7 Mart 2010 Pazar
8 MART KADIN YİNE KENDİNİ ALDATIYOR
Mihrac Ural
8 Mart 2010
Her 8 Martta aklıma ilk gelen algı kadın kendini aldatıyor yönündedir. Bu gün ve bunun gibi binlerce gün, kadın sorunu için bir öneri bile taşımıyor. Kadını makinanın bir parçası olan emekçi olarak algılamakla genelleştirip, hemen çözülebilir sorunlarını dahi ebede kadar erteliyor.
Esasında, emekçi kadın diye bir kadın yok. Emekçiler var, emekçi sınıflar ve onların hak ve hukuk mücadeleleri var. Ancak kadın olmak ayrı bir olaydır. Bunu öncelikle kadının bilmesi gerek. Bu, kadını mensup olduğu kollektif kimlikten koparmak değildir, özgün sorunlarıyla yüz yüze getirmektir. Özgün kollektif kimliğini bilince çıkarıp ne yapması gerektiğine ilişkin bin millik bir yolda bir adım atmasını sağlamaktır. Bu adım atılmadın kadın kendini aldatmaktan başka bir şey yapmayacaktır; bu ise bin yıllardır sürün toplumsal baskıya, kadın cinsi olarak onay vermektir.
Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde yatan çözülebilir bir dizi kaostan da çıkamıyor.
***
Kadın üzerinde yazmak benim için çok riskli. Hemen tepki alıyorum. Kadın hakları konusunu çok farklı algıladığım doğru, kadına da çattığım ve kendini aldattığını belirttiğim satırlarda kabalık yaptığım da oluyor.
Vatandaş hakları, insan hakları genellemesi içinde, insan olan kadının demokrasi ve özgürlüklerle ilgili haklarını kazanmasına kayıtsız şartsız omuz vermek bir insanlık görevidir. Ancak konu gelip kadın hakları gibi bir özgünlük alınca, orada durup düşünmek gerekiyor. Genellemeler kayboluyor özelin gerçekliği şamar gibi insanın yüzünde patlıyor.
Bir kaç yıldır 8 Martta yazı yazıyorum. Kadın haklarıyla ilgli yazdıklarıma yeni bir ek yapmayı gerekterin bir şey yok. Tersine yazılanları okudukça, herkesin arkadan nal toplamakla meşgul yazılar içinde boğulduğunu görüyorum.
Her 8 martta aklıma ilk gelen algı kadın kendini aldatıyor yönündedir. Bu gün ve bunun gibi binlerce gün, kadın sorunu için bir öneri bile taşımıyor. Kadını makinanın bir parçası olan emekçi olarak algılamakla genelleştirip, hemen çözülebilir sorunlarını dahi ebede kadar erteliyor.
Esasında, emekçi kadın diye bir kadın yok. Emekçiler var, emekçi sınıflar ve onların hak ve hukuk mücadeleleri var. Ancak kadın olmak ayrı bir olaydır. Bunu öncelikle kadının bilmesi gerek. Bu, kadını mensup olduğu kollektif kimlikten koparmak değildir, özgün sorunlarıyla yüz yüze getirmektir. Özgün kollektif kimliğini bilince çıkarıp ne yapması gerektiğine ilişkin bin millik bir yolda bir adım atmasını sağlamaktır. Bu adım atılmadın kadın kendini aldatmaktan başka bir şey yapmayacaktır; bu ise bin yıllardır sürün toplumsal baskıya, kadın cinsi olarak onay vermektir.
Artık birileri kadına günaydın diyebilmelidir. Geç kalmış algıları ortaya koyabilmelidir.
Sözlerim çok mu muğlak. Müsaadenizle beliretiym. Kadın sorunu siyasal hak ve hukuk sorunu değildir. Bu söylemin paradigması ataerkildir. Bu haklar insanlığın haklarıdır. Kadının sorunu bunlara ek şeylerdir ve farklıdır.
Kadının sorunu öncelikle doğasıdır. Bunun yanı sıra doğanın da kendisidir. Bu iki sorun üzerine, ataerkil sistemler dizisi olarak, toplamlar tarihinin sakat kadın algılarını, inanç türlerinin kadını ötekileşteren algılarını da eklediğmizde kadının nasıl bir ölüm cenderesinde olduğunu kavramak zor değildir. Bu hadikaplar aşılmadan, eğitilmeden, altarnatifler geliştirilmeden siyasal taleplerle bu sorunun içinden çıkmak imkansızdır; gerçekçi bir tarihsel dönüşüm doğayı ve kadın doğasını etkileyecek değişimi başarmadan, kadın cins olarak bin bir biçimde yine esir olacaktır, boyun eğecektir. Kadının başta kendini aldatmakta ifadesini bulan bu süreç yeniden üretilirken, birileri bitip tükenmeyen oyalamalarla da okşayarak aldatmaya devam edecektir.
Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde yatan çözülebilir bir dizi kaostan da çıkamıyor.
Kadın doğası hızla evrimleşip, ataerkil toplum sistemleri tarafından esir edilme hali son bulmadan, kadın sorunları konusunda bir adım atılmış olamaz. Kadın, bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin özgürlüğü ve demokratik bir ortamda gelişimini sağlayamayan sistemlerin de ağır kuşatması altındadır.
Üst yapı algıları kadın cinsini ötekileştiren, kurum, kuruluş ve düzenlemelerin eseri olarak kadın, doğasının yarattığı iç kıskaçlara ağır ekler koymaktadır; mahale kadar toplum baskısını da buna eklediğimzde, görünmeyen bir bekaret kemeri, kadını cinselliğini esir almakla kalmıyor, ruhunun derinleklerine kadar bir kuşutma altında da tutuyor. Bu atmosfer içindeki kadın, boyun büyür, aldatılmaya açık oluyor ve en zalim olani kendi kendini aldatmayı gönüllü olarak seçmek durumunda kalıyor.
Kadın cinsinin tarih seriveninde, hala karanlık çağların yaşanıyor olması büyük bir handikab. Karanlık çağları evrensel ölçekte aşacak adımlar, kadın cinsinin sorunları karşısında daha direngen olmasına da olanak sağlayacaktır. Bunun için daha çok demokrasi ve özgürlük gerek. Tarihsel büyük dönüşümlerin önündeki engellerin aşılması gerek. Nitel bir değişimi bu alanda sağlamaksızın kadın sorunları konusunda ciddi bir adım atılması sözkonusu olamaz Sistem içinde kalan reformlar, siyasal iyileştirmeler sağlasa da kadın cinsiyle ilgili bir çözüm getiremez.
Kadın, içinde ataerkil verilerin üstünlüğünü sağlayan doğayı ve kendi doğasını büyük özgürlük ve demokrasi hamlesiyle aşma çabasına yönelmelidir. Uzun zamana yayılmış olsa da kurtuluş yolunda en gerçekçi adım budur. Kadın daha çok bilgi çağının, bilimsel ve teknik devrimlerin sonuçlarında etken bir dişli olmanını olanaklarını yaratmaladır. Toplumun olmazsa olmaz bir dişlisi haline gelmelidir. Bu soyut bir siyasal hak kazanımından da öte ayakları yere basan adımlar olmalıdır. Gerisi kuru laf kalabalığıdır.
8 Mart 2010
Her 8 Martta aklıma ilk gelen algı kadın kendini aldatıyor yönündedir. Bu gün ve bunun gibi binlerce gün, kadın sorunu için bir öneri bile taşımıyor. Kadını makinanın bir parçası olan emekçi olarak algılamakla genelleştirip, hemen çözülebilir sorunlarını dahi ebede kadar erteliyor.
