin osuruk reyalı yalanlarınız kimsenin kılını titretmez..
Çünkü sektörümün insanı; sarraftır; veliyi de bilir deliyi de...
Muhbiri gözünden tanır..
Yargı sürecinden bahsedeyim..
Hasan'ın da ifade ettiği gibi hiç kimse ne geçmişini ne de bugünü inkar etti.. Geçmişimizi de bugün yaptıklarımızı da gururla savunduk.
Bu elbette ki dik duruştur.
Mahkemede üstlendiğimiz fiiller suçsa; cezasına razıyız.
Ama bu iftira ve ihbarcı başlarının dışkı kokan mesajları; onların künyesi olarak tarihe çoktan yazıldı.
Ben; '' GÜN NASILSA AĞARIR '' demiştim, dostlar '' GÜN NİCEDİR AĞARMIŞ '' dediler.
Ne kadar doğru..
Aslında madalyona tersten bakmak lazım. Hakkımdaki çamurun arkasında yatan gerçek neden; ulaştığıma ikna oldukları belgeler nedeniyle içine düştükleri derin endişedir..
Kendilerinde panik depresyon hali var..
Hani depreme hazırlık çalışmaları vardır... Binanın çatlayan, patlayan yerleri güçlendirilir.. Bunların yaptıkları da bu..
Depreme hazırlık yani..
Olası büyük depremden en az zararla yırtmak için kendilerince tedbir alıyorlar..
Mehmet Ağar hikayesi bu nedenle pehlivan tefrikasına dönüştürülüp herkese bir kılçık atılıyor.. Aslında seslendikleri devrimci kamuoyu falan değil.. Mesajlarının muhatabı tamamen Mehmet Ağar...
Ona diyorlar ki;
'' Bir devrimci aranıza sızmış, bizleri deşifre ediyor.. Buna engel olun..''
Ben, verilen mesajları tersinden okumayı severim.. Maskeleri indirmenin en güzel yöntemidir.
Yine haklı çıktım..
'' Dokunan Yanar '' demişti Ahmet Şık..
Evet, dokunan yanıyor..
Daha önce de yazmıştım; bir kişinin nerede olduğu değil, kim olduğu önemlidir. Bazı sabit fikirleri kırabilmenin yoludur aslında bu.. Devrimci teori; en gerici partilerde bile çalışabilmeyi gerekli kılar.
İki günde il yöneticisi olunmaz diyorlar... Aslında kendileri de inanmıyor buna...
Bal gibi olunur.
Burjuva siyaseti günlük getiriye bakar..
Bu nedenle rüzgar senden yana eserse; iki günde değil il yöneticisi, milletvekili bile olursun partinin yolunu bilmeden.
Burjuva siyasetinin insana bakışı budur...
Devrimcilik ilkeli bir duruştur demiştim.. Kimliği ve sıfatı ne olsun; hukuksuzluktan mağdur olanın yanındayım. Bu nedenle ergenekon, estergon masallarıyla dolduruşa gelmem.
Biraz da emniyet ifadelerimizin sızdırılmasından söz edeyim. Anlıyorum ki; suç duyurusu başvurumuzun muhatapları bayağı tedirgin.. Kendilerini kurtaracak yalancı şahitleri aynı mahalde bulmaya çalışıyorlar.
Ama nafile.. Gerçeği biliyoruz.
Gereğini yaptık..
Bu konuda yanlış yönlendirmeye yönelik mesajlara karnımız tok
Bu boku yiyen, faturayı öder...
ZİNDANDA KOMÜN PAYLAŞMAYI BİLMEKTİR

16 Haziran 1978 Isparta cezaevi. Okla işaretli olan Mihrac Ural. Sofranın sonunda elleri dizlerine sarkmış bıyıklı kişi Ali Sönmez yoldaştır.Diğerleri komün arkadaşlarım.
Mihrac Ural / 3 Ekim 2011
Zindan her zaman zindan içinde zindandır. Biz siyasiler zindanın bu kötü ününü, bireyselliğe götüren ve birey kalanı ölüme kadar götürün en ehveni şer deyişle her olumsuzluğa sürükleyen dokusuna son vermiştik. Binim zindan dönemi 74-80 yılları denilen dönemdi. Bu dönem demokrasi güçlerinin yükseliş dönemiydi. !2 Eylül askeri faşist darbesi generallerinin “biz gelmeseydik onlar gelecekti” dediği demokrasi güçlerinin yükseliş kesitiydi.
Zindanlarda bu yükselişten gerekli payı aldı. Gittiğimiz her zindanda siyasi koğuş istedik varsa ona katıldık. Bu çok önemliydi. Bağımsız bir alanın olması ve orda kendi ilkelerinle yaşayıp mesajını vermek, çevrenle, hedef kitlenle ve düşmanınla bile kuracağın bağımsız ilişkinin en sağlam rampasıydı. Yüksek ahlak, sürekli araştırma, okuma yazma ve gelişme. Zindanların bir medreseye çevrilmesi de tas tamam buydu. Gencecik yaşlarda zindana düşenlerin, müthiş yardımlaşması kadar, her birinin birden fazla yabancı dil öğrenmesi, şair, ressam, yazar olması bu rahlelerin ürünüdür. Bu aşamayı kararlıca göğüsleyenler başı dik yattılar başı dik çıktılar ve sorumluluklarını dün gibi bu günde yerine getirmekte tereddüt etmediler. “Min şebba ala şey şaba aleyh” derler (gençliğini yaşadığın şey üzerine saçlarını ağartırsın). Tabi ki sudan nedenlerle devrimci olanların sudan nedenlerle dökülmesi de bu tablonun bir parçasıydı; işkencede teslim olup itirafçılığa kadar uzananlar, basit bir para için MİT’e ajan olan ahlaksızlıkların derin çürümesini belirtmeye gerek yoktur.
Zindan, bağımsız siyasi koğuşların düzenli, disiplinli, paylaşımcı olgun ve yönetici olmaya layık insanların egemen olduğu bir sahaydı. Bu sahada, nice siyasal sohbetler, tartışma platformları, farklılıklar arası diyalogla olgunlaşan demokrasinin nüveleri gibi işlev görürdü. Bu alanda farklı görünme çabaları ayıplanırdı, eşitliğe özen gösterilirdi. Fazlılıklar azlıklarla paylaşılarak dengeler oluşturulurdu. Kimsesi olmasa da insanın paylaşacağı çok şey olurdu. Gencecik insanların 20’sini aşmamış yiğitlerin ateşle imtihanı gibi bir süreçtir zindanlar.
Bu anlattıklarıma bakıp, kimse “ah ne güzel” demesin, zindan, zindan içinde zindandır. Bunun için sonuna kadar esir düşmemeye çalışacaksın, bir anın bile içerde olsun istemeyeceksin. Düşersen de mahkemeleri beklemeyeceksin ilk fırsatta firar edeceksin. Bu sözlerim kendi zamanım ve mekanımla ilgilidir kimse ilke olarak almasın. Nitekim ben öyle yaptım. 21 Gün işkencelerde ser verdim sır vermedim. Üzerime bir itirafçının yıktığı ilgili ilgisiz şeyler dışında da bir şey yoktu bunları bile ret ettim. Ama buna rağmen, birçok deneyde başarısız kalmamıza rağmen sonunda firarı başardım. 30 kişi firar ettik Adana cezaevinden 31 Temmuz 1980. Bir ay daha gecikseydik, bu gün hakkın rahmetinde olurduk. Firar edenlerin büyük çoğunluğunun cezaları çok ağırdı, kurtuluşu imkansız gibiydi. Benimle birlikte, örgütümden iki kişi seçtim çıkardım. Bu iki kişiyle kaçıştan bir süre önce çekilmiş fotoğrafımı da yayınlayacağım.
