HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

7 Nisan 2010 Çarşamba

Fasıla-i Saltanat ve AK Sultan/lar!

Nurettin KURTULUŞ

7 Nisan 2010

TBMM duvarında yazılı olan "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" ve millet egemenliğini yetkili organlar eliyle kullanır. İki kurumdur ki, Türk milleti adına karar verir; bunlardan birisi yasama olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir diğeri ise yargı yetkisini kullanan mahkemelerdir, yargıdır.

Burası, yani bu Meclis “Milli İrade”nin (!) sonucu olarak seçimle belirlenmiş, halkın arasından halkın tayin ettiği vekillerinin toplandığı ve “kayıtsız şartsız” halkın adına yasalar çıkarılan, halkın adına kavgalar dövüşler yapılan, küfürler edilen, halkın adına birbirlerine hakaret eden saylavların yeridir.

“Milli İrade” mi?

Halkın-seçmenlerin tümünün temsil edilmediği, temsil edilmesine engel olunduğu yerde Milli İrade’den bahsedilebilinir mi?

TBMM’de Halkın tayin ettiği vekiller için Anayasa Komisyonu Başkanı’nın açıklamasına göre toplam 588 Dokunulmazlık Dosyası bulunuyormuş.

İhaleye fesat karıştırma, evrakta sahtekârlık ve kamu kurumunu dolandırmak, özel evrakta, resmi belgede sahtecilik, dolandırıcılık, zimmet, gerçeğe aykırı mal beyanında bulunma, nitelikli zimmet ve haksız mal edinme, açığa imzanın kötüye kullanılması.

“Görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak gibi”:

İddialar karşısında kendilerine dokundurtmayan-dokunulamayan yargı önüne çıkmaktan yasalara sığınarak kaçan bu kişiler “Milli İrade”nin vekilleri-temsilcileri olabilir mi?

Bu, şaibeli dokunulmazlıkların çoğunlukta bulunduğu meclis nasıl olur da “Milli İradeyi” temsil eder?

Bu, seçilmek istenen seçkinler seçim öncesi Milli İrade’nin önüne geçerek-eğilerek kendi geçmişlerini anlatırken seçmenin hoşuna gitmeyecek-kabul edemeyeceği lekeleri anlattığı hiç görülmüş-duyulmuş mudur? Türkiye’de bolca bulunan bu insan türleri, karda yürüyüp izini belli etmeden sütten çıkmış ak kaşık misali Milli İrade’yi temsil etmeyi kendilerinde hak görürler…

Yasama-Yürütme-Yargı; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuvvetler ayrılığı ilkesi olarak temel alınmıştır.

Kuvvetler ayrılığı tek elde yani “Yeni Osmanlıcılıkta” toplanarak “Osmanlının Son Padişahına” devredilecek ve buna da “demokrasi” denilecek, çağdaş demokrasi, milli irade denilecek!

Yargının, Yasama-Yürütmedeki o kişilere yasalar gereği dokunamaması ”Milli İrade” adına mı yapılıyor?

Öyleyse TBMM duvarındaki o yazı değiştirilerek:

“Egemenlik kayıtlı ve de şartlı AK Sultan/larındır” denmesinde hiç sakınca olmasa gerek…

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri ve özellikle son yedi yıldır Bunalım Devri ya de Fasıla-i Saltanat yıllarını-günlerini yaşamaktadır, “hasta adam” komaya girmiştir…

Çıkış yolu olarak da “Yeni Osmanlıcılık” ta aramaktadır, bu aranan yeni düzen Padişahını ilân ederken ise bunun mesajlarını da vermiştir.

12 Eylül 1980’de TSK’nin çok yıldızlı Tepe Kadrosu’nun USA emir komutasıyla yaptığı Faşist darbe sonrasında, sadece Devrimci-Sosyalist siyasi ve politik düşünceler kuramsal ve uygulama geleneğini kaybetmekle kalmadı, eğitim ve kültürdeki USA-AB İmparatorluklarının ambargosu kırk yaş altı yeni kuşakları da etkiledi…

Bu kuşaktan olan kırk yaş altı insanların çoğunluğu bugün düzene uygun kafalar olarak yetiştirilirken erktekiler meyvelerini almanın rahatlığıyla istediklerini uygulamaya koyuyorlar…

TBMM’deki yaş ortalamasına baktığımızda çıkan tablo bizlere neler anlatıyor?

Yaş ortalaması 46–61 ve üstü olan saylav sayısı 389.

Bundan ne çıkar?

Büyük bir çoğunluğu 12 Eylül Faşizmini yaşamış itirazları pek olmamış-liboşlaşmış ve onun yasalarıyla meclise girmişlerdir.

Geri kalan 30–45 yaşlarındakiler ise çoğunluğu 12 Eylül Faşizminin USA-AB eğitim ve kültürüyle yetişmişlerdir…

İçlerinde 12 Eylül öncesinin ve az da olsa kalan, bugünlerin Devrimcilerini-Sosyalistlerini bulmak mümkün müdür?

HERKES YERİNE

YORUMLAR VE CEVAPLAR

Bedreddin Mahir

7 Nisan 2010

Yazılarımızı takip eden ve görüşlerini yapıcı tarzda, eleştirel olarak dile getiren değerli okurumuz Salim Diyap şunları belirtiyor;

YORUM;

"Samandağ’ında bu gün bir kaç şeyhin başına gelenler belki yüzlerce defa Sünni din mensubu imamlarında başına gelmiştir. yazınızı niyeti realitenin önüne koyan bir niteliği bulunmaktadır ve kesinlikle abartılı buluyorum.

Ben, bu tür tepkileri sizin gibi politik çalışmaları olan bir şahıstan duymak yerine, bu azınlığın kendi temsilcilerinden yani Şeh’lerden duymak isterdim. Hiç kimse politik alanda bu insanları temsil ettiğini var saymasın. Bu insanların dinsel ve kültürel varlıkları kendi ellerinde biçimlenecektir. bize düşen mevcut olan egemen zihniyetin karşısına ondan da geri bir kulvardan hareketle muhalafet yapmak değildir. o kulvar, Siyasal gericiliği kaçınılmaz olarak içinde barındıran bir kulvarıdır. Üstelik bu azınlığın geçmişte olduğu gibi gelecek dönemde de mevcut egemen ideolojini kulvarında siyasi tavır koyarsa o çok iddialı biçimde söylediğimiz “Üzerine ölü toprağı atıldığı sanılan sesler gökyüzüne yükseliyor.” Sözü çok yavan kalacaktır"
(Salim Diyap'ın yorumu altta)

CEVAP:


Değerli Salim Diyap,

Yazım üzerine gösterdiğiniz duyarlılığa ve yaptığınız yoruma teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Çabanızı, bir duyarlılık ve sorumluluk olarak değerlendiriyorum.

Sonra,

Yazımda ana tema duyarlılıktır. Bu nedenle Sünni şeyhlere de, Hıristyanlara da yapılsa aynı duyarlılığı gösteririm. Bunu "Azınlık Olmak Zor Zanaattır" başlıklı makalede olduğu gibi tüm yazılarımdada dile getirdim. Bunlara bir göz atarsanız duyarlılığımı sizde göreceksiniz. O makalede Süryani'lerin malarına el koyan zihniyeti eleştirdim. Bununla da kalmadım, kendini "sosyalist" sanan, toprakların kamulaştırılmasını sosyalizm sanan aklı evvellerin, "Papazların istismarı yerine bu topraklara el koyulsun ne olur, papazların mülkünü mü savunacağız" diyenleri de yerden yere vurarak eleştirdim; "Azınlıkların topraklarına el koymakla sosyalist değil, demokrat bile olunamaz" dedim.

Bu bir ilke tutumdur. haksızlığa karşı gelmek. Hukukun herkese gerekli olduğunu bilmek ve bildiğin doğruların arkasında durmak...

Bunu yaparken, her zaman ezilenin dışından bir varlık olarak değil, onunla bir arada bunu dile getirmekle yükümlü olmayı da bilmek gerek; papaz ya da şeyh olmasak da onlara yönelen hukuksuz bir davranışa karşı, onlar adına konuşma durumunda olmalıyız. Bu çok normal ve gereklidir. Onları anlamak onlardan bir parça olma yönünde bir dili gerektirir. Empati, farklılıklarımızı içseleştirmenin, gerçek anlamda eşit ve demokrat olmanın yollarından biridir. Bu olmadan ne konuyu anlatmak, ne de o vurguları yapabilme şansına sahip olabiliriz.

Kendi dar dünyamızda evreni kucakladığımızı sanmak zor değil. Düşünce hızı ışık hızından da hızlıdır, çünkü kütlesizdir; anti-madde gibidir, hızı ışık hızını fersah fersah geçer... Ancak bu hızla evreni kuşatsanız da gerçeğe, fiili olarak bir adım bile yaklaşmış olamazsınız.

En azından ben öyle düşünüyorum ve bunu söylemlerimle tutarlılık adına yapıyorum...

Arap etnik toplumdan ve Alevi bir aileden geliyorum. Dünyayı materyalist yöntemle kavrayıp değiştirme algılarıma karşın, kimliğinim şekillenmesinde bu alt dokuların çok önemli olduğuna inanıyorum. Bu yanıyla da sorun doğrudan doğruya benim kimliğime yönelik bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır demem yanlış olmayacaktır. Temsil ettiğim siyasal yönelimlerim ne olursa olsun, bu konuda duyarsızlık etmem mümkün değildi. Bu nedenle, Arap Alevi topluluğunun bir unsuru olarak da yazmam, benim doğal bir hakkımdır. Bu hakkımı ilk elden savunması gerekenler okurlarımdır. Bu hakka saygı duyması gerekenler de kendini demokrat sayanlardır. Aksi durumda solun solu ötekileştirmesi gündeme gelecek ki bu da mevcut sol milliyetçi bölücülüğün alemeti farkısadır. Halklarımızla, inanç topluluklarımızla devrimci güçler arasındaki derin fay hatlarının nedenlerinden biri budur.

Alevi şeyhlerine baskı konusunda ortaya çıkan gelişmelere seyirci olmak , sorun onlara aittir diye ötelemek ilkelerime terstir. Benim ilgim ve duyarlılığım doğrularımın arkasında tutarlıca durmaktandır. Asla ve hiç bir zaman öncelik verediğim etnik ve inançsal nedenler değildir. Bunun bedeli ne ise de onu ödeyerek bu güne geldiğimi bilmenizi isterim.

Sorunun diğer boyutunda, sözkonusu ezilen bu kitlenin nerede nasıl bir siyasal eğilim içinde çoğunlukla tutum aldığı olayı ise, ayrı bir alandır. Bunun benim tutumumla bir ilgisi yoktur.

CHP'yi Türkiye solunda ilk kez 1979 yılında ve son olarak 2009 yılında yazdığım makaleyle "Modern Faşist" olarak tanımladım. Ancak böylesi siyasal tespitler ile mekan ve zaman ilişkisi içinde kimi toplulukların (genellikle Alevilerin) konumlanışlarını bire bir, birbirine bağlamak sağlıklı değildir; çocukluk hastalığı siyasi duruşları sağlıklı sonuçlar üretmez. "Arap Alevileri Hatay'da CHP'nin kalesini kurdular" gerçeği, siyasal tutum ve ilgimiz için temel bir referans olamaz. öyle olsaydı Hitleri destekleyen Alman işçi sınıfına ya da bu gün AKP ye yamanmış milyonlarca emekçiye karşı tutum almamız gerekirdi.

Siyasal tutumlar siyasal mücadelelerle düzeltilmelidir. ancak haksızlıklara karşı mücadelede öylesine düzlemler var ki, özgürlük ve demokrasi adına orada olmanızı gerektirir. Hemen belirteyim, beni takip ediyorsanız sınıf mücadelesi ve işçi sınıfının devrimle ilgisi üzerine yazdıklarımı da okumuş olmalısınız. Orada çok açık söyledim, "sınıf mücadelesi devrime yol açamaz, işçi sınıfı devrim yapamaz" dedim. Bunun gerekçelerini de bilimsel olarak ve tarihi örneklerle açıklamaya çalıştım. "Devrim, Tarihsel olmalıdır, geri dönüşü olamyan devrdim tarihseldir" dedim. "Devrim yeni bir uygarlık kurabilecek, büyük teknolojik ilerlemelerin, bilgi çağının, kollektif insan aklının olgulnaştırdığı maddi zemin üzerinde gerçekleşecek geri dönüşü olmayan, alt ve üst yapının yeniden şekillenişidir" dedim. Ama buna rağmen TEKEL işçilerinin yanında oldum. Onları yazdım. yoldaşlarım en ön safta bu eylemlerde yer aldı.

Demem o ki,

Alevilğin akıl algılarındakı önemli doneler bir yana, bu donelerin tarihi açıklamada büyük Şeh Hüseyin bin Hamdan el Hasibi'nin evrimci ve isabetli görüşlerini de bir yana koyarak, Arap Alevi şeyhlerinin baskı altına alnması karşısında durmam, tamamen kendimle, siyasal duruşlarımla ilgili bir tutarlılık olarak belirtilebilir. Arap Alevilerinin siyasal olarak nerede tutum belirlediklerinin de bu noktada bir önemi olamaz.

"yazınızı niyeti realitenin önüne kayan bir niteliği bulunmaktadır ve kesinlikle abartılı buluyorum." Diyorsunuz. Tekrar ediyorum, benim duruşum doğrularımın arkasında bir duruştur. Arap Alevilerinin demokratik haklarının arkasında bir duruştur. Dolaysıyla benim de niyetimle ilgili değil bu. Topluluğun ezilen bir topluluk ve demokratik hak talebi olan bir topluluk olmasıyla doğrudan ilgilidir; bunun ölçütü ise bu topluluğun kime oy verdiği ya da kimin kuklası olup olmadığıyla ilgil bir yana sahip değlidir.

Davranışlarımızı, ilgimizi belirleyen temel parametreler, Alevilerin nesnel olarak, özgürlük, demokrasi ve hukuksal taleplerinin olup olmamasıyla ilgildir. Ki bence bu hakları var ve bunu istemek onların kendi sözcülerine (şeyhlerine) bırkılmayacak kadar hasas bir konudur. Devrimcilerin en önemli görevlerinden biri, kitleleri böylesine kritik kararlarda yönledirmektir. Bu ise onları kullanmak değil, tersine kulanılmalarını engellemek için müdahale etmektir, kendi özgür kararlarıyla gerçekçi çıkarlarını belirlemelerinin olanaklarını yaratmaktır. Aksi durumda siyaset diye bir şey olmazdı, doğal yaşamın gidişiyle ortaya çıkan sonuçlara esir olmak gündeme gelirdi. Gerici tüm iktidarların da söylediği budur; dokunmayın, ilişmeyin, kışkırtmayın, yönlendirmeyin, kimse kimsenin adına konuşmasın...

Oysa dünyayı anlamak ve onu değiştirmek için müdahele şart. Bunu yapmamak edilgen olmaktır. Kimse bunu bizden beklemesin. Balkan uluslarını Osmanlıya karşı özgürlük savaşında başarıya götüren papazların çabaları olduğu bilinir, papazları yönlendirenler ise devrimcilerdi, özgürlük savaşçılarıydı. Bu açıdan Sayın Öcalan'a yıllar önce söylediğim sözü burada da tekrar edeceğim; "daha çok halkın içinde olmak tüm sınıfları, kültürel olarak olmasa da siyasal olarak halklaştırmak gerek. Bunun için cami imamlarının 5 vakit namazlarını 5 vakit siyasal mücadele propagandası haline getirmek gerek" dedim. Bunu da PKK'lı arkadaşların Kürt hacılarla ilgili yayınladıkları ilk bildiri nedeniyle de yazılı olarak dile getirdim.

