13 Ekim 2009 Salı
KÜRT AÇILIMI FİYASKOSU
Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@googlemail.com
’Sakin havada fırtınayı kestirmek güçtür.’ (Machiavelli)
Türkiye’de yaygın bir yanlış anlama var. O da şu: İlericilik ve demokratlık birbirine karıştırılıyor. ‘İlericilik ve Demokratlık’ adlı yazımda, her demokratın ilerici olduğunu, ama her ilericinin demokrat olmadığını ifade etmeye çalıştım. Bu ayrım son derece önemlidir. Bu ayrımı yapamayanlar, AKP’nin de demokratik bir zihniyet sahip olduğu yanılsamasına kapılmaktadır.
Bu ayrım, çeşit ön-takılar alan ‘Açılım’ (Kürt Açılımı, Demokratik Açılım) konusunda bize ip uçları vermektedir. ‘Kürt Açılımı’ fiyaskoya dönüşmek üzeredir.
***
Bazı ülkelerin deneyleri öğretici olabilir. Lenin ‘İki Taktik’ kitabında şöyle yazıyor: ‘Otokrasinin inatçılığı, iç savaşın gösterdiği gelişme ve monarşistlerin Rusya’yı içine ittikleri onmaz durum, en kalın kafalara bile girmeye çalışmıştı. Devrim bir olgu haline gelmişti. Devrimi görmek için artık devrimci olmaya gerek yoktu.’
Evet, T.C Devleti’nin Kürt konusunda inatçılığı ve irrasyonal politikası, Türkiye’yi bugünkü duruma getirmiştir. T.C’nin inatçılığını kıracak ve irrasyonel politikasına son verecek gelişmeler olmadan, Kürt sorunu çözülemez.
AKP, Kürt sorunu konusunda devlet politikasının dışına çıkacak cesareti gösterecek durumda değildir. Fakat Kürt halkı mücadele etmektedir ve Kürt sorunu çözüm beklemektedir. Çünkü hayat bunu dayatmaktadır.
Lenin’in güzel bir sözü var: ‘Devrimin ilerlemesi, burjuva liberal fahişeleri devrim çarşafıyla örtünmeye zorlar.’ Ama bunu devrimci olduklarından ötürü değil, zorunluluktan yaparlar. Çünkü bir çıkış noktası göremedikleri ve demokratik çarşafa bürünmenin kendi yararına olduğunu gördükleri için yaparlar.
Şimdi, “Türkiye’de devrim mi ilerliyor ki, AKP, ‘demokratik çarşaf’ ile örtünmeye çalışıyor?”, diye sorulabilir. Böyle bir soru, Kürt halkının kararlı mücadelesini ve PKK’nin NATO ve Türk ordusuna karşı yürüttüğü savaşımı ve T.C devletinin tüm çabalara karşın PKK’yi tasfiye edememesi gerçeğini görmezlikten gelir..
Kürt sorununda çözümsüzlük yapay bir biçimde uzun bir dönem sürdürülmüştür. Ama tarihsel örnekler şunu gösteriyor: Uzun dönem yapay olarak sürdürülen çözümsüzlük, gün geldiğinde daha şiddetli sorunlara yol açar. Kürt halkının kararlı mücadelesi, devletin şimdiye kadarki tasfiye planlarını boşa çıkarması, bir gerçeği gözler önüne sermiştir: Yaşam, Kürt sorununun çözümünü dayatmaktadır. AKP’nin kendisi de artık ‘Türkiye ilelebet bu sorunlarla yaşayamaz’ diyor. Kısaca hayat sorunların çözümünü dayatıyor.
***
‘Kürt Açılımı ve Devlet’ başlıklı yazımda şunları söylemiştim:
‘Gerçi ‘Kürt açılımı somut olarak neyi içeriyor, bunu tam bilmiyoruz, ama nedenler ne olursa olsun devletin ve AKP’nin politikasında bir değişim vardır. Ama bu değişim stratejik bir değişim değildir, taktik bir değişimdir. Çünkü stratejik değişimi doğuran yeni bir gelişme yoktur. Dolayısıyla hedef ve amaç değişmemiştir, sadece araçlar değişmiştir. Yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi planından vazgeçilmiş değil. AKP, sadece tasfiyeyi kolaylaştıracağını düşündüğü araçları kullanmaya çalışıyor..’
Çocuk öldüren bir zihniyetten demokratik açılım beklemek ne derece mantıklıdır?
Türkiye’de Kürt sorunu nasıl çözülebilir?
Türkiye, ulus-devletin en çok sorun yaşadığı bir ülkedir. Burjuvazinin ulus anlayışından farklı bir demokratik ulus anlayışının gelişmesi için Türkiye’de bir zemin vardır. Devlet ve ulusu birbirinden ayrı düşünen yeni bir demokratik ulus anlayışı çözüm olanağı sunabilir. Sorun böyle bir demokratik ulus anlayışını yaşama geçirecek siyasal mücadelenin güçlenmesi sorunudur.
y.orkunoglu@googlemail.com
’Sakin havada fırtınayı kestirmek güçtür.’ (Machiavelli)
Türkiye’de yaygın bir yanlış anlama var. O da şu: İlericilik ve demokratlık birbirine karıştırılıyor. ‘İlericilik ve Demokratlık’ adlı yazımda, her demokratın ilerici olduğunu, ama her ilericinin demokrat olmadığını ifade etmeye çalıştım. Bu ayrım son derece önemlidir. Bu ayrımı yapamayanlar, AKP’nin de demokratik bir zihniyet sahip olduğu yanılsamasına kapılmaktadır.
Bu ayrım, çeşit ön-takılar alan ‘Açılım’ (Kürt Açılımı, Demokratik Açılım) konusunda bize ip uçları vermektedir. ‘Kürt Açılımı’ fiyaskoya dönüşmek üzeredir.
***
Bazı ülkelerin deneyleri öğretici olabilir. Lenin ‘İki Taktik’ kitabında şöyle yazıyor: ‘Otokrasinin inatçılığı, iç savaşın gösterdiği gelişme ve monarşistlerin Rusya’yı içine ittikleri onmaz durum, en kalın kafalara bile girmeye çalışmıştı. Devrim bir olgu haline gelmişti. Devrimi görmek için artık devrimci olmaya gerek yoktu.’
Evet, T.C Devleti’nin Kürt konusunda inatçılığı ve irrasyonal politikası, Türkiye’yi bugünkü duruma getirmiştir. T.C’nin inatçılığını kıracak ve irrasyonel politikasına son verecek gelişmeler olmadan, Kürt sorunu çözülemez.
AKP, Kürt sorunu konusunda devlet politikasının dışına çıkacak cesareti gösterecek durumda değildir. Fakat Kürt halkı mücadele etmektedir ve Kürt sorunu çözüm beklemektedir. Çünkü hayat bunu dayatmaktadır.
Lenin’in güzel bir sözü var: ‘Devrimin ilerlemesi, burjuva liberal fahişeleri devrim çarşafıyla örtünmeye zorlar.’ Ama bunu devrimci olduklarından ötürü değil, zorunluluktan yaparlar. Çünkü bir çıkış noktası göremedikleri ve demokratik çarşafa bürünmenin kendi yararına olduğunu gördükleri için yaparlar.
Şimdi, “Türkiye’de devrim mi ilerliyor ki, AKP, ‘demokratik çarşaf’ ile örtünmeye çalışıyor?”, diye sorulabilir. Böyle bir soru, Kürt halkının kararlı mücadelesini ve PKK’nin NATO ve Türk ordusuna karşı yürüttüğü savaşımı ve T.C devletinin tüm çabalara karşın PKK’yi tasfiye edememesi gerçeğini görmezlikten gelir..
Kürt sorununda çözümsüzlük yapay bir biçimde uzun bir dönem sürdürülmüştür. Ama tarihsel örnekler şunu gösteriyor: Uzun dönem yapay olarak sürdürülen çözümsüzlük, gün geldiğinde daha şiddetli sorunlara yol açar. Kürt halkının kararlı mücadelesi, devletin şimdiye kadarki tasfiye planlarını boşa çıkarması, bir gerçeği gözler önüne sermiştir: Yaşam, Kürt sorununun çözümünü dayatmaktadır. AKP’nin kendisi de artık ‘Türkiye ilelebet bu sorunlarla yaşayamaz’ diyor. Kısaca hayat sorunların çözümünü dayatıyor.
***
‘Kürt Açılımı ve Devlet’ başlıklı yazımda şunları söylemiştim:
‘Gerçi ‘Kürt açılımı somut olarak neyi içeriyor, bunu tam bilmiyoruz, ama nedenler ne olursa olsun devletin ve AKP’nin politikasında bir değişim vardır. Ama bu değişim stratejik bir değişim değildir, taktik bir değişimdir. Çünkü stratejik değişimi doğuran yeni bir gelişme yoktur. Dolayısıyla hedef ve amaç değişmemiştir, sadece araçlar değişmiştir. Yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi planından vazgeçilmiş değil. AKP, sadece tasfiyeyi kolaylaştıracağını düşündüğü araçları kullanmaya çalışıyor..’
Çocuk öldüren bir zihniyetten demokratik açılım beklemek ne derece mantıklıdır?
Türkiye’de Kürt sorunu nasıl çözülebilir?
Türkiye, ulus-devletin en çok sorun yaşadığı bir ülkedir. Burjuvazinin ulus anlayışından farklı bir demokratik ulus anlayışının gelişmesi için Türkiye’de bir zemin vardır. Devlet ve ulusu birbirinden ayrı düşünen yeni bir demokratik ulus anlayışı çözüm olanağı sunabilir. Sorun böyle bir demokratik ulus anlayışını yaşama geçirecek siyasal mücadelenin güçlenmesi sorunudur.
11 Ekim 2009 Pazar
DEVRİMCİ HAREKET SANCILIDIR
Zeki BAYTERİN
11 EKim 2009
Dünya devrimci hareketi yaşanan zorlukların altında ne kadar ezilmişse, Türkiye'deki devrimci hareket de o kadar ezilmiştir. Sosyalist dalganın dünyadaki genel gerileyişi ile ülkemizdeki darbe sonrası deformasyon karşı devrim güçleri açısından mükemmel denilebilecek bir biçimde üst üste düşmüştür. Ama buna rağmen bile devrimci hareket bazılarının hevesle umduğundan daha diridir. Söz konusu olan elbette esas olarak fiziksel koşulların zorluğu değildir. Devrimci Hareket 12 Eylül'ün azgın baskı koşullarında bile kentlerde yaşam bulmuş, kendini o koşullarda da üretebilmişti. Yani sanıldığı gibi bugünün sorunu güçlü merkezi devlet otoritesinin soluk aldırmazlığı değildir. Zorluk, yaşanan ortamdan ve mücadelede bugüne özgü ve yarın aşılacak olan eksikliklerinden kaynaklanmaktadır.
Tarih tortu günlerinden sıyrılıp çıkmanın yolunu da gösteriyor. Gerçekten, tortu günleri yaşanmıştır, bir anlamda da yaşanmaya devam ediyor. Durgunluk tortu üretir, üretmiştir. Her gün yaşanan, ayağımıza dolanan olgu Üstelik tortu olduğunu farketmeyen, tortu gibi görünmeyen bir tortu türüdür bu.
Devrimci hareket kendini saflaştıracaktır, saflaştırmak zorundadır. Her zenginliği kuşkusuz kullanacaktır ama bu rafine olma gereğini ortadan hiç kaldırmamaktadır.
Çünkü sıradan günler değil çok önemli günler yaşanıyor ve tarihte olağanüstü süreçler her zaman olağanüstü önlemlerle birlikte anılmıştır.
Süreç kimseyi beklemiyor, ancak sürecin akışı içinde, onun isteklerini yerine getirerek arınmak mümkündür. Bütün bu fırtına günlerinde yepyeni filizleri koruyup büyütmek sorunu vardır. Coşan bir dalganın üstünde değil, sosyalizmin geri çekilen dalgasının sularındayız.
Eski günler yoktur, beğenelim beğenmeyelim durum budur. Sabır vardır bugün, sabır iğnesiyle kazılan kuyular vardır. Ve buna sabrı yetenlerle, sabrını kollektif disiplin ve çalışmanın bir parçası yapanlarla birlikte yürünecektir.
Beğenelim beğenmeyelim, karanlık zamanlar yaşanmıştır, yaşanıyor. Zor bir kuşağız yıpranmaların, savrulmaların tarihini yaşadık, 30 yıl önce kimse belki sosyalist olmanın bugünkü durumunu yaşayacağımızı bilemezdi. Ama yaşadık ve bu yaşantının her gününde sosyalist olmanın anlamı üzerine yeni şeyler öğrendik.
Başlangıç zamanlarını eskiden tanırdık, ilk kez yaşamıyoruz ama yeniden ve başka bir deneyim yüküyle yeni başlangıç zamanlarına geldik dayandık.
Başlangıç zamanları zordur. Yola çıkar, yürürsünüz zorluklar içinde adımlar atarsınız. Ve zorlukları aşmanın tek yolu, adımlarınızı uyumlu kılmanızdır.
kişiden oluşan kitleselliğin içinde yaşamak, yükselen bir dalganın üstünde bulunmak çoğu kez gerçekten sosyalist bir eğitim ve formasyonu, bir içselleştirmeyi göz ardı etmeye yol açmıştır.
Sabır günlerindeyiz, bu sabra gücü yetenlerle yürünecektir.
60’ını geçmiş inkarcı, ajan, yalancı, tahribatçı, itirafçı ve iftiracı, seviyesiz dinazorlar da vardır. Devrimcilik yapan çocuklarda, hangi gelenekten olurlarsa olsunlar, korunması gereken filizlerdir. Onları çok seviyoruz. Eksiktirler, durgunluk çocuklarıdır onlar, görmemişlikleri, yaşamamışlıkları vardır. Ama seviyoruz onları.
97 yaşında kalemiyle, sözüyle, inadıyla yürüyen bilgeler vardır. Onları da seviyoruz.
Kendine saygısı olmayanlara saygı yok. Söylenecek söz vardır acele yok, Geleceği önümüze koyuyoruz. Geleceğin insanlarına yüzümüzü çeviriyoruz, bu bir zorunluluktur.
Artık çifte klasörlü yaşamlarla varılabilecek bir menzil yoktur. Kıyıda köşede yaşanamıyor artık. Bazı şeyler azıcık yapılamıyor. Devrimcilik ve yoldaşlık kavramları bugün başka bir anlam kazanmıştır. Dünden farklıdır ve kıstasları değişmiştir. Eğer sosyalizm bütün yaşamınıza içselleştirmediğiniz bir şeyse, üstünüze ilişmiş bir şey olarak duruyorsa, bu durum fazla uzun sürmüyor. Hayhuylu süreçlerde, yükselen dalgaların üstünde kısmen üstünü örtebildiğiniz sefilliğiniz, sabır günlerinde çok çabuk ve net beliriyor. Sabrınızın neye yettiği, ne kadar sosyalist olduğunuzu da ortaya koyuyor. Eğer devrimci düşünceyi kendi parçanız yapmamış, onu içselleştirmemişseniz, onu yaşamınızı yalnızca zorlaştıran bir faktör olarak görürsünüz, sevgisiz bir katlanmayı yaşarsınız ki, bunun eninde sonunda bir sınırı vardır. Che'nin çok yerinde olarak belirttiği gibi ‘’Bireyin içinden gelen bir gayretle çalışması, yaptıklarına karşı ilgi duyması ve bilinçlenmesi sayesinde, en sıradan, en sıkıcı işler bile önemli, ciddi, yerine getirilmezse kişinin rahatsızlık duyacağı görevlere dönüşür.’’ Bunun adına da fedakarlık denilir. Asıl bu fedakarlıkları yapmamak bir devrimci için fedakarlıktır. Başka bir deyişle, kategoriler ve kavramlar artık değişmektedir.
Gerçek bir devrimci, devrimin yönetici partisinin herhangi bir üyesi, bizi bekleyen zor yıllar boyunca, hayatının her saatinde, her dakikasında çalışmak zorundadır. Hem de, görevine karşı her an yenilenen ve artan canlı bir ilgi duyarak çalışmalıdır. Bu, devrimcilerin temel niteliğidir. Devrimin anlamı budur, devrimci insan tüm varlığıyla devrimcidir, kendini bir devrimci gibi hisseder ve o zaman, fedakarlık kavramı anlam değiştirir. Yani söz konusu olan fedakarlık değildir. Başka insanlarla birlikte dünyayı değiştirme işine girişmek ve kendini, bütün varlığını, geleceğini bu değişim işine vermek, yeni bir dünyayı referans noktası almaktır.
Devrimcilik, proleterya için, onun adına yapılan bir iş değildir. Daha doğrusu, devrimciyseniz eğer, başkası için iş yapan bir konumda değilsinizdir. Yaptığınız şey size aittir ve siz yaptığınız şeyin tam kendisi olursunuz. Ve o zaman devrimcilik, sizin yapmanız gereken bir şeydir, sizin doğal bir durumunuzdur, hayat içinde duruş biçiminizdir. Ve o zaman katlandığınız zorluklardan ötürü böbürlenmeniz ya da tam tersi hayıflanmanız ya da bunun bir şekilde rantına talip olmanız komik bir şey olur çıkar. Sevgiden yakınılamaz Ya da bir şeyi sevdiğiniz için tutup bununla böbürlenemezsiniz. Ve sevgi gibi aynen insanlar arasındaki sevgi durumu gibi burada da çoğu kez sanıldığının aksine tek bir karar, tek bir yol ayrımı yoktur.
Bu, belli bir yol ayrımına bir kez gelip, o noktada iki yoldan birini seçmek sorunu değildir. Yaşam bütünüyle yol ayrımlarıyla, her somut sorunda, her anlık kararda yeniden sınamalarla doludur. Her gün yaşarsınız yol ayrımlarını. Her gün, her yolla size, iradenize egemen olmak isterler, siz olmaktan başka bir şey olmanızı isterler. Belli bir geçmiş tarihte düzen dışını seçmiş, tercihte bulunmuş olabilirsiniz; ama bu, nikah defterlerine atılan o kendi başına anlamsız imza gibidir. Ya üretirsiniz o ilişkiyi, ya da biter. O tercihi her gün, her davranışta yinelemek, hatta boyut kazandırarak yeniden üretmek zorundasınızdır.
ALGILAR
Sorgu süreçleri bir örnek olarak anımsanabilir. Sorgudaki direniş, çoğu kişi tarafından orada, kapıda başlayan bir süreç olarak algılanır. Oysa bir yanılgıdır bu. Hatta bu anlamda direniş özel bir eylem bile değildir. Söz konusu olan aslında bir sürdürme, yineleme durumudur. Her gün yaşam tarzımız itibarıyla ne yapıyorsak, onun, orada bilinen koşullarda yinelenmesidir. Aradaki tek fark, bu kez çıplak fiziki şiddetin devreye girmesi, şiddet aletlerinin kullanılmasıdır. Özünde manyeto ya da medyanın bilmemkaç kanalının, bilmemkaç puntolu gazetelerinin kullanılması arasında çok fark yoktur. İki durumda da amaçlanan bizim irademize egemen olmak, bizi kendimizden başka bir şey olmaya zorlamaktır.
Yani, hiç bir şey orada başlamamaktadır. Her şey, orada, gözlerimiz bağlandığında değil, daha önce teslim alınmaya çalışılan, çarpıklaştırılmak istenen bilincimizde başlıyor. Farklı bir dünyanın insanıysak artık, dünyaya onların penceresinden bakmaktan kendimizi kurtarmışsak ve her gün daha fazla kurtarıyorsak, gözlerimizi yeterince büyük açmışsak, cepheden karşı karşıya geldiğimiz güç ile aslında her gün cephe cepheye olduğumuzu biliyorsak sorun çözümlenmiş demektir. Eğer beynimizde siyah bir bant yoksa, gözümüze bağlanan o sıradan bez parçası bizim için hiç bir görme problemi yaratmayacaktır.
Bu tarihsel karşılaşmanın bir boyutta her gün yinelenmesidir. Yoksa tarihsel haklılık fikri kendi başına soyuttur. Kendi gerçekliğini teorik planda ele vermez. O, kendini gündelik çarpışmalar yoluyla açığa vurur. Her günkü karşı karşıya gelişlerde çürük kokuları ve bahar kokuları birbirine karışır ve ayrılır.
Sonuç olarak ısrarla vurgulamakta yarar var.
Yüzümüzü geleceğe çeviriyoruz. Çifte klasörlü yaşamlarla yürümek artık mümkün değildir. Sapla saman ayrılmakta, yüzüle yüzüle kuyruğa gelinmektedir.
Tortu günleri bitecektir, bitmelidir.
Büyük ya da küçük, somut işler vardır gündemde, oradayız işte, tam oradayız, beğenilsin beğenilmesin, her şeyin yeniden örüldüğü, yavaş yavaş bir şeylerin inşa edildiği başlangıç günlerindeyiz. Ve başlangıç günleri zordur. Daha kolay ve daha az sancılı olmasını kuşkusuz isterdik. Ama gerçek budur, ve sancıya dayanıklılık, zor zamanların sabrı, bugün gerçekten sosyalist olmanın da ölçüsü olmuştur.
Bir uç nokta yaşanmış ve yaşanıyorsa doğru diğer uca varılmadan bulunmayacaktır.
11 EKim 2009
Dünya devrimci hareketi yaşanan zorlukların altında ne kadar ezilmişse, Türkiye'deki devrimci hareket de o kadar ezilmiştir. Sosyalist dalganın dünyadaki genel gerileyişi ile ülkemizdeki darbe sonrası deformasyon karşı devrim güçleri açısından mükemmel denilebilecek bir biçimde üst üste düşmüştür. Ama buna rağmen bile devrimci hareket bazılarının hevesle umduğundan daha diridir. Söz konusu olan elbette esas olarak fiziksel koşulların zorluğu değildir. Devrimci Hareket 12 Eylül'ün azgın baskı koşullarında bile kentlerde yaşam bulmuş, kendini o koşullarda da üretebilmişti. Yani sanıldığı gibi bugünün sorunu güçlü merkezi devlet otoritesinin soluk aldırmazlığı değildir. Zorluk, yaşanan ortamdan ve mücadelede bugüne özgü ve yarın aşılacak olan eksikliklerinden kaynaklanmaktadır.
Tarih tortu günlerinden sıyrılıp çıkmanın yolunu da gösteriyor. Gerçekten, tortu günleri yaşanmıştır, bir anlamda da yaşanmaya devam ediyor. Durgunluk tortu üretir, üretmiştir. Her gün yaşanan, ayağımıza dolanan olgu Üstelik tortu olduğunu farketmeyen, tortu gibi görünmeyen bir tortu türüdür bu.
Devrimci hareket kendini saflaştıracaktır, saflaştırmak zorundadır. Her zenginliği kuşkusuz kullanacaktır ama bu rafine olma gereğini ortadan hiç kaldırmamaktadır.
Çünkü sıradan günler değil çok önemli günler yaşanıyor ve tarihte olağanüstü süreçler her zaman olağanüstü önlemlerle birlikte anılmıştır.
Süreç kimseyi beklemiyor, ancak sürecin akışı içinde, onun isteklerini yerine getirerek arınmak mümkündür. Bütün bu fırtına günlerinde yepyeni filizleri koruyup büyütmek sorunu vardır. Coşan bir dalganın üstünde değil, sosyalizmin geri çekilen dalgasının sularındayız.
Eski günler yoktur, beğenelim beğenmeyelim durum budur. Sabır vardır bugün, sabır iğnesiyle kazılan kuyular vardır. Ve buna sabrı yetenlerle, sabrını kollektif disiplin ve çalışmanın bir parçası yapanlarla birlikte yürünecektir.
Beğenelim beğenmeyelim, karanlık zamanlar yaşanmıştır, yaşanıyor. Zor bir kuşağız yıpranmaların, savrulmaların tarihini yaşadık, 30 yıl önce kimse belki sosyalist olmanın bugünkü durumunu yaşayacağımızı bilemezdi. Ama yaşadık ve bu yaşantının her gününde sosyalist olmanın anlamı üzerine yeni şeyler öğrendik.
Başlangıç zamanlarını eskiden tanırdık, ilk kez yaşamıyoruz ama yeniden ve başka bir deneyim yüküyle yeni başlangıç zamanlarına geldik dayandık.
Başlangıç zamanları zordur. Yola çıkar, yürürsünüz zorluklar içinde adımlar atarsınız. Ve zorlukları aşmanın tek yolu, adımlarınızı uyumlu kılmanızdır.
kişiden oluşan kitleselliğin içinde yaşamak, yükselen bir dalganın üstünde bulunmak çoğu kez gerçekten sosyalist bir eğitim ve formasyonu, bir içselleştirmeyi göz ardı etmeye yol açmıştır.
Sabır günlerindeyiz, bu sabra gücü yetenlerle yürünecektir.
60’ını geçmiş inkarcı, ajan, yalancı, tahribatçı, itirafçı ve iftiracı, seviyesiz dinazorlar da vardır. Devrimcilik yapan çocuklarda, hangi gelenekten olurlarsa olsunlar, korunması gereken filizlerdir. Onları çok seviyoruz. Eksiktirler, durgunluk çocuklarıdır onlar, görmemişlikleri, yaşamamışlıkları vardır. Ama seviyoruz onları.
97 yaşında kalemiyle, sözüyle, inadıyla yürüyen bilgeler vardır. Onları da seviyoruz.
Kendine saygısı olmayanlara saygı yok. Söylenecek söz vardır acele yok, Geleceği önümüze koyuyoruz. Geleceğin insanlarına yüzümüzü çeviriyoruz, bu bir zorunluluktur.
Artık çifte klasörlü yaşamlarla varılabilecek bir menzil yoktur. Kıyıda köşede yaşanamıyor artık. Bazı şeyler azıcık yapılamıyor. Devrimcilik ve yoldaşlık kavramları bugün başka bir anlam kazanmıştır. Dünden farklıdır ve kıstasları değişmiştir. Eğer sosyalizm bütün yaşamınıza içselleştirmediğiniz bir şeyse, üstünüze ilişmiş bir şey olarak duruyorsa, bu durum fazla uzun sürmüyor. Hayhuylu süreçlerde, yükselen dalgaların üstünde kısmen üstünü örtebildiğiniz sefilliğiniz, sabır günlerinde çok çabuk ve net beliriyor. Sabrınızın neye yettiği, ne kadar sosyalist olduğunuzu da ortaya koyuyor. Eğer devrimci düşünceyi kendi parçanız yapmamış, onu içselleştirmemişseniz, onu yaşamınızı yalnızca zorlaştıran bir faktör olarak görürsünüz, sevgisiz bir katlanmayı yaşarsınız ki, bunun eninde sonunda bir sınırı vardır. Che'nin çok yerinde olarak belirttiği gibi ‘’Bireyin içinden gelen bir gayretle çalışması, yaptıklarına karşı ilgi duyması ve bilinçlenmesi sayesinde, en sıradan, en sıkıcı işler bile önemli, ciddi, yerine getirilmezse kişinin rahatsızlık duyacağı görevlere dönüşür.’’ Bunun adına da fedakarlık denilir. Asıl bu fedakarlıkları yapmamak bir devrimci için fedakarlıktır. Başka bir deyişle, kategoriler ve kavramlar artık değişmektedir.
Gerçek bir devrimci, devrimin yönetici partisinin herhangi bir üyesi, bizi bekleyen zor yıllar boyunca, hayatının her saatinde, her dakikasında çalışmak zorundadır. Hem de, görevine karşı her an yenilenen ve artan canlı bir ilgi duyarak çalışmalıdır. Bu, devrimcilerin temel niteliğidir. Devrimin anlamı budur, devrimci insan tüm varlığıyla devrimcidir, kendini bir devrimci gibi hisseder ve o zaman, fedakarlık kavramı anlam değiştirir. Yani söz konusu olan fedakarlık değildir. Başka insanlarla birlikte dünyayı değiştirme işine girişmek ve kendini, bütün varlığını, geleceğini bu değişim işine vermek, yeni bir dünyayı referans noktası almaktır.
Devrimcilik, proleterya için, onun adına yapılan bir iş değildir. Daha doğrusu, devrimciyseniz eğer, başkası için iş yapan bir konumda değilsinizdir. Yaptığınız şey size aittir ve siz yaptığınız şeyin tam kendisi olursunuz. Ve o zaman devrimcilik, sizin yapmanız gereken bir şeydir, sizin doğal bir durumunuzdur, hayat içinde duruş biçiminizdir. Ve o zaman katlandığınız zorluklardan ötürü böbürlenmeniz ya da tam tersi hayıflanmanız ya da bunun bir şekilde rantına talip olmanız komik bir şey olur çıkar. Sevgiden yakınılamaz Ya da bir şeyi sevdiğiniz için tutup bununla böbürlenemezsiniz. Ve sevgi gibi aynen insanlar arasındaki sevgi durumu gibi burada da çoğu kez sanıldığının aksine tek bir karar, tek bir yol ayrımı yoktur.
Bu, belli bir yol ayrımına bir kez gelip, o noktada iki yoldan birini seçmek sorunu değildir. Yaşam bütünüyle yol ayrımlarıyla, her somut sorunda, her anlık kararda yeniden sınamalarla doludur. Her gün yaşarsınız yol ayrımlarını. Her gün, her yolla size, iradenize egemen olmak isterler, siz olmaktan başka bir şey olmanızı isterler. Belli bir geçmiş tarihte düzen dışını seçmiş, tercihte bulunmuş olabilirsiniz; ama bu, nikah defterlerine atılan o kendi başına anlamsız imza gibidir. Ya üretirsiniz o ilişkiyi, ya da biter. O tercihi her gün, her davranışta yinelemek, hatta boyut kazandırarak yeniden üretmek zorundasınızdır.
