13 Haziran 2011 Pazartesi
TEK OY BİLE BOŞA GİTMEMELİ
Mihrac Ural
12 Haziran 2011
Bu gün seçim sandıklarına akıyoruz. Bu gün geleceğimizi ve gelecek kuşaklarımızın kaderini belirlemek için oyumuzu kullanıyoruz.
Bir yandan sivil diktatörlük sevdalıları, cumhuriyetin her türden olumlu değerlerini ayaklara altına alıp, ülkemizi çağ dışına itmek isteyenler, diğer yandan özgürlüklerin, demokrasinin halkın çağdaş değerlerini savunanlar yer alıyor.
Bu kader seçimlerinde, tek oyun bile anlamlı olduğunu unutma.
Tek bir oyu bile boşa harcamamak için, sandıklara yönelelim, gerici güçlerin yeni bir iktidar sürecine, çözümsüzlük inadıyla “Yaratıcı Anarşi”nin ikamesine, komşularımıza karşı sürdürülen ikiyüzlü politikaların kan üzerinde oynayan yönelimlerine ve buradan ülkemizi kanlı bir iç savaşa götürmek isteyen güçlerin egemenliğine geçit vermeyelim.
Oyumuz, emek, özgürlük ve demokrasi güçlerinin bağımsız adaylarına akmalıdır.
Doğru tercih budur. Haklı ve halkın çıkarlarını temsil eden tercih budur.
12 Haziran 2011
Bu gün seçim sandıklarına akıyoruz. Bu gün geleceğimizi ve gelecek kuşaklarımızın kaderini belirlemek için oyumuzu kullanıyoruz.
Bir yandan sivil diktatörlük sevdalıları, cumhuriyetin her türden olumlu değerlerini ayaklara altına alıp, ülkemizi çağ dışına itmek isteyenler, diğer yandan özgürlüklerin, demokrasinin halkın çağdaş değerlerini savunanlar yer alıyor.
Bu kader seçimlerinde, tek oyun bile anlamlı olduğunu unutma.
Tek bir oyu bile boşa harcamamak için, sandıklara yönelelim, gerici güçlerin yeni bir iktidar sürecine, çözümsüzlük inadıyla “Yaratıcı Anarşi”nin ikamesine, komşularımıza karşı sürdürülen ikiyüzlü politikaların kan üzerinde oynayan yönelimlerine ve buradan ülkemizi kanlı bir iç savaşa götürmek isteyen güçlerin egemenliğine geçit vermeyelim.
Oyumuz, emek, özgürlük ve demokrasi güçlerinin bağımsız adaylarına akmalıdır.
Doğru tercih budur. Haklı ve halkın çıkarlarını temsil eden tercih budur.
BU HAFTAKİ MİSAFİRLERİM (4 HAZİRAN 2011)
Mihrac Ural
12 Haziran 2011
Bu hafta ki misafirlerim 33 yıl sonra yolu öğrenip, ziyaretimi bir görev sayan her sözü derin anlamlar bütünü olan bilge yoldaşım Stalin ve iki yoldaş daha. Biri TÖB-DER mücadelesinin Acilcisi bir hoca diğeri ise, Müntecep Kesici’nin (Şeyh) de teyzesi oğlu O.K yoldaş.
Tesadüf evimde bir araya geldiler. Her üçünün de geliş amacı aynı, sevgi ve bağlılık, bilgi paylaşımı ve siyasal tutum için yol haritası. 33 yıldır buluşamadığım TÖB-DER’in ünlü mücadele öğretmeni hoca (adını veremeyeceğim için özür dilerim, öyle anlaştık). Benim kişiliğimi oluşturan 4 öğe var der “ 1. Acilcilik, 2. Kürt oluşum, 3. Devrimciliğim, 4. Layık olanlara bağlılığım ve sevgim”. Her kişi kendini nasıl tanımlıyorsa öyle germek gerek. Ne bir fazla ne bir eksik; insanı tarif ederken, kendini tanımlamaktan daha doğru bir tanım bulmak mümkün değildir. Hoca, kendine biçtiği misyonun gerçek temsilcisi olduğunu da bilmeyen yok gibidir.
Diğer yoldaşımız, sadece beni görmek, kucaklamak için geldi. O da Müntecep Kesici’nin (Şeyh) teyzesi oğlu O.K; Şeyh’in tüm akrabalarından selam getirmiş, ortamın normalleşmesini bekledikleri, özlemle ziyarete gelecekleri mesajını iletti; Müntecep’in kız kardeşinin kocası, yani eniştesi, geçenlerde yanımdaydı; Murat yoldaşımız uzun yıllar abisiyle birlikte mücadelenin en ön saflarında yer alan bir yoldaş.
O.K yoldaş, yaptığımız sohbetin mesajlarını bu birkaç gün içinde döndüğünde kaleme alıp sizlerle paylaşacağım; O.K’ya görev verdim, görevini yerine getirip yanıma gelecek. Bunu uzun uzun anlatacağım, şarlatanlara yeni şamarlar vuracağım …
33 yıl geçmemiş gibi, dün birlikteymiş gibi sevgi seli ve coşkusu içinde sarıldığım bu yoldaşlar, insanlık adına örnek alınacak o kadar çok birikimli insanlar ki, her birimiz kendi açısından “bunca yılı neden heder ettik, bundan böyle daha sık bir arada olacak daha çok paylaşım dünü bu güne taşıyacağız” sözü verdik.
Stalin yoldaşın bitip tükenmez felsefi yoğunluklarından dile gelen olayları yorumlayışı, anlattığı yeni hatıralar ve bunlarla dile getirdiği mesajlar bölgemiz ve ülkemizdeki gelişmelerin de doğru yorumlanması açısından büyük önem taşıyordu.
Stalin; “bölgemiz ağır bir baskı altındadır, artan baskılarla var olan dengeler bozulmak istenmektedir. Yükselen Arap devriminin önünü karşı-devrimle kesmek için, uzun zamandır hazırlıklarını yaptıkları ve Ülkemizi de içine katmak istedikleri planlar uygulamaya geçmiştir. Suriye’nin hedef seçilmesi Arap direnme çizgisinin yok edilmesine yöneliktir. Tunus ve Mısır devrimlerinin ülke olarak tek başına on yıllardır direnen Suriye’yle birleşmesini önü kesilmek için başlatılan bu hamle, ülkenin gerçekçi sorunların maske edinerek büyük bir komplonun zor yoluyla ikamesi dayatılmıştır. Ülkemiz buna sürüklemek için çabalamaktadırlar ve Erdoğan yönetimi ikiyüzlü politikasıyla bunun bir parçasıdır. Emperyalizm bölgemizi hiçbir zaman rahat bırakmadı bundan sonra da bırakmayacaktır. Ülkemizin solu gelişmelerden habersiz ya da ilgisiz konumdadır. Kimi şarlatanlar ise Suriye’yi diktatörlükle suçlamakta. Bu abes tanımlamalara, bir görgü tanığı olarak insaf ve vicdandan yoksun, uluslar arası medyanın abartı ve yalan kurgularına adlınmış yaklaşımlar demekle yetineceğim. Komşu bir ülkeye yapılacak en büyük haksızlık da bu türden yaklaşımlardır. Emperyalist-gerici medyaya aldananların ülkemizdeki sorunlarda halkı temsil etmekten uzak olmalarının da nedeni budur. Suriye direnen bir ülke olarak, eksikliklerine rağmen halkçı bir yönetimle yönetilmektedir. Bunu bilmek, anti emperyalist tutumlarına destek olmak ve kurgulanan komploları boşa çıkarmak ülkemiz devrimci hareketinin yükümlülükleri arasındadır.”
İşte Stalin yoldaş budur. Bunu eklenecek bir sözüm yok. O, kesilmeden gelip gitmeye başladığına göre, bizlerin de bu bilge yoldaştan okurlara aktaracak çok şeyimiz olacak demektir.
Öğretmen yoldaşa gelince. Onu anlatmak ayrı bir alan ister. Başında saç kalmamış, o kara çuval bıyıklar da aklaşmış. Ama ne fiziki olarak ne de aktivitesinden zerre kadar bir şey kaybetmemiş.
Sıkıca sarıldık birbirimize, özlemle, dakikalarca öyle kaldık. Film şeridi gibi geçti yıllar gözümün önünden. Bu ne onurlu bağlılık, bu ne sevgi, bu ne dik duruş, dosta düşmana verilen dev bir mesajdı bu buluşma. İnanılmaz bir enstantane. Hocanın, Levent, Şerif ve Stalin yoldaşla da ayrı ayrı hatıraları var. Nereden başlayım.
Önce hakkında aldığım bilgileri sıraladım. Akıl almaz süreçler, İran’a kaçış ve devrimci mücadelede kararlı yükseliş. 12 Eylül karanlık döneminde devrimci görevlerin bir acilci ruhuyla ve sorumluluğuyla, Kürt olmanın özgürlük arzusuyla, insanlığa her yerde yardımcı olma bilinciyle kendini ifade eden çabalarla iç içe olmuş. Her kesitte insan sevgisi bir yol haritası olmuş. Kahramanlıklar göstermiş ödüller almış, çoluk çocuğa karışmış ama ülkesi her şeyin üstende kalmış. Halkına hizmet etmek için bir Acilci kadronun onurlu duruşuna bağlı kalarak dönmüş. Bir yandan hayat mücadelesi, diğer yandan siyasal algıların yükümlülükleri.
Zor koşullara rağmen taviz vermeden bu güne gelmiş.
Yaşadığı her kesiti ayrıntılarıyla anlattı, saçları aka, ak ise siyaha çevirecek anılar. “Bir acilci olarak, bu bilinçle zorlukları aştım ve yanına geldim” diye bağladı sözünü. Bir nefes aldı, yemek masasına geçtik, sabahtan beri yemek yememiş, ama onun derdi yemek değil, sevgi seliyle yoğrulmuş duygularıydı. Öncelikle, onları dile getirmeyi tercih etti.
Hoca, “ Son görüşmemizi hatırlıyor musun?” diye sordu. “evet, Konya cezaevi” dedim. “ tamam, işte o an, benim için sonsuz enerji anıydı. Onunla bu güne geldim” dedi. “Yapma hoca beni mahcup ediyorsun” demeye kalmadı ki, araya girdi ve şunları dile getirdi “ Antakya’dan hazırlığımı yapıp yanına geliyordum. Hanım nereye gidiyorsun dedi? ‘Kabe’me gidiyorum’ diye cevap verdim. Anlamadı, şakamı yapıyorsun ne Kabe’si, hani dinle aran iyi değildi? Diye sorunca, ‘Ben hocamın yanına benim siyasal Kabe’m Mihrac Ural’ın yanına gidiyorum’ dedim. O zaman durdu ve güle güle git selam ilet dedi"
Bu duyguları kimse abartılı görmesin, Örgütümüzün güney bölgesinin birbirine bağlılığı tastamam budur: dün ne ise bu gün de her birimiz yaşı yarım asrı geçmiş olmasına rağmen, aynı heyecanla konuşmamızın, aynı bağlılıkla, aynı kararlılıkla birbirimizi bulmamızın da nedeni budur.
Bu bir duygudur, nesnel zeminleri olan. Bunu yaşamak için bu ortamı solumak gerek. İşte bu gerçeğin farkında olan hoca, beni bir kenara çekerek “MİT ajanı İbrahim yalçın ve İtirafçı Engin Erkiner’e cevap verme onlar kim sen kimsin. Bu çirkef insanlar yazdıkları her kirlilikte bin kez boğulmaktadırlar dönüm muhatap alma, seni bu ülkede bilmeyen yoktur, duruşunu takdir etmeyen yoktur bu alt yaratıkların çırpınışına dönüp bakma” dedi.
Şimdi bu satırları yazarken aklıma geldi. Mehmet Yavuz, dün kısa bir yazı iletti. Konusu İtirafçı Engin Erkiner; ” Yöntemi sadece çirkeflik olan Engin’den çok güzel hela taşı olur mesela… Koyarsın hayrına en işlek helasına memleketin; gelen sıçar, giden sıçar…” diyordu. Onu hatırladım.
Sevgiyle dolu tüm insanların, eski ve yeni yoldaşların, Acilcilere bağlılıkları tükenmeyenlerin ortak kanısı aynı doğrultuda kesişiyor. Bunu gördüm. Bu çirkin insanların nasılda teşhir olduklarını, binlerce km yol aşarak sevgiyle yanıma gelen tüm yoldaşların ifadelerinde bu mesaj yer alıyor. Bu çirkinlere vereceğim en iyi cevap da budur.
İnsan olma evrimini tamamlamamış olanlara bundan daha iyi bir cevap olamaz.
Ayrıyık vakti gelip çattığında, yine sarıldık, yine koklaştık ve vedalaştık. Hoca, o an döndü ve “çok kilolu almışsın, dur seni gerdanından öpeyim de alameti farika olsun” dedi.
Evet bir kez daha, gölgeme tahammülü olmayanlara karşı taparcasına sevenleri olan şanslı biri olduğumu söyleyeceğim. Bölgenin en karmaşık kesitlerinde ziyaretime gelen yoldaşlarımın verdiği moral, mücadelemizdeki haklılığı, kararlılığı ve sorumluluklarımızı da ifade ediyor. Bunu sizlerle paylaşıyorum.
12 Haziran 2011
Bu hafta ki misafirlerim 33 yıl sonra yolu öğrenip, ziyaretimi bir görev sayan her sözü derin anlamlar bütünü olan bilge yoldaşım Stalin ve iki yoldaş daha. Biri TÖB-DER mücadelesinin Acilcisi bir hoca diğeri ise, Müntecep Kesici’nin (Şeyh) de teyzesi oğlu O.K yoldaş.
Tesadüf evimde bir araya geldiler. Her üçünün de geliş amacı aynı, sevgi ve bağlılık, bilgi paylaşımı ve siyasal tutum için yol haritası. 33 yıldır buluşamadığım TÖB-DER’in ünlü mücadele öğretmeni hoca (adını veremeyeceğim için özür dilerim, öyle anlaştık). Benim kişiliğimi oluşturan 4 öğe var der “ 1. Acilcilik, 2. Kürt oluşum, 3. Devrimciliğim, 4. Layık olanlara bağlılığım ve sevgim”. Her kişi kendini nasıl tanımlıyorsa öyle germek gerek. Ne bir fazla ne bir eksik; insanı tarif ederken, kendini tanımlamaktan daha doğru bir tanım bulmak mümkün değildir. Hoca, kendine biçtiği misyonun gerçek temsilcisi olduğunu da bilmeyen yok gibidir.
Diğer yoldaşımız, sadece beni görmek, kucaklamak için geldi. O da Müntecep Kesici’nin (Şeyh) teyzesi oğlu O.K; Şeyh’in tüm akrabalarından selam getirmiş, ortamın normalleşmesini bekledikleri, özlemle ziyarete gelecekleri mesajını iletti; Müntecep’in kız kardeşinin kocası, yani eniştesi, geçenlerde yanımdaydı; Murat yoldaşımız uzun yıllar abisiyle birlikte mücadelenin en ön saflarında yer alan bir yoldaş.