Buradan Samandağında gündeme gelen bu somut olay nedeniyle, belli bir kitlenin parçası olmakla, onlara daha ileri yönelim ve kazanımlar için bilgi aktarmanın doğru bir tutum olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenle, niyetlerimizi olgunlaştıran gerçekleri dönüştürmek için niyetlerimizi bu amaçla yönlendirmekten çekinmemeliyiz derim...

Yazımın bu açıdan algılanmasını dilerim.

Bir kez daha yorumunuz için teşekür ederim. Başarı dilmeklerimle selamlarım.


SALİM DİYAP'IN YORUMU:



Söz konusu olayla ilgili ne denli bilginiz var bilmiyorum? Ama Samandağ’ında bu gün bir kaç şeyhin başına gelenler belki yüzlerce defa Sünni din mensubu imamlarında başına gelmiştir. yazınızı niyeti realitenin önüne koyan bir niteliği bulunmaktadır ve kesinlikle abartılı buluyorum.

Ben, bu tür tepkileri sizin gibi politik çalışmaları olan bir şahıstan duymak yerine, bu azınlığın kendi temsilcilerinden yani Şeh’lerden duymak isterdim. Hiç kimse politik alanda bu insanları temsil ettiğini var saymasın. Bu insanların dinsel ve kültürel varlıkları kendi ellerinde biçimlenecektir. bize düşen mevcut olan egemen zihniyetin karşısına ondan da geri bir kulvardan hareketle muhalafet yapmak değildir. o kulvar, Siyasal gericiliği kaçınılmaz olarak içinde barındıran bir kulvarıdır. Üstelik bu azınlığın geçmişte olduğu gibi gelecek dönemde de mevcut egemen ideolojini kulvarında siyasi tavır koyarsa o çok iddialı biçimde söylediğimiz “Üzerine ölü toprağı atıldığı sanılan sesler gökyüzüne yükseliyor.” Sözü çok yavan kalacaktır… Bu gün Arap Alevileri onları siyasal anlamda kullanmaya meraklı güçlerin çabaları sonucu bölünmekle karşı karşıyadır. Bu alanı örgütlemek, hele siyasal alanda birilerine destek verir tarzda örgütlemek onlara yapılacak en büyük kötülüktür. Evet, bu gün AKP bunu yapmaktadır. lakin karşı cenahta birçok sol anlayışta marjinalliğini bu azınlık üzerinden aşmaya çalışırken AKP nin yaptığını tersinden yapmaktadır.. Bu gün Arap Alevilerine uzanan eller daha dün Sünni’lere de uzanmıştır. ondan da önce hiristyanlara... peki bu durumlar karşısında Arap Alevilerinin tavrı ne olmuştur. Bilmem size söylememe gerek var mı? “Evet, her isteyen kuran kursu açmamalıdır “ tarzındaydı değil mi?

Kesinlikle Arap Alevilerine yapılanları haklı gösterir bir tutum sergilemek niyetinde değilim..

Ama Arap Alevileri artık ne istediklerini kendileri söylemelidir. siyasilerin elinde oyuncak oldukları yeter! Tabi bunu yapmaları içinde işin başında kendileri ne isteyip istemediklerini bilmelidirler. Nedense hep siyasiler onların yerine konuşmaktadır ve oluşturdukları ve bu güne değin oluşturdukları örgütlenmeler hep bir resmi ideolojiye yamanmaktadır. kendi varlıkları ve gelecekleri hususunda kendilerinden kaynaklı bir açılımları bulunmamaktadır. “Arap Alevileri özgürlük ve demokrasi ve bunları anlamlandırar” diyorsun. Hani nerde bu demokrasi yıllar yılı ezici çoğunlukla CHP ye verdikleri destekte mi? hadi bir sourn bakalım arap alevi şeh lerine bir ateist e nasıl bakarlar veya bir yezidiye.....Niyet realiteni önüne geçti mi bu işin nereye varacağı belli olmaz gayri…..

4 Nisan 2010 Pazar

ŞİMDİ de "TRT Arapça"...

Mihrac Ural
4 Nisan 2010


Demokratik hakları yok sayılmasına rağmen, vatandaş yükümlülüğünü yerine getirerek ve vergi katkılarıyla devlet kurumlarının çalışmasını sağlayan etnik topluluklar, en doğal hakları olan, resmi okullarda anadille eğitim hakkından mahrumdurlar. Bununla yetinmeyen devlet, bu hakkı dile getirenleri bölücü diye tanımlarken, baskınlarla, operasyonlarla ölüm denklemleri içinde kıvrandırmaktan da çekinmemektedir. Bununla da kalmayan iktidarlar, yasakladıkları anadillerle, kendi propagandaları için TV yayın kanalları oluşturmaktadır. Bu paradoksla, ülkesinin sorunlarına yeni kaoslar eklemekten geri kalmamaktadır. Bu girişimler bir aldatmaca girişimidir, daha da ötesi kendini aldatmadır.

İç sorunlarını demokratik toplum sözleşmesiyle çözemeyen, bunun için bir çabası da olmayan, oluşturulmakta olan anayasa taslağında bile tek ulus ve dayatmalarını çağımızın bir utancı olarak sürdürme inadında olan bir ülkenin, TRT kanallarını bu yöntemle çoğaltmasının kıymeti kendinden menkuldur ve bir önemi de yoktur.

Ayıpların, eksiklerin yarattığı tarihi handikaplara örtü olması düşünülen bu tür girişimlere yönelmek yerine, tarihle cesurca yüzleşip demokratik hakları ikame etmeye yönelmek halkın ihtiyacına gerçekçi bir cevaptır. Bu yapılmadan, ilgisiz şeylerle ezilen etnik toplulukları aldatmak, gerçekte kendini aldatmaktır.

TRT Şeş'ten sonra, TRT Arapça'nın gündeme gelmesi bu aldanışın belirtisidir. Buna karşı, vatandaşın vergileriyle toplanan değerleri farklılıklarımızın eşitliği, barışı ve ortak paylaşım alanlarının çoğaltılması için harcamak daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

Türkiye’de Araplar şehirlidir, devletin arzuladığı ve kabul edilebilir gördüğü ölçekte asimile olmasalar da iyi Türkçe bilirler. Gece gündüz yayın yapan yüzlerce Türkçe TV kanalının bilgi kirliliği, paparazi haberleri, yalan kurgu yayınları, resmi ideoloji bombardımanı altında yeterince doyurulmuş algılarını, yeni bir kanalla kirletmek, kimseye yarar sağlamayacaktır. Bu girişimler, ülkemiz barışına da gergin dengelerine de iyi bir çözüm önerisi değildir.

TRT Arapça kanalı hiç bir Türkiye'li Arap’ın beklentisine cevap değildir. Bu kanal, Ortadoğu'da Araplara, Türkiye’den tek boyutlu mesaj yollamak amacına hizmet etme amacı taşımaktadır. Ancak bu amaç, bölgenin on yıllar içinde siyasal olarak eğitilmiş halklarını aldatmaya yeterli olamayacaktır.


***


4 Nisan 2010 tarihi itibariyle bu gün, “TRT Arapça” kanalı yayın hayatına resmen başladı. Kürtçe yayın yapan TRT Şeş'ten sonra, TRT Arapça'nın da yayına girmesiyle oluşan tablo, TRT Ermeniyan'nın de yolda olduğuna işaret eder gibi bir sonuç yaratmıştır. Hakları yok sayılan etnik toplulukların anadiliyle, devlet propagandası amaçlı TV yayın kanalları kurmak sanırım dünyada bir ilktir.

Arapça yayın, Kürtçe yayın gibi başka dillerde yayın yapmak her devletin hakkıdır. Buraya kadar hiçbir sorun yok. Ancak, resmi devlet kanalıyla bir dilde yayın yapılırken, aynı dille eğitimin yasaklı olması bir tuhaf. Bu dillerle konuşanların, hala hüküm giydiği bir ülkede böylesine paradoksların olması, bu ülkenin kaderinin bir parçası gibidir. Tarihin her kesitinde bu akıl bir Osmanlı aklı olarak, İttihatçı zorbacılığın aklı olarak bu oyunlarla kendini örtebileceği sanısına kapılmış kalmıştır.

Her türden demokratik hakları yok sayılmasına rağmen, vatandaş yükümlülüğünü yerine getirerek ve vergi katkılarıyla devlet kurumlarının çalışmasını sağlayan etnik topluluklar, en doğal hakları olan, resmi okullarda anadille eğitim hakkından mahrumdurlar. Bununla yetinmeyen devlet, bu hakkı dile getirenleri bölücü diye tanımlarken, baskınlarla, operasyonlarla ölüm denklemleri içinde kıvrandırmaktan da çekinmemektedir. Bununla da kalmayan iktidarlar, yasakladıkları anadillerle, kendi propagandaları için TV yayın kanalları oluşturmaktadır. Bu paradoksla, ülkesinin sorunlarına yeni kaoslar eklemekten geri kalmamaktadır. Bu girişimler bir aldatmaca girişimidir, daha da ötesi kendini aldatmadır.

Kürtlere karşı tarih boyu yapılanları burada sıralamak uygun bile değil. 200 yıl kesilmeden devam eden ölüm süreçleri, Kürtlere reva görüleni özetlemeye yeter. Kürt halkı özgürlük hareketinin arkasında durup omuz verdikçe de yeni senaryolarla bu halkın hakları sulandırılmaya ve ertelenmeye devam etmektedir. “TRT Şeş” bu aldatmacaların bir parçasıydı. Anadille eğitim hakkı yasaklı olan bir toplumun ağzına bir parmak bal çalmanın kahredici aldatıcılığı, gerçekte kendini aldatmaktır. Bölücülük de ayrımcılık da tastamam budur.

Sıra bu ülkenin üçüncü en büyük toplumuna gelmiştir. Türkiyeli Araplar Torosların güneyinde, Akdeniz’in kuzey ve doğu sahillerinin yerli sakinleri olarak, Türkler ve Kürtlerden sonra, nüfusu 4 milyonu aşkın, en büyük üçüncü etnik topluluğudur.

Bu topluluk, siyasal temsilcilerini oluşturma sürecinde, ortak ülkemizde birlikte, adil, barışçıl ve eşit bir yaşam için demokratik bir mücadele içindedir. Bu mücadelenin hazırlık toplantılarını sürdüren Konferansının da ifade ettiği temel yönelim, "RESMİ OKULLARDA ANADİLLE EĞİTİM" hakkının savunulması olarak özetlenmiştir. Bu temel talebin belirleyiciliği altında, tüm demokratik haklarını dile getirmektedir. Bu gerçeklerin olduğu bir ülkede, Arapça eğitim yerine, “TRT Arapça” kanalı kurmanın dayanılmaz hafifliği, ortak ülkemizin farklılıklara karşı bitip tükenmeyen, oyunbazlığının bir ifadesi olarak belirmiştir.

İç sorunlarını demokratik toplum sözleşmesiyle çözemeyen, bunun için bir çabası da olmayan, oluşturulmakta olan anayasa taslağında bile tek ulus ve dayatmalarını çağımızın bir utancı olarak sürdürme inadında olan bir ülkenin, TRT kanallarını bu yöntemle çoğaltmasının kıymeti kendinden menkuldur ve bir önemi de yoktur.

Ayıpların, eksiklerin yarattığı tarihi handikaplara, örtü olması düşünülen bu tür girişimlere yönelmek yerine, tarihle cesurca yüzleşip demokratik hakları ikame etmeye yönelmek, halkın ihtiyacına gerçekçi bir cevaptır. Bu yapılmadan, ilgisiz şeylerle ezilen etnik toplulukları aldatmak, gerçekte kendini aldatmaktır.

TRT Şeş'ten sonra, TRT Arapça'nın gündeme gelmesi bu aldanışın belirtisidir. Buna karşı, vatandaşın vergileriyle toplanan değerleri farklılıklarımızın eşitliği, barışı ve ortak paylaşım alanlarının çoğaltılması için harcamak daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

Kaldı ki, TRT Arapça, Türkiye'li Araplarla da ilgili bir TV kanalı değildir. Bu kanal Ortadoğu’da Araplara yönelik bir milliyetçi propaganda aracı gibi durmaktadır.

II. Dünya savaşı ardından NATO aracılığıyla Türkiye'ye biçilen yeni rolün verisidir. Türkiye, “komünizmi kuşatma programı”nın bir edatı olarak kullanılmıştır. "Yeşil Kuşak"ta yerini almış, Bağdat Paktı, CENTO, NATO mahreçli askeri düşmanlık paktlarında işlev görmüştür. 1958 Lübnan iç savaşında Falanjistlerin, 14 Temmuz 1958'de Irak devrimine karşı Kralcıların yanında, 1967 Arap-İsrail savaşında Arap halkına karşı düşmanca roller almıştır.

Sözün bittiği, suyun kuruduğu yerde, Avrupa Topluluğu kapısında norm uyumsuzluğu nedeniyle haklı olarak bekletildiği bir kesitte, Ortadoğu’ya açılma çabaları, İsrail'in on yıllardır çıkışını aradığı "Ortadoğululuk" yönünde, kimi akılsızların "Yeni Nasır" söylemleri eşliğinde sürdürdüğü gözlenmektedir. Bu kesitteki rolü ile önceki kesitte üstlenilen rolün içerik olarak aynı olmasına karşın, biçim açısından bir farktan öteye geçmemiştir.

Komşu halkların, birbiriyle barış içinde, ortak çıkarlar paydası ve paylaşımında yakınlaşmasının önemi ve gerekliliği açıktır. Böylesi bir atılım tarihsel öneme sahip olduğu kadar, bölgenin zenginliklerini bölge halkının paylaşması açısından da çok önemlidir. Ancak ülkemiz, bu adımı talancı Osmanlı aklının verileriyle, tek boyutlu kazanç ve tek boyutlu egemenlik için gündeme getirmektedir. Bu da geçmişten bu yana süren rollerin şeklen değişmesine rağmen, içerik olarak aynıyla sürdüğünün bir işaretidir. Kuzey Irak Kürtleriyle ikili anlaşmaları hayata geçirirken, Türkiye’de Kürtlere karşı amansız baskıların sürmesi, anadilleriyle resmi okullarda eğitim hakkının ret edilmesi ve bunlara rağmen, TRT Şeş'in kurulması gibi komik haller bu eğilimi yeterince açık etmektedir.

TRT Arapça da aynıyla öyledir. Bölgede çoğunluk olan Arap halkıyla her türden ikili ilişkiye girerken, Türkiye'li Arap halkına, anadille resmi okullarda eğitim hakkının tanınmaması, Arap diye bir varlığın dahi yok sayılması karşısında, TRT Arapça işte böylesi bir komedi olarak yerini almaktadır.

TRT Arapça kanalı, yeni konjonktürün gereklerini yerine getirme amacıyla kurulmuştur. Böylesi bir kanalı iyi niyetle yorumlamak, sadece siyasi körlük ve aptallık olarak değerlendirilebilir. Türkiye sistemsel statü ve yapılanmasından ileri gelen itimle, bölgede kardeşlik ve barış için değil, üstünlük ve egemenlik için, talan ve nüfus alanları için bu girişimlere ihtiyaç duymaktadır.TRT Arapça kanalı, Türkiye'li Araplarla ilgili bir girişim ve kaygıyla ele alınmamıştır. Bunun hesabı hiç yapılmamıştır.

