12 Mayıs 2009 Salı
Sayın AHMET ERDOĞAN....
Sayın Ahmet Erdoğan,
Bu satırları öncelikle hangi adrese göndereceğimi bilmiyordum. Size ulaşabilmek için, üç ihtimali deneyecektim. Hotmail.com, gmail.com ya da Yahoo.com.
Öncelikle, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine, Kürtlerin bir ulus olması ve devlet kurma haklarının gerekliliğine olan düşüncelerimi içeren "Kürtler ve Ulusal Devlet" başlıklı yazımı eleştirmişsiniz. Bunun için teşekkür edeceğim. Buna cevap vermeyi çok isterdim. Ancak yorumunuzu hiç bir yerde okuyamadım. Yorumunuzu ilk kez, çok kötü bir ortamda ve insan aklının kabul etmeyeceği küfürlerin tek taraflı yapıldığı bir grupta rastladım. Yazınıza istediğim cevabı bu satırlardan da vermeyeceğim. Çünkü değerli eleştirinize vereceğim cevabı sağlıklı ve okura yararı olmasını istiyorum. Bu satırlar kısa açıklamalarla sınırlı kalacağı için özür dilerim.
Buna rağmen, küreselleşe algılarımı yanlış ele aldığınızdan söz edeceğim. Benim anlatmaya çalıştığım küreselleşme emperyalizmi tarihe gömecek olan ve insan kolektif aklının ürünü olan bilişim çağının egemenliği kaçınılmaz olan gelecek uygarlığın küreselleşmesidir. Yeni bir uygarlık algısıdır bu. Devrimi de bu çerçevede tarihsel devremler olarak alıyorum. Bir gece ansızın bir siyasal darbe olarak ortaya çıkan şeyin devrim olmadığına inanıyorum. 1990 sonrası da gördük ki, bir gece ansızın bir siyasal kararnameyle kurulan yine bir gece ansızın gidiyor…
Bu konuda ona yakın makale yazdım size de iletebilirim. Benim algılarımda, Emperyalist küreselleşme emperyalist talan siyasetinin evrensel ölçekte olmasıdır, kapitalizm emperyalistler lehine dünya pazarlarını ele geçirmesidir. Bunun için savaş yıkım işgal esastır. Üretim değil paylaşım değil. Benim sözünü ettiği Küreselleşme ise çok farklı bir şey, ulusları aşan bir üretim tarzıdır, yeni bir mülkiyet anlayışı ve yeni yaşam uygarlığı. Bu tam anlamıyla Marksist materyalist verilerle tespit edilmiş bir belirlemedir. En azından bana göre. Ben üretici güçlerle üretim ilişkisinin nerede kırılacağı konusunda bir fikir olarak bu verile ulaştım diyeceğim. Bunu yakında çıkaracağım uzun bir yazıyla tüm yönlerinden inceleyeceğim. Bu verileri Kürt sorunun bu süreçteki çözümünden bahsediyorum, özgürlük böylesi bir sistemin temel unsurudur. Kürtlere de bu çerçevede ulus olma, ya da başka tercihlerini kullanmaları gerektiğini savunuyorum. Buradan ulaştığım siyasal sonuçlar oldu ki, Kürt sorunu çözülmeden orta-doğdu ciddi bir barış olamaz diye de bir kez daha ekliyorum.
Uzatmayacağım. Bu iletinin konusu bu değil.
Hasan Balcı’nın ya da başka yerde hakkımda yazılanlar, benim siyasal performansımla yakından ilgili olduğunu söyleyeceğim. Bilinen biriyim, yazılarım kararlı ve süreklilik arz ediyor ve sonuçları da meydanlarda kitlesel gösterilerle, hedef kitlemin topraklarında tecelli ediyor. 1 Mayısta Antakya’nın sokaklarında yürüyenler on yıllarımın çalışmaları olarak beliren özdeyişlerin pankartlarını taşıyorlardı. Bu yükseliş sanrım kimilerine rahatsızlık verdi. Eleştiriler bir tarih yazımı düzeyini ya da siyasi hasım olma özelliğini yeterince de akıl kıstaslarını kaybetti. Artık siyasal olmaktan çıkmıştı. Siyasi hasım tartışmalarını da aşan bu süreç benim için bir ağız dalaşına döndü. Son verilere bakınca da küfürleşmelere gitti. Yazık. Bir de inanılmaz bir çirkin dille yazışmak ne kadar cevaba değer bilemiyorum. Belgesiz kanıtsız, kulaktan duyma ve üçüncü şahısların onayını bile almamış suçlamalar, kurgular gerçek olsaydı, kainatı sadece kaos sarardı.
Siz, beni siyasal olarak eleştirmişsiniz. Size saygı duyarım. Hangi hakla size kötü tek bir söz söyleyebilirim ki. Kişinin ağzından, yazısından duyup okumadığınız bir şeyi size gerçek olarak sunmak ne kadar ahlaklı bir şeydir. “Eleştirdin diye seni suçlar” diyenler bunu nasıl ispatlayabilirler böyle söylemler suçlama olabilir mi? Sizi suçladı anlamına gelebilir mi? Buyurun siz söyleyin. Malum kişiler hep öyle yapıyorlar. Yoktan var edilen dedikodu ve çamur böyle bir bataklığa dönüşüyor. “Sizi suçlayabilir” deniyor siz de buna cevap yazıyorsunuz; yani olmayan bir şeye cevap. O bunun üzerine, onlar bir ekleme daha yapıyorlar. Olamayan bir şey kurgularla kartopu gibi büyütülüp insanlar hakkında şaibe yaratıyorlar. Bunun neresi devrimci ahlaka sığabilir. Oysa adına konuşulan kişi olarak ben, bütün bunlardan bihaberim. Eleştiri yazınızı tesadüf edip görmesem hiçbir bilgim de olmayacaktı ve bu ileti yazılmayacaktı. Bunlar hep öyle yalan, kurgu ve uydurmalarla birbirini tanımayan insanları bile bir birine düşman yapmaya girişiyorlar. Siz yazan, siyasal eleştiri yapan biri olarak buna nasıl aldanabilirsiniz. Size sunulan vehmi gerçek olarak ele alırsınız. İşte bu manipülasyonlarla yürütülmek istenen bu insanların siyasi eğilimler böyle bir kaos böyle bir bataklığa sürekli kan taşıyor. Olay budur Sayın Ahmet Erdoğan.
Bilmenizde ne kadar yarar var bilemiyorum ama belirteyim.
Hasan Balcı’yla MSN üzerinden 551 sayfa yazıştık. İçinde çok yoğun siyasal yazışmalar var. Bilim yaptık, dostluk yaptık. Şehrim Antakya’ya, yaptığımız “Şehitler Haftası” etkinliğine davet ettim. Baba evinde ve sofrasında misafir ettim. Bundan bir ay öncesine kadar da bir biçimde, normal iletişim vardı. İletileri yanımdadır. Bu şahısla dostluğumun olmadığı yerde, ebede kadar bir işim olamaz.Ama Hasan Balcı hiç yeri olmamasına rağmen Acilcilerin 30 yıl önceki tartışmalarında kendini, bir benden yana bir onlardan yana taraf kıldı. Olmaması gereken bir yere kendini zorla getirdi.
Burjuva hukuku bile insanı suçlu ilan etmeden yıllarca delil toplar, belge araştırır ve hükmünü verse bile bunun üst mahkemelerde reddi için kapı aralar. Ama Pol Potçu devrimcilikte bunlar yok. Yapılan tas tamam budur.
Ben sadece Acilin geçmişinde yer alan ve on yıllardır TKEP'li olan iki kişinin örgütsel değerlere saldırılarına cevaben belgeli ve kantlı bir bilgi verdim. O kadar.
Hiç kimseyi hiç bir zaman el yazılı ve belgeli olmayan bir şeyle suçlamadım. Duyum, hasım iddiası, dedikodu, çamur atma benim işim olmadı.
Bu iki kişiden biri Engin Erkiner'dir, polis ifadesini yayınladım 20 sayfa. Bu belgedir. Bu ifadenin tek bir cümlesini aktarayım gerisini siz anlayın: “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner İfadesi, s:16)
Bu güne kadar örgütün ve bizlerin çektiği sürgün acılarının sebebi bu itirafçıdır dedim. Siz de okuyun bu belgeyi elinizi vicdanınıza koyun ve kara verin.
İkincisi İbrahim Yalçın, el yazılı 12 sayfa itirafnamesini yayınladım. Herkese dikkatli olun bu adam para için her şey yapar. MİT'en 150 000 TL alarak 1 kongremizi gammazlamaya gelmişti dedim. Bundan da size bir aktarma yapayım: “ Gün kestik, (28 Ağustos 1986) ben o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler. Başarılar vs dileyerek 150 bin TL da paralarını alarak vedalaştık.” (İbrahim Yalçın’ın el Yazılı İtiraf Belgesi s:9)
Belgeler ortada. Ama onlar, binlerce makalesiyle, ülkede 12 zindan sürgünüyle, işkencede ser verip sır vermeyerek, sürgünlerde ve yurt dışında mücadelesinin bedelini zindanlar dahil çekerek bu güne gelen bana sadece çamur attılar. Hasan Balcı bu gerçeği tüm ayrıntısıyla bilir. Ben de bunlarla aramda zamanı hakem koydum.
Hasan Balcı’nın bunlar arasında işini ne anlamadım. Onu ilgilendiren ne anlamadım. Ben ne ona ne de bir başkasına belgesiz, kanıtsız bir suçlama yöneltemem. En sert tartışmalarda iken bile telefonlaşmalarımızda (Hasan Balcı’yla), yüz yüze bir yanlış laf edilmedi bile. Hasan bu kavram ve küfürlerle, iyi bir örnek oluşturmadı. Aileleri bile bu sürece yakıt olarak sunmak ne kadar kaliteli bir duruştur. Bir Akdenizli olarak küfrün ansiklopedilerde bile olmayan türlerini bilirim. Ama bu kime ne kazandırır. Türkiye solunun neden bu kadar sığı olduğunu buradan örneklemek yanlış olmasa gerek.
Size gelince, yazan insana, bilgiyle uğraşan insana düşünceye saygı duyan insana ben sadece saygı duyarım. Bu iletimin tek amacı bunu bildirmektir.
Benim tüm yazılarım http://mirural.blogspot.com/ blogumda yer alır.
Yukarıda adı geçen belge ve şahıslar için de http://tarihselhainler.blogspot.com/ linkine göz atabilirsiniz.
Yazan ve düşünen bir insan olarak, benim de abes gördüğüm bu tartışmalarla bir kereden fazla ilgili olmayın diyeceğim. Gerek görürseniz siyasi yazıları okuyun ve onlara eleştirel yaklaşımlarınızı bize de aktarın. Herhangi bir yerde yazıyorsanız link iletin okumayı isterim.
Baki selamlarımla. Mihrac Ural.
11 Mayıs 2009
Bu satırları öncelikle hangi adrese göndereceğimi bilmiyordum. Size ulaşabilmek için, üç ihtimali deneyecektim. Hotmail.com, gmail.com ya da Yahoo.com.
Öncelikle, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine, Kürtlerin bir ulus olması ve devlet kurma haklarının gerekliliğine olan düşüncelerimi içeren "Kürtler ve Ulusal Devlet" başlıklı yazımı eleştirmişsiniz. Bunun için teşekkür edeceğim. Buna cevap vermeyi çok isterdim. Ancak yorumunuzu hiç bir yerde okuyamadım. Yorumunuzu ilk kez, çok kötü bir ortamda ve insan aklının kabul etmeyeceği küfürlerin tek taraflı yapıldığı bir grupta rastladım. Yazınıza istediğim cevabı bu satırlardan da vermeyeceğim. Çünkü değerli eleştirinize vereceğim cevabı sağlıklı ve okura yararı olmasını istiyorum. Bu satırlar kısa açıklamalarla sınırlı kalacağı için özür dilerim.
Buna rağmen, küreselleşe algılarımı yanlış ele aldığınızdan söz edeceğim. Benim anlatmaya çalıştığım küreselleşme emperyalizmi tarihe gömecek olan ve insan kolektif aklının ürünü olan bilişim çağının egemenliği kaçınılmaz olan gelecek uygarlığın küreselleşmesidir. Yeni bir uygarlık algısıdır bu. Devrimi de bu çerçevede tarihsel devremler olarak alıyorum. Bir gece ansızın bir siyasal darbe olarak ortaya çıkan şeyin devrim olmadığına inanıyorum. 1990 sonrası da gördük ki, bir gece ansızın bir siyasal kararnameyle kurulan yine bir gece ansızın gidiyor…
Bu konuda ona yakın makale yazdım size de iletebilirim. Benim algılarımda, Emperyalist küreselleşme emperyalist talan siyasetinin evrensel ölçekte olmasıdır, kapitalizm emperyalistler lehine dünya pazarlarını ele geçirmesidir. Bunun için savaş yıkım işgal esastır. Üretim değil paylaşım değil. Benim sözünü ettiği Küreselleşme ise çok farklı bir şey, ulusları aşan bir üretim tarzıdır, yeni bir mülkiyet anlayışı ve yeni yaşam uygarlığı. Bu tam anlamıyla Marksist materyalist verilerle tespit edilmiş bir belirlemedir. En azından bana göre. Ben üretici güçlerle üretim ilişkisinin nerede kırılacağı konusunda bir fikir olarak bu verile ulaştım diyeceğim. Bunu yakında çıkaracağım uzun bir yazıyla tüm yönlerinden inceleyeceğim. Bu verileri Kürt sorunun bu süreçteki çözümünden bahsediyorum, özgürlük böylesi bir sistemin temel unsurudur. Kürtlere de bu çerçevede ulus olma, ya da başka tercihlerini kullanmaları gerektiğini savunuyorum. Buradan ulaştığım siyasal sonuçlar oldu ki, Kürt sorunu çözülmeden orta-doğdu ciddi bir barış olamaz diye de bir kez daha ekliyorum.
Uzatmayacağım. Bu iletinin konusu bu değil.
Hasan Balcı’nın ya da başka yerde hakkımda yazılanlar, benim siyasal performansımla yakından ilgili olduğunu söyleyeceğim. Bilinen biriyim, yazılarım kararlı ve süreklilik arz ediyor ve sonuçları da meydanlarda kitlesel gösterilerle, hedef kitlemin topraklarında tecelli ediyor. 1 Mayısta Antakya’nın sokaklarında yürüyenler on yıllarımın çalışmaları olarak beliren özdeyişlerin pankartlarını taşıyorlardı. Bu yükseliş sanrım kimilerine rahatsızlık verdi. Eleştiriler bir tarih yazımı düzeyini ya da siyasi hasım olma özelliğini yeterince de akıl kıstaslarını kaybetti. Artık siyasal olmaktan çıkmıştı. Siyasi hasım tartışmalarını da aşan bu süreç benim için bir ağız dalaşına döndü. Son verilere bakınca da küfürleşmelere gitti. Yazık. Bir de inanılmaz bir çirkin dille yazışmak ne kadar cevaba değer bilemiyorum. Belgesiz kanıtsız, kulaktan duyma ve üçüncü şahısların onayını bile almamış suçlamalar, kurgular gerçek olsaydı, kainatı sadece kaos sarardı.
Siz, beni siyasal olarak eleştirmişsiniz. Size saygı duyarım. Hangi hakla size kötü tek bir söz söyleyebilirim ki. Kişinin ağzından, yazısından duyup okumadığınız bir şeyi size gerçek olarak sunmak ne kadar ahlaklı bir şeydir. “Eleştirdin diye seni suçlar” diyenler bunu nasıl ispatlayabilirler böyle söylemler suçlama olabilir mi? Sizi suçladı anlamına gelebilir mi? Buyurun siz söyleyin. Malum kişiler hep öyle yapıyorlar. Yoktan var edilen dedikodu ve çamur böyle bir bataklığa dönüşüyor. “Sizi suçlayabilir” deniyor siz de buna cevap yazıyorsunuz; yani olmayan bir şeye cevap. O bunun üzerine, onlar bir ekleme daha yapıyorlar. Olamayan bir şey kurgularla kartopu gibi büyütülüp insanlar hakkında şaibe yaratıyorlar. Bunun neresi devrimci ahlaka sığabilir. Oysa adına konuşulan kişi olarak ben, bütün bunlardan bihaberim. Eleştiri yazınızı tesadüf edip görmesem hiçbir bilgim de olmayacaktı ve bu ileti yazılmayacaktı. Bunlar hep öyle yalan, kurgu ve uydurmalarla birbirini tanımayan insanları bile bir birine düşman yapmaya girişiyorlar. Siz yazan, siyasal eleştiri yapan biri olarak buna nasıl aldanabilirsiniz. Size sunulan vehmi gerçek olarak ele alırsınız. İşte bu manipülasyonlarla yürütülmek istenen bu insanların siyasi eğilimler böyle bir kaos böyle bir bataklığa sürekli kan taşıyor. Olay budur Sayın Ahmet Erdoğan.
Bilmenizde ne kadar yarar var bilemiyorum ama belirteyim.
Hasan Balcı’yla MSN üzerinden 551 sayfa yazıştık. İçinde çok yoğun siyasal yazışmalar var. Bilim yaptık, dostluk yaptık. Şehrim Antakya’ya, yaptığımız “Şehitler Haftası” etkinliğine davet ettim. Baba evinde ve sofrasında misafir ettim. Bundan bir ay öncesine kadar da bir biçimde, normal iletişim vardı. İletileri yanımdadır. Bu şahısla dostluğumun olmadığı yerde, ebede kadar bir işim olamaz.Ama Hasan Balcı hiç yeri olmamasına rağmen Acilcilerin 30 yıl önceki tartışmalarında kendini, bir benden yana bir onlardan yana taraf kıldı. Olmaması gereken bir yere kendini zorla getirdi.
Burjuva hukuku bile insanı suçlu ilan etmeden yıllarca delil toplar, belge araştırır ve hükmünü verse bile bunun üst mahkemelerde reddi için kapı aralar. Ama Pol Potçu devrimcilikte bunlar yok. Yapılan tas tamam budur.
Ben sadece Acilin geçmişinde yer alan ve on yıllardır TKEP'li olan iki kişinin örgütsel değerlere saldırılarına cevaben belgeli ve kantlı bir bilgi verdim. O kadar.
Hiç kimseyi hiç bir zaman el yazılı ve belgeli olmayan bir şeyle suçlamadım. Duyum, hasım iddiası, dedikodu, çamur atma benim işim olmadı.
Bu iki kişiden biri Engin Erkiner'dir, polis ifadesini yayınladım 20 sayfa. Bu belgedir. Bu ifadenin tek bir cümlesini aktarayım gerisini siz anlayın: “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner İfadesi, s:16)
Bu güne kadar örgütün ve bizlerin çektiği sürgün acılarının sebebi bu itirafçıdır dedim. Siz de okuyun bu belgeyi elinizi vicdanınıza koyun ve kara verin.
İkincisi İbrahim Yalçın, el yazılı 12 sayfa itirafnamesini yayınladım. Herkese dikkatli olun bu adam para için her şey yapar. MİT'en 150 000 TL alarak 1 kongremizi gammazlamaya gelmişti dedim. Bundan da size bir aktarma yapayım: “ Gün kestik, (28 Ağustos 1986) ben o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler. Başarılar vs dileyerek 150 bin TL da paralarını alarak vedalaştık.” (İbrahim Yalçın’ın el Yazılı İtiraf Belgesi s:9)
Belgeler ortada. Ama onlar, binlerce makalesiyle, ülkede 12 zindan sürgünüyle, işkencede ser verip sır vermeyerek, sürgünlerde ve yurt dışında mücadelesinin bedelini zindanlar dahil çekerek bu güne gelen bana sadece çamur attılar. Hasan Balcı bu gerçeği tüm ayrıntısıyla bilir. Ben de bunlarla aramda zamanı hakem koydum.
Hasan Balcı’nın bunlar arasında işini ne anlamadım. Onu ilgilendiren ne anlamadım. Ben ne ona ne de bir başkasına belgesiz, kanıtsız bir suçlama yöneltemem. En sert tartışmalarda iken bile telefonlaşmalarımızda (Hasan Balcı’yla), yüz yüze bir yanlış laf edilmedi bile. Hasan bu kavram ve küfürlerle, iyi bir örnek oluşturmadı. Aileleri bile bu sürece yakıt olarak sunmak ne kadar kaliteli bir duruştur. Bir Akdenizli olarak küfrün ansiklopedilerde bile olmayan türlerini bilirim. Ama bu kime ne kazandırır. Türkiye solunun neden bu kadar sığı olduğunu buradan örneklemek yanlış olmasa gerek.
Size gelince, yazan insana, bilgiyle uğraşan insana düşünceye saygı duyan insana ben sadece saygı duyarım. Bu iletimin tek amacı bunu bildirmektir.
Benim tüm yazılarım http://mirural.blogspot.com/ blogumda yer alır.
Yukarıda adı geçen belge ve şahıslar için de http://tarihselhainler.blogspot.com/ linkine göz atabilirsiniz.
Yazan ve düşünen bir insan olarak, benim de abes gördüğüm bu tartışmalarla bir kereden fazla ilgili olmayın diyeceğim. Gerek görürseniz siyasi yazıları okuyun ve onlara eleştirel yaklaşımlarınızı bize de aktarın. Herhangi bir yerde yazıyorsanız link iletin okumayı isterim.
Baki selamlarımla. Mihrac Ural.
11 Mayıs 2009
11 Mayıs 2009 Pazartesi
TARİH VE DEMOKRASİ
Mihrac Ural notu:
Demir Küçükaydın'ın aşağıda okuyacağınız yazısı, "GEÇMİŞİN GELECEKTEKİ YERİ" Başlıklı yazıma, konusu "esintiler" olarak belirtilip adresime, ve adres grubuma gönderilmiş makale, yorum yazısındır. Demir'in yazısı 17 Mart 2009 da yazılmış. ilk kez rastlıyorum. Benim yazımın konusu bir aptalın "geçmişi olanın geleceği olmaz" söylemiydi. Akıllara ziyan böylesi bir söylem üzerine kurulmuş felsefi bir yaklaşımı da içeren yazıdır.
