HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

19 Ocak 2012 Perşembe

SURİYE SİVİL HALK ETKİNLİĞİ HEYETİ DEVRİMCİ ŞEYHLERİYLE TSİP'te




Suriyeli sivil halk etkinliği heyeti aydınları ve Arap Alevi Şeyhleri Ankara’da ayrıca Türkiye Sosyalist İşçi Partisine de (TİSP) davet edildiler. Ülkelerini savunma mücadelesi yapan heyet bu davete olumlu cevap vererek, TSİP yetkililerinin sorularını cevaplandırdı. Görüşme sonrası TSİP yetkilileride memnuniyetlerini, yaptıkları açıklamalarla dile getirdi. Ali Öner şunları belirtti; “TSİP GENEL MERKEZİ OLARAK, SURİYE HEYETİNİ AĞIRLAMAKTAN BÜYÜK ONUR DUYDUK. SURİYE HALKIYLA VE SURİYE YÖNETİMİYLE HER ZAMAN DAYANIŞMA İÇİNDE OLACAĞIZ. MÜCADELENİZDE BAŞARILAR DİLİYORUZ.

Başka bir Suriye



Arap Dünyası uzmanı Fransız akademisyen Pierre Piccinin ve Fedva Süleyman



Mihrac Ural’ın notu – 17 Ocak 2012 / Salı

Bu kez Hürriyet gazetesinden bir paylaşım yapacağım. İlk andan itibaren Suriye olaylarını yerinde gözlemleyerek yazıyorum. Açık ve net olarak taraf olduğumu belirterek yazıyorum. Bu veriler devam ettikçe de taraf olmaya devam edeceğiz. Suriye iki anavatanımdan biri olduğu için değil, Bu taraflılığım gerçeklerden yana, haktan yana oluşumla ilgilidir; doğrularımın arkasında durmamla ilgilidir. Bunu özellikle Türkiye solu anlamakta sancılı davranıyor ve karalamalar başlıyor. İlla bir yabancı bunu söylemesi gerek. Öyle alışmış akıl algıları. Neden olmasın…

İşte, elin yabancısı Arap Dünyası uzmanı Fransız akademisyen Pierre Piccinin yazıyor, alıp okusunlar bakalım. İkna edici veriler bunlarsa hayhay, doğru nereden gelirse gelsin hoş geldi sefa geldi….

Oysa bizim aktardıklarımız akademik ölçekte derinlemesine ve genişlemesine bilgi aktarımıydı, gerçeğin tak kendisiydi. Buna rağmen zararı yok, bu yolla anlamak istiyorlarsa buyursunlar bu yoldan gerçekleri anlasın ve buldukları doğruların arkasında dursunlar…

http://www.hurriyet.com.tr/planet/19690319.asp

“Sebla Kutsal - 16 Ocak 2012

http://www.hurriyet.com.tr/p/spacer.gif

Arap Dünyası uzmanı Fransız akademisyen Pierre Piccinin, Suriye'den döner dönmez, orada gördüklerini hurriyet.com.tr'ye anlattı. Haberlerde okumaya alışık olmadığımız bu Suriye tablosu, insana bildiklerini yeniden sorgulatıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/p/spacer.gif

Aylar önceydi. Suriye, yine bugünkü gibi kaynamaktaydı...

Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı oluşan muhalif cepheyle, resmi güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanıyor, sivil vatandaşlar hükümet eliyle öldürülüyordu.

Bölgeden gelen bilgiler, benim ve birçok kişinin zihninde böyle bir ‘Suriye gerçeği’ yaratıyordu...

Bu haberlere göz gezdirmekteydim ki, bir köşe yazısına rastladım. Temmuz ayında, gözlem amacıyla Suriye’de bulunan bir Fransız akademisyenin orada gördüklerinden, yaşadıklarından alıntılar vardı yazıda.

Pierre Piccinin isimli bu akademisyenin anlattıkları, her gün ajanslara düşen Suriye haberlerinden çok farklı bir tablo çiziyor, beni bildiklerimi sorgular hale getiriyordu. Kafamda oluşan soru işaretleriyle, bu adamın peşine düşmeye karar verdim.

Tarih bilimcisi, politolog ve Arap Dünyası uzmanı olan Piccinin ile temasa geçtiğimde, yine Suriye’ye gitmek için yolculuk hazırlığındaydı. Noel’den önce ülkeye varacak ve 2012’yi orada karşılayacaktı...

Bu ziyaret sonrasında neler anlatacağını merakla ve sabırsızlıkla bekledim. Suriye’den döner dönmez sorularımla dikildim karşısına.

"BİZ DEVRİMİZ"

Bu seferki gidişinde ağırlıklı olarak Şam, Humus ve Hama’da araştırma yapan Piccinin, söze "Muhalif grup yok, muhalif gruplar var" diyerek başladı:

"28 Aralık’ta Humus’a vardığımda üniformasız ama silah taşıyan bir grup aracımı durdurdu ve aradı. Daha sonra pasaportumu istediler. Pasaporttaki 2009 tarihli İran vizesini görünce sinirlendiklerini fark ettim. Beni araçtan indirip, bir kahve içmeyi teklif ettiler. ‘Olur ama siz kimsiniz?’ dedim, yanıtları çarpıcıydı : ‘Biz devrimiz!’. Aradığımı bulmuştum."

"VAHŞETTEN RADİKAL İSLAMCILAR SORUMLU"

Kahve içmek için isyancıların saklandığı binaya girdikten sonra yaşadıkları, duydukları şaşırtıcıydı:

"İçeride yirmi kadar adam ellerinde silahlarla yerdeki döşeklerde oturuyordu. Aralarında bir de kadın vardı: Fadva Süleyman. Bu kadın, Suriye’de çok ünlü bir oyuncuydu, şimdi devrim için mücadele ediyordu. Akşam olurken, keskin nişancıların silah sesleri duyulmaya başladı. Geceyi isyancılarla geçirdim.

Fadva Süleyman bana olan biteni anlattı tüm gece. Genç kadına göre, Humus’taki direniş ne Suriye Ulusal Konseyi’ne (SUK), ne Selefilere, ne de Müslüman Kardeşler’e bağlıydı. Diğer şehirlerdeki direnişçilerle de birlik olmadıklarını vurguladı. Süleyman, ülkedeki vahşetin büyük bir bölümünden de Selefilerin sorumlu olduğunu belirtti."

"MUHALİFLER GÜÇ KAYBEDİYOR"

Humus’taki direnişin diğer şehirlerden farklı olduğunu, burada muhalif eylemlerin silahlı hücrelerde planlandığını ve iki semti kontrolleri altında tutan isyancıların kalaşnikofları, el bombaları olduğunu söyleyen Piccinin şöyle devam etti:

"İsyancıların tanıklığına göre, hükümetin ordusu İranlı tetikçiler tarafından destekleniyor. Fadva Süleyman, tek çarenin direnişten galip çıkmaları olduğuna inanıyor. Ancak muhaliflerin, Rusya ve Çin tarafından da desteklenen hükümet güçleri karşısında gitgide gücünü yitirdiğini de belirtti.

Sabahı makinalı tüfek ve top sesleriyle karşıladık. Uyandığımda tüm isyancılar gitmişti. Sadece bir kişi bırakmışlardı beni gözlemesi için. Ben uyanınca birkaç grup muhalif geldi. Bana kötü davranılmadığını, muhaliflerin arasına kendi isteğimle girdiğimi anlattığım bir video çektiler."

"ORDU CAN KAYBINDAN KAÇINIYOR"

Humus’tan sonra Hama’ya geçen Piccinin, bu şehirde başka bir gerçeklikle karşılaştığını dile getirdi:

"30 Aralık’ta Hama’ya vardım. Bir grup muhalife rastladım. Hükümet güçlerine taş atıyorlardı. Onlar da buna göz yaşartıcı bombayla karşılık veriyordu. İsyancıların arasına karıştım. İçlerinden biri beni liderlerine götürdü.

Hama’daki vaziyet, Humus’takinden çok farklıydı. Temmuz ayındaki ziyaretime kıyasla, isyancı güçleri zayıflamış buldum. Göstericiler silahlı değildi. Şehrin hiçbir yerinde silahlı unsur görmedim. Oysaki şehir Temmuz’da muhaliflerin elindeydi. Ağustos’ta kontrolün ordunun eline geçtiğini öğrendim.

Taşla saldıran göstericilere askerler göz yaşartıcı bomba ile karşılık veriyordu. Silaha davrandıkları zamanlar çok nadirdi. Görünen o ki, orduya verilen emir, can kaybından mümkün mertebe kaçınmaları yönündeydi. Yani, Hama kan ve ateş içinde değildi."