Kendi hükümranlık alanlarında Arapçayı yasaklayan, devlet olanaklarını resmi dil dışında hiç bir dilin hizmetine sunmayan, demokratik hakları dile getiren en küçük ifadeyi bile suçlu sayarak yargılayan bir ülkenin, Arapça TV kanalı oluşturmasını olumlu ve anlamlı bulmak abestir.

Türkiye’de Araplar şehirlidir, devletin arzuladığı ve kabul edilebilir gördüğü ölçekte asimile olmasalar da iyi Türkçe bilirler. Gece gündüz yayın yapan yüzlerce Türkçe TV kanalının bilgi kirliliği, paparazi haberleri, yalan kurgu yayınları, resmi ideoloji bombardımanı altında yeterince doyurulmuş algılarını, yeni bir kanalla kirletmek üzere bu kanalı izlemeyeceklerdir. Bunun kimseye yarar da yok. Bu girişimler, ülkemizin barışına da gergin dengelerine de iyi bir çözüm önerisi değildir.

TRT Arapça kanalı hiç bir Türkiye'li Arap’ın beklentisine cevap değildir. Bu kanal, Ortadoğu'da Araplara, Türkiye’den tek boyutlu mesaj yollamak amacına hizmet edecektir. Ancak bu amaç bölgenin on yıllar içinde siyasal olarak eğitilmiş halklarını aldatmaya yeterli olamayacaktır.

50 yıldır savaşların ve siyasal denklemlerin en ince ayrıntısıyla meşgul Arapların tarih bilincinde yer alan bu tür kısa erimli oyunlara karnı toktur. Arapların dostluğa, ortak paylaşıma, dayanışmaya, haklı ve adil davalarında ikircimsiz ve çıkarsız destek sunacak komşulara ihtiyacı var. Kimseden akıl almaya ihtiyacı yoktur. TRT Arapça, ABD'nin Irak savaşı ertesinde kurduğu "El HURRA" kanalı gibidir. Sonu da bu kanal gibi, Türkiye halklarının sırtına bindirilmiş çıkmaz bir sokağın yükü olacaktır.

EL HURRA TV, bu gün izleyicisiz bir kanal olarak son anlarını yaşamaktadır, ABD'nin Irak'tan çekiliş planları gibi, kapanış planları içindedir. TRT Arapça bundan farklı olmayacaktır.

Arap halkı, ortak ülkesinde Türk ve Kürt halkıyla ve diğer halklarla birlikte anadilini resmi okullarda, demokratik bir yönetim altında, adil ve eşit olarak aldığı zaman Arapça TV kanalları kendi anlamlı yerini bulacaktır.

3 Nisan 2010 Cumartesi

TARİH DÜZMECELERİNE KÜÇÜK BİR IŞIK

Zeki Bayterin
3 Nisan 2010


Bazen insanın haydar paşa tren garındaki saatin doğruluğundan emin olduğu kadar doğru bildiğini tek başına düşünmesinin çokta bir sakıncası olmadığını düşünebiliriz. Gerçekten öylemidir ben öyle olmadığını düşünenlerdenim. Faraza çeyrek asır sustunuz yada susmanız yani hayattaki yaşamsal değerlerden soyutlanmanız bir şekilde sağlandı. Bunun birçok yolunun olduğunu hep biliriz yada başka bir pencereden bakıldığında NETEKİM düdüğüyle birlikte bir birine zıt toplumların yeni güç birliği oluşturup koşullar gereği içselleştirmeden sahiplendikleri değerleri bir çırpıda hiçe saydığı.

Ve tavizsiz yaşayan bireylerin acımasızca silindir gibi ezildiği uygun adım marş günlerine denk düşer. Bazen de uzun süren suskunluklarla geçen çeyrek asrın yaşama yansımasının doğru tabiri aykırılık Sözüm ona akılcı olanların sağladığı denge. Günah ve korku kaygılarıyla delidir. Amaç söylenecek olanın havada kalması İnandırıcılığını yitirmesidir. Konu süreçse yaşadığım şehir ve insanıysa. Ben uzaydan mı geldim yani susmamı beklemeniz bu saatten sonra sanırım biraz haksızlık olur.

Teorisyenlerin gereksiz konularda sayfalarca yazması yüzlerini kızartmıyorsa sıradan bir piyadenin düzey sorunu göze batmamalı. Sözüm ortaya genel olarak üzerine alınan tanıdıklara. İlgili olan beğendiğini seçebilir. Sürecin hem içinde olup hem de dışında görünmeye çalışan görünse de konu mankeni gibi olanlara. Hızlı kabuk değiştirme artık alışkanlık haline gelmiş gecekondu semtlerinde işçilerin fakir sofralarında oturup. Yoksul mutfaklardan sunulan tavşan kanı çaylarını yudumlayanlar şimdilerde.

Mahpushane önünde sicim mahallede mendil satan. Gençlikleri heba olmuş bir dolu cevher ve geldikleri yere dönerken edindikleri sermaye ve tecrübeleriyle çıkarlar dünyasının uyanık temsilcileri. Hiç kimsenin birbirinden utanması da artık söz konusu değil. Sıkça sözünü ederiz ya ölenlerimiz.

NETEKİM zulmüne direnip eski dostlarının hızlı değişimlerini içlerine sindiremeyip. Kendi darağaçlarını kuran uzun süren yalnızlığına kim bilir kaç kez neler düşünerek seyrettiği gölün serin sularında ihanete sitem. Yaşamın anlamsızlığı gibi duyguların ağır basmasının acı sonuçları.

Yine de vefasız olduğumuzu söyleyenin alnını karışlarız. Sahte gözyaşlarımızla vardık mezar başlarında. O yaşamı boyunca haksızlık ve adaletsizlikler karşında yılmadı yorulmadı. Falan O sancılı dönemİ yaşanılan o boyutu ruhsuz olandan anlamasını beklemek biraz hayalcilik olur. İnsanların birbirine ters düşme kin gütme süreci ne suni denge nede milli meseledir. Kopuşların saldırıların nedeni ne ölenler nede ideolojiktir. Kişilerin eğri doğru olmasıyla da zerre kadar ilgisinin olmadığı gerçeğidir tercih tamamen ülke seçimi rahat yaşamdır.

Ölümüne saldırılar. Kişisel çıkarlar ve kariyer kaygısıdır. Aşağıladıklarınızı suçladıklarınızı nasılda bağrınıza basar görünürsünüz. İyi bilirsiniz düşman avlusundan eski dosta diş gösterenleri Ali hoca yerelden kaynaklı çıkar ilişkilerinden dolayı katledildi. Rahatsızlık duyup asılsız söylemleriyle ölümüne yol açan otuz yıl karanlıkta kalmasına neden olanlar. Benzer söylemlerle daha önce seyredilmiş bir tiyatro oyununu yeniden sahneleme çabası içerisinde gibidir. net olanı birbirine kurşun sıkacak kadar dost olan bu insanların fiziksel olmazsa da birbirlerinden bağımsız düşünsel birliktelikleri korku ve paniğin göstergesi gibidir.

İnsanların balık hafızalı olduğunu düşünerek bu gün sallamakta sakınca görmüyorsunuz. Otuz yıl önce ölümüne neden olduğunuz çeyrek asır sonra sorumlusu gösterdiğiniz insanla en az birlikte olanınızın ilişkisi birkaç yıl en çok konuşanlardan birinin sekiz yıl sürdü. O gün yakınlardan gelecek silah sesleriyle kimin öldürüleceğini bildiği halde sessiz kalana söylenecek söz yok. Onun gibi cenaze töreninde dahi olmayan bir çoğuna bu gün sorumlusu olarak gösterdiği insanla yıllarca birlikte olan insanlar ne kadar inandırıcıdır.

En önemlisi neden yaşamınız boyunca yaptığınız gibi örtü arkasından konuşursunuz. İsterseniz nedeni kaldıralım fazlalık gibi durdu gibiyi de kaldırmalı bence bu sözde anlamsız oldu susun desem hayatınızda hiç konuşmadınız ki. O yıllardan bu güne dek iş bilenin kılıç kuşananın inkar ihanet ya da artık hiçbir şey hatırlanmaz.

Görünen o ki NEBİL RAHUMA ve ALİ ÇAKMAKLI mızrağın çuvala sığmaması gibi. Tutmuyor biri dolaylı diğeri direk İkincisini gündeme getirmeniz daha çok sizlerin canını sıkacak. Ölenleri kendi çelişkilerinde diline dolayan otuz yıl sonra duygusal kanaldan girip kendisine dayanak yapmak isteyenlere söylenecek söz yok. Başka çareleri de yok bilmeden ezbercileri saymazsak bilenlerde çoktan inandırıcılıklarını yitirdi

2 Nisan 2010 Cuma

LENİN 5

Mihrac Ural'ın notu:


Değerli dostum Yener Orkunoğlu bir bilim adamı, kadim yoldaşımın Lenin çalışması, bölümler halinde yayına girmekte. Her çalışması gibi ince eleyip sık dokuyan kısa yazımda en çok şey anlatan tarzıyla, üniversite öğretim görevlisi olmanın maharetlerini sergiliyor.

Kendisine de söyledim; "bu gün Lenin okumak, kendi adıma ve okurlarım adına çok önemlidir. Bu makaleler broşür olsa yerindedir" dedim Marksizim-Leninizmle ilgili, dünden bu güne düşüncelerim farklılaşarak evrimleşti. Ancak bu, dünyayı yorumlamamızın ve değiştirme yönündeki çabalarımızın temelindeki metaryalizmi zayıflatmadı, tersine güçlendirdi.

Dünyayı kavramakla kalmayıp değiştirmek için çok daha doğru olduğuna kani olduğumuz sonuçlara ulaştık. Bu, geçmişimizi onurla taşımak kadar, geçmişimizin düşün deryasındaki Lenin gibi büyük dorukların düşün ve eylemlerinin de etkisiyle gerçekleşti.

20.yy Lenin'siz kavranamaz dedim değişik yazılarımda. Siyasetin gerçekçi bir eylem çizgisi olarak, örgüt, propaganda ve siyasal iktidar mücadelesinin temel doneleri, Lenin deryasında varlık bulmuştur diye düşünmeye devam ediyorum...

Lenini okumak bu yanıyyla tarihtir, siyasettir, bilgi ve birikimdir.

Yener, " Merhaba Mihrac,
Lenin 4 yazisini gönderiyorum. Bir site benden Lenin üzerine bir yazi istedi. Bu gidişle galiba bir brosür ortaya çıkacak." (2 Nisan 2010, 20:02) derken, kanaatlerimi doğrulaması beni de sevindirdi, okurlarımı da...

Yenerle, "Siyasal Sohbet" başlığı altında yayınlanan yazışmalarımız, kapsamlı bir çok konuyu ele alamıştı. Onun düşünce sistemini bilen biri olarak bu aydın dostumun yazılarını, kitaplarını izlemeyi, tüm okurlarıma bir kez daha tavsiyeyi görev bilirim.

Birlikte Yener'i okuyalım:



