HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

11 Mart 2011 Cuma

AYRI VARLIK GÜNEY SUDAN’DA YENİ BİR DEVLET DOĞUYOR





Yahya Yurtsever
10 Mart 2011

Şu sıralarda halk devrimleriyle çalkalanan Kuzey Afrika'da yeni bir devlet doğdu. Halk ayaklanmalarından mustarip Sudan'da siyasi irade ikiye ayrıldı. Sudan, on yıllardır kanayıp duran bir yarasını en nihayetinde tedavi etmeyi başardı. 9 Ocak 2011’de başlayan ve bir hafta süren referandumda Güney Sudan halkı ezici çoğunlukla tercihini (98,83 oyla) ayrılmadan yana kullandı. Ömer El Beşir başkanlığındaki Sudan merkezi yönetimi yaptığı resmi açıklamayla referandum sonuçlarını kabul ettiğini bildirdi. Güney Sudan referandum sonuçları ışığında 9 Temmuz 2011'de bağımsızlığını resmen ilan edecek.

Güney sorunu uzun yıllardır merkezi yönetim ile bölge halkı arasında kanlı çatışmaların yaşanmasına neden oldu. Sudan Halk Ordusu gibi örgütlerin önderliğinde örgütlenmiş bölge halkının kendi kaderini tayin etme hakkına karşı Sudan gerici yönetimi askeri saldırılarla yanıt verdi. Bunun neticesinde başlayan iç savaşta yüz binlerce insan hayatını kaybetti, ülkenin zenginlik kaynakları heba edildi, iki halk arasında nifak tohumları atıldı.

Ancak Sudan merkezi yönetimi kirli savaş yöntemleriyle bölgede kaybettiği siyasi ve askeri otoritesini yeniden kuramadı. Bölge halkına dayattığı kirli savaşın her aşamasında ülkenin Güney bölgesinin Ayrı Varlık olduğu gerçeği yüzüne bir duvar gibi çarptı. Bölge halkının istediği ise merkezi hükümetin bu gerçeği idrak etmesi ve sorunun çözümü yönünde bir siyasal başkalaşmaya gitmesiydi.

Güney Sudan zengin petrol vb. kaynaklara sahiptir. Bu durum dış güçlerin bölgede yaşanan çatışmaya ilgilerini artırdı. ABD'den AB'ye kadar Batılı güçler Güney Sudan sorununa birer etken olarak müdahil oldu. Dış güçlerin bu pozisyonu Sudan rejimi üzerinde küresel bir baskının oluşturulmasında belirleyici bir rol oynadı. Dış destek bölgedeki bağımsızlık hareketinin merkezi iktidar karşısında elini güçlendirdi. Bağımsızlığın ilanından sonra Güney Sudan ile söz konusu dış güçler arasında gelişecek ilişkinin niteliği ve boyutu merak edilen gelişmeler arasındadır.

Dış güçlerin Güney Sudan'daki etkisi konusunda söylediklerimiz bağımsızlık hareketinin emperyalist vb. dış güçlerin denetiminde hareket ettiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Güney Sudan bağımsızlık ve özgürlük hareketi başından itibaren halkın öz iradesine ve desteğine dayandı, onun haklarını ve arzularını dile getirdi. Aksi durumda başarıya ulaşamazdı. Zira sadece dış güçlerin teşviki ve desteğiyle bir halkın kendi davasını sonuca ulaştırdığı bir tarihi örnek yoktur.

G. Sudan'ın nesnel gerçeği ve halkın kendi kaderini belirleme arzusu özgürlük hareketini yarattı. Güney bölgesi, Sudan merkezi devletiyle entegre olmakla birlikte ayrı bir kimlikti. Egemen güçler, Güney halkına, Arap ulusunun ve üniter sistemin bir öğesi olarak yaklaştı. Oysa bölge halkı Sudanlılık konsepti içinde farklı bir varlık olarak davrandı. Sudan rejimi de bu gerçeği idrak edecek siyasal ve anayasal düzenlemelere gitmeyip topyekün savaşı dayatınca ülkede uzun bir kıyım ve yıkım savaşının fitili yakılmış oldu.

Güney Sudan sorununun bağımsızlıkla sonuçlanması kaçınılmaz mıydı?

Elbette ki değil. Merkezi yönetimde gerçekleştirilecek demokratikleşme çerçevesinde Güneye özerklik tanınarak sorunun çözülmesi pekâlâ mümkündü. Ancak Ömer El Beşir yönetimi Güney sorununun bu tarzda çözülmesini sağlayacak bir ortam yaratmadı.
İlk başlarda Güney halkının siyasi iradesi ve talepleri fazla kaale alınmadı. Ne zaman ki yönetimin Güney Sudan politikası iflas edip devlet bölgedeki otoritesini yitirdi o zaman özgürlük hareketiyle müzakerelere başlandı. Varılan aşamada ise iş işten geçmiş, bölgedeki bağımsızlık eğilimi artık geriye döndürülemez şekilde ağırlık kazanmıştı.

Bu örnekten de bir kez daha anlaşıldı ki ezilen bir halkın siyasi kaderini belirlemede kullanacağı yol ve yöntemleri egemen ulus güçlerinin izlediği siyaset belirlemektedir. G. Sudan halkının bağımsızlık kararını tanıyan Arap egemen güçleri, bağımsızlıkla sonuçlanan siyasal sürecin asli sorumlularıdır. Güney halkına yönelik uyguladıkları inkar, asimilasyon ve imha siyasetinin bedelini bu şekilde ödemişlerdir.

Bununla birlikte Ömer El Beşir yönetiminin Güney halkının siyasi iradesini tanıması, ateşkes ilan etmesi ve sorunun barışçıl çözümü yönünde diyalog ve müzakere sürecini başlatması biçimindeki sağduyulu yaklaşımını yabana atmamak gerekir.
Şimdi denecektir ki bu düzleme istemeyerek gelmiştir. Bu doğrudur. Ancak hangi ezen ulus güçlerinin egemenlikleri altındaki ulusun veya halkın varlığını ve taleplerini isteyerek kabul etmiştir ki. Sudan Arap egemen güçleri Güney halkına dayattıkları imha savaşına son vererek hatalarından dönmeleri barış ve çözüm ortamının kapısını araladı.

Bu deneyim, benzer sorunlardan ve süreçlerden mustarip tüm anti-demokratik rejimler için oldukça manidardır.

2005'te taraflar arasında imzalanan barış anlaşması, Güneyin bağımsızlık tercihine giden yolda bir dönemeçtir. Savaşı sona erdiren bu anlaşma neticesinde Güney Sudan siyasal güçleri merkezi yönetime ortak oldu ve yapılacak referandumdan çıkacak sonuca riayet edileceği hususunda görüş birliğine varıldı.

Bu çerçevede yapılan ve kesin sonuçları 31 Ocak'ta açıklanan referandum yüzde yüze yakın oyla halk ülkeden ayrılarak kendi bağımsız devletini kurmaya karar verdi. Varılan anlaşma gereği devlet başkanı Ömer el Beşir sandıktan çıkan sonucu kabul ettiğini beyan etti. Birilerine paradoksal gibi gelebilir fakat Güney Sudan sorununun bu şekilde çözülmüş olmasından iki taraf da kazançlı çıktı.

El Beşir yönetimi bölgedeki siyasal statükoyu artık sürdüremezdi. Bölgenin siyasal iradesinin halkın eline geçtiği noktada yapılacak tek şey o iradenin karar ve tercihleri karşısında boyun eğmekti. Bu bir yenilgi gibi görünse de Sudan toplumunun ölümcül bir yaradan kurtulması daha sağlıklı siyasal, sosyal dinamiklerle geleceğini şekillendirmesi açısından ciddi bir ders niteliği taşımaktadır.

Güney halkını kaybeden Sudan, beşiğindeki demokrasi ve özgürlük fırtınasını siyasal yönetime yedirerek Kuzey halkıyla barışık bir dönemin kapısını aralayabilir. Aksi durumda Kuzey halkı hem Güneyin kaybedilmesinin hem de kendisine yönelik uygulanan teokratik devlet zulmünün hesabını yönetimden fena halde sorabilir.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, referandum sonuçlarını tanıdığını açıklayan Ömer el Beşir'i kutladı. AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye'yi bölge ülkelerine siyasi model olarak arzı endam etme çabalarının aksine biz daha çok Türkiye'nin bölgedeki gelişmelerden ders çıkarması gerektiğinin altını çizmekteyiz.
Örneğin Türkiye, Güney Sudan sorununda sağlanan çözüm üzerine doktora çalışması
yapmalıdır. Bugün Kürt halkının üniter devlet içerisinde demokratik özerklik talebini ülkenin başına gelmiş en büyük musibet gibi algılayarak buna şiddetle karşı çıkan Türkiye yöneticileri, yarın G. Sudan'da referandumdan çıkan sonuçlara benzer kararlara katlanmak zorunda kalabilirler. İyisi mi siz ölümü gösterip sıtmaya razı etme kabilinden politikalara fazla bel bağlamadan G. Sudan dersini okuyup Kürt sorununu çözecek siyasi iradeyi göstererek tebrik mesajı gönderdiğiniz Ömer el Beşir kadar olmaya bakın.

Sudan devlet başkanı el Beşir, Güneyde yürüttüğü kirli savaş ve katliamlar nedeniyle uluslar arası savaş suçları mahkemesi tarafından suçlu bulunarak hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. El Beşir işlediği suçlardan dolayı yargılanmalıdır. Ama son yarım asırda Vietnam'dan Irak'a kadar dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist savaş suçlularının vesayeti altındaki düzmece mahkemelerde değil.

El Beşir'i böylesi bir küresel yargı platformuna çıkarmanın yolu, yalnızca Irak'ta bir milyon insanın kanına giren Bush ve Blair ikilisini bu mahkemede savaş suçlusu olarak yargılamaktan geçmektedir. Bunu yapamayan bir yargısal iradenin zayıf ülkelerin tepesine çökerek yöneticilerini yargılamaya kalkışması abesle iştigaldir. Halkı ve insanlık karşısında suç işlemiş yöneticileri ve yönetimleri yargılayacak olan tek merci halkın kendisidir. Bu açıdan Sudan halkı dururken Ömer El Beşir’i yargılamak dış güçlerin haddi değildir. Zaten Güney Sudan halkı referandumdaki bağımsızlık kararıyla, işlediği savaş suçlarından dolayı El Beşir'e en ağır cezayı vermiştir.

Güney Sudan 9 Temmuz 2011 tarihinde bağımsızlığını ilan edecek. Yani o gün Güney Sudan dünyanın en yeni devleti olarak dünya devletleri topluluğuna katılacak. Bu devlet, halkın zalim Sudan rejimi karşısında kazandığı siyasal zaferin bir sonucudur. Küreselleşme çağında halkların demokrasi ve özgürlük haklarıyla yatıp kalktığı, demokratik zaferlere koştuğu bir tarihsel kesitte G. Sudan halkının bağımsızlık kararı karşısında sadece ayağa kalkılır.

Bu devletin hiçbir dış gücün vesayetine girmeden, demokrasinin, özgürlüklerin, evrensel hakların ve sosyal adaletin işlerlik kazandığı demokratik bir devlet niteliği kazanması temennimizdir.

AYRI VARLIK GÜNEY SUDAN’DA YENİ BİR DEVLET DOĞUYOR

Yahya Yurtsever
10 Mart 2011

Şu sıralarda halk devrimleriyle çalkalanan Kuzey Afrika'da yeni bir devlet doğdu. Halk ayaklanmalarından mustarip Sudan'da siyasi irade ikiye ayrıldı. Sudan, on yıllardır kanayıp duran bir yarasını en nihayetinde tedavi etmeyi başardı. 9 Ocak 2011’de başlayan ve bir hafta süren referandumda Güney Sudan halkı ezici çoğunlukla tercihini (98,83 oyla) ayrılmadan yana kullandı. Ömer El Beşir başkanlığındaki Sudan merkezi yönetimi yaptığı resmi açıklamayla referandum sonuçlarını kabul ettiğini bildirdi. Güney Sudan referandum sonuçları ışığında 9 Temmuz 2011'de bağımsızlığını resmen ilan edecek.

Güney sorunu uzun yıllardır merkezi yönetim ile bölge halkı arasında kanlı çatışmaların yaşanmasına neden oldu. Sudan Halk Ordusu gibi örgütlerin önderliğinde örgütlenmiş bölge halkının kendi kaderini tayin etme hakkına karşı Sudan gerici yönetimi askeri saldırılarla yanıt verdi. Bunun neticesinde başlayan iç savaşta yüz binlerce insan hayatını kaybetti, ülkenin zenginlik kaynakları heba edildi, iki halk arasında nifak tohumları atıldı.

Ancak Sudan merkezi yönetimi kirli savaş yöntemleriyle bölgede kaybettiği siyasi ve askeri otoritesini yeniden kuramadı. Bölge halkına dayattığı kirli savaşın her aşamasında ülkenin Güney bölgesinin Ayrı Varlık olduğu gerçeği yüzüne bir duvar gibi çarptı. Bölge halkının istediği ise merkezi hükümetin bu gerçeği idrak etmesi ve sorunun çözümü yönünde bir siyasal başkalaşmaya gitmesiydi.