Esasında, emekçi kadın diye bir kadın yok. Emekçiler var, emekçi sınıflar ve onların hak ve hukuk mücadeleleri var. Ancak kadın olmak ayrı bir olaydır. Bunu öncelikle kadının bilmesi gerek. Bu, kadını mensup olduğu kollektif kimlikten koparmak değildir, özgün sorunlarıyla yüz yüze getirmektir. Özgün kollektif kimliğini bilince çıkarıp ne yapması gerektiğine ilişkin bin millik bir yolda bir adım atmasını sağlamaktır. Bu adım atılmadın kadın kendini aldatmaktan başka bir şey yapmayacaktır; bu ise bin yıllardır sürün toplumsal baskıya, kadın cinsi olarak onay vermektir.
Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde yatan çözülebilir bir dizi kaostan da çıkamıyor.
***
Kadın üzerinde yazmak benim için çok riskli. Hemen tepki alıyorum. Kadın hakları konusunu çok farklı algıladığım doğru, kadına da çattığım ve kendini aldattığını belirttiğim satırlarda kabalık yaptığım da oluyor.
Vatandaş hakları, insan hakları genellemesi içinde, insan olan kadının demokrasi ve özgürlüklerle ilgili haklarını kazanmasına kayıtsız şartsız omuz vermek bir insanlık görevidir. Ancak konu gelip kadın hakları gibi bir özgünlük alınca, orada durup düşünmek gerekiyor. Genellemeler kayboluyor özelin gerçekliği şamar gibi insanın yüzünde patlıyor.
Bir kaç yıldır 8 Martta yazı yazıyorum. Kadın haklarıyla ilgli yazdıklarıma yeni bir ek yapmayı gerekterin bir şey yok. Tersine yazılanları okudukça, herkesin arkadan nal toplamakla meşgul yazılar içinde boğulduğunu görüyorum.
Her 8 martta aklıma ilk gelen algı kadın kendini aldatıyor yönündedir. Bu gün ve bunun gibi binlerce gün, kadın sorunu için bir öneri bile taşımıyor. Kadını makinanın bir parçası olan emekçi olarak algılamakla genelleştirip, hemen çözülebilir sorunlarını dahi ebede kadar erteliyor.
Esasında, emekçi kadın diye bir kadın yok. Emekçiler var, emekçi sınıflar ve onların hak ve hukuk mücadeleleri var. Ancak kadın olmak ayrı bir olaydır. Bunu öncelikle kadının bilmesi gerek. Bu, kadını mensup olduğu kollektif kimlikten koparmak değildir, özgün sorunlarıyla yüz yüze getirmektir. Özgün kollektif kimliğini bilince çıkarıp ne yapması gerektiğine ilişkin bin millik bir yolda bir adım atmasını sağlamaktır. Bu adım atılmadın kadın kendini aldatmaktan başka bir şey yapmayacaktır; bu ise bin yıllardır sürün toplumsal baskıya, kadın cinsi olarak onay vermektir.
Artık birileri kadına günaydın diyebilmelidir. Geç kalmış algıları ortaya koyabilmelidir.
Sözlerim çok mu muğlak. Müsaadenizle beliretiym. Kadın sorunu siyasal hak ve hukuk sorunu değildir. Bu söylemin paradigması ataerkildir. Bu haklar insanlığın haklarıdır. Kadının sorunu bunlara ek şeylerdir ve farklıdır.
Kadının sorunu öncelikle doğasıdır. Bunun yanı sıra doğanın da kendisidir. Bu iki sorun üzerine, ataerkil sistemler dizisi olarak, toplamlar tarihinin sakat kadın algılarını, inanç türlerinin kadını ötekileşteren algılarını da eklediğmizde kadının nasıl bir ölüm cenderesinde olduğunu kavramak zor değildir. Bu hadikaplar aşılmadan, eğitilmeden, altarnatifler geliştirilmeden siyasal taleplerle bu sorunun içinden çıkmak imkansızdır; gerçekçi bir tarihsel dönüşüm doğayı ve kadın doğasını etkileyecek değişimi başarmadan, kadın cins olarak bin bir biçimde yine esir olacaktır, boyun eğecektir. Kadının başta kendini aldatmakta ifadesini bulan bu süreç yeniden üretilirken, birileri bitip tükenmeyen oyalamalarla da okşayarak aldatmaya devam edecektir.
Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde yatan çözülebilir bir dizi kaostan da çıkamıyor.
Kadın doğası hızla evrimleşip, ataerkil toplum sistemleri tarafından esir edilme hali son bulmadan, kadın sorunları konusunda bir adım atılmış olamaz. Kadın, bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin özgürlüğü ve demokratik bir ortamda gelişimini sağlayamayan sistemlerin de ağır kuşatması altındadır.
Üst yapı algıları kadın cinsini ötekileştiren, kurum, kuruluş ve düzenlemelerin eseri olarak kadın, doğasının yarattığı iç kıskaçlara ağır ekler koymaktadır; mahale kadar toplum baskısını da buna eklediğimzde, görünmeyen bir bekaret kemeri, kadını cinselliğini esir almakla kalmıyor, ruhunun derinleklerine kadar bir kuşutma altında da tutuyor. Bu atmosfer içindeki kadın, boyun büyür, aldatılmaya açık oluyor ve en zalim olani kendi kendini aldatmayı gönüllü olarak seçmek durumunda kalıyor.
Kadın cinsinin tarih seriveninde, hala karanlık çağların yaşanıyor olması büyük bir handikab. Karanlık çağları evrensel ölçekte aşacak adımlar, kadın cinsinin sorunları karşısında daha direngen olmasına da olanak sağlayacaktır. Bunun için daha çok demokrasi ve özgürlük gerek. Tarihsel büyük dönüşümlerin önündeki engellerin aşılması gerek. Nitel bir değişimi bu alanda sağlamaksızın kadın sorunları konusunda ciddi bir adım atılması sözkonusu olamaz Sistem içinde kalan reformlar, siyasal iyileştirmeler sağlasa da kadın cinsiyle ilgili bir çözüm getiremez.
Kadın, içinde ataerkil verilerin üstünlüğünü sağlayan doğayı ve kendi doğasını büyük özgürlük ve demokrasi hamlesiyle aşma çabasına yönelmelidir. Uzun zamana yayılmış olsa da kurtuluş yolunda en gerçekçi adım budur. Kadın daha çok bilgi çağının, bilimsel ve teknik devrimlerin sonuçlarında etken bir dişli olmanını olanaklarını yaratmaladır. Toplumun olmazsa olmaz bir dişlisi haline gelmelidir. Bu soyut bir siyasal hak kazanımından da öte ayakları yere basan adımlar olmalıdır. Gerisi kuru laf kalabalığıdır.
6 Mart 2010 Cumartesi
ANTAKYA BELEDİYESİ HALKI MEHTERAN TAKMIYLA TEHDİT EDİYOR
Mihrac Ural
4 Mart 2010
Antakya Belediyesi Mehteran takmı kurmuş. Halkın hangi talebi üzerine bu kararı alıp, el çabukluğuyla hayata geçirmiş, kimsenin bir bilgisi yok. Aniden şehrin orta yerinde, kıymeti kendinden menkul bu karar tecelli etmiş; Palyaço kılıklı giysiler içinde, tarihin barbarlık çağlarına ait meydan soytarları tamtamlarıyla cazgırlık icra eylemişler ( bu gün, 4 Mart 2010).