Yener Orkunoğlu

2 Nisan 2010

y.orkunoglu@googlemail.com



5. YENİ PARTİ ANLAYIŞI

Narodnikler, Rusya’nın kapitalist gelişmeye kapalı olduğu iddiasından hareket ederek, köylüleri örgütlemeye çalışıyorlardı. Köylülerden yeterli desteği göremeyince, bireysel şiddet eylemlerine başvuruyorlardı. Rusya’daki Marksistler, Narodniklere karşı teorik mücadeleyi kazandıktan sonra şöyle bir sorunla karşı karşıya kalırlar. Eğer Rusya kapitalizm yoluna giriyorsa, bu durumda artık esas sorun işçi sınıfını örgütlemeye yönelmekti. Peki ama bu işe nasıl girişilecekti? İşte Lenin’nin Nereden Başlamalı (1901) adlı yazısı bu soruya cevap arar. Nihayet Lenin şöyle yazacaktı:
‘Son yıllarda Rusya Sosyal - Demokratlarının karşısına çıkan "ne yapmalı" meselesi özel bir önem taşıyor. Bu mesele, (seksenlerin sonlarında ve doksanların başlarında olduğu gibi) hangi yolu seçmemiz gerektiği meselesi değil, bilinen yolda hangi pratik adımları atmamız gerektiği ve bu adımları nasıl atacağımız meselesidir. Bu da, pratik çalışmanın sistemi ve planı meselesidir.’
Lenin için o dönemde asıl hedef, sadece birbirinden kopuk grupları kazanmak değil, aynı zamanda Çarlık rejimini yerle bir edebilecek güçlü ve iyi örgütlenmiş bir parti kurmaktı. Narodniklerin deneyleri şunu ortaya koymuştu. Güçlü bir örgütlenme olmadan, politik hareketler başarısızlığa mahkumdu.
Evet, güçlü bir örgütlenme ve disiplinli bir partinin kurulması gerekiyordu. Ama böyle bir güçlü örgütlenme ve parti nasıl kurulabilirdi? Pratik çalışma nasıl sistemli hale getirilebilirdi? Bunun için ilk önce hedef ve amaçların açıkça belirlenmiş olması gerekirdi. Amaç açıkça belirlenmeden amaca uygun örgüt kurulamazdı. Örgütün amacı tam anlamıyla belirlenemezse hedefe yönelik pratik çalışma yürütülemezdi. ‘Kabul edilmelidir ki,-diyordu Lenin- pratik faaliyette bulunan bir parti için temel bir mesele olan, mücadelenin niteliği ve metotları meselesini henüz çözmüş değiliz; bu durum da hâlâ, ortaya acıklı bir ideolojik tutarsızlık ve yalpalama çıkaran ciddi görüş ayrılıklarına yol açmaktadır.’
Nasıl bir yol izlenmesi gerektiği tam açık değildi. Çünkü ’bir yandan, henüz yok olmamış bulunan "ekonomist" akım, siyasi örgütlenme ve ajitasyon çalışmalarını kösteklemeye ve daraltmaya çabalıyor. Öte yandan, ilkesiz eklektizm kafasını yeniden uzatıyor, her yeni "akım"ı taklit ediyor ve acil talepleri, bir bütün olarak hareketin temel görevlerinden ve sürekli ihtiyaçlarından ayırdedemiyor’du. (Lenin)
Kısacası Rus Markistleri Narodniklere karşı ideolojik-teorik mücadeleyi kazandıktan sonra başka bir sorunla karşı karşıya kalırlar. Rus Marksizmi içinde birbiriyle çatışan iki eğilim ortaya çıkar. Devrimci Marksizm ve Ekonomizm. Ne var ki Rus Markistleri, bu iki eğilimin belirgin hale gelmesini çok sonra anlarlar. Çünkü bu eğilimler, yazınsal metinlerden ziyade farklı pratik anlayışlarda ortaya çıkıyordu. Yazınsal metinler olmadan birbiriyle çatışan bu iki eğilimi kapsamlı bir şekilde değerlendirmek mümkün değildi. Fakat daha sonra, ekonomizm eğilimi yazınsal ifadesini çeşitli gazetelerde dile getirmeye başlar. ‘Raboçaya Mysıl[1]'ın kuruluşu- diyor Lenin- ekonomizmi günışığına çıkardı, ama bir çırpıda değil.’
Rus Marksist hareketi içinde tartışmalar, ilkin pratik ve örgütsel konularada yaşanır. Bu tartışmalarda iki eğilim kendini gösterir. Lenin, bu iki eğilimin veya iki tarafın tartışması konusunda Ne Yapmalı’da şöyle yazar:
‘Hiç söylemeye gerek yok ki, tartışma içinde bulunan taraflar, bu sıradaki anlaşmazlıkların, bir bölünmenin başlangıcı olduğunu kavramaktan uzaktılar; tersine, bunları, tek başına ve raslansal şeyler olarak görüyorlardı. Bu olgu da gösteriyor ki, Rusya'da da ekonomizm, "eski" sosyal-demokratlara karşı bir mücadele olmaksızın ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış değildir (ki bu, bugünün ekonomistlerinin unutmak istedikleri bir şeydir). Ve eğer, esasında, bu mücadele, ardından "belgesel" izler birakmamış ise, bunun tek nedeni o sırada faaliyet gösteren çevrelerin üyeliğinin öylesine sürekli bir değişiklikten geçmesidir ki, hiç bir süreklilik sağlanamamış ve bunun sonucu olarak da görüş ayrılıkları herhangi bir belge ile kaydedilmemiştir.‘
Rus Marksizmin geleceği bu iki eğilimden hangisinin galip olacağına bağlıydı. Dolayısıyla kendini yeniden üreten ekonomizm eğiliminin ideolojik, teorik, siyasal ve örgütsel anlayışına karşı mücadele gündeme gelir. ‘Raboçeye Dyleo'nun[2] 10'cu sayısında ekonomizme doğru yönelmesinden sonra, başarısızlığa uğramaya mahkümdu. Dağınık ve belirsiz, ama bu yüzden de daha inatçı ve kendisini çeşitli biçimlerde yeniden dayatmaya daha da yetenekli bu eğilime karşı kesin bir mücadele başlatmanın mutlak bir zorunluluk olduğu görüldü. Buna uygun olarak kitapçığın ilk planı değiştirildi ve oldukça genişletildi.’(Lenin)
İşte Lenin’in Ne Yapmalı (1902) adlı eseri Rusya çapında siyasal bir örgüt kurulmasının planını açıklar. Dolayısıyla bu eser, işçi sınıfının sendikla örgütlerinden bağımsız olması gereken siyasal bir örgütlenmenin gerekliğini reddeden ekonomizme karşı o günkü koşullarda yazılmış bir eserdir. Lenin bu eserde, ekonomizmin, ideolojik-teorik, siyasal ve örgütlenme anlayışına karşı bir mücadele yürütür. Çünkü ekonomizm, işçi sınıfının mücadelesini tümüyle sendika mücadele ile sınırlandırmaya çalışıyordu. Dolayısıyla ekonomizm, devrimci örgütün güçlendirilmesi ve siyasal faaliyetin genişletilmesi yönünden ileri adımlar atmaya isteksizdi. Bağımsız siyasal çalışma ve örgütlenmenin ekonomist eğilim tarafından reddedilmesini Lenin yanlış bulur. Çünkü bu durumda, işçi sınıfına öncülük edecek bir partiye gerek kalmaz. Oysa parti olmadan işçi sınıfının sendikal mücadelesi burjuva düzenini aşamaz. O halde sendikal bilincin özünde bir burjuva bilinci olduğununun gösterilmesi gerekirdi.
Batı’daki ikiz kardeşi revizyonizm gibi Rusya’daki ekononizm de şu görüşten hareket ediyordu: ’Sosyalist bilinç, proleter sınıf mücadelesinin zorunlu ve doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkar.’
Lenin, ekonomizmin siyasal mücadeleyi, siyasal ajitasyon ve propagandayı küçümsemelerini ve örgüt anlayışlarını yanlış ve tehlikeli olduğu için geniş eleştiriye tabi tutar. Lenin’in çıkış noktalarından biri şudur: Siyasal mücadele, işçilerin işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadelesinden çok daha geniş ve karmaşık bir mücadeledir. Siyasal bilinç, işçi sınıfına dışarıdan götürülmelidir.
Bu arada Lenin’in örgüt anlayışı konusunda yaygın olan bir yanlış anlayışı düzeltme gereği duyuyorum. O yaygın ve yanlış anlayış şöyle: Lenin’ist parti anlayışı, parti örgütlerinin yalnızca profesyonel devrimcilerden oluşan, yukarıdan aşağı örgütlenmeyi ve merkeziyetçiliği temel alan bir örgütlemedir. Oysa Lenin II. Kongre’de şöyle diyordu: ‘Parti örgütlerinin yalnızca profesyonel devrimcilerden oluşması gerektiği düşünülmemelidir. Aşırı ölçüde sınırlı ve gizli örgütlerden gayet geniş, özgür, lose Organisationen'lere (bağlantısız örgütlere) kadar, her türden, dereceden ve cepheden örgütlere gereksinmemiz var.’
Lenin, sürekli olarak parti çörgütlerinin iki tip kategoriden oluşması gerektiğini vurgulamıştı: 1) devrimcilerin örgütleri; 2) olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri. Lenin’in partiyi profesyonel devrimcilere indirgedği görüşü, Lenin’in örgüt anlayışlının çarpıtılmasından kaynaklanmıştır.

6. SOSYALİST BİLİNCİN DIŞARIDAN VERİLMESİ

Lenin, Avrupa’daki sınıf mücadelesi deneylerine dayanarak işçilerin sendikal bilincinin, özünde bir burjuva bilinci olduğunu savunur. Burjuva toplumunda kendiliğinci bilinç, esas olarak burjuva bilinçtir. Burjuva bilinin bir özgünlüğü ise şudur: Burjuva bilinci kendi kendini aşamaz.. Dolayısıyla kendiliğinci bilince karşı amansız bir mücadele gerekiyordu. Ama kendiliğince bilince karşı mücadele etmek gereklidir, ama yeterli değildir. Aynı zamanda kendiliğinci bilinci aşacak bir alternatif de sunmak gerekir. Bu alternatif bilinç ise sosyalist bilinçtir. Yani sendikal bilincin karşısına sosyalist bilinci çıkarmak gerekir. Çarlık siyasi polisi de, işçilerin içine sızarak işçilerin mücadelesini yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı tutmaya çalışıyor, politik taleplerin işçi sınıfı hareketinde kabul görmesini engellemek için her şeye başvuruyordu; işçileri, marksist aydın çevreleden uzak tutmaya çalışıyordu.
İşçilerin sendikal bilinci, ekonomik mücadeleden kaynaklanan bir bilinçtir. Ama işçilerin ekonomik mücadelesi, emeğin sermayeye bağımlılığını ortadan kaldıramaz. Sadece işçilerin çalışma koşullarınının ortaya çıkardığı sıkıntıları hafifleten önlemleri sağlamaya yönelir. Dolayısıyla işçilerin ekonomik mücadelesi, burjuva düzeninin sınırları içinde kaldığı için burjuva siyasetiyle uyumlu bir mücadeledir.
Lenin, işçi sınıfında iç-güdüsel ve kendiliğindenci olarak sosyalizme doğru bir eğilim olduğunu kabul eder, ama bu eğilimleri bilince dönüştürmek için sürekli siyasal propaganda ve siyasal ajitasyonu gerekli görür. İşçi sınıfına siyasal bilinç taşıyacak bir öncü bir partiyi savunur.
Lenin’e göre sosyalistlerin görevi işçi sınıfın siyasal açıdan eğitmeli ve bilinçlendirmelidir. ‘Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışardan verilebilir, yani ancak iktisadi mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin mümükün olduğu biricik alan, bütün sınıf ve tabakaların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. Onun için, işçilere siyasal bilgi vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları, "işçiler arasına gidilmelidir" yanıtı olamaz. İşçilere siyasal bilgiyi verebilmek için, sosya-demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasına gitmek zorundadırlar; onlar askeri birliklerini bütün yönlere sevketmek zorundadırlar.‘
Sosyalist bilinç ise, kaynağını bilimden alan bir bilinçtir. Bilimin taşıyıcısı ise proletarya değil, burjuva aydın tabakadır. Bu noktada Lenin, Kautsky’nin görüşlerine başvurur ve Kautksy’den alıntı yapar:
’Bir öğreti olarak, sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, modern ekonomik ilişkilerde bulunmaktadır ve sosyalizm, ikincisi gibi kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden ortaya çıkar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi, yanyana doğar, birbirinden değil; herbiri farklı koşullarda ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur, ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir; her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır [italikler K. K.'nin]: modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır, ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışardan [von aussen Hinein getragenes] verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan [urwüchsig] bir şey değildir. Bu yüzdendir ki, eski Hainfeld programı pek haklı olarak, sosyal-demokrasinin görevinin, proletaryayı, konumunun bilinci ve görevinin bilinci ile doldurmak [aslında: proletaryayı doyurmak] olduğunu söylemektedir. Eğer bilinç, sınıf riücadelesinden kendi başına doğsaydı buna gerek olmazdı…‘(Kautsky, aktaran Lenin age s. 52)
Lenin’e göre burjuva toplumunda işçi sınıfı ve burjuvazi, iki karşıt olarak sınıf birbiriyle mücadele içindedir. Ve bu mücadele eden sınıfların kendilerine göre ideolojisi vardır. Sınıflar-üstü üçüncü bir ideoloji yoktur. Dolayısıyla ‘herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir.’(Lenin) Çünkü sosyalist ideolojinin küçümsenmesi, işçi sınıfının bağımsız bir siyaset ve örgütlenme anlayışının ortaya çıkarılmasını red etmek anlamın gelir.
Lenin’e göre Marksistlerin görevi, işçi sınıfı hareketi ile sosyalizmi birleştirmektir. Gerek sosyalizm gerekse de işçi sınıfı hareketi, her ikisi kapitalizm koşullarında nispeyen birbirinden bağımsız parelel olarak doğarlar. Yani ne sosyalizm, işçi sınıfı hareketini yaratabilir, ne de işçi sınıfı hareketi sosyalizmi doğurabilir. Söz konusu olan şey, bu her iki hareketi (sosyalist hareketi ve işçi sınıfı harketini) birleştirmektir. Bunun için işçi sınıfına sosyalist bilinci taşıyacak öncü bir partinin kurulması gerekir.
Lenin’in, parti anlayışı, determinist ve mekanik-materyalist anlayışından kopuşun bir ifadesidir. Mekanik-materyalizmin öznenin rolünü inkar eden anlayışının aşılmasıdır. Lenin’in parti anlayışı, bir çok düşünür (Georg Lukacs vb.) tarafında marksizme bir katkı olarak değerlendirilmektedir.
Marx ve Engels, partiyi, sosyalist düşünceleri yayacak bir propaganda aracı olarak görüyorlardı. Lenin, bunu kabul eder, ama bununla yetinmez. Partiyi aynı zamanda devrimi hazırlayan ve yürüten bir araç olarak da görür.
Kısacası Lenin, ilk dönemde işçi sınıfına öncülük edecek, bilinçle donatılmış ve profesyonel devrimcilerden oluşan bir parti anlayışını savunur. Lenin, Rusya’da devam eden siyasal kölelik koşullarında iki temel düşünceyi İskra gazetesi aracılığıyla yaymaya çalışıyordu: Birincisi, örgütsel merkeziyeçilik; ikincisi ideolojik önderlik.

7. TÜZÜK YÜZÜNDEN PARTİNİN BÖLÜNMESİ

Lenin’in örgüt anlayışı anlaşılmadan, 1903 yıllında RSDIP’nin II. Kongresinde tüzüğün 1. maddesi yüzünden partinin Bolşevikler ve Menşevikler olarak ikiye bölünmesi anlaşılamaz. Bilindiği gibi II. Kongre Tüzüğün 1. Maddesi yüzünden ikiye ayrılar.
Lenin’in tüzük tasarısının 1. Maddesi şöyleydi: ‘Parti üyesi, parti programını kabul eden ve hem mali yönden, hem parti örgütlerinden birine bizzat katılarak partiyi destekleyen kişidir.’ Lenin’in eski yoldaşı, daha sonra ise Menşeviklerin önderi olacak Martov ise kendi tasarısında üyelik konusunda şu görüşü savunuyordu: ‘Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının denetim ve yönetimi altında, partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir."
Martov, partiyi nispeten geniş tutuyordu. Lenin ise, parti üyeliğini sınırlıyordu. Martov’un üye tanımı Lenin’in şiddetli eleştirilerine maruz kalır. Lenin, Martov’un tanımının hiç bir fikir içermediğini ve boş bir tümce olduğunu belirtiyordu. Lenin’in itrazları oldukça mantıklıydı. Şöyle diyordu Lenin: ‘Parti üyelerinin, parti organlarının denetim ve yönetimi altında çalışmak zorunda olduklarını söylemeye gerek yoktur; başka türlü olamaz.’
Lenin parti üyeliğı konusunda sürekli şu fikri ileri sürüyordu: ‘Birinci maddenin fikri, ancak şu soru sorulduğu zaman ortaya çıkıyor: Parti organları, parti örgütlerinden herhangi birine bağlı olmayan parti üyelerini gerçekte yönlendirebilirler mi? Yoldaş Martov'un tasarısında bu düşüncenin izi bile yoktur.’
Ne yazık ki, Kongre’de Lenin’in tüzük üzerine yapılan oylamada azınlıkta kalır. Martov’un önerisi 28 oy alırken, Lenin’in önerisi 23 oy alır. Merkez Komitesi ve Merkezi Yayın Kurulu gibi parti organlarının seçimi öncesi Bundcular ve Ekomistler kongeyi terk ederler. Azınlık-çoğunluk durumu değişir. Şimdi Lenin’in taraftarları çoğunluğu teşkil eder. Martov’un taraftarları azınlıkta kalır. Çoğunluğu oluşturanlar kendilerini Bolşevikler olarak adlandırılırken, azınlıkta kalanlar Menşevik olarak adlandırılırlar.
-devam edecek-




[1] Raboçaya Mysıl'(İşçi Davası)
[2] Raboçeye Dyelo ("İşçi Davası") — Yurtdışı Rus Sosyal-Demokratlar Birliğinin organı olarak Nisan 1899'dan Şubat 1902'ye kadar Cenevre'de düzensız aralıklarla çikan ekonomist bir dergi. Toplam olarak oniki sayısı çıkmıştır. Ekonomistleri, ya da Rusya dışındaki Raboçeye Dyelo yandaşlarını biraraya getiren bir merkezdi. Dergi, Bernstein'ın ve Rus sosyal-demokratların taktiksel sorunlarına ve örgütsel görevlerine karşı oportünist bir tutum takınmıştı. Proletaryanin siyasal mücadelesini ekonomik mücadeleye bağımlı kılmayı öngören oportünist düşünceyi yayıyor, işçi sınıfı hareketinin kendiliğindenliğini fetiş haline getiriyor ve partinin önder rolünü reddediyordu. Raboçeye Dyelo yandaşları 1903'teki İkinci Kongrede partinin aşırı sağ oportünist kanadını temsil etmekteydi.

LENİN 4

Yener Orkunoğlu

2 Nisan 2010
y.orkunoglu@googlemail.com


4. RUSYA’DA KAPİTALİZMİN GELİŞMESİ ÜZERİNE TARTIŞMA


Yeni bir toplum ve sosyalizm için mücadele edenler aşmak istedikleri kapitalizmi iyi analiz etmek zorundadırlar. Kapitalizmin gerçek niteliğini kavramadan ona karşı tutarlı ve uzun soluklu bir mücadele yürütülemez. Kapitalizm konusunda yanlış teoriler günümüzde de hala varlığını sürdürdüğüne göre geçmişte yapılmış bir tartışma, bugüne ışık tutacak nitelikte bir tartışmadır. Bu nedenle kapitalizmin gerçek niteliğini anlamak açısından Rus Devrimi’nden önce yapılmış olan bir tartışmaya değinmek yararlı olacaktır.