Güney Sudan zengin petrol vb. kaynaklara sahiptir. Bu durum dış güçlerin bölgede yaşanan çatışmaya ilgilerini artırdı. ABD'den AB'ye kadar Batılı güçler Güney Sudan sorununa birer etken olarak müdahil oldu. Dış güçlerin bu pozisyonu Sudan rejimi üzerinde küresel bir baskının oluşturulmasında belirleyici bir rol oynadı. Dış destek bölgedeki bağımsızlık hareketinin merkezi iktidar karşısında elini güçlendirdi. Bağımsızlığın ilanından sonra Güney Sudan ile söz konusu dış güçler arasında gelişecek ilişkinin niteliği ve boyutu merak edilen gelişmeler arasındadır.

Dış güçlerin Güney Sudan'daki etkisi konusunda söylediklerimiz bağımsızlık hareketinin emperyalist vb. dış güçlerin denetiminde hareket ettiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Güney Sudan bağımsızlık ve özgürlük hareketi başından itibaren halkın öz iradesine ve desteğine dayandı, onun haklarını ve arzularını dile getirdi. Aksi durumda başarıya ulaşamazdı. Zira sadece dış güçlerin teşviki ve desteğiyle bir halkın kendi davasını sonuca ulaştırdığı bir tarihi örnek yoktur.

G. Sudan'ın nesnel gerçeği ve halkın kendi kaderini belirleme arzusu özgürlük hareketini yarattı. Güney bölgesi, Sudan merkezi devletiyle entegre olmakla birlikte ayrı bir kimlikti. Egemen güçler, Güney halkına, Arap ulusunun ve üniter sistemin bir öğesi olarak yaklaştı. Oysa bölge halkı Sudanlılık konsepti içinde farklı bir varlık olarak davrandı. Sudan rejimi de bu gerçeği idrak edecek siyasal ve anayasal düzenlemelere gitmeyip topyekün savaşı dayatınca ülkede uzun bir kıyım ve yıkım savaşının fitili yakılmış oldu.

Güney Sudan sorununun bağımsızlıkla sonuçlanması kaçınılmaz mıydı?

Elbette ki değil. Merkezi yönetimde gerçekleştirilecek demokratikleşme çerçevesinde Güneye özerklik tanınarak sorunun çözülmesi pekâlâ mümkündü. Ancak Ömer El Beşir yönetimi Güney sorununun bu tarzda çözülmesini sağlayacak bir ortam yaratmadı.
İlk başlarda Güney halkının siyasi iradesi ve talepleri fazla kaale alınmadı. Ne zaman ki yönetimin Güney Sudan politikası iflas edip devlet bölgedeki otoritesini yitirdi o zaman özgürlük hareketiyle müzakerelere başlandı. Varılan aşamada ise iş işten geçmiş, bölgedeki bağımsızlık eğilimi artık geriye döndürülemez şekilde ağırlık kazanmıştı.

Bu örnekten de bir kez daha anlaşıldı ki ezilen bir halkın siyasi kaderini belirlemede kullanacağı yol ve yöntemleri egemen ulus güçlerinin izlediği siyaset belirlemektedir. G. Sudan halkının bağımsızlık kararını tanıyan Arap egemen güçleri, bağımsızlıkla sonuçlanan siyasal sürecin asli sorumlularıdır. Güney halkına yönelik uyguladıkları inkar, asimilasyon ve imha siyasetinin bedelini bu şekilde ödemişlerdir.

Bununla birlikte Ömer El Beşir yönetiminin Güney halkının siyasi iradesini tanıması, ateşkes ilan etmesi ve sorunun barışçıl çözümü yönünde diyalog ve müzakere sürecini başlatması biçimindeki sağduyulu yaklaşımını yabana atmamak gerekir.
Şimdi denecektir ki bu düzleme istemeyerek gelmiştir. Bu doğrudur. Ancak hangi ezen ulus güçlerinin egemenlikleri altındaki ulusun veya halkın varlığını ve taleplerini isteyerek kabul etmiştir ki. Sudan Arap egemen güçleri Güney halkına dayattıkları imha savaşına son vererek hatalarından dönmeleri barış ve çözüm ortamının kapısını araladı.

Bu deneyim, benzer sorunlardan ve süreçlerden mustarip tüm anti-demokratik rejimler için oldukça manidardır.

2005'te taraflar arasında imzalanan barış anlaşması, Güneyin bağımsızlık tercihine giden yolda bir dönemeçtir. Savaşı sona erdiren bu anlaşma neticesinde Güney Sudan siyasal güçleri merkezi yönetime ortak oldu ve yapılacak referandumdan çıkacak sonuca riayet edileceği hususunda görüş birliğine varıldı.

Bu çerçevede yapılan ve kesin sonuçları 31 Ocak'ta açıklanan referandum yüzde yüze yakın oyla halk ülkeden ayrılarak kendi bağımsız devletini kurmaya karar verdi. Varılan anlaşma gereği devlet başkanı Ömer el Beşir sandıktan çıkan sonucu kabul ettiğini beyan etti. Birilerine paradoksal gibi gelebilir fakat Güney Sudan sorununun bu şekilde çözülmüş olmasından iki taraf da kazançlı çıktı.

El Beşir yönetimi bölgedeki siyasal statükoyu artık sürdüremezdi. Bölgenin siyasal iradesinin halkın eline geçtiği noktada yapılacak tek şey o iradenin karar ve tercihleri karşısında boyun eğmekti. Bu bir yenilgi gibi görünse de Sudan toplumunun ölümcül bir yaradan kurtulması daha sağlıklı siyasal, sosyal dinamiklerle geleceğini şekillendirmesi açısından ciddi bir ders niteliği taşımaktadır.

Güney halkını kaybeden Sudan, beşiğindeki demokrasi ve özgürlük fırtınasını siyasal yönetime yedirerek Kuzey halkıyla barışık bir dönemin kapısını aralayabilir. Aksi durumda Kuzey halkı hem Güneyin kaybedilmesinin hem de kendisine yönelik uygulanan teokratik devlet zulmünün hesabını yönetimden fena halde sorabilir.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, referandum sonuçlarını tanıdığını açıklayan Ömer el Beşir'i kutladı. AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye'yi bölge ülkelerine siyasi model olarak arzı endam etme çabalarının aksine biz daha çok Türkiye'nin bölgedeki gelişmelerden ders çıkarması gerektiğinin altını çizmekteyiz.
Örneğin Türkiye, Güney Sudan sorununda sağlanan çözüm üzerine doktora çalışması
yapmalıdır. Bugün Kürt halkının üniter devlet içerisinde demokratik özerklik talebini ülkenin başına gelmiş en büyük musibet gibi algılayarak buna şiddetle karşı çıkan Türkiye yöneticileri, yarın G. Sudan'da referandumdan çıkan sonuçlara benzer kararlara katlanmak zorunda kalabilirler. İyisi mi siz ölümü gösterip sıtmaya razı etme kabilinden politikalara fazla bel bağlamadan G. Sudan dersini okuyup Kürt sorununu çözecek siyasi iradeyi göstererek tebrik mesajı gönderdiğiniz Ömer el Beşir kadar olmaya bakın.

Sudan devlet başkanı el Beşir, Güneyde yürüttüğü kirli savaş ve katliamlar nedeniyle uluslar arası savaş suçları mahkemesi tarafından suçlu bulunarak hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. El Beşir işlediği suçlardan dolayı yargılanmalıdır. Ama son yarım asırda Vietnam'dan Irak'a kadar dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist savaş suçlularının vesayeti altındaki düzmece mahkemelerde değil.

El Beşir'i böylesi bir küresel yargı platformuna çıkarmanın yolu, yalnızca Irak'ta bir milyon insanın kanına giren Bush ve Blair ikilisini bu mahkemede savaş suçlusu olarak yargılamaktan geçmektedir. Bunu yapamayan bir yargısal iradenin zayıf ülkelerin tepesine çökerek yöneticilerini yargılamaya kalkışması abesle iştigaldir. Halkı ve insanlık karşısında suç işlemiş yöneticileri ve yönetimleri yargılayacak olan tek merci halkın kendisidir. Bu açıdan Sudan halkı dururken Ömer El Beşir’i yargılamak dış güçlerin haddi değildir. Zaten Güney Sudan halkı referandumdaki bağımsızlık kararıyla, işlediği savaş suçlarından dolayı El Beşir'e en ağır cezayı vermiştir.

Güney Sudan 9 Temmuz 2011 tarihinde bağımsızlığını ilan edecek. Yani o gün Güney Sudan dünyanın en yeni devleti olarak dünya devletleri topluluğuna katılacak. Bu devlet, halkın zalim Sudan rejimi karşısında kazandığı siyasal zaferin bir sonucudur. Küreselleşme çağında halkların demokrasi ve özgürlük haklarıyla yatıp kalktığı, demokratik zaferlere koştuğu bir tarihsel kesitte G. Sudan halkının bağımsızlık kararı karşısında sadece ayağa kalkılır.

Bu devletin hiçbir dış gücün vesayetine girmeden, demokrasinin, özgürlüklerin, evrensel hakların ve sosyal adaletin işlerlik kazandığı demokratik bir devlet niteliği kazanması temennimizdir.

10 Mart 2011 Perşembe

HUKUKTA AFAKİ, MUĞLAK İDDİA KANIT OLAMAZ

Hasip Yiğitoğlu

9 Mart 2011

Nedir bu gayret?

Neden, niçin bu belirsizlik.

İnsan ister istemez endişeli duygulara kapılıyor.

Kamplaşma gittikçe derinleşiyor, keskinleşerek ucu açık olayları tetikliyor.
Sanki, tarih ve yakın zamanda, yakın coğrafyalarda yaşananlar hiçbir şey anlatmıyor,bazı akıllara.

Bayanlar, beyler etnik,inanç,kültürel anlamda,Türkiye mozaik bir ülkedir.
Sanatta,edebiyatta alınan uluslar arası ödüllerin temel dinamikleri bu kriterlerdir.

Nobel almış edebiyatçılar yetiştiren bu kültür mozaiği değil midir ?
Şarkılarımız, Türkülerimiz, Ezgilerimiz evrensel olarak,hiç bir coğrafyada olmadığı kadar sosyal,duygusal derinlik
içermesi,bu kültürel zenginliğe yorumlanır yalnızca.

Başa dönecek olursak,toplum eğer ikiye bölünür,halklar arasında kuşku ve nefret egemen olursa,kelimenin tam anlamıyla intihar olur.

Şimdi tüm siyasi partilerin,ama öncelikle hükümetin anlaması gereken bir şey var ki,Türkiye nin siyasi iklimini,sırf
temsil ettiğiniz kesimlerin beklentilerine yorumlayarak,hoşlanılmayan kesimlerin yaşam alanlarını daraltarak,insanların
akıllarına güvensizliği kökleştirmenin travmasının toplum dokusunu paçavraya dönüştüreceğidir.

İnsanların hayat tarzları üzerinde yasaklar getiren politikalar sadece infilak getirir.

Heykel,içki,dizi gibi tartışmalar,polislerin sokaklarda içki avına çıkmaları,fikirlere tahammülsüzlük,gazeteci
avı,sulandırılan hukuk,siyaset-tarikat-polis ilişkileri derinleştirilerek devem ettirilmesi halında sokakların ne hale geleceğini
önceden kimse kestiremez.

Özellikle gazeticilerin tutuklanmasının yarattığı kuşku dalgası insanların akıllarını çevrelemiştir.

Barışın kanallarını tıkayan düşmanlık üreten hamasi söylemlerin hiç bir zaman sonuç getirdiği görülmemiştir
Siyaset disiplininden kopartılmak istenmektedir.Kamplaşma gittikçe keskinleşiyor.

Sayın Başbakanın başkanlık sistemi hevesinden midir,gidişatı garip bir şekilde es geçmesi güvensizlik kuşkularını
arttırmaktadır.

Toplumun ciddi bir kesimi kendini tehdit altında hissetmektedir.
Doğuda ve batıda yaşayan insanlarımızın,özgürlük ve sosyal yaşam beklentilerinin tıkanacağı şüpheleri konusu haklı
olarak tartışılmaya açılacaktır.

Bu tartışma sadece düşmanlığı kökleştirecektir.

Bir siyasi zihin fırtınasından geçiyoruz.

Aklımız zorlanıyor.

Özellikle gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener in tutuklanmalarının verdiği referans kafaları karıştırmıştır.

İnsan ister istemez,tarihimizi sorgulayacak,böylece de demokrasimizin önünü açacak Ergenekon gerçeğinin
sulandırılacağı şüphesine kapılmaktadır.

Diğer yandan bu tutuklanmalar vicdanı,mantığı zorlamaktadır.
Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, Savcının soru tutanaklarındaki verilerle örgüt üyeliği kanıtlanması tartışmaya açık
durmaktadır.

Savcının Gizli belge açıklanmaları bilinmediği içindir ki,Cumhurbaşkanının da endişelerine neden olmuştur.

Avrupa parlamentosunun basın özgürlüğü raporu, Cumhurbaşkanı ve basın konseyinin son gazeteci tutuklamalarıyla
ilgili ortak kaygıları,sürece yeni bir boyut katmıştır.

Bu belgeler açıklanmadıkça Kuşkuların devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu endişeler,Ergenekon sürecini farklı beklentilere ve tehlikelere sürükleyebilir.