O.K yoldaş, yaptığımız sohbetin mesajlarını bu birkaç gün içinde döndüğünde kaleme alıp sizlerle paylaşacağım; O.K’ya görev verdim, görevini yerine getirip yanıma gelecek. Bunu uzun uzun anlatacağım, şarlatanlara yeni şamarlar vuracağım …
33 yıl geçmemiş gibi, dün birlikteymiş gibi sevgi seli ve coşkusu içinde sarıldığım bu yoldaşlar, insanlık adına örnek alınacak o kadar çok birikimli insanlar ki, her birimiz kendi açısından “bunca yılı neden heder ettik, bundan böyle daha sık bir arada olacak daha çok paylaşım dünü bu güne taşıyacağız” sözü verdik.
Stalin yoldaşın bitip tükenmez felsefi yoğunluklarından dile gelen olayları yorumlayışı, anlattığı yeni hatıralar ve bunlarla dile getirdiği mesajlar bölgemiz ve ülkemizdeki gelişmelerin de doğru yorumlanması açısından büyük önem taşıyordu.
Stalin; “bölgemiz ağır bir baskı altındadır, artan baskılarla var olan dengeler bozulmak istenmektedir. Yükselen Arap devriminin önünü karşı-devrimle kesmek için, uzun zamandır hazırlıklarını yaptıkları ve Ülkemizi de içine katmak istedikleri planlar uygulamaya geçmiştir. Suriye’nin hedef seçilmesi Arap direnme çizgisinin yok edilmesine yöneliktir. Tunus ve Mısır devrimlerinin ülke olarak tek başına on yıllardır direnen Suriye’yle birleşmesini önü kesilmek için başlatılan bu hamle, ülkenin gerçekçi sorunların maske edinerek büyük bir komplonun zor yoluyla ikamesi dayatılmıştır. Ülkemiz buna sürüklemek için çabalamaktadırlar ve Erdoğan yönetimi ikiyüzlü politikasıyla bunun bir parçasıdır. Emperyalizm bölgemizi hiçbir zaman rahat bırakmadı bundan sonra da bırakmayacaktır. Ülkemizin solu gelişmelerden habersiz ya da ilgisiz konumdadır. Kimi şarlatanlar ise Suriye’yi diktatörlükle suçlamakta. Bu abes tanımlamalara, bir görgü tanığı olarak insaf ve vicdandan yoksun, uluslar arası medyanın abartı ve yalan kurgularına adlınmış yaklaşımlar demekle yetineceğim. Komşu bir ülkeye yapılacak en büyük haksızlık da bu türden yaklaşımlardır. Emperyalist-gerici medyaya aldananların ülkemizdeki sorunlarda halkı temsil etmekten uzak olmalarının da nedeni budur. Suriye direnen bir ülke olarak, eksikliklerine rağmen halkçı bir yönetimle yönetilmektedir. Bunu bilmek, anti emperyalist tutumlarına destek olmak ve kurgulanan komploları boşa çıkarmak ülkemiz devrimci hareketinin yükümlülükleri arasındadır.”
İşte Stalin yoldaş budur. Bunu eklenecek bir sözüm yok. O, kesilmeden gelip gitmeye başladığına göre, bizlerin de bu bilge yoldaştan okurlara aktaracak çok şeyimiz olacak demektir.
Öğretmen yoldaşa gelince. Onu anlatmak ayrı bir alan ister. Başında saç kalmamış, o kara çuval bıyıklar da aklaşmış. Ama ne fiziki olarak ne de aktivitesinden zerre kadar bir şey kaybetmemiş.
Sıkıca sarıldık birbirimize, özlemle, dakikalarca öyle kaldık. Film şeridi gibi geçti yıllar gözümün önünden. Bu ne onurlu bağlılık, bu ne sevgi, bu ne dik duruş, dosta düşmana verilen dev bir mesajdı bu buluşma. İnanılmaz bir enstantane. Hocanın, Levent, Şerif ve Stalin yoldaşla da ayrı ayrı hatıraları var. Nereden başlayım.
Önce hakkında aldığım bilgileri sıraladım. Akıl almaz süreçler, İran’a kaçış ve devrimci mücadelede kararlı yükseliş. 12 Eylül karanlık döneminde devrimci görevlerin bir acilci ruhuyla ve sorumluluğuyla, Kürt olmanın özgürlük arzusuyla, insanlığa her yerde yardımcı olma bilinciyle kendini ifade eden çabalarla iç içe olmuş. Her kesitte insan sevgisi bir yol haritası olmuş. Kahramanlıklar göstermiş ödüller almış, çoluk çocuğa karışmış ama ülkesi her şeyin üstende kalmış. Halkına hizmet etmek için bir Acilci kadronun onurlu duruşuna bağlı kalarak dönmüş. Bir yandan hayat mücadelesi, diğer yandan siyasal algıların yükümlülükleri.
Zor koşullara rağmen taviz vermeden bu güne gelmiş.
Yaşadığı her kesiti ayrıntılarıyla anlattı, saçları aka, ak ise siyaha çevirecek anılar. “Bir acilci olarak, bu bilinçle zorlukları aştım ve yanına geldim” diye bağladı sözünü. Bir nefes aldı, yemek masasına geçtik, sabahtan beri yemek yememiş, ama onun derdi yemek değil, sevgi seliyle yoğrulmuş duygularıydı. Öncelikle, onları dile getirmeyi tercih etti.
Hoca, “ Son görüşmemizi hatırlıyor musun?” diye sordu. “evet, Konya cezaevi” dedim. “ tamam, işte o an, benim için sonsuz enerji anıydı. Onunla bu güne geldim” dedi. “Yapma hoca beni mahcup ediyorsun” demeye kalmadı ki, araya girdi ve şunları dile getirdi “ Antakya’dan hazırlığımı yapıp yanına geliyordum. Hanım nereye gidiyorsun dedi? ‘Kabe’me gidiyorum’ diye cevap verdim. Anlamadı, şakamı yapıyorsun ne Kabe’si, hani dinle aran iyi değildi? Diye sorunca, ‘Ben hocamın yanına benim siyasal Kabe’m Mihrac Ural’ın yanına gidiyorum’ dedim. O zaman durdu ve güle güle git selam ilet dedi"
Bu duyguları kimse abartılı görmesin, Örgütümüzün güney bölgesinin birbirine bağlılığı tastamam budur: dün ne ise bu gün de her birimiz yaşı yarım asrı geçmiş olmasına rağmen, aynı heyecanla konuşmamızın, aynı bağlılıkla, aynı kararlılıkla birbirimizi bulmamızın da nedeni budur.
Bu bir duygudur, nesnel zeminleri olan. Bunu yaşamak için bu ortamı solumak gerek. İşte bu gerçeğin farkında olan hoca, beni bir kenara çekerek “MİT ajanı İbrahim yalçın ve İtirafçı Engin Erkiner’e cevap verme onlar kim sen kimsin. Bu çirkef insanlar yazdıkları her kirlilikte bin kez boğulmaktadırlar dönüm muhatap alma, seni bu ülkede bilmeyen yoktur, duruşunu takdir etmeyen yoktur bu alt yaratıkların çırpınışına dönüp bakma” dedi.
Şimdi bu satırları yazarken aklıma geldi. Mehmet Yavuz, dün kısa bir yazı iletti. Konusu İtirafçı Engin Erkiner; ” Yöntemi sadece çirkeflik olan Engin’den çok güzel hela taşı olur mesela… Koyarsın hayrına en işlek helasına memleketin; gelen sıçar, giden sıçar…” diyordu. Onu hatırladım.
Sevgiyle dolu tüm insanların, eski ve yeni yoldaşların, Acilcilere bağlılıkları tükenmeyenlerin ortak kanısı aynı doğrultuda kesişiyor. Bunu gördüm. Bu çirkin insanların nasılda teşhir olduklarını, binlerce km yol aşarak sevgiyle yanıma gelen tüm yoldaşların ifadelerinde bu mesaj yer alıyor. Bu çirkinlere vereceğim en iyi cevap da budur.
İnsan olma evrimini tamamlamamış olanlara bundan daha iyi bir cevap olamaz.
Ayrıyık vakti gelip çattığında, yine sarıldık, yine koklaştık ve vedalaştık. Hoca, o an döndü ve “çok kilolu almışsın, dur seni gerdanından öpeyim de alameti farika olsun” dedi.
Evet bir kez daha, gölgeme tahammülü olmayanlara karşı taparcasına sevenleri olan şanslı biri olduğumu söyleyeceğim. Bölgenin en karmaşık kesitlerinde ziyaretime gelen yoldaşlarımın verdiği moral, mücadelemizdeki haklılığı, kararlılığı ve sorumluluklarımızı da ifade ediyor. Bunu sizlerle paylaşıyorum.
11 Haziran 2011 Cumartesi
BÖLGEDE SAVAŞ TAMTAMLARI
Mihrac Ural
10 Mayıs 2011
Bölgede tıkanma devam ederse bunu yalnızca savaş çözer.
Uzun yıllar bunun için çalışıldı. Irak işgali, Lübnan lideri Hariri’nin katli, İsrail’in Lübnan’a saldırısı (12 Temmuz 2006 savaşı), Gazze savaşı her savaş arasında geniş alanda yüzlerce irili ufaklı çatışma ve kaos ortamı bunun için kışkırtıldı. Kimse her şeyi komplo teorilerine oturttuğumu sanmasın. Komplocu akıl, kolaya kaçan akıldır. Komployu gerçekçi sorunlar besler. Bu sorunlar ya aşılır ya da çözümsüz kalınca bir biçimde komplo gelir süreci yönlendirir. Bölgemizde de olan budur. Zaten hiç bir sorunun çözümü için nefes bile aldırmadan ülkelerin ve halkların üzerine üzerine gidilerek başarıları önlenmektedir.
Emperyalistler, Siyonist İsrail ve Arap gericiliği, bölgemiz demokratik halk hareketlerinin, Tunus ve Mısır’da gösterdiği başarının yaygınlaşmasını önlemek için karşı devrimleri örgütlemeye başladılar. Direnme güçleri safında yer alan ülkeleri karıştırmaya ve gelişen gerçekçi demokratik hareketlerin karşısına gerici kitle hareketleri dikmeye yöneldiler. Aynı anda Tunus ve Mısır devrimlerinin girdiği ikinci aşamada çökmesi için Pandoranın kutusundan çıkan tüm olumsuzlukları körüklemeye yöneldiler. Bu gün, kabul edilebilir ölçekte bir bölge savaşını göze alamamaktadırlar.
Böylesi bir savaşı denetleyebileceklerinden kuşkulular. Bu yüzden daha çok kaos, daha çok iç vuruşma ve kardeş kavgası, daha çok bölgeler arası, inançlar arası, etnik topluluk arası kin ve düşmanlığı derinlemesine körüklemektedirler. Bu konuda Erdoğan iktidarına biçilen rol, ikiyüzlü politikada ifadesini bulan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş başkanlığının, komşu ülkeleri arkadan hançerleyen abesle iştigalleridir; eli kanlı şebekelerin desteklenmesi ve lojistik ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.
Bu süreçte halkının ve komşuların çıkarlarını hesaba katmayanlar ağır bedeller ödemekle yüz yüze kalacaklardır.
***
İsrail, işgal altındaki topraklarına geri dönüş hakkını kullanmak isteyen Filistinli ve Suriyeli gençleri gerçek kurşunlarla karşıladı. Sonuç, 23 şehit, 350 yaralı. 5 Haziranda başlayan, dikenli tellerle örülü sınırda devam eden, ertesi günü tarlalarda sınır telleri altında geçiren Filistinli ve Suriyeli gençler, topraklarına (Filistin ve Golan tepelerine) dönme kararlılıklarını ölüm pahasına gösterdiler. Haberlere yansıyan yeni bilgi, dikenli teller altında, gençlerin açlık grevine yaparak insanlığa mesaj ilettikleri belirtildi.
Bölgede savaş tamtamları başlığıyla, bu güncel olayın bağı nedir diye bir soru akla gelebilir. Hemen belirteyim, bölgenin temel sorunu Filistin sorunudur. Bu sorunun da temeli, mülteciler sorunudur; tüm sorunlar çözülse de çözümsüz kalacak sorunu budur. Bu sorun nedeniyle Batılıların bölge politikasında iki devlet önermesi (Filistin ve İsrail devleti) bir süredir, etnik temele dayalı devlet söylemi olarak gündeme gelmektedir. İsrail’in artık, etnik, inanç ve kültür çoğulculuğundan oluşan yapısıyla bir devlet olmayacağı, sadece Yahudilere ait bir devlet olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Özellikle Amerika dış politikasında ısrarla tekrar edilen söylem “Yahudi İsrail devleti” olarak belirmektedir. Hitlerin Nazi politikasıyla Almanya’da gerçekleştirmeye kalktığı ve bu nedenle Yahudi katliamlarına yöneldiği yöntemlerin İsrail Siyonist devleti tarafından Araplara karşı bir terör olarak ikame edilmesinin nedeni de budur. Bu da bölgenin tıkanışıdır. Güçler dengesinin yeniden düzenlenişinin ya da düzenlenişi için gerekli açılımların önünde duran en büyük engel budur. Burada biriken barikatların, arkadan gelen sellerin yoğunlaştırdığı enerjiyle büyük bir patlamaya giderek açılacağını tespit ediyorum. Bu da bölgemizde yükselen savaş tamtamlarına önemli bir işarettir.
Filistinli göçmenler sorununu, tüm sorunların merkezine koymak, diğer sorunları ihmal etmek anlamına gelmiyor. Bölgenin direnme güçlerinin, Batılı emperyalist çevrelerde tehlikelerin en büyüğü olarak görülmesi de bu kapsamda saymak yanlış değildir. Bu çerçevede Filistin, Irak, Lübnan, Kürt özgürlük hareketi ve Suriye’nin ortaya koyduğu direnme güçlerine destek, Batılı güçlerin dayatmalarına karşı duruşunu da önemli bir unsur olarak belirlemek gerek. Buna İran’ın oluşturduğu güç ve bölgedeki etkilerinin Amerikan, İsrail ve Arap gericiliğinin çıkarlarını tehdit etmesi, halkların diktatörlüklere karşı yükselen direnişine moral oluşturmasını da ekleyebiliriz. Bu kimi güçler tarafından İran’ın “yayılmacı amaçları”, “Şii atom bombası tehlikesi” adı altında mezhep farklılıkları üzerinde oynayarak gösterilmek istense de gerçeğin bununla ilgisi yoktur. Gerçek, bölge halklarının ülkelerindeki egemen diktatörlüklere direnme yönünde verdiği destek ve İsrail’e karşı ortaya konan kararlı tutumdur.