ALGILAR
Sorgu süreçleri bir örnek olarak anımsanabilir. Sorgudaki direniş, çoğu kişi tarafından orada, kapıda başlayan bir süreç olarak algılanır. Oysa bir yanılgıdır bu. Hatta bu anlamda direniş özel bir eylem bile değildir. Söz konusu olan aslında bir sürdürme, yineleme durumudur. Her gün yaşam tarzımız itibarıyla ne yapıyorsak, onun, orada bilinen koşullarda yinelenmesidir. Aradaki tek fark, bu kez çıplak fiziki şiddetin devreye girmesi, şiddet aletlerinin kullanılmasıdır. Özünde manyeto ya da medyanın bilmemkaç kanalının, bilmemkaç puntolu gazetelerinin kullanılması arasında çok fark yoktur. İki durumda da amaçlanan bizim irademize egemen olmak, bizi kendimizden başka bir şey olmaya zorlamaktır.
Yani, hiç bir şey orada başlamamaktadır. Her şey, orada, gözlerimiz bağlandığında değil, daha önce teslim alınmaya çalışılan, çarpıklaştırılmak istenen bilincimizde başlıyor. Farklı bir dünyanın insanıysak artık, dünyaya onların penceresinden bakmaktan kendimizi kurtarmışsak ve her gün daha fazla kurtarıyorsak, gözlerimizi yeterince büyük açmışsak, cepheden karşı karşıya geldiğimiz güç ile aslında her gün cephe cepheye olduğumuzu biliyorsak sorun çözümlenmiş demektir. Eğer beynimizde siyah bir bant yoksa, gözümüze bağlanan o sıradan bez parçası bizim için hiç bir görme problemi yaratmayacaktır.
Bu tarihsel karşılaşmanın bir boyutta her gün yinelenmesidir. Yoksa tarihsel haklılık fikri kendi başına soyuttur. Kendi gerçekliğini teorik planda ele vermez. O, kendini gündelik çarpışmalar yoluyla açığa vurur. Her günkü karşı karşıya gelişlerde çürük kokuları ve bahar kokuları birbirine karışır ve ayrılır.
Sonuç olarak ısrarla vurgulamakta yarar var.
Yüzümüzü geleceğe çeviriyoruz. Çifte klasörlü yaşamlarla yürümek artık mümkün değildir. Sapla saman ayrılmakta, yüzüle yüzüle kuyruğa gelinmektedir.
Tortu günleri bitecektir, bitmelidir.
Büyük ya da küçük, somut işler vardır gündemde, oradayız işte, tam oradayız, beğenilsin beğenilmesin, her şeyin yeniden örüldüğü, yavaş yavaş bir şeylerin inşa edildiği başlangıç günlerindeyiz. Ve başlangıç günleri zordur. Daha kolay ve daha az sancılı olmasını kuşkusuz isterdik. Ama gerçek budur, ve sancıya dayanıklılık, zor zamanların sabrı, bugün gerçekten sosyalist olmanın da ölçüsü olmuştur.
Bir uç nokta yaşanmış ve yaşanıyorsa doğru diğer uca varılmadan bulunmayacaktır.
8 Ekim 2009 Perşembe
Her Ne Pahasına Birlik, Değil!
Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com
8 ekim 2009
Türkiye’de ”Kürt Açılımı” tartışmaları yanında, ”solda birlik” ve ”solda yeni parti” kurma tartışmaları da hızlanmış durumda. Kürt açılımı bir yana, yeni parti kurma girişimcileri ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” proğramı etrafında birleşelim diyor. ”Bağımsızlık” ve ”demokrasiyi” savunanların sesi olacak bir yayın çıkaralım diyor.
Öncelikle şunu belirteyim; bağımsızlık, demokrasi ve anti emperyalizmden yana olan güçlerin birlik oluşturmaları ya da birlikte ”kapitalizme ve emperyalizme” karşı saflaşmaları doğrudur. Bu Anadolu halklarının çıkarlarına da uygundur. Dolayısıyle bu yönde atılan adımlar yapılan çağrı, sarfedilen çabalar önemlidir.
Ama iş bununla bitmiyor, bitmez. Hele hele ne olduğu belli olmayan, ”bağımsızlık” , ”demokrasi” gibi mücadeleyi temel alan bir proğramla da hiç olmaz. Olmaz zira, sınıflardan ayrı, devletler üstü bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” proğramı yoktur. Yaşadığımız bu emperyalist küresel çağda, böylesi bir proğramla çıkmak, ya yaşadığımız dönemden bütünüyle habersiz(!) olmak, ya da bu konuda düpe-düz demegoji yapmak demektir!
Gerçekten Türkiye’de sık sık tartışma konusu olan ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” sorununun hâlâ doğru bir şekilde anlaşılmaması acı vericidir.
Parentez açıyorum.
Bir internet sitesinde okudum; ÖDP’den ayrılan Ufuk Uras’ta böylesi bir parti kurma girişimlerini başlatmış durumda. Dağıttıkları metinde, kuracakları parti proğramında ”emperyalizm” ve ”sosyalizm” sözcüklerinin yer almayacağı ama ”demokratik” bir parti olacağını vaaz ediyor. Yeni parti kurma girişimcileri, Ufuk Uras’la birlikte, Umur Coşkun, Çağatay Anadol gibi eski ”tövbekâr” isimlerden oluşuyor. Ne diyelim: Tüm Türkiye tövbekârları, Türkiye Tövbekârlar Partsini Kurmak İçin Birleşiniz!
Parentezi kapatıyor ve devam ediyorum: Sosyalizmin ABC’si olacak ama artık öğrenmek gerekiyor:
Bir: Yaşadığımız bu kapitalist / emperyalist dönemde, sınıflardan kopuk bir ”demokrasi” ve ”bağımsızlık” mücadelesi yoktur. Olmaz. Yaşadığımız dönem, serbest rekabetçi dönem değildir. Emperyalist bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın en önemli özelliği, ”emperyalist dünya sistemin” ortaya çıkmış olmasıdır. Bu şu demek oluyor: dünya kapitalist ekonomisi oluşmuş; emperyalist sistem dışında kalan tek tek ülkeler de bu sistemin halkaları haline gelmiştir. Bu şu demek oluyor: yaşadığmız bu dönemde, ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” mücadelesi, doğal olarak değişikliğe uğramış ve artık ”sınıflardan ayrı, genel geçer bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” mücadelesi kalmamıştır. Örnek olsun, emperyalizme karşı savaşı, ülkedeki egemen sınıflara karşı verilen savaştan ayıramayız. Bu, sınıf savaşıyla, bağımsızlık savaşının iç-içe geçtiğini gösteriyor.
İki: Demokrasi mücadelesi için de aynı durum söz konusu. Nasıl sınıflardan ayrı bir anti-emperyalist mücadele olamıyorsa, sınıflardan kopuk bir demokrasi mücadelesi de olmuyor. Zira ”genel olarak demokrasi” yoktur. Demokrasi, bir devlet biçimidir. Devlet, bir sınıfın devleti, onun politik örgütü oluyor. Bu yüzden, demokrasi savaşımı da emek – sermaye çelişkisi dışında, sınıflar savaşımı dışında değildir. Bu nedenle, demokrasi için mücadele, anti-kapitalist mücadeleden ayrı değildir, diyorum.
Buraya kadar noktalar açıktır: Bir, sınıflardan bağımsız, devletler üstü bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” mücadelsi yoktur.
İki: Bağımsızlık ve demokrasi savaşımı, kapitalizme karşı verilen savaştan ayrılmaz.
Üç: Demokrasi, sınıfların ve devletin ortaya çıkmasıyla tarih sahnesinde yerini almış; sınıfların ve devletin ortadan kalkmasıyla da sönüp gidecektir. Bu da ”sosyalizmden komünizme” geçişte ancak mümkün olacaktır…
Evet, Türkiye solu, gerçekten, vakit kaybetmeksizin, birlikte iş yapmaya ve birleşmeye ihtiyacı vardır. Ama bu, tövbekâr bir kaç kişinin bizlere sunduğu bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” proğramı temelinde bir birleşme olmayacaktır. Bizler, anti-emperyalist, anti-kapitalist bir proğramla birleşmenin ve birlikte iş yapmanın yollarını arayacak ve bu perspektifle, ”Sosyalist Anadolu Cumhuriyeti”ni kurma hedefine yürüyecektir.
Yazımı rahmetli Behice Boran’ın sözü ile bitiriyorum: ”Birlik, evet! Ama her ne pahasına olursa olsun değil!”
faizce@hotmail.com
8 ekim 2009
Türkiye’de ”Kürt Açılımı” tartışmaları yanında, ”solda birlik” ve ”solda yeni parti” kurma tartışmaları da hızlanmış durumda. Kürt açılımı bir yana, yeni parti kurma girişimcileri ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” proğramı etrafında birleşelim diyor. ”Bağımsızlık” ve ”demokrasiyi” savunanların sesi olacak bir yayın çıkaralım diyor.
Öncelikle şunu belirteyim; bağımsızlık, demokrasi ve anti emperyalizmden yana olan güçlerin birlik oluşturmaları ya da birlikte ”kapitalizme ve emperyalizme” karşı saflaşmaları doğrudur. Bu Anadolu halklarının çıkarlarına da uygundur. Dolayısıyle bu yönde atılan adımlar yapılan çağrı, sarfedilen çabalar önemlidir.
Ama iş bununla bitmiyor, bitmez. Hele hele ne olduğu belli olmayan, ”bağımsızlık” , ”demokrasi” gibi mücadeleyi temel alan bir proğramla da hiç olmaz. Olmaz zira, sınıflardan ayrı, devletler üstü bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” proğramı yoktur. Yaşadığımız bu emperyalist küresel çağda, böylesi bir proğramla çıkmak, ya yaşadığımız dönemden bütünüyle habersiz(!) olmak, ya da bu konuda düpe-düz demegoji yapmak demektir!
Gerçekten Türkiye’de sık sık tartışma konusu olan ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” sorununun hâlâ doğru bir şekilde anlaşılmaması acı vericidir.
Parentez açıyorum.
Bir internet sitesinde okudum; ÖDP’den ayrılan Ufuk Uras’ta böylesi bir parti kurma girişimlerini başlatmış durumda. Dağıttıkları metinde, kuracakları parti proğramında ”emperyalizm” ve ”sosyalizm” sözcüklerinin yer almayacağı ama ”demokratik” bir parti olacağını vaaz ediyor. Yeni parti kurma girişimcileri, Ufuk Uras’la birlikte, Umur Coşkun, Çağatay Anadol gibi eski ”tövbekâr” isimlerden oluşuyor. Ne diyelim: Tüm Türkiye tövbekârları, Türkiye Tövbekârlar Partsini Kurmak İçin Birleşiniz!
Parentezi kapatıyor ve devam ediyorum: Sosyalizmin ABC’si olacak ama artık öğrenmek gerekiyor:
Bir: Yaşadığımız bu kapitalist / emperyalist dönemde, sınıflardan kopuk bir ”demokrasi” ve ”bağımsızlık” mücadelesi yoktur. Olmaz. Yaşadığımız dönem, serbest rekabetçi dönem değildir. Emperyalist bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın en önemli özelliği, ”emperyalist dünya sistemin” ortaya çıkmış olmasıdır. Bu şu demek oluyor: dünya kapitalist ekonomisi oluşmuş; emperyalist sistem dışında kalan tek tek ülkeler de bu sistemin halkaları haline gelmiştir. Bu şu demek oluyor: yaşadığmız bu dönemde, ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” mücadelesi, doğal olarak değişikliğe uğramış ve artık ”sınıflardan ayrı, genel geçer bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” mücadelesi kalmamıştır. Örnek olsun, emperyalizme karşı savaşı, ülkedeki egemen sınıflara karşı verilen savaştan ayıramayız. Bu, sınıf savaşıyla, bağımsızlık savaşının iç-içe geçtiğini gösteriyor.
İki: Demokrasi mücadelesi için de aynı durum söz konusu. Nasıl sınıflardan ayrı bir anti-emperyalist mücadele olamıyorsa, sınıflardan kopuk bir demokrasi mücadelesi de olmuyor. Zira ”genel olarak demokrasi” yoktur. Demokrasi, bir devlet biçimidir. Devlet, bir sınıfın devleti, onun politik örgütü oluyor. Bu yüzden, demokrasi savaşımı da emek – sermaye çelişkisi dışında, sınıflar savaşımı dışında değildir. Bu nedenle, demokrasi için mücadele, anti-kapitalist mücadeleden ayrı değildir, diyorum.
Buraya kadar noktalar açıktır: Bir, sınıflardan bağımsız, devletler üstü bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” mücadelsi yoktur.
İki: Bağımsızlık ve demokrasi savaşımı, kapitalizme karşı verilen savaştan ayrılmaz.
Üç: Demokrasi, sınıfların ve devletin ortaya çıkmasıyla tarih sahnesinde yerini almış; sınıfların ve devletin ortadan kalkmasıyla da sönüp gidecektir. Bu da ”sosyalizmden komünizme” geçişte ancak mümkün olacaktır…
Evet, Türkiye solu, gerçekten, vakit kaybetmeksizin, birlikte iş yapmaya ve birleşmeye ihtiyacı vardır. Ama bu, tövbekâr bir kaç kişinin bizlere sunduğu bir ”bağımsızlık” ve ”demokrasi” proğramı temelinde bir birleşme olmayacaktır. Bizler, anti-emperyalist, anti-kapitalist bir proğramla birleşmenin ve birlikte iş yapmanın yollarını arayacak ve bu perspektifle, ”Sosyalist Anadolu Cumhuriyeti”ni kurma hedefine yürüyecektir.
Yazımı rahmetli Behice Boran’ın sözü ile bitiriyorum: ”Birlik, evet! Ama her ne pahasına olursa olsun değil!”
AYDINLAR VE DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM
Yener Orkunoğlu
8 Ekim 2009
Aziz Nesin, Türk aydınları hakkında şöyle yazmıştı :
”Tastaman ellibeş yıl oldu ben o karikatürü göreli, unutamıyorum. Bir geminin burnu karaya iyice girip saplanmış; o denli ki, geminin burnunda gözcülük yapan denizcinin kafasına ağacın dalları çarptıktan sonra gözcü haykırıyor:
- Karaaaa !
Bu öyle bir aptalca haykırış ki, ben o karikatürdeki gözcünün boğuk, korkak, kısık sesini ellibeş yıldanberi hala duymaktayım. Unutamadım, çünkü aydınlarımızın ancak iş işten, atı alan Üsküdar'ı geçtikten, Üsküdar'da sabah olduktan, kafasına denk dedikten sonra gerçeği görüp haykıran o aptal ve korkak sesleri, hep sürüyor. Günün verilerine dayanarak geleceği sezmek yada bulgulamak, sonra da bunu duyurup halkı uyandırmak aslında aydının göreviyken, ne 27 Mayıs'ı, ne 12 Mart'ı ne de 12 Eylül'ü önceden görüp halka duyurabildik.”
***
Evet, böyle demişti Aziz Nesin. Türk aydını niçin bu durumda? Böyle bir soru önemli bir sorudur, ama bugün ele alınmak istenen konu bu değil.
Bir toplumda demokratik dönüşüm, kafaların değişmesini gerektirir. Kafaların değişmesine yol açan olgu ise toplumsal taleplerdir. Toplumsal talepler de genelde o toplumun doğal liderleri veya aydınları tarafından dile getirilir. O halde demokratik dönüşüm önce aydınların kafasında değişikliği gerektirir. Önce aydın demokratik düşünecek ki, toplumun demokratik dönüşümünde rol oynasın. Demokrasiyi özümleyemeyen bir aydın nasıl demokratik dönüşüme katkıda bulunabilir ?
ENTELEKTÜEL BOLLUĞU ve AYDIN KITLIĞI
Aydın kime denir? Entelektüel kimdir ? Kim akademisyendir? Günlük basın dilinde bu kavramların çoğu birbirine karışmış durumda. Bazen de bu üç kavram özdeş olarak kullanılır. Daha önce bir yazımda bu kavramları açıklamaya çalışmıştım. Sadece bir iki cümleyle farklılıkları açıklayıp, geçeceğim.
'Entelektüel', fikir üretiminde bulunan insan anlamına gelir. İnsanlık tarihinde ilk entelektüeller, üretim fazlası ile doğdular. Üretim araçlarındaki gelişme emek üretkenliğinde dolayısıyla üretimde bir artışa neden oldu. Emek üretkenliğindeki artış ise, toplumdaki bir zümre için maddi üretimin dışında ideolojik, zihinsel üretim alanında faaliyet gösterme olanağı sağladı. Felsefe, hukuk, siyaset, kültür, sanat vb. gibi ideolojik zihinsel alanlar entelektüllerin faaliyet gösterdikleri alan olmuştur. Entelektüelin bir zümre olarak toplumsal konumu, maddi üretim süreci tarafından değil, düşünsel (zihinsel) üretim içindeki fonksiyonu tarafından belirlenir. Entelektüelin sosyal görevi, fikir ve düşünce üretimidir.
Entelektüelin fikir üretimi, ya ezen sınıfın veya ezilen sınıfın yararına olabilir. Entelektüelin tutumunu belirleyen, onun hangi sınıf için fikir üretiminde bulunduğudur. Entelektüel, bilincini, ya ezen sınııfın yada ezilen sınıfın hizmetine sunar; bilincini hangi sınıfın hizmetine verirse o sınıfın entelektüelidir.
İşte burada ‘entelektüel’ ve ‘aydın’ arasındaki fark gündeme gelir. Entelektüel kavramı, daha geniş kavramdır. Fikir üretiminde bulunanların tümünü içerir. Her aydın bir entelektüeldir, ama her entelektüel bir aydın değildir. Kısaca aydın, hem fikir üretiminde bulunan hem de aydınlatan insandır. Demek ki, aydın aydınlatarak ezilen insanın yanında taraf tutan biridir. Oysa bir entelektüel, devletin meşruluğunu ideolojik olarak meşrulaştıran insan olabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisini geliştirenler, entelektüeldir, ama aydın değildir.
Türkiye’de hem entelektüel bolluğu var hem de aydın kıtlığı var.
Entelektüel bolluk ve aydın kıtlığı ile neyi kastediyorum ?
Türkiye Cumhuriyeti, dine dayanan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, ‘halka dayanmadan ama halk adına‘ kurulmuş bir devlettir. Tarihi geleneklerinden dolayı, Türkiye’de köklü bir demokrasi bilinci olmadığından, Türkiye Cumhuriyeti oligarşik nitelikte bir cumhuriyet oldu.
Oligarşik cumhuriyet kendi entelektüellerini yetiştirdi. Ancak bu Kemalist cumhuriyet entellerinin bir sorunu var: Şeriat düzenini savunan gerici-dinci muhalefet hareketlerine karşı haklı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni savundular.
Geçmişte şeriat devletine karşı, cumhuriyeti savunmak, ilericilikti. Ama oligarşik cumhuriyetin demokratikleşmesine karşı çıkmak, gericiliktir. Bir zamaların ilericileri, bugün gerici bir konuma gelmişlerdir.
Türkiye oligarşik cumhuriyeti savunan entelektüellerinin bol olduğu bir ülke. Cumhuriyetin demokratikleşmesine karşı çıkanlar çok. Genel Kurmay’ın izin verdiği kadar düşünebilen insandan demokrat aydın olur mu?
Oligarşik cumhuriyetin demokratik dönüşümünü isteyen aydınların sayısı az. Bu açıdan, demokrat aydın kıtlığı var.
***
Türkiye’de demokratikleşmenin birinci sorunu ‘Kürt Sorunudur‘. Kürt tarafı, 25 yıl süren savaştan sonra barış elini uzatıyor. Oligarşik Cumhuriyet’ten Demokratik Cumhuriyet‘e geçiş için mücadele ediyor.
Kürt sorununun demokratik çözümü için devlet üzerindeki baskının artırılması gerekmektedir. Türk halkının tutarlı demokratik bilinci, devlet üzerinde olacak en büyük baskıdır. Türk halkındaki demokratik bilincin geliştirilmesi ise şunu gerektirir: Anti-demokratik oligarşik cumhuriyeti savunan entelektüellere karşı, demokratik dönüşümden yana olan demokrat Türk aydınlarının sayı ve etkisinin artırılması.
Yoksa Aziz Nesin’in anlattığı şey her zaman Türk aydınının başına gelecektir.
8 Ekim 2009
Aziz Nesin, Türk aydınları hakkında şöyle yazmıştı :
”Tastaman ellibeş yıl oldu ben o karikatürü göreli, unutamıyorum. Bir geminin burnu karaya iyice girip saplanmış; o denli ki, geminin burnunda gözcülük yapan denizcinin kafasına ağacın dalları çarptıktan sonra gözcü haykırıyor:
- Karaaaa !
Bu öyle bir aptalca haykırış ki, ben o karikatürdeki gözcünün boğuk, korkak, kısık sesini ellibeş yıldanberi hala duymaktayım. Unutamadım, çünkü aydınlarımızın ancak iş işten, atı alan Üsküdar'ı geçtikten, Üsküdar'da sabah olduktan, kafasına denk dedikten sonra gerçeği görüp haykıran o aptal ve korkak sesleri, hep sürüyor. Günün verilerine dayanarak geleceği sezmek yada bulgulamak, sonra da bunu duyurup halkı uyandırmak aslında aydının göreviyken, ne 27 Mayıs'ı, ne 12 Mart'ı ne de 12 Eylül'ü önceden görüp halka duyurabildik.”
***
Evet, böyle demişti Aziz Nesin. Türk aydını niçin bu durumda? Böyle bir soru önemli bir sorudur, ama bugün ele alınmak istenen konu bu değil.
Bir toplumda demokratik dönüşüm, kafaların değişmesini gerektirir. Kafaların değişmesine yol açan olgu ise toplumsal taleplerdir. Toplumsal talepler de genelde o toplumun doğal liderleri veya aydınları tarafından dile getirilir. O halde demokratik dönüşüm önce aydınların kafasında değişikliği gerektirir. Önce aydın demokratik düşünecek ki, toplumun demokratik dönüşümünde rol oynasın. Demokrasiyi özümleyemeyen bir aydın nasıl demokratik dönüşüme katkıda bulunabilir ?
ENTELEKTÜEL BOLLUĞU ve AYDIN KITLIĞI
Aydın kime denir? Entelektüel kimdir ? Kim akademisyendir? Günlük basın dilinde bu kavramların çoğu birbirine karışmış durumda. Bazen de bu üç kavram özdeş olarak kullanılır. Daha önce bir yazımda bu kavramları açıklamaya çalışmıştım. Sadece bir iki cümleyle farklılıkları açıklayıp, geçeceğim.
'Entelektüel', fikir üretiminde bulunan insan anlamına gelir. İnsanlık tarihinde ilk entelektüeller, üretim fazlası ile doğdular. Üretim araçlarındaki gelişme emek üretkenliğinde dolayısıyla üretimde bir artışa neden oldu. Emek üretkenliğindeki artış ise, toplumdaki bir zümre için maddi üretimin dışında ideolojik, zihinsel üretim alanında faaliyet gösterme olanağı sağladı. Felsefe, hukuk, siyaset, kültür, sanat vb. gibi ideolojik zihinsel alanlar entelektüllerin faaliyet gösterdikleri alan olmuştur. Entelektüelin bir zümre olarak toplumsal konumu, maddi üretim süreci tarafından değil, düşünsel (zihinsel) üretim içindeki fonksiyonu tarafından belirlenir. Entelektüelin sosyal görevi, fikir ve düşünce üretimidir.
Entelektüelin fikir üretimi, ya ezen sınıfın veya ezilen sınıfın yararına olabilir. Entelektüelin tutumunu belirleyen, onun hangi sınıf için fikir üretiminde bulunduğudur. Entelektüel, bilincini, ya ezen sınııfın yada ezilen sınıfın hizmetine sunar; bilincini hangi sınıfın hizmetine verirse o sınıfın entelektüelidir.
İşte burada ‘entelektüel’ ve ‘aydın’ arasındaki fark gündeme gelir. Entelektüel kavramı, daha geniş kavramdır. Fikir üretiminde bulunanların tümünü içerir. Her aydın bir entelektüeldir, ama her entelektüel bir aydın değildir. Kısaca aydın, hem fikir üretiminde bulunan hem de aydınlatan insandır. Demek ki, aydın aydınlatarak ezilen insanın yanında taraf tutan biridir. Oysa bir entelektüel, devletin meşruluğunu ideolojik olarak meşrulaştıran insan olabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisini geliştirenler, entelektüeldir, ama aydın değildir.
Türkiye’de hem entelektüel bolluğu var hem de aydın kıtlığı var.
Entelektüel bolluk ve aydın kıtlığı ile neyi kastediyorum ?
Türkiye Cumhuriyeti, dine dayanan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, ‘halka dayanmadan ama halk adına‘ kurulmuş bir devlettir. Tarihi geleneklerinden dolayı, Türkiye’de köklü bir demokrasi bilinci olmadığından, Türkiye Cumhuriyeti oligarşik nitelikte bir cumhuriyet oldu.
Oligarşik cumhuriyet kendi entelektüellerini yetiştirdi. Ancak bu Kemalist cumhuriyet entellerinin bir sorunu var: Şeriat düzenini savunan gerici-dinci muhalefet hareketlerine karşı haklı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni savundular.
Geçmişte şeriat devletine karşı, cumhuriyeti savunmak, ilericilikti. Ama oligarşik cumhuriyetin demokratikleşmesine karşı çıkmak, gericiliktir. Bir zamaların ilericileri, bugün gerici bir konuma gelmişlerdir.
Türkiye oligarşik cumhuriyeti savunan entelektüellerinin bol olduğu bir ülke. Cumhuriyetin demokratikleşmesine karşı çıkanlar çok. Genel Kurmay’ın izin verdiği kadar düşünebilen insandan demokrat aydın olur mu?
Oligarşik cumhuriyetin demokratik dönüşümünü isteyen aydınların sayısı az. Bu açıdan, demokrat aydın kıtlığı var.
***
Türkiye’de demokratikleşmenin birinci sorunu ‘Kürt Sorunudur‘. Kürt tarafı, 25 yıl süren savaştan sonra barış elini uzatıyor. Oligarşik Cumhuriyet’ten Demokratik Cumhuriyet‘e geçiş için mücadele ediyor.
Kürt sorununun demokratik çözümü için devlet üzerindeki baskının artırılması gerekmektedir. Türk halkının tutarlı demokratik bilinci, devlet üzerinde olacak en büyük baskıdır. Türk halkındaki demokratik bilincin geliştirilmesi ise şunu gerektirir: Anti-demokratik oligarşik cumhuriyeti savunan entelektüellere karşı, demokratik dönüşümden yana olan demokrat Türk aydınlarının sayı ve etkisinin artırılması.
Yoksa Aziz Nesin’in anlattığı şey her zaman Türk aydınının başına gelecektir.
5 Ekim 2009 Pazartesi
TEKNOLOJİ VE "ÜRETİM TARZINDA DEVRİM"
Mihrac Ural
30 Eylül 2009
Sayın Hikmet Acun,
Öncelikle yazım ahlakına saygı göstermenizi ve yazımdan aldığınızı ifade etmek üzere tırnak içine koyduğunuz alıntıyı bir daha gözden geçirmenizi isteyeceğim.
Benim adıma cümle uydurmayın diyeceğim.
“ ‘mülkiyet özelleştikçe bunun kamusal bir mülkiyet biçimini alacağı’nı idda ediyor.” Demişsiniz.
Bu cümleyi nerede buldunuz, benim sözlerime yorum yapıyorsanız tırnaklardan özgürleştirin ki cümlenin size ait olduğu bilinsin.
Benim cümle şudur:
“Tarihsel gelişim itibariyle bölünüp parçalanan mülkiyet gerçek devrimci yenilenmenin aracıdır. Kölecilik insan dahil topraklar üzerindeki mülkiyetle, feodalizm büyük topraklar, kapitaliz üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle kendini bilerler. Tartışmalı bir toplum tarih çizelgesi olsa da mülkiyetin bu toplumlardaki artan parçalanma ufalma yönelimini göstermeye yeterlidir. Tersi bir durum (tarihi ilerlemenin toplumsal mülkiyete doğru geliştiği sanısı: ek..) öznel algılarda olsa da nesnel varlıklar arasında yer edinmeyecektir; gelecek, “toplumsal mülkiyet” lehine değildir, toplumsal etkisi çok daha yoğun ufalmış mülkiyet lehinedir." (Ortak Ülkemiz üzerine tartışmamızdan)
Bu cümlemde de olduğu gibi kavrama sıkıntısı çektiğiniz açık bir soyutlama bulunmaktadır.
O da nedir?
Büyük mülkiyet türleri ufaldıkça, üretici güçler üzerindeki mülkiyet ufalıp nispi olarak yaygınlaştıkça (ki bilişim çağı bunu hızla ikame etmektedir ve kapitalist özel mülkiyetin bağrında yeni mülkiyet ilişkisinin nüvelerini oluşturmaktadır) toplumsal etkileri öncelikle üretime katılım ve üretim artışı, bunun sonucu da yapı ve üst yapıda toplumsal etkileri, yaygınlaşmaktadır. Yani, benim adıma uydurduğunuz görüşün aksini savunuyorum. Mülkiyet ufaldıkça, “kamusal bir mülkiyet biçimi” almıyor, olumlu sosyal etkileri (üretime daha çok katılım, üretim ve bunların sonucu oluşan etkiler) artıyor diyorum. Tarih bu yönde ilerliyor “toplumsal mülkiyet” yönünde değil diye de soyutluyorum.
Tarihsel Süreç Boyu Mülkiyetin Yönelimi
Sayın Hikmet, bu süreci, bir kaç yüz yıl geriye giderek daha iyi kavraması gerekirdi. Ama o olaylara kuyunun ağzından bakıyor bütünü görmesi mümkün değil. Bu gün olanları ve geleceğe yönelimin hangi temeller üzerinde yükseldiğini anlamak için filim şeridini biraz geriye sarmak yeterlidir.17-18.yy feodalizmin bağrında kapitalizmin gelişme ve belirginleşme sürecini takip edelim. "Üretim araçları"nın üretimi belirleyici olmadığı, buharlı makinelerin keşfedilmediği, ancak oraya doğru hızlı bir gidişin olduğu bu kesitlerde, bir aydına, bir köylüye ya da herhangi birine "büyük toprak mülkiyeti çökecek yerini daha da yaygın olan özel bir mülkiyet alarak toplumsal etkisi çok yaygın bir üretim sürecine girilecek" denmesi durumunda, haklı olarak bunu Sayın Hikmet kadar anlayamayacaktır.