Hesap sorulması gereken mercii,her an adres değiştirebilir.

Hukukta afaki,muğlak iddialar kanıt olarak kabul edilemez.


hasipyigitoglu@hotmail.com

9 Mart 2011 Çarşamba

ARAP HALKLARI ZALİMLERİ AFFETMİYOR



Ortadoğu Kültür Merkezi, Demokratik Kültür Sanat Derneği ve Serinyol Pir Sultan Abdal Dayanışma Derneği

yaptıkları ortak açıklamada Arap halkının dikta rejimlere karşı başlattıkları özgürlük, adalet ve onur direnişini selamladı.

Açıklama, Hatay Gazeteciler Cemiyeti’nde üç kurum adına

Mithat Mirioğlu

tarafından yapıldı.


09.03.2011



2011 yılı bölgemiz halklarının meşru direnişinde demokrasi, özgürlük ve devrim yılı olarak tarihe geçiyor. Tüm dünyanın tanıklık ettiği gibi günlerdir dinmeyen ve domino etkisiyle tüm bölgemizi saran halk direnişleri ve devrimler Arap dünyasında tarihi değişimlerin kıvılcımını yakıyor. Arap halkları kelimenin tek anlamıyla bölgemizde yeni bir tarih yazıyor.

Bu tarih Arap halklarının kendi kaderlerini özgürce belirleme kararı vermesi ve bu yönde bir milat oluşturması tarihidir. Bu tarihi direnmeler karşısında sadece çöken diktatörler değil İsrail’den ABD’ye kadar tüm gerici güçler şaşkına dönmüş, korkuya kapılmıştır. ABD destekli yarım asırlık dikta rejimler Arap halklarının özgürlük direnişleri karşısında kâğıttan şatolar gibi sırayla yıkılıyor.

İnsanlığın uygarlıklar tarihine İslam uygarlığını armağan etmiş, Haçlılara geçit vermemiş, 20. yüzyılın başlarında emperyalist sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı vermiş, İsrail siyonistlerinin Filistin topraklarını işgal etmesine karşı intifada başlatmış, Cezayir’de sömürgecilere karşı ulusal direniş destanları yazmış, Irak’ta işgalci ABD ordusunu hezimete uğratmış, Lübnan’da Hizbullah öncülüğünde İsrail’i tarihi bir bozguna uğratmış, Gazze’de tüm dünyaya direnmek yaşamaktır dersi vermiş ve tüm bu direnmeleriyle dünya üzerinde küresel hegemonya kurmak isteyen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni yerle bir etmiş Arap halkı, delalet ve ihanet içindeki yöneticileri tarafından bir ekmeğe muhtaç bırakılmış, baskı ve korku yöntemleriyle susturulmuş, demokratik hak ve özgürlükleri yasaklanmış, en kutsal değerleri ve onuru ayaklar altına alınmıştır.

İsrail’le Camp David ihanet anlaşmasına imza atan, ABD’nin Irak’ı işgal etmesine çanak tutan, Lübnan ve Suriye üzerinde oynanan oyunlara arka çıkan, 33 gün savaşında Hizbullah direnişine karşı işgalci İsrail’den yana taraf olan Mübarek türü yönetimleri içine sindiremeyen Arap halkları, Arap ulusunun, uygarlık değerlerinin ve tarihsel direnme geleneğinin tam bir teslimiyet ve ihanetle ayağa düşürülmesine artık yeter diyerek hakkın, hukukun, özgürlüğün meşalesini yakmış, Tunus ve Mısır devrimleriyle Mübarek ve Bin Ali rejimlerine son vermiştir.

Bugün tanıklık ettiğimiz bu tarihi günlerde Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan koca coğrafyada ABD-İsrail ikilisi ve yandaşlarının borazanının ötmesi yerine kadim Arap halklarının özgürlük, adalet ve devrim şarkıları söyleniyor. Artık bölgemizde iktidar güçlerinin üstten reformlarla halkların gözünü boyayarak, saltanatlarını sürdürme politikaları iflas etmiş, demokrasi ve özgürlüklerin dipten gelen halk hareketiyle ikame edileceği bir tarihi dönem başlamıştır.

Türkiye tüm bu tarihi olayların göbeğinde bulunmaktadır. Türkiye’de egemen siyasi akıl Arap halkına siyasi model olmak gibi içi kof böbürlenmeler yerine tüm farklı etnik kimliklerin hak taleplerine kulak vermelidir. AB uyum süreci adı altında üstten getirilen kimi reformlarla Türkiye’de demokrasi ve özgürlük sorununun çözülebileceğini sananlar Arap dünyasında yaşanan gelişmelerden ders çıkarmalıdır. Muhalif gazetecilere, aydınlara, Kürt halkına, Alevilere, öğrencilere, demokrasi ve özgürlük güçlerine karşı seferberlik ilan ederek içeri tıkayan, susturan, demokratik ve barışçıl çözüm iradesini geliştirmek yerine topyekûn savaşı dayatanların sonu Mübarek’in hikayesinde yazılıdır.

Arap halkları öğretiyor. Demokrasinin, özgürlüklerin, adaletin ve insan onuruna yaraşır bir yaşamın ikamesi egemenlerin değil halkların işidir. Arap halk devrimleri Türkiye halklarının ve tüm mazlum halkların tarihi bir kazanımıdır. İnsanlığa 21. yüzyılın ilk devrimini armağan eden Arap halkının özgürlük, adalet ve onur direnişini selamlıyoruz.


Mithat Mirioğlu
Ortadoğu Kültür Merkezi
Demokratik Kültür Sanat Derneği
Serinyol Pir Sultan Abdal Dayanışma Derneği

8 Mart 2011 Salı

CEVAP BULUNMUŞTUR; İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR

226.DOSYA

CEVAP BULUNMUŞTUR;

“İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR”


MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’A SORDUĞUMUZ VE CAVABINI VERMEMEK İÇİN AYLARDIR KAÇTIĞI
MİT’LE, NE ZAMANDAN BERİ İLİŞKİ HALİNDESİN?”
SORUSUNUN CEVABI BULUNDU.

Mihrac Ural
9 Mart 2011


Örgüte itirafçı Engin Erkiner tarafından sızdırıldıktan kısa bir süre sonra soyguna da sokulan MİT ajanı İbrahim Yalçın, örgütün eylem bilgilerini dönemin (1977-84) MİT İstanbul Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’e aktarmış.

Öndeş yayınladığı kitapta, örgütümüze yönelik imha operasyonunun başlangıcı olan 19 Ağustos 1977 İstanbul Akbank soygunu ile ilgili olarak şunları dile getiriyor;
MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler… Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti… Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu… Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” ( O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85 )

Buradan da anlıyoruz ki, İbrahim Yalçın, adım adım tüm bilgileri MİT’e taşımış. Öndeş’in açıklamaları aynı zamanda uzun zamandır, İbrahim Yalçın’a sorduğumuz ve cevabını vermekten korktuğu “ne zamandan beri MİT’le çalışıyorsun?” sorusunun cevabı da bulunmuş oldu.

İbrahim Yalçın, İtirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT’le çalışmaktadır.

Artık oyun bitti, THKP-C( Acilciler)’e musallat olan köstebek, bir yandan kendi el yazısı itiraflarıyla, diğer yandan şeflerinin açıklamasıyla ahlaksız bir ajan olduğu yeterince gösterilmiş oldu.



***



Osman Nuri Öndeş, 1977 – 1984 yılları arasında İstanbul MİT bölge başkanı. Anı ve yorumlarını “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” başlığı altında bir kitapta derlemiş. Yayınevi belirtilmemiş olan söz konusu kitap, Görsel Dizayn Ofset Matbaacılıkta Aralık 2010 tarihinde basılmış.

Öndeş, Kitabının 280. – 288. Sayfalarını “AŞIRI SOL ÖRGÜTLERDEN ACİLCİLER OPERASYONU” başlığı altında THKP-C (Acilciler)’e ayırmış.

Bu kitapta yer alan bilgiler, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı bir kez daha ele veriyor.

İlgili izleyicinin bildiği gibi, örgütümüz THKP-C (Acilciler)’e 3 yıldır karalama kampanyası yürüten İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın çabalarını, Özel Harp Dairesi’nin kuklaları aracılığıyla yürütülen bir psikolojik savaş olarak değerlendirdik.

Bunu yüzlerce dosyada dile getirdik. Bu kişileri “İtirafçı ve MİT ajanı” olarak tanımlarken de sadece kendilerini nasıl tanımlamışlarsa öyle tanımladık; bunun için Polis itiraflarında ve kendi el yazılı belgelerini ortaya koyduk.

Bunun için iki cümle aktarmayı yeterli gördük:

İtirafçı Engin Erkiner kendini anlatıyor;


Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

Bu şahsın 12 Mart darbesinden nasıl sıyrıldığını, Malatya Beyler deresinde İlker Akman ve yoldaşlarının katledilmesinde oynadığı “katil muhbir” rolünü, Ankara örgüt birimini ölü ya da diri tasfiye edişini, oradan İstanbul’a geçerek, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırıp, 19 Ağustos 1977 operasyonlarına yol açtığını belge ve kanıtlarla ortaya koyduk.

(Bkz. 185. ve 220. DOSYA http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )

MİT ajanı İbrahim yalçın Kendini anlatıyor:

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu ikincisi, Örgüte sızdırıldığı andan itibaren MİT’le ilişki halinde bir ajandı. Tek tokat yemeden kaleme aldığı12 sayfalık el yazılı itirafnamesinde bu ilişkisinin son dönemini bütün ayrıntılarıyla açıkladı. Ama ötesi vardı.

El yazılı itirafları arasında bulanık bıraktığı MİT’le ne zaman ilişkiye başladığı sorusu belirgin değildi.

El yazılı itirafında 20 Ekim 1986’da ilişkiye geçtim diyor. Ancak ileriki satırlarda, “Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:7) Diyor.

Dikkat edilirse 13 -16 Ekim tarihi, “20 Ekim 1986 tarihinde yakalandım” demesiyle çelişkilidir. 13 - 16 Ekim tarihi, 20 Ekim’den önceki bir tarih. Dolaysıyla 20 Ekim’e yakalandım demesi doğru değildir. Yalan söylemiş,

Bu yalan, el yazılı itirafnamesinin ileriki satırlarında daha da karışık hale geliyor. Zira MİT ajanı İbrahim Yalçın, Örgüt merkezine ilk kez 28 Ağustos 1986 Tarihinde geldiğini ve bunu MİT’e bildirdiğini ve onlardan 150.000 TL alarak yola çıktığını söylüyor (Bkz. Yukarıdaki alıntı). Bu durumda, 20 Ekim bir yana 13 -15 Ekim tarihinden de önceki bir tarihte MİT’le bağlantılı olduğu açık oluyor.

Bununda ötesinde, örgüt merkezine ilk gelişi olan ve MİT’ten 150 000 TL aldığını söylediği 28 Ağustos 1986’da, 15 gün kalarak ülkeye geri dönüyor. Bu dönüşte MİT’e topladığı her türden bilgiyi veriyor ve yüksek paralarla taltif ediliyor. İkinci gelişi ise 1. Kongre arifesinde (24 Kasım - 1 Aralık 1986).

MİT’le yaptığı planları, nasıl görev alacağını, nerede göreve başlayacağını ve devletin arkasında nasıl duracağını uzun uzun planlıyorlar (Bkz. İbrahim Yalçın, 12 sayfalık el yazılı itirafnamesi, http://acilciler-thkpc.blogspot.com/). Ancak MİT’le ilk ilişki tarihini sürekli gizleyip atlatmaya çalışıyor. Tek amacı bu süreç boyunca örgütümüze, devrimci hareketlere verdiği zararı örtmek, MİT’le ilişkisine “o an başlayıp biten, zorunlu bir durum” imajı vermek. Ancak bu mümkün olmuyor tarihler sürekli geriye gidiyor ve bu ilişkinin çok eskilere dayandığını gösteriyor. MİT İstanbul Bölge Başkanının Öndeş’in açıklamaları ise her şeyi yerli yerine oturtuyor.

İbrahim yalçın sürekli yalan söyleyen ve yalan uyduran biri. Bu özelliği zaten normal süreçlerde de biliniyor; örgütü İstanbul Mafyasının elinde “sahte para basan bir şebekeye çevirme” önerileri ise el yazılı belgelerde ortaya konmuştur. Bu günlerde üretip durduğu yalancı pehlivan tefrikaları da aynı tarzda devam ediyor.

Bu karışık tarihler, MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğini net olarak belirtmekten kaçan halleri, “Sırat Köprüsü Sorusu” diye tanımladığımız ve örgüt tarihimize açıklık getirecek soruyu sormamıza yol açtı.

İbrahim Yalçın ne zamandan beri MİT’le ilişki halindesin?”

Bu soru, aylardır bu ajana sorulmaktadır. Sorunun anlam ve derinliğini iliklerine kadar yaşamakta olan MİT ajanı, cevap vermemek için fare gibi kaçıp durdu.

Sonunda anlaşıldı ki sorumuza cevap vermeyecek. Daha da ötesi cevap veremezdi. Çevresine sorduk, “siz onun yerine cevap verin, en azından bu soruyu kendi vicdanınıza sorun” dedik. Ama vicdanı mevta olanlara bunu sormanın bir anlamı yoktu.