Söz konusu tartışma Rusya’daki Narodnikler ve Marksistler arasında kapitalizm üzerine yapılmış bir tartışmadır. Narodnikler, Rusya’da kapitalist bir iç pazarın gelişmesinin mümkün olmadığını, bu nedenle kapitalist yolun Rusya’da kapalı olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu nedenle kapitalizmi yaşamadan köy komünü üzerinden sosyalizme gidilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Bu anlayışı göre de sosyalizmin temel gücü köylülerdi. Narodnikler, de kapitalizmin analizi konusunda Marx’a dayandıklarını iddia ediyorlardı. Narodnikler, kapitalist üretimin tüketime yönelik olduğu görüşünden hareket ediyorlardı.

Bu konuda şöyle yazıyordu Lenin:

‘Adı geçen yazarlar (Narodnik yazarlar kastediliyor.yo), kapitalist bir ulusun, bir dış pazara sahip olma ihtiyacını, kapitalistlerin ürünlerini başka bir yoldan gerçekleştiremeyecekleri önerisi ile açıklıyorlar. Onlara göre, Rusya'daki iç pazar, köylülüğün yıkımı ve artı-değerin bir dış pazar olmaksızın gerçekleştirilmesinin olanaksızlığı yüzünden daralmaktadır, dış pazar da, kapitalist gelişme yoluna çok geç giren genç bir ülkeye kapalıdır - ve böylece, Rus kapitalizminin dayanaksız olduğu, ölü doğduğu tanıtlanmıştır diye ilan edilmektedir, salt önsel (ve üstelik teorik olarak yanlış) varsayımlara dayanan bir iddiadır bu.‘

O dönemde Lenin’in de dahil olduğu Marksistler, Narodniklerin görüşlerine karşı teorik bir mücadeleye giriştiler. Dış-pazar olmadan kapitalizmin gelişemeyeceğini ileri süren Narodniklerin bu temel görüşünün çürüklüğünü ortaya koydular. Kapitalist gelişmenin mümkün olduğunu ileri sürenler arasında, Peter Struve1, Sergei Nikolajewitsch Bulgakov, Tugan-Baranovsk ve Lenin gibi ağırlıklı isimler vardı. O dönemde Marksistler iki gruba ayrılıyordu: Legal Marksistler ve ‘ortodoks’ Marksistler. Her iki grup Narodnik görüşlere karşı teorik yayın organı çıkarma gibi konularda işbirliğine gittiler. Struve, ‘kapitalist gelişme ilerledikçe, Narodnik teorinin temelinin yıkılacağını ve Narodnizmin renksiz reformist bir akıma döneceğini’ ileri sürüyordu.


Her iki Marksist grup, Narodnik teoriye karşı ikili bir mücadele yürüttüler. 1. Norodniklerin teorik yanlışlarını ortaya koydular. 2. Kapitalizmin gelişmekte olduğunu ampirik olgulara dayanarak ispatlamaya çalıştılar.

NARODNİKLERİN TEZLERİ


Narodniklerin en temel tezleri şunlardı.

Birinci Tez: Kapitalizmin gelişmesi demek, küçük üreticilerin yıkımı demektir. ‘Küçük üreticilerin yıkımı iç pazarın daralmasına götürür.’
İkinci tez: Rusya’da artı-değerin gerçekleştirilmesi olanaksızdır. ‘Kapitalist bir ekonomi, dış pazar olmadan gelişemez.
Üçüncü Tez: Artı-değerin gerçekleşmesi tüketim ile ilgili bir sorundur.


Lenin’in, Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi adlı kitabının ilk bölümü Narodniklerin tezlerini teorik olarak çürüten bir bölümdür. Bu bölümde Lenin, Narodnik tezleri teorik açıdan ele alır.

Birinci Tez:



Narodniklere göre, küçük üreticilerin, üretim araçlarını -toprak, aletler, atölyeler vb.- yitirerek ücretli işçiler haline gelmesi, "nüfusun alım gücünü azaltır". Dolayısıyla "iç pazar daralır.’ Narodnikler, küçük üreticilerin yıkımı şeklindeki basit gerçekten, iç pazarın daraldığı sonucunu çıkartıyorlardı. Lenin ise, küçük üreticilerin yıkılmasından tam tersi bir sonuç çıkarıyordu: Küçük üreticilerin yıkımı; iç pazarın daralması değil, yaratılması demektir. Lenin, ilkin teorik olarak Marx’ın görüşlerine başvurarak , sonrada amprik bilgilere dayanarak Narodnik teorinin dayanıksızlığını ortaya koydu.

Lenin, kapitalizmin gelişmesini mümkün kılan diğer olguları da teorik açıdan ortaya koyar. Lenin, kapitalizmin gelişme sorununa iç pazar için üretim açısından yaklaşır. Yani yöntemsel olarak dış pazar sorununu dışarıda bırakır.

Peki ama iç pazarın gelişiminin nedeni nedir?

Lenin, Kapital’a başvurur. Marx’ın iç pazarın gelişmesini mümkün kılan nedenleri aktarır:

a) Toplumsal İşbölümü; b) Sınai nüfusun, tarımsal nüfus aleyhine büyümesi; c) Küçük üreticilerin yıkımı




Toplumsal İşbölümü
Marx’a göre, meta ekonomisinin temeli toplumsal iş bölümüdür. ‘Metaların pazarı, toplumsal işbölümü aracılığıyla gelişir, üretken emeklerin birbirinden ayrılması, onlara karşılıklı olarak birbirleri için pazar hizmeti gördürerek bunların her birinin ürününü, karşılıklı olarak meta haline, birbiri için eşdeğerler haline dönüştürür’ (Marx)

Bir başka deyişle, toplumsal işbölümü, meta ekonomisinin ve kapitalist ekonominin bütün gelişme sürecinin temelidir. Bu toplumsal iş bölümünün sonucu olarak, imalat sanayi, hammadde sanayisinden ayrılır, ayrıca bu sanayi alanları da kendi içlerinde giderek artan bir şekilde alt-bölümlere bölünürler.

Dolayısıyla Narodnik teorisyenler, Rusya‘da toplumsal iş bölümü gerçeğini gizlemeye veya önemini küçültmeye çalışmışlardı. Narodnik teorisyenler, toplumsal işbölümünün, "halkın yaşamının derinliklerinden fışkırmadığını, onun içine dışardan girmeye çabaladığını" ilan ederek, toplumsal iş bölümünün yapay tedbirler olduğunu ileri sürmüşlerdi. Narodnik teori, Rusya'daki kapitalizmin yapay olduğu görüşüne dayanıyordu.


Sanayi nüfusunun tarımsal nüfus aleyhine büyümesi.
Lenin, meta ekonomisinin gelişmesinin, nüfusun gitgide büyüyen bir bölümünün tarımdan ayrılmasına götürdüğünü belirtir. Bu ise sanayi nüfusun tarımsal nüfus aleyhine büyümesi anlamına gelir. Lenin, Marx’ın Kapital’inden alıntı yapar: ’Tarım-dışı nüfusa kıyasla, tarımsal nüfusun sürekli olarak azalması, kapitalist üretimin yapısından gelir.’

Dolayısıyla ticari ve sınai nüfusta tarımsal nüfus aleyhine bir artış olmaksızın kapitalizm düşünülemez

c) Küçük üreticilerin yıkımı

Kapitalizmin en belirgin özelliklerinden biri üretim araçlarının -toprak, aletler, makineler, atölyeler vb.- küçük bir azınlığı elinde toplanması demektir. Bir başka deyişle küçük üreticilerin üretim araçlarından yoksun kalması demektir. Bu durum ise, küçük üreticilerin yıkımı ve yoksullaşması demektir. Narodnikler bu yıkımdan şöyle bir sonuç çıkarıyorlardı: ‘Küçük üreticinin tüketimin sınırlı olması, iç pazarın daralması anlamına gelir. Lenin, Marx’ın Kapital’inden alıntı yapar:

‘Tarımsal nüfusun bir bölümünün mülksüzleştirilmesi ve tarım dışına sürülmesi, yalnızca, emekçileri, onların geçim araçlarını, emek malzemesini, sınai sermaye için özgür kılmakla kalmadı, ayrıca iç pazarı da yarattı."(Marx) ve Lenin devam eder, demek ki, ‘meta ekonomisinin ve kapitalizmin geliştiği bir toplumda, küçük üreticilerin yıkımı, (...) iç pazarın daralması değil, yaratılması anlamına gelir.’

İkinci Tez:

Narodnikler, iç-pazarın daraldığı iddiasıyla, Rusya’da artı-değerin gerçekleştirilmesinin olanaksız olduğunu ileri sürüyorlardı. Narodniklere göre, ‘Kapitalist bir ekonomi, dış pazar olmadan gelişemez.’

Lenin, Narodniklerin artı-değerin gerçekleşme sorununu anlamadıklarını ortaya koyar. Artı-değerin gerçekleşmesi sorununu açıklamak amacıyla bir ürünün değerinin nelerden oluştuğunu sergiler. Marx’ın iki temel önermesinin altına çizer:

Birinci önerme: Kapitalist üretimde bir ürünün değeri 3 kısımdan oluşur: 1. değişmeyen sermaye miktarı (makineler, aletler vb); 2. değişen sermaye miktarı (işçinin geçimi için gerekli miktar, yani ücretler); 3. kapitaliste ait olan artı-değer.

İkinci önerme: Kapitalist üretim iki ana kesimden oluşur. Ve bu iki ana kesimin birbirinden ayrılması gerektiği önermesidir. Kesim I, üretim araçlarının üretimidir; Kesim II, tüketim maddelerinin üretimidir. Kesim I, tüketim maddelerini üreten üretim araçlarıdır; yani insanlar tarafından kişisel tüketim için değil, sermaye tarafından tüketilecek olan maddelerin (üretim araçlarının) üretimidir. Kesim II ise, kişisel tüketim için kullanılan maddelerin üretimidir.

Narodnikler, değişmeyen ve değişen sermayeyi gerçekleştirmenin sorun olmadığını düşünüyorlar. Narodnikler için asıl sorun, üçüncü kısmın (yani artı-değerin) gerçekleştirilmesi sorunudur. Lenin, sorunun bu şekilde konulmasının, gerçekleştirme sorunun anlaşılmamasından kaynaklandığını belirtir. Lenin’e gör Narodnikler, gerçekleşme sorununu anlamaktan yoksunlar. Çünkü Narodnikler, gerçekleşme sorununu yalnızca artı-değerin gerçekleşme sorununu indirgemektedirler. Bu konuda şöyle yazar Lenin:

‘Üçüncü kısım-artı-değer- nasıl gerçekleştirilir? Hiç kuşkusuz bütünüyle kapitalistler tarafından tüketilemez. Bu yüzden, bizim iktisatçılar, artı-değerin gerçekleştirilmesi "güçlüğünden çıkış yolunun", "dış pazar elde etme" sonucuna varıyorlar.’

Oysa Lenin, gerçekleştirme sorununun yalnızca artı-değerin gerçekleştirilmesi sorununa indirgenmesinin bir hata olduğunu vurgular. Şöyle yazar Lenin:

‘her halde değişmeyen sermayenin gerçekleştirilmesinin hiç bir güçlük arz etmediğini düşünerek ürünün gerçekleştirilmesi sorununun tümünü, artı-değerin gerçekleştirilmesi sorununa indirgiyorlar. Bu çocukça görüş, Narodnik gerçekleştirme teorisinin bütün diğer hatalarına kaynak olan, çok büyük bir hata içermektedir.’

Lenin, ürünün gerçekleştirilmesi sorunun güç bir sorun olduğunu kabul eder. Gerçekleşmenin ne anlama geldiğini şöyle belirtir:

‘İşin doğrusu şudur: Gerçekleştirmeyi açıklamadaki güçlük, tamı tamına, değişmeyen sermayenin gerçekleştirilmesini açıklamadaki güçlükten ibarettir. Gerçekleştirilmesi için, değişmeyen sermayenin, tekrar üretime sokulması gerekir ve bu da, ancak, üretim araçları üreten sermaye için doğrudan doğruya uygulanabilir. Ama, eğer, sermayenin değişmeyen kısmını karşılayan ürün, tüketim maddelerinden oluşuyorsa, doğrudan doğruya yeniden üretime sokulamaz; üretim araçları yapan toplumsal üretim kesimi ile tüketim maddeleri yapan kesim arasında bir değişim gereklidir. Sorunun bütün güçlüğü bu noktadadır, bizim iktisatçıların farkına varmadığı bir güçlüktür bu.’

Naradonikler şu görüşü ileri sürüyorlardı:

’ürünlerin bolluğuna yol açan şey, fabrikatörlerin ölçülülüğü ve onlarla yetinmesi değil, tüketim gücünü, artı-değerin büyüdüğü hızda artıramayan insan organizmasının [!!] sınırlılığı ve yeterince esnek olmayışıdır.’

Dolayısıyla Narodnikler, artı-değerin gerçekleştirilmesi güçlüğünden çıkış yolunun dış pazarlara açılmak olduğu görüşünü ileri sürüyorlardı. Lenin, iç pazar sorununun açıklamasına dış pazarlar meselesini gündeme getirmenin yöntemsel olarak yanlış olduğunu vurgular. Dolayısıyla Lenin, kapitalizmin gelişme sorununu iç-pazarın gelişmesi ve gerçekleşme sorunun iç pazar açısından yaklaşır. Dış Pazar sorununu bir kenara bırakır.

Lenin, soruna özellikle iç-pazar açısından yaklaştığını kitabının birinci önsözünde vurgular:

‘BURADA sunulan çalışmada, yazar, Rus kapitalizmi için bir iç pazarın nasıl oluşmakta olduğu sorununu inceleme amacına yönelmiştir. Bildiğimiz gibi bu sorun, çok önceden, (…), Narodnik görüşlerin esas savunucuları tarafından ortaya atılmıştır, bu görüşleri eleştirmek ise, bize düşen bir görev olacaktır. Bu eleştiride, muhaliflerimizin görüşlerindeki hataları ve yanlış anlamaları incelemekle yetinmemizin mümkün olmadığını düşündük, ortaya atılan soruyu yanıtlarken, bize öyle geldi ki, bir iç pazarın oluşumunu ve büyümesini gösteren gerçekleri kanıt olarak ileri sürmek yeterli olmayacaktır, çünkü, bu tip gerçeklerin gelişigüzel seçildiği ve tersini gösteren gerçeklerin ihmal edildiği yolunda itirazlar olabilir. Rusya'da kapitalizmin bütün gelişme sürecini incelemek, onu tümü ile tanımlamaya çalışmak, bize zorunlu göründü. Söylemeye bile gerek yok ki, böylesine geniş bir görev, eğer bazı sınırlamalar getirilmeseydi, bir tek kişinin gücünün ötesinde olurdu. İlkönce, başlığın kendisinden de anlaşılacağı gibi, Rusya'da kapitalizmin gelişmesi sorununu, yalnızca iç pazar açısından ele alıyor ve dış pazar sorununu ve dış ticaretle ilgili verileri bir yana bırakıyoruz.’(abç y.o)

Lenin, Narodnik iktisatçıları şöyle suçlar: Bu iktisatçılar, ne kapitalist toplumda ürünün gerçekleştirilmesini (yani iç pazar teorisini), ne de dış pazarın rolünü, hiç bir şekilde anlamamışlardır. Ve şöyle yazar Lenin:

‘Gerçekten de, "gerçekleştirme" sorununa dış pazarı karıştırmakta sağduyunun zerresi var mı? Gerçekleştirme sorunu, kapitalist ürünün her parçası için, değer olarak (değişmeyen sermaye, değişen sermaye ve artı-değer) ve maddi biçimde (üretim araçları ve tüketim maddeleri, özellikle ihtiyaç maddeleri ve lüks eşya) pazarda kendisinin yerine geçecek olan bir başka ürün parçasının nasıl bulunacağı sorunudur. Açıktır ki, dış ticaret, burada işin içine katılmamalıdır, çünkü, onu işe karıştırmak, sorunun çözümünü bir milim ilerletmez, sadece sorunu bir ülkeden birkaçına yayarak, çözümü uzaklaştırır.’

