9 Nisan 2011 Cumartesi
İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ (Deraa ve Lazkiye)
Mihrac Ural
10 Nisan 2011
Halkın taleplerini yerine getirmek, hiçbir iktidar için geri bir adım değildir. Tersine ileri bir adımdır. Bu ileri adımı atanlar halkı kazanma şansı olanlardır.
Kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın; ilerici, anti-emperyalist ya da direnme çizgisinde olduğu iddiasını doğrulayacak tek yol halkın taleplerini yerine getirmektir. Suriye’de iki şehrin hikayesi bu denklemi doğru çözmekten geçiyor; Suriye’de bu şansı yakalamak için halkın yönetime verdiği kredi yeterlidir. İçi savaşa ve kirli sonuçlarına düşmeden komşumuzun bunu başarması, bölge halklarının çıkarınadır.
Bu ülkemiz için de geçerli bir yaklaşımdır.
***
Biri en güneyde Ürdün ve İsrail’e sınır. Diğeri en kuzeyde Türkiye’ye sınır.
Geostartejik açıdan her ikisinin kritik alanlar olması doğal. Ancak doğal olmayan şey, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci kentinde ıslahat isteme yönünde bile protesto yokken, bu kentlerde ölümlere yol açan protestoların ortaya çıkmasıydı.
15 öğrenci duvarlara yazdıkları yazılar nedeniyle tutuklanmasıyla ortaya çıkan tepkiler, güvenlik güçlerinin geri çekildiği yerde kamu mülküne yapılan kundaklama, eylemleriyle boyutlandı. Kitle tepkilerine hiçte alışık olmayan düzen ilk adımda sert önlemlerle kaosun bir parçası haline geldi. Halkın, tutuklanan gençlerin bırakılması yönündeki taleplerini sert bir dille cevaplandırdı. Deraa, büyük Arap aşiretlerinin kentidir. Aşiret algısı ağırlıklı olarak toplumdu yerini almaktadır.
Yakın bir dönemde meraların paylaşılmasında ortaya çıkan çatışmalar onlarca, insanın ölümüyle sonuçlanmıştı. Devlet çoğu kez, bu çatışmalara en son, o da tarafları barıştırmak için gelirdi. Baas rejimi yarım asırlık hâkimiyetine karşın, üstelik bu bölgede temel kadrolar (başbakanlar, meclis başkanları bakanlar parti üst yöneticileri vb) yetiştirmiş olmasına karşın bu akıl hala egemen akıldır; kültürel değişim, siyasi ya da ekonomik değişimle at başı yürümediği gerçeği bu şehrin tipik bir özelliği olarak sürmektedir.
Deraa’da olaylar, normal siyasal protestoların gelişme hızından çok farklı bir boyutta gelişti. Beşşar Esad’a karşı bir tepki olmamasına karşın yerel tüm yöneticileri ve devletin güvenlik kuruluşlarına karşı büyük infial ifade edildi. Aşiret mantığının kan töresi burada da kendini siyasi taleplerle ifade etmekte gecikmedi. Bu süreç özellikle yurtdışında yaşayan muhalif Deraa’lıların etkin çabasıyla tırmandırıldı; Ürdün üzerinden sağlanan lojistik destek, devletin güvenlik güçlerini pasifize eden “kitlelere zarar vermeyin kararı” gerginliği yatıştırmak yerine, artan bir tepki ortaya koymayı kolaylaştırdı. Suriye’nin denetlenmesi en güç kaçakçılık alanlarından bir olan bu sınır kenti, aynı zamanda silahların olaylara karışmasına kadar tırmandı. Gösteriler siyahlı çatışma boyutunu alınca, güvenlik kuvvetlerinin bilinen kabalığı ve sorumsuzluğu, provokatörlerinde işini kolaylaştırdı. Kanlı süreç böylece açılmış oldu. Onlarca sivil ve güvenlik güçlerinden insanın ölümü ve yüzlerce yaralı, Deraa’nın merkezinde yer alan Ömeri Camii baskınına kadar uzandı.
Olayları tanımlarken, zaman ve mekan algısının nasıl da Cami ve Cuma namazı
esprisinde kavramlaştığını görmek güç değildir. Suriye olaylarını işlediğim “SURİYE OLAYLARI VE GERÇEKLER” başlığını taşıyan uzun makalemde şu şekilde ifade etmeye çalıştım. Mekan olarak camilere, zaman olarak Cuma namazına dayanan bir muhalefetin ciddi soru işaretleriyle yüz yüze kalacağını ifade etmeye çalıştım; ülkemizde Sivil İtaatsizliğin gerçek bir kitle hareketi oluşunun göstergesi olarak, nasıl da devlete ve kamuya ait her alana karşı farklı bir alanda duruş sergilediğini göz önüne getirerek, Suriye’deki zaman ve mekan olgusunun cami ve Cuma namazıyla kesişmesini kavramak daha kolaydır. Buna Kürt halk muhalefetinin, devletin baskılarına, provokasyonlarına, faili meçhullerine karşı ortaya koyduğu barışçıl, kitlesel uygar duruşu da eklemek gerek.
Deraa olayları İsrail’i de sürece hızla kattı. Milyonlarca SMS mesajı Suriye’deki tüm iletişim ağlarına akmaya başladı. Bu konuda İsrail’in bilinen ve Lübnan’da tüm detaylarıyla açığa çıkan ulusal iletişim ağlarına grip onu denetleme çabalarının bir ucu da burada ortaya çıkıyordu. Bu, Suriye üzerine on yıllardır organize edilmek istenen komplonun bir adımıydı. Ancak bu adım Suriye halkının gerçekçi ıslahat taleplerinin üzerine gelmiştir, yoktan var edilerek değil.
Deraa olayları, ne Mısır ne de Tunus’taki uygar, barışçıl gösterilere benziyordu. Deraa halkının haklı talepleri, hangi olayların ardından gelirse gelsin, kim bu olayların nasıl kullanırsa kullansın sonuçta, halkın devletle yüz yüze geldiği bir olay olarak, halkın devlet karşısında her zamanki haklı konumuna sahipti.
Devlet Deraa’da ciddi hatalar işledi ve bunun sorumluları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle görevden alındı. Olayları araştırma komitesi kurularak görevine başladı; komite Deraa yöresinden Suriye’nin en güvenilir hukukçularından Dr. İbrahim Deraji başkanlığında çalışmalarına başladı.
Deraa, tarihinde devrici rolleri olan, İsrail’e karşı cephenin ilk hattında yer alan bir şehir. Bu özellikleriyle iki ucu keskin bir bıçak olan konumunun da ifadesidir. Ürdün gibi gerici bir Arap odağı ve aşiret ilişkisi nedeniyle devlet sınırını aşan ilişkileri yanı sıra İsrail gibi bir istilacı düşmana sınır olmanın her türden provokasyonuna açıktır.
Deraa olayları şimdilik, gergin bir süreçten geçmektedir; yönetimin ortaya koyduğu ıslahat programını bekleyen bir eğilim tüm ülkeyi kaplamış durumdadır. Halka baskı yapan, ölümlere yol açan sorumluların yargılanması, bu amaçla kurulan komitenin görevine başlaması bu ülkede akil adımların olumlu sonuçlar yaratabileceğine işarettir. (9 Nisan 2011 itibariyle Deraa Valisi Faysal Kelsum ve Siyasi Şube Başkanı Atıf Necip olaylarda sorumlulukları dolaysıyla mahkemeye sevk edildiği açıklandı)
Deraa, Suriye için hem bir güç hem de zayıf bir halkadır.
Deraa halkının gerçekçi talepleri, Suriye halkının da talepleridir. Bu talepler ne düzen karşıtı ne de yönetimin simgesi Beşşar Esad hedef almaktadır. Bu yanıyla sistemin kendini askeri araçlarla koruma girişimlerine gerekçe oluşturacak bir durum yoktur. Deraa’da kaynamanın durmasında da bu gerçekler rol oynadı. Bundan sonrası yönetimi tanınan icraat zamanın iyi kullanılmasıyla ilgilidir; bu her ne kadar Siyonist-emperyalist güçlerin Arap gericiliğiyle birleşen Suriye yönetimine diz çökertme çabası ve bunun sonucu oluşan komplolara son vermese de.
Deraa olayları, 15 Mart 2011 de başladı. Bu olaylar ülkede yaygınlaşma yönünde de bir iz bırakmadan gelişti. Ancak devlet ve düzen ne olursa olsun, istediği kadar halkın çıkarlarını gözeten bir sistem olduğu iddiasında olsun, muhalifi olacaktı. Muhalefet, tanrının adaletine karşı bile vardır ve haktır. Deraa muhalefet adına Suriye’de ortaya koyduğu duruş da anlamlıdır.
Bunu daha iyi anlamak için yakın tarihte muhaliflerin durumuna bir göz atmakta yarar var.
1982 Hama Olayları, terör örgütü Müslüman Kardeşler Örgütünün, sivilleri inanç kimliklerine bakarak katletmesiyle alamet-i farika sahibidir. Bu farklılıkla muhalefet sürdürmek, iktidarı inanç temelinde sorunlarla zorla devirmek demektir. Bu muhalefet tarzı, onun jargonuyla söyleyecek olursak, çoğunluğu oluşturan Sünni halkın direnişiyle karşılaştı ve onların yönetimi desteklemesiyle ezildi.
Suriye’nin ilerici yönetimi, dönemin bölge saflaşmasında, Saddam diktatörünün bir kuklası, Amerikan – İsrail siyonizminin bir uzantısı, Arap gericiliğinin de beşinci kolu olarak terör estiren, bu günün EL-KAİDE örgütünün öncülü olan Müslüman Kardeşler Örgütüne karşı savaş veriyordu. Bölge devrimcilerinin tümü de Suriye yönetiminden yana tutum almıştı. Bu konuda resmi açıklamalar ve ortak eylemler yapıldığı da bilinmektedir (Türkiye ve Kürt devrimci hareketi de bu duruşu sergilemişti).
Suriye yönetimi, gericilikle mücadelesini Hama olaylarını bastırarak noktaladı. Bu ise, gerginliğin ardından gelen bir baskı sürecini tetikledi. Ülke yeni bir barış süreci yaşıyordu ancak gergindi. Kuşkuluydu ve bu gerginlik aşılana kadar kabul edilebilir bir zaman sürecinin geçmesi gerekiyordu. “Vatansever olan ve olmayan muhalefet” söylemi de bu dönemde siyasal literatüre girmeye başladı.
Bölgenin ortak düşmanı vardı o da İsrail’di ve onun şemsiyesi altında Batılı emperyalistler ve Arap gericiliği bir bütün olarak görülüyordu. Bu saflaşmada Suriye her zaman devrimcilerin, komünistlerin, direnme güçlerinin, Filistin, Lübnan ve Türkiyeli devrimcilerin safında yer alıyordu. Böylesi geniş bir yelpazenin desteğinde Suriye’de muhalefet, kitle bağı hiç olmayan, dar bir aydın çevrenin entelektüel diyalogu dışında bir anlam taşımıyordu; oysa aynı kesitte on yıllarını zindanda tamamlayan, bu günkü reform paketinden de geri talepleri savunan kesimler bulunuyordu. Müslüman kardeşler terör örgütünün payına düşen ise, o kesitin en ağır cezasıydı. Bu veriler, bölge ve dünya soğuk savaş saflaşmasının da normal algıları arasında bulunuyordu.
Bu nedenle, Suriye’nin kavramsal algıları, ülkemiz siyasal parametrelerinden oldukça farklıdır diyeceğim. Bu açıdan okur, Suriye gerçeğini göz önüne almadan iki ülke arasında bir paralellik üzerinden karşılaştırmalara yönelmemesi gerek.
İşte bu tarih sürecinin sonunda, Deraa olayları muhalif olma korkularını yıkan bir girişim olduğunu söyleyeceğim. Halkın böylesi tepkileri her ne nedenle olursa olsun korku duvarlarının sarstığı anlamına geliyordu.
İki şehrin hikayesinde Deraa, Pandoranın kutusunu açtı demek yanlış değildir.
Bu makalemi yazıp noktalamama rağmen yayınını Cuma günü gelişmeleri ardından yayınlamayı kararlaştırdım (8 Nisan 2011). Suriye’de muhalefet üzerine ortaya koyduğum kavramsal algıda zaman ve mekan üzerine Camiler ve Cuma namazı tespitim bulunuyor. Bunun sonuçlarını gözlemek istedim. Gelişmeler beni yanıltmamıştı.
Deraa, bu günü de (Cuma) kanlı geçirdi. Önceki hafta gösteri olan şehirler ve beldelerde gerginlik gerilerken Humus ve Deraa’da kanlı bir gün oldu. Humus kenti Suriye’nin merkez şehirlerinden biridir. Lübnan sınırında ve Deraa gibi kaçakçılığı yoğun olduğu bir şehir. Bu gün sadece bu iki şehirde kanlı çatışma oldu. İlginç bir kesişmeyle de Humus ve Deraa’da, aynı anda halka ve güvenlik güçlerine kurşun yağdırıldı.
Humusta halkın yakaladığı kişiler bir kaçakçılık şebekesinin unsurları olduğu, gösterilere ve emniyet güçlerine ateş açtıkları ifade edildi. Deraa’da da TV ekranlarına yansıyan görüntüler yüzü örtülü kişilerin bahçelerden göstericilere ve emniyet güçlerine aynı anda ateş açarak kanlı çatışmaların yükselmesine yol açtığı gösterildi. Silahlı çatışmaların, sadece Deraa ve Humus’ta gündeme gelmesi, her bir şehirde onu aşkın ölüm olayının olması ve çoğunluğunun güvenlik güçlerinden olması dikkat çekicidir.
Güvenlik güçlerinin “barışçıl olan hiçbir gösteriye müdahale edilmeyecek” kararına uyudukları, görgü tanıklarınca da doğrulanmaktadır.
Suriye yönetimi, doğum sancısı içinde olan bir süreçtedir. Doğacak olan bu çocuğa bakmayı bilecek bir dirayet göstermekle yükümlüdür. Muhalefeti olan bir ülke demokrasiye daha yakındır. Suriye yönetimi, bu güne kadar süren Baas’çı sosyalizm, demokrasi, özgürlük, halk iktidarı gibi söylemlerden oluşan siyasal jargonu, muhalefet gerçeğiyle de barışık yaşamanın yolunu öğrenecektir. İlk kez anne olan bir kadının, çocuğuyla olumlu olumsuz ilişkisi sonucunda tecrübelerle doğru ilişkiyi öğrenecektir: bu başlangıçtan doğru sonuçlar çıkaracak bir yönetim, bölgede oluşan devrimci rüzgardan en çok yararlanacak yönetim olacaktır: Suriye’nin bu açıdan çok şanslı olabileceğini söylemek yanlış değildir (bu ifadeleri, “SURİYENİN HANDİKABI” başlıklı makalem ya da Suriye olayları ve gerçekler başlıklı ana makaleyle birlikte okuyarak algılamak gerek. Her başlığın kendi konusu içinde anlamlı olan ifadeleri, başka sorunların dile getirmediği gibi bir ihmal olduğu anlamına gelmez)
LAZKİYE
Lazkiye’ye gelince. Bu şehir, benim ikinci adresimdir. Tüm yönleriyle bildiğim, keşe bucak ilişkilerimin olduğu her siyasal görüş ve inançtan dostlarımın olduğu bir şehir. Olayların, gösterilerin merkezinden izlenimlerimle alttaki satırları kaleme aldım.
Lazkiye, Suriye’nin en kuzey sınırında,Türkiye’nin en güneyinde yer alır. Akdenizin doğu yakasındadır. Dağlarla denizin buluştuğu bir turizm kenti. Oluşturulması planlanan 22 devletli Arap Parlamentosunun merkezi.
Lazkiye, Geçmiş Cumhurbaşkanı merhum Hafız Esad’ın ve bu günkü Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın doğduğu kent (Kırdaha ilçesi).
Alevi, Sünni ve Hıristiyan Arapların, Ermenilerin, Türkmenlerin ve Kürtlerin yaşadığı oldukça kozmopolit bir barış kenti.
Lazkiye’de ortaya çıkan olayların bu özeliklerle de ilgili olarak özelde Suriye’nin genelde dünyanın ilgisini çekmektedir. Beşşar Esad’ın doğduğu yer olması, tarih süreci içinde özellikle eli kanlı terör örgütü Müslüman Kardeşlerin 1980’li yıllarda inanç ayrımı üzerine yaptığı katliamların bilinçaltındaki izleri nedeniyle kırılgan bir kent olarak da tanımlanabilir.
Bu özgün yapısıyla Lazkiye, Suriye’de ortaya çıkan olaylarda ikinci sorunlu kent olarak öne çıktığına tanık olduk.
Lazkiye’de gerginliğin başlangıç noktası, Deraa’nın devamı gibi ortaya çıktı. “Deraa’yı canımızla kanımızla feda ederiz” sloganları, “Beşaar Esad’ı kanımızla canımızla feda ederiz” sloganına alternatif olarak atıyorlardı. Bu yöntem protestoların olduğu beldelerde de tekrar edildi. Protestocuların siyasal bir program ve ona ait sloganları üretme sıkıntısının bir sonucu olarak, kitleleri gündemdeki keskin çatışmalardan etkileme çabası olarak ortaya atıldı. Deraa’da kanlı olaylar var bunlara sahip çıkmak, kan üzerinde politika yapma çabası; bunu, ülkemizin kirli savaşında, ölen askerler nedeniyle ailelerin kışkırtılmasına benzetmek yanlış değil.
Bu satırların yazarı, Lazkiye olaylarını ilk andan itibaren orta yerinde olarak gözlemiştir. Tanık olduğum olaylar dizisi, daha çok bir futbol karşılaşması sonrası taraftarların birbirine girmesi daha da ötesi, iki taraftarın değil de tuttuğu takımdan rahatsız olan taraftarın yönetime karşı tepkisini sağı solu kırarak, yakarak, tahrip ederek dile getirmesi gibiydi. Bu başıboş çabalar, aklı başında bir tek siyasi slogan ihtiva etmiyordu. Buna gerek bile görülmemişti. Yani, gerçek muhaliflerin bildiğimiz “sıkıyönetim kanunlarının ilgasını, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesini” talep eden hiçbir yaklaşımı Lazkiye’de patlak veren olaylarda görmüyoruz. İstenin bir gün önceki çatışmalarda yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması, yaralı ya da ölülerin ailelere verilmesinden ibarettir. Şeyh Dahir meydanında yakılan arabalar, tahrip edilen esnaf, doktor, avukat, ticari büro levhaları, reklam panoları ise siyasetle ilgili birer unsur da değildi.
Lazkiye’de ortaya çıkan olaylar aynı anda protestocularla, Devrimci Gençlik adı altında örgütlü siyasi gençler yüz yüze getirdi. Devrimci Gençlik, yönetimden yana olan gençlerin değişik siyasal örgütlerde, farklı inançtan ancak ülkesinin direnme çizgisine inanan ve bunun kırılmaması gerektiği savıyla yönetimden yana tutum alan geçlerden oluşmaktadır.
Dikkat edilirse Arap ülkelerinde ortaya çıkan tüm ayaklanmalarda muhalefet güçlerine “devrimci güçler” tanımlaması yapılmasına karşın, Suriye’de muhalefet güçler için aynı tanımlama hiçbir yerde yapılmadı. Bunu protestocular da kendilerine uygun görmedi. Gerçekte bu merkezdedir. Muhalif kesimlerin tarihsel geçmişleri ve bu gün taşıdıkları amaç hiçbir şekilde devrim kavramını içselleştiren bir özellikte değildir. Bu sol muhalefet açısından devrimden çok reform isteğiyle, diğer muhalif güçler açısından ise, direnme çizgisine karşıt duruşları, gerici Arap yönetimleriyle ortaklıkları ve bunun Amerikancı, batılı boyutuyla da yakından ilgilidir.
Bu tablo, şehrin inanç dokusuna daha da yoğun bir yansıması oluyordu. Özellikle bölgenin ezici çoğunluğunu oluşturan Alevi vatandaşlar üzerinde, Gerici Arap yönetimlerinin beşinci kolu olarak görülen tutucu çevrelerin tarihsel katliamlardan birini daha yapacakları kaygısını o oluşturmuştur. Bu kaygının açık bir kanıtı ve verisi olmasa da gerginlik bunu üretmeye yeterlidir. Nitekim bu süreç dalga dalga büyüyerek, Lazkiye olaylarına Alevi-Sünni çatışması imajı vermeye başladı. Gençlerin kokak çatışması taş, sopa gibi basit mahalle kavgası araçlarıyla yürürken, tek taraflı olarak Alevi inancına yapılan küfürler, protestoların bu şehirde belirgin bir kin ve intikam muhalefeti özelliği veriyordu.
Olayların en doruk noktasında şehrin merkezi meydanı Şeyh Dahir alanında yakılan arabalar ve yapılan tahriplere karşı güvenlik kuvvetlerinin müdahale etmemesi dikkat çekiciydi. Deraa olaylarının kanlı bitmesi Lazkiye’de güvenlik kuvvetlerinin yeni bir kanlı sürece neden olmalarını engellemek üzere, “göstericiler ne yaparsa yapsın kimse karışmayacak” talimatına yol açmış ve bunun sonucu da 8 polis ölü 70 i yaralı olmuştur. Göstericilerden ise iki ölü.
Gösteri anını betimleyecek olursak, 200’e yakın genç, önemli bir kısım üstelerini açmış, vücutlarında sıklıkla jilet yaraları olan, çoğu kez öne fırlayıp “beni Hükümet arıyor teslim eder misiniz” diye bağıran 25 yaşlarında bir gencin sarhoş halleri, orta yaşlarda bir kişinin teskin etme çabalarına gösterdiği şaşkın tepkiler, Lazkiye olaylarındaki insan manzaralarına önemli bir işaretti. Çatışmaların olduğu yer şehrin merkezi işyerlerinin üzerinde yükselen 7-8 katlı binaların tümü ise ailelerin ikametgahlarıdır. Yani ailelerin yaşadığı dairelerden oluşmaktadır. İş yerleri sahiplerinin çoğunluğu de işyerlerinin üzerinde ailece ikamet etmektedir. Bu çevrelerle olan dostluğumuz ve ilişkimize dayanarak yaptığımız bir araştırmada olayları yaratan hiçbir gencin bu çevrelerde tanıdık kimselerden olmadığı söylendi. Daha çok Skenturi Mahallesi denilen, şehrin güney kemsi, deniz sahilinde olan Filistin kampları civarında yerleşmiş iç göçlerle gecekondulardan geldiğine işaret ediyordu. Şehirli denilen ve çoğunluğu Sünni esnaf olan kesimler ise yönetimden yana tutum alan çoğunluğuyla, olayların yaratıcısı çevrelere sert tepkiler gösteriyorlardı. Bu şaşkınların iç dış çevrelerin birer oyuncağı olmalarının basitçe mümkün olduğunu dile getirdiler; bu anlatım yapılırken aynı anda ıslahatın şart olduğu, ciddi rahatsızlıkların bulunduğunu da belirtiyorlardı. Ancak bu olayların ıslahat talepleri mantığıyla ilgili olamayacağını farklı nedenlerin olma ihtimalinin yüksek olduğunu vurguluyorlardı.
İlginç olan bir esprili durum ise, Sünni esnaftan bir çok kişinin dostları Alevilerden korunmak için silah istemeleriydi; olaylar Alevi – Sünni çatışması olarak lanse edilirken, gerçekler farklı yaşanıyordu.
Lazkiye olayları, ne Alevi ne Sünni olayıdır. Hangi saiklerle olursa olsun, olay çözülmemiş sorunların sonucu ortaya çıkan haklı demokratik siyasal tepkilerin, Suriye’nin tarihsel direnme çizgisinden intikam almak üzere kışkırtılıp yönlendirilmesi olayıydı. Bunun için de uluslararası medya tekelleri (buna Arap gericiliğin elinde bulunun medya olanakları da dahil), sermaye çevreleri, beşinci kol faaliyetlerinin bir bütün olarak bunun üzerine yüklenmiştir. Komplo bunun üzerine gelişmiştir, yoktan var edilmemiştir.
Bu olaylar, şehrin inanç dokusu gereği kırılgan yapısı üzerine binince, aniden akıl almaz bir sürükleniş başladı. Bir hafta böylesi gerginlik içinde geçti. Ancak olaylar aydınlandıkça, ortaya çıkan dış unsurlar ve komplolar belirdikçe, haklı taleplerin farklı bir dille kazanılabileceği ve ülkeyi tahrip etmenin anlamsızlığı belirdikçe, akil şahsiyetlerin çabasıyla bu kanlı süreç kuşatılıp durduruldu; bilanço, kimseye karışılmayacak talimatı alan 8 güvenlik görevlisinin ölümü 70’inin yaralanması, sivil halktan 2 ölü onlarca yaralıyla sonuçlandı.
Gelişmeler, yönetimin halka yönelttiği çağrıyla yeni bir boyut aldı. Yönetim, halkı, ülkeyi dış müdahale ve komplolardan, provokatif eylemlerden, kamu mülkiyetine zarar verecek kimliği belirsiz kundaklama eylemlerinden korumak üzere “Silahlı Halk komiteleri” oluşturarak korumaya çağırdı. Halk da ülkenin dört bir köşesinde mahalleleri ve sokakları kendi silahıyla ve kurduğu barikatlarla bu karara cevap verdi.
Böylesi bir karar, iki ağzı keskin bir bıçak gibidir. Silahlanmış halk kendine güveni olmayan yönetimler için büyük bir riskti. Ancak, Suriye yönetimi bu riskten korkmadı, halkına inanıyordu. Alınan kararın etkisi kısa sürede kendini gösterdi. Her şehirde öbek öbek yabancılar, silahlı çeteler yakalanmaya başladı. Muhalefet de bu sürecin aktivitesine katılarak, komplolara karşı ülke birliğinin savunulmasına katıldı.
Bunlara rağmen, Lazkiye, tarihinin her kesitinde Alevi-Sünni kışkırtmasının en kırılgan noktası olarak, üzerinde kurgulanan oyunları büyük bir dirayetle yenilgiye uğratacak ilk adımları atmıştır.
1 Nisan 2011 Cuma günü 300 kişinin katıldığı, kimsenin müdahalesi olmadan yapılan barışçıl gösteriyle, iş ve hürriyet sloganları eşliğinde noktalanmış oldu.
Bu satırların yazarı bu süreci en yakından, olayın içinden, her tarafta olan dostlarından aldığı bilgiler etrafında değerlendirerek vardığı sonuçla, Lazkiye kenti ülkesinin tarihi boyunca aldığı direnme hattı tutumuna kefaret ödetmek isteyenlere ağır bir tokat vurdu. 2 Nisan 2011, şehrin güvenliğini devlet yerine alan halk komiteleri görevine son vererek barikatları kaldırıp şehir bilinen normal yaşamına döndü. Türkiye’den yolcu akını yeniden eski seyrine döndü.1 Nisan 2011 itibariyle yapılan “üç günlük gece protesto yürüyüşü” çağrılarına ise kimse dönüp bakmadı.
Deraa, gerginliğini sürdürmesine karşın, sakinleşerek, taleplerine güvendikleri en yetkili kişi sıfatıyla Beşşar Esad’a iletmeyi uygun buldu. Bu gün bu satırların yazıldığı sırada, talep listesinin Cumhur Başkanlığınca alındığı ve yerine hızla getirileceği açıklaması yapıldı.
Her biri ülkesinin bir ucunda olan bu iki şehrin hikayesi, Suriye için önemli derslerle dolu.
Halkın, haklı taleplerini kimse istismar etmemesi için yönetimlerin üzerine çok önemli görevler düşüyor. İki şehrin hikayesi bu göreve bir çağrıdır. Suriye bu oyunu bozacak siyasal birikimlerin, uygarlık ve olgunlukların ülkesidir. İki şehrin insanları aynı amaç etrafında, ülkelerini yıkıma, kardeş kavgasına, sonu acımasız dış müdahalelere gidecek ölüm denklemlerinden koruyacak kadar duyarlıdır. Bölge insanları olarak bizlerinde bir o kadar duyarlıca komşu ülkemize yaklaşmalıyız.
Bu makaleyi 8 Nisan 2011 akşamı, yarın yayınlamak üzere bağlıyorum. Cuma gerginliğinin Lazkiye’ye nasıl yansıdığını arkadaşlarla Cuma namazından çıkan cemaatin ardından izlemeye başladık. Tüm görüntüler gerginliğin oldukça gerilediğini, aynı mahallede (Sılaybi) ik yüz kişiyi aşmayan bir topluluk, ailelerinin yoğun yaşadığı sokaklarda emniyet güçlerinin de seyircilik yaptığı barışçıl bir yürüyüş yaptılar. Hiçbir olumsuzluk olmadan, kimse kimseye saygısızlık ya da zorbalık yapmadan yürüyüş kolu Tabiyat mahallesinin camisi önünde son bularak dağıldılar.