Zindan, zindan içinde zindandır, ama insan her zorluğu aşacak biyolojik, akıl, düşünsel yetileriyle zorluklar içindeki zorlukları aşabilir. Bu da ayrı bir yetidir. Komün denilen olgudan söz edeceğim. Ortak sofrada yemek kültüründen söz edeceğim. Zindanda komün, aynı örgüt insanlarının ya da ortak, özgün bir ilişki topluluğunun, aynı sofrada yemeklerini paylaşmakla oluşturdukları topluluktur. Yemez zindanda özellikle siyasi koğuşta özele ait olmayan en önemli bileşkedir. Kim ve ne olursa olsun yemeği ortak yemek devrimci olmanın temel ilkesidir. Komün bu ilke üzerinde oluşur.
Annemin vefatında onu rahmetle anarken anlattım, o komünlerimizin sofralarına renk ve zenginlik katandı dedim. Malum Akdeniz kadınları, yemek ustaları, yemeğin envai çeşidini yapma maharetleriyle ünlüdür. Benim de anam diğer analar gibi yemekleri günler önceden hazırlayıp, zindanda komünüme taşıyandı. Tek erkek çocuk olmanın avantajını eklediğimde, bu sofralar çeşitlenip dururdu. Yemekte toplanmak, ortakça yemek, gazetelerin serili olduğu betonlar üzerinde uğruna dövüştüğün doğruların uğultularını duymak, yelken açtığın limanlara gidişte ihtiyaç duyulan rüzgar gibiydi.
Tek bir lokmayı yalnız yemedim zindan boyunca, yiyemezdim de doğrularım buydu, ilkelerim buydu dün gibi bu günde bu ilke üzerinde yürümenin anlamı da tas tamam budur; hiçbir şeyi idealize etmem, zamanı ve koşulları hesaba katarım. Ben dünü anlatıyorum dünün komünlerini zindanlarını anlatıyorum. Bu günün komünü, bu günün paylaşımı, bu günün zamanı ve mekanıyla ilgili, ama özü hep aynı…
Komün yaşamı paylaşmaktı, yemekle sınırlı değil içtiğin suyla, okuduğun kitapla, giydiğin kazakla, giydiğin çorapla, mektuplarınla… Zindan, zindan içinde zindandır; bunu aşmanın başka bir çok yolu vardır. Bunlar arasında can yoldaşlarının olması şarttır. Can yoldaşı ise her zaman azdır. Onları seçmesini bilmek, onlar için tutum almasını bilmek gerek…
Bu fotoğraf Isparta cezaevinde, büyük isyan öncesi, İstanbul Sağmalcılar cezaevinden (adı, daha sonra Bayram Paşa cezaevi) mahkememizin görüleceği Isparta’ya sürgün sonrası, 16 Haziran 1978 tarihinde çekilmiştir. Okla işaretli olan benim. Sofranın en sonundaki, bıyıklı evleri dizine sarkık olan Ali Sönmez yoldaştır. Diğer yoldaşlarla, komünümüze ortak olan adli mahkumlarla komün sofrasındayız.
Isparta komünümüzde adli nedenlerle tutuklu ya da hükümlü olanlardan eğitim çalışması yapa yapa, etkin kadro ve militan yetiştirdik. Bunlar arasında 18 Temmuz 1979’da Silifke’de polisin hunharca kurşunları altında geçmekte olduğu derede şehit edilen Recep Güregen yoldaş da vardı. Isparta büyük isyanı patlak verip sürgüne gittiğimizde bu komünün izlerini adli mahkumlar örgüt adına kurdukları komünlerle sürdürdüler. Bu da zindanda etkilerimizin derinliği açısından önemli bir ayraçtı.
Paylaşmasını bilmek başarmaktır… Paylaşmak, insani olan en önemli belirtidir.
DÜNÜ BU GÜNE BAĞLAMAK
Mikdat Abuzer - 3 Ekim 2011
İyi niyetinden şüphe etmediğim değerli bir dostum, Mihrac Ural’ın 74-80 dönemin mücadele ve zindan anılarını fotoğraflarla anlatımına kimi eleştirileri oldu. Bunlar arasında dönemin mücadele tarzlarıyla ilgili eleştirileri de dile getirdi. O dönemin devrimci gençliğinin silahlı, illegal mücadele yöntemlerinin yanlışlığına, hatta kriminal boyutlar taşıdığına dair eleştiriler yaptı. Bu gün mücadeleyi sürdürmek isteyenlerin bu konuda “özeleştiri vermesi ve bu yöntemleri terk etmesi” gerektiğini ifade etti. Bu yaklaşıma verdiğim cevap altta okurlarımla paylaşırım.
Değerli dostum, bazen sizi anlamakta güçlük çekiyorum. Olayı tek yönüyle ele alıyor ve zaman mekan kavramlarıyla ilgili bir yaklaşımı hesaba katmıyor gibisiniz. Hemen belirteyim ki, 74-80 döneminin silahlı eylemleri, illegal örgütlenmeleri ve buna ait tüm sonuçlar, zindan firar vb tüm bile istisna tümü devletin anti demokratik statüsünden, fiillerinden ve insanı hiçe sayan faşist askeri darbeciliğin ülkemiz siyasi hayatını bir karabasan altına almasındandır.
Sorarım size kim ister ki, okulunu terk etsin, ailesini terk etsin, zindana düşsün işkence görsün, firar etsin, sürgün yesin. Kim ister ki? Sakince düşünelim. fizik yasalarında etki tepkiden söz ederiz, toplum yaslarında bu etki tepki çok daha elastikidir. Yani insan sonuna kadar dayanır, kırılma noktasının ucuna gelir, o ölçüde dayanır (nesneler arası etki tepkide ise anında tepki ortaya çıkar ve la iradidir). Ondan sonra patlar. Çünkü hesap yapar, ailesi, çevresi, geleceği der ihtiyatlı davranır. Bu sonsuz sabra rağmen, insanı kim tüketir dersiniz? Soruyorum size; bunu devlet tüketir, anti-demokratik yasalar tüketir. Kürdistan’da devlet iyi işi yapıyor da insanlar özgürlüklerini silahla mı istiyorlar? Kaç kez ateşkes ilan edildi, kaç kez barış için el uzatıldı. Kaç kez “demokratik açılım” adı altında artan baskılar, artan sınır ötesi operasyonlar, artan zulüm yapıldı ve kendi hatasını oyunlarla taktiklerle, alttan alta yapılan PKK-MİT görüşmeleriyle oyalayıp durdu.
İnsanlık tarihine batı uygarlığının derin izlerini ve etkisini ikame eden Fransız Devrimi neden oldu dersiniz. Ondan sonra ardı arkası kesilmeyen toplumsal devrimler neden oldu dersiniz. Yazınıza itirazın temel noktası toptancı yaklaşmanızdır. Biz de bu gün sonuna kadar barışçıl olalım diyoruz. Bunda da ısrarlıyız ama bu dünümüzde yapmaya mecbur kaldığımız, ve iddianızın tersine etkin sonuç getiren sokaklarda, meydanlarda, dağlarda legal-illegal örgütlenmelerin mücadeleleriyle MESS’lerin, DGM’lerin lağvedilmesi, siyaseti tıkayan ceza yasasının 141-142. Maddelerinin kaldırılması ve bunlara bağlı irili-ufaklı kazanımların kaynağı nedir sanıyorsunuz. O gün bu özveriler olmasıydı, o gün elimizi taşın altına koymasaydık ne olurdu bakın size net söyleyeyim; Türkiye’de Arap halkı, 1000 yıl bu haliyle kalsa da, devlet, bu statüleri, bu ilkel milliyetçi aklı, bu anayasası, kurum ve kuruluşlarıyla anadille resmi okullarda eğitim hakkını kazanamaz. Devlet alın sizde anadille eğitim hakkınızı kullanın demez. Kürt halkının kararlı, özverili, sonuna kadar acılarla dolu mücadelesi olmasaydı şu an gördüğünüz, anadille konuşma, çocuklarına kendi dilinin isimlerini koyma, düğünlerinde kendi anadiliyle şarkı söylemeyi bile yasaklamaya devam ederdi. Kürtlere mahkemelerde anadil yasağının devamında ısrar, en basit deyimiyle bu ırkçı devletin zorlamayı nasıl yaptığını anlatmaya yeter. Kürtlerin özgürlük mücadelesi olmasaydı bunun neresinde olurduk. Sorarım size devlet toplumun dirençle istemediği bir şeyi verir mi?