Lenin gerçekleşme sorunun özüne dikkat çeker: ‘değişen sermayenin gerçekleştirilmesi tartışılırken, önemli olan şey, ürünün bir kısmının yerine bir başka kısmının geçmesidir. Bu yerine geçişin, bir ülkede mi, yoksa iki ülkede mi olduğu hiç de önemli değildir.’

Narodnikler, kapitalizmde artı-değeri gerçekleştirme sorununa dikkat çekmekle, kapitalizmin çelişkilerinin, derin bir değerlendirmesini yaptıklarına inanıyorlardı. Oysa gerçekte, kapitalizmin çelişkilerinin son derece yüzeysel bir değerlendirmesini vermekteydiler. Lenin, gerçekleştirme sorununu yalnız artı-değerin gerçekleştirme sorununa indirilmesini eleştirir:

‘Eğer gerçekleştirmenin ve bundan doğan "bunalımların" vb. "güçlüklerinden" söz ediliyorsa, bu "güçlüklerin" yalnızca artı-değer için değil, kapitalist ürünün bütün parçaları için, sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğu da kabul edilmelidir. Üretimin çeşitli dallarının dağılımındaki oransızlık yüzünden beliren bu tür güçlükler, yalnızca, artı-değerin gerçekleştirilmesinde değil, değişen ve değişmeyen sermayenin gerçekleştirilmesinde de, yalnızca tüketim maddelerinden oluşan ürünün gerçekleştirilmesinde değil, üretim araçlarından oluşanların gerçekleştirilmesinde de, sürekli olarak ortaya çıkar.’

Üçüncü Tez:

Narodnikler, artı-değerin gerçekleşmesi sorununu tüketim ile ilgili bir sorun olarak algılarlar. Yani artı-değerin gerçekleştirilmesi sorununu, artı-değerin tüketilmesi sorununa indirgemişlerdi. Lenin, Narodnik iktisatçıların, Kapital’in II. Cildinde çürütülmüş olan eski hataları tekrarladıklarını belirtir. Bu nedenle Lenin, ‘gerçekleştirme teorisini doğru bir biçimde anlayabilmek için, Marx'a kadar, bu konuda ekonomi politikte rakipsiz hüküm sürmüş hatalı teorinin temelini atan Adam Smith'le işe başlamalıyız’ der

GERÇEKLEŞME SORUNU VE ADAM SMİTH’İN HATASI
Lenin, artı-değerin gerçekleşme sorununun doğru bir biçimde anlaşılması için, Marx’a kadar ekonomi politikte rakipsiz hüküm sürmüş hatalı teorinin açıklamasına girişir. Bu hatalı teorinin temeli, Adam Smith’în görüşlerine dayanmıştır. Narodnikler de Adam Smith’in gerçekleşme sorunundaki temel hatasını devam ettirirler. Adam Smith de, artı-değerin bütünüyle işçiler tarafından tüketildiğini varsayıyordu.

Lenin ilkin Adam Smith’in hatalarını açıklar. Adam Smith, bir metanın fiyatını, iki parçaya bölüyordu: değişen sermaye (ücretler) ve artı-değer. Değişmeyen sermayeyi dikkate almıyordu. ‘Adam Smith, değerin üçüncü kısmını, değişen sermayeyi atlarken neye dayanıyordu? Onun bu kısmı görmemesi söz konusu olamaz, Smith, bu kısmın da ücretlerden ve artı-değerden oluştuğunu varsayıyordu.’(Lenin)

Klasik Ekonomi politik, değişmeyen sermayeyi fiyatın dışında tutarak çok büyük bir yanlış yapmıştı. Marx, Adam Smith ve daha sonraki tüm iktisatçıların, kapitalist üretimdeki sermaye birikimini, yani üretimin genişlemesini, artı-değerin sermayeye çevrilmesini yanlış anladıklarını belirtir. Adam Smith, artı-değerin biriktirilen kısmının, sermayeye dönüştürülen kısmının, işçiler tarafından tüketildiğini, yani bütünüyle ücretlere gittiğini varsaymıştır. Böylece artı-değerin bir kısmının değişmeyen sermayeye çevrildiğini atlamıştır.

Marx, Kapital’de şöyle yazar: ‘Smith'ten sonra Ricardo'nun ve ondan sonraki bütün iktisatçıların yineledikleri, "gelirin sermayeye eklendiği söylenen kısmı, üretken işçiler tarafından tüketilir" sözünden daha büyük bir yanılgı olamaz. Buna göre, sermayeye çevrilen bütün artı-değer, değişen sermaye haline gelir.’

Marx’ın ortaya koyduğu gibi, artı-değer, değişmeyen sermayeye ve değişen sermayeye harcanır. Bir başka değişle artı-değer üretim araçlarına ile ücretlere bölünür.

Adam Smith, iki büyük yanlış yapmıştır: Birincisi, değişmeyen sermayeyi, ürünün değerinin dışında tutmuştur, artı-değerin aynı zamanda değişmeyen sermayeye dönüştüğünü görememiştir; İkincisi, kişisel tüketim ile üretim araçları tüketimini birbiriyle karıştırmıştır. (telefon tüketimi ile telefon üreten araçların tüketimi aynı şey değildir). Kişisel tüketim ile sermayenin üretim araçlarını tüketmesi arasında yapılan ayrım, Marx’ın ekonomi politiğe yaptığı en önemli katkılardan biridir.

Lenin, Marx’ın gerçekleştirme teorisinden sonuç çıkarır:

‘Bizi ilgilendiren sorunla, yani iç pazar sorunuyla ilgili olarak, Marx'ın gerçekleştirme teorisinden çıkarılacak temel sonuç şudur: kapitalist üretim, ve dolayısıyla iç pazar, tüketim maddelerinden çok üretim araçlarından dolayı büyür. Bir başka deyişle,. üretim araçlarındaki artış, tüketim maddelerindeki artışı geçer.’

Kapitalist üretimin genel yasasına göre, değişmeyen sermeye değişen sermayeden daha hızlı büyür. Bir başka deyişle, toplumsal üretimin üretim araçları üreten kesimi, tüketim maddeleri üreten kesimden den daha hızlı büyümek zorundadır. Bu şu anlama gelir: Kapitalizmde iç pazarın büyümesi, bir dereceye kadar, kişisel tüketimdeki büyümeden "bağımsızdır". Ama bu ’bağımsızlığın‘, üretim araçları üretiminin bütünüyle kişisel tüketimden ayrılmış olduğunu düşünmek yanlıştır. Son tahlilde üretim araçlarının üretimi, kişisel tüketime bağlıdır. Lenin, Marks’tan aktarır: Üretim araçları üretimi, ‘başlangıçta, bireysel tüketimden bağımsızdır, çünkü hiç bir zaman bireysel tüketime girmez. Ama, bu tüketim, gene de onu kesinlikle sınırlar, çünkü değişmeyen sermaye asla kendi başına üretilmez, sadece ürünleri bireysel tüketime giden üretim alanlarında, ona daha fazla gerek duyulduğu için üretilir.’

Narodnik görüşün arka planında yanlış bir kapitalizm anlayışı yatmaktadır. Narodniklere göre, kapitalizmde üretimin amacı tüketimdir. Oysa Marx’ta kapitalizmde üretimin asıl amacı tüketime yönelik olması değil, azami kâr elde etmeye yöneliktir.

Rusya’daki Marksistler, Narodniklere karşı teorik mücadeleyi kazanmayı başarırlar. Hangi yolun izlenmesi gerekir konusunda yürütülen mücadelenin birinci raundunu Markistler kazanır. Narodniklerin teorik olarak yenilgiye uğratılmasından sonra Lenin başka bir sorunsal ile karşı karşıya kalır. Nereden Başlamalı yazısı ile sorunsalını gündeme getirir.

’Son yıllarda Rusya Sosyal - Demokratlarının karşısına çıkan "ne yapmalı" meselesi özel bir önem taşıyor. Bu mesele, (seksenlerin sonlarında ve doksanların başlarında olduğu gibi) hangi yolu seçmemiz gerektiği meselesi değil, bilinen yolda hangi pratik adımları atmamız gerektiği ve bu adımları nasıl atacağımız meselesidir. Bu da, pratik çalışmanın sistemi ve planı meselesidir. Ve kabul edilmelidir ki, pratik faaliyette bulunan bir parti için temel bir mesele olan, mücadelenin niteliği ve metotları meselesini henüz çözmüş değiliz; bu durum da hâlâ, ortaya acıklı bir ideolojik tutarsızlık ve yalpalama çıkaran ciddi görüş ayrılıklarına yol açmaktadır. Bir yandan, henüz yok olmamış bulunan "ekonomist" akım, siyasi örgütlenme ve ajitasyon çalışmalarını kösteklemeye ve daraltmaya çabalıyor. Öte yandan, ilkesiz eklektizm kafasını yeniden uzatıyor, her yeni "akım"ı taklit ediyor ve acil talepleri, bir bütün olarak hareketin temel görevlerinden ve sürekli ihtiyaçlarından ayırdedemiyor..’

Narodnik teorinin yenilgisinden sonra Lenin’in sorunsalı değişmişir artık. Şimdi sorun, bir tarafta partinin pratik çalışmasının ve örgütlenmesinin rayına oturtulmasıdır; diğer tarafta ‘ekonomizm’ eğiliminin ideolojik ve örgütsel gücünün kırılmasıdır. Yeni bir parti anlayışının temelleri atılır.

-devam edecek-

1 Nisan 2010 Perşembe

ORTADOĞUDA SON DURUM


Mihrac Ural

1 Nisan 2010

ABD bölgemizde büyük bir çıkmaz içindedir. Tecrit olmuş, daha fazla tutunma durumunda da değildir.

ABD, Afganistan'dan, Irak'tan çıkıp çıkmayacağı değil, kaçarcasına bir hızla mı? Yerli müttefiklerini hesaba katarak ve onlarla birlikte, yavaşça çekilmek mi? Arasında bir tercihle karşı karşıyadır.
Bush yönetimi, ABD'yi bölgemizde mevta haline getirmiştir; hasta adam ABD yurduna sırtüstü taşınmakla yüz yüze gelmiştir.

İsrail, tarihinin en büyük kaybına uğramıştır. 12 Temmuz 2006 Lübnan savaşında, Araplar karşısında ilk kez yenilgiye uğramıştır. Bin kez kazansa da bir kez kaybedince, gerisin geriye çözülecek yapısıyla İsrail, bölgemizde tüm savaşların nedeni ve başlatıcısıdır; bölge ve dünya istikrarını bozan provakatif bir devlet olarak batılılar içinde riskli ve güvenilmez konumadadır. Bu günün en büyük kaygısı, Siyonist terör devleti İsrail'in, dünyayı bir kan gölüne çevirecek Iran'a karşı porvakatif saldırı ihtimalidir. Başta ABD olmak üzere, batılı ülkelerin bu kaygısı, İsrail'in askeri caydırıcılığı üzerine doğan kuşkularla birleşince, bölgemizde gergin bir barış ortamına yol açmıştır.

Büyük Ortadoğu projesi (BOP) ardından sürüklenen işbirlikçi Arap rejimleri tarihlerinin en ağır darbesini aldılar. Halkları tarfından inanılmaz ölçekte tecrit olmuş bu yönetimler, bölgenin siyasal etkinliklerinden de silindiler; Mısır bunların başında yer almaktadır. Bu ise İsrail açısından kaybedilen en büyük mevzidir.

Bölgenin direnen ülke ve halkları kazanan taraf olmuştur. Filistin, Lübnan, Suriye ve Kürtler bölgemizin direnme unsurları olarak, ağır baskılardan, akıl almaz kuşatmalardan çıkıp gelerek bu günkü etkin konumlarına ulaştılar. Irak işgali ardından, işgal hedefi olarak baskı altına alınan, Lübnan başbakanı Refik el Hariri suikasti gibi, başına örülmeyen feleket kalmamış Suriye bu gün bölgemizin olmazsa olmaz etkinliğidir. Filistin halkı adına direnme güçleri Gazze'de gösterdikleri direnişle artık İsrail'in hoyratça tepinemeyeceği mevziler kazanmış durumdadır. Lübnan ise, dış müdahaleleri öteleyebilecek bir istikrar ve direnme güçlerinin etkinliğiyle dik tutumlar almayı başarmaktadır. Kürtler bölgemizin her alanında, demokratik hakları için, özgürlük, adelet ve eşitlik için yürüttükleri mücadelenin sonuçlarını, adım adım elde etmeye başlamıştır.

Halkına güvenmeyen, coğrafyasına ve tarihine güvenmeyen, bu derinliklerdeki direnmenin hak kazınımındaki rolunü bilmeyenlerin kaybettiği bölgemizde, yarınları kurma çabası yükselmektedir. Bunun için her ülke, daha çok özgürlük ve demokrasiyle iç sorunlarını çözmek, komşuluk ilişkilerinde herkesin kazandığı bir süreci gözetmekle karşı karşıyadır.

Tek boyutlu bir dünya kadar tek boyutlu bir bölge ve ülke yaşama şansına sahip değildir. Bunu bilince çıkartmak gerek.

***

14 Şubat 2005, "Yaratıcı Anarşi"nin kahredici pervasızlığı sonucu, Lübnan'ın Sünni Başbakanı Refik El Hariri bir suikast sonucu katledildi. Suikast Suriye'nin sırtına yıkıldı. Irak işgali sonrası bölgede hayata geçirmek istedikleri Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) yeni bir boyut verildi.

Refik El Hariri suikastı bölgeye indirilen soğuk bir duş etkisi yarattı. Kardeşi kardeşe düşman etmenin en kestirme yoluydu. Aynı anda patlak veren medya ilanlarıyla konuyu evrensel bir boyuta taşıyanlar, katilin, cenaze namazına katılmasını hatırlatıyordu. İsrail-ABD parmağı böylece örtülmek istendi. İki devlette tek halk olan, Lübnan ve Suriye halkı birbirine düşecek boyutta bir düşmanlığa sürüklenmek istendi. Ayrıca, kimi inanç ve etnik topluluklar birbirine karşı kışkırtılarak fay hatları derinleştirilmeye çalışıldı.

Bu süreç, Fransa'nın da kışkırtmasıyla BM tarihinde ilk kez, şahsa münhasır (şahısla sınırlı) Uluslararası Cinayet Mahkemesinin kuruluşuna kadar uzandı; Suriye'ye dünya dar ediliyor, çökmesi ya da en azından teslim olması isteniyordu.