Bu yürüyüşe paralel yürüyen bizler, tanıdık dostlarla yaptığımız konuşmalarda, siyasi denilebilecek tek bir istekle ilgili slogan atılmaması, sadece “şehitler cennete” denilerek yürünmesi dikkat çekiciydi. Dağılan yürüyüşten sonra gerginliğin olduğu bu mahallede, genç bir toplulukla yaptığım konuşma da, Ülkelerinin bölge için önemini direnme hattında duruşunun biz Türkiyeliler için taşıdığı anlamı dile getirdim. Yönetimin aldığı reform kararlarını, desteklemeleri gerektiğini el ele vererek bu ülkenin diz çökmesini isteyen gericiliğe prim vermemeleri gerektiğini dile getirdim. Bu konuşmaya oldukça sıcak bakan topluluk, yönetimle bir sorunları olmadığını, farklı inançtan toplulukların şehri olan Lazkiye’yi dıştan kimsenin provokasyona getirmeyeceğini, reform kararlarını desteklediklerini ve yerel ölçekte çözülebilir sorunlarının bir an önce çözülmesi gerektiğini dile getirerek sözlerini bağladılar. Ayrılarken de birliğin ifadesi olarak topluca el ele vererek dağıldık.
Buna rağmen, gece 22.00 sularında, aynı mahallede, sayıları 50’yi geçmeyen bir topluluk, şehrin en hassas konusu mezhep farklılığı üzerine, yönetime karşı ilk kez duyulmaya başlanan ağır hakaretler yaptığı haberi alındı. Alevilere ağır küfürler ediliyor, yönetimin ıskatı için çağrıları yapıldığı haberleri geliyordu. Oysa şehrin Sünni aileleri bu tür olumsuzluklara karşı Alevi-Sünni birliğini ve ülkelerinin direnme çizgisinde duruşunu ısrarla savunduğu bilinmektedir. Mahallelerinde ortaya çıkman bu olumsuz duruşların rahatsızlığıyla güvenlik güçlerine önlem alma çağırılara yapıp durmakta olduğu bilinmektedir. TV kanalları, bu çağrılarla dolup taşmakta SMS mesajlarıyla, insanlar açık kimliklerini vererek bu çağrıları yenilemektedirler.
8 Nisan 2011 tarihi itibariyle gece geç saatte şehirde ortaya çıkan bu gerginlik, geri çekilmiş halk komitelerinin bir daha spontan olarak silahlarıyla her köşeyi, her sokak ve yolu tutmaya yöneltti. Bu arada halkın acil güvenlik çağrısı üzerine İç İşleri Bakanlığının genelgesi yayınladı (saat: 22.30).
9 Nisan 2011 tarihi itibariyle şehir düşük bir gerginlik içinde yaşamına devam etti.
Deraa ve Lazkiye şehrinin farklı ve ortak yanlarıyla durumları budur. İki şehrin hikayesi esasında kozmopolit ya da sınır şehirleri hikayesi gibidir.
Bu aynı zamanda, farklı etnik ya da inanç topluluklarının ortak yaşam sürdürdüğü şehirlerin hali gibiydi. Lazkiye’nin hali de öyle.
İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI KARARNAMESİ
8 Nisan 2011 geç saatte, halkın yoğun talebi üzerine alındığı belirtilen güvenlik önlemleri, barışçıl olmayan gösterilere gerekli karşılığın verileceğine işaret ediyordu.
Suriye, bu satırların yazarının da yakından bildiği gibi belki dünyanın en güvenli ülkesiydi. Ülkenin herhangi bir köşesine her hangi bir saatte gitmenin güvenlik açısından hiçbir sorunu yoktu. Sahil kentlerinde kadınların gece saat 03 sıralarında tek başlarına deniz kenarında ya da her hangi bir dağ köyünde hiçbir sorunla karşılaşmadan gezebildikleri bir şehirdi. 1 Nisan 2011 tarihi itibariyle bu geride kaldı. Gerginlik, virüs gibidir. Spekülasyon tek başına en güvenli alanları yıkmaya yeter. Olan da buydu. Somut hiçbir veri olmamasına karşın kaygılar, dağların korkulara bürünmesine yetti.
Bu nedenle halkın arayışı kimi hakların hangi süratle olacağından çok güvenlik noktasına odaklanmaya başladı. İç İşleri bakanlığının kararnamesi bunun üzerine geldi.
Güvenlik kuvvetlerine verilen “gösterilere hiçbir şekilde müdahale edilmeyecektir” talimatı sona eriyordu. Halkın büyük çoğunluğu, bu kararla rahat bir nefes aldığı da gözlendi.
Halkın “reform kararına rağmen, gösterileri inatla tırmandırarak ülkeyi tahrip etmek, zayıf düşürüp direnme çizgisindeki tutarlı duruşumuza kefaret ödetmek isteyen güçlere karşı artık sessiz kalınmamalıdır” çağrıları, böylece cevap bulmuş oldu.
Bu satırların yazarı açısından ise, bu tür müdahalelerin dengede tutulmasının güç olacağı, denetimin elden kaçınca güvenlik kuvvetlerinin halka karşı olumsuz davranışlarda bulunacakları ihtimali az değildir.
Hayatı boyunca devletin her türüne karşı duruşu olan, devletlerden acı çekerek siyasal mücadelesini yürüten bu satırların yazarı için, hiçbir polisiye önlem kabul edilemez; direniş yanlısı, anti-emperyalist anti-Siyonist Suriye yönetimine diz çökertmek için yapılan kışkırtma ve dış baskıların beşinci kolla yarattıkları karışıklıklara rağmen, halka karşı polisiye önlemleri ret ettiğimi belirteceğim. Bunun yerine siyasal-toplumsal ve ekonomik reformların süratle hayata geçirilmesini daha gerçekçi olduğunu belirteceğim. Bu, kimi yıpranmaları getirse de öyledir. Sonuçta iktidarlar hak için vardır ve onların talebini yerine getirmek yönetimler için geri değil, ileri bir adımdır.
Karşı devrimci güçlerin, silaha sarılıp, bölge halklarının da çıkarlarını zedelemek, Suriye’de kardeş kavgasını kışkırtıp, sonu belli olmayan kanlı süreçlere, iç savaşa yol açmaları halinde ise, tavrımızı önceki yazılarımda da açıkladığım gibi, direnme çizgisini terk etmeme kararlılığı gösterecek olan Suriye’den yana ortaya koyacağımızı buradan bir kez daha belirtirim.
Kıssadan hissemize gelince,
İki şehrin hikayesi sadece komşumuzun değil, ülkemizin de yakın geleceğinin hikayesidir. Bu kırılma noktalarına gelmeden, kaosları yaşamadan dikkat etmeliyiz. Halkların haklarını vermekte, hiç bir anlamı olmayan ötelemelerin, yasakların, baskı ve zorbalıkların gölgesine kimse sığınmamalıdır. İktidarı veren halk, onu bir biçimde tekrar almasını iyi bilir. Herkesin kulağına küpe olarak bu gerçeği assın.
İki şehrin hikayesi ülkemizin de hikayesidir.
.
ZAN ALTINDA SİYASET
Mihrac Ural
9 Nisan 2011
İç ve dış siyasetin her basamağı zan altında olmasına rağmen iktidar olunuyorsa, halkın verdiği destek ister istemez pervasız bir sivil diktatörlüğe döner. Bundan da en çok halkın kendisi acı çeker.
Zan altında siyaset, toplumu saatli bombaya çeviriri. Düzeneğin devresi kapanınca, patlamanın önüne geçmek mümkün değildir. Her patlama bir kaostur, suların dinmesi için de ağır bedeller gerekir. Zan altında siyasetin ülkeyi götüreceği yer böylesi bir yerdir. Bundan sakınmayanlar kefareti öncelikle kendileri öderler.
Ülkemizin tarihi zan altında siyasetin tarihidir. Bu çizgide yola devam edenler, Libya, Suriye ve Bahreyn olaylarıyla ilgili ülkemiz iktidarının açığa çıkan politikası ikiyüzlü bir politika olarak belirmiştir. Türkiye dış siyaseti zan atında olmuştur. Şüpheli, güvenilmez çizgisiyle dış politika çökmekle yüz yüze gelmiştir.
Libya’da bir eliyle Kaddafi’nin, bir eliyle NATO’nun, diğer elleriyle de Ayaklanmacıların yanında görünmek, ip üstünde kırk cambaz oynatmaktır. Bu Bizans oyunları onurlu, çağdaş bir ülkenin siyaseti olamaz. Çıkarlar dünyası pazarında bile, siyasetin bir ahlak kuralı vardır. Ülkemizin izlediği siyasetin ise kabul edilebilir bir ahlak kuralı olduğu iddia edilemez. Libya halkı bu siyaseti mahkûm etmek üzere Bingazi’de TC konsolosluğu önünde yaptığı protestolarla, gerekeni yeterince dile getirmekten çekinmedi; Libyalı bir kadının çığlıkları, ülkemiz için bir utanç belgesidir; “ikiyüzlü tutumdan ar duymuyor musunuz”.
Aynı tutum, Suriye’ye karşı da kendini gösterdi; “Dost, kardeş, stratejik ortak” methiyelerinin bir yalan olduğu açığa çıkıyor.
Suriye’de ortaya çıkan olayların aslı astarı bilinmeden, hükümet ikili oyuna başlıyor. Bir yandan eli kanlı terör örgütü Müslüman Kardeşler Örgütü’nde, diğer eli Suriye yöneticilerin elinde.
Sivil halkın katili Müslüman Kardeşler Hareketine İstanbul’da basın açıklaması olanağı sağlanıyor, onlar da Erdoğan’a, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ve AKP’li hükümet yetkililerine bol bol şükranlarını sunuyor ve Suriye halkını kanlı iç savaş için ayaklanmaya çağırıyor.
Bu kirli oyunun ardından, ne olur ne olmaz diye Suriye yönetimiyle görüntüyü kurtarmak için yapılan ziyaretlerin onurlu olması mümkün değildir. Bu ülkemizin NATO kuklası olan sürecinin, bölge halkları bilinçaltında bıraktı kötü anıları yeniden canlandırıyor. İsrail’le savaşlarında ülkemizdeki NATO üslerini Arapların aleyhine kullanmaktan çekinmeyen geçmiş yönetimlerin kara şöhreti, bu gün yeniden canlanmaya başlıyor. Bu ikiyüzlü politika, Suriye halkı tarafından tepkiyle izleniyor. En basit cümlelerle; “Türkler eski alışkanlıklarını bırakmamışlar, her ilişkiye kolay ihanet ediyorlar, ikiyüzlüce davranıyorlar” diyerek bu ilişki üzerine çöken kara bulutlara işaret ediyor.
Bunlara Bahreyn’e yapılan Suudi Arabistan askeri müdahalesine karşı duruşun arkasından gelen mezar sessizliğiyle oluşan ikiyüzlü tutumu eklemek gerek. Bunun gibi onlarca örnekten oluşan dış siyaset, ülkemizi insanlık ailesi karşısında zan altında bırakıyor.
Erdoğan’ın, gelişen dış tehlikeler karşısında alelacele, 7 Nisan 2011 akşamı dış politika ve Libya olaylarıyla ilgili yaptığı açıklama, bu yanlış siyasetin refleksidir. Bu gergin tepki bile, başlı başına dış siyasette bir çöküşün eşiğine gelindiğini, halkları aldatarak siyaset yapılamanın iflas ettiğini gösteriyor.
İletişim çağında, gerçek niyetinizi, dar çıkarlarla örülü siyasetinizi gizleme şansına sahip değilsiniz. Şeffaf olmayan her siyasetin zan altında olacağı açıktır. Uluslararası ilişkide başarının yolu, ilişkide olunan ülkeleri ve halkları, kendin gibi ele almaktan geçiyor. Kendine istemediğin davranışı, başkasına yapmamaktan geçiyor. Bu da tek boyutlu değil, paylaşımcı olmayı gerektirir.
Dış politikada iki yüzlülük, iç politikadan bağımsız değildir. Başkasına nasihat verdiği iddiasında olan bir yönetimin, öncelikle bu nasihati kendi ülkesi için uygulamayı bilmelidir. Anti- demokratik baskıların bitip tükenmediği, muhalif olanların, aydınların, gazetecilerin, din adamlarının bile ötekiler diye zindana doldurulduğu bir ülkede, “Demokratik Açılım” iddiasıyla yola çıkıp iflasla sonuçlanan adımlar, iç siyasetin de zan altında olduğuna işaret ediyor.
Nitekim Kürt halkının demokrasi ve özgürlük taleplerine karşı sürdürülen aldatıcı politikalar, hukuksuz yargı, adaletsiz kararlar, içte ve dışta süren askeri operasyonlar, siyasi vaatlerin şaibeli olmasını engellemiyor. Seçim sürecine giren ülkemizde bu gelişmeler çok daha yoğunluklu olarak yaşanıyor.
Bunlara, gençliğin umutlarını çalan şaibeleri de eklemek gerek.
Yüksek öğrenim umutlarıyla YGS sınavlarına giden gençlerin geleceğini karartan şaibe, kartopu gibi büyüyerek devam etmesi karşısında süren duyarsızlık bunun bir işaretidir. Bir öğrenci sınavıyla ilgili boyutta bile, zan altında kalmak, bu iktidarın iliklerine kadar işlemiş takiyeciliğin bir dışa vurumudur. Bu ise, imam orduları önderliğindeki Cemaat politikasının yarım asırdır ülkemizde oynadığı çirkin politikanın iktidarı yönlendirdiğine bir göstergedir. Din adına, tanrı adına, inancı tekleştirme çabasıdır, farklı inançların bu nedenle uğradığı ötekileştirme, toplumsal yaşamı olduğu kadar, siyasetin barış içinde olması gereken mozaik dokusunu da bozmaktır. Toplumsal barış karşısında kirli savaşı ayakta tutan algı da buradan beslenmektedir. Emniyet Genel müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığının kurgu senaryolarıyla aydınların, siyaset adamlarının, özgürlük isteyen halkın acılarla dolu hikâyesi, yakın gelecekte bir bütün olarak halkımızın yaşayacakları ölüm denklemlerine de bir işarettir.
Zan altında siyaset çift ağızlı bir testeredir. Bu testereyle başkasını kesmek isteyenler, aynı testereyle kesilmekten kurtulamazlar.
Ülkemiz, Osmanlıdan bu yana aynı akıl yolunda yürümektedir. Dış politika iç politikanın yansıması olarak, içte de dışta da kaybeden ülkemiz olmaktadır. Bu iflasların faturasını çeken ülke halklarıdır. 21. Yüz yıl yükümlülükleri bu algılarla yerine getirilemez. Dışişleri Bakanı olarak Ahmet Davutoğlu’nun kitaplaştırdığı görüşleriyle şekillenen “Stratejik derinlik” bu yanıyla iflasın eşiğindedir. Bu akılla varılacak yer, hokkabazlıktan öte bir anlama sahip değildir. Denenmişi tekrar deneyerek komediye düşmek, bu siyaseti sürdürmekle aynı anlamdadır.
Libya ve Suriye halkına karşı yürütülen ikiyüzlü siyasete önemli derslerle doludur. Bu derslere ve uyarılara kulak asılmazsa, ülkemizde ortak yaşam için tasarladığımız barış içinde bir arada yaşama umutları asla ikame edilemez. Bölücülük tas tamam budur.
Bölge halkları 21. Yüz yıla demokrasi ve özgürlük alanlarını genişleterek giriyor. Ülkemizin ortaçağ artığı, Bizans mirası, Osmanlı akıl ürünü siyasetlerle karanlık çağlara döndürmek isteyenlere bu olanağı tanımamak gerek. Bu karanlık akılda inat edenler, demokrasi ve özgürlük rüzgârları altında kâğıttan bir kaplan gibi savrulup gidecektir. İktidarın da halkında bu gerçeğin bilincinde kıssadan hisse almalıdır.
9 Nisan 2011
İç ve dış siyasetin her basamağı zan altında olmasına rağmen iktidar olunuyorsa, halkın verdiği destek ister istemez pervasız bir sivil diktatörlüğe döner. Bundan da en çok halkın kendisi acı çeker.
Zan altında siyaset, toplumu saatli bombaya çeviriri. Düzeneğin devresi kapanınca, patlamanın önüne geçmek mümkün değildir. Her patlama bir kaostur, suların dinmesi için de ağır bedeller gerekir. Zan altında siyasetin ülkeyi götüreceği yer böylesi bir yerdir. Bundan sakınmayanlar kefareti öncelikle kendileri öderler.
Ülkemizin tarihi zan altında siyasetin tarihidir. Bu çizgide yola devam edenler, Libya, Suriye ve Bahreyn olaylarıyla ilgili ülkemiz iktidarının açığa çıkan politikası ikiyüzlü bir politika olarak belirmiştir. Türkiye dış siyaseti zan atında olmuştur. Şüpheli, güvenilmez çizgisiyle dış politika çökmekle yüz yüze gelmiştir.
Libya’da bir eliyle Kaddafi’nin, bir eliyle NATO’nun, diğer elleriyle de Ayaklanmacıların yanında görünmek, ip üstünde kırk cambaz oynatmaktır. Bu Bizans oyunları onurlu, çağdaş bir ülkenin siyaseti olamaz. Çıkarlar dünyası pazarında bile, siyasetin bir ahlak kuralı vardır. Ülkemizin izlediği siyasetin ise kabul edilebilir bir ahlak kuralı olduğu iddia edilemez. Libya halkı bu siyaseti mahkûm etmek üzere Bingazi’de TC konsolosluğu önünde yaptığı protestolarla, gerekeni yeterince dile getirmekten çekinmedi; Libyalı bir kadının çığlıkları, ülkemiz için bir utanç belgesidir; “ikiyüzlü tutumdan ar duymuyor musunuz”.
Aynı tutum, Suriye’ye karşı da kendini gösterdi; “Dost, kardeş, stratejik ortak” methiyelerinin bir yalan olduğu açığa çıkıyor.
Suriye’de ortaya çıkan olayların aslı astarı bilinmeden, hükümet ikili oyuna başlıyor. Bir yandan eli kanlı terör örgütü Müslüman Kardeşler Örgütü’nde, diğer eli Suriye yöneticilerin elinde.
Sivil halkın katili Müslüman Kardeşler Hareketine İstanbul’da basın açıklaması olanağı sağlanıyor, onlar da Erdoğan’a, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ve AKP’li hükümet yetkililerine bol bol şükranlarını sunuyor ve Suriye halkını kanlı iç savaş için ayaklanmaya çağırıyor.
Bu kirli oyunun ardından, ne olur ne olmaz diye Suriye yönetimiyle görüntüyü kurtarmak için yapılan ziyaretlerin onurlu olması mümkün değildir. Bu ülkemizin NATO kuklası olan sürecinin, bölge halkları bilinçaltında bıraktı kötü anıları yeniden canlandırıyor. İsrail’le savaşlarında ülkemizdeki NATO üslerini Arapların aleyhine kullanmaktan çekinmeyen geçmiş yönetimlerin kara şöhreti, bu gün yeniden canlanmaya başlıyor. Bu ikiyüzlü politika, Suriye halkı tarafından tepkiyle izleniyor. En basit cümlelerle; “Türkler eski alışkanlıklarını bırakmamışlar, her ilişkiye kolay ihanet ediyorlar, ikiyüzlüce davranıyorlar” diyerek bu ilişki üzerine çöken kara bulutlara işaret ediyor.
Bunlara Bahreyn’e yapılan Suudi Arabistan askeri müdahalesine karşı duruşun arkasından gelen mezar sessizliğiyle oluşan ikiyüzlü tutumu eklemek gerek. Bunun gibi onlarca örnekten oluşan dış siyaset, ülkemizi insanlık ailesi karşısında zan altında bırakıyor.
Erdoğan’ın, gelişen dış tehlikeler karşısında alelacele, 7 Nisan 2011 akşamı dış politika ve Libya olaylarıyla ilgili yaptığı açıklama, bu yanlış siyasetin refleksidir. Bu gergin tepki bile, başlı başına dış siyasette bir çöküşün eşiğine gelindiğini, halkları aldatarak siyaset yapılamanın iflas ettiğini gösteriyor.
İletişim çağında, gerçek niyetinizi, dar çıkarlarla örülü siyasetinizi gizleme şansına sahip değilsiniz. Şeffaf olmayan her siyasetin zan altında olacağı açıktır. Uluslararası ilişkide başarının yolu, ilişkide olunan ülkeleri ve halkları, kendin gibi ele almaktan geçiyor. Kendine istemediğin davranışı, başkasına yapmamaktan geçiyor. Bu da tek boyutlu değil, paylaşımcı olmayı gerektirir.
Dış politikada iki yüzlülük, iç politikadan bağımsız değildir. Başkasına nasihat verdiği iddiasında olan bir yönetimin, öncelikle bu nasihati kendi ülkesi için uygulamayı bilmelidir. Anti- demokratik baskıların bitip tükenmediği, muhalif olanların, aydınların, gazetecilerin, din adamlarının bile ötekiler diye zindana doldurulduğu bir ülkede, “Demokratik Açılım” iddiasıyla yola çıkıp iflasla sonuçlanan adımlar, iç siyasetin de zan altında olduğuna işaret ediyor.
Nitekim Kürt halkının demokrasi ve özgürlük taleplerine karşı sürdürülen aldatıcı politikalar, hukuksuz yargı, adaletsiz kararlar, içte ve dışta süren askeri operasyonlar, siyasi vaatlerin şaibeli olmasını engellemiyor. Seçim sürecine giren ülkemizde bu gelişmeler çok daha yoğunluklu olarak yaşanıyor.
Bunlara, gençliğin umutlarını çalan şaibeleri de eklemek gerek.
Yüksek öğrenim umutlarıyla YGS sınavlarına giden gençlerin geleceğini karartan şaibe, kartopu gibi büyüyerek devam etmesi karşısında süren duyarsızlık bunun bir işaretidir. Bir öğrenci sınavıyla ilgili boyutta bile, zan altında kalmak, bu iktidarın iliklerine kadar işlemiş takiyeciliğin bir dışa vurumudur. Bu ise, imam orduları önderliğindeki Cemaat politikasının yarım asırdır ülkemizde oynadığı çirkin politikanın iktidarı yönlendirdiğine bir göstergedir. Din adına, tanrı adına, inancı tekleştirme çabasıdır, farklı inançların bu nedenle uğradığı ötekileştirme, toplumsal yaşamı olduğu kadar, siyasetin barış içinde olması gereken mozaik dokusunu da bozmaktır. Toplumsal barış karşısında kirli savaşı ayakta tutan algı da buradan beslenmektedir. Emniyet Genel müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığının kurgu senaryolarıyla aydınların, siyaset adamlarının, özgürlük isteyen halkın acılarla dolu hikâyesi, yakın gelecekte bir bütün olarak halkımızın yaşayacakları ölüm denklemlerine de bir işarettir.
Zan altında siyaset çift ağızlı bir testeredir. Bu testereyle başkasını kesmek isteyenler, aynı testereyle kesilmekten kurtulamazlar.
Ülkemiz, Osmanlıdan bu yana aynı akıl yolunda yürümektedir. Dış politika iç politikanın yansıması olarak, içte de dışta da kaybeden ülkemiz olmaktadır. Bu iflasların faturasını çeken ülke halklarıdır. 21. Yüz yıl yükümlülükleri bu algılarla yerine getirilemez. Dışişleri Bakanı olarak Ahmet Davutoğlu’nun kitaplaştırdığı görüşleriyle şekillenen “Stratejik derinlik” bu yanıyla iflasın eşiğindedir. Bu akılla varılacak yer, hokkabazlıktan öte bir anlama sahip değildir. Denenmişi tekrar deneyerek komediye düşmek, bu siyaseti sürdürmekle aynı anlamdadır.
Libya ve Suriye halkına karşı yürütülen ikiyüzlü siyasete önemli derslerle doludur. Bu derslere ve uyarılara kulak asılmazsa, ülkemizde ortak yaşam için tasarladığımız barış içinde bir arada yaşama umutları asla ikame edilemez. Bölücülük tas tamam budur.
Bölge halkları 21. Yüz yıla demokrasi ve özgürlük alanlarını genişleterek giriyor. Ülkemizin ortaçağ artığı, Bizans mirası, Osmanlı akıl ürünü siyasetlerle karanlık çağlara döndürmek isteyenlere bu olanağı tanımamak gerek. Bu karanlık akılda inat edenler, demokrasi ve özgürlük rüzgârları altında kâğıttan bir kaplan gibi savrulup gidecektir. İktidarın da halkında bu gerçeğin bilincinde kıssadan hisse almalıdır.
5 Nisan 2011 Salı
HERKESİN BİR HİKAYESİ VAR
Mustafa Köse
5 Nisan 2011
Herkes bir hikaye uydurmuş gidiyor. Hakikaten bu nasıl başarıldı. Bu kandırmaca nasıl bitmiyor. Zira her rejim uyduruk hikayelerle yıllarca ayakta kalıyor. Ne zaman sıkışılırsa bu hikayelere sarılır duygu sömürüsü yapılır. Asıl korkunç olanı bu hikayelere inanacak yığınla insanın her zaman bulunuyor olması. Şüphesiz bunlar olmasaydı her şey farklı olacaktı. Zaten toplum hikayelere inanmayı bıraktığı zaman kendi kaderiyle ilgili iyi şeyler söyleyebilecek, yapabilecektir.
Hiç kuşkusuz sonuçlardan bahsediyorum. Sonuçları ele alarak durum tespiti yapıyorum. Ancak anlatmaya çalıştığım şey bu sonuca gelmek için yapılanlara dikkat çekmektir. Zira bunlardan ders almaktır. Çünkü biliyoruz veya gördük ki bu hikayeler için bazı kesimler (devletler dahil) nice gayretler harcamaktadır.
Etrafımızda geniş bir örnek yelpazesi var. Her ülkenin kendine göre bir hikayesi var. Toplumların zaaflarını kullanıyor. Güncel diye birkaç örnek vermek istiyorum. Tabi ki önce kendimizden bahsedeceğim. Diğerleri Libya-Bahreyn ve Suriye.
Biz cumhuriyeti henüz kurarken bile hikayelerin içine düştük. Tarikatlar cumhuriyeti yıkacak. Kürtler ülkeyi bölecek. Aydınlar bizi Ruslara bağlayacak. Dış dünya bizi parçalayacak diye bir korkuyla başladık. Halkımız cahil. Halkımız kandırılmaya müsait. Onun için Askeri vesayetçi rejim bu işin sigortasıdır dedik. Başını kaldıranı ezeceksin. Memleket idaresini sivillere bırakmayacaksın. Ekonomi, siyaset, eğitim, iletişim, savunma, diplomasi, hukuk, bürokrasi, doğrusu toplumsal konularımızın her şeyi denetlenecektir. Kontrol altında olacaktır. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Sanayileşmeden, çağdaş demokrasi ölçüsüne kavuşmadan, toplumsal barışımızı sağlanmadan ve demokratik devlet ölçülerini dikkate almadan 100 yılımızı kaybettik. Bu gün hala bu masallarla meşgulüz. Bazılarına göre dinciler şeriatı şimdi daha kolay getirecekler. Kürtler de ülkeyi bölmek üzereler diye korkutuluyoruz. Dolayısıyla reel sorunları ve gelişmiş bir demokrasi ölçüsünü konuşamıyoruz. Çünkü özgürlüklerden korkuyoruz. Özgürlük artarsa dincilerin önü alınamayacak diye düşünülüyor. AKP’nin gücü insanları korkutuyor. Bu güç mutlak ve değişmez sanılıyor. Ulusalcılar AKP hem şeriatı getirecek hem de faşist diktatörlük kuracak diye ikili korkuları yayıyorlar. Onlara göre darbe hazırlıkları yalan. Ergenekon terör örgütü soruşturmaları kasıtlıdır. Yeraltından çıkarılan silahlar da hikaye. Onların iktidar taraftarlarınca kasıtlı gömüldüğünü söylüyorlar. Kamuoyunu germeye çalışıyorlar. Bu ülkede hiç darbe olmamış gibi davranıyorlar. Siyasete hiç muhtıra verilmemiş gibi sayıyorlar. 1970-1980 arasında 5500 evladımızı sanki dış güçler öldürttü. Aydınlıktan korkan bir topluma dönüştürüldük. Sanki bütün kötülüklerin sebebi açıklık ve saydamlıktır. Lakin bu hikayelerin sonuna gelmiş durumdayız. Ya her şeyi değiştireceğiz ve bize layık demokrasi yaratacağız. Ya da birilerinin yeni hikayelerine hazır olacağız. Kendi adıma iyimser olmak için yeterli sebepler görüyorum.
Diğer tarafta Libya lideri Kaddafi, diktatörlüğünü devam ettirmek istiyor. Değişen dünyayı algılayıp halkın özgürlük isteğine kafa yoracağı yerde ‘’bin Ladin’’hikayesine sarılıyor. 40 yıllık zorba iktidarını meşrulaştırmak ve devam ettirmek için ayaklananları bin ladin taraftarı gösteriyor. Radikal İslam ve bin ladin fobisini şişirip kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bu korkutmaca ile batı ittifakını böleceğini sanıyor. Oysa ABD ve batı bin ladini ondan daha iyi tanıyor. Bin ladini yaratan güçler, bugün onu sorun görenlerdir. Onun yarattığı gerilimden faydalanmaya çalışanlardır. Bu iş kaddafi’ye kalmaz.