O doğup ölmüştür ancak üretimle ilgili bildiği tek şey büyük toprak mülkiyetidir, toprağın sabanla sürülmesidir. Düşüneceği en ileri kurgu Sayın Hikmet'inkini geçmeyecektir. Toprakları ortak mülkiyete alarak imece usulü üretmek ve paylaşmaktır; yarin yanağından gayri...
Siz bu kurguyu kapitalizm koşullarında kimi marjinal önermelerle tekrar algılamaya çalışın göreceksiniz ki, feodal çağın “en kabadayısı”(aydını, bilgici vs) bile, "Köylüler ağalığı yıkacak, büyük toprakları ortaklaşa işleyecek, ortak üretip ortak üleşecek, bunun için serflerin organik aydınları "İmece Prens"inin çabasıyla oluşturularak, köy-kahvesi toplumu (sivil toplum) vasıtasıyla, feodallerin yaptığı din istismarlarına karşı "kültürel ve ahlaki önderliği ele alarak "zafer kazanacaktır" Diye ifade edecektir. Bu gün aynı şeyleri duyuyoruz; tarih mantık kurguları itibariyle tekrar ediyor gibi.
Tekrar edeyim, tarih okumalarınızı yeniden gözden geçirin, göreceksiniz ki mülkiyetin tarih serüveninde büyükten ufalmaya bir yönelim vardır. Ufaldıkça da, sosyal sonuçları çok daha etkin olmaktadır (ki bunda, insan ihtiyaçlarının yönelimleri ve ortak insan aklı ürünü olarak bilimsel ve teknik devrimlerce hızlanmaktadır). Biz de bunu soyutluyoruz. Mülkiyetin tarihteki tüm bağlamlarını böylesi bir soyutlamayla dile getiriyoruz Önümüzü bu açıdan daha sağlıklı görüyoruz. Yani uygarlık, yeni toplumsal ilişki sisteminin tüm verileri elimizde olmadan önce, tarih okumalarımız ve soyutlamalarımızla gidişin yönünü belirlemeye çalışıyoruz. Bundan da siyasal sonuçlar çıkararak neye karşı nasıl mücadele edeceğimizi belirlemeye çalışıyoruz. Sayın Hikmet ise, kuyusunun ağzını genişletmeme yönünde ısrarlı olduğunu anlatıp duruyor.
Sayın Hikmet konuları kavramamış, kavramlar karmaşası yapı sökücülüğüyle tarihi süreçlerin bağlamlarını sisli hale getirmektedir. Marks bu noktada çok önemli belirlemeler yapmıştır.
Bu noktayı tekniğin gelişimi açısından ve bunun üretim araçlarına yansıması açısından ele almamız, bir yandan bununla ilgili tarihi süreçlerin değişimini diğer yandan Sayın Hikmet Acunun teknolojiyle neler değişebileceğini algılaması açısından önem taşır.
Bu konuda yoruma gerek bırakmayacak bir açıklamayı Marks şu cümlelerle veriyor; ” Üretim tarzında devrim, manüfaktürde emek-gücü ile, büyük sanayide emek araçlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, emek araçlarının, alet olmaktan çıkıp makineye nasıl dönüştüğü ya da makine ile el zanaatı aletleri arasındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” ( Karl Marks, Kapital 2. baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları)
Marks bu cümlesinin ardından bu iki olgunun (emek-gücü ve emek araçları) öyle bıçak kesiği gibi birbirinden ayrılmayacağı üretim ortamı sürecinde her ikisinin de bir arada istihdam edildiği bir geçiş süreci olduğunu da hatırlatmayı unutmuyor.
4. dipnotta ise Marks’ın cümleleri, tartışmalarımıza önemli bir gönderme sayılabilir; “
“Teknoloji, insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimlerini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyuyor. Bu maddi temeli hesaba katmayan din tarihleri bile, eleştirici bir tarih sayılamaz. Dinin imgesel yaratıklarının bu dünyadaki özlerini inceleyerek bulmak, aslında, tersinden giderek yaşamın gerçek ilişkilerinden yola çıkarak, bu ilişkilerin kutsallaştırılmış şekillerini bulmaktan çok daha kolaydır. Bu sonuncu yöntem, biricik materyalist ve dolaysıyla biricik bilimsel yöntemdir.” (Age. S.386, 4. dipnot)
Birkaç tartışmadır alıntılara başvurmadan aktarmaya çalıştığım budur. Ancak okuduklarını kutsal metin sayanların alıntısız huşu olmayacakları için bu ayetleri aktarmayı gerekli gördüm.
Tartıştığımız konuyu tarih bağlamlarıyla soyutlamak için Marksın “18. yüzyılda sanayi devrimini başlatan” diye yorumladığı bu teknolojik dönüşüm kesitinde alet ile makine farkı üzerini söylediği şu cümleleri aktaralım: “ Gerçek anlamıyla bir iş-makinesi daha yakından incelersek, çoğu zaman epeyce değişik şekillerde olmakla birlikte, genel kural olarak, onda, el zanaatları ile manüfaktür işçilerinin kullandıkları aygıt ve aletleri buluruz; ancak şu farkla ki, bunlar, eskiden insan tarafından kullanılan aletler iken, şimdi bir mekanizmanın aletleridir ya da mekanik aletlerdir” ( Age. s:378)
Sayın hikmet Acun, Marks’tan yaptığımız şu birkaç alıntıyı 21. yüzyılın ortaya koyduğu bilim ve teknoloji verileriyle, bilgi ve iletişim unsurlarıyla bir kez daha okur musunuz.? Biz yeni uygarlığı bu yöntemle belirlemeye çalışıyoruz. Bu tarihi gelişmelerin önünün tıkayan kapitalist sistemin ve burjuvazinin de bu nedenle demokrasi karşıtı olduğunu belirliyoruz. Demokrasiyi savunmamız, tam bu noktada burjuvazinin çağımızdaki gericiliğinden çıkıyor bir devrimci duruş olarak beliriyor. Somut konuşmakta tas tamam budur. Yaptığımız, sistemin bir parçası olan ve en az siz gibi sistem içinde reformdan başka bir sonuca ulaşmayacak marjinal önermeler yapan liberalliğe de karşı bir duruştur. Çağın gerçekçi devrimciliği budur; demokrasi mücadelesini temel almayan bir devrimcilik bu çağa ait değildir.
Bizim yaptığımız Marks’ın “biricik materyalist ve dolaysıyla biricik bilimsel yöntem”ini, 21. yüz yılın verileriyle mantıki sonuçlarına götürme çabasıdır.
Engels bu konuyu şöyle özetliyor. “Bilimin her yeni yönü, bu bilimin teknik terimlerinde bir devrimi içerir” (Age. İngilizce baskıya önsöz, Frederik Engels) Buna açık olmayan kendini ne devrimci nede ilerici saysın. Hele hele Marksist hiç saymasın.
Üretici Güçlerin Dönüşümü
Teşbihte hata olmaz derler.
Önce, Marks’ın kapitalin ilk cildinin ilk cümlesini okuyun, “ kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği ‘muazzam bir meta birikimi’ olarak kendini gösterir. Bunun birimi metadır. Araştırmalarımız bu nedenle, metanın tahliliyle başlaması gerek “ (Age. s:49)
Teşbih ediyorum, küresel üretim tarzının, yani yeni ve gelecek uygarlığın zenginliğini “muazzam bir bilgi birikimi” olarak kendini gösterebilir. Bunun birimi transistorla başlayan bilgisayar teknolojisinin sanal bilgi birimidir. Araştırmalarımız bu nedenle sanal bilgi tahlilleriyle başlaması gerekir.
Bir başka teşbih,
Üretim tarzında devrim, büyük sanayide emek araçları ile küresel üretimde elektronik bilgi ağlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, elektronik bilgi ağlarının, emek araçları olmaktan çıkıp, sanal üretim unsurlarına nasıl dönüştüğü ve aralarındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” (Karl Marks, Kapital 2. baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları. Alıntısından teşbih yoluyla oluşturulmuş cümle )
Değerler Arası Dengeler
Kullanım değeri, dolaşım değeri sorununa gelince,
“Sayın Mirac "Mülkiyetin; kullanım değeri ile dolaşım değeri arasında şöyle bir açı farkı oluştu; bu da mülk edinmenin özel karakteri ile toplumsal karakteri arasındaki gerilimi çözdü" diye örneklerle karşılık yazsa bunu tartışacağız.” Diye buyurmuşsunuz,
Sayın Hikmet, ezberleriniz size yeterli kavrama olanağı vermiyorsa sıkıntınızı başka yere havale etmeyiniz. Kuran tefsircileri gibi kendinden alıntılarla kendini ispatlamaya çalışıyorsunuz. Tartışmamızla ilgili tek bir cümle kurmazken, sizi ayıplayacağım bir üslupla bilip bilmeme denklemleri kuruyorsunuz. Bilmeyenin yüksek sesle konuşması hallerinden çıkmanızı tavsiye ederim. Kendi kendinize oluşturduğunuz çemberi başkasına evren diye sunmayınız. Hele bir sakin olun.
Size bir soyutlama daha ileteceğim onu da zevkle çiğnemeye çalışın bakalım. Tarih serüveninde “kullanım değeri ile değişim değeri arasında”, değişim değeri lehine bir gelişme bulunmaktadır. Mülkiyetin tarihini takip eden bu eğrilme üretimin temel unsurları üzerinde, mülkiyet ilişkisiyle de yakından ilgilidir. Bunun için sistemin verili çelişkilerinin çözülmesine gerek yoktur. Zaten tarihin hiçbir kesitinde, yeni toplumsal üretim ilişkisi gelip haki molana kadar, yani eski “gerilimleri” topyekun tarihe karışana kadar aralarındaki çelişki bıçak kesiği gibi sona ermez.
Sanal Üretim
Küresel üretim verileri, kapitalizmin kanatları altında da olsa onu yadsıyacak yeni üretim ilişkileri, 19 yy düşünürlerinin haklı olarak kestiremeyecekleri sanal üretim diye bir olgunun gelişmekte olduğunu gösteriyor. Bu olgunun farkına, 20. yy ikinci yarısında varılmış olsa da yeterli olmamıştır. “Büyük sanayi emek araçlarının” “üretim tarzında devrimi başlatan” elektronik bilgi ağlarına dönüşümü ve sonuçları gözlemlenmemiş, buna ilişkin sorunlar ele alınmamıştır. Kapitalizmin bağrında onu yadsıyacak olan yeni üretim ilişkisinin bir tarihsel yeni uygarlık olarak gelişiminin verileri ele alınmamıştır. 19. yy düşüncelerinin siyasal sonuçlarına olan bağımlılık, her şeyi Kuran tefsirlerinde olduğu gibi kapitalizme bağlama yoluna gidilmiştir. Gramsci’yi ve Avrupa komünizmini marjinale düşüren bu olmuştur. Bu yaklaşımların 5 sınıf versiyonunu ülkemiz için önermek ise trajedi değildir.
Uygarlık
Uygarlık üzerine, burada uzunca durmayacağız. Uygarlığı sık sık yeni toplumsal üretim ilişkisi olarak da kullandığım oluyor. Bu öyledir de. Uygarlıkların tarihsel dönemlerle yakından ilgili olduğu açıktır.
Tarih süreci içinde, farklı uygarlıkların aynı üretim ilişkileri içinde yer aldığı kesitler vardır. “Ortaçağ uygarlıkları” diye çoğul olarak dile getirdiğimiz tüm uygarlıkların üretim ilişkileri feodaldir; Arap-İslam uygarlığı ile Bizans uygarlığı söylemlerimizde ortaya koyduğumuz farklar yeni bir üretim ilişkisi değil de farklı bir kültürel doku olması gibi. Batı uygarlığı dediğimizde de kapitalist üretim ilişkilerinden söz ettiğimiz açıktır.
Bu noktada aynı tarihi kesitlerde farklı kültürel kuşakları tanımlamak için farklı uygarlıklardan söz edilir. Uygarlık bir kültürel farklılık olarak dile getirilir. Bu dar anlamıyla öyledir. Oyas uygarlıklar tarihsel kesitlerle anlamlandırılması gereken kapsayıcılığa sahiptir. Bunu da kapitalizmle birlikte daha net olarak görmemiz mümkün.
Batı Uygarlığıyla birlikte üretim tarzının evrensel bir boyut alması, bu iki kavramı bütünleştiren bir sonuç yarattı. Kapitalizmi dünyanın herhangi bir alanında tanımlarken, onu batı uygarlığı olarak tanımlıyoruz. Bu günün Çin, Hint, Japon, Amerikan, Avrupa, Rusya uygarlıkları batı uygarlığıdır ve bunların tümünde üretim ilişkileri kapitalisttir. Çin, Hint uygarlığı diye söz ettiğimiz ise tarihin kadim dönemleriyle ilgilidir.
Geçmiş tarihlerde kapsayıcı olması ve türdeşliğini vurgulamak için uygarlıkları “ortaçağ uygarlıkları” diye ortak bölen bir tanımla, aynı üretim tarzını ifade etmek üzere tanımlarız.
Bu gün batı uygarlığının yeryüzünü kapsayan konumu itibariyle uygarlıkla, farklı üretim ilişkilerinin aynı anlamda kullanılması, tarihin ve teknolojinin kapsayıcı etkinliğiyle ilgilidir. Bundan sonra ortaya çıkacak uygarlığın evrensel ölçekte kapsayıcı olması ve aynı zamanda yeni bir üretim tarzı anlamına gelmesi bu iki kavramı birbirinin yerine kullanmakta bir sorun yaratmayacağı kanısındayım. Eski tarihte mesafeler, iletişimsizlik, aynı üretim tarzında olan toplumlar arasında derin farklılıklarıyla (giyim, gelenek görenek, toplumsal davranış, ahlak, hukuk vb) farklı uygarlıklara yol açmıştır ya da söz konusu her bir uygarlık askeri olarak yayılabildiği alanlarda kendini ifade etmiş, verensel olamamıştır. Bu nedenle uygarlıkların tarihsel olması, aynı tarih kesitinde farklı uygarlıkların aynı üretim tarzına rağmen ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır.
Yeni Uygarlığın Belirtileri
Ancak bu gün, uygarlığı böylesi lokal anlamda ele almak mümkün değildir. Onu evrensel ölçekte bir etki, üretim tarzı anlamında bir değişim olarak belirlemek doğru olandır. Bu nedenle Küresel üretim hem yeni bir uygarlıktır hem de yeni bir üretim tarzıdır diyoruz.
Küresel yeni uygarlığın tarihsel dönüşümlerden biri olan üretim tarzında, sanal üretim temel unsurlarından biri haline geliyor. Sanalda üretilmemiş, sanalda da tüketilip denenmemiş bir ürünü almak artık geride kalıyor. Bu ne anlama geliyor, medresemizde alfabeyi öğrenirken kapitalist üretimi şu formülle ifade ederdik hammadde + üretim araçları + iş gücü = meta Bu gün, bu sistem farklılaşıyor. Meta üretimi için bu formül artık izah edici olmaktan çıkıyor. Evrensel ölçekte bilgi unsuru + elektronik bilgi ağları + sanal üretim ve sanal tüketim süreci açılıyor. Bu süreçten geçmeyen bir üretimin evrensel ölçekte bir etkinliği olmuyor. Üretilen her şeyin mutlaka bir kullanım değeri ve özelliği vardır. Ancak üretilenler arasındaki fark söz konusu ürünün evrensel ölçekteki değişim değerinin etkinliği olacaktır. Bir ürün, her mekan ve uzun zamanda değişim değeri açısından ne kadar etkinse diğer ürünlerle farkı o kadar ileri olacaktır. Bilgi çağının özelliği budur. Somut üretim böylesi bir sürecin verileriyle yeniden biçimlenişi gündemde olacaktır. Bu veriler hala kapitalizmin kanatları altında gelişen verilerdir. Ama kapitalize ilişkiler değildir.
Son tahlilde üretim bir biçimde tüketim için yapıyor, bunun köleci toplum üretimi feodal toplum üretimi şekillerinin bir önemi yok. Tüketilecek bir meta ortaya çıkarken bunun hangi tarzda yapıldığı sorunu vardır. Toplumsal üretim ilişkilerini birbirinden ayıran da bu detaylardır. Marks’ı “üretim tarzında devrim…” diye başlayan yukarıdaki cümlesini kurmaya götüren de budur. Biz bunun, bu çağdaki verilerine işaret etmeye çalışıyoruz. Bu açıdan eldeki veriler ölçeğinde, oldukçada somut konuşuyoruz. Sayın hikmet, türbindeki seyirci gibi, allamelik yapıyor, sahadaki somut gerçekliğe ne katkı yapıyor nede onun bir parçası olarak süreçte yerini alıyor.
Küresel üretim ve bunun unsurlarından biri olarak sanal üretim, kapitalizmin ulus merkezli, ülke merkezli yapısından tarihsel bir çıkıştır, yani geri dönüşü olmayan bir çıkıştır. Bilgi dönüşümünün evrensel ölçekte sağlanması ve özgürlüğü geliştikçe daha anlamlı hale gelecek olan bu süreç, bize yabancılaşmanın gerçek anlamda devrimci bir unsur olduğunu gösterecektir. “İş bölümü arttıkça yabancılaşma da artacaktır” belirlemesinin mantıki sonuçları, yabancılaşmanın tarihte devrimci bir rolü olduğunu göstermeye yeterlidir. Sanal dünyada bilginin dolaşımı sentezlenerek yeni bilgi sonuçlarına ulaşması da yabancılaşmanın bir ürünüdür. Bunun önünde ne sınırlar ne milletler ne de devletlerin durması söz konusu değildir. Bunun gibi sıralayabileceğimiz bir dizi temel etmende ortaya çıkan nitelik ve nicelik gelişmeleri, üretim ilişkilerinin bir unsuru olan tüm ilişkileri de değiştiriyor. Öyle Karpuz keser gibi kesip yok etmiyor, değişime uğratıyor. Bu kapitalizmin değişimidir diyorum. Sayın hikmet hala kapitalist ilişkilere ilişkin konuştuğumuzdan söz edip, ayıptır söylemesi açık ve kaba demagoji yapıyor.
Şu cümlelerini okuyun;
“Sayın Mirac'a sormak gerekir, Kapitalist değişim süreci fetiş üretmeksizin gerçekleşebilri mi. İnsanın metalar dünyası ile girdiği ilişki biçimleri ortadan mı kalktı..Kapitalist değişim süreci nitelik mi değiştiriyor. İş pazarında ENFORMEL değişim emeğin bayağılaşması ve emek üreticisinin yoksullaşmasının dışında ona daha refah bir hayat biçim mi sunuyor. Hizmet sekörüne bakıp, işçileşmenin çözüldüğünü mü söylemek istiyor.. Pazarın karakteri mi değişti. Marx'ın kapitalist üretime dair temel olarak analiz ettiği hangi şeyi tarihsel gelişme yanlış çıkardı. Biz yoksa post kapitalizm dönemini yaşıyoruz da haberimiz mi yok?
Artık değer yasasımı değişti..küresel sermaye, nitelik mi değiştiriyor.”
Alıntısız ya da uydurma alıntılarla başkasının düşüncesini eleştirip, düşünce üretemezisiniz Sayın Hikmet.
Allah aşkına “Marx'ın kapitalist üretime dair temel olarak analiz ettiği …şeyi tarihsel gelişme yanlış çıkardı.” Yönündeki cümleyi nereden buldunuz, size mi ait. Başkası adına cümle kurup eleştirmek ne kadar yakışık söylermisiniz.
Tekrar edeyim benden bir kez daha okuyun, Marksın kapitalizme ilişkin analiz ettiği temel değerlendirmeler üzerine oturttuğu siyasal sonuçların 21. yy gözüyle farklı değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorum. Buna ek kapitalizme yadsıma yönünde gelişmekte olan yeni uygarlığa, yeni üretim ilişkilerinin bu gün itibariyle beliren unsurlarına dikkat çekiyorum. Bunu da, teşbihte hata olmaz diyerek, Marksın yöntemine sadık kalıp yapıyorum.
Ama siz bildiğinizi benim adıma okuyorsun. Yeryüzüne inin lütfen öyle konuşalım, Sesler uzaktan ulaşmıyor, dağılıyor.
Ben size kapitalizm tarihini doldurup sönüyor onun bağrından onu yadsıyacak yeni bir toplumsal üretim ilişkisi gelişiyor, bizim gözlemlediğimiz kadarıyla da şu veriler belirginleşiyor diyoruz. Dolaysıyla açıkça ve tekrarla “Kapitalist değişim süreci nitelik mi değiştiriyor” sorunuza, kapitalizmin top yekun bir değişim halindedir yeni üretim tarzı bağrında gelişmektedir diyorum. “Göze çarpan genel karakteristikler ile ilgileniyor”, elde olan verileri de dile getiriyorum,
Siz ise geride bıraktığımızı tekrar ediyorsunuz. Bıçak kesiği gibi tarih süreci göstermemizi istiyorsunuz. Yak ak ya kara deyin diye formel bir mantıkla tartışmayı kısırlaştırıyorsunuz.
Bilmelisiniz ki, birbirini takip eden üretim tarzlarında süreçler bıçak kesiği gibi birbirinden ayrılmazlar. Marks bu noktayı, “üretim tarzında devrim”i belli bir değişim üzerinden ifade ederken (emek-gücü ile emek araçları arasındaki fark), özel olarak şöyle ifade ediyor “ Biz, burada, yalnızca göze çarpan ve genel karakteristikler ile ilgileneceğiz. Çünkü toplumun tarihindeki çağlar, jeolojik devirler gibi birbirlerinden kesin ve belirli sınır çizgileriyle ayrılmamıştır” (Age. s:386)
Teknoloji ve Üretici güçler
Teknolojinin üretici güçler üzerindeki etkisi üzerine,
“iletişim çağı diyor.. Buna liberaller teknoloji devrimi demişlerdi. Bilgisayara ve elektroniğe sahip olmak üretici güçler üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığını bilmeden yazıyor” diye, buyuruyorsunuz.
Öncelikle sizi bir kez daha yukarıda Marks’tan yaptığım alıntıları okumaya davet edeceğim. Böyle sallama cümle kurmanızın ne anlama geldiğini siz yorumlayın.
Sonra,
Bilmeyenin bilinmezlerini sergiliyorsunuz, diyeceğim. Çünkü üretici güçler diye aklınızda olan tek şey bir sınıftır, o sınıfta kalmışsınız. Üretici güçlerin tarih serüveninde bilimin ve teknolojinin oynadığı temel rol, aklınızın takıldığı sınıf verilerini tehdit edince, ona ayak uyduramamanın kefaretini, kabalık yaparak örtemeye çalışıyorsunuz.
“bilmeden” konuşuyorsunuz.
Tekrar hatırlatayım “ Teknoloji, insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyuyor.” (Marks)
Teknolojinin bu özelliğini, üretim tarzında devrim yapma etkinliğini “Bilgisayara ve elektroniğe sahip olmak üretici güçler üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığı”na bir veri olarak sunmak, “bilmeden konuşmak” değilse de ne konuştuğunu bilmemektir.
Sayın şahsınızı tenzih ederek düşüncenize söz söylüyorum. Teknoloji, bilim bir birikim işidir. Temelde hiçbir üretim tarzına bağlı değildir, her üretim tarzından etkilense de olumlu olumsuz istihdamlara muhatap olsa da insan kolektif aklının birikim ürünleri olarak bağımsızca gelişmektedirler.
Bu noktada Marks, şu cümlelerle duyarlılığını dile getiriyor; “Eleştirici bir teknoloji tarihi, 18. yüzyılın buluşlarından ne kadar azının, tek bir kimsenin eseri olduğunu ortaya koyabilir. Bu güne kadar böylesi bir kitap yazılmamıştır. Darwin, ilgimizi doğal teknoloji tarihine çekmiştir; yani yaşamın sürdürülmesi için, üretim aracı olarak hizmet eden, bitki ve hayvan organlarının oluşumuna dikkatimizi çekmiştir. İnsanın üretici organlarının, bütün toplumsal örgütün maddi temeli oylan bu organların tarihi, aynı türden değilmidir” ( Age. s:386, 4. Dipnot)
Ayrıca belirtmeliyiz ki, bu noktada Marks’ın “üretim tarzında devrim” diye belirlediği teknolojik gelişmede mülkiyet biçiminin bir neden olmaktan çok bir sonuç olduğunu hatırlatmak gerek. İnsanın yaşam için her türden üretim ihtiyacının rekabeti kolektif insan aklının geliştirdiği bilim ve teknolojiyle ortaya değişip gelişen üretici güçler, üretim tarzlarını da değiştirmektedir. Mülkiyet bunun sonucu bir hukuki biçim almaktadır. Bu bir tarihsel devrim sürecidir de. Bundan dolayı, devrimi siyasal iktidarın ele geçirilmesi olarak ele alan, bir siyasal kararnameyle mülkiyet ilişkilerini özelden toplumsala çevirmekle üretici güçlerin gürbüzce gelişeceğini sanan darbeci algıların tahayyülleri, sonu mutlak iflasla yüzleşemeye mahkumdur. “SON TAHLİLEDE” durumu da bundan ibarettir.
Bilim ve teknolojinin bu gün kapitalizme karşı yürüttüğü mücadeleyi bile göremiyorsunuz. Kar marjlarıyla ilgili olarak kapitalistlerin uluslararası çapta giriştiği bilgi ve teknoloji üretim ve tüketimlerine karşı bilgi ve teknolojinin sınırları zorlayarak dünyayı düz bir alan haline getirip insanlığın eşit yararlanmasına olanak sunuyor. Eski toplum olan kapitalizmin içinden engebeli ve sarp yolardan geçerek insanlığı ulus, ırk, dil din farkı olmaksınız bilgi dönüşümüne, sentezleşmesine yabancılaşıp toplumsal açıdan daha iyi sonuçlarla yerleşmesine çalışıyor.
Hangi çağdayız bunu bilmiyorsunuz Sayın Hikmet. Her şey kapitalizm olarak gözünüze görünüyor çünkü öyle görmeseniz dağarcığınızdaki tüm bilgiler işe yaramaz temelsiz bilgiler haline gelecektir. Haklısınız siz kapitalızm diye ısrar edin ki, siyasal tezleriniz doğrulanmış olsun. Bu yaptığınız düşman üretimi üzerine kurgulanmış teori üretimidir.
Bu nedenle somut için hiçbir şey söylemeye yanaşmıyorsunuz. Güncel görevlerimiz üzerine bir yorum yapmıyorsunuz.
Siyasal Tutum
“Reel politika” aklı diye eleştirdiğiniz Kürt özgürlük hareketinin hepimiz adına bir demokrasi mücadelesi verdiği ve bunun burjuva demokrasisi algısına hapsedilemeyecek yeni açılımlara işaret olduğu söylemimize bir alternatif sunmuyorsunuz. Tersine teğet geçerek somut görevlerden hangi denklemleriniz nedeniyle tavır belirlemiyorsunuz.
Buna biz ortak ülkemizdeki tüm farklılıkların özgün örgütlenip özgür mücadelelerini birleştirmeleri gereklidir diyoruz. Pek siz ne diyorsunuz. Bakın bu gün Mevlüd Oruç bildirge gibi bir Arap halkının demokratik hakları listesi yayınladı buna ilişkin duruşunuz nedir. Bir şey söylemiyorsunuz. Bu ülkenin farklılıkları bu topraklarda değil de Merih’te mi yaşıyorlar. Bunları atladığınızda, kapitalizmin tarih tarafından yanlışlığı tespit edilmemiş hangi temel analizinden yola çıkarak başarı elde edebileceksiniz.
Sınıf dışı toplumsal hareketleri için önerdiğiniz yönelim nedir? Bu mücadeleler hangi demokratik açılımları gider ve bunu bu günün verileriyle hangi burjuva sistem omuzlayabilir buyur bunları tartışalım. “Allesen” bana somut bir şeyler söyle…
Gevrek konuşma doğru konuşma anlamına gelmiyor. Bilmiyorsun Sayın Hikmet bilmiyorsun. Bildiğiniz kapalı devre bilgisidir. Sınırlarının ne öncesiyle ne sonrasıyla bağlantılı değildir. Bütün tahayyülleriniz kapitalizmi içindedir, dışına çıkacak bir veriniz yok. Bu nedenle devrimci değil reformisttir.
Gramsci
Gramsci üzerine önceki tartışmalarımızda durduk. Öznel öğeye verdiği misyonla Hegelci “ide” algılarıyla göbek bağına işaret ettik. Bu bölümde bir paragraf daha eklemeyi uygun görüyorum.
Gramsci’nin Hegel’le göbek bağı üzerinde çok şey söylenebilir. Tarihi neredeyse insan iradesine bağlayan yaklaşımlarına burada değinmeyeceğim. Önel çabaları nesnel zeminden koparıp onlara vehmetmeye çalıştığı rolleri önceki mektubumda kısaca ele aldım. Fasit bir daire içinde sistemi aşmayan ve aşamayacak olan sınıf ve önermeleri mihverinde dönülüp durulması da bir yana. Marks’ın, Hegel için söylediği şeyi tekrar hatırlatmak isterim; “ Hegel için insan beyninin yaşamı-süreci, yani düşünme süreci- Hegel buna ‘Fikir’ (‘İdea’) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya yalnızca ‘Fikrin’ dışsal ve görünsel (Phenomenal) biçmidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.” (Age. Almanca ikinci baskıya önsöz. Karl Marks)
Dolaysıyla, işçi sınıfının ve modern prensinin üreteceği organik aydınların “kültürel ve ahlaki önderliği ele almaları”nın ne tarihi değiştirme şansı ne de sistemden çıkıp eski toplumu yadsıyacak yeni toplumu kurma şansı olmayacaktır. Marjinallik tas tamam burada kendini ifade etmektedir.
Başarılmış bir örneğin olmadığı yerde iddialar tahayyülden ibarettir. Size bunu bir kez daha hatırlatmayacağım.
30 Eylül 2009
Sayın Hikmet Acun,
Öncelikle yazım ahlakına saygı göstermenizi ve yazımdan aldığınızı ifade etmek üzere tırnak içine koyduğunuz alıntıyı bir daha gözden geçirmenizi isteyeceğim.