Tarihin en çirkin kesitlerine ait, çağdaş insanın reddettiği, en ilkel savaş, katliam ve vahşeti çağrıştıran Mehtaranın icrası, şehrimize ait her türden değeri ayaklar altına alma girişi olarak belirmiştir. Korkuların, kıyımların, "yaşamak için katletme" felsefesinin korkaklığına, cesaret şerbeti olarak sunulan Mehtar, ritmiyle, güfteleriyle, düşmanlık üzerine, düşman yaratma ve ona karşı ölüm kusma siyaseti üzerine kurgulanmıştır.
Mehtaran, Osmanlının tipik müziğidir; başka milletlerin emek vererek alın teriyle ürettiği değerleri gasp ve talan etmek için bir kışkırtma temposudur. Bu tempo, hattı hümayunların istila harekatları için, "öncü Kurt" olarak abesle iştigaldir. Buna anlamak için bir kaç Mehtar marşını birlikte okuyalım, neyin mesajını ne amaçla verdiğini bilince çıkaralım.
BUNA ER MEYDANI DERLER
Buna er meydanı derler
Bunda söz olmaz yandım aman aman
Çifte yürekli erkekler
Şahım gelir bu yane yandım aman aman.
MEHTER VURUYOR
Türk ordusunun şan dolu bir satvetidir bu
Fethin, Mahaç’ın, Niğbolu’nun haşmetidir bu.
Mehter bize bir ruh veriyor, tâ nerelerden
Meriçlerle,Çanakkale,Yemen’den, Kore’lerden.
ESKİ ORDU MARŞI
Ey şanlı ordu,ey şanlı asker
Haydi gazanfer, umman-ı safter
Bir elde kalkan, bir elde hançer
Serhadde doğru ey şanlı asker.
ARTAR CİHATLA ŞANIMIZ
Artar cihadla şanımız
Fahr-i Resûl sultanımız
Şer-i bize insanı Hak
Uğrunda aksın kanımız.
DEVLET MARŞI
Orduların etse sefer
Yol gösterir avn ü zafer
Mansûr olur her bir nefer
Düşman kalır bî-tâb-fer.
Bu kültür, çağdaş bir kültür değildir. Bu kültür, barış kültürü değildir. Tarihle yüzleşme ihtiyacı olan bir toplumun, iç barışını ve farklılıklarının demokratik haklarını çözme sorunuyla yanıp tutuşan bir ülkenin kültürü bu değildir. Geçmişinde böylesine ilkel bir fenomen barındıran toplumlar, bunu yeni kuşaklarına olumsuzluklarıyla anlatma yükümlülüğü altındalar. Bunun için, tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi, insan hakları ihlalleriyle ilgili kuralan müzeler açılmaktadır; Mehtaran gibi savaş ortağı ve artığı, kanlı söylem naralarını, buralarda sergiler, sokak ortasında meydan okuyarak değil...
Osmanlının en sancılı son yüzyılının başlangıcında bile mehteranın devamı istenmemeştir. Sultan II. Mahmut tarafından, 15 Haziran 1826 tarihinde, Yeni Çeri ocağıyla birlikte lağvedilmiştir. 1914 te bir kez daha kuruldu. Ancak Cumhuriyet dönemi ve yönelimlerine ters düştüğü açık olan, Mehteran dönemin Savunma Bakanı Zekai Apaydın tarafından, "saltanat alâmeti" sayılarak kaldırılmıştır. Bu süreç İstanbul'un 500. fetih yılı dolaysıyla, 29 Mayıs 1953 tarihinde bir kez daha, bölgemizde ve dünyada NATO'nun maşalığını yapan siyasetlerin bir nefesi olarak sürece salınmıştır. NATO eyiyle üretilen Kirli Kore savaşına, aynı halkı birbirine boğazlatmak üzere kışkırtalan bu savaş üzerine, yukarıda aktardığımız "MEHTER VURUYOR" parçasında dile gelen ve olayı bir fetih hareketi olarak tanımlyayan, Kore'lerden Mehterin nasılda "ruh verdiği" dile getiriyor.
Mehtaran, Atatürkün farklı bir planla kurulduğu iddiasında olduğu Cumhuriyete karşı bir yıkım kültürüdür, ölüm kültürüdür. Atatürk, Osmanlıyı tanımlarken “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s;154) Demiştir.
Mehtaran, bu "serseriliğin" korkularla bezenmiş içgüdüsel refleksleri teskin eden uyuşturucu bir dopingdir.
Antakya halkına, kültüler derinliklerine, barışına karşı bir darbe gibi inen bu soytarılık, Belediye Başkanının malum marifetlerinden biri olarak siciline girmiştir. Bu yıkıc bölücülük, bu çılgın adım, bu şehir anlımlı bir birlik haline getiren farklılıklarına karşı pervasızca yapılan bir tecavüzdür.
Antakya Belediye Başkanı olarak maruf bu köhne akıl "Üniversiteyi temizledim, şimdi sıra Antakya'yı temizlemekte" diye buyurmuş. Bu ilkel olduğu kadar çirkin söylemiyle doğru orantılı işler becerme çabası, Antakya'ya yeni kirlilikler katma girişiminden başka bir şey değildir. Şehrimizin barış üzerine kurulu dokusu karşısında bu söylemler, harakiri sonrası nabız atışından ibarettir.
Belediye başkanı denilen bu kişi bilmelidir ki, sabahın bir sahibi var; bu Kadim Roma kentinde güneş doğunca yarasalar ve çığlıkları sığınacak mağara ararlar.
Bu şehir farklılıklarıyla bütünsel bir değerdir; Ateşle oynamak, farklılıklarla oynamaktan çok daha ehvendir. Şehrimizin kültür dokusuna ait geçmiş değerler her ne ise yok edilemez. Ancak geçmişin ilkellikleri bir müze sergisi kapsamından çıkarılarak sokak ortası meydan okuma aracına dönüşürse, burada durmak gerek. Bu yazının gösterdiği duyarıllık da buradan kaynaklıdır.
Şehrimizin Kadim Roma Köprüsünü yıkanların açtığı yara hala kapanmamışken, Antakya adının nufüs Kimliklerinden silmek için, doğum yeri "merkez ilçe" adlı bir isimlendirme yapa girişimleri yürürlükteyken, savaş tamtamlarını da dayatmak bu halkın sindirebileceği bir şey olduğu sanılmasın.
Belediye Başkanı bu şahıs Antakyayı bilmiyor. O, belli ki bir kolonide, aklı örümcek ağlarıyla örülü yaşamıştır;bu şehrin ana dilini, özgürlük ve barış sevdasını içine sindiren dar sokakların mesajını almamıştır
Belediye Başkanı denilen bu şahısın handikabı, Antakya ve halkının tarihi karşısında okyanusta bir nokta bile olmayan geçici iktidarların, geçici gücünü karşılaştırmasıdır. Burada işlediği hata, ele geçirilen belediye ganimeti üzerinde tepinmesine yol açmaktadır. Yaptığı, belediyecilik değil, belediye olanaklarıyla kılıç kalkan oynamaktır, göz dağı vermek, "ben buranın hakimi olarak farklılıkları ötekileştirmekte bir beis görmem" demektir. Bunu yaparken ortaya koyduğu pervasızlık, akıllara ziyan bir Osmanlı aklından başka bir şey değildir.