Bunlara eklenecek bir dizi unsuru kısaca şöyle sıralayabiliriz. Suriye’de belirlen eli kanlı Müslüman Kardeşler şebekesinin dış destekle ülkede yaratmak istediği kaosun sonuçlanmamış olması ki, bu sorunun alacağı yön bölgedeki her şeyi etkileyeceği söylenebilir. Savaşın kıvılcımının da buradan çıkacağını görmek zor değildir. Buna, Lübnan’da çözülemeyen Hükümet sorununun yarattığı enerji birikimleri ve Taif anlaşmasının (22 Ekim 1989) Lübnan mozaiğini güç dengesine göre oluşan taleplerini artık tatmin edemez hale gelişi ve değişim istemlerini de eklemek gerek. Bu değişim yine merkezde duran Filistin sorunu ve İsrail’le tamamlanmamış hesaplaşmanın noktalanmasıyla ilgili birikimleri içermektedir.
Ayrıca, Mısır devriminin ikinci aşamasında açılacak Pandora Kutusunun çözüm bekleyen sorunları ve bu çözümün kaçınılmaz sonu İsrail’e karşı alınacak tutumun belirlenmesi. Ürdün’de gergin çatışmalara yol açan siyasal yeniden düzenleniş ve eski yapının Arap İsrail mücadelesinde onur kırıcı bir teslimiyeti temsil edişi. İran’da gelişen muhalefetin, demokratik haklı talepler içermesine rağmen, bölge halkları için oluşturduğu düşünülen riskli yol haritası ya da rota değişikliği ihtimali (bu belirleme, İsrail’le ve Batılı emperyalist ülkelerle kurulacak ilişkinin nitelik değişimine uğrama ihtimali nedeniyle, bölge direnme güçlerince pek destek görmemesini içermektedir). Irak’ta hükümetsizliğin, ABD’nin ikame ettiği vahşetin devam edip etmemesi üzerine süren gerginliklerin, üç parçaya bölünmüş ülkede gelir kaynaklarının adaletsiz dağılımına karşı ifade edilen sert kaynamaların, günü birlik onlarca kişinin katledildiği bombalı tuzaklarla devam eden gergin dengelerin artık aynı tarzda devamının mümkün olmayacağı gerçeği. Tüm bunlar savaş tamtamlarının daha sert çalmasına bir katkı olarak süreçteki yerini almaktadır. Körfezin çadır devletleri diye tanımlanabilecek sıska varlıkların, petrol dolar gücüyle, bölge siyasetinde boylarını çok aşan etkinliklerinin yarattığı akıl almaz gerilimleri de katmak gerek. Özellikle medya ve ilişkilerin bu servetlerle aldığı yönelim, bölge ülkelerine, halkların iradesine rağmen yapılan müdahaleler, Araplara göre ortak ulusal servet olan petrol gelirlerinin anlamsız projelere harcanması (oturacak yerlisi olmayan dünyanın en yüksek binası, üzerinden kimsenin geçmeyeceği dünyanın en uzun köprüsü, seyircisi olmayan dünyanın en büyük spor kompleksleri, turisti olmayan dünyanın en büyük akvaryumu…) adalet ve ulusal eşitlik açısından ciddi gerilimlerin nedenidir. Bu da savaşın yakıtları arasında yer alıyor. Bu halkaların sonuncusu ise, seçim sonrası Türkiye’dir. Seçim öncesinden on yılların birikimi üzerinde çözüm istekleri ezilen, darbelerle ülkenin kimyasını bozan girişimlerle ertelenmesi, değişim adı altında alınan halk desteğinin sonuçta kaba bir yalanla sorunların inkarı ve demagojik yön değişiminin yarattığı katlanılması mümkün olmayan süreçler olarak bölgenin savaş arifesine yakıt taşımaktadır.
Bu nesnel zemin, bölgemizde ikame edilmek istenen projeler için bir veridir. Bin millik karanlık bir çağın başlaması için yeterli bir ilk adımdır. Bölgenin yeniden dizayn edilmesini tanımlayan Büyük Ortadoğu Projesi de tas tamam bunu ifade etmektedir. Bu nedenle bölgemizde kışkırtılan kanlı iç savaş süreçlerinin alışıla gelmiş bir iç sorun olarak görülmesi çok sığ bir bakıştır. Her ülkenin kendi özgülü ve nesnel verileri içinde anlamlı olan gelişmelerini değerlendirirken tümünün bir sürecin parçaları olduğu da unutulmamalıdır.
9 ay önce yazdığım (7 Ekim 2010) “ORTADOĞU GEBE” başlıklı makalemde, bölgemizdeki gelişmeler belirmemişti. Tırmanış 2010 Aralık ayı itibariyle belirmeye başladı. Lübnan’da işbirlikçi Hariri hükümetinin düşüşü ilk işaret olmuştu. Tunus ve Mısır devrimiyle gelişmeler derinleşmiş, Yemen halk hareketinin yükselişi ise Batılı emperyalist güçleri ve Arap gericiliğini öylesine tedirgin etmişti ki, her ne pahasına olursa olsun bu sürece müdahaleyi gündeme getirdi.
Yemenin yarattığı tedirginlik üzerine çok şey ifade etmeye çalıştım. Bunların en önemlisi, Yemen’in çöküşü Arapların tarihini değiştirecek Körfezin kokuşmuş kukla yönetimlerini yerle bir edecek sonuçlar yaratır belirlemesidir. Ayrıca, Ali Abdullah Salih’in Yemeni, Suudi Arabistan’la tüm sorunlarını çözmüş bir ülke konumundaydı ve Erdoğan’dan da öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) üç Eş başkanlarından ikisi Erdoğan’la, Yemen Başkanı Ali Abdullah Salih’tir. Bu nedenle milyonlarca Yemen’linin sokaklarda olmasına, ölü sayısının tavan yapmasına rağmen Ali Abdullah Salih, ne Birleşmiş Miletlerin ne de Amerikanın ve Batılı güçlerin ciddi bir tepkisini görmemektedir. Buna karşı Suriye üzerine yürütülen akıl almaz yalan, uydurma, kurgu senaryolarla ve BM’de ardı arkası kesilmeden gelen karar ve baskılarla yapılanları karşılaştırmak çok şey ele veren bir tablodur.
Amerika bölgede erken bir vuruşla, Arap halkının demokratik gelişiminin önünü kesmek ve bir karşı-devrime doğru çekmek istiyor. Suriye’de olanlar bunun ifadesidir. Ancak bölge gelişmelerinin bu ısrarla bölgeyi her yönüyle yeniden dizayn edecek bir savaş doğru tırmanışı denetlenmez bir hal almasından çekinilmektedir. Ucu açık bir savaş yaklaşan ABD Başkanlık seçimleri açısından olduğu kadar, Amerikanın dünya çapında büyük erozyona uğrayan dış siyasetinin yeni iflaslarla kalması kaçınılmaz olabilir. Afganistan ve Irak’ta kara savaşına da giren Amerikan birliklerinin kayıpları kırmızı çizgileri çok aşmıştır, son olarak Libya’da uzun erimli bir savaşın yeniden kara harekatı gerektirmesi büyük kaygılara yol açmaktadır. Bu süreçler, Obama siyasetinin çöküşe doğru hızla yuvarlanarak kamuoyu kaybedeceğine de önemli birer işarettir.
Kıssadan hisseye gelince
Ülkemiz seçim arifesine girdi. Demokrasiden nasibini almamış, demokratik tüm talepleri ertelemelerin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmiş, bir ülkenin halkı olarak öncelikle seçimlerde tek bir oyu boşuna harcamamalıyız. Tercihimiz açık. Emek Özgürlük ve demokrasi blogu bağımsız adaylarına destek vereceğiz. İktidarın sürdürdüğü iç ve dış politikadaki ikircimliliğin açtığı ağır yaraları da aşacak, halkımızın tarihsel düşmanlıklar üstlenmesini sona erdirecek aktif, sivil itaatsizliği, direnmeyi öne alan bir perspektifle mücadele hazırlığına başlamamız gerekmektedir.
Kıssadan hisse seçim sonrası ya gerçek bir demokratik anayasa yada direnmenin her alanda yükseltilmesi için hazırlık olarak belirmektedir. Bölgemizin içine girdiği süreçte ülkemizin etkilenmemesi mümkün değildir. Daha öte ülkemizde gündeme gelecek etkiler her alandan çok daha etkin olacağı açıktır. Bu gelişmeler tek kelimeyle haritaları değiştirecek gelişmelerdir. Bu yanıyla sorumluluk her zamandan çok daha büyüktür.
10 Mayıs 2011
Bölgede tıkanma devam ederse bunu yalnızca savaş çözer.
Uzun yıllar bunun için çalışıldı. Irak işgali, Lübnan lideri Hariri’nin katli, İsrail’in Lübnan’a saldırısı (12 Temmuz 2006 savaşı), Gazze savaşı her savaş arasında geniş alanda yüzlerce irili ufaklı çatışma ve kaos ortamı bunun için kışkırtıldı. Kimse her şeyi komplo teorilerine oturttuğumu sanmasın. Komplocu akıl, kolaya kaçan akıldır. Komployu gerçekçi sorunlar besler. Bu sorunlar ya aşılır ya da çözümsüz kalınca bir biçimde komplo gelir süreci yönlendirir. Bölgemizde de olan budur. Zaten hiç bir sorunun çözümü için nefes bile aldırmadan ülkelerin ve halkların üzerine üzerine gidilerek başarıları önlenmektedir.
Emperyalistler, Siyonist İsrail ve Arap gericiliği, bölgemiz demokratik halk hareketlerinin, Tunus ve Mısır’da gösterdiği başarının yaygınlaşmasını önlemek için karşı devrimleri örgütlemeye başladılar. Direnme güçleri safında yer alan ülkeleri karıştırmaya ve gelişen gerçekçi demokratik hareketlerin karşısına gerici kitle hareketleri dikmeye yöneldiler. Aynı anda Tunus ve Mısır devrimlerinin girdiği ikinci aşamada çökmesi için Pandoranın kutusundan çıkan tüm olumsuzlukları körüklemeye yöneldiler. Bu gün, kabul edilebilir ölçekte bir bölge savaşını göze alamamaktadırlar.
Böylesi bir savaşı denetleyebileceklerinden kuşkulular. Bu yüzden daha çok kaos, daha çok iç vuruşma ve kardeş kavgası, daha çok bölgeler arası, inançlar arası, etnik topluluk arası kin ve düşmanlığı derinlemesine körüklemektedirler. Bu konuda Erdoğan iktidarına biçilen rol, ikiyüzlü politikada ifadesini bulan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş başkanlığının, komşu ülkeleri arkadan hançerleyen abesle iştigalleridir; eli kanlı şebekelerin desteklenmesi ve lojistik ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.
Bu süreçte halkının ve komşuların çıkarlarını hesaba katmayanlar ağır bedeller ödemekle yüz yüze kalacaklardır.
***
İsrail, işgal altındaki topraklarına geri dönüş hakkını kullanmak isteyen Filistinli ve Suriyeli gençleri gerçek kurşunlarla karşıladı. Sonuç, 23 şehit, 350 yaralı. 5 Haziranda başlayan, dikenli tellerle örülü sınırda devam eden, ertesi günü tarlalarda sınır telleri altında geçiren Filistinli ve Suriyeli gençler, topraklarına (Filistin ve Golan tepelerine) dönme kararlılıklarını ölüm pahasına gösterdiler. Haberlere yansıyan yeni bilgi, dikenli teller altında, gençlerin açlık grevine yaparak insanlığa mesaj ilettikleri belirtildi.
Bölgede savaş tamtamları başlığıyla, bu güncel olayın bağı nedir diye bir soru akla gelebilir. Hemen belirteyim, bölgenin temel sorunu Filistin sorunudur. Bu sorunun da temeli, mülteciler sorunudur; tüm sorunlar çözülse de çözümsüz kalacak sorunu budur. Bu sorun nedeniyle Batılıların bölge politikasında iki devlet önermesi (Filistin ve İsrail devleti) bir süredir, etnik temele dayalı devlet söylemi olarak gündeme gelmektedir. İsrail’in artık, etnik, inanç ve kültür çoğulculuğundan oluşan yapısıyla bir devlet olmayacağı, sadece Yahudilere ait bir devlet olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Özellikle Amerika dış politikasında ısrarla tekrar edilen söylem “Yahudi İsrail devleti” olarak belirmektedir. Hitlerin Nazi politikasıyla Almanya’da gerçekleştirmeye kalktığı ve bu nedenle Yahudi katliamlarına yöneldiği yöntemlerin İsrail Siyonist devleti tarafından Araplara karşı bir terör olarak ikame edilmesinin nedeni de budur. Bu da bölgenin tıkanışıdır. Güçler dengesinin yeniden düzenlenişinin ya da düzenlenişi için gerekli açılımların önünde duran en büyük engel budur. Burada biriken barikatların, arkadan gelen sellerin yoğunlaştırdığı enerjiyle büyük bir patlamaya giderek açılacağını tespit ediyorum. Bu da bölgemizde yükselen savaş tamtamlarına önemli bir işarettir.
Filistinli göçmenler sorununu, tüm sorunların merkezine koymak, diğer sorunları ihmal etmek anlamına gelmiyor. Bölgenin direnme güçlerinin, Batılı emperyalist çevrelerde tehlikelerin en büyüğü olarak görülmesi de bu kapsamda saymak yanlış değildir. Bu çerçevede Filistin, Irak, Lübnan, Kürt özgürlük hareketi ve Suriye’nin ortaya koyduğu direnme güçlerine destek, Batılı güçlerin dayatmalarına karşı duruşunu da önemli bir unsur olarak belirlemek gerek. Buna İran’ın oluşturduğu güç ve bölgedeki etkilerinin Amerikan, İsrail ve Arap gericiliğinin çıkarlarını tehdit etmesi, halkların diktatörlüklere karşı yükselen direnişine moral oluşturmasını da ekleyebiliriz. Bu kimi güçler tarafından İran’ın “yayılmacı amaçları”, “Şii atom bombası tehlikesi” adı altında mezhep farklılıkları üzerinde oynayarak gösterilmek istense de gerçeğin bununla ilgisi yoktur. Gerçek, bölge halklarının ülkelerindeki egemen diktatörlüklere direnme yönünde verdiği destek ve İsrail’e karşı ortaya konan kararlı tutumdur.
Bunlara eklenecek bir dizi unsuru kısaca şöyle sıralayabiliriz. Suriye’de belirlen eli kanlı Müslüman Kardeşler şebekesinin dış destekle ülkede yaratmak istediği kaosun sonuçlanmamış olması ki, bu sorunun alacağı yön bölgedeki her şeyi etkileyeceği söylenebilir. Savaşın kıvılcımının da buradan çıkacağını görmek zor değildir. Buna, Lübnan’da çözülemeyen Hükümet sorununun yarattığı enerji birikimleri ve Taif anlaşmasının (22 Ekim 1989) Lübnan mozaiğini güç dengesine göre oluşan taleplerini artık tatmin edemez hale gelişi ve değişim istemlerini de eklemek gerek. Bu değişim yine merkezde duran Filistin sorunu ve İsrail’le tamamlanmamış hesaplaşmanın noktalanmasıyla ilgili birikimleri içermektedir.
