21 Haziran 2011 Salı
ADANA ETKİNLİKLERİ (CEPHE HAREKETLERİ)
CEPHE HAREKETİ
ADANA BÖLGESİ SEÇİM ÇALIŞMALARINDAN BİR KESİT
Anadolu Halkları Kültür ve Dayanıyşma Derneği
Ahmet Pekyen
20 Haziran 2011
1.
12 Haziran 2011 seçimlerinde, CEPHE HAREKETİ olarak alınan karar doğrultusunda Adana bölgesinde etkin çalışmalara yöneldik. Emek, özgürlük ve demokrasi blogu bağımsız adaylarından Murat Bozlak'a desteğimizi il ve ilçelerde etkin olarak sürdürdük.
İlk toplantı sayın Murat Bozlak'ında katılımıyla kendi evimde gerçekleşti. Mahale sakinleriye sohbet eden bağımsız aday önelmi mesajlar ve konuyşmalar verdi.
2.
Anadolu halkları kültür ve dayanışma derneği kadınlar kolu komisyonu tarafından, Yüreğir ilçesi Anadolmu mahallesinde bulunan BDP ilçe binası önünde Muhteşem bir toplantı yapıldı. Derneğimiz önderliğinde bu katkıyı verdiğimiz destek kararı gereği yerine başarıyla getirmiş olduk (tarih 09.06 2011, saat: 12:00 Yer Yüreğir ilçesi İmsmailiye köyü, Derneğimiz önemli bir kadrosu olan Kebapçı Yücel'in önemli katkılarını burada ayrıca anmam gerek olmuştur)
Meydanda konuşan Murat Bozlak burada da önemli mesajlar verdi. Bu köyde Arap halkının önemli desteğini alan BDP'ye ilk kaz ve bu önemli oranda oy çıkmıştır. Yüreğir ilçesi BDP başkanı Hasan başkanla omuz omuza yaptığımız çalışmaların gösterdiği başarı, CEPHE HAREKETİ olarak halkların kardeşliği ve zaferi için önemli bir katkı olarak değerlyendirildi.
Dünden bu güne devrimci mücadelenin en ön saflarında devrimci güçlerin omuz omluza olması için müdele eden çabalarımız, bu seçimlerdede eksiksiz yerine getirildi.
Anadolu halkları kültür ve dayanıyşma derneği adına
Ahmet Pekyen
20 Haziran 2011
ADANA BÖLGESİ SEÇİM ÇALIŞMALARINDAN BİR KESİT
Anadolu Halkları Kültür ve Dayanıyşma Derneği
Ahmet Pekyen
20 Haziran 2011
1.
12 Haziran 2011 seçimlerinde, CEPHE HAREKETİ olarak alınan karar doğrultusunda Adana bölgesinde etkin çalışmalara yöneldik. Emek, özgürlük ve demokrasi blogu bağımsız adaylarından Murat Bozlak'a desteğimizi il ve ilçelerde etkin olarak sürdürdük.
İlk toplantı sayın Murat Bozlak'ında katılımıyla kendi evimde gerçekleşti. Mahale sakinleriye sohbet eden bağımsız aday önelmi mesajlar ve konuyşmalar verdi.
2.
Anadolu halkları kültür ve dayanışma derneği kadınlar kolu komisyonu tarafından, Yüreğir ilçesi Anadolmu mahallesinde bulunan BDP ilçe binası önünde Muhteşem bir toplantı yapıldı. Derneğimiz önderliğinde bu katkıyı verdiğimiz destek kararı gereği yerine başarıyla getirmiş olduk (tarih 09.06 2011, saat: 12:00 Yer Yüreğir ilçesi İmsmailiye köyü, Derneğimiz önemli bir kadrosu olan Kebapçı Yücel'in önemli katkılarını burada ayrıca anmam gerek olmuştur)
Meydanda konuşan Murat Bozlak burada da önemli mesajlar verdi. Bu köyde Arap halkının önemli desteğini alan BDP'ye ilk kaz ve bu önemli oranda oy çıkmıştır. Yüreğir ilçesi BDP başkanı Hasan başkanla omuz omuza yaptığımız çalışmaların gösterdiği başarı, CEPHE HAREKETİ olarak halkların kardeşliği ve zaferi için önemli bir katkı olarak değerlyendirildi.
Dünden bu güne devrimci mücadelenin en ön saflarında devrimci güçlerin omuz omluza olması için müdele eden çabalarımız, bu seçimlerdede eksiksiz yerine getirildi.
Anadolu halkları kültür ve dayanıyşma derneği adına
Ahmet Pekyen
20 Haziran 2011
SURİYE HALKI DOSTA DÜŞMANA SON CEVABINI VERDİ...
SURİYE HALKI
TÜM KENTLERİN MEYDANLARINI
15 MİLYON İNSANLA DOLDURARAK
AMERİKAY’A-İSRAİL’E
ARAP GERCİLİĞİNE VE ERDOĞAN’A
SON CEVABINI VERDİ
Tarih bu gün: 21 Haziran 2011
Yer: Suriye’nin tüm illeri
Artık sesinizi kesin. Komplonuz yenilgiye uğramıştır. Biz Suriye halkı 23 milyon ülkemize müdahale eden yeryüzünün tüm şer kuvvetlerine meydan okuyoruz. Halkımızı aldatamayacaksınız, kirli ve karanlık emellerinizi ikame edemeyeceksiniz. Kan üzerinden yürüttüğüz ikiyüzlü siyasetiniz, Suriye halkı tarafından başınıza çalınmıştır. Uşaklarınızın eli kanlı katliamları bizi yıldıramayacaktır. Tersine liderimiz Beşşar Esad etrafında direnen yönetimimizle bölge halkları adına topraklarımızı ve servetlerimizi talan etmek isteyenlere geçit vermeyeceğiz. Ülkemizi kana boyayan, casus ve uşaklarınız vatanlarına ihanet etmiş düşkünlerdir, onlar size daha çok yakışır. Cürüm şebekelerini siz ürettiniz siz tükettiniz. Posası da size kalsın; “insan hakları”, “göçmenlere yardım” adı altında tepe tepe kulanın, show yapın, medyanızı malzeme üzerine malzemeyi yalanla, kurguyla abartmayla, bıktırıcı tekrarlarla, dini alet ederek, mezhep çatışmalarını körükleyerek, etnik farklılıklar üzerinde tepinerek yapabileceğiniz her şeyi yapın, arkanızda hiçbir şeyi bırakmayan. Ne yaparsanız yapın artık halkın meydanlara koyduğu gücün karşısında birer cüce haline gelmiş haldesiniz. İflas ettiniz, karanlık amaçlarınızın bataklığında ebede kadar yaşamaya mahkumsunuz. Halkımızın komplolarınıza karşı cevabı budur.
Suriye halkı dostluk ve komşuluk gereği barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı olmaya devam edecektir. Dostluğu arkadan hançerleme gibi bir geleneği yoktur, Bu yöntemleri kullananları da unutmayacaktır. Bölgemizde tüm halkların kardeşçe yaşamı için dış güçlerin dayatmalarına ve bölgenin kukla yönetimlerinin işbirliği girişimlerine karşı, direnme çizgisinde ısrarlı olacaktır. İktidarlar gelip geçidir halkların kardeşliği ise kalıcıdır bu ilkeye bağlı kalınacaktır.
TÜM KENTLERİN MEYDANLARINI
15 MİLYON İNSANLA DOLDURARAK
AMERİKAY’A-İSRAİL’E
ARAP GERCİLİĞİNE VE ERDOĞAN’A
SON CEVABINI VERDİ
Tarih bu gün: 21 Haziran 2011
Yer: Suriye’nin tüm illeri
Artık sesinizi kesin. Komplonuz yenilgiye uğramıştır. Biz Suriye halkı 23 milyon ülkemize müdahale eden yeryüzünün tüm şer kuvvetlerine meydan okuyoruz. Halkımızı aldatamayacaksınız, kirli ve karanlık emellerinizi ikame edemeyeceksiniz. Kan üzerinden yürüttüğüz ikiyüzlü siyasetiniz, Suriye halkı tarafından başınıza çalınmıştır. Uşaklarınızın eli kanlı katliamları bizi yıldıramayacaktır. Tersine liderimiz Beşşar Esad etrafında direnen yönetimimizle bölge halkları adına topraklarımızı ve servetlerimizi talan etmek isteyenlere geçit vermeyeceğiz. Ülkemizi kana boyayan, casus ve uşaklarınız vatanlarına ihanet etmiş düşkünlerdir, onlar size daha çok yakışır. Cürüm şebekelerini siz ürettiniz siz tükettiniz. Posası da size kalsın; “insan hakları”, “göçmenlere yardım” adı altında tepe tepe kulanın, show yapın, medyanızı malzeme üzerine malzemeyi yalanla, kurguyla abartmayla, bıktırıcı tekrarlarla, dini alet ederek, mezhep çatışmalarını körükleyerek, etnik farklılıklar üzerinde tepinerek yapabileceğiniz her şeyi yapın, arkanızda hiçbir şeyi bırakmayan. Ne yaparsanız yapın artık halkın meydanlara koyduğu gücün karşısında birer cüce haline gelmiş haldesiniz. İflas ettiniz, karanlık amaçlarınızın bataklığında ebede kadar yaşamaya mahkumsunuz. Halkımızın komplolarınıza karşı cevabı budur.
Suriye halkı dostluk ve komşuluk gereği barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı olmaya devam edecektir. Dostluğu arkadan hançerleme gibi bir geleneği yoktur, Bu yöntemleri kullananları da unutmayacaktır. Bölgemizde tüm halkların kardeşçe yaşamı için dış güçlerin dayatmalarına ve bölgenin kukla yönetimlerinin işbirliği girişimlerine karşı, direnme çizgisinde ısrarlı olacaktır. İktidarlar gelip geçidir halkların kardeşliği ise kalıcıdır bu ilkeye bağlı kalınacaktır.
19 Haziran 2011 Pazar
CANGİZ ÇANDAR’IN BİTMEYEN YALAN KURGULARI
Mihrac Ural18 Haziran 2011
Cengiz Çandar. 18 Haziran 2011 tarihli radikalde yer alan “Suriye ve Türkiye’nin Alevi ve Kürt sorunu” başlıklı makalesi için söylenecek ilk şey, okuru aptal yerine koyan bu kadar da yalan olamaz. Doğru tek bir satırı olmayan, ispatı, kanıtı mümkün olmayan abartma ve kurgunun böylesine pervasızca yapılması, okurla alay etmekten başka bir anlamı olamaz.
Okurdan özür dileyerek, bölgeyi uzmanı diye sunulan bu yazarın, gerçek anlamda bölge cahili olduğunu belirteceğim. Bunu anlamak için yazısında tek bir belge, tek bir kanıt sunmadan yazmakta olduğuna işaret edeceğim. Yalandan kimse ölmemiş diyerek yaptığı iddialar, okurun her iddiayı araştırma durumunda olmayacağı üzerine kurgulanmış söylemleri, bölgemiz üzerinde oynanan oyunların hangi kapsamda olduğuna da bir işaret sayılmalıdır diyeceğim.
Çandar, söz konusu makalesinde, kaba yalanların başında, Suriye yönetiminin “Silahsız, sivil bir halka karşı amansız askeri operasyonların gerçekleştiği” (Agm) iddiasıdır. Böylesi bir iddianın doğrulanmadan önce yönetim yanlısı sivil ve güvenlik görevlisi 800 kişinin nasıl şehit olduğunun açıklaması yapılmalıdır. Bunu açıklamanın mümkünü yoktur. Çünkü eli kanlı şebekelerin, ne bir siyasal hak ve talep ne de halkla ilgili olmayan kaygıları, Cuma gününe ve Cuma namazına sığınmış sinsilikleriyle silahlı eylemler yapmaktadırlar. Tek hedefleri katletmek olan, güvenlik kuvvetleri ve siviller üzerine çapraz ateş açarak provokasyon yapan bu şebekeler, kan üzerinden, gelen her ölünün ardından yürüyen çevreleri daha da kanlı eylemlere sürmek için kışkırtan bir taktik izlemektedirler. Ölümlerin nedeni de artışı da bundandır. Bu da açıkça Cengiz Çandarın okurlarına izah edemeyeceği bir durumdur.
Bu katliamı yapanların önemli bir kısmı ele geçmiş ve açıkça itiraflarda bulunmuşlardır. Öyle ki parayı, silahı, her türden lojistik desteği Türkiye’den alarak bu cinayetleri işlediklerini dile getirmiştir. Depo depo silahlar yakalanmış, yapılan askeri eylem hazırlıkları ortaya çıkmıştır. Bu eylemler arasında ülke ekonomisini çökertmek, turizm mevsimini katletmek, petrol boru hatlarının ve depolarını uçurmak, kamu mülklerini kundaklamak gibi bir dizi hedef açığa çıkmıştır. Banyas’ta yakalanan yabancı generaller, eylemleri yöneten Türklerin oluşu artık sağır sultanın bildiği duyduğu verilerdir.
Cengiz Çandar, “amansız silahlı operasyonlar”ı yapan şebekeleri aklayıp, topu karşı tarafa atarak okuruna yalan söylemektedir.
Çandar, yalan kurguları için, uzun zamandır kin ve nefretle saldırdığı Suriye Alevileri üzerine yönelmiştir. Suriye yönetimini “azınlık Alevi egemenliği” olarak yansıtmaya çalışmaktadır. Bu iddiası da o kadar kaba bir yalan ki, Laik Suriye’de Aleviler ne hükümette, ne ordu da ne de devletle ilgili herhangi bir kurumda yaklaşık %15-17 olan nüfusa oranlarının hakkını almamıştır.
Bilmeyenler de öğrensin, mutlaka bir mezhepsel köken aranacaksa, Suriye yönetimi laik Sünni orta tabakanın halkçı yönetimidir demek en gerçekçi tespit olacaktır. Kamdı ki, laik Suriye’de hiçbir şey mezhepsel temellere ya da kaynaklara dayanmaz. Bu yönetimin temel gücü de buradan geliyor. Buna Beşşar Esbad’ın yönetime geldiği 2000 yılından sonra yapılan liberal açılımların da etkisiyle, nefret ve intikam çevreleri, hiçbir yönetimle uyumlu olmamayı inanç ilkesi edinmiş ilkel gericiler hariç toplumun alt ve üst kesimleri arasında önemli bir konsesüs oluşarak yönetim etkince destek almıştır. Dış politikada sürdürülen tutarlı anti-emperyalist, anti- siyonist çizgi bunda önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bunun da ötesinde, Gazze savaşında (2008-2009) en inatçı düşman olan eli kanlı Müslüman Kardeşler Hareketi bile yönetime destek verdiğini açıklamıştır (Suriye yönetimi, eli kanlı bu şebekenin “destek” açıklamasını elinin tersiyle itmiştir).
Bu temel destek gücüne, Hıristiyanlar, ezici çoğunluğuyla Kürtler, Dürzüler de destek vermektedir. Alevilerin konumu ise, demokratik, komünist örgütlerde yer alan Arif Dalila, Fatih Camus gibi önemli sayıda barış ve diyalogdan yana muhalife aydınları olmasına karşın yönetimin yanında saf tutmuştur.
Aleviler, inanç özgürlüğü açısından Suriye’nin inanç haritasında yer alanlara göre hakları olmayan tek mezheptir. Alevilik inancıyla ilgili resmi hiçbir belirti bile yoktur. Oysa aynı Aleviler, Lübnan’da, Suriye komşusu ve etkisi altında olan bir ülkede, Yüksek Alevi Meclisi gibi hakları ve parlamentoda hisseleri Anayasal olarak belirlenmiştir (Taif Anlaşması 1989). Buna rağmen Aleviler, Suriye’de laik yönetime tüm güçleriyle destek vermektedir; nüfus oranına göre İsrail’e karşı mücadelede en çok şehit veren topluluk Alevilerdir. Aleviler laikliğin olduğu yerde kendilerini özgür hissediyor, inancının merkezinde ne iktidar ne de devlet algısı olmaması nedeniyle insanca onurluca yaşayacakları güvenli bir ortamı yeterli görüyorlar. Devlet görevlerinde nüfuslarına oranlarına hiçte uygun olmayan paylarına bir itirazları da olmamaktadır. Bu konumlanış, bir cürüm gibi Alevilere yönelik haksız eleştirileri beslediği ise bilinen bir gerçektir.
Cengiz Çandar, okura Suriye’nin bir “azınlık Alevi yönetimi” altında olduğu yalanını tekrarla söylemesi olaylara bilinçaltındaki inanç kirliliğiyle ilgilidir. Yazarlık ahlakıyla çelişkili olan bu çizgi, yoğun yalanlarla bataklık haline gelmektedir. Çandarın yazıları da böylesi bir batıklıktır.
Çandar’ı belirgin biçimde sıkıntıya sokan, Türkiye ve Suriye Alevileri olduğunu bu konulara ilişkin yazdığı her yazıdan çıkarmak zor değil. Suriye’de Alevilerin oranının verirken “%7” oranını tercih etmesi de bunun ifadesidir. Nereden almış bu rakamı belli değil. Amaç küçük düşürmek, önemsiz göstermek olanca insan böylesine düşkün hallere gelir dayanır. 23 milyonluk Suriye’nin % 7’si 1 Milyon 610 bin kişi yapar. Bu sayı bırakın Lazkiye gibi büyük bir şehri, Tartus kentindeki Alevi sayısının bile altındadır. Aleviler, tarafsız kaynaklarca, %15-17 civarında olduğu tespit edilmektedir. Bu oran Lazkiye, Tartus Humus gibi şehirlerde, az miktarda Halep daha çok miktarda ise Şam’da yerleşik bir nüfustur; yaklaşık 3 milyon 500 ile 4 milyon civarındadır. Cengiz Çandar, bu basit gerçeği de saptırmak istemesi kin ve nefret algısının yazılarında tecellisinden ibarettir.
Farklılıklarıyla, Suriye’nin mozaiği olan topluluklar, Suriye Toplumunun %85’ni aşan bir kitle olarak, ortak vatan çatısı altında sıkı bir birlik içinde iç ve dış güçlere karşı durmaktadır. Suriye halkı, direnişçi yönetimine bağlı olduğunu, her defasında milyonlarca insanın meydanlara destek amacıyla inmesinde göstermektedir. Ancak okurunu aldatan Cengiz Çandar bunu görmek yerine, her ülkede olması gereken kadar olan Suriye muhalefetinin, Amerika, İsrail, Arap gericiliği ve Erdoğan tarafından silahlandırılarak kışkırtıldığını gizlemeye çalışıyor.