Tarih okumalarıma dayanarak söylüyorum yeryüzünde böylesi bir devlet yoktur. Şu ırkça seçim sistemine bir göz at bu bile insanı çileden çıkarmaya yetemez mi? %10 seçim barajı, üstelik ülke çapında bir seçim barajı. Bu nedir? Bana anlatır mısınız. Buna rağmen bu gün için mücadelede dünya kamuoyunu da kazanmak için, daha çok barışçıl yolları tercih etmeliyiz derim. Bunu yaparken de silahlı mücadele sürecinde dünden bu güne gelenlerin, yolunu kesmemek, dengelerini bozmamak, izledikleri haklı ve sonuç almış çabalarını baltalamamak için onlara da destek vermekten geri durmamamız gereklidir. Böyle bir yol kesme, olsa olsa devletin işi olur, bu yol kesme ise ülkedeki tüm demokrasi güçlerine bir darbedir; unutmayın tüm sol ve demokratik güçler bir milletvekili bile çıkarma şansına sahip değilken (Seçim sistemiyle de ilgili olan bir durum), bağımsız adaylar, “emek, özgürlük ve demokrasi blogu” bağımsız adayları 35 milletvekili kazanmıştır. Bu sizlere önemli şeyler anlatmalıdır. Silahlı mücadele zaman, mekan dün ve bu günüyle tu kaka olarak ele alınamaz derim.
Araplar için bir cümle daha kurayım. Bu gün Araplar 5 milyon nüfuslarıyla ülkenin, Türkler ve Kürtlerden sonra üçüncü büyük etnik topluluğu olmasına rağmen, bu devlet bu topluluğun hesabını tek bir şeyde yaptığı gösteren bir amere var mı? Devlet kademelerinde görev dağılımı dahil, etnik demokratik siyasal haklara kadar tek bir adım attığı görülmüş müdür? Küçük bir aydınlatma, bundan sonra bu adım atılırsa inanınız ki Kürtlerin verdiği fedakar mücadelenin hazır sonucu olacaktır.
Bütün bunlardan anlatmak istediğim şudur, Toptancı yaklaşmayın. Dün yaptığımız her şey onurla yapıldı, bilinçle yapıldı yapılması gerektiği için yapıldı ve farkında olmasanız da bu ülkede küçük bir nefes alımı alan açıldıysa o emeklerin o mücadelelerin ürünüdür. Malatya Küre’de füze kalkanı üssü için yapılan dev protesto yürüyüşü, dünün Sinan cemgillerinin illegal, silahlı mücadele de gösterdikleri kahramanlığın tetiklediği bir adımdır. Bunu hiçe sayın yaklaşımlarınızı doğru olamaz. Dün olmasaydı bu gün için sıfırdan başlamak olacaktı. Dün yanlış değildi dün yapılması gerekenin yapılmasıydı ve beden ne ise ödenecekti nitekim hepimiz bu bedeli ödedik. Bu örnekleri yani dün yapılanların bu güne etkisin size binlerce hatta on binlerce örnekle sıralayabilirim. Bu yüzden yaklaşımınız hiçte haklı değil diyeceğim ve genç kuşaklar için iyi bir örnek oluşturmuyor diyeceğim.
Barışta ısrar bu gün bizimde temel siyasal mücadele jargonumuzdur. Ama dünü hataları ve sevaplarıyla, onurla taşıyarak sürdürüyoruz. Dünün kriminal gibi gördüğünüz olayları, o bütünün içinde, çatışan iki tarafın verileriyle ele aldığınızda daha sağlıklı bir yere oturtacağınızı umuyorum. Buna rağmen hatalar vardı, tecrübesizlikler, yetersizlikler çoktu. Ama dünün mücadelesi, tu kaka değildi. Tersine, bu güne, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin barışçıl yanı açısından bile ele alırsak, ne varsa dünden arta kalandı. Dünün de gerisinde olan bu günü yükseltmek için, sanırım dünden öğreneceğimiz çok şey bulunmaya devam ediyor.
Dikkat edin mantık yönteminizi eleştiriyorum. Bu gün yapılacaklar açısından ele aldığınız toptancı inkar yönteminizi eleştiriyorum. Bu mantığınız, Filistin davasını Siyonizm karşısında teslimiyete götüreceğini bilmelisiniz; bu ise tüm bölgenin teslim olması BOP’un bölge üzerindeki projelerinin uygulanmasıdır. Tam burada Filistin ayrı, Kürdistan ayrı demeyeniz. Arada ilke ve içerik açısından hiç bir fark yok.
Öncelikle, geçmişiyle hesaplaşması gereken devlettir, değerli dostum. Bu hem de devletin halkı, vatandaşı karşısındaki sorumluluğu açısından hukuki olarak öyledir hem de ortak bir ülkede devlet denilen siyasal erk altında yaşama için gerekli toplum psikolojisinin vicdani kanaatleri açısında öyledir. Kural olarak ve tarihin tüm deneylerinden bilinen o ki; halkı barışçıl yaşam dışına çıkmamak için, koşullar ne olursa olsun azami özveriyi, gösterir; savaş, felaket, şiddet vb ortamların özverili davrananı halktır. Devlet bu yüzden barış zamanında halka bırakın ekonomik verileri, siyasal ve demokratik verileri ki, en kolay olanı budur ( bir karar işidir, bir gereklilik, bir tarihi ilerleme olayıdır) bunları vermekle yükümlüdür. Bu, dün gibi bu gün içinde geçerli bir belirlemedir.
Devlet özür dilemekle de bu vebalinden. İnandırıcı olması gerek, yaptırımlarıyla halka gücen vermesi gerek, Anayasasıyla, yasa kurum ve kuruluşlarıyla yeniden yapılanması gerek. Anayasanın ilkel milliyetçi ilk dört maddesine ilişkin gösterdiği tek boyutlu milliyetçi refleksin olduğu bir yerde, devletin siyasal çevrelerden mücadele yöntemleri konusunda barışçıl olmalarını istemesi bile abestir diyeceğim. Buna rağmen bu günün verileriyle, hak ve taleplerimizi etkin kitle gücünün değiştirici çabasına endekslememiz yanlış değildir. Ama bu dünü inkar etmedin önemini yadsımadan, kararlılığın örnek alarak yapılmalıdır.
Her şeye rağmen geçmişe böylesi yaklaşımlarınızın daha dikkatlice ele alınmasını önereceğim. Biliniz ki en barışçıl hak hareketi ve sonuçta gerçekçi dönüşümlere yol açacak halk itaatsizliği de bir şiddet türüdür. Tarihte hiçbir şey tümden kötü değildir, hataları ve sevaplarıyla, nesnel ortamın yarattığı öznel verilerin sonucudur. Özel olarak hiçbir iradeci çaba, nesnel bir zemine sahip olmadan doğamaz.