"CİNAYETLERİ İŞLEYENLER SURİYELİ OLMAYABİLİR"

Pierre Piccinin’in, haberlerde yer alan şiddetli çatışmalara yönelik farklı iddiaları vardı:

"Bazı muhalif güçler askeri devriyelere, ölümcül pusular kurarak saldırıyor, kelle uçurma ve çeşitli uzuvları kesme gibi korkunç eylemler yapabiliyor. Hatta bazen bu vahşeti, kendilerini desteklemek istemeyen, hükümeti destekleyen sivillere de yaptıkları oluyor.

Bu cinayetleri işleyen grupları kimlerin oluşturduğunu anlamak çok zor. Muhaliflerin bu kesimiyle hiç iletişime geçmedim, ama birçok tanıklık dinledim. Uzuvları kesilmiş cesetleri morglarda görmek mümkün. Bunları yapanların gerçekten Suriyeli olup olmadığı bilinmiyor. Baasçı rejimin düşmanı olan Katar’dan ve Suudi Arabistan’dan gelmiş olabilirler."

"DEVRİM ŞİMDİLİK MÜMKÜN DEĞİL"

Fransız akademisyenin Esad karşıtı devrimin ne kadar olası göründüğü sorusuna yanıtı da tahmin edilenin aksineydi:

"Muhaliflerin bir bütün değil, hatta haberleşmede bile bulunmuyorlar. Bölünmüş ve sayısal açıdan küçük bir muhalefet var ortada. Böyle bir oluşumla devrim pek mümkün değil gibi. Kaldı ki, Hıristiyanlar, Aleviler, Dürzüler İslamcılardan korktuğu için Esad’a destek vermeye devam ediyor. Bu ülkede, Tunus’taki, Mısır’daki, Libya’daki gibi bir ortam kesinlikle yok. Humus’ta da, Hama’da da direnişçiler ne İslamcılarla ne de temeli Türkiye’de atılan SUK ile beraber hareket ediyordu. Eylemlerse orada burada, planlanmadan, yerel olarak yapılıyor. Hama’daki muhalifler, Humus’takilerin silahlanmış olmasını kınıyor. Kısacası, bir birlik bütünlük kesinlikle yok."

"ARAP BİRLİĞİ HEYETİ LÜKS OTELLERDEN ÇIKAMADI"

Şam’da günlük hayatın normal sürdüğünü, halkın yaşamına rutin biçimde devam ettiğini anlatan Piccinin’e, Arap Birliği gözlemcilerinin niçin bir türlü tutarlı ve tatmin edici bir rapor yazamadığını sordum:

"Arap Birliği gözlemcileri doğru düzgün bir rapor yayımlayamadı çünkü bir şey göremediler. Bunun nedeni öncelikle, resmi konvoylar halinde hareket edip zamanlarının çoğunu olay yerinden ziyade lüks otellerde harcamaları. Suriye’de benim rastladığım muhaliflerin hiçbiri bu heyetten birilerine denk gelmemişti. Diğer bir nedense, aslında ortada, batı medyasının aktardığı gibi bir durum yok."

"MEDYA YANLIŞ HABER VERİYOR"

Konu, röportajın can alıcı noktasına, ‘medyanın Suriye’de sergilediği haberciliğe’ gelince her şeyi anlatmasını istedim. Medyanın nasıl haber çarpıttığını örneklerle açıkladı:

"Açık yüreklilikle belirtmeliyim ki, Batı dezenformasyon uyguluyor yani bizi yanlış bilgilendiriyor. Dikkat edin: Bunu söyleyerek Batı medyasının Suriye’ye karşı büyük bir komplo hazırladığını iddia etmiyorum. Yani, Katar merkezli El Cezire gibi kasıtlı olarak yanıltıcı bilgi vermiyor Batı basını. Elbette ki, Batılı medya patronların da birçoğu editoryal çizgisini ekonomik çıkarlarına göre belirliyor. Afganistan, Irak ve Libya haberlerinin bize yansıtılmasında bunun örneklerine sıkça rastladık. Ama Suriye’de durum farklı. Tamamen yöntemsel bir sıkıntıdan kaynaklanıyor bu dezenformasyon."

"MASA BAŞI GAZETECİLİĞİ YAPIYORLAR"

Bugün Suriye ile ilgili haberleri hazırlayan Batılı gazetecilerin yaptığı şeyi ‘masa başı gazeteciliği’ olarak tanımlayan Piccinin, bu savına örnek olarak basına yansımış bir haberi örnek verdi:

"20 Kasım günü, El Cezire kaynaklı ve tüm uluslararası basının yer verdiği ‘Şam’da Baas Partisi’ne roket saldırısı yapıldı’ haberi büyük bir felaket gibi yansıtıldı. Aynı gün, Şam’da iletişimde olduğum bir kaynak, haberin uydurma olduğunu, parti binasının hasarsız biçimde yerinde durduğunu bildirdi. Şam’da iki kişiyi daha arayarak bu bilgiyi teyid ettirdim. Hatta binanın bir fotoğrafını çekip yolladılar bana."

"İNSAN HAKLARI GÖZLEMCİLERİ BASINI ZEHİRLİYOR"

Kısır döngünün yanı sıra, Suriye’deki muhalefetin büyük bir dezenformasyon yaptığına yönelik delillerin arttığını belirten Piccinin’e göre, bu yanlış bilgilerin en önemli kaynağı olarak Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri. Müslüman Kardeşler’e bağlı olan bu kuruluş için «Medyayı, sürekli bir biçimde zehirliyor» diyen Piccinin, yine örneklerle devam etti sohbete:

"Hama’da 15 Temmuz’da katıldığım, Esad hükümeti karşıtı gösterideydim. Katılımcı sayısı 10 binden azdı. Aynı akşam, France 24, Euronews ve Le Monde gazetesindeki haberleri görünce şoke oldum. Göstericilerin sayısını 500 bin olarak yazmışlardı. Kaynaklarıysa Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri’ydi. İşin aslı, Hama’nın nüfusu bile 400 bindi.

Buna benzer bir örneği son ziyaretimde de yaşadım. 27 Aralık’ta Şam’dayken, üniversitede silahlı saldırı oldu. Hemen olay yerine gidip yaralanan öğrencilerin yakınlarıyla sıcağı sıcağına konuştum. Esad karşıtı bir öğrencinin, sınav yapılan sınıfa dalarak, arkadaşları arasından Esad yanlısı olanları vurduğunu öğrendim. Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri bu haberi, ‘Esad yanlısı öğrenciler, muhalif öğrencilerin üzerine ateş açtı’ şeklinde geçti. Haber, Le Figaro’un ilk haberi yapıldı, bunu diğer haber siteleri de takip etti. Şunu diyeyim ki, Suriye’den gelen medya malzemesi hep bu tornadan çıkıyor."

"ESAD YANLISI GÖSTERİLER SANSÜRE TAKILIYOR"

Medyada yanlış verilen haberlerin yanı sıra hiç verilmeyen haberler olduğunu da söylüyordu Piccinin :

"Muhalefetin gösterilerinin fotoğraf çekimi hep yakın plandan yapılıyor, birkaç yüz insan binlerceymiş gibi gösteriliyor. İşin gerçeği, muhalif gösterilerde bir araya gelen insan sayısı binleri bulmuyor.

Beşar Esad yanlısı gösterilerse adeta yok sayılıyor. Oysaki bunlarda yüzbinlerce Suriyeli toplanıyor ve bu insanları gösteri yapmaya zorlayan falan yok. Ben bu eylemlere de katıldım, göstericilerin çoğunun Esad’ı desteklerken samimi olduğunu anladım.

Medyada hükümet, hiç destekçisi kalmamış, her an çökebilecek bir durumda tasvir ediliyor, ancak bu, hiç de doğru değil. Batı medyasından aylardır okuduklarımız Suriye gerçeği değil. Ülkede ne anlatıldığı gibi bir felaket yaşanıyor ne de Esad, görevi devretmesini gerektirecek kadar güçsüz bir durumda."

"SURİYELİ HIRİSTİYANLAR HÜKÜMETİ DESTEKLİYOR"

Ülkedeki halkın 10’unu oluşturan Hıristiyanlarla görüşen Pierre Piccinin’e göre, yükselen İslamcılık önemli bir tehdit:

Suriyeli Hıristiyanlar Arap Baharı ile yükselen İslamcılık dalgası yüzünden oldukça endişeliler. Devrim yaşanan ülkelerde Selefilerin ve Müslüman Kardeşlerin muhalifleri etkisi altına almasından rahatsızlar çünkü yaşanan şiddet olaylarının çoğunlukla bu radikal gruplardan kaynaklandığını düşünüyorlar.

Hıristiyanlar bu senaryoya aşina aslında. 2003’te Irak’ta Saddam devrildikten sonra bu ülkedeki Hıristiyanlar sürekli saldırıların hedefi haline geldi. Bir bölümü, sonunda çareyi Suriye’ye kaçmakta buldu. Mısır’da yaşananlar da buna benzer. Tahrir Meydanı'nda Müslümanlar ve Hıristiyanlar Mübarek’e karşı birlik oldu, omuz omuza direndi. Mübarek devrildikten sonra ise her şey değişti. Ülkenin hıristiyan azınlığı olan Kıptilerden yüzlercesi sürgüne gönderildi. Bu sebeple, radikal İslam yanlısı bir rejimden korkan Hıristiyanlar, laikliği, dolayısıyla dini azınlıkları koruyan Baasçı yönetimi desteklemeye devam ediyor."