Osmanlı aklını bilmeyenler bunu da örğrenmekle yükümlüdürler. Bu akıl tarihin en çirkin akıllarından biri olarak Atatürk'ü bile mağdur etmiş, onu kovuşuturmuş, idama mahkum etmiştir. Bu aklın, başka halkları gasp ve talan eden iç güdüsel tecavüz arzuları, her zaman Mehteran tamtamlarıyla uyarılmıştır; bu akıl, bu ritime sefilce muhtaçtır. Ancak bu aklın ve uyarıcı tamtamlarının Antakya'da yeşereceği bir bataklığı yoktur. Bu güdüleri, 21.Yüz yılda da sürdürülebilir olduğu na inanamak, aydınlanmadan nasibini almış cahil cüretidir. Antakya'yı bilmeyen, ona ait değerleri özümsememiş bu akılların Antakya'ya yaptığı tecavüzün son sınırında bu tecelliler, ahlaki sorunları da içeren bir çirkinlikten ibarettir.
Her şeye rağmen unutulmalı ki, burası Antakya. Burası bir başkent, bir metrapol. Farklılıklarını kadim zamandan beri hazmetmiş bir mozaik tablosudur. Her bir rengi, bütün içinde oturmuş ve tarihe renk armonisi olarak miras kalmıştır. Bir insanlık mirasıdır bu, tek boyutlu akılların anlamakta güçlük çekeceği.
Bu şehir binlerce yılın evriminin ürünüdür. Bu evrim, bir kültür evrimidir, bir akıl evrimidir. Roma burayı başkent ilan ederken, Bizans imparatoriçe Antakyalı Mari’yi (1180-1185) tahtına oturturken, İnsanlık bölgemizin kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan bir köprü olarak bu şehri kutsarken, ne savaş ne de savaş tamtamlarına ihtiyaç duymuştur. Bu şehir, tarihin en kadim medeniyetlerinin bir devamı, en kadim inanç evrimlerinin sahası olarak sukunet aramış, farklılıklarını böylesi bir barış ortamında hazmetmiştir. Bu şehir, Batı ile doğunun tarihi sınır şehridir, Avrupa birliğine katılım çabasındaki Türkiye, doğuya açılan bir kapı Antakya'yı, çağdaş bir sınır çizgisi olarak, mozaik dokusunu korumakla yükümlüdür.
Bu şehri katletmek için kimse kendi renklerini, devleti arkasına alarak dayatmasın. Medeniyet bileşkesi bu şehri, Çorum ve Maraş'tan önce katletmeye yeltenenler oldu. Ama beceremediler. Bundan sonra da kimse beceremeyecektir.
Biz Antakyalılar, şehrimizi tüm renkleriyle, inanç ve etnik dokusuyla seviyoruz. Birbirimizi taşıyan, bileşkelerimizi barış örgüsüne çeviren bu sevgiyi, tamtamlarınız ne ürkütebilir ne de katledebilir.
Size nasihatım, üzerimize gelmeyin...
4 Mart 2010
Antakya Belediyesi Mehteran takmı kurmuş. Halkın hangi talebi üzerine bu kararı alıp, el çabukluğuyla hayata geçirmiş, kimsenin bir bilgisi yok. Aniden şehrin orta yerinde, kıymeti kendinden menkul bu karar tecelli etmiş; Palyaço kılıklı giysiler içinde, tarihin barbarlık çağlarına ait meydan soytarları tamtamlarıyla cazgırlık icra eylemişler ( bu gün, 4 Mart 2010).
Tarihin en çirkin kesitlerine ait, çağdaş insanın reddettiği, en ilkel savaş, katliam ve vahşeti çağrıştıran Mehtaranın icrası, şehrimize ait her türden değeri ayaklar altına alma girişi olarak belirmiştir. Korkuların, kıyımların, "yaşamak için katletme" felsefesinin korkaklığına, cesaret şerbeti olarak sunulan Mehtar, ritmiyle, güfteleriyle, düşmanlık üzerine, düşman yaratma ve ona karşı ölüm kusma siyaseti üzerine kurgulanmıştır.
Mehtaran, Osmanlının tipik müziğidir; başka milletlerin emek vererek alın teriyle ürettiği değerleri gasp ve talan etmek için bir kışkırtma temposudur. Bu tempo, hattı hümayunların istila harekatları için, "öncü Kurt" olarak abesle iştigaldir. Buna anlamak için bir kaç Mehtar marşını birlikte okuyalım, neyin mesajını ne amaçla verdiğini bilince çıkaralım.
BUNA ER MEYDANI DERLER
Buna er meydanı derler
Bunda söz olmaz yandım aman aman
Çifte yürekli erkekler
Şahım gelir bu yane yandım aman aman.
MEHTER VURUYOR
Türk ordusunun şan dolu bir satvetidir bu
Fethin, Mahaç’ın, Niğbolu’nun haşmetidir bu.
Mehter bize bir ruh veriyor, tâ nerelerden
Meriçlerle,Çanakkale,Yemen’den, Kore’lerden.
ESKİ ORDU MARŞI
Ey şanlı ordu,ey şanlı asker
Haydi gazanfer, umman-ı safter
Bir elde kalkan, bir elde hançer
Serhadde doğru ey şanlı asker.
ARTAR CİHATLA ŞANIMIZ
Artar cihadla şanımız
Fahr-i Resûl sultanımız
Şer-i bize insanı Hak
Uğrunda aksın kanımız.
DEVLET MARŞI
Orduların etse sefer
Yol gösterir avn ü zafer
Mansûr olur her bir nefer
Düşman kalır bî-tâb-fer.
Bu kültür, çağdaş bir kültür değildir. Bu kültür, barış kültürü değildir. Tarihle yüzleşme ihtiyacı olan bir toplumun, iç barışını ve farklılıklarının demokratik haklarını çözme sorunuyla yanıp tutuşan bir ülkenin kültürü bu değildir. Geçmişinde böylesine ilkel bir fenomen barındıran toplumlar, bunu yeni kuşaklarına olumsuzluklarıyla anlatma yükümlülüğü altındalar. Bunun için, tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi, insan hakları ihlalleriyle ilgili kuralan müzeler açılmaktadır; Mehtaran gibi savaş ortağı ve artığı, kanlı söylem naralarını, buralarda sergiler, sokak ortasında meydan okuyarak değil...
Osmanlının en sancılı son yüzyılının başlangıcında bile mehteranın devamı istenmemeştir. Sultan II. Mahmut tarafından, 15 Haziran 1826 tarihinde, Yeni Çeri ocağıyla birlikte lağvedilmiştir. 1914 te bir kez daha kuruldu. Ancak Cumhuriyet dönemi ve yönelimlerine ters düştüğü açık olan, Mehteran dönemin Savunma Bakanı Zekai Apaydın tarafından, "saltanat alâmeti" sayılarak kaldırılmıştır. Bu süreç İstanbul'un 500. fetih yılı dolaysıyla, 29 Mayıs 1953 tarihinde bir kez daha, bölgemizde ve dünyada NATO'nun maşalığını yapan siyasetlerin bir nefesi olarak sürece salınmıştır. NATO eyiyle üretilen Kirli Kore savaşına, aynı halkı birbirine boğazlatmak üzere kışkırtalan bu savaş üzerine, yukarıda aktardığımız "MEHTER VURUYOR" parçasında dile gelen ve olayı bir fetih hareketi olarak tanımlyayan, Kore'lerden Mehterin nasılda "ruh verdiği" dile getiriyor.