Dün yaptıklarımız içinde hatalar olsa da bu günümüzdeki kararlılığımızı oluşturan etkinliğiyle içimizde gelecek için yaşıyor. Olayın hangi araçlarla mücadele edileceği olayı ise tamamen zaman ve mekanla ilgili, koşullarla ilgili bin bir veri ve denklemle ilgilidir; hiçbir şeyi bu verileri ortaya koymadan inkar etmemek, yadsımamak ve kutsal itap üzerine yemin ederek ret etmemek gerek. Her şey zamanında kullanılır…
2 Ekim 2011 Pazar
BEDRAN CEBİROĞLU HOŞGELDİN

Bu haftaki misafirim, edebiyatın sesiz sitemsiz aydını, şairi, gönül ve kararlılık insanı. Sevginin ikircimsiz aynası Bedran Cebiroğlu. Misafirimin, tepelerinde büyüdüğü köyün (Dersuni), dünden bu güne Dr. Wehib el Ganim’den 74-80’li yılların gani gani devrimci kadro ve militanlarına, bu güne kadar uzanan dik duruşların insanlarına, laik ve demokrasiden ayrılmayan, halkı adına mücadelede kararlı dostum Bedran Cebiroğlu evime hoş geldi sefa geldi. Fotoğraf: Şerif Yılmaz, Mihrac Ural, Bedran Cebiroğlu, Dr. Hüssan Hoca. 2 Ekim 2011 / Lazkiye. Saat: 20.00
Mihrac Ural
2 Ekim 2011
Misafirlerim ülkemle bağım, kültürel devamlılığım, kimliğimin kendini ifade etme biçimlerinden biri. Uzakta değilim, Ankara’dan, İstanbul’dan çok daha yakınım memleketime. Bir taş atımlık mesafe. Denizden ölçerseniz zorluk çekmeden temaşa…
Bölgenin kaynadığı bir kesitte, tüm halkların gelecek kaygısıyla sıkıştırıldığı, okyanus ötesi baskıların arttığı vatan hanileri ve ikiyüzlü komşuların eli kanlı şebekelerle kol kola gezdiği bir ortamda, bireyler olarak üzerimize düşen tarihi sorumluluklarla yüz yüze kaldığımızı söylemeye gerek yok sanırım.
Barışa izin verilmiyor, diyaloga olanak tanınmıyor, yayılmacı zihniyetler yeni saldırıların kanlı sahnelerin üreticisi olmaya devam ediyor. Ülkede barış bölgede barış için çabalar öteleniyor sınır ötesi operasyonlarla ölüm denklemleri kurgusu sürüyor. Bölgenin iki önemli ulusal davası Kürt ve Filistin davası kaostan kaosa sürüklenerek halkların kan kaybı için özel çaba yürütülüyor. Bu gidişe direnenler ise diz çökertilmek isteniyor. Halkının arkasında kararlıca durduğu direnmeci güçler Suriye gibi halkçı yönetimlerin başına belalar sarılıyor. Her fırsatta Filistinliler katlediliyor Kürtler kovalanıyor, Suriye halkının genç evlatları öldürülmekle kalınmıyor, cesetleri doğranıp Asi nehrine atılarak, insanlıktan çıkılıyor. Bütün bunların arkasında ülkemiz iktidarının, eli kanlı şebekelerle ortak olması halklarımızın alın yazısına kara bir leke daha sürüyor. Kanıl tarihi kinleri bir kez daha örüyor.
İşte tam de bu dönemde, su gibi, hava gibi diyalog ihtiyacı beliriyor. Her düzlemde, her adımda, her alan ve zamanda diyalog içinde olmamızın tarihsel sorumluluğu kendini dayatıyor.
Ortak reflekslerimizi, ortak bilinçle, haklı, adil, demokratik bir hak kazanımı için rayına oturtmamız gerekiyor. Bu diyaloglar süreklilik kazanıyor. Tehlikenin boyutu büyüdükçe de ortak refleksin bir araya getirdiği istişarelerde artıyor..Bu bir sorumluluktur, daha da büyüyecek daha da verimli olacak…
Bedran, Şiir kitabını hediye etti. “Şafağın Gülleri”ni, güzel bir notla imzaladı. Bu küçük şiir kitabında dikkatimi çeken müthiş bir asalet ve tutarlılıkla korunan, kadim Roma kenti Antakya’nın ünlü şairi üstadı Ali Yüce’nin mektubu ve mektup zarfının yer almasıydı. İşte o küçük şiir kitabını dev bir esere dönüştüren de buydu. Bu bilinçle çalışmanın, sevgi örgütleriyle oluşan dokularının er yada geç başarıyı göğüsleyeceğini söylemek hiçbir zaman abartılı olmayacaktır. Değerli kardeşim Bedran’da bunu gördüm, o sesiz, o sitemsizliğin müthiş irade gücünü yakaladım.
Hoş geldin Bedran hoş geldin, seninle omuz omuza olacağız şehrimizin sokaklarını arşınlarken, halkımızın haklı taleplerini isterken, Belki yalın ayak olacağız, belki kefenlerimizi giyip Antakya feneriyle kimlik haklarımızı, ana sütü gibi helalimiz anadil hakkımızı isteyeceğiz. Bu irade var oldukça, bir maya gibi yılmadan yorulmadan bu hakların kazanımı için sorumluluğumuzu, yükümlülüklerimizi üstleneceğiz. Sayı değil duruştur bizim aradığımız; biliyoruz ki tarihin fay hatları, bu mayaların etrafında örülebilen dev kitlelerle oluşur. O an için kararlıca yürümeye devam edeceğiz.
Düşman değil dosttur aradığımız, barış diye diye sonuna kadar direneceğiz. Bu topraklar bizim, hepimizin birimizin değil bunu gerçekliğiyle ikame edeceğiz.Hoş gedin kardeşim hoş geldin…
1 Ekim 2011 Cumartesi
AMBARGO SURİYE'YE NE YAPABİLİR
Mikdat Abuze
2 Ekim 2011 - II. Yayımı
Giriş:
Ava giden avlanır diye bir söz var aynen öyle oldu. Suriye’yi bilmiyor, öğrenmemiş de. İhaneti yetmez gibi iki kardeş halkı ve ülkeyi tarihi düşmanlık içine sokmak için kollarını sıvadı Obama’ya söz verdi. “Suriye’ye yaptırım yapacağım” diye kükremiş bay sıçan. Suriye’yi bilmiyor ilkeler ülkesini, direnmenin anavatanının bilmiyor adam. Bölgenin tüm direniş güçlerinin güvenli limanının dik duruşunu anlamamış. Kendisi gibi boynu bükük el-pençe divan durur sanmış. Yaptırım yapamadan kendisi yaptırımı yemiş. Suriye Türkiye mallarına ambargo koyma kararı basını bomba gibi indi. Hadi bakalım bay kükreyen sıçan ne yapacaksın görelim… Suriye’yi bilmiyorsunuz öğreneceksiniz…
Konu;
“Başbakan Erdoğan, New York'un ünlü Waldorf Astoria Oteli'nde yapılan ve yaklaşık 1.5 saat süren görüşmenin ardından bir basın toplantısı düzenledi.
İşte Erdoğan'ın açıklamalarından satır başları:
Suriye yönetimi Türkiye'ye yönelik bir kara propaganda başlatmış durumda. Artık Suriye yönetimine güvenimiz kalmamıştır. Türkiye de ABD gibi Suriye'ye karşı bazı yaptırımlar uygulayacaktır. Dönüşte değerlendirmeleri daha geniş yapacağım ve Hatay kampını gidip yerinde ziyaret edeceğim. Oradaki yaşam koşullarını görmek istiyorum ve ondan sonra oradaki kampa yönelik de bir program açıklayacağız. Ben mevcut Suriye yönetimiyle görüşmeleri kesmiş vaziyetteyim. Ne yazık ki Suriye yönetimi bizi böyle bir karar olma noktasına getirmiştir.” (http://www.islamigundem.com/turkiyeden-suriyeye-yaptirim-karari-haber-36384.html )
Suriye’yi tanımayan bu aptal adama, Suriye’nin halkçı yönetiminin verdiği cevap, “Türkiye mallarını boykot” oldu. Suriye’de ciddi tahribat yapan, Suriye yerli üretimini baltalayan bu malların girişi artık durdu. Kapanan işletmeler yeniden harekete geçti. Erdoğan’ın liberalizm tavsiyeleriyle çökmeye doğru giden ekonomi, sınıflar arası uçurumların oluşmaya başlaması, işsizlik Türkiye’nin bir taklidi haline gelişe doğru sürükleniyordu. Bu gidiş Suriye’nin ne toplum yapısına ne sistemine uygundu:halkçı yönetimin on yıllar içinde halkı için sunduğu her şey özele doğru kaydıkça yıkıcı etkiler yaratıyordu. Ortaya çıkan bu olayların önemli bir boyutu da Erdoğan’ın parmak izini taşıyor: Buna Erdoğan’ın eli kanlı şebekelerle ortak ölüm denklemleri kurmasını eklediğimizde her şey açıkça ortaya çıkmış olur. Suriye’nin atağı şamar, sözde Suriye’ye yaptırım yapacağını sanan bu aptala bir şok etkisi olacaktır. Suriye’nin güçlü ekonomisi, önlemleri, güçlü para birimi, altın stokları (55 ton ), 100 milyar döviz rezerviyle her şiddeti defedebilecek kadar güçlüdür. Buna son olarak aldığı ciddi önlemleri de eklediğimizde, Suriye siyasette olduğu kadar ekonomide de herkese ders verecek bir ülke olduğunu gösterecektir. Suriye üzerine konuşmak için yeterli olmak gerek, yetersizler oturup okumaları gerek. Erdoğan ne biri ne de ötekidir. Gerisini makaleden takip edelim.