ANKARA'DA SURİYELİ SİVİL HALK TEMSİLCİLERİ ve DEVRİMCİ ARAP ALEVİ ŞEYHLERİ





Mihrac Ural
- 16 Ocak 2012 / pazartesi

Haccı Bektaşi Veli Vakfı 2. Alevi Kurultayı (15 Ocak 2012) için ülkelerinden yola çıktılar. Evimde toplanıp, son konuşmalar, bilgi alışverişi yapılarak uğurlandılar. Ankara’da aynı gün "Suriye Özgür Kalacak İnisiyatifi"nin de Yüksel caddesinde halka açık basın toplantısı ilanı vardı. Suriyeli sivil halk temsilcileri bu basın açıklamasına, kar altında katılma kararı da alarak devrimci gençlerin etkinliğinde bulundular. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) yetkililerinin davetine de giderek, ülkeleri hakkında sorulan sorulara, geniş bilgi ve cevap verdiler. Bu çabalarda, hayatının her kesitini devrimci mücadeleye adamış Sosyalist Barış Aktivisti Şükriye Ercan’ın misafirperverliği, heyetle omuz omuza Ankara etkinliklerine katılımı, heyetteki aydınlar tarafından “Suriye dostu, halkların kardeşlik meleği” olarak tanımlanmış, buradan da ona selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.

Bu satırlardan bize kalan bu çabalara emeği geçenleri kutlamak olacaktır. Fotoğrafta yer alan Suriye heyetinin devrimci Arap Alevi Şeyhi (Fotoğrafta görülün Şeyh Muvaffak Gazel ve fotoğrafta görülmeyen ise Şeyh Zülfikar Gazel) ülkesine karşı kurulan emperyalizme oyunlara ve eli kanlı şebekelerin saldırılarına direnen şeyhlerden sadece bir kaçıdır. Bu şeyhler, cübbeleriyle, ellerinde taşlarla ABD ve Fransız Büyükelçilerini taş yağmuruna tutan şeyhlerdir (11 Temmuz 2011 Şam). Bu şeyhler ve Suriyeli devrimci aydınlar (Maad Muhammed ve Mahran Nibeya), Türkiyeli yoldaşlarıyla omuz omuza olmak için Ankara’daydı.

Suriyeli Şeyhler ve aydınlar, Hacı Bektaşi Veli Vakfı 2. Alevi kurultayı protokolunda oturup konuşma sırasını beklemeyi değil bu görevi kadar ülkesi ve halkına destek olan devrimci gençlerin yanında olmayı da görev saydılar. Onur saydılar.

Suriyeli Arap Alevi şeyhleri, önceki yazımda belirttiğim gibi eli öpülesi devrimcilerdir. Her gün, kent kent, köy ilçe, meydan meydan dolaşan ve halkıyla omuz omuza, halkçı yönetiminin emperyalizme karşı mücadelesini yükseltenlerdir. Ülkelerinde en ön safta oldukları gibi Anakarada da Erdoğan’ın karanlık, kirli ve ihanetlerle örülü düşmanlığına karşı korkusuzca en ön safta mücadele için gelmiştir. Bu yiğit insanlar “yalın ayak, aç susuz, kar, çamur yağmur altında halkımızı ve halkçı yönetimimizi ölümümüz pahasına bile olsa savunmaya dünyanın her yerine gideriz” diyebilen inancın doruğundaki simgelerdir. Bunlar yer yüzündeki tüm Arap alevi şeyhlerinin gerçek temsilcileri ve örnekleridir…

Şimdi herkes şapkasını önüne koysun ve özellikle Siyonist solcular, ırkçı-milliyetçi solcular oturup bir düşünsün, Türkiye’ye, sivil Suriye halkını temsil etmek üzere kimlerin geldiğini görsün. Bu eylemler ve öncülerinin çabası, bölgemizde dönen emperyalist komploları görmek istemeyenlere, halkları birbirine kırdırmak isteyen komplolara karşı duyarsız olanlara kapak olsun. Mesaj olsun…

Bu mesaj 12 Eylül rejiminin mağduru olarak, sürgünlerimin sona ermesine kadar sürecektir. Bu sürgün yarası kapanınca da vasiyetimde söz verdiğim gibi, hakkın rahmeti gurbette gelip çatmasa eğer, beyaz kefenimi giyerek, elimde Kadim Roma kenti Antakya fanusuyla, yalın ayak, gündüz gözüyle halkımın kimlik haklarını arayacağım; Antakya’mın ünlü HEROD (kurtuluş) caddesini boydan boya, benimle birlikte omuz omuza olacak yiğitlerle yürüyeceğim. Bu eylemimi Adana’da, Mersin’de İskenderun’da, Karataş’ta ve Toros dağlarının güneyi kentlerinin tümünde tekrarlayacağım….

Tarihi boyunca emperyalistlerle işbirliği içinde olan eli kanlı Müslüman kardeşler örgütü şebekelerine karşı olduğu kadar gericiliğe karşı, bizim alternatif inanç önderlerimiz, şeyhlerimiz de budur; meydanlarda yoldaşlarıyla omuz omuza Suriye’de ve Türkiye’de mücadeleye atılmanın adıdır, Bu şeyler, inanç alanından bizlere uzanmış gerçek laiklerdir, halkı için devrimci mücadelenin en ön safında olan simgelerdir, Siyasal bilgilerini, dünya ve bölge algılarını gelin bir de onlarla sohbet edin de kimin nerede durduğunu anlayın.

HACIBEKTAŞİ VELİ VAKFI KURULTAYINA... ANKARAYA...


Mihrac Ural – 15 Ocak 2012

Hacı Bektaşi Veli Vakfı Kurultayı 15 Ocak 2012 günü Ankara’da dünyanın dört bir tarafından gelen Bektaşi delegeler ve misafirleriyle toplanıyor. Vakıf başkanı dostum Ercan Geçmez telefonla arayarak özel olarak Suriyeli bir temsilci heyetin gelmesini istemesi üzerine, bu önemli Kurultaya Suriye’nin en önemli aydınlarından ve Arap Alevi şeyhlerinden bir ekip oluşturdum. Temsilciler, Suriye halkı adına, kardeşliği, birliği ve hükümetlerin sorunlarından bağımsız olarak bu iki halkın tarihsel barış ve dayanışmasını dile getirmek üzere yola çıktılar. Bu heyette, beni ve düşünce arkadaşlarımı temsil eden yoldaşlarım da eşlik ederek ortak bir mesajla kurultayda yer almak üzere yola çıkıldı.

Bu kurultay, amacına uygun olarak bölge halklarının kardeşliğine önemli göndermeler yapacaktır. Emi kanlı ihanet siyasetleriyle komşularımıza zarar veren Erdoğan yönetimine karşı halkların dayanışması üzerinde kararlılığını gösterecektir. Bu Kurultayda Alevilerin evrensel birliği kadar, bu birliğin insan merkezli özü, ilerici, demokratik ilkelerle insan erdemini siyasal-sosyal mesajlara çevirecektir. Bu duruş, iç politikada vatandaşlarına karşı dayattığı faşizan baskıları ve dış politikada komşuları üzerine sürülen eli silahlı şebekeleri şiddetle protesto etmek için toplanmıştır. Suriyeli heyet, tamamen sivil tolum kuruluşlarından oluşmuş hükümet dışı şahsiyetlerdir. Heyette yer alan aydınlar arısında Suriye Vatan Gazetesi yazarı Maad ve Mahran yanı sıra İslam aleminin en büyük bilgelerinden biri sayılan Merhum Şeyh Fadıl Gazel’in oğlu Zülfikar Gazel ve amca oğlu Muvaffak Gazel ve benim adıma katılan yoldaşlarla bu bölgenin tüm inanç ve farklılıklarını temsil eden bir heyet oldular.

Fotoğraflara bakıp sakallı cüppeli şeyh görüntüsü sizi aldatmasın. Bu şeyhlerin eli öpülür. Bu şeyhler en önde ABD Şam büyükelçiliğine taş atan şeyhlerdir. Bu şeyhler laikliği, demokrasiyi, sosyalizmi savunan şeyhlerdir. Heyetteki aydınları bilen bilir mücadelenin en ön saflarında militan devrimci kadrolardır ama bu şeyhler her gün meydanlarda emperyalizme karşı, gericiliğe ülkelerini kanlı arenaya çevirmek isteyen Müslüman Kardeşler şebekesine karşı her gün mücadele ediyorlar. Bu şeyhler, bölgeyi kana bulayan Erdoğa’na meydan okumak için bu kurultaya geldiler. Sözlerini de esirgemeden konuşacaklar. Bu şeyhler kendi fedakarlıklarıyla hiç kimseden hiçbir talepleri olmadan Ankara’ya demokrasi gücü olarak gördükleri insanların yanına halkının davasını anlatmak için yola koyuldular. Benim katkım ise hayatım boyunca bu tür yürekli devrimcilerle birlikte olmanın yararlı işlerini yapmaktan ibarettir.