Öbür taraf Bahreyn’de Şii’lerin fobisi kullanıyor. İran’ın etkisi artacak diye bir hikayeyi dünyaya yutturmuşlar. Bahreyn monarşisi bu yutturmaca ile Emperyalistleri yanına alabilmiştir. S.Arabistan eliyle müdahale yaptırmışlardır. Demokratik haklar bir yana hiçbir insani hakkı olmayan Şii’lerin kökü kazınmaya çalışılıyor. Nüfusun %70’i Şii olmasına rağmen yok sayılmak isteniyorlar. Zaten ‘’angarya’’ işlerin dışında yaşam hakları yok. .Bahreyn ikinci bir İran olur hikayesi başta ABD ile bölgenin Sünni iktidarlarının bulduğu iyi bir yutturmaca. Tam burada batının ikiyüzlülüğü bütün çıplaklığıyla sırıtıyor. Demokrasiye olan samimiyetleri ne kadar yutturmaca olduğu görülüyor. Nitekim nüfusun çoğunluğuna nasıl sırt çevrildiğini izliyoruz. Bu arada, yapılan ayak oyunlarının da fazla bir ömrü olacağını sanmıyorum. Batıya rağmen orada işler değişmek zorunda olacak.
En son Suriye lideri de bir hikaye ye sığındı. Esat’ta beklenenin aksine tutum aldı. Diğer iktidarlar gibi demokrasiye mesafeli davrandı. Halkın taleplerini ciddiye alacağı yerde İsrail hikayesine sarıldı. 42 yıllık baskı rejimini gevşeteceği yerde İsrail’in çirkin yüzünün arkasına sığındı. Devletçi ve statikocu duruşunu yine sergiledi. Başta Türkiye’nin ve bir kısım batı devletlerinin desteğini sağlamışken fırsatı kaçırmamalıdır. Hatta Sünni kesimlerin de yoğun ilgisini boşa çıkarmamalıdır. Bütün kesimleri kapsayacak ve hepsini rahatlatacak bir demokrasi geliştirebilmelidir. Zira bilgi çağında hikayelerin ömrü fazla olmuyor.
5 Nisan 2011
Herkes bir hikaye uydurmuş gidiyor. Hakikaten bu nasıl başarıldı. Bu kandırmaca nasıl bitmiyor. Zira her rejim uyduruk hikayelerle yıllarca ayakta kalıyor. Ne zaman sıkışılırsa bu hikayelere sarılır duygu sömürüsü yapılır. Asıl korkunç olanı bu hikayelere inanacak yığınla insanın her zaman bulunuyor olması. Şüphesiz bunlar olmasaydı her şey farklı olacaktı. Zaten toplum hikayelere inanmayı bıraktığı zaman kendi kaderiyle ilgili iyi şeyler söyleyebilecek, yapabilecektir.
Hiç kuşkusuz sonuçlardan bahsediyorum. Sonuçları ele alarak durum tespiti yapıyorum. Ancak anlatmaya çalıştığım şey bu sonuca gelmek için yapılanlara dikkat çekmektir. Zira bunlardan ders almaktır. Çünkü biliyoruz veya gördük ki bu hikayeler için bazı kesimler (devletler dahil) nice gayretler harcamaktadır.
Etrafımızda geniş bir örnek yelpazesi var. Her ülkenin kendine göre bir hikayesi var. Toplumların zaaflarını kullanıyor. Güncel diye birkaç örnek vermek istiyorum. Tabi ki önce kendimizden bahsedeceğim. Diğerleri Libya-Bahreyn ve Suriye.
Biz cumhuriyeti henüz kurarken bile hikayelerin içine düştük. Tarikatlar cumhuriyeti yıkacak. Kürtler ülkeyi bölecek. Aydınlar bizi Ruslara bağlayacak. Dış dünya bizi parçalayacak diye bir korkuyla başladık. Halkımız cahil. Halkımız kandırılmaya müsait. Onun için Askeri vesayetçi rejim bu işin sigortasıdır dedik. Başını kaldıranı ezeceksin. Memleket idaresini sivillere bırakmayacaksın. Ekonomi, siyaset, eğitim, iletişim, savunma, diplomasi, hukuk, bürokrasi, doğrusu toplumsal konularımızın her şeyi denetlenecektir. Kontrol altında olacaktır. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Sanayileşmeden, çağdaş demokrasi ölçüsüne kavuşmadan, toplumsal barışımızı sağlanmadan ve demokratik devlet ölçülerini dikkate almadan 100 yılımızı kaybettik. Bu gün hala bu masallarla meşgulüz. Bazılarına göre dinciler şeriatı şimdi daha kolay getirecekler. Kürtler de ülkeyi bölmek üzereler diye korkutuluyoruz. Dolayısıyla reel sorunları ve gelişmiş bir demokrasi ölçüsünü konuşamıyoruz. Çünkü özgürlüklerden korkuyoruz. Özgürlük artarsa dincilerin önü alınamayacak diye düşünülüyor. AKP’nin gücü insanları korkutuyor. Bu güç mutlak ve değişmez sanılıyor. Ulusalcılar AKP hem şeriatı getirecek hem de faşist diktatörlük kuracak diye ikili korkuları yayıyorlar. Onlara göre darbe hazırlıkları yalan. Ergenekon terör örgütü soruşturmaları kasıtlıdır. Yeraltından çıkarılan silahlar da hikaye. Onların iktidar taraftarlarınca kasıtlı gömüldüğünü söylüyorlar. Kamuoyunu germeye çalışıyorlar. Bu ülkede hiç darbe olmamış gibi davranıyorlar. Siyasete hiç muhtıra verilmemiş gibi sayıyorlar. 1970-1980 arasında 5500 evladımızı sanki dış güçler öldürttü. Aydınlıktan korkan bir topluma dönüştürüldük. Sanki bütün kötülüklerin sebebi açıklık ve saydamlıktır. Lakin bu hikayelerin sonuna gelmiş durumdayız. Ya her şeyi değiştireceğiz ve bize layık demokrasi yaratacağız. Ya da birilerinin yeni hikayelerine hazır olacağız. Kendi adıma iyimser olmak için yeterli sebepler görüyorum.
Diğer tarafta Libya lideri Kaddafi, diktatörlüğünü devam ettirmek istiyor. Değişen dünyayı algılayıp halkın özgürlük isteğine kafa yoracağı yerde ‘’bin Ladin’’hikayesine sarılıyor. 40 yıllık zorba iktidarını meşrulaştırmak ve devam ettirmek için ayaklananları bin ladin taraftarı gösteriyor. Radikal İslam ve bin ladin fobisini şişirip kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bu korkutmaca ile batı ittifakını böleceğini sanıyor. Oysa ABD ve batı bin ladini ondan daha iyi tanıyor. Bin ladini yaratan güçler, bugün onu sorun görenlerdir. Onun yarattığı gerilimden faydalanmaya çalışanlardır. Bu iş kaddafi’ye kalmaz.
Öbür taraf Bahreyn’de Şii’lerin fobisi kullanıyor. İran’ın etkisi artacak diye bir hikayeyi dünyaya yutturmuşlar. Bahreyn monarşisi bu yutturmaca ile Emperyalistleri yanına alabilmiştir. S.Arabistan eliyle müdahale yaptırmışlardır. Demokratik haklar bir yana hiçbir insani hakkı olmayan Şii’lerin kökü kazınmaya çalışılıyor. Nüfusun %70’i Şii olmasına rağmen yok sayılmak isteniyorlar. Zaten ‘’angarya’’ işlerin dışında yaşam hakları yok. .Bahreyn ikinci bir İran olur hikayesi başta ABD ile bölgenin Sünni iktidarlarının bulduğu iyi bir yutturmaca. Tam burada batının ikiyüzlülüğü bütün çıplaklığıyla sırıtıyor. Demokrasiye olan samimiyetleri ne kadar yutturmaca olduğu görülüyor. Nitekim nüfusun çoğunluğuna nasıl sırt çevrildiğini izliyoruz. Bu arada, yapılan ayak oyunlarının da fazla bir ömrü olacağını sanmıyorum. Batıya rağmen orada işler değişmek zorunda olacak.
En son Suriye lideri de bir hikaye ye sığındı. Esat’ta beklenenin aksine tutum aldı. Diğer iktidarlar gibi demokrasiye mesafeli davrandı. Halkın taleplerini ciddiye alacağı yerde İsrail hikayesine sarıldı. 42 yıllık baskı rejimini gevşeteceği yerde İsrail’in çirkin yüzünün arkasına sığındı. Devletçi ve statikocu duruşunu yine sergiledi. Başta Türkiye’nin ve bir kısım batı devletlerinin desteğini sağlamışken fırsatı kaçırmamalıdır. Hatta Sünni kesimlerin de yoğun ilgisini boşa çıkarmamalıdır. Bütün kesimleri kapsayacak ve hepsini rahatlatacak bir demokrasi geliştirebilmelidir. Zira bilgi çağında hikayelerin ömrü fazla olmuyor.
4 Nisan 2011 Pazartesi
SURİYE OLAYLARI VE GERÇEKLER
Suriye olayları üzerine 3. Makale
Mihrac Ural
3 Nisan 2011
Hiçbir toplumsal-siyasal olay komployla başlamaz. Olayların gerçekçi hak arayışı sonucu olduğunu görmek istemeyen iktidarlar, bin bir bahaneye sarılarak sorumluluktan kaçmaya çalışırlar. Komplo varsa o, gerçek toplumsal-siyasal olayları yönlendirmek üzere sahnelenir. Hak davasında güçlü olmayan muhalefetlerin komplonun çarkları içine düşmesi ise sık sık rastlanan bir şeydir. Bu nedenle her şeyi komployla açıklamak kadar, güçsüz muhalefetlerin komploya düşmeyeceklerini iddia etmek de yanlıştır.
Suriye’de gelişen olayların gerçekçi nedenleri var. Islahat Suriye’nin toplumsal- siyasal yaşamının olmazsa olmaz gerekliliği olarak gelip dayanmıştır. Yönetimin son on yılda karşı karşıya kaldığı dev bölgesel sorunlar nedeniyle reformları da ertelemesi mazur görülse de yeterli bir gerekçe değildir. Buna rağmen Suriye halkı yönetimine bölge halklarının iktidarlarına tanıdıkları krediden çok fazlasını verdiği açıktır. Başkent Şam ve İkinci büyük kent Halep ve diğer önemli şehirlerde halkın ezici çoğunlukla yönetimin arkasında durması bunun bir göstergesidir. Ancak bu protestoların gerçekçi taleplerini yok etmiyor.
Suriye bölgemizin laik, anti-emperyalist ve direnme hattında tutarlıca duran tek ülkesidir. Suriye bu yanıyla, gerçek hak talebi olanların muhalefetine maruz kaldığı gibi, bu duruşundan intikam almak isteyen, tarihi hesap tasfiyesi peşinde koşanların komplolarına da muhataptır. Direnme çizgisinde durmanın böylesi bir ağır bedeli var. Emperyalist-Siyonist ve Arap gericiliği, on yıllardır Suriye’yi hedefe koymuştur, Tökezlemesi beklenmektedir. Reform kararlarını uygulamakta geciken Suriye yönetimi, bu gerici güçlere komploları için uygun bir zemin vermiştir. Onlar da, en zayıf noktalardan güneyde, İsrail ve Ürdün’e sınır olan ve bu sınırların sunduğu kirli amaçlı olanaklardan yararlanarak Deraa kanalıyla, Kuzeyden ise tarihi mezhep gerginliklerinin yaşandığı Lazkiye’nin ihmal edilmiş banliyolarını basamak yapmıştır. Bu anlamda komplo, olayları yaratan değil var olan olaylar üzerine gelip binmiştir.
Buna rağmen Suriye halkı, 29 Mart 2011 meydanları dolduran milyonlarca kitlesiyle bu oyunları bozmuştur. Ancak ıslahat kararlarının ikamesine gözcü olacağını, gecikmeye, ihmale yer olmadığını da açıkça söylemiştir.
Reform paketi Kürtleri de kapsamaktadır. Ancak Kürtler için bu adım önemli olsa da yetersizdir. Genel demokratik haklar tüm vatandaşlar için geçerli olsa da etnik topluluk haklarının farklılıkları vardır; kolektif kimlik hakları, anadille eğitim, yerel yönetim gibi bir dizi özgün hakları taşır. Bunların yarın gelip bir sorun olarak dayatması yerine bu günden çözümü beklenmektedir. Suriye, direnme çizgisindeki başarısı için güçlü olmalıdır, Suriye Kürtleriyle güçlüdür, Kürtlerin haklarını vermeden zayıftır, bir kolu kırıktır. Tersi de doğrudur.
Suriye’de olayların ortaya koyduğu muhalefet tablosu iki boyutludur.Bir yandan reform paketini bir adım olarak olumlu gören ve icraatların takipçisi olacağını söyleyen, ülkesinin direnme hattında iç karışıklıklarla güçsüz düşmesini istemeyen, ilerici, devrimci demokrat sosyalist Marksist, komünist gibi farklılıklarıyla sol muhalefet. Diğer yandan, camileri mekan, Cuma namazlarını de zaman olarak dayanak yapan, bu zaman ve mekan dışında, bir elin parmak sayısı kadar kitleyi bir araya getiremeyen kin ve intikam muhalefetidir. Kitle katliamından çekinmeyen, dünü eli kanlı terör örgütü geçmişine dayanan, bu günü ise her türden komplonun ucuz kahramanları olmaya çalışan muhalif çevreler bunlardır.
Suriye, bu gün gerginliğine devam eden bir ülke. Halkın ezici çoğunluğunun arkasında durduğu, Filistin örgütleri dahil, bölge direnme örgütlerinin açık desteğini ve Sol muhalefetin de kısmı onayını arkasına alarak bu süreci aşma çabasındadır. Komşu bir ülke olarak Suriye, bölgemizde halkların çıkarları için önemli rollere sahip olmaya devam etmektedir. Bu ülkenin kaosa sürüklenmesi, iç savaşa düşmesi, gençlerinin katledilmesi, kardeş kavgasıyla kanlı bir göle dönüşmesi, bölünmesi, komplolara kurban edilmesi, yalnızca emperyalist-siyonist ve bölge gericiliğinin çıkarınadır. Böylesi bir gelişmeden, bölge halkları zarar görür ve evi yanmayan kimse kalmaz.
Buna geçit vermemeliyiz. Bölge insanları olarak bundan bir biçimde sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz.
Altta okuyacağınız yazıyı, olayların içinde olan biri olarak yazdım. Ne kadar tarafsız yazdığım üzerine ahkam kesmeyeceğim, çünkü tarafım.
Türkiyeli bir devrimci olarak olayları bu günkü siyasi algılarımla ele alırken, bölge halklarının çıkarlarını temel aldığımı tekrar etmeyeceğim.
Suriye’nin acil demokratikleşme çabası verdiğine ve bunu samimice yapmaya çalıştığına inanıyorum. Kürt halkının haklarını, genel demokratik ıslahat programı kadar ciddiyetle ele alması gerektiğini ifade ediyorum; en zayıf halkasının bu sorun olduğunu tekrarla dile getiriyorum. Suriye halkının yönetime verdiği siyasi krediyi iyi kullanması gerektiğine, bunun bölgemiz ve halkları için de önemli olduğuna tekrarla dikkat çekiyorum.
Komplolar bu ülkenin peşini hiç bırakmadığını herkes bilir. Ancak her şeyi buna bağlamak yanlıştır. Bunu tekrar ediyorum. 2003 Irak savaşı ve ABD’nin tehditleri, 2005 Lübnan Başbakanı Refik El Hariri suikastı ve baskılar, 12 Temmuz 2006 İsrail’in Lübnan’a saldırısı ve sonuçları, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) çöküşü ve Batının bitip tükenmez kini. Buna, Arap gericiliğinin Suriye’ye karşı tepkilerini oluşturan, direniş çizgisiyle halklara ilettiği mesajdan alınmak istenen intikam duygularını eklediğimizde, bu günkü olayları kavramak, komplonun nerede, nasıl araya girdiğini anlamak daha da kolay olacaktır.
Suriye direnme çizgisinin kefaretini ödemekle yüz yüzedir. Halkın haklı taleplerini dış güçlerin yönlendirme çabası bununla ilgilidir. Ancak buna fırsat vermemek için yönetim de hızlıca, sorunları aşacak pratik adımlar atması gerek. Bunun ilk adımı olan reform paketi ikircimsizce hayata geçmeli.
Suriye olayları, yönetimi krizin esiri yapmadı; tersine sükunetini koruyarak krizi yönlendirip sürece hakim oldu. Gerginliğin bitmemesine karşın, dizginler halkın desteğini arkasına almış olan yönetimin elindedir. Bu durum, halkın çıkarları için iyi bir fırsattır. Komşumuz Suriye bunu en iyi şekilde değerlendirmelidir.
Bölge halkları ve devrimci örgütleri, Suriye halkıyla omuz omuza olacaktır. Bu ülke ve halkının direniş çizgisinde dik duruşuna kin ve intikam besleyen, kefaret ödetmek, için her türden yıkımı göze almış, komplolarını örmüş güçlere karşı onu yalnız bırakmayacağız.
***
Suriye’de gelişen olaylar, kimileri için beklenen kimileri için zorla üretilen olaylar olarak yorumlandı. Komplo diyenler de çoğunlukta.
Kendi adıma komplo teorilerine hiç prim vermem. Komplo teorileri aklı kısırlaştıran, olayları bütünsel kavrama yerine kolaya kaçıp açıklamaya çalışan bir yaklaşımıdır. Suriye olayları benim için komployla başlayan olaylar değildir.
Komplo, var olan bir toplumsal neden üzerine binebilir ya da onun üzerinde kurgulanabilir. Bu doğrudur. Ancak yoktan var edilip bir topluma dayatılması zordur. Buna rağmen tarihte büyük yıkımlar yaratmış komploların olduğu da bilinmektedir. Irak savaşına gösterilen “toplu imha silahları” bahanesi bunun gibidir; Saddam diktatörlüğünün zulmüne karşı direnen halkın uğradığı kıyım gerçeği üzerine binmiş ve Irak’ta bilinen sona gelinmiştir. Bu gün aynı yaklaşım Libya’da “sivilleri ölümden koruma” adı altında ortaya konan müdahale de bu kapsamdadır. Sonuç her iki örnekte enerji kaynaklarının denetlenmesidir. Bu amaçla komplo var olan bir toplumsal gerçeklik üzerine binmiş ve hayata geçirilmiştir, yoktan var edilerek değil.
Suriye’de olanları komplonun bu türüne örnek vermek mümkün olabilir. Ancak Suriye’de on yıllardır biriken, çözümsüzlükle tıkanıklık yaratan sorunların olduğunu ve buna karşı oluşan tepkilerin de bulunduğunu teslim etmek gerek.
Suriye üzerine, 22 Mart 2011 tarihli “Suriye, Mısır, Yemen, Libya” başlıklı makalemde dile getirdiğim ve dikkat çektiğim tüm olgular var olan toplumsal-siyasal-ekonomik sorunlara birer işaretti. Suriye’de on yıllardır bir mantar tabancası bile patlamamış, dış politikasında Filistin, Irak, Lübnan direnişinin yanında duran yönetimini desteklemiş Suriye halkı, sınırlı anlamda ve sayıda bir muhalefetle yüz yüze kalmıştır. Bölgede gelişen halk ayaklanmalarına bakarak bu ülkedeki gelişmeleri “Suriye’de patladı” diye tanımlamak mümkün değildi. Ancak muhalif sesler, bir dizi belde ve şehirde yüzlerce, Deraa’da binlerce kişinin katılımıyla dile geliyordu.
Muhalif duruşun ortaya koyduğu açık ve net bir örgütlülüğü, liderliği ya da siyasi programı yoktu. Tunus, Mısır gibi ülkelerde olanlara çok benzemekteydi ancak, çok ilginç bir biçimde, Deraa kenti gibi ülkenin en güney köşesinde ve Lazkiye gibi ülkenin en kuzey ucunda ortaya çıkmıştı. Suriye’nin kaderini belirleyecek Halep ve Şam gibi büyük kentlerde şu saate kadar bir kıpırdanma bile yoktu (Şam’ın banliyösü Duma’da ortaya çıkan olaylar ise, genel olaylara göre oldukça yerel söylem ve sorunlarla ilgiliydi).
Olayların henüz Deraa’nın dışında parmakla sayılacak ölçekte ortaya çıkmadığı 24 Mart 2011 tarihinde Beşşar Esad’in siyasi müsteşarı Buseyna Şaban’ın, Cumhurbaşkanlığı adına basına yaptığı reform paketi açıklamasıyla birlikte, Suriye’de inanılmaz bir heyecan fırtınası esti, halk kendiliğinden, milyonlarca insanla sokaklarda sevinç gösterileri yapmaya başladı. Bunu 25 Mart 2011 tarihli “Suriye’de Bayram Havası” Başlıklı makalemde olduğu gibi aktardım.
Ancak, sevinç gösterilerine katılan milyonların coşkusu ülkeyi kaplamasına rağmen, muhalefeti durdurmadı. 25-26-27 Mart 2011 tarihleri itibariyle, sayıları yüzleri aşmayan ancak yaygın bir alanda gösteriler devam etti. Gösteriler, ne Tunus ne de Mısır’da ki gibi düzenin yıkılması ya da Beşşar Esad’ın iktidardan düşürülmesi gibi bir ana taleple dile gelmedi. İlk günkü söylem ile bu satırların yazıldığı saatteki söylem aynıyla devam ediyordu. “Hürriyet istiyoruz”, “Sıkıyönetim yasalarının kalkmasını, yolsuzlukların üzerine gidilmesini ve iş olanaklarının bulunmasını istiyoruz” mihverinde dönen taleplerdi. Buna, son günlerde oldukça sınırlı ölçekte de olsa, Kamışlı-Haseki bölgesinde, Kürt halkının kimi demokratik talepleri de eklendi.
Sürecin bu gelişimi içinde, Dünya ve Arap medyasının olayları akla hayale gelmeyecek ölçekler içinde abartarak aktarması ise dikkat çekici bir boyut almaya başlamıştı. Aynı video görüntülerinin bıkkınlık verecek ölçekte tekrarı, kaynağı, kimliği belli olmayan görgü tanıklarının konuşmalarıyla süslenerek, hızlı bir seremoni sunuluyordu. Her biri ayrı konu başlığı gerektiren bu veriler, izleyici için araştırılıp öğrenilmesi mümkün olmayan sunumları içeriyor, hızla geçip giden bir görüntü içinde insanı psikolojik olarak esir alan bir durum yaratarak, kaygı ve tedirginlik ülkeyi bir boydan bir boya tutsak alıyordu (Suriye’nin resmi ve sivil TV’leri, bütün bu görüntüleri ve olayları tek tek ele alarak yapılan manipülasyonları, kurguları ve önceden hazırlanmış senaryoları ortaya çıkarma mücadelesi içindeydi).
Bu tırmanış, yine de “Suriye de patladı” demeyi gerektirecek bir ölçüye varmamıştı. Şam ve Halep mutlak ölçülerle yönetimin arkasında durduğunu gösteriyordu. Bununla ilgili olarak 1. Makalemde şunları dile getirmiştim; “Suriye halkının yönetime verdiği kredi canlılığını hala korumaktadır. Bunun ölçüsü de Halep ve Şam şehridir; bu kentlerde kitlesel protestolar olmadıkça, her ülkede olabilecek bu tür protestolar sistem tarafından kolayca içselleştirileceği bilenmelidir. Önümüzdeki günler bu konuda da bir netlik olacaktır.” (Mihrac Ural, 22 Mart 2011 tarihli “Suriye, Mısır, Yemen, Libya” başlıklı makalesi. http://mirural.blogspot.com/ )
Bu ölçü bu gün için de geçerlidir. Halep ve Şam, şu saate kadar çok daha artan bir ivmeyle yönetimin arkasında durduğunu sabahlara kadar süren kutlamalarla dile getirmektedir.
HALKIN DURUŞU
Suriye halkının gelişen olaylar karşısındaki duruşu, bölge ülkelerindeki tüm halklardan oldukça farklı bir heyecan taşıyor. Her ülke halkının kendine özgü tarih içinde geliştirdiği bir duyarlılık var. Suriye halkı dış baskıların, komplo ve savaşların ortamından gelen duyarlılığıyla, bu tepkilere karşı deneyimli bir halk olarak hassasiyet gösterdi. Hızla beliren komploların ülkeyi karanlıklara, iç çatışmalara götüreceği bilinciyle tepki verdi. Ülkesinin direnme çizgisi etrafında yönetimine verdiği desteği sürdürdüğünü artan bir heyecanla dile getirdi.
Bu eğilim en doruk noktasında kendini 29 Mart 2011 tarihli gösteriler ortaya koydu. Canlı yayından tün dünyaya yayılan görüntüler, uluslar arası tekelci medyanın Suriye üzerine kurguladığı yalanları açığa vuruyordu, yalanlarıyla baş başa bırakıyordu. Şam şehri nüfusunun 3/4’ünü, Halep şehri nüfusun %80’i meydanlarda destek gösterilerine aktı. Gösteri yapılan diğer şehirlerde halkın en az %50’sini aşan katılımlar oldu (11 milyon insanı aşan bir destekle) halk Beşşar Esad yönetiminin, direnen Suriye’nin yanında olduğunu, ülkelerinin on yıllardır sürdürdüğü direnme çizgisinden intikam almak isteyen emperyalist-siyonist ve Arap gericiliğine geçit vermeyeceğini ilan etti.
Suriye’de halk karanlık amaçlı ölüm denklemlerin farkına varmış oldu. Yönetim lehine böylesi bir destek gösterisinin, dünyanın hiçbir ülkesinde son on yıldır ortaya konmadığını iddia etmek yanlış olmayacaktır.
İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ; LAZKİYE - DARAA
Biri en güneyde Ürdün ve İsrail’e sınır. Diğeri en kuzeyde Türkiye’ye sınır. Geostartejik açıdan her ikisinin kritik alanlar olması doğal. Ancak doğal olmayan şey, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci kentinde ıslahat isteme yönünde bile protesto yokken, bu kentlerde ölümlere yol açan protestoların ortaya çıkmasıydı.
Deraa’da özgürlük talepleriyle başlayan ve derhal silahlı çatışmaya yönelen, kamu mülkü tahribine girişen kontrolsüz bir topluluk. Ne mısır ne de Tunus’taki ne de Mısır’daki uygar, barışçıl gösterilere benziyor ne de önceki süreçlerde var olan bir mücadele mirası üzerinde yükseliyor.
Deraa, tarihinde devrici rolleri olan, İsrail’e karşı cephenin ilk hattı olan bir şehir. Bu özellikler aynı zamanda tersi için de geçerlidir. Ürdün gibi gericilik bir Arap odağına, İsrail gibi bir istilacı düşmana sınır olmak her türden provokasyona uygun olmak demektir; milyonlarca SMS mesajının İsrail üzerinden, telefon ağı ve silah akımının Ürdün üzerinden gelişi bu risklere önemli bir işarettir.
Lazkiye’de gerginliğin başlangıç noktası, gerçek anlamda siyaset dışı tahripçi bir öbek insanın yarattığı kırılmayla alevlendi. Bu satırların yazarı bire bir tanık olduğu olaylardan, tahripten başka bir amacı olmayan, ne bir siyasi ne de bir toplumsal talebe dayanmadan, “Hürriyet istiyoruz” diyerek kendini örtüp, önüne gelen her şeyi yakıp yıkmaya kalkışan, Alevilere belden aşağı küfürler savurarak tehditler savuranlara provokatörlere tanıklık yaptı. Üstelik bunu, “kimseye karışılmayacak” talimatı almış emniyet güçlerinin gözü önünde bir show olarak sergiliyorlardı.
Bu olaylar, şehrin inanç dokusu gereği kırılgan yapısı üzerine binince, aniden akıl almaz bir sürükleniş başladı. Bir hafta böylesi gerginlik içinde geçti. Ancak olaylar aydınlandıkça, ortaya çıkan dış unsurlar ve komplolar belirdikçe, haklı taleplerin farklı bir dille kazanılabileceği ve ülkeyi tahrip etmenin anlamsızlığı belirdikçe, akil şahsiyetlerin çabasıyla bu kanlı süreç kuşatılıp durduruldu; bilanço, kimseye karışılmayacak talimatı alan 8 güvenlik görevlisinin ölümü 70’inin yaralanması, sivil halktan 2 ölü onlarca yaralıyla sonuçlandı.
Gelişmeler, yönetimin halka yönelttiği çağrıyla yeni bir boyut aldı. Yönetim, halkı, ülkeyi dış müdahale ve komplolardan, provokatif eylemlerden, kamu mülkiyetine zarar verecek kimliği belirsiz kundaklama eylemlerinden korumak üzere “Silahlı Halk komiteleri” oluşturarak korumaya çağırdı. Halk da ülkenin dört bir köşesinde mahalleleri ve sokakları kendi silahıyla ve kurduğu barikatlarla bu karara cevap verdi.