Mehtaran, Atatürkün farklı bir planla kurulduğu iddiasında olduğu Cumhuriyete karşı bir yıkım kültürüdür, ölüm kültürüdür. Atatürk, Osmanlıyı tanımlarken “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s;154) Demiştir.
Mehtaran, bu "serseriliğin" korkularla bezenmiş içgüdüsel refleksleri teskin eden uyuşturucu bir dopingdir.
Antakya halkına, kültüler derinliklerine, barışına karşı bir darbe gibi inen bu soytarılık, Belediye Başkanının malum marifetlerinden biri olarak siciline girmiştir. Bu yıkıc bölücülük, bu çılgın adım, bu şehir anlımlı bir birlik haline getiren farklılıklarına karşı pervasızca yapılan bir tecavüzdür.
Antakya Belediye Başkanı olarak maruf bu köhne akıl "Üniversiteyi temizledim, şimdi sıra Antakya'yı temizlemekte" diye buyurmuş. Bu ilkel olduğu kadar çirkin söylemiyle doğru orantılı işler becerme çabası, Antakya'ya yeni kirlilikler katma girişiminden başka bir şey değildir. Şehrimizin barış üzerine kurulu dokusu karşısında bu söylemler, harakiri sonrası nabız atışından ibarettir.
Belediye başkanı denilen bu kişi bilmelidir ki, sabahın bir sahibi var; bu Kadim Roma kentinde güneş doğunca yarasalar ve çığlıkları sığınacak mağara ararlar.
Bu şehir farklılıklarıyla bütünsel bir değerdir; Ateşle oynamak, farklılıklarla oynamaktan çok daha ehvendir. Şehrimizin kültür dokusuna ait geçmiş değerler her ne ise yok edilemez. Ancak geçmişin ilkellikleri bir müze sergisi kapsamından çıkarılarak sokak ortası meydan okuma aracına dönüşürse, burada durmak gerek. Bu yazının gösterdiği duyarıllık da buradan kaynaklıdır.
Şehrimizin Kadim Roma Köprüsünü yıkanların açtığı yara hala kapanmamışken, Antakya adının nufüs Kimliklerinden silmek için, doğum yeri "merkez ilçe" adlı bir isimlendirme yapa girişimleri yürürlükteyken, savaş tamtamlarını da dayatmak bu halkın sindirebileceği bir şey olduğu sanılmasın.
Belediye Başkanı bu şahıs Antakyayı bilmiyor. O, belli ki bir kolonide, aklı örümcek ağlarıyla örülü yaşamıştır;bu şehrin ana dilini, özgürlük ve barış sevdasını içine sindiren dar sokakların mesajını almamıştır
Belediye Başkanı denilen bu şahısın handikabı, Antakya ve halkının tarihi karşısında okyanusta bir nokta bile olmayan geçici iktidarların, geçici gücünü karşılaştırmasıdır. Burada işlediği hata, ele geçirilen belediye ganimeti üzerinde tepinmesine yol açmaktadır. Yaptığı, belediyecilik değil, belediye olanaklarıyla kılıç kalkan oynamaktır, göz dağı vermek, "ben buranın hakimi olarak farklılıkları ötekileştirmekte bir beis görmem" demektir. Bunu yaparken ortaya koyduğu pervasızlık, akıllara ziyan bir Osmanlı aklından başka bir şey değildir.
Osmanlı aklını bilmeyenler bunu da örğrenmekle yükümlüdürler. Bu akıl tarihin en çirkin akıllarından biri olarak Atatürk'ü bile mağdur etmiş, onu kovuşuturmuş, idama mahkum etmiştir. Bu aklın, başka halkları gasp ve talan eden iç güdüsel tecavüz arzuları, her zaman Mehteran tamtamlarıyla uyarılmıştır; bu akıl, bu ritime sefilce muhtaçtır. Ancak bu aklın ve uyarıcı tamtamlarının Antakya'da yeşereceği bir bataklığı yoktur. Bu güdüleri, 21.Yüz yılda da sürdürülebilir olduğu na inanamak, aydınlanmadan nasibini almış cahil cüretidir. Antakya'yı bilmeyen, ona ait değerleri özümsememiş bu akılların Antakya'ya yaptığı tecavüzün son sınırında bu tecelliler, ahlaki sorunları da içeren bir çirkinlikten ibarettir.
Her şeye rağmen unutulmalı ki, burası Antakya. Burası bir başkent, bir metrapol. Farklılıklarını kadim zamandan beri hazmetmiş bir mozaik tablosudur. Her bir rengi, bütün içinde oturmuş ve tarihe renk armonisi olarak miras kalmıştır. Bir insanlık mirasıdır bu, tek boyutlu akılların anlamakta güçlük çekeceği.
Bu şehir binlerce yılın evriminin ürünüdür. Bu evrim, bir kültür evrimidir, bir akıl evrimidir. Roma burayı başkent ilan ederken, Bizans imparatoriçe Antakyalı Mari’yi (1180-1185) tahtına oturturken, İnsanlık bölgemizin kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan bir köprü olarak bu şehri kutsarken, ne savaş ne de savaş tamtamlarına ihtiyaç duymuştur. Bu şehir, tarihin en kadim medeniyetlerinin bir devamı, en kadim inanç evrimlerinin sahası olarak sukunet aramış, farklılıklarını böylesi bir barış ortamında hazmetmiştir. Bu şehir, Batı ile doğunun tarihi sınır şehridir, Avrupa birliğine katılım çabasındaki Türkiye, doğuya açılan bir kapı Antakya'yı, çağdaş bir sınır çizgisi olarak, mozaik dokusunu korumakla yükümlüdür.
Bu şehri katletmek için kimse kendi renklerini, devleti arkasına alarak dayatmasın. Medeniyet bileşkesi bu şehri, Çorum ve Maraş'tan önce katletmeye yeltenenler oldu. Ama beceremediler. Bundan sonra da kimse beceremeyecektir.
Biz Antakyalılar, şehrimizi tüm renkleriyle, inanç ve etnik dokusuyla seviyoruz. Birbirimizi taşıyan, bileşkelerimizi barış örgüsüne çeviren bu sevgiyi, tamtamlarınız ne ürkütebilir ne de katledebilir.
Size nasihatım, üzerimize gelmeyin...
YUSUF HAYALOĞLU, SÖZÜN BAŞLADIĞI YER
Mihrac Ural
3 Mart 2010
Bu gün bir kelam ustasını yitirdik; Yusuf Hayaloğlu.
Yusuf Hayaloğlu, kelamın başladığı yerdir. Sözü bu ölçüde dik tutan az kişiden biriydi. Sözün denklemlerini, çok bilinmeyenli kurgularını, sihirli değnek gibi çözendi. Cümleleri haklılar için güçlü ve maliyetsiz bir silahtı, haksızlar içinse hazmedilmesi imkansız bir yara.
Yusuf'un kelamını tekrar üretmek zor zanaattır. Bir çiçekle baharın gelmediği bu ülke Yusufu hep arayacaktır.
1. Ölüm yıl dönümünde, öncelikle Gülten Kaya'ya, sonra tüm yakınlarına ve kelamının hayranlarına taziyelerimi iletiyorum.
Kelamı baki olsun diyorum.
Gültene ilettiğim mesajı sizlerle paylaşıyorum.
Değerli Gülten,
Bu gün 3 Mart, acı kaybımız Yusuf'un 1.ölüm yıldönümü.