Cengiz Çandar Suriyeli Alevilere çamur atmak, onları suçlu göstermek için, bu topluluğun “büyük Alevi projesi” gibi planları olduğunu ima eden cümleler kurarak okurunun kafasını bulandırabileceğini sanıyor.
İddiayla söylüyorum, Suriye Alevileri hiçbir zaman, Alevilik inancı üzerine kurulu bir siyasi proje içinde olmadılar. On yıllara dayanan ilişkilerimden edindiğim sonuç budur. Onlar hep ortak vatan algısında oldular, inançlarıyla ilgili ne bir hak ne bir kurumlaşma talepleri bile olmadı. Arap Aleviliği inancında Sünnilikte olduğu gibi bir fıkıh algısı olmadığı, inançları toplumsal erdem ve yaşamla ilgili felsefi bir duruş olduğu için de özgün bir siyasi iktidar hevesleri hiç olmadı. İslam’ın bu mezhebinde, insan merkezli algı, onları siyasetten uzak kılmıştır. Belki de Alevilerin en büyük handikabı budur. Bunu cahil ve bir o kadar aptal olan Cengiz Çandar bilmez, biliyorsa bile okurunu aldatmak için dile getirmez.
Suriye Alevilerinin, bırakın Türkiye Alevileriyle, Hatay Alevileriyle bile siyasal bir proje etrafında hiç bir bağları olmadı; bu da önemli bir eksiklik olsa gerek. Cengiz Çandar bilmeden yazıyor, amaç kin olunca sonuç böyle oluyor.
Erdoğan ve eli kanlı şebekelerin, farklı mekan, zaman ve farklı kişilerce, aynı yarde ve aynı zamanda ve tek kişi tarafından tanıklığı yapılmış gibi anlatımlarla aktardıkları “Devlet Başkanı Başşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad komutasındaki Dördüncü Tümeni’nin saldırıları” yalanını, okurına servis etmektedir. Bu nakarat, karanlık senaryoların vurucu cümlesi olarak, şifre gibi tekrarla verilmektedir.
Öncelikle bilinmesi gereken, Suriye’nin Mahir Esad komutanlığındaki 4. Fırkası, Şam’daki konumundan tek bir askerini yerinden kıpırdatmadığı gibi, hiçbir olaya, hiçbir soruna da karışmadı. Bu fırkanın görevi ve konumlanışı itibariyle bu olaylarla uzak yakın ilgili olmadığı bilinmektedir. Araştırmalarım, dostlarımdan aldığım bilgiler, bunun aksini kanıtlayacak tek bir belirtiye, tek bir olaya, tek bir kanıta yer vermiyor. Bunun aksini gösteren hiçbir veri de yoktur. Deraa’dan Cisir el Şuğura kadar, yani biri en güneyde diğeri en kuzeyde ve aralarında yaklaşık olarak 650 km olan bu iki yerleşim birimine aynı anda Mahir Esad komutasının, Suriye’nin diğer tüm ordu etkinliklerini aşarak yetiştiği yetişmesi için Süpermen olması gereklidir.
Mahir Esad kurgusunu üretenler, ne yaptığını biliyor. Bir simge seçmek, okları ona yöneltmek, bıktırıcı tarzda bunu tekrar ederek, iç dokuyu birbirine karşı getirmektir. Beşşar Esad’ı gerçek hiçbir nedeni olmamasına karşın Mahir Esad’ı harcamaya zorlamaktır. Ancak bu iddia sahiplerinin sıkıntısı da az değildir; bunca video çekimi yapmalarına rağmen neden Mahir Esad’ın komutanı olduğu 4. fırkaya ait bir silah, bir tank, bir araç, bir komutan ismi, bir çavuş adı dahi verememektedirler. Veremezler, yeryüzünde olmayanı verene henüz rastlanmadı. Cengiz Çandar işte böylesi yalanların tezgahtarıdır.
Mahir Esad’la ilgili diğer bir mizansen ise; “Mahir Esad’ın ordusu bizi uçak, helikopter ve tanklarla vurdu yakıp yıktı” diyorlar özellikle Türkiye’ye kaçan eli kanlı şebekelerin tıpkıbasım iddiaları öyle. Bir Allahın kulu çıkıp da “Mahir Esad kuvvetlerine ait silahlarla öldürdüğü ya da yaraladığını gösterecek bir tek adli tıp raporu yok mudur” demez mi? Demez, çünkü bu akıl Cengiz Çandar aklı gibi yalan üzerine, abartı üzerine kurludur. Suriye’nin hiçbir yerinde uçuk, helikopter ya da tank topu ile tek bir atış yapılmamıştır. Zaten bu terör şebekelerinin gücü böylesi bir şeyi gerektirmiyor. Onlar sadece “Yaratıcı Anarşi” için, kaos için ülkenin güneyinden kuzeyine, küçük öbekler halinde silah kullanıyorlar. Bu davranış tam da dış güçlerin planlaması olarak sahnelenmektedir. Amaç, sonuçta “sivilleri korumak için” askeri müdahaledir. Cengiz Çandar bu kirli oyunun bir parçası olarak yalan söylemektedir.
Çandar, bunlarla yetinmiyor, bir de kanlı mezhep çatışmasını körükleyen, kıymeti kendinden menkul senaryolar da üretiyor. Şunları diyor
“Harita üzerinde bir çizgi çektiğiniz vakit, Türkiye’nin Hatay sınırından Kuzey Lübnan’a doğru inen hattın denize kadar kalan bölgesi, dağlık ve Cebel Nusayriyye ya da Cebel Aleviyye diye anılan, rejimin kitle tabanını oluşturan Alevi-Nusayri azınlığın yoğun olarak yaşadığı alan.
Ülkenin temel ticari aksını ifade eden Halep-Şam karayolu, bu hatta paralel ve üzerinde Maaret Numan’dan sonra, Hama ve Homs’tan geçerek başkente ulaşıyor.
Bu hattın tüm batısı, Akdeniz’e kadar olan alanın, her iki sınır boyunun (Türkiye-Hatay ve Lübnan) Sünni nüfustan arındırılması, Halep, Hama ve Hums gibi önemli ve büyük Sünni merkezlerin arasındaki bağlantının kesilmesi gibi bir ‘stratejik hesap’ dikkati çekiyor, Suriye ordusunun Devlet Başkanı Başşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad komutasındaki Dördüncü Tümeni’nin saldırılarında.
Bu uygulama, kimi gözlemcilerde, rejimin Suriye’nin dağılması ihtimaline karşı ‘Alevi-Nusayri heartland’ını sağlama alma ve Alevi-Nusayri azınlığı için hayati olan bölgede ‘Sünni nüfus temizliği’ yapıldığı algılamasına yol açıyor.” (Agm)
Bu iddianın kaba bir yalan olduğunu anlamak için gerçekten haritaya bakmak yeterlidir, diyeceğim. Helep-Şam otoyolu kuzeyden güneye düz bir çizgi olarak iner. Bu yolun batısı ve doğusu tümüyle Sünni yerleşim alanıdır. Alevi yerleşimi yoktur. Bu hattın batısından sonra, yani Alevi dağları diye isimlendirilen tepelerle birlikte Alevi yerleşimi başlar, Akdenize kadar devam eder. Halep-Şam otoyolunun doğusu ve batısı yoğun bir Sünni nüfus bölgesi olarak da tarihin hiçbir döneminde mezhep çatışmasına sahne olmamıştır. Olmayan taraflar arasında nasıl bir çatışma olabilir ki; Cengiz Çandar’ın hayal dünyası bunu arzulamış olması gerçek olması için yeterli değildir. Dolaysıyla bu alanda kim kimi nasıl tasfiye etme düşüncesine kapılabilir ki? Tasfiyeler iki mezhebin ortak yaşam alanlarında akli olarak mümkündür. Ama buda hiçbir zaman olmamıştır.
İki mezhebin karışık yaşadığı, alanlarda 1400 yıldır bir arada, iç içe yaşayan Alevilerle Sünniler arasında ne geçmişte ne de bu gün tek bir çatışma, tek bir toplu eylem, tek bir toplu çekişme yaşanmamıştır. Tarih boyunca olanlar, dıştan gelen gasp ve talan amaçlı Yavuz Sultan Selim’in 1516’da ki Mercidabık savaşıyla başlayan toplu Alevi katliamıdır. Bu katliam yerli Sünni halkında tepkisini çekmiştir. Zira sonuçta kendi toprakları da gasp ve talan edilmiştir. Dış güçlerin kuklası Müslüman Kardeşler şebekesinin 1980’li yıllarda yaptığı kanlı eylemler bile Sünnilerle Alevileri kitlesel olarak karşı karşıya getirememiştir. Lazkiye bölgesini etraflıca bilen biri olarak, her kesimle yoğun dostluk ilişkisi kurmuş olarak bu duygunun zerresi bile mevcut olmadığını söylemem gerek. Öyle ki ülkemizde siyasi nedenlerle daha da boyutlanan Alevi-Sünni çatışmalarına ait potansiyel psikolojik bir veri bile yoktur diyeceğim.
Çandar bu iddiasında da yalan söylüyor, iç dünyasındaki şeytanın mezhep kışkırtıcısı sözlerine kulak veriyor ve okuru aldatmak için yazıyor. Alevilerin ne ayrı bir yaşam çabası ne de başkasının topraklarında ve haklarında gözü yoktur. Böyle bir eğilimi kışkırtacak inanç zemininde ilkesel bir verisi yoktur. Bu tehlike inancının temelinde, İslam devleti ve İslam şeriatı algısı olanlarda aranabilir, Alevilikte değil; Alevilerin böylesi bir eğilimi olsaydı, en güçlü döneminde, Hafız Esad’ın söylediği her sözün kanun olduğu dönemde bunu yaparlardı.
Alevileri yayılmacı diye göstermek, tasfiyelerle toprak gaspçısı diye lanse etmeye çalışmak insaf ve vicdanı bitmiş ahlaksızların işidir. Çandar böyle biridir. Bunu anlamak için, olayların boyutlandığı kentlerin coğrafi konumuna bakmak yeterlidir.
Suriye olaylarındaki çatışmaların coğrafi olarak dağılımı Çandarın, iddia ettiği gibi değildir. Deraa kenti, ülkenin en güney ucundadır ne içinde ne çevresinde hiçbir Alevi yerleşimi birimi yoktur. Ebu Kemal kenti, Suriye’nin en doğusundadır ve Alevi yerleşimi hiç yoktur. Dolaysıyla, hangi Alevi tasfiye palanından söz edilebilir. Böylesi bir iddia yazılırken, okurun harita bilgisizliğine güvenmek bu çağda artık geçerli bir demagoji değildir. Bu söylemler, ölüm çatışmasını körükleyen cehennem zebanilerinin ağzıdır. Bu ölüm denklemleri Lübnanlı Saad El Hariri yürütmektedir. Cengiz Çandar da haririnin Türkiye’deki medya yatırımlarının danışmanı olduğu bilinmektedir. Tencere ve kapağı olayı.
Cengiz Çandar, Alevileri hedef göstermek için şaşkınca yaptığı tespitlerin bir yalan olduğunu çatışmalı tem illerin, sınır illeri olduğu gerçeğini atlamasından da anlamak zor değildir. Bu önemli ortak böleni atlayarak, Aleviler alan temizliği yapıyorlar gibi insafsız bir iddia ortaya atması, Suriye olaylarını bütünüyle izah edebilecek olan komşu ülke rolleri ve müdahalelerini gözden saklama ihtiyacındır.
Silahlı çatışmaların yoğun olarak yaşandığı kentleri tek tek ele alalım. Derra kenti Ürdün ve İsrail sınırında, Humus Lübnan, Cisr el Şuğur, Maaratül Numan Türkiye, Ebu kemal ili ise Irak sınırıdır. Dış güçler için en elverişli kışkırtmalar da buradan olmaktadır. “Sivillerin göçü” hikayesinin Türkiye sınırında tezgahlanması da; olay göç olayı değil, bölgemiz üzerine, komşumuz Suriye’ye olduğu kadar ülkemiz üzerine kurgulanan karanlık senaryoların bir perdesidir. Suriye olaylarında uluslar arası siyasi ekonomik jeostratejik çıkar ve dengeler rol oynamaktadır. Bu oyunlar içinde en çok acı çeken, katledilen, yakılıp yıkılan da Alevilerdir.
Aynı Cengiz Çandar, farkıl bir kurgu için farklı bir alevi tezine yönelir. Alevileri önemsiz bir azınlık olarak göstermek bunlar arasındadır; “Sınırın Türkiye tarafında, Hatay ilimizde ise 300-400 bin olarak tahmin edilen Alevi-Nusayri vatandaşlarımız yaşıyor”. Bu ifadelerin Hatay’daki Aleviler üzerinde (Suriye’ye bağlı olmaları anlamında) kuşku yaratma mesajını şimdilik önemsemeden geçiyorum.
Sonra, mezhepsel ayrımlar üzerine yapılan ısrarın tehlikesine dikkat çekmek istiyorum. Bölgemizde ve ülkemizde temelde mezhepsel bir sorun değil mezhepleri de ilgilendiren siyasal bir sorun vardır. İnançlar arası adaletsizlikten kaynaklanan, temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorun vardır. Mezheplerin özerklikleri ya da siyasi iktidar sorunları değil.
Diğer taraftan, ülkemizde Alevilik bir bütündür. Demokratik hak ve talepleri de bütünsel bir program konusudur.
Arap etnik kökenli Aleviler, Hatay, Mersin ve Adana’da yaklaşık 3 milyon nüfusuyla Türkiye’nin ikinci en büyük etnik topluluğu olduğun hatırlatacağım. Arap Alevilerini “Nusayri” tanımlaması altında bölüp, büyük Alevi ailesinden farklılaştırma çabası çirkin bir söylemdir. İnanç, etnik yapı, dil gibi sorunlar üzerinde oynayıp, hak sahiplerinin güçsüzleştirilmesine çabalamaktır. Cengiz Çandar bu kavramları bilinçli olarak kullanıp servis etmektedir.
Toros dağlarının güney şeridinde yaşayan Arap Alevileri, Ülke genelinde 15 milyonu aşan nüfusuyla büyük alevi ailesinin bir parçasıdır. Sorunları ve talepleri aynıdır. Bu inanç topluluğun demokratik hakları, yüz yılların mücadele birikimleriyle kendini ifade etmektedir. Bu gün de ülkemizin en büyük laik topluluğu olarak, demokratik anayasanın önemle ele alma yükümlüğü altında olduğu bir topluluktur.
Ancak Alevilerin mücadelesini ve haklarını güvenlik önlemleri kapsamında ele almak, önceki anayasaların hatasını tekrar etmek anlamına gelir. Aleviler böylesi dayatmalara karşı artık sesiz kalmayacak kadar örgütlü ve bilinçlidir. Buna rağmen, Aleviler bölge gelişmelerini yakında takip eden bir güç olarak, bölge halklarının savaşlara sürülmesine, kirli komplolarla komşularımıza dayatılan baskılara karşı da sesiz kalmayacaktır.
Cengiz Çandar, her cümlesinde yalan söylemekte, bilgiye dayanmadan yazmakta olmakla kalmıyor Komşularımıza karşı uzun zamandır duyduğu kin ve intikam duygularıyla bir paramiliter olarak yazıyor.
Aleviler bu cahilin yaptıklarını bir kenara not ettikleri bilinmelidir. Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta ölüm senaryolarını ikame eden derin güçler, bu planlarını hasta adamları iyileştikçe bölge çapında bir alevi tasfiyesi olarak tezgahlama çabasındadırlar. Bunun için Çandar gibi insanlık dışı cahillerin kışkırtmasıyla Erdoğan’a, kah Nasır rolü kah Sünni liderliği elbisesi biçmektedirler. Gerçek ise çok farklıdır. Mısır’ın Ezher’inin olduğu yerde, Mekke ve Medine Suudi Vahhabilerin elinde olduğu bir bölgede Sünni liderliği üzerinde ahkam kesmek için ya aptal olmak ya da cahil olmak gereklidir. Bölgenin devrimci, direnişçi Sünniliğinin liderliği ise halı hazırda Suriye, Lübnan ve Filistin direnme güçlerinin elindedir. Erdoğan’ın bu kulvarda yeri yoktur o, İsrail ve Amerika’nın, NATO’nun, Büyük Ortadoğu Projesinin (BDP) çıkarları kulvarındadır.
Cengiz Çandar, hep yanlış ata oynadı ve kaybetti. O bölgede dış güçlerin müdahalesi üzerine oluşturulan karanlık senaryoların sözcüsü oldu. Kin kustu, intikam için yazdı. Okurunu aldattı. Bölge konusundaki cehaletini tantanalı sözlerle örtemeye çalıştı.
Cengiz Çandar, bilmeden yazdı, bilmeden konuştu; altı da üstü de budur.
Son olarak, Çandar ülkemizin demokratik anayasa yazımıyla ilgili ortaya koyduğu ve olaya sadece güvenlik açısından bakan yaklaşımı da bir teorik algı eksikliğine işarettir. O, önerilerini, Türkiye’nin Alevi ve Kürt sorununu bu toplumsal güçlerin hakları açısından değil de “patlamalarını önlemek için” acilen ele alınmalıdır yönünde bir yaklaşım içindedir. Bu yaklaşım bilindiği gibi yüz yıldır ülkemizin sancısı olan güvenlik yaklaşımının kendisidir. Var olan toplumsal gerçekler ve onların haklarını anayasal yasal kurum ve kuruluşlarla güvenceye alma kaygısında dağilidir; padişah ulfesi verme, sadaka sunma algısıyla tepkileri önleme çabasındadır.
Cengiz Çandar bu akılla anayasa oluşturmanın ittihatçı çizgisini sürdürmektedir. O her ne kadar liberallik, adı altında bunu dile getiriyor olsa da algı kökler. Eski-Osmanlıcılığın, kendini Yeni-Osmanlıcılıkta ifade etmesidir.
Cengiz Çandar. 18 Haziran 2011 tarihli radikalde yer alan “Suriye ve Türkiye’nin Alevi ve Kürt sorunu” başlıklı makalesi için söylenecek ilk şey, okuru aptal yerine koyan bu kadar da yalan olamaz. Doğru tek bir satırı olmayan, ispatı, kanıtı mümkün olmayan abartma ve kurgunun böylesine pervasızca yapılması, okurla alay etmekten başka bir anlamı olamaz.
Okurdan özür dileyerek, bölgeyi uzmanı diye sunulan bu yazarın, gerçek anlamda bölge cahili olduğunu belirteceğim. Bunu anlamak için yazısında tek bir belge, tek bir kanıt sunmadan yazmakta olduğuna işaret edeceğim. Yalandan kimse ölmemiş diyerek yaptığı iddialar, okurun her iddiayı araştırma durumunda olmayacağı üzerine kurgulanmış söylemleri, bölgemiz üzerinde oynanan oyunların hangi kapsamda olduğuna da bir işaret sayılmalıdır diyeceğim.