Çünkü bu soru bir sırat köprüsü sorusuydu. Cevap, bu kirli mahlukun çirkin yüzünü, dün ve bu gün yaptığı tüm pislikleri, onu örgüte sızdıran İtirafçı Engin Erkiner’le diğer devrimci örgütlere verdikleri zararı, devrimci harekete yönelttikleri karalamaları ve bağlantılarını açığa çıkaracaktı.

Bu sorunun cevabı boyuna asılan bir idam yaftasıdır; bu nedenle sorumuza “Sırat Köprüsü Sorusu” adını verdik. MİT ajanı İbrahim Yalçın bu nedenle cevap vermekten hala fare gibi kaçmaya devam ediyor.

İddiayla bir kez daha diyorum ki, bu soruya bu ajan bozuntusu cevap veremez.

Ancak bizler de sabırlıydık. Bu sorunun cevabını bulacağımızı, zamanın lehimize çalıştığını biliyorduk. İtirafçı Engin’in çehresinin perişan halini ortaya sermemiz üzerine kaçacak bir yeri kalmayınca, polis itirafnamesine “önsöz” yazdırdığımız gibi, MİT ajanı İbrahim’de çözülecekti. El yazısıyla itiraf ettiği MİT ajanı görevinin ötesini, MİT’le çalışmasının detaylarını, başlangıcından itibaren tek tek açıklamaya mecbur kalacaktır.

Bu sorunun cevabı, halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki kararlılığımızı kirletmek isteyen bu Özel harp dairesi şebekesinin, gizlemeye çalıştıkları başka gerçeklerin de açığa çıkacağına inanıyorduk.

İşte sabrın, kararlılığın sonucu bu sorunun da cevabı bulundu.

İstanbul MİT bölge Başkanı O. Nuri Öndeş anı ve yorumlarını içeren “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” başlıklı kitabında, 19 Ağustos 1977 Akbank soygunu eylemini anlatırken sorumuza aradığımız cevabı da şöyle vermekteydi:

“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler…

“Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti…

“Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu…

“Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…”
(O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85)

İşte bu kadar.

Örgütün İstanbul biriminde MİT kuryesi olduğu bu kadar açık ve resmi olarak belgelenmiş oldu.

Bu da MİT ajanı İbrahim Yalçın’dı.

Her şey orta yerde. 19 Ağustos 1977 operasyonlarının mimarı bu alçak ajandı (ajan dediğime bakmayın o, para karşılığı her pisliği yapacak bir muhbir paçavrasıdır.)

İbrahim Yalçın, bu kez de “O. Nuri Öndeş adımı doğrudan doğruya söylememiş ki” derse hiç şaşırmam. Hayatı yalan ve kurgularla geçmiş birinin bu refleksi göstermesi çok normal; yalancıya yemin et demişler “şükür, kurtuluşum için Allah yardım gönderdi” demiş”

Öndeş’in, kitabında birçoğumuzun adını da anmış. Açıkça verdiği isimlere yönelik yaptığı açıklamalara bakarak, adı gizlenen İbrahim Yalçın’ı daha iyi tanırız.

Öndeş, Nebil Rahuma, Fuat Çiler - hanımı, Eşber ve Mihrac Ural’ı konu etmiş. Engin Erkineri de unutmamış.

İtirafçı Engin için, yapacağı eylem düşünce safhasından itibaren, eylem sonrası ise lokantada yediği yemeğin ne olduğu bile MİT tarafından bilinen biri olduğunu belirtmiş.

Eşber hocayı, Tavla oynayan bir âmâ insanın yarattığı şaşkınlıkla anmış, lider kişiliğinden söz etmiş.

Fuat Çiler’i, çok ihtiyatlı biri olduğunu son anda tren biletine yazılı bir telefon numarasını imha etmek üzere yaptığı girişimi aktarmış. Bu bölümde de İstanbul’da başlayan takibin Fuat yoldaşı nasıl esir ettiğini, aynı takibin Bursa’ya ve Eşber hocaya yöneldiğini anlatmış. Bu takipten nasibimi ben de Ankara’da yakalanarak aldım, Hasan Gençoğlu Samsun sorumlusu olarak, Samsun’da Nazife Dinçer’le birlikte yakalandı.

Bu yakalanmalara rağmen, örgüt çalışmaları aksamadan, daha da güçlenerek yoluna devam etti. Bu da yakalanan yöneticilerin işkencelerde dik duruşunun bir ifadesiydi.

Nebil Ramuha ve benim için “Korkusuz militanlar” (Age. S,280), “Soygunun elebaşı Nebil Rahuma ve Mihrac Ural kaçmışlardı” (Age.s:285) gibi düşman itirafları yapılmış.

Ancak O. Nuri Öndeş’in özel olarak benimle ilgili ortaya koyduğu algı hepsinden önemli. Bu algı, MİT’in ne ölçüde milliyetçi-ırkçı ve ne ölçüde inanç ayrımcısı olduğunu gözler önüne seriyor.

Öndeş benim için şunları yazmış;

Mihrac Ural, Hataylı bir Arap Alevi’siydi, Kin ve nefret dolu bir ortamda yetişmişti” (Age. S:281)

Düşmanlarımdan gelen bu ithamı, bir şeref madalyası olarak göğsümde taşıdığımı ifade ediyorum.

Kin ve nefret” ithamını ise onlara iade ediyorum. Ülkemi ve halklarını seven biri olarak, bölünmeye karşı birlikte güven içinde özgürlük ve demokratik bir ülkede yaşama ısrarımı buradan bir kez daha yineliyorum. Bu uğurda mücadeleme, örgütüm ve arkadaşlarımla devam edeceğimi belirtiyorum.

Yetiştiğim çevrede “kin ve nefret” değil, sadece insan sevgisi vardı. Kadim Alevi dedelerine (Şeyh) dayanan aile şeceremin inanç merkezinde insan sevgisi bulunuyor; İnancın merkezinde insani olmayan her şey batıldır. Bu öğretide korkuya değil, sevgiye dayalı bir tanrı inancı vardır. Bu inancın eğitmenleri olan dedelerimin bu güne kadar korunarak ulaşan ciltler dolusu el yazmalarından feyiz almış biri olmayı gururla ifade ederim. Bu öğretide insana sevgi, yardım ve dayanışmadan başka bir algı yoktur. Sosyalizme gönül vermemin nedeni de budur; ne sınıfsal ne de başka bir nedenle değil.

Devletin Farklı etnik topluluklara ve farklı inançlara nasıl baktığını söylemeye gerek yok Öndeş devlet adına, MİT İstanbul Bölge Başkanı olarak, bunu yeterince açık özetlemiş; onun izinden giden İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, farklı etkin ve inanç köklerime yönelttikleri karalamalar ise bu zihniyetin, en attaki kuklalarda bile değişmeden sürdüğü görülmektedir.

Dün olduğu gibi bu günde aramızdaki fark tas tamam burada belirginleşiyor.

Herkes yoluna diyerek bu dosyayı noktalayacağım.

Önemli not
: Öndeş’in kitabı, İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim Yalçın tarafından, örgütümüze yapılan karalamaları yakından izlediği izlenimi vermektedir. Kitaptaki kimi aktarmalar bunun gösteriyor. Ayrıca, bilgi karışıklığı da var, Nebil yoldaşın ölümü, soygun eyleminde Nebil’le birlikte olduğumun sanılması, Fotoğrafların altına konan isimlerde yapılan hatalar gibi yanlışlar içermektedir.

7 Mart 2011 Pazartesi

8 Mart Kadın Örgütlenmesi ve Ömür Direnişçiliği


Süham Över'in mezarı başında. Şehit Süham ve Şehit Ömür Karamollaoğlu, geleneğimiz mücadele mayamız, 8 Mart kadınlar gününün yol haritası


Arif Işıldar
8 Mart 2011

Türkiye'de erkek “tanrılar”, tanrıçalıktan düşürerek köleleştirdikleri kadınlardan her gün kendilerine kurban seçiyor. Ejderha erkek, kadın kanıyla besleniyor; 21. yüzyılda, uzay çağında, bilgi uygarlığında sokak ortasında kadınlar doğranıyor, kıyımdan geçiriliyor. Kadın Türkiye denilen can pazarında denize düşenin yılana sarılması gibi erkek-devlete sarılmaya (sığınmaya) çalışıyor, erkeksi sistemse kadını yılan gibi ısırıyor. Birer kadın cellâdı olarak küçük tanrı erkeği, büyük tanrı erkek-devlet yaratıyor.

***

Kadın sorunu tarihsel, siyasal, toplumsal ve kültürel saiklere dayanıyor. Birçok küresel sorun gibi bu sorun da insanlığın önünde çözüm bekliyor. Bu gerçeği idrak etmek ve buna uygun çözüm yolları geliştirmek gerek. Kadın sorunu ve mücadelesine artık 21. yüzyılın kriterleriyle yaklaşılmalıdır. 20. yüzyılın kadın mücadelesinde ulaşılan düşünce ve davranış biçimi sorgulanmalı, yanlışlar aşılmalı, doğrular yeni açılımlarla güçlendirilerek yeni sürece uyarlanmalıdır. Çağımızın kadın hareketinin temel parolası: Erkek egemen değerler sistemine hayır!

Kadının uğradığı tarihsel mağduriyetin nedeni eril sistemdir. Bu yüzden kadının özgürleşmesi meselesi erkek egemen değerler bağlamında kavranmalıdır. Sınıflı topluma geçiş sürecinde erkek kadını mülkleştirerek üzerinde egemenlik kuruyor. Ve bu giderek bir iktidar ve toplum yapılanmasına dönüşerek ezen-ezilen denklemi biçiminde günümüze kadar süregeliyor.

Bu tarihsel süreç kadının köleleştirilmesi, düşürülmesi, aforozlaştırılması biçiminde ete kemiğe bürünüyor. Kadın farkındalığı ve özgürleşme bilinci, kadın için bir kölelik düzeni anlamına gelen erkek egemenliğin sorgulanması ve reddi temelinde gelişir. Geçmiş dönemde kadın hareketinin erkek egemen dünyanın sorgulanması noktasında içine düştüğü kifayetsizlik günümüzün kadın pratiğiyle telafi edilmek durumundadır.

Bilişim çağı yeni toplumsal hareketlerin de çağıdır. Bu gruplardan birisi de kadın hareketidir. Kadın hareketi eskisinden farklı olarak erkek egemen mücadele platformlarında hakkını aramak yerine kendi örgütlenmesini esas alan bir pratiğe yönelmiştir. 21. yüzyılın demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir bileşeni, siyasal-toplumsal dönüşümlerin de itici güçleri arasındadır. Tunus ve Mısır devrimlerinde kadınların oynadığı aktif rol bunun ilk sinyalleridir. Kadın örgütlendikçe özgürleşir, özgürleştikçe kaderini belirleme gücüne erişir, güçlendikçe de erkek egemen değerlerin aşıldığı bir dünyaya kanatlanır.

Kadın aydınlanması eylemli düşünce ve davranışa dönüştürüldükçe anlam kazanır. Kadın bu temelde hayatını değiştirme yolunda önemli adımlar atabilir fakat kesin başarı ve nihai çözüm kolektif mücadeleyi gerektirir. Özetle, kadın sorunu A'dan Z'ye kadar bir örgütlenme ve mücadele sorunudur 'Kadının kurtuluşu kendi eseri olacaktır' söyleminin yaşamsallaşacağı alan bizatihi kadın örgütlenmesidir.
Kadın örgütlenmesi ülkemizde de yakıcı bir sorundur. Türkiye'de ezilen kadınlar açısından örgütlenmenin ne denli hayati olduğunu anlamak için kadın gerçeğini bütün yönleriyle kavramak gerekir. Ülkemizdeki kadın gerçeğine işaret ederken, Türkiye'nin bir kadın mezbahası olduğunu ifade etmiştik. Ülkemiz her gün üç kadın cinayetine sahne olmaktadır. Bu vakalar Türkiye kadın mezbahasıdır görüşümüzün abartılı olmadığını gösteriyor.

Türkiye'de erkek tanrılar, tanrıçalıktan düşürerek köleleştirdikleri kadınlardan her gün kendilerine kurban seçiyor. Ejderha erkek, kadın kanıyla besleniyor; 21. yüzyılda, uzay çağında, bilgi uygarlığında sokak ortasında kadınlar doğranıyor, kıyımdan geçiriliyor. Kadın Türkiye denilen can pazarında denize düşenin yılana sarılması gibi erkek-devlete sarılmaya (sığınmaya) çalışıyor, erkeksi sistemse kadını yılan gibi ısırıyor. Birer kadın cellâdı olarak küçük tanrı erkeği, büyük tanrı erkek-devlet yaratıyor.