Benim adıma cümle uydurmayın diyeceğim.
“ ‘mülkiyet özelleştikçe bunun kamusal bir mülkiyet biçimini alacağı’nı idda ediyor.” Demişsiniz.
Bu cümleyi nerede buldunuz, benim sözlerime yorum yapıyorsanız tırnaklardan özgürleştirin ki cümlenin size ait olduğu bilinsin.
Benim cümle şudur:
“Tarihsel gelişim itibariyle bölünüp parçalanan mülkiyet gerçek devrimci yenilenmenin aracıdır. Kölecilik insan dahil topraklar üzerindeki mülkiyetle, feodalizm büyük topraklar, kapitaliz üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle kendini bilerler. Tartışmalı bir toplum tarih çizelgesi olsa da mülkiyetin bu toplumlardaki artan parçalanma ufalma yönelimini göstermeye yeterlidir. Tersi bir durum (tarihi ilerlemenin toplumsal mülkiyete doğru geliştiği sanısı: ek..) öznel algılarda olsa da nesnel varlıklar arasında yer edinmeyecektir; gelecek, “toplumsal mülkiyet” lehine değildir, toplumsal etkisi çok daha yoğun ufalmış mülkiyet lehinedir." (Ortak Ülkemiz üzerine tartışmamızdan)
Bu cümlemde de olduğu gibi kavrama sıkıntısı çektiğiniz açık bir soyutlama bulunmaktadır.
O da nedir?
Büyük mülkiyet türleri ufaldıkça, üretici güçler üzerindeki mülkiyet ufalıp nispi olarak yaygınlaştıkça (ki bilişim çağı bunu hızla ikame etmektedir ve kapitalist özel mülkiyetin bağrında yeni mülkiyet ilişkisinin nüvelerini oluşturmaktadır) toplumsal etkileri öncelikle üretime katılım ve üretim artışı, bunun sonucu da yapı ve üst yapıda toplumsal etkileri, yaygınlaşmaktadır. Yani, benim adıma uydurduğunuz görüşün aksini savunuyorum. Mülkiyet ufaldıkça, “kamusal bir mülkiyet biçimi” almıyor, olumlu sosyal etkileri (üretime daha çok katılım, üretim ve bunların sonucu oluşan etkiler) artıyor diyorum. Tarih bu yönde ilerliyor “toplumsal mülkiyet” yönünde değil diye de soyutluyorum.
Tarihsel Süreç Boyu Mülkiyetin Yönelimi
Sayın Hikmet, bu süreci, bir kaç yüz yıl geriye giderek daha iyi kavraması gerekirdi. Ama o olaylara kuyunun ağzından bakıyor bütünü görmesi mümkün değil. Bu gün olanları ve geleceğe yönelimin hangi temeller üzerinde yükseldiğini anlamak için filim şeridini biraz geriye sarmak yeterlidir.17-18.yy feodalizmin bağrında kapitalizmin gelişme ve belirginleşme sürecini takip edelim. "Üretim araçları"nın üretimi belirleyici olmadığı, buharlı makinelerin keşfedilmediği, ancak oraya doğru hızlı bir gidişin olduğu bu kesitlerde, bir aydına, bir köylüye ya da herhangi birine "büyük toprak mülkiyeti çökecek yerini daha da yaygın olan özel bir mülkiyet alarak toplumsal etkisi çok yaygın bir üretim sürecine girilecek" denmesi durumunda, haklı olarak bunu Sayın Hikmet kadar anlayamayacaktır.
O doğup ölmüştür ancak üretimle ilgili bildiği tek şey büyük toprak mülkiyetidir, toprağın sabanla sürülmesidir. Düşüneceği en ileri kurgu Sayın Hikmet'inkini geçmeyecektir. Toprakları ortak mülkiyete alarak imece usulü üretmek ve paylaşmaktır; yarin yanağından gayri...
Siz bu kurguyu kapitalizm koşullarında kimi marjinal önermelerle tekrar algılamaya çalışın göreceksiniz ki, feodal çağın “en kabadayısı”(aydını, bilgici vs) bile, "Köylüler ağalığı yıkacak, büyük toprakları ortaklaşa işleyecek, ortak üretip ortak üleşecek, bunun için serflerin organik aydınları "İmece Prens"inin çabasıyla oluşturularak, köy-kahvesi toplumu (sivil toplum) vasıtasıyla, feodallerin yaptığı din istismarlarına karşı "kültürel ve ahlaki önderliği ele alarak "zafer kazanacaktır" Diye ifade edecektir. Bu gün aynı şeyleri duyuyoruz; tarih mantık kurguları itibariyle tekrar ediyor gibi.
Tekrar edeyim, tarih okumalarınızı yeniden gözden geçirin, göreceksiniz ki mülkiyetin tarih serüveninde büyükten ufalmaya bir yönelim vardır. Ufaldıkça da, sosyal sonuçları çok daha etkin olmaktadır (ki bunda, insan ihtiyaçlarının yönelimleri ve ortak insan aklı ürünü olarak bilimsel ve teknik devrimlerce hızlanmaktadır). Biz de bunu soyutluyoruz. Mülkiyetin tarihteki tüm bağlamlarını böylesi bir soyutlamayla dile getiriyoruz Önümüzü bu açıdan daha sağlıklı görüyoruz. Yani uygarlık, yeni toplumsal ilişki sisteminin tüm verileri elimizde olmadan önce, tarih okumalarımız ve soyutlamalarımızla gidişin yönünü belirlemeye çalışıyoruz. Bundan da siyasal sonuçlar çıkararak neye karşı nasıl mücadele edeceğimizi belirlemeye çalışıyoruz. Sayın Hikmet ise, kuyusunun ağzını genişletmeme yönünde ısrarlı olduğunu anlatıp duruyor.
Sayın Hikmet konuları kavramamış, kavramlar karmaşası yapı sökücülüğüyle tarihi süreçlerin bağlamlarını sisli hale getirmektedir. Marks bu noktada çok önemli belirlemeler yapmıştır.
Bu noktayı tekniğin gelişimi açısından ve bunun üretim araçlarına yansıması açısından ele almamız, bir yandan bununla ilgili tarihi süreçlerin değişimini diğer yandan Sayın Hikmet Acunun teknolojiyle neler değişebileceğini algılaması açısından önem taşır.
Bu konuda yoruma gerek bırakmayacak bir açıklamayı Marks şu cümlelerle veriyor; ” Üretim tarzında devrim, manüfaktürde emek-gücü ile, büyük sanayide emek araçlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, emek araçlarının, alet olmaktan çıkıp makineye nasıl dönüştüğü ya da makine ile el zanaatı aletleri arasındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” ( Karl Marks, Kapital 2. baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları)
Marks bu cümlesinin ardından bu iki olgunun (emek-gücü ve emek araçları) öyle bıçak kesiği gibi birbirinden ayrılmayacağı üretim ortamı sürecinde her ikisinin de bir arada istihdam edildiği bir geçiş süreci olduğunu da hatırlatmayı unutmuyor.
4. dipnotta ise Marks’ın cümleleri, tartışmalarımıza önemli bir gönderme sayılabilir; “
“Teknoloji, insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimlerini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyuyor. Bu maddi temeli hesaba katmayan din tarihleri bile, eleştirici bir tarih sayılamaz. Dinin imgesel yaratıklarının bu dünyadaki özlerini inceleyerek bulmak, aslında, tersinden giderek yaşamın gerçek ilişkilerinden yola çıkarak, bu ilişkilerin kutsallaştırılmış şekillerini bulmaktan çok daha kolaydır. Bu sonuncu yöntem, biricik materyalist ve dolaysıyla biricik bilimsel yöntemdir.” (Age. S.386, 4. dipnot)
Birkaç tartışmadır alıntılara başvurmadan aktarmaya çalıştığım budur. Ancak okuduklarını kutsal metin sayanların alıntısız huşu olmayacakları için bu ayetleri aktarmayı gerekli gördüm.
Tartıştığımız konuyu tarih bağlamlarıyla soyutlamak için Marksın “18. yüzyılda sanayi devrimini başlatan” diye yorumladığı bu teknolojik dönüşüm kesitinde alet ile makine farkı üzerini söylediği şu cümleleri aktaralım: “ Gerçek anlamıyla bir iş-makinesi daha yakından incelersek, çoğu zaman epeyce değişik şekillerde olmakla birlikte, genel kural olarak, onda, el zanaatları ile manüfaktür işçilerinin kullandıkları aygıt ve aletleri buluruz; ancak şu farkla ki, bunlar, eskiden insan tarafından kullanılan aletler iken, şimdi bir mekanizmanın aletleridir ya da mekanik aletlerdir” ( Age. s:378)
Sayın hikmet Acun, Marks’tan yaptığımız şu birkaç alıntıyı 21. yüzyılın ortaya koyduğu bilim ve teknoloji verileriyle, bilgi ve iletişim unsurlarıyla bir kez daha okur musunuz.? Biz yeni uygarlığı bu yöntemle belirlemeye çalışıyoruz. Bu tarihi gelişmelerin önünün tıkayan kapitalist sistemin ve burjuvazinin de bu nedenle demokrasi karşıtı olduğunu belirliyoruz. Demokrasiyi savunmamız, tam bu noktada burjuvazinin çağımızdaki gericiliğinden çıkıyor bir devrimci duruş olarak beliriyor. Somut konuşmakta tas tamam budur. Yaptığımız, sistemin bir parçası olan ve en az siz gibi sistem içinde reformdan başka bir sonuca ulaşmayacak marjinal önermeler yapan liberalliğe de karşı bir duruştur. Çağın gerçekçi devrimciliği budur; demokrasi mücadelesini temel almayan bir devrimcilik bu çağa ait değildir.
Bizim yaptığımız Marks’ın “biricik materyalist ve dolaysıyla biricik bilimsel yöntem”ini, 21. yüz yılın verileriyle mantıki sonuçlarına götürme çabasıdır.
Engels bu konuyu şöyle özetliyor. “Bilimin her yeni yönü, bu bilimin teknik terimlerinde bir devrimi içerir” (Age. İngilizce baskıya önsöz, Frederik Engels) Buna açık olmayan kendini ne devrimci nede ilerici saysın. Hele hele Marksist hiç saymasın.
Üretici Güçlerin Dönüşümü
Teşbihte hata olmaz derler.
Önce, Marks’ın kapitalin ilk cildinin ilk cümlesini okuyun, “ kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği ‘muazzam bir meta birikimi’ olarak kendini gösterir. Bunun birimi metadır. Araştırmalarımız bu nedenle, metanın tahliliyle başlaması gerek “ (Age. s:49)
Teşbih ediyorum, küresel üretim tarzının, yani yeni ve gelecek uygarlığın zenginliğini “muazzam bir bilgi birikimi” olarak kendini gösterebilir. Bunun birimi transistorla başlayan bilgisayar teknolojisinin sanal bilgi birimidir. Araştırmalarımız bu nedenle sanal bilgi tahlilleriyle başlaması gerekir.
Bir başka teşbih,
Üretim tarzında devrim, büyük sanayide emek araçları ile küresel üretimde elektronik bilgi ağlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, elektronik bilgi ağlarının, emek araçları olmaktan çıkıp, sanal üretim unsurlarına nasıl dönüştüğü ve aralarındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” (Karl Marks, Kapital 2. baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları. Alıntısından teşbih yoluyla oluşturulmuş cümle )
Değerler Arası Dengeler
Kullanım değeri, dolaşım değeri sorununa gelince,
“Sayın Mirac "Mülkiyetin; kullanım değeri ile dolaşım değeri arasında şöyle bir açı farkı oluştu; bu da mülk edinmenin özel karakteri ile toplumsal karakteri arasındaki gerilimi çözdü" diye örneklerle karşılık yazsa bunu tartışacağız.” Diye buyurmuşsunuz,
Sayın Hikmet, ezberleriniz size yeterli kavrama olanağı vermiyorsa sıkıntınızı başka yere havale etmeyiniz. Kuran tefsircileri gibi kendinden alıntılarla kendini ispatlamaya çalışıyorsunuz. Tartışmamızla ilgili tek bir cümle kurmazken, sizi ayıplayacağım bir üslupla bilip bilmeme denklemleri kuruyorsunuz. Bilmeyenin yüksek sesle konuşması hallerinden çıkmanızı tavsiye ederim. Kendi kendinize oluşturduğunuz çemberi başkasına evren diye sunmayınız. Hele bir sakin olun.
Size bir soyutlama daha ileteceğim onu da zevkle çiğnemeye çalışın bakalım. Tarih serüveninde “kullanım değeri ile değişim değeri arasında”, değişim değeri lehine bir gelişme bulunmaktadır. Mülkiyetin tarihini takip eden bu eğrilme üretimin temel unsurları üzerinde, mülkiyet ilişkisiyle de yakından ilgilidir. Bunun için sistemin verili çelişkilerinin çözülmesine gerek yoktur. Zaten tarihin hiçbir kesitinde, yeni toplumsal üretim ilişkisi gelip haki molana kadar, yani eski “gerilimleri” topyekun tarihe karışana kadar aralarındaki çelişki bıçak kesiği gibi sona ermez.
Sanal Üretim
Küresel üretim verileri, kapitalizmin kanatları altında da olsa onu yadsıyacak yeni üretim ilişkileri, 19 yy düşünürlerinin haklı olarak kestiremeyecekleri sanal üretim diye bir olgunun gelişmekte olduğunu gösteriyor. Bu olgunun farkına, 20. yy ikinci yarısında varılmış olsa da yeterli olmamıştır. “Büyük sanayi emek araçlarının” “üretim tarzında devrimi başlatan” elektronik bilgi ağlarına dönüşümü ve sonuçları gözlemlenmemiş, buna ilişkin sorunlar ele alınmamıştır. Kapitalizmin bağrında onu yadsıyacak olan yeni üretim ilişkisinin bir tarihsel yeni uygarlık olarak gelişiminin verileri ele alınmamıştır. 19. yy düşüncelerinin siyasal sonuçlarına olan bağımlılık, her şeyi Kuran tefsirlerinde olduğu gibi kapitalizme bağlama yoluna gidilmiştir. Gramsci’yi ve Avrupa komünizmini marjinale düşüren bu olmuştur. Bu yaklaşımların 5 sınıf versiyonunu ülkemiz için önermek ise trajedi değildir.
Uygarlık
Uygarlık üzerine, burada uzunca durmayacağız. Uygarlığı sık sık yeni toplumsal üretim ilişkisi olarak da kullandığım oluyor. Bu öyledir de. Uygarlıkların tarihsel dönemlerle yakından ilgili olduğu açıktır.
Tarih süreci içinde, farklı uygarlıkların aynı üretim ilişkileri içinde yer aldığı kesitler vardır. “Ortaçağ uygarlıkları” diye çoğul olarak dile getirdiğimiz tüm uygarlıkların üretim ilişkileri feodaldir; Arap-İslam uygarlığı ile Bizans uygarlığı söylemlerimizde ortaya koyduğumuz farklar yeni bir üretim ilişkisi değil de farklı bir kültürel doku olması gibi. Batı uygarlığı dediğimizde de kapitalist üretim ilişkilerinden söz ettiğimiz açıktır.
Bu noktada aynı tarihi kesitlerde farklı kültürel kuşakları tanımlamak için farklı uygarlıklardan söz edilir. Uygarlık bir kültürel farklılık olarak dile getirilir. Bu dar anlamıyla öyledir. Oyas uygarlıklar tarihsel kesitlerle anlamlandırılması gereken kapsayıcılığa sahiptir. Bunu da kapitalizmle birlikte daha net olarak görmemiz mümkün.
Batı Uygarlığıyla birlikte üretim tarzının evrensel bir boyut alması, bu iki kavramı bütünleştiren bir sonuç yarattı. Kapitalizmi dünyanın herhangi bir alanında tanımlarken, onu batı uygarlığı olarak tanımlıyoruz. Bu günün Çin, Hint, Japon, Amerikan, Avrupa, Rusya uygarlıkları batı uygarlığıdır ve bunların tümünde üretim ilişkileri kapitalisttir. Çin, Hint uygarlığı diye söz ettiğimiz ise tarihin kadim dönemleriyle ilgilidir.
Geçmiş tarihlerde kapsayıcı olması ve türdeşliğini vurgulamak için uygarlıkları “ortaçağ uygarlıkları” diye ortak bölen bir tanımla, aynı üretim tarzını ifade etmek üzere tanımlarız.
Bu gün batı uygarlığının yeryüzünü kapsayan konumu itibariyle uygarlıkla, farklı üretim ilişkilerinin aynı anlamda kullanılması, tarihin ve teknolojinin kapsayıcı etkinliğiyle ilgilidir. Bundan sonra ortaya çıkacak uygarlığın evrensel ölçekte kapsayıcı olması ve aynı zamanda yeni bir üretim tarzı anlamına gelmesi bu iki kavramı birbirinin yerine kullanmakta bir sorun yaratmayacağı kanısındayım. Eski tarihte mesafeler, iletişimsizlik, aynı üretim tarzında olan toplumlar arasında derin farklılıklarıyla (giyim, gelenek görenek, toplumsal davranış, ahlak, hukuk vb) farklı uygarlıklara yol açmıştır ya da söz konusu her bir uygarlık askeri olarak yayılabildiği alanlarda kendini ifade etmiş, verensel olamamıştır. Bu nedenle uygarlıkların tarihsel olması, aynı tarih kesitinde farklı uygarlıkların aynı üretim tarzına rağmen ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır.
Yeni Uygarlığın Belirtileri
Ancak bu gün, uygarlığı böylesi lokal anlamda ele almak mümkün değildir. Onu evrensel ölçekte bir etki, üretim tarzı anlamında bir değişim olarak belirlemek doğru olandır. Bu nedenle Küresel üretim hem yeni bir uygarlıktır hem de yeni bir üretim tarzıdır diyoruz.
Küresel yeni uygarlığın tarihsel dönüşümlerden biri olan üretim tarzında, sanal üretim temel unsurlarından biri haline geliyor. Sanalda üretilmemiş, sanalda da tüketilip denenmemiş bir ürünü almak artık geride kalıyor. Bu ne anlama geliyor, medresemizde alfabeyi öğrenirken kapitalist üretimi şu formülle ifade ederdik hammadde + üretim araçları + iş gücü = meta Bu gün, bu sistem farklılaşıyor. Meta üretimi için bu formül artık izah edici olmaktan çıkıyor. Evrensel ölçekte bilgi unsuru + elektronik bilgi ağları + sanal üretim ve sanal tüketim süreci açılıyor. Bu süreçten geçmeyen bir üretimin evrensel ölçekte bir etkinliği olmuyor. Üretilen her şeyin mutlaka bir kullanım değeri ve özelliği vardır. Ancak üretilenler arasındaki fark söz konusu ürünün evrensel ölçekteki değişim değerinin etkinliği olacaktır. Bir ürün, her mekan ve uzun zamanda değişim değeri açısından ne kadar etkinse diğer ürünlerle farkı o kadar ileri olacaktır. Bilgi çağının özelliği budur. Somut üretim böylesi bir sürecin verileriyle yeniden biçimlenişi gündemde olacaktır. Bu veriler hala kapitalizmin kanatları altında gelişen verilerdir. Ama kapitalize ilişkiler değildir.
Son tahlilde üretim bir biçimde tüketim için yapıyor, bunun köleci toplum üretimi feodal toplum üretimi şekillerinin bir önemi yok. Tüketilecek bir meta ortaya çıkarken bunun hangi tarzda yapıldığı sorunu vardır. Toplumsal üretim ilişkilerini birbirinden ayıran da bu detaylardır. Marks’ı “üretim tarzında devrim…” diye başlayan yukarıdaki cümlesini kurmaya götüren de budur. Biz bunun, bu çağdaki verilerine işaret etmeye çalışıyoruz. Bu açıdan eldeki veriler ölçeğinde, oldukçada somut konuşuyoruz. Sayın hikmet, türbindeki seyirci gibi, allamelik yapıyor, sahadaki somut gerçekliğe ne katkı yapıyor nede onun bir parçası olarak süreçte yerini alıyor.
Küresel üretim ve bunun unsurlarından biri olarak sanal üretim, kapitalizmin ulus merkezli, ülke merkezli yapısından tarihsel bir çıkıştır, yani geri dönüşü olmayan bir çıkıştır. Bilgi dönüşümünün evrensel ölçekte sağlanması ve özgürlüğü geliştikçe daha anlamlı hale gelecek olan bu süreç, bize yabancılaşmanın gerçek anlamda devrimci bir unsur olduğunu gösterecektir. “İş bölümü arttıkça yabancılaşma da artacaktır” belirlemesinin mantıki sonuçları, yabancılaşmanın tarihte devrimci bir rolü olduğunu göstermeye yeterlidir. Sanal dünyada bilginin dolaşımı sentezlenerek yeni bilgi sonuçlarına ulaşması da yabancılaşmanın bir ürünüdür. Bunun önünde ne sınırlar ne milletler ne de devletlerin durması söz konusu değildir. Bunun gibi sıralayabileceğimiz bir dizi temel etmende ortaya çıkan nitelik ve nicelik gelişmeleri, üretim ilişkilerinin bir unsuru olan tüm ilişkileri de değiştiriyor. Öyle Karpuz keser gibi kesip yok etmiyor, değişime uğratıyor. Bu kapitalizmin değişimidir diyorum. Sayın hikmet hala kapitalist ilişkilere ilişkin konuştuğumuzdan söz edip, ayıptır söylemesi açık ve kaba demagoji yapıyor.
Şu cümlelerini okuyun;
“Sayın Mirac'a sormak gerekir, Kapitalist değişim süreci fetiş üretmeksizin gerçekleşebilri mi. İnsanın metalar dünyası ile girdiği ilişki biçimleri ortadan mı kalktı..Kapitalist değişim süreci nitelik mi değiştiriyor. İş pazarında ENFORMEL değişim emeğin bayağılaşması ve emek üreticisinin yoksullaşmasının dışında ona daha refah bir hayat biçim mi sunuyor. Hizmet sekörüne bakıp, işçileşmenin çözüldüğünü mü söylemek istiyor.. Pazarın karakteri mi değişti. Marx'ın kapitalist üretime dair temel olarak analiz ettiği hangi şeyi tarihsel gelişme yanlış çıkardı. Biz yoksa post kapitalizm dönemini yaşıyoruz da haberimiz mi yok?
Artık değer yasasımı değişti..küresel sermaye, nitelik mi değiştiriyor.”
Alıntısız ya da uydurma alıntılarla başkasının düşüncesini eleştirip, düşünce üretemezisiniz Sayın Hikmet.
Allah aşkına “Marx'ın kapitalist üretime dair temel olarak analiz ettiği …şeyi tarihsel gelişme yanlış çıkardı.” Yönündeki cümleyi nereden buldunuz, size mi ait. Başkası adına cümle kurup eleştirmek ne kadar yakışık söylermisiniz.
Tekrar edeyim benden bir kez daha okuyun, Marksın kapitalizme ilişkin analiz ettiği temel değerlendirmeler üzerine oturttuğu siyasal sonuçların 21. yy gözüyle farklı değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorum. Buna ek kapitalizme yadsıma yönünde gelişmekte olan yeni uygarlığa, yeni üretim ilişkilerinin bu gün itibariyle beliren unsurlarına dikkat çekiyorum. Bunu da, teşbihte hata olmaz diyerek, Marksın yöntemine sadık kalıp yapıyorum.
Ama siz bildiğinizi benim adıma okuyorsun. Yeryüzüne inin lütfen öyle konuşalım, Sesler uzaktan ulaşmıyor, dağılıyor.
Ben size kapitalizm tarihini doldurup sönüyor onun bağrından onu yadsıyacak yeni bir toplumsal üretim ilişkisi gelişiyor, bizim gözlemlediğimiz kadarıyla da şu veriler belirginleşiyor diyoruz. Dolaysıyla açıkça ve tekrarla “Kapitalist değişim süreci nitelik mi değiştiriyor” sorunuza, kapitalizmin top yekun bir değişim halindedir yeni üretim tarzı bağrında gelişmektedir diyorum. “Göze çarpan genel karakteristikler ile ilgileniyor”, elde olan verileri de dile getiriyorum,
Siz ise geride bıraktığımızı tekrar ediyorsunuz. Bıçak kesiği gibi tarih süreci göstermemizi istiyorsunuz. Yak ak ya kara deyin diye formel bir mantıkla tartışmayı kısırlaştırıyorsunuz.
Bilmelisiniz ki, birbirini takip eden üretim tarzlarında süreçler bıçak kesiği gibi birbirinden ayrılmazlar. Marks bu noktayı, “üretim tarzında devrim”i belli bir değişim üzerinden ifade ederken (emek-gücü ile emek araçları arasındaki fark), özel olarak şöyle ifade ediyor “ Biz, burada, yalnızca göze çarpan ve genel karakteristikler ile ilgileneceğiz. Çünkü toplumun tarihindeki çağlar, jeolojik devirler gibi birbirlerinden kesin ve belirli sınır çizgileriyle ayrılmamıştır” (Age. s:386)
Teknoloji ve Üretici güçler
Teknolojinin üretici güçler üzerindeki etkisi üzerine,
“iletişim çağı diyor.. Buna liberaller teknoloji devrimi demişlerdi. Bilgisayara ve elektroniğe sahip olmak üretici güçler üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığını bilmeden yazıyor” diye, buyuruyorsunuz.
Öncelikle sizi bir kez daha yukarıda Marks’tan yaptığım alıntıları okumaya davet edeceğim. Böyle sallama cümle kurmanızın ne anlama geldiğini siz yorumlayın.
Sonra,
Bilmeyenin bilinmezlerini sergiliyorsunuz, diyeceğim. Çünkü üretici güçler diye aklınızda olan tek şey bir sınıftır, o sınıfta kalmışsınız. Üretici güçlerin tarih serüveninde bilimin ve teknolojinin oynadığı temel rol, aklınızın takıldığı sınıf verilerini tehdit edince, ona ayak uyduramamanın kefaretini, kabalık yaparak örtemeye çalışıyorsunuz.
“bilmeden” konuşuyorsunuz.
Tekrar hatırlatayım “ Teknoloji, insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyuyor.” (Marks)
Teknolojinin bu özelliğini, üretim tarzında devrim yapma etkinliğini “Bilgisayara ve elektroniğe sahip olmak üretici güçler üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığı”na bir veri olarak sunmak, “bilmeden konuşmak” değilse de ne konuştuğunu bilmemektir.
Sayın şahsınızı tenzih ederek düşüncenize söz söylüyorum. Teknoloji, bilim bir birikim işidir. Temelde hiçbir üretim tarzına bağlı değildir, her üretim tarzından etkilense de olumlu olumsuz istihdamlara muhatap olsa da insan kolektif aklının birikim ürünleri olarak bağımsızca gelişmektedirler.
Bu noktada Marks, şu cümlelerle duyarlılığını dile getiriyor; “Eleştirici bir teknoloji tarihi, 18. yüzyılın buluşlarından ne kadar azının, tek bir kimsenin eseri olduğunu ortaya koyabilir. Bu güne kadar böylesi bir kitap yazılmamıştır. Darwin, ilgimizi doğal teknoloji tarihine çekmiştir; yani yaşamın sürdürülmesi için, üretim aracı olarak hizmet eden, bitki ve hayvan organlarının oluşumuna dikkatimizi çekmiştir. İnsanın üretici organlarının, bütün toplumsal örgütün maddi temeli oylan bu organların tarihi, aynı türden değilmidir” ( Age. s:386, 4. Dipnot)
Ayrıca belirtmeliyiz ki, bu noktada Marks’ın “üretim tarzında devrim” diye belirlediği teknolojik gelişmede mülkiyet biçiminin bir neden olmaktan çok bir sonuç olduğunu hatırlatmak gerek. İnsanın yaşam için her türden üretim ihtiyacının rekabeti kolektif insan aklının geliştirdiği bilim ve teknolojiyle ortaya değişip gelişen üretici güçler, üretim tarzlarını da değiştirmektedir. Mülkiyet bunun sonucu bir hukuki biçim almaktadır. Bu bir tarihsel devrim sürecidir de. Bundan dolayı, devrimi siyasal iktidarın ele geçirilmesi olarak ele alan, bir siyasal kararnameyle mülkiyet ilişkilerini özelden toplumsala çevirmekle üretici güçlerin gürbüzce gelişeceğini sanan darbeci algıların tahayyülleri, sonu mutlak iflasla yüzleşemeye mahkumdur. “SON TAHLİLEDE” durumu da bundan ibarettir.
Bilim ve teknolojinin bu gün kapitalizme karşı yürüttüğü mücadeleyi bile göremiyorsunuz. Kar marjlarıyla ilgili olarak kapitalistlerin uluslararası çapta giriştiği bilgi ve teknoloji üretim ve tüketimlerine karşı bilgi ve teknolojinin sınırları zorlayarak dünyayı düz bir alan haline getirip insanlığın eşit yararlanmasına olanak sunuyor. Eski toplum olan kapitalizmin içinden engebeli ve sarp yolardan geçerek insanlığı ulus, ırk, dil din farkı olmaksınız bilgi dönüşümüne, sentezleşmesine yabancılaşıp toplumsal açıdan daha iyi sonuçlarla yerleşmesine çalışıyor.
Hangi çağdayız bunu bilmiyorsunuz Sayın Hikmet. Her şey kapitalizm olarak gözünüze görünüyor çünkü öyle görmeseniz dağarcığınızdaki tüm bilgiler işe yaramaz temelsiz bilgiler haline gelecektir. Haklısınız siz kapitalızm diye ısrar edin ki, siyasal tezleriniz doğrulanmış olsun. Bu yaptığınız düşman üretimi üzerine kurgulanmış teori üretimidir.
Bu nedenle somut için hiçbir şey söylemeye yanaşmıyorsunuz. Güncel görevlerimiz üzerine bir yorum yapmıyorsunuz.
Siyasal Tutum
“Reel politika” aklı diye eleştirdiğiniz Kürt özgürlük hareketinin hepimiz adına bir demokrasi mücadelesi verdiği ve bunun burjuva demokrasisi algısına hapsedilemeyecek yeni açılımlara işaret olduğu söylemimize bir alternatif sunmuyorsunuz. Tersine teğet geçerek somut görevlerden hangi denklemleriniz nedeniyle tavır belirlemiyorsunuz.