Demir'in yazısını en kısa zamanda yanıtlayacağım. Önermelerinde katıldığım ve eleştireceğim yanlar olacaktır. Geçmişe çok farklı bakıyoruz. Bunun üzerinde duracağım.Önce okumak gerek...
Demir küçükaydın
17 Mart 2009
Tarih'in geçmişle değil bugünle ilgili olduğu; Tarih üzerine tartışmaların aslında geçmiş üzerine değil bu güne ve geleceğe ilişkin programlarla ve tasavvurlarla, dolayısıyla da bu program ve tasavvurları şekillendiren, onların ardındaki sınıfsal konum ve çıkarlarla iligili olduğu bir "Lapalis hakikati"dir.
Ama sadece bu kadarı eksik bir doğrudur. Bunun daha da doğrusu, bugünün ve geleceğin aslında geçmişte şekillendirildiğidir. Geçmişi başka türlü ele alıp anlatmayan hiçbir hareket bugünün mücadelelerini ve geleceği başka türlü şekillendirememiştir ve şekillendiremez.
Bu geçmişte böyleydi, bugün de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır.
Her mitolojik hikaye bir tarihtir. Ve bugün bilinen bütün mitolojiler, aslında artık bilinmeyen veya unutulmuş tarihlerin yerine başka bir tarih yazımlarından başka bir şey değildir. Örneğin Kadınların ezilmesi için önce tarih yeniden yazılmıştır; ana tanrıçalar birer meduza yapılmıştır. Tanrıların kavgaları ve ilişkileri toplulukların ve toplumsal sınıfların kavgaları ve ilişkilerinden başka bir şey değildir.
Akdeniz ve Ortadoğu havzasında, dünyanın en elverişli ulaşım koşulu olan denizin (Akdeniz) sağladığı müthiş ticaret olanağının mümkün ve gerekli kıldığı tek tanrılı dinlerin kitapları, aslında, aydınlanma tarihçiliğince mitoloji diye tanımlanacak, tarihlere karşı başka bir tarih yazımından, dolayısıyla başka toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.
Klasik Akdeniz uygarlığının tek tanrılı dinleri, önceki tarihleri ("mitolojileri") yok edip, örneğin "klasik Greko Romen mitolojisinin", yani tarihinin yerine "Peygamberler Tarihi"ni; Kaos, Kozmos, Kronos vs. yerine Allah, Adem ve Havva'yı; Tanrılar yerine Peygamberleri anlatırken sadece başka bir tarih yazmıyor; bu tarih aracılığıyla başka bir topluluk tanımlıyor, başka bir toplumsal düzen kuruyor, yani geleceği geçmiş aracılığıyla şekillendiriyordu.
Aydınlanma da, yani şu modern toplumun din olmadığını söyleyen dini de, kutsal kitapların tarihine karşı kendi tarihini yazdı. Bu tarihi yazarken kutsal kitapların anlattığı tarihi "İnanç" sorunu olarak akıl dışına sürdü ve karanlık bir ortaçağ kavramıyla bu tarihi cehenneme yolladı.
Sosyalist hareket de bu yasanın dışında değildi, daha doğarken, aslında farklı bir tarih anlayışını taslaklaştırarak (Tarihsel maddecilik) geleceği şekillendirmeyi deniyordu. O gelceğe ilişkin bir program olarak aslında başka bir tarih anlatarak yola çıktı.
Aydınlanma humanizmi karşısında ulus gericiliği de aynı şekilde tarihi birer uluslar tarihi olarak yazarak ulusları kurdu ve geleceği şekillendirebildi. Örneğin bir Türk tarihi yazılmadan bir Türk Devleti ve Türk Ulusu olamazdı.
O halde, Türkiye'de demokratik hareket eğer gelişmek ve bir başarı kazanmak, bu günü ve geleceği şekillendirmek istiyorsa, önce demokratik bir tarih yazmak zorundadır. Tarih demokratik olmadan bugün ve gelecek demokratik olamaz.
Demokratik hareketin zayıflığı aynı zamanda demokratik bir tarih olmamasında yankısını bulmaktadır ya da tersinden demokratik bir tarihçiliğin yokluğu demokratik hareketin zayıflığının en önemli nedenlerinden biridir.
*
Demokratik bir tarihi yazabilmeye en yatkın güçlerin işçi hareketi ve sosyalist hareket olması gerekir.
Ama bu hareketler Demokratik bir tarih yazmamışlar ve yazamamışlardır. Bırakalım demokratik tarihi kendi kendi sosyalist tarihlerini bile Türk ulusçuluğunun tarih kavramı içinde tanımlamışlar; Türk tarihi ile bir mücadeleye girmemişlerdir.
Örneğin Türkiye sosyalist hareketi ve işçi hareketi hep Müslümanlarla ve Türklerle başlatılmıştır. İstisnasız Türkiye'deki bütünsosyalist akımlar, Türkiye'de sosyalist hareketi TKP ve onun Bakü kongresiyle başlatırlar. Osmanlıdaki sosyalist akımlar ve hareketler birer tarih öncesi olarak bile pek ele alınmaz. bunlar birkaç akademisyenin ilgi alanı dışında yer bulamazlar. Türkçeyle ve Türklükle tanımlanmış bir ulusla kendini başlatan bir sosyalist hareket, en gerici ulusçuluğu yeniden üretmekten başka bir şey yapamazdı. Bırakalım sosyalisti bir yana, demokratik bir tarihçilik ise, bu tarihi ulusu Türkyük, vs. ile tanımlayan tarihçiliklere karşı hareketlerle tanımlar ve başlatırdı. yani örneğin, Türkiye Komünist Partisi'nin Bakü kongresi değil, Komünist Manifesto'nun ilk Ermeniceye çevrilişi bu modern sosyalist hareketin başlangıç noktası olurdu. Böyle bir başlangıç noktasının kendisi bile var olan Türk devletine ve ulusçuluğuna karşı bir mücadele anlamı taşır; sosyalistler gerici ulusçuluğun yeniden üreticileri olmazlardı.
En tutarlı demokrat olan ya da olması gereken sosyalist ve işçi hareketi, demokratik tarihi de örneğin Mithat Paşa veya İkinci Meşrutiyet ile değil; Selanikli işçilerle, Balkanlardaki devrimci demokrat ve sosyalist akımlarla ve köylü çetelerle, Ermeni sosyalist hareketiyle, Velestinli Rigasla, Tigran Zaven'le, Tevfik Fikret ile başlatırdı.
Böyle bir tarihe dayanan bir sosyalist ve Demokratik hareket, mitinglerde, anma toplantılarında, bu cılız ama nitelik bakımdan son derece önemli demokratik öncülerin isimlerini ve resimlerini taşır, onların unutulmasına karşı anmalar yapardı. Bu takdirde anma toplantıları birer Pazar vaazı, birer ruhsuz seremoni olmaktan çıkar her biri demokrasi mücadelesinin bir savaşı olurdu.
Böyle bir tarih, Balkan uluslarının kuruluşunu, Ermeni katliamlarını, Mübadeleleri, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu birer "ilerici" demokratik dönüşüm veya devrim değil, aydınlanmanın demokratik ideallerinin terki ve gerici ve karşı devrimci hareketler olarak anlatırdı.
Böyle bir tarih içinde, Mustafa Suphi'lerin kurduğu Türkiye Komünist Partisi, Ulusu Türklükle tanımlayan bu gericiliğin ve karşı devrimciliğin sosyalist harekete sızması ve ele geçirmesi olarak görülürdü.
Böyle bir tarih, İkinci Meşrutiyet için yapılan askeri ayaklanmayı, Osmanlı devlet sınıflarının demokratik harekete karşı bir manevrası; bütün balkanları sarmış devrimi bastırmak için onun başına geçme ve daha sonraki İttihat Terakki'nin darbesini bunun sonuca ulaşması ve karşı devrim olarak anlatırdı.
Sosyalist ve Demokratik hareketin böyle bir geleneğe dayandığı yerde, Kürtler üzerindeki baskıya karşı demokratik ve devrimci direniş, devrimci ikonografisini, Ergenekon benzeri Kava efsaneleriyle değil, bu topraklardaki Demokratik mücadelenin ilk başlatıcılarıyla, yani Velensinli Rigaslarla, Tigran Zaven'lerle kurardı. (Kürt hareketinin zaten Kemal Pir'ler aracılığıyla bu eksikliği bir parça olsun gidermeye çalışmaktadır ve bu çabalar o demokratik karakterin bir yansımasıdır.)
Bir insan hem Demokrat hem de Türk, Kürt vs. olamaz. Demokrat her şeyden önce, bir ulusun bir dille, bir tarihle, bir soyla, bir etniyle tanımlanmasını reddeden; bunların bütünüyle özele ilişkin olmasını savunan olabilir.
Türkiye'nin demokratları, Türkiye'nin laikleri gibidirler. Laikler nasıl Diyanet işleri, İmam hatipler, din dersleri vs. gibi gerici ve anti laik bir kurumların varlığı ile laiklik arasında bir sorun görmeyen ve hatta bunu laiklik olarak tanımlayan anti laiklerse; Türkiye'nin demokratları da ulusun ve devletin, Türklük ile tanımlanmasında, resmi dilinin Türkçe olmasında, Türk tarihi okutulmasında sorun görmeyen kendini Demokarat sanan anti demokratik Türklerdir.
Türklüğü (ya da Kürtlüğü veya başka bir soyu, tarihi, dili vs.) kişinin bütünüyle özel sorunu yapmayı hedeflemeyen, ulusu bir dil, bir tarih, bir din, bir etni vs. ile tanımlamayı reddetmeyen bir demokratik hareket olamaz.
Demokratik bir devlet Türk Devletinin, Demokratik bir ulusçuluk gerici ulusçuluğun yerini; demokratik bir ulus Türk ve Kürt uluslarının yerini ancak, Tarihi Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin değil; Demokratlarla, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin mücadelesinin tarihi olarak yazdığında, alabilir.
Bunun haricindeki bütün değişimler, demokrasi değil, bu günkü gericiliğin kendini zamana uydurmasından ve ömrünü uzatmasından başka bir anlama gelmez.
demiraltona@gmail.com
http://www.demirden-kapilar.org
http://www.koxuz.org
Demir Küçükaydın'ın aşağıda okuyacağınız yazısı, "GEÇMİŞİN GELECEKTEKİ YERİ" Başlıklı yazıma, konusu "esintiler" olarak belirtilip adresime, ve adres grubuma gönderilmiş makale, yorum yazısındır. Demir'in yazısı 17 Mart 2009 da yazılmış. ilk kez rastlıyorum. Benim yazımın konusu bir aptalın "geçmişi olanın geleceği olmaz" söylemiydi. Akıllara ziyan böylesi bir söylem üzerine kurulmuş felsefi bir yaklaşımı da içeren yazıdır.
Demir'in yazısını en kısa zamanda yanıtlayacağım. Önermelerinde katıldığım ve eleştireceğim yanlar olacaktır. Geçmişe çok farklı bakıyoruz. Bunun üzerinde duracağım.Önce okumak gerek...
Demir küçükaydın
17 Mart 2009
Tarih'in geçmişle değil bugünle ilgili olduğu; Tarih üzerine tartışmaların aslında geçmiş üzerine değil bu güne ve geleceğe ilişkin programlarla ve tasavvurlarla, dolayısıyla da bu program ve tasavvurları şekillendiren, onların ardındaki sınıfsal konum ve çıkarlarla iligili olduğu bir "Lapalis hakikati"dir.
Ama sadece bu kadarı eksik bir doğrudur. Bunun daha da doğrusu, bugünün ve geleceğin aslında geçmişte şekillendirildiğidir. Geçmişi başka türlü ele alıp anlatmayan hiçbir hareket bugünün mücadelelerini ve geleceği başka türlü şekillendirememiştir ve şekillendiremez.
Bu geçmişte böyleydi, bugün de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır.
Her mitolojik hikaye bir tarihtir. Ve bugün bilinen bütün mitolojiler, aslında artık bilinmeyen veya unutulmuş tarihlerin yerine başka bir tarih yazımlarından başka bir şey değildir. Örneğin Kadınların ezilmesi için önce tarih yeniden yazılmıştır; ana tanrıçalar birer meduza yapılmıştır. Tanrıların kavgaları ve ilişkileri toplulukların ve toplumsal sınıfların kavgaları ve ilişkilerinden başka bir şey değildir.
Akdeniz ve Ortadoğu havzasında, dünyanın en elverişli ulaşım koşulu olan denizin (Akdeniz) sağladığı müthiş ticaret olanağının mümkün ve gerekli kıldığı tek tanrılı dinlerin kitapları, aslında, aydınlanma tarihçiliğince mitoloji diye tanımlanacak, tarihlere karşı başka bir tarih yazımından, dolayısıyla başka toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.
Klasik Akdeniz uygarlığının tek tanrılı dinleri, önceki tarihleri ("mitolojileri") yok edip, örneğin "klasik Greko Romen mitolojisinin", yani tarihinin yerine "Peygamberler Tarihi"ni; Kaos, Kozmos, Kronos vs. yerine Allah, Adem ve Havva'yı; Tanrılar yerine Peygamberleri anlatırken sadece başka bir tarih yazmıyor; bu tarih aracılığıyla başka bir topluluk tanımlıyor, başka bir toplumsal düzen kuruyor, yani geleceği geçmiş aracılığıyla şekillendiriyordu.
Aydınlanma da, yani şu modern toplumun din olmadığını söyleyen dini de, kutsal kitapların tarihine karşı kendi tarihini yazdı. Bu tarihi yazarken kutsal kitapların anlattığı tarihi "İnanç" sorunu olarak akıl dışına sürdü ve karanlık bir ortaçağ kavramıyla bu tarihi cehenneme yolladı.
Sosyalist hareket de bu yasanın dışında değildi, daha doğarken, aslında farklı bir tarih anlayışını taslaklaştırarak (Tarihsel maddecilik) geleceği şekillendirmeyi deniyordu. O gelceğe ilişkin bir program olarak aslında başka bir tarih anlatarak yola çıktı.
Aydınlanma humanizmi karşısında ulus gericiliği de aynı şekilde tarihi birer uluslar tarihi olarak yazarak ulusları kurdu ve geleceği şekillendirebildi. Örneğin bir Türk tarihi yazılmadan bir Türk Devleti ve Türk Ulusu olamazdı.
O halde, Türkiye'de demokratik hareket eğer gelişmek ve bir başarı kazanmak, bu günü ve geleceği şekillendirmek istiyorsa, önce demokratik bir tarih yazmak zorundadır. Tarih demokratik olmadan bugün ve gelecek demokratik olamaz.
Demokratik hareketin zayıflığı aynı zamanda demokratik bir tarih olmamasında yankısını bulmaktadır ya da tersinden demokratik bir tarihçiliğin yokluğu demokratik hareketin zayıflığının en önemli nedenlerinden biridir.
*
Demokratik bir tarihi yazabilmeye en yatkın güçlerin işçi hareketi ve sosyalist hareket olması gerekir.
Ama bu hareketler Demokratik bir tarih yazmamışlar ve yazamamışlardır. Bırakalım demokratik tarihi kendi kendi sosyalist tarihlerini bile Türk ulusçuluğunun tarih kavramı içinde tanımlamışlar; Türk tarihi ile bir mücadeleye girmemişlerdir.
Örneğin Türkiye sosyalist hareketi ve işçi hareketi hep Müslümanlarla ve Türklerle başlatılmıştır. İstisnasız Türkiye'deki bütünsosyalist akımlar, Türkiye'de sosyalist hareketi TKP ve onun Bakü kongresiyle başlatırlar. Osmanlıdaki sosyalist akımlar ve hareketler birer tarih öncesi olarak bile pek ele alınmaz. bunlar birkaç akademisyenin ilgi alanı dışında yer bulamazlar. Türkçeyle ve Türklükle tanımlanmış bir ulusla kendini başlatan bir sosyalist hareket, en gerici ulusçuluğu yeniden üretmekten başka bir şey yapamazdı. Bırakalım sosyalisti bir yana, demokratik bir tarihçilik ise, bu tarihi ulusu Türkyük, vs. ile tanımlayan tarihçiliklere karşı hareketlerle tanımlar ve başlatırdı. yani örneğin, Türkiye Komünist Partisi'nin Bakü kongresi değil, Komünist Manifesto'nun ilk Ermeniceye çevrilişi bu modern sosyalist hareketin başlangıç noktası olurdu. Böyle bir başlangıç noktasının kendisi bile var olan Türk devletine ve ulusçuluğuna karşı bir mücadele anlamı taşır; sosyalistler gerici ulusçuluğun yeniden üreticileri olmazlardı.
En tutarlı demokrat olan ya da olması gereken sosyalist ve işçi hareketi, demokratik tarihi de örneğin Mithat Paşa veya İkinci Meşrutiyet ile değil; Selanikli işçilerle, Balkanlardaki devrimci demokrat ve sosyalist akımlarla ve köylü çetelerle, Ermeni sosyalist hareketiyle, Velestinli Rigasla, Tigran Zaven'le, Tevfik Fikret ile başlatırdı.
Böyle bir tarihe dayanan bir sosyalist ve Demokratik hareket, mitinglerde, anma toplantılarında, bu cılız ama nitelik bakımdan son derece önemli demokratik öncülerin isimlerini ve resimlerini taşır, onların unutulmasına karşı anmalar yapardı. Bu takdirde anma toplantıları birer Pazar vaazı, birer ruhsuz seremoni olmaktan çıkar her biri demokrasi mücadelesinin bir savaşı olurdu.
Böyle bir tarih, Balkan uluslarının kuruluşunu, Ermeni katliamlarını, Mübadeleleri, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu birer "ilerici" demokratik dönüşüm veya devrim değil, aydınlanmanın demokratik ideallerinin terki ve gerici ve karşı devrimci hareketler olarak anlatırdı.
Böyle bir tarih içinde, Mustafa Suphi'lerin kurduğu Türkiye Komünist Partisi, Ulusu Türklükle tanımlayan bu gericiliğin ve karşı devrimciliğin sosyalist harekete sızması ve ele geçirmesi olarak görülürdü.
Böyle bir tarih, İkinci Meşrutiyet için yapılan askeri ayaklanmayı, Osmanlı devlet sınıflarının demokratik harekete karşı bir manevrası; bütün balkanları sarmış devrimi bastırmak için onun başına geçme ve daha sonraki İttihat Terakki'nin darbesini bunun sonuca ulaşması ve karşı devrim olarak anlatırdı.
Sosyalist ve Demokratik hareketin böyle bir geleneğe dayandığı yerde, Kürtler üzerindeki baskıya karşı demokratik ve devrimci direniş, devrimci ikonografisini, Ergenekon benzeri Kava efsaneleriyle değil, bu topraklardaki Demokratik mücadelenin ilk başlatıcılarıyla, yani Velensinli Rigaslarla, Tigran Zaven'lerle kurardı. (Kürt hareketinin zaten Kemal Pir'ler aracılığıyla bu eksikliği bir parça olsun gidermeye çalışmaktadır ve bu çabalar o demokratik karakterin bir yansımasıdır.)
Bir insan hem Demokrat hem de Türk, Kürt vs. olamaz. Demokrat her şeyden önce, bir ulusun bir dille, bir tarihle, bir soyla, bir etniyle tanımlanmasını reddeden; bunların bütünüyle özele ilişkin olmasını savunan olabilir.
Türkiye'nin demokratları, Türkiye'nin laikleri gibidirler. Laikler nasıl Diyanet işleri, İmam hatipler, din dersleri vs. gibi gerici ve anti laik bir kurumların varlığı ile laiklik arasında bir sorun görmeyen ve hatta bunu laiklik olarak tanımlayan anti laiklerse; Türkiye'nin demokratları da ulusun ve devletin, Türklük ile tanımlanmasında, resmi dilinin Türkçe olmasında, Türk tarihi okutulmasında sorun görmeyen kendini Demokarat sanan anti demokratik Türklerdir.
Türklüğü (ya da Kürtlüğü veya başka bir soyu, tarihi, dili vs.) kişinin bütünüyle özel sorunu yapmayı hedeflemeyen, ulusu bir dil, bir tarih, bir din, bir etni vs. ile tanımlamayı reddetmeyen bir demokratik hareket olamaz.
Demokratik bir devlet Türk Devletinin, Demokratik bir ulusçuluk gerici ulusçuluğun yerini; demokratik bir ulus Türk ve Kürt uluslarının yerini ancak, Tarihi Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin değil; Demokratlarla, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin mücadelesinin tarihi olarak yazdığında, alabilir.
Bunun haricindeki bütün değişimler, demokrasi değil, bu günkü gericiliğin kendini zamana uydurmasından ve ömrünü uzatmasından başka bir anlama gelmez.
demiraltona@gmail.com
http://www.demirden-kapilar.org
http://www.koxuz.org
NEBİL RAHUMA'YI SOYTARILIKLARI İÇİN KULANANLAR
Öner ödemiş
11 Mayıs 2009
Sen kendi kimliğinle var olmaktan aciz birisin. Kendi adın ve kimliğinle var olmayı bir dene.
Hep başkalarının alanlarında, başkalarını kendine siper alarak saldırıyorsun. Bu meziyet değil. Senin çok rehber aldığın insanların fotoğrafı ortada… Onlar yalanları ve iftiralarıyla onurlu insanlara saldırarak kendilerine onur katmaya çalışıyorlar. Gelecek dertleri yok. Geçmişte onlar için bir an önce sökülüp atılması gereken ağır bir yük…
Bire döküntü;
Nebil’in onlarca çocukluğundan beri yanında olan, zindanları birlikte paylaştığı arkadaşları var. Zurnanın son deliği olan insanların geçmiş dönemden taşıdıkları kin ile yaptığı saldırıların dışında aynı süreci yaşayanlar var. Arkadaşlarının polis olma kuşkusu ile sorguya çektiği ‘SUS’ dedikleri ve bir zat, o dönemden kalma bir kin ve hırsla, şehit olan bir arkadaşımızın arkasına saklanarak iftira salvoları atıyor… Sen bunların arkasına gizlenerek yüreksizce ve seviyesizce, karşınsa geldiğinde dizinin bağı çözülecek insanlara iftiralar atıyorsun. İnsanları, kendi yoldaşlarının cinayetleriyle suçlayacak kadar yalancı ve sahtekarsın. Adam ol Hasan Balcı. Bu zor iş senin için bunu biliyoruz.