Kadına yönelen vahşetin tüm kapıları erkek egemen iktidar biçimlerine açılıyor. O zaman ülkemizdeki kadın gerçeğinin siyasal sistemle olan ilişkisinin de sorgulanması gerekir. Bu alakanın tüm boyutlarıyla açığa çıkartılması için kadın hareketinin siyasallaşması zorunludur. Politikleşen kadın toplumsal yaşama müdahale etme iradesini ve gücünü gösterebilen kadındır. Bu dönüşümü yakalayabilen bir kadın hareketi erkek egemen sistemi sorgulamak kadar onun ortadan kaldırılmasına yönelik mücadelede de sonuç alıcı kazanımların altına imzasını atar. Kadın örgütlenmesi, sistemin kadınlar üzerinde oynadığı oyunları boşa çıkaracak en etkili alternatif mekanizmalardan biridir. Kadın sorununa bakış egemen sınıflar ile devrimci, sol güçler arasındaki farkın mihenk taşlarından biridir.

Ülkemiz yeni bir seçim ortamına girmiştir. 12 Haziran'da yapılacak olan seçimler en mağdur toplumsal kesim olarak kadınları da yakından ilgilendiriyor. Seçim kampanyalarının ana hedeflerinden biri kadınlardır. Kadınları kazanan seçimleri de kazanır.

Burjuva partileri ezilen kadınları yedeklemek için bu seçimlerde de ağdalı sözlerle bolca vaatlerde bulunacak. Özellikle İslami hareket ve iktidar partisi AKP 2011 seçim kampanyası çerçevesinde yine bir kadın seferberliği başlatacak. Sistemin kadına yönelik kuşatması AKP iktidarı döneminde kat be kat arttı. AKP yandaşçılık politikasını kadınlar üzerinde de deniyor ve bu ona rant sağlıyor. CHP de kadın kollarından başka her şeye benzeyen kadın teşkilatını devreye sokup aynı yöntemle kadın kesimini arkalamayı deneyecek. Ancak bilinmelidir ki düzen partilerinin emekçi kadınların aklını çelmeye yönelik atacağı her başarılı adım erkek egemen sistem ve değerlerin daha da pekişmesine yol açacak.

Bunun önünü kesmek için ilerici, özgür kadın hareketini etkin ve yetkin hale getirmek gerekir. Seçim ortamları kadının demokratik siyasallaşmasında ve özgürleşme arayışında önemli bir fırsattır. Kadın hareketi, demokratik muhalif güçlerin seçimlerde ortaya koyacağı alternatif seçeneğin hayata geçirilmesinde belirleyici unsurlar arasındadır. Bu durumda devrimci, demokrasi güçlerinin seçim kampanyalarının oluşturulması, hayata geçirilmesi ve sandıktan başarılı bir sonuç elde edilmesine kadar uzanan süreçte kadın örgütleri, dernekleri ve platformları aktif roller üstlenmelidir.

Ezilen kadın kitleler demokratik, devrimci değerler ekseninde politikleşmeden erkek egemen sisteme karşı mücadelelerinde köklü haklar elde etmek şöyle dursun gündelik hayatlarını iyileştirecek en basit bir hak kazanımına bile ulaşamazlar. Kadının kendi özgür iradesiyle kaderini belirlemesi ve ülkedeki siyasal toplumsal süreci etkileyen, tayin eden toplumsal öznelerden biri durumuna gelmesi bakımından ilerici, devrimci bir politik kimlik kazanması olmazsa olmaz koşullardan biridir. Siyasal mücadelede kadın örgütlenmesi ister örgütler ve partiler bazında olsun ister demokratik güçlerin ittifakı içerisinde olsun tüzel bir kişilik olarak özerk statüde olmalıdır. Genel kadın hareketinin dışında ilerici, sol, sosyalist siyasal oluşumlar bünyesinde yer alan kadın örgütlenmeleri de özerk bir kimlik kazanarak söz konusu oluşumlardan başlamak üzere erkek egemen zihniyet ve değerlerle mücadele etmezse, sonuçta yeni erkek egemen siyasal oluşumlara yakıt taşımaktan öteye gidemezler. Bu bizlerin de üzerinde hassasiyetle durması gereken önemli bir mevzudur.

Şimdi de çubuğu kendimize bükelim.

Kadın sorunu 90'lı yıllarda üzerinde yoğunlaştığımız konulardan biridir. Ancak bu sürecin arka planı 70'li yılların ikinci yarısına uzanır. Bu dönemde temelleri atılan devrimci siyasal örgütlenmede kadınlar yöneticilik boyutunda misyonlar yüklenir. Bu tabloda Ömür Karamollaoğlu kişiliği özgün bir yere sahiptir. Ömür, bizdeki mücadeleci kadın kişiliğinin prototipidir. Bir kadın anlayışı ve politikasının oluşturulmasında önemli bir simgedir. Öte yandan bu yıllarda kadın sorunu ve hakları devrim programı düzeyinde bilince çıkarılarak yetersiz de olsa bir çözüm formülü ortaya konulmuştur. Ancak sosyalist öğretinin kadın sorunundaki yüzeysel yaklaşımı özellikle de eril değerlere karşı mücadeledeki zafiyeti tüm sol hareketi olduğu gibi bizleri de dar algılara münhasır kılmıştır.

Bu nedenle Ömür şahsında bir mücadeleci kadın kişiliği deneyimi yaşanmasına karşın kadın sorununda özgün ve ileri boyutlarda bir derinleşme yakalanamamıştır. Amiyane ve geleneksel soyutlamalar dışında güçlü bir kadın konseptinin geliştirilememesi kadın kitlelere yönelik çalışmanın cılız kalmasına yol açmış, tüm sol, sosyalist hareketlerin genelinde olduğu gibi bizdeki kadın sayısı da minimum düzeyde kalmıştır. Oysa bir simge olarak Ömür kişiliği ve sayıları az da olsa mücadelenin her kademesinde görev üstlenen kadınlar, kadın kitlelere yönelik politikanın geliştirilmesi ve örgütlenmesi bakımından bir kaldıraç işlevi görebilirdi. Fakat ne yazık ki o günkü koşullarda erkekler bir yana kadın kadrolarının da erkek egemen kültürle ve bunun hareket içerisindeki etkileriyle mücadele etmek ve genel olarak kadın özgürleşmesi yönünde bir bilinç oluşturmak konusunda yeterli olmadıkları anlaşılıyor. 1980'lerde 12 Eylül faşizmi döneminde hareket içerisindeki kadın arkadaşların erkek yoldaşlarıyla birlikte faşizme karşı cansiperane bir mücadele yürüttüğü koşullarda da kadın sorunu gündemimizi meşgul eden ilk konular arasında yerini alamadı. Bu süreçteki mücadelenin literatürüne bakıldığında kadın sorunundaki yetersizlik tüm yönleriyle açığa çıkar.

90'lı yıllarda dünyada baş gösteren küresel değişim kadın sorunundaki geleneksel solculuk algımızın ve bu noktadaki birikimlerimizin gözden geçirilmesinde ateşleyici bir etki yarattı. O güne kadar kadın çözümlemeleri ve mücadelesinde oluşturulan çizelge üzerinden yeni ufuklar açıldı. Kadın meselesinin esas itibariyle bir erkek egemen sistem ve değerler sorunu olduğu yönündeki tanımlama bu açılımın önemli nirengi noktalarından biriydi. Erkeksi değerlerin ve bunun siyasal, kültürel ve toplumsal hayata yansımalarının sorgulanması ve bu sürecin ilk örgütlenme biçimi olarak 1996 yılında Demokratik Kadın Birliği'nin (DKB) kurulması, sonraki kadın çalışmaları açısından önemli bir referans oluşturdu.

DKB her ne kadar kısa süren bir deneyim olduysa da geriye bir izdüşümü bıraktı. O dönemin en önemli miraslarından birisi de siyasal mücadele içerisinde aktif kadınların ortak örgütlenme paydasında kendilerini aynı zamanda kadın kimliği ile ifade etmeleri ve harekete sirayet eden ataerkil düşünce ve kültürle bir mücadele süreci başlatmalarıdır. Geldiğimiz noktada denilebilir ki, kadın çözümlemelerimizin vücut bulacağı özerk bir kadın örgütlenmesinin ikamesi önümüzde ciddi bir sorun olarak durmaktadır.

Siyasal mücadelemizin her aşamasında erkek egemen değerlerin aşılması yönünde köklü değişmelere yol açacak bir devrimci anlayışı geliştirmek ve kadın ile erkekler arasında cinsiyetçi zihniyetten arınmış, özgürlük felsefesine dayalı yeni bir yoldaşlık algısını başat kılmak konusunda daha da yoğunlaşmalıyız.

Bu düzey yakalandığı takdirde hiç kuşku yoktur ki hem siyasal mücadelemizin kapsamındaki özerk kadın örgütlenmesinin geliştirilmesinde hem de bu çerçevede ezilen kadın kitlelere yönelik örgütlenme faaliyetlerinde ciddi açılımlar gerçekleştirilebilir. Kadının kurtuluşu ve özgürleşmesine dair söylemlerimizin kadınlar arasında kısmi oranda da olsa belli bir yankı uyandırması ve bunun bir örgütsel ilişki veya taraftarlığa dönüşme eğilimleri göstermesi bu yöndeki ısrarlı ve direngen çabalarımızın haklılığının bir göstergesidir.

Toparlarsak, kadının kendini özgürleştirme kavgasında beklentilerine uygun sonuçlara ulaşması öte yandan siyasal, kültürel ve toplumsal hayatın her hücresine müdahale ederek toplumun kaderini belirleyen toplumsal özneler arasında yerini alabilmesinin yolu kendi özgül örgütlenmesini yaratmaktan geçmektedir.

Cephe Hareketi saflarındaki kadınlar, 2011 8 Mart etkinliklerinin gündemini oluştururken yukarıda dile getirdiğimiz noktaları dikkate almalıdır. Arkalarında vasiyet ve miras olarak devrim şehidi iki direnişçi kadın kişiliği var: Ömür Karamollaoğlu ve Süham Över. Bununla birlikte ellerinde o dönemlerde kadın sorununda ortaya konulmuş olan bir programsal yaklaşım, talepler ve son yıllarda bu piramide eklenen çalışmalardan oluşan bir kadın edebiyatı bulunmaktadır.

Her kademesinde sorumluluklar alarak yer aldıkları siyasal örgütlenmede, ilerici toplumsal harekette ve yaşamın tüm alanlarında baskın olan erkek egemen zihniyet ve değerlerle hesaplaşma sorununu ancak kadın örgütlenmesi ve mücadelesi sayesinde çözebilirler. Tekrarlarsak; ezen erkek-ezilen kadın tarihsel çelişkisi temelinde örgütlenen kadın devriminin yaşamsallaşması ve başarısı için kadın örgütlenmesi zaruridir. Örgütlenmek ezilen kadınlar için su, ekmek ve hava kadar hayatidir. Yüzyıllardır düşkünlük, ötekileştirilmişlik ve hiçleştirilmişlik şeklinde köleleştirilen kadının özgürlüğü kendi örgütlenmesi ve mücadelesinin ucundadır.

Kadının özgürleşmesi kendi örgütlenmesinin ucundaysa; şu halde Cephe Hareketi'nden kadın direnişçilere ve tüm kadın örgütlerine düşen görev, 2011'in 8 Mart etkinliklerine örgütlü kadın mücadelesine ivme katacak şekilde anlam katmalarıdır.

ESKİLER TÜKENİNCE YENİ UMUTLAR YEŞERİYOR

Mustafa Köse

7 Mart 2011


Mkose1955@hotmail.com


Ayaklarımın altından ömür hızla alıp gidiyor. Her dakikası bile dolu geçen geçmiş yine de çabuk tükendi. Arada bir rakamlara kaçamak bir bakış ürkütüyor. Lakin devinimin hızına ve zamana ayak uydurma isteği ‘’yaşa’’takılmayı unutturuyor.Zira her dönemde, geriye düşmeden yaşamak önemli. Bu, başka bir keyf, Ayrı bir mutluluktur.

Asıl konuşmak istediğim şey anlatmak istediklerim yeni durumla ilgilidir. Dünün hızı ve şartları böyle değildi. Yaşarken yer şey o kadar hızlı akıp gitmiyordu. Her günü ertesi gün eskitmiyordu. Yapılacaklar ‘bir program bir öğreti’ çerçevesinde gidiyordu. Dikkat edilmesi gereken tek şey ‘eski hatalara’ düşmemekti. Gelecek alınan derslerle kurgulanıyordu.
Tarih hiç kuşkusuz ders yumağıdır. Her zaman olduğu gibi gelecek, hala geçmişin ince kıvrımlarında yatıyor. Yaşananlar büyük bir laboratuardır. İster kişi ister toplum veya insanlık bu laboratuarda pişmeden, olgunlaşmadan yol almak olası değil. Olması gerekenler bir teori bir strateji ve taktiklerden oluşuyordu. Bazen de ‘umut’ diye bilinen fikirlerin hayatın içinde tükenmesiyle belirginleşiyor. Bırakılması gereken, değiştirilmesi gereken düşüncelerin ancak terk edilmesiyle bunlar gerçekleşebiliyor. Zamanı gelmiş fikirlerin önünde durulmuyor. Tükenenler yeninin önünü açıyor.

