11 Eylül 2011 Pazar
AYRIŞTIRICI ZİHNİYETİN SON MARİFETLERİ
Hasip Yiğitoğlu
13 Eylül 2011
Dostoyevski”nin bir kahramanı tarifi ile yazıma başlamak istiyorum.Kahramanın delirdiğini anlamayanlar onun kabalaştığını düşünürler…..
Son günlerde bazı siyasilerden o kadar çok şeyler işitiyoruz ki,kabalık yaptıklarından çok daha fazla oluyorlar.Maalesef DOĞU İNSANININ Demokratik zihniyeti algılarına kalırsa,bunlar birer kahraman.Esas itibariyle kahraman falan olamazlar.Güneşin doğuşu doğudan oluyor ama,aynı zamanda kültür doğuda yok olup gidiyor.Her neyse Kahramanlığa dönecek olursak,kahramanlığın bir kültürü vardır.Ama bir an olsun,bu unsurları birer kahraman düşünelim. Kabalıkları,vurdumduymazlıkları,sorumsuzlukları almış başını gidiyor.Eeeee,kahraman olduklarına göre de ne demeli bu unsurlara.Delirdiler demek mi lazım….
Bu yorumu size bırakıyorum.Ama,hatırlatma olması nedeniyle ip ucu vermek maksadıyla birkaç yaşanandan söz etmeden geçmek olmaz.……
İnternette,Demokrat haber sitesinde gözüme çarpan 21 Ağustos 2011 tarihli bir haberi paylaşmak istiyorum sizlerle.Haberin başlığı İSVEÇ”İ KORKUTAN IRKÇILIK.Dünyada ırkçılığın en az yaşandığı bölgenin İsveç olduğunu da hatırlatayım.Haber merkezlerine göre İsveç”te son iki yılda YAHUDİLER VE MÜSLÜMANLAR la ilgili ırkçılık yayını yapan sitelerin oranı nerdeyse üçe katlanmıştır.Site sayısı 8000 den 15 000 e çıkmıştır.
İsveç devleti bu durumu değerlendirerek bu süreci durdurmanın yasal yollarını arıyor.Hatta Müslüman ve Yahudi halktan destek istemektedirler.Bunun üzerine” İsveç Entegrasyon Bakanı Erik Ullenhag, gençleri etkisi altına alabilecek, yeni ve çok tehlikeli bir alanın oluştuğuna dikkat çekerek şöyle dedi: aynen aktarıyorum "İsveçlilerin son hoşgörülü insanlar olmasına rağmen, bu yeni trend, yani aşırı sağcıların nefret propagandası ve ırkçı etkinliklerinin normal internet platformlarından sosyal medyaya geçişi, son dönemde büyük hız kazandı. Yaptığımız incelemelerde, sosyal medyanın kullanılmaya başlanmasından sonra, bu propagandaların 3 katına çıktığını tespit ettik. Bu da, bir an evvel yeni hukuki stratejilerin geliştirilmesi gerektiğine işaret ediyor.”
Ayrıca,İsveç İslam Federasyon başkanının medyaya yansıyan bu araştırma verileri üzerine yaptığı açıklamayı da aynen aktarıyorum. "Siyasetçiler, bürokratlar ve bizi yöneten üst kesimdeki insanlar, bereket, çok sağduyulular. Bu konuların da üzerine gidiyorlar. O zaman bizim de İsveç'i yöneten sağduyulu insanlara daha fazla yardımcı olup, "daha fazla insan hakları, daha fazla hoşgörü, daha fazla kabul, daha fazla sosyal adalet, daha fazla din ve vicdan hürriyetti ve daha fazla eğitim için ortaklaşa çalışmalar yapmamız gerekir.
“Bu durum oldukça tehlikeli sinyaller veriyor.Dünyamız,ırkçılık ve muhafazakar politikaların tahribatlarıyla karşı karşıyadır.Her geçen gün halklar arası düşmanlıklar giderek artmaktadır.Bu konunun üzerinde çok düşünülmelidir.Bu anlamda daha detaylı bir araştırma ve inceleme gerekmektedir.”
İsveç İslam federasyonu Başkanı Tahir Akan,Siyasetçiler,bürokratlar ve yöneten sağduyulu insanlar bereket sağ duyulular diyor.Bu konuların üstüne gidiliyor.Peki,ülkemizde bu ırkçı yayınlar yapan siteler konusunda siyasi irade ne yapıyor.inandırıcı önlemler alıyor mu….
Almıyor dersek haksızlık olur.Ama hangi sitelere karşı önlem alıyor.Mesela TSK nın AKP hükümetine karşı kurdurduğu siteleri söyleyebiliriz.Bu dava görülmekte olduğundan dolayı fazla şey söyleyemeyiz.
Peki,Başbakan yardımcısı ,Hüseyin Çelik”in CHP Genel başkanına,Suriye”de yaşananlarla ilgili düşüncelerini açıklaması üzerine yaptığı açıklamaya ne demeli.Bakın ne diyor bakan Çelik,Kılıçdaroğlu”nun mezhep duyarlılığı ile Suriye”de yaşananları yorumluyor.Yani Suriye”de alevi bir yönetim var,Kılıçdaroğlu”da Alevi demek istiyor.Gerçi bu argümanlar yeni değil.Seçim dönemi buyunca Başbakan, Kılıçdaroğlu”nun Alevi kimliği üzerinde çok şeyler söyledi.Bakın ha,bu Alevi niyeliğinde hikayeler üretilmiştir..Bildiğiniz gibi de,alanların yuh sesleri ile çınlamalarına neden olunmuştur.
İsveç”te bu sözleri sarf eden bir başbakan yardımcısı,makamında oturabilir miydi acaba.İnsan kendine sormaz mı…….Bu sözleri sarf etmeden önce,İsveç İslam Birliği başkanından biraz feyiz alsa bakan iyi olmazmıydı.İsveç yöneticileri kadar sağ duyulu düşünerek laflar ederdi belki.
Ama, Anadolu”da bir söz vardır,Zihin ne ise,zikirde odur.
Bu anlamda AKP kendine kadar demokrat olmuştur..Demokrasi,insan hakları,hukuk,adalet,ortak ve eşit yurttaşlık gibi kavramlar ne zaman gündeme gelse,AKP kabadayılaşıyor.AKP ucuz kabadayılık yapıyor.Bu süreç tehlikeli olmaya başlamıştır.Toplumsal cinnete,batmaya doğru giden bir ayrışma zihniyetiyle karşı karşıyayız.
Nerede savcılar.Bakanın bu sözleri ayırımcılık,ayrıkçılık içermiyor mu..Bu anlamda Anayasa”da,ceza kanunlarımızda bir karşılığı yok mudur?
13 Eylül 2011
Dostoyevski”nin bir kahramanı tarifi ile yazıma başlamak istiyorum.Kahramanın delirdiğini anlamayanlar onun kabalaştığını düşünürler…..
Son günlerde bazı siyasilerden o kadar çok şeyler işitiyoruz ki,kabalık yaptıklarından çok daha fazla oluyorlar.Maalesef DOĞU İNSANININ Demokratik zihniyeti algılarına kalırsa,bunlar birer kahraman.Esas itibariyle kahraman falan olamazlar.Güneşin doğuşu doğudan oluyor ama,aynı zamanda kültür doğuda yok olup gidiyor.Her neyse Kahramanlığa dönecek olursak,kahramanlığın bir kültürü vardır.Ama bir an olsun,bu unsurları birer kahraman düşünelim. Kabalıkları,vurdumduymazlıkları,sorumsuzlukları almış başını gidiyor.Eeeee,kahraman olduklarına göre de ne demeli bu unsurlara.Delirdiler demek mi lazım….
Bu yorumu size bırakıyorum.Ama,hatırlatma olması nedeniyle ip ucu vermek maksadıyla birkaç yaşanandan söz etmeden geçmek olmaz.……
İnternette,Demokrat haber sitesinde gözüme çarpan 21 Ağustos 2011 tarihli bir haberi paylaşmak istiyorum sizlerle.Haberin başlığı İSVEÇ”İ KORKUTAN IRKÇILIK.Dünyada ırkçılığın en az yaşandığı bölgenin İsveç olduğunu da hatırlatayım.Haber merkezlerine göre İsveç”te son iki yılda YAHUDİLER VE MÜSLÜMANLAR la ilgili ırkçılık yayını yapan sitelerin oranı nerdeyse üçe katlanmıştır.Site sayısı 8000 den 15 000 e çıkmıştır.
İsveç devleti bu durumu değerlendirerek bu süreci durdurmanın yasal yollarını arıyor.Hatta Müslüman ve Yahudi halktan destek istemektedirler.Bunun üzerine” İsveç Entegrasyon Bakanı Erik Ullenhag, gençleri etkisi altına alabilecek, yeni ve çok tehlikeli bir alanın oluştuğuna dikkat çekerek şöyle dedi: aynen aktarıyorum "İsveçlilerin son hoşgörülü insanlar olmasına rağmen, bu yeni trend, yani aşırı sağcıların nefret propagandası ve ırkçı etkinliklerinin normal internet platformlarından sosyal medyaya geçişi, son dönemde büyük hız kazandı. Yaptığımız incelemelerde, sosyal medyanın kullanılmaya başlanmasından sonra, bu propagandaların 3 katına çıktığını tespit ettik. Bu da, bir an evvel yeni hukuki stratejilerin geliştirilmesi gerektiğine işaret ediyor.”
Ayrıca,İsveç İslam Federasyon başkanının medyaya yansıyan bu araştırma verileri üzerine yaptığı açıklamayı da aynen aktarıyorum. "Siyasetçiler, bürokratlar ve bizi yöneten üst kesimdeki insanlar, bereket, çok sağduyulular. Bu konuların da üzerine gidiyorlar. O zaman bizim de İsveç'i yöneten sağduyulu insanlara daha fazla yardımcı olup, "daha fazla insan hakları, daha fazla hoşgörü, daha fazla kabul, daha fazla sosyal adalet, daha fazla din ve vicdan hürriyetti ve daha fazla eğitim için ortaklaşa çalışmalar yapmamız gerekir.
“Bu durum oldukça tehlikeli sinyaller veriyor.Dünyamız,ırkçılık ve muhafazakar politikaların tahribatlarıyla karşı karşıyadır.Her geçen gün halklar arası düşmanlıklar giderek artmaktadır.Bu konunun üzerinde çok düşünülmelidir.Bu anlamda daha detaylı bir araştırma ve inceleme gerekmektedir.”
İsveç İslam federasyonu Başkanı Tahir Akan,Siyasetçiler,bürokratlar ve yöneten sağduyulu insanlar bereket sağ duyulular diyor.Bu konuların üstüne gidiliyor.Peki,ülkemizde bu ırkçı yayınlar yapan siteler konusunda siyasi irade ne yapıyor.inandırıcı önlemler alıyor mu….
Almıyor dersek haksızlık olur.Ama hangi sitelere karşı önlem alıyor.Mesela TSK nın AKP hükümetine karşı kurdurduğu siteleri söyleyebiliriz.Bu dava görülmekte olduğundan dolayı fazla şey söyleyemeyiz.
Peki,Başbakan yardımcısı ,Hüseyin Çelik”in CHP Genel başkanına,Suriye”de yaşananlarla ilgili düşüncelerini açıklaması üzerine yaptığı açıklamaya ne demeli.Bakın ne diyor bakan Çelik,Kılıçdaroğlu”nun mezhep duyarlılığı ile Suriye”de yaşananları yorumluyor.Yani Suriye”de alevi bir yönetim var,Kılıçdaroğlu”da Alevi demek istiyor.Gerçi bu argümanlar yeni değil.Seçim dönemi buyunca Başbakan, Kılıçdaroğlu”nun Alevi kimliği üzerinde çok şeyler söyledi.Bakın ha,bu Alevi niyeliğinde hikayeler üretilmiştir..Bildiğiniz gibi de,alanların yuh sesleri ile çınlamalarına neden olunmuştur.
İsveç”te bu sözleri sarf eden bir başbakan yardımcısı,makamında oturabilir miydi acaba.İnsan kendine sormaz mı…….Bu sözleri sarf etmeden önce,İsveç İslam Birliği başkanından biraz feyiz alsa bakan iyi olmazmıydı.İsveç yöneticileri kadar sağ duyulu düşünerek laflar ederdi belki.
Ama, Anadolu”da bir söz vardır,Zihin ne ise,zikirde odur.
Bu anlamda AKP kendine kadar demokrat olmuştur..Demokrasi,insan hakları,hukuk,adalet,ortak ve eşit yurttaşlık gibi kavramlar ne zaman gündeme gelse,AKP kabadayılaşıyor.AKP ucuz kabadayılık yapıyor.Bu süreç tehlikeli olmaya başlamıştır.Toplumsal cinnete,batmaya doğru giden bir ayrışma zihniyetiyle karşı karşıyayız.
Nerede savcılar.Bakanın bu sözleri ayırımcılık,ayrıkçılık içermiyor mu..Bu anlamda Anayasa”da,ceza kanunlarımızda bir karşılığı yok mudur?
9 Eylül 2011 Cuma
MISIR'DA İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ BASKINI
Mihrac Ural
10 Eylül 2011 saat: 03.00
Mısır devrimi II. Aşamasının sancıları devam ediyor. Mısır hala kendini bulamadı. Pandoranın kutusu açıldı ve sorunlara boğulan devrim hızla güç kaybetmeye başladı. Askeri yönetimle ciddi bir hesaplaşma olmadan, Mısır Mübarek’in gidişle baskı rejiminin kurum ve yasalarını aşmış olamayacaktır. Buna rağmen Mısır devrimini birinci aşamasını başaran gençler, zaman zaman yeni ataklarla o dinamizmi korumaya çalıştıklarını gösterme çabasında olmaktadırlar.
10 Eylül 2011 itibariyle, bu satırların yazılma başlandığı 02:00 sıralarında uzun süredir İsrail’in Mısır Büyükelçiliği önündeki gösterilerini bir baskınla taçlandırdılar.
Olay, İsrail-Mısır’ın Sina sınırında çıkan bir çatışmada İsrail, Mısırlı asker ve sivilleri katletti (18 Ağustos 2011). Bunun üzerine Mısır halkı ayağa kalkıp İsrail Büyükelçisinin kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini istedi. Büyükelçilik binasındaki İsrail bayrağı kaldırıldı ve yakıldı. İsrail Mısır Arap halkının bu haykırışlarından duyduğu tedirginlik gerçekte Mısır’ın gücüydü. Bunun üzerine Mısır askeri yönetimimin derhal özür dilenmesini istemesi üzerine İsrail, hiç beklemeden, kimseye danışmadan, dolandırmadan, özür diledi. Ancak Mısır devrimci gençliği bu özürle yetinmeyeceği açıktı. Devrimin ileri bir adımı olarak İsrail’in aymazlığına karşı mutlaka bir adım atılması gerekiyordu. Bu aynı zamanda Mısır devriminin onursal adımı olmalıydı. Bunu anlamak için Mısır’ın Arap alemindeki kadim yerini, Afrika ve Orta-doğadaki ağırlığını, dünyadaki saygınlığını ve bunu yok eden Amerikan güdümlü, İsrail’in çıkarlarına bölge bekçiliği yapan Mübarek diktatörlüğünü bilmek yeterlidir. Mübarek yıkıldı ama sistemi olduğu gibi duruyor. İşte Sina yarım adasında İsrail askerleri tarafından katledilen Mısır’lı askerlerin olayı, devrimci gençleri bir kez daha alevlendirdi.
Mısır devrimci gençleri Nasırın posterleriyle İsrail büyükelçiliği önünde iki haftadır kesilmeden gösteri yapıp durdular. İsrail bayrağını yaktılar, iki gün önce konan beton barikatları parçaladılar. Bu saatlerde de İsrail büyükelçiliği basılarak atıldı; Büyükelçilik ve çalışanları kaçtı. Elçilikteki evraklar sokağa atıldı. Kendiliğinden gelişen bu hareketin, elçilikteki evrakları rastgele dağıtmasının hatasını belirterek, atılan bu adımın bölgemizde İsrail için ölüm çanlarının çalmaya başladığını belirteceğim. İsrail, Mısır’ın hesabını bin kez yapıp durur. Bu nedenle, Erdoğan’ın tahditlerini siyasi şov olarak görerek, Marmara katliamındaki 9 Türkiye vatandaşının ölümü için özür dilememe ısrarını sürdürmesine karşılık, Mısırlı askerlerin ölümü üzerine kimse bir şey istemeden, hemen özür dilemek zorunda kalmıştı.
Mısır “üm el dünyadır” (Mısır dünyanın anasıdır). Mısırlılar öyle düşünür. Ama Amerikan–İsrail kuklası olduğunda dünyanın böceği haline gelerek onursuzlaşmıştı. Mısır, 12 Temmuz 2006 Lübnan savaşında aldığı tutumla ve Gazze savaşında gösterdiği akıl almaz insanlık dışı zalimlikle, “yarım adam” tanımlamasıyla anılmaya ve bunun altında onursuzca ezilmeye başlamıştı. Ama Mısır devrimi, bu psikolojiyi aşan önemli bir adım oldu. Bu devrimi ve kazanımlarını ve geleceği kurma azmini bitirmek için ABD ve İsrail dört bir yandan kuşatmaya başladı. Askeri konseyin geleneksel uşaklığı da kullanılarak devrimin en önemli ikinci aşamasının önü kesilmeye başlandı. Sistem eski sistem olarak sürmeye devam etti. Hiçbir ciddi yenilenme sistemi değiştirecek bir reform adımı dahi atılmadı. Verilen sözlerin bir aldatmaca olduğu anlaşıldı. Ama Amerika çıkarlarını sistemin devamında gördüğü için hiçbir dayatmada bulunmadı tersine değişimin önüne geçmek için tüm imkanlarını seferber etti; on yılların sorumluluğu, Mübarek ve çevresinin sırtına yıkılarak aynı sistem korunmuş oldu ( bu noktada Suriye’ye yapılan baskıları ve Suriye yönetiminin devrim gibi reformlarına rağmen, artırılan baskıları, desteklenen eli kanlı gerici şebekelerin çabalarını karşılaştırarak nasıl bir adaletsiz dünyada yaşadığımıza anlamak güç değildir)
İşte bu kritik geçiş sürecinde, Mısır devrimci gençliği bir kez daha devrimin yönelimlerini daha ileriye taşımak üzeren İsrail’in defolup gitmesi için bir duruş sergilemiş oldu. Bu adım çok önemliydi ve bir ölçüydü. İsrail’i Mısır’ın kaderinde kara bir leke olarak yapıştıran tılsımlar İsrail elçiliğinin Mısır’daki varlığında tecelli oluyordu. Bu gidiş bir yerden kırılmalıydı. Bu gün Mısır devrimi II. Aşamasında bunun sınavını vermektedir.
Bu sınav Mısır Müslüman kardeşler Örgütü’nün de bir sınavadır. Devrimin ilk aşamasında yer gök birbirine girmişken takındığı hayır hah tutum ve sinsi katılım aynıyla bu süreç içinde devem etti. Bu gün aynı sinsilikle tavır alacağını tahmin etmek zor değildir. Bu ise bölgemizde bu gerici örgütün kimi yerlerde eli kanlı eylemlerle neler yapmak istediğini Mısır’da kimlerle dirsek temasını korumaya çalıştığını hep birlikte göreceğiz.