***
Bir türlü başaramadılar. Beşşar Esad Önderliği etrafında kenetlenen Suriye halkına diz çökertemediler. 6 aydır dünyanın tüm şer güçleri, uluslararası şer medyası, ne medya ahlakı ne de ekonomik kaygı duymadan, petrol şirketlerinin akıl almaz desteğiyle 48 TV kanalından, binlerce gazete ve radyodan 24/24 saat üzerinden yalan, abartma, kışkırtma, uydurma, senaryolarla yaptığı yayına rağmen Suriye halkı birliğini korudu ve devletin dik duruşunda tek bir fire vermeden bu ahlaksız saldırılara karşı koydu.
Başlangıçta halkın haklı reform taleplerini hızla ve çok daha ileri adımlarla karara bağlayıp resmi gazetede yayınlayarak halkının kazanımları haline getirilmesine rağmen, uluslararası komplocular bunu yeterli görmeyip, halkın bu kazancı değerlendirmesinin önüne set çektiler. Silaha sarıldılar, kan döktüler. Yol kesme harekatı yaptılar. Suriye’nin halkı yönetimi ısrarla Reformlara devam ettikçe, onlar inatla silahlı saldırıları sürdürdüler.
Ama başaramadılar. Suriye halkı, laik, direnişçi ve halkçı yönetimi etrafında milyonlar üzerine milyonları ekleyerek kenetlendi. Halk son sözünü söyledi; “dünyanın tüm kudretleri toplansa da ambargolarla aç bıraksalar da reform yolunda halkçı yönetiminin arkasında kalacağız” dedi. Suriye’yi sarsamayacaklarını, muhalefet diye özellikle Erdoğan’ın desteğiyle bir türlü bir araya gelmeyen, ilkesiz, çapsız ve döküntü halleri bir türlü toparlanamayınca uluslar arası ambargolara başlandı. İçten yıkanmadıkları bu onurlu ve bağımsız ülkeyi, dış kuşatmalarla yıkabileceklerini sandılar. ambargolar süreci böyle başladı.
Suriye bu kuşatmalara şerbetli bir ülkedir. İMF, kuklası solan ülkelere karşı geçerliliği olan bu ekonomik sıkıştırmaların Suriye’de hiçbir anlamı yoktur; çünkü ne IMF vardır ne de tek kuruş dış borcu bulunuyor. Kaldı ki Suriye bu risklerin stratejik önlemlerini almış bir ülkedir.
Ambargo mekanizmalarıyla ilişkisi olmayan bir ülke, ambargodan hiç etkilenmez.
Suriye Hafız Esad döneminden itibaren, Siyonist İsrail’le 50 yıllık savaş sürecinin tecrübeleriyle, önlem almıştır. Askeri olduğu kadar, besin stratejileriyle bunu pekiştirmiştir. Bu gün Suriye’yi ambargolar karısında dik tutan da budur. Güncel olan bu sorunu altta maddeler halinde okurlarla paylaşıyorum.
Suriye;
1. Dış borcu sıfır olan bir ülkedir.
2. iç üretimi özellikle beslenme ve giyim sektöründe kendi kendine yeterli bir ülkedir
3. Hafız döneminden itibaren devam eden beslenme güvenliği projesi etrafında geliştirilen stratejilerle hiç bir ambargonun etkilemeyeceği önlemler alınmıştır; özel ve kamu sektörü bu doğrultuda dizayn edilmiştir.
4. 100 milyon zeytin ağacına sahip ve dünyada zeytincilik alanında dördüncü ülkedir.
5. Yıllık 400 bin ton (400 milyon kg) zeytinyağı üretimi vardır.
6. 2 yıllık buğday stokları bulunmaktadır (Bu besin güvenliği stratejisi gereği sürekli korunmaktadır)
7. Yıllık 4,5 milyon ton hububat üretimi bulunmaktadır.
8. Yıllık 700 bin ton narenciye üretimi yapar
9. 700 bin tona yakın değişik meyve üretimi yapar.
10. 1 milyon ton dünyanın en kaliteli pamuğunu üretir, (Mısır Nil pamuğu gibi teli en uzun pamuk) Türkiye dahil dünyanın kapıştığı pamuk iplik ve ham bez üretimi yapar( Türkiye'de satılan en kaliteli kumaşlar ham olarak Suriye’den alınıp, boyanarak piyasaya iner)
11. Petrol fazlası olan günlük 200 bin varil şimdiden 2 yıllık üretimi satılmış durumdadır. Sehll AT'nin aldığı kararlara rağmen üretimine ve satışına devam etmektedir. Kaldı ki dünyada 100 devlet bu ambargo kararlarıyla ilgili değildir ve Petrolu kapışa kapışa almaya hazırdır. Çin bu fırsatı beklemekte mega şirketleriyle bölgede petrol arama işleme ve satmaya hazırdır. ABD ve AT bundan çok çekinmektedir (Sudan sendromu)
12. ABD ile ticareti on yıllardır sıfır noktasında tutulmuştur.
13. on yıllardır kademeli olarak doğu toplumlarıyla ekonomik ilişkiler geliştirilmekte, alternatif pazar ve yedek ihtiyaçlar için zemin oluşturulmuştur.
14. Dolar 25 yıldır fiyatı değişmeden korunmuştur. halkın yaptığı son desteklerle dolar ve Euro, Suriye lirası karşısında 3 SL değer kaybetmiştir ( 1 Dolar=47 SL = 1.6 TL)
15. Bunlara ek olarak, 1 lt mazot 15 SL (Türk lirasıyla 50 krş), 2 kg ekmek 15 SL (50 Krş TL), 1kg şeker, 1kg pirinç 10 SL (0,30 Krş TL), eğitim, sağlık bedava; ana okul dahil üniversiteyi bitirene kadar bir ailenin ödeyeceği para 15 000 SL civarındadır (300 Dolar, yaklaşık 500 TL), dünyada sadece üniversite eğitimi için ortalama olarak 100 ile 250 000 Dolar ödenir. Yolu, elektriği, suyu olmayan tek köy bırakmamıştır. Yapılan son katkılarla ortalama bir memurun aylığı 15 000 ile 25 000 civarında olmuştur (Yaklaşık 300 ile 500 dolar, bu da yaklaşık olarak bir ailede ikiden fazla memurun olduğu ve ülkedeki temel besin maddelerinin devlet tarafından desteklendiği göz önüne alınınca yaşam düzeyin daha da net anlaşılmış olur). Sağlıkta, açık kalp ameliyatı dahil tüm sağlık hizmetleri bedavadır; komşu ülkelerden gelen tüm hastalar da aynı şekilde sadece insan olması sağlık ihtiyaçlarını gidermesi açısından yeterli görülür. Ülkede her meslek gurubunun sendikası vardı (işçi,köylü, sanatçı, mühendis, doktor, avukat, memur, zanaatçı, vb..) ve her türden sağlık, eğitim hizmetini ailesiyle birlikte karşılıksız olarak devletten alır. Çok etkin şekilde korunan ekonomik dengeler (Dolar fiyatı ve enflasyon oranlarından belli olun) toplumsal dengenin ve halkın, ülkenin halkçı yönetimi etrafında kenetlenmesinin de temel nedenidir.