Buna biz ortak ülkemizdeki tüm farklılıkların özgün örgütlenip özgür mücadelelerini birleştirmeleri gereklidir diyoruz. Pek siz ne diyorsunuz. Bakın bu gün Mevlüd Oruç bildirge gibi bir Arap halkının demokratik hakları listesi yayınladı buna ilişkin duruşunuz nedir. Bir şey söylemiyorsunuz. Bu ülkenin farklılıkları bu topraklarda değil de Merih’te mi yaşıyorlar. Bunları atladığınızda, kapitalizmin tarih tarafından yanlışlığı tespit edilmemiş hangi temel analizinden yola çıkarak başarı elde edebileceksiniz.
Sınıf dışı toplumsal hareketleri için önerdiğiniz yönelim nedir? Bu mücadeleler hangi demokratik açılımları gider ve bunu bu günün verileriyle hangi burjuva sistem omuzlayabilir buyur bunları tartışalım. “Allesen” bana somut bir şeyler söyle…
Gevrek konuşma doğru konuşma anlamına gelmiyor. Bilmiyorsun Sayın Hikmet bilmiyorsun. Bildiğiniz kapalı devre bilgisidir. Sınırlarının ne öncesiyle ne sonrasıyla bağlantılı değildir. Bütün tahayyülleriniz kapitalizmi içindedir, dışına çıkacak bir veriniz yok. Bu nedenle devrimci değil reformisttir.
Gramsci
Gramsci üzerine önceki tartışmalarımızda durduk. Öznel öğeye verdiği misyonla Hegelci “ide” algılarıyla göbek bağına işaret ettik. Bu bölümde bir paragraf daha eklemeyi uygun görüyorum.
Gramsci’nin Hegel’le göbek bağı üzerinde çok şey söylenebilir. Tarihi neredeyse insan iradesine bağlayan yaklaşımlarına burada değinmeyeceğim. Önel çabaları nesnel zeminden koparıp onlara vehmetmeye çalıştığı rolleri önceki mektubumda kısaca ele aldım. Fasit bir daire içinde sistemi aşmayan ve aşamayacak olan sınıf ve önermeleri mihverinde dönülüp durulması da bir yana. Marks’ın, Hegel için söylediği şeyi tekrar hatırlatmak isterim; “ Hegel için insan beyninin yaşamı-süreci, yani düşünme süreci- Hegel buna ‘Fikir’ (‘İdea’) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya yalnızca ‘Fikrin’ dışsal ve görünsel (Phenomenal) biçmidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.” (Age. Almanca ikinci baskıya önsöz. Karl Marks)
Dolaysıyla, işçi sınıfının ve modern prensinin üreteceği organik aydınların “kültürel ve ahlaki önderliği ele almaları”nın ne tarihi değiştirme şansı ne de sistemden çıkıp eski toplumu yadsıyacak yeni toplumu kurma şansı olmayacaktır. Marjinallik tas tamam burada kendini ifade etmektedir.
Başarılmış bir örneğin olmadığı yerde iddialar tahayyülden ibarettir. Size bunu bir kez daha hatırlatmayacağım.
3 Ekim 2009 Cumartesi
TÖBEKARLIK VE İTİRAFÇILIK
Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk
Daha önceleri yazmam gereken bu notlarımı ancak şimdi yazabiliyorum. Yazacaklarım, şimdilik, özettir. Notlarımın özeti şudur: Türkiye solunda var olan ve hâlâ devam eden ”tövbekârlık” ve ”itirafçılık” konusudur. 12 Eylül ile devam eden ve hâle kendini gösteren bu durum, gerçekten sol adına utanç verici bir durumdur. 12 Eylül 1980 faşizminin en büyük başarısı bu olmuştur.
Gerçekten, 12 Eylül 1980’nin en büyük başarısı, Türkiye solundan bir kesimi etkisiz, tövbekâr ve itirafçı duruma getirmesidir. Aradan 29 yıl geçmesine rağmen, örgütlenmek bir yana, hâlâ bu tövbekârlık ve itirafçılık belâsından kurtulmuş değiliz. Bu, gerçekten, bizler için, sosyalizmi savunan insanlar için acı verici bir durumdur. Ne yazık ki, Vedat Nedim Tör’le başlayan büyük itirafçılık, 12 Eylül 1980’de de devam etmiş; devrim ve sosyalizm adına çıkan bazı tipler, yalnız kendi kendilerine ihanet etmekle kalmayıp, hem kendilerini, hem de örgütlerini de polise teslim etmişlerdir. Demek ki, insan hangi örgütten olursa olsun, ihanetçi olduktan sonra, başka ihanetçilerle birleşebiliyor; bu sonuçta tövbekârlık oluyor; bu, eşittir itirafçılık oluyor. Bunları, şimdilik, notlar halinde sıralamakta yarar var:
Bir: Tövbekâr solcular; Türkiye’ye dönen, Türkiye’de yaşayan kesim ile Avrupa’da kalan kesimdir. Bunların ikisi de aynıdır: Devlete ve silahlı kuvvetlere öpücükler göndermek; Avrupa demokrasisine olan ilahi aşklarını ilan etmek.
İki: THKP-C ve THKO geleneğinden gelen ve daha sonraları itirafçı olan bir kesim. Bunların şimdiki görevleri, arkadaşlarına ve direnişçi geçmişlerine küfretmek oluyor. Beyinsizdirler. Beyinsiz oldukları için, itirafçı olmuşlar. Zaten itirafçılık burada düğümleniyor: beyinsizlik, korkaklık eşittir itirafçılık oluyor.
Üç: İtirafçılık, bazen Türkiye maskeli, bazen de Avrupa maskeli oluyor. Şudur: Türkiye’de Şemsi Özkan misali itirafçılar devlet yardımı ile estetik ameliyet yaptırıp fiziki olarak, yüzsüz yüzlerini kapatabiliyorlar. Ama Avrupa’da mülteci olan, ”mülteci itirafçılar” da var. Bunlar da cesaretlerini ”Avrupa demokrasisinden” alıp, yine büyük bir korku ile, direnişçi çizgilerine küfrediyorlar. Avrupa maskeleri ile geçmişlerini kusuyorlar. Mücadele eden arkadaşlarına olan kinlerini gösteriyorlar.
Tövbekârlık ve itirafçlık bu oluyor. Bu, aynı zamanda, tövbekâr ve itirafçı olmayan herkese kin ve nefret dolu olmak demektir.
Ne yazık ki, 12 Eylül 1980, bir bölümümüzü bu hâle getirdi. Ne yazık ki, generaller ve mülk sahipleri, bir kısmımızı tövbekâr ve itirafçı yaptı. Her iki kesim içten ve dıştan aldıkları cesaret ile geçmişlerini kustular, kusmaya devam ediyorlar.
İlerde açacağım bu notlarımı, şimdilik, bitiriyorum. Bitirmeden önce bir noktayı da yazayım, bana gelen iletilerden farkına vardım, mülteci itirafçılardan bir fare, Mihrac Ural’a kinini ve nefretini gösteriyormuş! Bu da anlaşılır bir durumdur. Tövbekâr ve itirafçı olmak bu oluyor. Bu, kendisi gibi olmayan herkese kin ve nefret duymak oluyor…
Bu , herşeye karşın, acıdır. Acı olan şudur: İnsanın kendi kendine ihanet etmesidir!..
Ama yaşamak direnmektir diyenler de vardır.
Ama 12 Eylül 1980’de destani kahramanlıklar gösterenler de vardır: Mazlum Doğan var. M. Hayri Durmuş, Ferhat Kurtay, Akif Yılmaz, Ali Erek, Aytekin Tuğluk, Kemal Pir gibi Kürt devrimciler var. Ölümsüzleştiler. Bizlere inançlı olmanın örneklerini gösterdiler.
Notlarımın sonucu şudur: İnsan inançla, aklılla her türlü işkenceyi yenebiliyor. Ama ne yazık ki, inançsızlık, beyinsizlik, yani korku, yani aklın durması her zaman tövbekârlık, ihanet ve itirafçılık oluyor!
demir.bilgin@yahoo.dk
Daha önceleri yazmam gereken bu notlarımı ancak şimdi yazabiliyorum. Yazacaklarım, şimdilik, özettir. Notlarımın özeti şudur: Türkiye solunda var olan ve hâlâ devam eden ”tövbekârlık” ve ”itirafçılık” konusudur. 12 Eylül ile devam eden ve hâle kendini gösteren bu durum, gerçekten sol adına utanç verici bir durumdur. 12 Eylül 1980 faşizminin en büyük başarısı bu olmuştur.
Gerçekten, 12 Eylül 1980’nin en büyük başarısı, Türkiye solundan bir kesimi etkisiz, tövbekâr ve itirafçı duruma getirmesidir. Aradan 29 yıl geçmesine rağmen, örgütlenmek bir yana, hâlâ bu tövbekârlık ve itirafçılık belâsından kurtulmuş değiliz. Bu, gerçekten, bizler için, sosyalizmi savunan insanlar için acı verici bir durumdur. Ne yazık ki, Vedat Nedim Tör’le başlayan büyük itirafçılık, 12 Eylül 1980’de de devam etmiş; devrim ve sosyalizm adına çıkan bazı tipler, yalnız kendi kendilerine ihanet etmekle kalmayıp, hem kendilerini, hem de örgütlerini de polise teslim etmişlerdir. Demek ki, insan hangi örgütten olursa olsun, ihanetçi olduktan sonra, başka ihanetçilerle birleşebiliyor; bu sonuçta tövbekârlık oluyor; bu, eşittir itirafçılık oluyor. Bunları, şimdilik, notlar halinde sıralamakta yarar var:
Bir: Tövbekâr solcular; Türkiye’ye dönen, Türkiye’de yaşayan kesim ile Avrupa’da kalan kesimdir. Bunların ikisi de aynıdır: Devlete ve silahlı kuvvetlere öpücükler göndermek; Avrupa demokrasisine olan ilahi aşklarını ilan etmek.
İki: THKP-C ve THKO geleneğinden gelen ve daha sonraları itirafçı olan bir kesim. Bunların şimdiki görevleri, arkadaşlarına ve direnişçi geçmişlerine küfretmek oluyor. Beyinsizdirler. Beyinsiz oldukları için, itirafçı olmuşlar. Zaten itirafçılık burada düğümleniyor: beyinsizlik, korkaklık eşittir itirafçılık oluyor.
Üç: İtirafçılık, bazen Türkiye maskeli, bazen de Avrupa maskeli oluyor. Şudur: Türkiye’de Şemsi Özkan misali itirafçılar devlet yardımı ile estetik ameliyet yaptırıp fiziki olarak, yüzsüz yüzlerini kapatabiliyorlar. Ama Avrupa’da mülteci olan, ”mülteci itirafçılar” da var. Bunlar da cesaretlerini ”Avrupa demokrasisinden” alıp, yine büyük bir korku ile, direnişçi çizgilerine küfrediyorlar. Avrupa maskeleri ile geçmişlerini kusuyorlar. Mücadele eden arkadaşlarına olan kinlerini gösteriyorlar.
Tövbekârlık ve itirafçlık bu oluyor. Bu, aynı zamanda, tövbekâr ve itirafçı olmayan herkese kin ve nefret dolu olmak demektir.
Ne yazık ki, 12 Eylül 1980, bir bölümümüzü bu hâle getirdi. Ne yazık ki, generaller ve mülk sahipleri, bir kısmımızı tövbekâr ve itirafçı yaptı. Her iki kesim içten ve dıştan aldıkları cesaret ile geçmişlerini kustular, kusmaya devam ediyorlar.
İlerde açacağım bu notlarımı, şimdilik, bitiriyorum. Bitirmeden önce bir noktayı da yazayım, bana gelen iletilerden farkına vardım, mülteci itirafçılardan bir fare, Mihrac Ural’a kinini ve nefretini gösteriyormuş! Bu da anlaşılır bir durumdur. Tövbekâr ve itirafçı olmak bu oluyor. Bu, kendisi gibi olmayan herkese kin ve nefret duymak oluyor…
Bu , herşeye karşın, acıdır. Acı olan şudur: İnsanın kendi kendine ihanet etmesidir!..
Ama yaşamak direnmektir diyenler de vardır.
Ama 12 Eylül 1980’de destani kahramanlıklar gösterenler de vardır: Mazlum Doğan var. M. Hayri Durmuş, Ferhat Kurtay, Akif Yılmaz, Ali Erek, Aytekin Tuğluk, Kemal Pir gibi Kürt devrimciler var. Ölümsüzleştiler. Bizlere inançlı olmanın örneklerini gösterdiler.
Notlarımın sonucu şudur: İnsan inançla, aklılla her türlü işkenceyi yenebiliyor. Ama ne yazık ki, inançsızlık, beyinsizlik, yani korku, yani aklın durması her zaman tövbekârlık, ihanet ve itirafçılık oluyor!
KAVGADA KUM TANESİ OLMAK
Zeki Bayterin
3 Ekim 2009
Ali ÇAKMAKLI 1948 yılında Adana’nın Kocavezir mahallesinde tarım işçisi bir ailenin yaşayan ilk erkek çocuğu olarak dünyaya gelir adaklarla büyüdüğü söylenir. İlkokulu orada okuduğu, ilkokul arkadaşlarınca anlatılır daha sonraki yıllarda hürriyet ve yenibey mahallesinde yaşar döneminin en iyi futbolcularından, ama oynamayan paraya pula bakmayan dostluk ilişkilerine önem veren iyi bir sporcudur, dönemin futbol camiasında azımsanmayacak çevreye sahiptir tısnak Ali. Bir Türk dünyaya bedel dendiği dönemde İncirlik hava üssünü işaret edendi, çevresindeki insanların sorunlarını çözen inanılan güvenilen Sosyalist kimlikti Ali ÇAKMAKLI.
Kendisini tarifi ‘’KAVGADA KUM TANESİYİM’’
Güzel olan ne varsa ondan öğrendiğimdir, ne olduğu bilinmezler hiç tanımayanlar sayfa sayfa anlattı hocayı, sizin sözünüz yokmuydu denir, bunu bilir var derim. Konuşulmaması daha uygundu, madem otuz yıl sonra konuşuldu asıl tanıyanların tek söz etmemesine çok şaşarım. Otuz yıl geçmiş, üzerine tek kelime edilmeyen dayımın bugün hakkında sayfa sayfa yazılmasını anlayabilmiş değilim, anlamaya çalışıyorum.
Son bir haftadır çok söz söylendi, bizimle ilgili olan bu olaya feryat figan duyarlılık sahtekarca bir tutumdur, otuz yıl sonra yeniden yeni hasımlar yaratmak çirkin bir davranış biçimidir.
Bölgesinde yaşadığı topraklarda ajan olarak teşhir edeceksin, bu anlamda en çok emek veren olacaksın, birde utanmadan anmaya çağrı yapacaksın. Birçoğunuz bugün dayımın ölümünün sorumlusu olarak gösterdiğiniz insanla dayım öldükten yıllarca sonrada birlikte değilmiydiniz? Şimdi düşmansınız, başta dayım olmak üzere ölenleri buna dayanak yapmak ilkesizlik ve acizliktir. Kapağı avrupaya atmış, bölge insanını dün olduğu gibi bugünde ayrıştırıp kırdırmaya yönelik çabalarınız çok üzücü, üzücü olduğu kadar düşündürücüdür. Zavallı yardıma muhtaç istikamcı arkadaşın beyinsel özürlü olmasından yararlanıp ayrıca bilgisiz olduğu konuda bilirkişi tayin edilmesi insani açıdan bakılınca son derece üzücüdür.
Dayım Ali hocayı sevgisinden, saygısından anmak adına o gün orada bulunan hesapsız dostlara teşekkürü borç bilirim onu katleden kariyerist mantığı lanetliyor, birleştirici korumacı tavrını bir kez daha hatırlatarak inancının piyadesi, kum tanesi, halk adamı, devrimci öğretmene ışık içinde uyusun diliyorum.
Sözün sonunda, İster dost olsun ister hasım, Acilciler inkar gelinmez.
Çakmalarıda çoktur sırıtırlar, Ankara Gaziosmanpaşa kelebek sokakta ökçesine bastığı yumurta topuklu yan yatmış akıntı çağanozu gibi giden ağır abi kadar sırıtırlar, bakımı yeni yapılmış pırıl pırıl bir çiçek bahçesinde unutulmuş kazma gibi sırıtırlar çakmaları.
27 Eylül 2009 Pazar
TAHAYÜLLERİNİZ VE TAHAYÜLLERİMİZ
Sayın Hikmet Acun,
“verili bir hedef ve gündeliğin fethi olduğu için, dilini, ufkunu buraya koyar ve kendi gerçekçiliğini her zaman bir "somut"a atfeder. Yazınızda kelimeler boyu
anlatmaya ve kurmaya çalıştığınızın gelip dayandığı yer reel politik aklı anlatmaktan öte değil. Kaldı ki bu aklı anlatmak için bu kadar uzun yazmanıza da gerek yoktu.
Diyorsunuz,
Yazımı uzattım doğru. Okurun bütünsel olarak neyi nasıl düşündüğümü algılamasını istedim. Bu tartışmanın ikimiz için olmaktan çok okura vereceği mesaj olduğunu düşünüyorum. Öyle olmasa, Markopolo ile ulağı arasındaki gibi, bir soru işareti, bir ünlem işaretiyle yazışmamızı bitirebilirdik.
Uzun yazımda reel politik duruşuma ilişkin çok az şey söyledim. Bir cümleyi bile geçmez. “İddialarım, belli bir coğrafyada yaşayan insanların tamamlanmamış “engellenmiş, yasaklanmış”, siyasal haklarının kazanımıyla ilgili olduğu için “Ortak Ülkemiz” söylemini önemli buluyorum. Özellikle de ortak ülkemizde özgürlük için çırpınan Kürt halkının mücadelesi hepimiz adına hala bir şeyler yapmaya çalışırken bunu daha çok önemsiyorum.
Ama onun dışındaki söylemlerimin tümü, açıkça ortaya koyduğum “tahayyül”lerimle ilgiliydi. Çokluğundan gözünüzden kaçmış olacak.
Bu kez çok kısa söyleyeyim. Gelecek uygarlık ve onun dinamiklerinden bahsediyorum. Bu yeni uygarlık, ikimizin de mensup olduğunu iddia ettiği materyalist felsefeye uygun gelişen, ancak sizin araç, gereç ve parametrelerinizden farklı, araç ve gereçlerle sonuca hızla yükselen bir uygarlık. Bilişim çağının küresel üretim uygarlığıdır.
Bunu atlayarak cevaplamaya çalışmışsınız yazımı.
Böyle bir uygarlığı önceden projelendirmek ise her projelendirilmiş toplum gibi iflasla sonuçlanırdı. Ancak ortaya çıktıkça onun bir parçası olmak ve bu sürecin daha hızlı sürmesi için tüm öznel etkinlikleri harekete geçirme gibi bir çaba doğru yere oturabilir. Benim önermem budur. Geri dönüşü olmayan gerçekçi devrim çabası da budur diyorum. Siz ise hala denenmişi bir daha deneyin diyorsunuz yıkıp, yıkıp kuruyorsunuz.
Benim önermem determinizme boyun eğmek de değil, tersine irademiz dışında olgunlaşan nesnel verilerin ihtiyacı olan öznel müdahaleleri yapmaktır, ihtimallere düşmeden, boşa enerji sarf etmeden, kuşakları tüketmeden sonuç alıcı bir çaba yürütmektir (demokrasi mücadelesini bu açıdan algılıyor bu günün reel politikası olarak değil geleceği uzanan bir çabanın bu günden biriktirilmiş adımları olarak algılıyorum)
Sözünü ettiğim yeni toplumsal ilişki, sizin “toplumsal mülkiyet” uygarlığınız değildir. Batı uygarlığı hiç değildir tersine onu sona erdirecek bir gelişmenin ürünüdür. Bu yanıyla önermelerim geleceği dolaysız içinde taşıyor. Tarihin tüm evrelerini açıklayacak ve geleceğe ilişkin önermesi olan bir bakış açısıdır. Geçmişin gelecekte canlı olması bu anlamda soyutlamanın verileriyle bir gerçek haline gelmektedir. Tarih sınıf mücadeleleri tarihi değildir derken onu inkar değil gerçekçi yerine oturtuyorum; çünkü sınıf mücadelesi yalnız ilgili olduğu toplumun sınırları için de bir reform hadisesidir, devrim çok daha kapsamlı eskinin yerine yeninin ikamesindeki rol olarak belirginleşiyor. Benim bu söylemlerimi basit bir devrimci demokrasi, “reel politik akıl” diye itham etmenizi anlamıyorum. Aynı alfabeyle ayrı dilleri konuştuğumuz bu anlamda çok doğrudur.
Aramızdaki fark burada başlıyor, başka yerde değil.
Reel politik hedeflerime gelince. Bunlar en azından vehim değil. Bu gün hemen gerçekleşebilecek ve uğruna dövüştüğümü belirlediğim demokratik hedefler yanı sıra gelecek uygarlığın hangi dinamiklerden kaynaklanacağını, hangi süreçlerle kendini egemen bir sistem haline getireceğini de dile getirdim. Gözünüzden kaçmış olacak. Üstelik benim tahayyüllerim 19. yy siyasal sonuçlarından farklı olarak, 21 yy somut verilerinden ve bunların mantıki sonuçlarından çıkmaktadır.
Bunlar nedir?
Sınıf mücadelesi devrimci değildir dedim. İhmal edilmez de olsa reformist bir mücadeledir. Sınırları kapitalizmin iç alanıdır dışına çıkması mümkün değildir. Karşılıklı gerilim halindeki sınıfların kendi var oluş alanlarının ötesiyle ilgili olmalarını sağlayacak bir nesnel yapılanma içinde de değillerdir. Bunun tersi olduğunu iddia ettiğinizi biliyorum. Bunu bende iddia ediyordum. Ancak bu iddianız ya akademisyen ya bir aydın olmanızla ilgili muhayyiledir. İşçi sınıfı bununla nesnel olarak hiç ilgili değildir. Bu projelerin sahipleri bunları işçi sınıfının sırtına yıkıyor ondan sonra dönüp ondan kaldıramayacağı tarihi görevler istiyor; anlayacağınız önce sosyalizmi sosyalistler olarak düşüncede kurguluyorsunuz sonra ona dayanacağı bir kitle arayışı yapıyorsunuz. Oysa ben, sorunlara çok daha gerçekçi yaklaşıyorum.
Bakın, İşçi sınıfının tarihteki rolünü bu şekilde belirledikten sonra kabuğuma çekilmedim. Verili sistemin en geniş ve en derin biçimiyle demokratik bir düzleme yükselmesi için mücadelemi sürdürme gibi bir kısırlığa da gitmedim. Ekledim, gelecek uygarlık için yapmamız gereken öznel etkinlikleri ve bunun gerekçelerini açıkladım. Bütün bunlar demokrasinin genişlemesini gerektiriyorsa, bu orada takılı kalmak anlamına mı gelir. Kısır ve sınırlı diye küçümsediğiniz “Reel politika” bu ise, bu yanıyla bile gelecek için gerekli birikimin köşe taşlarını oluşturmuyor mu. Ustalar sosyalizme giriş için demokrasinin kökleşmesi, yaygınlaşıp genişlemesini ön koşul olarak görmüyorlar mıydı. Dünyayı, insanlığı değiştirecek projeleriniz için bu birikimler zorunlu duraklar değil mi.
Yaptığım tespitler bu günün görevlerini belirlediği kadar yarın içinde öngörüler taşıyor. Buradan hareketle yıllardır süren yazım çalışmalarımda nasıl bir örgüt, nasıl bir eylem, nasıl bir kadro ve gelecek için mücadele üzerine gelişip durdu. Bu yazıda bütün bunların aktarılması söz konusu değil. Ancak en önemlisi olan gelecek uygarlık için bu günden söylenebilecek unsurları dile getirdim.
Bunun gerekçelerini ve tarihteki yerini de dile getirdim. Reel politik sınırları tam bu noktada aşılmış olmuyor mu dersiniz. Bu gelecek toplum için o anı bekleyen yıkıp kuracak devrimci olmaktan çok daha gerçekçi bir devrimcilik değil mi.
Devamla,
İnsan kolektif aklının geliştirdiği bilişim çağının verileri, 19.yy felsefelerinin tüm öngörülerini yıkan gelişmelere yol açtı. Bu yıkım 20.yy son çeyreğinde dibe vurdu. 200 yıl içinde doğup yok olan onlarca marjinal felsefe disiplinleri yanı sıra her iki çağın en önemli düşün merkezlerinde de ciddi yıkımlar yaptı. En çok etkilenen en etkin olanın olması da doğaldı. Marksizm materyalist felsefe ilkelerinden çok siyasal sonuçları itibariyle ağır yaralar aldı.
Devlet, devrim, mülkiyet ilişkisi, sınıf diktatörlüğü, İktidar ve araçları, ulusal sorun, Yabancılaşma gibi çok önemli konularda artık iddialı olmaktan çıkmıştı. Her türü, her olanakla ve yönetim etkinliğiyle denenen bu olguların Başarsızlığı tarihe mal oldu. Yeryüzünün tüm öznel çabaları birleşse de bu araçlarla yola çıkanlar iflastan başka bir şeyle karşılamayacaklardı. Siz, çok iyi niyet ve heyecanla da olsa bunun tekrarını öneriyorsunuz. Buda aramızdaki önemli farklarından biridir.
Kapitalizm de feodalizm ve kölecilik gibi yadsınacaktır. Bunun dinamikleri, içinden olgunlaşmaktadır. Yeni uygarlık, yeni üretim ilişkisi, kendi heterojenliğiyle, tıpkı ulusun feodalizme karşı mücadelesi gibi bir mücadeleyle kapitalizmi tarihe gömecektir. Devrimciliğimi işte tamamen bu noktada oynayacağımız rollerle belirlenecektir. Bunu da diye getirdim; tarihsel devrimcilik dedim. Öznel çabalarımızın yönünü de buraya doğru çevirmeliyiz dedim.
Bunun neresi “reel politika” nın sınırlarında kalmaktır…
“Bakın,
Tarihte her fikir (bunu ilerlemeciler çok sever) kendine önce gelecek zamansallıklar inşa eder. eğer bir fikri formasyon kendini gelecek zamansallıklar içinde açıklamazsa, bugünü inşa edemez. Yani tahayyül olmaksızın bugünü inşa edemezsiniz.”
Diyorsunuz, güzel bir tespit.
İki ayrı tahayyül olduğunu söylemeye gerek yok. Tahayyülünüz denenmiştir ve gerçekçi olmadığı gibi ve dünyayı 200 yıl geriden takip ettiğini de belirteceğim. Çünkü doğru bir yöntemimiz (materyalizm) yanlış araçlarla (varılan siyasal sonuçlar) kendi içine eğerek fasit bir daire içinde boğulmasına yol açtınız.
Bu daire nedir biliyor musunuz? Hemen söyleyeyim, her şeyi bağladığınız sınıf mücadelesidir. Kapitalizmin temel bir unsuru olan işçi sınıfı ve mücadelesinin yeni bir toplum üreteceği sanısına kapılmanızdır.
Her şeyi bu sınıfın incecik omuzlarına yıkmakla onu da katlettiniz, ettik. Onu halklaştıramadınız, genelin tarihsel yürüyüşünün bir parçası yapamadınız, yapamadık. Öncülük verdiniz ama enerjisinin sınırlarını hesaplayamadınız. Kaldı ki bütün bunlar aydınların bir tahayyülüydü, projesiydi. Sonuçta ne oldu, işçi sınıfı dünyanın her yerinde kendi adına son söz söyledi; sistemimin yürümesi için ücretimi bile almamaya hazırım dedi ve onu var eden sistem için burjuvazisiyle kol kola, omuz omuza oldu. Gerekçeler de pek çoktu; ulusal gerekçeler, uluslar arası krizler, konjonktürler ve bitip tükenmeyen gerekçelerle işçi sınıfı temel unsuru olduğu sisteme sahip çıktı. Biz Marksistleri, azılı komünistleri sırtından attı. Bu da çok normaldi.
Kendi ideolojilerimizin bir arıcı yapmak için işçi sınıfını şişirip durmuştuk, olmaz önderliklere, akıl almaz projelerimize yakıt yapmıştık. Bize dur dedi. Aradığınız ben değilim, başkasını bulun dedi. Siz ise yine ısrar ediyorsunuz.
Kurgularımızın siyasal sonuçlarından yola çıkarak oluşturduğumuz toplum Projelerimize koltuk değneği arıyorduk, işçi olmasa ilerici subaylar olur olgusu buradan doğup sırtımıza bindi. Sol askeri darbeler söyleminin kökleri buraya dayanır. Bunun adı tevekküldür (ihtiyaç duyulanı başkasına dayanarak temin etmek). Başkası adına yaratılan teoriler kaçınılmaz olarak başkasından medet umacaktı. Olanda buydu. Hala devam ediyor gibi.
Dünyanın tüm sol hareketlerinde ilerici ordu darbelerine ümit bağlamanın kökleri buradadır. Akademik yaklaşım gibi ortaya konan söyleminizin altında ciddi bir tevekkülcülük bulunuyor diyeceğim.
“Verili koşulları hangi yöntemle eleştirip aşabileceksin demektir. yani verili bir durumu, örneğin sınıf, emek, devlet, ulus, ülke gibi bir durumu neye göre eleşticeksin demektir?
devrimci demokrasi marxizmden korktuğu ve hoşlanmadığı için mevcut verili durumu kendi içindeki ilişkiler üzerinden anlar (sizin kafanızdaki gibi) ve bir mantık kurar. yani birini diğeri ile açıklayarak kendine bir sonuç çıkartır. Ve çözümü de bu ilişkiler içinde bulur. Ve gelir kendi çıkmazın toslar.” Diyorsunuz,
Hikmet bey, hangi biri ötekiyle açıklanıyor. Bunu net söylesenize. Tersine siz kendi gerekçenizi kendi siyasal sonuçlarınızdan üretip, ilgisiz olan zeminler üzerinde mücadele tahayyüllerinizi sürdürmek istiyorsunuz. 20.yy sosyalizmi dışında bir sosyalizmden söz ediyorsanız, dünya devrimini bekleyeceksiniz. Bu devrimi aynı mücadelenin sonuçlarından elde etmeyi umuyorsanız yanıldığınızı hatırlatacağım. Aynı hedeflere yöneliyor olsak da araçlarımız ayrı olduğu için burada da birbirimizden farklılaşıyoruz.