Ayrıca, Mısır devriminin ikinci aşamasında açılacak Pandora Kutusunun çözüm bekleyen sorunları ve bu çözümün kaçınılmaz sonu İsrail’e karşı alınacak tutumun belirlenmesi. Ürdün’de gergin çatışmalara yol açan siyasal yeniden düzenleniş ve eski yapının Arap İsrail mücadelesinde onur kırıcı bir teslimiyeti temsil edişi. İran’da gelişen muhalefetin, demokratik haklı talepler içermesine rağmen, bölge halkları için oluşturduğu düşünülen riskli yol haritası ya da rota değişikliği ihtimali (bu belirleme, İsrail’le ve Batılı emperyalist ülkelerle kurulacak ilişkinin nitelik değişimine uğrama ihtimali nedeniyle, bölge direnme güçlerince pek destek görmemesini içermektedir). Irak’ta hükümetsizliğin, ABD’nin ikame ettiği vahşetin devam edip etmemesi üzerine süren gerginliklerin, üç parçaya bölünmüş ülkede gelir kaynaklarının adaletsiz dağılımına karşı ifade edilen sert kaynamaların, günü birlik onlarca kişinin katledildiği bombalı tuzaklarla devam eden gergin dengelerin artık aynı tarzda devamının mümkün olmayacağı gerçeği. Tüm bunlar savaş tamtamlarının daha sert çalmasına bir katkı olarak süreçteki yerini almaktadır. Körfezin çadır devletleri diye tanımlanabilecek sıska varlıkların, petrol dolar gücüyle, bölge siyasetinde boylarını çok aşan etkinliklerinin yarattığı akıl almaz gerilimleri de katmak gerek. Özellikle medya ve ilişkilerin bu servetlerle aldığı yönelim, bölge ülkelerine, halkların iradesine rağmen yapılan müdahaleler, Araplara göre ortak ulusal servet olan petrol gelirlerinin anlamsız projelere harcanması (oturacak yerlisi olmayan dünyanın en yüksek binası, üzerinden kimsenin geçmeyeceği dünyanın en uzun köprüsü, seyircisi olmayan dünyanın en büyük spor kompleksleri, turisti olmayan dünyanın en büyük akvaryumu…) adalet ve ulusal eşitlik açısından ciddi gerilimlerin nedenidir. Bu da savaşın yakıtları arasında yer alıyor. Bu halkaların sonuncusu ise, seçim sonrası Türkiye’dir. Seçim öncesinden on yılların birikimi üzerinde çözüm istekleri ezilen, darbelerle ülkenin kimyasını bozan girişimlerle ertelenmesi, değişim adı altında alınan halk desteğinin sonuçta kaba bir yalanla sorunların inkarı ve demagojik yön değişiminin yarattığı katlanılması mümkün olmayan süreçler olarak bölgenin savaş arifesine yakıt taşımaktadır.
Bu nesnel zemin, bölgemizde ikame edilmek istenen projeler için bir veridir. Bin millik karanlık bir çağın başlaması için yeterli bir ilk adımdır. Bölgenin yeniden dizayn edilmesini tanımlayan Büyük Ortadoğu Projesi de tas tamam bunu ifade etmektedir. Bu nedenle bölgemizde kışkırtılan kanlı iç savaş süreçlerinin alışıla gelmiş bir iç sorun olarak görülmesi çok sığ bir bakıştır. Her ülkenin kendi özgülü ve nesnel verileri içinde anlamlı olan gelişmelerini değerlendirirken tümünün bir sürecin parçaları olduğu da unutulmamalıdır.
9 ay önce yazdığım (7 Ekim 2010) “ORTADOĞU GEBE” başlıklı makalemde, bölgemizdeki gelişmeler belirmemişti. Tırmanış 2010 Aralık ayı itibariyle belirmeye başladı. Lübnan’da işbirlikçi Hariri hükümetinin düşüşü ilk işaret olmuştu. Tunus ve Mısır devrimiyle gelişmeler derinleşmiş, Yemen halk hareketinin yükselişi ise Batılı emperyalist güçleri ve Arap gericiliğini öylesine tedirgin etmişti ki, her ne pahasına olursa olsun bu sürece müdahaleyi gündeme getirdi.
Yemenin yarattığı tedirginlik üzerine çok şey ifade etmeye çalıştım. Bunların en önemlisi, Yemen’in çöküşü Arapların tarihini değiştirecek Körfezin kokuşmuş kukla yönetimlerini yerle bir edecek sonuçlar yaratır belirlemesidir. Ayrıca, Ali Abdullah Salih’in Yemeni, Suudi Arabistan’la tüm sorunlarını çözmüş bir ülke konumundaydı ve Erdoğan’dan da öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) üç Eş başkanlarından ikisi Erdoğan’la, Yemen Başkanı Ali Abdullah Salih’tir. Bu nedenle milyonlarca Yemen’linin sokaklarda olmasına, ölü sayısının tavan yapmasına rağmen Ali Abdullah Salih, ne Birleşmiş Miletlerin ne de Amerikanın ve Batılı güçlerin ciddi bir tepkisini görmemektedir. Buna karşı Suriye üzerine yürütülen akıl almaz yalan, uydurma, kurgu senaryolarla ve BM’de ardı arkası kesilmeden gelen karar ve baskılarla yapılanları karşılaştırmak çok şey ele veren bir tablodur.
Amerika bölgede erken bir vuruşla, Arap halkının demokratik gelişiminin önünü kesmek ve bir karşı-devrime doğru çekmek istiyor. Suriye’de olanlar bunun ifadesidir. Ancak bölge gelişmelerinin bu ısrarla bölgeyi her yönüyle yeniden dizayn edecek bir savaş doğru tırmanışı denetlenmez bir hal almasından çekinilmektedir. Ucu açık bir savaş yaklaşan ABD Başkanlık seçimleri açısından olduğu kadar, Amerikanın dünya çapında büyük erozyona uğrayan dış siyasetinin yeni iflaslarla kalması kaçınılmaz olabilir. Afganistan ve Irak’ta kara savaşına da giren Amerikan birliklerinin kayıpları kırmızı çizgileri çok aşmıştır, son olarak Libya’da uzun erimli bir savaşın yeniden kara harekatı gerektirmesi büyük kaygılara yol açmaktadır. Bu süreçler, Obama siyasetinin çöküşe doğru hızla yuvarlanarak kamuoyu kaybedeceğine de önemli birer işarettir.
Kıssadan hisseye gelince
Ülkemiz seçim arifesine girdi. Demokrasiden nasibini almamış, demokratik tüm talepleri ertelemelerin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmiş, bir ülkenin halkı olarak öncelikle seçimlerde tek bir oyu boşuna harcamamalıyız. Tercihimiz açık. Emek Özgürlük ve demokrasi blogu bağımsız adaylarına destek vereceğiz. İktidarın sürdürdüğü iç ve dış politikadaki ikircimliliğin açtığı ağır yaraları da aşacak, halkımızın tarihsel düşmanlıklar üstlenmesini sona erdirecek aktif, sivil itaatsizliği, direnmeyi öne alan bir perspektifle mücadele hazırlığına başlamamız gerekmektedir.
Kıssadan hisse seçim sonrası ya gerçek bir demokratik anayasa yada direnmenin her alanda yükseltilmesi için hazırlık olarak belirmektedir. Bölgemizin içine girdiği süreçte ülkemizin etkilenmemesi mümkün değildir. Daha öte ülkemizde gündeme gelecek etkiler her alandan çok daha etkin olacağı açıktır. Bu gelişmeler tek kelimeyle haritaları değiştirecek gelişmelerdir. Bu yanıyla sorumluluk her zamandan çok daha büyüktür.
ATEŞİN ÜZERİNE BENZİN DÖKMEK
Mustafa Köse
11 Mayıs 2011
Tam böyle oluyor. Suriye’deki gelişmeler üzerine aldığımız tutum sanki bu örneğe çok uyuyor. Şahsen bu durum beni kaygılandırıyor. Çok korkutuyor. Zira endişelenmek için yeterli sebepler var.
Hatay’da yaşıyor olmak buna yeter. Dibinizde yakılan ateş doğal olarak sizi ürkütür. Ayrıca çok uzun yallara dayalı ve sürekli diri tutulan ‘’Hatay Alevileri ile Suriye fobisi.Ayrıca yeri gelince kullanılan Alevi-Sünni düşmanlığı’’kaygıları nasıl arttırmaz!
Siyaset uzmanı olmaya gerek yok. Herkes biliyor ki soğuk savaş döneminde birbiriyle sorunlu ülkeler boş durmadı. Her ülke sorunlu bulunduğu ülkenin bazı zaaflarını kullanmıştır. Elini bu zaaflara sokmuştur. Ve herkes biliyor ki Suriye ülkemize karşı PKK kartını kullanmıştır. Buna karşı bizim de ‘’Müslüman kardeşleri’’desteklediğimiz söyleniyor.
Abdullah Öcalan Suriye’den çıkartılıp teslim edilince bu zaafların bir ayağı kesildi. Ancak Müslüman kardeşlerin ayağı diri kaldıysa bu tehlikedir. Acaba bugün yaşananlar bu ayağın diri tutulmasının zaafı mı? Bu böyle ise bizim için ciddi bir tehdittir. Dolayısıyla ciddi bir sorunumuz var demektir.
Tüm bunlara rağmen artık küresel bir dünyada yaşıyoruz. Küresel dünya şartlarında bu tür oyunlar geride kalmış olmalıdır. Nitekim AKP bu alanda olumlu ve doğru adımlar atmıştır. Komşularla sıfır problem yaklaşımı çok yerinde olmuştur. Bizi çevreleyen bütün komşularımızla gerilim düşmüş ortak arayışlar başlamıştır. Tehdide dayalı konsept yerini ticarete dayalı ilişki öne geçmiştir. İyi komşuluğun refleksleri her yerde görülmüştür. Yakın zamana kadar Suriye caddelerini Erdoğan-Beşşar posterleri doldurmuştu. İki ülke arasında ‘’vizeli’’giriş kaldırılmıştır. Şimdi ne oldu? Neden oldu? Bunun üzerine oturup düşünmeli ve barışa doğru adımlara sahip çıkmalı. Daha dün başbakanımız, ‘’Beşşar önerdiğim reformları yaptı diye ona teşekkür’’ediyorum diyordu. Reformlar neden karşılık görmedi. Birden ne değişti. Bunu sadece Suriye’nin tutumuna bağlamak doğru olur mu? Bence doğru olmaz. Adil de olmaz. Bu artık çocukların da bildiği başka bir şeydir. Bu şey, gerilim ve çatışmalardan beslenen odakların bir müdahalesidir.
Elbette ve hala Suriye çağdaş bir demokrasi ölçüsünden çok uzaktır. Suriye’nin mesafe alması gereken elbette epey yol var. Suriye başta kendi tarihiyle yüzleşmesi gerekiyor. Çağdaş demokrasiye sahip olmayan bir ülkeyle komşu olmak elbette tercih edilmez. Ve sorunludur. Ancak bunun değişmesi düzelmesinin yolları başkadır. Bu uzun ve itina isteyen bir iştir. Bir ilişkiler ağıdır. Suriye’nin bunu mutlaka başarması lazım.Toplumsal barışını sağlamalıdır. Bize düşen görev ona bu yolda yardımcı olmaktır. Doğru olan budur.
Saddam’ın Halepçe katliamından kaçan Kürtleri ile Suriye’den kaçanları aynı kefeye koymak ve aynı muameleyi göstermek yerinde midir? Bu iki vakanın ortak yönleri var mıdır? Elbette ortak yönleri var.Bu yön şiddetten korkmaktır. Çoluk çocuk bundan kaçarak bir yere sığınmaktır. Canlarını kurtarmaktır. Ancak farklı yönler de çok önemli. Oradaki Kürtler bir olay yapmamışlardı. Sadece Kürt oldukları için zulme uğramışlardı. Barındıkları yerleşim yerlerinde zehirli bombalarla öldürüldü. Küçük büyük hunharca yok edildi. Suriye’den kaçanların durumu farklı.Olaylara karışıyor, ailelerini getirip tekrar geriye gidiyorlar. Sığınmaktan ziyade ailelerini güvence altına alıp tekrar olay yaratmaya dönüyorlar. Bunun böyle olduğu görülüyor ve biliniyor. Buna dur demek lazım.Olayların tarafı olmamak lazım. Bu bize pahalıya mal olur. Her gün binlerce insanımız gidip geliyor. Ekmek parası kazanmaya çalışıyor. Suriye’de demokrasi olacaksa bu kendi içindeki insanların mücadeleyle kendi topraklarındaki direnmeyle olur. Bizim ülkeyi ‘’arka bahçe’’kullanarak olmaz. Buna kimsenin hakkı olmamalı.Buna izin verilmemelidir.
Henüz iş işten geçmiş değil. Yapılacak şeyler tükenmedi. Başta iki ülkenin temsilcileri bir araya gelip önce ateşi söndürmeli. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalı. Provokasyonlar boşa çıkarılmalı. Gereksiz yere insanlar ölmemeli. Çünkü her ölüm teröre davetiye demektir. Her ölü can, gelecek düşmanlığın tohumu demektir. Er geç barış içinde ve birlikte yaşanacak. Aklın yolunu seçmek lazım.Netice itibariyle ölenlere yazık kalanlara zulüm oluyor.
Kendi adıma ben herkesle ve barış içinde yaşamak istiyorum. Korkmadan. Ürkmeden yaşamak istiyorum. Çoluk çocuğumu güvende hissetmek istiyorum. Sadece benim değil bu herkesin de en doğal hakkıdır.
Mustafa Köse
Mkose1955@hotmail.com
11 Mayıs 2011
Tam böyle oluyor. Suriye’deki gelişmeler üzerine aldığımız tutum sanki bu örneğe çok uyuyor. Şahsen bu durum beni kaygılandırıyor. Çok korkutuyor. Zira endişelenmek için yeterli sebepler var.
Hatay’da yaşıyor olmak buna yeter. Dibinizde yakılan ateş doğal olarak sizi ürkütür. Ayrıca çok uzun yallara dayalı ve sürekli diri tutulan ‘’Hatay Alevileri ile Suriye fobisi.Ayrıca yeri gelince kullanılan Alevi-Sünni düşmanlığı’’kaygıları nasıl arttırmaz!
Siyaset uzmanı olmaya gerek yok. Herkes biliyor ki soğuk savaş döneminde birbiriyle sorunlu ülkeler boş durmadı. Her ülke sorunlu bulunduğu ülkenin bazı zaaflarını kullanmıştır. Elini bu zaaflara sokmuştur. Ve herkes biliyor ki Suriye ülkemize karşı PKK kartını kullanmıştır. Buna karşı bizim de ‘’Müslüman kardeşleri’’desteklediğimiz söyleniyor.