16. 55 ton altın rezervi
17. 100 milyar dolar yabancı para rezervi
Şimdi gelsin dünyanın tüm şer güçleri Suriye’yi ambargo altına alsın da bakalım ne çıkacak.
Hiçbir şey çıkmayacaktır.
Suriye’nin yukarıda sunduğum özgün tablosunu, kimse ülkemizin ölçüleriyle kıyaslamasın. Ülkemiz II. Dünya savaşından itibaren yeni sömürgeci çarklar altında batının onursuz dişlisi hale getirilmiştir. En küçük bir ekonomik dalgalanmada, ülkemizin en ücra köşesinde amansız bir sarsıntının olması bundandır. Borç bataklığı IMF reçetelerinin halkı ezen amansız politikaları, iki ucu keskin bıçak gibi halkımızı doğrayıp geçer.
Bağımsız ve onurlu bir ülke olarak Suriye bu tablodan çok uzaktadır. Uzun yıllar içinde oluşturduğu güvenlik sistemiyle Suriye, yöneticileri tarafından onursuzlaştırılmış ülkemizle karşılaştırılması mümkün değildir. Kıbrıs savaşını hatırlayanlar bilir (1974), o küçük ada için girişilen savaşta uzun süreler karartma ile karanlıklar içinde kalmak bir yana ekmek bile piyasadan çekilmiş neredeyse karneye bağlanacak hale gelmişti. Dolar fiyatı fırlamış enflasyon dev rakamlara ulaşmıştı. Hesapsız ekonomi siyasetlerinin II. Dünya savaşından sonra ülkemizi tahrip eden eğilimleri böylesi küçük dalgalanmalarda kendini yıkıcı etkileriyle göstermişti.
Bu günde değişen hiçbir şey yoktur. Ülkemiz bölgenin kirli savaş bataklığına sürükleyenler, her şeyi dışa bağımlı düzenin halkımızın sırtına nasıl bir yıkım yapacağını kestirmek zor değildir. Bu tablo bir kez daha, bağımsız ve onurlu komşularımızdan acil dersler almaya ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Ülkemizdeki sorun türleri Komşumuzdaki sorun türlerinden bin kat daha fazladır ve bin kat daha hassas dengeler üzerinde ip üstünde cambaz gibi risk altındadır. Bunun için evi camdan olan kimseyi taşlamasın diyeceğim.
Suriye bu zor günleri geride bırakacaktır. Bu kesindir. Bununla kalmayacak, sistemi yenileştiren devrim gibi reformlarıyla da bölgemizin en güçlü demokratik ülkesi olacaktır. Bu onurlu komşumuza omuz vermek gerekirken onu arkadan vurmak ahlaksızlıktır.
FÜZE KALKANI TAMAM-HEDEFTE SURİYE VAR
Hasip Yiğitoğlu
2 Ekim 2011
Türkiye İsrail arasında yaşanan gerginliklerin perde arkasının üstündeki sis perdesi aralandıkça nelerin hedeflendiği açığa çıkmaya başladı.İsrail”le olan dalaşmanın yalnızca Türkiye”nin Füze kalkanı ve Suriye politikasının iç politik tepkilere karşı kurgulandığının gizli tarafı kalmamıştır.Sürekli İsrail”le Mavi Marmara gemisi gerginliği,İç siyasetteki gerginlikler,içte ve dışta artan savaş hali ve Suriye”de yaşananlar hep gündemde tutularak bu durumun Türkiye kamu oyu tarafından tartışılması fırsatı bırakılamamıştır.
Küresel güç dengeleri kırılma noktası niteliğinde olan Füze Kalkanı denkleminin,Türkiye”nin güvenliği yönünden niteliksel bir değişimi zorunlu kılacağı bilinerek kabul edilmesi,soğuk savaş yılları gerginliklere ve tehlikelere davetiye anlamında olacaktır.
Nato ülkesi hiçbir ülkenin topraklarında konuşlandırılmasını istemediği Füze kalkanı üssünün,Türkiye tarafından nasıl kabul edildiği ABD liler tarafından bile şaşkınlığa neden olmuştur.Bu kadar önemli riskler taşıyan bu kararın halktan gizlenmesi,elbette gerekiyordu.Bundandır oldu bittiğe getirilmek istenmiştir.Nitekim böyle oldu.
20 yıldır üzerinde çalışılan bu denklemin hayata geçirilmesi konusunda,ABD”li güvenlik yetkililerinin ve siyasilerin açıklamalarından anlaşılıyor ki, Füze Kalkanın konuşlandırılması Nato açısı dan bir devrim niteliği taşımaktadır.ABD Ankara Büyük elçisi Türkiye”ye teşekkür ediyor.Füze kalkanının koşullandırılmasını,Türkiye ile stratejik ortaklıklarının daha ileri bir noktaya taşındığını belirtiyor ayrıca. Yetkililerin söylendiğinin aksine,İsrail”in Nato sistemi içinde,güvenlik açısından en sorunlu ülkesi olduğu kabul edilirse,Füze Kalkanın Birinci derecede İsrail güvenliğine yönelik bir proje olduğunun bilinmeyen tarafı olmamalıdır.Bu ne turşu,ne lahana dedirtecek aymazlık politikasından başka ne denebilir bu duruma.Bir nalına,bir mıhına vurarak İsrail”le yaşanan argüman yarışının gerçek nedenleri şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.
Son birkaç aydır,Türkiye”nin içte ve dışta gerginlik üreten politik söylemlerinin perde arkası analize ihtiyaç kalmadan Füze kalkanı ve Suriye denkleminin olduğu ayan beyan deşifre olmuştur artık.Ustaca kurgulanan bu dezenformasyon senaryosu,ülke içinde toplumsal hezeyan,ayrışma,dışta da güvensizlik ve itibarsızlık üretmiştir.Hatta savaşa neden olabilecek kadar risk unsurları içermektedir. Türkiye”nin birden bire Suriye politikasındaki dönüşü bu stratejiyi anlamaya yeterli olmalıdır.Zaten,Suriye”nin kararlı anti Siyonist politikası hem İsrail ,hem de emperyal güçlerin, Ortadoğu”nun yeniden yapılanması konsepti BOP denklemi açısından bir engel teşkil etmektedir.Bu anlamda Suriye,BOP denkleminin hayata geçirilmesi ve İsrail”in güvenliği açısından önemli bir yer tutmaktadır.
Bilindiği gibi İsrail”e,İran”la birlikte kafa tutan tek Ortadoğu ülkesidir Suriye.O halde Yeni konsept için Ortadoğu”nun efendisi İsrail”in güvenliğini çok önemlidir..Yeni süreçle birlikte Nato üyesi Türkiye”de Türkiye,bölge efendisi İsrail”e perde arkasından,husumetli olduğu Suriye ve Nato denkleminde beraber olabileceğinin mesajını verme çabaları,Başbakan”ın Suriye”yi sürekli gündemde tutması ve muhaliflere İstanbul”da ofis açma izninin verilmesi,bu belirtileri vermektedir aslında.
Bu verilerden anlaşılacağı gibi bütün yollar İsrail”in ve Nato”nun Füze Kalkanı güvenliğinde birleşiyor.Şimdilik güvenliğin bir ayağı Füze kalkanı sorunu çözümlenmişe benziyor.Sıra kurgunun ikinci ayağı Suriye”dedir.Bu anlamda,hedef Suriye olduğu ayan meyan ortaya çıkmıştır..