Çandar, söz konusu makalesinde, kaba yalanların başında, Suriye yönetiminin “Silahsız, sivil bir halka karşı amansız askeri operasyonların gerçekleştiği” (Agm) iddiasıdır. Böylesi bir iddianın doğrulanmadan önce yönetim yanlısı sivil ve güvenlik görevlisi 800 kişinin nasıl şehit olduğunun açıklaması yapılmalıdır. Bunu açıklamanın mümkünü yoktur. Çünkü eli kanlı şebekelerin, ne bir siyasal hak ve talep ne de halkla ilgili olmayan kaygıları, Cuma gününe ve Cuma namazına sığınmış sinsilikleriyle silahlı eylemler yapmaktadırlar. Tek hedefleri katletmek olan, güvenlik kuvvetleri ve siviller üzerine çapraz ateş açarak provokasyon yapan bu şebekeler, kan üzerinden, gelen her ölünün ardından yürüyen çevreleri daha da kanlı eylemlere sürmek için kışkırtan bir taktik izlemektedirler. Ölümlerin nedeni de artışı da bundandır. Bu da açıkça Cengiz Çandarın okurlarına izah edemeyeceği bir durumdur.
Bu katliamı yapanların önemli bir kısmı ele geçmiş ve açıkça itiraflarda bulunmuşlardır. Öyle ki parayı, silahı, her türden lojistik desteği Türkiye’den alarak bu cinayetleri işlediklerini dile getirmiştir. Depo depo silahlar yakalanmış, yapılan askeri eylem hazırlıkları ortaya çıkmıştır. Bu eylemler arasında ülke ekonomisini çökertmek, turizm mevsimini katletmek, petrol boru hatlarının ve depolarını uçurmak, kamu mülklerini kundaklamak gibi bir dizi hedef açığa çıkmıştır. Banyas’ta yakalanan yabancı generaller, eylemleri yöneten Türklerin oluşu artık sağır sultanın bildiği duyduğu verilerdir.
Cengiz Çandar, “amansız silahlı operasyonlar”ı yapan şebekeleri aklayıp, topu karşı tarafa atarak okuruna yalan söylemektedir.
Çandar, yalan kurguları için, uzun zamandır kin ve nefretle saldırdığı Suriye Alevileri üzerine yönelmiştir. Suriye yönetimini “azınlık Alevi egemenliği” olarak yansıtmaya çalışmaktadır. Bu iddiası da o kadar kaba bir yalan ki, Laik Suriye’de Aleviler ne hükümette, ne ordu da ne de devletle ilgili herhangi bir kurumda yaklaşık %15-17 olan nüfusa oranlarının hakkını almamıştır.
Bilmeyenler de öğrensin, mutlaka bir mezhepsel köken aranacaksa, Suriye yönetimi laik Sünni orta tabakanın halkçı yönetimidir demek en gerçekçi tespit olacaktır. Kamdı ki, laik Suriye’de hiçbir şey mezhepsel temellere ya da kaynaklara dayanmaz. Bu yönetimin temel gücü de buradan geliyor. Buna Beşşar Esbad’ın yönetime geldiği 2000 yılından sonra yapılan liberal açılımların da etkisiyle, nefret ve intikam çevreleri, hiçbir yönetimle uyumlu olmamayı inanç ilkesi edinmiş ilkel gericiler hariç toplumun alt ve üst kesimleri arasında önemli bir konsesüs oluşarak yönetim etkince destek almıştır. Dış politikada sürdürülen tutarlı anti-emperyalist, anti- siyonist çizgi bunda önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bunun da ötesinde, Gazze savaşında (2008-2009) en inatçı düşman olan eli kanlı Müslüman Kardeşler Hareketi bile yönetime destek verdiğini açıklamıştır (Suriye yönetimi, eli kanlı bu şebekenin “destek” açıklamasını elinin tersiyle itmiştir).
Bu temel destek gücüne, Hıristiyanlar, ezici çoğunluğuyla Kürtler, Dürzüler de destek vermektedir. Alevilerin konumu ise, demokratik, komünist örgütlerde yer alan Arif Dalila, Fatih Camus gibi önemli sayıda barış ve diyalogdan yana muhalife aydınları olmasına karşın yönetimin yanında saf tutmuştur.
Aleviler, inanç özgürlüğü açısından Suriye’nin inanç haritasında yer alanlara göre hakları olmayan tek mezheptir. Alevilik inancıyla ilgili resmi hiçbir belirti bile yoktur. Oysa aynı Aleviler, Lübnan’da, Suriye komşusu ve etkisi altında olan bir ülkede, Yüksek Alevi Meclisi gibi hakları ve parlamentoda hisseleri Anayasal olarak belirlenmiştir (Taif Anlaşması 1989). Buna rağmen Aleviler, Suriye’de laik yönetime tüm güçleriyle destek vermektedir; nüfus oranına göre İsrail’e karşı mücadelede en çok şehit veren topluluk Alevilerdir. Aleviler laikliğin olduğu yerde kendilerini özgür hissediyor, inancının merkezinde ne iktidar ne de devlet algısı olmaması nedeniyle insanca onurluca yaşayacakları güvenli bir ortamı yeterli görüyorlar. Devlet görevlerinde nüfuslarına oranlarına hiçte uygun olmayan paylarına bir itirazları da olmamaktadır. Bu konumlanış, bir cürüm gibi Alevilere yönelik haksız eleştirileri beslediği ise bilinen bir gerçektir.
Cengiz Çandar, okura Suriye’nin bir “azınlık Alevi yönetimi” altında olduğu yalanını tekrarla söylemesi olaylara bilinçaltındaki inanç kirliliğiyle ilgilidir. Yazarlık ahlakıyla çelişkili olan bu çizgi, yoğun yalanlarla bataklık haline gelmektedir. Çandarın yazıları da böylesi bir batıklıktır.
Çandar’ı belirgin biçimde sıkıntıya sokan, Türkiye ve Suriye Alevileri olduğunu bu konulara ilişkin yazdığı her yazıdan çıkarmak zor değil. Suriye’de Alevilerin oranının verirken “%7” oranını tercih etmesi de bunun ifadesidir. Nereden almış bu rakamı belli değil. Amaç küçük düşürmek, önemsiz göstermek olanca insan böylesine düşkün hallere gelir dayanır. 23 milyonluk Suriye’nin % 7’si 1 Milyon 610 bin kişi yapar. Bu sayı bırakın Lazkiye gibi büyük bir şehri, Tartus kentindeki Alevi sayısının bile altındadır. Aleviler, tarafsız kaynaklarca, %15-17 civarında olduğu tespit edilmektedir. Bu oran Lazkiye, Tartus Humus gibi şehirlerde, az miktarda Halep daha çok miktarda ise Şam’da yerleşik bir nüfustur; yaklaşık 3 milyon 500 ile 4 milyon civarındadır. Cengiz Çandar, bu basit gerçeği de saptırmak istemesi kin ve nefret algısının yazılarında tecellisinden ibarettir.
Farklılıklarıyla, Suriye’nin mozaiği olan topluluklar, Suriye Toplumunun %85’ni aşan bir kitle olarak, ortak vatan çatısı altında sıkı bir birlik içinde iç ve dış güçlere karşı durmaktadır. Suriye halkı, direnişçi yönetimine bağlı olduğunu, her defasında milyonlarca insanın meydanlara destek amacıyla inmesinde göstermektedir. Ancak okurunu aldatan Cengiz Çandar bunu görmek yerine, her ülkede olması gereken kadar olan Suriye muhalefetinin, Amerika, İsrail, Arap gericiliği ve Erdoğan tarafından silahlandırılarak kışkırtıldığını gizlemeye çalışıyor.
Cengiz Çandar Suriyeli Alevilere çamur atmak, onları suçlu göstermek için, bu topluluğun “büyük Alevi projesi” gibi planları olduğunu ima eden cümleler kurarak okurunun kafasını bulandırabileceğini sanıyor.
İddiayla söylüyorum, Suriye Alevileri hiçbir zaman, Alevilik inancı üzerine kurulu bir siyasi proje içinde olmadılar. On yıllara dayanan ilişkilerimden edindiğim sonuç budur. Onlar hep ortak vatan algısında oldular, inançlarıyla ilgili ne bir hak ne bir kurumlaşma talepleri bile olmadı. Arap Aleviliği inancında Sünnilikte olduğu gibi bir fıkıh algısı olmadığı, inançları toplumsal erdem ve yaşamla ilgili felsefi bir duruş olduğu için de özgün bir siyasi iktidar hevesleri hiç olmadı. İslam’ın bu mezhebinde, insan merkezli algı, onları siyasetten uzak kılmıştır. Belki de Alevilerin en büyük handikabı budur. Bunu cahil ve bir o kadar aptal olan Cengiz Çandar bilmez, biliyorsa bile okurunu aldatmak için dile getirmez.
Suriye Alevilerinin, bırakın Türkiye Alevileriyle, Hatay Alevileriyle bile siyasal bir proje etrafında hiç bir bağları olmadı; bu da önemli bir eksiklik olsa gerek. Cengiz Çandar bilmeden yazıyor, amaç kin olunca sonuç böyle oluyor.
Erdoğan ve eli kanlı şebekelerin, farklı mekan, zaman ve farklı kişilerce, aynı yarde ve aynı zamanda ve tek kişi tarafından tanıklığı yapılmış gibi anlatımlarla aktardıkları “Devlet Başkanı Başşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad komutasındaki Dördüncü Tümeni’nin saldırıları” yalanını, okurına servis etmektedir. Bu nakarat, karanlık senaryoların vurucu cümlesi olarak, şifre gibi tekrarla verilmektedir.
Öncelikle bilinmesi gereken, Suriye’nin Mahir Esad komutanlığındaki 4. Fırkası, Şam’daki konumundan tek bir askerini yerinden kıpırdatmadığı gibi, hiçbir olaya, hiçbir soruna da karışmadı. Bu fırkanın görevi ve konumlanışı itibariyle bu olaylarla uzak yakın ilgili olmadığı bilinmektedir. Araştırmalarım, dostlarımdan aldığım bilgiler, bunun aksini kanıtlayacak tek bir belirtiye, tek bir olaya, tek bir kanıta yer vermiyor. Bunun aksini gösteren hiçbir veri de yoktur. Deraa’dan Cisir el Şuğura kadar, yani biri en güneyde diğeri en kuzeyde ve aralarında yaklaşık olarak 650 km olan bu iki yerleşim birimine aynı anda Mahir Esad komutasının, Suriye’nin diğer tüm ordu etkinliklerini aşarak yetiştiği yetişmesi için Süpermen olması gereklidir.
Mahir Esad kurgusunu üretenler, ne yaptığını biliyor. Bir simge seçmek, okları ona yöneltmek, bıktırıcı tarzda bunu tekrar ederek, iç dokuyu birbirine karşı getirmektir. Beşşar Esad’ı gerçek hiçbir nedeni olmamasına karşın Mahir Esad’ı harcamaya zorlamaktır. Ancak bu iddia sahiplerinin sıkıntısı da az değildir; bunca video çekimi yapmalarına rağmen neden Mahir Esad’ın komutanı olduğu 4. fırkaya ait bir silah, bir tank, bir araç, bir komutan ismi, bir çavuş adı dahi verememektedirler. Veremezler, yeryüzünde olmayanı verene henüz rastlanmadı. Cengiz Çandar işte böylesi yalanların tezgahtarıdır.
Mahir Esad’la ilgili diğer bir mizansen ise; “Mahir Esad’ın ordusu bizi uçak, helikopter ve tanklarla vurdu yakıp yıktı” diyorlar özellikle Türkiye’ye kaçan eli kanlı şebekelerin tıpkıbasım iddiaları öyle. Bir Allahın kulu çıkıp da “Mahir Esad kuvvetlerine ait silahlarla öldürdüğü ya da yaraladığını gösterecek bir tek adli tıp raporu yok mudur” demez mi? Demez, çünkü bu akıl Cengiz Çandar aklı gibi yalan üzerine, abartı üzerine kurludur. Suriye’nin hiçbir yerinde uçuk, helikopter ya da tank topu ile tek bir atış yapılmamıştır. Zaten bu terör şebekelerinin gücü böylesi bir şeyi gerektirmiyor. Onlar sadece “Yaratıcı Anarşi” için, kaos için ülkenin güneyinden kuzeyine, küçük öbekler halinde silah kullanıyorlar. Bu davranış tam da dış güçlerin planlaması olarak sahnelenmektedir. Amaç, sonuçta “sivilleri korumak için” askeri müdahaledir. Cengiz Çandar bu kirli oyunun bir parçası olarak yalan söylemektedir.
Çandar, bunlarla yetinmiyor, bir de kanlı mezhep çatışmasını körükleyen, kıymeti kendinden menkul senaryolar da üretiyor. Şunları diyor
“Harita üzerinde bir çizgi çektiğiniz vakit, Türkiye’nin Hatay sınırından Kuzey Lübnan’a doğru inen hattın denize kadar kalan bölgesi, dağlık ve Cebel Nusayriyye ya da Cebel Aleviyye diye anılan, rejimin kitle tabanını oluşturan Alevi-Nusayri azınlığın yoğun olarak yaşadığı alan.
Ülkenin temel ticari aksını ifade eden Halep-Şam karayolu, bu hatta paralel ve üzerinde Maaret Numan’dan sonra, Hama ve Homs’tan geçerek başkente ulaşıyor.
Bu hattın tüm batısı, Akdeniz’e kadar olan alanın, her iki sınır boyunun (Türkiye-Hatay ve Lübnan) Sünni nüfustan arındırılması, Halep, Hama ve Hums gibi önemli ve büyük Sünni merkezlerin arasındaki bağlantının kesilmesi gibi bir ‘stratejik hesap’ dikkati çekiyor, Suriye ordusunun Devlet Başkanı Başşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad komutasındaki Dördüncü Tümeni’nin saldırılarında.
Bu uygulama, kimi gözlemcilerde, rejimin Suriye’nin dağılması ihtimaline karşı ‘Alevi-Nusayri heartland’ını sağlama alma ve Alevi-Nusayri azınlığı için hayati olan bölgede ‘Sünni nüfus temizliği’ yapıldığı algılamasına yol açıyor.” (Agm)
Bu iddianın kaba bir yalan olduğunu anlamak için gerçekten haritaya bakmak yeterlidir, diyeceğim. Helep-Şam otoyolu kuzeyden güneye düz bir çizgi olarak iner. Bu yolun batısı ve doğusu tümüyle Sünni yerleşim alanıdır. Alevi yerleşimi yoktur. Bu hattın batısından sonra, yani Alevi dağları diye isimlendirilen tepelerle birlikte Alevi yerleşimi başlar, Akdenize kadar devam eder. Halep-Şam otoyolunun doğusu ve batısı yoğun bir Sünni nüfus bölgesi olarak da tarihin hiçbir döneminde mezhep çatışmasına sahne olmamıştır. Olmayan taraflar arasında nasıl bir çatışma olabilir ki; Cengiz Çandar’ın hayal dünyası bunu arzulamış olması gerçek olması için yeterli değildir. Dolaysıyla bu alanda kim kimi nasıl tasfiye etme düşüncesine kapılabilir ki? Tasfiyeler iki mezhebin ortak yaşam alanlarında akli olarak mümkündür. Ama buda hiçbir zaman olmamıştır.
İki mezhebin karışık yaşadığı, alanlarda 1400 yıldır bir arada, iç içe yaşayan Alevilerle Sünniler arasında ne geçmişte ne de bu gün tek bir çatışma, tek bir toplu eylem, tek bir toplu çekişme yaşanmamıştır. Tarih boyunca olanlar, dıştan gelen gasp ve talan amaçlı Yavuz Sultan Selim’in 1516’da ki Mercidabık savaşıyla başlayan toplu Alevi katliamıdır. Bu katliam yerli Sünni halkında tepkisini çekmiştir. Zira sonuçta kendi toprakları da gasp ve talan edilmiştir. Dış güçlerin kuklası Müslüman Kardeşler şebekesinin 1980’li yıllarda yaptığı kanlı eylemler bile Sünnilerle Alevileri kitlesel olarak karşı karşıya getirememiştir. Lazkiye bölgesini etraflıca bilen biri olarak, her kesimle yoğun dostluk ilişkisi kurmuş olarak bu duygunun zerresi bile mevcut olmadığını söylemem gerek. Öyle ki ülkemizde siyasi nedenlerle daha da boyutlanan Alevi-Sünni çatışmalarına ait potansiyel psikolojik bir veri bile yoktur diyeceğim.
Çandar bu iddiasında da yalan söylüyor, iç dünyasındaki şeytanın mezhep kışkırtıcısı sözlerine kulak veriyor ve okuru aldatmak için yazıyor. Alevilerin ne ayrı bir yaşam çabası ne de başkasının topraklarında ve haklarında gözü yoktur. Böyle bir eğilimi kışkırtacak inanç zemininde ilkesel bir verisi yoktur. Bu tehlike inancının temelinde, İslam devleti ve İslam şeriatı algısı olanlarda aranabilir, Alevilikte değil; Alevilerin böylesi bir eğilimi olsaydı, en güçlü döneminde, Hafız Esad’ın söylediği her sözün kanun olduğu dönemde bunu yaparlardı.
Alevileri yayılmacı diye göstermek, tasfiyelerle toprak gaspçısı diye lanse etmeye çalışmak insaf ve vicdanı bitmiş ahlaksızların işidir. Çandar böyle biridir. Bunu anlamak için, olayların boyutlandığı kentlerin coğrafi konumuna bakmak yeterlidir.
Suriye olaylarındaki çatışmaların coğrafi olarak dağılımı Çandarın, iddia ettiği gibi değildir. Deraa kenti, ülkenin en güney ucundadır ne içinde ne çevresinde hiçbir Alevi yerleşimi birimi yoktur. Ebu Kemal kenti, Suriye’nin en doğusundadır ve Alevi yerleşimi hiç yoktur. Dolaysıyla, hangi Alevi tasfiye palanından söz edilebilir. Böylesi bir iddia yazılırken, okurun harita bilgisizliğine güvenmek bu çağda artık geçerli bir demagoji değildir. Bu söylemler, ölüm çatışmasını körükleyen cehennem zebanilerinin ağzıdır. Bu ölüm denklemleri Lübnanlı Saad El Hariri yürütmektedir. Cengiz Çandar da haririnin Türkiye’deki medya yatırımlarının danışmanı olduğu bilinmektedir. Tencere ve kapağı olayı.