Bu adım, dünya şer güçlerini ve onların bir kuklası olan Suudi-Katar gibi gerici odakları da sınavdan geçirecektir. İsrail karşısında takınılan ikiyüzlü politikalar, bir kez daha ortaya serilmiş olacaktır. Bu aynı zamanda, Mısır’daki tüm gerici güçlerin çehresini açığa vuracak bir gelişmedir. Yarın Mısır, tüm siyasal etkinliklerin bu olay karşısında alacağı tutumla geleceğini belirlemiş olacaktır.
Mısır halkı, büyük acılar çekerek bu güne geldi. Mısır devrimi hala dinamik bir süreç içinde gençliğinin koruyucu olduğu etkinlikle yürüyor. Ancak çok geç kalan kalkışmalar, İsrail Elçiliğinin basılmasından sonra ara vermeden devam ederek, eski sistemi aşmaya çalışması gerek. Mısır devrimci güçleri bu gün çok önemli bir halka yakaladılar. Bunu sonuna kadar götürmelidirler.
10 Eylül 2011 saat: 03.00
Mısır devrimi II. Aşamasının sancıları devam ediyor. Mısır hala kendini bulamadı. Pandoranın kutusu açıldı ve sorunlara boğulan devrim hızla güç kaybetmeye başladı. Askeri yönetimle ciddi bir hesaplaşma olmadan, Mısır Mübarek’in gidişle baskı rejiminin kurum ve yasalarını aşmış olamayacaktır. Buna rağmen Mısır devrimini birinci aşamasını başaran gençler, zaman zaman yeni ataklarla o dinamizmi korumaya çalıştıklarını gösterme çabasında olmaktadırlar.
10 Eylül 2011 itibariyle, bu satırların yazılma başlandığı 02:00 sıralarında uzun süredir İsrail’in Mısır Büyükelçiliği önündeki gösterilerini bir baskınla taçlandırdılar.
Olay, İsrail-Mısır’ın Sina sınırında çıkan bir çatışmada İsrail, Mısırlı asker ve sivilleri katletti (18 Ağustos 2011). Bunun üzerine Mısır halkı ayağa kalkıp İsrail Büyükelçisinin kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini istedi. Büyükelçilik binasındaki İsrail bayrağı kaldırıldı ve yakıldı. İsrail Mısır Arap halkının bu haykırışlarından duyduğu tedirginlik gerçekte Mısır’ın gücüydü. Bunun üzerine Mısır askeri yönetimimin derhal özür dilenmesini istemesi üzerine İsrail, hiç beklemeden, kimseye danışmadan, dolandırmadan, özür diledi. Ancak Mısır devrimci gençliği bu özürle yetinmeyeceği açıktı. Devrimin ileri bir adımı olarak İsrail’in aymazlığına karşı mutlaka bir adım atılması gerekiyordu. Bu aynı zamanda Mısır devriminin onursal adımı olmalıydı. Bunu anlamak için Mısır’ın Arap alemindeki kadim yerini, Afrika ve Orta-doğadaki ağırlığını, dünyadaki saygınlığını ve bunu yok eden Amerikan güdümlü, İsrail’in çıkarlarına bölge bekçiliği yapan Mübarek diktatörlüğünü bilmek yeterlidir. Mübarek yıkıldı ama sistemi olduğu gibi duruyor. İşte Sina yarım adasında İsrail askerleri tarafından katledilen Mısır’lı askerlerin olayı, devrimci gençleri bir kez daha alevlendirdi.
Mısır devrimci gençleri Nasırın posterleriyle İsrail büyükelçiliği önünde iki haftadır kesilmeden gösteri yapıp durdular. İsrail bayrağını yaktılar, iki gün önce konan beton barikatları parçaladılar. Bu saatlerde de İsrail büyükelçiliği basılarak atıldı; Büyükelçilik ve çalışanları kaçtı. Elçilikteki evraklar sokağa atıldı. Kendiliğinden gelişen bu hareketin, elçilikteki evrakları rastgele dağıtmasının hatasını belirterek, atılan bu adımın bölgemizde İsrail için ölüm çanlarının çalmaya başladığını belirteceğim. İsrail, Mısır’ın hesabını bin kez yapıp durur. Bu nedenle, Erdoğan’ın tahditlerini siyasi şov olarak görerek, Marmara katliamındaki 9 Türkiye vatandaşının ölümü için özür dilememe ısrarını sürdürmesine karşılık, Mısırlı askerlerin ölümü üzerine kimse bir şey istemeden, hemen özür dilemek zorunda kalmıştı.
Mısır “üm el dünyadır” (Mısır dünyanın anasıdır). Mısırlılar öyle düşünür. Ama Amerikan–İsrail kuklası olduğunda dünyanın böceği haline gelerek onursuzlaşmıştı. Mısır, 12 Temmuz 2006 Lübnan savaşında aldığı tutumla ve Gazze savaşında gösterdiği akıl almaz insanlık dışı zalimlikle, “yarım adam” tanımlamasıyla anılmaya ve bunun altında onursuzca ezilmeye başlamıştı. Ama Mısır devrimi, bu psikolojiyi aşan önemli bir adım oldu. Bu devrimi ve kazanımlarını ve geleceği kurma azmini bitirmek için ABD ve İsrail dört bir yandan kuşatmaya başladı. Askeri konseyin geleneksel uşaklığı da kullanılarak devrimin en önemli ikinci aşamasının önü kesilmeye başlandı. Sistem eski sistem olarak sürmeye devam etti. Hiçbir ciddi yenilenme sistemi değiştirecek bir reform adımı dahi atılmadı. Verilen sözlerin bir aldatmaca olduğu anlaşıldı. Ama Amerika çıkarlarını sistemin devamında gördüğü için hiçbir dayatmada bulunmadı tersine değişimin önüne geçmek için tüm imkanlarını seferber etti; on yılların sorumluluğu, Mübarek ve çevresinin sırtına yıkılarak aynı sistem korunmuş oldu ( bu noktada Suriye’ye yapılan baskıları ve Suriye yönetiminin devrim gibi reformlarına rağmen, artırılan baskıları, desteklenen eli kanlı gerici şebekelerin çabalarını karşılaştırarak nasıl bir adaletsiz dünyada yaşadığımıza anlamak güç değildir)
İşte bu kritik geçiş sürecinde, Mısır devrimci gençliği bir kez daha devrimin yönelimlerini daha ileriye taşımak üzeren İsrail’in defolup gitmesi için bir duruş sergilemiş oldu. Bu adım çok önemliydi ve bir ölçüydü. İsrail’i Mısır’ın kaderinde kara bir leke olarak yapıştıran tılsımlar İsrail elçiliğinin Mısır’daki varlığında tecelli oluyordu. Bu gidiş bir yerden kırılmalıydı. Bu gün Mısır devrimi II. Aşamasında bunun sınavını vermektedir.
Bu sınav Mısır Müslüman kardeşler Örgütü’nün de bir sınavadır. Devrimin ilk aşamasında yer gök birbirine girmişken takındığı hayır hah tutum ve sinsi katılım aynıyla bu süreç içinde devem etti. Bu gün aynı sinsilikle tavır alacağını tahmin etmek zor değildir. Bu ise bölgemizde bu gerici örgütün kimi yerlerde eli kanlı eylemlerle neler yapmak istediğini Mısır’da kimlerle dirsek temasını korumaya çalıştığını hep birlikte göreceğiz.
Bu adım, dünya şer güçlerini ve onların bir kuklası olan Suudi-Katar gibi gerici odakları da sınavdan geçirecektir. İsrail karşısında takınılan ikiyüzlü politikalar, bir kez daha ortaya serilmiş olacaktır. Bu aynı zamanda, Mısır’daki tüm gerici güçlerin çehresini açığa vuracak bir gelişmedir. Yarın Mısır, tüm siyasal etkinliklerin bu olay karşısında alacağı tutumla geleceğini belirlemiş olacaktır.
Mısır halkı, büyük acılar çekerek bu güne geldi. Mısır devrimi hala dinamik bir süreç içinde gençliğinin koruyucu olduğu etkinlikle yürüyor. Ancak çok geç kalan kalkışmalar, İsrail Elçiliğinin basılmasından sonra ara vermeden devam ederek, eski sistemi aşmaya çalışması gerek. Mısır devrimci güçleri bu gün çok önemli bir halka yakaladılar. Bunu sonuna kadar götürmelidirler.
4 Eylül 2011 Pazar
SURİYE OLAYLARINI BÜTÜNSEL KAVRAMAK
Mikdat Abuzer
5 Eylül 2011
Alttaki yazım, kısa bir yorum olacaktı. Uzadı, üstelik uzun yazı oldu. Konu Prof. Michel Chossudovsky’nin “Suriye’de BOP Operasyonları” başlıklı iki makalesiyle ilgili. Çok yerinde tespitleri olan bu makalenin önemli bir hatasına dikkat çekmek ve eksik kimi bilgileri tamamlamak için yazdım. Sizden öncelikli olarak Chossudovsky’nin makalesini alttaki linkten okumanızı isteyeceğim (ayrıca yazımın altında her iki makaleyi de olduğu gibi verdim). Sonra benim yorumlarıma geçip devam edebilirsiniz.
http://alevikulturmerkezi.blogspot.com/2011/08/prof-michel-chossudovsky-suriyede-bop.html
Yorum;
Prof. Michel Chossudovsky’nin “Suriye’de BOP Operasyonları” başlıklı makaleleri Suriye’de oynanan kirli oyunların küçük bir kısmıdır; Suriye gerçeğinin devede kulak kısmıdır. Özetin özetidir. Günü birlik yapılacak izlemeler, gerçek görgü tanıklığı, bilimsel siyasa ölçümler ve binlerce örnek Suriye olaylarının bir bütün olarak bölgemizle ilgili emperyalist dizayn çalışmalarının bir ürünü olduğunu gösterir. Suriye üzerine çöreklenen akıl almaz yalan furyası, abartma ve senaryonun dünya kamuoyunda belli bir kabul gerebilmesi için, Suriye lideri ve yönetimine akıldışı suçlamalar ve kulplar takılır. Ancak bunların hiç biri, asgari siyasal ölçümle de olsa tutarlı olmaması, saldırganların güçsüzlüğünü yansıtır. Bu ise saldırganların tedirginliğini oluşturuyor. Bu bir zayıflıktır, zayıfların kanıtlanması mümkün olmayan iddialara sarılmaları da bundandır.
Bu konuyla ilgili onlarca makale yazıp bu alanda yayınladım. Bire bir gözlemlerimi aktardım olayları verileriyle yer zaman ve görgü tanıklıklarıyla aktardım. Buna rağmen çok insanın bilinçaltı reflekslerini, ön yargılarını kırmanın çok zor olacağını gördüm.
Edindiğim izlenim, bu algı eksikliğinin merkezinde bilgisizliğin yattığını gösteriyor. Suriye’yi ülkemiz aydını bilmiyor, ülkemiz medyası bilmiyor, ülkemiz diplomasisi bilmiyor,batılı basın ajanslarının, batılı çıkar çevrelerince belirlenmiş yorumlarının esiri olarak değerlendirmeler yapıyor. Kendisi olmamak, sınır komşusunu tanımamanın bu cahil duruşu, elbette ki birçok nedene dayalıdır.
Buna istihbaratın Fethullahçı Cemaatin imamlar ordusu denetimi altındaki işleyişiyle, devlet yetkililerine verdiği inanılmaz yalan, abartma, çarpıtma bilgileri ve bu bilgileri çapraz araştırmayla teyit etmeye çalışmayan Cumhurbaşkanı, Başbakan gibi devletin en yetkili isimlerinin, Suriye’ye karış taşıdıkları mezhepsel bilinçaltı tepkilerin artık ayan beyan olan düşmanlıklarını, BOP Eş Başkanlığı görevlerinden kaynaklı eğilimlerini de eklediğimizde, ülkemizin komşumuz Suriye hakkındaki fecaatle sonuçlanacak kanaatlerinin nasıl oluştuğunu anlamak zor değildir ( İstihbaratın basına yansıyan akıl dışı, yalan, abartma, dünya şer güçleri medyasının pazarladığı bilgilerden başka bir şey olmayan şu iddialarına bir göz atın http://www.sonsayfa.com/Haberler/Siyaset/Turkiye-Esadi-neden-sildi-202753.html )
Konumuz bu değil, ancak bir halkın vahşet içinde kardeş kavgasına sürüklenmesi, talan edilip yıkılması, yüz binlerce gencin ölümüne yol açacak kanlı olaylarda fiilen taraf olmak ve eli silahlı şebekeleri desteklemenin esası budur; aynı yönetimi ve aynı lideri, bir süre en iyi, bir süre sonra en kötü olarak ilan etmenin de nedeni budur. Bu ne bir ülkenin stratejik çıkarlarıyla ne de akıl ölçüleriyle izah edilebilir bir davranıştır. Bu tür davranışların kaotik yapısı tamamıyla kendi iradeleri dışında hareket etmektir. Yani bir başka gücün kuklası olarak işlev görmektir. Bu ölçüde zıt tutumları başka hiçbir şey izah edemez; on yıldır ortak çıkarlar etrafında oluşturulmaya çalışılan komşuluk ilişkisinin birkaç ayda yok edilmesi, aptallık değilse karanlık ilişkilere mahkum olmanın sonucudur demek yanlış olmaz. Bunu anlamak için bu karanlık güçlerin ve onların uzantısı olan ülkemizdeki iktidarın, anayasası bile olmayan, bir aile çetesi tarafından on kuşak sonrası kimin hakim olacağını belirlemiş bir despotluğun, Suudi ya da körfez emirliklerindeki yönetimlerin ABD ve İsrail yandaşı olmalarından kaynaklanan dokunulmazlıkları ve bunu ülkemizde onaylıyor olması yeterli bir göstergedir. Buradan bakınca, bölgemizde olduğu kadar dünyada da bu şer güçlerinin el attıkları her olayda bir ikircimliğin, bir adaletsiz ölçümün olduğunu görüyoruz. Bölgemizde bu güçlerin üçüncü sınıf kuklası olarak işlev görmek, halkımızın iradesini gasp etmekten başka bir anlama gelmemektedir. Bu da yapılanların neden böylesine akıl dışı zikzaklar çizdiğini anlatır.
Konumuz, Prof. Michel Chossudovsky’nin makaleleri. Bu makaleler kısa ve öz olarak okura sunduğu örneklerle birçok gerçeği olduğu gibi ortaya koymaktadır. Tümüne katılıyorum. Eklenecek binlerce örnek var onları da yeri geldikçe yazılarımda işleyip, okurla paylaşıyorum. Ancak bu makalelerde önemli bir hata olduğu kanısındayım.
Prof. Michel Chossudovsky diyor ki; ”Alevi (Şii İslam’ın bir kolu) azınlığın hâkim olduğu bir hükümete sahip Suriye” (Agm). Bu noktanın açıklığa kavuşması, gerçekte Suriye üzerine yaygın bir çok hatalı kanaatinde sona ermesini getirecektir.
ALEVİLİK-ŞİİLİK
Chossudovsky’in bu tespiti “Alevi (Şii İslam’ın bir kolu)” diye başlaması ciddi bir hatayla yola çıktığın gösteriyor. Alevilik, Şiilikle İslam olma ortak böleni dışında ne ritüeller açısından ne biçim ne de içerik açısından bir benzerliği yoktur.
Alevilik, insan merkezli, evrimci bir toplumsal yaşam ve insanlığın olumsuzluklardan arınma sürecini esas alan, ölümden sonra, arınarak ya da batarak, dünyaya defalarca tekrar gelindiğini inanç algılarına oturtan bir felsefi yaklaşımdır. Şiilik, Sünniliğin İslam hilafeti konusundaki farklaşmasıyla başlayıp derinleşen bir mezheptir, Alevilik ise inanç algısının tüm boyutlarında, Şiilikten farklıdır. Bu konuyu uzatmayacağım. İran ile Suriye arasında var olan siyasal ortak çıkar yakınlaşması Şii Alevi yakınlaşmasıyla uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. Bu yakınlaşma, bölgemizin çıkarına olan, bölge halklarının ve özel olarak Filistin davasının, direnme güçlerinin İsrail- Amerika ekseninde bölgemizi yeniden dizayn etmek isteyen BOP projesine karşı bir birliktir. İnanç boyutu yoktur. Olamaz da.
SURİYE BİR SÜNNİ DEVLETİDİR
Prof. Michel Chossudovsky’nin; ”Alevi (Şii İslam’ın bir kolu) azınlığın hâkim olduğu bir hükümete sahip Suriye” (Agm).cümlesine gelince,
Bu tespit esastan yanlış bir tespittir. Makalelerimde ayrıntılı dile getirdim. Buradan da iddiayla söylüyorum, Suriye yönetimine, devletine illa bir mezhep kulpu takmak istersek bunun “Suriye devleti Sünni bir devlettir” diye belirlemek yanlış değildir. Bunu anlamanın en kestirme ve en bilimsel yolu şudur, devleti oluşturan tüm yetki ve idari merkezleri yöneten yetkililerin mezheplerini belirleyip ülke ölçeğinde mezhep dağılımıyla karşılaştırmak, devletin ve siyasetin tüm kurum ve kararlarında mezhepsel kaygıları ve yönelimleri belirlemek, bunu en yetkin devlet kurumları başında olanlar açısından şahıs bazında da ele arak bir sonuç çıkarmak gereklidir.
Sırasıyla, Bakanlar kurulundan müsteşarlara, kuvvet komutanlarından istihbarat merkezi başında bulunanlara, genel müdürlerden bölüm müdürlerine kadar, böyle böyle en ücra köydeki ilkokul müdürüne tek tek tüm yetkililerinin mezhepsel dağılımlarını, ülkedeki mezhepsel nüfus oranlarıyla karşılaştırmamız gereklidir.
Benim elimdeki veriler, Alevilerin Suriye’de nüfusa göre oranlarının hakkını hiçbir biçimde almadıklarını göstermektedir. Ne nicelik ne de nitelik açısından bu oran Aleviler lehine değildir. Tam tersi doğrudur. Suriye bir Sünni devletidir.
Bunu daha da detaylandırıp, anlamak için 14 ili olan Suriye’nin, Humus, Tartus ve Lazkiye dışındaki illerde bir Alevi yerleşimi olmadığını göz ününe getirmek gerek. Yani, 14 ilin 11’inde istisnasız Sünni mezhep kökenli insan yaşamaktadır ve devletin tüm yetkili mercilerini de aynı mezhepten insanlarca yönetilmektedir. Bu illerinde vali, komutan gibi merkezden atananlar arasında da ezici çoğunluk Sünni’dir. Bu illerde Aleviler, ülke genelindeki nüfus oranlarına göre adil olabilecek bir hak almamışlardır (Zorunlu mezhepsel tanımlama ölçümlerine bağlı kalarak konuştuğumuz unutulmasın. Suriye laik bir ülkedir, hiç kimse göreve mezhepsel ölçülerle atanmaz, Ülkemizde hiçbir genel müdür’ün, hiçbir generalin, önemsenebilir bakanın alevi olmadığını burada hatırlatmak isterim) Bu 11 Sünni ilde görevli olarak atanmış bir Alevi varsa bile, çevresi olduğu gibi yerli Sünni danışman ve yetkililerle birliktedir. Son verilerle de ifade edeyim, Lazkiye’de müdürlük düzeyinde Alevi sayısı inanılmayacak kadar azdır, olaylar döneminde tüm genel müdürlüklere Sünni, Hıristiyan görevliler atanmıştır. Bu yanıyla, sayıların ve işlevlerin, biçim ve nitelikleri açısından, bilimsel ölçülere sadık kalınacaksa Suriye’de Alevilerin azınlık yönetimi kurdukları söylenemez, iddia edilemez.