Projeleriniz çok görkemli olabilir ama bin mil için bir adım atmak gerekiyor. Ben demokrasi mücadelesi diyorum, siz bin adımı bir adımda atlarım diyorsunuz. Deneyenlerin durumunu anlatıyorum size siz hala denenmişi denerim diyorsunuz. Benim bunu gelecek kuşaklara söyleme lüksüm yok.
Tekrar bir düşünün ve bana bir açıklama getirin. Tarihin hangi sınıf mücadelesi yeni bir toplum kurabildi. Sistemin bir iç düzenlenişi olarak, verili sistemin gerilimli sınıfları arasındaki çekişme nerede yeni bir toplumsal üretim ilişkisi yarattı. Bu işin alfabesinde (ekonomi-politiğin eleştirisine katkının ön sözündü) belli tarihsel birikimlerin ve gerilimlerin yoğunlukları aranmıyor muydu. Yoksa devrim de mi devrimci arzunun ürettiği bir şeydir.
Bu noktada bu eleştiriniz kendinize yönelik bir eleştiri değimli. Yıkmayı düşündüğünüz dünyanın, sistemin araçlarıyla yeniyi kurmaya kalkışıyorsunuz. Toslanacak yer de burası olmuyor mu?
Geçmiş deneylerin hatasını, yöneticilerinin sırtına yıkmayın, sınıf algılarınızı yeniden gözden geçirin, çok daha gerçekçi olursunuz.
“peki bir marxist ne yapar, o dünyayı BÜTÜNLÜKLÜ algılar ve anlamaya çalışır. BÜTÜNLÜK içndeki dolayımı anlayarak bakar.
nasıl mı”
Bütünlüklü algı tezin tarihi açıklama kabiliyetindedir. Tezleriniz siyasal sonuçlardan oluşuyor diyeceğim felsefenin temel önermelerinden değil. Bu nedenle tezlerinizle tarihi açıklayamazsınız. Bu nedenle gelecek toplum projeleri çöktü. Bu çöküşün önemli bir yanı da başkası adına yapılan kurguların söz konusu kesimler tarafından omuzlanmayacak bir yük olmasıyla sona erdi. Geriye kalan kiminle bu tezlere hayat katacaksınız.
Yine tevekkül edilecek bir kitle mi arayacağız.
“gündelik yaşam ilişkilerinin politik yansılarını bir yasaya bağlı olarak anlar. ( bu yasa işini post moderistler hiç sevmezler) ve insana tarihsel insan olarak bakarlar. Yani tarih yapan insana bakarak anlarlar. Bu tarihin nasıl yapıldığını, tarihin aslında maddi hayatın yeniden üretimi demek olan, üretim ilişkilerine ve üretici güçlerin bunlarla girdiği gerilime bakarak anlarlar. İşte bir tahhyülün, imge olmaktan, fantazya olmaktan çıkıp, tahyyüle dönüşmesi böyle başlar.
Bu durumu daha anlaşılır kılalım.
örneğin, atalarımız söylediği gibi KOMÜNİSTLERİN VATANI YOKTUR sözü bir mecaz taşımadığına göre bu söz nereden çıkartılmıştır?. bu söz proletaryanın mülksüzlüğünden ve tarihin gerilimin tam orta yerinde olmasından. yani proletarya tarih düğümüne bıçağı atığı anda, mülkiyet biçiminin en gelişmiş formu olan VATANLAR ın ortadan kalabileceğine dair bir önermeden.” Söz ediyorsunuz,
Aynı şeyi tekrar ediyorsunuz. Kör düğüme kılıç atma işi mecazdır, denendi olmayacağı çok açıktı, olmadı da. Tekrar öneriyorsunuz. Size burada uzun uzun proletaryanın mülksüzlüğü gücüdür yönündeki iddianızı çürütmek için çok şey yazmayacağım. İşçi sınıfının mülksüzlüğü güçsüzlüğüdür. Bunun için sitem içindeki tüm kavgaları sistemin onarılmasına yönelik olmuştur; beni sınıf mücadelesinin bir reformist mücadele olduğu sonucuna götüren de budur. Proletaryanın mülksüz olmasıdır.
Bunu nispeten başarabilen Batılı işçi sınıfını dünyanın hiçbir yerindeki sınıfdaşları ilgilendirmiyor. Daha da kötüsü, konumunu iyileştirmek için burjuvazisinin geri ülkelere olan mal ve hizmet üretiminde etkin olmaya çaba sarf ediyor. Bu da çok doğaldır, sistemin temel bir unsuru olmanın doğal sonucudur. Anormal bir şey yok ve bu duruş, batı işçi sınıfının kötü niyetli yöneticilerinden kaynaklanmıyor. Tas tamam sınıf güdüsünden ileri geliyor. Aradığınız işçi sınıfı ise tahayyülünüzdedir gerçekte öyle biri yok.
Bakın şimdi geldik önerme işine
devrimci demokrasi (buna radikal demokratlık diyelim) marxist devrimci burada ayarılır ve ortak hiçbir yönlerinin olmadığı ortaya çıkar. ne demiştik önerme? önerme bir matematik ve mantık dinamiği olmakla sınırlı değil.
Eğer vatanı ortadan kaldırmak gibi bir önermen yoksa, onu bugünün eylemi içinde gerçek kılmıyorsan varıp dayanacağaın yer en iyimser biçimiyle "temiz bir vatandaş" olarak kalmaktır.
eğer emeği ortadan kaldırmak gibi bir önermen yoksa, en iyimser biçimiyle emeğin daha iyi koşullarda satılması için mücade etmekte kalırsın..
eğer bizzihati işçi sınıfının ortadan kalkması gibi bir önermen yoksa, en iyimser haliyle; kendi iktidar koşullarında kendin bir sınıf haline (sovyetlerde olduğu gibi politik sınıf) gelirisin.
eğer devleti ortadan kaldırmak gibi bir önermen yoksa, en iyimser haliyle kendin bir devlet olursun.
Demekki önerme dediğimiz şey bizi temelden ayrın bir kerteriz rolüde oynuyor.
bu da şu demek; eleştirmekle yıkmak arasındaki fark.
eleştirinin ufku verili bir durumu reformasyona tabi tutmaktan ibarettir. yıkamın ufku ise eski olanın yerine YENİ olanı koymaktır.
işte bu yüzden devrimler iki temel göreve yazgılıdır; biri yıkıcılık, diğeri ise kuruculuk.
Demekki bnu önerme devrimin neyi yıkıp, neyi kuracağını belirliyor
Kaldı ki şu klasik sözü bile hatırlamanız yeterlidir; devrim çözülmek için gündeme gelmiş bir sorundur.
Buradaki önermelerinize gelince. Devrimin neleri yıkıp neleri kuracağı noktasında elinizde var olanın sadece hayal olduğunu söyleyeceğim. Vatanı devleti, sınıfları, emeği, insanı yıkmak gibi bir projeniz var diyorsunuz ve bu projenizin hayata geçmesi için tutacağınız yoldan söz ediyorsunuz. Bende size bunu anlatmaya çalışıyorum
Projeniz, salt bir projedir. Üstelik bu proje insanlık tarihinin en aydınları ve en önemli politik önderleri tarafından yaşama geçirilmeye çalışıldı, sonuç ortada.
Bu enerjileri, bu birikimleri daha gerçekçi sonuçlara yöneltelim diyorum. Ben de dünyayı materyalist felsefeyle yorumluyor ve ona dayanarak değiştirmeye çalışıyorum. Ve ekliyorum, vardığınız siyasal sonuçlar iç bükey algılardan üremiştir ileriye gidemez. Bunun dışına çıkmak için sistemlin hiçbir verisine dayanmamak gerek. Bunun için yükselişte olan, tarihle uyumlu ilerleyen gelecek toplumun bu günden belirlen unsurlarını doğru çözümlemek ve bunun gerektirdiği devrimci duruşa yönelmeliyiz derim.
“işte seninle benim dilimi; senin devrimci demokratlığınla (radikal demokrasi) benim marxsistliğimi ayıran şeylerin tamamı tahhyülümüzde yatıyor.
bu yüzden de birbirimizi anlamakta ciddi sıkıntı yaşıyoruz.” Diye buyurmuşsunuz.
Değerli Acun,
Aynı felsefi parametrelerle ayrı siyasal sonuçlara varamamanın nedeni, kullanmaya yöneldiğimiz araçlar olduğu kadar, geleceğe ilişkin projelerimize kaynaklık eden verilerdir. Ben bu verilerin iradem dışında belirgin olarak ortada durduğunu ve bunlar üzerinde projelerimi kurduğumu söylüyorum ( küresel üretim uygarlığı). Siz ise proletaryanın mülksüzlüğü gerçeği üzerinden, yani eski toplumun temel sınıflarından birinin durumu üzerinden gelecek toplum projenizi kurgulamaktasınız.
Benim projemde üretici güçlerin önünü tıkayan her türden gericiliğin demokrasiyle aşılması var. Bu yüzden reel politikada burjuvaziyle sürekli bir karşıtlık içindeyim sistemini tehdit ediyorum. Sizinkinde ise demokrasi en son haliyle bile burjuvazinin sınırları içindedir ön görüsü bulunuyor. Bu nedenle ortak ülkemiz söylemine karşı çıktığınız kadar, yanılmıyorsam Kürt halkının hepimiz adına genişletmeye çalıştı demokratik hakları burjuva içeriktedir diye ötekileştirmeniz bulunuyor.
Bana göre demokrasi mücadelesi artık burjuva bir algı değildir, tersine gelecek toplumu kurmak için zorunlu bir zemindir.
Sizin projenizde toplumsal mülkiyet kaçınılmaz bir sonuçtur, bana göre tam tersi, küçülüp özelleştikçe toplumsal sonuçları büyüyen mülkiyet gelecek toplumun temel mülkiyet ilişkisi olacağı gerçeği var.
Sizinki bir neşter vurma olayı, benimki evrimin olgunluğu üzerine nesnel gelişmelerin ihtiyaçları çözüme girişimidir. Aramızda böylesi bir fark daha bulunuyor.
Son iki cümlemde şudur:
Demokrasi mücadelesi tüm insanlığın yeni bir uygarlığa yükselişi için gerekli yönelimleri temsil ediyor. Bu nedenle de yeryüzünün her köşesinde emperyalistler ve sistemleri buna karşı durmaktadır.
Bu nedenle yolumun önceliğinde, ortak ülkemizin demokrasi mücadelesi ve bunu hepimiz adına sürdüren Kürt halkı ve buna katılacak diğer halkların mücadelesi yer alıyor.
Size göre onlara destek olmak esas ve büyük işimiz olan tüm insanlığı kurtarmayı ihmal etmek ve mücadeleyi burjuva demokrasisinin dar sınırlarına takma anlamına mı geliyor.
Her şeye rağmen, yakın dönem atalarımın yanılgılarında ısrar edenleri kendime yakın müttefik olarak görmeye devam ediyorum.
“verili bir hedef ve gündeliğin fethi olduğu için, dilini, ufkunu buraya koyar ve kendi gerçekçiliğini her zaman bir "somut"a atfeder. Yazınızda kelimeler boyu
anlatmaya ve kurmaya çalıştığınızın gelip dayandığı yer reel politik aklı anlatmaktan öte değil. Kaldı ki bu aklı anlatmak için bu kadar uzun yazmanıza da gerek yoktu.
Diyorsunuz,
Yazımı uzattım doğru. Okurun bütünsel olarak neyi nasıl düşündüğümü algılamasını istedim. Bu tartışmanın ikimiz için olmaktan çok okura vereceği mesaj olduğunu düşünüyorum. Öyle olmasa, Markopolo ile ulağı arasındaki gibi, bir soru işareti, bir ünlem işaretiyle yazışmamızı bitirebilirdik.
Uzun yazımda reel politik duruşuma ilişkin çok az şey söyledim. Bir cümleyi bile geçmez. “İddialarım, belli bir coğrafyada yaşayan insanların tamamlanmamış “engellenmiş, yasaklanmış”, siyasal haklarının kazanımıyla ilgili olduğu için “Ortak Ülkemiz” söylemini önemli buluyorum. Özellikle de ortak ülkemizde özgürlük için çırpınan Kürt halkının mücadelesi hepimiz adına hala bir şeyler yapmaya çalışırken bunu daha çok önemsiyorum.
Ama onun dışındaki söylemlerimin tümü, açıkça ortaya koyduğum “tahayyül”lerimle ilgiliydi. Çokluğundan gözünüzden kaçmış olacak.
Bu kez çok kısa söyleyeyim. Gelecek uygarlık ve onun dinamiklerinden bahsediyorum. Bu yeni uygarlık, ikimizin de mensup olduğunu iddia ettiği materyalist felsefeye uygun gelişen, ancak sizin araç, gereç ve parametrelerinizden farklı, araç ve gereçlerle sonuca hızla yükselen bir uygarlık. Bilişim çağının küresel üretim uygarlığıdır.
Bunu atlayarak cevaplamaya çalışmışsınız yazımı.
Böyle bir uygarlığı önceden projelendirmek ise her projelendirilmiş toplum gibi iflasla sonuçlanırdı. Ancak ortaya çıktıkça onun bir parçası olmak ve bu sürecin daha hızlı sürmesi için tüm öznel etkinlikleri harekete geçirme gibi bir çaba doğru yere oturabilir. Benim önermem budur. Geri dönüşü olmayan gerçekçi devrim çabası da budur diyorum. Siz ise hala denenmişi bir daha deneyin diyorsunuz yıkıp, yıkıp kuruyorsunuz.
Benim önermem determinizme boyun eğmek de değil, tersine irademiz dışında olgunlaşan nesnel verilerin ihtiyacı olan öznel müdahaleleri yapmaktır, ihtimallere düşmeden, boşa enerji sarf etmeden, kuşakları tüketmeden sonuç alıcı bir çaba yürütmektir (demokrasi mücadelesini bu açıdan algılıyor bu günün reel politikası olarak değil geleceği uzanan bir çabanın bu günden biriktirilmiş adımları olarak algılıyorum)
Sözünü ettiğim yeni toplumsal ilişki, sizin “toplumsal mülkiyet” uygarlığınız değildir. Batı uygarlığı hiç değildir tersine onu sona erdirecek bir gelişmenin ürünüdür. Bu yanıyla önermelerim geleceği dolaysız içinde taşıyor. Tarihin tüm evrelerini açıklayacak ve geleceğe ilişkin önermesi olan bir bakış açısıdır. Geçmişin gelecekte canlı olması bu anlamda soyutlamanın verileriyle bir gerçek haline gelmektedir. Tarih sınıf mücadeleleri tarihi değildir derken onu inkar değil gerçekçi yerine oturtuyorum; çünkü sınıf mücadelesi yalnız ilgili olduğu toplumun sınırları için de bir reform hadisesidir, devrim çok daha kapsamlı eskinin yerine yeninin ikamesindeki rol olarak belirginleşiyor. Benim bu söylemlerimi basit bir devrimci demokrasi, “reel politik akıl” diye itham etmenizi anlamıyorum. Aynı alfabeyle ayrı dilleri konuştuğumuz bu anlamda çok doğrudur.
Aramızdaki fark burada başlıyor, başka yerde değil.
Reel politik hedeflerime gelince. Bunlar en azından vehim değil. Bu gün hemen gerçekleşebilecek ve uğruna dövüştüğümü belirlediğim demokratik hedefler yanı sıra gelecek uygarlığın hangi dinamiklerden kaynaklanacağını, hangi süreçlerle kendini egemen bir sistem haline getireceğini de dile getirdim. Gözünüzden kaçmış olacak. Üstelik benim tahayyüllerim 19. yy siyasal sonuçlarından farklı olarak, 21 yy somut verilerinden ve bunların mantıki sonuçlarından çıkmaktadır.
Bunlar nedir?
Sınıf mücadelesi devrimci değildir dedim. İhmal edilmez de olsa reformist bir mücadeledir. Sınırları kapitalizmin iç alanıdır dışına çıkması mümkün değildir. Karşılıklı gerilim halindeki sınıfların kendi var oluş alanlarının ötesiyle ilgili olmalarını sağlayacak bir nesnel yapılanma içinde de değillerdir. Bunun tersi olduğunu iddia ettiğinizi biliyorum. Bunu bende iddia ediyordum. Ancak bu iddianız ya akademisyen ya bir aydın olmanızla ilgili muhayyiledir. İşçi sınıfı bununla nesnel olarak hiç ilgili değildir. Bu projelerin sahipleri bunları işçi sınıfının sırtına yıkıyor ondan sonra dönüp ondan kaldıramayacağı tarihi görevler istiyor; anlayacağınız önce sosyalizmi sosyalistler olarak düşüncede kurguluyorsunuz sonra ona dayanacağı bir kitle arayışı yapıyorsunuz. Oysa ben, sorunlara çok daha gerçekçi yaklaşıyorum.
Bakın, İşçi sınıfının tarihteki rolünü bu şekilde belirledikten sonra kabuğuma çekilmedim. Verili sistemin en geniş ve en derin biçimiyle demokratik bir düzleme yükselmesi için mücadelemi sürdürme gibi bir kısırlığa da gitmedim. Ekledim, gelecek uygarlık için yapmamız gereken öznel etkinlikleri ve bunun gerekçelerini açıkladım. Bütün bunlar demokrasinin genişlemesini gerektiriyorsa, bu orada takılı kalmak anlamına mı gelir. Kısır ve sınırlı diye küçümsediğiniz “Reel politika” bu ise, bu yanıyla bile gelecek için gerekli birikimin köşe taşlarını oluşturmuyor mu. Ustalar sosyalizme giriş için demokrasinin kökleşmesi, yaygınlaşıp genişlemesini ön koşul olarak görmüyorlar mıydı. Dünyayı, insanlığı değiştirecek projeleriniz için bu birikimler zorunlu duraklar değil mi.
Yaptığım tespitler bu günün görevlerini belirlediği kadar yarın içinde öngörüler taşıyor. Buradan hareketle yıllardır süren yazım çalışmalarımda nasıl bir örgüt, nasıl bir eylem, nasıl bir kadro ve gelecek için mücadele üzerine gelişip durdu. Bu yazıda bütün bunların aktarılması söz konusu değil. Ancak en önemlisi olan gelecek uygarlık için bu günden söylenebilecek unsurları dile getirdim.
Bunun gerekçelerini ve tarihteki yerini de dile getirdim. Reel politik sınırları tam bu noktada aşılmış olmuyor mu dersiniz. Bu gelecek toplum için o anı bekleyen yıkıp kuracak devrimci olmaktan çok daha gerçekçi bir devrimcilik değil mi.
Devamla,
İnsan kolektif aklının geliştirdiği bilişim çağının verileri, 19.yy felsefelerinin tüm öngörülerini yıkan gelişmelere yol açtı. Bu yıkım 20.yy son çeyreğinde dibe vurdu. 200 yıl içinde doğup yok olan onlarca marjinal felsefe disiplinleri yanı sıra her iki çağın en önemli düşün merkezlerinde de ciddi yıkımlar yaptı. En çok etkilenen en etkin olanın olması da doğaldı. Marksizm materyalist felsefe ilkelerinden çok siyasal sonuçları itibariyle ağır yaralar aldı.
Devlet, devrim, mülkiyet ilişkisi, sınıf diktatörlüğü, İktidar ve araçları, ulusal sorun, Yabancılaşma gibi çok önemli konularda artık iddialı olmaktan çıkmıştı. Her türü, her olanakla ve yönetim etkinliğiyle denenen bu olguların Başarsızlığı tarihe mal oldu. Yeryüzünün tüm öznel çabaları birleşse de bu araçlarla yola çıkanlar iflastan başka bir şeyle karşılamayacaklardı. Siz, çok iyi niyet ve heyecanla da olsa bunun tekrarını öneriyorsunuz. Buda aramızdaki önemli farklarından biridir.
Kapitalizm de feodalizm ve kölecilik gibi yadsınacaktır. Bunun dinamikleri, içinden olgunlaşmaktadır. Yeni uygarlık, yeni üretim ilişkisi, kendi heterojenliğiyle, tıpkı ulusun feodalizme karşı mücadelesi gibi bir mücadeleyle kapitalizmi tarihe gömecektir. Devrimciliğimi işte tamamen bu noktada oynayacağımız rollerle belirlenecektir. Bunu da diye getirdim; tarihsel devrimcilik dedim. Öznel çabalarımızın yönünü de buraya doğru çevirmeliyiz dedim.
Bunun neresi “reel politika” nın sınırlarında kalmaktır…
“Bakın,
Tarihte her fikir (bunu ilerlemeciler çok sever) kendine önce gelecek zamansallıklar inşa eder. eğer bir fikri formasyon kendini gelecek zamansallıklar içinde açıklamazsa, bugünü inşa edemez. Yani tahayyül olmaksızın bugünü inşa edemezsiniz.”
Diyorsunuz, güzel bir tespit.
İki ayrı tahayyül olduğunu söylemeye gerek yok. Tahayyülünüz denenmiştir ve gerçekçi olmadığı gibi ve dünyayı 200 yıl geriden takip ettiğini de belirteceğim. Çünkü doğru bir yöntemimiz (materyalizm) yanlış araçlarla (varılan siyasal sonuçlar) kendi içine eğerek fasit bir daire içinde boğulmasına yol açtınız.
Bu daire nedir biliyor musunuz? Hemen söyleyeyim, her şeyi bağladığınız sınıf mücadelesidir. Kapitalizmin temel bir unsuru olan işçi sınıfı ve mücadelesinin yeni bir toplum üreteceği sanısına kapılmanızdır.
Her şeyi bu sınıfın incecik omuzlarına yıkmakla onu da katlettiniz, ettik. Onu halklaştıramadınız, genelin tarihsel yürüyüşünün bir parçası yapamadınız, yapamadık. Öncülük verdiniz ama enerjisinin sınırlarını hesaplayamadınız. Kaldı ki bütün bunlar aydınların bir tahayyülüydü, projesiydi. Sonuçta ne oldu, işçi sınıfı dünyanın her yerinde kendi adına son söz söyledi; sistemimin yürümesi için ücretimi bile almamaya hazırım dedi ve onu var eden sistem için burjuvazisiyle kol kola, omuz omuza oldu. Gerekçeler de pek çoktu; ulusal gerekçeler, uluslar arası krizler, konjonktürler ve bitip tükenmeyen gerekçelerle işçi sınıfı temel unsuru olduğu sisteme sahip çıktı. Biz Marksistleri, azılı komünistleri sırtından attı. Bu da çok normaldi.
Kendi ideolojilerimizin bir arıcı yapmak için işçi sınıfını şişirip durmuştuk, olmaz önderliklere, akıl almaz projelerimize yakıt yapmıştık. Bize dur dedi. Aradığınız ben değilim, başkasını bulun dedi. Siz ise yine ısrar ediyorsunuz.
Kurgularımızın siyasal sonuçlarından yola çıkarak oluşturduğumuz toplum Projelerimize koltuk değneği arıyorduk, işçi olmasa ilerici subaylar olur olgusu buradan doğup sırtımıza bindi. Sol askeri darbeler söyleminin kökleri buraya dayanır. Bunun adı tevekküldür (ihtiyaç duyulanı başkasına dayanarak temin etmek). Başkası adına yaratılan teoriler kaçınılmaz olarak başkasından medet umacaktı. Olanda buydu. Hala devam ediyor gibi.
Dünyanın tüm sol hareketlerinde ilerici ordu darbelerine ümit bağlamanın kökleri buradadır. Akademik yaklaşım gibi ortaya konan söyleminizin altında ciddi bir tevekkülcülük bulunuyor diyeceğim.
“Verili koşulları hangi yöntemle eleştirip aşabileceksin demektir. yani verili bir durumu, örneğin sınıf, emek, devlet, ulus, ülke gibi bir durumu neye göre eleşticeksin demektir?
devrimci demokrasi marxizmden korktuğu ve hoşlanmadığı için mevcut verili durumu kendi içindeki ilişkiler üzerinden anlar (sizin kafanızdaki gibi) ve bir mantık kurar. yani birini diğeri ile açıklayarak kendine bir sonuç çıkartır. Ve çözümü de bu ilişkiler içinde bulur. Ve gelir kendi çıkmazın toslar.” Diyorsunuz,
Hikmet bey, hangi biri ötekiyle açıklanıyor. Bunu net söylesenize. Tersine siz kendi gerekçenizi kendi siyasal sonuçlarınızdan üretip, ilgisiz olan zeminler üzerinde mücadele tahayyüllerinizi sürdürmek istiyorsunuz. 20.yy sosyalizmi dışında bir sosyalizmden söz ediyorsanız, dünya devrimini bekleyeceksiniz. Bu devrimi aynı mücadelenin sonuçlarından elde etmeyi umuyorsanız yanıldığınızı hatırlatacağım. Aynı hedeflere yöneliyor olsak da araçlarımız ayrı olduğu için burada da birbirimizden farklılaşıyoruz.
Projeleriniz çok görkemli olabilir ama bin mil için bir adım atmak gerekiyor. Ben demokrasi mücadelesi diyorum, siz bin adımı bir adımda atlarım diyorsunuz. Deneyenlerin durumunu anlatıyorum size siz hala denenmişi denerim diyorsunuz. Benim bunu gelecek kuşaklara söyleme lüksüm yok.
Tekrar bir düşünün ve bana bir açıklama getirin. Tarihin hangi sınıf mücadelesi yeni bir toplum kurabildi. Sistemin bir iç düzenlenişi olarak, verili sistemin gerilimli sınıfları arasındaki çekişme nerede yeni bir toplumsal üretim ilişkisi yarattı. Bu işin alfabesinde (ekonomi-politiğin eleştirisine katkının ön sözündü) belli tarihsel birikimlerin ve gerilimlerin yoğunlukları aranmıyor muydu. Yoksa devrim de mi devrimci arzunun ürettiği bir şeydir.
Bu noktada bu eleştiriniz kendinize yönelik bir eleştiri değimli. Yıkmayı düşündüğünüz dünyanın, sistemin araçlarıyla yeniyi kurmaya kalkışıyorsunuz. Toslanacak yer de burası olmuyor mu?
Geçmiş deneylerin hatasını, yöneticilerinin sırtına yıkmayın, sınıf algılarınızı yeniden gözden geçirin, çok daha gerçekçi olursunuz.
“peki bir marxist ne yapar, o dünyayı BÜTÜNLÜKLÜ algılar ve anlamaya çalışır. BÜTÜNLÜK içndeki dolayımı anlayarak bakar.
nasıl mı”
Bütünlüklü algı tezin tarihi açıklama kabiliyetindedir. Tezleriniz siyasal sonuçlardan oluşuyor diyeceğim felsefenin temel önermelerinden değil. Bu nedenle tezlerinizle tarihi açıklayamazsınız. Bu nedenle gelecek toplum projeleri çöktü. Bu çöküşün önemli bir yanı da başkası adına yapılan kurguların söz konusu kesimler tarafından omuzlanmayacak bir yük olmasıyla sona erdi. Geriye kalan kiminle bu tezlere hayat katacaksınız.
Yine tevekkül edilecek bir kitle mi arayacağız.
“gündelik yaşam ilişkilerinin politik yansılarını bir yasaya bağlı olarak anlar. ( bu yasa işini post moderistler hiç sevmezler) ve insana tarihsel insan olarak bakarlar. Yani tarih yapan insana bakarak anlarlar. Bu tarihin nasıl yapıldığını, tarihin aslında maddi hayatın yeniden üretimi demek olan, üretim ilişkilerine ve üretici güçlerin bunlarla girdiği gerilime bakarak anlarlar. İşte bir tahhyülün, imge olmaktan, fantazya olmaktan çıkıp, tahyyüle dönüşmesi böyle başlar.
Bu durumu daha anlaşılır kılalım.
örneğin, atalarımız söylediği gibi KOMÜNİSTLERİN VATANI YOKTUR sözü bir mecaz taşımadığına göre bu söz nereden çıkartılmıştır?. bu söz proletaryanın mülksüzlüğünden ve tarihin gerilimin tam orta yerinde olmasından. yani proletarya tarih düğümüne bıçağı atığı anda, mülkiyet biçiminin en gelişmiş formu olan VATANLAR ın ortadan kalabileceğine dair bir önermeden.” Söz ediyorsunuz,
Aynı şeyi tekrar ediyorsunuz. Kör düğüme kılıç atma işi mecazdır, denendi olmayacağı çok açıktı, olmadı da. Tekrar öneriyorsunuz. Size burada uzun uzun proletaryanın mülksüzlüğü gücüdür yönündeki iddianızı çürütmek için çok şey yazmayacağım. İşçi sınıfının mülksüzlüğü güçsüzlüğüdür. Bunun için sitem içindeki tüm kavgaları sistemin onarılmasına yönelik olmuştur; beni sınıf mücadelesinin bir reformist mücadele olduğu sonucuna götüren de budur. Proletaryanın mülksüz olmasıdır.
Bunu nispeten başarabilen Batılı işçi sınıfını dünyanın hiçbir yerindeki sınıfdaşları ilgilendirmiyor. Daha da kötüsü, konumunu iyileştirmek için burjuvazisinin geri ülkelere olan mal ve hizmet üretiminde etkin olmaya çaba sarf ediyor. Bu da çok doğaldır, sistemin temel bir unsuru olmanın doğal sonucudur. Anormal bir şey yok ve bu duruş, batı işçi sınıfının kötü niyetli yöneticilerinden kaynaklanmıyor. Tas tamam sınıf güdüsünden ileri geliyor. Aradığınız işçi sınıfı ise tahayyülünüzdedir gerçekte öyle biri yok.