Cengiz Çandar, Alevileri hedef göstermek için şaşkınca yaptığı tespitlerin bir yalan olduğunu çatışmalı tem illerin, sınır illeri olduğu gerçeğini atlamasından da anlamak zor değildir. Bu önemli ortak böleni atlayarak, Aleviler alan temizliği yapıyorlar gibi insafsız bir iddia ortaya atması, Suriye olaylarını bütünüyle izah edebilecek olan komşu ülke rolleri ve müdahalelerini gözden saklama ihtiyacındır.
Silahlı çatışmaların yoğun olarak yaşandığı kentleri tek tek ele alalım. Derra kenti Ürdün ve İsrail sınırında, Humus Lübnan, Cisr el Şuğur, Maaratül Numan Türkiye, Ebu kemal ili ise Irak sınırıdır. Dış güçler için en elverişli kışkırtmalar da buradan olmaktadır. “Sivillerin göçü” hikayesinin Türkiye sınırında tezgahlanması da; olay göç olayı değil, bölgemiz üzerine, komşumuz Suriye’ye olduğu kadar ülkemiz üzerine kurgulanan karanlık senaryoların bir perdesidir. Suriye olaylarında uluslar arası siyasi ekonomik jeostratejik çıkar ve dengeler rol oynamaktadır. Bu oyunlar içinde en çok acı çeken, katledilen, yakılıp yıkılan da Alevilerdir.
Aynı Cengiz Çandar, farkıl bir kurgu için farklı bir alevi tezine yönelir. Alevileri önemsiz bir azınlık olarak göstermek bunlar arasındadır; “Sınırın Türkiye tarafında, Hatay ilimizde ise 300-400 bin olarak tahmin edilen Alevi-Nusayri vatandaşlarımız yaşıyor”. Bu ifadelerin Hatay’daki Aleviler üzerinde (Suriye’ye bağlı olmaları anlamında) kuşku yaratma mesajını şimdilik önemsemeden geçiyorum.
Sonra, mezhepsel ayrımlar üzerine yapılan ısrarın tehlikesine dikkat çekmek istiyorum. Bölgemizde ve ülkemizde temelde mezhepsel bir sorun değil mezhepleri de ilgilendiren siyasal bir sorun vardır. İnançlar arası adaletsizlikten kaynaklanan, temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorun vardır. Mezheplerin özerklikleri ya da siyasi iktidar sorunları değil.
Diğer taraftan, ülkemizde Alevilik bir bütündür. Demokratik hak ve talepleri de bütünsel bir program konusudur.
Arap etnik kökenli Aleviler, Hatay, Mersin ve Adana’da yaklaşık 3 milyon nüfusuyla Türkiye’nin ikinci en büyük etnik topluluğu olduğun hatırlatacağım. Arap Alevilerini “Nusayri” tanımlaması altında bölüp, büyük Alevi ailesinden farklılaştırma çabası çirkin bir söylemdir. İnanç, etnik yapı, dil gibi sorunlar üzerinde oynayıp, hak sahiplerinin güçsüzleştirilmesine çabalamaktır. Cengiz Çandar bu kavramları bilinçli olarak kullanıp servis etmektedir.
Toros dağlarının güney şeridinde yaşayan Arap Alevileri, Ülke genelinde 15 milyonu aşan nüfusuyla büyük alevi ailesinin bir parçasıdır. Sorunları ve talepleri aynıdır. Bu inanç topluluğun demokratik hakları, yüz yılların mücadele birikimleriyle kendini ifade etmektedir. Bu gün de ülkemizin en büyük laik topluluğu olarak, demokratik anayasanın önemle ele alma yükümlüğü altında olduğu bir topluluktur.
Ancak Alevilerin mücadelesini ve haklarını güvenlik önlemleri kapsamında ele almak, önceki anayasaların hatasını tekrar etmek anlamına gelir. Aleviler böylesi dayatmalara karşı artık sesiz kalmayacak kadar örgütlü ve bilinçlidir. Buna rağmen, Aleviler bölge gelişmelerini yakında takip eden bir güç olarak, bölge halklarının savaşlara sürülmesine, kirli komplolarla komşularımıza dayatılan baskılara karşı da sesiz kalmayacaktır.
Cengiz Çandar, her cümlesinde yalan söylemekte, bilgiye dayanmadan yazmakta olmakla kalmıyor Komşularımıza karşı uzun zamandır duyduğu kin ve intikam duygularıyla bir paramiliter olarak yazıyor.
Aleviler bu cahilin yaptıklarını bir kenara not ettikleri bilinmelidir. Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta ölüm senaryolarını ikame eden derin güçler, bu planlarını hasta adamları iyileştikçe bölge çapında bir alevi tasfiyesi olarak tezgahlama çabasındadırlar. Bunun için Çandar gibi insanlık dışı cahillerin kışkırtmasıyla Erdoğan’a, kah Nasır rolü kah Sünni liderliği elbisesi biçmektedirler. Gerçek ise çok farklıdır. Mısır’ın Ezher’inin olduğu yerde, Mekke ve Medine Suudi Vahhabilerin elinde olduğu bir bölgede Sünni liderliği üzerinde ahkam kesmek için ya aptal olmak ya da cahil olmak gereklidir. Bölgenin devrimci, direnişçi Sünniliğinin liderliği ise halı hazırda Suriye, Lübnan ve Filistin direnme güçlerinin elindedir. Erdoğan’ın bu kulvarda yeri yoktur o, İsrail ve Amerika’nın, NATO’nun, Büyük Ortadoğu Projesinin (BDP) çıkarları kulvarındadır.
Cengiz Çandar, hep yanlış ata oynadı ve kaybetti. O bölgede dış güçlerin müdahalesi üzerine oluşturulan karanlık senaryoların sözcüsü oldu. Kin kustu, intikam için yazdı. Okurunu aldattı. Bölge konusundaki cehaletini tantanalı sözlerle örtemeye çalıştı.
Cengiz Çandar, bilmeden yazdı, bilmeden konuştu; altı da üstü de budur.
Son olarak, Çandar ülkemizin demokratik anayasa yazımıyla ilgili ortaya koyduğu ve olaya sadece güvenlik açısından bakan yaklaşımı da bir teorik algı eksikliğine işarettir. O, önerilerini, Türkiye’nin Alevi ve Kürt sorununu bu toplumsal güçlerin hakları açısından değil de “patlamalarını önlemek için” acilen ele alınmalıdır yönünde bir yaklaşım içindedir. Bu yaklaşım bilindiği gibi yüz yıldır ülkemizin sancısı olan güvenlik yaklaşımının kendisidir. Var olan toplumsal gerçekler ve onların haklarını anayasal yasal kurum ve kuruluşlarla güvenceye alma kaygısında dağilidir; padişah ulfesi verme, sadaka sunma algısıyla tepkileri önleme çabasındadır.
Cengiz Çandar bu akılla anayasa oluşturmanın ittihatçı çizgisini sürdürmektedir. O her ne kadar liberallik, adı altında bunu dile getiriyor olsa da algı kökler. Eski-Osmanlıcılığın, kendini Yeni-Osmanlıcılıkta ifade etmesidir.
17 Haziran 2011 Cuma
AYRIŞTIRMACILIRIN OYUNU EL ELE VEREREK BOZABİLİRİZ
Hasip Yiğitoğlu
15 Haziran 2011
Türkiye”de huzur ve barışı tesis etmenin sıkıntılı halinin devamı için,bazı kesimlerin inatları eskisi gibi sürüyor.Bu kesimler,ne mahallenim kasabı,ne marangozu,ne manavı,nede bakkalıdır.Olsa olsa bunlar,haksız nemalanan devlet sistemi içinde her tarafı sarmalamış özel,tüzel şahsiyetli,kibirli,etkili, yetkili,askeri,sivil ve siyasilerdir.Sayısal olarak toplumun yalnızca küçük bir bölümünü oluşturan bu kesimlerin devleti koruma ve kollama gibi,kendilerine biçtikleri vazife,sıkıntıların esas sebebidir.
Her şeye rağmen, bu kesimler ne yaparsa yapsınlar Türkiye”nin eskisi gibi olmayacağı artık kesinlik kazanmıştır.Geleceği anlamakla ilgili yetersiz olan bu kesimlerin toplumu bir takım maceralara sürükleyebileceklerini tahmin etmek hiçte zor değildir.Ancak,ne yaparlarsa yapsınlar barış süreci toplumsal bir talebe dönüşmüştür.
Bu kesimlere denilecek tek şey,bu halkın yakasından düşünüz.
Balyozdu,Ergenekon”du gibi kurgulardan artık kimse medet beklemesin.Onlarca yıldır toplumun değer yargılarını,beklentilerini kendi haksız nemalarının devamı için her yola başvurunlara inanılmamalıdır.Onların nemaları evlatlarımızdan daha değerli olmaz.
Bizleri ayrıştırma gayretinde olanlara asla prim verilmemelidir.Etnik ve inanç kimlik üzerinden politikaların tehlikelerine karşı uyanık olmalıyız.Son seçimin en etkili parametresi olan bu politika haksız sonuçlara neden olmadımı ! Hatta bu anlayış,siyasiler tarafından ötekileştirici hakaretlere kadar vardırılmıştır.Türkiye”nin bir çok kentinde el altından ve yasadışı bir şekilde dağıtılan Alevilerle ilgili bildiriler dikkate alınacak olursa,bu durum daha iyi anlaşılacaktır.
Yaşadığımız kentte, Hatay”da bu ayrışma blok halinde sandığa yansımıştır.Hem Aleviler,hem Sunniler,nerdeyse yüzde doksan civarında bir oranda iki partiye bölünerek oy tercihlerinde bulunmalarını neye yorumlayabiliriz.
Aleviler CHP, Sünniler AKP de kümeleşerek seçim sonuçlarını etkilemişlerdir..Siyaset aklından uzak olan bu gerçeğin saklanmaması,tartışılması ve sorgulanması gerekmiyor mu !
Türkiye”nin siyaseti,siyaset biliminden oldukça uzak duruyor.Siyaset mekanizması,maalesef bilimsel olmaktan çok,popülist söylemler temelinde,sorunları sıvayıcı,erteleyici referanslar temelinde yapılmaktadır.Ekonomik,sosyal,kültürel,toplumsal gibi temel barametreler unutturulmaktadır.
Nüfusun en az yarası kadar olan ve aldığı ücretten her fırsatta memnun olmadıklarını beyan eden asgari ücretli,emekli,ziraatla uğraşan vatandaşlarımızın seçim sonuçlarını nasıl etkiledikleri ortadadır.Çıkan seçim sonuçlarından anlaşılacağı gibi,AKP nin kullandığı ekonomik,sosyal,toplumsal argumanlardan çok,din endeksli argümanları sonuçlara damgasını vurmuştur..Birde,LGS sınavlarında yaşananları hesaba katarsak durum daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye”nin mozaiğini dikkate almayan bu anlayışların içte ve dışta ülkemizi son derece sıkıntılara sokacağını anlamak için müneccim olmaya gerek var mı acaba !
Bu kısa seçim yorumundan sonra geleceğimizle ilgili beklentilere dönecek olursam,seçim sürecinde bütün bu olup bitenleri bir tarafa bırakılarak,Demokratikleşme ve barış yönünde atılacak her adım,kimden gelirse gelsin,ciddiye alınmalı ve desteklenmelidir diyebilmeliyiz.Hiç bir ayrıştırıcı söyleme,ne dün söylenene,nede yeni söyleneceklere değer vermemeliyiz.
Bir kez daha belirteyim ki, Sistem nemacılarının çıkarları çocuklarımızın yaşamlarından daha değerli olmamalıdır.Bu fırsatı vermemeliğiz.Türkiye halkının kapısında bekleyen Demokratik yeni sistemin önündeki engelleri mutlaka kaldırmalıyız.
Ayrıştırmacılara,barış içinde el ele vererek gereken dersi vermeliyiz.
hasipyigitogluö@hotmail.com
15 Haziran 2011 Çarşamba
SURİYE”DEN GÖÇ EDENLERE BASIN YASAĞIMI VAR
Hasip Yiğitoğlu
15 Haziran 2011
Bu günlerde Hatay ,ulusal ve Uluslar arası ajansların,insan hakları savunucusu kuruluşların adeta istilasına uğradı.Heyetler halinde gelmişler önemli bir kısmı.Bu ziyaretlerinin nedeni,malumunuz gibi Suriye”den göçlerle ilgilidir.Ne var ki,görüşme fırsatı bulduğum birkaç kuruluşun ortak kanısı bilgi kirliliğidir.Hepsinin ortak kanaati,göç eden Suriye”li vatandaşlarla neden görüştürülmek istenmemesidir.Şu zamana kadar,bildiğim kadarıyla görüşme izni almış herhangi bir kuruluş,yada basın mensubu olmamıştır.
Açıkçası,bu durum kafa karıştırıcı olmakla birlikte,bir takım şüpheleri de artırmaktadır.Gizlenmek istenen ne olabilir gibi bir soru akla takılıyor ister istemez.
Göç edenlerin sayısı bile gizlenmiştir.Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek”in,dün açıklamalarına kadar kaç kadın,kaç çocuk,kaç erkeğin göç ettiği bilinmemekteydi.
Bakanın açıklamalarından anladığımız kadarıyla göç eden erkeklerin oranı,kadın ve çocuk oranına göre ancak YÜZDE 10 lar civarındadır.Bu durum bir çok soru işaretlerine neden olmaktadır.Dikkat çekici bir durum değil midir !
Göç edenlerin kaçta kaçı yaralı,hangi silahlarla yaralandığı gibi sorular konusunda hiçbir bilgi verilmemektedir.Yetkililer yalnızca her türlü ilgiyi gösterdiklerini söylemekle yetinmektedirler.
Bazı haber ajanslarından anladığımız kadarıyla da,erkeklerin kadın ve çocuklarını bırakarak geriye dönüş yaptıklarıdır.Bu durum endişeleri daha da arttırmaktadır.
Bölgemiz tıkanmak istenmektedir.Eğer bir tıkanma meydana gelirse,herkes iyi bilmelidir ki,bu sorunu ancak savaş çözebilir.Bu savaş denetlenemeyecek kadar acılı sonuçlara neden olacaktır.
Suriye,Türkiye coğrafyası,etnik,inanç yönden iç içe girmiştir.Her iki ülkenin kültürel,sosyal etnik,inanç anlamda insan mozaiği hemen hemen aynıdır.
Bildiğimiz gibi,İkinci dünya savaşı sonrasında emperyalistler tarafından,800 km lik sınırın kalemle çizilmiş olması aileleri birbirinden ayırmıştır.Sınır şehirlerinde yaşayan halkların her iki ülkede akrabalık bağları vardır.
Bu reel durum,her iki ülkeye bazı sorumluluklar yüklemiştir.Hatta daha fazlası, her iki ülkenin birbirlerine güvenerek,sırtlarını vermeleri gerekmektedir.
Şimdi,aynı emperyal güçler bölgemizi yeniden dizayn etmeğe çalışmaktadırlar.Büyük Ortadoğu projesi adı altında,sözüm ona özgürlük vaadiyle ülkelerin haritaları değiştirilmek istenmektedir.Irak”ın işgali,Haririnin öldürülmesi,İsrail”in Lübnan”ı işgal girişimleri 2006 Lübnan savaşı,Gazze savaşı,onlarca ufak tefek çatışmalar.
Bölgede tek,tek ülkelerin kendi sorunlarını aşacak dinamiklerinin gelişmesine fırsat verilmemiştir.İsrail tehdidiyle nefes almaları bile önlenmiştir.
Halkların kendi kendisiyle yüzleşerek sorunlarını çözecek refleksleri kazanmalarına engel olacak iç ve dış çatışmalar hep kurgulanmıştır.Bu bağlamda onlarca yıl süren savaşlara neden olunmadı mı !.Irak”ta olduğu gibi acımasız kitle katliamlarına neden olmuştur.Irak”ta Bir milyondan fazla insan katledilmiş,bir milyondan fazla babasız kalan çocuk,bir milyondan fazla dul kalmış kadın var.Bir milyon dan fazla Amerikalı işgalcilerin tecavüzüne uğrayarak hamile kalmış kadınlar var şuan Irak”ta..Bu veriler uluslar arası insan hakları kuruluşlarının sitelerinde açıkça yayınlanmaktadır.
Kapı komşumuz Suriye”de yaşananlara,birazda bu yönde bakmak gerekmez mi !
İç çatışmaları körükleyerek,kaos yaratılarak etnik ve inanç çatışmalarına neden olacağı belli iken,yapılması gereken ateşin üzerine benzinle gitmek olmamalıdır.Böylesi bir savaşın denetlenebilirliği olamaz.Düşmanlıklara neden olacak her davranıştan sakınılmalıdır.
Suriye”de yaşananlar,Tunus”ta,Mısır”da gelişen özgürlük hareketlerinin bölgeyi sarmalamasının önünün kesilmesi yönünde bir denklem olarak karşımıza çıkartıldığını söylemek yanlış olur mu acaba !
Bu görüşlerimden Suriye”nin sorunlu bir ülke olmadığını söylediğim anlaşılmamalıdır.Suriye bir Ortadoğu ülkesidir ve her Ortadoğu ülkesi gibi,Demokratik ,sosyal ve ekonomik sorunları vardır.Türkiye”de ne kadar Kürt sorunu varsa,Suriye”de o kadar Kürt sorunu vardır.Ülkemizde ne kadar Alevi sorunu varsa,o kadar Sunni sorunu vardır.Kendi ülkemizde,nasıl kanın durdurulması için gayret gösteriyorsak,komşumuz ve orada yaşayan akrabalarımız açısından kanın durdurulması için gayretlerimiz olmalıdır.
Bu kan bir an önce durdurulmalıdır.Geç kalınmamalıdır.Aksi halde ABD ve İsrail”i kapımızda bulabiliriz.Sonrası hiçte yabancı olmadığımız felaketleri yaşayabiliriz.
Ülkemizin alması gereken tutum bu gerçeklerin yaşanmaması için olmalıdır.Ne var ki,bilgi kirliliğinin dezenformasyonu halka travma yaşatmaktadır şuan.
Yaşadığımız bölgenin hassas olmasına dikkat ederek her provokasyondan sakınmalıdır.Hatay”ın denge hassasiyeti dikkate alınarak yetkililerin sağlıklı enformasyon yapmaları gerekmektedir.
Ve en önemlisi,Türkiye”yi arka bahçe olduğu izlenimi bir an önce bertaraf edilmelidir.Aksi halde,halklar arasında ciddi düşmanlıkların oluşacağını bilelim.
Gelin hep beraber,Alevi,Sunni,Hıristiyan,Türk,Arap,Kürt biz Hatay halkı savaş istemediğimizi herkese ilan edelim.