Buna diplomasi alanını, yüksek öğrenim alanını ve herkesin sandığının aksine Silahlı kuvvetlerdeki üst komuta kademelerini de ekliyorum. Tersini iddia edecek tek bir oranlama ortaya konamaz.
Bütün bunlar bir yana. Konu Alevilerin Suriye’deki mezhep etkisinden ve egemenliğiyle ilgili olarak ortaya atılan tüm iddia ve demagojileri çürütecek başka bir gerçeğe dikkat çekeceğim. Suriye’ye bir mezhepsel kulp takmak isteyenlere de önemli ipuçları vereceğim.
O da şudur, Suriye’de Alevilik resmen yasaktır. Sünnilik Suriye devletinin resmi mezhebidir. Bunu ülkemiz yönetimi, diplomasisi, dünya ve ülke şer medyasının bölge uzmanı kaç kişisi biliyor. İddiayla söylüyorum hiç biri bilmiyor. Araştırmamış sormamış sallayıp duruyor.
Suriye’de Alevilik yasak olmakla kalmıyor, mezhepsel söylemi yaptığı iş ve görevde kullanmak isteyenler, mezhepsel ilişki üzerinden ayrımcılık yapanlar, derhal askeri mahkemelerde “ayrımcılık yapmak” adı altında yargılanıp ağır cezalara çarpıtılıyor (Askeri ceza kanunu gereğince, Na3ra Taifi -bölücülük, ayrımcılık söylemi- maddesinden derhal tutuklanır ve tutuklu olarak yargılanır). Yani Cumhurbaşkanı dahil, kim ve ne yetkide olursa olsun, vatandaşlar içinde dahil olmak üzere mezhep adıyla hareket etmek yasaktır. Üstelik devlet resmi mezhebi Sünnilik olduğu için, bu yasak ve ceza daha çok Alevilik iddiasıyla iş yapmaya kalkışanlara yöneliktir.
Durun daha bitmedi. Çok daha önemli bir kanıt ortaya koyacağım.
Suriye Vakıflar bakanlığı, ülkemizdeki diyanet işleri başkanlığı yerini tutar. Bu bakanlık ezelden ebede kadar sadece Sünni biri tarafından işgal edilir. Aksi olamaz (ülkemizde de aynı değil mi?). Bu bakanlığın bütçesi eğitim bakanlığı bütçesi kadardır, daha da fazladır. Her türlü vakıf konusuyla ilgili olmasına karşın, Alevi makamları, türbeleri ve ziyaretgahlarıyla ilgi olarak, tarihi boyunca tek kuruşluk bir harcaması olmamıştır. Alevilerin kutsal yerlerine hizmet götürmek için özel, özgün hiçbir katkı yapılmamıştır (nasıl aktarsın ki, resmi olarak tanınmamış bir mezhebe, resmi bütçelerden pay aktarmanın mantığı da yoktur). Bunlar da bir yana, iddiayla tekrar ediyorum, Vakıflar bakanlığı nezdinde, Alevilik adına, Alevi bilgelerinin bir kitabını, bir risalesini, bir duasını, bu kitap ya da risale ya da dua İslam’a sonsuz övgüyü içerse de, özgün Alevi övgüsü yapmamış olsa da basılamaz, dağıtılamaz. Bunu yapmaya kalkışanın elleri kırılır, derhal askeri mahkemeye sevk edilerek cezalandırılır.
Dolaysıyla, kimse kimseyi aldatmasın, Suriye’yi Alevi azınlık hükmü altında oylan bir ülke gibi göstermenin tek amacı, bölgede Suriye üzerine oynanmak istenen oyunlara bilinç bulandırarak taban oluşturmaktır. 1980’li yıllarda ortaya çıkan Müslüman kardeşler örgütü şebekesinin de üzerinde durduğu ve oynamak istediği bu oyun bu günde aynıyla tekrar ediyor. Ama dün olduğu gibi bu günde, bu kirli senaryoya karşı savaşan ezici çoğunluğu laik Sünni olan ilerici direnme güçleridir. Aleviler bu güçlerin ayrılmaz bir parçasıdır ve destekçisidir. Bölgeyi ve dünyayı doğru kavramış, Siyonist-emperyalist saldırıları bilince çıkarmış, İslam’ın gerçek temsilcileri, dini siyasete alet etmeyen inançlı Sünniler olmaksızın bu karanlık şebekelere karşı hiçbir mücadele kazınılamaz. Alevileri Sünni Suriye devletine böylesine bir desteği vermelerine neden de tas tamam budur. Siyasi duruştur inançlarla oynamak değil.
Suriye’nin son 40 yıllık siyasal yönetiminin başında olan Alevi kökenli Hafız Esad ve sonra Beşşar Esad’ın inanç eksenli hiçbir projeye önem vermemiş olmaları da önemli bir göstergedir.
Hafız ve Beşşar Esad’ı, Alevi azınlık yönetiminin başında olan bir Alevi olarak görmek bilimsel tahlil açısından olduğu kadar siyasal bilgi algılarının hiçbir türüyle bağdaşmaz. Böylesi çabalar, abesle iştigaldir. Vicdani açıdan ise ahlaksızlıktır.
Bu iki liderin, böylesi projelere hiç açık olmadıklarını anlamak için, Türkiye’deki 20 milyon Aleviyle, Alevilik zemini üzerinde hiçbir zaman, hiçbir bağ kurmamış olmalarını görmek yeterlidir.
Diğer yandan ise ülkede servetlerin bölgelere ve şahıslara göre dağılımını geldiğimizde çok daha feci bir gerçekle karşı karşıya kalırız. Suriye’nin en yoksul kesimleri, hala Alevilerdir; en az imar edilmiş beldeler, Alevi beldeleridir. Bu da devletten aldıkları payın nasıl bir şey olduğunu gösterme yeter. Özellikle Hafız ve Beşşar Esad’ın doğduğu Alevi dağ şeridi bu içler acısı bir durumdadır, en çok işsizlik, en verimsiz topraklar, dağ ve kayalık alanlar Alevi topluluğunun temel yaşam alanı olarak, tarihten çıkıp geldiği haliyle öylece kalmıştır. Ölüm denklemleriyle örülü bir tarihten, yaşam için kaçıp sığındıkları yerlerden Alevilere kalan tek miras budur.
Mezhep dedektörleriyle arama yapanlar, Suriye’deki her taşın altında Sünni mezhebi bulacaklarından emin olsunlar. Bu kirli algı ve oyunu da derhal terk etsinler. Diyeceğim o ki, Suriye devleti ve yönetiminin tek bir projesi vardır, o da İsrail’e ve Emperyalizme karşı ülkesini savunmaktır, hakları için direnmek ve teslim olmamaktır. Kimse başka projeler aramasın bulamayacaktır. Bu yüzdendir ki, Suriye yönetimi halkıyla bütünleşmiştir, onun ülke ve ulus çıkarlarına ilişkin hiçbir değerde taviz vermemiş ve hakları uğruna direnme yolunu onurlu yol olarak tercih etmiştir. Halkın istediği de budur. Milyonların desteğini başka hiçbir şey böylesine coşkulu halde meydanlara getiremezdi.
KURULUŞ PLANI
Suriye devletinin kuruluş planı ve ilkesi Baas Partisinin iktidara gediği günden (8 Mart 1963) bu güne, olumlu olumsuz yanlarıyla İsrail Siyonizminin yayılmacılığına ve emperyalistlerin bölgedeki egemenliklerine karşı mücadele ülküsü etrafından kurumlaşmıştır. Bu, Suriye devletinin tüm stratejik ilişki ve çelişkilerinin kaynağıdır. Bu nedenle dünya emperyalizmi şer güçlerinin, Siyonist Arapların, Erdoğan yönetiminin, İsrail ve Müslüman kardeşler şebekesinin saldırılarına uğruyor.
Çünkü bu ülkü, direnmeyi, boyun eğmemeyi, emperyalist çıkarların işbirlikçisi olmayı ret ediyor. Dar ülke ve ulus çıkarları için komşuyu, insanlığı, bölge halklarının haklarını satmıyor. Böylesi bir ülke elbette ki emperyalistlerin gözüne batan bir çuvaldız gibidir. Dize getirilmek istenen budur, mesajı yok edilmek istenen budur; bu politikalara boyun eğen Alevi, Sünni, Dürzi, Ezidi, Hıristiyan ya da şeytani her ne ise emperyalistler için fark etmez, el bebek gül bebek tutulurdu. Ama Suriye’nin halkçı yönetimi, haktan, halkların çıkarlarından ve bölgenin haklı davalarından yana tutum alması sonucu, emperyalistlerin boy hedefi olmaktan kurtulamadı.
Peki Alevi toplumu Suriye’nin bu yapısında nerede duruyor. Hemen söyleyeyim, Aleviler Sait Ramadan el Buti’nin ruhi öderliğindeki Sünni Suriye devletinin (illa ki bir mezhebe ait olduğunu ifade etme talebi üzerine yapılan belirlemedir), kendini sosyalist olarak tanımlayan Baas rejiminin laiklik çerçevesinde duran barışçıl, bütünleştirici yönelimlerini tüm gücüyle destekliyor. Alevi inanç yaşam özgürlüğünün bu ölçüde sınırlı olmasına rağmen, Aleviler, ülke yönetimlerinin halkçı, ilerici, direnmeci siyasal duruşu destekleyerek kendi inançlarını devletten hiçbir beklentileri olmadan sürdürmektedirler.
Alevilik konusun burada noktalıyorum. Daha önemli bir belirlemeye geçiyorum.
HAFIZ ESAD VE SOĞUK SAVAŞ SİSTEMİNDEN ÇIKIŞ
Suriye’de siyasal sistem soğuk savaş bakayasıdır. Hafız Esad’ın iktidara gelmesiyle başlayan Tashih (Hareket el tashih 16 Ekim 1970) Esasında dünyayı çok iyi gözlemleyen ve soğuk savaşın bitime doğru gittiğini algılamış bir adımdır. Suriye hafızla birlikte dünyaya açılım ve Baas egemenliğinde yumuşama ve açılım süreci başlar. Suriye ne zaman bir açılım yapmak istediyse de karşısında dünya şer güçleri, İsrail, Arap gericileri ve ülke içindeki karşı-devrim şebekeler harekete geçmiştir. 1979’da Halep topçu birliği fakültesinde genç Alevi subayları duvara dizip katleden Müslüman Kardeşler Örgütü adlı şebeke teröre böylece başladı (19 Haziran 1979).
Suriye’nin on yılını alna bu menfur saldırılarda bu gün olanların aynısı yaşandı. Halkçı yönetimini destekleyen Suriye halkı acı kayıplara rağmen mücadeleyi kazandı. Hafızın açılımını kavramadan bu gün Beşşar Esad’ın Resmi gazetede yayınlanarak halkının kazanımları arasına girdi. Ünlü İngiliz yazar Patrick Seale’in dediği “Devrim gibi reformlar”ı yapması, yani sistemin kendini bu ölçüde yadsıyıp, bölgenin en demokratik yönetimi olmaya doğru yönelmesinin mümkünü olamazdı.
Tüm doğu Avrupa ülkeleri, soğuk savaş bakayası olarak değişime giderken büyük toplumsal yıkımlar ve krizlerden geçti. Ülkemiz de tek partili denem denilen dönemden çok partili dönem geçerken böylesi büyük sarsıntılardan geçti. Bunun için iktidar değişimi kaçınılmazdı. Oysa muhalefet Suriye’de şu ana kadar beyaz bir A4 kağıdına sığacak kadar siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel başlıklar altında halka kendini ifade edeceği bir program sunamadı. Camilerden ve Cuma namazına sığınmaktan kurtulamadı, birlik olmadığı gibi dile getirdiği “özgürlük”, “sivillerin korunması”, “insan hakları” vb. istisnasız tümüyle emperyalist odakların, yapmak istediği tahribatın, toplumu ürkütecek, gerginleştirecek terörün dışına çıkamadı. İtiraflarda ortaya çıkan ise, dış güçlerin Suriye üzerine kurguladıkları dehşet verici kıyım ve yıkım planlarından başka bir şey olmadı.
Buna karşı Beşşar Esad, bir değil onlarca adım ileri gitti ve toplumu tamamen özgürleştirecek adımlar attı. Eski sistemi temelden değiştiren ve halkın tüm siyasal toplumsal kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılayacak yasalar ve fiili adımlar attı.
BEŞŞAR ESAD’IN REFORMLARI
Ülkemizde 90 yıllık cumhuriyet tarihinde, hala demokratik çoğulcu bir anayasa yapılmadığını, seçim kanununda %10’luk barajların ırkçı gericiliğinden çıkılmadığını, partiler yasasıyla her partinin başı üzerinde sallanan kapatılma kılıcı kaygısıyla siyaset yaptığını, yerel yönetimin merkeziyetçi despotluğunu, Azınlık inanç ve etnik topluluklara yapılan tarihsel zulümlerin hala sürdüğünü, gerici basın-yayın yasasıyla yazarların, gazetecilerin, sanatçıları zindana atıldığını, Mahalli idareye hiçbir özgürlük tanımadan merkezi yönetimin bitip tükenmez bürokrasisinin hükmü altında olmayı göz önüne alarak, Beşşar Esad’ın ilan ettiği ve resmi gazetede yayınlanarak halkın kazanımı haline getirdiği şu devrim gibi yasaları görelim.
Genel Af ( uyuşturucular, katiller, kadın tüccarları, gibi suçlar hariç) 7 Mart 2011
Ücretler ve aylıkların %25 oranında artırılması 24 Mart 2011 Cumhur Başkanlığı kararnamesi
1.Kürtlerin vatandaşlık hakkı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi no:49 7 Nisan 2011
2.Sıkıyönetimin ilgası 21 Nisan 2011
3.DGM kaldırıldı 21 Nisan 2011
4.Gösteri ve yürüyüşleri düzenleme kanunun 21 Nisan 2011
5.Genel siyasi af 31 Mayıs 2011
6.Genel siyasi af’a ek 20 Haziran 2011
7. Partiler yasası 4 Ağustos 2011 (Resmi gazetede yayınlanış tarihi)
8. Seçim kanunun 4 Ağustos 2011 (Resmi gazetede yayınlanış tarihi)
9. MAHALLİ İDARE KANUNU 31 Temmuz 2011
10. Basın yayın kanunu ( 108 nolu C.Başkanlığı kararnamesi. 28 Ağustos 2011)
Bu güne kadar. Soğuk savaş bakiyesi hiçbir sistem böylesi bir atılımı yapamadı. Soğuk savaşa ait sistemlerin hiç birinde bu atılımın olmaması ve tümünde ciddi kırılmalarla iktidarın devrilişine karşın Suriye’de bu atılımın ve bu halk desteğinin devamını açıklayacak gerçek, Hafız Esad’la başlayan açılımlar dizesidir. Ancak amacı halkın gerçek çıkarları ve kazanımları olmayanlar, tahripten başka bir şey bilmeyenler, içte ve dışta, halkın reformlarla elde ettiği kazanımları rahatlıkla, içselleştirerek sindirip kullanmalarının önüne geçiyorlar. Nefes aldırmaksızın kaos yaratmaya çalışıyorlar.
EVRENSEL EŞKİYALAR, REFORM YOLLARINI KESİYOR
Beşşar Esad, iktidara geldiği 17 Temmuz 2000 tarihi itibariyle başlatacağı reformların önü en acımasız tehditlerle kesilmiştir. Bunları bilmeyen ülkemiz basını ve “yarım pabuç” aydınlarının bol keseden sallayıp durmalarına ancak bıyık altından gülünür. Herkes hatırlaması gereken nefes aldırmaz kovalamaca ve baskılar süreci şunlardır.
7 Ekim 2001 Afganistan savaş ve istilasıyla başlayan tehditler (Kafkaslardan-Akdenize kadar enerji alanları, petrol, gaz, hububat, pamuk, su alanları güzergahına yönelik açık askeri işgal tehdidi)
20 Mart 2003 Irak işgali ve Suriye’nin işgal edileceği tehdidi, zamanın Amerika Savunma Bakanı Colin Powel’in Beşşar Esad’a dayattığı şartların ret edilmesiyle artan baskılar. Açıkça Suriye’nin de işgal edileceği tehdidinin yapılması. 2 milyon Irak’lının Suriye’ye mülteci olmasının yükü.
2 Eylül 2004 BM Güvenlik Konseyi 1559 nolu kararıyla Suriye’nin tüm savunma etkinliklerinin kırılması Lübnan direniş güçlerinin silahlandırılması( Hizbullah ve Filistinli örgütlerin). Lübnan iç savaşı nedeniyle (1975) Arap birliği tarafından Arap Barış Gücü olarak Lübnanda farklı etnik ve mezhep çatışmalarını sona erdiren, Lübnan’ı güvenli bir ortama kavuşturan ve bu uğurda İsrail’in Lübnan’ı istila ettiği 1982 Haziran savaşı dahil, 14 bin şehit veren, tamamen savunma amaçlı Suriye ordusunun (Bu günlerin hesabı edilmiş bir plan doğrultusunda), apar topar Lübnan’dan çıkartılması.
14 Şubat 2005 Lübnan başbakanı Refik Hariri suikastı. Bu cürümün Suriye’nin sırtına yakılması (sonradan tümüyle senaryo olduğu açığa çıkan bu kasıtlı ithamlar, Suriye ordusunun İsrail’e karşı kendini ve bölgeyi savunma etkinliğini kıran gelişmelere yol açtı. Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmek zorunda, İsrail saldırganlığını önleyen Stratejik Bikaa ovası savunma alanı olmaktan çıkarılmış oldu) . “Yaratıcı Anarşi”nin en tipik eylemi olan bu menfur suikast İsrail-ABD işi olduğu her yönüyle belgelenmesine karşın, Suriye ve bölge direnme güçleri üzerinde bir Demokles kılıcı olarak kullanılmaya devam ediyor. Suriye çağdaş tarihinde en büyük baskıları bu uydurma senaryolardan çekip durdu.
12 Temmuz 2006 İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı 33 gün savaşı ve Suriye’nin savaş tehdidi altında tutulması. Sözde kaçırılan iki askeri edeniyle başlatılan savaşın ana amacı, bölgemizin yeniden dizayn edileceği Büyük Ortadoğu projesini (BOP) ikame etmekti. 33 gün savaşı İsrail vahşetini ve ikamesi amaçlanan BOP’un bölge halklarına karşı vahşeti de ortaya çıkmış oldu. Lübnan direnme kalesini düşürüp Kafkaslara, Afganistan’a Lübnan ve Akdenize tüm bölgeyi, enerji ve servetleriyle kontrol altına alma planı iflas etti. İsrail ağır bir hezimete uğradı. BOP durduruldu. Ancak baskılar ve bu gün ortaya çıktığı gibi amaçlar hiç değişmedi. Suriye bu baskıların merkezinde kaldı.