Nebil Rahuma’nın son anlarında yanında olan ve yaşayan insanın anlattıkları yazıldığında dilin tutulacak… Sen mezarlık resimleri çekip insanları yalanlarınla oyalarken Nebil’in gerçek arkadaşları yaşanan bütün bir süreci sorgulamak için boş durmadılar. Neden ve nasıl yargılandı, yargılanmada gerçekte neler soruldu, nelerle suçlanmaya çalışıldı, ondan ne istendi, ona kurşunu kim sıktı, onu öldüren silah nasıl MHP Eyüp teşkilatında yakalandı, Adana’dan gelir gelmez neden tutuklandı, Ali Çakmaklı ile son görüşmesinde neler yaşandı,Ali Çakmaklı’ya silah almak için verdiği altınlara ne oldu gibi soruların yanıtlarına ulaştılar. Onun o dönem yargılanmasında olan ve yaşayan iki kişiden birisi olan kişinin, “Nebil’in öldürülmesi siyasi bir hataydı, cinayetti” açıklamasına ulaşıldı.
Nebil Rahuma kendi değerlerini yaşamının son anına kadar taşıdı. Senin gibi döküntülerin kendi adına açılmış bir sitede bu yazdıklarını okusaydı, ilk yapacağı şey, seni bulup yüzüne tükürmek olurdu.
Nebil Rahuma’yı kullanarak onurlu insanlara karşı, içinde olan tüm kinini kusuyorsun. Bunu yaparken de devrimci değerlere sarılıyorsun. Senin gibilerin devrimci değerlerle asla ve asla bir alakası olamaz. Bir devrimci bu kadar seviyesiz ve yalancı asla olamaz. Bir devrimci işbirlikçilerle işbirliği asla yapmaz. Bir devrimci neden sonuç ilişkilerini kurmadan, hiçbir açıklamada bulunmaz. Bir devrimci her şeyden önce onurlu olur ve onurlu insanların onurunu kendi onuru olarak sahiplenir…
Sen bunlardan uzak bir adamsın… Dilin çapının göstergesi…
Çapsız bir döküntüsün sen Hasan Balcı…
Nebil Rahuma’nın adını asla artık kendine bir kalkan yapma…
Senin yaptığın düşmanlık bile değil. Düşmanlar bile gırtlak gırtlağa savaştıkları insanlara karşı saygılıdır. Sende bu saygı asla yok. Bırak adını kullandığın Nebil Rahuma’ya bile saygılı değilsin sen..
Bir an önce kendi kulvarına dön ve kendi çamurunda oyna…
İki yüzlü dengesizlerin kendi kimlikleri olmaz.
Sen kimsin bre Hasan Balcı..
Ne olduğu bilinmez adam.
Nereden çıktında hemencecik cellat oldun..
Onurlu insanların onurlarına saldırır oldun..
Kimsin sen bre HASAN BALCI…
Seni adam sananları yanıltarak başladın işe.. Adam yerine koyanlara saldırdın ilkin. Sonra hızını alamayıp, hemen her onurlu insana saldırmaya, devrimci döküntüleri kendine rehber almaya başladın…
Bir şekilde çamur gibi bulaştığı insanların paçasından düşmek bilmiyorsun. Senin derdin ne Hasan Balcı… Kime çalışıyorsun büyük devrimci…
Sen ne Nebili tanırsın ve acilcileri nede onuru…
Onur ona buna saldırmakla edinilecek bir şey değildir. Bunu asla unutma. Son beş dakikada bir yerlere sığınmaya çalışılarak, bir geçmiş edinilemez…
Sen geç kaldın…
Düş artık Nebil’den…
Orada sana kazanç yok…
Sen kendi kulvarında yeni üstatlarınla oynamaya devam et ve onurlu insanların üzerlerinden elini çek….
Kendine yeni oyun alanları bul…
Sen konu sıkıntısı çekmezsin, birazda başkaları çeksin seni…
Düş artık Hasan Balcı..
Düş bizden…
11 Mayıs 2009
Sen kendi kimliğinle var olmaktan aciz birisin. Kendi adın ve kimliğinle var olmayı bir dene.
Hep başkalarının alanlarında, başkalarını kendine siper alarak saldırıyorsun. Bu meziyet değil. Senin çok rehber aldığın insanların fotoğrafı ortada… Onlar yalanları ve iftiralarıyla onurlu insanlara saldırarak kendilerine onur katmaya çalışıyorlar. Gelecek dertleri yok. Geçmişte onlar için bir an önce sökülüp atılması gereken ağır bir yük…
Bire döküntü;
Nebil’in onlarca çocukluğundan beri yanında olan, zindanları birlikte paylaştığı arkadaşları var. Zurnanın son deliği olan insanların geçmiş dönemden taşıdıkları kin ile yaptığı saldırıların dışında aynı süreci yaşayanlar var. Arkadaşlarının polis olma kuşkusu ile sorguya çektiği ‘SUS’ dedikleri ve bir zat, o dönemden kalma bir kin ve hırsla, şehit olan bir arkadaşımızın arkasına saklanarak iftira salvoları atıyor… Sen bunların arkasına gizlenerek yüreksizce ve seviyesizce, karşınsa geldiğinde dizinin bağı çözülecek insanlara iftiralar atıyorsun. İnsanları, kendi yoldaşlarının cinayetleriyle suçlayacak kadar yalancı ve sahtekarsın. Adam ol Hasan Balcı. Bu zor iş senin için bunu biliyoruz.
Nebil Rahuma’nın son anlarında yanında olan ve yaşayan insanın anlattıkları yazıldığında dilin tutulacak… Sen mezarlık resimleri çekip insanları yalanlarınla oyalarken Nebil’in gerçek arkadaşları yaşanan bütün bir süreci sorgulamak için boş durmadılar. Neden ve nasıl yargılandı, yargılanmada gerçekte neler soruldu, nelerle suçlanmaya çalışıldı, ondan ne istendi, ona kurşunu kim sıktı, onu öldüren silah nasıl MHP Eyüp teşkilatında yakalandı, Adana’dan gelir gelmez neden tutuklandı, Ali Çakmaklı ile son görüşmesinde neler yaşandı,Ali Çakmaklı’ya silah almak için verdiği altınlara ne oldu gibi soruların yanıtlarına ulaştılar. Onun o dönem yargılanmasında olan ve yaşayan iki kişiden birisi olan kişinin, “Nebil’in öldürülmesi siyasi bir hataydı, cinayetti” açıklamasına ulaşıldı.
Nebil Rahuma kendi değerlerini yaşamının son anına kadar taşıdı. Senin gibi döküntülerin kendi adına açılmış bir sitede bu yazdıklarını okusaydı, ilk yapacağı şey, seni bulup yüzüne tükürmek olurdu.
Nebil Rahuma’yı kullanarak onurlu insanlara karşı, içinde olan tüm kinini kusuyorsun. Bunu yaparken de devrimci değerlere sarılıyorsun. Senin gibilerin devrimci değerlerle asla ve asla bir alakası olamaz. Bir devrimci bu kadar seviyesiz ve yalancı asla olamaz. Bir devrimci işbirlikçilerle işbirliği asla yapmaz. Bir devrimci neden sonuç ilişkilerini kurmadan, hiçbir açıklamada bulunmaz. Bir devrimci her şeyden önce onurlu olur ve onurlu insanların onurunu kendi onuru olarak sahiplenir…
Sen bunlardan uzak bir adamsın… Dilin çapının göstergesi…
Çapsız bir döküntüsün sen Hasan Balcı…
Nebil Rahuma’nın adını asla artık kendine bir kalkan yapma…
Senin yaptığın düşmanlık bile değil. Düşmanlar bile gırtlak gırtlağa savaştıkları insanlara karşı saygılıdır. Sende bu saygı asla yok. Bırak adını kullandığın Nebil Rahuma’ya bile saygılı değilsin sen..
Bir an önce kendi kulvarına dön ve kendi çamurunda oyna…
İki yüzlü dengesizlerin kendi kimlikleri olmaz.
Sen kimsin bre Hasan Balcı..
Ne olduğu bilinmez adam.
Nereden çıktında hemencecik cellat oldun..
Onurlu insanların onurlarına saldırır oldun..
Kimsin sen bre HASAN BALCI…
Seni adam sananları yanıltarak başladın işe.. Adam yerine koyanlara saldırdın ilkin. Sonra hızını alamayıp, hemen her onurlu insana saldırmaya, devrimci döküntüleri kendine rehber almaya başladın…
Bir şekilde çamur gibi bulaştığı insanların paçasından düşmek bilmiyorsun. Senin derdin ne Hasan Balcı… Kime çalışıyorsun büyük devrimci…
Sen ne Nebili tanırsın ve acilcileri nede onuru…
Onur ona buna saldırmakla edinilecek bir şey değildir. Bunu asla unutma. Son beş dakikada bir yerlere sığınmaya çalışılarak, bir geçmiş edinilemez…
Sen geç kaldın…
Düş artık Nebil’den…
Orada sana kazanç yok…
Sen kendi kulvarında yeni üstatlarınla oynamaya devam et ve onurlu insanların üzerlerinden elini çek….
Kendine yeni oyun alanları bul…
Sen konu sıkıntısı çekmezsin, birazda başkaları çeksin seni…
Düş artık Hasan Balcı..
Düş bizden…
DİN, DEVLET SOSYALİSTLER
Yener Orkunoğul
11 Mayıs 2009
Demokratikleşme ve Kürt Sorunu Türkiye’nin acil sorunları. Böylesi önemli sorunlar ortada iken, ‘din ve devlet‘ gibi konuyu ve ve sosyalistlerin tavrının ne olması gerektiğini ele almak da ne oluyor ?
Dünya çapında dine bir kayış gözlenmektedir. Dünyada devletlerden de destek alan çeşitli dinsel cemaatler ‘diyalog’ adı altında esas olarak sosyalizme karşı ideolojik mücadele yürüttüler ve yürütüyorlar. Ayrıca Türkiye’de Kuran’ı referans alan birinin başbakan olması, dinin toplum içindeki gücünü göstermektedir.
Sosyalistlerin amacı, sömürüsüz bir dünya kurmaktır. Bunun ilk şartı mümkün olabildiği kadar demokratik bir ortam ve özgür kişiler yaratmaktır. Dolayısıyla demokratikleşme önemli bir rol oynamaktadır. Lenin’in deyişiyle ‘demokrasi mücadelesi içinde eğitilmemiş bir işçi sınıfı sosyalizmi kuramaz.’
Demokratikleşme ‚‘Özgür İnsan’ların emeğinin ürünüdür. Özgür insanı besleyen gıda, ‘Aklın Özgürlüğüdür.‘ Oysa Türkiye’de aklın özgürlüğünü frenleyen dar bir laiklik anlayışı egemendir. Dolayısıyla özgürleşme ve demokratikleşmenin dinle ve devletle bağıntısı vardır.
Ortalama bir solcuya, ‘Laiklik Nedir ?’ diye sorarsanız, şu cevabı alırsınız: ‘Laiklik, din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır.’ Bu cevap, eksik bir cevaptır. Laikliğin özünü anlatmaz. Laikliğin sonucunu dillendirir.
Laikliğin, ‘devlet ve dinin birbirinden ayrı ve bağımsız’ olmasına indirgenmesi laikliğin özünü gizlemektedir.
Türkiye’de neden yaygın bir dar laiklik anlayışı egemen ?
Bu sorunun cevabı şudur : Kemalist aydınlar, her şeyde olduğu gibi, laikliğin özünü boşaltarak benimsediler. Evrensel laiklik anlayışını çarpıttılar. Tüm bunlar, Türkiye’nin özgün olduğu iddiasıyla yapıldı.
Nedense, Türkiye’deki evrensel ilkeleri çarpıtmaların temelinde, hep bu ‘Özgünlük’ saplantısı var.
***
Laiklik, Aklın Özgürleşmesidir. Batı’da Ortaçağ döneminde Kilise ve dinsel devlet, aklın özgürleşmesine karşı idi. . Aklın özgürlüğü, devletin dinsel anlayıştan kopmasını gerektiriyordu. Devlet ve din birbirlerinden ayrıldılar.
Türkiye’de böyle olmadı. Bu nedenle haklı olarak Türkiye’nin laik devlet değil, ‘laikçi‘ bir devlet olduğu sık sık dillendirilmektedir.
Dar laiklik anlayışları, demokratikleşmeye zarar verir. Hele demokratikleşme sancılarının yaşandığı Türkiye’de, ‘Aklın Özgürlüğünü‘ ön planda tutmak son derece önemlidir. ‘Aklın Özgürlüğü‘, ‘Özgür İnsan ‘ yaratmanın temelidir. Özgür insan, aklın özgür olduğu ortamda gelişebilir.
***
Laikliğin doğru anlaşılması gerekir.
Sosyalistlerin, din konusundaki görüşleri nedir ?
Biz sosyalistler, din ve devlet ilişkisi hakkında ne düşünüyoruz ?
Geçmişte sosyalist hareketlerin bu konuda tutarlı bir çizgi izledikleri söylenemez.
Sosyalist laiklik anlayışı ile burjuva laiklik anlayışı arasındaki fark nedir ?
Türkiye’de en gelişmiş biçimi burjuva laiklik anlayışı şöyle dile getirilmiştir: : ‘Laiklikte din ve devlet bağımsızdır, devlet dine karışamaz, din de devlete.’ Bu tanım, burjuva laiklik anlayışı açısından doğru bir tanımdır. Türkiye’de yaygın olan laiklik anlayışına göre bir ilerlemedir.
Bu anlayışın pratik sonucu şudur: ‘Diyanet İşleri’nin ortadan kaldırılması talebi‘ burjuva laiklik anlayışının sonucudur. Sosyalist görüşe göre de ‘devlet dine karışamaz, din de devlete.’ Ancak bu tanım, sosyalistler açısından eksiktir.
Niçin eksik? Çünkü burjuva laiklik anlayışı ve sosyalist laiklik anlayışı arasındaki farklılıkları dikkate almıyor.
Burjuva laiklik anlayışı ve sosyalist laiklik anlayışı arasında bir benzerlik olduğu doğrudur. Benzerlik şudur: Her iki laiklik anlayışına göre, ‘Din, kişinin özel sorunudur.‘
Peki, iki tür laiklik arasındaki fark nedir?
İki anlayış arasındaki farkın anlaşılabilmesi için, sosyalistlerin din anlayışının kısa özeti gerekir: Devlet, hiçbir insanın inancına karışmamalıdır, devlet inançlar arasında ayrım yapmamalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, din veya herhangi bir inanç kişisel bir sorundur. Her türlü dinsel özgürlük vardır.
Buraya kadar sosyalist laiklik anlayışı, burjuva laikliği ile aynı görüşte. Ayrılık şurda: Evet, devlet açısından ele alındığında din kişisel bir sorundur, ancak sosyalist parti açısından, din kişisel bir sorun olarak görülemez. Yani, sosyalist parti, ‘Aklın özgürleşmesine‘ engel teşkil eden dine karşı ideolojik mücadeleden vazgeçemez.
***
Sosyalizm, dine karşı mücadele biçimlerinde de burjuva radikal görüşlerden ayrılır. Şöyle ki: Burjuva radikal görüş, dini, ‘entelektüell‘ bir sorun olarak alır. Dinsel önyargıların, propaganda yöntemleri ile aşılacağına inanır. Oysa ‘İnsanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka bir şey değildir.‘(Lenin)
Keza Marks dini, ‘hem gerçek bir ıstırabın yansıması, hem de bu ıstıraba karşı protesto’ olarak ifade etmişti.
Din etkisini neden en çok köylü kitleleri veya şehrin en alt katmanları üzerinde göstermektedir ?
Burjuva radikalleri bu soruya şöyle cevap verirler: ‘Cahil oldukları için‘. Ve ‘eğitim yoluyla‘ kitleleri dinin etkisinden kurtaracaklarını düşünürler.
Sosyalistler, bu burjuva radikal görüşlerin yanlış olduğunu bilirler. Bu nedenle sosyalistler, aklın özgürlüğünü savunarak, dine karşı ideolojik mücadele ederler. Ancak bu ideolojik mücadelenin yeterli olmayacağının bilincindedirler.
Sosyalistler, dinsel önyargılara karşı nasıl savaşılması gerektiğini bilmelidirler. Tabii bunu yapabilmek için, dinsel inancın kökenini açıklamak durumundadırlar.
***
Din, çaresizlikten kaynaklanır. ‘Tanrıları korku yarattı‘ sözü anlamlıdır. Kapitalizmin karanlık güçleri karşısındaki çaresizliğinden kaynaklanır. Kapitalizm, yoksul insanlara, deprem ve doğa felaketlerden daha beter kahırlar çektirmektedir. Düşünün bir kez, emekçi yığınların toplumsal ezikliği, günlük yaşamın dayanılmaz acıları, bu yığınları çaresiz bir hale getirmektedir.
Demek ki, dinsel önyargılara karşı mücadelede en etkin yol, yığınların bu çaresizlikten kurtulmalarıdır. Din, ezilmişliğin ve çaresizliğin felsefesidir. Bu felsefeyi aşmanın yolu, ezilmişlikten ve çaresizlikten kurtulmaktır.
Ezilenler, çaresizliğine çözüm aradıkça dinsel önyargılarını aşarlar. Ezilenin hedefi, kendini kurtarmak olmalı. Ezilen sınıflar örgütlendikleri ve kendi ezilmişliklerine son vermek için mücadele ettikleri zaman dinsel önyargılardan sıyrılmaya başlarlar.
Ezilenleri yüceltmenin bir anlamı yoktur. Ezilenin yüceltilebilecek neyi var ? Burjuvazi de ezilenleri yüceltebilir. Ezilenleri yüceltmek, populizmdir. Ancak kendini ezilmişten kurtarmaya çalışan bir halkın eylemi ve çabası yüceltilebilinir.
11 Mayıs 2009
Demokratikleşme ve Kürt Sorunu Türkiye’nin acil sorunları. Böylesi önemli sorunlar ortada iken, ‘din ve devlet‘ gibi konuyu ve ve sosyalistlerin tavrının ne olması gerektiğini ele almak da ne oluyor ?
Dünya çapında dine bir kayış gözlenmektedir. Dünyada devletlerden de destek alan çeşitli dinsel cemaatler ‘diyalog’ adı altında esas olarak sosyalizme karşı ideolojik mücadele yürüttüler ve yürütüyorlar. Ayrıca Türkiye’de Kuran’ı referans alan birinin başbakan olması, dinin toplum içindeki gücünü göstermektedir.
Sosyalistlerin amacı, sömürüsüz bir dünya kurmaktır. Bunun ilk şartı mümkün olabildiği kadar demokratik bir ortam ve özgür kişiler yaratmaktır. Dolayısıyla demokratikleşme önemli bir rol oynamaktadır. Lenin’in deyişiyle ‘demokrasi mücadelesi içinde eğitilmemiş bir işçi sınıfı sosyalizmi kuramaz.’
Demokratikleşme ‚‘Özgür İnsan’ların emeğinin ürünüdür. Özgür insanı besleyen gıda, ‘Aklın Özgürlüğüdür.‘ Oysa Türkiye’de aklın özgürlüğünü frenleyen dar bir laiklik anlayışı egemendir. Dolayısıyla özgürleşme ve demokratikleşmenin dinle ve devletle bağıntısı vardır.
Ortalama bir solcuya, ‘Laiklik Nedir ?’ diye sorarsanız, şu cevabı alırsınız: ‘Laiklik, din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır.’ Bu cevap, eksik bir cevaptır. Laikliğin özünü anlatmaz. Laikliğin sonucunu dillendirir.
Laikliğin, ‘devlet ve dinin birbirinden ayrı ve bağımsız’ olmasına indirgenmesi laikliğin özünü gizlemektedir.
Türkiye’de neden yaygın bir dar laiklik anlayışı egemen ?
Bu sorunun cevabı şudur : Kemalist aydınlar, her şeyde olduğu gibi, laikliğin özünü boşaltarak benimsediler. Evrensel laiklik anlayışını çarpıttılar. Tüm bunlar, Türkiye’nin özgün olduğu iddiasıyla yapıldı.
Nedense, Türkiye’deki evrensel ilkeleri çarpıtmaların temelinde, hep bu ‘Özgünlük’ saplantısı var.
***
Laiklik, Aklın Özgürleşmesidir. Batı’da Ortaçağ döneminde Kilise ve dinsel devlet, aklın özgürleşmesine karşı idi. . Aklın özgürlüğü, devletin dinsel anlayıştan kopmasını gerektiriyordu. Devlet ve din birbirlerinden ayrıldılar.
Türkiye’de böyle olmadı. Bu nedenle haklı olarak Türkiye’nin laik devlet değil, ‘laikçi‘ bir devlet olduğu sık sık dillendirilmektedir.
Dar laiklik anlayışları, demokratikleşmeye zarar verir. Hele demokratikleşme sancılarının yaşandığı Türkiye’de, ‘Aklın Özgürlüğünü‘ ön planda tutmak son derece önemlidir. ‘Aklın Özgürlüğü‘, ‘Özgür İnsan ‘ yaratmanın temelidir. Özgür insan, aklın özgür olduğu ortamda gelişebilir.
***
Laikliğin doğru anlaşılması gerekir.
Sosyalistlerin, din konusundaki görüşleri nedir ?
Biz sosyalistler, din ve devlet ilişkisi hakkında ne düşünüyoruz ?
Geçmişte sosyalist hareketlerin bu konuda tutarlı bir çizgi izledikleri söylenemez.
Sosyalist laiklik anlayışı ile burjuva laiklik anlayışı arasındaki fark nedir ?