Böylesi bir karar, iki ağzı keskin bir bıçak gibidir. Silahlanmış halk kendine güveni olmayan yönetimler için büyük bir riskti. Ancak, Suriye yönetimi bu riskten korkmadı, halkına inanıyordu. Alınan kararın etkisi kısa sürede kendini gösterdi. Her şehirde öbek öbek yabancılar, silahlı çeteler yakalanmaya başladı. Muhalefet de bu sürecin aktivitesine katılarak, komplolara karşı ülke birliğinin savunulmasına katıldı.
Bunlara rağmen, Lazkiye, tarihinin her kesitinde Alevi-Sünni kışkırtmasının en kırılgan noktası olarak, üzerinde kurgulanan oyunları büyük bir dirayetle yenilgiye uğratacak ilk adımları atmıştır.
1 Nisan 2011 Cuma günü 300 kişinin katıldığı, kimsenin müdahalesi olmadan yapılan barışçıl gösteriyle, iş ve hürriyet sloganları eşliğinde noktalanmış oldu.
Bu satırların yazarı bu süreci en yakından, olayın içinden, her tarafta olan dostlarından aldığı bilgiler etrafında değerlendirerek vardığı sonuçla, Lazkiye kenti ülkesinin tarihi boyunca aldığı direnme hattı tutumuna kefaret ödetmek isteyenlere ağır bir tokat vurdu. 2 Nisan 2011, şehrin güvenliğini devlet yerine alan halk komiteleri görevine son vererek barikatları kaldırıp şehir bilinen normal yaşamına döndü. Türkiye’den yolcu akını yeniden eski seyrine döndü. Bu gün için, dünden yapılmış üç günlük gece protesto yürüyüş çağrılarına ise kimse dönüp bakmadı.
Deraa, gerginliğini sürdürmesine karşın, sakinleşerek, taleplerine güvendikleri en yetkili kişi sıfatıyla Beşşar Esad’a iletmeyi uygun buldu. Bu gün bu satırların yazıldığı sırada, talep listesinin Cumhur Başkanlığınca alındığı ve yerine hızla getirileceği açıklaması yapıldı.
Her biri ülkesinin bir ucunda olan bu iki şehrin hikayesi, Suriye için önemli derslerle dolu.
Halkın, haklı taleplerini kimse istismar etmemesi için yönetimlerin üzerine çok önemli görevler düşüyor. İki şehrin hikayesi bu göreve bir çağrıdır. Suriye bu oyunu bozacak siyasal birikimlerin, uygarlık ve olgunlukların ülkesidir. İki şehrin insanları aynı amaç etrafında, ülkelerini yıkıma, kardeş kavgasına, sonu acımasız dış müdahalelere gidecek ölüm denklemlerinden koruyacak kadar duyarlıdır. Bölge insanları olarak bizlerinde bir o kadar duyarlıca komşu ülkemize yaklaşmalıyız.
İki şehrin hikayesi ülkemiz için yakın bir geleceğin hikayesidir. Bu kırılma noktalarına gelmeden, kaosları yaşamadan dikkat etmeliyiz. Halkların haklarını vermekte, hiç bir anlamı olmayan ötelemelerin, yasakların, baskı ve zorbalıkların gölgesine kimse sığınmamalıdır. İktidarı veren halk, onu bir biçimde tekrar almasını iyi bilir. Herkesin kulağına küpe olarak bu gerçeği assın.
İki şehrin hikayesi ülkemizin de hikayesidir.
BEŞŞAR ESAD’IN KONUŞMASI
Tekrardan 29 Mart 2011 dev gösterileri ardından merkezi olarak gündeme gelen gelişmelere değineceğim.
30 Mart 2011 Beşşar Esad, “kimseyi tatmin etmedi”ği iddia edilen parlamento konuşmasını yaptı. Oysa, Esad’ın konuşması, ülkesine, halkına büyük bir güven göstergesiydi. Bu konuşma, krizin yönettiği değil krizi yöneten, kurumsal işleyişe bağlı, şahsi tasarrufta bulunmayan, dolayısıyla diktatörce duruşu olmayan, gerçek bir devlet adamını duruşuna göstergeydi. Konuşması özetle şu minvalde cereyan etti;
“Buradan ne söylesem ön yargılılar için yeterli görülmeyecektir. Yarın konuşması yetersiz görüldü denilecektir., buna alıştık. Reform kararları aldık ve bunu geçen Perşembe günü müsteşarım Buseyna Şaban açıkladı. Kararlar bir kez alınır, alınan kararın ikinci kez karara bağlanmasının anlamı olmayacağına göre, bunları tekrar etmeye gerek görmüyorum” dedi.
Devamla, alınan kararların aceleci değil, ancak hızla uygulanacağını, ülkeye yönelik komplonun, halkın haklı ıslahat taleplerini, bizlerin, 2005 yılından beri parti genel kongresinde karara bağlamış olmamıza rağmen, uygulamada geç kalışımızı kullanarak halkı kışkırtmaya ve halkı temsil etme iddiasına sarılmıştır. Suriye halkı bu komployu aşacak bilinçtedir, bu oyunlara gelinmeyecektir, dedi
Reformların kalıcı olması için, ayakları yere basan bir denge içinde yapılmaları gerek, hiçbir baskı bizi buna zorlayamaz, baskılara boyun eğen devlet halkı temsil edemez, böylesi bir devlet dış baskılara da teslim olur ki Suriye on yıllardır yeryüzünün tüm dış baskılarına direnmiş bir devlettir. Reformlar halkın çıkarlarını temsil ettikleri için karara bağlandı ve halkın çıkarı için hayata geçirilecektir, gelişen olayların baskısıyla değil, dedi.
Suriye’ye bölgenin tek direnme hattı ülkesi olmanın kefaretini ödemektedir diyerek, halkına güvendiğini halkıyla bütün bu sıkıntıların üzerinden geleceğini ifade etti.
En önemli açıklaması da devletin ve iktidarın halk için var olduğunu bu nedenle, devlet ve iktidarımız halkın taleplerini yerine getirme yükümlülüğündedir. Pusulamız halktır diyerek. Suriye’de halkla devlet ilişkisi üzerine önemle vurgu yaparak açıklık getirdi.
Beşşar Esad, her şeyin kurumlar aracılığıyla, ihtiyaç duyulan zamanın bu işleyişin doğası gereği olacağını belirtti. Anayasal yetkilerini aşarak, bir diktatör gibi işaretle karar çıkarma konumuna düşmeyecek biri olduğunu gösteren Esad, halkına güven veren duruşuyla gerçekleri iletti. Görevleri anayasayla belirlenmiş bir Cumhurbaşkanı olarak Esad’ın bu tutumu, ondan diktatörlük bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattığı açıktır. Tersini yapsaydı koparacakları fırtına ise ayrı bir senaryo konusu olacaktı. Dürüst bir liderdi ve bunun bedeli varsa ödemeye hazırdı. Halkından aldığı bu destek, bir kez daha Suriye üzerinde oynanmak istenen kirli oyunların sonuçsuz kalacağına ilk işaretleri vermeye başlamıştı.
Hemen ertesi gün reform kararlarının açık bir takvime bağladığını gösteren ilanlar geldi. Kürt vatandaşların öncelikli sıkıntısı olan, 1962 sayımı diye bilinen ve o kesitte, askere gitmemek, vergiden muaf olmak için adını vatandaşlık kayıtlarına yazdırmaktan çekinen, kayıt dışı kalmış yüz binlerce Kürt’ün yeniden vatandaşlık haklarını kazanmaları için bir komisyon kurulması karara bağlanmıştır. Bu konuyla ilgili komisyonun, çalışmasını 15 Nisan 2011 tarihine kadar bitirmesi karara bağlanmıştır. Sıkıyönetim kanunu ve bununla ilgili sorunlara son verecek komisyon raporunun da en geç 25 Nisan 2011 tarihine kadar bitirilmesi kararı verilmiştir. Bu kararla ülkenin en önemli demokratikleşme sürecinin açılacağı, her türden keyfi tutuklanmanın sona ermesi ve hukuk çerçevesinde, adli süreçten geçmeyen hiçbir tutuklanmanın gündeme gelemeyeceği düzenlemelere kapı açılmış olmaktadır.
İsrail’le savaş gerekçesiyle oldukça büyük vatandaş hakları ihlalinin yaşandığı bu kanunun kaldırılması Suriye’nin demokratikleşme adımları için hayati önem taşımaktadır. Sol muhalefetin her şeyden daha çok üzerinde önemli durduğu bu adım, geniş bir onay almıştır. Gerçek halk muhalefetini temsil eden güçler bu adımı desteklediklerini uygulamanın beklenmesi ve desteklenmesi gerektiğine vurgu yapmıştır.
Ayrıca partiler yasası, basın-yayın yasası gibi ülkenin çağın ihtiyaçlarına ve vatandaşın demokratik haklarını teslim eden yasaların çalışmasına komisyonlar düzeyinde adımlar atılmış oldu.
Bu önemli kararların, kapsamlı bir siyasal dönüşüm anlamına gelmesine karşın, siyasal bir devrim niteliğine rağmen, kimi güçlerin ısrarla ortaya koydukları yıkıcı tutum, bu haliyle komplonun nerede ve nasıl filiz verdiğine önemli bir işaret sayılmaktadır.
Muhalefet gösterileri esnasında TV kanallarının ısrarla “hürriyet istiyoruz” diyorsunuz bunun pratik olarak anlamı nedir, sıkıyönetim kanunlarını ve bunların kaldırılması hakkında ne diyorsunuz sorularına, kimi yerlerde verilen cevaplar, gerçekçi bir siyasal muhalefetin izine bile rastlanmayacak cevaplar olması kuşkulu süreçler için önemli bir veri olmuştur. Sol muhalefet dışında, sıkıyönetim kanunları hakkında bilgi sahibi olan kimse çok az ve ilgili de değil. Verilen cevaplar da “iş bulmamızı engelleyen yasalardır” diye tanımlanması buna bir işarettir.
İKİ MUHALEFET
Komşu ülke Suriye hakkında ülkemiz solunun ciddiye alınabilecek bir araştırması ve ilgisi bulunmamaktadır. Solun milliyetçi yüzünün bir göstergesi de budur.
Bunun da ötesinde sol, şahsi kinlerle de milliyetçilik yaparak Siyonist sol haline gelebilmektedir. Bunlar bir yana, Suriye’de iki temel muhalif olgusu olduğunu belirteceğim.
Birincisi, sol muhalefet.
İkincisi; kin ve intikam muhalefeti.
Birincisi; sol muhalefet tüm renkleriyle ilericilerden, aydınlardan, sosyalist, komünist insan hakları savunucularından oluşmaktadır.
Bu güçler temel taleplerini, Şam Deklarasyonunda dile getirdi (2001). “Şam Baharı” diye de adlandırılan bu yapı, heterojen ilerici siyasi yapıda olan kesimlerden ve etkin Kürt örgütlerinden oluşmaktadır. Gerçek halk muhalefeti olarak değerlendirebileceğimiz bu güçler, Barışçıl mücadele ve reform yanlısı bir hareket olarak etkinlikten uzak çıkışlarla kendini gösterdi. Son olaylarda, birbirini temsil etmekten uzak olan bu güçler, küçük topluluklar halinde sürece katılımdan çok, izleyici konumda kaldılar.
Bu güçler arasında, hayatı illegal mücadelede geçen, on yıllar zindan yatan Fatih Camus gibi Suriye Komünist Emek Birliği örgüt lideriyle ve Siyasal Hukuk Doktoru Aksem Niaysi gibi, kapı komşum olan kaynaklardan edindiğim bilgiler ve yapılan basın açıklamalarından, reform programını olumlu bulduklarını ve uygulamaları gözleyeceklerini dile getirmiş bulunmaktadırlar.
Bu duruş ilerici sosyalist kesimleri ülkeleri üzerinde organize edilmek istenen kirli dış güç komplolarının ortağı olma ithamından da koruyan bir duruştur. On yıllar önce Riyad el Tirk önderliğindeki SKP’nin bir kanadı, sivilleri katleden terör örgütü Müslüman Kardeşler Örgütünü "halk hareketi" olarak değerlendirmesi, bölgede sol güçler adına sarılması güç bir yara açmıştır. Aynı hataya düşmemek için çok daha dikkatli davranan Suriye Sosyalist güçleri, Beşşar Esad yönetiminin reform adımlarını “yetmez ama evet” diyerek desteklediklerini açıkladılar.
İkincisi; kin ve intikam muhalefeti.
Suriye’nin bölge için en riskli muhalif güçleri bu kesimlerdir.
Her türden komploya açık olan kesimler için ne siyasi program ne de her hangi bir ilkenin önemi vardır. Kimden ve nasıl gelirse gelsin yeter ki, Suriye’nin direnen yönetimi yıkılsın çabasında olan kesimler. Bunlar, aydınlıktan, laiklikten, insan haklarından, demokrasi ve özgürlüklerden yana bir siyasal algı ve programa sahip olmayan kesimlerdir. İsrail dahil herkesten her türden yardım almaya açık, söylemleri mezhep ayrımcılığı üzerine, halkın din duygularını sömürmek üzerine kurgulanmıştır.
Bunlar, toplumun en tutucu, ekonomik olarak da en alt kesimlerinden oluşan keskin mizaçlı insanlardan oluşmaktadır. Belli bir örgütlü yapıları olmamasına karşın her örgütsel oluşuma kan taşıyacak savruluşlara hazır kesimlerdir. İnsan hakları savunuculuğu adı altında, İsrail barış inisiyatifi dahil Arap gericiliğinin cemaat kaynaklarından mali destek görerek yönlendirilebilen kesimlerdir.
Açık bir liderleri ve örgütlü dokuları olmamasına karşın, bu düzeyde ülke içinde onları temsil edecek bir oluşum bulunmamasına karşın zayıflıklarının açık ifadesi olan, zaman ve mekan algıları Cuma gününe ve Cuma namazına sığınmıştır. Halkın talepleri, temsilciliği ve çıkarları diye bir kaygısı olmayan bu kin ve intikam çevrelerinin din istismarcılığını en iyi yansıtan gerçek, sığındıkları zaman ve mekandır.
Cuma günü ve Cuma namazı dışında bir elin parmak sayısı kadar muhalif kesimi bir araya getirme etkinlikleri olmayan bu çevrelerin, ibadet yerlerini, kanlı terör mekanı haline dönüştürerek, laik ülkenin direnişçi tutumunu yıkma çabası, onları özel olarak Arap gericiliğinin on yıllardır Suriye’den almak istediği intikamın bir paravanı konumuna sokmaktadır.
Bu kin ve intikam çevrelerinin, özgürlük istemleri, ülkemizdeki gerici güçlerin demokrasi istemleri gibidir. Ancak bir farkla. Suriye’de, inançlı kesim için hiçbir engel yoktur. En gizli halvet ve zikirlerden an açık türban ve inanç icrasına kadar Vakıflar (Diyanet İşleri) Bakanlığının sunduğu sonsuz nimetlerle özgürdürler. Hakim Hanefi mezhep dışında, diğer Sünni mezhepler de aynı ölçüde özgürdür. Yasaklı olan adı anılmayan ama her zaman hedef tahtası olan ise Alevi mezhebidir; Aleviler isim olarak bile anılmazlar. Lübnan gibi küçük bir ülkede yarı resmi olan “Alevi Yüksek Meclisi” bulunmasına ve anayasada (Taif anlaşması gereğince) kurum ve kurallara bağlı olup siyasi temsilcilikte payı olmasına karşın, Suriye’de bu yönde hiçbir hak yoktur. Buna rağmen Beşşar Esad’ı, hanımının Sünni olmasına karşın, Alevi bir aileden gelmesinden dolayı kin malzemesi olarak hasım almaktan çekinmezler. Oysa Suriye’de yönetimi ayakta tutan, onun hakimi ve koruyucusu Sünni çoğunluktur. Siyasi olarak da bu ülkenin direnme gücünü temsil edenler bunlardır. Bunların arasında Alevileri de çoğunlukla yer alırlar. Dünyanın her alanında Alevilerin laik tutumları olduğu bilenen gerçeğine rağmen, Suriye’de komünist, demokrat, ilerici, sosyalist muhalefette Alevilerin olduğu da bilinmektedir. Bunlar yanı sıra karşı devrimci muhalif güçlerinde olduğu açıktır; Beşşar Esad’ın amcası, Dr. Rıfat Esad’a bağlı Amerikan-Suudi yanlısı liberal Alevi çevreleri bunlar arasında saymak yanlış değildir. Bu gerçeği kin ve intikam güçleri, sürekli olarak gözden kaçırır.
Buna rağmen, Aleviler Suriye’de iktidardan hak ettikleri payı bile alamamaktadır. Çoğunluğu dağ başlarında olan köyleri, binlerce sorunla kavrulmaktadır; işsizlik, fırsat eşitsizliği, sermaye yoksunluğu içinde daha çok askeri hizmet içinde takılı kalmaya mahkum edilmiş gibiler. Tarih boyunca süren bu durum, ordu içinde Alevileri güçlü kılmış, ülkelerinin en demokratik güçleri olarak 20. Yüzyılın ulusçu özgürlük hareketlerine de bunlar önderlik etmiştir.
Suriye Alevilerinin, Antakya gibi kadim bir Roma şehir kültürüyle yoğrulmuş Zeki El Arsuzi’nin (Paris’te Sorbonne üniversitesi felsefe bölümü mezunu) 20.yy Arap ulusal uyanışına ideolojik önderliğiyle kurduğu Baas partisiyle çıkması dışında, siyasette etkinlikleri anılmayacak kadar azdır.
Aleviler için ordu ekmek kapısıdır. Suriye tarihi ticaret algılarıyla, serbest mesleklerin ülkesidir. Yüzyılların acı kırılmaları altında dağa sığınmış yoksul köylüler olan Alevilerin, ekonomide feodal beylerin acımasız zulmü altında serflik etmelerinin bir uzantısı olarak orduda ekmek aramaları, orada yığılmalarını da getirmiştir. Bu sürecin sonunda, 20. Yüzyılın tüm ulusçu özgürlük hareketlerinde olduğu gibi “ilerici darbelerle” iktidar olmaları ne onların özel bir isteği ne de başka bir şeydir. Olay nesnel tarihin kendi dengelerinin bir sonucudur. Bundan dolayı Alevileri suçlamak yüzyıllardır onlara yapılan zulmü aklamaktır. Alevileri kıyarak sermayesiz bırakıp köleleştirmeyi, toplu kıyımlarla şehirleri onlara yasak kılmayı aklamaktır. Sığınacakları son köşeyi bile onla çok görmektir.
Bu kin ve intikam güçlerinin, orduda da gittikçe gerileyen Alevi yüksek subay ve temel görevli sayısına karşın ortaya attıkları mezhep düşmanlığı söylemlerinin ciddi hiçbir yanı yoktur. Devlet içinde bu gerçeklerin bilincinde olan Sünni yetkililer, kin ve intikam güçlerine karşı sağlıklı bir duruş sergilemektedir.
Bu kin ve intikam muhalefeti, esas itibariyle Arap gericiliğinin beşinci kolu olarak Suriye’de rol oynamaya kalkmaktadırlar. Sorunları ne din ne de iman (karşı devrimci, Amerikan ve Suudi yanlısı Rıfat Esad’la ittifak halinde olmaları bunun en önemli verisidir), bunların dertleri, Suriye’nin Arap halklarına verdiği direnme mesajı, Filistin direnme örgütlerine sahip çıkışı ve bölgede oynadığı ilerici roldür. Bunun kefaretini ödetmek istiyorlar olayın altı da üstü de tastamam budur.
Suriye’de özgür olmadıkları iddiasında olan bu beşinci kol güçlerinin, özgür oldukları dünyanın her ülkesinde, üstelik etkin Amerikan desteğine rağmen, tek bir yabancı ülkede, kitlesel gösteri organize edememeleri yalanlarla örülü sahte muhalefet çehrelerini göstermeye yeterlidir. Bu çevrelerin Suriye halkının hakları için örgütleme dertleri diye bir sorunları yoktur. İstedikleri, Suriye’yi içten çökertmektir.
Dünyanın en zayıf muhalif güçleri bile, yurt dışında etkin kitlesel gösteriler örgütleyerek ülkelerine mesaj iletirler. Bunu ülkemiz adına 12 Eylül dönemi boyunca ve bu gün de Türk-Kürt solu yapmaya devam etmektedir. Ancak Suriye’nin kin ve intikam muhalefeti, dıştan öttürdükleri borazanlara rağmen böyle bir girişimi başaramamaktadır. Bu ilginç ama bir o kadar açık olan durum, halktan kopukluklarını gösterdiği gibi, Suriye yönetiminin halkıyla etkin kaynaşmasını da dile getiren bir veri olarak görülmelidir.
22 BİN ÇİÇEK VE ÜLKEMİZİN İKİYÜZLÜ TUTUMU
Lübnan’ın ileri gelen tüm siyasi şahsiyetleri, ilerici, devrimci, komünist ve direnme hattının örgütleri buraya aktaramayacağım ölçekte, kapsamlı açıklama ve yorumlarla desteklerini ilettiler. Ayrıca, Suriye’nin direnme hattını temsil eden yönetimi ve halkına yapılan destek açıklamaları, Arap aleminin her köşesinden akmaya başladı.
Olayın içinde yaşamak onun mesajını algılamak gerçekçi bilgiyi okura aktarmak için bunları elbette ki tek tek iletmek ve satır aralarında Arap dilinin o muhteşem jargonuyla üretilen söylemleri okura taşımayı çok isterdim. Bu mesajları, kısa bir makaleye sığdırmak mümkün değil. Ancak bunlar arasında bana en anlamlı gelen Lübnanlı kadınların ortaya koyduğu desteği okurlarımla paylaşacağım.
Lübnanlı kadınlar, Suriye lideri Beşşar Esad’a, 22 milyon Suriye vatandaşına iletilmek üzere sunulan 22 bin kırmızı çiçek sundu. Bu çiçekler, şehitler anıtı önündeki havuza serilerek kabul edildi. Bir sevgi seli, bir heyecan ve destek akını Suriye’ye her alandan aktıkça böylesi anlamlı desteklere de tanık olunmaktadır.
Buna karşın, ülkemizin iki yüzlü iktidarı, kimi derin mezhep kin ve algıları nedeniyle, geleneksel pragmatik, ilkesiz ve onursuz yaklaşımlarıyla, Libya’da ortaya sergilenen iki yüzlü politikalarından birini, “dost ülke, kardeş ülke” dediği Suriye’ye karşı da sergiledi. AKP iktidarı, Amerikan kuklası, eli kanlı terör örgütü, El Kaide’nin doğal uzantısı ve müttefiki, mezhep kinleriyle örülü şehvetlerin örgütü Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü temsilcileri Riyad Şkayfa ve Muhammed Tayfur’a İstanbul’da basın açıklaması yapmalarına imkan sağladı.
Komşu bir ülkenin iç işlerine karışma anlamına gelecek bu açıklamada AKP iktidarının rolü, sivil insanları topluca katletmekten aranan, eli kanlı örgüt temsilcilerinin AKP hükümetine, Başbakan Erdoğan’a, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na sağladıkları bu basın açıklaması olanağı nedeniyle bitip tükenmeyen teşekkürleriyle açığa çıkıyordu. Bu açıklamaları için, önceden izin istendiği, bekletildikleri ve sonrada yeşil ışık yakılarak istediğinizi açıklayan denildiğini gösteriyor.
Ülkemize layık görülen bu çirkin ikiyüzlülük, hiçbir yanıyla halklarımızın geleneğinde yer almamaktadır. Bu ikiyüzlü gelenek, bir Osmanlı geleneğidir, bir Ortaçağ Bizans oyunu geleneğidir. Bunun son mirasçıları olan İttihatçıların ülkeyi ne hallere getirdiğini burada ayrıca açıklamaya gerek görmüyorum. Hükümran oldukları ülkenin farklılıklarına karşı ortaya koydukları ikiyüzlü tutum, bu günkü kaoslarımızın, kimlik bunalımlarımızın nedeni olduğunu ayrıca uzunca dile getirmeyeceğim. İçte olan çirkin ikiyüzlü siyaseti komşulara da dayatmanın kefaretini halkımızın ödeyeceği gerçeğine dikkat çekerek, bu oyunlara karşı en sert eleştiri ve tutumları ortaya koymamız gerektiğine inanıyorum.
SURİYE’NİN HANDİKAPI, KÜRTLERLE İLİŞKİSİDİR
Kürt sorunu, diğer tüm sorunlar en demokratik tarzda çözülse de Suriye’nin en temel sorunu olarak kalacak bir sorundur. Zira bu sorun sadece Arap çoğunluğuna verilecek demokratik haklarla ilgili değildir. Bu etkin bir sorundur ve demokratik hakların kolektif kimliğiyle ilgilidir.
Uzun yıllar sancılı, en önemli sorunları kimliksiz olan yüz binlerce Kürt’ün durumu, 1962 sayımlarıyla ilgili bir aksaklıktan, yanlış algı ve milliyetçi yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Suriyeli Kürtlerin de hatasını içeren bu sorun, gerçekte Kürtler üzerinde yüz yıllardır süren baskılarla da yakından ilgilidir.
Suriye, 17 Nisan 1947’da bağımsız bir devlet oldu. O güne dek, Osmanlının hükmü altında 400 yıl, sömürge bir feodal eyalet olarak yaşamıştı. I. Paylaşım savaşı ardından 20 yılı aşkın bir süreyle de Fransız mandası altında sömürge bir ülkeydi.
Bu haliyle, genç Suriye devleti, bölgedeki devletlerle karşılaştırılması mümkün olmayan Kürt gerçeğiyle ilişki halinde oldu.
Osmanlı zulmü ve Türkiye’de Cumhuriyetle başlayan kıyımın hiçbir düzeyi, Kürtlerle Suriye arasında yaşanmamıştı. Cumhuriyetin ırkçılığa varan baskıları, 19 Kürt ayaklanmasıyla cevaplanırken, Suriye’de Kürtlerin bir mantar tabancası dahi patlatmamış olması bu gerçeği anlatmaya yeterlidir.
Ülkemizde Kürt özgürlük hareketinin ağırlıklı kadro ve militanlarının Suriye kökenli Kürtlerden olmasına karşın, bu durumun barışçıl çizgide bir ilişki olarak sürmesi, zaman zaman oluşan gerginliklere karşın, akil şahsiyetlerin müdahalesiyle sorunların çözülmesi, bu barış ilişkisinin diyalogla devam ettiğine önemli bir işarettir. 21 Mart 2011 Newrozu’nun ortaya koyduğu barış ve birlik havası bu çizginin yoğunlaşmasına da bir işarettir.
Suriye Kürtlerinin, Suriye tarihinde oynadıkları rol ve bu güne kadar gelen konumları ayrı bir yazı konusudur. Selahiddin El Eyyubi’den, çağdaş Suriye devlet başkanlarına, Şam üniversitesinin yüzlerce bilim adamı doktorundan, Baas içinde ve sosyal, siyasal, sanatsal etkinliklerde yer alan Kürt ağırlıklı varoluşa kadar önemli bir yelpaze Kürt kimliğini gizlemeden kendini ifade etmiştir.
Bu satırları yazarken, Suriye televizyonunun bir oturumunda konuşan Şam Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Kürt Dr. Fuvvaz Salih’in anlatımları dikkat çekiciydi. Ayrıca, programa telefonla katılan Tarihi Eserler Müdürü Kürt Dr. Mamun Abdurrahman’ın açıklamalarında (Suriye’de Kürt kolektif kimliği resmi kayıtlarda yer almasa da), çağdaş Suriye tarihinin her kesitinde, Kürt kimliğinin açıkça ifade edilerek, vatandaşlık eşitliği içinde yüzlerce bilim adamı, siyasetçi, sanatçı ve her türden meslek grubundan insanın yaşam sürdürdüğü dile getirildi.
Ünlü Kürt sanatçı Ömer Haco’nun oğlu sinema yönetmeni Leys Haco’nun Arap alemi ve dünya ölçeğinde bilinen yüzlerce Suriyeli sanatçı adına yaptığı konuşmada, Direnen Suriye’nin tüm renkleriyle ne kadar güçlü olduğunu, baskılara boyun eğmemesinin altında, ülkede sağlanan siyasal duruşun belirleyiciliğini dile getirdi. Beşşar Esad’ın reform çabalarıyla bu süreçten daha çok güçlenerek çıkacağını, Suriye’nin bölgedeki rolünün öncekinden fazlasıyla artacağına işaret etti.
Ülkemizde Kürt kelimesi için çekilen acıları hatırladığımızda, Kürtlerin Suriye konusundaki bu tutarlı duruşlarını anlamak daha kolay olmaktadır. Bu konuda, Sayın Öcalan’ın Suriye’de misafir olduğu 19 yıl boyunca ortaya koyduğu tutumun, bu açıklamalarla bire bir kesiştiği açıktır. Öcalan yüzlerce kez “Kürt halkının, ortaya koyduğu destekle, gösterdiği misafirperverlikle Suriye’ye her zaman vefa borcu olacaktır” diyerek anlamlı mesajını verip durmuştur.