27 Aralık 2008 - 20 Ocak 2009 Gazze savaşı. Bu savaşın direnen örgüt yöneticileri Suriye’de. Tüm Arap ülkelerinin yüzlerine kapıları kapattığı bir dönemde Suriye Filistin direnme örgütlerine sahip çıktı, ev sahipliği yaptı destekledi. Lübnan savaşı yenilgisinin İsrail toplumu ve ordusu üzerinde yarattığı travma, yenilmez sanılan ordunun ağır hezimeti Gazze savaşında onarılmaya çalışıldı. Ama burada da hezimet kaçınılmaz oldu. Bu gelişmeler, bölgede direnme hattını en yüksek prestije doruğuna ulaştırdı. Direnenler kazanmıştı ve bunun tüm bölge ülkelerinde yankısı büyük oldu. İsrail yansılı gerici diktatörler bu gelişmeden kaygı duydu. Suriye’yi sorumlu tutular ve Suriye’ye karşı planlar hızla çalışmaya başladı Arap üçlüsü denilen Suudi–Mısır–Suriye ilişkisi köklüce bitti. Filistinlileri destekliyor diye Suriye’nin vurulacağı tehdidi, ambargolar, 2010 Refik hariri suikastıyla ilgili Uluslararası Cinayet Mahkemesinin siyasallaşan iddianamesinin Suriye’nin boynu üzerinde kılıç gibi sallanması, Türkiye’nin MİT başkanı Fırat’la, Suriye’yi Kürtlere saldırı için dosyalarla sıkıştırması, Türk-Kürt sorunun, Suriye Kürt sorununa çevirme baskıları arka arkaya dizildi.
Bütün bunlar Beşşar iktidarının on yılında nefes aldırmadan dayatılan yıkım çabalarıdır. Ama Suriye direnen bir ülkeydi bu zorlukları tek tek aştı.
Bunları bilmeden konuşmak yarım aydınların işidir. Her yarım şey gibi yanlışların işidir. Bütün bu cehennemi denklemlere karşın, Suriye’nin halkçı yönetimi, 2005’de karara bağladığı reformları, Ülkenin kaosa, iç savaş sürüklenmek istendiği bir ortamda kararlıca, halkın hakkıdır diye ileri bir adımdır diye karara bağladı.
Suriye olaylarının birinci ayında, Beşşar Esad’a ve sisteme tek kelime olumsuz bir şey söylemeyenler, bildikleri ve sıkıntı duydukları “sıkı-yönetim kanunlarının kaldırılması”ndan başka bir şeyi istemeyenler, reformları yapılacağını duyar duymaz sihirli bir değnek dokunmuş gibi, Beşşar Esad ve sistemin yıkılması için çılgınca girişimlere başladılar.
Reformları asla bilmeyen ve istemeyen bu şebekeler dünya şer güçlerinin akıl zoru kampanyalarıyla, tarihin en büyük en yaygın en sistemli yalan üretme merkezi medyaların desteğiyle silaha sarılıp katliamlara yakıp yıkma, gasp ve talana başladılar. Hiçbir eylemde barışçı olmadılar, ölüm yeni gösteri için bir veriydi, hep ölüm için çalıştılar ve kan üzerinden insanları toplamaya çalıştılar. Kan siyasetini egemen kılmaya çalıştılar. Gösterileri korumakla yükümlü güvenlik görevlileri de bu saldırılardan paylarını çok ağır aldılar 800 güvenlik görevlisi asker katledildi.
Bu noktada Prof. Michel Chossudovsky iki makalesi yeterli anlatımları içeriyor. Suriye yönetiminde Alevilerle ilgili yaptığı yanlış tespit bir yana makalenin özeti olacak şu satırlar önemlidir. “Suriye, insan hakları ve ifade özgürlüğü bakımından bir “model toplum”oluşturmaktadır. Nedir ki, Suriye aynı zamanda Arap dünyasında (geriye kalan) son bağımsız laik devlettir. Ülkenin halkçı, anti-emperyalist ve laik temeli, Müslümanları, Hıristiyanları ve Dürzüleri birleştiren iktidardaki Baas Partisi’nin eseridir.” ( Agm)
Son cümlemi ise bölgeyi en iyi bilecek olanların, bölge insanı, bölgenin siyasal hareketleri, bilgeleri, şahsiyetleri, on yıllar içinde direnme mücadelesinde zafer kazanmış güçleri olacağını belirteceğim. Bu güçler, topluca Suriye halkçı yönetiminden yana olduklarını ilan ettiler. Bu ise bu bölgede tüm yalanlara, tüm abartmalara ve karanlık amaçlarla bulanık sularda avlanmak isteyenlere karşı sert bir uyarıdır.
BÖGE DİRENME GÜÇLERİ SURİYE DEDİ
Bir olayı, bir gelişmeyi ne kadar uluslar arası özelikte olursa olsun en iyi bilen kendi halkadır. Bunun için halkın verdiği, halkın siyasal temsilcilerinin verdiği kararı önemsemek gereklidir. Suriye halkı ilk andan itibaren 29 Mart 2011’de başlayan be bu güne kadar tükenmeden devam eden coşkun gösterilerle meydanları dolduran, halkçı yönetimi ve liderleri Beşşar Esad’a destekleri önemli bir göstergedir. Bu gösteri sürecinde 21 Haziran, 10 Temmuz, 17 Temmuz (Kasem günü kutlamaları, Beşşar Esad’ın Cumhurbaşkanı yemin töreni günü 17 Temmuz 2000.) gösterileriyle ki, her biri 10 ila 15 milyon insanın meydanları doldurdu. Bu gün, dünyada liderine bu sorunlar içinde olup, bu ölçüde destek veren bir başka ülke yoktur. Buna bölge siyasal örgütlerinin direnme güçlerinin ve şahsiyetlerinin desteğini de eklediğimizde, kimsenin uzaktan gazel okumaması gerektiği ortaya çıkar. Bu güçlere ve halkın bu desteğine önem vermeyenlerin Suriye olaylarında kendilerini İsrail ve Amerika safında belirlediklerini söylemek yanlış değildir.
Suriye bölgenin en demokratik ülkesi olma yolunda önemli kararlar aldı. Bundan ders alması gereken öncelikle ülkemizdeki siyasal yapıdır, 90 yıldır kendini aşmamış despotluktur; sivil diktatörlük hezeyanı içinde kıvrananlardır. Suriye ise bölge halkaların direnme umudu olmaya devam edeceğini gösteren dinamikleri onurluca korumaya devam ediyor.
Altta verdiğim liste bu nedenle oluştu, bu nedenle sonuna kadar Suriye dedi. Beyrut’ta yapılan Suriye’ye destek toplantısına katılanlar yayınladıkları deklarasyonun altına attıkları imzalarıyla şunlardır.
“Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, FHKC-Genel Komutanlık, Direniş Cephesi, Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi ,Hamas Örgütü ve Cihad adına Filistin Müttefik Kuvvetlerini temsilen Muhammed Yasin. Hizbullah (İslami Direniş Hareketi)-Hasan Nasrullah adına Nuwaf Musavi.Emel Hareketi-Nebih Berri adına (Lübnan Parlemento Başkanı) Ali Hasan Halil., Hıristiyan Aydınlar-Karim Bakradoni (Eski Bakan), İli Firzli (Eski Parlemento Başkan Yardımcısı), Bşara Mırhic (Eski Bakan). Caferi Mezhebi Müftüsü-Şeyh Ahmed Kabalan. Kudüs Mescidi İmamı-Şeyh Mahir Hammud. Alevi Meclisi Üst Konseyi. Demokratik Arap Partisi-Ali İd. Filistin Yurtseverler Kongresi-Salah Dakmak. Dürzi Birlikçiler-Şeyh Nebih Aridi. Demokratik Nasırcı Birlik Hareketi-Mustafa Hamdan. Filistin Yerel Halk Komiteleri-Süleyman Abdulhedi. Filistin Kadın Hareketi-Dr. Rabia Sabban. Filistin Gazeteciler ve Yazarlar Birliği-Dr. Heysem Abu Ğazlan. Arap Ulusal Suriye Partisi-Merwan Fares.” (18 Nisan 2011 Beyrut toplantısı)
SONUÇ
Kimse kraldan daha çok kralcı olmasın, komşumuz Suriye’nin örnek bir tutumla sorunlarını aşmaya çalışıyor. yaşamı zehir etmek isteyen kaos ve iç savaşa sürüklemek isteyen karşı-devrimci girişimlere karşı başarıyla mücadele ediyor. Halkına ve halkının yaşamına önem veren Suriye bu eli kanlı şebekelere karşı mümkün olan en dikkatli şekilde mücadele ederek daha fazla sivilin ölmesini engellemeye çalışıyor. Dünya şer güçleri ve şer medyası elbirliği ederek tarihin en büyük yalanlarını, en yoğun yalan bombardımanları olarak Suriye’yi karıştırmak için yağdırırken, Suriye halkı ve yönetimi ve dostları aynı safta bu mücadeleyi başarıyla yürütüyor. Suriye’de ölümlerin tek sorumlusu ise dış güçlerin desteğindeki eli kanlı şebekelerdir. Bilindiği gibi, Libya’da iç savaşın şu ana kadar ki bilançosu 51 000 ölüdür. Libya’nın tüm servetleri ve imar işlerinden gelecek karları batı dünyası kendi arasında paylaşmıştır (Petrolün %35’i, geçici Ulasal meclis onayıyla Fransa’ya iki tarafın imzaladığı protokolle verilmiştir). Libya’ya ne demokrasi ne de insan hakları ya da sivillerin korunması için değil talan ve gasp için girildi. Aynı şeyi Suriye’de aynı söylemler altında yapmak istiyorlar. Bunu da “temiz eller operasyonu” dedikleri tek bir kayıp vermeden, kardeşi kardeşe kırdırarak yapıtılar. Aynı oyunu ısrarla Suriye’ye dayatmak istiyorlar.
Belki bir belki daha çok yıl durmadan bunu işleyecekler. Suriye halkı ise dostlarıyla birlikte bu çılgın girişimlere hak ettiği cevabı verecek kadar dirayetli, vatansever ve direnmenin acı süreçlerine dayanacak kadar da doğruları arkasında duracak bir halktır. Dünya şer güçlerinin sıkıntısı da burada başlıyor.
Yeryüzünde hiçbir kudret, arkasında halkın arkasında durduğu haklı bir davayı yenemez. Suriye halkı bunu gösteriyor…
(Prof. Michel Chossudovsky’nin “Suriye’de BOP Operasyonları” başlıklı iki makalesi
altta yer alıyor)
________________________________________________________
ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ BLOGU:
FRİDAY, 19 AUGUST 2011
Prof. Michel Chossudovsky -Suriye’de BOP Operasyonları Yazısı:
İşte Prof. Michel Chossudovsky“Suriye’de BOP operasyonları”yazısı:
Ingilizce originalini okumak istiyorsaniz link'e tiklayin
BİRİNCİ YAZI
Suriye’deki protesto hareketlerinin arkasında kimler var? ABD-NATO’nun “İnsani Müdahale” için bahane imalatı*
Bütün [Batılı] medya, Güney Suriye’de 17 Mart tarihinde patlak veren protesto hareketlerini, en başından beri çarpıtma ve yönlendirme ve çarpıtma çabası içinde oldu.
Batı medyası Suriye’deki olayları, Tunus’tan Mısır’a ve Libya’dan Suriye’ye kendiliğinden yayılan geniş bir Arap demokrasi hareketinin parçası olan protesto hareketleri olarak sundu.
Medyanın haberleri içerik olarak, Suriye polisi ve silahlı kuvvetlerinin, rastgele ateş ederek demokrasi yanlısı silahsız göstericileri vurup öldürdüğü suçlaması üzerinde yoğunlaştı. Her ne kadar polis gösteriler sırasında gerçekten ateş açmış olsa da, medyanın sözünü etmediği asıl gerçek, göstericiler içerisinde keskin nişanciların ve silah taşıyan çok sayıda kişinin bulunduğu ve bunların hem güvenlik güçlerine hem de diğer göstericilere ateş açtığıdır.
Haberlerde verilen ölü sayıları çoğunlukla asılsızdır. Haberlerin çoğu sözde“görgü tanıkları”nın ifadelerine dayandırılmaktadır. El Cezire ve CNN’de yayımlanan görüntü ve video çekimleri, her zaman haberlere konu olan olaylara ait görüntü ve çekimler olmamaktadır.
Suriye’de toplumsal huzursuzluk ve kitlesel gösteriler için elbette elverişli bir zemin bulunmaktadır: Özellikle 2006 yılından beri uygulanan IMF rehberliğindeki kapsamlı ekonomik reformlar altında işsizlik artmış, toplumsal koşullar iyice kötüleşmiştir. IMF’nin “ekonomik reçeteleri”, kemer sıkma önlemlerini, ücretlerin dondurulmasını, mali sistemin serbestleştirilmesini, ticaret reformlarını ve özelleştirmeleri içermektedir.1
Alevi (Şii İslam’ın bir kolu) azınlığın hâkim olduğu bir hükümete sahip Suriye, insan hakları ve ifade özgürlüğü bakımından bir “model toplum”oluşturmaktadır. Nedir ki, Suriye aynı zamanda Arap dünyasında (geriye kalan) son bağımsız laik devlettir. Ülkenin halkçı, anti-emperyalist ve laik temeli, Müslümanları, Hıristiyanları ve Dürzüleri birleştiren iktidardaki Baas Partisi’nin eseridir.
Ayrıca, Mısır ve Tunus’takilerin tersine, Suriye’de Beşir Esad’ın arkasında oldukça yüksek bir halk desteği var. 29 Mart [2011] günü Şam’da “on binlerce Başkan Esad destekçisinin” (Reuters) katıldığı büyük bir miting yapılmıştır. Ancak Batı medyası tarafından görülmemiş bir çarpıtmaya başvurularak, yönetimi destekleyen gösterilerin video görüntüleri, uluslararası kamuoyunun, Esad'ın hükümet karşıtı gösteriler ile karşı karşıya olduğuna ikna edilmesi için kullanılmıştır.
Protesto Hareketinin “Merkez Üssü” Dara:
Güney Suriye’de küçük bir sınır kasabası
Protesto hareketinin karakteri nedir? Suriye toplumunun hangi kesimlerinden kaynaklanmaktadır? Şiddeti ne körüklemiştir? Ölümlerin asıl nedeni nedir?
Aksini gösteren birçok kanıta karşın, Batı medyası, ayaklanmanın öldürme ve kundaklama eylemlerine girişen örgütlü çeteler tarafından yönetildiği gerçeğini göz ardı etmektedir.
Gösteriler ülkenin başkenti Şam’da başlamamıştır. Protestolar başlangıçta Suriye’nin başkentindeki herhangi bir kitle hareketiyle de bütünleşik değildir. Gösteriler örgütlü siyasal muhalefet hareketlerinin merkezi olan Şam ya da Halep’te değil, ancak, Suriye-Ürdün sınırında bulunan ve 75 000 nüfuslu küçük bir sınır kasabası olan Dara’da patlak vermiştir. (Dara, ABD-Kanada sınırındaki Plattsburgh’a benzer bir kasabadır).
Associated Press (AP) Ajansı (isimsiz “tanık” ve “eylemciler”e dayanarak) Dara’daki ilk protestoları şu şekilde açıklamıştır:
“Ürdün sınırına yakın 300 000 nüfuslu bir şehir olan Dara’daki şiddet neredeyse Başkan Beşir Esad’a karşı bir meydan okuma halini aldı. ... Görgü tanıkları, Suriye polisinin Çarşamba günü Dara’daki hükümet karşıtı göstericilerin sığındıkları mahalleye acımasız bir saldırıda bulunduğunu ve şafaktan önce başlattığı bu operasyonda en az 15 kişiyi öldürmek üzere vurduğunu söyledi.
“Görgü tanıkları, en az altı kişinin, ülkenin güneyinde bir tarım şehri olan Dara'da protestocular sabahın erken saatlerinde reform ve siyasal özgürlükler için sokağa çıktığında El Omari camisine yönelik saldırıda öldürüldüğünü söyledi. Dara sakinleri ilişkide olan bir eylemci, polisin, Roma döneminden kalma tarihi kent merkezinde alacakaranlıkta üç kişiyi daha öldürdüğünü söyledi. Eylemci, günün ilerleyen saatlerinde altı tane daha ceset bulunduğunu belirtti.
“Eylemci, kayıplar artarken, İnkhil, Jasim, Khirbet Ghazaleh ile El Harrah ve civar köylerden insanların Çarşamba akşamı Dara'ya doğru yürüyüş gerçekleştirmeye çalıştığını, ancak güvenlik güçlerinin onlara ateş açtığını söyledi. Daha fazla ölü ya da yaralı olup olmadığı henüz açıklığa kavuşmadı.”(altını biz çizdik-MC)2
AP’nin haberi rakamları şişirmektedir: Dara 300 000 nüfuslu bir kent olarak tanıtılmaktadır, oysa bu yerin nüfusu sadece 75000’dir. Haberdeki “protestocuların sayısının binlere ulaştığı” ve “kayıpların arttığı”na ilişkin ifadeler tam bir şişirmecedir. Ayrıca haber, Batılı bulvar gazetelerinde manşetten verilen sürekli polis ölümleri hakkında sessizdir.
Polis ölümleri, Suriye’de gerçekten ne yaşandığını doğru değerlendirmek açısından önemlidir. Polis kayıpları, her iki taraf arasında karşılıklı silahlı çatışma yaşanmış olduğuna işaret etmektedir.
Peki, aralarında çatılardan ateş açan keskin nişancıların da yer aldığı ve polisi hedef alan bu “göstericiler” kimdir acaba?
Polis ölümlerini doğrulayan İsrail ve Lübnan kaynaklı haberler, 17–18 Mart tarihlerinde Dara’da ne olup bittiğine ilişkin daha açık bir tablo ortaya koymaktadır. Şam yanlısı olmakla suçlanamayacak olan İsrail Milli Haber Ajansı’nın haberi, aynı olayları şu şekilde yorumluyor:
“Geçen Perşembe günü Suriye’nin güneyinde bulunan Dara kasabasında patlak veren ve şu an hala devam eden kanlı çatışmalarda yedi polis memuru ve en az dört gösterici yaşamını yitirdi.
“(…) Cuma günü polis silahlı protestoculara ateş açtı, dördünü öldürdü ve 100 kadarını da yaraladı. Adının açıklanmasıni istemeyen bir görgü tanığına göre polisler, ‘hemen gerçek mermilere sarıldılar; ne göz yaşartıcı bombaya ne de başka bir şeye’.
“(…) Hükümet, gerginliği azaltma amacıyla, gözaltına alınan öğrencilerin beklenmedik bir şekilde serbest bırakılmasını emretti, ancak Pazar günü yeniden şiddete başvurularak yedi polis memuru öldürüldü ve Baas Partisi'nin merkezi ve mahkeme ateşe verildi.”(abç)3
Lübnan haberleri, birçok kaynağa atıfta bulunarak, Dara'da yedi polisin öldürüldüğünü doğruluyor: Polisler, "güvenlik güçleri ile protestocular arasındaki çatışmalar esnasında” öldürüldüler... “Dara'daki gösteriler sırasında protestocuları püskürtmeye çalışırken öldürüldüler.”