30 yıldır bunu yaşıyoruz. Küreselleşme eski kalıpları yıkınca hesaplar değişti. Global dünyada nelerin tükendiğini ve nelerin yeni başladığı tartışıyoruz. Her yerde bunu kavramaya çalışıyor. Tarih bilgimiz ve aklımız bazen bunlara yetmiyor. Eskiden kalma fikirlerimiz yeniçağı algılamamıza yetmiyor. Eskiden söylediklerimiz yenidünya ya denk düşmüyor. Doğru tespitler için duygusallıktan kurtulmak zorundayız. Bunun için cesur bir tutum ve mütevazi bir tavır gerekiyor. İçi dolu ve pozitif tartışma ortamlarını tercih etmek işi kolaylaştıracaktır. Ben böyle düşünüyorum. Bunları yapmaya çalışıyorum. Bildiklerimi, anladıklarımı yazıyorum. Dünü bugünü ve yarının öngörüsünü diyalektik bağla anlamaya çalışıyorum. Anladıklarımın başlıkları aşağıdaki satırlarda ifade edebilirim.

Bilişim teknolojisi kapalı ve dar Pazar olanaklarını tüketti. Yüksek kar ve korumacı ekonomilerin dönemi bitmektedir.Sanayi çağı yerini bilgi çağına bırakmaktadır. Geniş Pazar ve sınırsız dolaşım, sosyalist ülkeleri yıkarken emperyalizmi de törpülüyor. Devletleri, ekonomileri ve toplumları kontrol ederek tekrar tahakküm kurmaya kalkmak kolay olmuyor. Üretim, tüketim kar döngüsü yeni ortamlar istemektedir. Küresel kapitalizm yeni dengeleri ve şartları zorlamaktadır. Tüketim dünyanın en icra yerlerine sirayet etmesi öngörülmektedir. Tüm bunlar bir düzen içinde olsun isteniyor. Zira karşılıklı bağımlılık hiç olmadığı kadar hayata egemen olmuştur. Ekonomileri etkileyen faktörler çoğalmıştır. Dengeleri en fazla ‘istikrarsızlık’ oynatmaktadır. Hiçbir ödeme dengesi veya ekonomik güç bunları hesaba katmadan ayakta duramıyor. Zenginlik ve demokrasi ölçüleri değişmiştir. Bunların bir birine bağımlılığı eskisi kadar fazla değildir. Gelişmiş bir ekonomi çağdaş demokrasinin önkoşulu artık değildir.Sivil bir demokrasi, demokratik bir devlet için ‘uzlaşmış ve çoğulcu irade’ gerekmektedir.

Geçmişte ırklar, dinler, sınıflar ve sosyal bileşenler stratejiler için motor oluşturuyordu. Hedeflenen projeler bunların üzerinden oluyordu. Bunlar bazen birer sigorta olurken bazen de birer bomba görevi görüyordu. Düşmanlıkları körüklemek kolaydı. Bence bu da gerilerde kalıyor. Farklılıklar bir zenginlik haline geliyor. Çeşitliliği kabul etmeden demokrasileri kurmak mümkün olmuyor. Çağdaş demokrasi ve demokratik devlet bunlarla ancak olgunlaşabiliyor.

Eskiden bilgi sınırlıydı. Bilgi kullanılan bir meta halindeydi. Doğruları gizlemek olasıydı. İnsanları yanlış bilgilerle kandırmak mümkündü. Bu gün bunlarda tükendi. Artık herkes her şeyi en kolay ve en hızlı bir şekilde öğrenebiliyor. İletişim kurabiliyor. Sorgulayabiliyor. Tutum alıyor. Müdahale edebiliyor.
Globalizm’in olumlu süreci kuşkusuz her yerde aynı değildir. Her yerin sorunları farklı olduğundan değişim ve yenilenme tek düze olmuyor. Eski dünyanın tuzakları devam ediyor. Çıkar odakları mevzileri kolay terk etmiyor. Yeri gelmişken belirtmeliyim ki, dar ideolojilerden medet bekleyenler çıkar umanlar eskilere malzeme götürüyor. İster inanç gurubu olsun, ister ırksal olsun veya kalıplara sıkıştırılmış sınıflar olsun salt bunlara dayalı mücadele demokrasiyi engelliyor. Oluşması gereken ortak evrensel uygarlık mücadelesine hizmet etmiyor.

Tüm bunlar yaşanırken ülkemizde ters orantılı gelişmeler oluyor. İktidarın sivil dikta peşinde olduğunu tartışıyoruz. Kürt sorunu ve diğer inanç guruplarının talepleri ertelenmişe benziyor. Her şey seçime odaklanmış durumda.Seçimden sonra olacakların öngörüsü karışık. Değişim ve yenilenme süreci tıkanabilir. Gerilim ve çatışmalar artabilir. Bunu yeni anayasa yapılırken netleştireceğiz.

Kuşkusuz sorunlar bir çeşit mutlaka aşılacak. Ben hala iyimserim. Çünkü bunun başka yolu yok. İnsanlık kendisine layık gördüğü ilerleme yolundan sapamaz. Engelleri tanımaz. Bu yol barışın yoludur. Bu yol huzurun yoludur. Bu yol varlık içinde yaşama yoludur. Bu yol doğayı ve çevreyi koruma yoludur. Bu yol mutluluğa giden yoldur. Bunu hakkediyoruz. Ve bunu ısrarla istiyoruz.

ERGENEKON - SUSURLUK YOLUNDA FASA FİSO

Hasip Yiğitoğlu

7 Mart 2011


Başbakan,her fırsatta Türkiye’yi dünya ülkesi yaptıklarını iddia ediyor.
Her konuşmasında yeni bir argüman üretiyor. Son argüman İslam Kemalizmi. Ne de olsa Milli görüş medresesinden diplomalı.
Laikle ilgili tepkisinden de anlaşılıyor zaten.
Laiklik algısında aleviler yok, mesela.
Tekke ve zaviyelerin yasaklanması yasasına bağlılıktan zerre kadar şüphe var mı ?
Siyasi ve sosyolojik bir yorum yapmak gerekirse,sistemin kuruluş felsefesine tas tamam uymasa da,azami düzeyde bir uyum gösterildiği anlaşılabilir.
Nede olsa,Türk İslam sentezi sistemin cevahiridir.
Başa dönecek olursak,Neredeyse,dünya da her gündemi,Türkiye’nin başbakanı olarak,kendisinin belirlediğini söyleyecek kadar övünüyor.
Sayın Başbakana,Dünya ülkesi olmanın, dünya’ya açılmayı düşleyen bir ülkenin,en önemli kriterleri,siyasi,ekonomik referanslarının küresel,evrensel değerlerle doğru orantılı olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır ?
Sayın Başbakan, evrenselliğin parametreleri vardır. Ekonomik olarak makro ve mikro değerler,siyasi olarak ta,sosyal değerler,demokrasi ve özgürlüklerdir.
Türkiye açısında bu temel parametrelerin,içte ve dışta,toplumsal yaşamamıza yansımalarını irdelediğimizde,sonuç hiçte övünüldüğü gibi olmadığı rahatça anlaşılacaktır.
Sayın Başbakana sormak lazım değil mi ! çalışan halkına uygun gördüğü,ancak yoksulluk seviyesinde yaşayacak kadar asgari ücret rakamlarıyla dünya ülkesi olunabilir mi ?
Makro düzeyde,kaynağı belirsiz manipüle edilmiş hayali ekonomik büyüme göstergeleriyle,dünya ülkesi olunduğu hiç görülmüş müdür ?
İşsizliği önleyecek projeler yerine,Sosyal politikaları bir file şeker, pirinç,birkaç torba kömür,sadaka anlayışıyla sosyal barışın ikame edildiği tarihte görülmemiştir.
Toplumsal barışı yakalayamamış anlayışların ,dünyaya örnek olabilecek başka kriterleri olabilir ancak.
İşsizlik,açlık,fuhuş,mafyacılık,kaçakçılık,kayıt dışı gibi kriterler.
Dünya ya verilecek mesajlar bunlardan ibaret olur yalnızca.
Sosyal ve ekonomik durum böyle iken, Dünya ülkesi olma iddiası ne kadar gerçekçi olur ?
Özgürlük,demokrasi ve insan haklarına gelince,durum daha da vahim.
Avrupa nın en büyük adliye sarayını inşa etmişiz,Başbakan,övündükçe övünüyor,dünyada en büyük biziz,ilan ediyoruz.
Ama memlekette adalet var mıdır , yok mudur konusunda söyleyecek bir şeyimiz olmayınca da,Nazım Hikmet in dizelerini okuyarak demogoji yaparak sistemin devamı için,her fantastik oryantalist çabalar her zaman ki alışkanlıkla devam ettiriliyor.
Zamanında Ecevit’tin sistem karşıtı söylemlerinin 12 Eylül faşist askeri darbenin önünü açmasından başka bir işe yaramadığı hala belleklerdedir.
Nazım’dan dizeler okunuyor gazeteciler tutuklanıyor.
Ne yaman çelişki.
Bu anlamda,hayatının en verimli dönemlerinde sistemin gazabına uğrayarak senelerini zindanlarda geçirmiş Nazım Hikmet in şiirlerinden medet bekleyenler ne kadar inandırıcı olabilir.
Şu Allahın işine bakınız, sistemin seküleri Nazım Hikmet olmuş.
Bu durum Yalnızca çelişkimi, daha öte, garip bir durum değilmi ?
Dünyada tutuklu gazeteci sayısının neredeyse yarısı kadar ülkemizde tutuklu gazeteci var.
Türkiye’de 61 olmak üzere,Dünyada toplam 138 tutuklu gazetecinin olduğunun takdirini sizlere bırakıyorum.
Şimdi insan kendine sormaz mı,bu verilerle mi dünya ülkesi olunur ?
İnsanlığın karşısına bu göstergelerle mi çıkarak saygınlık kazanılabilir ?
Kararı size bırakıyorum.
Hep diyorum,Türkiye tarihi dünyanın her üniversitelerinde zorunlu ders okutulmalıdır.
Kimin eli,kimin ceybinde mi desek,sapla saman karışmış mı desek,at boku it bokuna bulaşmış mı desek,açıkçası hepsini diyebileceğimiz bir durumla karşı karşıyayız.
Adeta,körün hikayesini çağrıştırıyor yaşananlar.
Ama ben üzerine basa,basa diyorum ki ; sistemden beslenenler sisteme karşı olamazlar.
Bindikleri dalı keseceklerini beklemek,kötü niyetli taşlarla cehennemin yollarını döşemeye benzer.
Susurlukta olduğu gibi,Ergenekon,FASA FİSO OLACAKTIR.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi,AKP yalnızca kendine demokrattır.
Daha ötesini asla hayal edemez.
Nedeni ortadadır.
AKP,Başbakanın konuşmalarından da anlaşılacağı gibi,İDEOLOJİK OLARAK SİYASİ İSLAM REFERANSLI BİR PARTİDİR.
ÜMMET ZİHNİNİN DEMOKRASİ ÜRETTİĞİNE TARİH HENÜZ TANIKLIK ETMEMİŞTİR.

hasipyigitoglu@hotmail.com

5 Mart 2011 Cumartesi

İÇ BÜKEY

Basına, düşünceye yapılan baskıları protesto ediyorum

http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://mirural.blogspot.com/


Mihrac Ural
5 Mart 2011


Doğanın tarifini tahrif edebilirsiniz. Evreni ve ülkenizi iç bükey sanarak, her şeyi gözleyebilecek, denetleyebilecek, susturabilecek gerekirse de sorgulayıp, tutuklayarak yok edebileceğinizi sanabilirsiniz. Hitler de ciddi ciddi evreni iç bükey sandı ve buna dayanarak dünyayı avucu içine alabileceğine inandı; buna destek veren ve Nazi bilim adamları da az değildi. Sonuç trajedi oldu.

Bu gün ülkemizi de öyle görmek isteyenler, adaletin sınırlarını zorlayarak düşünceyi kovuşturma, tutuklama, zindana atma baskıyla yıldırmaya çalışıyorlar. Aynı anda ve aynı anlama gelen “devlet işini bilir” diyerek, Ülkemiz farklılıklarının özgürlük ve demokrasi taleplerini kanlı bir şekilde tasfiye etmeye çalışıyorlar. Düşüncesinden başka silahı olmayan aydınları, barışçıl siyasi çaba içindeki şahısları öbek öbek tutuklayarak yargılamaktadırlar.

Bu akılla sonuna kadar gidilebileceğini sananlara,
“bölgemize bir göz atın, yakın gelecekteki hikayeniz, bu olaylarda günü birlik yazılıyor” demekle yetineceğim.



***


Bütün çabalar düşünceyi susturmak için.

Bunun için ülkenin iç bükey olduğu inancındalar. Adım adım her şeyi ele geçirdiğine inananlar, her şeyin gözlenebileceğine ve ulaşılabilir olduğuna inanırlar. Daha da ötesi, bir biçimde de yok edilebileceğine kanaat getirirler. Farklı olanı düşman görmek, muhalefeti bir biçimde tasfiye etmek bu yolla mümkün olur sanırlar.

Halkın verdiği siyasi krediyi, bir noktadan sonra kazanılmış ebedi hak sanarak çarklarını döndürmeye başlarlar. Özellikle, darbecilerin adalete önüne çıkarılması gibi halkın taleplerini söylemlerinin aroması haline getirmişlerse. Ergenekon olayı bunlardan biridir.