Hepimiz hüzün doluyuz. Önce kelam vardı derler, baki kalacak olan da kelam derim. Yusuf'un kelamı gerçeği keskin bıçak gibi dile getirdi. Baki kaldı. Dizeleri, müzik üretimi için bitip tükenmez bir kaynaktı. Bizi anlattı hep, her yanımızla, renklerimizle, var oluş biçimlerimizle, bize bizi yazdı.
Yaman adam, yaman diliyle bizim için tükendi. Hepimiz adına acılar çekti. Ona borcumuz var, kelamı terennüm edildikçe ödenebilen.
Başın sağolsun, başımız sağolsun diyorum.
Mihrac Ural
3 Mart 2010
____________________________
AYRI VALIK Blog notu:
Değerli Gülten Kaya'nın, Mihrac Ural'ın Yusuf Hayaloğlu'nun 1. Ölüm yıldönümü dolaysıyla gönderdiği taziye iletisine cevabi mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz
gulten@ahmetkaya.com>
mircihan@gmail.com>
tarih 04 Mart 2010 17:46
konuRe: Taziye
Merhaba;
Dünün ağırlığını taşıyorken geldi mail. Çok teşekkür ediyorum.13 gün kadar önce Ahmet'in annesini, benim çok değerli dostum Zekoş'umuzu da kaybettik. ...
Yeniden teşekkürlerimle selamlıyorum...
Gülten Kaya
3 Mart 2010
Bu gün bir kelam ustasını yitirdik; Yusuf Hayaloğlu.
Yusuf Hayaloğlu, kelamın başladığı yerdir. Sözü bu ölçüde dik tutan az kişiden biriydi. Sözün denklemlerini, çok bilinmeyenli kurgularını, sihirli değnek gibi çözendi. Cümleleri haklılar için güçlü ve maliyetsiz bir silahtı, haksızlar içinse hazmedilmesi imkansız bir yara.
Yusuf'un kelamını tekrar üretmek zor zanaattır. Bir çiçekle baharın gelmediği bu ülke Yusufu hep arayacaktır.
1. Ölüm yıl dönümünde, öncelikle Gülten Kaya'ya, sonra tüm yakınlarına ve kelamının hayranlarına taziyelerimi iletiyorum.
Kelamı baki olsun diyorum.
Gültene ilettiğim mesajı sizlerle paylaşıyorum.
Değerli Gülten,
Bu gün 3 Mart, acı kaybımız Yusuf'un 1.ölüm yıldönümü.
Hepimiz hüzün doluyuz. Önce kelam vardı derler, baki kalacak olan da kelam derim. Yusuf'un kelamı gerçeği keskin bıçak gibi dile getirdi. Baki kaldı. Dizeleri, müzik üretimi için bitip tükenmez bir kaynaktı. Bizi anlattı hep, her yanımızla, renklerimizle, var oluş biçimlerimizle, bize bizi yazdı.
Yaman adam, yaman diliyle bizim için tükendi. Hepimiz adına acılar çekti. Ona borcumuz var, kelamı terennüm edildikçe ödenebilen.
Başın sağolsun, başımız sağolsun diyorum.
Mihrac Ural
3 Mart 2010
____________________________
AYRI VALIK Blog notu:
Değerli Gülten Kaya'nın, Mihrac Ural'ın Yusuf Hayaloğlu'nun 1. Ölüm yıldönümü dolaysıyla gönderdiği taziye iletisine cevabi mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz
gulten@ahmetkaya.com>
mircihan@gmail.com>
tarih 04 Mart 2010 17:46
konuRe: Taziye
Merhaba;
Dünün ağırlığını taşıyorken geldi mail. Çok teşekkür ediyorum.13 gün kadar önce Ahmet'in annesini, benim çok değerli dostum Zekoş'umuzu da kaybettik. ...
Yeniden teşekkürlerimle selamlıyorum...
Gülten Kaya
4 Mart 2010 Perşembe
ÇAĞIMIZIN DEVRİMCİLİĞİ
Mihrac Ural
4 Mart 2010
Sınıf mücadelesi devrimci değil reformist bir mücadele olsa da işçilerin, emekçilerin yanında olmadan, onların hak kazanım davalarının önünde yürünmeden, özgürlük ve demokrasi alanlarını genişletme mücadelesi vermeden devrimci olunmaz.
Tarihin tanık olduğu tüm sınıf mücadeleleri, sistem içi bir mücadeledir. Bu mücadelenin tarafları, mensup oldukları toplumun birer temel unsurudur. Kapitalizmde burjuvazi ve işçi sınıfıdır. Biri olmadan diğeri olamaz. Dolaysıyla aralarındaki mücadele, sistemin daha rasyonel çalışmasıyla ilgili bir mücadeledir; reformist bir mücadele olması bundandır. Ancak bu mücadele, özgürlükleri ve demokrasiyi derinleştirme kesitleri olarak, gerçek devrimlerin, geri dönüşü mümkün olmayan tarihsel ilerlemelerin, yeni uygarlıkların kapısını aralar. Bu mücadele de yer almak, bu anlamıyla devrimci bir duruştur.
Evrensel ölçekteki gelişmeler, özgürlük ve demokrasi mücadelesine yeni etkinlikler katmıştır; kadın hareketi, ezilen inançlar, anadiller ve etnik toplulukların özgürlük ve demokrasi arayışları, doğa ve çocukları koruma çabaları, savaş ve askerlik karşıtları gibi. Bunlarla birlikte gelişen kapitalizm içi ve ondan çıkış mücadeleleri gibi özgürlük ve demokrasi arayışındaki gelişmeler, yeni bir uygarlığa, yeni bir üretim tarzına, yeni ve ileri bir toplumsal örgütlenişe gidiş alanlarını genişletmektedir.
Ancak devrimcilik, bu mücadeleleri kapsasa da bunlarla sınırlı değildir. Bilinmeli ki, nesnel yapısı gelecek yeni toplumun bir unsuru olarak şekilenmemiş hiç bir etkinlik, sistemi yıkmak gibi işlev göremez. sistem içinde kalan mücadele devrim yapamaz. Devrimcilik niteliksel bir dönüşümdür.
Reformist mücadelenin sınırları sistemin içindedir. Devrimcilik ise tarihle uyumlu olma yönünde, kapitalist sistemin yıkılışı, tasfiyesi, aşılması mücadelesidir. Tarihini doldurmuş olan bir sistem olarak kapitalizmi ve dolasıyla ona ait hiç bir sınıf ve etkinlik, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrimin ürünü olan yeni üretim tarzını, yeni toplumsal örgütlenişi kurma durumunda olamaz. Bu görev, kapitalizmin hiç bir temel sınıfına ait olamaz, bu görev devrimcilere aittir; nesnesi, eski toplumdan farklı nitelikte olan özneye aittir. Benim devrim ve devrimcilik algım burada başlar.
Tarihin hiç bir döneminde sınıf mücadelesinin devrim üretememesi, bu mücadelelerin aynı sistem içinde, söz konusu sistemin temel sınıfları arasında olmasındandır. Oysa devrim, yadsınmanın yadsınmasıdır; eski toplum içinde doğan yeninin sonuçlandıracağı bir adımdır. Feodalizmi yıkan serfler değil, burjuvazidir. Feodal toplumda sınıf mücadelesi köylülerle feodaller arasındaydı. Bu mücadele, feodal sistemin içinde bir mücadeleydi, iyileştirmeler de yapıyordu. Ancak Feodalizmi yıkmakta acizdi, yıkamazdı da. Feodalizmi yıkan onun içinde, onun kanatları altında gelişen, farklı nitelikte olan, yeni bir sistemin temel unsuru ve kendi sistemini kurmak için devrimci bir rol ile tarih sahnesine çıkan burjuvazi olmuştu.