Bakın şimdi geldik önerme işine
devrimci demokrasi (buna radikal demokratlık diyelim) marxist devrimci burada ayarılır ve ortak hiçbir yönlerinin olmadığı ortaya çıkar. ne demiştik önerme? önerme bir matematik ve mantık dinamiği olmakla sınırlı değil.
Eğer vatanı ortadan kaldırmak gibi bir önermen yoksa, onu bugünün eylemi içinde gerçek kılmıyorsan varıp dayanacağaın yer en iyimser biçimiyle "temiz bir vatandaş" olarak kalmaktır.
eğer emeği ortadan kaldırmak gibi bir önermen yoksa, en iyimser biçimiyle emeğin daha iyi koşullarda satılması için mücade etmekte kalırsın..
eğer bizzihati işçi sınıfının ortadan kalkması gibi bir önermen yoksa, en iyimser haliyle; kendi iktidar koşullarında kendin bir sınıf haline (sovyetlerde olduğu gibi politik sınıf) gelirisin.
eğer devleti ortadan kaldırmak gibi bir önermen yoksa, en iyimser haliyle kendin bir devlet olursun.
Demekki önerme dediğimiz şey bizi temelden ayrın bir kerteriz rolüde oynuyor.
bu da şu demek; eleştirmekle yıkmak arasındaki fark.
eleştirinin ufku verili bir durumu reformasyona tabi tutmaktan ibarettir. yıkamın ufku ise eski olanın yerine YENİ olanı koymaktır.
işte bu yüzden devrimler iki temel göreve yazgılıdır; biri yıkıcılık, diğeri ise kuruculuk.
Demekki bnu önerme devrimin neyi yıkıp, neyi kuracağını belirliyor
Kaldı ki şu klasik sözü bile hatırlamanız yeterlidir; devrim çözülmek için gündeme gelmiş bir sorundur.
Buradaki önermelerinize gelince. Devrimin neleri yıkıp neleri kuracağı noktasında elinizde var olanın sadece hayal olduğunu söyleyeceğim. Vatanı devleti, sınıfları, emeği, insanı yıkmak gibi bir projeniz var diyorsunuz ve bu projenizin hayata geçmesi için tutacağınız yoldan söz ediyorsunuz. Bende size bunu anlatmaya çalışıyorum
Projeniz, salt bir projedir. Üstelik bu proje insanlık tarihinin en aydınları ve en önemli politik önderleri tarafından yaşama geçirilmeye çalışıldı, sonuç ortada.
Bu enerjileri, bu birikimleri daha gerçekçi sonuçlara yöneltelim diyorum. Ben de dünyayı materyalist felsefeyle yorumluyor ve ona dayanarak değiştirmeye çalışıyorum. Ve ekliyorum, vardığınız siyasal sonuçlar iç bükey algılardan üremiştir ileriye gidemez. Bunun dışına çıkmak için sistemlin hiçbir verisine dayanmamak gerek. Bunun için yükselişte olan, tarihle uyumlu ilerleyen gelecek toplumun bu günden belirlen unsurlarını doğru çözümlemek ve bunun gerektirdiği devrimci duruşa yönelmeliyiz derim.
“işte seninle benim dilimi; senin devrimci demokratlığınla (radikal demokrasi) benim marxsistliğimi ayıran şeylerin tamamı tahhyülümüzde yatıyor.
bu yüzden de birbirimizi anlamakta ciddi sıkıntı yaşıyoruz.” Diye buyurmuşsunuz.
Değerli Acun,
Aynı felsefi parametrelerle ayrı siyasal sonuçlara varamamanın nedeni, kullanmaya yöneldiğimiz araçlar olduğu kadar, geleceğe ilişkin projelerimize kaynaklık eden verilerdir. Ben bu verilerin iradem dışında belirgin olarak ortada durduğunu ve bunlar üzerinde projelerimi kurduğumu söylüyorum ( küresel üretim uygarlığı). Siz ise proletaryanın mülksüzlüğü gerçeği üzerinden, yani eski toplumun temel sınıflarından birinin durumu üzerinden gelecek toplum projenizi kurgulamaktasınız.
Benim projemde üretici güçlerin önünü tıkayan her türden gericiliğin demokrasiyle aşılması var. Bu yüzden reel politikada burjuvaziyle sürekli bir karşıtlık içindeyim sistemini tehdit ediyorum. Sizinkinde ise demokrasi en son haliyle bile burjuvazinin sınırları içindedir ön görüsü bulunuyor. Bu nedenle ortak ülkemiz söylemine karşı çıktığınız kadar, yanılmıyorsam Kürt halkının hepimiz adına genişletmeye çalıştı demokratik hakları burjuva içeriktedir diye ötekileştirmeniz bulunuyor.
Bana göre demokrasi mücadelesi artık burjuva bir algı değildir, tersine gelecek toplumu kurmak için zorunlu bir zemindir.
Sizin projenizde toplumsal mülkiyet kaçınılmaz bir sonuçtur, bana göre tam tersi, küçülüp özelleştikçe toplumsal sonuçları büyüyen mülkiyet gelecek toplumun temel mülkiyet ilişkisi olacağı gerçeği var.
Sizinki bir neşter vurma olayı, benimki evrimin olgunluğu üzerine nesnel gelişmelerin ihtiyaçları çözüme girişimidir. Aramızda böylesi bir fark daha bulunuyor.
Son iki cümlemde şudur:
Demokrasi mücadelesi tüm insanlığın yeni bir uygarlığa yükselişi için gerekli yönelimleri temsil ediyor. Bu nedenle de yeryüzünün her köşesinde emperyalistler ve sistemleri buna karşı durmaktadır.
Bu nedenle yolumun önceliğinde, ortak ülkemizin demokrasi mücadelesi ve bunu hepimiz adına sürdüren Kürt halkı ve buna katılacak diğer halkların mücadelesi yer alıyor.
Size göre onlara destek olmak esas ve büyük işimiz olan tüm insanlığı kurtarmayı ihmal etmek ve mücadeleyi burjuva demokrasisinin dar sınırlarına takma anlamına mı geliyor.
Her şeye rağmen, yakın dönem atalarımın yanılgılarında ısrar edenleri kendime yakın müttefik olarak görmeye devam ediyorum.
24 Eylül 2009 Perşembe
ALİ ÇAKMAKLI OLAYI VE TARİHSEL GERÇEKLER
Öner Ödemiş
23 Eylül 2009
24 Eylül 1980 günü Ali Çakmaklı Adana da katledildi. Ali Çakmaklı katledildiğin de HDÖ Hareketi saflarındaydı. Acil hareketinden bir biçimde ayrı düşmüş, bir grup arkadaşıyla birlikte öldürülmesinden kısa bir süre önce HDÖ ile ilişkiye geçerek, bölgede sorumluklar üstlenmiştir.(HDÖ iddianamesinde HDÖ Adana sorumlusu olarak ismi geçmektedir.) HDÖ-ACİL ayrılığı 1978 yılında gerçekleştiğinde Ali Çakmaklı Acil saflarında karar kılmış ve mücadelesine devam etmiştir. 1979 yılı sonları veya 1980 yılı başlarında yerelden kaynaklı sorunlarla ilgili olarak Acil örgütlenmesiyle çelişkiler yaşamış ve sonrasında Acil hareketi dışında kalarak HDÖ hareketi ile birlikte tavır almıştır.
Ali Çakmaklı Adana da yükselen devrimci mücadele de ilk adımlarda yer almış ve sürecin gerektirdiği tüm görevlerden kaçmamış devrimci bir kimliktir. 1975-76 yıllarda yer aldığı devrimci mücadelede yaşamını yitirene kadar değişik konum ve görevler de mücadeleyi sürdürmüş ve Adana da yetişen hemen her Acilci de emeği olan bir insandır. Acil örgütü ile Adana bölgesinde bütünleşmiş, onlarca militanın ve sempatizanın örgüte katılmasına bir biçimde katkı sunmuş bir devrimcidir. Devrimci mücadelenin yükseliş dönemi yaşadığı 78-80 yılları arasında, Acil örgütünün Adana bölgesinde döneme denk düşen yükselişinde önemi yadsınamaz görevler üstlenmiştir. Ali Hoca ismi bölgede Acil Hareketi ile bütünleşmiş ve bu bütünleşme Acil örgütünün o dönemki yükselişinde manivela görevi görmüştür. Bu gerçek Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinden tam 29 yıl sonra bile olanca çıplaklığıyla kendini ortaya koymaktadır.
Aradan tam 29 yıl geçti. Bu gün bile Ali Çakmaklı’yı kimlerin neden öldürdüğü net olarak ortaya çıkmamış ve olay hakkında değişik spekülasyonlar söylenegelmiştir. İlk adımda altı çizilmesi gereken tespit, Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinin, kimin eylemi ve kararı olursa olsun, Acil Örgütünün Adana örgütlenmesine ciddi bir darbe vurduğu gerçeğidir. Bu eylem Adana da bir kırılma noktası yaratmış ve sonraki süreçte Acil örgütü Adana bölgesinde bir daha eski gücüne ve örgütlülüğüne kavuşamamıştır. Bu eylemi yapanlar veya kararını alanlar asıl darbeyi Acil örgütüne vurmuşlardır.
Ali Çakmaklı’nın kimler tarafından ve neden öldürüldüğü sorusu ve tartışması geçen bu kadar zamana rağmen hep süregelmiştir. Acil örgütünün bölgedeki direncinin kırılmasına neden olan bu cinayeti kim veya kimler, neden işlemişlerdir?
Olaya ilişkin yıllardır değişik iddialar ortaya atılmış, karalamaya dönük senaryolar seslendirilmiş ve bir arbede ortamı yaratılarak, asıl sorumluların ve nedenlerin ortaya çıkarılması bir biçimde engellenmiştir.
“Ali Çakmaklı’yı öldürme kararını alanlar, onu öldürenlerdir. Bu karar ne merkezi ne de bir yerel organ kararıdır. Kararı alanlar da uygulayanlar da aynı kişilerdi. Bu kararda başka kimsenin uzak yakın bir rolü yoktu.”(M.Ural)
Konuya ilişkin Acil örgütünün bilme noktasında ki ismi tarafından yapılan bu açıklama şu demektir; Ali Çakmalı’yı Acil örgütü öldürmedi ve daha ötesi bu bir siyasi eylem değil ve bireylerin kişisel refleksleriyle gerçekleştirilmiş bir cinayettir, demektir.
12 eylül sürecinde pek çok eylem açığa çıkarken ve eylemin sorumluları bir biçimde yargılanırken Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi eylemi bir türlü açığa çıkmamış ve bu eylemden sorumlu olarak hiç kimse yargılanmamış ve ceza almamıştır. Mehmet Kırbaç ismi, Ali Çakmaklının öldürülmesi sonrasında polisiye anlamda bir biçimde bu olaya karıştırılmış ise de, gerçeğin böyle olmadığını Adana da yaşayan yerel unsurların tamamı tarafından bilinir. Mehmet Kırbaç, Ali Çakmaklı’nın öldürüldüğü mahallede hemen herkes tarafından tanınan, sokağa girdiğinde dahi bilinen, olayın olduğu bakkalın sahibi Mehmet tarafından da tanınması muhtemel olan birisidir. Bölgede ciddi ve boyutlu hiçbir eylemde yer almamış, özelikle bu türden eylemlerde görevlendirilmeyecek nitelikte bir isimdir. O dönemde polis tarafından aranıyor olması ve polisin eylemi boşta bırakmama çabasıyla ortaya çıkmış bir isimdir. Olaya ilişkin yargılanmasındaki tavrı da bunu açıkça göstermektedir.
Daha sonraki süreçte polis benzer çabasını göstermiş, 1981 Haziran ayı yakalanmasında, bir örgüt evinde çıkan silahın Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi eyleminde kullanıldığını basına açıklamış ancak, yakalananlardan hiç birisi bu olaydan dolayı ne yargılanmış nede haklarında bir dava açılmıştır. Yakalanan silahın balistik incelemesin de dahi Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi çıkmamış, polis bu olayı tamamen kamuoyuna dönük olarak kullanmak istemiştir. Aksi halde böyle bir durumda, balistik inceleme de Ali Çakmaklı olayı yakalanan silahta çıkmış olsaydı, dava açılması ve yargılamalara Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi olayının da eklenmesi kaçınılmaz olurdu.
ALİ ÇAKMAKLI POLİS MİYDİ?
Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi üzerimden 29 yıl geçtikten sonra, konu hakkında yazı yazan, söz söyleyen hemen herkesin dokunmadığı bir konuyu burada açmak gerekir. Ali Çakmaklı, iddia edildiği gibi gerçekten polis miydi? Polis ile işbirliği yapmış mıydı? Bu iddiayı ortaya atanlar, bu gün bile polis diyebiliyorlar mı? Diyemiyorlarsa, Ali Çakmaklının iadeyi itibarı yapılması gerekmiyor mu?
Çok tartışılan “Karanlık Adam” ve “Neden Karanlık” yazılarının kimler tarafından yazıldığı, iddia sahiplerinin kimler olduğu ve bu iddiaları kimlerin kaleme aldığı, bu gün bile çok netlikler ortaya konulmuş değildir. Dönemim Adana sorumlusu ( Halil- Y.K);
“Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi olayı ile ilgisi olmadığını, öldürüldüğünü sonradan duyduğunu” söylüyor.
Örgütün Merkez Komitesi, bizim böyle bir kararımız yoktu, “Bu karar ne merkezi ne de bir yerel organ kararıdır,” diyor.
Bu açıklamalar sonrasında öncelikle tek bir şey netleşmektedir. Ali Çakmaklı, Acil örgütü tarafından öldürülmemiştir.
O zaman Ali Çakmaklı kimler tarafından ve neden öldürüldü?
Kimler Ali Çakmalı için polis dedi?
Ali Çakmaklı, Karanlık Adam bildirisinde hakkında polis olduğuna dair iddialarda bulunanlar tarafından mı öldürülmüştür, yoksa başka birileri tarafından mı öldürülmüştür?
Kuşkusuz, hakkında Karanlık Adam diye bildiri dağıtılmış ve tüm devrimci kamuoyuna polis diye açıklama yapılmış birisinin öldürülmesi durumunda akla gelen ilk şey, eylemin böylesi bir bildiriyi yazanlar tarafından yapılmış olduğudur. Doğal olarak Ali Çakmaklı öldürüldüğünde hemen herkes bu eylemin Acil örgütü tarafından yapılmış oluğu konusunda tartışmasız hemfikir oldu. Bunun üzerine, eylemin üstlenildiği “Neden Karanlık” bildirisi de eklenince, tarihsel olarak bu eylem Acil Hareketinin hanesine yazılmıştır.
Merkezi ve Yerel olarak kararı alınmamış bir eylemin Merkezi olarak üstlenilmesi
gibi bir yanlışlık yapılarak, kimin ne için işlediği bilinmeyen bir cinayetin tarihsel sorumluluğu altına girilmiştir.
Yaşanan dönemin özgünlüğü ile yapılan ve sonrası düşünülemeyen bu davranışın o dönemki sorumluları konuya ilişkin gerekli açıklamayı yapmalı ve Ali Çakmaklı’yı öldüren gerçek sorumluların ortaya çıkarılmasına katkı sağlamalıdır. Bu tarihsel bir yükümlülüktür.
ALİ ÇAKMAKLI VE HDÖ İLİŞKİSİ
HDÖ iddianamesinde Ali Çakmaklı’nın öldürülmeden önce HDÖ Adana sorumlusu olduğu ve bu sorumluk çerçevesinde Eylül ayı içerisinde İstanbul’dan Nebil Rahuma ve Melis Düvenci ile iki ayrı dönemde görüştüğü yer almaktadır. İddianamede geçen bu olay yaşayan canlı tanıklar tarafından da doğrulanmakta, Nebil Rahuma ile öldürüldüğü gün Adana da K.Katkat’ın ablasının evinde görüştüğü ifade edilmektedir. Ayrıca Melis Düvenci, Adana’ya ilk Eylül ayı başlarından N. Rahuma ile birlikte geldiklerinde, beraberlerin de bir kutu içerisinde altın getirdiklerini ve bu altınları silah alması için HDÖ Adana sorumlusu Ali Çakmaklı’ya verdiklerini söylemektedir. İkinci gelişlerinin ilk gelişlerinden 15 gün kadar sonra olduğunu, geliş amaçlarının da alınacak silahları teslim almak ve İstanbul’a götürmek olduğunu, ancak silahların alınmadığını gördüklerini ve kendisinin yalnız olarak İstanbul’a geri döndüğünü yine iddianamesinde söylemektedir. Yani Nebil Rahuma Melis Düvenci ile birlikte geldiği Adana da kalmıştır ve sonrasında da Ali Çakmaklı ile öldürüldüğü gün öğleden sonra (K.Katkat’ın ablasının evinde) görüşmüştür. Nebil Rahuma ile Ali Çakmaklı yalnız görüşmüştür. Görüşmeyi sağlayan kişi yan odada beklemiş ve görüşmenin içeriğini duymamıştır. Yaklaşık 45 dakika süren bu görüşme sonrasında ilkin N.Rahuma’nın evden ayrılmış arkasından Ali Çakmaklı yalnız olarak evi terk etmiştir. Ali Çakmaklı aynı günün akşamı saat 18-19 sularında, aynı mahalledeki kaldığı evin karşısındaki bakkalda, yoğurt almaya çıktığı bir sırada tek bir kişi tarafından, arkasından ve yakın mesafeden 3 yada 4 el ateş edilmek suretiyle öldürülmüştür. Ali Çakmaklı’ya ilişkin ulaşılan son bilgi bu kadardır.
Nebil Rahuma, 29 Eylül 1980 tarihinde İstanbul da, (HDÖ) arkadaşları tarafından öldürülmüştür. HDÖ Genel Komite üyesi ve İstanbul İl Komitesi üyesi olan Nebil Rahuma Adana dan döndükten hemen sonra kendi arkadaşları tarafından tutuklanarak bir evde sorgulanır. Olayın canlı tanıklarının bilgilerine göre öldürülmeden önce 3-yada 4 gün bir evde esir tutulur. Yani N. Rahuma Adana dönüşünün akabinde arkadaşları tarafından esir alınarak örgüte ihanet ile sorgulanır. 29 Eylül 1980 günü akşam saatlerinde Merter de bir arazide öldürülür. N.Rahuma’yı öldüren silah olaydan 6 gün sonra MHP Fatih ilçe binasında Davut Yüce’nin üzerinde yakalanır. N. Rahuma’yı yargılayan 5 kişiden 3 olaydan kısa bir süre sonra polisle ve asker ile girilen çatışmalar sonrasında öldürülür. Olay sonrasın da ve bugün de yaşayan iki kişi de, N.Rahuma’yı kendilerinin öldürmediğini ve kimin öldürdüğünü bilmediklerini söylemektedirler. Kimliği öldürüldükten hemen sonra tespit edilen ve nüfus kayıtlarından düşürülen N.Rahuma’nın cenazesi ailesine verilmez ve kimsesizler mezarlığında bilinmeyen bir yere defnedilir.
N.Rahuma’yı yargılayanlar onu hainlikle suçlarlar. Örgütün altınlarını bir başka örgüte vermekle itham ederler. (Diğer düzmece ithamlara burada değinmek bile gereksizdir.) Ve 12 Eylül darbe koşullarında, örgütün hemen bütün ilişkilerini bilen N.Rahuma’yı esir olarak tutmak güçleşince ve serbest bırakmanın da riski olduğu düşünülerek öldürürler.(Canlı tanıklarla yapılan görüşmeler sonrasında edinilen bilgidir.)
N.Rahuma ve M. Düvenci’nin Adana’ya götürdükleri ve Ali Çakmaklı’ya silah alımı için teslim ettikleri yaklaşık 8-10 kg. olan altınlardan hiçbir iz yoktur. Yakalanmalarda ve evlerde yapılan operasyonlarda ortaya çıkmamıştır.
Konuya ilişkin diğer bir ilginç nokta ise HDÖ örgütünün, kendi yapısının Adana Sorumlusu olan Ali Çakmaklı’yı ölümünden sonra hiçbir zaman anmamasıdır. Bu durum Ali Çakmaklı’nın (ki HDÖ Adana sorumlusu düzeyinde bir kişidir) HDÖ tarafından açıklanmayan bir nedenden dolayı kabullenilmediği, ölümü sonrasında da bu durumun değişmediği, bu tavrını da anmayarak gösterdiği şeklinde yorumlanmaktadır. Tüm şehitlerini,sıradan militanlarını düzenli olarak anan ve ölüm yıldönümlerinde yaptığı açıklamalarla sahiplenen HDÖ örgütünün, Ali Çakmaklı’ya karşı böylesi bir tavrının başka bir açıklaması olamaz.
Ali Çakmaklı, ölmeden önce HDÖ örgütü ile de sorun yaşamış olmalıdır. Ve bu sorunu boyutu Ali Çakmaklı’yı ölümünden sonra bile anılmasını ve sahiplenilmesini engelleyecek boyutta olmalıdır ki böyle bir tavra zemin oluşturabilmelidir.
Bu sorun nedir? Bu sorunun Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi ile bir ilişkisi var mıdır? Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinin N.Rahuma’nın öldürülmesi ile bir ilişkisi var mıdır? Veya tam tersi, N. Rahuma’nın Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinin ile bir ilişkisi var mıdır?
Tüm bu soruların yanıtlarının aranması gereken yer, o dönem HDÖ saflarında yer alan unsurlardır.
ACİL ÖRGÜTÜ, TARİHİNDE HİÇ KİMSEYİ POLİS İTHAMIYLA ÖLDÜRMEMİŞTİR.
1980 ve öncesi dönem şiddetin değişik biçimlerde egemen olduğu bir dönem olarak biçimlenmiştir. Karşıta karşı yoğunlaşan şiddet aynı zamanda içe dönükte kimi gelişmelere karşısında kullanılmaktan geri durulmayan bir yöntem olarak öne çıkmaktaydı. Daha devrimci mücadelenin ilk adımındaki kimi unsurlar ihanet ve polislik suçlamasıyla yaşamlarını vermiş ve bu türden suçlamalar yaygın bir şekilde ortalıkta dolaşır olmuştu. Böylesi dönemde diğer örgütlerin aksine dönemin Acil hareketi hiç kimseyi benzer bir itham nedeniyle ölümle cezalandırmamış hatta yönetici konumundaki bir şahsın polisle iş birliği noktasına gelen çözülmesi karşısında bile bu kararı alıp uygulama yolunu seçmemiştir.
Özellikle polislik gibi ispatı çok mümkün olmayan iddialar için öldürerek cezalandırma yerine teşhir etme, uzaklaştırma ve ilişik kesme gibi cezalar verilerek örgütsel yapı korunmaya ve hakkında şaibe bulunan unsurlar izole edilmeye çalışılmıştır. 80 öncesi süreçte böylesi bir cezai yatırım yolunu tercih etmeyen, insan unsuru azami ölçüde gözeten bir anlayışın, 80 sonrası süreçte bu anlayışının tersine bir tutumla Ali Çakmaklıyı öldürme karar alması, akla yatkın değildir. Acil hareketi süreçte aktif olduğu hiçbir dönemde hiç kimse için benzer bir suçlama ile ölüm kararı almamış ve dolayısıyla da uygulamamıştır.
Pek çok örgütün çok acımasızca ve pervasızca iç şiddete yöneldiği böylesi bir süreci, bir biçimde sendeleyen, örgütsel ilkeler dışında davranan insanlarına karşı şiddet kullanmadan atlatan bir yapının, bu prensibini 12 eylül gibi çok sıkıntılı ve başka kaçınılmazlıkların öne çıktığı bir zorlu süreçte, kullanma kararı vermesi mümkün değildir.
Acil hareketinin tarihine bakıldığında bu açıkça görülecektir
SON SÖZ
Son dönemler de bir düğmeye basılmış gibi birkaç insan bir tarihsel sürece saldırarak, insanların kafalarını bulandırmaya, yaşamlar pahasına yükseltilen bir hareketin tarihine saldırmaya başladılar. Siyasi ve örgütsel hiçbir kaygı ve sorumluluk taşımayan, işbirlikçi bu insanlar hemen her olayda gerçek dışı iddiaları seslendirerek bir yerlere bilgi taşımaya koyuldular. Yaşamlarını devrimci mücadeleye adamış, bedeller ödemiş insanlara karşı pervasız bir karalama kampanyasına giriştiler. Gerçekleri çarpıtarak, yalanlar uydurarak bir tarihsel süreci bilinçlerde yok etmeye çalışmaktadırlar. Devrimci mücadelede dik durmayı becerememiş bu insanların saldırıları, yalanları ve çamurları Acil hareketinin tarihsel gerçekliğini çarpıtmaya, kirletmeye yetmeyecektir. Kendine ve tarihine saygı duyan, şehitlerine karşı sorumluluk hisseden her unsur bu döküntülere karşı gerekli tavrı olacak ve tüm saldırıları boşa çıkartacaktır. Hiçbir gerçek çarpıtılarak yok edilemez. Tarih her zaman gerçeklerin ve onların savunucuların yanında yer almıştır. Bu kez de böyle olacaktır. İşbirlikçi ve satılmışların tüm çabaları sonuçsuz kalacaktır.
Ali Çakmaklı doğrusuyla ve yanlışlarıyla yaşamını devrimci mücadeleye vermiş, bölgede kimlikleşmiş devrimci bir unsur olarak tarihteki yerini alacaktır.
23 Eylül 2009
24 Eylül 1980 günü Ali Çakmaklı Adana da katledildi. Ali Çakmaklı katledildiğin de HDÖ Hareketi saflarındaydı. Acil hareketinden bir biçimde ayrı düşmüş, bir grup arkadaşıyla birlikte öldürülmesinden kısa bir süre önce HDÖ ile ilişkiye geçerek, bölgede sorumluklar üstlenmiştir.(HDÖ iddianamesinde HDÖ Adana sorumlusu olarak ismi geçmektedir.) HDÖ-ACİL ayrılığı 1978 yılında gerçekleştiğinde Ali Çakmaklı Acil saflarında karar kılmış ve mücadelesine devam etmiştir. 1979 yılı sonları veya 1980 yılı başlarında yerelden kaynaklı sorunlarla ilgili olarak Acil örgütlenmesiyle çelişkiler yaşamış ve sonrasında Acil hareketi dışında kalarak HDÖ hareketi ile birlikte tavır almıştır.
Ali Çakmaklı Adana da yükselen devrimci mücadele de ilk adımlarda yer almış ve sürecin gerektirdiği tüm görevlerden kaçmamış devrimci bir kimliktir. 1975-76 yıllarda yer aldığı devrimci mücadelede yaşamını yitirene kadar değişik konum ve görevler de mücadeleyi sürdürmüş ve Adana da yetişen hemen her Acilci de emeği olan bir insandır. Acil örgütü ile Adana bölgesinde bütünleşmiş, onlarca militanın ve sempatizanın örgüte katılmasına bir biçimde katkı sunmuş bir devrimcidir. Devrimci mücadelenin yükseliş dönemi yaşadığı 78-80 yılları arasında, Acil örgütünün Adana bölgesinde döneme denk düşen yükselişinde önemi yadsınamaz görevler üstlenmiştir. Ali Hoca ismi bölgede Acil Hareketi ile bütünleşmiş ve bu bütünleşme Acil örgütünün o dönemki yükselişinde manivela görevi görmüştür. Bu gerçek Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinden tam 29 yıl sonra bile olanca çıplaklığıyla kendini ortaya koymaktadır.
Aradan tam 29 yıl geçti. Bu gün bile Ali Çakmaklı’yı kimlerin neden öldürdüğü net olarak ortaya çıkmamış ve olay hakkında değişik spekülasyonlar söylenegelmiştir. İlk adımda altı çizilmesi gereken tespit, Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinin, kimin eylemi ve kararı olursa olsun, Acil Örgütünün Adana örgütlenmesine ciddi bir darbe vurduğu gerçeğidir. Bu eylem Adana da bir kırılma noktası yaratmış ve sonraki süreçte Acil örgütü Adana bölgesinde bir daha eski gücüne ve örgütlülüğüne kavuşamamıştır. Bu eylemi yapanlar veya kararını alanlar asıl darbeyi Acil örgütüne vurmuşlardır.
Ali Çakmaklı’nın kimler tarafından ve neden öldürüldüğü sorusu ve tartışması geçen bu kadar zamana rağmen hep süregelmiştir. Acil örgütünün bölgedeki direncinin kırılmasına neden olan bu cinayeti kim veya kimler, neden işlemişlerdir?
Olaya ilişkin yıllardır değişik iddialar ortaya atılmış, karalamaya dönük senaryolar seslendirilmiş ve bir arbede ortamı yaratılarak, asıl sorumluların ve nedenlerin ortaya çıkarılması bir biçimde engellenmiştir.
“Ali Çakmaklı’yı öldürme kararını alanlar, onu öldürenlerdir. Bu karar ne merkezi ne de bir yerel organ kararıdır. Kararı alanlar da uygulayanlar da aynı kişilerdi. Bu kararda başka kimsenin uzak yakın bir rolü yoktu.”(M.Ural)
Konuya ilişkin Acil örgütünün bilme noktasında ki ismi tarafından yapılan bu açıklama şu demektir; Ali Çakmalı’yı Acil örgütü öldürmedi ve daha ötesi bu bir siyasi eylem değil ve bireylerin kişisel refleksleriyle gerçekleştirilmiş bir cinayettir, demektir.
12 eylül sürecinde pek çok eylem açığa çıkarken ve eylemin sorumluları bir biçimde yargılanırken Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi eylemi bir türlü açığa çıkmamış ve bu eylemden sorumlu olarak hiç kimse yargılanmamış ve ceza almamıştır. Mehmet Kırbaç ismi, Ali Çakmaklının öldürülmesi sonrasında polisiye anlamda bir biçimde bu olaya karıştırılmış ise de, gerçeğin böyle olmadığını Adana da yaşayan yerel unsurların tamamı tarafından bilinir. Mehmet Kırbaç, Ali Çakmaklı’nın öldürüldüğü mahallede hemen herkes tarafından tanınan, sokağa girdiğinde dahi bilinen, olayın olduğu bakkalın sahibi Mehmet tarafından da tanınması muhtemel olan birisidir. Bölgede ciddi ve boyutlu hiçbir eylemde yer almamış, özelikle bu türden eylemlerde görevlendirilmeyecek nitelikte bir isimdir. O dönemde polis tarafından aranıyor olması ve polisin eylemi boşta bırakmama çabasıyla ortaya çıkmış bir isimdir. Olaya ilişkin yargılanmasındaki tavrı da bunu açıkça göstermektedir.