Yine bu süreçte, Lübnan İlerici Sosyalist Partisi'nin lideri Dürzi Velid Canbolat, siyasal tarihinin bilinen "U" dönüşlerinden birini daha yaparak, aleni bir biçimde ABD'nin müttefiki, BOP'un da taraftarı olduğunu açıkladı. Böylece, on yılların dostları, tek tek konjonktüre bağlı olarak Suriye düşmanlığı safına geçiyordu.

Daha düne kadar İsrail'e karşı direnme cephesinde Suriye'nin en yakın müttefiki olan Velid Canbolat; bu süreçteki ABD gezisinde, "New York Belediyesinde çöpçü olmayı yeğlerim" diyerek belirlediği yeni safına ilişkin kararlılığını dile getirmişti. Canbolat için bölge tarihi değişmişti, artık Büyük Ortadoğu Projesinin ayaklarından biri olarak Lübnan'da siyaset yürüteceğini dünyaya ilan ediyor, Suriye düşmanı olarak sahnedeki yerini alarak, gericilik odağı Müslüman Kardeşler Örgütüyle yakın temaslara, liberal muhaliflerle de ABD önderliğinde Suriye'nin işgaline katılmaya hazır olmaya uzanan bir ilişki geliştiriyordu. Canbolat, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar El Esad'ı, değil bir siyasinin, sıradan bir lümpenin dahi ağıza almayacağı sözlerle tahkir etmesi, ahlaksız suçlamalar yöneltmesi, bölgede unutulmaz izler bırakmıştı. Velid Canbolat, çok okuyan, kültürlü olduğu sanılan bir kişidir. Ancak, bölge tarihini ve bu bölge halklarının tarihte Hitit'lerden Mısır'lılara, Roma'dan Bizans'a, Haçlı Seferlerinden Selçuklulara, Osmanlıya, 1. Dünya paylaşım savaşında Fransız-İngiliz işgallerine kadar bir direnme destanıyla yürüdüğünün farkında değildi.

Irak savaşı, küçük entelektüel beyinlerde olduğu kadar, tarihsel kararsızlığını aşmamış, Hegel'in de sözünü ettiği "tarihsiz uluslar"da (siz bunu tarihsiz ve talihsiz etnik ve inanç toplulukları olarak okuyun) büyük travmalara yol açtı. Bu travma Dürzi siyasal liderlikte çok daha yoğun olarak, tarihin değişik kesitlerinde olduğu gibi, bu gün de kendini gösteriyordu. Dürzi topluluğunun tarih içinde bu türden liderleri nedeniyle dış güçlerin çatışmasında, bir daldan bir başka dala atlayarak saf değiştirdiği yakından bilinmektedir. Bu kararsız rolü, bir kez daha, Irak savaşı ardından ortaya çıkan karanlık tabloda oynuyordu. Dürzilerin çoğunluğunu temsil eden Velid Canbolat'ın, yanlış ata riskli söylemlerle oynamaya yönelişi böylece gündeme geldi. Dürzi lider ABD'nin bölgeye, tam teçhizatlı, dünyanın tüm lojistik imkanlarını da arkasına alan 450.000 askerini konuşlandırmasından huşu içinde güven duyuyordu. Oysa koşullar bu gücün, bu gün itibariyle bölgeden nasıl çekilebileceği, kaygı ve telaşıyla yüz yüze kalındığını gösteriyor; hesapsızlar, halkına güvenmeyenler, yanlış ata oynamanın teslimiyetlerinde bocalamakla da yüz yüze geldiler.


BÖLGEDE ABD STRATEJİSİ

Irak işgali sonrası bölgemizde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında bölgenin mümkün olan en küçük coğrafi, etnik, inançsal birimlere ayrılarak parçalanması hedeflenmişti. ABD; Akdeniz'den başlayıp, Ortadoğu'dan geçerek, Kafkaslara uzanan bölgedeki tüm enerji kaynaklarını kontrolü altına alma gibi tarihsel bir stratejiyle hareket etmekteydi. Bu amaçla enerji kaynakları yollarının güven altına alınması için de tüm gücüyle sürece yükleniyordu. Bölgeyi alt üst edip atomlarına ayıracağına da kendini inandırmıştı. Yeni muhafazakarlar diye bilinen, çoğunluğu Yahudi kökenli, İsrail'in bölgedeki çıkarları için, ABD'yi sürükleyen Bush yönetiminin karanlık prensleri, bölgemiz kadar, dünyayı da bir ateş çemberinin ortasına atıyordu.

Bölgede ABD'nin planlarına uyumlu olacak mutedil ülkeler ve yandaş irili ufaklı kuvvetler de az değildi. Ancak, ABD'liler bölgenin tarihini, en azından İngilizler kadar bilmiyorlardı. Çok boyutlu güç, lojistik imkan, saldırı etkinliği, erken vuruş, "temiz eller" operasyonu (el sürmeden birbirine kırdırma yöntemi), "yaratıcı anarşi" tezleriyle bu bölgeyi şaşkına uğratacağını sanmıştı. Bu dehşet ortamının korku ve kaygılarıyla, halkına güvenmeyen ve iktidarını elde tutmak için çırpınan yönetimlerin, ABD'nin ardından sürüklenmeleri, talan siyasetlerine büyük rahatlama veriyordu. Bu projenin sıkıntısı, eksik halkası Lübnan ve Suriye idi. Akdeniz'den Ortadoğu'ya, Kafkaslara giden hat, bu iki ülke tarafından kapatılmıştı. Irak savaşı sonrası böylesine bir kanalın kapalı kalması, BOP'u çok riskli hale getiriyordu. Bu kanalı açmak için Suriye'nin çökmesi, en azından teslim alınması gerekiyordu. Lübnan, Suriye'nin zayıf halkasıydı. ABD bunun üzerinde yoğunlaşacaktı.

KIRILMA NOKTASI; LÜBNAN...

Lübnan, ABD'nin bölgemize ilişkin projelerinde jeostratejik açıdan hayati bir öneme yükselmişti. Bu aynı zamanda İsrail'in rahatlatılması açısından da büyük öneme sahipti. En zayıf olanın en güçlü olmak gibi bir kritik noktada, Lübnan bölgede kilit rolü oynuyordu. Bu ülkenin bir biçimde tasfiyesi gündeme gelmişti. Irak savaşı sonrası süren tüm hazırlıklar, İsrail'in savaş açması için sudan sebepler arayışı sürmekteydi. Ve 12 Temmuz 2006 savaşı, bu hazırlıkların bir sonucuydu.

Ayrıca Lübnan, Suriye'nin yumuşak karnı bir komşuydu. Lübnan tarihi boyunca da bu konumundan dolayı, bölge üzerinde çıkarı olan dış güçlerle, yerli güçlerin savaş sahası olmuştu. ABD'nin bölge çıkarları içinde Lübnan gerçekte bir hiçti. Ancak Suriye dolayısıyla bir anlam kazanıyordu.

Lübnan devleti, anavatanı Suriye topraklarından koparılarak, tarihte geçmişi olmayan bir devlet olarak yaratılmıştı. Sözde Hıristiyanların korunması amaçlanmış, onların çoğunluk olduğu ve en iyi toprakların yaşam alanı olarak tanzimi esas alınmıştı. Gerçekte Lübnan devletinin kuruluşu, bu gün İsrail'in ABD adına bölgede oynamakta olduğu rolü, o gün Fransa için oynayacak bir oluşumdan başka bir şey değildi. Lübnan mozayiği böylesi bir sürecin önemli piyonu olma eğilimlerini bağrında taşıyordu.
Aynı halk, iki devlet altında parçalanmıştı. Bu yanıyla Lübnan, bir yandan bölge direnişinin merkezi, diğer yandan da dış güçlerin en etkin oyun alanı oluyordu.

Lübnan, Suriye'nin zayıf halkasıdır. Bu doğru, ancak aynı zamanda bölgede siyasal etkinliklerin kontrol edilme alanı olarak da Lübnan, Suriye'nin elinde bir güç merkezidir. Bu yanıyla Lübnan halk kitlesinin çoğunluğunu oluşturan Şiileri, Kuzey Lübnan Sünnilerini, Alevileri, zaman zaman Ermeni ve Maruni Hıristiyanlarıyla, Ortodoksların desteğini de eklediğimizde, bölgede Suriye'siz hiç bir şeyin yapılamayacağı gerçeğini dile getirmek yanlış olmayacaktır. Filistin davasında takındığı tutumla da Suriye, bölgenin siyasal olarak en güçlü ülkesidir. Mısır bu ortamda hiç bir zaman etkinlik kuramadı. Suudi Arabistan, Sünni çevreler ve büyük mali etkinliklerle (Hariri ailesi gibi) oynamaya çalıştığı zorlama rollere rağmen, Şam'ın onayını almayan bir adımın bölgemizde atılabilmesi mümkün değildi. Suikastte katledilen baba Refik El Hariri'nin oğlu, genç Başbakan Saad El Hariri'nin Şam'a giderek vaftiz olması da bu gerçeğin son halkada nasıl bir biçim aldığını gösteriyordu.

ABD bölgeyi pervasız planlarla parçalamak istedi. Yüz yıllık plan diye takdim edilen BOP'un ömrü, bir savaşa bile dayanamadı. İsrail'in Lübnan'a saldırısıyla başlayan 12 Temmuz 2006 savaşı, bu bölgenin kader savaşı olarak, direnen halklar lehine sonuçlandı.

Bu savaşa yıllardır hazırlık yapılıyor, Lübnan'ın düşmesi gerekiyordu. Akdeniz'den Afganistan'a tüm yolların açık olması stratejik bir zorunluluktu. Bahane aranıyordu. Güney Lübnan sınırında sürekli gergin bir ortam ve irili ufaklı çatışmalar, iki İsrail askerinin kaçırılması üzerine, İsrail Lübnan'a savaş açtı.

İsrail-Arap savaşlarının bir yenisi başlamıştı. İsrail bölgedeki tüm savaşları, kıymeti kendinden menkul bahanelerle başlatan taraf olmuştur. 1967 savaşını, Mısır savaş hazırlığı yapıyor, erken vuruş hakkını kullanma bahanesiyle başlatmıştır. 1982 Lübnan savaşını, MOSAD'ın kurduğu bir tezgahla İsrail, Londra'daki kendi Büyük Elçisine suikast yapıyor, bu olayı da Filistinlilerin sırtına yıkarak savaşa neden sayıyor. 12 Temmuz 2006 savaşının bahanesi de kaçırılan iki İsrail askeri olarak gösteriyordu. Yalan ve iki yüzlülük, kurgu ve provakasyon bu bölgenin olduğu kadar, verilerin göstermekte olduğu yeni işaretlerle de dünyanın savaşlara sürüklenmesine yol açan tek tarafın İsrail siyonizmi olduğunu göstermektedir. ABD bu sıralar, İran'a karşı İsrail'in yapacağı bir provakasyon saldırısının ardından sürüklenme kaygısı taşıdığını en yetkili ağızlardan dile getirmektedir.

12 Temmuz 2006 savaşının ilk günlerinde, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Lübnan'a gelerek, Suriye karşıtı güçlerle toplantı yapar. Bu toplantının flaş ismi Dürzi lider Velid Canbolat'tır. Bunun yanı sıra, Sünni lider Suudi Arabistan yerleştirmesi Saad El Hariri, Falanjist Partisi lideri eski Cumhurbaşkanı Emin Cemayel, faşist Lübnan Kuvvetleri lideri (Lübnan Başbakanı Sünni lider Reşit Kerami'nin katili, Maruni Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye'nin oğlu Toni Franjiye ve tüm ailesinin katili ve müebbed hüküm cezasını çekerken siyasi ittifaklar ardından serbest bırakılan) Semir Caca bu toplantının baş aktörleriydi.

Rice, bölge ABD'nin denetiminde bir bölgedir, sürmekte olan savaş İsrail'in mutlak ve kesin galibiyetiyle bitecektir (ki bu savaşa en çok 10 günlük bir süre tanıyorlardı). Bu savaş BOP'un doğum sancılarıdır diyerek, kurulacak esir kamplarının nerede ve nasıl olacağını bile tartışmaktaydılar. Bu toplantıda yer alanlar, algılarından emin, bölgenin geri dönüşü olmayan çöküşünü bekliyorlardı. Böylece BOP'un son halkaları da düşerek tamamlanmış olacaktı.

Afganistan'ın işgali ardından, Irak işgali tamamlanmış, geriye tek engel Suriye ve Lübnan kalmıştı. Lübnan bir kaç güne kadar çökecek, ardından Suriye de üç parçaya ayrılarak, üç devletli ya da üç otonom yapılı bir federasyona, Lübnan ise en azından 5 parçaya bölünecekti. Ancak Beyaz Saray'ın hiç bir hesabı meydanlarda tutmadı. Bu bölgenin halkları direniyordu, savaşın sonucunu güçler dengesi değil, iradelerin dengesi belirliyordu.

İsrail, sunulan tüm lojistik desteklere ve BM Güvenlik Konseyinin ahlaksızca uzattığı savaşa rağmen, ağır bir yenilgi almaktan kurtulamadı. Tarih bu noktadan itibaren bölge üzerinde çok farklı süreçlerin başlayacağına işaret ediyordu. 14 Ağustos'ta savaş durmasıyla, İsrail'de iç sorgulamalar ve hesaplaşmalar başlamıştı bile.

Bu aynı zamanda tarihi bir durumdu. İlk kez Arap halkı İsrail'e karşı galip geliyordu. ABD dahil tüm emperyalist güçler, İsrail'in, bölgedeki çıkarlarını korumakta yeterli olamadıklarını görüyordu.


12 TEMMUZ 2006 BÖLGENİN KADER SAVAŞI


12 Temmuz 2006 bir kader savaşının başlangıcı, bu bölgenin yeniden doğum tarihiydi. 33 gün süren savaşta İsrail ağır bir hezimete uğradı. Tarihi boyunca her savaşta kalabalık Arap ordularını bir haftayı geçmeyen sürelerde ağır hezimete uğratan İsrail, bu kez, bir direnme hareketi, bir gerilla savaşı karşısında diz çöküyordu; çok uğraşmasına karşın İsrail, kara harekatı yapamadı, yapmaya kalkınca da ağır kayıplarla yerinde çakılı kaldı. Dünyanın en gelişmiş hava kuvvetleri sayılan İsrail hava kuvvetleri felç olmuş, füze savunması hiç bir işe yaramaz hale gelmişti. Deniz kuvvetleri ise savaşın ilk adımında, Hizbullah'ın karadan denize atılan füzeleriyle ağır hasar görüp, savaş dışı kalmıştı. İsrail, Lübnan'ı yakıp-yıkmıştı 1000 masum insanı katletmişti ama, iradesini yenememiş ve sonunda onun direnci karşısında yenilmişti. Bu savaşta Hizbullah'ın temel kadrolarından kimseye zarar veremez, binası yıkılmasına rağmen MANAR TV'yi susturamazken, gerisin geriye kaçışta perişan hallere düşmüştü.

Bu savaş İsrail'in kendi halkı üzerindeki inandırıcılığını yıkmıştı. Kurmaylarının söyledikleri yalanlar üzerine, İsrail halkı, savaş hakkındaki gerçekçi bilgileri yalnızca Hizbullah'ın lideri Hasan Nasrullah'ın konuşmalarından elde ediyordu.

Sonuçta, bölgede savaşın tarihi de alt üst olmuştu. Direnen halk kazanmıştı. BOP işte tam burada yenilmişti. Bu hezimet, kaçınılmaz olarak süreci doğru kavrayamamış olanların da hezimet saatinin geldiğine işaret ediyordu.