Abdullah Öcalan Suriye’den çıkartılıp teslim edilince bu zaafların bir ayağı kesildi. Ancak Müslüman kardeşlerin ayağı diri kaldıysa bu tehlikedir. Acaba bugün yaşananlar bu ayağın diri tutulmasının zaafı mı? Bu böyle ise bizim için ciddi bir tehdittir. Dolayısıyla ciddi bir sorunumuz var demektir.
Tüm bunlara rağmen artık küresel bir dünyada yaşıyoruz. Küresel dünya şartlarında bu tür oyunlar geride kalmış olmalıdır. Nitekim AKP bu alanda olumlu ve doğru adımlar atmıştır. Komşularla sıfır problem yaklaşımı çok yerinde olmuştur. Bizi çevreleyen bütün komşularımızla gerilim düşmüş ortak arayışlar başlamıştır. Tehdide dayalı konsept yerini ticarete dayalı ilişki öne geçmiştir. İyi komşuluğun refleksleri her yerde görülmüştür. Yakın zamana kadar Suriye caddelerini Erdoğan-Beşşar posterleri doldurmuştu. İki ülke arasında ‘’vizeli’’giriş kaldırılmıştır. Şimdi ne oldu? Neden oldu? Bunun üzerine oturup düşünmeli ve barışa doğru adımlara sahip çıkmalı. Daha dün başbakanımız, ‘’Beşşar önerdiğim reformları yaptı diye ona teşekkür’’ediyorum diyordu. Reformlar neden karşılık görmedi. Birden ne değişti. Bunu sadece Suriye’nin tutumuna bağlamak doğru olur mu? Bence doğru olmaz. Adil de olmaz. Bu artık çocukların da bildiği başka bir şeydir. Bu şey, gerilim ve çatışmalardan beslenen odakların bir müdahalesidir.
Elbette ve hala Suriye çağdaş bir demokrasi ölçüsünden çok uzaktır. Suriye’nin mesafe alması gereken elbette epey yol var. Suriye başta kendi tarihiyle yüzleşmesi gerekiyor. Çağdaş demokrasiye sahip olmayan bir ülkeyle komşu olmak elbette tercih edilmez. Ve sorunludur. Ancak bunun değişmesi düzelmesinin yolları başkadır. Bu uzun ve itina isteyen bir iştir. Bir ilişkiler ağıdır. Suriye’nin bunu mutlaka başarması lazım.Toplumsal barışını sağlamalıdır. Bize düşen görev ona bu yolda yardımcı olmaktır. Doğru olan budur.
Saddam’ın Halepçe katliamından kaçan Kürtleri ile Suriye’den kaçanları aynı kefeye koymak ve aynı muameleyi göstermek yerinde midir? Bu iki vakanın ortak yönleri var mıdır? Elbette ortak yönleri var.Bu yön şiddetten korkmaktır. Çoluk çocuk bundan kaçarak bir yere sığınmaktır. Canlarını kurtarmaktır. Ancak farklı yönler de çok önemli. Oradaki Kürtler bir olay yapmamışlardı. Sadece Kürt oldukları için zulme uğramışlardı. Barındıkları yerleşim yerlerinde zehirli bombalarla öldürüldü. Küçük büyük hunharca yok edildi. Suriye’den kaçanların durumu farklı.Olaylara karışıyor, ailelerini getirip tekrar geriye gidiyorlar. Sığınmaktan ziyade ailelerini güvence altına alıp tekrar olay yaratmaya dönüyorlar. Bunun böyle olduğu görülüyor ve biliniyor. Buna dur demek lazım.Olayların tarafı olmamak lazım. Bu bize pahalıya mal olur. Her gün binlerce insanımız gidip geliyor. Ekmek parası kazanmaya çalışıyor. Suriye’de demokrasi olacaksa bu kendi içindeki insanların mücadeleyle kendi topraklarındaki direnmeyle olur. Bizim ülkeyi ‘’arka bahçe’’kullanarak olmaz. Buna kimsenin hakkı olmamalı.Buna izin verilmemelidir.
Henüz iş işten geçmiş değil. Yapılacak şeyler tükenmedi. Başta iki ülkenin temsilcileri bir araya gelip önce ateşi söndürmeli. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalı. Provokasyonlar boşa çıkarılmalı. Gereksiz yere insanlar ölmemeli. Çünkü her ölüm teröre davetiye demektir. Her ölü can, gelecek düşmanlığın tohumu demektir. Er geç barış içinde ve birlikte yaşanacak. Aklın yolunu seçmek lazım.Netice itibariyle ölenlere yazık kalanlara zulüm oluyor.
Kendi adıma ben herkesle ve barış içinde yaşamak istiyorum. Korkmadan. Ürkmeden yaşamak istiyorum. Çoluk çocuğumu güvende hissetmek istiyorum. Sadece benim değil bu herkesin de en doğal hakkıdır.
Mustafa Köse
Mkose1955@hotmail.com
9 Haziran 2011 Perşembe
İSLAM SENTEZLİ MİLLİYETÇİ ZİHNİYET VE AKP
Hasip Yiğitoğlu
9 Haziran 2011
Bulutlar kapkara,savaş bulutları bölgemizi sarmalamış.Bölgemiz etnik,inanç savaşı cehennemine doğru hızla ilerlemektedir.Bölgemiz,arkasında ABD,İSRAİL,EMPERYALİZM,dilin altında da İslam sentezli zihniyetin insanlığı,kültürü,sosyal hayatı dizayn etme çabalarının olduğu tehlikelerle karşı karşıyadır.Bölgemiz eskisinden çok fazla insanlık gasplarına doğru hız alıyor.Hiç kimse kendi kendine ne yapıyorum,gibi bir soruyu sormadan,empoze edilen her refleksi,ne olursa olsun,hatta kendi canlarına mal olsa da sormuyor,sorgulamıyor.
Nasıl bir akıl bu,nasıl bir zihniyet.
Ben ABD”nin Irak”ı işgal ettiği zamanlarda Bağdat”ta yaşıyordum.İnanın sinema filmlerinde,yada televizyonlarda seyrettiklerimiz,Irak”ta yaşananların sadece onda biri kadardır.Zaten yaşananlar ve öldürülen bir buçuk milyon insan bu durumu izah ediyor.
Bir ülke düşünün,hiçbir güvenlik ve hukuki kurumu yoktur.Orman kanunu uygulanıyor sadece.Ne demek orman kanunu,güç ile yorumlamak mümkündür.Güçlü olan zayıfı öldürür,yutar,midesine indirir.
Irak”ta yaşadıklarım ve gördüklerimi hatırlayınca,tüylerim diken,diken oluyor.Acaba İnsanlar mı, yoksa hayvanlar mı erdemlidir,sorusuna ister istemez takılıyorum.
Şimdi,aynı şeyleri Suriye”de yaşıyor ve görmekteyim.İnsanlar,sadece inançlarından dolayı diri,diri yakılıyor.Derileri soyuluyor,başlar kesiliyor.Bu manzaralar tüyler ürpertici şekilde sadece mezhep anlayışı uğruna yapılmaktadır.Daha birkaç gün önce Antalya”da toplanmalarına müsaade edilen,özgürlük talebinde bulunan muhaliflerin anlaştıkları tek bir konunun mezhepçilik olduğu bütün dünya basınında yer almış ve fiyasko olarak nitelendirilmiştir.Hemen arkasındanda işlenen toplu cinayetlerin tesadüf olmadığı gün gibi ortaya çıkmıştır.120 güvenlik güçleri mensubunun toplu olarak öldürülmesi,ülkemizi ilerde ciddi sıkıntılara maruz bırakacağı hiç akıllardan çıkarılmamalıdır.
Biz bölgenin insanları,yani Hatay”da yaşayanlar,bu kanlı sürecin denkleminde olduğumuzun şüphelerini haklı olarak yaşamaktayız.Kısa zamana kadar yaşanan barış ve istikrar,iyi komşuluk ilişkilerinin devamının gelmesi için,barış için,her gayreti yapmalıyız ve bu oyunu bozmalıyız..Ülkemiz insanın kamplaştırılarak yaratılan cephelere,bir yenisi eklenmemelidir.
Şimdi,ülkemizi bu kara lekeye mahkum edenlerin kendilerini nasıl savunacaklarını anlamak son derece zor değil midir.Hiç kimse bu zor ve kanlı denklemlere ortak olmamızı isteyemez.Tarih ve insanlık önünde bu duruma bizleri mahkum etmek isteyenler mutlaka yargılanacaklardır.
Dün Suriye”den döndüm. dört gündür oralardaydım.Yaklaşık yirmi beş yıldır,Suriye tüccarlarıyla iş yapmaktayım.
Yani yirmi beş yıldır Suriye insanıyla,Sunni,Alevi,Hıristyan,Türkmen,Arap,bir çok insanla ilişkilerim olmuştur.Hatta,şu veya bu şekilde kendi ülkelerinden, zorunluluklardan dolayı ayrılmış,göç ettirilmiş ve Suriye”ye yerleşmiş insanlarla da ilişkilerim olmuştur.Filistinli,Ermeni,Iraklı,Türkiye vatandaşı gibi.
Suriye”de ,bir takım akıl dışı olayların yaşanmasından önce,Suriye”ye giden herkes gibi,bende güvenlik ve hoşgörü konusunda hayranlık duymaktaydım.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi,sabah namazı ezan saatlerine kadar, insanların piknik alanlarında,lokantalarda,gazinolarda eğlendiklerini söylersem yanlış olmayacaktır.Suriye”ye giden herkesin bu duruma tanık olduğunu söyleyebilirim.
Gerçi,Suriye”de,hala birkaç sınır kent ve kasabalar dışında her hangi bir güvensizlik ve hoş görüşsüzlük yaşanmamaktadır.Mesela,nüfus ve demografik yönden özellikli kentler,HALEP ve ŞAM”DA olayların olmaması,yada çok cılız kalması gerçekten çok anlamlıdır.Bu iki kentte yaşayanların,toplam nüfusa oranı % 50 civarındadır.
Başa dönecek olursak,bölgemiz yönünden savaş denklemleri,emperyalist küresel güçler tarafında bir,bir yıllardır uygulanmaya konulmuştur.Bu gerçeği Ortadoğu”da bilmeyen yoktur.Her karşılaştığım insan,ülkemiz insanları dahil,hatta AKP”ye oy verenler bu durumu hep konuşuyorlar ve biliyorlar.
Neden AKP”ye oy verenler dahil cümlesini kullandığıma bir takım AKP mensubu veya olmayan insanlar tarafından tepkilerin geleceğini biliyorum.Zaten bu cümleyi gelecek tepkiler için kullandığımı itiraf edeyim..
Bir cevabım var elbet.O halde cevaplıyayım.Düşünün bir kere,bölgemiz açısından YENİ ORTADOĞU projesi,küresel emperyalist güçlerin ve başta İsrail”in bir denklemi değil midir !.Bu gerçeği inkar edende yoktur.Peki,eş başkan,Başbakanımız olursa,haklı olarak AKP den ve AKP ye oy verenlerden söz edilmez mi !
Sosyal ve siyasal olarak bu ne demektir sorulmalıdır değil mi !
Yani,Ortadoğu”da yaşanan etnik ve inanç ayrıştırma politikalarının yürütücüleri ve uygulayıcılarına yönelik, doğru ve ahlaki bir mesajımız olmalıdır ayrıca.
İçe ve dışa yönelik ayrıştırıcı İslam sentezli,milliyetçi bir takım argümanların sürekli kullanılmasının hedefleri nedir sizce !
AKP ve Başbakanın seçim konuşmalarından da anlaşılacağı gibi,gerek ülkemiz ,gerekse komşu ülkelerimiz insanlarının ayrışmasına neden olan çok tehlikeli söylemlerde bulundukları dikkat çekmiyor mu !
Bölgemiz bir iç savaşa zorlanmaktadır.İç savaş Panoraması açıldığı anda bölge kan gölüne dönecektir.Her ülke,etnik ve inanç yönünden parçalanacak ve insanlık büyük bir yara alacaktır.
Bu gerçekler karşısında sessizlik intihar manasındadır.
hasipyigitoglu@hotmail.com
9 Haziran 2011
Bulutlar kapkara,savaş bulutları bölgemizi sarmalamış.Bölgemiz etnik,inanç savaşı cehennemine doğru hızla ilerlemektedir.Bölgemiz,arkasında ABD,İSRAİL,EMPERYALİZM,dilin altında da İslam sentezli zihniyetin insanlığı,kültürü,sosyal hayatı dizayn etme çabalarının olduğu tehlikelerle karşı karşıyadır.Bölgemiz eskisinden çok fazla insanlık gasplarına doğru hız alıyor.Hiç kimse kendi kendine ne yapıyorum,gibi bir soruyu sormadan,empoze edilen her refleksi,ne olursa olsun,hatta kendi canlarına mal olsa da sormuyor,sorgulamıyor.
Nasıl bir akıl bu,nasıl bir zihniyet.
Ben ABD”nin Irak”ı işgal ettiği zamanlarda Bağdat”ta yaşıyordum.İnanın sinema filmlerinde,yada televizyonlarda seyrettiklerimiz,Irak”ta yaşananların sadece onda biri kadardır.Zaten yaşananlar ve öldürülen bir buçuk milyon insan bu durumu izah ediyor.
Bir ülke düşünün,hiçbir güvenlik ve hukuki kurumu yoktur.Orman kanunu uygulanıyor sadece.Ne demek orman kanunu,güç ile yorumlamak mümkündür.Güçlü olan zayıfı öldürür,yutar,midesine indirir.
Irak”ta yaşadıklarım ve gördüklerimi hatırlayınca,tüylerim diken,diken oluyor.Acaba İnsanlar mı, yoksa hayvanlar mı erdemlidir,sorusuna ister istemez takılıyorum.
Şimdi,aynı şeyleri Suriye”de yaşıyor ve görmekteyim.İnsanlar,sadece inançlarından dolayı diri,diri yakılıyor.Derileri soyuluyor,başlar kesiliyor.Bu manzaralar tüyler ürpertici şekilde sadece mezhep anlayışı uğruna yapılmaktadır.Daha birkaç gün önce Antalya”da toplanmalarına müsaade edilen,özgürlük talebinde bulunan muhaliflerin anlaştıkları tek bir konunun mezhepçilik olduğu bütün dünya basınında yer almış ve fiyasko olarak nitelendirilmiştir.Hemen arkasındanda işlenen toplu cinayetlerin tesadüf olmadığı gün gibi ortaya çıkmıştır.120 güvenlik güçleri mensubunun toplu olarak öldürülmesi,ülkemizi ilerde ciddi sıkıntılara maruz bırakacağı hiç akıllardan çıkarılmamalıdır.