Bu satırlardan da kendi adıma Hacı Bektaşi Veli kurultayına başarı dileklerimi iletiyorum.

Bu gün aynı zamanda devrimci güçlerin Ankara’daki kitsele basın açıklaması etkinliği bulunmaktadır. Basın açıklaması, Suriye’nin emperyalist komplolara karşı direnişine destek olmak üzere bağlanacaktır. Gittikçe yükselen sol duyarlılık, Suriye gibi bölgenin direnen ülkesini, halkı ve yönetimiyle sahiplenerek savunması oldukça anlamlı ve onur vericidir.

KİMİN KÖKÜ DIŞARIDA?...

Mihrac Ural – 13 Ocak 2012 / Cuma

Bildik bir akıl diyor ki “kurtler amerikayı destek sandılar arkalarında oysa amerikanın onlarada olan oyunu kullandı kurtlerı zamanı gelıncede kullanılmıs pecete gıbı bır kenara atacak amerikanın umrundamı sanıyorsunuz kurtlerin ozgurlugu felan sadece rant ve ortadoguyu el altına almanın pesınde ama kurtlerın cahil kesimi ermenilerin kıskırtmasıyla daglara cıkıyorlar”

Güler misiniz? Ağlar mısınız?…

Bu grupta böyle yazılarla başınız ağrımaz… Ama başka gruplarda biz bu türlerle, Kürt halkı için ve kendi halkımızın hakları için savaş veriyoruz: bunu bilmeniz için kısa bir tartışmayı sizlerle paylaşıyorum…

Beni dinle Sayın M.E.G, uzun konu ama özeti var. Kürtler bir ulustur. Yeryüzünde her ulus gibi de tüm ulusal haklarında özgür olmalıdır. Bu topraklarda en eski etnik topluluk Kürtlerdir. Kılıç zoruyla gelenler ise bellidir. Yüzlerce makalede bunu anlattım, bölücülüğü bu devlet yapıyor. Vatan dediğin çok daha ayrı şeydir. Vatan dediğin bu toprakları bakirken yaşama açan ve bunu sürekli kılan yerli halklara ait olan coğrafyadır. Vatan olmanın bilimsel ölçütü tarihi verisi budur. Bu olunca birileri bu toprakları zorla vatan etmiştir demek yanlış olmayacaktır. Buna rağmen biz ortak vatanımız diyelim de kafalar fazla karışmasın..

Ortak ülkemiz birimizin değil hepimizindir. Hepimizin olduğunun da sürekli kanıtlanması gereklidir: bunun yolu farklılıklarımızın eşit sayıldığı, tüm verileriyle kurum, kuruluş, yasa ve anayasada güvence altına alınmış olması gereklidir. Bu ülke ortaksa, hepimizinse, tek boynuzlu bir etnik egemenlik de yok demektir, varsa bunun değişmesi gereklidir. Bu en doğal, en insani, en asgari demokrasi ve özgürlük talebidir. Bu olmadan ortaya çıkacak tüm bölücülük ve kirli savaşın tek sorumlusu devlettir; çünkü ordusu olan, güvenlik gücü olan maliyeyi elinde tutan odur…

Tekçi ittihatçı, yayılmacı militarist yönelimleriyle, Osmanlı aklıyla. Bu yönelim Türkiye halkını da bir kez daha Osmanlının yaptığı gibi tarihi kinlerle muhatap olmaya zorluyor. Onurlu Türk halkı bu gidişe, iradesi zorbaca çiğnenerek iktidarların tek boynuzlu siyasetlerine alet edilerek katılmak isteniyor. Bu temel unsurları kavramadan, Kürt özgürlük talebini “Amerika’nın kuklası falan diye suçlamak, gerçek Amerikan kuklalarını, ülkeyi bölmek isteyen Milliyetçi-ırkçı iktidarları ve devletin derin aklını görmezden gelmek, daha da ötesi aklamak demektir. Kökü dışarıda olan ise kendi vatandaşına karşı kirli savaşı sürdürme inadı yapan, sınır ötesi operasyonlarla ölüm saçan ve bunu Amerika-İsrail başta olmak üzere tüm dış güçlerden, mali, askeri, istihbarat, teknik bilgi, pilotsuz uçak ve her boydan ve soydan silah alarak halkını katledendir… Kürtleri iyi tanıyorum özgürlük hareketlerini de ayrıntılarıyla biliyorum, bu akılsız devlet bu fırsatı da kaçıracak Lozan anlaşmasıyla güç bela kurtardığını, Ser anlaşmasını arasa da artık bulmayacak. Bunun için şansları olan barış çağrılarını iyi değerlendirsinler diyeceğim. Unutma 200 yıldır lime lime kıydığın bir etnik yapı var olma savaşında fare bile olsa tırmalar, şeytanın da kucağına girer bunun da nedeni bu devlettir. Ki böyle bir şey yok ve olmayacaktır: Amerika bu gün Barzani’nin ne kadar dostuysa Öcalan’ın o kadar düşmanıdır. Kimse bilmeden konuşmasın… Tartışmak isteyenle belgelerle tartışırım… Suriye’nin kaderiyle Mazlum Kürt halkının kaderi aynı hendekti omuz omuza kurtuluşu kazanacaktır derken de tastamam bu bilgiler ışığında konuşuyorum…Bunu görmemek ise solcu olmak bir yana, onurlu bir insan bile olmak, bana göre zordur

Hayır, bir kez daha tarihle yüzleşmeyi gerektirecek bir kıyıma hayır diyorum. Kürtler bir ulustur ve demokratik haklara sahiptir şu dünyadaki tüm uluslar gibi. Kimlik hakları var, Türkler gibi başkaları gibi. Bu gün Kürtlere yapılan, yarın Araplara yapılacaktır. Zaten tarihin en büyük kültür katliamı, bir gece ansızın bir siyasi kararla tarihin en kadim alfabesinin değiştirilmesiyle yapılmıştır. Kendi ulusunun alfabesizliğinden kaynaklanan kısırlığı gidermek için, tek boynuzlu ulusal egemenlik için, olmayan bir tarih yaratmak için istediği alfabeyi seçebilir ama bu seçim başka ulusun varlık nedeni anadilini kendi alfabesiyle okuyup yazma hakkını ortadan kaldıramaz. Bir gece ansızın kendi ulusunu bile cahil yapan, tarihsiz yapan, kültürsüz kılan ve bu yüzden bu güne kadar tarihiyle ilgili bilgiyi sayısı üç-beşi geçmeyen tercümanın rahmetine bağlayan bir karara, sadece cellat bir karardır, bunu bilmek gerek.

Kürtlerin hikayesinde kendi halkının hikayesini görmeyenlere söyleyecek çok sözüm olmayacak…

Bunun için ortak vatan, ortak ülke algısında biz Araplar için şunu ısrarla belirtiyoruz… Son sözümde bu not olsun…

ANADİL ÖZGÜRLÜĞÜ UĞRUNA MÜCADELEMİZİ

HALKIMIZIN KİMLİK HAKLARI UĞRUNA MÜCADELESİNİN

MERKEZİ DAYANAĞI YAPMALIYIZ

Anadil özgürlüğü o dilin, kendi alfabesiyle okunup yazılması esasına dayanır, bu olmadan insanın anadilini evinde ya da sokakta konuşmasına özgürlük denilemez; hayvanlar da evlerinde (ahırlarda) ya da sokaklarda (meralarda) kendi dillerinin seslerini (anırma ya da meleme) özgürce çıkartırlar. İnsanı hayvandan ayıran ise, ses çıkarma yetisi değildir, okuma ve yazma yetisidir. Toplumsal bir varlık olmasının da anlamı tastamam budur. Bu nedenle orijinal alfabesiyle okunup yazılmayan bir dilin özgür olduğunu ancak aptallar savunur. Bu nedenle, Ortak ülkemizde, Arap halkı olarak, farklılıklarımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki dayanışmamızı, bölücülüğe düşmeden, barış içinde, Tüm halklarla başta Türk halkı ve Kürüt halkıyla omuz omuza olmak üzere yükselteceğiz. Bu mücadele, kimlik haklarımızın temel unsuru olan "Resmi okullarda anadille eğitim hakkı" şiarıyla yürüyecektir. Türkiye’de biz Arap halkının mücadelesini tek bir siyasal program maddesi olarak bu taleple formüle edeceğiz…