Amerika ve İsrail, yıllardır her baskıya,ambargoya rağmen Suriye politikasını değiştiremedikleri bilinmektedir.Bu bağlamda Arap Baharı bir fırsat olabilir mi hesapları içinde aktif anarşi,kaos,iç kargaşa yaratılarak Suriye köşeye sıkıştırılmak istenmektedir.Bu güçler her zaman İslam dünyasının en hassas unsuru olan inanç değerlerini sürekli kaşıyarak ayrıştırma politikalarını kurguladıkları bilinmektedir....
Nusayri Alevi azınlık argümanının bu kadar öne çıkartılması sebebinin bu düşünceden kaynaklı olduğunu söylemek yanlış olur mu acaba.
Arap Baharı yeni durumuyla birlikte,aktif bileşenlerin arasında Türkiye”yi de ekleyerek Suriye”deki rejimin yıkılması çabalarına hız verilmek istenmektedir şimdi.
Başbakan”ın bir imparator edasıyla,sanki Suriye manda ülke niteliğinde, emirler yağdırmasından anlaşılıyor ki,Türkiye bu misyonu üstlenmiş gibidir..Hatta daha ileri gidilerek,hem Türk medyasının yayınlarından ,hem de siyasilerin açıklamalarından anlaşılacağı gibi,Suriye halkına ayrıştırıcı mesajlar veriliyor..Suriye muhaliflerine temel paradigmanın demokrasi ve insan hakları mesajları yerine,din,mezhep,milliyet üzerinden tehlikeli mesajların verilmesi bu durumu anlatmaya yeterli olmalıdır.Bu durumdan anlaşılacağı gibi amaç ne demokrasi,nede insan haklarıdır.Amaç,ayrıştırarak,bölmek ve yönetmektir.
Başbakan,bir taraftan Mısır”da laiklik vurgusu yaparken,Birgün gazetesine verdiği özel demeçte de,Suriye”de Nusayrileri Alevilerin yüzde 10,Sunnilerin yüzde 60 olduğunu belirtmesinden ayrıştırıcılık zihniyeti empoze ettiği anlaşılmaz mı…..
Bu cümlelerden anlaşılacağı gibi çoğunluk Sunnilerde ise,iktidarda Sünniler olmalıdır.
Bu düşünce düzleminin temel paradigması demokrasi olabilir mi….
Bu söylemlerin bir zamanlar Türkiye Silahlı Kuvvetler içinde kullanıldığı hala belleklerdedir.Ülkemizde Aleviler Orduyu ele geçirdi gibi tartışmaları unutmamak lazım.Bu akıl düzlemi ayrıştırıcı değil de ne olabilir.
Başbakanın,Suriyenin demografik,sosyal,kültürel tepitlerinde eksik bir bilgilendirme olduğunu belirtmeliyim.Suriye”de yaşayan Sunnilerin kaçta kaçının başbakan gibi düşündüklerini,Halep ve Şam”da yaşayanlara sormak gerekmiyor mu.Halep ve Şam”da yaşayan Sunni halkın yaşanan süreçte tercihleri konusunda yetersiz bir bilgilendirme var galiba...Daha öncede belirttiğim gibi,laik Sunniler Suriye”de iktidarın önemli bileşenleridirler.Hatta en aktifleri diyebiliriz..Sunni bakanların çoğunlukta olduğunu bilgisi başbakana verilmiş olmalıdır.
Sunni Müslüman Arapların,Kürtlerin,Türkmenlerin ve ArapHıristiyanların,Ermenilerin birlikte yaşadığı Halep”te,her tahrike rağmen,yaşanan aktif anarşinin teğet geçmesinin verdiği mesajın Başbakan”a yeterince doğru anlatıldığı kanaatinde değilim.Başbakanın bu verileri bilmemesini neye yorumlamak mümkündür.
Karşılaştırmalı bir analiz yapacak olursak Türkiye”de Alevi,Hıristiyan yada başka inançtan bakan olmadığını düşünürsek,demokrasinin bize daha çok lazım olduğunu söyleyebiliriz.Kendimizde olmayanları başkaları için isterken ne kadar inandırıcı olabiliriz acaba.Biraz empati yapmalıyız galiba. Başa dönecek olursam,sis perdesinin aralanmasıyla Suriye deki yönetimi devirerek,Irak”ta,Libya”da olduğu gibi yaratıcı anarşi yöntemiyle halkı ayrıştırarak onlarca yıl sürecek iç savaşa sürükleyerek, hem İsrail”in güvenliği sağlanacak, hem de BOP projesinin hayata geçirilmesi hedeflendiği net görülmektedir.
BOP denkleminde ülkemizin skalasına ne yazılacak.Bu savaşta hanemiz var mı…
Bu denklemde skalamıza,hanemize yazılacakları tahmin etmek hiçte zor olmamalıdır.,Libya”da,Irakta olduğu gibi aktif anarşi,kaos ve bölgenin yeniden yapılanmasında coğrafik ve demografik olarak koskocaman bir belirsizlik.
Bu zihin düzleminin temel paradigması,emperyal güçlerin Irak”la başlattıkları işgali genişleterek tüm bölgeyi sarmalayacak şekilde köle EMİRLİKLER”e dönüştürmektir.Bu anlamda vicdanlarınıza soruyorum, Irak”ta yaşananlara razı olabiliyor musunuz…Irak”ta babasız kalan,babasız doğan çocuklar için yalnızca on dakika empati yapınız.Amerikalı askerler tarafından tacize maruz kalmış,ırzına geçilmiş Irak”lı kadınlar içinde,lütfen biraz empati yapınız.
İşte Emperyalizm………..
Not;Suriye Türk mallarına boykot kararı aldı.
2 Ekim 2011
Türkiye İsrail arasında yaşanan gerginliklerin perde arkasının üstündeki sis perdesi aralandıkça nelerin hedeflendiği açığa çıkmaya başladı.İsrail”le olan dalaşmanın yalnızca Türkiye”nin Füze kalkanı ve Suriye politikasının iç politik tepkilere karşı kurgulandığının gizli tarafı kalmamıştır.Sürekli İsrail”le Mavi Marmara gemisi gerginliği,İç siyasetteki gerginlikler,içte ve dışta artan savaş hali ve Suriye”de yaşananlar hep gündemde tutularak bu durumun Türkiye kamu oyu tarafından tartışılması fırsatı bırakılamamıştır.
Küresel güç dengeleri kırılma noktası niteliğinde olan Füze Kalkanı denkleminin,Türkiye”nin güvenliği yönünden niteliksel bir değişimi zorunlu kılacağı bilinerek kabul edilmesi,soğuk savaş yılları gerginliklere ve tehlikelere davetiye anlamında olacaktır.
Nato ülkesi hiçbir ülkenin topraklarında konuşlandırılmasını istemediği Füze kalkanı üssünün,Türkiye tarafından nasıl kabul edildiği ABD liler tarafından bile şaşkınlığa neden olmuştur.Bu kadar önemli riskler taşıyan bu kararın halktan gizlenmesi,elbette gerekiyordu.Bundandır oldu bittiğe getirilmek istenmiştir.Nitekim böyle oldu.
20 yıldır üzerinde çalışılan bu denklemin hayata geçirilmesi konusunda,ABD”li güvenlik yetkililerinin ve siyasilerin açıklamalarından anlaşılıyor ki, Füze Kalkanın konuşlandırılması Nato açısı dan bir devrim niteliği taşımaktadır.ABD Ankara Büyük elçisi Türkiye”ye teşekkür ediyor.Füze kalkanının koşullandırılmasını,Türkiye ile stratejik ortaklıklarının daha ileri bir noktaya taşındığını belirtiyor ayrıca. Yetkililerin söylendiğinin aksine,İsrail”in Nato sistemi içinde,güvenlik açısından en sorunlu ülkesi olduğu kabul edilirse,Füze Kalkanın Birinci derecede İsrail güvenliğine yönelik bir proje olduğunun bilinmeyen tarafı olmamalıdır.Bu ne turşu,ne lahana dedirtecek aymazlık politikasından başka ne denebilir bu duruma.Bir nalına,bir mıhına vurarak İsrail”le yaşanan argüman yarışının gerçek nedenleri şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.