Biz bölgenin insanları,yani Hatay”da yaşayanlar,bu kanlı sürecin denkleminde olduğumuzun şüphelerini haklı olarak yaşamaktayız.Kısa zamana kadar yaşanan barış ve istikrar,iyi komşuluk ilişkilerinin devamının gelmesi için,barış için,her gayreti yapmalıyız ve bu oyunu bozmalıyız..Ülkemiz insanın kamplaştırılarak yaratılan cephelere,bir yenisi eklenmemelidir.
Şimdi,ülkemizi bu kara lekeye mahkum edenlerin kendilerini nasıl savunacaklarını anlamak son derece zor değil midir.Hiç kimse bu zor ve kanlı denklemlere ortak olmamızı isteyemez.Tarih ve insanlık önünde bu duruma bizleri mahkum etmek isteyenler mutlaka yargılanacaklardır.
Dün Suriye”den döndüm. dört gündür oralardaydım.Yaklaşık yirmi beş yıldır,Suriye tüccarlarıyla iş yapmaktayım.
Yani yirmi beş yıldır Suriye insanıyla,Sunni,Alevi,Hıristyan,Türkmen,Arap,bir çok insanla ilişkilerim olmuştur.Hatta,şu veya bu şekilde kendi ülkelerinden, zorunluluklardan dolayı ayrılmış,göç ettirilmiş ve Suriye”ye yerleşmiş insanlarla da ilişkilerim olmuştur.Filistinli,Ermeni,Iraklı,Türkiye vatandaşı gibi.
Suriye”de ,bir takım akıl dışı olayların yaşanmasından önce,Suriye”ye giden herkes gibi,bende güvenlik ve hoşgörü konusunda hayranlık duymaktaydım.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi,sabah namazı ezan saatlerine kadar, insanların piknik alanlarında,lokantalarda,gazinolarda eğlendiklerini söylersem yanlış olmayacaktır.Suriye”ye giden herkesin bu duruma tanık olduğunu söyleyebilirim.
Gerçi,Suriye”de,hala birkaç sınır kent ve kasabalar dışında her hangi bir güvensizlik ve hoş görüşsüzlük yaşanmamaktadır.Mesela,nüfus ve demografik yönden özellikli kentler,HALEP ve ŞAM”DA olayların olmaması,yada çok cılız kalması gerçekten çok anlamlıdır.Bu iki kentte yaşayanların,toplam nüfusa oranı % 50 civarındadır.
Başa dönecek olursak,bölgemiz yönünden savaş denklemleri,emperyalist küresel güçler tarafında bir,bir yıllardır uygulanmaya konulmuştur.Bu gerçeği Ortadoğu”da bilmeyen yoktur.Her karşılaştığım insan,ülkemiz insanları dahil,hatta AKP”ye oy verenler bu durumu hep konuşuyorlar ve biliyorlar.
Neden AKP”ye oy verenler dahil cümlesini kullandığıma bir takım AKP mensubu veya olmayan insanlar tarafından tepkilerin geleceğini biliyorum.Zaten bu cümleyi gelecek tepkiler için kullandığımı itiraf edeyim..
Bir cevabım var elbet.O halde cevaplıyayım.Düşünün bir kere,bölgemiz açısından YENİ ORTADOĞU projesi,küresel emperyalist güçlerin ve başta İsrail”in bir denklemi değil midir !.Bu gerçeği inkar edende yoktur.Peki,eş başkan,Başbakanımız olursa,haklı olarak AKP den ve AKP ye oy verenlerden söz edilmez mi !
Sosyal ve siyasal olarak bu ne demektir sorulmalıdır değil mi !
Yani,Ortadoğu”da yaşanan etnik ve inanç ayrıştırma politikalarının yürütücüleri ve uygulayıcılarına yönelik, doğru ve ahlaki bir mesajımız olmalıdır ayrıca.
İçe ve dışa yönelik ayrıştırıcı İslam sentezli,milliyetçi bir takım argümanların sürekli kullanılmasının hedefleri nedir sizce !
AKP ve Başbakanın seçim konuşmalarından da anlaşılacağı gibi,gerek ülkemiz ,gerekse komşu ülkelerimiz insanlarının ayrışmasına neden olan çok tehlikeli söylemlerde bulundukları dikkat çekmiyor mu !
Bölgemiz bir iç savaşa zorlanmaktadır.İç savaş Panoraması açıldığı anda bölge kan gölüne dönecektir.Her ülke,etnik ve inanç yönünden parçalanacak ve insanlık büyük bir yara alacaktır.
Bu gerçekler karşısında sessizlik intihar manasındadır.
hasipyigitoglu@hotmail.com
8 Haziran 2011 Çarşamba
DEĞİŞİMİ SOKAKLAR BELİRLEYECETİR
Mustafa Köse
7 Mayıs 2011
Sokak eylemleri artık çok etkili oluyor. Ancak anlatmak istediğim eylemler terör içeren, çevreye zarar veren eylemler değildir. Belirtmek istediğim eylem türleri, zamanın şartlarına, geniş kesimlerin vicdanına ve demokrasi çerçevesine uyan eylemlerdir. Bu tür eylemlerin önünde durmak mümkün olmuyor. Hatta eylemcilerin sayısı az olsa bile büyük yankı uyandırabiliyor. Artık şunu söyleyebiliriz, önümüzdeki süreçte yukarıda saydığım eylem türleri yeni duruşun yeni bir anlayışın yeni bir ilkenin ve yeni prensiplerin açılımını sağlayacaktır. Ayrıca düşünce akımlarını, ideolojik yapıları farklı bir alana sevk edecektir.
İleri düzeyde ve güzel yaşamalıyız. Bunu sağlamak için dünün ilkeleri geride kaldı. O tespitlerden yola çıkarak mutlak doğruyu tarif edemiyoruz. Bir ideolojinin veya bir düşüncenin sınıfsal kökenine bakıp bir sonuca varmak artık olası değil. Zira eski yaklaşımlar tarih oldu. Sosyal demokratlar, sosyalistler, muhafazakarlar, liberaller, demokratlar ve aydınların tarihsel kökenlerine bakarak bir yere koyamıyoruz. Bunun yerine olaylar karşısında nerede durdukları önemli. Duruşlara bakarak bir fikre sahibi oluyoruz. Onları yeniden adlandırıyoruz. Örneğin, ulusalcıların ve bazı sol’cuların sivil demokrasi ve Kürtlere olan tepkiyle‘’ırkçılığa’’kaymış olmaları gibi. Buradan faşizme ve askeri darbeye kitle tabanı oluşturmuş olmalarının bir başka adı olmalı.
Oysa ve çok yakında küresel anafor ortalığı kasıp kavuracak. Bu anafordan kurtuluş görünmüyor. Her ne olacaksa bu anafor içinde olacak ve kim ne yapacaksa bu anafor içinde yapacak. Hiçbir güç odağı veya kişi artık keyfine ve sadece kendi istediği gibi bir dünya yaratamayacak. Sadece kendi çıkarına göre davranmayacaktır. Herkes her şeyi dikkate almak zorunda kalacak. Sokakların sesine kulak verecek. Farklıklar arasında yaşamayı kabul edecektir.
Henüz her şey belirginleşmiş değil. Ancak kalın çizgiler netleşmiştir. Buna göre yerel politikalar ve milliyetçilik belirleyici olmaktan çıkmıştır. Bütün gelişmeler evrensel değerlerin etki alanına girmiştir. Dünyanın her tarafına bulaşan gelişmiş ekonomi, sosyal, ve siyasal etki merkez olmuştur. Bu merkez, yenilenme ve değişimin dinamiği haline gelmiştir. Bunu hesaba katmayan dikkate almayan bir ülke kalkınamayacak istikrara kavuşmayacaktır.
Geleceği kurgularken kaba ve gürültülü seçim propagandalarının sonuna yaklaştık. Seçimlere çok az bir süre kaldı. Kimin kazanacağını yakında göreceğiz. Ancak kim ve hangi parti kazanırsa kazansın ateşten gömleği giyecektir. Sürekli ertelenen ve bıçak sırtında olan sorunlar kıssa zamanda çözüm bekleyecektir. Bahanelerin arkasına kimse sığınamayacaktır. İlk iş yeni bir anayasa yapmak olacaktır. Bu anayasa temel sorunlara cevap vermek zorunda kalacaktır. Bu anayasa belki bütün ihtiyaçlara cevap vermeyecektir. Ancak evrensel insan hakları çıtasının altında fazla olamayacaktır. Toplum güzel ve rahat yaşamayı bir müddet erteleyebilir. Ancak ‘’insan temel hak ve özgürlüklerinden’’ asla vazgeçemez.
İşin normali, doğrusu budur. İyimser olmak için yeterli sebeplerimiz hala var. Ancak bunlar olmayabilir. Kötü bir macera yaşayabiliriz. Nitekim kötümser olmak için yeterli veriler var. Ülkemizdeki güç akımları nasıl bir eğri çizecek belli değil. Mevcut güç akımlarımız flu duruyor. Özet olarak bu güç odakları üçe alanda odaklaşmıştır. Devletten yana olan ve devletten beslenen kesimler, dinsel akımlar ve Kürtler. Bunların yeni dönemde yani seçimlerden sonra ne yapacakları önem kazanacaktır. Asıl ayrışma bu temellerde olacaktır. Bu ayrışma doğal olarak evrensel demokrasi isteyenler ile buna engel olmak isteyenler arasında olacaktır. Vesayet rejiminden dolayısıyla otoriter devletten yana olanlar ile Demokratik devletten yana olanların mücadelesi olacaktır.
Tüm bunların arasında, kimin ne kadar demokrat kimin ne kadar sol’cu, kimin ne kadar muhafazakar veya kimin ne kadar liberal olduğunu anlayacağız. Etnik ve inanç guruplarının iç yüzünü keşfedeceğiz. Doğrusu ‘’ak koyun kara koyun ‘’belli olacak.
Temennim o ki, demokratlar, inanç gurupları gerçek sol’cular ve Kürtler değişimden yana olsunlar. Çağdaş bir demokrasi için tavır koysunlar.
Bu tavır barışa, kalkınmaya, ve huzura evet demek olacaktır. Bu aynı zamanda uluslar arası arenada güç demektir. Saygınlık demektir.
7 Mayıs 2011
Sokak eylemleri artık çok etkili oluyor. Ancak anlatmak istediğim eylemler terör içeren, çevreye zarar veren eylemler değildir. Belirtmek istediğim eylem türleri, zamanın şartlarına, geniş kesimlerin vicdanına ve demokrasi çerçevesine uyan eylemlerdir. Bu tür eylemlerin önünde durmak mümkün olmuyor. Hatta eylemcilerin sayısı az olsa bile büyük yankı uyandırabiliyor. Artık şunu söyleyebiliriz, önümüzdeki süreçte yukarıda saydığım eylem türleri yeni duruşun yeni bir anlayışın yeni bir ilkenin ve yeni prensiplerin açılımını sağlayacaktır. Ayrıca düşünce akımlarını, ideolojik yapıları farklı bir alana sevk edecektir.
İleri düzeyde ve güzel yaşamalıyız. Bunu sağlamak için dünün ilkeleri geride kaldı. O tespitlerden yola çıkarak mutlak doğruyu tarif edemiyoruz. Bir ideolojinin veya bir düşüncenin sınıfsal kökenine bakıp bir sonuca varmak artık olası değil. Zira eski yaklaşımlar tarih oldu. Sosyal demokratlar, sosyalistler, muhafazakarlar, liberaller, demokratlar ve aydınların tarihsel kökenlerine bakarak bir yere koyamıyoruz. Bunun yerine olaylar karşısında nerede durdukları önemli. Duruşlara bakarak bir fikre sahibi oluyoruz. Onları yeniden adlandırıyoruz. Örneğin, ulusalcıların ve bazı sol’cuların sivil demokrasi ve Kürtlere olan tepkiyle‘’ırkçılığa’’kaymış olmaları gibi. Buradan faşizme ve askeri darbeye kitle tabanı oluşturmuş olmalarının bir başka adı olmalı.
Oysa ve çok yakında küresel anafor ortalığı kasıp kavuracak. Bu anafordan kurtuluş görünmüyor. Her ne olacaksa bu anafor içinde olacak ve kim ne yapacaksa bu anafor içinde yapacak. Hiçbir güç odağı veya kişi artık keyfine ve sadece kendi istediği gibi bir dünya yaratamayacak. Sadece kendi çıkarına göre davranmayacaktır. Herkes her şeyi dikkate almak zorunda kalacak. Sokakların sesine kulak verecek. Farklıklar arasında yaşamayı kabul edecektir.
Henüz her şey belirginleşmiş değil. Ancak kalın çizgiler netleşmiştir. Buna göre yerel politikalar ve milliyetçilik belirleyici olmaktan çıkmıştır. Bütün gelişmeler evrensel değerlerin etki alanına girmiştir. Dünyanın her tarafına bulaşan gelişmiş ekonomi, sosyal, ve siyasal etki merkez olmuştur. Bu merkez, yenilenme ve değişimin dinamiği haline gelmiştir. Bunu hesaba katmayan dikkate almayan bir ülke kalkınamayacak istikrara kavuşmayacaktır.
Geleceği kurgularken kaba ve gürültülü seçim propagandalarının sonuna yaklaştık. Seçimlere çok az bir süre kaldı. Kimin kazanacağını yakında göreceğiz. Ancak kim ve hangi parti kazanırsa kazansın ateşten gömleği giyecektir. Sürekli ertelenen ve bıçak sırtında olan sorunlar kıssa zamanda çözüm bekleyecektir. Bahanelerin arkasına kimse sığınamayacaktır. İlk iş yeni bir anayasa yapmak olacaktır. Bu anayasa temel sorunlara cevap vermek zorunda kalacaktır. Bu anayasa belki bütün ihtiyaçlara cevap vermeyecektir. Ancak evrensel insan hakları çıtasının altında fazla olamayacaktır. Toplum güzel ve rahat yaşamayı bir müddet erteleyebilir. Ancak ‘’insan temel hak ve özgürlüklerinden’’ asla vazgeçemez.
İşin normali, doğrusu budur. İyimser olmak için yeterli sebeplerimiz hala var. Ancak bunlar olmayabilir. Kötü bir macera yaşayabiliriz. Nitekim kötümser olmak için yeterli veriler var. Ülkemizdeki güç akımları nasıl bir eğri çizecek belli değil. Mevcut güç akımlarımız flu duruyor. Özet olarak bu güç odakları üçe alanda odaklaşmıştır. Devletten yana olan ve devletten beslenen kesimler, dinsel akımlar ve Kürtler. Bunların yeni dönemde yani seçimlerden sonra ne yapacakları önem kazanacaktır. Asıl ayrışma bu temellerde olacaktır. Bu ayrışma doğal olarak evrensel demokrasi isteyenler ile buna engel olmak isteyenler arasında olacaktır. Vesayet rejiminden dolayısıyla otoriter devletten yana olanlar ile Demokratik devletten yana olanların mücadelesi olacaktır.