Türkiye’de en gelişmiş biçimi burjuva laiklik anlayışı şöyle dile getirilmiştir: : ‘Laiklikte din ve devlet bağımsızdır, devlet dine karışamaz, din de devlete.’ Bu tanım, burjuva laiklik anlayışı açısından doğru bir tanımdır. Türkiye’de yaygın olan laiklik anlayışına göre bir ilerlemedir.
Bu anlayışın pratik sonucu şudur: ‘Diyanet İşleri’nin ortadan kaldırılması talebi‘ burjuva laiklik anlayışının sonucudur. Sosyalist görüşe göre de ‘devlet dine karışamaz, din de devlete.’ Ancak bu tanım, sosyalistler açısından eksiktir.
Niçin eksik? Çünkü burjuva laiklik anlayışı ve sosyalist laiklik anlayışı arasındaki farklılıkları dikkate almıyor.
Burjuva laiklik anlayışı ve sosyalist laiklik anlayışı arasında bir benzerlik olduğu doğrudur. Benzerlik şudur: Her iki laiklik anlayışına göre, ‘Din, kişinin özel sorunudur.‘
Peki, iki tür laiklik arasındaki fark nedir?
İki anlayış arasındaki farkın anlaşılabilmesi için, sosyalistlerin din anlayışının kısa özeti gerekir: Devlet, hiçbir insanın inancına karışmamalıdır, devlet inançlar arasında ayrım yapmamalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, din veya herhangi bir inanç kişisel bir sorundur. Her türlü dinsel özgürlük vardır.
Buraya kadar sosyalist laiklik anlayışı, burjuva laikliği ile aynı görüşte. Ayrılık şurda: Evet, devlet açısından ele alındığında din kişisel bir sorundur, ancak sosyalist parti açısından, din kişisel bir sorun olarak görülemez. Yani, sosyalist parti, ‘Aklın özgürleşmesine‘ engel teşkil eden dine karşı ideolojik mücadeleden vazgeçemez.
***
Sosyalizm, dine karşı mücadele biçimlerinde de burjuva radikal görüşlerden ayrılır. Şöyle ki: Burjuva radikal görüş, dini, ‘entelektüell‘ bir sorun olarak alır. Dinsel önyargıların, propaganda yöntemleri ile aşılacağına inanır. Oysa ‘İnsanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka bir şey değildir.‘(Lenin)
Keza Marks dini, ‘hem gerçek bir ıstırabın yansıması, hem de bu ıstıraba karşı protesto’ olarak ifade etmişti.
Din etkisini neden en çok köylü kitleleri veya şehrin en alt katmanları üzerinde göstermektedir ?
Burjuva radikalleri bu soruya şöyle cevap verirler: ‘Cahil oldukları için‘. Ve ‘eğitim yoluyla‘ kitleleri dinin etkisinden kurtaracaklarını düşünürler.
Sosyalistler, bu burjuva radikal görüşlerin yanlış olduğunu bilirler. Bu nedenle sosyalistler, aklın özgürlüğünü savunarak, dine karşı ideolojik mücadele ederler. Ancak bu ideolojik mücadelenin yeterli olmayacağının bilincindedirler.
Sosyalistler, dinsel önyargılara karşı nasıl savaşılması gerektiğini bilmelidirler. Tabii bunu yapabilmek için, dinsel inancın kökenini açıklamak durumundadırlar.
***
Din, çaresizlikten kaynaklanır. ‘Tanrıları korku yarattı‘ sözü anlamlıdır. Kapitalizmin karanlık güçleri karşısındaki çaresizliğinden kaynaklanır. Kapitalizm, yoksul insanlara, deprem ve doğa felaketlerden daha beter kahırlar çektirmektedir. Düşünün bir kez, emekçi yığınların toplumsal ezikliği, günlük yaşamın dayanılmaz acıları, bu yığınları çaresiz bir hale getirmektedir.
Demek ki, dinsel önyargılara karşı mücadelede en etkin yol, yığınların bu çaresizlikten kurtulmalarıdır. Din, ezilmişliğin ve çaresizliğin felsefesidir. Bu felsefeyi aşmanın yolu, ezilmişlikten ve çaresizlikten kurtulmaktır.
Ezilenler, çaresizliğine çözüm aradıkça dinsel önyargılarını aşarlar. Ezilenin hedefi, kendini kurtarmak olmalı. Ezilen sınıflar örgütlendikleri ve kendi ezilmişliklerine son vermek için mücadele ettikleri zaman dinsel önyargılardan sıyrılmaya başlarlar.
Ezilenleri yüceltmenin bir anlamı yoktur. Ezilenin yüceltilebilecek neyi var ? Burjuvazi de ezilenleri yüceltebilir. Ezilenleri yüceltmek, populizmdir. Ancak kendini ezilmişten kurtarmaya çalışan bir halkın eylemi ve çabası yüceltilebilinir.
(84. Dosya) İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER CEVAPLANDIR...
Mihrac Ural
10 Mayıs 2009
İtirafçı Engin Erkiner, yalansız yazamaz. Yazdığı her yeni yazıda, eskiye bir balans ayarı yapar. Çünkü kararlı bir duruşu yoktur ve olamaz da. Ben iddialarımı belgesiz konuşmadım konuşmayacağım. Ama bana saldıranlar bile istisnasız kurgularını, yalanlarını, uydurmalarını anlatıp durdular. Kendi yazdıklarını gönderdikleri iletilerini bile inkar edecek kadar korkakça gerçekliklerinden kaçtılar.
Son örnekler de şu.
"Aradan 30 sene geçtikten sonra ne oldu da Mihrac denilen herif böylesine celallendi?" diyorsun öyle mi?
İtirafçı Engin, bu soru bize değil sana sorulur. 27 yıl önce TKEP’li olmuşsun, on yıllar sonra Acilcilere ve örgütlü çabalarına saldırmak nereden aklına geldi?
İşkenceler, zindanlar, sürgünler yaşamış, yüzlerce Acilci militanın emekleriyle oluşmuş bir örgüte “Polis Akademisi” suçlamasını hangi ahlak ve vicdanı kıstaslarla yaptın. Kirletmediğin bir şey bırakmamakla elde etmek istediğin ne idi? Tüm solu “İğrenç” olarak ilan etmenin kıymeti nedir ki, bunu yaptın. Bir ahlaksızla birlikte, Cihat Aşkar yoldaş adına düzenlediğiniz mektubu yayınlamakla ne kazandın, cihat yoldaş gelip suratınızın ortasına bu çirkefi yapıştırmadı mı neden yoldaşı gece yarılarında telefonla işi örtbas etmek için aradın. Şehit yoldaşların şahadetlerini şaibeli hale getirme girişiminden ne elde ettin? Şehitleri bir kez daha katletmekle kazancın ne oldu? El yazılı itirafıyla MİT’en 150.000 TL aldığını itiraf eden bir ajanla ortaklığından eline ne geçti? Kimin hesabına çalışıyorsunuz? Bu sorular çoğaltır. Ama artık bunlar da geride kaldı.
Diyorsun ki:
“Erkan, Nebil'in "beni Mihrac yakalattı" dediğini çevresine söylemişti ve bu da muhtemelen Mihrac'ın kulağına gitmişti. Bana saldırarak konu değiştirmeye çalışıyordu.”
İtirafçı Engin, senin hakkında konuştuğum her şeyi kendi el yazın olan belgelerden getirip ortaya koydum. Bak sen ne koyuyorsun. Üçüncü şahısların doğrulamadığı, “söylediği” iddia edilen Nebil yoldaşın aramızda olmadığı, sadece duyum olan bir iddia üzerine üstelik kendince kurgular yaparak beni suçlamaya çalışıyorsun. Buna rağmen, tarihler seni yalancı çıkarmaya yetiyor.
Dinle bak,
Ben ve Nebil senin itiraflarınla deşifre edildik ve firari duruma düştük. Firar dönemim boyunca Nebil benim kadromda bir militandı. O, benden önce İstanbul’da yakalandı. Ben ise 10 Mart 1978’de Ankara’da yakalandım. Bütün firari dönemim boyunca da yanımda FÇ ve MÇ yoldaşlarım vardı. Firarı olan ve ekibiyle her zaman bir arada olan birinin kendinden önce yakalanmış bir yoldaşını nasıl yakalatacağını söyler misin? Bu denklem tutmuyor Engin tutmuyor. Başka kapıları zorla…
Ankara’da işkencelerden sonra İstanbul emniyetinde işkencelere tabi tutuldum ser verdim sır vermedim. İfadem beyaz bir sayfadır. Seni yakan da budur. 20 sayfalık bir itirafname olan polis ifadenle kamburun örtülmeyecek kadar büyük.
Sağmalcılarda zindana atıldım. Beni orda karşılayan, hemen ranzasını veren Nebil idi. Bu tarih verilerinde benim Nebil yoldaşa gönderdiğim iddia edilen bir pusulayla yakalanmasına yol açtığımı söylemek akıl karı mı? Bu uydurmayı, hangi tarihlerle açıklayabileceksin? Okuru aptal mı sanıyorsun. Nebil yoldaş adına şaibe yaratmaktan kastınız nedir söyler misin?
Nebil’in zindandan ilk kaçışını ben sağladım. Bedri Yağan’ı bağlayıp ranzanın altına sakladım ve Nebil’i onun yerine çıkardım. Benim çıkmamda ısrar etti, “sıra olayı değil” dedim, “benim ifadem temiz, zorda olan sensin” dedim onu özgürleştirdim. Bir ay sonra ben içerdeyken yakalanmasının vebalini hangi vicdanla üzerime yıkarsın. Bunu yaparken arın izanın neredeydi kendine bir sor bakalım?
Kurduğun caminin cemaati, polis ifaden, el yazılı belgelerle ortaya konmuş iken, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın el yazılı ifadesi ortada iken bu belgesel sunuma inanmayıp birinin duyduğu, üçüncü bir kişinin onaylamadığı, söyleyeninde aramızda olmadığı bir duyum üzerinde kağıttan şatolar kurmaların utancını duymuyor musun?
Mihrac Ural sendromu etrafında oluşturduğun bu cemaatin camisinin duvarına değil, kubbesine yapmak şeran caiz olmaz mı?
Bütün bunlar, dosya dosya yazıldı.
Zamanı hakem koydum aramıza, göreceğiz bakalım…
İtirafçı Engin Erkiner şaibe ve vesvese yaratmak, tartışmaları iyi takip etmemiş olanların kafasını bulandırmak için soruyor:
“Belki bilinmeyen bir bilgiyi de burada ileteyim:
1982 yılında adına "Leninist konferans" denilen bir konferans yapıldı. O sırada pasaportum olmadığı için Fransa'dan Suriye'ye gidemedim. Bunun yerine, benim de üyesi bulunduğum politik büro mensuplarına Mihrac Ural'ı ağır şekilde suçlayan bir mektup gönderdim.
Mihrac efendi, bu mektubu arşivinden çıkar da yayınla ve insanlar Nisan 1982'de seninle ilgili neler söylediğimi öğrensinler.”
Öyle mi?
Oku o zaman,
1.15. Dosya’yı okudun, bu dosyada yer alan 1982 de söylediğin her şey ve bu gün söylediklerinin karşılaştırması var, bunları bilmene rağmen neden bu soruyu soruyorsun. Cevabını aldığın soruları sormakla cevapsız olduğun imasını mı veriyorsun: Dön 15. Dosyayı bir daha oku. Orada ikiyüzlülüğünü bulacaksın. 15 Dosyanın aynasına bakacak kendini göreceksin. Dosya ektedir…
2.1-7 mayıs 1982 de yapılan toplantımız “Leninist konferans” değil, genişletilmiş MK toplantısıydı. Bazı şeyleri keyfin gelince iyi hatırlıyorsun bazen de hatırlamayı tercih etmiyorsun.
Genişletilmiş MK toplantısında alınan karar, 1. kongre bağlanana kadar, oy birliğiyle Genel Sekreterliğe getirilişimin kararıydı. 1 kongrede de kongre delegelerinin oy birliğiyle genel sekreterliğe (25 Kasım 1 Aralık 1986). Genişletilmiş MK toplantısının, benim genel sekreterliğe getiren ve yaptığı görev bölümünü o gün bak nasıl değerlendirmişsin:
“Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…” (Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderdiği mektup)
27 yıl sonra ne odluda Mihrac Ural’a bu saldırılara giriştin, Acilciler örgütüne ve değerlerine saldırdın. Bu soru sana sorulmalı.
3. 1-7 Mayıs 1982 genişletilmiş MK toplantısına gönderdiğin mektup, 24.5.1982 de bana gönderdiğin mektup ve 3 ay sonra gönderdiğin ayrılık mektubun olan “Açık Mektup”. Örgüt Arşivindedir. Bu mektuplar da ortaya koyduğun dile ile bu gün ortaya koyduğun dil arasında akıllara ziyan farkın nedeni nedir? Örgütümüze ve değerlerine bu saldırının altında ne var bunu soruyorum sana?
Bu mektuplar dünkü söylemlerinle, bu günü söylemlerini karşılaştırmalı olarak verdiğim 15. Dosyada bulacaksın. Dön bir daha oku…
A) MK ya gönderdiğin mektupta neler demişsin oku ve dön bu gün yazdıklarına bak…:
“Yoldaşlar,
Örgütümüzün bu önemli toplantısında aranızda bulunmadığım için öncelikle özür dilerim. Şu andaki kimlik durumumla oraya ulaşabilmek için güvenilir bir olanak yaratmam mümkün olmadı.
Bu nedenle toplantının hakkında karar alması gereken konulardaki önerilerimi iletmekle yetineceğim.
Örgütümüz son bir yılda her alanda önemli aşamalar yaptı. Bir yıl önce iyi tanınmayan ve hatta genellikle de muhatap alınmayan bir örgüt iken, bu gün demokrasi güçleri arasında tanınan, çizgisi ve görüşleri bilinen bir örgüt durumuna geldik Gelişmemiz çok olumlu olmakla birlikte henüz önümüzde aşılması gereken önemli engeller bulunduğu da bir diğer gerçektir…
Örgütümüzün en üst organı yaklaşık 1.5 yıl önce oluşturulan Politik Bürodur. Bu organın 1.5 yıllık çalışmasındaki özelliklere bakmak aydınlatıcı olacaktır (olumlu özelikler üzerinde burada durmayacağım. Bunları hepimiz biliyoruz.)
… Yoldaşlar,
Diğer konulardaki önerilerimi ve düşüncelerimi önceki mektuplarımda iletmiştim.
En kısa sürede görüşmek umuduyla hepinizi kucaklarım. (İmza) ” (Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderilen mektubundan el yazması, orijinal, Örgüt Arşivi, MK’ya gelen mektuplar bölümü)
B) Genişletilmiş MK toplantısından 24 gün sonra, bana gönderdiğin özel mektup:
“Yoldaş,
Mektubunu aldım. Toplantıya gelmek için o sırada olanaklar uygun değildi O zaman bazı şeyleri atlatıp gelebilirsem bile geri dönmem olanaksız olurdu. Şu anda bu sorunlar çözümlenmiş durumda.
Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…
Buradaki çalışmalara ilişkin raporumu birkaç gün sonra göndereceğim.” (Engin Erkiner, 24.5.1982 tarihli Genel Sekreter yoldaşa hitaben gönderilen mektubundan, el yazması orijinal, Örgüt Arşivi, GS’e gelen mektuplar bölümü)
C) “Açık Mektup” ta söylediklerinle bu gün söylediklerini karşılaştır. Utanman varsa utan…
“ Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik. Ancak siyasi mücadelenin bir ciddiyeti ve ilkeleri vardır. Çelişkiler belirli bir boyuta ulaşınca yol ayrımına gelinir. Bu benim için kolay bir şey değil. On yıllardır bu hareketin içindeyim… her kademesinde, ideolojik, politik, örgütsel, askeri her çeşit mücadelesi içinde yer aldım. Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla” (Engin Erkiner “Açık Mektup” 9.8.1982)
Uzun yol yürüdük birlikte, iyi kötü günleri geçirdik, başka arkadaşların yaptıklarını da küçümsemiyorsun en sonunda da komünist selamlar iletip yolunu ayırıyorsun. Eleştirin ne olursa olsun, ayrılığın en keskin süreçlerinde kullandığın dile ile bu gün kullanmakta olduğun dili karşılaştır. Bak bakalım insanlığından bir şey kalmış mı?
Açık Mektupla TKEP’e kaçtın. TEKP saflarında 25 yıl kaldın, on yıllar sonra Acilcilere saldırmanın kerameti nedir söyler misin? Bu görev neyle ve kiminle ilgilidir? Yüzlerce mücadele insanının gönül verdiği Acilcileri “iğrenç” göstermeye, şehitlerini şaibeli yapmaya yönelmeni kim istedi cevap ver? Adama sormazlar mı, 26 yıl önce örgütten kaçarken bile söylemediğin şeyleri şimdi bir kinle söylemeye neden koyuldun? Olayları sağduyuyla takip eden bir okur bunları suratına tokat vurur gibi sormaz mı? Sormuyorlarsa bu onların da senin de aynı sorumsuzluk içinde olduğunuzu göstermez mi?
Engin sana acıyorum.
Sen hiçbir zaman sorumlu olamasın. Kimsenin sorumluğunu bile üstlenemesin kendinden bile sorumlu değilsin. Sen sadece kaçarsın, en yakınlarını yarattığın belayla baş başa bırakıp kaçarsın. Camiinde topladığı cemaate de bu gün aynı şeyi yapacaksın.
“Plan değişimi gerekli” diyorsun. İyi…
“geçmişi olanın geleceği olmaz” diyorsun. Plan değişikliğin bu mu? Sen zaten hep plan değiştirenlerdensin. Burada ekmek yiyemedin de Alman solunda tahribata mı yöneliyorsun? Nedir söyle bakalım.
Geçmişindeki itirafçı kirliliği aşmak için, herkesin geçmişini inkar mı etmesi gerek? Geçmişe yönelik inkarcı söylemlerin, seni geçmişinden kurtarır mı sanıyorsun?
32 yıldır, yaptığın itirafların zulmü altında yaşadığımızı ve bunları unutacağımızı mı sanıyorsun? Göreceğiz bakalım…
“İğrenç” bulduğun Türkiye solundan kaçıp Alman solunda çalışmaya yönelmek seni kurtaracak mı sanıyorsun. Göreceğiz bakalım…
10 Mayıs 2009
İtirafçı Engin Erkiner, yalansız yazamaz. Yazdığı her yeni yazıda, eskiye bir balans ayarı yapar. Çünkü kararlı bir duruşu yoktur ve olamaz da. Ben iddialarımı belgesiz konuşmadım konuşmayacağım. Ama bana saldıranlar bile istisnasız kurgularını, yalanlarını, uydurmalarını anlatıp durdular. Kendi yazdıklarını gönderdikleri iletilerini bile inkar edecek kadar korkakça gerçekliklerinden kaçtılar.
Son örnekler de şu.
"Aradan 30 sene geçtikten sonra ne oldu da Mihrac denilen herif böylesine celallendi?" diyorsun öyle mi?
İtirafçı Engin, bu soru bize değil sana sorulur. 27 yıl önce TKEP’li olmuşsun, on yıllar sonra Acilcilere ve örgütlü çabalarına saldırmak nereden aklına geldi?
İşkenceler, zindanlar, sürgünler yaşamış, yüzlerce Acilci militanın emekleriyle oluşmuş bir örgüte “Polis Akademisi” suçlamasını hangi ahlak ve vicdanı kıstaslarla yaptın. Kirletmediğin bir şey bırakmamakla elde etmek istediğin ne idi? Tüm solu “İğrenç” olarak ilan etmenin kıymeti nedir ki, bunu yaptın. Bir ahlaksızla birlikte, Cihat Aşkar yoldaş adına düzenlediğiniz mektubu yayınlamakla ne kazandın, cihat yoldaş gelip suratınızın ortasına bu çirkefi yapıştırmadı mı neden yoldaşı gece yarılarında telefonla işi örtbas etmek için aradın. Şehit yoldaşların şahadetlerini şaibeli hale getirme girişiminden ne elde ettin? Şehitleri bir kez daha katletmekle kazancın ne oldu? El yazılı itirafıyla MİT’en 150.000 TL aldığını itiraf eden bir ajanla ortaklığından eline ne geçti? Kimin hesabına çalışıyorsunuz? Bu sorular çoğaltır. Ama artık bunlar da geride kaldı.
Diyorsun ki:
“Erkan, Nebil'in "beni Mihrac yakalattı" dediğini çevresine söylemişti ve bu da muhtemelen Mihrac'ın kulağına gitmişti. Bana saldırarak konu değiştirmeye çalışıyordu.”
İtirafçı Engin, senin hakkında konuştuğum her şeyi kendi el yazın olan belgelerden getirip ortaya koydum. Bak sen ne koyuyorsun. Üçüncü şahısların doğrulamadığı, “söylediği” iddia edilen Nebil yoldaşın aramızda olmadığı, sadece duyum olan bir iddia üzerine üstelik kendince kurgular yaparak beni suçlamaya çalışıyorsun. Buna rağmen, tarihler seni yalancı çıkarmaya yetiyor.
Dinle bak,
Ben ve Nebil senin itiraflarınla deşifre edildik ve firari duruma düştük. Firar dönemim boyunca Nebil benim kadromda bir militandı. O, benden önce İstanbul’da yakalandı. Ben ise 10 Mart 1978’de Ankara’da yakalandım. Bütün firari dönemim boyunca da yanımda FÇ ve MÇ yoldaşlarım vardı. Firarı olan ve ekibiyle her zaman bir arada olan birinin kendinden önce yakalanmış bir yoldaşını nasıl yakalatacağını söyler misin? Bu denklem tutmuyor Engin tutmuyor. Başka kapıları zorla…
Ankara’da işkencelerden sonra İstanbul emniyetinde işkencelere tabi tutuldum ser verdim sır vermedim. İfadem beyaz bir sayfadır. Seni yakan da budur. 20 sayfalık bir itirafname olan polis ifadenle kamburun örtülmeyecek kadar büyük.