Bu nedenle Suriye Kürtleri ve tutumlarını irdelerken, Türkiye’deki Kürt halkı ve çektikleriyle, tarihsel açıdan da farklı bir değerlendirmeye tabidir. Bu gerçekler, göz önüne alınmadan yapılacak karşılaştırmalar, ciddi hiçbir sonuca ulaşamaz ve objektif durumu asla izah edemez.
Kürtler Suriye’nin olmazsa olmaz vatandaşlarıdır ve bu ülke halkıyla yöneticileri, her zaman bu gerçeğin farkındadır. Bu ülkede hiçbir zaman inkar politikası gündemde olmamıştır.
Her şeye rağmen bu durum Kürtler için yeterli değildir. Kürt ulusunun bu topraklarda da, kolektif kimlik hakları ve insani hakları olmak üzere kapsamlı haklara sahip olmaları gerekmektedir.
Kürtler, insan hakları kapsamındaki demokratik haklarını Arap kardeşleriyle birlikte kazanacak, kurumlar ve yasalarla da güvence altına koyacaktır. Bu konuda önerilen reformların önemi büyüktür, Kürtler buna ağırlıklı olarak destek verdiklerini de açıkladılar.
Buna rağmen Kamışlı beldesi ve Haseki ilinde barışçıl muhalif gösteriler oldu. Bu gösteriler hak talebi olarak olumlu bir adımdır. Ancak, Kürtlerin dikkat edeceği ve yönetimin çok daha fazla dikkatli olacağı kırılgan bir denge bulunmaktadır. O da her iki tarafın milliyetçi provokasyonlara gelmemesidir. Suriye yönetimi Kürt vatandaşları için haklı kaygılarla, demokratik haklarını bir an önce sunma çabasındadır. Bunlar elbette yeterli değildir. Bunlara eklenebilecek ve belki zamanla daha da genişçe ele alınması gereken Kürt kimliği, Kürtçe eğitim ve iki dille yaşam sürecinin barışçıl olarak geliştirilmesidir.
Bu hakları, ülkemizde savunduğumuz gibi, Suriye için de savunduğumuzu ve bu konuda Kürt halkının Arap halkıyla demokratik bir süreçte biçimlendirecekleri açılımlar olacaktır. Komşu bir ülkede bizim müdahale sınırlarımızı aşan nokta da burasıdır. Bu süreçteki söz sahibi Kürt halkıdır.
Kraldan çok kralcılık değil, gerçek anlamda halkların kardeşliği, barışı ve haklarının elde edilmesi kaygısıyla hareket etmenin sınırları da buradadır diyorum.
Suriye’de vatandaşlık hak ve yükümlülüklerini almamış, alamamış olan Kürtlerin bu hakka “1962 sayımı”nın tekrar yapılmasını ön gören yeni reform paketiyle kavuşmaları mümkün. Acil olan bu talep bir insan hakları talebidir. Suriye’de Kürtlerin sonul temel talebi ise bu değildir.
Suriye’nin en Kürtlerle ilgili bir handikaba düşüp düşmeyeceğini belirleyecek olan, Kürt etnik, kolektif kimliğiyle ilgili duruşu olacaktır. Bu gün, tüm yönleriyle yeterince olgun olmasa da bu sorunun gelip kendini dayatacaktır; Kürt kolektif kimliğini hesaba almayan hiçbir iyileştirme bu sorunu aşamayacağı bilinmelidir.
Suriye halkının tüm renkleriyle bu sorunları çözeceğine inanıyorum. Bu uygar halk tarihten gelen duyarlılığıyla, diyalog ve barış yolundan ayrılmadan bunu da başaracaktır.
Herkes biliyor ki, direnen Suriye, Kürtleriyle güçlüdür, Kürtler olmaksızın Suriye zayıftır, bir kolu sakattır. Tersi de doğrudur.
YUSUF KARDAVİ; SOYTARILAR DİN ADAMI OLUNCA
İlginç olan bir başka şey ise, Mısır devrimi sırasında halka sık sık çağrı yapan, devrimi destekleyen İslam Alimleri Birliği Başkanı Yusuf Kardavi, bu kez karşı devrim saflarında fetva dağıtan bir hokkabaza gibi sahneye çıkıyordu. Bu adamı, Mısır devrimi sırasında oynadığı olumlu rol nedeniyle, yazılarımda olumlu rolü övgüyle yer aldı. Ancak küçük bir araştırma, Yusuf Kardavi’nin akıl almaz çelişkilerle, kurgulanmış söylemleriyle yüz yüze kalınmaktadır.
Kardavi, bir din adamının ağzından hiçbir zaman çıkmaması gereken sözleri rahatlıkla sarf etmekten çekinmeyerek Kaddafi’nin kafasına kurşun sıkılması fetvası veriyor. Kardavi ; "Eğer Libya ordusuna mensup bir asker Kaddafi'ye bir kurşun sıkma imkanına sahipse yapsın" diyor (22 Şubat 2011) Aynı Kardavi’nin sık sık Kaddafi’ye misafiri olduğu ve bol ihsan gördüğü herkes tarafından bilinmektedir. Din adamlığı adı altında, bir mafya babası gibi “kafaya kurşun sıkın” fetvası vermek anlaşılabilir bir şey değildir. Ortaçağlara ait bu akıl, 21.yy devrimlerini gerçekten desteklediğinden şüphe duymamak güçtür.
Kardavi, Kaddafi için verdiği bu fetvaya karşılık, Ülkesinde babasından devraldığı zulüm çarkının izcisi olan, ülkesinde sürdüğü faşizan hükümle ünlü olan Fas Kralı VI. Muhammed için de, “halkına karşı en akıllı davranan lider” diye övgüler dizebilmektedir.
Aynı Kardavi, zalim bir diktatör olan, halkını ayrımsızca katleden Kürt halkını Halepçe’de kimyasal silahlarla imha eden, Güneyde Şii halkı toplu mezarlara gömen Saddam Hüseyin için, “Adam sımsıkıydı, dimdikti, sabitti. Gözlerini bile kapamadı. Onlar yüzünü kapıyorlardı. Ama onun yüzü açıktı. Bir dağ gibi sert durdu. Şehadet getirdi…ki tamamlamasına izin vermediler ve başını kestiler. Biz adama nasıl sövüp sayabiliriz, ona nasıl lanet edebilir ki o Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ediyor. Son sözü “ La ilahe illallah” olan kimsenin yeri cennettir” Diyor. ( Y. Kardavi, 24 Ocak 2007 http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=2 )
Bu kez Karadvi’yi, mezhep ayrımcısı olarak karşımızda görüyoruz. Bahreyn’deki halk ayaklanmalarını Şiilerden geldiği için geçersiz görüyor ve Bahreyn krallığının aymazlığını savunuyor. Körfez Kalkanı adı altında Suudi askeri müdahalesine onay veriyor, Şii halkının muhalefetini desteklediği için İran’a veryansın ediyor.
Din adamları, bu satırların yazarı için her zaman iki yüzlüğe açık insan olma riski taşırlar. Her işe tanrıyı karıştıran, dünyasal pazarda tanrıyı en çok ödeyene satmaktan da çekinmezler. Bu açıdan dini görsel sunum olarak ele alanların, inanç hükümleriyle, dinin insan merkezli mesajıyla ilgili olmadığı binlerce örnekte kanıtlanmıştır. Papaların Hitler’le işbirlikçiliklerinden (Papa Pius XII. ve Kudüs Müftüsü Hac Emin El Hüseyni), Kardavi’nin Saddam övücülüğüne kadar hep öyledir.
85 yaşına gelmiş olan Kardavi, “peygambere atfen yazılmış büyük aşk şiiri” diye övgü şiirinin genç bir hanıma (Esma Bint Kada) olan aşkını anlattığı açığa çıkması, ardından bu genç hanımla evlenmesi ve kısa bir süre sonra boşanması ise, bu zikzakların dünyevi şehvetlere açılan kapısını göstermeye yeterlidir.
Aynı Kardavi, bir süre önce Suriye’de Beşşar Esad’a akıl almaz övgüler dizen adam rolündeydi. Ancak aldığı bir işaret üzerine aniden, “Suriye Sünnileri Alevi Beşşar Esad yönetimine isyan etmelidir” çağrısıyla ortaya çıktığı görüldü.
Suriye’de kardeşin kardeşi katletmesi için, Ortaçağın İbni Teymiye’si (1263 – 1328) gibi, mezhep katliamlarını kışkırtan ağzı kanlı fetvalar verebiliyor. Suriye halkı tarafından şiddetle kınanan bu yaklaşımlar, Kardavi’nin bir din adamı olmaktan çok, ikiyüzlü, sahibinin sesi olarak provokatörce rol oynayan biri olduğunu göstermiştir.
Kardavi’ye karşı Suriye din adamlarının gösterdiği tepkilerde bir ayet ve bir hadis önemle dile gelmektedir “ El Fitne Eşaddu Minel Kâtil / Kışkırtıcılık katletmekten beterdir. Bakara 191) “El Fitne Naima, Laan Allah Min Aykazaha / Kışkırtıcılık uyku halindedir, Allah’ın laneti onu uyandıranın üzerinedir) Hadisi Şerif.
FİLİSTİN ÖRGÜTLERİNİN DURUŞU
Suriye olaylarında, komplocu yönün hızla belirginleşmesi, sanatçıları, dost ülke ve şahsiyetlerin ardı arkası kesilmeyen açıklamalarına ve mesajlarına yol açtı. Suriyeli sanatçıların yayınladıkları bildiride dile gelen muğlak söylemler netleştirilmeye, itham altında bulunan gerici Arap ülke liderlerinden bile destek mesajları akmaya başladı.
2 Nisan 2011 Cumartesi itibariyle de Filistin derinme örgütlerinin tümü basın karşısına geçerek açıklamalar yapmaya başladı. Bu açıklamaların en önemlisi, örgüt lider ve temsilcileri olduğu halde Filistin halkı adına HAMAS hareketi lideri Halid Meşal’den geldi.
Meşal, uzun uzun Suriye’nin Filistin davasındaki önemini ve baba Hafız Esad’tan, oğul Beşşar Esad’a uzanan yönetimle Suriye halkının sunduğu özverileri, destekleri ve bunun karşısında ödedikleri bedelleri açıkladı.
Meşal konuşmasına, Yusuf Kardavi’nin mezhep savaşlarını kışkırtan şaşkın çağrılarına da değinerek “Allahtan kork” diye seslendi. Devamla, “Tüm Sünni Arap ülkeleri ve liderleri en zor koşulları yaşadığımız bir kesitte kapılarını yüzümüze kapatıp İsrail’e hizmet ederlerken, kapıları sonuna kadar bize açan tek ülke Hafız Esad ve ondan sonra Beşşar Esad yönetimindeki Suriye olmuştur. Bu ülkenin yönetimine saldırmak, halkı din ve mezhep kışkırtıcılığıyla birbirini kırdırmaya çağırmak, İsrail’e hizmetten başka bir şey değildir.” dedi.
Meşal devamla, “Kardavi, Mısır’da Kıptilerle - Müslümanların birlik olması yönünde çağrı yaparken, Suriye’de mezhep çatışması için çağrı yapması dinin hiçbir alanına girmez. Bu kışkırtıcılık, Filistin davasına da bir darbedir, direnen Suriye’yi yıkmak için on yıllardır süren komploların bir parçası olmaktır” dedi.
Bu açıklamalara önemli katkılar yapan Filistin direnme örgüt lider ve temsilcileri görüşlerini, “Suriye direnen bir ülke olmanın bedelini bu komplolarla ödemektedir ancak galip gelecektir” diye özetlediler. Devrimci El FETİH örgütü temsilcisi Semir Rufai tüm güçleriyle Suriye yönetimiyle omuz omuza olacaklarını ifade ederken, FHKC (Genel Komutanlık) lideri Ebu Cihat “Bu mücadele bölgenin direnme hattının emperyalizme-siyonizme ve gericiliğe karşı bir mücadelesidir, dün gibi bu gün de bu mücadelede direnen halk güçleri galip gelecektir” dedi.
Filistin davasının 1930’lu yıllarda İngilizlere karşı direnişinin bayrağı olan, Suriye’nin Cable beldesinden İzzeddin El Kassam’ın torunu Şeyh Eymen El Kassam’ın “Beşşar Esad önderliğinde ülkemizi dedem İzzeddin El Kassam’ın kararlılığıyla savunacağız. Bizi birbirimize düşürmek isteyen kirli komplolara nefes alanı bırakmayacağız” diye aile ve beldesi adına yaptığı açıklamaya benzer binlerce açıklama gelmektedir.
Bölge devrimci güçleri, Suriye’nin ilkeli tutumuna bir vefa borcu olarak yine Suriye’nin yanında ilkelerinin ışığında durduklarını açıklamış oldular. Bu gerçek bir kez daha, bölgemizde hiç kimsenin kuşku duymayacağı bir yalınlıkla, Suriye’nin, Beşşar Esad yönetimiyle bölgenin ilerici, anti-emperyalist, anti-Siyonist ve Arap gericiliğinin karşısında dik duran tek devlet olduğu gerçeğini yansıtmış oldu.
Bu satırların yazarı, bu gerçeği on yıllar boyu kaleme aldığı yüzlerce makalesinde tekrarla vurguladı. Bu gün bir kez daha eksikliklerini aşmış, demokratikleşme yönünde aldığı olumlu reform kararlarını hayata geçirmede geç kalmamış, özellikle Kürt halkının hakları konusunda ikircimlik göstermeden adımlar atmakta olan Suriye’nin, bölge halklarının çıkarlarının öncüsü olacağını belirtir. Buna ek, bölgede yükselen devrim hareketlerinin rüzgarlarını yelkenlerine en çok dolduracak ülke de Suriye olacaktır derim.
Bu durum, bölgemize tasallut edilen, iflas ettikçe yeniden üretilip dayatılan, yenildikçe mezarından çıkarılıp bir hortlak olarak bölge halklarının başı üzerinde Demoklesin Kılıcı gibi bekletilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) karşısında bölge halklarının durabilmesi için de direnen Suriye kalesinin dik kalmasını gerektiriyor. Suriye’nin başına ne geliyorsa, bu duruşunun kefaretini ödemekten gelmektedir. Suriye, yönetimiyle halkıyla bu kararlı ve ilkeli duruşunu terk etmeyeceğini, milyonlarca Suriyelinin 29 Mart 2011’de meydanları dolduran heyecanlı haykırışlarıyla bir kez daha ilan edilmiştir.
MEDYATİK KURGULAR VE GERÇEKLER
Uluslararası medya Suriye gerçekliğini görmemek için çırpınıp duran bir medya konumunda. Bu medya, bir planın parçası gibi, kimliği belirsiz, aynı zamanda farklı kanallarda boy gösteren “görgü tanığı” adı altındaki aynı seslerden, kurgu ve yalan bilgi aktaranlara sırtını vermiş bir habercilik sergiledi. Öyle ki, Suriye’yi iç savaş eşiğinde bir ülke olarak lanse etmeye çalıştı.
Bu süreci Amerikan Dış İşleri Bakanlığının, Beyaz Sarayın uyarısı takip etti. Ardından da her zamanki kuyrukçuluğuyla Fransa’nın uyarısı. Çark bildik bir çarktı. Irak’a karşı yükseltilen seslerin çıtası gibiydi. Bu süreç uygun bir biçimde BM Genel konseyinde baskı kararlarına hatta askeri operasyonlara kadar gidebilirdi. Bu zalim çark, Suriye için komplolarla örülü olarak işlemeye başlamıştı. Uluslar arası tekelci medya bunun taşıyıcısı olarak beliriyordu.
Gelişmeler, Suriye’yi istikrarsızlığa zorlayan bir formatta sunuluyordu.
Suriye olaylarıyla ilgili olarak, medyanın rolü böylece, soru işaretleri oluşturmaya başladı. Evet, toplumsal – siyasal – ekonomik ve etnik sorunları olan bir ülke ve protestolar da var ancak hangi ölçü ve anlamda buna bakmaksızın medya olayların ivmesini hızlandıran bir çaba içine giriyordu.
İlginç olarak da, Suriye’nin en güneydeki bir kent ve en kuzeydeki kent protestoların merkezine oturuyordu. Başkent Şam’da, ikinci büyük kent Halep’te muhalif bir protestonun izi bile görülmüyordu. Olayların ortaya çıktığı kentlerden uluslararası medya tekellerine taşınan görüntüler ise ülkeyi yangın yeri halinde sunuyordu. Üstelik bu görüntüler öylesine bilinçlice ve karmaşık veriliyordu ki, sıradan bir izleyicinin yüreğini ağzına getirmek hiçte zor değildi.
Bunlara yalan görüntüler, başka yerlere ait gösterileri Suriye’de olan olaylar diye gösterme kalpazanlıklarını da eklemek gerek; görüntülerin önemli bir kısmı Yemen ve Mısır görüntüleriydi. Bunlara eklenecek oldukça dikkat çeken çarpıtmalarda bol miktardaydı; uzun bir süre önce köpek ısırması nedeniyle gazetelere konu olan çocuk fotoğrafı, “Muhabaratın işkenceden geçirdiği çocuk” diye televizyonlara servis ediliyordu. Polisin sıktığı gaz bombası nedeniyle yere düşen göstericinin yüzüne, süngere emdirilmiş kırmızı boya sıkılarak, kanlar içinde bir görüntü sağlanıp servis edilmesi, Yemen’deki çatışmalarda yüzü parçalanmış bir Yemenliyi, Suriye’de Deraa olaylarında “gözü çıkarıldı” diye göstermek ve gerçek ortaya çıkınca özür bile dilemeden olayı es geçen medyanın ikiyüzlü ahlaksızlığı, bu olaylarda komplonun ne kadar ciddi bir boyut aldığına işaret ediyordu.
En aptalca olanı ise, ceset diye yere yatan iki kişi için bir grup insanın cenaze namazı kılması sonrası, devam eden çekimde cesetlerin ayağa kalkıp gösterilere katılmasıydı. Buna, türbanlı bir kızın gösterisini susturmak için saldıran “Muhabarat” senaryosu, olayın nasıl bir hazırlıkla ele alındığı gösteriyordu; türbanlı protestocuya saldıran “muhabarat elamanı”, kızın türbanını söküp onu susturarak tutukluyor görüntüsü verilmiş. Bu video çekimini izleyen vatandaşlar, başka bir protestoda aynı türbanlı kızı, ona saldıran “muhabarat” denilen kişiyle kol kola girmiş halde görüntüsü ortaya çıkarılıyordu. Suriye’nin akıllı internet çocukları tarafından ifşa edilen bu düzmece işler, Suriye’deki gelişmelerin gerçek yönü üzerine ciddi soru işaretleri oluşturuyordu.
Medyada haber, kepeğin insanı ısırması değil, insanın köpeği ısırmasıdır denir. İyi ama, ceset diye yere yatan “ölülere” cenaze namazı kılmayı haber yapan medya için, cesetlerin ayağa kalkıp protestoya katılışı da haber değil mi?
Suriye’nin resmi ve sivil medyası bu konuya hızla el atıp, çok daha akıl almaz oyunları deşifre ederek sergilemeye başlaması, halkını daha da sıkı bir duruş sergilemeye götürdü. Bütün bunlar var olan muhalefet gerçeği ve çatışmalarda çok sayıda insanın ölümüne rağmen devam eden bir süreçti.
KOMPLONUN İZLERİ
Girişte de belirttim, komplocu yorum benim için hiçbir zaman esas olamaz. Bu akıl zayıf insanların, kolaya kaçanların akıl sistematiğidir. Ancak gerçek toplumsal olayları yönlendirmede dünyanın dört bir köşesinde yapılan komploların olduğunu da asla yadsımamak gerek.
Suriye üzerine kirli oyunların hesabı zor tutulur. Uzak geçmişi bir kenara koyalım 21. Yüzyılda yapılan komploları ve bunların üzerinde yükseldiği gerçekçi sorunları liste olarak sunmak bile güç.
2000 yılı başlarından başlayalım. Dünya ticaret merkezinin uçaklarla yıkılması, El Kaide örgütünün bu güne kadar net olarak belirlenmeyen yönlendiricileriyle gündeme gelen bir terör olayıydı. Binlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Hemen arkasından sanki önceden tüm hazırlıkları yapılmışçasına Afganistan saldırısı ve istilası, ardından da kitle imha silahları var ithamıyla 20 Mart 2003 Irak işgali.
Suriye derhal şer üçgeninin bir köşesi olduğu ilan edildi. İran ve Kuzey Kore ise diğer köşeler. Tek tek yıkılacak ülkeler listesi böylece oluştu. Bu satırların yazarı, o kesitte her an Suriye’ye bir açık işgalin başlayacağı beklentisi içindeydi. Baskılar öylesi bir boyut aldı ki artık Suriye’nin çökmesi an meselesiydi. Hiç bir ülke yönetimi bu kadar tecrit ve baskı altında ablukaya alınmamıştı.
Ancak bu başarılamayanca, yaratıcı anarşiye dönüldü. Lübnan Başbakanı Refik El Hariri suikastı gündeme geldi. Bu günün verileriyle bu suikastı İsrail – Amerika dışında kimsenin becermesi ve bundan yarar sağlamasının imkanı yoktu. Ancak bu olayı bile Suriye’nin başına geçirmek için elden gelen her şey yapıldı. Suriye’nin Lübnan’daki Arap Barış Gücü olarak meşru varlığına son verildi. Bununla kalınmadı, Uluslararası Cinayet Mahkemesini ilk kez şahsa özel olarak BM Güvenlik Konseyinden geçirerek Suriye’nin başı üzerinde Demokles kılıcı gibi sallandırıldı. Hala devam da ediyor.
Suriye’nin genç lideri, henüz nefes almadan üzerine yıkılan bunca sorunla, iktidara geldiğinde açıkladığı reform paketini uygulamada ciddi sıkıntılara sokulmuş oldu. Beşşar Esad bu konuyu, son parlamento konuşmasında açıkça dile getirerek ıslahatın gecikmesindeki rolüne işaret etti. Baas partisinin onuncu kongresinde karara bağlanmış olan reform programı, bu gelişmelerin baskısı altında ertelenmek durumunda kaldı.
Ardından, 12 Temmuz 2006 tarihinde İsrail’in bölgeyi savaşın eşiğine getiren Lübnan saldırısı başladı. Ciddi kaygılar yaşandı. İsrail Lübnan’ı yaktı yıktı ama hiçbir sonuç elde edemedi, Lübnan topraklarında tutunamadı, direniş örgütünün darbeleri altında ağır bir hezimete uğradı.
Ancak bu savaşın yarattığı uluslararası sorunlar ve Suriye’yi topun ağzına getirmek istemeleri uzun bir dönemin gerginliklerini yarattı. Suriye yine kaosları çözme çabasındaydı. Lübnan’da seçimler ve Saad El Hariri hükümeti tam bir Amerikancı-Suudi kuklası olarak bölgede güç dengesini sarsıyordu.
Bu bitmedi ki, yalancı şahitlerin oluşturduğu uluslararası adli baskılar bir kez daha Suriye’yi topun ağzına taşımış oldu. Bu da birkaç yıla yayılmış siyasi savaşları gündeme getirdi. Bu süreç devam ederken 27 Aralık 2008 Gazze savaşı başladı.
Gazze’ye saldırı, Filistin davasına ve Suriye’nin kapılarını sonuna kadar açtığı Filistin direnme örgütü liderlerine yönelik baskıları şiddetlendirdi. Suriye bu güçlerin güvenli limanı olarak ağır itham ve baskılar altına girdi.
Bütün bunlar öncelikle İsrail’in ve Amerika’nın şiddetli tepkisi ve intikam alma heveslerini kışkırtıyordu. Bu süreçte, Gazze savaşında açıkça ortaya çıkan İsrail–gerici Arap ülkeleri işbirliğinin Lübnan direnme hareketini yok etme amaçları ve bunun koruyucusu olarak Suriye’nin oynadığı role karşı kızgınlık en üst boyutuna varıyordu. Bu durum, Şii İran’ı, Sünni Arap alemine sokan Suriye algısıyla birleşince, kin ve intikam muhalefetinin beşinci kol olarak faaliyet göstermesinin nedenleri de belirmiş oluyordu.
Suriye, bölgede direnen, gericiliğe prim vermeyen, İsrail’e boyun eğmeyen, Büyük Ortadoğu Projesini çökerten bir ülke olarak, dünya ve bölge gerici güçlerinin boy hedefi oluyordu. Bu da sorunlar üzerine bindirilecek komplolar için yeter, artar bir sebepti.
Bu noktadan itibaren Suriye’ye yönelik komploları anlamak güç değildir.
2 Nisan 2011 tarihi itibariyle güçlendirilerek ortaya konan komplo senaryolarının oldukça gerçekçi, ayakları yere basan verilere sahip olduğu gözlenir oldu. Bunun için önemle uluslararası tekelci medya kuruluşları ve gerici Arap medyasına dayanarak merkezi bir oda etrafında propaganda, görüntü, yalan, kurgu, illüzyon, işbirlikçilerin “görgü tanığı” olarak TV kanallarında konuşma girişimleri tezgahlanabilirdi. Nitekim de öyle oldu. Aynı görgü tanığı, dakika farkıyla, bir kanaldan diğer kanala aynı konuyu bin bir çelişkili anlatımla, ancak, ortak bir hedef doğrultusunda izleyicilere taşıyarak Suriye aleyhinde, güvenlik kuvvetleri aleyhinde konuşmalar yapıyordu.
Bu anlatımlar öylesine çelişkiler taşıyordu ki, başlangıçta farkına varılmayan açıklamalara da el atan internet gençleri konuşmaları tekrar tekrar karşılaştırınca, yalan kareleri hızla ortaya dökülmeye, gerçekler açığa çıktıkça da bu medya kuruluşlarının, Suriye’yi çökertmek için sürecin bir parçası olarak misyon üstlendikleri anlaşılmaya başlanmış oldu.
Bu güne kadar belge ve kanıtlarla ortaya çıkan veriler ise şunlardı.
ABD Liberal senatörü Robert Mc Kay ve Demokrat senatör Joseph Liberman’ın, Suriye’nin baskı altına alınması amacıyla Lübnan’da, Mervan Hamadi, Hüsam El Hasan ve Semir Caca ile görüşmesi. Ardından Paris’te Faris Haşşan gibi yandaş sağcılarla yaptıkları görüşmelerle, sürece Suudi Arabistan Prensi Bender Bin Sultan’ın ortaya koyduğu “Suriye’yi iç karışıklıklara götürme” planının hayata geçirilmesi de eklenerek özel bir komite kurdukları anlaşılmış oldu.
Bunun için Suriye halkının haklı ıslahat talepleri kullanılacaktı. İlk tepkiler ortaya çıkınca planın medya boyutu devreye girerek dünya haberlerinde Libya, Yemen gibi kanlı süreçlerin yaşandığı ülke haberlerinin önüne geçirilecekti. Suriye, dünya gündeminin birinci maddesi olarak baskı altına alınacaktı. Sürecin yönlendirilmesi ve istenen yere götürülmesi ise bunun ardından gelecek bu amaçla da BM Güvenlik Konseyi devreye sokularak yaptırımlar dayatılacaktı. Bununla da Lübnan’da Hizbullah’ın tüm lojistik kaynakları kesilerek İsrail’in nefes alması sağlanacaktı.
Bu plan için, Suriye’nin güçsüz, halktan kopuk, Batı kuklası isimleri hızla bir araya toparlandı. Başlarında ünlü gazeteci Nihat Ğadri’nin oğlu, Ferit Ğadri Amerika’dan Lübnan’a gelerek, Trablus’taki Koality Otel’de, eski milletvekili Mamun El Hımsı, Ribal Rıfat El Esad, Cemal Abdulhalim Haddam ve Saad El Hariri başkanlığında bir toplantı yapıldı. Faris Haşşan da Paris’teki konumuyla, Suriye muhalefetiyle ilişki sorumluluğuna getiriliyor. Bu çalışmaların finansmanı için, Saad El Hariri tarafından 100 Milyon dolarlık bir bütçe, İli Huri medya kuruluşunun (aynı zamanda, bölgenin en güçlü gazetesi olan “Şark el Awsat Gazetesi”nin sahipleri) harcamaları için ayrıldı. Bu şirket, merkezi biçimde Suriye haberlerini işleyecek, istenilen kıvamda pişirip, dünya medyalarına servis edecektir. Böylece Deraa ve Lazkiye olayları üzerinde istenildiği gibi oynanarak medyaya dağıtılacaktır. Nitekim bu sürece ait tüm görüntülerin “ŞAM” adlı bir kuruluş tarafından düzenli biçimde dağıtıldığına tanık olacağız.
Bu komplo sürecinde, şifreli mesaj hatları satın almak üzere, Lübnan İletişim Bakanlığına yüksek meblağlar teklif edildiğinde, Bakan bu teklifi ret ederek, komplonun açığa çıkmasına önemli bir hizmet sundu.
Karşı devrim güçlerinin, ilerici, direnme hatlarını çökertmek için var olan sorunları ele alarak neler yapabileceklerini, bu anlamda ne tür harcamalar ve girişimlere atılacaklarını bir kez daha görmüş oluyoruz. Ülkemizde itirafçıların ve MİT ajanlarının bu konuda Kürt özgürlük hareketine karşı olduğu kadar, Türkiye devrimci hareketine ve şahsen bizlere karşı sürdürdükleri yalan kampanyalarının aynı kaynaktan beslenmekte olduğunu, en azından anlayış olarak aynı akılla hareket ettiklerini anlamak hiçte zor değildir.