Kapitalist sistem de sınıf mücadelesine tanık oldu.Yeni sistemde sınıf mücadelesi, burjuvaziyle işçi sınıfı arasında gelişti. Bu mücadele iyileştirmelere de yol açtı. Hala da açıyor. Ancak bu sistemide sınıf mücadelesinde yer alan taraflardan biri yıkamayacaktır. Bunun öznel eğilmlerle, yoğun eğitimle, aktivite ve örgütlenmeyle bir ilgisi yoktur. Sisteme ait olan her şey, sistemle birlikte tarihini de doldurmuş olacaktır. Bu kapitilizmin sınıfları için daha çok geçerlidir. Tek tek kişilerin değişimi ise ne sınıfların nesnesinden kaynaklanan öznel eğilimleri değiştirebilir ne de sınıfların ana eğilimini temsil edebilir. Kapitalizmi yıkacak olan onun içinden gelişen yenidir. Yadsınmanın yadsınmasıdır.
Devrim bir siyasal darbe değilse, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrim olmak durumundadır. Bu, ise eskinin kanatları altında gibi görünse de eskiyle nitelik farkı olan yeni bir ilişki türü sağlayabilir; bilgi çağını, bilimsel ve teknik gelişmeleri, insan kollektif akıl ürünü buluşları, sonuçlarıyla birlikte yeni bir uygarlık olarak algıladığımızıda, bu ilişkiyi tanımlamış oluruz.
Küresel üretim ilişkileri bu anlamda yeni uygarlığın kendisi olacaktır. Küresel üretim ilişkisi, emperyalist politikaların evrensel ölçekte dayatılması olan "küreselleşme" değildir. İki küreselleşme arasındaki farkı kavramak bu açıdan hayati öneme sahiptir. Bu bir fay hattıdır. Kıl kadar ince bir açıyla yolları farklıdır.
Olumlu küreselleşme bir üretim tarzıdır; bilgi paylaşım ağlarıyla, ulusları, sınırları, ülke ve coğrafyaları aşarak, evrensel üretime eşitler olarak katılımdır. İnsanlığı daha objektif algılama ve bunun için evrensel ölçekte dönüşümler yapmaktır.Sanal üretim-tüketim etkinliğiyle maliyet, kalite ve ürünün değişim değerini yükselten, dolaysıyla kapitalist meta üretiminden farklılıştıran sistemiyle, kapitalist üretim tarzından çıkıştır.
Emperyalist küreselleşme ise, baskı, savaş, işgal, talan ve sömürüdür; kapitalizmin bekası için, tarihe karşı direme çabasıdır. Bu siyasetlerin evrensel ölçekte dayatılmasıdır. İki küreselleşme arasındaki fark, yeni çağın solu ve sağı arasındaki farktır, devrimciliği ve gericiliği arasındaki farktır.
Devrimin amaçlarıyle ilgili öngörülerim de iki küreselleşme arasındaki farklılıkta anlam bulmaktadır.
Bu nedenle, daha çok özgürlük ve demokrasi için, emekçilerle, işçilerle, sınıf mücadelesiyle, halkın talepleriyle, inanç, etnik özgürlük, doğa koruma, kadın hakları vb etkinliklerin mücadelesiyle omuz omuza olmalıyız diyorum. Çünkü yeni uygarlığı kuracak veriler, özgürlük ve demokrasi geliştikçe öne çıkacaktır.
***
Ahmet Otçu adlı okurumuzun
"İşçiler, İşçi Sınıfı ve Sınıf Mücadelesi"
Başlıklı makalem üzerine yaptığı yorum üzerine
yazdığım cevabi yazımdır.
Değerli Ahmet Otçu,
Yorumunuz için teşekkür ederim (yorum alttadır)
Konumuzun anlaşılması için iki önemli noktayı birbirinden ayırmamız gerek.
Birincisi; sizin de önemle işaret ettiğiniz ve Lenin'den de yaptığınız alıntıda işaret edildiği gibi, sınıf bilinci için siyasal öncülük, bilgi birikim ve eğitimi gerek. Daha da ötesini ben ekleyim, demokrasi mücadelesinde eğitilmemiş ve sınıf bilincine varmamış işçi sınıfının, kendi çıkarları için basit kazanımları bile başarması mümkün değildir.
İşçi sınıfı, sınıf çıkarları ve kazanımları için bu yolda yoğun bir eğitim sürecini, pratik içinde kazanmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmesi durumunda, sınıf çıkarlarını ve demokratik haklarını sonuna kadar götürebilir. Bu, sistemin daha rasyonel olması açısından da çok gereklidir.
Bunu sadece Batı ülkelerinin (emparyalist ülkeler) işçi sınıfı açısından da düşünmemek gerek. Evrensel ölçekte işçi sınıfı ve tüm emekçiler için de belirlemeliyiz. Bu noktada, Batı işçi sınıfının önemli orandaki kazanımları, eski-yeni sömürgelerden gelen karların sonucu olduğunu da hesaba katmamız gerek. Bu dengesizlik, başlı başına, işçi sınıfının kapitalist sistemin özünde olan ülkesel, ulusal, belli bir merkeze aidiyeti olan doğasına önemli bir işarettir. Ulusların kapitalizmin şafağında doğma espirisi de burada anlamlıdır.
I. Dünya paylaşım savaşı arifesinde, dönemin en köklü Sosyal-demokrat partileri bile milliyetçi bir yaklaşım göstererek, kendi ulusal tekelci burjuvazisinin yanında saf tutarak şovenizme ve sağa kayan bir örnek sergilemiştir. II. Enternasyonalin sonu ve Komintern'in doğumu bu olayla sabit olmuştur.
Bu noktada, kapitalizmin doğası gayet açıktır. Doğal olarak bu sisteme ait her olgu onun bir parçası olarak böylesi bir merkezi algı içinde hareket eder. Bu toplumların da doğanın da diyalektiğidir. Bu davranışın tarih içindindeki konumu bizi ilgilendirir, doğruluğu ya da yanlışlığı ise apayrı bir konudur. Burjuvazi, her ne kadar burjuvazi olsa da; artık değer sömüren, talanla sermaye biriktiren olsa da devrimci çağında tarihle uyumluydu
Bu ön bilgileri bilince çıkarttığımızda diğer önemli noktaya gelebiliriz...
İkincisi; benim yazımda yapılan çözümlemenin esası, kapitalizmi ve onun temel sınıflarını kavramakla ilgilidir.
Basit bir örnek vereceğim, masa tenisi masası üzerinde futbol maçı yapılmayacağını herkes rahatlıkla söyleyebilir aynen yemek masasında da masa tenisi oynanmayacağı gibi bir gerçekliktir bu. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.
Demek istiyorum ki, kapitalizmin ve onu oluşturan sınıfların doğası gergin (çatışmalı) olmuş bile olsa bir bütündür. Birbirinden kopuk olarak ele alınamaz.