Sağmalcılarda zindana atıldım. Beni orda karşılayan, hemen ranzasını veren Nebil idi. Bu tarih verilerinde benim Nebil yoldaşa gönderdiğim iddia edilen bir pusulayla yakalanmasına yol açtığımı söylemek akıl karı mı? Bu uydurmayı, hangi tarihlerle açıklayabileceksin? Okuru aptal mı sanıyorsun. Nebil yoldaş adına şaibe yaratmaktan kastınız nedir söyler misin?
Nebil’in zindandan ilk kaçışını ben sağladım. Bedri Yağan’ı bağlayıp ranzanın altına sakladım ve Nebil’i onun yerine çıkardım. Benim çıkmamda ısrar etti, “sıra olayı değil” dedim, “benim ifadem temiz, zorda olan sensin” dedim onu özgürleştirdim. Bir ay sonra ben içerdeyken yakalanmasının vebalini hangi vicdanla üzerime yıkarsın. Bunu yaparken arın izanın neredeydi kendine bir sor bakalım?
Kurduğun caminin cemaati, polis ifaden, el yazılı belgelerle ortaya konmuş iken, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın el yazılı ifadesi ortada iken bu belgesel sunuma inanmayıp birinin duyduğu, üçüncü bir kişinin onaylamadığı, söyleyeninde aramızda olmadığı bir duyum üzerinde kağıttan şatolar kurmaların utancını duymuyor musun?
Mihrac Ural sendromu etrafında oluşturduğun bu cemaatin camisinin duvarına değil, kubbesine yapmak şeran caiz olmaz mı?
Bütün bunlar, dosya dosya yazıldı.
Zamanı hakem koydum aramıza, göreceğiz bakalım…
İtirafçı Engin Erkiner şaibe ve vesvese yaratmak, tartışmaları iyi takip etmemiş olanların kafasını bulandırmak için soruyor:
“Belki bilinmeyen bir bilgiyi de burada ileteyim:
1982 yılında adına "Leninist konferans" denilen bir konferans yapıldı. O sırada pasaportum olmadığı için Fransa'dan Suriye'ye gidemedim. Bunun yerine, benim de üyesi bulunduğum politik büro mensuplarına Mihrac Ural'ı ağır şekilde suçlayan bir mektup gönderdim.
Mihrac efendi, bu mektubu arşivinden çıkar da yayınla ve insanlar Nisan 1982'de seninle ilgili neler söylediğimi öğrensinler.”
Öyle mi?
Oku o zaman,
1.15. Dosya’yı okudun, bu dosyada yer alan 1982 de söylediğin her şey ve bu gün söylediklerinin karşılaştırması var, bunları bilmene rağmen neden bu soruyu soruyorsun. Cevabını aldığın soruları sormakla cevapsız olduğun imasını mı veriyorsun: Dön 15. Dosyayı bir daha oku. Orada ikiyüzlülüğünü bulacaksın. 15 Dosyanın aynasına bakacak kendini göreceksin. Dosya ektedir…
2.1-7 mayıs 1982 de yapılan toplantımız “Leninist konferans” değil, genişletilmiş MK toplantısıydı. Bazı şeyleri keyfin gelince iyi hatırlıyorsun bazen de hatırlamayı tercih etmiyorsun.
Genişletilmiş MK toplantısında alınan karar, 1. kongre bağlanana kadar, oy birliğiyle Genel Sekreterliğe getirilişimin kararıydı. 1 kongrede de kongre delegelerinin oy birliğiyle genel sekreterliğe (25 Kasım 1 Aralık 1986). Genişletilmiş MK toplantısının, benim genel sekreterliğe getiren ve yaptığı görev bölümünü o gün bak nasıl değerlendirmişsin:
“Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…” (Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderdiği mektup)
27 yıl sonra ne odluda Mihrac Ural’a bu saldırılara giriştin, Acilciler örgütüne ve değerlerine saldırdın. Bu soru sana sorulmalı.
3. 1-7 Mayıs 1982 genişletilmiş MK toplantısına gönderdiğin mektup, 24.5.1982 de bana gönderdiğin mektup ve 3 ay sonra gönderdiğin ayrılık mektubun olan “Açık Mektup”. Örgüt Arşivindedir. Bu mektuplar da ortaya koyduğun dile ile bu gün ortaya koyduğun dil arasında akıllara ziyan farkın nedeni nedir? Örgütümüze ve değerlerine bu saldırının altında ne var bunu soruyorum sana?
Bu mektuplar dünkü söylemlerinle, bu günü söylemlerini karşılaştırmalı olarak verdiğim 15. Dosyada bulacaksın. Dön bir daha oku…
A) MK ya gönderdiğin mektupta neler demişsin oku ve dön bu gün yazdıklarına bak…:
“Yoldaşlar,
Örgütümüzün bu önemli toplantısında aranızda bulunmadığım için öncelikle özür dilerim. Şu andaki kimlik durumumla oraya ulaşabilmek için güvenilir bir olanak yaratmam mümkün olmadı.
Bu nedenle toplantının hakkında karar alması gereken konulardaki önerilerimi iletmekle yetineceğim.
Örgütümüz son bir yılda her alanda önemli aşamalar yaptı. Bir yıl önce iyi tanınmayan ve hatta genellikle de muhatap alınmayan bir örgüt iken, bu gün demokrasi güçleri arasında tanınan, çizgisi ve görüşleri bilinen bir örgüt durumuna geldik Gelişmemiz çok olumlu olmakla birlikte henüz önümüzde aşılması gereken önemli engeller bulunduğu da bir diğer gerçektir…
Örgütümüzün en üst organı yaklaşık 1.5 yıl önce oluşturulan Politik Bürodur. Bu organın 1.5 yıllık çalışmasındaki özelliklere bakmak aydınlatıcı olacaktır (olumlu özelikler üzerinde burada durmayacağım. Bunları hepimiz biliyoruz.)
… Yoldaşlar,
Diğer konulardaki önerilerimi ve düşüncelerimi önceki mektuplarımda iletmiştim.
En kısa sürede görüşmek umuduyla hepinizi kucaklarım. (İmza) ” (Engin Erkiner, 1-5-1982 tarihli MK’ya hitaben gönderilen mektubundan el yazması, orijinal, Örgüt Arşivi, MK’ya gelen mektuplar bölümü)
B) Genişletilmiş MK toplantısından 24 gün sonra, bana gönderdiğin özel mektup:
“Yoldaş,
Mektubunu aldım. Toplantıya gelmek için o sırada olanaklar uygun değildi O zaman bazı şeyleri atlatıp gelebilirsem bile geri dönmem olanaksız olurdu. Şu anda bu sorunlar çözümlenmiş durumda.
Örgütümüzün çeşitli organlar seçmesi ve işbölümüne gitmesi olumlu bir adımdır. Zaten bu son bir yıllık gelişimin doğal sonucu sayılır…
Buradaki çalışmalara ilişkin raporumu birkaç gün sonra göndereceğim.” (Engin Erkiner, 24.5.1982 tarihli Genel Sekreter yoldaşa hitaben gönderilen mektubundan, el yazması orijinal, Örgüt Arşivi, GS’e gelen mektuplar bölümü)
C) “Açık Mektup” ta söylediklerinle bu gün söylediklerini karşılaştır. Utanman varsa utan…
“ Birlikte uzun bir yol yürüdük. Birçok şeyi birlikte yaşadık. İyi ve kötü günleri birlikte geçirdik. Ancak siyasi mücadelenin bir ciddiyeti ve ilkeleri vardır. Çelişkiler belirli bir boyuta ulaşınca yol ayrımına gelinir. Bu benim için kolay bir şey değil. On yıllardır bu hareketin içindeyim… her kademesinde, ideolojik, politik, örgütsel, askeri her çeşit mücadelesi içinde yer aldım. Başka arkadaşların yaptıklarını da küçümseyecek değilim… komünist selamlarımla” (Engin Erkiner “Açık Mektup” 9.8.1982)
Uzun yol yürüdük birlikte, iyi kötü günleri geçirdik, başka arkadaşların yaptıklarını da küçümsemiyorsun en sonunda da komünist selamlar iletip yolunu ayırıyorsun. Eleştirin ne olursa olsun, ayrılığın en keskin süreçlerinde kullandığın dile ile bu gün kullanmakta olduğun dili karşılaştır. Bak bakalım insanlığından bir şey kalmış mı?
Açık Mektupla TKEP’e kaçtın. TEKP saflarında 25 yıl kaldın, on yıllar sonra Acilcilere saldırmanın kerameti nedir söyler misin? Bu görev neyle ve kiminle ilgilidir? Yüzlerce mücadele insanının gönül verdiği Acilcileri “iğrenç” göstermeye, şehitlerini şaibeli yapmaya yönelmeni kim istedi cevap ver? Adama sormazlar mı, 26 yıl önce örgütten kaçarken bile söylemediğin şeyleri şimdi bir kinle söylemeye neden koyuldun? Olayları sağduyuyla takip eden bir okur bunları suratına tokat vurur gibi sormaz mı? Sormuyorlarsa bu onların da senin de aynı sorumsuzluk içinde olduğunuzu göstermez mi?
Engin sana acıyorum.
Sen hiçbir zaman sorumlu olamasın. Kimsenin sorumluğunu bile üstlenemesin kendinden bile sorumlu değilsin. Sen sadece kaçarsın, en yakınlarını yarattığın belayla baş başa bırakıp kaçarsın. Camiinde topladığı cemaate de bu gün aynı şeyi yapacaksın.
“Plan değişimi gerekli” diyorsun. İyi…
“geçmişi olanın geleceği olmaz” diyorsun. Plan değişikliğin bu mu? Sen zaten hep plan değiştirenlerdensin. Burada ekmek yiyemedin de Alman solunda tahribata mı yöneliyorsun? Nedir söyle bakalım.
Geçmişindeki itirafçı kirliliği aşmak için, herkesin geçmişini inkar mı etmesi gerek? Geçmişe yönelik inkarcı söylemlerin, seni geçmişinden kurtarır mı sanıyorsun?
32 yıldır, yaptığın itirafların zulmü altında yaşadığımızı ve bunları unutacağımızı mı sanıyorsun? Göreceğiz bakalım…
“İğrenç” bulduğun Türkiye solundan kaçıp Alman solunda çalışmaya yönelmek seni kurtaracak mı sanıyorsun. Göreceğiz bakalım…
10 Mayıs 2009 Pazar
ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDA
Faiz Cebiroğlu
Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor.
Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.
Burada çocukluk, işgal altındadır.
Burada duygular, işgal altındadır.
Burada kimlik, işgal altındadır.
İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.
Bu zulümdür. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, büyük bir zulümdür.
Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.
Zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur.
Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.
Zaten genelde otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl eder. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak, zulüm demektir: Ailede anne - baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç demektir.
Otoriter eğitimde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.
İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklar ölüyor / öldürülüyor.
Bu hem otoriter eğitimin, hem de başka halkarı inkâr etmenin yarattığı bakış açısıdır. Yıllardır, “tek dil” ve “tek resmi ideoloji” ile beslenen bu yanlış bakış açısı, çocuklar için zulüm oluyor. Bu bakış açısıyla, çocuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; onlara onlarca yıl hapis cezaları veriliyor... Bir düşünün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edildi, ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.
Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zulüm ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.
Böylesi bir eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” deyip, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.
Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...
Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.
Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?
Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?
Elbette hayır!
Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.
Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…
Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.
Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.
Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.
Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…
Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.
Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır.
Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor.
Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.
Burada çocukluk, işgal altındadır.
Burada duygular, işgal altındadır.
Burada kimlik, işgal altındadır.
İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.
Bu zulümdür. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, büyük bir zulümdür.
Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.
Zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur.
Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.
Zaten genelde otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl eder. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak, zulüm demektir: Ailede anne - baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç demektir.
Otoriter eğitimde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.
İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklar ölüyor / öldürülüyor.
Bu hem otoriter eğitimin, hem de başka halkarı inkâr etmenin yarattığı bakış açısıdır. Yıllardır, “tek dil” ve “tek resmi ideoloji” ile beslenen bu yanlış bakış açısı, çocuklar için zulüm oluyor. Bu bakış açısıyla, çocuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; onlara onlarca yıl hapis cezaları veriliyor... Bir düşünün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edildi, ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.
Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zulüm ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.
Böylesi bir eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” deyip, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.
Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...
Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.
Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?
Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?
Elbette hayır!
Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.
Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…
Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.
Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.
Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.
Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…
Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.
Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır.
8 Mayıs 2009 Cuma
GEÇMİŞİ İNKAR ZAYIFLIĞIN REFLEKSDİR
Mihrac Ural
8 Mayıs 2009
Geçmişi inkar toplumlarda tarihle yüzleşmekten kaçıştır, zaaftır. Geçmişiyle yüzleşmeyenler geleceklerini kuramazlar ya da geleceğin kuruluşunda yer alamazlar. Bireylerde ise geçmişi inkar patolojiktir. Kişinin kirli geçmişine karşı refleksi, geçmişi inkar çağrısına dönüşür. “geçmişi olanın geleceği olmaz” gibi akıllara ziyan bir söylem bu bataklıktan çıkar. Birey bu genellemeyle, geçmişinden kurtulmanın yalan mutluluğunu arar. Vehimdir bu. Toplumlarda da bireylerde de geçmişi inkar, kaosla, kimlik bunalımıyla at başı gider.
Geçmişi sadece ders alının bir arşiv olarak algılamak da riskli bir tarih algısıdır. Geçmiş, gelecek içinde yer aldığı orandaki canlı bir veridir. Geçmiş ölü değildir. Gelecek içinde, bir biçimde ve oranda yer alışıyla canlıdır. Bunu tarih yazarken algılamak daha kalaydır. Tarihi tarihçinin yazması esprisi budur; gelecekte aldığı yerle canlı olan geçmiştir.
Gelecek ise doğmamıştır ve geçmişin verilerine muhtaçtır. Bu canlı veri bu günün ve geleceğin planlanması içinde etkin bir konumlanışa sahiptir. Bunlar olmadan gelecek için hiçbir şey söylenemez. Henüz yaşanmamış ve dolaysıyla tüketilmemiş geleceği hedef yapan, uğruna davalar oluşturan, gerçekte, geçmişin ta kendisidir. Canlı olan, var olan geçmiştir. Gelecek ise olmayabilirlik ihtimaliyle her zaman alternatiflere sahiptir. Var olan geleceğe katkı sunabilir, o da geçmiştir.
Gelecek kurgusuyla gelecek kurulmaz, gelecek kurgusu geçmiş unsurlar olmadan ciddi bile olamaz. Ayakları yere basamaz, gerçek olamaz.
***
Siyasal tıkanma kesitlerinde bilenen en basit doğruları tersyüz etmek, kuşku ve şaibe yaratarak her şeyi sorgulamak fantastik duruş meraklıları için bulunmaz bir fırsattır. Bu duruş çoğu kez sorumluluğu üstlenilmek istenmeyen gelecekle ilgili algılardan uzak olmayı ve bunu başarmak için geçmişi inkara kadar götürür. Geçmiş inkarı bu tutumlarda daha çok bir reflekstir. Geçmiş onarılması o kadar olumsuz bir düzlemdedir ki anılması bile geleceği karartır. Bun nedenle doğa ve toplum kanunlarının olmasa olmaz evrim kuralı, bu türlerin kendi geçmişleriyle ilgili ortaya koydukları reflekslerle yok sayılır; “geçmişi olanın geleceği olmaz” demek bu noktadan sonra kolay olur.
Bu söylem toplumların kendi tarihleriyle yüzleşmekten kaçışlarında ortaya çıktığı gibi bireylerinde geçmişleriyle ilgili sendromları sonucu ortaya çıkabilir. Patolojik bir vaka; hasta toplumlar ve hasta bireylerin halini anlatan bur durumdur. Siyasette de durum farklı değildir. Geleceği kurma kaygısı olmayanların bu tür söylemlere yatkın olmaları normaldir. “Geleceğin yoktur, çünkü geçmişin var, onunla yetin onu gevele” önermesi bu yolla bilinçaltlarına sokulmak istenir. Bu yaklaşımın felsefi kökleri toplum bilincini köreltme, bireyselliği öne çıkartıp bireyselliği geçmişine ait her şeye kuşkuyla bakmaya, şaibeli görmeye ve verili düzen içinde yalnızlaştırmaya yöneliktir. Birey yalnızlaştıkça teslim alınması daha kolaydır. Bunun için geleceğinizin olması için geçmişinizi inkar etmelisiniz önermesi dayatılmaktadır. Bu önerme geleceği yok ederken geçmişle bu tarzda oynar. Bu aynı zamanda, bu günün her anının geçmiş olduğu gerçeği karşısında kişinin gelecek diye bir sorumluluğu olmamasına yol açar.
Şu an, geçmiş olunca bilinen bir gerçek ise ve geçmişimiz olmayacaksa, o zaman gelecek diye bir şey de yoktur. Bir daha düşünülerek bu satırların okunmasını isteyeceğim. Yaşanan şu an, ancak tüketilip geçmiş olduğunda algılanabiliyorsa, hatalarıyla başarıları değerlendirilebiliyor ve planlanmış ya da değil geleceğin kurulmasına böylece harç oluyorsa, geleceği yok etmenin tek yolu geçmişi de yok etmektir. İstenen de budur. Bu algılar, batı marjinal okullarının kendi toplumlarında bile ciddiye alınmamış önermeleridir; bireyi geçmişinden koparmak, geleceğe ilişkin sorumsuz kılmak ve çevresinden bağımsızlaştırmak için demagoji kavramlar arkasına sığınılarak yapılmış bir önermedir.
Yazılarımda sık sık vurguladığım konuların başında orijinalitedir. İthal malı fantastik kurgular kendi topraklarında bile marjinal kalmış iken, bu söylemleri ve teorileri ülkemize getirip pazarlamak sonucu olmayan bir çabadır. Ülkemiz devrimci hareketinin en önemli handikabı da budur. Yapılmak istenen geçmişimizi inkardır, geleceksiz bırakılmaktır.
Oysa ülkemiz sosyal, siyasal gelişmelerine sıradan bir gözlemci gözüyle baktığımızda, ilk göze çarpacak gerçek, geçmişiyle barışabilen, geçmişini sağlıklı irdeleyip ayıklayabilen, geçmişin devamlılığını koruyabilenler başarıyı yakalayanlar olmaktadır. Kürt özgürlük hareketinin başarısını başka yerde aramamak gerek. Özgürlük hareketi bu gününün tüketerek geçmiş yaparken bile bunu ilkeye sarılı kaldıkça ilerleyebilmektedir. Liderlerinin arkasında durmalarının bu süreklilik için taşıdığı anlam geleceği kurmada geçmişin tartışılmaz rolünü de yeterince anlatır. Bu geçmişe takılma değil, tüketilen geçmişi gelecek için bir harç yapma olayıdır. Bu doğada da toplumda da bir evrim kuralıdır, mutasyonları olsa da.
Bu kural ülkemiz demokrasi mücadelesine farklılıklarımızın etkin katılımı için de çok geçerli bir kuraldır. Ülkemizin her bir ayrı varlığı, mozaiği, rengi ulus ölçeğinde ya da topluluk ve azınlık ölçeğinde olsun ortak ülkemizin özgürlüğü için bir katkı ve katılım sağlamak üzere geçmişiyle sağlıklı bir bağı kurması gereklidir. Tek boyutlu kılınmak istenen kültürlerimiz, ulus ve inançlarımız gerçekte geçmişimizi yok etme çabasından başka bir şey değildir.
Ermeni soykırımı, Kürt gerçekliğinin bin bir yolla sürmekte olan inkarı ve yürürlükteki kıyımları, azınlıkların hak inkarları tümden bir geçmiş inkarıdır. Geçmişlerini yok etkilerinin geleceğini de yok etme çabasıdır. Ancak gerçekler geçmişin olduğunu dirice ve canlıca geleceğe uzandığın gösteriyor. Kürt halkı bunu en iyi örneği, Ermeniler aydınların, tarihçilerin, dünya kamuoyunun dilinde etkin bir unsur olarak ben buradayım diyor Araplar 1 Mayıs bayramı etkinliklerinde, miting ve yürüyüşlerde, ilk kez Antakya meydanlarında seslerini pankartlarıyla, söylemleriyle yükseltiler. Demokrasi mücadelesine bir manivela olarak katılma iradelerini yansıttılar. Geçmişimiz, bu günün içinde, geleceğe doğru canlılığıyla etken olandır, varlık üretendir. Bizden inkar etmemiz istenen geçmişimiz, bizi bu güne ve yarına taşıyandır. Kendi topraklarında tarihi dolmuş ve hiçbir zaman varlık olmamış medreselerin ithal malı teorilerini ortak ülkemiz gerçekliğine dayatmanın çok farklı bir amacı olsa gerek.
Devletin milliyetçi reflekslerine ait bu önermelerin zaman zaman geçmişi kirli kişilerle ortak bölen bulması normaldir. Mesela kişi itirafçıysa ve geçmişinin ağır baskısı altında eziliyorsa ondan kurtulmak için herkese önereceği tek şey “geçmişinizi yok edin” demektir. Nitekim bunu yapanlar, topluma yönelik tahribatlarını kendi geçmişlerinden kurtulmak için bir önerme kılıfında sunanlardır. Kendi siyasal yaşamımızda bu örneklerden biri de malum itirafçıdır. Bu adam geçmişinden kurtulmak için, herkesin geleceğini yok etmeye yeltenmektedir. Bunun için “geçmişi olanın geleceği olamaz” demektedir.
Bir İtirafçının geçmişi özetle şu olabilir; “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” ( Polis ifadesi, s:16 )
Bu türden insanların, geçmişlerinden kurtulma çabaları normaldir. Bunun için sağlıklı bir öz eleştiri yapmaları gerek ama yanlışlarını aşmak için bunu yapmayanların yönelecekleri yer, kendi geçmişleri gibi başkalarının da geçmişini yok etmektir. Bunun için geçmişsiz bir topluluk içinde olma istençleri her zaman onları zorlama söylemlere yöneltir, marjinal önermelerin esiri yapar. Geçmişin yok edilmesiyle oluşacak bir algı ortaklığı, kendi kirli geçmişlerini de yok edeceğini sanırlar. Bu nedenle her geçmişi kirli ilan ederler. Devrimci harekette vuku bulmuş birkaç olumsuz örneğe dayanarak genellemeye giderler “bir tarihi süreci olduğu gibi, başarılarını, çekilen acılarını, özverilerini hiçe sayarak “iğrenç” ilan ederler. Her şeyi şaibeli yaparlar. Sonra o ortamdan kaçarak, onları hiç bilmeyen ortamlarda geçmişinden kurtulmanın arayışına girerler. Gerçekte, bu zorlamalar söylemler, bu türleri geçmişleriyle her koşulda yüz yüze getirmekten başka bir işe yaramaz.