Bu aktarımlarım Lübnan’da Stratejik Araştırmalar Bürosu olarak çalışan ve Arap ulusunun yetiştirdiği en bilinçli beyinlerince yönetilen bir kaynaktan alınmıştır. Bu kaynaklarda Nasır Kandil, abisi Galip Kandil, Emin Hıtayt, Kemal Şatilla gibi bilgeler yer almaktadır.
Sonuçta, komplonun ne kadar gücü ve uluslar arası desteği olursa olsun, halkın gücü karşısında yapabileceği hiçbir şey olamaz. Nitekim 29 Mart 2011 tarihinde Suriye meydanlarını dolduran milyonlarca insanın güçlü sesi, emperyalist-siyonist müdahalelerin, gerici güçlerle yaratmak istedikleri komplolarını başlarına çalmakta zorlanmamıştır.
Mihrac Ural
3 Nisan 2011
Hiçbir toplumsal-siyasal olay komployla başlamaz. Olayların gerçekçi hak arayışı sonucu olduğunu görmek istemeyen iktidarlar, bin bir bahaneye sarılarak sorumluluktan kaçmaya çalışırlar. Komplo varsa o, gerçek toplumsal-siyasal olayları yönlendirmek üzere sahnelenir. Hak davasında güçlü olmayan muhalefetlerin komplonun çarkları içine düşmesi ise sık sık rastlanan bir şeydir. Bu nedenle her şeyi komployla açıklamak kadar, güçsüz muhalefetlerin komploya düşmeyeceklerini iddia etmek de yanlıştır.
Suriye’de gelişen olayların gerçekçi nedenleri var. Islahat Suriye’nin toplumsal- siyasal yaşamının olmazsa olmaz gerekliliği olarak gelip dayanmıştır. Yönetimin son on yılda karşı karşıya kaldığı dev bölgesel sorunlar nedeniyle reformları da ertelemesi mazur görülse de yeterli bir gerekçe değildir. Buna rağmen Suriye halkı yönetimine bölge halklarının iktidarlarına tanıdıkları krediden çok fazlasını verdiği açıktır. Başkent Şam ve İkinci büyük kent Halep ve diğer önemli şehirlerde halkın ezici çoğunlukla yönetimin arkasında durması bunun bir göstergesidir. Ancak bu protestoların gerçekçi taleplerini yok etmiyor.
Suriye bölgemizin laik, anti-emperyalist ve direnme hattında tutarlıca duran tek ülkesidir. Suriye bu yanıyla, gerçek hak talebi olanların muhalefetine maruz kaldığı gibi, bu duruşundan intikam almak isteyen, tarihi hesap tasfiyesi peşinde koşanların komplolarına da muhataptır. Direnme çizgisinde durmanın böylesi bir ağır bedeli var. Emperyalist-Siyonist ve Arap gericiliği, on yıllardır Suriye’yi hedefe koymuştur, Tökezlemesi beklenmektedir. Reform kararlarını uygulamakta geciken Suriye yönetimi, bu gerici güçlere komploları için uygun bir zemin vermiştir. Onlar da, en zayıf noktalardan güneyde, İsrail ve Ürdün’e sınır olan ve bu sınırların sunduğu kirli amaçlı olanaklardan yararlanarak Deraa kanalıyla, Kuzeyden ise tarihi mezhep gerginliklerinin yaşandığı Lazkiye’nin ihmal edilmiş banliyolarını basamak yapmıştır. Bu anlamda komplo, olayları yaratan değil var olan olaylar üzerine gelip binmiştir.
Buna rağmen Suriye halkı, 29 Mart 2011 meydanları dolduran milyonlarca kitlesiyle bu oyunları bozmuştur. Ancak ıslahat kararlarının ikamesine gözcü olacağını, gecikmeye, ihmale yer olmadığını da açıkça söylemiştir.
Reform paketi Kürtleri de kapsamaktadır. Ancak Kürtler için bu adım önemli olsa da yetersizdir. Genel demokratik haklar tüm vatandaşlar için geçerli olsa da etnik topluluk haklarının farklılıkları vardır; kolektif kimlik hakları, anadille eğitim, yerel yönetim gibi bir dizi özgün hakları taşır. Bunların yarın gelip bir sorun olarak dayatması yerine bu günden çözümü beklenmektedir. Suriye, direnme çizgisindeki başarısı için güçlü olmalıdır, Suriye Kürtleriyle güçlüdür, Kürtlerin haklarını vermeden zayıftır, bir kolu kırıktır. Tersi de doğrudur.
Suriye’de olayların ortaya koyduğu muhalefet tablosu iki boyutludur.Bir yandan reform paketini bir adım olarak olumlu gören ve icraatların takipçisi olacağını söyleyen, ülkesinin direnme hattında iç karışıklıklarla güçsüz düşmesini istemeyen, ilerici, devrimci demokrat sosyalist Marksist, komünist gibi farklılıklarıyla sol muhalefet. Diğer yandan, camileri mekan, Cuma namazlarını de zaman olarak dayanak yapan, bu zaman ve mekan dışında, bir elin parmak sayısı kadar kitleyi bir araya getiremeyen kin ve intikam muhalefetidir. Kitle katliamından çekinmeyen, dünü eli kanlı terör örgütü geçmişine dayanan, bu günü ise her türden komplonun ucuz kahramanları olmaya çalışan muhalif çevreler bunlardır.
Suriye, bu gün gerginliğine devam eden bir ülke. Halkın ezici çoğunluğunun arkasında durduğu, Filistin örgütleri dahil, bölge direnme örgütlerinin açık desteğini ve Sol muhalefetin de kısmı onayını arkasına alarak bu süreci aşma çabasındadır. Komşu bir ülke olarak Suriye, bölgemizde halkların çıkarları için önemli rollere sahip olmaya devam etmektedir. Bu ülkenin kaosa sürüklenmesi, iç savaşa düşmesi, gençlerinin katledilmesi, kardeş kavgasıyla kanlı bir göle dönüşmesi, bölünmesi, komplolara kurban edilmesi, yalnızca emperyalist-siyonist ve bölge gericiliğinin çıkarınadır. Böylesi bir gelişmeden, bölge halkları zarar görür ve evi yanmayan kimse kalmaz.
Buna geçit vermemeliyiz. Bölge insanları olarak bundan bir biçimde sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz.
Altta okuyacağınız yazıyı, olayların içinde olan biri olarak yazdım. Ne kadar tarafsız yazdığım üzerine ahkam kesmeyeceğim, çünkü tarafım.
Türkiyeli bir devrimci olarak olayları bu günkü siyasi algılarımla ele alırken, bölge halklarının çıkarlarını temel aldığımı tekrar etmeyeceğim.
Suriye’nin acil demokratikleşme çabası verdiğine ve bunu samimice yapmaya çalıştığına inanıyorum. Kürt halkının haklarını, genel demokratik ıslahat programı kadar ciddiyetle ele alması gerektiğini ifade ediyorum; en zayıf halkasının bu sorun olduğunu tekrarla dile getiriyorum. Suriye halkının yönetime verdiği siyasi krediyi iyi kullanması gerektiğine, bunun bölgemiz ve halkları için de önemli olduğuna tekrarla dikkat çekiyorum.
Komplolar bu ülkenin peşini hiç bırakmadığını herkes bilir. Ancak her şeyi buna bağlamak yanlıştır. Bunu tekrar ediyorum. 2003 Irak savaşı ve ABD’nin tehditleri, 2005 Lübnan Başbakanı Refik El Hariri suikastı ve baskılar, 12 Temmuz 2006 İsrail’in Lübnan’a saldırısı ve sonuçları, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) çöküşü ve Batının bitip tükenmez kini. Buna, Arap gericiliğinin Suriye’ye karşı tepkilerini oluşturan, direniş çizgisiyle halklara ilettiği mesajdan alınmak istenen intikam duygularını eklediğimizde, bu günkü olayları kavramak, komplonun nerede, nasıl araya girdiğini anlamak daha da kolay olacaktır.
Suriye direnme çizgisinin kefaretini ödemekle yüz yüzedir. Halkın haklı taleplerini dış güçlerin yönlendirme çabası bununla ilgilidir. Ancak buna fırsat vermemek için yönetim de hızlıca, sorunları aşacak pratik adımlar atması gerek. Bunun ilk adımı olan reform paketi ikircimsizce hayata geçmeli.
Suriye olayları, yönetimi krizin esiri yapmadı; tersine sükunetini koruyarak krizi yönlendirip sürece hakim oldu. Gerginliğin bitmemesine karşın, dizginler halkın desteğini arkasına almış olan yönetimin elindedir. Bu durum, halkın çıkarları için iyi bir fırsattır. Komşumuz Suriye bunu en iyi şekilde değerlendirmelidir.
Bölge halkları ve devrimci örgütleri, Suriye halkıyla omuz omuza olacaktır. Bu ülke ve halkının direniş çizgisinde dik duruşuna kin ve intikam besleyen, kefaret ödetmek, için her türden yıkımı göze almış, komplolarını örmüş güçlere karşı onu yalnız bırakmayacağız.
***
Suriye’de gelişen olaylar, kimileri için beklenen kimileri için zorla üretilen olaylar olarak yorumlandı. Komplo diyenler de çoğunlukta.
Kendi adıma komplo teorilerine hiç prim vermem. Komplo teorileri aklı kısırlaştıran, olayları bütünsel kavrama yerine kolaya kaçıp açıklamaya çalışan bir yaklaşımıdır. Suriye olayları benim için komployla başlayan olaylar değildir.
Komplo, var olan bir toplumsal neden üzerine binebilir ya da onun üzerinde kurgulanabilir. Bu doğrudur. Ancak yoktan var edilip bir topluma dayatılması zordur. Buna rağmen tarihte büyük yıkımlar yaratmış komploların olduğu da bilinmektedir. Irak savaşına gösterilen “toplu imha silahları” bahanesi bunun gibidir; Saddam diktatörlüğünün zulmüne karşı direnen halkın uğradığı kıyım gerçeği üzerine binmiş ve Irak’ta bilinen sona gelinmiştir. Bu gün aynı yaklaşım Libya’da “sivilleri ölümden koruma” adı altında ortaya konan müdahale de bu kapsamdadır. Sonuç her iki örnekte enerji kaynaklarının denetlenmesidir. Bu amaçla komplo var olan bir toplumsal gerçeklik üzerine binmiş ve hayata geçirilmiştir, yoktan var edilerek değil.
Suriye’de olanları komplonun bu türüne örnek vermek mümkün olabilir. Ancak Suriye’de on yıllardır biriken, çözümsüzlükle tıkanıklık yaratan sorunların olduğunu ve buna karşı oluşan tepkilerin de bulunduğunu teslim etmek gerek.
Suriye üzerine, 22 Mart 2011 tarihli “Suriye, Mısır, Yemen, Libya” başlıklı makalemde dile getirdiğim ve dikkat çektiğim tüm olgular var olan toplumsal-siyasal-ekonomik sorunlara birer işaretti. Suriye’de on yıllardır bir mantar tabancası bile patlamamış, dış politikasında Filistin, Irak, Lübnan direnişinin yanında duran yönetimini desteklemiş Suriye halkı, sınırlı anlamda ve sayıda bir muhalefetle yüz yüze kalmıştır. Bölgede gelişen halk ayaklanmalarına bakarak bu ülkedeki gelişmeleri “Suriye’de patladı” diye tanımlamak mümkün değildi. Ancak muhalif sesler, bir dizi belde ve şehirde yüzlerce, Deraa’da binlerce kişinin katılımıyla dile geliyordu.
Muhalif duruşun ortaya koyduğu açık ve net bir örgütlülüğü, liderliği ya da siyasi programı yoktu. Tunus, Mısır gibi ülkelerde olanlara çok benzemekteydi ancak, çok ilginç bir biçimde, Deraa kenti gibi ülkenin en güney köşesinde ve Lazkiye gibi ülkenin en kuzey ucunda ortaya çıkmıştı. Suriye’nin kaderini belirleyecek Halep ve Şam gibi büyük kentlerde şu saate kadar bir kıpırdanma bile yoktu (Şam’ın banliyösü Duma’da ortaya çıkan olaylar ise, genel olaylara göre oldukça yerel söylem ve sorunlarla ilgiliydi).
Olayların henüz Deraa’nın dışında parmakla sayılacak ölçekte ortaya çıkmadığı 24 Mart 2011 tarihinde Beşşar Esad’in siyasi müsteşarı Buseyna Şaban’ın, Cumhurbaşkanlığı adına basına yaptığı reform paketi açıklamasıyla birlikte, Suriye’de inanılmaz bir heyecan fırtınası esti, halk kendiliğinden, milyonlarca insanla sokaklarda sevinç gösterileri yapmaya başladı. Bunu 25 Mart 2011 tarihli “Suriye’de Bayram Havası” Başlıklı makalemde olduğu gibi aktardım.
Ancak, sevinç gösterilerine katılan milyonların coşkusu ülkeyi kaplamasına rağmen, muhalefeti durdurmadı. 25-26-27 Mart 2011 tarihleri itibariyle, sayıları yüzleri aşmayan ancak yaygın bir alanda gösteriler devam etti. Gösteriler, ne Tunus ne de Mısır’da ki gibi düzenin yıkılması ya da Beşşar Esad’ın iktidardan düşürülmesi gibi bir ana taleple dile gelmedi. İlk günkü söylem ile bu satırların yazıldığı saatteki söylem aynıyla devam ediyordu. “Hürriyet istiyoruz”, “Sıkıyönetim yasalarının kalkmasını, yolsuzlukların üzerine gidilmesini ve iş olanaklarının bulunmasını istiyoruz” mihverinde dönen taleplerdi. Buna, son günlerde oldukça sınırlı ölçekte de olsa, Kamışlı-Haseki bölgesinde, Kürt halkının kimi demokratik talepleri de eklendi.
Sürecin bu gelişimi içinde, Dünya ve Arap medyasının olayları akla hayale gelmeyecek ölçekler içinde abartarak aktarması ise dikkat çekici bir boyut almaya başlamıştı. Aynı video görüntülerinin bıkkınlık verecek ölçekte tekrarı, kaynağı, kimliği belli olmayan görgü tanıklarının konuşmalarıyla süslenerek, hızlı bir seremoni sunuluyordu. Her biri ayrı konu başlığı gerektiren bu veriler, izleyici için araştırılıp öğrenilmesi mümkün olmayan sunumları içeriyor, hızla geçip giden bir görüntü içinde insanı psikolojik olarak esir alan bir durum yaratarak, kaygı ve tedirginlik ülkeyi bir boydan bir boya tutsak alıyordu (Suriye’nin resmi ve sivil TV’leri, bütün bu görüntüleri ve olayları tek tek ele alarak yapılan manipülasyonları, kurguları ve önceden hazırlanmış senaryoları ortaya çıkarma mücadelesi içindeydi).
Bu tırmanış, yine de “Suriye de patladı” demeyi gerektirecek bir ölçüye varmamıştı. Şam ve Halep mutlak ölçülerle yönetimin arkasında durduğunu gösteriyordu. Bununla ilgili olarak 1. Makalemde şunları dile getirmiştim; “Suriye halkının yönetime verdiği kredi canlılığını hala korumaktadır. Bunun ölçüsü de Halep ve Şam şehridir; bu kentlerde kitlesel protestolar olmadıkça, her ülkede olabilecek bu tür protestolar sistem tarafından kolayca içselleştirileceği bilenmelidir. Önümüzdeki günler bu konuda da bir netlik olacaktır.” (Mihrac Ural, 22 Mart 2011 tarihli “Suriye, Mısır, Yemen, Libya” başlıklı makalesi. http://mirural.blogspot.com/ )
Bu ölçü bu gün için de geçerlidir. Halep ve Şam, şu saate kadar çok daha artan bir ivmeyle yönetimin arkasında durduğunu sabahlara kadar süren kutlamalarla dile getirmektedir.
HALKIN DURUŞU
Suriye halkının gelişen olaylar karşısındaki duruşu, bölge ülkelerindeki tüm halklardan oldukça farklı bir heyecan taşıyor. Her ülke halkının kendine özgü tarih içinde geliştirdiği bir duyarlılık var. Suriye halkı dış baskıların, komplo ve savaşların ortamından gelen duyarlılığıyla, bu tepkilere karşı deneyimli bir halk olarak hassasiyet gösterdi. Hızla beliren komploların ülkeyi karanlıklara, iç çatışmalara götüreceği bilinciyle tepki verdi. Ülkesinin direnme çizgisi etrafında yönetimine verdiği desteği sürdürdüğünü artan bir heyecanla dile getirdi.
Bu eğilim en doruk noktasında kendini 29 Mart 2011 tarihli gösteriler ortaya koydu. Canlı yayından tün dünyaya yayılan görüntüler, uluslar arası tekelci medyanın Suriye üzerine kurguladığı yalanları açığa vuruyordu, yalanlarıyla baş başa bırakıyordu. Şam şehri nüfusunun 3/4’ünü, Halep şehri nüfusun %80’i meydanlarda destek gösterilerine aktı. Gösteri yapılan diğer şehirlerde halkın en az %50’sini aşan katılımlar oldu (11 milyon insanı aşan bir destekle) halk Beşşar Esad yönetiminin, direnen Suriye’nin yanında olduğunu, ülkelerinin on yıllardır sürdürdüğü direnme çizgisinden intikam almak isteyen emperyalist-siyonist ve Arap gericiliğine geçit vermeyeceğini ilan etti.
Suriye’de halk karanlık amaçlı ölüm denklemlerin farkına varmış oldu. Yönetim lehine böylesi bir destek gösterisinin, dünyanın hiçbir ülkesinde son on yıldır ortaya konmadığını iddia etmek yanlış olmayacaktır.
İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ; LAZKİYE - DARAA
Biri en güneyde Ürdün ve İsrail’e sınır. Diğeri en kuzeyde Türkiye’ye sınır. Geostartejik açıdan her ikisinin kritik alanlar olması doğal. Ancak doğal olmayan şey, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci kentinde ıslahat isteme yönünde bile protesto yokken, bu kentlerde ölümlere yol açan protestoların ortaya çıkmasıydı.
Deraa’da özgürlük talepleriyle başlayan ve derhal silahlı çatışmaya yönelen, kamu mülkü tahribine girişen kontrolsüz bir topluluk. Ne mısır ne de Tunus’taki ne de Mısır’daki uygar, barışçıl gösterilere benziyor ne de önceki süreçlerde var olan bir mücadele mirası üzerinde yükseliyor.
Deraa, tarihinde devrici rolleri olan, İsrail’e karşı cephenin ilk hattı olan bir şehir. Bu özellikler aynı zamanda tersi için de geçerlidir. Ürdün gibi gericilik bir Arap odağına, İsrail gibi bir istilacı düşmana sınır olmak her türden provokasyona uygun olmak demektir; milyonlarca SMS mesajının İsrail üzerinden, telefon ağı ve silah akımının Ürdün üzerinden gelişi bu risklere önemli bir işarettir.
Lazkiye’de gerginliğin başlangıç noktası, gerçek anlamda siyaset dışı tahripçi bir öbek insanın yarattığı kırılmayla alevlendi. Bu satırların yazarı bire bir tanık olduğu olaylardan, tahripten başka bir amacı olmayan, ne bir siyasi ne de bir toplumsal talebe dayanmadan, “Hürriyet istiyoruz” diyerek kendini örtüp, önüne gelen her şeyi yakıp yıkmaya kalkışan, Alevilere belden aşağı küfürler savurarak tehditler savuranlara provokatörlere tanıklık yaptı. Üstelik bunu, “kimseye karışılmayacak” talimatı almış emniyet güçlerinin gözü önünde bir show olarak sergiliyorlardı.
Bu olaylar, şehrin inanç dokusu gereği kırılgan yapısı üzerine binince, aniden akıl almaz bir sürükleniş başladı. Bir hafta böylesi gerginlik içinde geçti. Ancak olaylar aydınlandıkça, ortaya çıkan dış unsurlar ve komplolar belirdikçe, haklı taleplerin farklı bir dille kazanılabileceği ve ülkeyi tahrip etmenin anlamsızlığı belirdikçe, akil şahsiyetlerin çabasıyla bu kanlı süreç kuşatılıp durduruldu; bilanço, kimseye karışılmayacak talimatı alan 8 güvenlik görevlisinin ölümü 70’inin yaralanması, sivil halktan 2 ölü onlarca yaralıyla sonuçlandı.
Gelişmeler, yönetimin halka yönelttiği çağrıyla yeni bir boyut aldı. Yönetim, halkı, ülkeyi dış müdahale ve komplolardan, provokatif eylemlerden, kamu mülkiyetine zarar verecek kimliği belirsiz kundaklama eylemlerinden korumak üzere “Silahlı Halk komiteleri” oluşturarak korumaya çağırdı. Halk da ülkenin dört bir köşesinde mahalleleri ve sokakları kendi silahıyla ve kurduğu barikatlarla bu karara cevap verdi.
Böylesi bir karar, iki ağzı keskin bir bıçak gibidir. Silahlanmış halk kendine güveni olmayan yönetimler için büyük bir riskti. Ancak, Suriye yönetimi bu riskten korkmadı, halkına inanıyordu. Alınan kararın etkisi kısa sürede kendini gösterdi. Her şehirde öbek öbek yabancılar, silahlı çeteler yakalanmaya başladı. Muhalefet de bu sürecin aktivitesine katılarak, komplolara karşı ülke birliğinin savunulmasına katıldı.
Bunlara rağmen, Lazkiye, tarihinin her kesitinde Alevi-Sünni kışkırtmasının en kırılgan noktası olarak, üzerinde kurgulanan oyunları büyük bir dirayetle yenilgiye uğratacak ilk adımları atmıştır.
1 Nisan 2011 Cuma günü 300 kişinin katıldığı, kimsenin müdahalesi olmadan yapılan barışçıl gösteriyle, iş ve hürriyet sloganları eşliğinde noktalanmış oldu.
Bu satırların yazarı bu süreci en yakından, olayın içinden, her tarafta olan dostlarından aldığı bilgiler etrafında değerlendirerek vardığı sonuçla, Lazkiye kenti ülkesinin tarihi boyunca aldığı direnme hattı tutumuna kefaret ödetmek isteyenlere ağır bir tokat vurdu. 2 Nisan 2011, şehrin güvenliğini devlet yerine alan halk komiteleri görevine son vererek barikatları kaldırıp şehir bilinen normal yaşamına döndü. Türkiye’den yolcu akını yeniden eski seyrine döndü. Bu gün için, dünden yapılmış üç günlük gece protesto yürüyüş çağrılarına ise kimse dönüp bakmadı.
Deraa, gerginliğini sürdürmesine karşın, sakinleşerek, taleplerine güvendikleri en yetkili kişi sıfatıyla Beşşar Esad’a iletmeyi uygun buldu. Bu gün bu satırların yazıldığı sırada, talep listesinin Cumhur Başkanlığınca alındığı ve yerine hızla getirileceği açıklaması yapıldı.
Her biri ülkesinin bir ucunda olan bu iki şehrin hikayesi, Suriye için önemli derslerle dolu.
Halkın, haklı taleplerini kimse istismar etmemesi için yönetimlerin üzerine çok önemli görevler düşüyor. İki şehrin hikayesi bu göreve bir çağrıdır. Suriye bu oyunu bozacak siyasal birikimlerin, uygarlık ve olgunlukların ülkesidir. İki şehrin insanları aynı amaç etrafında, ülkelerini yıkıma, kardeş kavgasına, sonu acımasız dış müdahalelere gidecek ölüm denklemlerinden koruyacak kadar duyarlıdır. Bölge insanları olarak bizlerinde bir o kadar duyarlıca komşu ülkemize yaklaşmalıyız.
İki şehrin hikayesi ülkemiz için yakın bir geleceğin hikayesidir. Bu kırılma noktalarına gelmeden, kaosları yaşamadan dikkat etmeliyiz. Halkların haklarını vermekte, hiç bir anlamı olmayan ötelemelerin, yasakların, baskı ve zorbalıkların gölgesine kimse sığınmamalıdır. İktidarı veren halk, onu bir biçimde tekrar almasını iyi bilir. Herkesin kulağına küpe olarak bu gerçeği assın.
İki şehrin hikayesi ülkemizin de hikayesidir.
BEŞŞAR ESAD’IN KONUŞMASI
Tekrardan 29 Mart 2011 dev gösterileri ardından merkezi olarak gündeme gelen gelişmelere değineceğim.
30 Mart 2011 Beşşar Esad, “kimseyi tatmin etmedi”ği iddia edilen parlamento konuşmasını yaptı. Oysa, Esad’ın konuşması, ülkesine, halkına büyük bir güven göstergesiydi. Bu konuşma, krizin yönettiği değil krizi yöneten, kurumsal işleyişe bağlı, şahsi tasarrufta bulunmayan, dolayısıyla diktatörce duruşu olmayan, gerçek bir devlet adamını duruşuna göstergeydi. Konuşması özetle şu minvalde cereyan etti;
“Buradan ne söylesem ön yargılılar için yeterli görülmeyecektir. Yarın konuşması yetersiz görüldü denilecektir., buna alıştık. Reform kararları aldık ve bunu geçen Perşembe günü müsteşarım Buseyna Şaban açıkladı. Kararlar bir kez alınır, alınan kararın ikinci kez karara bağlanmasının anlamı olmayacağına göre, bunları tekrar etmeye gerek görmüyorum” dedi.
Devamla, alınan kararların aceleci değil, ancak hızla uygulanacağını, ülkeye yönelik komplonun, halkın haklı ıslahat taleplerini, bizlerin, 2005 yılından beri parti genel kongresinde karara bağlamış olmamıza rağmen, uygulamada geç kalışımızı kullanarak halkı kışkırtmaya ve halkı temsil etme iddiasına sarılmıştır. Suriye halkı bu komployu aşacak bilinçtedir, bu oyunlara gelinmeyecektir, dedi
Reformların kalıcı olması için, ayakları yere basan bir denge içinde yapılmaları gerek, hiçbir baskı bizi buna zorlayamaz, baskılara boyun eğen devlet halkı temsil edemez, böylesi bir devlet dış baskılara da teslim olur ki Suriye on yıllardır yeryüzünün tüm dış baskılarına direnmiş bir devlettir. Reformlar halkın çıkarlarını temsil ettikleri için karara bağlandı ve halkın çıkarı için hayata geçirilecektir, gelişen olayların baskısıyla değil, dedi.
Suriye’ye bölgenin tek direnme hattı ülkesi olmanın kefaretini ödemektedir diyerek, halkına güvendiğini halkıyla bütün bu sıkıntıların üzerinden geleceğini ifade etti.
En önemli açıklaması da devletin ve iktidarın halk için var olduğunu bu nedenle, devlet ve iktidarımız halkın taleplerini yerine getirme yükümlülüğündedir. Pusulamız halktır diyerek. Suriye’de halkla devlet ilişkisi üzerine önemle vurgu yaparak açıklık getirdi.
Beşşar Esad, her şeyin kurumlar aracılığıyla, ihtiyaç duyulan zamanın bu işleyişin doğası gereği olacağını belirtti. Anayasal yetkilerini aşarak, bir diktatör gibi işaretle karar çıkarma konumuna düşmeyecek biri olduğunu gösteren Esad, halkına güven veren duruşuyla gerçekleri iletti. Görevleri anayasayla belirlenmiş bir Cumhurbaşkanı olarak Esad’ın bu tutumu, ondan diktatörlük bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattığı açıktır. Tersini yapsaydı koparacakları fırtına ise ayrı bir senaryo konusu olacaktı. Dürüst bir liderdi ve bunun bedeli varsa ödemeye hazırdı. Halkından aldığı bu destek, bir kez daha Suriye üzerinde oynanmak istenen kirli oyunların sonuçsuz kalacağına ilk işaretleri vermeye başlamıştı.
Hemen ertesi gün reform kararlarının açık bir takvime bağladığını gösteren ilanlar geldi. Kürt vatandaşların öncelikli sıkıntısı olan, 1962 sayımı diye bilinen ve o kesitte, askere gitmemek, vergiden muaf olmak için adını vatandaşlık kayıtlarına yazdırmaktan çekinen, kayıt dışı kalmış yüz binlerce Kürt’ün yeniden vatandaşlık haklarını kazanmaları için bir komisyon kurulması karara bağlanmıştır. Bu konuyla ilgili komisyonun, çalışmasını 15 Nisan 2011 tarihine kadar bitirmesi karara bağlanmıştır. Sıkıyönetim kanunu ve bununla ilgili sorunlara son verecek komisyon raporunun da en geç 25 Nisan 2011 tarihine kadar bitirilmesi kararı verilmiştir. Bu kararla ülkenin en önemli demokratikleşme sürecinin açılacağı, her türden keyfi tutuklanmanın sona ermesi ve hukuk çerçevesinde, adli süreçten geçmeyen hiçbir tutuklanmanın gündeme gelemeyeceği düzenlemelere kapı açılmış olmaktadır.