10 Ocak 2012 Salı

ÖRGÜT AMBLEMİ



Mihrac Ural -10 Ocak 2012

Fotoğrafın yorumu uzun bir yazıyı gerektirir. Burada sadece Sağmalcılar ceza evin sol siyası 1-c koğuşu sahası duvarında çizili örgüt amblemine dikkat çekeceğim. Örgüt bayrağı ya da amblemini 1976 sonlarına doğru teknik resim bilgime ve beraber olduğum bir dizi yoldaşın da katkısıyla baba evimde bir kağıt üzerine çizdim. Simetrik konumlanışı ve taşıdığı anlamla o gün bu gün her görene anlamlı mesajlar veren bu bayrağı gittiğim her yerde faşizme karşı bir direniş sembolü olarak yükselttim. Bu bayrağı Isparta’da bez üzerine çizdim ve mahkeme salonunda yargıç heyetine karşı Ali sönmez yoldaş açarak dalgalandı. Recep Güregen yoldaş’a da verdim İstanbul’daki mahkemesinde dalgalandırdı. Bunun da ötesinde, bu bayrağı Avrupa’da, Ortadoğu’da, Filistin kamplarında da dalgalandırdım. 1 kongremiz, onun gölgesinde toplandı orada da dalgalandırdım… Bu fotoğraflara gelince. Örgüt amblemini cezaevi sahası duvarına Nisan 1978’in ilk haftalarında çizdim. Direnmemin bir simgesi olarak özenle renklendirdim. Zamanın Ecevit hükümeti Adalet Bakanı Mehmet Can cezaevini ziyarete gelince basında birlikte içeri alındı. Bu ölümsüz tarihi fotoğraf da böylece çekildi. Fotoğrafta, tutuklu ve mahkumların talepleri olarak yazdığımız listeyi okuyan Halil Çaylı’dır (Bakanın hemşerisi, Osmaniyeli devrimci bir arkadaşımızıdır), Halil Çaylı’nın sağ koluna bitişik olan ve Bakana ters bakan saçları yeni kazınmış kişide bendeniz Mihrac Ural… Alttaki karede ise, Kadınlar Koğuşunda Bakan Mehmet Can’ı karşılayan yoldaşımız Bombacı Leyla görülmektedir (Belma Gürdil). Bilmeyenlere hatırlatılır…

KARANLIKTA AYDINLIĞI BULMAK



Mihrac Ural – 8 Ocak 2012 / Pazar

NE OKUYORUM

Ne mi okuyorum? Kısaca anlatayım siz de okuyun.

Tek servetim binlerce kitaptan oluşan kütüphanemdir. Büyük bir çoğunluğunu okuduğum altını çizerek notlar aldığım kütüphanemde, aynı içerikte olan kimi kitapları bir kenara koyarak zamanı gelince okurum dediğim olmuştur. İşte o kitaplardan birini bu karanlıkta elime aldım. Şöyle bir göz gezdirdim. Yayın evine baktım; “Hürriyet Vakfı Yayınları” içim sıkıldı. Yazarı Norman Hampson, hiçbir kitabını okumamışım, duymamıştım da.. Yazar Arka kapağa ilgimi çeken “Okuyucu bu kitabı, entelektüel bir gıda gibi değil de, bir ziyafet çağrısı olarak görmesini isterim” diye, kısa bir not düşmüş. Bu cümleyi okuyunca, “Şu karanlıkta, iddialı olmaktan uzak bir kitap okumak yeterlidir” diyerek okuma düzeneğimi sürdürmeyi uygun gördüm, sayfaları çevirdim. Yayın kurulundaki isimleri okuyunca, biraz daha karıştırdım. Ve sonuçta anladım ki, 35 yıldır okuduğum, özetler çıkardığım, alıntılar yaptığım AYDINLANMA ÇAĞI ile ilgili, derin bir araştırmayla karşı karşıyayım. Bu çağın öncesi ve sonrasını, başlangıç ve yükselişini, çağı yaratan filozofları, bilgeleri ve söylemlerini bir araya toplayarak okura özet olarak sunmuş. Daha da ötesi, öyle soyutlamalar yapmış ki, bir servet küpüyle karşı karşıya olduğunuzu hemen fark edersiniz. Okumaya, satır satır altlarını çizmeye ve notlarımı almaya, eski bilgilerimi canlandırarak sindiremeye koyuldum; Karanlıkta AYDINLANMA ÇAĞINI böyle buldum.

Bir tarihi çağı anlatıyor olsa da, bu tür kitaplarda bir ölçüde yazarını yorumlarıyla da karşı karşıya kalırsınız. Kitap yazarının yorumlarının tümüne katılmadım, siyasal sonuçlarla da birçok noktada farklı noktadayım ama öylesi bir özeti, öylesi bir toparlamayı önüme sermiş ki, ufuklarıma yeni ufuklar kattı demeyi abartı saymayacağım. Farklı okumalarla vardığım sonuçları bu kitapta da görmem, soyutlamanın önemi kadar, emeklerimin boşa gitmediğini göstermesi açısından mutlu oldum; o da nedir bilir misiniz?

Hiçbir çağ, hiçbir uygarlık, hiçbir üretim tarzı ya da sanat, edebiyat kültür akımı, verileri belirmiş olsa da yaşanırken tüm yönleriyle anlaşılamaz, formüle edilemez…

Bu soyutlamayı yıllardır tekrar edip duruyordum. Bu soyutlama, sınıf mücadelesi, tarihsel devrimler, yeni uygarlık, devrimci küreselleşme ve emperyalist küreselleşme arasındaki fark ve bunun yeni uygarlığa gidişte taşıdığı anlam, Sosyalizm, özgürlük ve demokrasi, yabancılaşma vb gibi toplumsal siyasal yaşamın en kritik belirlemeleri üzerine gelişen kanaatlerimi, vardığım sonuçları çok iyi tanımlıyordu;

“Bilinmeyenin, henüz keşfedilmemiş olandan başka bir şey olmaması”

“Aklın açık seçik idrakıyla yadsınan her doğma… yanlıştır”

“Kuşkuya temel teşkil eden şeyler de kuşkuludur; onun için kuşkulanıp kuşkulanmamak gerektiğine de kuşkulanmalıyız”

“Aklın cesaretle kullanılması” gibi yüz binlerce değişik soyutla, bilimin her bir dalında evrimin “uyumlu bütün” olması gibi, uyumlu bütünsel bir teze, algıya yönelimi görmek güç değildir: Aydınlanma çağı bu bütünün tecelli ettiği teorik ve pratik tüm verilerde anlam buluyor.

Benim geldiğim medresenin jargonu, paradigmaları son iki asır boyunca insan topluluklarının, Siyasal -Toplumsal-Ekonomik-Kültürel alanlarını yoğun olarak belirlemiş bir medresedir. Ancak bu medrese, değişen çağa, gelişen yeni uygarlık verilerinin yarattığı ilerlemeye adapte olma sorunu yaşamaktadır. Kendini yadsıma dönemi içine girdiğini söylemek de yanlış değil. Bu nedenle tarihi tüm yönleriyle yeniden okumak bu çağın aydını için önemli bir sorumluluk. Tarihin temel dinamiklerini, çağları ve üretim ilişkileriyle kültürel toplumları, uygarlıkları ve bunların yükseliş ve çöküşteki dinamiklerini yeniden soyutlamak, düzenlemek ve tarihsel bir tez olarak algılamak gereklidir.

Malumunuz sürgünde mülteci olduğum ülke bu gün direniyor. Dünyanın tüm şer güçleri üzerine çullanmış halkıyla yönetimini teslim almak istiyor. Ama bu küçük ülke ve halkı öylesine kenetli ve öylesine güçlü bir direniş sergiliyor ki “toprak yeriz yine teslim olmayız” diyor. Bendi bu ülkenin onurlu halkıyla omuz omuza direniyorum.

Elektrik kesintisinde diremek, benim için bir yanıyla okumaktır, yazmaktır da. Hayatım boyunca sıkıntıya girdiğim zaman hep kitap okudum. En sağlam bilgileri, en yetkin soyutlamaları ve kapsamlı ilişkilendirmeleri böylesi kesitlerde edindim. Bir yandan direnirken diğer yandan üretmek işte Suriye’nin bana kattığı tas tamam budur. Bu ülkede, anlı açık yaşamak, devrimci onurla üretken olmak, mülteci olmanın hassasiyetleriyle adın dahil, çok şeyi çevrenden gizlemek, devlet ve devlet adamlarından uzak kalmak zor zanaattır. Kod adıyla yaşamak erketede sinmek demektir. Açık vermemek, sosyal çevrende akrabasız olmak, farklı ad ve soyadıyla toplum içinde erimek demektir.