“Geçmişi olanın geleceği olmaz” demek, “tüm ilkokul öğrencileri üniversiteye” demek gibidir. Evrimi yok saymaktır. Birikimin kaynağını yok saymaktır. Bir gece ansızın alfabenin değişmesiyle bin yıllık bir tarih arşivinin gelecek kuşaklar için silinmesi gibidir. Yanlış olan geçmişi tek sermaye yapma çabasıdır ki bu çürümedir geçmişe takılmaktır. Geçmiş canlı bir organizma gibi geleceğin yapı taşları içinde yer alması gereği geçmişle bağımızı tanımlayan en önemli veridir. Bu noktada geçmişimiz olmadan gelecek kurmamızın gerçekçi olması mümkün değildir.
Kimse geçmişi tekrar etmek istemez, zaten geçmiş tekrar edilemez. Hiçbir koşul geçmiş olunca tekrar oluşamaz. İlla bir farklılıkla gündeme gelir. Bu açıdan geçmişin tekrar yaşanması mümkün olamaz. Bunu iradeci olarak istesek de başaramayız. Hayallerin yıkıldığı yer burası olur. Bundan kimse söz etmiyor geçmiş inkarcıları bu gerekçeleri kendileri uyduruyor. Geçmişimizi geleceğimize katabildiğimiz ölçüde onu yeniyle yadsıyabildiğimiz oranda canlı ve verimli kılabiliriz diyoruz. Geçmişle bağları koparıp onu yok sayarak kurulacak bir gelecek olamaz.
Geçmişlerinde çekinenlere yöneltilen eleştirilere karşı, “biz öyle demedik, geçmişten ders alıp ona tıkılmamak gerek” diye gösterecekleri tepki de gerçekçi değildir. Bu yaklaşım da özrü kabahatinde büyüktür.
Geçmişi sadece ders alının bir arşiv olarak algılamak da riskli bir tarih algısıdır. Geçmiş, gelecek içinde yer aldığı orandaki canlı bir veridir. Geçmiş ölü değildir. Gelecek içinde, bir biçimde ve oranda yer alışıyla canlıdır. Bunu tarih yazarken algılamak daha kalaydır. Tarihi tarihçinin yazması esprisi budur; gelecekte aldığı yerle canlı olan geçmiştir.
Gelecek ise doğmamıştır ve geçmişin verilerine muhtaçtır. Bu canlı veri bu günün ve geleceğin planlanması içinde etkin bir konumlanışa sahiptir. Bunlar olmadan gelecek için hiçbir şey söylenemez. Henüz yaşanmamış ve dolaysıyla tüketilmemiş geleceği hedef yapan, uğruna davalar oluşturan, gerçekte, geçmişin ta kendisidir. Canlı olan, var olan geçmiştir. Gelecek ise olmayabilirlik ihtimaliyle her zaman alternatiflere sahiptir. Var olan geleceğe katkı sunabilir, o da geçmiştir.
Gelecek kurgusuyla gelecek kurulmaz, gelecek kurgusu geçmiş unsurlar olmadan ciddi bile olamaz. Ayakları yere basamaz, gerçek olamaz.
8 Mayıs 2009
Geçmişi inkar toplumlarda tarihle yüzleşmekten kaçıştır, zaaftır. Geçmişiyle yüzleşmeyenler geleceklerini kuramazlar ya da geleceğin kuruluşunda yer alamazlar. Bireylerde ise geçmişi inkar patolojiktir. Kişinin kirli geçmişine karşı refleksi, geçmişi inkar çağrısına dönüşür. “geçmişi olanın geleceği olmaz” gibi akıllara ziyan bir söylem bu bataklıktan çıkar. Birey bu genellemeyle, geçmişinden kurtulmanın yalan mutluluğunu arar. Vehimdir bu. Toplumlarda da bireylerde de geçmişi inkar, kaosla, kimlik bunalımıyla at başı gider.
Geçmişi sadece ders alının bir arşiv olarak algılamak da riskli bir tarih algısıdır. Geçmiş, gelecek içinde yer aldığı orandaki canlı bir veridir. Geçmiş ölü değildir. Gelecek içinde, bir biçimde ve oranda yer alışıyla canlıdır. Bunu tarih yazarken algılamak daha kalaydır. Tarihi tarihçinin yazması esprisi budur; gelecekte aldığı yerle canlı olan geçmiştir.
Gelecek ise doğmamıştır ve geçmişin verilerine muhtaçtır. Bu canlı veri bu günün ve geleceğin planlanması içinde etkin bir konumlanışa sahiptir. Bunlar olmadan gelecek için hiçbir şey söylenemez. Henüz yaşanmamış ve dolaysıyla tüketilmemiş geleceği hedef yapan, uğruna davalar oluşturan, gerçekte, geçmişin ta kendisidir. Canlı olan, var olan geçmiştir. Gelecek ise olmayabilirlik ihtimaliyle her zaman alternatiflere sahiptir. Var olan geleceğe katkı sunabilir, o da geçmiştir.
Gelecek kurgusuyla gelecek kurulmaz, gelecek kurgusu geçmiş unsurlar olmadan ciddi bile olamaz. Ayakları yere basamaz, gerçek olamaz.
***
Siyasal tıkanma kesitlerinde bilenen en basit doğruları tersyüz etmek, kuşku ve şaibe yaratarak her şeyi sorgulamak fantastik duruş meraklıları için bulunmaz bir fırsattır. Bu duruş çoğu kez sorumluluğu üstlenilmek istenmeyen gelecekle ilgili algılardan uzak olmayı ve bunu başarmak için geçmişi inkara kadar götürür. Geçmiş inkarı bu tutumlarda daha çok bir reflekstir. Geçmiş onarılması o kadar olumsuz bir düzlemdedir ki anılması bile geleceği karartır. Bun nedenle doğa ve toplum kanunlarının olmasa olmaz evrim kuralı, bu türlerin kendi geçmişleriyle ilgili ortaya koydukları reflekslerle yok sayılır; “geçmişi olanın geleceği olmaz” demek bu noktadan sonra kolay olur.
Bu söylem toplumların kendi tarihleriyle yüzleşmekten kaçışlarında ortaya çıktığı gibi bireylerinde geçmişleriyle ilgili sendromları sonucu ortaya çıkabilir. Patolojik bir vaka; hasta toplumlar ve hasta bireylerin halini anlatan bur durumdur. Siyasette de durum farklı değildir. Geleceği kurma kaygısı olmayanların bu tür söylemlere yatkın olmaları normaldir. “Geleceğin yoktur, çünkü geçmişin var, onunla yetin onu gevele” önermesi bu yolla bilinçaltlarına sokulmak istenir. Bu yaklaşımın felsefi kökleri toplum bilincini köreltme, bireyselliği öne çıkartıp bireyselliği geçmişine ait her şeye kuşkuyla bakmaya, şaibeli görmeye ve verili düzen içinde yalnızlaştırmaya yöneliktir. Birey yalnızlaştıkça teslim alınması daha kolaydır. Bunun için geleceğinizin olması için geçmişinizi inkar etmelisiniz önermesi dayatılmaktadır. Bu önerme geleceği yok ederken geçmişle bu tarzda oynar. Bu aynı zamanda, bu günün her anının geçmiş olduğu gerçeği karşısında kişinin gelecek diye bir sorumluluğu olmamasına yol açar.
Şu an, geçmiş olunca bilinen bir gerçek ise ve geçmişimiz olmayacaksa, o zaman gelecek diye bir şey de yoktur. Bir daha düşünülerek bu satırların okunmasını isteyeceğim. Yaşanan şu an, ancak tüketilip geçmiş olduğunda algılanabiliyorsa, hatalarıyla başarıları değerlendirilebiliyor ve planlanmış ya da değil geleceğin kurulmasına böylece harç oluyorsa, geleceği yok etmenin tek yolu geçmişi de yok etmektir. İstenen de budur. Bu algılar, batı marjinal okullarının kendi toplumlarında bile ciddiye alınmamış önermeleridir; bireyi geçmişinden koparmak, geleceğe ilişkin sorumsuz kılmak ve çevresinden bağımsızlaştırmak için demagoji kavramlar arkasına sığınılarak yapılmış bir önermedir.
Yazılarımda sık sık vurguladığım konuların başında orijinalitedir. İthal malı fantastik kurgular kendi topraklarında bile marjinal kalmış iken, bu söylemleri ve teorileri ülkemize getirip pazarlamak sonucu olmayan bir çabadır. Ülkemiz devrimci hareketinin en önemli handikabı da budur. Yapılmak istenen geçmişimizi inkardır, geleceksiz bırakılmaktır.
Oysa ülkemiz sosyal, siyasal gelişmelerine sıradan bir gözlemci gözüyle baktığımızda, ilk göze çarpacak gerçek, geçmişiyle barışabilen, geçmişini sağlıklı irdeleyip ayıklayabilen, geçmişin devamlılığını koruyabilenler başarıyı yakalayanlar olmaktadır. Kürt özgürlük hareketinin başarısını başka yerde aramamak gerek. Özgürlük hareketi bu gününün tüketerek geçmiş yaparken bile bunu ilkeye sarılı kaldıkça ilerleyebilmektedir. Liderlerinin arkasında durmalarının bu süreklilik için taşıdığı anlam geleceği kurmada geçmişin tartışılmaz rolünü de yeterince anlatır. Bu geçmişe takılma değil, tüketilen geçmişi gelecek için bir harç yapma olayıdır. Bu doğada da toplumda da bir evrim kuralıdır, mutasyonları olsa da.
Bu kural ülkemiz demokrasi mücadelesine farklılıklarımızın etkin katılımı için de çok geçerli bir kuraldır. Ülkemizin her bir ayrı varlığı, mozaiği, rengi ulus ölçeğinde ya da topluluk ve azınlık ölçeğinde olsun ortak ülkemizin özgürlüğü için bir katkı ve katılım sağlamak üzere geçmişiyle sağlıklı bir bağı kurması gereklidir. Tek boyutlu kılınmak istenen kültürlerimiz, ulus ve inançlarımız gerçekte geçmişimizi yok etme çabasından başka bir şey değildir.
Ermeni soykırımı, Kürt gerçekliğinin bin bir yolla sürmekte olan inkarı ve yürürlükteki kıyımları, azınlıkların hak inkarları tümden bir geçmiş inkarıdır. Geçmişlerini yok etkilerinin geleceğini de yok etme çabasıdır. Ancak gerçekler geçmişin olduğunu dirice ve canlıca geleceğe uzandığın gösteriyor. Kürt halkı bunu en iyi örneği, Ermeniler aydınların, tarihçilerin, dünya kamuoyunun dilinde etkin bir unsur olarak ben buradayım diyor Araplar 1 Mayıs bayramı etkinliklerinde, miting ve yürüyüşlerde, ilk kez Antakya meydanlarında seslerini pankartlarıyla, söylemleriyle yükseltiler. Demokrasi mücadelesine bir manivela olarak katılma iradelerini yansıttılar. Geçmişimiz, bu günün içinde, geleceğe doğru canlılığıyla etken olandır, varlık üretendir. Bizden inkar etmemiz istenen geçmişimiz, bizi bu güne ve yarına taşıyandır. Kendi topraklarında tarihi dolmuş ve hiçbir zaman varlık olmamış medreselerin ithal malı teorilerini ortak ülkemiz gerçekliğine dayatmanın çok farklı bir amacı olsa gerek.
Devletin milliyetçi reflekslerine ait bu önermelerin zaman zaman geçmişi kirli kişilerle ortak bölen bulması normaldir. Mesela kişi itirafçıysa ve geçmişinin ağır baskısı altında eziliyorsa ondan kurtulmak için herkese önereceği tek şey “geçmişinizi yok edin” demektir. Nitekim bunu yapanlar, topluma yönelik tahribatlarını kendi geçmişlerinden kurtulmak için bir önerme kılıfında sunanlardır. Kendi siyasal yaşamımızda bu örneklerden biri de malum itirafçıdır. Bu adam geçmişinden kurtulmak için, herkesin geleceğini yok etmeye yeltenmektedir. Bunun için “geçmişi olanın geleceği olamaz” demektedir.
Bir İtirafçının geçmişi özetle şu olabilir; “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” ( Polis ifadesi, s:16 )
Bu türden insanların, geçmişlerinden kurtulma çabaları normaldir. Bunun için sağlıklı bir öz eleştiri yapmaları gerek ama yanlışlarını aşmak için bunu yapmayanların yönelecekleri yer, kendi geçmişleri gibi başkalarının da geçmişini yok etmektir. Bunun için geçmişsiz bir topluluk içinde olma istençleri her zaman onları zorlama söylemlere yöneltir, marjinal önermelerin esiri yapar. Geçmişin yok edilmesiyle oluşacak bir algı ortaklığı, kendi kirli geçmişlerini de yok edeceğini sanırlar. Bu nedenle her geçmişi kirli ilan ederler. Devrimci harekette vuku bulmuş birkaç olumsuz örneğe dayanarak genellemeye giderler “bir tarihi süreci olduğu gibi, başarılarını, çekilen acılarını, özverilerini hiçe sayarak “iğrenç” ilan ederler. Her şeyi şaibeli yaparlar. Sonra o ortamdan kaçarak, onları hiç bilmeyen ortamlarda geçmişinden kurtulmanın arayışına girerler. Gerçekte, bu zorlamalar söylemler, bu türleri geçmişleriyle her koşulda yüz yüze getirmekten başka bir işe yaramaz.
“Geçmişi olanın geleceği olmaz” demek, “tüm ilkokul öğrencileri üniversiteye” demek gibidir. Evrimi yok saymaktır. Birikimin kaynağını yok saymaktır. Bir gece ansızın alfabenin değişmesiyle bin yıllık bir tarih arşivinin gelecek kuşaklar için silinmesi gibidir. Yanlış olan geçmişi tek sermaye yapma çabasıdır ki bu çürümedir geçmişe takılmaktır. Geçmiş canlı bir organizma gibi geleceğin yapı taşları içinde yer alması gereği geçmişle bağımızı tanımlayan en önemli veridir. Bu noktada geçmişimiz olmadan gelecek kurmamızın gerçekçi olması mümkün değildir.
Kimse geçmişi tekrar etmek istemez, zaten geçmiş tekrar edilemez. Hiçbir koşul geçmiş olunca tekrar oluşamaz. İlla bir farklılıkla gündeme gelir. Bu açıdan geçmişin tekrar yaşanması mümkün olamaz. Bunu iradeci olarak istesek de başaramayız. Hayallerin yıkıldığı yer burası olur. Bundan kimse söz etmiyor geçmiş inkarcıları bu gerekçeleri kendileri uyduruyor. Geçmişimizi geleceğimize katabildiğimiz ölçüde onu yeniyle yadsıyabildiğimiz oranda canlı ve verimli kılabiliriz diyoruz. Geçmişle bağları koparıp onu yok sayarak kurulacak bir gelecek olamaz.
Geçmişlerinde çekinenlere yöneltilen eleştirilere karşı, “biz öyle demedik, geçmişten ders alıp ona tıkılmamak gerek” diye gösterecekleri tepki de gerçekçi değildir. Bu yaklaşım da özrü kabahatinde büyüktür.
Geçmişi sadece ders alının bir arşiv olarak algılamak da riskli bir tarih algısıdır. Geçmiş, gelecek içinde yer aldığı orandaki canlı bir veridir. Geçmiş ölü değildir. Gelecek içinde, bir biçimde ve oranda yer alışıyla canlıdır. Bunu tarih yazarken algılamak daha kalaydır. Tarihi tarihçinin yazması esprisi budur; gelecekte aldığı yerle canlı olan geçmiştir.
Gelecek ise doğmamıştır ve geçmişin verilerine muhtaçtır. Bu canlı veri bu günün ve geleceğin planlanması içinde etkin bir konumlanışa sahiptir. Bunlar olmadan gelecek için hiçbir şey söylenemez. Henüz yaşanmamış ve dolaysıyla tüketilmemiş geleceği hedef yapan, uğruna davalar oluşturan, gerçekte, geçmişin ta kendisidir. Canlı olan, var olan geçmiştir. Gelecek ise olmayabilirlik ihtimaliyle her zaman alternatiflere sahiptir. Var olan geleceğe katkı sunabilir, o da geçmiştir.
Gelecek kurgusuyla gelecek kurulmaz, gelecek kurgusu geçmiş unsurlar olmadan ciddi bile olamaz. Ayakları yere basamaz, gerçek olamaz.
ANAYASA İÇİN KISA BİR NOT
Mihrac Ural
8 Mayıs 2009
Anayasasız toplum en demokratik toplumdur. Ancak tarihiyle yüzleşmemiş toplumlar mahalle baskısı ve diktatörlüklere araklanmış kapılarıyla böyle bir süreci kaldıramaz. Demokratik bir anayasa demokratik bir toplum kuruluşu algısıyla yapılmalıdır. Bunun için, öncelikle farklılığımızı içselleştirmelidir. Bunun ikamesi için kendini mağdur sayanların etkin katılımı gereklidir.
Erdoğan Aydın Diyarbakır grupta okuduğum yazısında, demokratik anayasa için önemli göndermeler yapmış. Farklılığımızın etkin olacağı, diğerleriyle sayısal değil bir eşit olarak katılacağı bir anayasa oluşumuyla yönelmemiz gerek. Ortak ülkemizin ayrı varlıklarının kendi geçmişlerinden bu güne ve geleceğe uzanan kararlı yaşam çizgilerini, gelecek kuşaklara güven ve barış içinde iletme haklarını, kurum ve kuruluşlarını teminat altına alan bir anayasa oluşturulması önemle ele alınmalıdır.
Demokratik bir devletin, farklılıkların eşitliği ve adaleti koşullarında oluşturulması elbette ki bir anayasa ile sınırlı değildir. Anayasalar zaten konservatiftir. Var olanı tespit eder. Detay değil başlıktır. Anayasasız bir toplum en idealidir. Ancak geçmişiyle yüzleşmemiş, dolaysıyla oturmamış toplumlarda anayasasız bir süreç, mahalle baskılarından diktatörlüklere kadar her kapıya açıktır. Bu nedenle daha çok demokratik sonuç için, farklılıklarımızın mücadele zenginliğiyle özgürlük ve demokrasi sürecine daha çok katılım gerekmektedir. Fırat’ın ötesinden gelen başarı Torosların güneyinden de gelmelidir. İstanbul'u Diyarbakır'a ve Antakya'ya bağlamadan bu mümkün değildir. Fırat’ın ötesini berisine, Torsların güneyini kuzeyine bağlamak için öncelikle kendini mağdur sayanların bu istenci göstermesi gerekli.
Yeni anayasanın daha çok demokratik olması için mağdurların bu sürece daha çok katılmasını öncelikli bir hedef olmalıdır. Anayasaları bir aydın tartışmasından çıkarıp, farklılıklarımızın taleplerini de içeren bir çerçevede en demokratik ve en özgür şekilde yapılandırılması gereklidir. Başkasından beklemek değil, sahip olmak için istemeye ve bu istencin gereklerini yerine getirmeyi bir sorumluluk olarak algılamalıyız.
8 Mayıs 2009
Anayasasız toplum en demokratik toplumdur. Ancak tarihiyle yüzleşmemiş toplumlar mahalle baskısı ve diktatörlüklere araklanmış kapılarıyla böyle bir süreci kaldıramaz. Demokratik bir anayasa demokratik bir toplum kuruluşu algısıyla yapılmalıdır. Bunun için, öncelikle farklılığımızı içselleştirmelidir. Bunun ikamesi için kendini mağdur sayanların etkin katılımı gereklidir.
Erdoğan Aydın Diyarbakır grupta okuduğum yazısında, demokratik anayasa için önemli göndermeler yapmış. Farklılığımızın etkin olacağı, diğerleriyle sayısal değil bir eşit olarak katılacağı bir anayasa oluşumuyla yönelmemiz gerek. Ortak ülkemizin ayrı varlıklarının kendi geçmişlerinden bu güne ve geleceğe uzanan kararlı yaşam çizgilerini, gelecek kuşaklara güven ve barış içinde iletme haklarını, kurum ve kuruluşlarını teminat altına alan bir anayasa oluşturulması önemle ele alınmalıdır.
Demokratik bir devletin, farklılıkların eşitliği ve adaleti koşullarında oluşturulması elbette ki bir anayasa ile sınırlı değildir. Anayasalar zaten konservatiftir. Var olanı tespit eder. Detay değil başlıktır. Anayasasız bir toplum en idealidir. Ancak geçmişiyle yüzleşmemiş, dolaysıyla oturmamış toplumlarda anayasasız bir süreç, mahalle baskılarından diktatörlüklere kadar her kapıya açıktır. Bu nedenle daha çok demokratik sonuç için, farklılıklarımızın mücadele zenginliğiyle özgürlük ve demokrasi sürecine daha çok katılım gerekmektedir. Fırat’ın ötesinden gelen başarı Torosların güneyinden de gelmelidir. İstanbul'u Diyarbakır'a ve Antakya'ya bağlamadan bu mümkün değildir. Fırat’ın ötesini berisine, Torsların güneyini kuzeyine bağlamak için öncelikle kendini mağdur sayanların bu istenci göstermesi gerekli.
Yeni anayasanın daha çok demokratik olması için mağdurların bu sürece daha çok katılmasını öncelikli bir hedef olmalıdır. Anayasaları bir aydın tartışmasından çıkarıp, farklılıklarımızın taleplerini de içeren bir çerçevede en demokratik ve en özgür şekilde yapılandırılması gereklidir. Başkasından beklemek değil, sahip olmak için istemeye ve bu istencin gereklerini yerine getirmeyi bir sorumluluk olarak algılamalıyız.