İsrail’le savaş gerekçesiyle oldukça büyük vatandaş hakları ihlalinin yaşandığı bu kanunun kaldırılması Suriye’nin demokratikleşme adımları için hayati önem taşımaktadır. Sol muhalefetin her şeyden daha çok üzerinde önemli durduğu bu adım, geniş bir onay almıştır. Gerçek halk muhalefetini temsil eden güçler bu adımı desteklediklerini uygulamanın beklenmesi ve desteklenmesi gerektiğine vurgu yapmıştır.
Ayrıca partiler yasası, basın-yayın yasası gibi ülkenin çağın ihtiyaçlarına ve vatandaşın demokratik haklarını teslim eden yasaların çalışmasına komisyonlar düzeyinde adımlar atılmış oldu.
Bu önemli kararların, kapsamlı bir siyasal dönüşüm anlamına gelmesine karşın, siyasal bir devrim niteliğine rağmen, kimi güçlerin ısrarla ortaya koydukları yıkıcı tutum, bu haliyle komplonun nerede ve nasıl filiz verdiğine önemli bir işaret sayılmaktadır.
Muhalefet gösterileri esnasında TV kanallarının ısrarla “hürriyet istiyoruz” diyorsunuz bunun pratik olarak anlamı nedir, sıkıyönetim kanunlarını ve bunların kaldırılması hakkında ne diyorsunuz sorularına, kimi yerlerde verilen cevaplar, gerçekçi bir siyasal muhalefetin izine bile rastlanmayacak cevaplar olması kuşkulu süreçler için önemli bir veri olmuştur. Sol muhalefet dışında, sıkıyönetim kanunları hakkında bilgi sahibi olan kimse çok az ve ilgili de değil. Verilen cevaplar da “iş bulmamızı engelleyen yasalardır” diye tanımlanması buna bir işarettir.
İKİ MUHALEFET
Komşu ülke Suriye hakkında ülkemiz solunun ciddiye alınabilecek bir araştırması ve ilgisi bulunmamaktadır. Solun milliyetçi yüzünün bir göstergesi de budur.
Bunun da ötesinde sol, şahsi kinlerle de milliyetçilik yaparak Siyonist sol haline gelebilmektedir. Bunlar bir yana, Suriye’de iki temel muhalif olgusu olduğunu belirteceğim.
Birincisi, sol muhalefet.
İkincisi; kin ve intikam muhalefeti.
Birincisi; sol muhalefet tüm renkleriyle ilericilerden, aydınlardan, sosyalist, komünist insan hakları savunucularından oluşmaktadır.
Bu güçler temel taleplerini, Şam Deklarasyonunda dile getirdi (2001). “Şam Baharı” diye de adlandırılan bu yapı, heterojen ilerici siyasi yapıda olan kesimlerden ve etkin Kürt örgütlerinden oluşmaktadır. Gerçek halk muhalefeti olarak değerlendirebileceğimiz bu güçler, Barışçıl mücadele ve reform yanlısı bir hareket olarak etkinlikten uzak çıkışlarla kendini gösterdi. Son olaylarda, birbirini temsil etmekten uzak olan bu güçler, küçük topluluklar halinde sürece katılımdan çok, izleyici konumda kaldılar.
Bu güçler arasında, hayatı illegal mücadelede geçen, on yıllar zindan yatan Fatih Camus gibi Suriye Komünist Emek Birliği örgüt lideriyle ve Siyasal Hukuk Doktoru Aksem Niaysi gibi, kapı komşum olan kaynaklardan edindiğim bilgiler ve yapılan basın açıklamalarından, reform programını olumlu bulduklarını ve uygulamaları gözleyeceklerini dile getirmiş bulunmaktadırlar.
Bu duruş ilerici sosyalist kesimleri ülkeleri üzerinde organize edilmek istenen kirli dış güç komplolarının ortağı olma ithamından da koruyan bir duruştur. On yıllar önce Riyad el Tirk önderliğindeki SKP’nin bir kanadı, sivilleri katleden terör örgütü Müslüman Kardeşler Örgütünü "halk hareketi" olarak değerlendirmesi, bölgede sol güçler adına sarılması güç bir yara açmıştır. Aynı hataya düşmemek için çok daha dikkatli davranan Suriye Sosyalist güçleri, Beşşar Esad yönetiminin reform adımlarını “yetmez ama evet” diyerek desteklediklerini açıkladılar.
İkincisi; kin ve intikam muhalefeti.
Suriye’nin bölge için en riskli muhalif güçleri bu kesimlerdir.
Her türden komploya açık olan kesimler için ne siyasi program ne de her hangi bir ilkenin önemi vardır. Kimden ve nasıl gelirse gelsin yeter ki, Suriye’nin direnen yönetimi yıkılsın çabasında olan kesimler. Bunlar, aydınlıktan, laiklikten, insan haklarından, demokrasi ve özgürlüklerden yana bir siyasal algı ve programa sahip olmayan kesimlerdir. İsrail dahil herkesten her türden yardım almaya açık, söylemleri mezhep ayrımcılığı üzerine, halkın din duygularını sömürmek üzerine kurgulanmıştır.
Bunlar, toplumun en tutucu, ekonomik olarak da en alt kesimlerinden oluşan keskin mizaçlı insanlardan oluşmaktadır. Belli bir örgütlü yapıları olmamasına karşın her örgütsel oluşuma kan taşıyacak savruluşlara hazır kesimlerdir. İnsan hakları savunuculuğu adı altında, İsrail barış inisiyatifi dahil Arap gericiliğinin cemaat kaynaklarından mali destek görerek yönlendirilebilen kesimlerdir.
Açık bir liderleri ve örgütlü dokuları olmamasına karşın, bu düzeyde ülke içinde onları temsil edecek bir oluşum bulunmamasına karşın zayıflıklarının açık ifadesi olan, zaman ve mekan algıları Cuma gününe ve Cuma namazına sığınmıştır. Halkın talepleri, temsilciliği ve çıkarları diye bir kaygısı olmayan bu kin ve intikam çevrelerinin din istismarcılığını en iyi yansıtan gerçek, sığındıkları zaman ve mekandır.
Cuma günü ve Cuma namazı dışında bir elin parmak sayısı kadar muhalif kesimi bir araya getirme etkinlikleri olmayan bu çevrelerin, ibadet yerlerini, kanlı terör mekanı haline dönüştürerek, laik ülkenin direnişçi tutumunu yıkma çabası, onları özel olarak Arap gericiliğinin on yıllardır Suriye’den almak istediği intikamın bir paravanı konumuna sokmaktadır.
Bu kin ve intikam çevrelerinin, özgürlük istemleri, ülkemizdeki gerici güçlerin demokrasi istemleri gibidir. Ancak bir farkla. Suriye’de, inançlı kesim için hiçbir engel yoktur. En gizli halvet ve zikirlerden an açık türban ve inanç icrasına kadar Vakıflar (Diyanet İşleri) Bakanlığının sunduğu sonsuz nimetlerle özgürdürler. Hakim Hanefi mezhep dışında, diğer Sünni mezhepler de aynı ölçüde özgürdür. Yasaklı olan adı anılmayan ama her zaman hedef tahtası olan ise Alevi mezhebidir; Aleviler isim olarak bile anılmazlar. Lübnan gibi küçük bir ülkede yarı resmi olan “Alevi Yüksek Meclisi” bulunmasına ve anayasada (Taif anlaşması gereğince) kurum ve kurallara bağlı olup siyasi temsilcilikte payı olmasına karşın, Suriye’de bu yönde hiçbir hak yoktur. Buna rağmen Beşşar Esad’ı, hanımının Sünni olmasına karşın, Alevi bir aileden gelmesinden dolayı kin malzemesi olarak hasım almaktan çekinmezler. Oysa Suriye’de yönetimi ayakta tutan, onun hakimi ve koruyucusu Sünni çoğunluktur. Siyasi olarak da bu ülkenin direnme gücünü temsil edenler bunlardır. Bunların arasında Alevileri de çoğunlukla yer alırlar. Dünyanın her alanında Alevilerin laik tutumları olduğu bilenen gerçeğine rağmen, Suriye’de komünist, demokrat, ilerici, sosyalist muhalefette Alevilerin olduğu da bilinmektedir. Bunlar yanı sıra karşı devrimci muhalif güçlerinde olduğu açıktır; Beşşar Esad’ın amcası, Dr. Rıfat Esad’a bağlı Amerikan-Suudi yanlısı liberal Alevi çevreleri bunlar arasında saymak yanlış değildir. Bu gerçeği kin ve intikam güçleri, sürekli olarak gözden kaçırır.
Buna rağmen, Aleviler Suriye’de iktidardan hak ettikleri payı bile alamamaktadır. Çoğunluğu dağ başlarında olan köyleri, binlerce sorunla kavrulmaktadır; işsizlik, fırsat eşitsizliği, sermaye yoksunluğu içinde daha çok askeri hizmet içinde takılı kalmaya mahkum edilmiş gibiler. Tarih boyunca süren bu durum, ordu içinde Alevileri güçlü kılmış, ülkelerinin en demokratik güçleri olarak 20. Yüzyılın ulusçu özgürlük hareketlerine de bunlar önderlik etmiştir.
Suriye Alevilerinin, Antakya gibi kadim bir Roma şehir kültürüyle yoğrulmuş Zeki El Arsuzi’nin (Paris’te Sorbonne üniversitesi felsefe bölümü mezunu) 20.yy Arap ulusal uyanışına ideolojik önderliğiyle kurduğu Baas partisiyle çıkması dışında, siyasette etkinlikleri anılmayacak kadar azdır.
Aleviler için ordu ekmek kapısıdır. Suriye tarihi ticaret algılarıyla, serbest mesleklerin ülkesidir. Yüzyılların acı kırılmaları altında dağa sığınmış yoksul köylüler olan Alevilerin, ekonomide feodal beylerin acımasız zulmü altında serflik etmelerinin bir uzantısı olarak orduda ekmek aramaları, orada yığılmalarını da getirmiştir. Bu sürecin sonunda, 20. Yüzyılın tüm ulusçu özgürlük hareketlerinde olduğu gibi “ilerici darbelerle” iktidar olmaları ne onların özel bir isteği ne de başka bir şeydir. Olay nesnel tarihin kendi dengelerinin bir sonucudur. Bundan dolayı Alevileri suçlamak yüzyıllardır onlara yapılan zulmü aklamaktır. Alevileri kıyarak sermayesiz bırakıp köleleştirmeyi, toplu kıyımlarla şehirleri onlara yasak kılmayı aklamaktır. Sığınacakları son köşeyi bile onla çok görmektir.
Bu kin ve intikam güçlerinin, orduda da gittikçe gerileyen Alevi yüksek subay ve temel görevli sayısına karşın ortaya attıkları mezhep düşmanlığı söylemlerinin ciddi hiçbir yanı yoktur. Devlet içinde bu gerçeklerin bilincinde olan Sünni yetkililer, kin ve intikam güçlerine karşı sağlıklı bir duruş sergilemektedir.
Bu kin ve intikam muhalefeti, esas itibariyle Arap gericiliğinin beşinci kolu olarak Suriye’de rol oynamaya kalkmaktadırlar. Sorunları ne din ne de iman (karşı devrimci, Amerikan ve Suudi yanlısı Rıfat Esad’la ittifak halinde olmaları bunun en önemli verisidir), bunların dertleri, Suriye’nin Arap halklarına verdiği direnme mesajı, Filistin direnme örgütlerine sahip çıkışı ve bölgede oynadığı ilerici roldür. Bunun kefaretini ödetmek istiyorlar olayın altı da üstü de tastamam budur.
Suriye’de özgür olmadıkları iddiasında olan bu beşinci kol güçlerinin, özgür oldukları dünyanın her ülkesinde, üstelik etkin Amerikan desteğine rağmen, tek bir yabancı ülkede, kitlesel gösteri organize edememeleri yalanlarla örülü sahte muhalefet çehrelerini göstermeye yeterlidir. Bu çevrelerin Suriye halkının hakları için örgütleme dertleri diye bir sorunları yoktur. İstedikleri, Suriye’yi içten çökertmektir.
Dünyanın en zayıf muhalif güçleri bile, yurt dışında etkin kitlesel gösteriler örgütleyerek ülkelerine mesaj iletirler. Bunu ülkemiz adına 12 Eylül dönemi boyunca ve bu gün de Türk-Kürt solu yapmaya devam etmektedir. Ancak Suriye’nin kin ve intikam muhalefeti, dıştan öttürdükleri borazanlara rağmen böyle bir girişimi başaramamaktadır. Bu ilginç ama bir o kadar açık olan durum, halktan kopukluklarını gösterdiği gibi, Suriye yönetiminin halkıyla etkin kaynaşmasını da dile getiren bir veri olarak görülmelidir.
22 BİN ÇİÇEK VE ÜLKEMİZİN İKİYÜZLÜ TUTUMU
Lübnan’ın ileri gelen tüm siyasi şahsiyetleri, ilerici, devrimci, komünist ve direnme hattının örgütleri buraya aktaramayacağım ölçekte, kapsamlı açıklama ve yorumlarla desteklerini ilettiler. Ayrıca, Suriye’nin direnme hattını temsil eden yönetimi ve halkına yapılan destek açıklamaları, Arap aleminin her köşesinden akmaya başladı.
Olayın içinde yaşamak onun mesajını algılamak gerçekçi bilgiyi okura aktarmak için bunları elbette ki tek tek iletmek ve satır aralarında Arap dilinin o muhteşem jargonuyla üretilen söylemleri okura taşımayı çok isterdim. Bu mesajları, kısa bir makaleye sığdırmak mümkün değil. Ancak bunlar arasında bana en anlamlı gelen Lübnanlı kadınların ortaya koyduğu desteği okurlarımla paylaşacağım.
Lübnanlı kadınlar, Suriye lideri Beşşar Esad’a, 22 milyon Suriye vatandaşına iletilmek üzere sunulan 22 bin kırmızı çiçek sundu. Bu çiçekler, şehitler anıtı önündeki havuza serilerek kabul edildi. Bir sevgi seli, bir heyecan ve destek akını Suriye’ye her alandan aktıkça böylesi anlamlı desteklere de tanık olunmaktadır.
Buna karşın, ülkemizin iki yüzlü iktidarı, kimi derin mezhep kin ve algıları nedeniyle, geleneksel pragmatik, ilkesiz ve onursuz yaklaşımlarıyla, Libya’da ortaya sergilenen iki yüzlü politikalarından birini, “dost ülke, kardeş ülke” dediği Suriye’ye karşı da sergiledi. AKP iktidarı, Amerikan kuklası, eli kanlı terör örgütü, El Kaide’nin doğal uzantısı ve müttefiki, mezhep kinleriyle örülü şehvetlerin örgütü Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü temsilcileri Riyad Şkayfa ve Muhammed Tayfur’a İstanbul’da basın açıklaması yapmalarına imkan sağladı.
Komşu bir ülkenin iç işlerine karışma anlamına gelecek bu açıklamada AKP iktidarının rolü, sivil insanları topluca katletmekten aranan, eli kanlı örgüt temsilcilerinin AKP hükümetine, Başbakan Erdoğan’a, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na sağladıkları bu basın açıklaması olanağı nedeniyle bitip tükenmeyen teşekkürleriyle açığa çıkıyordu. Bu açıklamaları için, önceden izin istendiği, bekletildikleri ve sonrada yeşil ışık yakılarak istediğinizi açıklayan denildiğini gösteriyor.
Ülkemize layık görülen bu çirkin ikiyüzlülük, hiçbir yanıyla halklarımızın geleneğinde yer almamaktadır. Bu ikiyüzlü gelenek, bir Osmanlı geleneğidir, bir Ortaçağ Bizans oyunu geleneğidir. Bunun son mirasçıları olan İttihatçıların ülkeyi ne hallere getirdiğini burada ayrıca açıklamaya gerek görmüyorum. Hükümran oldukları ülkenin farklılıklarına karşı ortaya koydukları ikiyüzlü tutum, bu günkü kaoslarımızın, kimlik bunalımlarımızın nedeni olduğunu ayrıca uzunca dile getirmeyeceğim. İçte olan çirkin ikiyüzlü siyaseti komşulara da dayatmanın kefaretini halkımızın ödeyeceği gerçeğine dikkat çekerek, bu oyunlara karşı en sert eleştiri ve tutumları ortaya koymamız gerektiğine inanıyorum.
SURİYE’NİN HANDİKAPI, KÜRTLERLE İLİŞKİSİDİR
Kürt sorunu, diğer tüm sorunlar en demokratik tarzda çözülse de Suriye’nin en temel sorunu olarak kalacak bir sorundur. Zira bu sorun sadece Arap çoğunluğuna verilecek demokratik haklarla ilgili değildir. Bu etkin bir sorundur ve demokratik hakların kolektif kimliğiyle ilgilidir.
Uzun yıllar sancılı, en önemli sorunları kimliksiz olan yüz binlerce Kürt’ün durumu, 1962 sayımlarıyla ilgili bir aksaklıktan, yanlış algı ve milliyetçi yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Suriyeli Kürtlerin de hatasını içeren bu sorun, gerçekte Kürtler üzerinde yüz yıllardır süren baskılarla da yakından ilgilidir.
Suriye, 17 Nisan 1947’da bağımsız bir devlet oldu. O güne dek, Osmanlının hükmü altında 400 yıl, sömürge bir feodal eyalet olarak yaşamıştı. I. Paylaşım savaşı ardından 20 yılı aşkın bir süreyle de Fransız mandası altında sömürge bir ülkeydi.
Bu haliyle, genç Suriye devleti, bölgedeki devletlerle karşılaştırılması mümkün olmayan Kürt gerçeğiyle ilişki halinde oldu.
Osmanlı zulmü ve Türkiye’de Cumhuriyetle başlayan kıyımın hiçbir düzeyi, Kürtlerle Suriye arasında yaşanmamıştı. Cumhuriyetin ırkçılığa varan baskıları, 19 Kürt ayaklanmasıyla cevaplanırken, Suriye’de Kürtlerin bir mantar tabancası dahi patlatmamış olması bu gerçeği anlatmaya yeterlidir.
Ülkemizde Kürt özgürlük hareketinin ağırlıklı kadro ve militanlarının Suriye kökenli Kürtlerden olmasına karşın, bu durumun barışçıl çizgide bir ilişki olarak sürmesi, zaman zaman oluşan gerginliklere karşın, akil şahsiyetlerin müdahalesiyle sorunların çözülmesi, bu barış ilişkisinin diyalogla devam ettiğine önemli bir işarettir. 21 Mart 2011 Newrozu’nun ortaya koyduğu barış ve birlik havası bu çizginin yoğunlaşmasına da bir işarettir.
Suriye Kürtlerinin, Suriye tarihinde oynadıkları rol ve bu güne kadar gelen konumları ayrı bir yazı konusudur. Selahiddin El Eyyubi’den, çağdaş Suriye devlet başkanlarına, Şam üniversitesinin yüzlerce bilim adamı doktorundan, Baas içinde ve sosyal, siyasal, sanatsal etkinliklerde yer alan Kürt ağırlıklı varoluşa kadar önemli bir yelpaze Kürt kimliğini gizlemeden kendini ifade etmiştir.
Bu satırları yazarken, Suriye televizyonunun bir oturumunda konuşan Şam Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Kürt Dr. Fuvvaz Salih’in anlatımları dikkat çekiciydi. Ayrıca, programa telefonla katılan Tarihi Eserler Müdürü Kürt Dr. Mamun Abdurrahman’ın açıklamalarında (Suriye’de Kürt kolektif kimliği resmi kayıtlarda yer almasa da), çağdaş Suriye tarihinin her kesitinde, Kürt kimliğinin açıkça ifade edilerek, vatandaşlık eşitliği içinde yüzlerce bilim adamı, siyasetçi, sanatçı ve her türden meslek grubundan insanın yaşam sürdürdüğü dile getirildi.
Ünlü Kürt sanatçı Ömer Haco’nun oğlu sinema yönetmeni Leys Haco’nun Arap alemi ve dünya ölçeğinde bilinen yüzlerce Suriyeli sanatçı adına yaptığı konuşmada, Direnen Suriye’nin tüm renkleriyle ne kadar güçlü olduğunu, baskılara boyun eğmemesinin altında, ülkede sağlanan siyasal duruşun belirleyiciliğini dile getirdi. Beşşar Esad’ın reform çabalarıyla bu süreçten daha çok güçlenerek çıkacağını, Suriye’nin bölgedeki rolünün öncekinden fazlasıyla artacağına işaret etti.
Ülkemizde Kürt kelimesi için çekilen acıları hatırladığımızda, Kürtlerin Suriye konusundaki bu tutarlı duruşlarını anlamak daha kolay olmaktadır. Bu konuda, Sayın Öcalan’ın Suriye’de misafir olduğu 19 yıl boyunca ortaya koyduğu tutumun, bu açıklamalarla bire bir kesiştiği açıktır. Öcalan yüzlerce kez “Kürt halkının, ortaya koyduğu destekle, gösterdiği misafirperverlikle Suriye’ye her zaman vefa borcu olacaktır” diyerek anlamlı mesajını verip durmuştur.
Bu nedenle Suriye Kürtleri ve tutumlarını irdelerken, Türkiye’deki Kürt halkı ve çektikleriyle, tarihsel açıdan da farklı bir değerlendirmeye tabidir. Bu gerçekler, göz önüne alınmadan yapılacak karşılaştırmalar, ciddi hiçbir sonuca ulaşamaz ve objektif durumu asla izah edemez.
Kürtler Suriye’nin olmazsa olmaz vatandaşlarıdır ve bu ülke halkıyla yöneticileri, her zaman bu gerçeğin farkındadır. Bu ülkede hiçbir zaman inkar politikası gündemde olmamıştır.
Her şeye rağmen bu durum Kürtler için yeterli değildir. Kürt ulusunun bu topraklarda da, kolektif kimlik hakları ve insani hakları olmak üzere kapsamlı haklara sahip olmaları gerekmektedir.
Kürtler, insan hakları kapsamındaki demokratik haklarını Arap kardeşleriyle birlikte kazanacak, kurumlar ve yasalarla da güvence altına koyacaktır. Bu konuda önerilen reformların önemi büyüktür, Kürtler buna ağırlıklı olarak destek verdiklerini de açıkladılar.
Buna rağmen Kamışlı beldesi ve Haseki ilinde barışçıl muhalif gösteriler oldu. Bu gösteriler hak talebi olarak olumlu bir adımdır. Ancak, Kürtlerin dikkat edeceği ve yönetimin çok daha fazla dikkatli olacağı kırılgan bir denge bulunmaktadır. O da her iki tarafın milliyetçi provokasyonlara gelmemesidir. Suriye yönetimi Kürt vatandaşları için haklı kaygılarla, demokratik haklarını bir an önce sunma çabasındadır. Bunlar elbette yeterli değildir. Bunlara eklenebilecek ve belki zamanla daha da genişçe ele alınması gereken Kürt kimliği, Kürtçe eğitim ve iki dille yaşam sürecinin barışçıl olarak geliştirilmesidir.
Bu hakları, ülkemizde savunduğumuz gibi, Suriye için de savunduğumuzu ve bu konuda Kürt halkının Arap halkıyla demokratik bir süreçte biçimlendirecekleri açılımlar olacaktır. Komşu bir ülkede bizim müdahale sınırlarımızı aşan nokta da burasıdır. Bu süreçteki söz sahibi Kürt halkıdır.
Kraldan çok kralcılık değil, gerçek anlamda halkların kardeşliği, barışı ve haklarının elde edilmesi kaygısıyla hareket etmenin sınırları da buradadır diyorum.
Suriye’de vatandaşlık hak ve yükümlülüklerini almamış, alamamış olan Kürtlerin bu hakka “1962 sayımı”nın tekrar yapılmasını ön gören yeni reform paketiyle kavuşmaları mümkün. Acil olan bu talep bir insan hakları talebidir. Suriye’de Kürtlerin sonul temel talebi ise bu değildir.
Suriye’nin en Kürtlerle ilgili bir handikaba düşüp düşmeyeceğini belirleyecek olan, Kürt etnik, kolektif kimliğiyle ilgili duruşu olacaktır. Bu gün, tüm yönleriyle yeterince olgun olmasa da bu sorunun gelip kendini dayatacaktır; Kürt kolektif kimliğini hesaba almayan hiçbir iyileştirme bu sorunu aşamayacağı bilinmelidir.
Suriye halkının tüm renkleriyle bu sorunları çözeceğine inanıyorum. Bu uygar halk tarihten gelen duyarlılığıyla, diyalog ve barış yolundan ayrılmadan bunu da başaracaktır.
Herkes biliyor ki, direnen Suriye, Kürtleriyle güçlüdür, Kürtler olmaksızın Suriye zayıftır, bir kolu sakattır. Tersi de doğrudur.
YUSUF KARDAVİ; SOYTARILAR DİN ADAMI OLUNCA
İlginç olan bir başka şey ise, Mısır devrimi sırasında halka sık sık çağrı yapan, devrimi destekleyen İslam Alimleri Birliği Başkanı Yusuf Kardavi, bu kez karşı devrim saflarında fetva dağıtan bir hokkabaza gibi sahneye çıkıyordu. Bu adamı, Mısır devrimi sırasında oynadığı olumlu rol nedeniyle, yazılarımda olumlu rolü övgüyle yer aldı. Ancak küçük bir araştırma, Yusuf Kardavi’nin akıl almaz çelişkilerle, kurgulanmış söylemleriyle yüz yüze kalınmaktadır.
Kardavi, bir din adamının ağzından hiçbir zaman çıkmaması gereken sözleri rahatlıkla sarf etmekten çekinmeyerek Kaddafi’nin kafasına kurşun sıkılması fetvası veriyor. Kardavi ; "Eğer Libya ordusuna mensup bir asker Kaddafi'ye bir kurşun sıkma imkanına sahipse yapsın" diyor (22 Şubat 2011) Aynı Kardavi’nin sık sık Kaddafi’ye misafiri olduğu ve bol ihsan gördüğü herkes tarafından bilinmektedir. Din adamlığı adı altında, bir mafya babası gibi “kafaya kurşun sıkın” fetvası vermek anlaşılabilir bir şey değildir. Ortaçağlara ait bu akıl, 21.yy devrimlerini gerçekten desteklediğinden şüphe duymamak güçtür.
Kardavi, Kaddafi için verdiği bu fetvaya karşılık, Ülkesinde babasından devraldığı zulüm çarkının izcisi olan, ülkesinde sürdüğü faşizan hükümle ünlü olan Fas Kralı VI. Muhammed için de, “halkına karşı en akıllı davranan lider” diye övgüler dizebilmektedir.
Aynı Kardavi, zalim bir diktatör olan, halkını ayrımsızca katleden Kürt halkını Halepçe’de kimyasal silahlarla imha eden, Güneyde Şii halkı toplu mezarlara gömen Saddam Hüseyin için, “Adam sımsıkıydı, dimdikti, sabitti. Gözlerini bile kapamadı. Onlar yüzünü kapıyorlardı. Ama onun yüzü açıktı. Bir dağ gibi sert durdu. Şehadet getirdi…ki tamamlamasına izin vermediler ve başını kestiler. Biz adama nasıl sövüp sayabiliriz, ona nasıl lanet edebilir ki o Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ediyor. Son sözü “ La ilahe illallah” olan kimsenin yeri cennettir” Diyor. ( Y. Kardavi, 24 Ocak 2007 http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=2 )
Bu kez Karadvi’yi, mezhep ayrımcısı olarak karşımızda görüyoruz. Bahreyn’deki halk ayaklanmalarını Şiilerden geldiği için geçersiz görüyor ve Bahreyn krallığının aymazlığını savunuyor. Körfez Kalkanı adı altında Suudi askeri müdahalesine onay veriyor, Şii halkının muhalefetini desteklediği için İran’a veryansın ediyor.
Din adamları, bu satırların yazarı için her zaman iki yüzlüğe açık insan olma riski taşırlar. Her işe tanrıyı karıştıran, dünyasal pazarda tanrıyı en çok ödeyene satmaktan da çekinmezler. Bu açıdan dini görsel sunum olarak ele alanların, inanç hükümleriyle, dinin insan merkezli mesajıyla ilgili olmadığı binlerce örnekte kanıtlanmıştır. Papaların Hitler’le işbirlikçiliklerinden (Papa Pius XII. ve Kudüs Müftüsü Hac Emin El Hüseyni), Kardavi’nin Saddam övücülüğüne kadar hep öyledir.
85 yaşına gelmiş olan Kardavi, “peygambere atfen yazılmış büyük aşk şiiri” diye övgü şiirinin genç bir hanıma (Esma Bint Kada) olan aşkını anlattığı açığa çıkması, ardından bu genç hanımla evlenmesi ve kısa bir süre sonra boşanması ise, bu zikzakların dünyevi şehvetlere açılan kapısını göstermeye yeterlidir.
Aynı Kardavi, bir süre önce Suriye’de Beşşar Esad’a akıl almaz övgüler dizen adam rolündeydi. Ancak aldığı bir işaret üzerine aniden, “Suriye Sünnileri Alevi Beşşar Esad yönetimine isyan etmelidir” çağrısıyla ortaya çıktığı görüldü.