ÇÖZÜLÜŞ

Bu tarihten sonrası, adım adım her şey değişmeye başlamıştı. Fransa'da Cumhurbaşkanlığı seçimleri ardından Jacques Chirac yerine, Nikolas Sarkozy gelmişti (6 Mayıs 2007). Bu seçimle birlikte, Refik El Hariri'ye bin bir çıkar bağıyla bağlı olan Chirac'ın, kişisel kinle Suriye'ye karşı yürüttüğü siyaset sona ermişti. Fransız'ların aklı selim çıkar çevreleri, Suriye'siz bir Ortadoğu'nun Fransa için geçerli olmayacağını, Lübnan üzerindeki Fransız etkisinin Suriye'siz devam etmesinin mümkün olamayacağını biliyorlardı. Özellikle bölgedeki laik rejim olarak Suriye'nin boşluğunu, yalnızca dini sapmaların doldurabileceği gerçeği karşısında Fransa, müttefiklerine anlamlı mesajlar geçiyordu.

Fransa'nın ardından, diğerleri de döküldü. Suriye'ye karşı boğucu bir kumpas kuran ve buna iştirak eden tüm emperyalist devletler, kaybettikleri oyun sahası için Suriye'ye koşmaya başladılar. ABD'nin bölge diplomasinin etkin isimleri "ABD bu sürece katılmasaydı, Suriye'yi tecrit edelim derken kendimizi tecrit etmiş olacaktık" diye açık beyanatlar verir hale gelmişti.

Bu gelişmeleri tarih sırasıyla iki önemli gelişme daha takip etti.

Birincisi; 7 Mayıs 2008 müdahalesi diye niteleyebileceğimiz, Lübnan halkının direniş güçlerinin Hızbullah önderliğinde, başta beşkent Beyrut olmak üzere, Velid Canbolat Kuvvetlerinin mevzilendiği dağ mevkilerini ele geçirmesi olayıdır.

Hadisenin özeti, 5 mayıs 2008'de yani iki gün önce, Hariri yanlısı Fuad Senyora hükümeti, Hizbullahın 12 Temmuz savaşını kazanmasında temel rol oynayan özel telefon şebekesini sökme kararı olmasıyla başlar. Bu karara karşı şiddetli tepki gösteren direnme güçleri, "İsrailin savaşla başaramadığını, hükümetin kararıyla başarmanın ihanet olduğunu" ilan ederler. Bunun üzerine, Hizbullah önderliğinde direnme güçleri, 7 Mayısta Beyrutta, şu ana kadar detayları bilinmeyen ancak, Canbolat ve Saad el Hariri'nin evleri, silahlı adamları ve tüm etkinlikleriyle esir alındığı, silahsızlandırılıp kuşatıldıkları, dağda Dürzi güçlerin istisnasız tüm mezilerinin ele geçirlidiği bir operasyon başlatılır. Bir kaç saat içinde Lübnan'ın, Hizbullahın eline düştüğü anlaşılır. Dürzi ve Sünni liderler ev hapsina tabi tutulur.

Böylece, uzun süredir, karşılıklı ağır suçlamalarla süren çekişmeler 7 Mayıs müdahalesiyle, Lübnan'ın tüm siyasal dengeleri alt üst olur. Artık bu ülke direnme güçlerinin karalarına aykırı bir siyasal tutumun alınamıyacağı ülke olduğu açığa çıkmış olur. Bu süreç Katar'ın başkentinde iç barış için yapılan toplantılarında başlangıcı olur. 7 Mayıs bu yanıyla bölgemiz için de önemli bir günü olarak kendini gösterir. ABD'nin Lübnan'daki son siyasal etkinlikleri bu müdahaleyle noktalanmış olur.

İkincisi; böylece, 8 aydır ertelenen Cumhurbaşkanlığı seçimi ve ardından genel seçimler Katar'ın başkenti Doha'da, 7 Mayıs müdahalesinin ardından doğan yeni konjoktürün sonucu karar bağlanır.

16 Mayıs 2008'de Katar'ın başkenti Doha'da başlayan Lübnan koferansı, yoğun tartışmalar sonucu, Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçimler üzerinde ve daha sonra kurulacak olan "vatan birliği" hükümetinin bileşkesi üzerinde anlaşmaya varılır. Bu anlaşmalarla, 14 Şubat 2005 Refik el Hariri'nin katledilişiyle başlayan sancılı ve bir o kadar sorunlu, dışa endeksli süreç, ilk kez belli bir denge içinde barış ortamına yönelmeye başlar.

Lübnan'da bu gelişmeler, bölge açısından olduğu kadar Suriye açısından da birinci derecede önemli gelişmelerdi.

Bilinen o ki, İsrail ve Akdeniz üzerinden gelecek tüm tehliklere karşı Suriye'inn güvenliği Lübnan'da başlar. İki ülkenin tarihsel kaderi "bilad el Şam" denilen bu coğrafyanın birleşik yapısındandır. Emperyalist çıkar bölümlemeleriyle farklı siyasal erklere parçalanan coğrafyalar, gerçekleri değiştiremiyordu. Suriye'nin güvenliğinin, Lübnan'da başladığı gerçeği, bölgemizin en önemli gerçeklerinden biriydi. İki ülke arasında Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerden farklı bin bir bağın varlığıyla da, birbirinden koparılmaz bir bağdır. Bu yanıyla Lübnan'daki her gelişme Suriye'yi de birinci derecede ilgilindermektedir.

Suriye Bölgede Lübnan halkının çıkarlarını kendi halkının çıkarları olarak savunmasında bu veriler önemli rol oynar. Buna Filistin davası ve Irak işgalina karşı tutumlarını da eklediğimiz de, Suriye'nin bölgenin köklü toplumsal algılarını temsil ettiğini tespit etket zor değildir. Tüm baskı ve ambargolara karşın, sonuçta Suriye'nin kazanan tarf olması, bu algı ve tutumlarla yakından ilgilidir.


TÜRKİYE'NİN BÖLGEYE GİRİŞİ

Türkiye yüz yıl sonra bölgede yer almaya başladı. Bu yer, Suriye'nin açtığı kapı aralığından girişle gündeme geldi. Irak savaşı ardından ABD'nin çıkarlarına alet olan, kendi halklarının çıkarlarını bir kenara itip, BOP politikalarının peşine sürüklenen ülkeler kaybetmişti. Mısır bu süreçte tarihinin en büyük siyasal kaybını yaşıyordu. Özellikle de 12 Temmuz 2006 savaşında açıkça İsrail yanlısı tutum almakla çok şey kaybetmişti. Mısır'ın 200 yıllık bölge etkinliği bu noktada sarsılmış, oluşan boşlukta yeni güçlerin sahaya inmesine olanak vermişti. Suriye'nin kuzey komşusu Türkiye'yle süren uzun gerginliği aşmanın olanakları da böylece oluşmuştu. II. Dünya savaşı sonrası bir NATO kuklası rolünde, bölge halklarına düşmanlık yapan Türkiye'ye, yeni arayışlarında bir Arap eli uzanmıştı; 1958 Lübnan iç savaşında Falanjistlerden yana tutumlarıyla, Bağdat Paktı, CENTO ile bölge halklarına karşı komünizmin kuşatılması adı altında, emperyalistlere maşalık siyaseti, Irak devrimi sırasındaki krallık yanlısı tutumu (14 Temmuz 1958) Türkiye'yi bu bölgenin kabul edilmez bir ülkesi haline getirmişti.

Son on yıllık süreçte görüntüde de olsa, oturmamış bir yönelim olarak da olsa, Türkiye farklılık gösterme çabasındaydı. Suriye bu verileri değerlendirdi. Türkiye'ye, İsrail'le dolaylı barış görüşmeleriyle ilgili rol verdi. Kararsız da olsa, bu süreç olumlu komşuluk ilişkileri çerçevesinde devam ediyor.

Bölgede dengeler değiştikçe, büyük güçler kendi aralarında nispi anlaşmalara uzandıkça, siyasal sahnede de her kesin rolü değişme eğilimi gösteriyordu. Bunlar arasında Dürzi lider Canbolat'ın bilenen "U" dönüşlerinin belirtileri ortaya çıkmaya başladı. Arada kalanların ezilmeye mahkum olduğu, önceki sürecin küçük figüranlarının tasfiyeye mahkum olduğu bir döneme girilmişti. Velid Canbolat'da, Refik El Hariri'nin ölümü ardından girdiği kirli siyasete son verip, dönem Suriye'ye yamanma dönemi haline gelince, kolları sıvayıp özür dilemeye yöneldi.

Bölgedeki gelişmeler, evrensel ölçekteki güçlerin gergin ilişkileri sonucu çözülürken, bölge açısından ciddiye alınmayacak kadar küçük etkinliklerin çaresizliğini anlamak zor olmayacaktı. Dürzi lider Velid Canbolat yine akıl almaz bir utanmazlıkla "U" dönüşü için kolları sıvıdı. Tavrını hiç bir şey olmamış gibi, eski tüm saldırılarını, ahlaksızlığa uzanan şahsi karalamaları ve iddialarını, Refik El Hariri suikastı sonrası kurulan 14 Mart hareketindeki yerinden çekildiğini ilan ederek ortaya koydu.

Suriye yönetimi ve halkı, Dürzi lidere karşı tepkiliydi. Yaptıklarını, sözlerini kimse unutmamıştı. Böylesine onursuz bir dönüşün kabul edilmesi de çok güçtü. Ancak Ortadoğu siyaset stratejileri, bu tür dönüşlere alışkındı. ABD-İsrail saflarından çıkıp, halkın direnen güçlerinin safına geri dönüş yapacaklara, kapıların sonuna kadar kapanması gereksizdi. İhtiyatlarla da olsa, bu kapının aralanması bekleniyordu. Suriye bu konuyu tamamıyla ikinci bir ele bıraktı.

Hizbullah lideri Hasan Nasrullah'a verilen bu görev, Dürzi lideri kalıba sokana kadar süren bir süreç olarak planlandı. Velid Canbolat bu sürecin tüm yaptırımlarına ceza çeker gibi uydu; siyasetini yeniden gözden geçirdiğini gösterme çabası verdi. Bu durum gerek Lübnan ve gerekse bölgemizde ABD'nin çöküşünün bir yansımasıydı.

Bütün bu gelişmelere karşın Suriye, uzun bir süre Velid Canbolat'a ziyaret vizesi vermedi. Onursuzca saldırılarının halkların vicdanında derin yara izleri vardı. Suriye halkı böylesi insanlara prim vermeyecek bir halktı; büyük bedeller ödenmişti, ABD ve İsrail'e karşı direnirken arkadan vuranları affetmek öyle kolay değildi. Siyasette kinin kör ettiği gözler iflas etmiş, diz çökmüştü. Ancak yaralar çok taze ve derindi.

4 yıl gibi uzun bir sürenin ağır temposuyla, Hizbullah, Dürzi lider Velid Canbolat'ın dosyasıyla ilgili olarak sürdürdüğü çalışma sonrasında, Canbolat'ın Şam ziyareti karara bağlandı. Dönüş gündeme geldi. Bu dönüş bir "U" dönüşü olsa da, BOP defterine konan bir son nokta olacaktı.

Şam'a yeniden dönüş, güvenli limana varıştı. Bunu daha önce, Michel Aoun ve Saad El Hariri yapmıştı. Herkes bir biçimde layık olduğu karşılanmayı gördü. Dış güçlerle işbirliği yapmayanlar saygı gördü.

Dürzi lider bunlardan çok farklıydı. Şam'a dönecekti ancak layık olduğu şekliyle dönecekti.

Dün gece 30 Mart 2010 tarihi itibariyle, aylardır beklediği randevu, ertesi güne, 31 Mart 2010 sabahına verilmişti. Gelecekti, yorumsuz, yaygarasız, basınsız, tek başına görüşecek ve derhal geldiği yere dönecekti. Beşşar El Esad kişisel haklarından, halkların çıkarı için vaz geçti. Canbolat, önemsiz ve değersiz biri olarak gelip gitti.

Bu sabah haber ajanslarına bilgi düştüğünde, bölgemizde tüm teslimiyetçilerin halkın direnme güçleri karşısında ağır bir hezimetle teslim olduklarını gösteren buluşma gerçekleşmiş ve bitmişti.


KISSADAN HİSSE


Bölgemizin gergin dengeleri Tel Amrana anlaşmasından bu yana (MÖ. 1278 yılında Firaun II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattusil arasında yapılan antlaşma) dış güçlerin çekim alanı olmuştur.

Bölgemizin yeraltı zenginliklerinin jeostratejik önemi bu çekimi kışkırtmış, bölge halklarının karanlık süreçler içinde kuşaklar boyu ezilmesine yol açmıştır. Bütün bunlara karşın, dış güçler, bölgede yakın işbirlikçiler de bulmasına rağmen halkın kendi coğrafyasını yönetme ve kendi egemenliğinde özgür olma istencini bastıramamıştır. Bölgenin direnen halkları, binlerce yılın tüm deneylerinde, kararlı bir iradeyle özgürlüklerinin arkasında durmuştur.

Bu gün, bölgenin yerli halkları köklüce, yaşama ilk kez açarak anavatan haline getirdikleri topraklarda; işgallere, ilhaklara, zulme direnmiş ve kendi egemenlik haklarını kazanmaya çalışmıştır. Roma, Bizans, Selçuklu, uzun süren Osmanlı egemenlikleri tarihe karışırken, bölge halkları anavatanlarında kendi yönetimlerini kurumlaştırmaya çalışmıştır. I. Dünya savaşı ardından Fransız-İngiliz egemenliğinin ve II. Dünya savaşı peşisıra ABD-İsrail egemenliğinin bu gün ne hallerde olduğu açıktır. ABD artık bölgenin tümünden kaçış arifesindedir; konuşulan, hızlı kaçış mı yavaş kaçışmıdır? İsrail, artık güvenilmez bir kışkırtıcı, provakasyon etkinliği olarak bölgede kendi kaderine terk edilmek üzere olan sathı meyildedir.

Bölgemiz, artık güçsüz ölçekler içinde olan bir dış etki altındadır. Yeniden şekillenen bölge yapılanmasında, bölgemizin yerli güçleri daha çok söz sahibi olacaktır. Bölge yerli halkları birbirine açılmakta ve dış etkilerin yıkıcı kışkırtmalarıyla kurulan düşmanlıklar gerilemektedir. Bu süreç, tek tek her ülkede derinleşecek demokrasi ve özgürlüklerin oturmasına bağlı olarak anlam kazanacaktır.

Bu gelişmeler ülkemize de yansıyacaktır. Ortak ülkemiz, bu açıdan ciddi kaoslarla yüz yüzedir; kimlik bunalımı ve özgürlükler konusunda sancılıdır.

Ülkemizin, farklılıklarından oluşan zenginliği anayasal, yasal ölçeklerde kurum ve kuruluşlarla güvenceye alınmaksızın, bu sürecin içinde etkin yer alması düşünülemez.

Bu bölgenin tarihi yerli olmayı, halkların ortak çıkarlarını eşitçe savunmayı, dış müdahalelere karşı etkince direnmeyi gerektirir. Bunun için demokrasi ve özgürlük konusunda tavizsiz bir derinlik ve genişlik kazanılmalıdır. Onursuz "U" dönüşçüleri ise kimseye yarar getirmeyecek, tersine zayıf halka olarak ilk çökecek olanlardır.

Bu durum, Dürzi lider Velid Canbolat'ta şahıs bazında görüldüğü gibi, ülkeler düzeyinde de aynıyla geçerlidir.