7 Mayıs 2009 Perşembe
82. DOSYA MİHRABI KIBLEYE DÖNMEMİŞ CAMİNİZİN KUBBESİNE DE...
Mihrac Ural
7 Mayıs 2009
Utanmazlığın ölçüsü bir kez kaçınca, gerisini tutmak mümkün değil. Arsızlık ayyuka çıkar. Adamın sırtı bin kez yere yapışsa da ayıbını örtmek için böbürlenip durur. Kavramları yavanlaşır, gerginleşir ve küfre sapar. Ağzı bozulur. İtirafçı Engin Erkiner’den söz ediyorum. Üç kişilik cemaati, bir itirafçı, bir MİT ajanı bir Paranoyak olan şu “duvarına işenmiş cami” imamından söz ediyorum.
Şu Alman çömezi itirafçı Engin Erkiner’le tartışmanın hiçbir şahsi yanı olmadığını belirterek sözüme başlayacağım. İtirafçıyla benim şahsi hiçbir sorunum yok, olamazdı da. 26 yıldır ne edip ne yaptığına ilgisizim. Örgütsel değerlerime saldırıp, çamur atmasaydı, yine ilgisiz olduğum Almanya solu nedeniylede bu yaratıktan bihaberdim. Alman solunda çalışıyormuş, benim derdim ülkem; Türkiye özgürlük ve demokrasi mücadelesi. Benim derdim Ortadoğu. Zaten itirafçılığı yanı sıra yurtdışında merkez çalışma alanı tartışmalarında o Avrupa dedi ben Ortadoğu dedim. Bu da 26 yıldır bitmiş bir konu.
Sorun nedir…
Adam, 1977 Ağustosunda polise düştüğü an teslim oldu. İtirafçı oldu. Hayallerini bile polise anlattı. Tanıdığı, bildiği, tahmin ettiği kişi, ev, eylem, malzeme vb örgütsel legal-illegal çalışmayla ilgili ne var ne yok her şeyi polise teslim etti.
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner İfadesi, s:16)
Bölge, şehir ve bir bütün olarak örgütü ele verdi. Yakalanan yakalandı yakalanmayan ise deşifre edildi. Bunu yapan Engin Erkiner’in itirafçılığı oldu.
Bu noktada biraz durup düşünmek gerek. Belgesiyle, el yazısıyla ifadesiyle ortaya konmuş bir gerçek olmasına rağmen adam hala konuşuyor; gerisini siz anlayın. Önceleri ifadesine ön söz yazacaktı da. Ama içine düştüğü durum artık ifadesini görmemezliğe gelmeye götürdü onu. Bitmişti. Açığa çıkmıştı. Bu kambur adamın sırtında ölene kadar kalır ne yaparsa yapsın, çevresi ona bir itirafçı gözüyle bakar. Sınırları böylece beli olmuştur. Bunu başardık ve devrimci harekete kendini farklı biri olarak lanse etmesinin önüne geçmiş olduk.
İtirafçı 27 yıl önce (1982) örgütümüzden neden kaçtı. 1982 yılları örgütsel çalışmanın en yoğun ve en riskli dönemiydi. Orta-doğuda büyük savaşlar ülkemizde 12 Eylül faşist askeri rejimi hüküm sürüyordu. Bu ortamda örgütümüzü gerçek anlamda kuramsal bir örgüt yapmaya çalıştım. MK genişletilmiş toplantısı ve ardından konferanslar ve 1.Kongre geliyordu. Bu gidiş itirafçıyı daha da yalnızlaştırdı. Bölgenin tehlikeli gidişinden korkarak Filistin kamplarından kaçanlarla, köylü kurnazlığının hükmü altındaki TKEP’e kaçtılar. TKEP kendine layık olan yöntemle, aramızda oluşturduğumuz “Komünistlerin Birliği İttifakı”nı ahlaksızca çiğneyerek itirafçıyı korumaya aldı. Lağım çukuru her pisliği alırdı. Sonuçta onlar da gördü ki yanlış her yeri bozan bir çürümeden ibaretti.
İtirafçıyla birlikte zindan yattık, yurt dışına çıktık. İtirafçı olmasına rağmen şiddet uygulamadık. Kuşattık ve sorunsuz bir süreç içinde örgütsel bilgi ve karardan uzak tutuk. Kendi adıma, aralarında Nebil Rahuma’nın da olduğu birçok yoldaşın “bu itirafçıyı tasfiye etmemiz gerekir” demesine karşı durdum. İlke olarak karşı durduğum şiddetin bir kez başlayınca arkasının kesilmeyeceğini, başka örgütlerde olduğu gibi bu mantığın en sıradan konularda bile şiddeti gündeme getireceğini belirttim. Şiddete icazet vermeyeceğimi kararlıca savundum.1 Kongrede tüzük hükümlerimizi şiddetten arındırdık.
İtirafçı, yıkıp tahrip ettiği Acilciler örgütünden kaçıp 26 yıl sessizliğe büründü. Aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen dönüp örgütümüze kara çalmaya yönelmesi ise dikkat çekiciydi. Oysa örgütümüz bu itirafçının uzak geçmişinde yer alıyordu. Yakın geçmişinde yer alan ve hala bir biçimde bağı olan örgütle hesaplaşması mantıki açıdan daha tutarlı olması gerekirken, Acilcilere çamur atmaya, saldırmaya yönelmesi gündeme geliyordu.
Örgütsel değerlere saldıran bir itirafçıydı, artık bu gerçeğin bilinmesi gerekiyordu. Bunu da yaptık. Gerçekleri devrimci kamuoyu ile paylaşmayı kararlaştırdık. Polis ifadesini yayınladık.
İtirafçı Engin Erkiner’i yıkan da polis ifadesi oldu. Çirkin yüzü ortaya çıktı. Yaptığımız sadece belgeleriyle kanıtlarıyla bir gerçeği açığa vurmaktan ibaretti. Bu gerçek itirafçıyı çılgınca gerdi. Saçmalamaya, nasıl saldıracağını bilmeden bocalayıp gerginleşmeye başladı. Şehitlerimize bile dil uzattı onları şaibeli hale getirerek mezarlarında bir kez daha katletmeye girişti. İtirafçı acınacak bir sefilliğe düştü. İşi buraya kadardı. Türkiye devrimci hareketinde herkes bu itirafçıyı yeterince tanımış oldu. Bunu yüzüne söyleyen çok kişi oldu. Yüzüne söylemeyenlerin mailleri ise bize sık sık ulaştı. Bunlar arasında yeni ortağı boş teneke bile vardı; ağır sözler yazdı “ yaptığı polisin işine yarar” dedi.
İtirafçıya ortakları yetişti. Kafilesine ilk varan MİT ajanı İbrahim Yalçın oldu. MİT’teki kod adı Şahin olan bu satılmış adam, örgütümüzün 1 kongresini ihbar etmek üzere kaparo olarak MİT’ten 150.000 TL aldığını el yazılı ifadesinde itiraf etmişti. Bu ikilinin bir araya gelişi tesadüf değildi. Bir iki ayakçı daha bu havlamalara katıldı. Son olarak da bir paranoyak adam bu sürecin bir parçası olunca, bunlar bir “cami” kurmuş oldular. Namazları niyazları da Mihrac Ural ve Antakya düşmanlığı üzerineydi. Bunun bilinçaltındaki siyasal ifadesi ise milliyetçilikti.
Bir sendrom hali içinde bu cemaat bu Cami’de ibadet sürdürdü. Biz ortaya belge ve el yazılı kanıt koyarken, onlar kendi uydurmalarını karalama olarak sürdürdüler; şu ana kadar tek bir kanıt tek bir belge tek bir satırlık veri ortaya koymadılar. Gerçekçi olabilecek, burjuva hukukun bile kabul edeceği bir kanıt göstermeden çamur attılar. Bunların solculuğu yoktu, bunların Pol Pot’çuluğu vardı. Burjuvazi bile bir karar ilan ederken yıllarca kanıt belge arar ama bunlar, Doğu Perinçek’in talebeleri olarak kendi iç kurgularını, yalanlarını gerçek yerine koyuyorlardı. Bununla kalmadılar ihbarcılık üzerine ihbarcılık yaptılar; bizimle ilgisi olmayan tercümanları afişe ettiler, adresleri, kimlik olanaklarımızı, çevremizin dostlarını, adı açıklanmaması gereken insanları, örgütsel sır olacak siyasal seyahatlerimizi v.b her şeyi ele vermeye çalıştılar. Bu beyhude çabalar, itirafçının polisteki ifadesi gibiydi, duyduğu, tahmin ettiği her şeyi, emeğimizle yaptığımız ekmek kapılarımızı, işlerimizi bile afişe etmeye çalıştılar. Ama sonuç vermedi.
İtirafçı tıkandığı yerde, ülkemizle ilgisinin olmadığını Alman solundaki çalışmaya döneceğini açıklayarak bir kez daha kaçtı. Bundan da anlaşılıyor ki, ülkedeki işleri sadece tahribat yapmakmış; devrimci harekette tahrip kimin işi, bunu söylemeye gerek yok sanırım. Bunun adı Özel Harp Dairesi…
Alman soluna sığınmak kurtuluş mu onu da göreceğiz.
İşte bu türlerin oluşturduğu topluluk, kendilerine bir “Cami” kurmuş. Cemaati bir itirafçı, bir MİT’e satılmış bir de kendi deyimiyle paranoyaktan ibaret bir "Cami". İşte ben de tam bu Cami'nin duvarına da değil kubbesine işedim. İşemeye de devam edeceğim. Bundan rahatsız olmuşlar, elbette olacaklar mesajım hedef kitleme, yerli yerine varmış
Mihrabı kıbleye dönmemiş Caminize işemek şeran caizdir. Bunu hep yapacağım. Fetva ve amelimin günahı boynumda olsun.
7 Mayıs 2009
Utanmazlığın ölçüsü bir kez kaçınca, gerisini tutmak mümkün değil. Arsızlık ayyuka çıkar. Adamın sırtı bin kez yere yapışsa da ayıbını örtmek için böbürlenip durur. Kavramları yavanlaşır, gerginleşir ve küfre sapar. Ağzı bozulur. İtirafçı Engin Erkiner’den söz ediyorum. Üç kişilik cemaati, bir itirafçı, bir MİT ajanı bir Paranoyak olan şu “duvarına işenmiş cami” imamından söz ediyorum.
Şu Alman çömezi itirafçı Engin Erkiner’le tartışmanın hiçbir şahsi yanı olmadığını belirterek sözüme başlayacağım. İtirafçıyla benim şahsi hiçbir sorunum yok, olamazdı da. 26 yıldır ne edip ne yaptığına ilgisizim. Örgütsel değerlerime saldırıp, çamur atmasaydı, yine ilgisiz olduğum Almanya solu nedeniylede bu yaratıktan bihaberdim. Alman solunda çalışıyormuş, benim derdim ülkem; Türkiye özgürlük ve demokrasi mücadelesi. Benim derdim Ortadoğu. Zaten itirafçılığı yanı sıra yurtdışında merkez çalışma alanı tartışmalarında o Avrupa dedi ben Ortadoğu dedim. Bu da 26 yıldır bitmiş bir konu.
Sorun nedir…
Adam, 1977 Ağustosunda polise düştüğü an teslim oldu. İtirafçı oldu. Hayallerini bile polise anlattı. Tanıdığı, bildiği, tahmin ettiği kişi, ev, eylem, malzeme vb örgütsel legal-illegal çalışmayla ilgili ne var ne yok her şeyi polise teslim etti.
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner İfadesi, s:16)
Bölge, şehir ve bir bütün olarak örgütü ele verdi. Yakalanan yakalandı yakalanmayan ise deşifre edildi. Bunu yapan Engin Erkiner’in itirafçılığı oldu.
Bu noktada biraz durup düşünmek gerek. Belgesiyle, el yazısıyla ifadesiyle ortaya konmuş bir gerçek olmasına rağmen adam hala konuşuyor; gerisini siz anlayın. Önceleri ifadesine ön söz yazacaktı da. Ama içine düştüğü durum artık ifadesini görmemezliğe gelmeye götürdü onu. Bitmişti. Açığa çıkmıştı. Bu kambur adamın sırtında ölene kadar kalır ne yaparsa yapsın, çevresi ona bir itirafçı gözüyle bakar. Sınırları böylece beli olmuştur. Bunu başardık ve devrimci harekete kendini farklı biri olarak lanse etmesinin önüne geçmiş olduk.
İtirafçı 27 yıl önce (1982) örgütümüzden neden kaçtı. 1982 yılları örgütsel çalışmanın en yoğun ve en riskli dönemiydi. Orta-doğuda büyük savaşlar ülkemizde 12 Eylül faşist askeri rejimi hüküm sürüyordu. Bu ortamda örgütümüzü gerçek anlamda kuramsal bir örgüt yapmaya çalıştım. MK genişletilmiş toplantısı ve ardından konferanslar ve 1.Kongre geliyordu. Bu gidiş itirafçıyı daha da yalnızlaştırdı. Bölgenin tehlikeli gidişinden korkarak Filistin kamplarından kaçanlarla, köylü kurnazlığının hükmü altındaki TKEP’e kaçtılar. TKEP kendine layık olan yöntemle, aramızda oluşturduğumuz “Komünistlerin Birliği İttifakı”nı ahlaksızca çiğneyerek itirafçıyı korumaya aldı. Lağım çukuru her pisliği alırdı. Sonuçta onlar da gördü ki yanlış her yeri bozan bir çürümeden ibaretti.
İtirafçıyla birlikte zindan yattık, yurt dışına çıktık. İtirafçı olmasına rağmen şiddet uygulamadık. Kuşattık ve sorunsuz bir süreç içinde örgütsel bilgi ve karardan uzak tutuk. Kendi adıma, aralarında Nebil Rahuma’nın da olduğu birçok yoldaşın “bu itirafçıyı tasfiye etmemiz gerekir” demesine karşı durdum. İlke olarak karşı durduğum şiddetin bir kez başlayınca arkasının kesilmeyeceğini, başka örgütlerde olduğu gibi bu mantığın en sıradan konularda bile şiddeti gündeme getireceğini belirttim. Şiddete icazet vermeyeceğimi kararlıca savundum.1 Kongrede tüzük hükümlerimizi şiddetten arındırdık.
İtirafçı, yıkıp tahrip ettiği Acilciler örgütünden kaçıp 26 yıl sessizliğe büründü. Aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen dönüp örgütümüze kara çalmaya yönelmesi ise dikkat çekiciydi. Oysa örgütümüz bu itirafçının uzak geçmişinde yer alıyordu. Yakın geçmişinde yer alan ve hala bir biçimde bağı olan örgütle hesaplaşması mantıki açıdan daha tutarlı olması gerekirken, Acilcilere çamur atmaya, saldırmaya yönelmesi gündeme geliyordu.
Örgütsel değerlere saldıran bir itirafçıydı, artık bu gerçeğin bilinmesi gerekiyordu. Bunu da yaptık. Gerçekleri devrimci kamuoyu ile paylaşmayı kararlaştırdık. Polis ifadesini yayınladık.
İtirafçı Engin Erkiner’i yıkan da polis ifadesi oldu. Çirkin yüzü ortaya çıktı. Yaptığımız sadece belgeleriyle kanıtlarıyla bir gerçeği açığa vurmaktan ibaretti. Bu gerçek itirafçıyı çılgınca gerdi. Saçmalamaya, nasıl saldıracağını bilmeden bocalayıp gerginleşmeye başladı. Şehitlerimize bile dil uzattı onları şaibeli hale getirerek mezarlarında bir kez daha katletmeye girişti. İtirafçı acınacak bir sefilliğe düştü. İşi buraya kadardı. Türkiye devrimci hareketinde herkes bu itirafçıyı yeterince tanımış oldu. Bunu yüzüne söyleyen çok kişi oldu. Yüzüne söylemeyenlerin mailleri ise bize sık sık ulaştı. Bunlar arasında yeni ortağı boş teneke bile vardı; ağır sözler yazdı “ yaptığı polisin işine yarar” dedi.
İtirafçıya ortakları yetişti. Kafilesine ilk varan MİT ajanı İbrahim Yalçın oldu. MİT’teki kod adı Şahin olan bu satılmış adam, örgütümüzün 1 kongresini ihbar etmek üzere kaparo olarak MİT’ten 150.000 TL aldığını el yazılı ifadesinde itiraf etmişti. Bu ikilinin bir araya gelişi tesadüf değildi. Bir iki ayakçı daha bu havlamalara katıldı. Son olarak da bir paranoyak adam bu sürecin bir parçası olunca, bunlar bir “cami” kurmuş oldular. Namazları niyazları da Mihrac Ural ve Antakya düşmanlığı üzerineydi. Bunun bilinçaltındaki siyasal ifadesi ise milliyetçilikti.
Bir sendrom hali içinde bu cemaat bu Cami’de ibadet sürdürdü. Biz ortaya belge ve el yazılı kanıt koyarken, onlar kendi uydurmalarını karalama olarak sürdürdüler; şu ana kadar tek bir kanıt tek bir belge tek bir satırlık veri ortaya koymadılar. Gerçekçi olabilecek, burjuva hukukun bile kabul edeceği bir kanıt göstermeden çamur attılar. Bunların solculuğu yoktu, bunların Pol Pot’çuluğu vardı. Burjuvazi bile bir karar ilan ederken yıllarca kanıt belge arar ama bunlar, Doğu Perinçek’in talebeleri olarak kendi iç kurgularını, yalanlarını gerçek yerine koyuyorlardı. Bununla kalmadılar ihbarcılık üzerine ihbarcılık yaptılar; bizimle ilgisi olmayan tercümanları afişe ettiler, adresleri, kimlik olanaklarımızı, çevremizin dostlarını, adı açıklanmaması gereken insanları, örgütsel sır olacak siyasal seyahatlerimizi v.b her şeyi ele vermeye çalıştılar. Bu beyhude çabalar, itirafçının polisteki ifadesi gibiydi, duyduğu, tahmin ettiği her şeyi, emeğimizle yaptığımız ekmek kapılarımızı, işlerimizi bile afişe etmeye çalıştılar. Ama sonuç vermedi.
İtirafçı tıkandığı yerde, ülkemizle ilgisinin olmadığını Alman solundaki çalışmaya döneceğini açıklayarak bir kez daha kaçtı. Bundan da anlaşılıyor ki, ülkedeki işleri sadece tahribat yapmakmış; devrimci harekette tahrip kimin işi, bunu söylemeye gerek yok sanırım. Bunun adı Özel Harp Dairesi…
Alman soluna sığınmak kurtuluş mu onu da göreceğiz.
İşte bu türlerin oluşturduğu topluluk, kendilerine bir “Cami” kurmuş. Cemaati bir itirafçı, bir MİT’e satılmış bir de kendi deyimiyle paranoyaktan ibaret bir "Cami". İşte ben de tam bu Cami'nin duvarına da değil kubbesine işedim. İşemeye de devam edeceğim. Bundan rahatsız olmuşlar, elbette olacaklar mesajım hedef kitleme, yerli yerine varmış
Mihrabı kıbleye dönmemiş Caminize işemek şeran caizdir. Bunu hep yapacağım. Fetva ve amelimin günahı boynumda olsun.
5 Mayıs 2009 Salı
DENİZ - MAHİR
Mihrac Ural
6 Mayıs 2009
Antakya Casius dağı (Habilp el Neccar) eteğinde yazılı olan
DSİ yazısı Denizlerin anısına, Deniz olacaktı, Mahir olacaktı. Bu eylemde Nebil Rahuma yoldaşım da vardı
Denizlerin anısına, Nebil Rahuma ve diğer yoldaşlarla, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanı ölümsüzleştirmek için giriştiğimiz bir eylem anısını sizlerle paylaşacağım.
Dağlara yazılı DSİ nasıl DENİZ-MAHİR oldu
Antakya kilisesi, Hıristiyanlık tarihinin ilk kilisesidir. Bu kiliseyi kuran Aziz Pavlus’tur. Ve Hıristiyanlık, ilk kaz Antakya’da, bir Yahudi iç sorunu olmaktan çıkmış tüm “milletlere” yapılan bir çağrı haline, ayrı bir din olarak gündeme gelmiştir. Hıristiyanlık Yahudilik içinde, Musa’nın şeriatına uyum çağrısı olmaktan ayrı bir din haline Antakya’da gündeme gelişi, aynı zamanda Antakya’nın kuruluşundan bu yana taşıdığı kültürel çeşitlilik ve yoğunlukla ilgili bir veridir. Bu şehri kadim ve bir o kadar derin yapan da tastamam budur.
“ …; ve şakritlerin Hıristiyan diye çağrılması önce Antakya’da oldu.” (Resullerin işleri bap:11/26)
Yahudilere seslenen Pavlus “ Madem ki siz onu kendinizden atıyorsunuz ve ebedi hayata layık olmadığınıza siz hükmediyorsunuz, işte, biz de milletlere dönüyoruz. Çünkü rab bizlere şöyle emreylemişti:
“seni milletlere ışık olarak koydum ki yerin ucuna kadar kurtarış içinde olasın…” (Rasullerin işleri Bap: 13/ 46-47)
Kadim Roma şehri Antakya budur. Bu şehrin tarih sürecinde Hıristiyanlığın ilk isimlendirilmesi, ilk kilisesi ve milletlere insanlığı seslenişin ilk cümleleri burada kuruldu.
İşte Bu tarihi şehrin tarihi ilk kilisesinin kurulu olduğu dağ eteklerinde DSİ diye dev bir yazı yer alırdı, 70’li yıllarda. DSİ yazısı, “Cehennem kayıkçısı HARON”un dağa oyulmuş dev heykelinin hemen üstündeydi. Casius dağının (Habib el Neccar ) kuzey ucunda yer alan DSİ yazısın uzun süredir belediye binası bahçesinden, Kavaslı mahallesinden, Asi nehrinin karşı yakasından izler dururdum.