Suriye’de kardeşin kardeşi katletmesi için, Ortaçağın İbni Teymiye’si (1263 – 1328) gibi, mezhep katliamlarını kışkırtan ağzı kanlı fetvalar verebiliyor. Suriye halkı tarafından şiddetle kınanan bu yaklaşımlar, Kardavi’nin bir din adamı olmaktan çok, ikiyüzlü, sahibinin sesi olarak provokatörce rol oynayan biri olduğunu göstermiştir.
Kardavi’ye karşı Suriye din adamlarının gösterdiği tepkilerde bir ayet ve bir hadis önemle dile gelmektedir “ El Fitne Eşaddu Minel Kâtil / Kışkırtıcılık katletmekten beterdir. Bakara 191) “El Fitne Naima, Laan Allah Min Aykazaha / Kışkırtıcılık uyku halindedir, Allah’ın laneti onu uyandıranın üzerinedir) Hadisi Şerif.
FİLİSTİN ÖRGÜTLERİNİN DURUŞU
Suriye olaylarında, komplocu yönün hızla belirginleşmesi, sanatçıları, dost ülke ve şahsiyetlerin ardı arkası kesilmeyen açıklamalarına ve mesajlarına yol açtı. Suriyeli sanatçıların yayınladıkları bildiride dile gelen muğlak söylemler netleştirilmeye, itham altında bulunan gerici Arap ülke liderlerinden bile destek mesajları akmaya başladı.
2 Nisan 2011 Cumartesi itibariyle de Filistin derinme örgütlerinin tümü basın karşısına geçerek açıklamalar yapmaya başladı. Bu açıklamaların en önemlisi, örgüt lider ve temsilcileri olduğu halde Filistin halkı adına HAMAS hareketi lideri Halid Meşal’den geldi.
Meşal, uzun uzun Suriye’nin Filistin davasındaki önemini ve baba Hafız Esad’tan, oğul Beşşar Esad’a uzanan yönetimle Suriye halkının sunduğu özverileri, destekleri ve bunun karşısında ödedikleri bedelleri açıkladı.
Meşal konuşmasına, Yusuf Kardavi’nin mezhep savaşlarını kışkırtan şaşkın çağrılarına da değinerek “Allahtan kork” diye seslendi. Devamla, “Tüm Sünni Arap ülkeleri ve liderleri en zor koşulları yaşadığımız bir kesitte kapılarını yüzümüze kapatıp İsrail’e hizmet ederlerken, kapıları sonuna kadar bize açan tek ülke Hafız Esad ve ondan sonra Beşşar Esad yönetimindeki Suriye olmuştur. Bu ülkenin yönetimine saldırmak, halkı din ve mezhep kışkırtıcılığıyla birbirini kırdırmaya çağırmak, İsrail’e hizmetten başka bir şey değildir.” dedi.
Meşal devamla, “Kardavi, Mısır’da Kıptilerle - Müslümanların birlik olması yönünde çağrı yaparken, Suriye’de mezhep çatışması için çağrı yapması dinin hiçbir alanına girmez. Bu kışkırtıcılık, Filistin davasına da bir darbedir, direnen Suriye’yi yıkmak için on yıllardır süren komploların bir parçası olmaktır” dedi.
Bu açıklamalara önemli katkılar yapan Filistin direnme örgüt lider ve temsilcileri görüşlerini, “Suriye direnen bir ülke olmanın bedelini bu komplolarla ödemektedir ancak galip gelecektir” diye özetlediler. Devrimci El FETİH örgütü temsilcisi Semir Rufai tüm güçleriyle Suriye yönetimiyle omuz omuza olacaklarını ifade ederken, FHKC (Genel Komutanlık) lideri Ebu Cihat “Bu mücadele bölgenin direnme hattının emperyalizme-siyonizme ve gericiliğe karşı bir mücadelesidir, dün gibi bu gün de bu mücadelede direnen halk güçleri galip gelecektir” dedi.
Filistin davasının 1930’lu yıllarda İngilizlere karşı direnişinin bayrağı olan, Suriye’nin Cable beldesinden İzzeddin El Kassam’ın torunu Şeyh Eymen El Kassam’ın “Beşşar Esad önderliğinde ülkemizi dedem İzzeddin El Kassam’ın kararlılığıyla savunacağız. Bizi birbirimize düşürmek isteyen kirli komplolara nefes alanı bırakmayacağız” diye aile ve beldesi adına yaptığı açıklamaya benzer binlerce açıklama gelmektedir.
Bölge devrimci güçleri, Suriye’nin ilkeli tutumuna bir vefa borcu olarak yine Suriye’nin yanında ilkelerinin ışığında durduklarını açıklamış oldular. Bu gerçek bir kez daha, bölgemizde hiç kimsenin kuşku duymayacağı bir yalınlıkla, Suriye’nin, Beşşar Esad yönetimiyle bölgenin ilerici, anti-emperyalist, anti-Siyonist ve Arap gericiliğinin karşısında dik duran tek devlet olduğu gerçeğini yansıtmış oldu.
Bu satırların yazarı, bu gerçeği on yıllar boyu kaleme aldığı yüzlerce makalesinde tekrarla vurguladı. Bu gün bir kez daha eksikliklerini aşmış, demokratikleşme yönünde aldığı olumlu reform kararlarını hayata geçirmede geç kalmamış, özellikle Kürt halkının hakları konusunda ikircimlik göstermeden adımlar atmakta olan Suriye’nin, bölge halklarının çıkarlarının öncüsü olacağını belirtir. Buna ek, bölgede yükselen devrim hareketlerinin rüzgarlarını yelkenlerine en çok dolduracak ülke de Suriye olacaktır derim.
Bu durum, bölgemize tasallut edilen, iflas ettikçe yeniden üretilip dayatılan, yenildikçe mezarından çıkarılıp bir hortlak olarak bölge halklarının başı üzerinde Demoklesin Kılıcı gibi bekletilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) karşısında bölge halklarının durabilmesi için de direnen Suriye kalesinin dik kalmasını gerektiriyor. Suriye’nin başına ne geliyorsa, bu duruşunun kefaretini ödemekten gelmektedir. Suriye, yönetimiyle halkıyla bu kararlı ve ilkeli duruşunu terk etmeyeceğini, milyonlarca Suriyelinin 29 Mart 2011’de meydanları dolduran heyecanlı haykırışlarıyla bir kez daha ilan edilmiştir.
MEDYATİK KURGULAR VE GERÇEKLER
Uluslararası medya Suriye gerçekliğini görmemek için çırpınıp duran bir medya konumunda. Bu medya, bir planın parçası gibi, kimliği belirsiz, aynı zamanda farklı kanallarda boy gösteren “görgü tanığı” adı altındaki aynı seslerden, kurgu ve yalan bilgi aktaranlara sırtını vermiş bir habercilik sergiledi. Öyle ki, Suriye’yi iç savaş eşiğinde bir ülke olarak lanse etmeye çalıştı.
Bu süreci Amerikan Dış İşleri Bakanlığının, Beyaz Sarayın uyarısı takip etti. Ardından da her zamanki kuyrukçuluğuyla Fransa’nın uyarısı. Çark bildik bir çarktı. Irak’a karşı yükseltilen seslerin çıtası gibiydi. Bu süreç uygun bir biçimde BM Genel konseyinde baskı kararlarına hatta askeri operasyonlara kadar gidebilirdi. Bu zalim çark, Suriye için komplolarla örülü olarak işlemeye başlamıştı. Uluslar arası tekelci medya bunun taşıyıcısı olarak beliriyordu.
Gelişmeler, Suriye’yi istikrarsızlığa zorlayan bir formatta sunuluyordu.
Suriye olaylarıyla ilgili olarak, medyanın rolü böylece, soru işaretleri oluşturmaya başladı. Evet, toplumsal – siyasal – ekonomik ve etnik sorunları olan bir ülke ve protestolar da var ancak hangi ölçü ve anlamda buna bakmaksızın medya olayların ivmesini hızlandıran bir çaba içine giriyordu.
İlginç olarak da, Suriye’nin en güneydeki bir kent ve en kuzeydeki kent protestoların merkezine oturuyordu. Başkent Şam’da, ikinci büyük kent Halep’te muhalif bir protestonun izi bile görülmüyordu. Olayların ortaya çıktığı kentlerden uluslararası medya tekellerine taşınan görüntüler ise ülkeyi yangın yeri halinde sunuyordu. Üstelik bu görüntüler öylesine bilinçlice ve karmaşık veriliyordu ki, sıradan bir izleyicinin yüreğini ağzına getirmek hiçte zor değildi.
Bunlara yalan görüntüler, başka yerlere ait gösterileri Suriye’de olan olaylar diye gösterme kalpazanlıklarını da eklemek gerek; görüntülerin önemli bir kısmı Yemen ve Mısır görüntüleriydi. Bunlara eklenecek oldukça dikkat çeken çarpıtmalarda bol miktardaydı; uzun bir süre önce köpek ısırması nedeniyle gazetelere konu olan çocuk fotoğrafı, “Muhabaratın işkenceden geçirdiği çocuk” diye televizyonlara servis ediliyordu. Polisin sıktığı gaz bombası nedeniyle yere düşen göstericinin yüzüne, süngere emdirilmiş kırmızı boya sıkılarak, kanlar içinde bir görüntü sağlanıp servis edilmesi, Yemen’deki çatışmalarda yüzü parçalanmış bir Yemenliyi, Suriye’de Deraa olaylarında “gözü çıkarıldı” diye göstermek ve gerçek ortaya çıkınca özür bile dilemeden olayı es geçen medyanın ikiyüzlü ahlaksızlığı, bu olaylarda komplonun ne kadar ciddi bir boyut aldığına işaret ediyordu.
En aptalca olanı ise, ceset diye yere yatan iki kişi için bir grup insanın cenaze namazı kılması sonrası, devam eden çekimde cesetlerin ayağa kalkıp gösterilere katılmasıydı. Buna, türbanlı bir kızın gösterisini susturmak için saldıran “Muhabarat” senaryosu, olayın nasıl bir hazırlıkla ele alındığı gösteriyordu; türbanlı protestocuya saldıran “muhabarat elamanı”, kızın türbanını söküp onu susturarak tutukluyor görüntüsü verilmiş. Bu video çekimini izleyen vatandaşlar, başka bir protestoda aynı türbanlı kızı, ona saldıran “muhabarat” denilen kişiyle kol kola girmiş halde görüntüsü ortaya çıkarılıyordu. Suriye’nin akıllı internet çocukları tarafından ifşa edilen bu düzmece işler, Suriye’deki gelişmelerin gerçek yönü üzerine ciddi soru işaretleri oluşturuyordu.
Medyada haber, kepeğin insanı ısırması değil, insanın köpeği ısırmasıdır denir. İyi ama, ceset diye yere yatan “ölülere” cenaze namazı kılmayı haber yapan medya için, cesetlerin ayağa kalkıp protestoya katılışı da haber değil mi?
Suriye’nin resmi ve sivil medyası bu konuya hızla el atıp, çok daha akıl almaz oyunları deşifre ederek sergilemeye başlaması, halkını daha da sıkı bir duruş sergilemeye götürdü. Bütün bunlar var olan muhalefet gerçeği ve çatışmalarda çok sayıda insanın ölümüne rağmen devam eden bir süreçti.
KOMPLONUN İZLERİ
Girişte de belirttim, komplocu yorum benim için hiçbir zaman esas olamaz. Bu akıl zayıf insanların, kolaya kaçanların akıl sistematiğidir. Ancak gerçek toplumsal olayları yönlendirmede dünyanın dört bir köşesinde yapılan komploların olduğunu da asla yadsımamak gerek.
Suriye üzerine kirli oyunların hesabı zor tutulur. Uzak geçmişi bir kenara koyalım 21. Yüzyılda yapılan komploları ve bunların üzerinde yükseldiği gerçekçi sorunları liste olarak sunmak bile güç.
2000 yılı başlarından başlayalım. Dünya ticaret merkezinin uçaklarla yıkılması, El Kaide örgütünün bu güne kadar net olarak belirlenmeyen yönlendiricileriyle gündeme gelen bir terör olayıydı. Binlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Hemen arkasından sanki önceden tüm hazırlıkları yapılmışçasına Afganistan saldırısı ve istilası, ardından da kitle imha silahları var ithamıyla 20 Mart 2003 Irak işgali.
Suriye derhal şer üçgeninin bir köşesi olduğu ilan edildi. İran ve Kuzey Kore ise diğer köşeler. Tek tek yıkılacak ülkeler listesi böylece oluştu. Bu satırların yazarı, o kesitte her an Suriye’ye bir açık işgalin başlayacağı beklentisi içindeydi. Baskılar öylesi bir boyut aldı ki artık Suriye’nin çökmesi an meselesiydi. Hiç bir ülke yönetimi bu kadar tecrit ve baskı altında ablukaya alınmamıştı.
Ancak bu başarılamayanca, yaratıcı anarşiye dönüldü. Lübnan Başbakanı Refik El Hariri suikastı gündeme geldi. Bu günün verileriyle bu suikastı İsrail – Amerika dışında kimsenin becermesi ve bundan yarar sağlamasının imkanı yoktu. Ancak bu olayı bile Suriye’nin başına geçirmek için elden gelen her şey yapıldı. Suriye’nin Lübnan’daki Arap Barış Gücü olarak meşru varlığına son verildi. Bununla kalınmadı, Uluslararası Cinayet Mahkemesini ilk kez şahsa özel olarak BM Güvenlik Konseyinden geçirerek Suriye’nin başı üzerinde Demokles kılıcı gibi sallandırıldı. Hala devam da ediyor.
Suriye’nin genç lideri, henüz nefes almadan üzerine yıkılan bunca sorunla, iktidara geldiğinde açıkladığı reform paketini uygulamada ciddi sıkıntılara sokulmuş oldu. Beşşar Esad bu konuyu, son parlamento konuşmasında açıkça dile getirerek ıslahatın gecikmesindeki rolüne işaret etti. Baas partisinin onuncu kongresinde karara bağlanmış olan reform programı, bu gelişmelerin baskısı altında ertelenmek durumunda kaldı.
Ardından, 12 Temmuz 2006 tarihinde İsrail’in bölgeyi savaşın eşiğine getiren Lübnan saldırısı başladı. Ciddi kaygılar yaşandı. İsrail Lübnan’ı yaktı yıktı ama hiçbir sonuç elde edemedi, Lübnan topraklarında tutunamadı, direniş örgütünün darbeleri altında ağır bir hezimete uğradı.
Ancak bu savaşın yarattığı uluslararası sorunlar ve Suriye’yi topun ağzına getirmek istemeleri uzun bir dönemin gerginliklerini yarattı. Suriye yine kaosları çözme çabasındaydı. Lübnan’da seçimler ve Saad El Hariri hükümeti tam bir Amerikancı-Suudi kuklası olarak bölgede güç dengesini sarsıyordu.
Bu bitmedi ki, yalancı şahitlerin oluşturduğu uluslararası adli baskılar bir kez daha Suriye’yi topun ağzına taşımış oldu. Bu da birkaç yıla yayılmış siyasi savaşları gündeme getirdi. Bu süreç devam ederken 27 Aralık 2008 Gazze savaşı başladı.
Gazze’ye saldırı, Filistin davasına ve Suriye’nin kapılarını sonuna kadar açtığı Filistin direnme örgütü liderlerine yönelik baskıları şiddetlendirdi. Suriye bu güçlerin güvenli limanı olarak ağır itham ve baskılar altına girdi.
Bütün bunlar öncelikle İsrail’in ve Amerika’nın şiddetli tepkisi ve intikam alma heveslerini kışkırtıyordu. Bu süreçte, Gazze savaşında açıkça ortaya çıkan İsrail–gerici Arap ülkeleri işbirliğinin Lübnan direnme hareketini yok etme amaçları ve bunun koruyucusu olarak Suriye’nin oynadığı role karşı kızgınlık en üst boyutuna varıyordu. Bu durum, Şii İran’ı, Sünni Arap alemine sokan Suriye algısıyla birleşince, kin ve intikam muhalefetinin beşinci kol olarak faaliyet göstermesinin nedenleri de belirmiş oluyordu.
Suriye, bölgede direnen, gericiliğe prim vermeyen, İsrail’e boyun eğmeyen, Büyük Ortadoğu Projesini çökerten bir ülke olarak, dünya ve bölge gerici güçlerinin boy hedefi oluyordu. Bu da sorunlar üzerine bindirilecek komplolar için yeter, artar bir sebepti.
Bu noktadan itibaren Suriye’ye yönelik komploları anlamak güç değildir.
2 Nisan 2011 tarihi itibariyle güçlendirilerek ortaya konan komplo senaryolarının oldukça gerçekçi, ayakları yere basan verilere sahip olduğu gözlenir oldu. Bunun için önemle uluslararası tekelci medya kuruluşları ve gerici Arap medyasına dayanarak merkezi bir oda etrafında propaganda, görüntü, yalan, kurgu, illüzyon, işbirlikçilerin “görgü tanığı” olarak TV kanallarında konuşma girişimleri tezgahlanabilirdi. Nitekim de öyle oldu. Aynı görgü tanığı, dakika farkıyla, bir kanaldan diğer kanala aynı konuyu bin bir çelişkili anlatımla, ancak, ortak bir hedef doğrultusunda izleyicilere taşıyarak Suriye aleyhinde, güvenlik kuvvetleri aleyhinde konuşmalar yapıyordu.
Bu anlatımlar öylesine çelişkiler taşıyordu ki, başlangıçta farkına varılmayan açıklamalara da el atan internet gençleri konuşmaları tekrar tekrar karşılaştırınca, yalan kareleri hızla ortaya dökülmeye, gerçekler açığa çıktıkça da bu medya kuruluşlarının, Suriye’yi çökertmek için sürecin bir parçası olarak misyon üstlendikleri anlaşılmaya başlanmış oldu.
Bu güne kadar belge ve kanıtlarla ortaya çıkan veriler ise şunlardı.
ABD Liberal senatörü Robert Mc Kay ve Demokrat senatör Joseph Liberman’ın, Suriye’nin baskı altına alınması amacıyla Lübnan’da, Mervan Hamadi, Hüsam El Hasan ve Semir Caca ile görüşmesi. Ardından Paris’te Faris Haşşan gibi yandaş sağcılarla yaptıkları görüşmelerle, sürece Suudi Arabistan Prensi Bender Bin Sultan’ın ortaya koyduğu “Suriye’yi iç karışıklıklara götürme” planının hayata geçirilmesi de eklenerek özel bir komite kurdukları anlaşılmış oldu.
Bunun için Suriye halkının haklı ıslahat talepleri kullanılacaktı. İlk tepkiler ortaya çıkınca planın medya boyutu devreye girerek dünya haberlerinde Libya, Yemen gibi kanlı süreçlerin yaşandığı ülke haberlerinin önüne geçirilecekti. Suriye, dünya gündeminin birinci maddesi olarak baskı altına alınacaktı. Sürecin yönlendirilmesi ve istenen yere götürülmesi ise bunun ardından gelecek bu amaçla da BM Güvenlik Konseyi devreye sokularak yaptırımlar dayatılacaktı. Bununla da Lübnan’da Hizbullah’ın tüm lojistik kaynakları kesilerek İsrail’in nefes alması sağlanacaktı.
Bu plan için, Suriye’nin güçsüz, halktan kopuk, Batı kuklası isimleri hızla bir araya toparlandı. Başlarında ünlü gazeteci Nihat Ğadri’nin oğlu, Ferit Ğadri Amerika’dan Lübnan’a gelerek, Trablus’taki Koality Otel’de, eski milletvekili Mamun El Hımsı, Ribal Rıfat El Esad, Cemal Abdulhalim Haddam ve Saad El Hariri başkanlığında bir toplantı yapıldı. Faris Haşşan da Paris’teki konumuyla, Suriye muhalefetiyle ilişki sorumluluğuna getiriliyor. Bu çalışmaların finansmanı için, Saad El Hariri tarafından 100 Milyon dolarlık bir bütçe, İli Huri medya kuruluşunun (aynı zamanda, bölgenin en güçlü gazetesi olan “Şark el Awsat Gazetesi”nin sahipleri) harcamaları için ayrıldı. Bu şirket, merkezi biçimde Suriye haberlerini işleyecek, istenilen kıvamda pişirip, dünya medyalarına servis edecektir. Böylece Deraa ve Lazkiye olayları üzerinde istenildiği gibi oynanarak medyaya dağıtılacaktır. Nitekim bu sürece ait tüm görüntülerin “ŞAM” adlı bir kuruluş tarafından düzenli biçimde dağıtıldığına tanık olacağız.
Bu komplo sürecinde, şifreli mesaj hatları satın almak üzere, Lübnan İletişim Bakanlığına yüksek meblağlar teklif edildiğinde, Bakan bu teklifi ret ederek, komplonun açığa çıkmasına önemli bir hizmet sundu.
Karşı devrim güçlerinin, ilerici, direnme hatlarını çökertmek için var olan sorunları ele alarak neler yapabileceklerini, bu anlamda ne tür harcamalar ve girişimlere atılacaklarını bir kez daha görmüş oluyoruz. Ülkemizde itirafçıların ve MİT ajanlarının bu konuda Kürt özgürlük hareketine karşı olduğu kadar, Türkiye devrimci hareketine ve şahsen bizlere karşı sürdürdükleri yalan kampanyalarının aynı kaynaktan beslenmekte olduğunu, en azından anlayış olarak aynı akılla hareket ettiklerini anlamak hiçte zor değildir.
Bu aktarımlarım Lübnan’da Stratejik Araştırmalar Bürosu olarak çalışan ve Arap ulusunun yetiştirdiği en bilinçli beyinlerince yönetilen bir kaynaktan alınmıştır. Bu kaynaklarda Nasır Kandil, abisi Galip Kandil, Emin Hıtayt, Kemal Şatilla gibi bilgeler yer almaktadır.
Sonuçta, komplonun ne kadar gücü ve uluslar arası desteği olursa olsun, halkın gücü karşısında yapabileceği hiçbir şey olamaz. Nitekim 29 Mart 2011 tarihinde Suriye meydanlarını dolduran milyonlarca insanın güçlü sesi, emperyalist-siyonist müdahalelerin, gerici güçlerle yaratmak istedikleri komplolarını başlarına çalmakta zorlanmamıştır.
2 Nisan 2011 Cumartesi
Ayhan Çarkın hadisesi üzerinden sözün özü...
Celalettin CAN
2 Nisan 2011
Ayhan Çarkın adlı bir zamanların “devlet katili” bir süredir itiraflarda bulunuyor. “Öldürdüm” diyor, "100-200 değil, 1000 kişi öldürdüm” diyor. Kimse de dönüp “ ne diyorsun?” diye kendisine sormuyor. En sonu lütfedip Mahkeme ifadesini aldı ve salıverdi. Tutuksuz yargılanacak. Adam yüzlerce kişinin katili olduğunu itiraf ediyor, gerçeğinde bu olduğuna dair ciddi emareler var, ama mahkeme onu tutuksuz yargılıyor, salıveriyor. Anlaşılır gibi değil, en azından güvenliği için tutuklamak gerekmez mi! Ne gezer?
Ayhan Çarkın hadisesi nedir, hangi ilişkiler bütünlüğü içinde açıklamak gerekir, bunun bir ölçüde açıklığa kavuşturulması bile 1990-96 yılları arasında devleti yöneten güçlerin Türk ve Kürt halklarına neleri, ama neleri reva gördüğünün ayırdına varmak için yeterlidir.
O’nun macerası 1989 sonlarında Devrimci Sol liderlerinin firar etmesiyle başlar. Firarın üzerinden birkaç aylık gibi çok kısa bir süre bile geçmeden İstanbul’da şok silahlı eylemler birbirini takip etmeye başladı. Öyle ki eylemler süratle egemen oligarşinin tüm kesimlerine yöneldi. Özal’ın MİT’i sivilleştirme programında yer alan Hiram Abas’ın öldürülmesi ile başlayan dizilerce silahlı eylemle, İstanbul Emniyet’inin üst düzey polislerinden, sokaktaki polise, cumhuriyet savcılarına, generallere, Amerikan görevlilerine kadar her kesime vurulmaya başlandı. Hiçbir dolaylı ittifak, yedekleme, karşı tarafı tereddüde düşürme, kademeli ilerleme kaygısı güdülmeden geliştirilen silahlı eylemlilik karşı tarafı süratle birleştirdi. “Kirli savaşı” ülkenin dört bir yanına yaymanın gerekçesini hazırlamak için ilk elde hep beraber Devrimci Solu boğmak için fırsat kollamaya başladılar.
Bunun silahlı altyapısı da hazırlanmıştı. 1991 Haziran’ında ‘İstanbul Emniyeti bünyesinde on kişilik bir intihar timi kurulduğu’ biçiminde küçük bir ara haber Aydınlık sayfalarına sızacaktı. En sonu Özal’ın oğlu’nun düğün salonuna konan bombanın bizzat kendileri tarafından patlamadan ihbar edilmesi bile Özal’ın yükselen tansiyonunu düşürmeyecek, “ Teröristleri yok edin” emri Hürriyetin sekiz sütuna manşetinde yer alacaktı.
12 Temmuz 1991 Operasyonu ile Devrimci solun son derece değerli 10 yönetici kadrosu öldürülecekti. Bu tarihte başlayan yargısız infazlar 1993 yazına ortalarına kadar kesintisiz sürecek, yüzlerce Devrimci solcu’nun yaşamının noktalanmasıyla sonuçlanacaktı.
İşte Ayhan Çarkın söz konusu yargısız infazları gerçekleştiren on kişilik timin kilit elemanlarındandı. Bu tim girdiği her evde kimseyi sağ bırakmama, sağ teslim almama biçimindeki “devlet politikasını” en üst düzeyde uygulaması ile ünlenmişti. Devrimci sol İstanbul’da örgüt zayıf düşürülüp gelişmesi kontrol altına alınınca, “321 devlet katiliyle” Kürt coğrafyasındaki kirli savaşta da uğursuz rolünü oynayacaktı. Kanlı yolculuk, Susurluk süreci ile "doyuma ulaşarak" duralayacaktı.
Anlaşılacağı üzere Ayhan çarkın 1990-96 kanlı döneminin ürünü boğazına kadar kirli bir kontrgerilla tetikçisi. 1990’lı yılın başı gelip çattığında Ülkenin batısında sınırlı bir güce dayalıda olsa “ses getirici”silahlı eylemlerle parlayan güçlerin başında Devrimci Sol gelmekteydi. Bölgede ise, köy yakma ve zorla göç dahil, her türlü işkence ve baskı politikasına rağmen halklaşarak yükselen güç PKK’idi. Kürtlere karşı kirli savaş açmaya ve PKK’yi yok etmeye hazırlanan oligarşik/militarist güçler ilk elde cephe gerilerini güvence altına alma yoluna gitmişlerdi.
Türkiye solunun radikal eğilimlerini tasfiye etme ve kontrol politikası üzerinden büyük kent merkezlerinde kendini güvence altına almayı amaçlayan egemen faşist/militarist oligarşi, 1992-93’den itibaren kirli savaşı tüm ülkeye, bölgeye yayacaktı. Genel kurmay başkanı İngiltere’den binlerce Kürt yurtseverinin ölüm listesi ile dönmüştü. Ayhan Çarkın’ın içinde bulunduğu tim, daha bir çok timle ve çeteyle birlikte 1996 Kasımına kadar 24 saat yargısız infaz yapacaklardı.
Batıda her türlü radikal sol eğilimi tasfiye etme, kontrol altına alma, giderek anti- Kürt savaş politikası doğrultusunda manipülasyon(yönlendirme) politikası benimsenmişti. Büyük kent merkezlerine göçertilen milyonlarca Kürt kitlelerin Türk kardeşlerinin dayanışmasının, Kürt-Türk kardeşliğini hedefleyici ittifak elinin kendilerine uzanmasın önünün daha baştan kesilmesi hedeflenmişti.
Türkiye solu üzerinden halkların kardeşliğinin inşa edilmesini engelleme yollu politika başarılı oldu mu? Bu ayrı bir yazı politikası olabilir, ama yine de yaşanan sürece bakıldığında bir fikir edinilebilir.
Türkiye soluna düşen somut siyasi görev ise egemen sınıflar neyi engellemek istiyorlarsa en çok o noktadan vazgeçmemektir. Bu halkların kardeşliğini ve devrimci dayanışmada yoğunlaştırmaktan başka bir şey değildir.
30 Mart 1972’de Denizleri İpten almak için Kızıldere’de ölmeye giden Mahirlerin Devrimci dayanışma söylemiyle anıldığı bugünlerde, devrimci dayanışmanın derin anlamı sivil itaatsizlik günlerinde Kürt halkıyla dayanışmaktır. Emperyalizm, neo liberal politikalar,yoksulluk, cinsiyetçilik, militarizm ve darbecilik karşıtı Çadırları, Demokratik Çözüm Çadırları’nın yanı başında konuşlandırmaktır. Katledilmelerini adeta sıradanlaştırdığı devrimciler ve yurtsever halk için dönemin eli kanlı muktedirlerine karşı bir kaç laf etmektir. Hakikat komisyonları ile gerçeği ve adaleti aramaktır.
Sözün ve eylemin güncel ve somut özü budur!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)