Biz Suriye halkıyla saygı temelinde iyi komşuluk ilişkileri ve barış içinde yaşamak istiyoruz diyelim.
Demokratik kamuoyu oluşturmak için herkese görev düşmektedir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
15 Haziran 2011
Bu günlerde Hatay ,ulusal ve Uluslar arası ajansların,insan hakları savunucusu kuruluşların adeta istilasına uğradı.Heyetler halinde gelmişler önemli bir kısmı.Bu ziyaretlerinin nedeni,malumunuz gibi Suriye”den göçlerle ilgilidir.Ne var ki,görüşme fırsatı bulduğum birkaç kuruluşun ortak kanısı bilgi kirliliğidir.Hepsinin ortak kanaati,göç eden Suriye”li vatandaşlarla neden görüştürülmek istenmemesidir.Şu zamana kadar,bildiğim kadarıyla görüşme izni almış herhangi bir kuruluş,yada basın mensubu olmamıştır.
Açıkçası,bu durum kafa karıştırıcı olmakla birlikte,bir takım şüpheleri de artırmaktadır.Gizlenmek istenen ne olabilir gibi bir soru akla takılıyor ister istemez.
Göç edenlerin sayısı bile gizlenmiştir.Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek”in,dün açıklamalarına kadar kaç kadın,kaç çocuk,kaç erkeğin göç ettiği bilinmemekteydi.
Bakanın açıklamalarından anladığımız kadarıyla göç eden erkeklerin oranı,kadın ve çocuk oranına göre ancak YÜZDE 10 lar civarındadır.Bu durum bir çok soru işaretlerine neden olmaktadır.Dikkat çekici bir durum değil midir !
Göç edenlerin kaçta kaçı yaralı,hangi silahlarla yaralandığı gibi sorular konusunda hiçbir bilgi verilmemektedir.Yetkililer yalnızca her türlü ilgiyi gösterdiklerini söylemekle yetinmektedirler.
Bazı haber ajanslarından anladığımız kadarıyla da,erkeklerin kadın ve çocuklarını bırakarak geriye dönüş yaptıklarıdır.Bu durum endişeleri daha da arttırmaktadır.
Bölgemiz tıkanmak istenmektedir.Eğer bir tıkanma meydana gelirse,herkes iyi bilmelidir ki,bu sorunu ancak savaş çözebilir.Bu savaş denetlenemeyecek kadar acılı sonuçlara neden olacaktır.
Suriye,Türkiye coğrafyası,etnik,inanç yönden iç içe girmiştir.Her iki ülkenin kültürel,sosyal etnik,inanç anlamda insan mozaiği hemen hemen aynıdır.
Bildiğimiz gibi,İkinci dünya savaşı sonrasında emperyalistler tarafından,800 km lik sınırın kalemle çizilmiş olması aileleri birbirinden ayırmıştır.Sınır şehirlerinde yaşayan halkların her iki ülkede akrabalık bağları vardır.
Bu reel durum,her iki ülkeye bazı sorumluluklar yüklemiştir.Hatta daha fazlası, her iki ülkenin birbirlerine güvenerek,sırtlarını vermeleri gerekmektedir.
Şimdi,aynı emperyal güçler bölgemizi yeniden dizayn etmeğe çalışmaktadırlar.Büyük Ortadoğu projesi adı altında,sözüm ona özgürlük vaadiyle ülkelerin haritaları değiştirilmek istenmektedir.Irak”ın işgali,Haririnin öldürülmesi,İsrail”in Lübnan”ı işgal girişimleri 2006 Lübnan savaşı,Gazze savaşı,onlarca ufak tefek çatışmalar.
Bölgede tek,tek ülkelerin kendi sorunlarını aşacak dinamiklerinin gelişmesine fırsat verilmemiştir.İsrail tehdidiyle nefes almaları bile önlenmiştir.
Halkların kendi kendisiyle yüzleşerek sorunlarını çözecek refleksleri kazanmalarına engel olacak iç ve dış çatışmalar hep kurgulanmıştır.Bu bağlamda onlarca yıl süren savaşlara neden olunmadı mı !.Irak”ta olduğu gibi acımasız kitle katliamlarına neden olmuştur.Irak”ta Bir milyondan fazla insan katledilmiş,bir milyondan fazla babasız kalan çocuk,bir milyondan fazla dul kalmış kadın var.Bir milyon dan fazla Amerikalı işgalcilerin tecavüzüne uğrayarak hamile kalmış kadınlar var şuan Irak”ta..Bu veriler uluslar arası insan hakları kuruluşlarının sitelerinde açıkça yayınlanmaktadır.
Kapı komşumuz Suriye”de yaşananlara,birazda bu yönde bakmak gerekmez mi !
İç çatışmaları körükleyerek,kaos yaratılarak etnik ve inanç çatışmalarına neden olacağı belli iken,yapılması gereken ateşin üzerine benzinle gitmek olmamalıdır.Böylesi bir savaşın denetlenebilirliği olamaz.Düşmanlıklara neden olacak her davranıştan sakınılmalıdır.
Suriye”de yaşananlar,Tunus”ta,Mısır”da gelişen özgürlük hareketlerinin bölgeyi sarmalamasının önünün kesilmesi yönünde bir denklem olarak karşımıza çıkartıldığını söylemek yanlış olur mu acaba !
Bu görüşlerimden Suriye”nin sorunlu bir ülke olmadığını söylediğim anlaşılmamalıdır.Suriye bir Ortadoğu ülkesidir ve her Ortadoğu ülkesi gibi,Demokratik ,sosyal ve ekonomik sorunları vardır.Türkiye”de ne kadar Kürt sorunu varsa,Suriye”de o kadar Kürt sorunu vardır.Ülkemizde ne kadar Alevi sorunu varsa,o kadar Sunni sorunu vardır.Kendi ülkemizde,nasıl kanın durdurulması için gayret gösteriyorsak,komşumuz ve orada yaşayan akrabalarımız açısından kanın durdurulması için gayretlerimiz olmalıdır.
Bu kan bir an önce durdurulmalıdır.Geç kalınmamalıdır.Aksi halde ABD ve İsrail”i kapımızda bulabiliriz.Sonrası hiçte yabancı olmadığımız felaketleri yaşayabiliriz.
Ülkemizin alması gereken tutum bu gerçeklerin yaşanmaması için olmalıdır.Ne var ki,bilgi kirliliğinin dezenformasyonu halka travma yaşatmaktadır şuan.
Yaşadığımız bölgenin hassas olmasına dikkat ederek her provokasyondan sakınmalıdır.Hatay”ın denge hassasiyeti dikkate alınarak yetkililerin sağlıklı enformasyon yapmaları gerekmektedir.
Ve en önemlisi,Türkiye”yi arka bahçe olduğu izlenimi bir an önce bertaraf edilmelidir.Aksi halde,halklar arasında ciddi düşmanlıkların oluşacağını bilelim.
Gelin hep beraber,Alevi,Sunni,Hıristiyan,Türk,Arap,Kürt biz Hatay halkı savaş istemediğimizi herkese ilan edelim.
Biz Suriye halkıyla saygı temelinde iyi komşuluk ilişkileri ve barış içinde yaşamak istiyoruz diyelim.
Demokratik kamuoyu oluşturmak için herkese görev düşmektedir.
hasipyigitoglu@hotmail.com
"VATAN HAİNLERİ"
Mikdat Abuzer
15 Mayıs 2011
Halkımız, Suriye sığınmacılarına “VATAN HAİNLERİ” adını taktı. Bu tanımlama, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için maşa olan, Amerika-İsrail ve Arap gericiliğinin maşası olara, Erdoğan’ın eş başkanlığında desteklenen, ülkesinde insanlık dışı kanlı katliamlar yaparak, mezhep ayrımcılığı üzerinden ölüm saçan, kimliklere bakarak yerleşim yerine göre ayrım yapıp adam öldüren, kadınları gasp edip parçalayarak nehirlere atan şebekelere verilen isimdir. “VATAN HAİNLERİ” adı, olguları gerçek anlamıyla tanımlıyor.
Bu şebekenin kendi ülkesine karşı yaptığı ihanet, dış güçlerin karanlık odalarında belirlenen tek tip söylem olarak medyaya sunulmaktadır; kurgu, uydurma, abartma montaj hikayeler üretilerek, “ne kadar çok yalan söylenirse o kadar kafalar bulanır” taktiği yapmaktadır. Her bir yalanı ortaya sermek için harcanacak emekler, hiçbir zaman yalan üretimine yetişilemeyeceği hesabıyla hareket edilmektedir. Tümü birbirine benzeyen tekrarlar olayları mantığın en basit verileriyle ele alınca yalanın çehresini açığa çıkarmak güç değildir. Irak işgaline yönelen 2003 savaşı arifesini hatırlayın; aynı büyük yalanların bin katını düşünün varacağınız sonuç Suriye’yi tanımlayacaktır. Suriye’ye karşı bu vatan hainlerinin işlediği cürümün ahlaksızlığıyla ülkemize sığınmaları, kendi vatanına yararı olmayanın ülkemize felaketten başka bir şey getirmeyeceğini hatırlatmak hepimizin görevidir.
Bu durum öylesini komik haller oluşturmaktadır ki, yalanı anlamak için ayrıca bir tanık bulmaya gerek kalmıyor; Suriye ordusu henüz onlarca km uzaktayken, “sınır boyundaki tarlaları ordu yakıyor” söylemleri kurgulamak, Ordu henüz Cisir Şuğur’a girmeden, yakıp yıktığını, tanklarla bombaladığını iddia etmek, elleriyle katlettikleri 120 güvenlik görevlisini uzun uzun, ballandıra ballandıra ve övünerek, zafer kazanmış edalarıyla anlatan aynı insanlar, basın karşısında aldıkları talimat gereği, “ordudaki bölünme nedeniyle, yine ordunun katlettiği insanlar” diye sunmaları, toplu mezarları itirafçılar gösterip olayı tüm yönleriyle anlatmasına karşın bunu 10 gündür ortalıkta olmayan devletin sırtına yıkmak gibi dehşet verici yalan söylemleri bunu anlatmaya yeterlidir. Bu çevrelerde yalan, takkiyecilik “Allah yolunda kafiri aldatmak” adına yapılır. Bunun için de ayeti kerime bile getirilir, “Va mekaru va amkar ullah va Allahu hayrul makirin” (Ve hile yaptılar ve Allah hile yaptı ve Allah en hayırlı hilecidir”. Bu ayeti lafzıyla ele alıp şer için kullanalar, ülkemizde olduğu gibi Suriye’de de aynı familyanın insanlarıdır. İşte bu VATAN HAİNLERİ, köylü kurnazlıklarıyla, deve kuşu misali, kendi ülkelerine ihaneti organize etmeye çalışmaktadırlar. Erdoğan yönetimi ise bunların destekçisi olarak, vekaleti kimden alınmış belli olmayan bir davranışla, ülkemizi bu ele kanıl şebekelere bir misafirhane olarak sunmaktadır.
Bunun bilincinde olan halkımız, “VATAN HAİNİ” sıfatı bu şebekelere layık görmüştür. Bu adı bunlar için her yerde kullanmalıyız. Bu hainlerin duygu sömürüsü yapmalarına müsaade etmemeliyiz. Yüzlerine tükürmeliyiz.
Bilinmesi gereken diğer önemli noktalar ise şudur;
Bunlar "VATAN HAİNİ"dir. Basit bir sayısal ölçüyle bunu size anlatarak, medyanın yalanlarını ortaya çıkarmak zor değil. Ülkemize sığının göçmenlerin 10 000 kişi bulduğunu var sayalım. Yapılan açıklamalarda 1800 erkek gerisi çocuk ve kadın. İşte size eli kanlı eylemlere karışanların sayısı tas tamam budur. Bunu bire bir gözlemlerimle ifade ediyorum. Sayı budur. Cisir el Şuğur ve çevresini yakıp yıkan, kadınlara tecavüz ederek satırlarla doğrayıp Asi Nehrine atan, Alevi diye katlettikleri insanları kepçelerle Asi’ye döken, toplu mezarlara gömen, bir ilçede olası mümkün olan tüm resmi ve kamu yönetim dairelerini ve kurumlarını, ülke servetlerini ve özel mülkleri yakıp yıkan bunlardır. Bu sayı olayların ilk anından itibaren belirlenmiştir. Ne bir siyasi program ne de bir siyasal hareket olarak değil barışçıl muhalefeti bile işkencelerle kendi aralarından tasfiye eden bu güruh, hanice sinsice ve korkakça yaptıkları yıkımın ardından Türkiye’ye kaçtılar. Çünkü ne dayanacakları bir halk kitleleri vardı ne de Suriye’nin halk desteğiyle dik duran direniş çizgisini sarsabilecek durumdaydılar. Yakıp yıktılar ve onları yönlendiren Türkiye derin devletine sığındılar. Erdoğan yönetiminin şemsiyesi altına girdiler; ele geçen silahlar, SİM kartları, itirafçıların dile getirdikleri tek gerçek Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) Eş Başkanı Erdoğan’ın Ülkemizi ve halklarını tarihi büyük kin ve sorumluluk altına soktuğunu göstermektedir.
Erdoğan yönetim, ikiyüzlü politikasıyla Suriye’deki tüm olaylarda parmağı olduğu açığa çıkmıştır. Dini kanlı eylemlerine alet edenler bunlardır. Bu kanlı eylemlere karışmayanlar, olaylardan yaşadığı korkuyla, kin ve intikam şebekelerinin yarattığı dehşetle, çevre köylere sığınanlar, ordunun hakim olduğu her alana, şu an akın akın evlerine dönmektedirler. Dönmeyen, Erdoğan’ın işbirlikçileri Amerikanın-İsrail’in ve Arap gericiliğinin paralarıyla beslenen ve onların emirleriyle vatanlarına ihanet edenlerdir. Bu aynı zamanda bir oyundur. Suriye’yi içteki hainlerle yıkamayacağını anlayanlar, Suriye’nin geniş dost çevresi olan bölge devrimci hareketlerinin aktif savunusuyla yüz yüze kalınca, malum “sivilleri koruma” oyununa başladılar. Bu oyuna dayanarak Suriye’ye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden yaptırım tezgahlamaya başladılar. Ülkemizi yeni bir askeri macera için hazırlayan Erdoğan, bölgemizin kanlı süreçlerini açmak için hesapsızca ve pervasızca ateşe benzin dökmeye başlamıştır. Komşuluğa, dostluğa kardeşliğe ihanetin böylesi ne iğrenç türü tarihte çok azdır. Bu tarz ilişki, Osmanlıcılığın dağılma sürecini hatırlatan şaşkınlıktır. Güçlü olduğu sanısının gerçek dışı yönelimleridir ve sonuç her hatanın sahibeni sert bir şamar olarak dönemsidir.
Her kes yaptığının kefaretini ödeyecektir. Yarın Türkiye yeni bir Sevr’le karşı karşıya gelince bu satırların yazarı bu yazıyı, bu gün akılsızlık eden militarist milliyetçilere bir kez daha hatırlatacaktır. Erdoğan’ın HAİNLERE desteği ülkemiz halkından gerekli yanıtı almakta geç kalmayacaktır. Evi camdan olan kimseyi taşlamasın…
15 Mayıs 2011
Halkımız, Suriye sığınmacılarına “VATAN HAİNLERİ” adını taktı. Bu tanımlama, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için maşa olan, Amerika-İsrail ve Arap gericiliğinin maşası olara, Erdoğan’ın eş başkanlığında desteklenen, ülkesinde insanlık dışı kanlı katliamlar yaparak, mezhep ayrımcılığı üzerinden ölüm saçan, kimliklere bakarak yerleşim yerine göre ayrım yapıp adam öldüren, kadınları gasp edip parçalayarak nehirlere atan şebekelere verilen isimdir. “VATAN HAİNLERİ” adı, olguları gerçek anlamıyla tanımlıyor.
Bu şebekenin kendi ülkesine karşı yaptığı ihanet, dış güçlerin karanlık odalarında belirlenen tek tip söylem olarak medyaya sunulmaktadır; kurgu, uydurma, abartma montaj hikayeler üretilerek, “ne kadar çok yalan söylenirse o kadar kafalar bulanır” taktiği yapmaktadır. Her bir yalanı ortaya sermek için harcanacak emekler, hiçbir zaman yalan üretimine yetişilemeyeceği hesabıyla hareket edilmektedir. Tümü birbirine benzeyen tekrarlar olayları mantığın en basit verileriyle ele alınca yalanın çehresini açığa çıkarmak güç değildir. Irak işgaline yönelen 2003 savaşı arifesini hatırlayın; aynı büyük yalanların bin katını düşünün varacağınız sonuç Suriye’yi tanımlayacaktır. Suriye’ye karşı bu vatan hainlerinin işlediği cürümün ahlaksızlığıyla ülkemize sığınmaları, kendi vatanına yararı olmayanın ülkemize felaketten başka bir şey getirmeyeceğini hatırlatmak hepimizin görevidir.
Bu durum öylesini komik haller oluşturmaktadır ki, yalanı anlamak için ayrıca bir tanık bulmaya gerek kalmıyor; Suriye ordusu henüz onlarca km uzaktayken, “sınır boyundaki tarlaları ordu yakıyor” söylemleri kurgulamak, Ordu henüz Cisir Şuğur’a girmeden, yakıp yıktığını, tanklarla bombaladığını iddia etmek, elleriyle katlettikleri 120 güvenlik görevlisini uzun uzun, ballandıra ballandıra ve övünerek, zafer kazanmış edalarıyla anlatan aynı insanlar, basın karşısında aldıkları talimat gereği, “ordudaki bölünme nedeniyle, yine ordunun katlettiği insanlar” diye sunmaları, toplu mezarları itirafçılar gösterip olayı tüm yönleriyle anlatmasına karşın bunu 10 gündür ortalıkta olmayan devletin sırtına yıkmak gibi dehşet verici yalan söylemleri bunu anlatmaya yeterlidir. Bu çevrelerde yalan, takkiyecilik “Allah yolunda kafiri aldatmak” adına yapılır. Bunun için de ayeti kerime bile getirilir, “Va mekaru va amkar ullah va Allahu hayrul makirin” (Ve hile yaptılar ve Allah hile yaptı ve Allah en hayırlı hilecidir”. Bu ayeti lafzıyla ele alıp şer için kullanalar, ülkemizde olduğu gibi Suriye’de de aynı familyanın insanlarıdır. İşte bu VATAN HAİNLERİ, köylü kurnazlıklarıyla, deve kuşu misali, kendi ülkelerine ihaneti organize etmeye çalışmaktadırlar. Erdoğan yönetimi ise bunların destekçisi olarak, vekaleti kimden alınmış belli olmayan bir davranışla, ülkemizi bu ele kanıl şebekelere bir misafirhane olarak sunmaktadır.