Darbeci dediler toplumun büyük onayını aldılar ve Ergenekonculara saldırdılar. Darbelerin en çok mağdur ettiği devrimcileri bu çabaları olumladılar, hayır hah gibi duran bir onay verdiler. Haksız da değillerdi. Demokratik açılımın yolu, bu kirli tarihle cesurca yüzleşmeyi gerektiriyor. Halkı için özgürlük ve demokrasi talebinde bulunanların zindanlarda çürütülmesi, işkencelerde katledilmesi, idam sehpalarında asılması, bu güne kadar süren sürgün yaşamına mahkum edilmeleri haklı olarak, Ergenekoncuların da adalet önüne çıkarılma talebini öne almıştır.

Paşalarda zindana girsin bakalım, “Asmayıp da besleyelim mi?” vecizeleri akıllarına bir gelsin. Ama burada kalınmadı, her taşın altında, her sözün ve düşüncenin altında Ergenekoncu aranmaya başlandı. İş çığırından çıkarak, muhalif olabilecek her varlın zindanlara atılması için bir gerekçe olarak joker böylece bulunmuş oldu; özgür düşünce ve davranış Ergenekonculuğu terfi edilince, halkın özgürlük ve demokrasi adına verdiği kredinin artık iktidar pekiştirme, muhalifleri temizleme aracı haline geldiğine bir işaret olmaya başladı. Dolaysıyla bu korkuluk artık işlevini yitirmeye başladı iç bükey algılar dünyayı kuyunun ağzı kadar sanarak, bakış açılarını “farklı olan her şey düşmanımdır” yönelimine kaydırmaya başladı.

Ülke hızla sivil diktatörlüğe doğru, adaletin sınırlarını zorlayan, sınırları adaletsiz kılan bir kovuşturmaya doğru yönelmeye başladı. Basın dünyasının düşünceden başka bir silahı olmayan yazar çizerleri ve aydınları, aynı araç ve yöntemlerle suçlanır hale geldi. En komik olanı da, Hükümet adına başbakandan bakanlara kadar uzanan açıklamalardı; “kovuşturmalar, tutuklamalar bizimle ilgili değil, yargıyla ilgilidir” demeleri.

Kaddafi, her konuşmasında “benim devlette ne başkanlık ne de başka bir yetkim vardır” diyor. Aynı konuşmalarda, ayaklanmacılarla birlik olduğunu açıklayan adalet bakanı, Cemahiriye Başsavcısı ve BM temsilcisi yerine yenilerini atadığını ilan ediyor.

İşte o hesap.

Aynı şeyi Kürt sorununda da aynı mantık uzantısı olarak görüyoruz. Demokratik açılım denildi toplumun ezici çoğunluğu destek verdi, kredi sundu. Ateş kes ilanı istendi, o da yerine geldi.

Ancak başbakandan bakanına kadar her açıklamada ”devlet ne yapacağını bilir” dediler. Bunun üzerine, “bu durumda demokratik açılıma ne olur ?“diye soran gazetecilere, “bize öyle sorular soruyorsunuz ki mecburen gerçekleri söylüyoruz, sonra kıyamet kopuyor, ne siz sorun nede bizi böyle cevap vermeye zorlayınız” diye de insan aklıyla alay eden cevaplar veriyorlar.

Dünyayı iç bükey sanmak işte tas tamam budur.

Bu ise, sahibinin boynunda bir kement gibidir, daraldıkça boğar.


İKTİDAR OLMAK TUTKUYA DÖNÜŞÜNCE


Bölgemizde böylesi alt üstlerin olduğu bir kesitte hiçbir şeyden ders almamış olmak ve ısrarla bu süreci derinleştirmek neden?

Sorumuzun cevabı, onlarca örneğiyle yıkılan ve yıkılmakta olan bölgemiz diktatörlerinin seyri seferinde ayrıntılarıyla yatmaktadır.

Bir kez daha ve bin kez daha seçim kazanmak, iktidarı terk etmemek için. Yeterli bir neden değil mi?

Tutkuyla iktidarda kalmak, muhaliflerine barışçıl yollardan iktidar alma şanslarını yok etmek, onları suçlamak, yere sermek, etkinliklerini tek tek bertaraf etmek; “taraf olmayan bertaraf olacaktır” diyerek farklı olan her şeye bir biçimde bir kulp bulup ezmek, bütün olay budur.

Bu eğilim, iktidar olmanın insanlarda oluşturduğu içgüdüsel bir itim, kader gibidir. İsteyen bunu sınıfsal tezlerle, sınıf mücadelesi adı altında da açıklayabilir, fark etmez; eskiden bende öyle açıklardım. Şimdi öyle değil, eski sistemlerin doğasında böylesi yönelimleri kışkırtan bir iktidar sistemi var bu kaçınılmaz olarak böylesi sonuçlara yol açıyor diyeceğim. 19. Ve 20 Yüzyılın iktidar algıları, egemen sistem adına da olsa onu yıkmak adına da olsa aynı sonuca yönelmiştir. Buna uzun süren iktidar döneminin çemberi daralttıkça daraltıp, halktan koptukça koparak acımasız b.ir diktatörlüğe dönüşümünü de eklemek gerek.


GÜÇ

Güç,her şeyden daha evla.

Zira güç, arzu edilen her şeyin elde edilmesine olanak sağlıyor.

Dolaysıyla ayrıntılar yerine önce güç, sonra yine güç gerekli.

Gücün hangi kaynaktan geldiğinin bir önemi de yok. Bu tutkunun esiri olan, gücün nereden gelip nereye gideceğinin hesabını yapmaz. Güç yeter ki elinde olsun. Gücün zaman içinde kaynağına döneceği gerçeğini algılamak bile istemez.

Gücü geldiği yere döner. Doğa yasasıdır; etki tepki ilişkisi. Halkın verdiği güç halka, başkasının verdiği de başkasına dönecektir. Bu nedenle, emperyalistlerden aldıkları güçlerle iktidar olanların kukla olmaları kaçınılmaz olur. Halka rağmen iktidar olmaya çalışanlar ise yenilmeye mahkum olur.

Bölgemizin tüm gelişmeleri bu denklemi doğrulamaktadır.

21. yüzyıl güç uygarlığıyla uygarlık gücü arasındaki çatışmayla belirlenecektir derken tam da buna işaret etmiş oluyoruz.


HİTLER’DEN AL HABERİ



Halk bir kez iktidar olma kredisi verdikten sonra, ondan bir kez daha kredi istemek, ve bunu hak görüp bin kez daha istemek artık doğal hale gelir.

Bu kanaldan güç aldıkça da daha çoğunu elde etmek ve ulaşılmayan alanları “güç bende” diyerek fethetmeye girişmek ve bunun için her yol ve yöntemi kullanmak kaçınılmaz olur.

İktidarda iç bükey olmak, böyle gerçekleşiyor. Her şeyi görebilmek, izleyip denetleyebilmek gerektiğinde de imha etmek için en kestirme yol evreni, dünyayı ya da ülkenizi iç bükey görmek yeterlidir. Bunun için doğanın tarifini tahrif etmek yeter. Orta-doğuda yıkılan diktatörlüklerinin müptela oldukları hastalıkta kendini bu eğilimlerde ifade eder.

İç bükeyi en iyi anlatan çılgınlık ise Hitler’den; Nazi bilim adamlarına “evrenin iç bükey olduğunu sanıyorum bunu ispatlamaya çalışın” diye emir vermesi işin trajik yanıdır. O dünyanın tüm güçlerini bu yolla gözleyebilecek, onlar üzerinde hüküm sürme olanağını yakalayabilecek ya da imha edebileceğini sanıyordu. Sonuç herkesçe malum.

Hitlerden sonra gelen çömezler, yaptıklarına gerekçe bile bulmaya çalışmadan yollarına devam ettiler.

İktidar ile halk arasındaki kopmanın başlangıcı adım adım böyle gerçekleşir. Halkın verdiği iktidar böylece halka karşı keskin bir bıçak haline dönüşür.

Bu amaçla sonu gelmez gerekçeler sıralanır. Her olay, her fırsat, her girişim iktidar lehine dönen çarkların bir dişlisi haline dönüşür. Buradan itibaren sivil ya da askeri fark etmez, diktatörlük dönemi başlar.

Bu gelişmeler, bir çılgınlık biçimini, başı dönmüşlük çabalarına uzanabilir. Öyle ki iktidar yolunda birlikte yürünen çevreler de hızla tafsile olarak daraldıkça daralan bir çembere içine sıkışılır. Halkın sabrı, siyasi kredileri, toleransları ayaklar altında çiğnene çiğnene, öyle bir yere gelinir ki, toplum bir bataklığa, düşüncesi boşaltılmış bir araç haline dönüştürülür, çürümeye, kimyasal fermantasyona uğratılır. Ya da öyle olduğu sanılır. Nazilerin Almanya’da ulaştıkları doruk burası olmuştu.

II. Dünya savaşı sonrası diktatörlükler bu deneyden çok ders aldılar. Ancak özünden hiçbir fark ikame edemediler. Her şey yine iç bükeydi.


NEREYE KOŞULUYOR

Dörtnala sivil diktatörlüğe koşuyor.

Bu gün halktan alınan onayla, elde edilen güç kullanarak her olaydan yararlanılıyor. Kürt sorunu mu var, terör diye yaygara koparılarak ortalama vatandaş korkutulmak isteniyor, milliyetçilikle, hatta ırkçılıkla etkilemeye uğraşılıyor. Devletin her kurumu, her etkinliği sulta altına almaya çalışılıyor; alınmayan, mali kaynaklar dahil her yöntemle diz çökertilmeye çalışılıyor. Tehdit ediyorlar, yetkilerini kullanarak tasfiyeler yapıyorlar, atamalar, yer değiştirmeler, aziller gerçekleştiriyorlar. Üstelik her şeyi “kuralına uydurularak ya da kurallar yapılanlara uydurularak, açık vermeden” adım adım yaşama dair her yeri gasp ediyorlar.

Sonu gelmez bir süreç, bitmeyen bir tasfiye ve azıl işi içinde devlete ait her kurum, her köşe yeniden iç fetih yoluyla ele geçiriliyor. Mantık bu engellemez sanılan yükselişte, toplumu tüm hücreleriyle denetlemeye yöneliyor. Bu yönelim direnmek isteyenlerin de çevresini boşaltarak santim santim esir alıyor. Özellikle dava kamu davası olunca uğruna direnmeyi gerektiren anlamlı bir şey kalmıyor. Ötelenen kolektif irade yerine bireysel dar çıkarlar öne koyuluyor onu da kendine düşman yapacak yöntemlerle sığıntı haline getiriyor; ya benden olursun ya da bertaraf olursun, söylemi beyinlerde şimşekler çaktırıyor diri diri siyasi bir mevta haline çeviriyor.

Her seçim zaferi bu süreci artan oranda derinleştiriyor. Ancak bu sürecin kendi mantık diyalektiği içinde, kendi zıddını da adım adım büyüttüğünün farkında olmayanlar, volkanlar patlayınca ellerini başına koyarak son pişmanlık için iktidar tutkularını kanlı bir çatışmayı bile göze alacak yerlere sürüklemekten çekinmiyorlar.

İktidarı ele geçirenlerin, ilk hamledeki fetihleriyle, fethedilecek bir alan kalmayınca, yeniden fetihler başlıyor. Bu ise dar halkayı daha da darlaştırıyor, çıkar paylaşım nüfusunun azaltılmasını gerektiriyor. Böylece, halkın patlama noktasına, kimsenin beklemediği bir anda meydanları protestolarla doldurmasına kadar gidiliyor. Bu kimi yerde 20 kimi yerde 40 yıl sürüyor. Ama sonunda üzerindeki ölü toprağını silkeleyebileceği anlaşılan halkın gücü, iktidarı veren, iktidarı gerisin geriye alabileceğini gösteriyor.

Bunu anlamak için çevremize bakmak yeterli. Güç ve iktidarın neler yaptığını bilmemiz için, yarım asır iktidarda olan ve başlangıçta halkı için her fedakârlığa katlanarak çalışan, hatta devrim, darbe gibi adımları atarken ölüm riskini yalnızca halkı için aldığı iddiasında yola çıkanlar, uzun iktidar yıllarının kemirici etkileri altında iktidarı diktatörlüğe dönüştürmekten kurtulamadılar.

Bu noktaya gelinince, birbirinin benzeri ya da benzemezi olmanın bir anlamı kalmıyor. Zira süreç aynı süreç, dolaysıyla herkes birbirinin benzeri olmaktan kurtulamıyor. Sık sık yazdım, halk uğurunda mücadele edeceği bir dava olmadan sokaklara dökülmez. Bu, her halk ayaklanmasının tarihsel ilerleme yönünde olacağı anlamına gelmese de öyledir.

Ülkemizde sivil diktatörlüğe doğru tırmanan süreç, bu güzergâh üzerinden yürüyor;”Her şey halk için” iddiası da özrü kabahatinden büyük haliyle, denizi tüketene kadar süreceği görülüyor.

Halkı ötelemek bir algıdır. Diktatörlüğün en önemli belirtisidir. Ülkemizde iktidar bu yönde son ataklarını yapıyor. Ancak kimsenin gözünden kaçmayan bu adımlar yalancının mumu yatsıya kadar denilerek sesiz çoğunluk tarafından takip edilmeye devam ediyor.