Tüm bunların arasında, kimin ne kadar demokrat kimin ne kadar sol’cu, kimin ne kadar muhafazakar veya kimin ne kadar liberal olduğunu anlayacağız. Etnik ve inanç guruplarının iç yüzünü keşfedeceğiz. Doğrusu ‘’ak koyun kara koyun ‘’belli olacak.
Temennim o ki, demokratlar, inanç gurupları gerçek sol’cular ve Kürtler değişimden yana olsunlar. Çağdaş bir demokrasi için tavır koysunlar.
Bu tavır barışa, kalkınmaya, ve huzura evet demek olacaktır. Bu aynı zamanda uluslar arası arenada güç demektir. Saygınlık demektir.
DEMOKRASİ İLE ALDATMAK (2)
Mehmet Yavuz
8 Haziran 2011
Talat Paşa; dış güçlerce dayatılan ıslahattan ne anlamak gerektiğini acı bir saptamayla dile getirir anılarında.
Şöyle yazıyor:
‘’ Devleti Âliye’nin ıslahat yapması hiçbir vakit cidden arzu edilmemişti. Antlaşmalarda zikredilen ıslahat kelimesi müdahale manasınadır. Bir devletin ilerlemesi ve idaresinin ıslahı, o devletin siyaseten, iktisaden bağımsız olmasına bağlıdır …’’
Tarihe ilgi duyanlar; içsel olmayan ıslahat dürtmeleriyle Osmanlı saltanatının nasıl bir oyuncak haline getirildiğine tanıktırlar.
Dün olduğu gibi bugün de dış müdahalelerin bahanesi; ISLAHAT tır.
Günümüz emperyalist güçlerinin Büyük Ortadoğu Projesiyle (BOP) tasarladığı yeni Ortadoğu haritalarını oluşturma stratejilerindeki en önemli silahı; geçmiş ıslahat hareketlerinin de ana sloganı olan demokrasidir.
Bu gerçeği görmemek için insanın ya kör, ya da en hafif tanımlamayla emperyalizmin figüranı olması gerekir.
Buradan yola çıkarak Kaddafi’ye, Esad’a aba altından sopa gösterircesine DEMOKRASİ çağrısı yapan başbakanın Türkiye’sinde olup bitenleri şöyle bir hatırlayalım.
İleri demokrasinin var olduğu iddia edilen ülkemizde bugün, iktidarı elinde tutanları eleştirmek çok riskli bir eylem haline gelmiştir.
Başbakan hakkında kitap yazmak, bir bahaneyle içeri tıkılmanın gerekçesi olabilmektedir. Ergun Poyraz’ın beş yıldır neden tutuklu olduğunun gerçek sebebini başbakan şöyle itiraf etmiştir:
“O kişi benim özel hayatımı yazdı, mahremiyetime dil uzattı, nasıl affedeyim.”
Hınç ve linç kavramları normal demokraside yoktu ama örnekler gösteriyor ki bu kavramlar; ileri demokrasinin temel cezalandırma yöntemi olmuş.
İleri demokrasi; üniversite sınavlarındaki şifreyi protesto eden gençleri anlayacağına, karşılarına onbinlerle ifade edilen başka bir gücü dikmekle tehdit etmektedir.
İleri demokrasi; parasız eğitim talebiyle başbakanı protesto eden iki genci, yasadışı örgüt üyesi oldukları bahanesiyle ondört aydır mahpushanede süründürmektedir.
İleri demokrasi; işyerleri ellerinden alınıp kazanılmış hakları yok edilen onbinlerce TEKEL işçisini kucaklayacağına, onları gaz bombalarıyla zehirleyip, cop ve tazyikli sularla hizaya getirmeye çalışmaktadır. Referandum sonrası oluşturulan yeni hukuk yapısıyla da ileri demokrasi; bu işçilerle destekçilerini ‘’ HAK TALEBİNDE BULUNDUKLARI ’’ için yargısal tehditle adam etmeye çalışmaktatır..
İleri demokrasi; sağlık alanındaki düzenlemeleri protesto için sokağa çıkmak zorunda kalan onbinlerce sağlık çalışanının talep ve uyarılarına hiç kulak asmamıştır.
Halbuki demokrasi; halkın kararlara katılımı değil midir ?
Bu anlamda Kaddafi’ye, Esad’a ‘’ halkın sesine kulak ver ’’ derken, kendisi neden halkının sesine kulak tıkamaktadır ?
Kendi halkının sesine kulak tıkayan, onları görmezden gelen; başka ülkelere hangi hakla DEMOKRASİ çağrısı yapar ?
Ayinesi bu tür eylemler olanın demokrasi çağrısı ne kadar samimidir ?
Hele de serde BOP şapkası, çantada BOP projeleri var ise…
Görünen o ki, ileri demokrasi; hızla faşizme götüren bir aldatmadır.
Bu yalanı 12 Haziran'da Türkiye'de bozmak, Ortadoğu ülkeleri için biçilen demokrasi desenli kefeni de yırtmaktır.
8 Haziran 2011
Talat Paşa; dış güçlerce dayatılan ıslahattan ne anlamak gerektiğini acı bir saptamayla dile getirir anılarında.
Şöyle yazıyor:
‘’ Devleti Âliye’nin ıslahat yapması hiçbir vakit cidden arzu edilmemişti. Antlaşmalarda zikredilen ıslahat kelimesi müdahale manasınadır. Bir devletin ilerlemesi ve idaresinin ıslahı, o devletin siyaseten, iktisaden bağımsız olmasına bağlıdır …’’
Tarihe ilgi duyanlar; içsel olmayan ıslahat dürtmeleriyle Osmanlı saltanatının nasıl bir oyuncak haline getirildiğine tanıktırlar.
Dün olduğu gibi bugün de dış müdahalelerin bahanesi; ISLAHAT tır.
Günümüz emperyalist güçlerinin Büyük Ortadoğu Projesiyle (BOP) tasarladığı yeni Ortadoğu haritalarını oluşturma stratejilerindeki en önemli silahı; geçmiş ıslahat hareketlerinin de ana sloganı olan demokrasidir.
Bu gerçeği görmemek için insanın ya kör, ya da en hafif tanımlamayla emperyalizmin figüranı olması gerekir.
Buradan yola çıkarak Kaddafi’ye, Esad’a aba altından sopa gösterircesine DEMOKRASİ çağrısı yapan başbakanın Türkiye’sinde olup bitenleri şöyle bir hatırlayalım.
İleri demokrasinin var olduğu iddia edilen ülkemizde bugün, iktidarı elinde tutanları eleştirmek çok riskli bir eylem haline gelmiştir.
Başbakan hakkında kitap yazmak, bir bahaneyle içeri tıkılmanın gerekçesi olabilmektedir. Ergun Poyraz’ın beş yıldır neden tutuklu olduğunun gerçek sebebini başbakan şöyle itiraf etmiştir:
“O kişi benim özel hayatımı yazdı, mahremiyetime dil uzattı, nasıl affedeyim.”
Hınç ve linç kavramları normal demokraside yoktu ama örnekler gösteriyor ki bu kavramlar; ileri demokrasinin temel cezalandırma yöntemi olmuş.
İleri demokrasi; üniversite sınavlarındaki şifreyi protesto eden gençleri anlayacağına, karşılarına onbinlerle ifade edilen başka bir gücü dikmekle tehdit etmektedir.
İleri demokrasi; parasız eğitim talebiyle başbakanı protesto eden iki genci, yasadışı örgüt üyesi oldukları bahanesiyle ondört aydır mahpushanede süründürmektedir.
İleri demokrasi; işyerleri ellerinden alınıp kazanılmış hakları yok edilen onbinlerce TEKEL işçisini kucaklayacağına, onları gaz bombalarıyla zehirleyip, cop ve tazyikli sularla hizaya getirmeye çalışmaktadır. Referandum sonrası oluşturulan yeni hukuk yapısıyla da ileri demokrasi; bu işçilerle destekçilerini ‘’ HAK TALEBİNDE BULUNDUKLARI ’’ için yargısal tehditle adam etmeye çalışmaktatır..
İleri demokrasi; sağlık alanındaki düzenlemeleri protesto için sokağa çıkmak zorunda kalan onbinlerce sağlık çalışanının talep ve uyarılarına hiç kulak asmamıştır.
Halbuki demokrasi; halkın kararlara katılımı değil midir ?
Bu anlamda Kaddafi’ye, Esad’a ‘’ halkın sesine kulak ver ’’ derken, kendisi neden halkının sesine kulak tıkamaktadır ?
Kendi halkının sesine kulak tıkayan, onları görmezden gelen; başka ülkelere hangi hakla DEMOKRASİ çağrısı yapar ?
Ayinesi bu tür eylemler olanın demokrasi çağrısı ne kadar samimidir ?
Hele de serde BOP şapkası, çantada BOP projeleri var ise…
Görünen o ki, ileri demokrasi; hızla faşizme götüren bir aldatmadır.
Bu yalanı 12 Haziran'da Türkiye'de bozmak, Ortadoğu ülkeleri için biçilen demokrasi desenli kefeni de yırtmaktır.
5 Haziran 2011 Pazar
SURİYE’DE ATEŞ YAKILIRSA BÜTÜN BÖLGE YANAR!
Tüm Türkiyeli devrimci hareketin ve Kürt özgürlük hareketinin, komşumuz Suriye’ye bir vefa borcu var. 12 eylül karanlıklarında hepimiz için güvenli liman olan, misafir eden direnen Suriye, bu gün Amerika-İsrail ve Arap gericiliğinin komplolarıyla dize getirilmek isteniyor. Komşumuz üzerinde oynanan oyunlara, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) Suriye'yi parçalayacak kanlı bir iç savaşla tezgahlanmasına geçit vermeyeceğiz. Halkımız ortaya koyduğu etkinlikte bu gerçeği gür sesle ilan etti.
***
Değerli basın mensupları,
Değerli halkımız,
Değerli Türkiye kamuoyu,
Bölgemiz Ortadoğu halkları binyıllardır kader birliği içerisindedir. Tarihsel, kültürel, ekonomik ve siyasi ilişkiler ve ortaklıklar içerisindedir. Aradaki suni sınırlar bu bölge halklarının kader birlikteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Sistemler, hatta tarih içerisinde sınırlar değişir ama halklar arası dostluklar baki kalır.
Günümüzde Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da kanlı oyunlar tezgâhlanmaktadır. Bu oyunlarla bölgemiz kanlı bir arenaya çevrilmek ve ardından okyanus ötesi yabancı güçlerin egemenlik sahasına dönüştürülmek istenmektedir.
Bu senaryolar bizlere hiç yabancı gelmiyor. ABD ve AB ülkeleri dünyanın hangi alanına el atarlarsa “demokrasi”, “insan hakları” bahaneleriyle müdahale ediyorlar. Ama bu bahanelerle nereye el attılarsa orayı içinden çıkılmaz bir kaosa, kanlı kıyıma ve felakete sürüklediler. Bu yollarla da müdahale ettikleri ülkeleri kendilerine köle haline getirdiler. İşte Afganistan, işte Irak, işte Libya…
Şimdi komşumuz Suriye’yi hedefe koydular. Yine akıl almaz yanıltma, abartma, çarpıtma ve provokasyonlarla ve satın almış oldukları işbirlikçilerle komşumuz Suriye’yi kaosa sürüklemeye çalışıyorlar. Ülkenin zenginliği olan tüm toplumsal farklılıkları kullanarak Alevi-Sünni, Arap-Kürt, laik-şeriatçı çatışmaları yaratılmak istenmektedir.
Oysa bizler bu güzelim Antakya’mızın renk armonisinden biliyoruz ki; bu farklılıklar bir zenginliktir. Dış müdahaleler olmadıkça bu farklılıklar toplumsal yaşamın güzellikleridir. Ancak dış müdahaleler her zaman bu zenginlikleri birbirlerine silah olarak kullanmışlardır.
Bizler Alevi, Sünni, Hıristiyan, Ermeni, Musevi, Türk, Kürt, Arap ayrımı gözetmeden ve mensup olduğumuz partilere bakmaksızın Hatay halkı olarak yanı başımızdaki komşumuzda bu tür suni ayrımlarla halkı ve ülkeyi bölmeye, insanları birbirlerine düşürmeye karşı olduğumuzu ilan ediyoruz.
Komşumuz Suriye’ye emperyalist ülkelerin müdahaleleri ve bu olaylardaki rolleri gizlenemeyecek kadar barizdir. Hangi basit çıkar hesaplarıyla olursa olsun bu yabancı müdahaleleri kınıyoruz.
Komşumuz Suriye’de kaos ve çatışma ne Suriye halklarına ve devletine, ne de Türkiye halklarına ve devletine yarar. Sadece ve sadece ABD, İsrail ve AB ülkelerine yarar.
Oysa barış, istikrar ve huzur tüm bölge halklarının ve ülkelerinin yararınadır
Suriye, devleti ve halkıyla ilerlemesini, gelişmesini, demokratik atılımlarını gerçekleştirebilecek birikime sahiptir. Bu konuda hiçbir dış müdahaleye, yol göstericiliğine ihtiyacı yoktur. Dış müdahaleler bu atılımların önünü kesme amacını ve işlevini taşımaktadır.
Bu konuda devletimizin de komşuluk ve dostluk değerlerini yerine getirmesini her iki ülke halklarımızın ortak çıkarları gereği olduğunu ifade ederiz. Devletimiz komşu Suriye’nin iç işlerine karışmamalı, dış müdahalelere zemin hazırlamak için ülkeyi kaosa sürükleyen, eli kanlı, dış güçlerin maşası terör örgütlerine destek sunmaktan vazgeçmelidir. Bu müdahaleler komşuluğa ve dostluğa sığmayan ikiyüzlü davranışlardır. Bu yanlış ve tehlikeli politikaların kefaretini halklarımıza ödetmeye kimsenin hakkı yoktur.
Komşumuzda yakılmaya çalışılan yangın komşumuzla sınırlı kalmaz, tüm bölgeyi kapsar. Bundan ülkemizin etkilenmemesi mümkün değildir.
Bu nedenle, kendi demokratik atılımlarını öz güçlerine dayanarak yapan, emperyalist ülkelerin bölgeye müdahalelerine ve Siyonist İsrail vahşetine karşı ilkeli direnç kalesi olan istikrarlı bir komşu olarak Suriye’yi destekliyoruz.
Sivil İnisiyatif adına
Mehmet YILDIRIM.
05.06.2011
4 Haziran 2011 Cumartesi
HAYAT TARZI KUTUPLAŞTIRILIYOR
Hasip Yiğitoğlu
3 Haziran 2011
Türkiye alarm veriyor..Kutuplaşma giderek yayılıyor.Başbakan elinden geldiğince siyaset mekanizmasını çalıştırmamaya gayretleri içindedir.Sorunların etrafında dolanarak gündem kaydırıyor.En tehlikelisi,söylemler hayat tarzı kutuplaşmasına neden olmaktadır..Toplum nerdeyse yarı yarıya bölünmüş bir görüntü içindedir..Gerilim her gün daha çok yükseliyor.Bu durum böyle devam etmemelidir.