6 Mayıs 1972 tarihi öğrencilik yıllarımda derin etkileri olan bir tarih. Antakya sanat okuluna devam ediyordum. Türkiye çapında açılan sınav sonucu binlerce öğrenci arasından çok az sayıda (50) öğrencinin kazandığı burslu okuma başarımı yeni öğrenmiştim, Antalya Makine Teknisyen okuluna gideceğim müjdesi Denizlerin 6 Mayısta asılmasıyla bir hüzne dönüştü. Arkadaşlarımla “BOYKOT” dedik. Ortaokulda başlayan boykot etkinliğine burada da devam etmiştik. Bu nedenle okuldan 2 günlük uzaklaştırma cezası da almıştım. Okul numaram 606. Öğrencilerin önüne “606 buraya” diye çağrılıp uzaklaştırma cezam okununca, o genç yaşta Denizler için ben de bir şey yapmış olmanın mutluluğunu yaşamıştım.
Zaman akıp geçti. Antakya’ya döndüğümde yeni yeni başlayan devrimci çalışmayı yükseltmeye koyuldum. Hızla ilerleyen süreçte, Ispartalı dostum 68’li militanlardan Yaşar Sarı’dan almış olduğum Mahir çayan’ın Kesintisiz Devrim adlı yazılarının geniş okunması için çoğaltmaya başlamıştık; el yazılı olarak elimde olan kesintisizleri çoğaltmak hiçte kolay olmamıştı. Ancak bu adımla, Mahir’in kesintisizlerini, 12 Mart sonrası dönemde Türkiye’de ilk okuyan şehir Antakya olmuştu. Kesintisizler o zaman çok sakıncalı, gizli ve kutsal kitap gibiydi.
Antakya tüm özgünlüğüyle, “Ayrı Varlık” olarak demokrasi mücadelesi sürecinde hızla yükselen bir yer aldı. Dr. Mehmet Çelikel dostum ve hemşerimin ilişkisiyle Yüksel Erişle tanıştık. Onu misafir ettik. Yüksel Eriş hazır bir örgüt yapısıyla karşılaşmıştı; legaliyle, illegali güçlü olan bir yapı. Yola koyulmuştuk. Ömür Karamollaoğlu geldi ardından, başkaları da. Antakya bir staj yeriydi gelen, giden devrimci kadro ve önderler için şehrimiz örnek bir alandı. Çalışmalarımızla gelene her devrimciye öz güven veriyorduk; kitlesel gücümüzle, bereketli kadro ve militanlarımızla dikkat çeken bir alan başarmıştık. Acil hareketinde Antakya’nın yerinin anlamak bu başlangıçları bilmeyi de gerektirir. Antakya’da “karanlık odaların saksıda yetişen kadroları” yoktu; herkes kitlerin içinde, halkıyla birlikteydi.
Yükselen devrimci mücadele aynı zamanda eylem türlerini ve renklerini de çeşitlendiriyordu. Duvar yazılamaları, kapı altlarından bildiri dağıtımı, afişlemeler, kitlesel eylemlere yeni şeyler eklemeyi zorluyordu.
Çocukluğum İlk kilisenin olduğu yerde geçti. Kadim kilisenin üstündeki mağaralarda oyun oynardık. O dağları avucumun içi gibi bilirdim. Oraları mahallemdi, çevremdi …
Dev DSİ yazısı her zaman dikkatimi çeken bir dağ-taş yazısıydı. Devlete de aitti. Bilinçaltım da Denizleri asan devlete tepkiyle doluydu, bu gün gibi…
İşte bu süreçte DSİ yazısı denizlerin anısına, Deniz olacaktı Mahir olacaktı. Kararımı ilk olarak en yakın yoldaşlarımla paylaştım. Bu çabayı kolektif yapalım kararı aldık. Başka örgütten insanlarda katılsın. THKO sempatizanı arkadaşları davet ettik. Olumlu buldular. Onlarda bizimle gelecekti, dağa tırmanacak DENİZ-MAHİR yazacaktık.
Bu eyleme kimler katıldı, tam olarak hatırlamakta güçlük çekiyorum, aradan 32 yıl zaman geçti. Ancak ağırlığını biz Acilcilerin oluşturduğu ben, Nebil, Fuat Çiler, Mehmet Yavuz, Erkan Ulaşan, Ali sönmez, Mustafa Burgaz, İrfan Ural, Adnan demir, Aziz kandur ve adını hatırlamadığım birkaç yoldaşımız daha vardı. THKO sempatizanları olarak o zaman bilinen Selim Horuz ve birkaç arkadaşı bulunuyordu.
Sayımız on kişiyi aştığını hatırlıyorum. Uzun sürecek ve sabaha karşı bitmesi gereken bir eylem. Dev taşları yerinden oynatacak DSİ yazısını DENİZ- MAHİR diye değiştirecektik. Yazının net görünmesi için de badanayla boyayacaktık. O zamanlar badana boya, kireç taşı eritilerek, pompalı bir aygıtla püskürtülüp yapılırdı. Bunun için bir sempatizanımızdan da bu aygıtı bulmamız gerekti. Buna rağmen çalıdan oluşan fırçalarda yapmıştık.
Dağa tırmanış karanlığın iyice bastığı saatlerde yapıldı. Saat 21.00 civarı olmalıydı. İlk kilisenin önünden geçen yolda toplanmış ve dikkat çekmemek için derhal tırmanışa geçmiştik. Önceden planlandığı gibi taşları yerinden oynatmaya ve yazıyı değiştirmeye koyulduk. İki yoldaşı gözcü olarak asfaltlı yol üzerinde bıraktım.
O an, hepimize nasıl bir kuvvet geldiyse, zevkle yapılan her işte olduğu gibi, süratlice taşları yerinden oynatarak, yeniden düzenliyorduk. Taşlar yetmedi, irili ufaklı taşlar sağdan soldan, dağ eteklerinden de taşınmaya başlandı. Orada emmoğlu İrfan’nın titizliği, harflerin kağıt üzerinde cetvelle çizilmiş gibi oturtulması gerektiği yönündeki ısrarı, Adnan Demir’in telaşa durumlarıyla “polisler geldi” diyerek hepimizin dağılmasına yol açan ünlemleri ve yeniden toplanıp bir kez daha işe koyuluşumuz, heyecanla süren bir çabayı üretiyordu.
Nebil yine her zamanki gibi olayın detaylarından kendini bağımsızlaştırmış işini yapıyordu. Taş dizimi henüz bitmeden önceden hazırlanmış olan eritilmiş kireç taşıyla dolu pompalı kazanın fıskiyesini dizilen taşlara püskürtmeye başlamıştık. Ancak sulu bir şey gibiydi. Renk tutmamıştı. Beyaz ton iyice aşk etmemiş, yazı belirgin olmayacak diye hayıflanmıştık. Badanacılığı bilenler bunun bir süre kuruması gerektiğini, birkaç saat sonra bembeyaz bir tabakanın taşları kaplayacağını söylüyorlardı. Buna rağmen badanayı iki yüz yapma ısrarım oldu. Ancak o dev yazılara yetmez kaygısıyla birinci yüzden arta kalanı, taşlara püskürtmeyi kararlaştırdık.
Onu aşkın genç insan Denizler için bir emek vermek istediler. İsabetli, yaratıcı ve ilk kilise gibi Antakya’nın ilklerine bir ilki katıyorlardı. Üstümüz başımız toprakla, çamurla ve badana beyazıyla damgalanmıştı, bir onur belgesi gibi. Geç saatlere kadar göz gözü görmez bir şekilde planladığımız hedefe vardık. Mutluluk ve rehavetle yeniden düzenlediğimiz taşların üzerinde biraz oturduktan sonra hızla toplanıp dağılmaya başladık.
O gece çokta acıkmıştık. Her zamanki gibi ben ve beraberimde kalan yoldaşlarla annemin yemeklerine daldık. Örgüt evimiz Orhanlı mah. Kurtdere Çıkmazında, baba evimize çok yakın bir yerdeydi. Nebil orada yatacaktı. Sanırım Mehmet Yavuzla birlikte de diğer arkadaşlarla o eve gittiler.
Ertesi gün emeklerimizi seyretmek için Köprübaşına, stadyum civarına, belediye binası bahçesine gittik. En iyi görüntü oradan mümkündü. Eğitim enstitüsünden de görüntü çok müthişti. Kadım Roma şehrinin dağlarında DENİZ-MAHİR yazıyordu.
Bu gün 6 Mayıs 2009, denizlerinin idamları üzerinden geçen onlarca yıl sonra Nebi ve diğer yoldaşlarla Denizler için yaptığımız bu çaba kişiliğimizin oluşumunda bu günün derinliğini ve önemini anlatmaya yeterlidir sanırım.
Bu anımı yazarken özlemle oraları görme istencim yükseldi. Yasaklıyım, ülkeme dönemedim ama tekniğin yardımıyla, Google Earth programıyla koordinatları yaklaşık olarak 36 12’ 36.20” K ve 36 10’43. 94” D olan dağ eteğinde bir kez daha gezindim (öneririm, siz de gezinin). O güzelim dayanışmayı ve yoldaşlarımı tek tek yad ettim. Emeklerle, özveri ve heyecanla yükselen örgütümün devrimci mayasının yoğunluğunu hissettim, bir kez daha bilince çıkarttım. Sorumluluklarımı, hatalarımı ve doğrularımı bir kez daha gözden geçirdim. Yolumu aydınlatan bu anıların ışıklarıyla özgürlük ve demokrasi için yürümem gerektiğini bir kez daha bilincime kazıdım.
Geçmişimiz onurumuzdu. Geleceğimizin temel taşları bu anılardı. Geçmişini “iğrenç” görenlerin köksüzlükleri bu anılarda daha bir anlamlı olarak bilince çıkıyor. Nebil Yoldaşı Denizlerle ilgili ortak bir eylem anısında anarken bunları düşündüm durdum.
Nebil… Nebil…
Deniz- Mahir
Anılarınla örülü kadim şehrin
6 Mayıs 2009
Antakya Casius dağı (Habilp el Neccar) eteğinde yazılı olan
DSİ yazısı Denizlerin anısına, Deniz olacaktı, Mahir olacaktı. Bu eylemde Nebil Rahuma yoldaşım da vardı
Denizlerin anısına, Nebil Rahuma ve diğer yoldaşlarla, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanı ölümsüzleştirmek için giriştiğimiz bir eylem anısını sizlerle paylaşacağım.
Dağlara yazılı DSİ nasıl DENİZ-MAHİR oldu
Antakya kilisesi, Hıristiyanlık tarihinin ilk kilisesidir. Bu kiliseyi kuran Aziz Pavlus’tur. Ve Hıristiyanlık, ilk kaz Antakya’da, bir Yahudi iç sorunu olmaktan çıkmış tüm “milletlere” yapılan bir çağrı haline, ayrı bir din olarak gündeme gelmiştir. Hıristiyanlık Yahudilik içinde, Musa’nın şeriatına uyum çağrısı olmaktan ayrı bir din haline Antakya’da gündeme gelişi, aynı zamanda Antakya’nın kuruluşundan bu yana taşıdığı kültürel çeşitlilik ve yoğunlukla ilgili bir veridir. Bu şehri kadim ve bir o kadar derin yapan da tastamam budur.
“ …; ve şakritlerin Hıristiyan diye çağrılması önce Antakya’da oldu.” (Resullerin işleri bap:11/26)
Yahudilere seslenen Pavlus “ Madem ki siz onu kendinizden atıyorsunuz ve ebedi hayata layık olmadığınıza siz hükmediyorsunuz, işte, biz de milletlere dönüyoruz. Çünkü rab bizlere şöyle emreylemişti:
“seni milletlere ışık olarak koydum ki yerin ucuna kadar kurtarış içinde olasın…” (Rasullerin işleri Bap: 13/ 46-47)
Kadim Roma şehri Antakya budur. Bu şehrin tarih sürecinde Hıristiyanlığın ilk isimlendirilmesi, ilk kilisesi ve milletlere insanlığı seslenişin ilk cümleleri burada kuruldu.
İşte Bu tarihi şehrin tarihi ilk kilisesinin kurulu olduğu dağ eteklerinde DSİ diye dev bir yazı yer alırdı, 70’li yıllarda. DSİ yazısı, “Cehennem kayıkçısı HARON”un dağa oyulmuş dev heykelinin hemen üstündeydi. Casius dağının (Habib el Neccar ) kuzey ucunda yer alan DSİ yazısın uzun süredir belediye binası bahçesinden, Kavaslı mahallesinden, Asi nehrinin karşı yakasından izler dururdum.
6 Mayıs 1972 tarihi öğrencilik yıllarımda derin etkileri olan bir tarih. Antakya sanat okuluna devam ediyordum. Türkiye çapında açılan sınav sonucu binlerce öğrenci arasından çok az sayıda (50) öğrencinin kazandığı burslu okuma başarımı yeni öğrenmiştim, Antalya Makine Teknisyen okuluna gideceğim müjdesi Denizlerin 6 Mayısta asılmasıyla bir hüzne dönüştü. Arkadaşlarımla “BOYKOT” dedik. Ortaokulda başlayan boykot etkinliğine burada da devam etmiştik. Bu nedenle okuldan 2 günlük uzaklaştırma cezası da almıştım. Okul numaram 606. Öğrencilerin önüne “606 buraya” diye çağrılıp uzaklaştırma cezam okununca, o genç yaşta Denizler için ben de bir şey yapmış olmanın mutluluğunu yaşamıştım.
Zaman akıp geçti. Antakya’ya döndüğümde yeni yeni başlayan devrimci çalışmayı yükseltmeye koyuldum. Hızla ilerleyen süreçte, Ispartalı dostum 68’li militanlardan Yaşar Sarı’dan almış olduğum Mahir çayan’ın Kesintisiz Devrim adlı yazılarının geniş okunması için çoğaltmaya başlamıştık; el yazılı olarak elimde olan kesintisizleri çoğaltmak hiçte kolay olmamıştı. Ancak bu adımla, Mahir’in kesintisizlerini, 12 Mart sonrası dönemde Türkiye’de ilk okuyan şehir Antakya olmuştu. Kesintisizler o zaman çok sakıncalı, gizli ve kutsal kitap gibiydi.
Antakya tüm özgünlüğüyle, “Ayrı Varlık” olarak demokrasi mücadelesi sürecinde hızla yükselen bir yer aldı. Dr. Mehmet Çelikel dostum ve hemşerimin ilişkisiyle Yüksel Erişle tanıştık. Onu misafir ettik. Yüksel Eriş hazır bir örgüt yapısıyla karşılaşmıştı; legaliyle, illegali güçlü olan bir yapı. Yola koyulmuştuk. Ömür Karamollaoğlu geldi ardından, başkaları da. Antakya bir staj yeriydi gelen, giden devrimci kadro ve önderler için şehrimiz örnek bir alandı. Çalışmalarımızla gelene her devrimciye öz güven veriyorduk; kitlesel gücümüzle, bereketli kadro ve militanlarımızla dikkat çeken bir alan başarmıştık. Acil hareketinde Antakya’nın yerinin anlamak bu başlangıçları bilmeyi de gerektirir. Antakya’da “karanlık odaların saksıda yetişen kadroları” yoktu; herkes kitlerin içinde, halkıyla birlikteydi.
Yükselen devrimci mücadele aynı zamanda eylem türlerini ve renklerini de çeşitlendiriyordu. Duvar yazılamaları, kapı altlarından bildiri dağıtımı, afişlemeler, kitlesel eylemlere yeni şeyler eklemeyi zorluyordu.
Çocukluğum İlk kilisenin olduğu yerde geçti. Kadim kilisenin üstündeki mağaralarda oyun oynardık. O dağları avucumun içi gibi bilirdim. Oraları mahallemdi, çevremdi …
Dev DSİ yazısı her zaman dikkatimi çeken bir dağ-taş yazısıydı. Devlete de aitti. Bilinçaltım da Denizleri asan devlete tepkiyle doluydu, bu gün gibi…
İşte bu süreçte DSİ yazısı denizlerin anısına, Deniz olacaktı Mahir olacaktı. Kararımı ilk olarak en yakın yoldaşlarımla paylaştım. Bu çabayı kolektif yapalım kararı aldık. Başka örgütten insanlarda katılsın. THKO sempatizanı arkadaşları davet ettik. Olumlu buldular. Onlarda bizimle gelecekti, dağa tırmanacak DENİZ-MAHİR yazacaktık.
Bu eyleme kimler katıldı, tam olarak hatırlamakta güçlük çekiyorum, aradan 32 yıl zaman geçti. Ancak ağırlığını biz Acilcilerin oluşturduğu ben, Nebil, Fuat Çiler, Mehmet Yavuz, Erkan Ulaşan, Ali sönmez, Mustafa Burgaz, İrfan Ural, Adnan demir, Aziz kandur ve adını hatırlamadığım birkaç yoldaşımız daha vardı. THKO sempatizanları olarak o zaman bilinen Selim Horuz ve birkaç arkadaşı bulunuyordu.
Sayımız on kişiyi aştığını hatırlıyorum. Uzun sürecek ve sabaha karşı bitmesi gereken bir eylem. Dev taşları yerinden oynatacak DSİ yazısını DENİZ- MAHİR diye değiştirecektik. Yazının net görünmesi için de badanayla boyayacaktık. O zamanlar badana boya, kireç taşı eritilerek, pompalı bir aygıtla püskürtülüp yapılırdı. Bunun için bir sempatizanımızdan da bu aygıtı bulmamız gerekti. Buna rağmen çalıdan oluşan fırçalarda yapmıştık.
Dağa tırmanış karanlığın iyice bastığı saatlerde yapıldı. Saat 21.00 civarı olmalıydı. İlk kilisenin önünden geçen yolda toplanmış ve dikkat çekmemek için derhal tırmanışa geçmiştik. Önceden planlandığı gibi taşları yerinden oynatmaya ve yazıyı değiştirmeye koyulduk. İki yoldaşı gözcü olarak asfaltlı yol üzerinde bıraktım.
O an, hepimize nasıl bir kuvvet geldiyse, zevkle yapılan her işte olduğu gibi, süratlice taşları yerinden oynatarak, yeniden düzenliyorduk. Taşlar yetmedi, irili ufaklı taşlar sağdan soldan, dağ eteklerinden de taşınmaya başlandı. Orada emmoğlu İrfan’nın titizliği, harflerin kağıt üzerinde cetvelle çizilmiş gibi oturtulması gerektiği yönündeki ısrarı, Adnan Demir’in telaşa durumlarıyla “polisler geldi” diyerek hepimizin dağılmasına yol açan ünlemleri ve yeniden toplanıp bir kez daha işe koyuluşumuz, heyecanla süren bir çabayı üretiyordu.
Nebil yine her zamanki gibi olayın detaylarından kendini bağımsızlaştırmış işini yapıyordu. Taş dizimi henüz bitmeden önceden hazırlanmış olan eritilmiş kireç taşıyla dolu pompalı kazanın fıskiyesini dizilen taşlara püskürtmeye başlamıştık. Ancak sulu bir şey gibiydi. Renk tutmamıştı. Beyaz ton iyice aşk etmemiş, yazı belirgin olmayacak diye hayıflanmıştık. Badanacılığı bilenler bunun bir süre kuruması gerektiğini, birkaç saat sonra bembeyaz bir tabakanın taşları kaplayacağını söylüyorlardı. Buna rağmen badanayı iki yüz yapma ısrarım oldu. Ancak o dev yazılara yetmez kaygısıyla birinci yüzden arta kalanı, taşlara püskürtmeyi kararlaştırdık.
Onu aşkın genç insan Denizler için bir emek vermek istediler. İsabetli, yaratıcı ve ilk kilise gibi Antakya’nın ilklerine bir ilki katıyorlardı. Üstümüz başımız toprakla, çamurla ve badana beyazıyla damgalanmıştı, bir onur belgesi gibi. Geç saatlere kadar göz gözü görmez bir şekilde planladığımız hedefe vardık. Mutluluk ve rehavetle yeniden düzenlediğimiz taşların üzerinde biraz oturduktan sonra hızla toplanıp dağılmaya başladık.
O gece çokta acıkmıştık. Her zamanki gibi ben ve beraberimde kalan yoldaşlarla annemin yemeklerine daldık. Örgüt evimiz Orhanlı mah. Kurtdere Çıkmazında, baba evimize çok yakın bir yerdeydi. Nebil orada yatacaktı. Sanırım Mehmet Yavuzla birlikte de diğer arkadaşlarla o eve gittiler.
Ertesi gün emeklerimizi seyretmek için Köprübaşına, stadyum civarına, belediye binası bahçesine gittik. En iyi görüntü oradan mümkündü. Eğitim enstitüsünden de görüntü çok müthişti. Kadım Roma şehrinin dağlarında DENİZ-MAHİR yazıyordu.
Bu gün 6 Mayıs 2009, denizlerinin idamları üzerinden geçen onlarca yıl sonra Nebi ve diğer yoldaşlarla Denizler için yaptığımız bu çaba kişiliğimizin oluşumunda bu günün derinliğini ve önemini anlatmaya yeterlidir sanırım.
Bu anımı yazarken özlemle oraları görme istencim yükseldi. Yasaklıyım, ülkeme dönemedim ama tekniğin yardımıyla, Google Earth programıyla koordinatları yaklaşık olarak 36 12’ 36.20” K ve 36 10’43. 94” D olan dağ eteğinde bir kez daha gezindim (öneririm, siz de gezinin). O güzelim dayanışmayı ve yoldaşlarımı tek tek yad ettim. Emeklerle, özveri ve heyecanla yükselen örgütümün devrimci mayasının yoğunluğunu hissettim, bir kez daha bilince çıkarttım. Sorumluluklarımı, hatalarımı ve doğrularımı bir kez daha gözden geçirdim. Yolumu aydınlatan bu anıların ışıklarıyla özgürlük ve demokrasi için yürümem gerektiğini bir kez daha bilincime kazıdım.
Geçmişimiz onurumuzdu. Geleceğimizin temel taşları bu anılardı. Geçmişini “iğrenç” görenlerin köksüzlükleri bu anılarda daha bir anlamlı olarak bilince çıkıyor. Nebil Yoldaşı Denizlerle ilgili ortak bir eylem anısında anarken bunları düşündüm durdum.
Nebil… Nebil…
Deniz- Mahir
Anılarınla örülü kadim şehrin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)