Daha sonraki süreçte polis benzer çabasını göstermiş, 1981 Haziran ayı yakalanmasında, bir örgüt evinde çıkan silahın Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi eyleminde kullanıldığını basına açıklamış ancak, yakalananlardan hiç birisi bu olaydan dolayı ne yargılanmış nede haklarında bir dava açılmıştır. Yakalanan silahın balistik incelemesin de dahi Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi çıkmamış, polis bu olayı tamamen kamuoyuna dönük olarak kullanmak istemiştir. Aksi halde böyle bir durumda, balistik inceleme de Ali Çakmaklı olayı yakalanan silahta çıkmış olsaydı, dava açılması ve yargılamalara Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi olayının da eklenmesi kaçınılmaz olurdu.
ALİ ÇAKMAKLI POLİS MİYDİ?
Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi üzerimden 29 yıl geçtikten sonra, konu hakkında yazı yazan, söz söyleyen hemen herkesin dokunmadığı bir konuyu burada açmak gerekir. Ali Çakmaklı, iddia edildiği gibi gerçekten polis miydi? Polis ile işbirliği yapmış mıydı? Bu iddiayı ortaya atanlar, bu gün bile polis diyebiliyorlar mı? Diyemiyorlarsa, Ali Çakmaklının iadeyi itibarı yapılması gerekmiyor mu?
Çok tartışılan “Karanlık Adam” ve “Neden Karanlık” yazılarının kimler tarafından yazıldığı, iddia sahiplerinin kimler olduğu ve bu iddiaları kimlerin kaleme aldığı, bu gün bile çok netlikler ortaya konulmuş değildir. Dönemim Adana sorumlusu ( Halil- Y.K);
“Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi olayı ile ilgisi olmadığını, öldürüldüğünü sonradan duyduğunu” söylüyor.
Örgütün Merkez Komitesi, bizim böyle bir kararımız yoktu, “Bu karar ne merkezi ne de bir yerel organ kararıdır,” diyor.
Bu açıklamalar sonrasında öncelikle tek bir şey netleşmektedir. Ali Çakmaklı, Acil örgütü tarafından öldürülmemiştir.
O zaman Ali Çakmaklı kimler tarafından ve neden öldürüldü?
Kimler Ali Çakmalı için polis dedi?
Ali Çakmaklı, Karanlık Adam bildirisinde hakkında polis olduğuna dair iddialarda bulunanlar tarafından mı öldürülmüştür, yoksa başka birileri tarafından mı öldürülmüştür?
Kuşkusuz, hakkında Karanlık Adam diye bildiri dağıtılmış ve tüm devrimci kamuoyuna polis diye açıklama yapılmış birisinin öldürülmesi durumunda akla gelen ilk şey, eylemin böylesi bir bildiriyi yazanlar tarafından yapılmış olduğudur. Doğal olarak Ali Çakmaklı öldürüldüğünde hemen herkes bu eylemin Acil örgütü tarafından yapılmış oluğu konusunda tartışmasız hemfikir oldu. Bunun üzerine, eylemin üstlenildiği “Neden Karanlık” bildirisi de eklenince, tarihsel olarak bu eylem Acil Hareketinin hanesine yazılmıştır.
Merkezi ve Yerel olarak kararı alınmamış bir eylemin Merkezi olarak üstlenilmesi
gibi bir yanlışlık yapılarak, kimin ne için işlediği bilinmeyen bir cinayetin tarihsel sorumluluğu altına girilmiştir.
Yaşanan dönemin özgünlüğü ile yapılan ve sonrası düşünülemeyen bu davranışın o dönemki sorumluları konuya ilişkin gerekli açıklamayı yapmalı ve Ali Çakmaklı’yı öldüren gerçek sorumluların ortaya çıkarılmasına katkı sağlamalıdır. Bu tarihsel bir yükümlülüktür.
ALİ ÇAKMAKLI VE HDÖ İLİŞKİSİ
HDÖ iddianamesinde Ali Çakmaklı’nın öldürülmeden önce HDÖ Adana sorumlusu olduğu ve bu sorumluk çerçevesinde Eylül ayı içerisinde İstanbul’dan Nebil Rahuma ve Melis Düvenci ile iki ayrı dönemde görüştüğü yer almaktadır. İddianamede geçen bu olay yaşayan canlı tanıklar tarafından da doğrulanmakta, Nebil Rahuma ile öldürüldüğü gün Adana da K.Katkat’ın ablasının evinde görüştüğü ifade edilmektedir. Ayrıca Melis Düvenci, Adana’ya ilk Eylül ayı başlarından N. Rahuma ile birlikte geldiklerinde, beraberlerin de bir kutu içerisinde altın getirdiklerini ve bu altınları silah alması için HDÖ Adana sorumlusu Ali Çakmaklı’ya verdiklerini söylemektedir. İkinci gelişlerinin ilk gelişlerinden 15 gün kadar sonra olduğunu, geliş amaçlarının da alınacak silahları teslim almak ve İstanbul’a götürmek olduğunu, ancak silahların alınmadığını gördüklerini ve kendisinin yalnız olarak İstanbul’a geri döndüğünü yine iddianamesinde söylemektedir. Yani Nebil Rahuma Melis Düvenci ile birlikte geldiği Adana da kalmıştır ve sonrasında da Ali Çakmaklı ile öldürüldüğü gün öğleden sonra (K.Katkat’ın ablasının evinde) görüşmüştür. Nebil Rahuma ile Ali Çakmaklı yalnız görüşmüştür. Görüşmeyi sağlayan kişi yan odada beklemiş ve görüşmenin içeriğini duymamıştır. Yaklaşık 45 dakika süren bu görüşme sonrasında ilkin N.Rahuma’nın evden ayrılmış arkasından Ali Çakmaklı yalnız olarak evi terk etmiştir. Ali Çakmaklı aynı günün akşamı saat 18-19 sularında, aynı mahalledeki kaldığı evin karşısındaki bakkalda, yoğurt almaya çıktığı bir sırada tek bir kişi tarafından, arkasından ve yakın mesafeden 3 yada 4 el ateş edilmek suretiyle öldürülmüştür. Ali Çakmaklı’ya ilişkin ulaşılan son bilgi bu kadardır.
Nebil Rahuma, 29 Eylül 1980 tarihinde İstanbul da, (HDÖ) arkadaşları tarafından öldürülmüştür. HDÖ Genel Komite üyesi ve İstanbul İl Komitesi üyesi olan Nebil Rahuma Adana dan döndükten hemen sonra kendi arkadaşları tarafından tutuklanarak bir evde sorgulanır. Olayın canlı tanıklarının bilgilerine göre öldürülmeden önce 3-yada 4 gün bir evde esir tutulur. Yani N. Rahuma Adana dönüşünün akabinde arkadaşları tarafından esir alınarak örgüte ihanet ile sorgulanır. 29 Eylül 1980 günü akşam saatlerinde Merter de bir arazide öldürülür. N.Rahuma’yı öldüren silah olaydan 6 gün sonra MHP Fatih ilçe binasında Davut Yüce’nin üzerinde yakalanır. N. Rahuma’yı yargılayan 5 kişiden 3 olaydan kısa bir süre sonra polisle ve asker ile girilen çatışmalar sonrasında öldürülür. Olay sonrasın da ve bugün de yaşayan iki kişi de, N.Rahuma’yı kendilerinin öldürmediğini ve kimin öldürdüğünü bilmediklerini söylemektedirler. Kimliği öldürüldükten hemen sonra tespit edilen ve nüfus kayıtlarından düşürülen N.Rahuma’nın cenazesi ailesine verilmez ve kimsesizler mezarlığında bilinmeyen bir yere defnedilir.
N.Rahuma’yı yargılayanlar onu hainlikle suçlarlar. Örgütün altınlarını bir başka örgüte vermekle itham ederler. (Diğer düzmece ithamlara burada değinmek bile gereksizdir.) Ve 12 Eylül darbe koşullarında, örgütün hemen bütün ilişkilerini bilen N.Rahuma’yı esir olarak tutmak güçleşince ve serbest bırakmanın da riski olduğu düşünülerek öldürürler.(Canlı tanıklarla yapılan görüşmeler sonrasında edinilen bilgidir.)
N.Rahuma ve M. Düvenci’nin Adana’ya götürdükleri ve Ali Çakmaklı’ya silah alımı için teslim ettikleri yaklaşık 8-10 kg. olan altınlardan hiçbir iz yoktur. Yakalanmalarda ve evlerde yapılan operasyonlarda ortaya çıkmamıştır.
Konuya ilişkin diğer bir ilginç nokta ise HDÖ örgütünün, kendi yapısının Adana Sorumlusu olan Ali Çakmaklı’yı ölümünden sonra hiçbir zaman anmamasıdır. Bu durum Ali Çakmaklı’nın (ki HDÖ Adana sorumlusu düzeyinde bir kişidir) HDÖ tarafından açıklanmayan bir nedenden dolayı kabullenilmediği, ölümü sonrasında da bu durumun değişmediği, bu tavrını da anmayarak gösterdiği şeklinde yorumlanmaktadır. Tüm şehitlerini,sıradan militanlarını düzenli olarak anan ve ölüm yıldönümlerinde yaptığı açıklamalarla sahiplenen HDÖ örgütünün, Ali Çakmaklı’ya karşı böylesi bir tavrının başka bir açıklaması olamaz.
Ali Çakmaklı, ölmeden önce HDÖ örgütü ile de sorun yaşamış olmalıdır. Ve bu sorunu boyutu Ali Çakmaklı’yı ölümünden sonra bile anılmasını ve sahiplenilmesini engelleyecek boyutta olmalıdır ki böyle bir tavra zemin oluşturabilmelidir.
Bu sorun nedir? Bu sorunun Ali Çakmaklı’nın öldürülmesi ile bir ilişkisi var mıdır? Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinin N.Rahuma’nın öldürülmesi ile bir ilişkisi var mıdır? Veya tam tersi, N. Rahuma’nın Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinin ile bir ilişkisi var mıdır?
Tüm bu soruların yanıtlarının aranması gereken yer, o dönem HDÖ saflarında yer alan unsurlardır.
ACİL ÖRGÜTÜ, TARİHİNDE HİÇ KİMSEYİ POLİS İTHAMIYLA ÖLDÜRMEMİŞTİR.
1980 ve öncesi dönem şiddetin değişik biçimlerde egemen olduğu bir dönem olarak biçimlenmiştir. Karşıta karşı yoğunlaşan şiddet aynı zamanda içe dönükte kimi gelişmelere karşısında kullanılmaktan geri durulmayan bir yöntem olarak öne çıkmaktaydı. Daha devrimci mücadelenin ilk adımındaki kimi unsurlar ihanet ve polislik suçlamasıyla yaşamlarını vermiş ve bu türden suçlamalar yaygın bir şekilde ortalıkta dolaşır olmuştu. Böylesi dönemde diğer örgütlerin aksine dönemin Acil hareketi hiç kimseyi benzer bir itham nedeniyle ölümle cezalandırmamış hatta yönetici konumundaki bir şahsın polisle iş birliği noktasına gelen çözülmesi karşısında bile bu kararı alıp uygulama yolunu seçmemiştir.
Özellikle polislik gibi ispatı çok mümkün olmayan iddialar için öldürerek cezalandırma yerine teşhir etme, uzaklaştırma ve ilişik kesme gibi cezalar verilerek örgütsel yapı korunmaya ve hakkında şaibe bulunan unsurlar izole edilmeye çalışılmıştır. 80 öncesi süreçte böylesi bir cezai yatırım yolunu tercih etmeyen, insan unsuru azami ölçüde gözeten bir anlayışın, 80 sonrası süreçte bu anlayışının tersine bir tutumla Ali Çakmaklıyı öldürme karar alması, akla yatkın değildir. Acil hareketi süreçte aktif olduğu hiçbir dönemde hiç kimse için benzer bir suçlama ile ölüm kararı almamış ve dolayısıyla da uygulamamıştır.
Pek çok örgütün çok acımasızca ve pervasızca iç şiddete yöneldiği böylesi bir süreci, bir biçimde sendeleyen, örgütsel ilkeler dışında davranan insanlarına karşı şiddet kullanmadan atlatan bir yapının, bu prensibini 12 eylül gibi çok sıkıntılı ve başka kaçınılmazlıkların öne çıktığı bir zorlu süreçte, kullanma kararı vermesi mümkün değildir.
Acil hareketinin tarihine bakıldığında bu açıkça görülecektir
SON SÖZ
Son dönemler de bir düğmeye basılmış gibi birkaç insan bir tarihsel sürece saldırarak, insanların kafalarını bulandırmaya, yaşamlar pahasına yükseltilen bir hareketin tarihine saldırmaya başladılar. Siyasi ve örgütsel hiçbir kaygı ve sorumluluk taşımayan, işbirlikçi bu insanlar hemen her olayda gerçek dışı iddiaları seslendirerek bir yerlere bilgi taşımaya koyuldular. Yaşamlarını devrimci mücadeleye adamış, bedeller ödemiş insanlara karşı pervasız bir karalama kampanyasına giriştiler. Gerçekleri çarpıtarak, yalanlar uydurarak bir tarihsel süreci bilinçlerde yok etmeye çalışmaktadırlar. Devrimci mücadelede dik durmayı becerememiş bu insanların saldırıları, yalanları ve çamurları Acil hareketinin tarihsel gerçekliğini çarpıtmaya, kirletmeye yetmeyecektir. Kendine ve tarihine saygı duyan, şehitlerine karşı sorumluluk hisseden her unsur bu döküntülere karşı gerekli tavrı olacak ve tüm saldırıları boşa çıkartacaktır. Hiçbir gerçek çarpıtılarak yok edilemez. Tarih her zaman gerçeklerin ve onların savunucuların yanında yer almıştır. Bu kez de böyle olacaktır. İşbirlikçi ve satılmışların tüm çabaları sonuçsuz kalacaktır.
Ali Çakmaklı doğrusuyla ve yanlışlarıyla yaşamını devrimci mücadeleye vermiş, bölgede kimlikleşmiş devrimci bir unsur olarak tarihteki yerini alacaktır.
Solda Diyalog Yanlışı
Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com
Soldaki diyalog yanlışlığına son vermek için, diyalog sözcüğü üzerine fikirlerimi yazmak istiyorum. Bu konu üzerine durmamın iki özelliği vardır. Birincisi, çok kullanılan ama anlamı yanlış olarak bilinen bir diyalog sözcüğü var. İkincisi, diyalog sözcüğünün, yine, son derece yanlış bir biçimde, ”tartışma” sözcüğü ile eş anlamda kullanılıyor olmasıdır.
Bu kavram karmaşasına son vermek ve bunları kullanılır hale getirmek için en çok biz, aydınlara gorevler düşmektedir. Zamanıdır. Artık zamanıdır; kavram karmaşıklığına son vermenin; doğru olarak kullanılmayan bazı kavramları tersine çevirip, onları doğru tanımlamanın zamanıdır. Bu yolda yanlız olmadığımı görüyorum. Örnek olsun değerli Yener Orkunoğlu’da uzun süredir kavramlar üzerine kafa yoruyor; ulus, ulusçuluk, devlet, demokrasi gibi kavramları tekrar masaya yatırıp onları yeniden sorguluyor, tarif ediyor. Orkunoğlu’nun tüm analiz ve tariflerine katılmazsam dahi, yaptığı aydınca ve sorumluca çalışmalardır. Aydın olmak, devrimci aydın olmak bence budur. İşte bir örnek:
Yener Orkunoğlu, ”İrrsayonel Politika”(*) başlıklı yazısının bir yerinde, ”diyalog” ile ”çatışma” sözcükleri üzerine durup; diyalog sözcüğünün anlamına dair kısa ipuçlarını da veriyor: ”Diyalog, birlikte düşünme ve birlikte gerçeği aramayı gerektirir. Birbirini gerçekten seven iki insanın arasında diyalog vardır. Diyalog özgürlük bilincinin ve erdemliğin ürünüdür. Diyalog sevgi işidir. Siyasal yaşamda da diyalogun anlamı aynıdır: Çıkarları ortak olanların birlikte düşünme ve birlikte gerçeği aramaları diyalogu gerektirir.” diyor. Gerçekten katılmamak mümkün değil. Türkiye’de, Türkiye sosyalistleri arasında uzun süredir devam eden bir diyalog eksikliği vardır. Buna diyalog yanlışlığı demek daha doğru olur. Yanlışlık, aslında, diyalog sözcüğünün yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. Kavramlar da yanlış anlaşılınca; çok renkli ve dilli Anadolu coğrafyasında, ”eşitlik” ve ”dayanışmayı” sağlayacak, geliştirici bir konuşma modeli yani diyalogu yaratılamıyor.
Yanlışlık devam ediyor; solda diyalog yanlışlığı devam ediyor…Devam ediyor ama sosyalizmi savunanlar, eşitlik, ortaklık ve özgürlük uğruna mücadele edenler, var olan ”diyalog” yanlışından bir an önce kurtulmanın metod ve yollarını da bulmaları gerekir. İşte üzerinde durulması gereken can alıcı nokta budur. Birinci noktadır. İkinci noktaya devam edeceğim ama devam etmeden önce, izniniz ile, bir parentez açmak istiyorum:
Ben, sosyalizmi savunuyorum. Sosyalist Anadolu Cumhuriyetler Birliği’nden yanayım. Yıllardır bunun için uğraş veriyorum. Açıkçası bunun için yaşıyorum. Bu yolda yaşamanın ve yürümenin, “yaşamların en güzeli” olduğuna inanıyorum. Ama bu yolda yürüyen yalnız ben değilim; başka yoldaşların da olduğunu kabûl etmek gerekiyor. Onların da “eşitlik, ortaklık ve özgürlük” için yürüdüklerini hesaba katmak gerekiyor. Direkt yazıyorum; onları hesaba katmadan ve onlarla kalıcı bir diyaloga geçmeden, hedefe ulaşmanın zorluğunu da biliyorum.
Devam ediyorum. İkinci nokta, çok renkliliğin coğrafyasında – Anadolu’da – devrim için yürüyüş, çeşitlilik arzedecektir. Bu, Anadolu halkları için bir zenginliktir! Bu zengin yürüyüşte; kapitalizme, tekellere, emperyalizme, sömürgeciliğe, ırkçılığa, şovenizme...karşı mücadele edenlerle açık ve kalıcı bir diyalog gerektiriyor. Bu, zorunludur. Zira hedefe ulaşmanın yolu bizlerden başka yoldaşların da olduğunu ve olacağını kabûl etmekten geçiyor. Bu bir. İkincisi, kabûl etmek olumludur ama yeterli değildir. Önemli olan soldaki diyalog eksikliğini ve yanlışlığını gidermek için uğraş vermek ve buna aracı olacak konuşma modelini bulmaktır.
Yukarda da yazıldı: Türkiye’de diyalog sözcüğü hep yanlış anlaşılmıştır. Büyük bir kesim diyalogun ya “geçici bir günlük konuşma” olduğunu sanıyor; ya da “ölüm” veya “anma günlerinde” bir arada olmak olarak algılıyor / algılanıyor. Doğru değildir. Diyalog, başka bir şeydir; diyalogun daha sonuç verici bir anlam ve işlevi vardır.
Diyalog, belirli bir hedef ve amaç için “süreklileşen” bir konuşmadır. Bu bağlamda diyalog, konuşmanın konuşması oluyor. Bu bağlamda diyalog, birlikte iş yapmanın iletişim aracı oluyor.
Hatırlatmakta yarar var, diyalog (dialogos), Sokrates ve Platon döneminde pedagojik ve felsefik olarak geliştirilen bir kavramdır. Bu kavram, karşılıklı bir iletişimi ve anlayışı yaratmanın metodu olarak kullanılmıştır.
Ama Türkiye’de, nedense, bu kavram hep yanlış anlaşıldı, yanlış anlaşılıyor. Zamanıdır, var olan diyalog eksikliğini ve yanlışlığını gidermenin zamanıdır. Birinci noktadır.
İkincisi, Türkiye’de diyalog sözcüğü “tartışma” sözcüğü ile karıştırılmış ve ne yazık ki, iki farklı kavram birbirinin yerini almıştır.Bu da doğal olarak karşılıklı konuşmanın yolu, daha baştan ”tartışma” sözcüğü ile tıkanmış oluyor. Bunu da düzeltmek gerekiyor.
Diyalog, insanlar, örgütler arasında eşitlik ve dayanışmayı sağlaması gereken bir komünikasyon türüdür. Burada amaç, belirli bir hedefe varmak için karşılıklı bir anlayış ve iletişim tarzını yaratmaktır. Oysa ki, tartışma ayrıdır. Ayrı bir konudur.
Diyalog, tartışma değildir. Diyalog, birlikte iş yapmanın yolunu sağlayan ve bunu süreklileştiren bir konuşma modeli oluyor. Bu konuşma modelinin değerleri vardır: Karşılıklı olarak birbirinin bağımsızlığına saygı gösterme, birbirlerinin deneyimlerinden yararlanma, güven, dayanışma, eşitlik, saygı, bir arada olma yeteneğine sahip olma, duygudaşlık (empati) ve geleceği kurmanın merakı gibi değerler, diyaloğun değerleri arasına giriyor. Bu değerleri içeren bir konuşma modeli, birlikte iş yapmanın ve kurmanın yolu ve yol pusulası oluyor.
Amacımız bellidir: Eşitlik, ortaklık ve özgürlük yoluna hizmet veren, bir diyalog tarzı ve anlayışı yaratmaktır.
Kavramları yeniden sorgulamamızın nedeni budur.
Amacımız, soldaki diyalog yanlışlığına son vermektir.
Amacımız, Sosyalist Anadolu Cumhuriyeti’ni kurmak için doğru bir diyalog anlayışı başlatmaktır.
---------------------
(*) Yener Orkunoğlu: İr-rasyonal Politika. Ortakça sitesi. 16 Eylül 2009
link: http://ortaklikicin.blogspot.com/2009/09/irrasyonal-politika.html
Web adres: www.ortaklikicin.blogspot.com
faizce@hotmail.com
Soldaki diyalog yanlışlığına son vermek için, diyalog sözcüğü üzerine fikirlerimi yazmak istiyorum. Bu konu üzerine durmamın iki özelliği vardır. Birincisi, çok kullanılan ama anlamı yanlış olarak bilinen bir diyalog sözcüğü var. İkincisi, diyalog sözcüğünün, yine, son derece yanlış bir biçimde, ”tartışma” sözcüğü ile eş anlamda kullanılıyor olmasıdır.
Bu kavram karmaşasına son vermek ve bunları kullanılır hale getirmek için en çok biz, aydınlara gorevler düşmektedir. Zamanıdır. Artık zamanıdır; kavram karmaşıklığına son vermenin; doğru olarak kullanılmayan bazı kavramları tersine çevirip, onları doğru tanımlamanın zamanıdır. Bu yolda yanlız olmadığımı görüyorum. Örnek olsun değerli Yener Orkunoğlu’da uzun süredir kavramlar üzerine kafa yoruyor; ulus, ulusçuluk, devlet, demokrasi gibi kavramları tekrar masaya yatırıp onları yeniden sorguluyor, tarif ediyor. Orkunoğlu’nun tüm analiz ve tariflerine katılmazsam dahi, yaptığı aydınca ve sorumluca çalışmalardır. Aydın olmak, devrimci aydın olmak bence budur. İşte bir örnek:
Yener Orkunoğlu, ”İrrsayonel Politika”(*) başlıklı yazısının bir yerinde, ”diyalog” ile ”çatışma” sözcükleri üzerine durup; diyalog sözcüğünün anlamına dair kısa ipuçlarını da veriyor: ”Diyalog, birlikte düşünme ve birlikte gerçeği aramayı gerektirir. Birbirini gerçekten seven iki insanın arasında diyalog vardır. Diyalog özgürlük bilincinin ve erdemliğin ürünüdür. Diyalog sevgi işidir. Siyasal yaşamda da diyalogun anlamı aynıdır: Çıkarları ortak olanların birlikte düşünme ve birlikte gerçeği aramaları diyalogu gerektirir.” diyor. Gerçekten katılmamak mümkün değil. Türkiye’de, Türkiye sosyalistleri arasında uzun süredir devam eden bir diyalog eksikliği vardır. Buna diyalog yanlışlığı demek daha doğru olur. Yanlışlık, aslında, diyalog sözcüğünün yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. Kavramlar da yanlış anlaşılınca; çok renkli ve dilli Anadolu coğrafyasında, ”eşitlik” ve ”dayanışmayı” sağlayacak, geliştirici bir konuşma modeli yani diyalogu yaratılamıyor.
Yanlışlık devam ediyor; solda diyalog yanlışlığı devam ediyor…Devam ediyor ama sosyalizmi savunanlar, eşitlik, ortaklık ve özgürlük uğruna mücadele edenler, var olan ”diyalog” yanlışından bir an önce kurtulmanın metod ve yollarını da bulmaları gerekir. İşte üzerinde durulması gereken can alıcı nokta budur. Birinci noktadır. İkinci noktaya devam edeceğim ama devam etmeden önce, izniniz ile, bir parentez açmak istiyorum:
Ben, sosyalizmi savunuyorum. Sosyalist Anadolu Cumhuriyetler Birliği’nden yanayım. Yıllardır bunun için uğraş veriyorum. Açıkçası bunun için yaşıyorum. Bu yolda yaşamanın ve yürümenin, “yaşamların en güzeli” olduğuna inanıyorum. Ama bu yolda yürüyen yalnız ben değilim; başka yoldaşların da olduğunu kabûl etmek gerekiyor. Onların da “eşitlik, ortaklık ve özgürlük” için yürüdüklerini hesaba katmak gerekiyor. Direkt yazıyorum; onları hesaba katmadan ve onlarla kalıcı bir diyaloga geçmeden, hedefe ulaşmanın zorluğunu da biliyorum.
Devam ediyorum. İkinci nokta, çok renkliliğin coğrafyasında – Anadolu’da – devrim için yürüyüş, çeşitlilik arzedecektir. Bu, Anadolu halkları için bir zenginliktir! Bu zengin yürüyüşte; kapitalizme, tekellere, emperyalizme, sömürgeciliğe, ırkçılığa, şovenizme...karşı mücadele edenlerle açık ve kalıcı bir diyalog gerektiriyor. Bu, zorunludur. Zira hedefe ulaşmanın yolu bizlerden başka yoldaşların da olduğunu ve olacağını kabûl etmekten geçiyor. Bu bir. İkincisi, kabûl etmek olumludur ama yeterli değildir. Önemli olan soldaki diyalog eksikliğini ve yanlışlığını gidermek için uğraş vermek ve buna aracı olacak konuşma modelini bulmaktır.
Yukarda da yazıldı: Türkiye’de diyalog sözcüğü hep yanlış anlaşılmıştır. Büyük bir kesim diyalogun ya “geçici bir günlük konuşma” olduğunu sanıyor; ya da “ölüm” veya “anma günlerinde” bir arada olmak olarak algılıyor / algılanıyor. Doğru değildir. Diyalog, başka bir şeydir; diyalogun daha sonuç verici bir anlam ve işlevi vardır.
Diyalog, belirli bir hedef ve amaç için “süreklileşen” bir konuşmadır. Bu bağlamda diyalog, konuşmanın konuşması oluyor. Bu bağlamda diyalog, birlikte iş yapmanın iletişim aracı oluyor.
Hatırlatmakta yarar var, diyalog (dialogos), Sokrates ve Platon döneminde pedagojik ve felsefik olarak geliştirilen bir kavramdır. Bu kavram, karşılıklı bir iletişimi ve anlayışı yaratmanın metodu olarak kullanılmıştır.
Ama Türkiye’de, nedense, bu kavram hep yanlış anlaşıldı, yanlış anlaşılıyor. Zamanıdır, var olan diyalog eksikliğini ve yanlışlığını gidermenin zamanıdır. Birinci noktadır.
İkincisi, Türkiye’de diyalog sözcüğü “tartışma” sözcüğü ile karıştırılmış ve ne yazık ki, iki farklı kavram birbirinin yerini almıştır.Bu da doğal olarak karşılıklı konuşmanın yolu, daha baştan ”tartışma” sözcüğü ile tıkanmış oluyor. Bunu da düzeltmek gerekiyor.
Diyalog, insanlar, örgütler arasında eşitlik ve dayanışmayı sağlaması gereken bir komünikasyon türüdür. Burada amaç, belirli bir hedefe varmak için karşılıklı bir anlayış ve iletişim tarzını yaratmaktır. Oysa ki, tartışma ayrıdır. Ayrı bir konudur.
Diyalog, tartışma değildir. Diyalog, birlikte iş yapmanın yolunu sağlayan ve bunu süreklileştiren bir konuşma modeli oluyor. Bu konuşma modelinin değerleri vardır: Karşılıklı olarak birbirinin bağımsızlığına saygı gösterme, birbirlerinin deneyimlerinden yararlanma, güven, dayanışma, eşitlik, saygı, bir arada olma yeteneğine sahip olma, duygudaşlık (empati) ve geleceği kurmanın merakı gibi değerler, diyaloğun değerleri arasına giriyor. Bu değerleri içeren bir konuşma modeli, birlikte iş yapmanın ve kurmanın yolu ve yol pusulası oluyor.
Amacımız bellidir: Eşitlik, ortaklık ve özgürlük yoluna hizmet veren, bir diyalog tarzı ve anlayışı yaratmaktır.
Kavramları yeniden sorgulamamızın nedeni budur.
Amacımız, soldaki diyalog yanlışlığına son vermektir.
Amacımız, Sosyalist Anadolu Cumhuriyeti’ni kurmak için doğru bir diyalog anlayışı başlatmaktır.
---------------------
(*) Yener Orkunoğlu: İr-rasyonal Politika. Ortakça sitesi. 16 Eylül 2009
link: http://ortaklikicin.blogspot.com/2009/09/irrasyonal-politika.html
Web adres: www.ortaklikicin.blogspot.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)