Bunun bilincinde olan halkımız, “VATAN HAİNİ” sıfatı bu şebekelere layık görmüştür. Bu adı bunlar için her yerde kullanmalıyız. Bu hainlerin duygu sömürüsü yapmalarına müsaade etmemeliyiz. Yüzlerine tükürmeliyiz.
Bilinmesi gereken diğer önemli noktalar ise şudur;
Bunlar "VATAN HAİNİ"dir. Basit bir sayısal ölçüyle bunu size anlatarak, medyanın yalanlarını ortaya çıkarmak zor değil. Ülkemize sığının göçmenlerin 10 000 kişi bulduğunu var sayalım. Yapılan açıklamalarda 1800 erkek gerisi çocuk ve kadın. İşte size eli kanlı eylemlere karışanların sayısı tas tamam budur. Bunu bire bir gözlemlerimle ifade ediyorum. Sayı budur. Cisir el Şuğur ve çevresini yakıp yıkan, kadınlara tecavüz ederek satırlarla doğrayıp Asi Nehrine atan, Alevi diye katlettikleri insanları kepçelerle Asi’ye döken, toplu mezarlara gömen, bir ilçede olası mümkün olan tüm resmi ve kamu yönetim dairelerini ve kurumlarını, ülke servetlerini ve özel mülkleri yakıp yıkan bunlardır. Bu sayı olayların ilk anından itibaren belirlenmiştir. Ne bir siyasi program ne de bir siyasal hareket olarak değil barışçıl muhalefeti bile işkencelerle kendi aralarından tasfiye eden bu güruh, hanice sinsice ve korkakça yaptıkları yıkımın ardından Türkiye’ye kaçtılar. Çünkü ne dayanacakları bir halk kitleleri vardı ne de Suriye’nin halk desteğiyle dik duran direniş çizgisini sarsabilecek durumdaydılar. Yakıp yıktılar ve onları yönlendiren Türkiye derin devletine sığındılar. Erdoğan yönetiminin şemsiyesi altına girdiler; ele geçen silahlar, SİM kartları, itirafçıların dile getirdikleri tek gerçek Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) Eş Başkanı Erdoğan’ın Ülkemizi ve halklarını tarihi büyük kin ve sorumluluk altına soktuğunu göstermektedir.
Erdoğan yönetim, ikiyüzlü politikasıyla Suriye’deki tüm olaylarda parmağı olduğu açığa çıkmıştır. Dini kanlı eylemlerine alet edenler bunlardır. Bu kanlı eylemlere karışmayanlar, olaylardan yaşadığı korkuyla, kin ve intikam şebekelerinin yarattığı dehşetle, çevre köylere sığınanlar, ordunun hakim olduğu her alana, şu an akın akın evlerine dönmektedirler. Dönmeyen, Erdoğan’ın işbirlikçileri Amerikanın-İsrail’in ve Arap gericiliğinin paralarıyla beslenen ve onların emirleriyle vatanlarına ihanet edenlerdir. Bu aynı zamanda bir oyundur. Suriye’yi içteki hainlerle yıkamayacağını anlayanlar, Suriye’nin geniş dost çevresi olan bölge devrimci hareketlerinin aktif savunusuyla yüz yüze kalınca, malum “sivilleri koruma” oyununa başladılar. Bu oyuna dayanarak Suriye’ye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden yaptırım tezgahlamaya başladılar. Ülkemizi yeni bir askeri macera için hazırlayan Erdoğan, bölgemizin kanlı süreçlerini açmak için hesapsızca ve pervasızca ateşe benzin dökmeye başlamıştır. Komşuluğa, dostluğa kardeşliğe ihanetin böylesi ne iğrenç türü tarihte çok azdır. Bu tarz ilişki, Osmanlıcılığın dağılma sürecini hatırlatan şaşkınlıktır. Güçlü olduğu sanısının gerçek dışı yönelimleridir ve sonuç her hatanın sahibeni sert bir şamar olarak dönemsidir.
Her kes yaptığının kefaretini ödeyecektir. Yarın Türkiye yeni bir Sevr’le karşı karşıya gelince bu satırların yazarı bu yazıyı, bu gün akılsızlık eden militarist milliyetçilere bir kez daha hatırlatacaktır. Erdoğan’ın HAİNLERE desteği ülkemiz halkından gerekli yanıtı almakta geç kalmayacaktır. Evi camdan olan kimseyi taşlamasın…
"VATAN HANİLERİ"
Mikdat Abuzer
15 Mayıs 2011
Halkımız, Suriye sığınmacılarına “VATAN HAİNLERİ” adını taktı. Bu tanımlama, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için maşa olan, Amerika-İsrail ve Arap gericiliğinin maşası olara, Erdoğan’ın eş başkanlığında desteklenen, ülkesinde insanlık dışı kanlı katliamlar yaparak, mezhep ayrımcılığı üzerinden ölüm saçan, kimliklere bakarak yerleşim yerine göre ayrım yapıp adam öldüren, kadınları gasp edip parçalayarak nehirlere atan şebekelere verilen isimdir. “VATAN HAİNLERİ” adı, olguları gerçek anlamıyla tanımlıyor.
Bu şebekenin kendi ülkesine karşı yaptığı ihanet, dış güçlerin karanlık odalarında belirlenen tek tip söylem olarak medyaya sunulmaktadır; kurgu, uydurma, abartma montaj hikayeler üretilerek, “ne kadar çok yalan söylenirse o kadar kafalar bulanır” taktiği yapmaktadır. Her bir yalanı ortaya sermek için harcanacak emekler, hiçbir zaman yalan üretimine yetişilemeyeceği hesabıyla hareket edilmektedir. Tümü birbirine benzeyen tekrarlar olayları mantığın en basit verileriyle ele alınca yalanın çehresini açığa çıkarmak güç değildir. Irak işgaline yönelen 2003 savaşı arifesini hatırlayın; aynı büyük yalanların bin katını düşünün varacağınız sonuç Suriye’yi tanımlayacaktır. Suriye’ye karşı bu vatan hainlerinin işlediği cürümün ahlaksızlığıyla ülkemize sığınmaları, kendi vatanına yararı olmayanın ülkemize felaketten başka bir şey getirmeyeceğini hatırlatmak hepimizin görevidir.
Bu durum öylesini komik haller oluşturmaktadır ki, yalanı anlamak için ayrıca bir tanık bulmaya gerek kalmıyor; Suriye ordusu henüz onlarca km uzaktayken, “sınır boyundaki tarlaları ordu yakıyor” söylemleri kurgulamak, Ordu henüz Cisir Şuğur’a girmeden, yakıp yıktığını, tanklarla bombaladığını iddia etmek, elleriyle katlettikleri 120 güvenlik görevlisini uzun uzun, ballandıra ballandıra ve övünerek, zafer kazanmış edalarıyla anlatan aynı insanlar, basın karşısında aldıkları talimat gereği, “ordudaki bölünme nedeniyle, yine ordunun katlettiği insanlar” diye sunmaları, toplu mezarları itirafçılar gösterip olayı tüm yönleriyle anlatmasına karşın bunu 10 gündür ortalıkta olmayan devletin sırtına yıkmak gibi dehşet verici yalan söylemleri bunu anlatmaya yeterlidir. Bu çevrelerde yalan, takkiyecilik “Allah yolunda kafiri aldatmak” adına yapılır. Bunun için de ayeti kerime bile getirilir, “Va mekaru va amkar ullah va Allahu hayrul makirin” (Ve hile yaptılar ve Allah hile yaptı ve Allah en hayırlı hilecidir”. Bu ayeti lafzıyla ele alıp şer için kullanalar, ülkemizde olduğu gibi Suriye’de de aynı familyanın insanlarıdır. İşte bu VATAN HAİNLERİ, köylü kurnazlıklarıyla, deve kuşu misali, kendi ülkelerine ihaneti organize etmeye çalışmaktadırlar. Erdoğan yönetimi ise bunların destekçisi olarak, vekaleti kimden alınmış belli olmayan bir davranışla, ülkemizi bu ele kanıl şebekelere bir misafirhane olarak sunmaktadır.
Bunun bilincinde olan halkımız, “VATAN HAİNİ” sıfatı bu şebekelere layık görmüştür. Bu adı bunlar için her yerde kullanmalıyız. Bu hainlerin duygu sömürüsü yapmalarına müsaade etmemeliyiz. Yüzlerine tükürmeliyiz.
Bilinmesi gereken diğer önemli noktalar ise şudur;
Bunlar "VATAN HAİNİ"dir. Basit bir sayısal ölçüyle bunu size anlatarak, medyanın yalanlarını ortaya çıkarmak zor değil. Ülkemize sığının göçmenlerin 10 000 kişi bulduğunu var sayalım. Yapılan açıklamalarda 1800 erkek gerisi çocuk ve kadın. İşte size eli kanlı eylemlere karışanların sayısı tas tamam budur. Bunu bire bir gözlemlerimle ifade ediyorum. Sayı budur. Cisir el Şuğur ve çevresini yakıp yıkan, kadınlara tecavüz ederek satırlarla doğrayıp Asi Nehrine atan, Alevi diye katlettikleri insanları kepçelerle Asi’ye döken, toplu mezarlara gömen, bir ilçede olası mümkün olan tüm resmi ve kamu yönetim dairelerini ve kurumlarını, ülke servetlerini ve özel mülkleri yakıp yıkan bunlardır. Bu sayı olayların ilk anından itibaren belirlenmiştir. Ne bir siyasi program ne de bir siyasal hareket olarak değil barışçıl muhalefeti bile işkencelerle kendi aralarından tasfiye eden bu güruh, hanice sinsice ve korkakça yaptıkları yıkımın ardından Türkiye’ye kaçtılar. Çünkü ne dayanacakları bir halk kitleleri vardı ne de Suriye’nin halk desteğiyle dik duran direniş çizgisini sarsabilecek durumdaydılar. Yakıp yıktılar ve onları yönlendiren Türkiye derin devletine sığındılar. Erdoğan yönetiminin şemsiyesi altına girdiler; ele geçen silahlar, SİM kartları, itirafçıların dile getirdikleri tek gerçek Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) Eş Başkanı Erdoğan’ın Ülkemizi ve halklarını tarihi büyük kin ve sorumluluk altına soktuğunu göstermektedir.
Erdoğan yönetim, ikiyüzlü politikasıyla Suriye’deki tüm olaylarda parmağı olduğu açığa çıkmıştır. Dini kanlı eylemlerine alet edenler bunlardır. Bu kanlı eylemlere karışmayanlar, olaylardan yaşadığı korkuyla, kin ve intikam şebekelerinin yarattığı dehşetle, çevre köylere sığınanlar, ordunun hakim olduğu her alana, şu an akın akın evlerine dönmektedirler. Dönmeyen, Erdoğan’ın işbirlikçileri Amerikanın-İsrail’in ve Arap gericiliğinin paralarıyla beslenen ve onların emirleriyle vatanlarına ihanet edenlerdir. Bu aynı zamanda bir oyundur. Suriye’yi içteki hainlerle yıkamayacağını anlayanlar, Suriye’nin geniş dost çevresi olan bölge devrimci hareketlerinin aktif savunusuyla yüz yüze kalınca, malum “sivilleri koruma” oyununa başladılar. Bu oyuna dayanarak Suriye’ye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden yaptırım tezgahlamaya başladılar. Ülkemizi yeni bir askeri macera için hazırlayan Erdoğan, bölgemizin kanlı süreçlerini açmak için hesapsızca ve pervasızca ateşe benzin dökmeye başlamıştır. Komşuluğa, dostluğa kardeşliğe ihanetin böylesi ne iğrenç türü tarihte çok azdır. Bu tarz ilişki, Osmanlıcılığın dağılma sürecini hatırlatan şaşkınlıktır. Güçlü olduğu sanısının gerçek dışı yönelimleridir ve sonuç her hatanın sahibeni sert bir şamar olarak dönemsidir.
Her kes yaptığının kefaretini ödeyecektir. Yarın Türkiye yeni bir Sevr’le karşı karşıya gelince bu satırların yazarı bu yazıyı, bu gün akılsızlık eden militarist milliyetçilere bir kez daha hatırlatacaktır. Erdoğan’ın HAİNLERE desteği ülkemiz halkından gerekli yanıtı almakta geç kalmayacaktır. Evi camdan olan kimseyi taşlamasın…
13 Haziran 2011 Pazartesi
“TÜRK REALİTESİ” Mİ?
SİBEL ÖZBUDUN
“Öfkelenin…
Kabul Etmeyin…
Harekete Geçin...”[1]
“Kürtlerin tarihsel zaferi”… Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Infoturk’ haber ajansı, BDP’nin başı çektiği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarının büyük bölümünün parlamentoya girmesini bu başlık altında duyuruyordu kamuoyuna. Kürt coğrafyasının aynı duyguyu paylaştığı biliniyor.
Temelden yoksun bir saptama değil bu. Gerçekten de onlarca yıllık, kimi açık ve vahşi, kimi örtülü ve sinsi baskılar Kürtlere iyi öğretmen olmuş besbelli. Blok, ama esas olarak da BDP adayları ve seçmenleri kılı kırk yarar bir ince hesaplamaya tabi tuttu. Bütün bağlantı ve olasılıkları göz önünde bulundurarak... Hangi mahalleden, hangi mezradan ne kadar oy geleceği milim milim saptanıp, bir bölümü okur-yazar olmayan, bazıları hiç Türkçe bilmeyen seçmenlere teker teker nasıl oy verileceği anlatıldı.
Ve başta DTP olmak üzere Blok bileşenlerinin canını dişine takmış, özverili çalışmaları. YSK kararı üzerine sokaklara dökülen, miting meydanlarını dolduran, konu komşu dolaşıp oy isteyen Kürt kadınları, gençleri… Mersin’e, eski yoldaşlarının kampanyasına desteğe koşan saçları ak Dev-Gençliler, nükleer karşıtları, okulu kırıp bildiri dağıtan, afişleme yapan liseliler, üniversite hocaları… hepsinin, hepsinin payı büyük.
Onlar sayesindedir ki Blok hedeflediği milletvekillerinin neredeyse tümünün -tek oyu dahi heba etmeden- parlamentoya girmesini sağlamış durumda. Üstelik bizim gibi altmışına merdiven dayamışların yüreğini titreten bir artıyla: Ertuğrul Kürkçü ile birlikte onları, ilk sevdalarımızı da -Deniz Gezmiş’i, Ömer Ayna’yı, Hüseyin Cevahir’i, Yusuf Arslan’ı, Mahir Çayan’ı, İbrahim Kaypakkaya’yı… da meclise taşımış olduk: bir zamanlar sıralarında idamlarının onaylandığı, “vatan haini” ilan edildikleri meclise… Çok uzun zamandır açık kalmış, bir türlü kabuk tutmayan bir yara bu kez çiçek açtı…
Bu, madalyonun bir yüzü… İnkâr edilmez, azımsanmaz, dudak bükülmez…
Ama bir başka yüzü daha var 2011 seçiminin.
Suyun Batı yakasında her iki seçmenden biri AKP’ye oy verdi… Kimse AKP’nin milletvekili sayısının azaldığı, yeni Anayasa önerisini referanduma götürecek sayıyı bile tutturamadığı vb. olgularla teselli bulmaya kalkışmasın. O, işin reelpolitikayla ilgili faslı. Olayın “toplumsal” ve sokakta tezahür eden/edecek gerçekliği, 2009 yerel seçimlerinde oyları yüzde 38.8’e dek gerileyen AKP’nin çok değil iki yıl sonra yaklaşık yüzde 50’ye sıçraması.
Unutulacak kadar mazi değil: 2009 yerel seçimleri, AKP’nin “Kürt açılımı”na start verdiği günlerde gerçekleşmişti. Ve “açılım”ın gölgesi dahi, partiyi ciddi bir oy kaybına uğratmaya yetti: yüzde 46.5’den yüzde 38.8’e…
2009’dan 2011’e iktidar partisi yüzde 10’u aşkın bir oy sıçraması yaptıracak “muhteşem” bir iktisadî ya da siyasal başarıya imza atmadı, bilebildiğim kadarıyla: İşsizliği sıfırlamadı; ihracat patlaması yapmadı; ne bileyim ülkenin AB’ye girmesini sağlamadı; “Van minut” dışında kaydadeğer bir uluslar arası başarısı da yok… Hatta, aklımda yanlış kalmadıysa iki yıl içinde milli takım dünya şampiyonu filan da olmadı... Veya üniversite sınavları kaldırılıp bütün lise mezunlarına (haydi anadilde olmasından vaz geçtim) parasız, nitelikli bir yükseköğrenimin önü de açılmış değil…
Şu hâlde ne oldu? Yanılmıyorsam şu: AKP bu seçim kampanyasını tüm emek hareketine, sol muhalefete, ama özellikle de Kürt hareketine karşı fevkalade agresif bir söylem üzerine oturttu. Hedef belli ki MHP tabanının aşındırılması ve temellük edilmesiydi; bu öyle gözüküyor ki büyük ölçüde başarılı da oldu. “Ankara’da polis tankerine tırmanan kız mıdır kadın mıdır” dan, “Hopa’ya eşkıyalar inmiş”e, “Kürt sorunu bitmiştir, artık sadece Kürt yurttaşların sorunları vardır” dan “Kürtlerin dini Zerdüştlüktür diyor. Kim diyor İmralı diyor ve onun izinde olanlar. Şimdi Cuma namazını kılıyorlar. Cuma’ya gitmiyorlar, devletin imamı arkasında durmuyorlar. Bir yerde durup kadın erkek karışık namaza duruyorlar”a; “Hakkâri’de terör örgütü zorla kepenk kapattırıyor”dan “Biz olsaydık Öcalan’ı asardık”a… Başbakan esip savurdukça, demek ki oylarını da tırmandırdı…
AKP bilindiği üzere gözükara liberalizminden haz eden Marmara sermayesi, onda “ılımlı İslâm”ıyla bölge ülkelerine nüfuzu kolaylaştıracak bir müttefik gören ABD, sermaye hareketleri önündeki kısıtlamaları kaldırma yolundaki cüretini sezinleyen çokuluslu şirketler, onu askerî vesayet rejimini dönüştürmenin bir aracı olarak değerlendiren liberal solcular, Kürt sorununa yeni bir yaklaşım getireceği umudundaki Kürtler gibi, kendi (muhafazakâr) tabanı dışında geniş bir koalisyonun desteğiyle geldi iktidara.
Şimdi öyle gözüküyor ki, bu desteğe gereksinimi kalmadığını düşünüyor. Örneğin “anti-vesayetçi” liberalleri, çoktan silkeleyip attı bile.