Son birkaç aydır,Türkiye”nin içte ve dışta gerginlik üreten politik söylemlerinin perde arkası analize ihtiyaç kalmadan Füze kalkanı ve Suriye denkleminin olduğu ayan beyan deşifre olmuştur artık.Ustaca kurgulanan bu dezenformasyon senaryosu,ülke içinde toplumsal hezeyan,ayrışma,dışta da güvensizlik ve itibarsızlık üretmiştir.Hatta savaşa neden olabilecek kadar risk unsurları içermektedir. Türkiye”nin birden bire Suriye politikasındaki dönüşü bu stratejiyi anlamaya yeterli olmalıdır.Zaten,Suriye”nin kararlı anti Siyonist politikası hem İsrail ,hem de emperyal güçlerin, Ortadoğu”nun yeniden yapılanması konsepti BOP denklemi açısından bir engel teşkil etmektedir.Bu anlamda Suriye,BOP denkleminin hayata geçirilmesi ve İsrail”in güvenliği açısından önemli bir yer tutmaktadır.
Bilindiği gibi İsrail”e,İran”la birlikte kafa tutan tek Ortadoğu ülkesidir Suriye.O halde Yeni konsept için Ortadoğu”nun efendisi İsrail”in güvenliğini çok önemlidir..Yeni süreçle birlikte Nato üyesi Türkiye”de Türkiye,bölge efendisi İsrail”e perde arkasından,husumetli olduğu Suriye ve Nato denkleminde beraber olabileceğinin mesajını verme çabaları,Başbakan”ın Suriye”yi sürekli gündemde tutması ve muhaliflere İstanbul”da ofis açma izninin verilmesi,bu belirtileri vermektedir aslında.
Bu verilerden anlaşılacağı gibi bütün yollar İsrail”in ve Nato”nun Füze Kalkanı güvenliğinde birleşiyor.Şimdilik güvenliğin bir ayağı Füze kalkanı sorunu çözümlenmişe benziyor.Sıra kurgunun ikinci ayağı Suriye”dedir.Bu anlamda,hedef Suriye olduğu ayan meyan ortaya çıkmıştır..
Amerika ve İsrail, yıllardır her baskıya,ambargoya rağmen Suriye politikasını değiştiremedikleri bilinmektedir.Bu bağlamda Arap Baharı bir fırsat olabilir mi hesapları içinde aktif anarşi,kaos,iç kargaşa yaratılarak Suriye köşeye sıkıştırılmak istenmektedir.Bu güçler her zaman İslam dünyasının en hassas unsuru olan inanç değerlerini sürekli kaşıyarak ayrıştırma politikalarını kurguladıkları bilinmektedir....
Nusayri Alevi azınlık argümanının bu kadar öne çıkartılması sebebinin bu düşünceden kaynaklı olduğunu söylemek yanlış olur mu acaba.
Arap Baharı yeni durumuyla birlikte,aktif bileşenlerin arasında Türkiye”yi de ekleyerek Suriye”deki rejimin yıkılması çabalarına hız verilmek istenmektedir şimdi.
Başbakan”ın bir imparator edasıyla,sanki Suriye manda ülke niteliğinde, emirler yağdırmasından anlaşılıyor ki,Türkiye bu misyonu üstlenmiş gibidir..Hatta daha ileri gidilerek,hem Türk medyasının yayınlarından ,hem de siyasilerin açıklamalarından anlaşılacağı gibi,Suriye halkına ayrıştırıcı mesajlar veriliyor..Suriye muhaliflerine temel paradigmanın demokrasi ve insan hakları mesajları yerine,din,mezhep,milliyet üzerinden tehlikeli mesajların verilmesi bu durumu anlatmaya yeterli olmalıdır.Bu durumdan anlaşılacağı gibi amaç ne demokrasi,nede insan haklarıdır.Amaç,ayrıştırarak,bölmek ve yönetmektir.
Başbakan,bir taraftan Mısır”da laiklik vurgusu yaparken,Birgün gazetesine verdiği özel demeçte de,Suriye”de Nusayrileri Alevilerin yüzde 10,Sunnilerin yüzde 60 olduğunu belirtmesinden ayrıştırıcılık zihniyeti empoze ettiği anlaşılmaz mı…..
Bu cümlelerden anlaşılacağı gibi çoğunluk Sunnilerde ise,iktidarda Sünniler olmalıdır.
Bu düşünce düzleminin temel paradigması demokrasi olabilir mi….
Bu söylemlerin bir zamanlar Türkiye Silahlı Kuvvetler içinde kullanıldığı hala belleklerdedir.Ülkemizde Aleviler Orduyu ele geçirdi gibi tartışmaları unutmamak lazım.Bu akıl düzlemi ayrıştırıcı değil de ne olabilir.
Başbakanın,Suriyenin demografik,sosyal,kültürel tepitlerinde eksik bir bilgilendirme olduğunu belirtmeliyim.Suriye”de yaşayan Sunnilerin kaçta kaçının başbakan gibi düşündüklerini,Halep ve Şam”da yaşayanlara sormak gerekmiyor mu.Halep ve Şam”da yaşayan Sunni halkın yaşanan süreçte tercihleri konusunda yetersiz bir bilgilendirme var galiba...Daha öncede belirttiğim gibi,laik Sunniler Suriye”de iktidarın önemli bileşenleridirler.Hatta en aktifleri diyebiliriz..Sunni bakanların çoğunlukta olduğunu bilgisi başbakana verilmiş olmalıdır.
Sunni Müslüman Arapların,Kürtlerin,Türkmenlerin ve ArapHıristiyanların,Ermenilerin birlikte yaşadığı Halep”te,her tahrike rağmen,yaşanan aktif anarşinin teğet geçmesinin verdiği mesajın Başbakan”a yeterince doğru anlatıldığı kanaatinde değilim.Başbakanın bu verileri bilmemesini neye yorumlamak mümkündür.
Karşılaştırmalı bir analiz yapacak olursak Türkiye”de Alevi,Hıristiyan yada başka inançtan bakan olmadığını düşünürsek,demokrasinin bize daha çok lazım olduğunu söyleyebiliriz.Kendimizde olmayanları başkaları için isterken ne kadar inandırıcı olabiliriz acaba.Biraz empati yapmalıyız galiba. Başa dönecek olursam,sis perdesinin aralanmasıyla Suriye deki yönetimi devirerek,Irak”ta,Libya”da olduğu gibi yaratıcı anarşi yöntemiyle halkı ayrıştırarak onlarca yıl sürecek iç savaşa sürükleyerek, hem İsrail”in güvenliği sağlanacak, hem de BOP projesinin hayata geçirilmesi hedeflendiği net görülmektedir.
BOP denkleminde ülkemizin skalasına ne yazılacak.Bu savaşta hanemiz var mı…
Bu denklemde skalamıza,hanemize yazılacakları tahmin etmek hiçte zor olmamalıdır.,Libya”da,Irakta olduğu gibi aktif anarşi,kaos ve bölgenin yeniden yapılanmasında coğrafik ve demografik olarak koskocaman bir belirsizlik.
Bu zihin düzleminin temel paradigması,emperyal güçlerin Irak”la başlattıkları işgali genişleterek tüm bölgeyi sarmalayacak şekilde köle EMİRLİKLER”e dönüştürmektir.Bu anlamda vicdanlarınıza soruyorum, Irak”ta yaşananlara razı olabiliyor musunuz…Irak”ta babasız kalan,babasız doğan çocuklar için yalnızca on dakika empati yapınız.Amerikalı askerler tarafından tacize maruz kalmış,ırzına geçilmiş Irak”lı kadınlar içinde,lütfen biraz empati yapınız.
İşte Emperyalizm………..
Not;Suriye Türk mallarına boykot kararı aldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)