Ayrıca, El Cezire'nin haberine atıfta bulunan Lübnan kaynaklı Ya Libnan da protestocuların "Dara'da Baas partisinin merkezini ve mahkeme binasını yaktıklarını" doğrulamıştır (abç).
Dara’daki olaylarla ilgili bu haberler şunları doğrulamaktadır:
1. Yaşananlar, Batı medyasının iddiasının aksine, “barışçıl bir protesto”değildir. Birçok sözde “gösterici” silah kuşanmıştı ve bunları polise karşı kullanmışlardır: “Polis silahlı göstericilere ateş açtı ve dördünü öldürdü”.
İsrail Haber Ajansı’nın belirttiği gibi, ilk rakamlara göre öldürülen polis sayısı öldürülen göstericilerinkinden daha fazladır: Dört göstericiye karşı yedi polis öldürülmüştür. Bu önemli bir ayrıntıdır, çünkü böylelikle polis gücünün çatışmanın ilk anlarında iyi örgütlenmiş silahlı bir çeteye göre sayıca azınlıkta kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Suriyeli haber kaynaklarına göre çatılarda hem polise hem de diğer göstericilere ateş açan keskin nişancılar da bulunmaktadır.
Verilen ilk haberlerde açık olan bir şey varsa o da, birçok göstericinin aslında gösterici olmadığı, ancak önceden planlı öldürme ve kundaklama faaliyetlerine girişen birer terörist olduğudur. İsrail’in haber başlığı orada yaşananları iyi bir şekilde özetlemektedir: “Suriye: Yedi polis öldürüldü, protestolarda binalar ateşe verildi”.
18 Mart'ta Dara'da meydana gelen "protesto hareketi" önceden tasarlanmış bir olay görüntüsü vermektedir. Büyük bir ihtimalle bu olayda Mossad ve/veya Batılı istihbarat servislerinin İslamcı teröristlere örtülü desteği bulunmaktadır. Hükümet kaynakları, İsrail tarafından desteklenen radikal Selefi grupların rolüne işaret etmektedir. Kimi diğer haberler ise Suudi Arabistan’ın protesto hareketlerini parasal destek sunma rolünü vurgulamaktadır.
17–18 Mart tarihlerinde yaşanan ilk şiddetli çatışmaları izleyen haftalarda, asıl çatışmanın polis ve silahlı kuvvetlerle protesto hareketine sızan silahlı terörist timleri ve keskin nişancılar arasında yaşandığı ortaya çıkmıştır. Haberler, bu teröristlerin İslamcı gruplara mensup olduğunu ortaya koymaktadır. Teröristlerin arkasında hangi İslamcı örgütlerin bulunduğu konusunda henüz somut bir kanıta rastlanmamış ve Suriye hükümeti bu grupların kim olduğunu açıklamamıştır.
Hem liderliği İngiltere’de sürgünde bulunan Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü hem de Hizb ut Tahrir (Kurtuluş Partisi), diğer birçok benzeri örgüt gibi, protesto hareketine sahte bir dostluk desteği açıklamışlardır. Foreign Affairs’e göre, 1980’li yıllarda Suriye doğumlu Ömer Bekri Muhammed tarafından yönetilen Hizb ut Tahrir, “İngiltere’de İslamcı faaliyet alanına hâkim olmak” istemektedir. Ayrıca Hizb ut Tahrir İngiltere’nin istihbarat servisi MI6 açısından Orta Doğu ve Orta Asya’da Anglo-Amerikan çıkarları doğrultusunda stratejik bir öneme sahiptir.4
Suriye, Müslümanlarla Hıristiyanların yüzyıllardır barış içerisinde yaşadığı ve dini hoşgörüye sahip bir toplumu olan laik bir Arap devletidir. Hizb ut-Tahrir ise kendini İslamcı bir halifeliğin kuruluşuna adamış olan radikal bir siyasal harekettir. Örgütün Suriye’ye dönük açıkça belli olan amacı, laik devleti istikrarsızlaştırmaktır.
Sovyet-Afgan savaşından beri hem Batılı istihbarat servisleri hem de İsrail’in MOSSAD’ı birçok İslamcı terörist örgütü sürekli olarak “istihbarat kaynağı “ olarak kullanmışlardır. Hem Vaşington hem de onun değişmez müttefiki İngiltere etnik çatışmaları, mezhepler arası şiddeti ve siyasal istikrarsızlığı tetiklemek için Afganistan’da, Bosna’da, Kosova’da, Libya’da ve daha birçok ülkede “İslamcı teröristlere” gizli destek sağlamıştır.
Suriye'de sahnelenen protesto hareketi Libya'dakinden örnek alınmıştır. Doğu Libya'daki başkaldırının başını İngiliz istihbarat servisi M16 ve CIA tarafından desteklenen Libya İslamcı Mücadele Grubu çekmiştir. Suriye'deki protesto hareketinin nihai amacı, medya yalanları ve çarpıtmaları üzerinden Suriye toplumu içerisinde etnik, mezhepsel vb bölünme ve çatışma yaratmak ve en sonunda "insani müdahale"ye gerekçe hazırlamaktır.
Suriye’de silahlı ayaklanma İslamcı gruplar tarafından başlatılan ve Batı istihbaratının gizli bir şekilde desteklediği silahlı bir başkaldırıdan söz etmek, Suriye’de aslında nelerin yaşanmakta olduğunu anlamak açısından son derece önemlidir.
Batı medyası silahlı bir başkaldırının varlığından söz etmemektedir. Eğer bu gerçek tahlil ve kabul edilseydi olayları kavrayışımız tamamen başka olurdu. Oysa Batı medyası sıkça silahlı kuvvetler ve polisin göstericileri ayrım gözetmeksizin öldürmesinden bahsetmektedir. Silahlı kuvvetlerin tanklarla birlikte Dara’ya konuşlandırılması, 17–18 Mart’tan beri bu sınır şehrinde faaliyet gösteren örgütlü ve silahlı bir başkaldırıya karşı gerçekleşmiştir. Bu sırada polis ve askerler de dahil olmak üzere kimi kayıpların yaşandığı bildirilmiştir. Batı medyası, acı bir ironi olarak asker/polis ölümlerini kabul ederken, silahlı bir başkaldırının varlığını inkâr etmektedir.
Burada kilit soru, medyanın asker ve polis ölümlerini nasıl açıkladığıdır. Haberler, hiçbir kanıta dayanmaksızın, fakat kendince inandırıcı bir üslupla, polis ve askerlerin birbirlerine ateş açtıklarını öne sürmektedir. 29 Nisan tarihli bir El Cezire haberi Dara’yı “kuşatma altında bir kent” olarak tanımlamaktadır.
“Tanklar ve birlikler bütün yolların giriş ve çıkışlarını denetim altında tutuyor. Kentte dükkânların kepenkleri indirilmiş ve kimse bir zamanlar kalabalıkların aktığı, şimdi ise çatıda konuşlanmış keskin nişancıların avlanma bölgesi halini almış çarşı sokaklarında yürümeye cesaret etmiyor.
“Ne gizli polisi, ne kiralık katilleri ve ne de kardeşinin askeri bölüğündeki özel kuvvetlerle kendisine başkaldıran halkı ezemeyen Başkan Beşir Esad, binlerce askeri, ağır silahlarıyla Dara’ya dünyada kimsenin görmesini istemediği bir operasyonu gerçekleştirmeye yolladı.
“Dara ile bütün iletişim kanallarının, hatta sınırların ardından şehre ulaşan Ürdün cep telefonu servisinin bile kesilmesine karşın, El Cezire, kimi şehri yeni terketmiş kimi ise karartma bölgesinin dışına çıkabilmiş ve olaylara şahit olmuş kent sakinlerinden birinci elden bilgi alabilmeyi başardı.
“Haberde anlatılanlardan, o bölgede karanlık ve ölümcül bir güvenlik alanı oluşturulduğu anlaşılıyor. Asker ve protestocuların yaralanıp öldürüldüğü, asker içerisinde bile çatlakların oluştuğu ve ortaya çıkan kargaşa ile rejimin artan baskıları meşrulaştırdığı bu güvenlik alanı, gizli polis ve çatıdaki nişancılar tarafından denetlenmektedir.”5
El Cezire’nin haberi bizi aptal yerine koyan mantıksızlıklarla örülü durumdadır. Dikkatlice okuyunuz:
“Tanklar ve askeri birlikler bütün yolların giriş ve çıkışlarını denetim altında tutuyor”, “binlerce Suriye askeri ağır silahlarıyla birlikte Dara’da”...
Ve bu durum birkaç hafta boyunca devam etmiş. Bu da, gerçekten de zaten Dara’da olmayan protestocuların Dara’ya giremedikleri anlamına gelir.
Ayrıca kentte yaşayan halk da evlerinde oturuyor: “Kimse sokaklarda yürümeye… cesaret edemiyor”. Peki, kimse sokaklarda yürümeye cesaret edemiyorsa nerede bu göstericiler acaba?
Sokaklarda kimler vardır? El Cezire’ye göre göstericiler askerlerle birlikte sokaklarda ve bunlar(protestocularla askerler) “sivil kıyafetli gizli polis”,“kiralık katiller” ve hükümet destekli keskin nişancılar tarafından saldırıya uğruyor. Bu haberden kayıpların asker ile polis arasındaki çatışmadan kaynaklandığı sonucu çıkmaktadır. Ancak aynı haber diyor ki, askerler (hatta binlerce asker), sivil kıyafetli polisler tarafından vurulmalarına karşın, şehrin bütün yollarının giriş ve çıkışlarını tutmuş durumdadır.
Bu internet medyası aldatmacasının, “askerlerin polis tarafından öldürülmesi” ve “hükümetin keskin nişancıları” gibi uydurmaların amacı, silahlı terörist toplulukların varlığını inkar edebilmektir. Oysa olaylar “sivil giyimli teröristler” ve keskin nişancıların polise, Suriye ordusuna ve yerel halka saldırmasından ibarettir.
Bu terörist eylemler kendiliğinden ortaya çıkan eylemler değildir; tam tersine, dikkatlice planlanmış ve eşgüdümlenmiş saldırılardır. Xinhua Haber Ajansı’nın[Çin] 30 Nisan 2011 tarihli haberine göre, “terörist gruplar” son olarak Dara’da “askerlerin barınma tesislerine saldırı düzenlemiş” ve“bir çavusu öldürüp iki tanesini de yaralamıştır”.
Hükümet sivil ölümleriyle sonuçlanan asker-polis operasyonunu kötü yöneterek sorumluluğu büyük ölçüde taşısa da, haberde de belirtildiği gibi, göstericilere ve yerel halkın kendisine silahlı terörist topluluklar tarafından ateş açılmıştır. Ancak (Batı medyasında) kayıpların sorumluluğu tamamıyla silahlı kuvvetlere ve polise yüklenmekte ve “uluslararası toplum”da Esad hükümetinin sayısız katliamın emrini verdiği kanısı yaygınlaştırılmaktadır.
İşin gerçeği, yabancı gazetecilerin Suriye içerisinden haber yapmaları yasaklanmıştır, dolayısıyla, yaşanan kayıpların sayısı da dâhil, elde edilen bilgilerin çoğu hayali “görgü tanıklarının” ifadelerine dayanmaktadır.
ABD’nin hesapları ve bu hesapların muhtemel sonuçları
Suriye’deki olayların “diktatoryal bir rejim” tarafından acımasız bir şekilde bastırılan barışçıl bir protesto hareketi olarak gösterilmesi, ABD’nin ve NATO ittifakının çıkarınadır.
Suriye hükümeti otokratik olabilir. Bu ülkenin bir demokrasi modeli olmadığı tartışmasızdır, ancak aynı durum büyük yolsuzlukların, Vatansever Kanunu aracılığıyla sivil özgürlüklerin kısıtlanmasının, işkencenin yasallaştırılmasının ve hatta “kansız” “insani savaşlar”ın simgelediği ABD yönetimi için daha fazlasıyla geçerlidir.
“’ABD ve onun NATO müttefikleri Akdeniz’de, 6. Filo ve NATO Aktif Çaba askeri varlığının yanı sıra, Libya’ya karşı kullanılan savaş uçakları, savaş gemileri ve denizaltılar konuşlandırmıştır ve bunlar her an Suriye’ye karşı kullanılabilir’.
“27 Nisan tarihindeki Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi toplantısında ABD ve NATO müttefiklerini Suriye’ye karşı 1973 sayılı kararname doğrultusunda bir eylem kakarı çıkartmaktan açıkça Rusya ve Çin alıkoymuştur. Rusya BM elçisi Aleksandr Pankin mevcut durumun ‘uluslararası barış ve güvenliğe tehdit oluşturmadığını’ belirtmiştir. Suriye, Rusya’nın Akdeniz ve Arap dünyasındaki son gerçek ortağıdır ve Rusya’nın iki denizaşırı
üssünden birine (Tartus’takine) ev sahipliği yapmaktadır. (Diğer üs, Ukrayna Kırım’da bulunmaktadır).”6
Burada asıl amaç, İslamcı terörist örgütleri gizlice destekleyerek Suriye’de mezhepler arası şiddeti ve siyasal kargaşayı tetiklemektir.
Gelecekte Suriye’yi ne beklemektedir?
ABD dış siyaseti Suriye’ye dönük olarak, uzun vadede, örtülü bir “demokratikleşme” süreci yoluyla ya da doğrudan askeri yollarla Suriye’de bir “rejim değişikliği”ni ve ülkenin bağımsız bir ulus-devlet olarak istikrarsızlaştırılmasını öngörmektedir.
Suriye, ABD’nin askeri müdahale gerektiren “haydut devletler” listesinde yer almaktadır. Eski NATO Komutanı General Wesley Clark tarafından dillendirildiği üzere, (Pentagon tarafından onaylanmış resmi) “Beş yıllık askeri operasyon planı... Irak ile başlayarak Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan'ı içermektedir".
Nihai amaç, BM desteğinde muhtemel bir "insani müdahale" zemin hazırlarken, laik devlet yapısının zayıflatılmasıdır. “İnsani müdahale” ilk aşamada, hem Suriye'ye çesitli yaptırımlar da dâhil bir ambargo dayatılması hem de Suriye’nin denizaşırı yabancı finansal kurumlardaki varlıklarının dondurulması şeklinde bir ambargo olarak gerçekleştirilebilir.
Her ne kadar ABD - NATO askeri müdahalesi yakın gelecekte oldukça imkânsız gözükse de, Suriye hala Pentagon'un askeri yol haritasında yer almaktadır. Başka bir deyişle, Vaşington ve Tel Aviv Suriye'ye karşı muhtemel bir savaşı önceden tasarlamıştır.
Gelecek bir tarihte bu savaşın gerçekleşmesi daha da başka gerginliklere yol açacaktır. İsrail kaçınılmaz olarak olaylara dâhil olacaktır. Akdeniz'den Çin- Afgan sınırına kadar, olduğu gibi bütün Ortadoğu-Orta Asya bölgesi ve Doğu hızla alevler içinde kalacaktır.
İKİNCİ YAZI
Suriye’nin istikrarsızlaştırılması ve Büyük Ortadoğu Savaşı**
Suriye’de, içlerinde ABD, İsrail ve Türkiye’nin bulunduğu yabancı güçler tarafından örtülü bir biçimde desteklenen bir silahlı ayaklanma ortaya çıktı.
İslamcı örgütlere mensup silahlı isyancılar, ülkeye, Türkiye, Lübnan ve Ürdün sınırlarından geçerek giriyorlar. ABD Dışişleri Bakanlığı da, ayaklanmayı desteklediğini açıkladı.
Birleşik Devletler, ülkede bir rejim değişikliği gerçekleşmesini uman Suriyelilerle bağlantılarını genişletiyor.
Bu durum, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Victoria Nuland tarafından açıklandı. Kendisi, “Ülkenin gerek içinde, gerekse dışında bulunan, değişim çağrısı yapan Suriyelilerle irtibatlarımızı genişletmeye başladık” diyor.
Nuland ayrıca, Barack Obama’nın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a, daha önce, reformları başlatma ya da iktidardan çekilme çağrısı yaptığını da tekrarladı (Voice of Russia/Rusya’nın Sesi, 17 Haziran 2011). Egemen birer devlet olarak Suriye ve Lübnan’ın istikrarsızlaştırılmaları, ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının en az on yıldır hedef tahtasında bulunuyor.
Suriye’ye dönük harekât, bir “askeri yol haritası”nın, bir askeri operasyonlar zincirinin bir halkası. NATO önceki komutanı General Wesley Clark’a*** göre Pentagon, Irak, Libya, Suriye ve Lübnan’ı, açık biçimde, olası bir ABD-NATO müdahalesinin hedef ülkeleri olarak tanımlamıştı: “Irak ile başlayıp, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam edecek olan beş yıllık savaş planı, toplamda yedi ülkeyi kapsıyor” (Sözlerin sahibi, General Wesley Clark’ın aktardığı üzere, bir Pentagon yetkilisidir).
Modern Savaşları Kazanmak [Winning Modern Wars] adlı kitabında, General Wesley Clark şunları ifade ediyor (sayfa 130):
“2001 Kasımı’nda Pentagon’a döndüğümde, üst düzey bir askeri yetkiliyle sohbet etme fırsatım oldu. ‘Evet, halen Irak’taki işi sürdürmekle meşgulüz’, diyordu. Ancak dahası da vardı. ‘Bu, beş yıllık savaş planının bir parçası olarak tartışılıyordu’, diyordu ve ‘Irak ile başlayıp, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan ile devam edecek olan beş yıllık savaş planı, toplamda yedi ülkeyi kapsıyor’.
“(…) Bunları, bu vizyona mesafeli durarak, bir serzeniş, hatta daha ziyade inançsızlık içerisinde ifade etti. Konuyu değiştirdim, zira duymak istediğim şey bu değildi. Dahası bu, ileride görmek istediğim şey de değildi… Öğleden sonra, Pentagon’u kaygı içerisinde terk ettim”.
Amaç, Suriye Devleti’ni istikrarsızlaştırmak ve İslamcı milislerin yürüttüğü silahlı ayaklanmayı el altından destekleyerek bir “rejim değişikliği” gerçekleştirmektir. Sivil ölümlerine ilişkin raporlar da, bahane yaratmak ve “Koruma Sorumluluğu” ilkesine atfen yapılacak bir “insani” müdahaleyi temize çıkarmak için kullanılıyor.
Medya dezenformasyonu
Üstü kapalı olarak kabul edilen [meşru yönetime karşı] silahlı bir ayaklanma olduğu olgusu, Batı medyası tarafından umursamaz biçimde görmezden geliniyor. Bu olgu kabul edilseydi ve incelenseydi, yayılmakta olan olaylara dönük kavrayışımız bütünüyle farklı olurdu.
Bolca dillendirilen ise, silahlı kuvvetlerin ve polisin sivil eylemcileri ayrım gözetmeksizin katlettiğidir. Oysa basında çıkan haberler, eylemler başladığından bu yana, silahlı isyancılar ve polis arasında yaşanan çatışmalarda, her iki tarafın kayıp verdiğini de doğrulamaktadır.