Devrimci ilkeler gereği, dostta olsa hiçbir devlete güvenilmez, bu nedenle kimliğini ısrarla saklayıp yaşamak gerek. Bütün bu öz verilerle birlikte, mülteci olduğun ülke ve halkını savunmak, onlarla omuz omuza direnmek, işte dünden bu güne gelen doğrularımızın arkasında durmak tastamam budur. Karanlıkta kitap okurken, sizlerle bunu paylaşmak istedim…

Sözünü ettiğim şey, karanlıkta aydınlığı bulmaktır, ötesi değil…

1. KONGREMİZİN ONUR BELGELERİ



Mihrac Ural - 9 Ocak 2012

24 Kasım 1986 günü başladık 1. Kongre günlerine. 1 Aralık 1986 kapanış bildirisiyle son buldu. Filistinli dostlarımız yanı sıra Abdullah Öcalan Kürt halkı ve PKK adına oradaydı. O gün, tarihi verilerin gerekleriyle her şeyi satır satır yazıp mücadele hedefi olarak belirledik. Yola koyulduk. Biz de şu dünyanın ve ülkemizin devrimci hareketlerinin yaşadığı tüm dalgalanmaları yaşadık mücadelenin doğasında olanı, süreçlerin getirdiği ve nesnel değişimlerin etkilerine maruz kaldık.

Kararlılığımızdan ve azmimizden hiçbir şey yitirmeden sayılara değil tutumlara bakaram yolumuza devam ettik. Bu gün dönüp geriye bakarken, bu tür onurlu belgeleri inşa ettik. Bu onurlu veriler, itirafçıların MİT ajanlarının hak ettikleri cezayı engellese de insanlık adına yaptığımızın haklı olduğunu dün de bu günde savunduk. Üstte THKP-C (Acilciler) 1. Kongresinin onayladığı TÜZÜK, yanda ise Kongre divanına Tüzüğün 8. Maddesiyle ilgili olarak verdiğim öneri. Altta Kongre misafirlerinden PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan.

1. Kongremizin misafiri, PKK Genel Sekreteri Kürt halkının önderi Başkan Abdullah Öcalan., konuşmasını yaparken (İlk kez yayınlanıyor. Örgüt Arşivi)

NURAY MERT ve SURİYE'Yİ SAVUNMAK

SURİYE’Yİ SAVUNMAK

Mihrac Ural – 8 Ocak 2012 / Pazar

Nuray Mert’in, Radikal’de, yayınlanan bu gün yazısı (8 Ocak 2012), “Suriye’yi savunmak, çoğu zaman mayınlı tarlada yürümek gibidir” yönündeki tezimi destekler bir içeriktedir. Evet Suriye’yi savunmak, özellikle Türkiye’de. İktidar güçleri açısından savaşılması gereken bir düşman onu savunan da düşman saflarındaki güçler olarak itham olunur; düne kadar, kucak kucağa oldukları hiç düşünülmeden bu saldırganlık ve karalama yapılır. Milliyetçi solcular açısından ise ya “Suriye adamı” ya da “Muhabarat elamanı” olarak suçlanırsınız. Bu karalama ve ithamlar, derin ve koyu bir cehaletin, Suriye hakkında hiçbir şey bilmemenin sonucu olduğunu görmek için çok şeye değil, Uluslar arası medyanın kirli ve bir o kadar karanlık amaçları dışında alternatif Suriye gerçeklerini okumak, izlemek yeterlidir.

Nuray Mert’in Radikal’deki son yazısı “Şam’dan Son Bir Selam” başlığı taşıyor (8 Ocak 2012 tarihli, bu günkü yazı). Yazı dikkatimi çekti. Suriye’yi savunma iradesi gösteren duyarlı ve onurlu aydınların karşı karşıya kaldığı karalamalara işaret etmiş; “Suriye taraftarları, işbirlikçileri, adamları” bir hayli çoğalmışlar demek. Nuray Mert, makalesinin girişinde şunları dile getirmiş: “ Gazetecilik kaygısından önce, bu çok sevdiğim ülkeyi zor günlerinde bir kez daha görmek istiyordum. Türkiye vatandaşlarına seyahat tavsiye edilmediği için şahsi bir teşebbüste bulunmamıştım. Yoksa, mevcut koşullar altında, ne buradan doğru dürüst gözlem yapmak mümkün, ne de yazacaklarımızı “Esad rejimine destek” gölgesinden kurtarmak mümkün. Irak işgali ertesinde Suriye’yi, bölgesel barış adına ziyaretlerimiz bile “avanaklıkla”, “muhabarat ajanlığı” ile karalanmıştı. Sonra işler değişti, herkes Suriye muhibbi kesildi ama şimdi durum yine değişti ve bu kez her zamankinden daha ciddi. Şimdiler ziyaret bile kim bilir nelere bağlanır”

(Bkz. Şam’dan son bir selam www.demokrathaber.net )

Evet, kim bilir ne karalamalar ne suçlamalar ne cehennemi bağ ve bağlantılar kurulur. Buna Irkçı-milliyetçi solcuların, mezhep kinleriyle örülü kafaların, MİT ajanlarının özel görevli olarak yaptıkları karalamaları da ekleyin, tablo daha da net olur. Ama her şeye rağmen doğruları arkasında iradesiyle dik duranlar direnen Suriye’yi savunmaya devem edecektir.

Suriye ve direnme, tarihin kader gibi birbirine eşitlediği iki kavram. Geo-stratejilerin siyasal sonuçları da diyebilirsiniz. Ama bunun için dik duran bir de siyasal irade gereklidir. O da Suriye’nin kesilmeden ürettiği bir değer. Bir de buna tarihi ekleyin.

Tarih - Geo-stratejik konum - siyasal irade ile belirlenebilecek sentez, 7000 yıllık bu ülkeyi vatan çatısı altında kendi vatandaşları için olduğu kadar, bölge halkları için de direnme mevzisi yapmıştır. Bu nedenle de bölgenin tüm devrimci güçlerinin ana vatanı diye tanımlanmış, mazlumların zalime karşı güvenli limanı olmuştur.

Bu ülke, Filistinliler kadar Iraklı, Lübnanlı, Tunuslu, Türkiyeli mazlumların, sürgünlerin sığınağı. Bu güvenli ülke, kimlere ev sahipliği yapmadı; Kadim tarihte (1852) Fransız işgaline karşı savaşan ünlü Abdülkadir El Cezairi’den Filistinli liderler Yaser Arafat’a, HAMS lideri Halid Meşal’e, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talbani’den. Başbakan Nuri Maliki’ye kadar, Türkiye’den Öcalan’dan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesini (FKBDC) oluşturan benim de aralarında olduğu on örgüt liderine kadar, Suriye devrimcilerin anavatanıydı.

Bu gün bu vatan halkıyla tarihinin en kapsamlı baskı ve saldırıları altında ölüm denklemlerini çözmeye çalışmaktadır. Eli kanlı El Kaide-Müslüman Kardeşler Örgütü şebekelerinden, İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Katar, Suudi Arabistan, Körfez Emirlikleri ve Erdoğan iktidarına kadar dünyanın tüm şer güçleri el ele vermiş, toplu katliamlar dahil her türden kıyımı Suriye’yi teslim almak için dayatmaktadır. Komplolarını örüp durmaktadır. Medya etkinlikleriyle de aklın-hayalin almayacağı kurgular, yalanlar, abartmalar, olmayanı ver eden senaryolar, Hatay’da, Mısır’da, Tunus’ta Katar’da senaryo gereği çekilmiş uyduruk gösterileri yayınlayıp bilgi kirliliği dahil her türlü çirkinliği yapmaktadırlar. Bunun da ötesinde, karanlık odalarında karargah kurup, asker kaçaklarına canlı yayında rütbeler veriyor, rütbeler yükseltiyor ve yapacakları eylemlerin işaretini yayınlıyorlar; bayan spikerler bile, askeri komutanı gibi yönlendirici konuşmalar yaparak, Londra’da, Paris’te, Katar’da, İstanbul’da olmalarına rağmen Suriye’nin falanca şehrinden konuşuyor gibi “görgü tanıkları”nı canlı yayına alıyorlar.

Bütün bunlar bir yana ambargolar, yaptırımlar da yağmur gibi yağmaya başladı. Kısa sürede sonuç alacaklarını sandılar; Mısır Libya Tunus olduğu hayaline kapıldılar. Malı, askeri, teknik, istihbarat, koruma, “her türden lojistik destek” (Erdoğan’ın resmi açıklaması a TV özel oturum) vererek, Suriye’yi önce mezhep savaşına tutmayınca, bölgeler arası savaşa, tutmayınca ordunun bölünmesi için kışkırtmalara, olmayınca intihar eylemleriyle rastgele toplu katliamlar yaptırarak yıldırmaya çalışıyorlar. Ama olmuyor, olmuyor, olmuyor…

İflaslar iflasları takip ettikçe, Suriye halkı, yönetimi ve lidere etrafında derlenip toplanarak meydanlara milyonları milyonlara ekleyip inerek bu komploya karşı dik duruyor. Ve halk bir kez kararını verince yeryüzünün hiçbir kudreti ona diz çökertemiyor.