Seçimler yaklaştıkça, artan gerginlik bu nedenle saldırganlığı da artırıyor. Halkın beyninde artan sorular artan baskılarla at başı yürüdükçe, iktidar bir derin devlet yönlendirmesi haline geliyor. Milliyetçilik paydasında birleşen güçler ülkemiz farklılıklarının özgürlük ve demokrasinin temel güçleri olduğu gerçeğini inkârla onlar üzerine yürümeyi tercih ediyor.

Her boyutuyla düşünce erbabı aydınlar ve Kürtler, sivil diktatörlüğün hedef tahtası oluyorlar.

Diğer tüm alanlar bir yana, bu iki alan üzerinden ülkenin canlı her varlığını susturmaya çalışıyorlar. Teslim almak, diz çökertmek için bitip tükenmez baskılara başvuruyorlar. Bir korku kuşatması altında insanlar birbiriyle ilişkilerini, mümkün olan en kısıtlı hale getiriyor; Mübarek diktatörlüğünde 2 milyon güvenlik elemanının yarattığı sesiz terör aynıyla ülkemizde ikame edilmeye çalışılıyor.


SONUN BAŞLANGICI


Ülkemizde iktidarın sivil diktatörlük arzuları bin bir biçimde dile geliyor. Biri tutmayınca bir başka önerme piyasaya sürülüyor; başkanlık sistemi bunun belirtilerinden biri olarak ortaya atılıyor. Yürütmenin gücü, yasama gücünü, yarı gücünü kıskıvrak kuşatarak ikame ediliyor. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesinin İmamları, gaipten uydurup senaryolaştırdıkları suçlamalar, adaletin kirli yargısı olarak hâkimiyet sürüyor.

Uzun bir süreç içinde enerji biriktiren tepkiler, ha kırıldı ha kırılacak bir çizgiye doğru koşuyor. 12 Haziran 2011’de karara bağlanan seçimler, bu açıdan ülkenin kaderinde önemli rollere gebe bir seçim olacaktır.

İktidar için bu seçimler son seçimdir. Yine kazanacaklar. Bu kazanım varılabilecekleri son nokta olacak. Bundan sonrası sathi maildir.

Bu seçimlerde halk kırılmayı gerçekleştirmezse, verdiği krediyi uzattı demektir ama bu bile birikecek enerjinin çok daha yoğun olacağına işarettir.

Benim önerim bu kırılmaya göre tüm hazırlıklar yürümelidir. Seçimler bile bu algıyla ele alınmalı, bağımsız adaylar, parlamentoda yer alış böylesi bir tarihsel dönüşümle uyumlu olacak kadrolardan seçilmelidir. Bu aynı zamanda Kürt özgürlük hareketinin ortak ülkemizde taşıdığı sorumluluğun en önemli sınavı olacaktır; Türkiye’de farklılıkların demokrasi ve özgürlük sorunu sadece Kürt sorunu değildir. Bunun somut olarak ifade edilmesi, siyasal yönelimlerin içiriğinin bu algıyla doldurulması gerekmektedir.

Önemli bir dönemece gelip dayanıyoruz.

Bin kez kazansa da bir kez kaybedince, her şeyi kaybetmeye mahkûm olan iktidar, kaybetmekten kurtulamayacaktır.

Bu, evreni ve ülkesini iç bükey sanan tüm diktatörlük türleri için geçerli bir yasasıdır.

1 Mart 2011 Salı

STALİN ANLATIYOR

226.DOSYA
STALİN ANLATIYOR




Çalışma masası etrafından 27 Şubat 2011


Mihrac Ural
1 Mart 2011


Stalin yoldaş, marufu tarife gerek bırakmayan bir yoldaş. Bir bilge, bir sessiz sitemsiz gönül dolusu insanlık kültür ve yoldaşlıktan da öte her hal ve koşulda insanlık paylaşılabilecek bir can. İlk gelişi 2009 Kasım ayı başıydı. Yanımda 22 gün misafir kaldı. Kurban bayramı gelip çatınca, ülkedeki dost ve akrabalara merhaba demek için gitmesi gerekti. 22 gün değil 22 yıl da kalsa sohbetine doyulmaz bir bilgeyle birlikte olmak önemliydi. Zaten o kendi evine gelmişti.

İyi bir tarım emektarı olmuş. Her şeyde olduğu gibi bu işinde de başarılı bir mükemmeliyetçiydi; “hoca gübre vakti geldi, ağaç insan gibi onun da üzerimizde hakkı var” diye hatırlatır. Bizim kuşak hep öyle ayrıntıların ayrıntısı, sorumluluğun sorumluluğu, hiçbir şey eksik olmamalı diye düşünür.

Hayatımızın en genç günleri Stalin yoldaşla birlikte geçti. Günübirlik devrimci mücadele sürecine adanmış bir yaşam ortaklığı. Dernekler, duvar yazılamaları, seminerler mahalle ve meydanlarda kitle örgütlenmesi, miting ve gösterilere, F.Ç yoldaşla “TEKYOL DEVRİM” dergisinin basım ve yayımı, CEPHE’nin çıkarılması, Güney bölgesinden Kuzey bölgesine (Karadeniz Bölgesi), görevli olarak Ankara, İstanbul ve diğer illere, durup dinlenmeden, mücadelenin en önde olmak için, anı anına kitle örgütlenmesinden en illegal görevlere koşmak. İşkencelerde başı dik durmak. Teslim olmamak.

Stalin yoldaş anlatıyor ;

“ 9 Mart 1978 tarihinde Samsunda yoldaşım Nazifi Dinçer’le yakalandım. Takipten korunmak için aniden dolmuşlardan atlayıp sokak değiştirmek kar etmedi. İlk kez hamsiyi Samsunda yedim; Gümüş balığı ile Hamsinin farklı olduğunu orda öğrendim. 1 kilo hamsi aldık pişirmeden evimiz basıldı. Samsundan aynı gece Ankara emniyetine teslim edildik. 10 Mart 1978’de Mihrac Ural yoldaş’ta aynı evde Rezan, Binbaşı Eşber kod adlı Hüseyin Soytürk ve İbrahim ve yanılmıyorsam ayrı bir örgüt evinde Semra Esingedik yoldaş yakalanarak Ankara emniyetine getirilmişlerdi, hepimizi birlikteydik. M. Burgaz ve kardeşi Fuat’ta yakalanmıştı. Nebil Rahuma yoldaşta aynı günlerde İstanbul’da yakalanmış.

Hücrelerden Arapça türküler okuyan Mihrac yoldaş hepimize moral veriyordu. Bir o, bir ben işkenceye girip çıkıyorduk. Falakalar ve elektrik işkenceleri sürüp durdu. Yere yatırdılar tahta gibi bir şeyin üzerine, kesik, kesik, şok halinde elektrik verip kesiyorlardı. Ölüme gidip gelmek gibi…

Çok sonraları, Ankara Ulucanlar cezaevinde 12 Eylül sonrası adli mahkumlar arasına verdiklerinde, bir yaralama olayından dolayı yanıma düşen Alice Tongut adlı polis, beni de Mihrac ve diğer yoldaşları da işkence eden biri olduğunu öğrendim. Özür diledi. Bize emir verdiler öyle işkence ettik dedi. Bu polis ve işkenceci ekip bana “hadi bakalım karga gibi ya da bülbül gibi nasıl istersen öt de görelim” diyorlardı. Onlara ‘nasıl, nasıl öteceğim bir daha söyler misin?’ dedim, tekrar ettiler. Bende onlara ‘siz ötün’ dedim. Orada her şey bitmişti. Ben konuşmama kararı aldım. Bir Acilci kadro olarak direnmem gerektiğini, örnek olmam gerektiğini, bizden önce örgütü satmış itirafçılara inat dik durma kararı aldım. Böylece ardı arkası bitmez işkenceler gelip dayandı.

Unutmayacağım en önemli şey beraber yakalandığım Eskişehirli yoldaşım Nazife Dinçer’in tamamen çıplak soyularak işkence görmesiydi. Bu bana güç verdi, direnmem gerektiğini, bununla ısrarlı olmamı sağladı.

9-10 gün sonra beni, Nazife yoldaşı, Semra Esingedik, Hüseyin Soytürk, İbrahim yoldaşları Antakya’ya, Mihrac ve Rezan yoldaşları da İstanbul’a gönderdiler. Samandağ Ziraat bankası soygunu dolaysıyla Antakya’da dava dosyam açılmış; sorgu sırası Antakya’da.

Diğer arkadaşlar tutuklanarak doğrudan Antakya cezaevine gönderilmişlerdi (daha sonra da oradan tahliye oldular).

Antakya emniyetinde ise çok daha feci işkence süreci başladı. Hayatımın dayağını orada yedim. Acımasız bir süreçti, tümüne direndim, Nezife’de öyle, dik durdu. 14 yıl zindan yattım, anlım açık o gün hangi onur ve bilinçle girdimse bu gün de aynı onur ve bilinçle yoldaşlığımın tüm heyecanıyla buradayım”

Bu gelişte anılar anıları takip etti. Çok şey aktardı tümünü yazıya dökeceğim; nedense aramızda en çok okuyan o, en az yazan da o. İnsanlık duygusuyla böylesine yoğrulmuş bir başka yoldaş yok gibidir. Her şeyinde insan sevgisi ve erdemi önde duruyor. Herkesin ders alacağı bir yiğit.

Adana cezaevinde başına gelen bir olay ise dizilere konu, filmlere senaryo cinsinden. Karar mahkemesine çıkarken bir gardiyan hanıma söylediği bir söz üzerine, müebbet hüküm giymiş olarak döndüğü mahkemeden eli sopalı gardiyanlar tarafından “ ’Stalin’ ölüme hazırlan” çığlıklarıyla yüz yüze kalmasını anlattı. Hasan Yüzbaşının “ne oluyor orada, kim kimi öldürecekmiş, ben buradayken benden başka kimse öldüremez” diye haykırışını anlatıyor. Stalin yoldaş, 12 Eylül rejiminin akıl almaz ruhiyatlarını bu olayla özetledi.

Hücre cezası verilmiş, Cezaevi savcısı, Cezaevi müdür kel Orhan, jandarma subayı Hasan yüzbaşı huzurunda bir divana çağrılıyor. “bu gününün tüm ayrıntılarıyla anlat” diyorlar, anlatıyor. “Gardiyana ne dedin” diyorlar, anlatıyor. “Sence gardiyan senden şikayetçi oldu mu?” diyorlar, “asla olmaz” diyor. “Hüküm almaya gidiyorsun, ruh halin bunu söylemeye nasıl müsait oldu söyler misin?” diyorlar ve “bak gardiyanlar seni öldürmek için hazırlanmışlar bile, biz de sana hücre cezası verdik” diyorlar,"strong>olsun, yanlışım yok pişman değilim “ diye cevap veriyor. Bunun üzerine savcı bayan gardiyanın ifadesini okuyor “Hayatımın hiçbir döneminde ve 4 yıldır gardiyanlık yaptığım bu sürede hiç kimse bana böyle güzel bir söz söylemedi. Kesinlikle şikayetçi değilim”. Savcı ağlayarak “bunlara mı müebbet cezası veriliyor, bu insanlar sevgi dolu insanlık dolu bunlar özgür olmalı, biz ne yapıyoruz, kim kimi mahkum ediyor…” diye söylenmeye başlıyor. Stalin yoldaş, cezaevi kapı altında, karar mahkemesine giderken, zorluk çıkarmadan yol açan bayan gardiyana “size bir şey söyleyebilir miyim?” demiş, o da,”buyur”, Stalin de ”çok güzelsiniz” demiş.

İşte insanlık tas tamam budur. Ölüm yolculuğunda bile insan olmak, insanca şeyler söylemek.

Stalin anlatıyor;
“2009 yılları ortalarında Haydar Kılıç diye bir telefonla arar. ‘Mihrac’la görüşüyor musun?’ diye sorar. ‘hayır, henüz görüşemedim’ der. Bir şeyler geveleyecek oldu, müsaade etmedim, “sen Mihrac’ı bilmesin, tanışıklığın yok bir arada olmuşluğun yok. Bak haydar, Mihrac’ı ben iyi tanırım” dedim. Ardından da ‘sana soruyorum Haydar, ölüme beni göndermek yerine kendisi giden bir insan kim olur, sana soruyorum kim olur? Mihrac elinde kurulu saatli bombayla, benim gitmem gereken eyleme kendisi gitti, beni göndermedi. İşte Mihrac Ural böylesi bir yoldaş. Onunla ölüme, bir değil bin kez giderim’ dedim. Cevabını almıştı.

O beni dost olarak arıyor olsaydı bunları suratına söyledikten sonra da araması gerekirdi, görüşçüme bildiğim gerçeklerime saygı gösterirdi. Ama aramadı demek ki o, beni ben olduğum için değil, ‘bir Mihrac Ural düşmanı’ bulmak için aramıştı. İşte bu sürünün en ayırt edici özeliği budur.”

Konular konuları anılar anıları takip edip durdu. Bunu örgütsel tarihimizin onurlu ve erdemli sayfalarında hep birlikte okuyacağız.

Yapıcı olmak, insan olmayı gerektirir, kirli olanlar kirliliği arar ve onun içinde boğulur.


((Bu dosya ayrıca http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ blogunda yer alıyor))