Ayaklanma, Mart ortasında, Ürdün sınırına 10 km. uzaklıktaki sınır şehri Daraa’da başlamıştı. 18 Mart’ta gerçekleşen Daraa “protesto hareketi”, her yönüyle tertiplenmiş bir olaydı; İslamcı teröristler, büyük olasılıkla, MOSSAD ve/veya Batılı istihbarat servislerince gizlice desteklenmişti. Hükümet kaynakları, (İsrail tarafından desteklenen) köktenci Selefi grupların rolüne dikkat çekiyor.
Başka haberlerde ise, Suudi Arabistan’ın protesto hareketinin finanse edilmesinde üstlendiği role işaret ediliyor.
17–18 Mart tarihlerinde gerçekleşen Daraa’daki ilk şiddetli çatışmaları takip eden haftalarda açıkça ortaya çıkmıştır ki, cepheleşmenin taraflarından biri polis ve silahlı kuvvetler, diğeri ise protesto hareketine sızmış silahlı terörist unsurlar ve keskin nişancılardı.
Bu çatışmaya ilişkin ilk haberlerde açıkça görülüyor ki, göstericilerin çoğu gösterici değil, fakat kasten cinayet ve kundakçılığa karışan birer teröristti. İsrail haber bültenlerine yansıyan başlık, neler yaşandığını özetliyor: “Suriye: Yedi Polis Öldürüldü”, “Eylemlerde Binalar Ateşe Verildi”.7[7]
Türkiye’nin rolü
Şu anda ayaklanmanın merkezi, Türkiye sınırına 10 km. uzaklıktaki küçük bir sınır şehri olan Cisreşşuğur’a kaymış durumda.
Cisreşşuğur’un nüfusu 44.000. Silahlı isyancılar, sınırı geçerek Türkiye’den geldiler.
Müslüman Kardeşler üyelerinin cephaneyi, kuzeybatı Suriye’de teslim aldıkları bildiriliyor.
Türk ordusu ve istihbaratının buradaki baskınları desteklediğine ilişkin belirtiler var.
MB Rebels at Jisr al Choughour
Cisreşşuğur’da, hiçbir kitlesel sivil protesto hareketi yoktu. Denilebilir ki, yerel nüfus, iki ateş arasında kaldı. Silahlı isyancılar ve hükümet güçleri arasındaki çatışma, medya ilgisinin merkezine oturan mülteci krizinin tetiklenmesine yol açtı.
Buna karşılık, belli başlı toplumsal hareketlerin merkezi olan ülkenin başkenti Şam’da, muhalefetten ziyade hükümeti destekleyen kitlesel gösteriler yapıldı.
Başkan Beşar Esad, üstünkörü bir biçimde Tunus Devlet Başkanı Bin Ali ve Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ile karşılaştırılmaktadır. Rejimin otoriter karakterine karşın Başkan Esad’ın Suriye halkının yaygın desteğe sahip popüler bir figür olması, genel medyanın her sözünü edişte başarısız olduğu bir [çelişmeli] durumdur.
29 Mart’ta Şam’da yapılan büyük gösteriye Başkan Esad’ın “on binlerce destekçisi”nin katılmasından, hemen hemen hiç söz edilmedi. Fakat Batı medyası, benzeri görülmedik bir çarpıtmaya imza atarak, çeşitli hükümet yanlısı eylemlerin fotoğraf ve video çekimlerini, uluslararası kamuoyunu Başkan Esad’ın kitlesel hükümet karşıtı gösterilerle karşılaştığına ikna etme gayretinde kullandı.
15 Haziran’da binlerce kişi, Şam’ın en belli başlı ana caddesinde, 2,3 kilometrelik bir Suriye bayrağı taşıyarak, kilometrelerce toplu yürüyüş yaptı. Medya, gösteriyi kabul etti etmesine, ama bunu umursamazlıkla geçiştirdi.
Her ne kadar Suriye rejimi, hiçbir biçimde demokratik olmasa da, ABD-NATO-İsrail askeri ittifakının amacı da demokrasiyi ilerletmek değildir. Hatta tam tersidir. Washington’un niyeti, son tahlilde bir kukla rejim kurmaktır.
Medya dezenformasyonunun amacı, Başkan Esad’ı şeytanlaştırmak ve esas olarak da, laik bir devlet olan Suriye’yi istikrarsızlaştırmaktır. Esas amaca, çeşitli İslamcı örgütler gizli bir biçimde desteklenerek ulaşılmak isteniyor: “Suriye, yurttaşlarına karşı kaba güç kullanan otoriter bir oligarşi tarafından yönetiliyor. Ancak Suriye’deki ayaklanmalar karmaşık. Bunları, içten özgürlük ve demokrasi arayışları olarak değerlendirmek olanaksız. Suriye’deki ayaklanmalar, ABD ve AB’nin Suriye önderliğini baskı altına almaya ve sindirmeye dönük girişimlerinden biri olmuştur. Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün ve 14 Mart İttifakı, silahlı ayaklanmanın desteklenmesinde rol oynadı.
“Suriye’deki şiddet, iç gerilimlerden çıkar sağlama amacıyla, dış güçler tarafından körükleniyor… Suriye Ordusu’nun şiddetli tepkisi bir yana, medya yalanlarına başvuruluyor, düzmece videolar havada uçuşuyor. Suriyeli muhalefet gruplarına, ABD ve AB tarafından para ve silah akıtılıyor… Bir taraftan Ürdün ve Lübnan üzerinden Suriye’ye zulalara gizlenmiş silahlar sokulurken, öte taraftan uğursuz ve halkın sevmediği yurtdışındaki Suriyeli muhalif kişilere parasal kaynak sağlanıyor.”8
İsrail-Türkiye ortak askeri ve istihbarat anlaşması
İstikrarsızlaştırma sürecinin jeopolitiği geniş kapsamlıdır. Türkiye, isyancıların destekçileri arasındadır.
Türk hükümeti, silahlı ayaklanmayı destekleyen sürgündeki Suriyeli muhalif grupları resmen tanıdı. Türkiye ayrıca Şam’a, Washington’un rejim değişikliği taleplerine boyun eğmesi yönünde baskı da yapıyor.
Türkiye, NATO’nun etkili askeri güce sahip bir üyesidir. Dahası, İsrail ile Türkiye arasında, uzun süredir yürürlükte olan ve açıkça doğrudan Suriye’yi hedef alan bir askeri-istihbarat ortaklığı anlaşması var.
“(…) 1993 tarihli bir Mutabakat Zaptı, sözde bölgesel tehditlere karşı devreye sokulacak (İsrail-Türk) “ortak komiteleri” kurulmasına yol açtı. Bu zapta göre, Türkiye ve İsrail, ‘Suriye, İran ve Irak’a dönük istihbarat toplamada işbirliği ile terörizm ve bu ülkelerin askeri olanakları ile ilgili değerlendirmelerini paylaşmak üzere düzenli olarak bir araya gelme’ konularında anlaştı.
“Türkiye, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF-Israel Defence Forces) ve İsrail güvenlik güçlerinin, Suriye ve İran hakkında, Türkiye üzerinden elektronik istihbarat toplamalarına izin vermeyi kabul etti. Karşılığında İsrail, Türk güvenlik güçlerine, Suriye, Irak ve İran sınırları boyunca yürüttüğü teröre karşı savaşta donanım ve eğitim desteği sundu.
(…)
“Zaten daha Clinton yönetimi zamanında, ABD, İsrail ve Türkiye arasında bir üçlü askeri ittifak ortaya çıkmıştı. ABD Genelkurmay personeli güdümündeki bu “üçlü ittifak”, bu üç ülke arasındaki Büyük Ortadoğu’ya yönelik askeri komuta kararlarını bütünleştiriyor ve eşgüdümlüyor. Tel Aviv ve Ankara arasındaki güçlü bir karşılıklı askeri ilişkinin eşlik ettiği bu ittifak, sırasıyla ABD, İsrail ve Türkiye arasındaki yakın askeri bağlara dayanmaktadır.
“Üçlü ittifak ayrıca, ‘terörizme karşı mücadele ve ortak askeri tatbikatlar’ gibi ‘ortak ilgi alanına giren’ pek çok konuda, 2005 NATO-İsrail eşgüdüm anlaşması ile birleştirilmiştir. İsrail ordusu, NATO ile kurulan bu askeri eşgüdüm bağlarını, ‘başta İran ve Suriye olmak üzere, kendisini tehdit eden potansiyel düşmanlara karşı İsrail’in caydırıcılık kapasitesini arttırma’nın bir aracı olarak görüyor.”9
Silahlı isyancıların Türkiye ve Ürdün kanalıyla gizli bir biçimde desteklenmeleri, hiç şüphesiz ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması çerçevesinde koordine edilmektedir.
Tehlikeli kavşaklar: Büyük Ortadoğu Savaşı
İsrail ve NATO, 2005 yılında geniş kapsamlı bir askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşma uyarınca, İsrail, NATO’nun de facto bir üyesi sayıldı.
Suriye’ye yönelik bir askeri operasyon başlatıldığı takdirde, İsrail büyük olasılıkla (NATO-İsrail karşılıklı anlaşmasına dayanarak), NATO güçlerinin yanında askeri girişimlere katılacaktır. Türkiye de etkin bir askeri rol oynayacaktır.
Uydurma insani gerekçelerle başlatılacak Suriye’ye dönük bir askeri müdahale, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Doğu Akdeniz’den Çin’in Afganistan ve Pakistan ile olan Batı sınırına kadar uzanan geniş bir alan üzerinde ABD-NATO liderliğinde savaş tırmanışını başlatacaktır.
Bu durum bir yandan Lübnan, Ürdün ve Filistin’in siyasi istikrarsızlaştırma sürecini besleyecek, diğer yandan da, İran’la olası bir çatışmaya zemin hazırlayacaktır.
DİPNOTLAR:
*http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=24591, Erişim: 01 Temmuz 2011
**http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=25312, Erişim: 01 Temmuz 2011
***Wesley Clark: 1997–2000 yılları arası NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı olan Amerikalı general. ABD ve NATO’nun Vietnam Savaşı’na katılmış generallerindendir. Görevi sırasında, NATO’nun 1999’daki Yugoslavya’yı bölme savaşını yönetti. 2004 ve 2008 ABD Başkanlık Seçimlerinde Demokrat Parti’den Başkan aday adayı oldu. Fakat birincisinde aday adaylarından John Kerry; ikincisinde ise, Barack Obama’ya karşı Hillary Clinton lehine adaylıktan çekildi. Clark şu anda bir özel petrol şirketinin yönetim kurulu üyesidir (Teori).
[1] Bu konuda bkz: Suriye Arap Cumhuriyeti-IMF Heyeti Görüşmeleri Sonuç Bildirgesi 4. Maddesi,http://www.imf.org/external/np/ms/2006/051406.htm, 2006.
[2] AP, 23 Mart 2011.
[3] Gavriel Queenann, “Suriye: Yedi polis öldürüldü, protestolarda binalar ateşe verildi”, İsrail Milli Haber Ajansı, Arutz Sheva, 21 Mart 2011.
[4] Bkz: “Hizb ut Tahrir Başka Bir İngiliz-MI6 Projesi mi?”, Pakistan Devleti’nin saptaması.
[5] “Dara: Kuşatma Altında Bir Kent”, IPS / El Cezire, 29 Nisan 2011.
[6] Rick Rozoff, “Suriye için Libya Senaryosu: ABD-NATO Suriye’ye ‘İnsancıl Müdahale’de mi Bulunacak?”, Global Research, 30 Nisan 2011.
[7] Bkz: Michel Chossudovsky, “SURİYE: Protesto Hareketlerinin arkasında kim var? ABD ve NATO'nun 'İnsani Müdahale' için bir bahane imalatı" [Yukarıdaki birinci makale] (“SYRIA: Who is Behind The Protest Movement? Fabricating a Pretext for a US-NATO ‘Humanitarian Intervention’”), Global Research, 3 Mayıs 2011, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=2459.
[8]Mahdi Darius Nazemroaya, “Amerika’nın Yeni Savaş Alanı: Suriye ve Lübnan mı? [America’s Next War Theater: Syria and Lebanon?]”, Global Research, 10 Haziran 2011,
http://globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=25000.
[9]Bkz: Michel Chossudovsky, “’Üçlü İttifak’: ABD, Türkiye, İsrail ve Lübnan Savaşı” [“’Triple Alliance’: The US, Turkey, Israel and the War on Lebanon”],Global Research, 6 Ağustos 2006, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=2906.
3 Eylül 2011 Cumartesi
İSRAİL-TÜRKİYE GERGİNLİĞİ...
BÖLGEMİZDE
İSRAİL TÜRKİYE GERGİNLİĞİ
SURİYE VE KÜRTLERİN KADER BİRLİĞİ
Mihrac Ural
4 Eylül 2011
Kürt halkına ölüm vahşetini dayatanlar, 200 yıllık tarih içinde 39 kez Kürt halkının direnişiyle yüz yüze kaldılar. Ölüm denklemlerinden, “katli vacip” söylemlerinden güvenlik önlemleri ve sonuçta sınır ötesi operasyonlarla kendi vatandaşına bomba, füze, top mermi yağdıran bu zihniyetin bitip tükenmez aldatmaları, , komşuları arkadan hançerleyen ikiyüzlü politika ahlaksızlıkları, her zaman olduğu gibi, bu gün de Kürt halkına ölüm olarak yağmaya devam ediyor.
Kan dökme üzerine kurgulanan siyasetler bitip tükenmiyor. Kandil’de süren vahşet, bu aklın, insanlıkla bitip tükenmez düellosu olarak sürüyor. Kan akıyor, analara kan ağlatılıyor. Bu güç koşullarda CEPHE HAREKETİ her zaman olduğu gibi bu gün de Kürt halkının yanındadır ve yanında olmaya devam edecektir. Eli kanlı iktidarın karşısında duracak, tarihsel misyonunun gerektirdiği rolü oynayacaktır. Sayıları değil, tutumları öne çıkaran her mücadelenin anlamlı bir unsuru olacaktır. Adana etkinliğinde aldığımız yer bunun ifadesidir. Bu dünden bu güne gelen mücadelemizin sarsılmaz kararlı duruşudur. Kürt halkına ahlaksız ve zalimce ölüm reva görenler er ya da geç döktükleri kanda boğulacaktır.
BÖLGEDE HEDEF DİRENME GÜÇLERİDİR
Kürt halkı. Bölgede yürütülmek, ikame edilmek istenen Büyük Orta-doğu Projesinin (BOP) temel hedefleri arasındadır. Çünkü direnen haklar uğruna mücadele eden bir siyasal duruş sergilemektedir. Bu duruşun bölge halklarına ilettiği mesaj, emperyalistleri ve onların bölgedeki ortaklarını oldukça rahatsız etmektedir. Kürt özgürlük hareketinin, bölge ölçeğinde kararlıca arkasında durduğu doğruların yarattığı etki, bölgemizin siyasal yeniden dizayn edilmesini isteyen dünya şer güçlerini rahatsız etmektedir. Kafkaslardan, Akdenize uzanan bu coğrafyada enerji güzergahı denetlemek isteyen güçler, özgürlüğe, demokrasiye, açılıma, barışa ve barış içinde güvenli yaşama izin vermek istemezler. Onların istediği, ulusal parçalanmışlığın devamıdır. Hiçbir ulusun özgürce, demokratik bir zemin üzerinde birliğini istemezler. Bu nedenle Kürt ulusunun parçalanmasının devamını isterler. Bu karanlık algılar, barış içinde yaşayan ülkeleri ise parçalamak isterler. Ulusal hakları için mücadele eden Filistin halkının, İsrail işgallerinden arta kalan küçücük bir bölümünde, kendi toprakları üzerinde devlet kurma hakkını tehlikeli görüp engellerler, Suriye gibi farklılıklarıyla barış içinde yaşayan devrim gibi reformlarla demokratik bir ülke olma yönünde ilerleme çabasında olan bir ülkeyi de eli kanlı şebekelerin yarattığı anarşi içinde bunaltmaya çalışırlar; gerekirse parçalayıp bölerek dize getirmek için çırpınırlar, askeri operasyon için zemin hazırlarlar.
BÖLGE SAFLAŞMASI
Bölgemizde olan tüm gelişmeler açıkça mazlumların, zalimlerle karşı karşıya geldiğini, saflaşmanın bu minval üzerinde derinleştiğini göstermektedir. Kuzey Irak içlerine kadar sınır dışı operasyonlarla Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı askeri hava operasyon düzenleyen ve bunu kara hareketiyle tamamlamayı düşünen çılgın ve bir o kadar maceracı akılların aynı anda Suriye’ye karşı NATO ya da BM kararları adı altında askeri operasyona hazırlanmaları oldukça manidardır. Kürt halkına yönelik kanlı operasyonlarda Iranın yer alması ve Türkiye’yle eş güdüm içinde olması, Iranın Bölgemize emperyalistler tarafından dayatılan projelere karşı durduğu konusundaki iddialarını da zayıflatan bir veridir. İran’ın, Şah dönem dahil bu güne kadar Kürt halkına yönelik kanlı kıyımları, bu ülkenin bölgemize yönelik dış güçlere karşı mücadelede tatarsızlığının da bir ifadesidir. Türkiye bu tutarsızlı kendi ikiyüzlü politikasının bir uzantısı olarak kullanmaya çalışması Kürt halkının özgürlük mücadelesinde ne türden kumpaslarla yüz yüze olduğunu gösteriyor. Buna rağmen Kürt halkının bölgede dostları olduğunu biliyoruz. Özellikle bu kesitte, 1980’li yıllarda olduğu gibi Suriye ve Kürt özgürlük hareketi, arada yaşanan on yıllık kopukluğu rağmen bir kez daha aynı barikatta oldukları görülmüştür.
Bu gün Suriye halkları da ülkesi ve güçleriyle, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin yüz yüze kaldığı tehlikelerin aynısıyla yüz yüze kalmaktadır. Bu gün Kürtleri, sınır dışı askeri hava operasyonlarıyla bombalar, füzelerle katledenler gerçekte Suriye halkını katletmek için bunu bir prova olarak ikame etmektedirler. Son 300 yıllık tarihi boyunca (II. Viyana kuşatması 1683’den beri) hiçbir askeri zaferi olmayan, batılı güçler için “en ucuzu malı askeri” olarak tanımladıkları bu ordunun, Kürt halkının özgürlük mücadelesi karşısında uğradığı iflaslar, süren kirli savaşın hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağının da garantisidir. Arkasında Kürt halkının durduğu bu özgürlük talebine yer yüzenin hiçbir kudretinin yenilgiye uğratması mümkün olmayacaktır da. Bu cümlelerimi bir tez olarak Suriye için de tekrar edebilirim. Suriye 50 yıllık savaş tarihinde, direnmeyi sürdüren bir ülke olarak mazlum olduğunu çok iyi bilir. Halkının da ordusunun arkasında ölümüne sonuna kadar gidecek dirayeti göstereceğini binlerce veride görmek mümkündür. Bu güçlere Filistin davasının direnme güçlerini ve Lübnan’ın başarıdan başarıya koşan direnme güçlerini de eklemek gerekir. Bu güçlere Irak sahasında ve bölgenin diğer alanlarında etkin olacak bir dizi gücü de eklemek yanlış olmayacaktır.