Bu koşullar içinde Suriye halkına, çiftçisine hayati önemi olan tarım girdisi olarak Mazotu ucuz fiyata vermek üzere (1 Lt Mazot 15 SL = 50 Krş = 30 Cent), Ekmeği ucuza ulaştırmak üzere (2 kg ekmek 15 SL = 50 Krş = 30 Cent), yaptırımlara karşı sanayisini güçlendirmek için termik santralde elektrik üretiminde doğacak enerji açığını telafi etmek için yerleşim yerlerinde, aralıklarla kesintisi yapılmaktadır. Suriye direnmektedir. Halkının özetle dediği gibi “aç kalacağız, susuz kalacağız, yemeksiz kalacağız, karanlıkta yaşamayı öğrenecek, kandil ışığıyla işimizi yapacağız ama teslim olmayacağız, onurumuzu çiğnetmeyeceğiz ülkemize yönelen komplolara geçit vermeyecek bunların tetikçileriyle sonunu kadar mücadele edeceğiz”

İşte bu kadar, arkasında halkının karalıca durduğu hiçbir yönetim, bu baskılara boyun eğmeyeceği artık çok açık olmuştur. Suriye buydu ve bu olmaya devam ediyor.

SURİYE’Yİ SAVUNMAMNIN ANLAMI

Bana gelince, Suriye benim iki anavatanımdan biridir. Kadim atalarımın, babamın, benim ve çocuklarımın de iki anavatanından biridir. Bu ülke benim güvenli limanımdır. Devrimciliğimin dik duruşunun önemli bir etkenidir. İkinci adresimdir. Bu ülkenin başına gelecek her felakete, Türkiye ve bölge halklarının başına gelecek bir felaket anlamındadır ve buna karşı tüm gücümle mücadele ederim. Bunu onlarca kez tekrarla belirttim; bazı ırkçı-milliyetçi solcular, itirafçılar, ajanlar özel harp dairesi uşakları bu tutumumuzu karalama vesilesi yapmayı ya çalıştılar. Bir de Arap kökenli, Alevi bir aileye mensup ve uzun yıllardır Suriye’de olduğuma göre bu karalamaları sudan ucuz pazarlamaya, bilinç karartmaya koştular. Bıyık altından gülüp geçiyorum. Siyasal doğrularımla ilgili bir eleştiri yapamayanlara verilecek ne zamanım ne de cevabım olur.

Benim Suriye’ye ilişkin tutumum siyasal doğrularımın sonucudur; ne bir kan bağı, ne de etnik ya da inançsal bağlarımdır. Suriye bu ilkeli konumunu kaybettiği, direnme çizgisini bıraktığı, halkının hakları için yürüdüğü özgürlük ve demokrasi çizgisini bıraktığı an, ona karşı da açık ve net mücadelem başlar; bu güne kadar eleştirilerimi olduğu gibi de bundan sonra da devam eder. Ama bu gün omuz omuza direnme günüdür. Bu gün yardımlaşma günüdür vefa borcunu ödeme zamanıdır. Çakalların uluması ilgi alanımda olamaz.

Bu kadar açık ve net siyasal tutumumu ilan ederken Suriye halkıyla Türkiye halkının kader birliği içinde olduğunu belirtiyorum. Suriye’nin başarısının, Türkiye’de tüm halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki başarısıyla tamamlanacaktır. Erdoğan gericiliğinin sivil diktatörlüğünün yıkılışı da bu başarıya sıkı sıkıya bağlıdır.

Bu belirlemeleri yaparken, Suriye’nin özgürlük ve demokrasi yolunda çok eksiği olduğunu, bunu aşmak için ortaya atılan reform paketinin hayata geçmesinin çok önemli olduğunu, bunun içinde Kürt sorunu handikabını barış içinde, bu mazlum halka hakları sonuna kadar verilerek aşılacağını görüyorum. Farklı etnik ve inanç mozaiğiyle, hiçbir ırkı, milleti çağrıştırmayan Suriye adlı vatan içinde, bir arada yaşama şansının başarılacağı inancımı ifade ediyorum.

Dolaysıyla bu gün, iki anavatanımdan biri olan Suriye’nin uğradığı zulme karşı mücadele etmek, halkıyla omuz omuza olup birlikte direnmek benim için bir şereftir.

7 Ocak 2012 Cumartesi

İLKER BAŞBUĞUN TUTUKLANMASI; DEVLETİ ELE GEÇİRMENİN SON DÜELLOLARI

Mihrac Ural – 7 Ocak 2012 / Cumartesi

Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 5 Ocak 2012 tarihi itibariyle, uzun bir sorgu sonunda tutuklanmıştır. Bu tutuklama, Türkiye siyasal sahnesi açısından oldukça önemli bir gelişmedir. İlk kez bir Genelkurmay Başkanı tutuklanmış olmaktadır. Tarihi boyunca askere tapınan bir milletin, en kutsal saydığı değerler yaka paça zindana atılmıştır. Buradan da anlaşılmıştır ki kanun kimin elindeyse, kılıçta onundur. İstediği gibi vurabilmekte, kesip doğramaktadır. Hukukun Genel Kurmay Başkanı da olsa herkese uygulanabilmesi ne kadar önemliyse, hukuku iktidarın bir zorbalığı, tamamlanmamış devleti ele geçirme çabalarının bir aracı olarak kullanmanın da tehlikesini görmek gerekir. Hukukun kullanılmasında gündeme gelecek hoyratlık, sivil ya da askeri diktatörlüklerin kapılarını sonuna kadar açacağını da hesaba katmak gerek. Türkiye’nin hızla karanlık bir tünele girişinin belirtileri de burada yatmaktadır.

Buna rağmen, kimse bu gelişmeleri halkın lehine olduğunu sanmamalı, hukukun çalıştığı, adaletin yerine gelmekte olduğu hayaline da kapılmamalıdır. Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğu bu ülkenin eli halkın, masum insanların, Kürt gençliğinin, devrimci kardeşlerimizin kanına bulanmış bir askeri diktatör paşasıdır. Ancak onu yargılayan iktidar da en az onun kadar ve daha da ötesi eli kanlı bir iktidardır; Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı sivil diktatörlük hezeyanının temel taşları arasında, devletin hassas güç kurumlarını ele geçirme çabasının bir boyutu olarak bu tutuklama yapılmıştır. Özel görevli mahkemelerin kuruluşundan bu güne yaptığı tüm çalışmalar böylesine karınlık bir amacın aracı olma özelliği taşımaktadır.

Devlet üzerinde egemenlik kavgası, eski derin devlet ERGENEKON ile yeni derin devlet İMAMLAR ORDUSU arasında süren ve dünden bu güne çıkıp gelmiş haliyle halkı temsil etmeyen bir kavga. Bu kavga, Türkiye’nin, dünya ve bölge güçler dengesinin yeni verilere göre dizayn edilmesi amacını taşımaktadır. Bu da tamamıyla emperyalist güçlerin dar ve karanlık çıkarlarıyla ilgili bir düzenlemedir. Bu düzenleme, Türkiye’nin ne ülke, ne ulus, ne de halklarının stratejik çıkarlarıyla uzak yakın bir ilişkiye sahiptir.

1990’lı yıllarla birlikte, Soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyet sisteminin çözülüşüyle dünyanın tek kutuplu bur dünya haline gelerek demokratik dengesini kaybetmesi ardından, NATO üyesi ülkelere yükümlendirilen yeni roller, eski derin devlet sistemlerinin tasfiyesini ve yerine yeni ilişkileriyle derin devletlerin ve stratejik yönelimlerin oturtulması gündeme gelmiştir; bu süreç ülkemiz açısından Gladio aut İmam Ordusu in kavramlarıyla betimlenmesi yanlış olmayacaktır.