Birileri bir şeyler mi çeviriyor.Algıları,beklentileri kutuplaşma kanallarına taşımak isteyenler var.Gerilimi arttırarak seçimden sonra diyalog kanallarının tıkanmasının teoremi gibi geliyor..Açıkçası seçimden sonra siyasilerin birbirlerinin yüzüne bakmayacak olmalarından,sorunların çözümü yönünde öteleme,erteleme gibi bir durumu çağrıştırıyor.Kürt sorununda toplumun algı ve beklentilerini etkileyerek kaos yaratılmak istenmektedir.
Siyasi kutuplaşmadan çok AKP tabanını betonlaştırıyor.Çözümü kolaylaştıracak yeni siyasi reflekslerin önünün kesilmesi mi,hedefleniyor acaba.Her tartışmayı,bilerek ve isteyerek din referansına getirerek bağlıyor.Laik ler ve muhafazakarlar arasında,en tehlikelisi hayat tarzı kutuplaşmasına oynuyor.Kürt meselesi etrafında dolanarak bir başka kutuplaşmaya neden olunmaktadır.
Hem medya hem siyasiler bu süreçten nema umarak,tehlikeli bir oyunun içindedirler.Kendilerince siyaset dili yerine kutuplaşma dili kullanılarak,seçimde başarı sağlanarak,gerçek sorunlar aş,iş,özgürlük,demokrasi gibi temel beklentilerin unutturulacağı sanılmaktadır.
Bu anlamda seçim sonuçlarının siyasette radikal değişiklerin yapılacağı konusunda ciddi güvensizliklere neden olunmaktadır. Bu güvensizlik,meydanlara yansıyor.Meydanlar iç savaş görüntüsü veriyor.İnsanların taleplerinin karşılanmayacağı endişelerine neden olunmaktadır.Şimdi,halk kendi programını uygulama hazırlıkları yapmaktadır.Doğu ve Güneydoğu bölgesi belediye başkanlarının kendi Özerkliklerini kuracakları kararı almalarının sebebi yaratılan güvensizlikten değil midir !
Peki bu durum toplumu nereye götürüyor.Birbirimizi ötekileştirerek şiddet reflekslerini yükseltiyoruz.Manevi bir kırılma noktasına davetiye çıkartılmaktadır.
Bu bakkal Kürt”tür,Alevi”dir,Türk”tür, alış veriş yapılmamalıdır gibi bir süreci hayal etmek bile tüyleri dikenleştiriyor.Arkasından yaşanacakları tahmin etmek zor olmamalıdır.
Ya,bu kadın mini eteklidir homurtusunun arkasından gelecekleri hiç düşünmek istemiyorum.Belki bir jiletle başlayacak,ancak arkasından ne gelecek, hayal edebiliyor musunuz ! Tarihimiz bu olaylarla sabıkalıdır zaten.Tophane”de yaşananlar daha belleklerdedir.Salon basıldı,eserler kırıldı,her taraf dağıtıldı.
Başbakan şu UCUBE heykeli yıkın,kırın emri vermedi mi !
Şimdi toplumun büyük bir kısmı, meşru yollarla bu zihin algısının etkilerinin değişmeyeceği kanaatini taşıyor.Bu olağan üstü hali yaşamak istemeyenler,kendi kuralları için,çabalarının yol haritasını zor tahmin edilebilir bir hal almaktadır.Bu olağan üstü hali bozmak için,olağan dışı şeyleri yapma zorunluluğunda olduklarını hissedebilirler.Bu durum herkes açısından hiçte sağlıklı olmayacaktır.
Her tarafa evrilebilecek bir durumla karşı karşıyız.Siyasetin dili değiştirilmelidir.Siyasetin dili projeler olmalıdır.Niteliksiz siyaset reflekslerinden kurtulmanın başka bir yolu yoktur.Ne acıdır ki,Türkiye siyasi projeleri olmayan partilerle yönetildi hep.Sistem zihniyeti milliyetçilik,yönetici siyasi partilerin hepsinin paradigması olmuştur.Hal böyle olunca da siyasi partilerin tabanı da milliyetçi bir duruş göstermektedir.Bu veriler geleceğimizi bekleyen tehlikeleri işaret ediyor aslında.
Bu algı ve zihniyet kalıplarından kurtulmak için herkesin mücadele etmesi gerekiyor.Sorunlarımızın tarifini yapmamız lazım.Sorunların etrafında değil,merkezine inerek çözüm projeleri üretilemese,tehlike hiçbir zaman geçmeyecektir.Ve sonuç olarak bu süreç bölünmeye kadar gidecektir.Hem de bölünme ikiden fazla olabilecektir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
1 Haziran 2011 Çarşamba
HAYAT TARZI KUTUPLAŞTIRILIYOR
Hasip Yiğitoğlu
1 Haziran 2011
Türkiye alarm veriyor..Kutuplaşma giderek yayılıyor.Başbakan elinden geldiğince siyaset mekanizmasını çalıştırmamaya gayretleri içindedir.Sorunların etrafında dolanarak gündem kaydırıyor.En tehlikelisi,söylemler hayat tarzı kutuplaşmasına neden olmaktadır..Toplum nerdeyse yarı yarıya bölünmüş bir görüntü içindedir..Gerilim her gün daha çok yükseliyor.Bu durum böyle devam etmemelidir.
Birileri bir şeyler mi çeviriyor.Algıları,beklentileri kutuplaşma kanallarına taşımak isteyenler var.Gerilimi arttırarak seçimden sonra diyalog kanallarının tıkanmasının teoremi gibi geliyor..Açıkçası seçimden sonra siyasilerin birbirlerinin yüzüne bakmayacak olmalarından,sorunların çözümü yönünde öteleme,erteleme gibi bir durumu çağrıştırıyor.Kürt sorununda toplumun algı ve beklentilerini etkileyerek kaos yaratılmak istenmektedir.
Siyasi kutuplaşmadan çok AKP tabanını betonlaştırıyor. Çözümü kolaylaştıracak yeni siyasi reflekslerin önünün kesilmesi mi,hedefleniyor acaba.Her tartışmayı,bilerek ve isteyerek din referansına getirerek bağlıyor.Laikler ve muhafazakarlar arasında,en tehlikelisi hayat tarzı kutuplaşmasına oynuyor.Kürt meselesi etrafında dolanarak bir başka kutuplaşmaya neden olunmaktadır.
Hem medya hem siyasiler bu süreçten nema umarak, tehlikeli bir oyunun içindedirler.Kendilerince siyaset dili yerine kutuplaşma dili kullanılarak,seçimde başarı sağlanarak,gerçek sorunlar aş,iş,özgürlük,demokrasi gibi temel beklentilerin unutturulacağı sanılmaktadır.
Bu anlamda seçim sonuçlarının siyasette radikal değişiklerin yapılacağı konusunda ciddi güvensizliklere neden olunmaktadır. Bu güvensizlik,meydanlara yansıyor.Meydanlar iç savaş görüntüsü veriyor.İnsanların taleplerinin karşılanmayacağı endişelerine neden olunmaktadır.Şimdi,halk kendi programını uygulama hazırlıkları yapmaktadır.Doğu ve Güneydoğu bölgesi belediye başkanlarının kendi Özerkliklerini kuracakları kararı almalarının sebebi yaratılan güvensizlikten değil midir !
Peki bu durum toplumu nereye götürüyor.Birbirimizi ötekileştirerek şiddet reflekslerini yükseltiyoruz.Manevi bir kırılma noktasına davetiye çıkartılmaktadır.
Bu bakkal Kürt”tür,Alevi”dir,Türk”tür, alış veriş yapılmamalıdır gibi bir süreci hayal etmek bile tüyleri dikenleştiriyor.Arkasından yaşanacakları tahmin etmek zor olmamalıdır.
Ya,bu kadın mini eteklidir homurtusunun arkasından gelecekleri hiç düşünmek istemiyorum.Belki bir jiletle başlayacak,ancak arkasından ne gelecek, hayal edebiliyor musunuz ! Tarihimiz bu olaylarla sabıkalıdır zaten.Tophane”de yaşananlar daha belleklerdedir.Salon basıldı,eserler kırıldı,her taraf dağıtıldı.
Başbakan şu UCUBE heykeli yıkın,kırın emri vermedi mi !
Şimdi toplumun büyük bir kısmı, meşru yollarla bu zihin algısının etkilerinin değişmeyeceği kanaatini taşıyor.Bu olağan üstü hali yaşamak istemeyenler,kendi kuralları için,çabalarının yol haritasını zor tahmin edilebilir bir hal almaktadır.Bu olağan üstü hali bozmak için,olağan dışı şeyleri yapma zorunluluğunda olduklarını hissedebilirler.Bu durum herkes açısından hiçte sağlıklı olmayacaktır.
Her tarafa evrilebilecek bir durumla karşı karşıyız.Siyasetin dili değiştirilmelidir.Siyasetin dili projeler olmalıdır.Niteliksiz siyaset reflekslerinden kurtulmanın başka bir yolu yoktur.Ne acıdır ki,Türkiye siyasi projeleri olmayan partilerle yönetildi hep.Sistem zihniyeti milliyetçilik,yönetici siyasi partilerin hepsinin paradigması olmuştur.Hal böyle olunca da siyasi partilerin tabanı da milliyetçi bir duruş göstermektedir.Bu veriler geleceğimizi bekleyen tehlikeleri işaret ediyor aslında.
Bu algı ve zihniyet kalıplarından kurtulmak için herkesin mücadele etmesi gerekiyor.Sorunlarımızın tarifini yapmamız lazım.Sorunların etrafında değil,merkezine inerek çözüm projeleri üretilemese,tehlike hiçbir zaman geçmeyecektir.Ve sonuç olarak bu süreç bölünmeye kadar gidecektir.Hem de bölünme ikiden fazla olabilecektir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
1 Haziran 2011
Türkiye alarm veriyor..Kutuplaşma giderek yayılıyor.Başbakan elinden geldiğince siyaset mekanizmasını çalıştırmamaya gayretleri içindedir.Sorunların etrafında dolanarak gündem kaydırıyor.En tehlikelisi,söylemler hayat tarzı kutuplaşmasına neden olmaktadır..Toplum nerdeyse yarı yarıya bölünmüş bir görüntü içindedir..Gerilim her gün daha çok yükseliyor.Bu durum böyle devam etmemelidir.
Birileri bir şeyler mi çeviriyor.Algıları,beklentileri kutuplaşma kanallarına taşımak isteyenler var.Gerilimi arttırarak seçimden sonra diyalog kanallarının tıkanmasının teoremi gibi geliyor..Açıkçası seçimden sonra siyasilerin birbirlerinin yüzüne bakmayacak olmalarından,sorunların çözümü yönünde öteleme,erteleme gibi bir durumu çağrıştırıyor.Kürt sorununda toplumun algı ve beklentilerini etkileyerek kaos yaratılmak istenmektedir.
Siyasi kutuplaşmadan çok AKP tabanını betonlaştırıyor. Çözümü kolaylaştıracak yeni siyasi reflekslerin önünün kesilmesi mi,hedefleniyor acaba.Her tartışmayı,bilerek ve isteyerek din referansına getirerek bağlıyor.Laikler ve muhafazakarlar arasında,en tehlikelisi hayat tarzı kutuplaşmasına oynuyor.Kürt meselesi etrafında dolanarak bir başka kutuplaşmaya neden olunmaktadır.
Hem medya hem siyasiler bu süreçten nema umarak, tehlikeli bir oyunun içindedirler.Kendilerince siyaset dili yerine kutuplaşma dili kullanılarak,seçimde başarı sağlanarak,gerçek sorunlar aş,iş,özgürlük,demokrasi gibi temel beklentilerin unutturulacağı sanılmaktadır.
Bu anlamda seçim sonuçlarının siyasette radikal değişiklerin yapılacağı konusunda ciddi güvensizliklere neden olunmaktadır. Bu güvensizlik,meydanlara yansıyor.Meydanlar iç savaş görüntüsü veriyor.İnsanların taleplerinin karşılanmayacağı endişelerine neden olunmaktadır.Şimdi,halk kendi programını uygulama hazırlıkları yapmaktadır.Doğu ve Güneydoğu bölgesi belediye başkanlarının kendi Özerkliklerini kuracakları kararı almalarının sebebi yaratılan güvensizlikten değil midir !
Peki bu durum toplumu nereye götürüyor.Birbirimizi ötekileştirerek şiddet reflekslerini yükseltiyoruz.Manevi bir kırılma noktasına davetiye çıkartılmaktadır.
Bu bakkal Kürt”tür,Alevi”dir,Türk”tür, alış veriş yapılmamalıdır gibi bir süreci hayal etmek bile tüyleri dikenleştiriyor.Arkasından yaşanacakları tahmin etmek zor olmamalıdır.
Ya,bu kadın mini eteklidir homurtusunun arkasından gelecekleri hiç düşünmek istemiyorum.Belki bir jiletle başlayacak,ancak arkasından ne gelecek, hayal edebiliyor musunuz ! Tarihimiz bu olaylarla sabıkalıdır zaten.Tophane”de yaşananlar daha belleklerdedir.Salon basıldı,eserler kırıldı,her taraf dağıtıldı.
Başbakan şu UCUBE heykeli yıkın,kırın emri vermedi mi !
Şimdi toplumun büyük bir kısmı, meşru yollarla bu zihin algısının etkilerinin değişmeyeceği kanaatini taşıyor.Bu olağan üstü hali yaşamak istemeyenler,kendi kuralları için,çabalarının yol haritasını zor tahmin edilebilir bir hal almaktadır.Bu olağan üstü hali bozmak için,olağan dışı şeyleri yapma zorunluluğunda olduklarını hissedebilirler.Bu durum herkes açısından hiçte sağlıklı olmayacaktır.
Her tarafa evrilebilecek bir durumla karşı karşıyız.Siyasetin dili değiştirilmelidir.Siyasetin dili projeler olmalıdır.Niteliksiz siyaset reflekslerinden kurtulmanın başka bir yolu yoktur.Ne acıdır ki,Türkiye siyasi projeleri olmayan partilerle yönetildi hep.Sistem zihniyeti milliyetçilik,yönetici siyasi partilerin hepsinin paradigması olmuştur.Hal böyle olunca da siyasi partilerin tabanı da milliyetçi bir duruş göstermektedir.Bu veriler geleceğimizi bekleyen tehlikeleri işaret ediyor aslında.
Bu algı ve zihniyet kalıplarından kurtulmak için herkesin mücadele etmesi gerekiyor.Sorunlarımızın tarifini yapmamız lazım.Sorunların etrafında değil,merkezine inerek çözüm projeleri üretilemese,tehlike hiçbir zaman geçmeyecektir.Ve sonuç olarak bu süreç bölünmeye kadar gidecektir.Hem de bölünme ikiden fazla olabilecektir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)