Bölgenin derinlemesine ve genişlemesini saflaşmasında böylesi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu saflaşmada geç kalmadan yerine getirilmesi gereken ilişki ve yükümlülükler olduğuna işaret edeceğim. Bu ilişkiler elbette kendi mecrasında yeniden yükselerek, yeni biçimler altında kendini ifade edecektir. Bu adımların atıldığını da iyi biliyorum. Ancak bu ilişkilerin yakın geçmişin acı tecrübeleri nedeniyle kamuoyuna yansıtılmasında oldukça ağır davranıldığı da açıktır. Bunun hızla aşılması gereklidir. Kamuoyunu tatmin eden, açık, şeffaf ve halklar adına bu yakınlaşmaların ortaya konarak kirli savaşları yürüten, emperyalist güçlerin, Siyonistlerin bölgedeki taşeronlarını teşhir eden çabalarında yükselmesi gerekmektedir.
İSRAİL-TÜRKİYE GERGİNLİĞİ ARAPLARI ALDATAMAYACAKTIR
İsrail’le yeniden gerildiği sanılan ilişkilerin hiçte öyle olmadığı, doğru bilgilerle de kamuoyuna iletmek bir görevdir. Libya ve Suriye’yle ilişkilerin ikiyüzlü çıkarcılık sonucu, arkadan hançerlemelerle iflas etmesiyle bölgeden apar topar atılan Türkiye’nin, bölgede bir kez daha dönmesini sağlayacak bir değil bir milyon “one minute”ni bile yetersiz kaldığı açığa çıktıkça, İsrail’le gerginlik yaratarak kazanacağı hiçbir şey olmayacaktır: Bu bölgenin halkları, aydınları, bilgeleri, siyasal örgütleri, direnme güçleri Türkiye’de iktidar olanların haklarının iradesine rağmen, kirli yüzleri görülmüştür. Bu, artık geri dönüşü mümkün olmayan bir süreçtir. Yeni Osmanlıcılığın, içi kof hasta adamının, tek dişi kalmış canavar halleriyle bölgede Suriye’ye rağmen bir yer edinebilmesinin mümkünü kalmamıştır; Suriye yönetimi de dostluk, kardeşlik adına uğradığı ihanetin ağır bedelini Deraa’da, Humusta, Banyas’ta ve Cisir el Şuğur’da Erdoğan’ın desteklediği eli kanlı şebekelerin katlettiği evlatlarıyla ödemiştir. Türkiye’nin dünya şer güçleri kuklası iktidarları, Cumhuriyeti tefsiye ederken döneminin “yurtta sulh dünyada sulh” ilkesini çiğneyerek, NATO üyesi olduğu günden bu güne kadar, bölgemizde ABD- İsrail çıkarlarının bir unsuru olarak bölge halklarına ölüm yağdırmaktan başka bir şey başaramamıştır. Son on yılda “Komşularla sıfır sorun” maskesiyle, Yeni Osmanlıcılığın “Stratejik Derinliği” sadece ölüm ve savaş getirmiştir. Libya’da 51 000 sivilin ölümünün her boyuttaki sorumlusu Türkiye olmuştur. Halkımızdan alınan vergilerle eli kanlı, silahlı şebekelerin NATO desteğiyle Libya’yı kana bulayan vicdansız eylemlerin suç ortağı yapılmıştır. Halkımızın anlına sürülen bu tarihi kara lake, bu güçlerin nasıl bir vicdanla hareket ettiklerini göstermeye yeterlidir.
Sonuçta ikiyüzlü politikalar içte olduğu kadar dışta da iflas etmiştir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki inandırıcılığının da sonudur. Suriye, Türkiye’yi bölgeye getiren ve bölgeden kovan ülke olması bu anlamda tesadüf değildir. Bu noktada kendini aldatan medya pohpohlamalarının hiçbir değere sahip olmadığı anlaşılmıştır. Kendi gücüyle bölgeyi girdiği sanılan Erdoğan yönetiminin, bölgede düştüğü halleri anlamak için, dün (2 Eylül 2011) Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun İsrail’le diplomatik ilişkileri en alt düzeye düşüreceği açıklaması ardından Arap aydınlarının gösterdiği bıyık altı gülüşü ve “Erdoğan artık bu oyunların Araplarda geçer akçe olamaz” deyişlerini hatırlatmak ve “Erdoğan öncelikle BM’nin aldığı karalara İsrail’in uymasını istesin, 1958’den İsrail’le parlamentonun haberi olmadan yapılan askeri ittifakları lağvetsin, Arap-İsrail savaşlarında Amerikan üslerini İsrail lehine kullanmasının sonucu, katledilen asker ve sivil Arapların hakkını ödesin” diyerek öfkeyle dile getirdikleri haklı tepkiler çok şey anlatmaya yeterli olacaktır.
İSRAL MISIR’DAN ÖZÜR DİLER
ERDOĞAN İKTİDARI ÜLKEMİZİ FÜZE KALKANI PROJESİNE MAHKUM EDER.
Erdoğan ikiyüzlülüğünün bir başka boyutta güçsüzlüğünü açığa vuran önemli bir veri de son İsrail-Mısır gerginliğinde ortaya çıktı. İsrail-Mısır’ın Sina sınırında çıkan bir çatışmada İsrail, Mısırlı asker ve sivilleri katletti. Bunun üzerine Mısır halkı ayağa katlık İsrail Büyükelçisinin kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini istedi. Büyükelçilik binasındaki İsrail bayrağı kaldırıldı ve yakıldı. İsrail Mısır Arap halkının bu haykırışlarından duyduğu tedirginlik gerçekte Mısır’ın gücüydü. Bunun üzerine Mısır askeri yönetimimin derhal özür dilenmesini istemesi üzerine İsrail, hiç beklemeden, kimseye danışmadan, dolandırmadan, özür diledi. İşte güç budur.
Buna karşı, ülkemizin 9 vatandaşı en iğrenç şekilde, uluslar arası hukuka aykırı tarzda katledilmesine rağmen, bir yıldır yalvar yakar, masa altından bin bir takla atarak, Avrupalıları devreye sokarak görüşmeler yapıp “özür” dilenciliği yaptı. İsrail’in, ülkemizi çapsız görerek, tutarsız ve güçsüz görerek bu talepleri elinin tersiyle itti.
Erdoğan iktidarı BM raporunun adaletsizce yazıldığı ( BM ne zaman adil bir rapor yazdı ki, özellikle işin içinde İsrail çıkarları olunca) ve İsrail’in Türkiye’den özür dilemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle, her zamanki ikiyüzlü oyuna başvuruldu. Bu geleneksel ikiyüzlü politikanın basına yansıyan ucu şu satırlarda ifadesini buldu. “Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e sert çıkıştan hemen önce Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal, askeri strateji uzmanlarının karşı çıktığı Füze Kalkanı Projesi’nin bir ayağı olan radar sisteminin Türkiye’ye kurulması yönünde anlaşmaya varıldığını duyurdu”
İşte, Erdoğan iktidarının kabadayılığı da bu kadardı. Bu, güçsüzlerin davranışıydı, bu İsrail karşısındaki kaygının, korkunun ilkesizliğin tutarsızlığın ifadesiydi. Bir yandan Arapları bir daha kandırabileceğini diğer yandan “Füze Kalkanı Projesi’nin bir ayağı olan radar sisteminin Türkiye’ye kurulması yönünde” bölgede yapılacak kirli savaşların kuklası olarak İsrail’e karşı tepkisinin hafifletilmesini sağlayacağı bir oyun oynuyordu. Bu duruş bir kez daha ülkemizde abartma ve yalanla ikiyüzlü politikalarla bir adım öteye geçilemeyeceğinin de bir ifadesiydi. Erdoğan iktidarı müsteşarlarına, diplomatlarına ve yandaş medyanın “bölge uzmanı” yazarlarına ithaf olunur.
İSRAİL TÜRKİYE GERGİNLİĞİ
SURİYE VE KÜRTLERİN KADER BİRLİĞİ
Mihrac Ural
4 Eylül 2011
Kürt halkına ölüm vahşetini dayatanlar, 200 yıllık tarih içinde 39 kez Kürt halkının direnişiyle yüz yüze kaldılar. Ölüm denklemlerinden, “katli vacip” söylemlerinden güvenlik önlemleri ve sonuçta sınır ötesi operasyonlarla kendi vatandaşına bomba, füze, top mermi yağdıran bu zihniyetin bitip tükenmez aldatmaları, , komşuları arkadan hançerleyen ikiyüzlü politika ahlaksızlıkları, her zaman olduğu gibi, bu gün de Kürt halkına ölüm olarak yağmaya devam ediyor.
Kan dökme üzerine kurgulanan siyasetler bitip tükenmiyor. Kandil’de süren vahşet, bu aklın, insanlıkla bitip tükenmez düellosu olarak sürüyor. Kan akıyor, analara kan ağlatılıyor. Bu güç koşullarda CEPHE HAREKETİ her zaman olduğu gibi bu gün de Kürt halkının yanındadır ve yanında olmaya devam edecektir. Eli kanlı iktidarın karşısında duracak, tarihsel misyonunun gerektirdiği rolü oynayacaktır. Sayıları değil, tutumları öne çıkaran her mücadelenin anlamlı bir unsuru olacaktır. Adana etkinliğinde aldığımız yer bunun ifadesidir. Bu dünden bu güne gelen mücadelemizin sarsılmaz kararlı duruşudur. Kürt halkına ahlaksız ve zalimce ölüm reva görenler er ya da geç döktükleri kanda boğulacaktır.
BÖLGEDE HEDEF DİRENME GÜÇLERİDİR
Kürt halkı. Bölgede yürütülmek, ikame edilmek istenen Büyük Orta-doğu Projesinin (BOP) temel hedefleri arasındadır. Çünkü direnen haklar uğruna mücadele eden bir siyasal duruş sergilemektedir. Bu duruşun bölge halklarına ilettiği mesaj, emperyalistleri ve onların bölgedeki ortaklarını oldukça rahatsız etmektedir. Kürt özgürlük hareketinin, bölge ölçeğinde kararlıca arkasında durduğu doğruların yarattığı etki, bölgemizin siyasal yeniden dizayn edilmesini isteyen dünya şer güçlerini rahatsız etmektedir. Kafkaslardan, Akdenize uzanan bu coğrafyada enerji güzergahı denetlemek isteyen güçler, özgürlüğe, demokrasiye, açılıma, barışa ve barış içinde güvenli yaşama izin vermek istemezler. Onların istediği, ulusal parçalanmışlığın devamıdır. Hiçbir ulusun özgürce, demokratik bir zemin üzerinde birliğini istemezler. Bu nedenle Kürt ulusunun parçalanmasının devamını isterler. Bu karanlık algılar, barış içinde yaşayan ülkeleri ise parçalamak isterler. Ulusal hakları için mücadele eden Filistin halkının, İsrail işgallerinden arta kalan küçücük bir bölümünde, kendi toprakları üzerinde devlet kurma hakkını tehlikeli görüp engellerler, Suriye gibi farklılıklarıyla barış içinde yaşayan devrim gibi reformlarla demokratik bir ülke olma yönünde ilerleme çabasında olan bir ülkeyi de eli kanlı şebekelerin yarattığı anarşi içinde bunaltmaya çalışırlar; gerekirse parçalayıp bölerek dize getirmek için çırpınırlar, askeri operasyon için zemin hazırlarlar.
BÖLGE SAFLAŞMASI
Bölgemizde olan tüm gelişmeler açıkça mazlumların, zalimlerle karşı karşıya geldiğini, saflaşmanın bu minval üzerinde derinleştiğini göstermektedir. Kuzey Irak içlerine kadar sınır dışı operasyonlarla Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı askeri hava operasyon düzenleyen ve bunu kara hareketiyle tamamlamayı düşünen çılgın ve bir o kadar maceracı akılların aynı anda Suriye’ye karşı NATO ya da BM kararları adı altında askeri operasyona hazırlanmaları oldukça manidardır. Kürt halkına yönelik kanlı operasyonlarda Iranın yer alması ve Türkiye’yle eş güdüm içinde olması, Iranın Bölgemize emperyalistler tarafından dayatılan projelere karşı durduğu konusundaki iddialarını da zayıflatan bir veridir. İran’ın, Şah dönem dahil bu güne kadar Kürt halkına yönelik kanlı kıyımları, bu ülkenin bölgemize yönelik dış güçlere karşı mücadelede tatarsızlığının da bir ifadesidir. Türkiye bu tutarsızlı kendi ikiyüzlü politikasının bir uzantısı olarak kullanmaya çalışması Kürt halkının özgürlük mücadelesinde ne türden kumpaslarla yüz yüze olduğunu gösteriyor. Buna rağmen Kürt halkının bölgede dostları olduğunu biliyoruz. Özellikle bu kesitte, 1980’li yıllarda olduğu gibi Suriye ve Kürt özgürlük hareketi, arada yaşanan on yıllık kopukluğu rağmen bir kez daha aynı barikatta oldukları görülmüştür.
Bu gün Suriye halkları da ülkesi ve güçleriyle, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin yüz yüze kaldığı tehlikelerin aynısıyla yüz yüze kalmaktadır. Bu gün Kürtleri, sınır dışı askeri hava operasyonlarıyla bombalar, füzelerle katledenler gerçekte Suriye halkını katletmek için bunu bir prova olarak ikame etmektedirler. Son 300 yıllık tarihi boyunca (II. Viyana kuşatması 1683’den beri) hiçbir askeri zaferi olmayan, batılı güçler için “en ucuzu malı askeri” olarak tanımladıkları bu ordunun, Kürt halkının özgürlük mücadelesi karşısında uğradığı iflaslar, süren kirli savaşın hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağının da garantisidir. Arkasında Kürt halkının durduğu bu özgürlük talebine yer yüzenin hiçbir kudretinin yenilgiye uğratması mümkün olmayacaktır da. Bu cümlelerimi bir tez olarak Suriye için de tekrar edebilirim. Suriye 50 yıllık savaş tarihinde, direnmeyi sürdüren bir ülke olarak mazlum olduğunu çok iyi bilir. Halkının da ordusunun arkasında ölümüne sonuna kadar gidecek dirayeti göstereceğini binlerce veride görmek mümkündür. Bu güçlere Filistin davasının direnme güçlerini ve Lübnan’ın başarıdan başarıya koşan direnme güçlerini de eklemek gerekir. Bu güçlere Irak sahasında ve bölgenin diğer alanlarında etkin olacak bir dizi gücü de eklemek yanlış olmayacaktır.
Bölgenin derinlemesine ve genişlemesini saflaşmasında böylesi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu saflaşmada geç kalmadan yerine getirilmesi gereken ilişki ve yükümlülükler olduğuna işaret edeceğim. Bu ilişkiler elbette kendi mecrasında yeniden yükselerek, yeni biçimler altında kendini ifade edecektir. Bu adımların atıldığını da iyi biliyorum. Ancak bu ilişkilerin yakın geçmişin acı tecrübeleri nedeniyle kamuoyuna yansıtılmasında oldukça ağır davranıldığı da açıktır. Bunun hızla aşılması gereklidir. Kamuoyunu tatmin eden, açık, şeffaf ve halklar adına bu yakınlaşmaların ortaya konarak kirli savaşları yürüten, emperyalist güçlerin, Siyonistlerin bölgedeki taşeronlarını teşhir eden çabalarında yükselmesi gerekmektedir.
İSRAİL-TÜRKİYE GERGİNLİĞİ ARAPLARI ALDATAMAYACAKTIR
İsrail’le yeniden gerildiği sanılan ilişkilerin hiçte öyle olmadığı, doğru bilgilerle de kamuoyuna iletmek bir görevdir. Libya ve Suriye’yle ilişkilerin ikiyüzlü çıkarcılık sonucu, arkadan hançerlemelerle iflas etmesiyle bölgeden apar topar atılan Türkiye’nin, bölgede bir kez daha dönmesini sağlayacak bir değil bir milyon “one minute”ni bile yetersiz kaldığı açığa çıktıkça, İsrail’le gerginlik yaratarak kazanacağı hiçbir şey olmayacaktır: Bu bölgenin halkları, aydınları, bilgeleri, siyasal örgütleri, direnme güçleri Türkiye’de iktidar olanların haklarının iradesine rağmen, kirli yüzleri görülmüştür. Bu, artık geri dönüşü mümkün olmayan bir süreçtir. Yeni Osmanlıcılığın, içi kof hasta adamının, tek dişi kalmış canavar halleriyle bölgede Suriye’ye rağmen bir yer edinebilmesinin mümkünü kalmamıştır; Suriye yönetimi de dostluk, kardeşlik adına uğradığı ihanetin ağır bedelini Deraa’da, Humusta, Banyas’ta ve Cisir el Şuğur’da Erdoğan’ın desteklediği eli kanlı şebekelerin katlettiği evlatlarıyla ödemiştir. Türkiye’nin dünya şer güçleri kuklası iktidarları, Cumhuriyeti tefsiye ederken döneminin “yurtta sulh dünyada sulh” ilkesini çiğneyerek, NATO üyesi olduğu günden bu güne kadar, bölgemizde ABD- İsrail çıkarlarının bir unsuru olarak bölge halklarına ölüm yağdırmaktan başka bir şey başaramamıştır. Son on yılda “Komşularla sıfır sorun” maskesiyle, Yeni Osmanlıcılığın “Stratejik Derinliği” sadece ölüm ve savaş getirmiştir. Libya’da 51 000 sivilin ölümünün her boyuttaki sorumlusu Türkiye olmuştur. Halkımızdan alınan vergilerle eli kanlı, silahlı şebekelerin NATO desteğiyle Libya’yı kana bulayan vicdansız eylemlerin suç ortağı yapılmıştır. Halkımızın anlına sürülen bu tarihi kara lake, bu güçlerin nasıl bir vicdanla hareket ettiklerini göstermeye yeterlidir.
Sonuçta ikiyüzlü politikalar içte olduğu kadar dışta da iflas etmiştir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki inandırıcılığının da sonudur. Suriye, Türkiye’yi bölgeye getiren ve bölgeden kovan ülke olması bu anlamda tesadüf değildir. Bu noktada kendini aldatan medya pohpohlamalarının hiçbir değere sahip olmadığı anlaşılmıştır. Kendi gücüyle bölgeyi girdiği sanılan Erdoğan yönetiminin, bölgede düştüğü halleri anlamak için, dün (2 Eylül 2011) Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun İsrail’le diplomatik ilişkileri en alt düzeye düşüreceği açıklaması ardından Arap aydınlarının gösterdiği bıyık altı gülüşü ve “Erdoğan artık bu oyunların Araplarda geçer akçe olamaz” deyişlerini hatırlatmak ve “Erdoğan öncelikle BM’nin aldığı karalara İsrail’in uymasını istesin, 1958’den İsrail’le parlamentonun haberi olmadan yapılan askeri ittifakları lağvetsin, Arap-İsrail savaşlarında Amerikan üslerini İsrail lehine kullanmasının sonucu, katledilen asker ve sivil Arapların hakkını ödesin” diyerek öfkeyle dile getirdikleri haklı tepkiler çok şey anlatmaya yeterli olacaktır.
İSRAL MISIR’DAN ÖZÜR DİLER
ERDOĞAN İKTİDARI ÜLKEMİZİ FÜZE KALKANI PROJESİNE MAHKUM EDER.