Böylesi bir yeniden düzenleme, 20 yy ait eski devlet yapısının köklüce yenilemeyi gerektiriyor. Bu yenilenme, 21. Yy emperyalist çıkarların kuklası olan tüm ülkeler için biçilen rollere uygun olacaktı. Bu rolü anlamak için, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “STARTEJİK DERİNLİK“ adlı kitabında belirlediği, halk dilinde Yeni-Osmanlıcılıkta anlam bulan yayılmacı siyasetin, esasında ülkeyi ve tüm etkinliklerini ( ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri) “Uluslar arası dinamizmin potasında” (siz bunu “emperyalist potada” diye okuyun) eritmekten geçtiği tespitini bilmek yeterlidir. Davutoğlu “ Dinamik bir uluslar arası çevrede kendileri de dinamik bir değişim süreci içinde bulunan toplumların önünde… üç farklı alternatif var” diyerek “ Birincisi, kendi dinamizmini sınırlayan statik bir tavır benimseme” yolunu tutan ülkelerin tıkalı kalacağını, bunun özde “kendi dinamizminden korku” anlamına geleceğini belirtir. Devamla “İkincisi, kendi dinamizminin odaklandığı güç unsurlarını anlamlandırmaksızın kendini uluslararası dinamizmin akışına kaptırmaktır.” Diyerek bu yaklaşımı “kendini sıradan bir nesne olarak” konumlandırmak anlamına geleceğini belirtir. Davutoğlu, kendi tercihini ve yönelimlerini ise üçüncü şıkta belirterek şunları yazar “Üçüncüsü ise kendi dinamizminin potansiyelini uluslar arası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içene girmektir. Bu tercih her iki dinamizmin kaynaklarını da, mekanizmasını da, akış seyrini de resmedebilen, açıklayabilen, anlayabilen ve anlamlandırabilen bir yaklaşım ürünü olabilir” diyerek noktalıyor (Ahmet Davutoğlu, SATRATEJİK DERİNLİK (Türkiye’nin Uluslar arası konumu) Küre Yayınları 46. Baskı sayfa 10)

Türkiye’nin 21.yy stratejisi tamamen bu satırlarda işlenmiştir. Türkiye’nin gücünü emperyalist güç potasında eritip yayılmacı amaçları için her iki gücün kullanılarak nüfus alanları, ekonomik pazarların ele geçirilmesi hedeflenmiştir. Çokça övündükleri içte ve dıştaki dışa “açılım” politikaları bunun sonucudur. Bu politikaların sonucu ise çok açıktır iflas üzerine iflastır. İç açılımda sözü edilen özgürlük ve demokrasi daha çok despotluk, daha çok kanlı ve toplu kıyım, aydınların farklı düşünce taşıyanların, sanatçı ve edebiyatçıların, sivil toplum kurum yöneticilerinin, seçilmiş belediye başkan ve belediye meclis üyelerinin, seçimleri kazanmış milletvekillerinin zindanları doldurmasıyla sonuçlanmıştır. Dış açılımın “komşularla sıfır sorun” tezi, komşularla ülke tarihimizin en kanlı savaş eşiğinde duran gerginliklerin tırmandırılmasına gidilmiştir; Libya arkadan hançerlenmiş, Irak’ın iç işlerine karışmaya devam edilmiş, Suriye’de kanlı kardeş kavgasının tezgahlanması ve toplu katliamların yapılmasına fiili olarak ortak olunmuş iç savaş için eli kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekelerine her türlü lojistik destek sağlanmıştır, Irana karşı çok boyutlu düşmanlık politikaları füze kalkanı konumlandırmaları sürmüş, İsrail’le göstermelik gerginlik yaratılmasına karşın, alttan alta Suriye ve İran’ın vurulması için her türden askeri, istihbarat teknik paylaşımlara gidilmiştir.

Bu süreç, seçimlerden de alınan güçle başkanlık sistemi için önermeler bir yana devletin tüm kurumlarında sivil diktatörlük için her türden girişim at başı yürümüştür.

Türkiye devleti yapısal olarak oligarşik bir devlettir. Yani iktidar olmak demek Yüksek Komisyonlar bileşkesinde çoğunluğu ele geçirmeyi gerektirir. Türkiye’ye onlarca Yüksek Konsey bulunur; hükümet, Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Yüksek Öğrenim Konseyi (YÖK), Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Hakimler ve Savcılar Üst Kurulu (HSYK), Dil Tarih Yüksek Kurulu (DTK) Yüksek Seçim Kurulu (YSK)…gibi onlarca kurul ağırlıklı olarak atamalarla şekillendirilir. Yani Türkiye’de oligarşik yapı, atanmışların seçilmişler üzerindeki hükümranlığı olarak tecelli eder. Bu sözde parlamenter cumhuriyet, en gerici, en bağnaz, en ilkel üçüncü dünya ülkelerindeki demokrasiyi bile aratacak konumlanışı içinde kendini ifade eder. Demokrasi güçlerinin “sözde demokrasi” söylemlerinin de kaynağı budur. Sürekli baskıcı yönetimin de mahiyeti buradadır. Bu aynı zamanda Cumhuriyetteki Osmanlının bataklığıdır. Halk hiçbir zaman seçtiği temsilcilerle normal bir parlamenter cumhuriyetteki gibi, biçimsel olsa da iktidar olamaz. Bu yüzden, Türkiye’de hükümet olmak, iktidar olmak anlamına gelmez. İktidar olmak ise bu Yüksek Kurumların çoğunluğunda etkin olmak demektir ki o da, ya askeri darbeler ardından gelen süreçlerde faşist rejimler kurularak sağlanır (27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbeleri ardından oluşan rejimler) ya da bu g2ün Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı sivil diktatörlük ortamında sağlanır.

İşte bu verilerin ışığında olayları okumaya çalışırsak görürüz ki, tasfiye edilen güçler ve kurumlar ve etkinlikler esasında geçmiş dönemin despotları, zülüm ve işkence, kanlı katliamlar ve baskılar sürecinin temsilcileridir. Eskileri tasfiye etmek isteyenler ise halk için değil kendi iktidarları için devleti bütünsel olarak ele geçirmeye çalışanlardır; Erdoğan’ın sivil diktatörlük hezeyanı da burada başlar.

Bu kavga, son halkasında ordu üzerinde egemenlik kavgası olarak belirdi. Ergenekon tasfiyesi ve yerine İmamlar Ordusunun derin devletini kurumlaştırma ve konumlandırma çabası burada anlam bulur. Türk ordusu, içte yer yüzünün en despot ordusu olduğunu binlerce kez göstermiştir; toplu katliamdan, askeri darbelere kadar, özgürlük ve demokrasinin anıldığı her çabada baskı ve zülüm yağdıran vurucu askeri güç olarak gerici faşist rolünü oynamıştır. Laiktir, bu laiklikle öylesine aldatıcı, öylesine insafsız bir gazap unsuru olmuştur ki, laik aydınlarla zaman zaman girdiği dirsek teması, aydınlara bir felaket olarak geri ödetilmiştir. Bu ordunun faşist despot karakteri halkına kan kustururken, özellikle Kürt halkına karşı ölüm denklemleri kurgularken, Amerika’nın kuklası, ABD askeri üslerinin bekçiliğini de yaparak hiçbir ulusun kabul etmeyeceği onursuzluk içinde olmuştur; Ordu, kendi vatandaşına sınır dışı operasyon düzenlemek üzere, dış güçlerden (Amerika ve İsrail başta olmak üzere) her türlü askeri yardım, teknik bilgi ve istihbarat alarak ölüm saçmış, dünyanın ender ordularındandır. Bu ordu, Amerikalıların tabiriyle “yeryüzünde en ucuzu malı askeri olan ordu“ olduğunu, NATO uşaklığı yapmak için on binlerce km uzaktaki halkların kanlı iç kavgalarına taraf olarak göstermiştir. Halkına karşı düşmanlıkta bu ordunun bir benzeri yoktur. Ancak bu ordunun hakkını yememek gerek, büyük korkularla kurulan, milyonlarca Km² den arta kalan “Misak-i Milli” sınırları içindeki Cumhuriyetin ordusu olarak, II. Viyana kuşatmasından bu yana (1683), girdiği her devletlerarası savaşta hezimete uğrayarak gerilemiş olmanın kaygılarıyla “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” tezi arkasında sadece denetlediği sınırlarda despotluğunu sürdürebilmiştir.

İşte Erdoğan’ın orduyla sorunu da burada başlıyor. Davutoğlun’un Stratejik Derinliğine göre bu orda artık şanlı Osmanlı ordusu olmalı, yayılmalı müdahale etmeli, gücünü emperyalist güçlerin potasında eriterek açılmalıdır. Yani, komşulara, çevreye saldırmalı, savaşa girişmeli, işgal ve ilhak etmeli. Ekonomik pazarları denetleyecek bir askeri güç haline dönüşmelidir. Erdoğan bu hedefler için, Ordu kurumu üzerinde sultasını derinleştirmek istiyor; bu sürecin doğal uzantısı olarak, Osmanlı teokratik kültürünün de orduda egemen olması gibi binlerce detayın hükümranlığını dayatıyor.

Bu kavgada halka ait hiçbir değer yoktur. Kimi yarım aydınların tarihsel aptallığı, Erdoğan’a karşı orduyu laik ve cumhuriyet değerlerinin koruyucusu olarak lanse etmeleri esasında ülkemiz aydınının çapını ve halkla olan doldurulmaz uçurumlarını gösterin bir belirtidir. Kimse kimseyi aldatmasın, vuruşan güçlerin tablosun da halka ait hiçbir şey yoktur. Tarihsel olarak kanlı sürecini dolduran güçlerin yerini yeni kanlı güçler alıyor. Olay budur.

Halkın özgürlük ve demokrasisi ise, bu devletin bir bütün olarak, köklü ve tarihsel biçimde değişiminin ürünü olacaktır. Bu da sadece halkın gücüyle gerçekleşecek bir dönüşümüdür.