(Ecevit’in “sırtımızdaki keneler” anekdotunu hatırlayanınız var mı?) Buna karşılık “muhafazakâr” tabanına “milliyetçilik” vasfını da ekleyerek bu ülke nüfusunun yarısını kapsama alanına dâhil etti. Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, Şırnak’tan, Hopa’dan vazgeçerek Yozgat’ı, Çankırı’yı, Bursa’yı, Osmaniye’yi, Trabzon’u, Erzurum’u vb. vb. kazandı. Şimdilik “mütevazılık” örtüsüyle perdelenmeye çalışan muazzam bir özgüven… Kendisine oy vermeyenlerin hayat tarzını, “laik devlet” güvencesinden çıkartıp, el çabukluğuyla “onuru, namusu, şerefi”ne havale edişte sırıtmıyor mu sizce de?
2011 seçimlerinin ortaya çıkardığı tablonun sorunu parlamento aritmetiğinden çok, AKP’de ifadesini bulan milliyetçi-muhafazakârlığı konsolide etmiş olmasında. Bu konsolidasyon, korkarım ki Kürt “zaferi”ni Kürt coğrafyasında tecrit ederken, suyun Batı yakasındaki devrimcilerin, sosyalistlerin, emek muhalefetinin soluduğu havayı zehirleyen bir reaksiyon biçiminde tezahür edecek. Tümüyle iktidar partisinin kontrolü altındaki polis ve yargı gücüne böylesi bir sokak hegemonyası eklendiğinde, manzara hepten iç karartıcı bir hâl alıyor.
Bugüne dek “Kürt realitesi”nden söz edegeldik. Öyle gözüküyor ki bundan sonra bir “Türk realitesi” üzerine kafa yormamız gerekecek…
13 Haziran 2011 23:37:05, İstanbul.
N O T L A R
[1] Stéphane Hessel, Öfkelenin, Çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Kitapları, 2011.
“Öfkelenin…
Kabul Etmeyin…
Harekete Geçin...”[1]
“Kürtlerin tarihsel zaferi”… Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Infoturk’ haber ajansı, BDP’nin başı çektiği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarının büyük bölümünün parlamentoya girmesini bu başlık altında duyuruyordu kamuoyuna. Kürt coğrafyasının aynı duyguyu paylaştığı biliniyor.
Temelden yoksun bir saptama değil bu. Gerçekten de onlarca yıllık, kimi açık ve vahşi, kimi örtülü ve sinsi baskılar Kürtlere iyi öğretmen olmuş besbelli. Blok, ama esas olarak da BDP adayları ve seçmenleri kılı kırk yarar bir ince hesaplamaya tabi tuttu. Bütün bağlantı ve olasılıkları göz önünde bulundurarak... Hangi mahalleden, hangi mezradan ne kadar oy geleceği milim milim saptanıp, bir bölümü okur-yazar olmayan, bazıları hiç Türkçe bilmeyen seçmenlere teker teker nasıl oy verileceği anlatıldı.
Ve başta DTP olmak üzere Blok bileşenlerinin canını dişine takmış, özverili çalışmaları. YSK kararı üzerine sokaklara dökülen, miting meydanlarını dolduran, konu komşu dolaşıp oy isteyen Kürt kadınları, gençleri… Mersin’e, eski yoldaşlarının kampanyasına desteğe koşan saçları ak Dev-Gençliler, nükleer karşıtları, okulu kırıp bildiri dağıtan, afişleme yapan liseliler, üniversite hocaları… hepsinin, hepsinin payı büyük.
Onlar sayesindedir ki Blok hedeflediği milletvekillerinin neredeyse tümünün -tek oyu dahi heba etmeden- parlamentoya girmesini sağlamış durumda. Üstelik bizim gibi altmışına merdiven dayamışların yüreğini titreten bir artıyla: Ertuğrul Kürkçü ile birlikte onları, ilk sevdalarımızı da -Deniz Gezmiş’i, Ömer Ayna’yı, Hüseyin Cevahir’i, Yusuf Arslan’ı, Mahir Çayan’ı, İbrahim Kaypakkaya’yı… da meclise taşımış olduk: bir zamanlar sıralarında idamlarının onaylandığı, “vatan haini” ilan edildikleri meclise… Çok uzun zamandır açık kalmış, bir türlü kabuk tutmayan bir yara bu kez çiçek açtı…
Bu, madalyonun bir yüzü… İnkâr edilmez, azımsanmaz, dudak bükülmez…
Ama bir başka yüzü daha var 2011 seçiminin.
Suyun Batı yakasında her iki seçmenden biri AKP’ye oy verdi… Kimse AKP’nin milletvekili sayısının azaldığı, yeni Anayasa önerisini referanduma götürecek sayıyı bile tutturamadığı vb. olgularla teselli bulmaya kalkışmasın. O, işin reelpolitikayla ilgili faslı. Olayın “toplumsal” ve sokakta tezahür eden/edecek gerçekliği, 2009 yerel seçimlerinde oyları yüzde 38.8’e dek gerileyen AKP’nin çok değil iki yıl sonra yaklaşık yüzde 50’ye sıçraması.
Unutulacak kadar mazi değil: 2009 yerel seçimleri, AKP’nin “Kürt açılımı”na start verdiği günlerde gerçekleşmişti. Ve “açılım”ın gölgesi dahi, partiyi ciddi bir oy kaybına uğratmaya yetti: yüzde 46.5’den yüzde 38.8’e…
2009’dan 2011’e iktidar partisi yüzde 10’u aşkın bir oy sıçraması yaptıracak “muhteşem” bir iktisadî ya da siyasal başarıya imza atmadı, bilebildiğim kadarıyla: İşsizliği sıfırlamadı; ihracat patlaması yapmadı; ne bileyim ülkenin AB’ye girmesini sağlamadı; “Van minut” dışında kaydadeğer bir uluslar arası başarısı da yok… Hatta, aklımda yanlış kalmadıysa iki yıl içinde milli takım dünya şampiyonu filan da olmadı... Veya üniversite sınavları kaldırılıp bütün lise mezunlarına (haydi anadilde olmasından vaz geçtim) parasız, nitelikli bir yükseköğrenimin önü de açılmış değil…
Şu hâlde ne oldu? Yanılmıyorsam şu: AKP bu seçim kampanyasını tüm emek hareketine, sol muhalefete, ama özellikle de Kürt hareketine karşı fevkalade agresif bir söylem üzerine oturttu. Hedef belli ki MHP tabanının aşındırılması ve temellük edilmesiydi; bu öyle gözüküyor ki büyük ölçüde başarılı da oldu. “Ankara’da polis tankerine tırmanan kız mıdır kadın mıdır” dan, “Hopa’ya eşkıyalar inmiş”e, “Kürt sorunu bitmiştir, artık sadece Kürt yurttaşların sorunları vardır” dan “Kürtlerin dini Zerdüştlüktür diyor. Kim diyor İmralı diyor ve onun izinde olanlar. Şimdi Cuma namazını kılıyorlar. Cuma’ya gitmiyorlar, devletin imamı arkasında durmuyorlar. Bir yerde durup kadın erkek karışık namaza duruyorlar”a; “Hakkâri’de terör örgütü zorla kepenk kapattırıyor”dan “Biz olsaydık Öcalan’ı asardık”a… Başbakan esip savurdukça, demek ki oylarını da tırmandırdı…
AKP bilindiği üzere gözükara liberalizminden haz eden Marmara sermayesi, onda “ılımlı İslâm”ıyla bölge ülkelerine nüfuzu kolaylaştıracak bir müttefik gören ABD, sermaye hareketleri önündeki kısıtlamaları kaldırma yolundaki cüretini sezinleyen çokuluslu şirketler, onu askerî vesayet rejimini dönüştürmenin bir aracı olarak değerlendiren liberal solcular, Kürt sorununa yeni bir yaklaşım getireceği umudundaki Kürtler gibi, kendi (muhafazakâr) tabanı dışında geniş bir koalisyonun desteğiyle geldi iktidara.
Şimdi öyle gözüküyor ki, bu desteğe gereksinimi kalmadığını düşünüyor. Örneğin “anti-vesayetçi” liberalleri, çoktan silkeleyip attı bile.
(Ecevit’in “sırtımızdaki keneler” anekdotunu hatırlayanınız var mı?) Buna karşılık “muhafazakâr” tabanına “milliyetçilik” vasfını da ekleyerek bu ülke nüfusunun yarısını kapsama alanına dâhil etti. Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, Şırnak’tan, Hopa’dan vazgeçerek Yozgat’ı, Çankırı’yı, Bursa’yı, Osmaniye’yi, Trabzon’u, Erzurum’u vb. vb. kazandı. Şimdilik “mütevazılık” örtüsüyle perdelenmeye çalışan muazzam bir özgüven… Kendisine oy vermeyenlerin hayat tarzını, “laik devlet” güvencesinden çıkartıp, el çabukluğuyla “onuru, namusu, şerefi”ne havale edişte sırıtmıyor mu sizce de?
2011 seçimlerinin ortaya çıkardığı tablonun sorunu parlamento aritmetiğinden çok, AKP’de ifadesini bulan milliyetçi-muhafazakârlığı konsolide etmiş olmasında. Bu konsolidasyon, korkarım ki Kürt “zaferi”ni Kürt coğrafyasında tecrit ederken, suyun Batı yakasındaki devrimcilerin, sosyalistlerin, emek muhalefetinin soluduğu havayı zehirleyen bir reaksiyon biçiminde tezahür edecek. Tümüyle iktidar partisinin kontrolü altındaki polis ve yargı gücüne böylesi bir sokak hegemonyası eklendiğinde, manzara hepten iç karartıcı bir hâl alıyor.
Bugüne dek “Kürt realitesi”nden söz edegeldik. Öyle gözüküyor ki bundan sonra bir “Türk realitesi” üzerine kafa yormamız gerekecek…
13 Haziran 2011 23:37:05, İstanbul.
N O T L A R
[1] Stéphane Hessel, Öfkelenin, Çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Kitapları, 2011.
HELA TAŞI (230. DOSYA )
Mehmet Yavuz
10 Haziran 2011
O kadar yazıldı, söylendi. Engin Erkineri’i tanıdığımızı sanıyorduk..
Lakin bilmediğimiz başka maharetleri de varmış..
Heykel yeteneği olduğunu da yeni öğreniyoruz.
Neymiş efendim; bir heykel yapıp Antakya’ya dikecekmiş de gelen geçentükürecekmiş…
Niye yalan söyleyeyim; bu düşüncesi bana da ilham oldu…
Biraz kafayı yorunca da buldum…
Yöntemi sadece çirkeflik olan Engin’den çok güzel hela taşı olur mesela…
Koyarsın hayrına en işlek helasına memleketin; gelen sıçar, giden sıçar…
10 Haziran 2011
O kadar yazıldı, söylendi. Engin Erkineri’i tanıdığımızı sanıyorduk..
Lakin bilmediğimiz başka maharetleri de varmış..
Heykel yeteneği olduğunu da yeni öğreniyoruz.
Neymiş efendim; bir heykel yapıp Antakya’ya dikecekmiş de gelen geçentükürecekmiş…
Niye yalan söyleyeyim; bu düşüncesi bana da ilham oldu…
Biraz kafayı yorunca da buldum…
Yöntemi sadece çirkeflik olan Engin’den çok güzel hela taşı olur mesela…
Koyarsın hayrına en işlek helasına memleketin; gelen sıçar, giden sıçar…
SEÇİM SONUCU GERGİN DENGELERE DOĞRU
Mihrac Ural
13 Haziran 2011
Kimse kaygılanmasın bu sonuç gericiliğin zaferi değildir. Oylarını arttırmasına rağmen milletvekili sayısında önemli bir düşüş yaşayan AKP, seçimlerden beklediği sonucu alamadı. Bu bir düş kırıklığıdır. Parlamenter sistemi Başkanlık sistemine dönüştürerek sivil bir diktatörlük kurma hayalleri içinde olan Erdoğan’a halkoylarıyla geçit vermedi. Bu gerçeğe, diğer bölgelerde olduğu kadar özellikle Kürdistan’da seçim barajı nedeniyle oyların heder olması eklenmeli.
Seçimler iktidar pervasızlığına dur dedi. Halk sandıklardan, takiyeciliğe, karanlık amaçlar arkasında daha ileri gidilmesine set çekti. Ülkemiz ve ülkemizin çevrili olduğu tüm bölgelerde ciddi sorunlar yaratan ilişkileriyle, yeni Osmanlıcılığın 21. Yüzyılda ilkel milliyetçi çıkar yönelimleriyle her türden komşuluk, dostluk ve kardeşlik ortamını sarsan Erdoğan yönetimi, bu seçimlerde beklediği siyasi sonucu elde edememiştir. Gergin bir dengede, parlamentoda tek başına anayasayı değiştirebilecek bir sonuç alamadan çıktığı seçimleri zafer olarak gösterme çabası sadece kendini ve seçmenini aldatmaktan ibarettir. Erdoğan’ın bunun ötesi bir yükselişi yoktur, olmayacak da. Artık durduğu yerden gerisin geriye bir düşüş yaşayacaktır. Bunu siyasetin her adımında göreceğiz. Bu noktada özgürlük ve demokrasi taleplerimizde, demokratik anayasa ikame etme çabalarımızın kararlı direnişi, ülkemizin geleceği için güvenilebilecek tek araç olacaktır.
Doğada evrim ve farklılaşma bir mutasyon olayıdır sonuçta. Bu olmadan ne türlerin gelişim ve farklılaşması mümkün ne de tarihin ilerlemesi. Toplum yasaları, düşün yasaları da aynıyla bu tarzda işler. Pelteleşmiş akılların evrimi için bir mutasyon gerekli, bir kırılma olmalı. Bunu istesek de öznel yaptırımlarla, sihirli değnek dokunuşlarıyla ikame edemeyiz; bu bir nesnel süreç birikimi ve evrimidir. Ülkemiz bu seçimlerde siyasal bir tıkanma içinde olduğunu yansıttı. Ancak daha önemlisi tıkanıklığın kırılması için de yol haritası vermiş oldu. Bunun ayrımında olanların yapacağı şey böylesi bir kırılma kesitinde her ihtimale hazır olmaktır. Bu hazırlık aynı zamanda fiili bir süreçtir. Direnme bunun ilk basamağıdır; bin milin ilk adımıdır.
Umutsuzluğa yer olmamalı, gericiliğin devleti ele geçirme etkinliğiyle, seçim sonuçlarını tarihe tecavüz için kullanması, sürmekte olan kaosun derinleşmesinden başka bir sonuç getirmeyecektir. Başka türlüsü de olamaz. Seçimlerde oy sayısının göreli artışı zafer değildir; bu nedenle, “balkon konuşması” uzadıkça uzadı. Bu konuşmada seçim meydanlardaki sallama vaatleri tekrarla dile getirme çabası, seçimden çıkan sonucun beklenmedik bir gerileme olduğu gerçeğine karşı bir refleks olarak gündeme geldi. Bu davranış beklenen zaferin elde edilmemesinden kaynaklanan kaygıdır.
Sonuçların en doğru mesajı, toplumda artan özgürlük ve demokrasi talebinin seçimlere katılım ve milletvekili sayısında artışla kendini ifade etmiştir. Milletvekili sayısını arttıranların özgürlük ve demokrasi güçleri olduğu, muhalefet güçleri olduğu net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Ortak ülkemizin en belirgin siyasal duruşu budur. Bu hak ve talepler uğruna direnmemizin gerçekçi bir kitle tabanına sahip olduğunu yansıtması açısından da önem taşımaktadır.
Bu yükselişi anlamlı kılan, İktidarın “demokratik açılım” aldatmacasıyla süre giden inkarcılığı, düşünceye karşı yasakçılığı, baskı ve zulmün her türüne yönelerek, üstelik askeri araçları ucu açık bir kirli savaşla sürdürmekten çekinmeden dayatılmasıdır. Bu akıl zoru iktidar, her şeyde hüküm süren hesapsız, orantısız güç kullanımıyla, hakkı olmayan yaptırımları ikame edebileceği sanısıdır. Bu yanılgılar, toplumu bölen, iç çatışmaya sürükleyen nedenlerin başında yer alır.
İktidar iç politikada olduğu kadar dış politikada da aynı akılla hüküm sürmeyi denemektedir. Bu toplumsal kimyaları bozma girişimidir. Cumhuriyetin en insani yönelimlerinden biri olan “yurtta sulh cihanda sulh” duruşunu ayaklar altına alıştır.
Cumhuriyetin kuruluş planı, Osmanlının talan ve gasplarla şekillenmiş yaşam süreci arkasında Atatürk’ün dediği gibi “toplumu serserice peşine takan” hengamesinden çıkıştır. Çağdaş uygarlık temelinde iç ve dış ilişkileri düzenlemektir. Ancak ülkemizde bu çağdaş yeniden kuruluş planına karşı, kesilmeden süren bir kin ve intikam siyaseti dayatılmaktadır; dış güçler tarafından da aralıksız olarak desteklenip körüklenen bu siyaset, her tarihi kesitte gericiliğin şemsiyesi altına sığınmıştır. Erdoğan geride kalan iki dönemi ve seçimlerin ardından başlayan 3. İktidar döneminin ana teması budur.
Bu sürecin, görsel bir şölene dönüşen aldatıcı “çılgın projeleri” esasında Cumhuriyeti hiçbir zaman terk etmemiş Osmanlıcılıktır. Bunun siyasal tanımlaması ise kimliksizliktir kaostur, kayıptır hüzünlü sondur; Hitlerin Ari ırkı projesinin bir başka boyutta tekrarıdır. Sonu felakettir ve bu felaket sadece sorumlu olan iktidarları değil, bu topraklarda yaşayan tüm halkları haksızca sorumluluk altında tutar. Kefaret ödetir.
Bir toplumun ortaklaşa yarattığı tüm değerlere karşı, karanlık her köşeden ve arkadan vurulan hançerleri tanımlayan bu tür iktidarların “Stratejik Derinlik” heyulası, “komşularla sıfır sorun” aldatmacaları nesli tükenmiş, kof ve bir o kadar boş İttihatçı milliyetçiliğin militarist sergüzeştliğidir. Buhara da rüyasına kapıldıkları an, birlikte gömüldükleri “turan” ülküsünü, Yeni-Osmanlıcılık adı altında, akim kalmış bir seçim zaferiyle Balkanların, Kafkasların, Ortadoğu ve kuzey Afrika’nın da zaferi olarak lanse etmeleri, bu topraklarda yaşayanların başına örülmekte olan felaketin adıdır.