Erdoğan ikiyüzlülüğünün bir başka boyutta güçsüzlüğünü açığa vuran önemli bir veri de son İsrail-Mısır gerginliğinde ortaya çıktı. İsrail-Mısır’ın Sina sınırında çıkan bir çatışmada İsrail, Mısırlı asker ve sivilleri katletti. Bunun üzerine Mısır halkı ayağa katlık İsrail Büyükelçisinin kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini istedi. Büyükelçilik binasındaki İsrail bayrağı kaldırıldı ve yakıldı. İsrail Mısır Arap halkının bu haykırışlarından duyduğu tedirginlik gerçekte Mısır’ın gücüydü. Bunun üzerine Mısır askeri yönetimimin derhal özür dilenmesini istemesi üzerine İsrail, hiç beklemeden, kimseye danışmadan, dolandırmadan, özür diledi. İşte güç budur.
Buna karşı, ülkemizin 9 vatandaşı en iğrenç şekilde, uluslar arası hukuka aykırı tarzda katledilmesine rağmen, bir yıldır yalvar yakar, masa altından bin bir takla atarak, Avrupalıları devreye sokarak görüşmeler yapıp “özür” dilenciliği yaptı. İsrail’in, ülkemizi çapsız görerek, tutarsız ve güçsüz görerek bu talepleri elinin tersiyle itti.
Erdoğan iktidarı BM raporunun adaletsizce yazıldığı ( BM ne zaman adil bir rapor yazdı ki, özellikle işin içinde İsrail çıkarları olunca) ve İsrail’in Türkiye’den özür dilemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle, her zamanki ikiyüzlü oyuna başvuruldu. Bu geleneksel ikiyüzlü politikanın basına yansıyan ucu şu satırlarda ifadesini buldu. “Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’e sert çıkıştan hemen önce Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal, askeri strateji uzmanlarının karşı çıktığı Füze Kalkanı Projesi’nin bir ayağı olan radar sisteminin Türkiye’ye kurulması yönünde anlaşmaya varıldığını duyurdu”
İşte, Erdoğan iktidarının kabadayılığı da bu kadardı. Bu, güçsüzlerin davranışıydı, bu İsrail karşısındaki kaygının, korkunun ilkesizliğin tutarsızlığın ifadesiydi. Bir yandan Arapları bir daha kandırabileceğini diğer yandan “Füze Kalkanı Projesi’nin bir ayağı olan radar sisteminin Türkiye’ye kurulması yönünde” bölgede yapılacak kirli savaşların kuklası olarak İsrail’e karşı tepkisinin hafifletilmesini sağlayacağı bir oyun oynuyordu. Bu duruş bir kez daha ülkemizde abartma ve yalanla ikiyüzlü politikalarla bir adım öteye geçilemeyeceğinin de bir ifadesiydi. Erdoğan iktidarı müsteşarlarına, diplomatlarına ve yandaş medyanın “bölge uzmanı” yazarlarına ithaf olunur.
1 Eylül 2011 Perşembe
CEPHE HAREKETİ KÜRT HALKIYLA OMUZ OMUZA
Adana protestosu
Mihrac Ural
1 Eylül 2011
Kürt halkına ölüm vahşetini dayatanlar, 200 yıllık tarih içinde 39 kez Kürt halkının direnişiyle yüz yüze kaldılar. Ölüm denklemlerinden, “katli vacip” söylemlerinden güvenlik önlemleri ve sonuçta sınır ötesi operasyonlarla kendi vatandaşına bomba, füze, top mermi yağdıran bu zihniyetin bitip tükenmez aldatmaları, , komşuları arkadan hançerleyen ikiyüzlü politika ahlaksızlıkları, her zaman olduğu gibi, bu gün de Kürt halkına ölüm olarak yağmaya devam ediyor. Kan dökme üzerine kurgulanan siyasetler bitip tükenmiyor. Kandil’de süren vahşet, bu aklın, insanlıkla bitip tükenmez düellosu olarak sürüyor.
Kan akıyor, analara kan ağlatılıyor. Bu güç koşullarda CEPHE HAREKETİ her zaman olduğu gibi bu gün de Kürt halkının yanındadır ve yanında olmaya devam edecektir. Eli kanlı iktidarın karşısında duracak, tarihsel misyonunun gerektirdiği rolü oynayacaktır. Sayıları değil tutumları öne çıkaran her mücadelenin anlamlı bir unsuru olacaktır. Adana etkinliğinde aldığımız yer bunun ifadesidir. Bu dünden bu güne gelen mücadelemizin sarsılmaz kararlı duruşudur. Kürt halkına böylesi ahlaksız ve zalimce ölümü reva görülenler er ya da geç döktükleri kanda boğulacaktır.
29 Ağustos 2011 Pazartesi
CEPHE HAREKETİ DEMOKRATİK ANAYASA ve BARIŞ İÇİN
CEPHE HAREKETİ DEMOKRATİK ANAYASA ve BARIŞ İÇİN
ÜLKEMİZ DEVRİMCİ HEREKETİYLE OMUZ OMUZA
MEYDANLARA, MİTİNGE DAVET EDİYOR
Altta imzaları bulunan 27 kuruluş, devrimci etkinlik, hareket, sivil toplum etkinliği ülkemizin en temel sorunu barış ve demokratik anayasa için 11 eylülde Adana’da mitingin kararı aldı. Ülkemizin tüm devrimci eğilimlerini temsilen ortaya konan bu dayanışmada CEPHE HAREKETİ olarak bizler de dünden bu güne gelen mücadelemizin deney, birikim ve enerjisiyle en ön safta yarimizi alıyoruz.
On yıllardır ülkemiz devrimci mücadelesini özgürlük ve demokrasi mücadelesinde, en önde yürüme çabası içinde ortaya koyduğumuz siyasal tutum, bu gün ülkemizin en temel sorunlarını halkımızla, devrimci hareketle omuz omuza haykırmak için meydanlarda ifadesini bulan etkinlikleri yükseltmektedir. Bu mücadeleye katkı için tüm halkımızı saflarımıza katılmaya davet ediyoruz.
CEPHE HAREKETİ adına Anadolu Halkları Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Ahmet Pekyen, tertip komitesinin afiş ve bildirilerini okurlarımızla paylaştı.
I. Bildiri
SÜRECİN DİLİ ve EYLEMİ BARIŞ OLSUN,
HAKLAR YENİ ANAYASADA GÜVENCEYE KAVUŞTURULSUN
Son günlerde yoğunlaşan çatışmalı ortamın sonucunda artan ölümler, bu ülkenin barış ve kardeşliğini savunan biz emekçileri derin bir üzüntüye boğmakta ve geleceğe ilişkin kaygılarımızı artırmaktadır.
AKP hükümeti, son dönemde girdiği yönelim ile toplumdaki barış beklentilerini boşa çıkarmaktadır. Halkın demokratik beklentilerini karşılamak yerine şiddeti körükleyerek sorunun gerçek nedenlerini görünmez kılan ve çözümü zorlaştıran bu yönelimin ABD-AKP-Cemaat koalisyonu eliyle uygulanması, Türkiye toplumunu tek tipleştirmeye yönelik politikalarının bir parçasıdır.
Yaklaşık 30 yıldır Kürt sorununun gerçek sebeplerini açığa çıkarıp toplumun beklentilerine uygun bir çözüm üretmek yerine milliyetçi, şoven anlayışı besleyerek sorunun çözülmediği görülmüştür. Bu süreçte akan sadece kan ve gözyaşı olmuş, toplumun bir arada yaşama özlemi tahrip edilmiştir.
Bugüne kadar 30 bini aşkın insanımızın yaşamına mal olan, binlerce faili meçhul cinayete sebebiyet veren, ülkenin doğusunda her gün yeni bir toplu mezarın bulunduğu koşullar hükümetlerin yıllardır soruna savaş politikaları ve şiddet merkezli çözüm dayatmasının sonucunda ortaya çıkmıştır. Şiddet savaşı kışkırtıcı bir unsurdur, kim tarafından ne amaçla kullanılırsa kullanılsın barış ortamını zedeler, halklar arasında güvensizliği tesis eder.
Yıllardır toplumun vicdanında ve hafızasında silinmesi zor, derin izler bırakan bu acılar artık son bulmalıdır. Türkiye bugüne kadar savaşın bedelini en ağır şekilde ödemiştir. Savaşın değil, demokratik, barışçıl çözüm yollarının gündem olması için herkesi sağduyulu davranmaya davet ediyor, siyasilerin ve medyanın toplumda düşmanlık duygularını pekiştirecek açıklama ve yayınlar yapmak yerine, barış ve bir arada yaşam zeminini güçlendirecek somut adımlar atmalarını istiyoruz.
Barış için, kardeşlik için, evlatlarımızın öldürülmemesi için, savaşa dur demek için demokratik bir anayasa için tüm halkımızı mitinge davet ediyoruz.
DEMOKRATİK ANAYASA İÇİN TALEPLERİMİZ:
1. Türklerin, Kürtlerin ve bütün milliyetlerden halkların tam hak eşitliğini ve özgür, demokratik koşullarda bir arada yaşamasını garanti altına almalı, bu temelde bölgesel özerklik de dâhil Kürtlerin demokratik hak ve taleplerini karşılamalı, azınlıkların varlığını kabul edip haklarını tanıyarak, ayrımcılığı, nefreti ve ırkçılığı kesin olarak yasaklamalıdır.
2. Devletin tüm din ve mezheplere karşı eşit uzaklıkta durmasını sağlamalı, din derslerini zorunlu olmaktan çıkarmalı, diyanet aracılığıyla devlete bağlı din adamlığına son vererek gerçek bir laikliğin temeli oluşturulmalı, başta Aleviler olmak üzere, ezilen ve dıştalanan tüm inançların demokratik hak ve özgürlüklerini eksiksiz karşılamalıdır. Vatandaşlık kavramını, etnik köken, dinsel inanç, cinsiyet, siyasal görüş ayrımı yapmaksızın, eşit hak ve sorumluluklar açısından tanımlamalıdır.
3. Militarizmden, güvenlik rejimi zihniyetinden tümüyle arınmış olmalı, askeri darbeleri tümüyle mahkûm etmeli, onlar aracılığıyla doğmuş bütün kurum ve yasaları ortadan kaldırmalı, başta JİTEM, Özel Harekât Dairesi, kontrgerilla gibi kurumları ve bunların faaliyetlerini gizlice finansa eden örtülü ödenek gibi kaynakları yasa dışı ilan etmeli, sorumlularının yargılanmasını teminat altına almalıdır.
4 . Seçim barajları kaldırılmalı, seçim yardımı adı altında hazinenin yağmalanmasına son vermeli, bütün siyasi partilerin eşit koşullarda seçime girmesini sağlamalıdır.
5 . İşçilerin, emekçilerin örgütlenme ve siyasi faaliyet yürütmesinin önündeki engelleri kaldırmalı, başta dayanışma grevi olmak üzere, grev ve toplu sözleşme hakkında sınırsız özgürlükler getirip lokavtı yasaklarken, kamu emekçilerinin grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkını tanımalı, sendikasız, sigortasız işçi çalıştırmayı yasaklamalı, sendikalaşma ve toplu sözleşme yapmanın önünde engel olan her tür baraj ve yasağı kaldırmalıdır. İşçileri, memurları ve köylüleri açılığa, sefalete, kölece yaşama koşullarına mahkûm eden iş ve çalışma yasalarını ortadan kaldırmalıdır.
6 . Sağlık ve eğitim hakkı başta olmak üzere kamu hizmetlerinin devlet tarafından nitelikli, parasız ve zorunlu olarak verilmesini, İnsanca bir yaşam ve barınma hakkını devlet olarak karşılamayı güvence altına almalı, bu kapsamda gerekli sosyal yardımların düzenli ve maddi olarak yapılmasını zorunlu hale getirmelidir.
7. Engellilerin yaşam koşullarını, çalışma haklarını eksiksiz tanımlamalı, kentleri, konutları, toplu taşıma araçlarını, çalışma alanlarını, eğlence ve kültür mekânlarını engelsiz hale getirmeyi hedeflemelidir.
8. Kadınların cins olarak karşılaştıkları her türden baskı, şiddet ve engellemeyi kesin biçimde yasaklamalı, her alanda eşit temsil için önlemler almalıdır.
9. Sanatın ve sanatçının eksiksiz gelişmesi için gerekli koşulları yaratan, bunun önündeki tüm hukuksal, yasal ve toplumsal engelleri kaldıran önlemler almalıdır.
10. Çevrenin korunması, anayasanın temel ilkelerinden olmalıdır. Tarihsel ve kültürel mirasın korunması için ciddi ve samimi önlemler alınmalı, daha önce bunun aksine yapılmış tüm yasalar ve başlatılmış uygulamaları iptal etmelidir.
11. Parasız, demokratik, bilimsel, anadilde eğitim ve akademik özgürlüğü tam olarak sağlamalı, üniversiteler başta olmak üzere bütün eğitim kurumlarını tüm gençler ve yurttaşlar için erişilebilir hale getirmelidir.
HAYDİ MİTİNGE
11 EYLÜL 2011 PAZAR SAAT : 16.00
YER : UĞUR MUMCU MEYDANI
MİTİNG ÇAĞRICILARI
1. ADANA BARIŞ MECLİSİ
2. DİSK ADANA BÖLGE
3. KESK ADANA ŞUBELER PLATFORMU
4. TÜMTİS
5. TMMOB ADANA İKK
6. ADANA TABİP ODASI
7. ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ
8. 78’LER GİRİŞİMİ
9. İHD
10. BDP
11. BULAMLILAR DERNEĞİ
12. CEPHE HAREKETİ
13. ÇHD
14. EDP
15. EMEP
16. ESP
17. HALKEVLERİ
18. MEYA-DER
19. MKM
20. ÖDP
21. PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ
22. SOSYALİST YENİDEN KURULUŞ
23. TİHV ADANA TEMSİLCİLİĞİ
24. TUHAY-DER
25. TUNCELİLER DERNEĞİ
26. TÜRKİYE GERÇEĞİ
27. TZP
KURUMLAR ADINA
MİTİNG TERTİP KOMİTESİ BAŞKANI
TÜRKİYE (ADANA) BARIŞ MECLİSİ SÖZCÜSÜ
Güven BOĞA
II. Bildiri
ÖLÜMLERİ DURDURUN,
BARIŞ İSTEYENLERİN ÇIĞLIĞINI DUYUN…
HAYDİ MİTİNGE
Ölen ve öldürenin kardeş olduğu, akıl almaz, vicdan kabul etmez bir savaşın acılarını ve ağır yükünü yıllardır tüm toplum olarak çekiyoruz. Özellikle son dönemlerde sertleşen ve tırmanan çatışma süreciyle acılarımız daha da artmış, her gün artarak gelen ölüm haberleri karşısında kendimizi çaresiz ve güçsüz hisseder olduk.
Türkiye’nin daha fazla şiddet ve kaos ortamına çekilmek istendiği bir dönemde meydana gelen gençlerin yaşamına neden olan bu çatışmalar ve ölümler demokrasi, barış ve kardeşlik duygularının gelişmesini engellemeye yönelik olduğu açıktır. Türkiye de yaşayan herkes, yıllardır barışa, kardeşliğe ve huzura özlem duymaktadır. Artık savaşın son bulmasını Kürt halkının uzattığı barış elinin tutulmasını istiyor. Türkiye halkı güne insanların öldüğü haberleriyle başlamak istemiyor. Yeter bu akan kan dursun diyor.
AKP bir taraftan yoğun bir propaganda eşliğinde ileri demokrasi, barış naraları atarken, diğer taraftan operasyonları arttırması, çatışma sürecinin kışkırtılması, ve her gün yeni ölümlerin yaşanmasının hangi amaca hizmet ettiği açıktır.
AKP, barış ve demokratik çözüm çağrıları karşısında askeri operasyonlarda ısrar etmesi, ülkeyi adeta yangın yerine çevirmesi OHAL günlerini çağrıştırmaktadır. AKP’nin Kürt halkına ve emekçilere yönelik “çılgın” projesi bu olsa gerek. Yani her gün operasyonlar, binleri bulan gözaltılar ve tutuklamalar, gaz bombaları, çoluk çocuk, yaşlı demeden halka dönük saldırılar; sorunları çözmek yerine daha da derinleştirmektedir. Bu zihniyet, halklar arasında düşmanlık yaratmak ve savaşta ısrar etmekten başka bir anlama gelmiyor.
• 12 Eylül sonrası bir milyon insanımızı gözaltına alanlar, yüz binlercesini işkence tezgâhlarından geçirenler, 30 yıldır dağları bombalayanlar, ormanları yakanlar, ısrarla ve inatla “kirli savaşı” yürütenlerden hesap sorulmadığı sürece,
• Adı konulmamış savaşta 17 bin insanımızı kuyulara atanlardan, köprü altlarında infaz edenlerden hesap sorulmadığı sürece,
• Faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu ikrar edenlerden hesap sorulmadığı sürece,
• 30 yıldır silahların devreden çıkarılması için ortaya çıkan barış fırsatını küçük hesaplarla heder edenlerden, sivil insanları katledenlerden, Israrla son kişiyi öldürene kadar, askeri operasyonlara devam etmek isteyenlerden hesap sorulmadığı sürece,
• Sınır karakollarında, dağlarda öldürülen gençlerin acılarına son vermekten kaçınanlardan hesap sorulmadığı sürece,
• Anaların gözyaşının gerçekten dinmesi ve evlat acısının son bulması için çaba göstermeyenlerden hesap sorulmadığı sürece,
Özgür, eşit ve demokratik bir ülkede bir arada yaşamak ne kadar mümkün olur?
Adil ve eşit barış isteyen herkesi, çözüm isteyen herkesi, birlikte olmaya operasyonlara, katliamlara evlatlarımızın öldürülmesine karşı sesini yükseltmeye çağırıyoruz.
Barış İçin, Kardeşlik İçin, Evlatlarımızın Öldürülmemesi İçin, Savaşa Dur Demek İçin, Demokratik Bir Anayasa İçin, Tüm Halkımızı Mitinge Davet Ediyoruz. Sanatçı Ali ASKER’in de Katılımıyla Her Dilden Barışın Türkülerini Haykıracağız. 29.08.2011
Tarih:11 Eylül 2011 Pazar / Saat: 16.00 / Yer: Uğur Mumcu Meydanı
MİTİNG ÇAĞRICILARI
1. ADANA BARIŞ MECLİSİ
2. DİSK ADANA BÖLGE
3. KESK ADANA ŞUBELER PLATFORMU
4. TÜMTİS
5. TMMOB ADANA İKK
6. ADANA TABİP ODASI
7. ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ
8. 78’LER GİRİŞİMİ
9. İHD
10. BDP
11. BULAMLILAR DERNEĞİ
12. CEPHE HAREKETİ
13. ÇHD
14. EDP
15. EMEP
16. ESP
17. HALKEVLERİ
18. MEYA-DER
19. MKM
20. ÖDP
21. PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ
22. SOSYALİST YENİDEN KURULUŞ
23. TİHV ADANA TEMSİLCİLİĞİ
24. TUHAY-DER
25. TUNCELİLER DERNEĞİ
26. TÜRKİYE GERÇEĞİ
27. TZP
KURUMLAR ADINA
MİTİNG TERTİP KOMİTESİ BAŞKANI
TÜRKİYE (ADANA) BARIŞ MECLİSİ SÖZCÜSÜ
Güven BOĞA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)