İç politikada; Kürt ulusunun 19 halk ayaklanmasıyla dile getirdiği haykırışın kanlı bir tarzda, toplu katliamlarla bastırılması. Uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak Antakya-İskenderun ve havalisinin ilhakı. Varlık vergisi dayatmaları, 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla azınlık tasfiyeleri. Üç askeri darbeyle demokratik güçlerin gelişme dinamiklerini körelten girişimleri ve 26 yıldır devam eden Kürt ulusal özgürlük mücadelesine dayatılan 17.000 faili meçhul, 60.000’ni aşkın ölü ve 100.000’i aşkın yaralı, milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden göçe zorlama ve akıl almaz baskılarla, Diyarbakır zindanında işlenen insanlık suçları. Amerika ve İsrail’e dayanan desteklerle teknik, lojistik, istihbarat ve pilotsuz uçak dış ilişki alımlarını kendi vatandaşını katletmek için daha da ötesi sınır ötesi operasyonlarla kovuşturmak için yapılan girişimlerle belirlenen kanlı süreçlerin sahibi bu tür iktidarlardır.
İç politikanın kaçınılmaz yansıyışı olan dış politikada ise; ikiyüzlülük üzerine, aldatma, arkadan hançerleme, Osmanlının gasp ve talan siyasetini 21. Yüzyıla ayarlamış icraatlarıyla, gelecek kuşakların sırtına, altından kalkılmaz kefaretler yığılmaktadır.
Libya’da çirkince ortaya çıkan durum budur. Bahreyn’de de aynıyla tekrar eden ve sonunda tarihin en büyük sanal savaşıyla başlatılan, kurguların bininin bir para olduğu, uydurma, abartma ve akıl zoru yalanlar. Karanlık merkezlerden organize edilerek çağdaş iletişim araçlarının pervasız kullanımıyla, toplumun beynini yıkarcasına yapılan tekrarlarla servis edilen Suriye’ye yönelik yıkıcı faaliyetler. Bu süreçte Erdoğan iktidarı, bir taraf olarak yerini belirlemiştir; Suriye’yi kardeş kavgasına, Libya’daki gibi kanlı bir sürece sürmek isteyen bu çabalar, Erdoğan’ın kendi diliyle açıkladığı lojistik desteğin her türünü, basına sızdığı kadarıyla da maddi ve silah desteğinin her türü yapılmaktadır. Eli kanlı şebekelerin yaralısı Türkiye’de tedavi edilmekte, eksikleri giderilip yeniden Suriye’ye kanlı savaşlar için gönderilmektedir. Komşu ülke Suriye üzerine tezgahlanan bu kirli komploda ülkemizi ve halklarımızı töhmet altına sokan bu iktidarların artan iflası, gerginlik ve saldırganlıklarının da önemli nedenidir. Bütün bunların, Erdoğan’ın da sık sık tekrar ettiği gibi, Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi Eş Başkanı olmasıyla yakından ilgili olduğu artık çok açıktır.
Bütün bunlar, Erdoğan’ın desteklediği eli kanlı Müslüman Kardeşler şebekesinin, gerici silahlı ayaklanmalarıyla hazırlığını yaptığı kabul edilebilir bir bölge savaşının ilk adımlarıdır. Bu yayılmacı bir siyasettir. Bu siyaseti sadece kan besler, ihanetin her türü, ahlaksızlık deryası besler. Uluslararası ilişkilerde çıkarların temel rol oynaması asla insanlık değerleri üzerinde böylesine kanlı oyunlar oynama anlamına gelmez. Bu eğilimler, er ya da geç sahiplerini vurur.
Ancak tarih süreci içinde bu politikaların kefaretini daha çok halklar çeker. Kirli savaşın ülke içinde sürmesini kışkırtanların, bölgesel savaşlarla diğer halkları ölüm denklemlerine sürmeleri, kin ve nefret aşılama çabaları, Erdoğan’ın 3. Dönem iktidarının alamet-i farikası olma tehlikesi tüm korkunçluğuyla seçim sonuçları arasında yer alan bir belirti olarak karşımızdadır.
Her şeye rağmen, seçim sonuçlarının açtığı önemli yeni alanlar da bulunmaktadır. Bu alan, uygarlık güçlerinin, güç uygarlıklarıyla son düellosuna sahne olacak gibidir. Bu sahne, tarihin ve kaderin bir cilvesi olarak, kadim Roma kenti Antakya’yı seçmesi tesadüf değildir. Ünlü Romalı gladyatör Ben Hür’ün, zulme meydan okuyan o at yarışlarının, toprağı toza dönüştüren at nallarının vurduğu yer, binlerce yıl sonra aynı yerde zulme karşı bir başkaldırı sahnesi olarak, Harbiye’nin kayıp ARENA’sında vuku bulacağını söylemek abartılı değildir. CIA’nın bu alanda komşumuz Suriye’ye karşı, belki şu an değil yıllar sonra da olsa fiili boyut alacak eylemin hazırlıklarına sahne olduğu, artık sağır sultan tarafından bilinmektedir. Bu veriler ülkemizin hangi maceralara sürüklendiğine önemli birer işarettir.
Buna hazır olalım, bu saflaşmada tereddüte kapılıp risk almaktan kaçınmayalım. Bu çağrı, karnı doymuş aptallarla, açların özgürlüğü arasında bir tercih değildir. Özgürlük ve demokrasiye doyum çağrısıdır. Erdoğan’ın, sahip olmadığı için veremeyeceği şey de budur.
Bölgemizde temposunu artıran kabul edilebilir bir savaşa sürüklendiğimiz şu kesitte, ülkemizde 3. Bir dönem baskı rejiminin iktidarda rahat oturabileceğini düşünenlerin yanıldığını söyleyeceğim. İktidarın yerinde sayan seçim zaferi, gelip dayandığı tıkanma noktasıdır.
Bu tıkanmayı çözecek gelişmeler, depolanmış büyük enerjilerin açığa çıkışını gündeme getirecek, fay hatları böyle kırılacaktır.
13 Haziran 2011
Kimse kaygılanmasın bu sonuç gericiliğin zaferi değildir. Oylarını arttırmasına rağmen milletvekili sayısında önemli bir düşüş yaşayan AKP, seçimlerden beklediği sonucu alamadı. Bu bir düş kırıklığıdır. Parlamenter sistemi Başkanlık sistemine dönüştürerek sivil bir diktatörlük kurma hayalleri içinde olan Erdoğan’a halkoylarıyla geçit vermedi. Bu gerçeğe, diğer bölgelerde olduğu kadar özellikle Kürdistan’da seçim barajı nedeniyle oyların heder olması eklenmeli.
Seçimler iktidar pervasızlığına dur dedi. Halk sandıklardan, takiyeciliğe, karanlık amaçlar arkasında daha ileri gidilmesine set çekti. Ülkemiz ve ülkemizin çevrili olduğu tüm bölgelerde ciddi sorunlar yaratan ilişkileriyle, yeni Osmanlıcılığın 21. Yüzyılda ilkel milliyetçi çıkar yönelimleriyle her türden komşuluk, dostluk ve kardeşlik ortamını sarsan Erdoğan yönetimi, bu seçimlerde beklediği siyasi sonucu elde edememiştir. Gergin bir dengede, parlamentoda tek başına anayasayı değiştirebilecek bir sonuç alamadan çıktığı seçimleri zafer olarak gösterme çabası sadece kendini ve seçmenini aldatmaktan ibarettir. Erdoğan’ın bunun ötesi bir yükselişi yoktur, olmayacak da. Artık durduğu yerden gerisin geriye bir düşüş yaşayacaktır. Bunu siyasetin her adımında göreceğiz. Bu noktada özgürlük ve demokrasi taleplerimizde, demokratik anayasa ikame etme çabalarımızın kararlı direnişi, ülkemizin geleceği için güvenilebilecek tek araç olacaktır.
Doğada evrim ve farklılaşma bir mutasyon olayıdır sonuçta. Bu olmadan ne türlerin gelişim ve farklılaşması mümkün ne de tarihin ilerlemesi. Toplum yasaları, düşün yasaları da aynıyla bu tarzda işler. Pelteleşmiş akılların evrimi için bir mutasyon gerekli, bir kırılma olmalı. Bunu istesek de öznel yaptırımlarla, sihirli değnek dokunuşlarıyla ikame edemeyiz; bu bir nesnel süreç birikimi ve evrimidir. Ülkemiz bu seçimlerde siyasal bir tıkanma içinde olduğunu yansıttı. Ancak daha önemlisi tıkanıklığın kırılması için de yol haritası vermiş oldu. Bunun ayrımında olanların yapacağı şey böylesi bir kırılma kesitinde her ihtimale hazır olmaktır. Bu hazırlık aynı zamanda fiili bir süreçtir. Direnme bunun ilk basamağıdır; bin milin ilk adımıdır.
Umutsuzluğa yer olmamalı, gericiliğin devleti ele geçirme etkinliğiyle, seçim sonuçlarını tarihe tecavüz için kullanması, sürmekte olan kaosun derinleşmesinden başka bir sonuç getirmeyecektir. Başka türlüsü de olamaz. Seçimlerde oy sayısının göreli artışı zafer değildir; bu nedenle, “balkon konuşması” uzadıkça uzadı. Bu konuşmada seçim meydanlardaki sallama vaatleri tekrarla dile getirme çabası, seçimden çıkan sonucun beklenmedik bir gerileme olduğu gerçeğine karşı bir refleks olarak gündeme geldi. Bu davranış beklenen zaferin elde edilmemesinden kaynaklanan kaygıdır.
Sonuçların en doğru mesajı, toplumda artan özgürlük ve demokrasi talebinin seçimlere katılım ve milletvekili sayısında artışla kendini ifade etmiştir. Milletvekili sayısını arttıranların özgürlük ve demokrasi güçleri olduğu, muhalefet güçleri olduğu net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Ortak ülkemizin en belirgin siyasal duruşu budur. Bu hak ve talepler uğruna direnmemizin gerçekçi bir kitle tabanına sahip olduğunu yansıtması açısından da önem taşımaktadır.
Bu yükselişi anlamlı kılan, İktidarın “demokratik açılım” aldatmacasıyla süre giden inkarcılığı, düşünceye karşı yasakçılığı, baskı ve zulmün her türüne yönelerek, üstelik askeri araçları ucu açık bir kirli savaşla sürdürmekten çekinmeden dayatılmasıdır. Bu akıl zoru iktidar, her şeyde hüküm süren hesapsız, orantısız güç kullanımıyla, hakkı olmayan yaptırımları ikame edebileceği sanısıdır. Bu yanılgılar, toplumu bölen, iç çatışmaya sürükleyen nedenlerin başında yer alır.
İktidar iç politikada olduğu kadar dış politikada da aynı akılla hüküm sürmeyi denemektedir. Bu toplumsal kimyaları bozma girişimidir. Cumhuriyetin en insani yönelimlerinden biri olan “yurtta sulh cihanda sulh” duruşunu ayaklar altına alıştır.
Cumhuriyetin kuruluş planı, Osmanlının talan ve gasplarla şekillenmiş yaşam süreci arkasında Atatürk’ün dediği gibi “toplumu serserice peşine takan” hengamesinden çıkıştır. Çağdaş uygarlık temelinde iç ve dış ilişkileri düzenlemektir. Ancak ülkemizde bu çağdaş yeniden kuruluş planına karşı, kesilmeden süren bir kin ve intikam siyaseti dayatılmaktadır; dış güçler tarafından da aralıksız olarak desteklenip körüklenen bu siyaset, her tarihi kesitte gericiliğin şemsiyesi altına sığınmıştır. Erdoğan geride kalan iki dönemi ve seçimlerin ardından başlayan 3. İktidar döneminin ana teması budur.
Bu sürecin, görsel bir şölene dönüşen aldatıcı “çılgın projeleri” esasında Cumhuriyeti hiçbir zaman terk etmemiş Osmanlıcılıktır. Bunun siyasal tanımlaması ise kimliksizliktir kaostur, kayıptır hüzünlü sondur; Hitlerin Ari ırkı projesinin bir başka boyutta tekrarıdır. Sonu felakettir ve bu felaket sadece sorumlu olan iktidarları değil, bu topraklarda yaşayan tüm halkları haksızca sorumluluk altında tutar. Kefaret ödetir.
Bir toplumun ortaklaşa yarattığı tüm değerlere karşı, karanlık her köşeden ve arkadan vurulan hançerleri tanımlayan bu tür iktidarların “Stratejik Derinlik” heyulası, “komşularla sıfır sorun” aldatmacaları nesli tükenmiş, kof ve bir o kadar boş İttihatçı milliyetçiliğin militarist sergüzeştliğidir. Buhara da rüyasına kapıldıkları an, birlikte gömüldükleri “turan” ülküsünü, Yeni-Osmanlıcılık adı altında, akim kalmış bir seçim zaferiyle Balkanların, Kafkasların, Ortadoğu ve kuzey Afrika’nın da zaferi olarak lanse etmeleri, bu topraklarda yaşayanların başına örülmekte olan felaketin adıdır.
İç politikada; Kürt ulusunun 19 halk ayaklanmasıyla dile getirdiği haykırışın kanlı bir tarzda, toplu katliamlarla bastırılması. Uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak Antakya-İskenderun ve havalisinin ilhakı. Varlık vergisi dayatmaları, 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla azınlık tasfiyeleri. Üç askeri darbeyle demokratik güçlerin gelişme dinamiklerini körelten girişimleri ve 26 yıldır devam eden Kürt ulusal özgürlük mücadelesine dayatılan 17.000 faili meçhul, 60.000’ni aşkın ölü ve 100.000’i aşkın yaralı, milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden göçe zorlama ve akıl almaz baskılarla, Diyarbakır zindanında işlenen insanlık suçları. Amerika ve İsrail’e dayanan desteklerle teknik, lojistik, istihbarat ve pilotsuz uçak dış ilişki alımlarını kendi vatandaşını katletmek için daha da ötesi sınır ötesi operasyonlarla kovuşturmak için yapılan girişimlerle belirlenen kanlı süreçlerin sahibi bu tür iktidarlardır.
İç politikanın kaçınılmaz yansıyışı olan dış politikada ise; ikiyüzlülük üzerine, aldatma, arkadan hançerleme, Osmanlının gasp ve talan siyasetini 21. Yüzyıla ayarlamış icraatlarıyla, gelecek kuşakların sırtına, altından kalkılmaz kefaretler yığılmaktadır.
Libya’da çirkince ortaya çıkan durum budur. Bahreyn’de de aynıyla tekrar eden ve sonunda tarihin en büyük sanal savaşıyla başlatılan, kurguların bininin bir para olduğu, uydurma, abartma ve akıl zoru yalanlar. Karanlık merkezlerden organize edilerek çağdaş iletişim araçlarının pervasız kullanımıyla, toplumun beynini yıkarcasına yapılan tekrarlarla servis edilen Suriye’ye yönelik yıkıcı faaliyetler. Bu süreçte Erdoğan iktidarı, bir taraf olarak yerini belirlemiştir; Suriye’yi kardeş kavgasına, Libya’daki gibi kanlı bir sürece sürmek isteyen bu çabalar, Erdoğan’ın kendi diliyle açıkladığı lojistik desteğin her türünü, basına sızdığı kadarıyla da maddi ve silah desteğinin her türü yapılmaktadır. Eli kanlı şebekelerin yaralısı Türkiye’de tedavi edilmekte, eksikleri giderilip yeniden Suriye’ye kanlı savaşlar için gönderilmektedir. Komşu ülke Suriye üzerine tezgahlanan bu kirli komploda ülkemizi ve halklarımızı töhmet altına sokan bu iktidarların artan iflası, gerginlik ve saldırganlıklarının da önemli nedenidir. Bütün bunların, Erdoğan’ın da sık sık tekrar ettiği gibi, Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi Eş Başkanı olmasıyla yakından ilgili olduğu artık çok açıktır.
Bütün bunlar, Erdoğan’ın desteklediği eli kanlı Müslüman Kardeşler şebekesinin, gerici silahlı ayaklanmalarıyla hazırlığını yaptığı kabul edilebilir bir bölge savaşının ilk adımlarıdır. Bu yayılmacı bir siyasettir. Bu siyaseti sadece kan besler, ihanetin her türü, ahlaksızlık deryası besler. Uluslararası ilişkilerde çıkarların temel rol oynaması asla insanlık değerleri üzerinde böylesine kanlı oyunlar oynama anlamına gelmez. Bu eğilimler, er ya da geç sahiplerini vurur.
Ancak tarih süreci içinde bu politikaların kefaretini daha çok halklar çeker. Kirli savaşın ülke içinde sürmesini kışkırtanların, bölgesel savaşlarla diğer halkları ölüm denklemlerine sürmeleri, kin ve nefret aşılama çabaları, Erdoğan’ın 3. Dönem iktidarının alamet-i farikası olma tehlikesi tüm korkunçluğuyla seçim sonuçları arasında yer alan bir belirti olarak karşımızdadır.
Her şeye rağmen, seçim sonuçlarının açtığı önemli yeni alanlar da bulunmaktadır. Bu alan, uygarlık güçlerinin, güç uygarlıklarıyla son düellosuna sahne olacak gibidir. Bu sahne, tarihin ve kaderin bir cilvesi olarak, kadim Roma kenti Antakya’yı seçmesi tesadüf değildir. Ünlü Romalı gladyatör Ben Hür’ün, zulme meydan okuyan o at yarışlarının, toprağı toza dönüştüren at nallarının vurduğu yer, binlerce yıl sonra aynı yerde zulme karşı bir başkaldırı sahnesi olarak, Harbiye’nin kayıp ARENA’sında vuku bulacağını söylemek abartılı değildir. CIA’nın bu alanda komşumuz Suriye’ye karşı, belki şu an değil yıllar sonra da olsa fiili boyut alacak eylemin hazırlıklarına sahne olduğu, artık sağır sultan tarafından bilinmektedir. Bu veriler ülkemizin hangi maceralara sürüklendiğine önemli birer işarettir.
Buna hazır olalım, bu saflaşmada tereddüte kapılıp risk almaktan kaçınmayalım. Bu çağrı, karnı doymuş aptallarla, açların özgürlüğü arasında bir tercih değildir. Özgürlük ve demokrasiye doyum çağrısıdır. Erdoğan’ın, sahip olmadığı için veremeyeceği şey de budur.
Bölgemizde temposunu artıran kabul edilebilir bir savaşa sürüklendiğimiz şu kesitte, ülkemizde 3. Bir dönem baskı rejiminin iktidarda rahat oturabileceğini düşünenlerin yanıldığını söyleyeceğim. İktidarın yerinde sayan seçim zaferi, gelip dayandığı tıkanma noktasıdır.
Bu tıkanmayı çözecek gelişmeler, depolanmış büyük enerjilerin açığa çıkışını gündeme getirecek, fay hatları böyle kırılacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)