Kapitalist sistemin verileriyle yapılacak herhangi bir mücadele, hangi boyutta olursa olsun (en yüksek bilinç düzeyi, yoğun siyasallık ve örgütlülük gibi) sonuç değişmez. Mücadele sistemin içinde ve onun temel sınıflarıyla yapılmakta olduğu için (başkası da olamaz) o sistemin içinde çok ileri yenileşmeler gerçekleştirse de o sistemi degiştirmeye gücü yetmez ve tarihsel bir özne olamaz. Yani, en yüksek kalitede futbol ancak futbol sahasında bir oyundur, en yüksek kalitede masa tenisi de masa tenisin de oynanır ve orada artılarıyla eksileriyle o alana ait sonuçlar üretirlir. Masa tenisinin en yüksek oyunu, futbol maçının ne sonuçlarıyla ne de varlığıyla ilgili bir şey üretemez. Dolaysıyla İşçi sınıfı kapitalist sistemin temel bir unsuru olması nedeniyle, en iyi siyasal, en iyi örgütlülük, en yoğun mücadeleler içinde olsa da sonuçta, sisteminin içinde yapabılecegi en iyi şey iyileştirmedir,ötesine geçemez
Ötesi diyalektiğe aykırı olduğu gibi, o sınıfın sırtına taşıyamayacağı görevleri yüklemiş oluruz ki, bu görevler kesinlikle yaşamda yer bulamayacagı için hayaldan ibaret kalmaya mahkumdur.
Bu noktada olayı objektif gerçekliğiyle kavramaya adım atmış oluruz. Küçük bir balonu ağzımızla şişirebiliriz. Ama onun alabileceği belli miktardaki hava hacmini aştığımızda patlar, böyle bir balonla gökyüzüne tırmanamayız, altına sepet bağlayıp yeryüzünü gözleme şansımız olmaz.
Bu yüzden yazımda, işçi sınıfının mücadele sınırlarını belirleyen nesnel koşullarına dikkat çekerek, gelip dayanacağı en üst düzleme işaret ettim.
Bu onun iradesi dışında ki yeridir. İradeyle aşılmayacak olan yeridir.
Şimdi gerisin geriye, son 200 yılın sınıf mücadelelerine bakalım. Paris komünü da bir yana, Bolşeviklerden daha ileri bir bilinç ve aydınlanma kadrosunu, insanlık tarihi hiç bir zaman yaratamamıştır. Onların çabasına, iktidarı ele geçirmelerine, tarihen en büyük ideolojik parpagandalarına rağmen sonuç ne oldu. Bu günü hepimiz biliyoruz, bunu sadece sonradan gelen yetersiz kadrolara bağlamak mümkün olamaz. Bu gerileyişin, eskiye dönüşün kaynağında nesnel olarak taşınmayacak görev ve sorumlulukları, tarihi koşulları yeterince olgunlaşmamış dönüşümleri, ilgisi olmadığı yeni bir toplumu, yeni üretim tarzını, yeni bir uygarlık kurma yükümlülüğünü işçi sınıfının sırtına yüklemiş oluyor. Kapitalizm yok olduğunda hala işçi sınıfı varsa orada kapitalizmin madalyonunun diğer bir yüzü devam ediyor demektir.
Oysa üretim tarzında devrim, üretici güçlerin üretim ilişkileriyle belli bir olgunluktan sonraki çatışmasının ürünü olacaktır. Bilgi çağı, teknolojik devrimler, yeni bir uygarlığın kapısını aralamaktadır. Bu adım kapitalizmin kanatları altında olsa da ( feodal kralıkların kanatları altında kapitalizmin gelişmesi gibi) artık kapitalizm değildir. Temel unsurları ve yönelimleri de nitelik olarak farklıdır. Yenidir ve kapitalizme ait her şeyi tarihin gerisine itmektedir (işçi sınıfını da burjuvaziyi de) Bu da dönüşü olmayan bir sürecin gerçekliliğinin göstergesidir
Bu yazımda, bunun ip uçları üzerinde durdum. Yeni üretim ilişkileri, yeni unsurlar kuracaktır, devrimci olanda budur dedim. Kapitalizme ait hiç bir veri bunu yapamaz dedim.
Ancak ekledim, sınıf mücadelesinin oluşturduğu gergin dengede, özgürlükler ve domakrasi ne kadar kazanım elde eder ve ilerlerse o kadar gelecek toplumun kuruluşuna katkı sağlar. Bunu da işçiler, kendi haklarını kazanmak için mücade ederken, gerçek devrimciler onlara omuz vererek bunu derinleştirmelidirler; yani biz bu çağın devrimcileri, emekçiden ve kazanımlarından yana özgürlüklerin ve demokrasinin kökleşmesi için omuz omuzayız. Ama bizim sınırımız onlardan da ileridedir.
Tam bu noktada iki küreselleşmeyi anlattım; biri olumlu, diğeri olumsuz olan.
Emperyalist siyasetin dış politikası olarak gelişen, evrensel talancı, savaşçı, baskıcı ve işgalci küreselleşme gericidir, tarihin önünü tıkamaktadır dedim. Buna karşı, devrimcilerin mücadelesi var, bu mücadele dünyanın her alanında farklı oluşumlarla sürmektedir.
Ancak teknolojinin, bilgi çağının ortaya koyduğu ve kollektif insan emeğinin ürünü olan gelişmelerle şekillenmeye başlayan yeni üretim tarzı ve mülkiyet ilişkisi, kapitalist tekellerin kanatları altında da olsa, o evrensel ölçekte herkesin katıldığı bir sistem olarak küresel üretim tarzını oluşturmaktadır. Bu da tarihin ilerici yanıdır. Bundan yana olmak için,her ülkede ve dünyanın her alanında daha çok özgürlük ve demokrasi için çalışmamız gerek. Bu bir tarihsel adımdır, geri dönüşü olmayan devrim için bir mücadeledir. Devrimcilik de tas tamam budur. Ben artık devrimciliği bu açıdan algılıyorum.
Tekrar edip durduğum bir benzetmem var, size de aktarayım. PTT iletişim sistemiyle, internet iletişim sistemi arasındaki fark ne ise, dün ile yarın arasındaki fark da budur. Biri, kapitalizm çağında en gelişmiş haline gelerek, o sistemin bir iletişim ağı olmuştur; binalarıyla, işçileriyle, memurlarıyla, uçakları, kamyonetleri, posta kutusu, kağıt, kalem, zarf, pul vb binlerce ayrınıtının maliyetiyle, hantal yapısıyla, Kapitalist sistemin iletişim ağı olmuştur
Diğer tarafta ise internet iletişim ağı. Bu ağ, PTT dahil geçmişe ait tüm iletişim ağlarını, geri dünüşü olmayan biçimde bir kenara koyarak aşmış, bir tuşa tıklayarak aynı anda her yere ve herkese ulaşabilmenin sistemini ikame etmiştir. Yeni iletişim sistemi. Bu yeni sistem, kapitalistlerin kanatları altındadır, ama artık kapitlist sistem niteliğine ait bir unsur değildir. Yeni bir uygarlığın nüvelerinden biridir. Bunun gibi unsurların birikimiyle, yeni üretim ilişkisi gelip hakim olacaktır. Devrimci olan budur. Bu adımın geri dönüşü olmaz. Bu adım bir siyasi kararla ikame edilmemiştir. Birikimların doğal sonucudur. İnsan kollektif bilgi birikiminin sonucudur. Birinde işçiler, emekçiler ve orada hakları uğruna mücadele var. Diğerin de ise her şey yeni, her şey nitelikçe farklı. Kendi sistemini oluşturarak gelişiyor. İkisi arasındaki fark konumuzun tüm detaylarını anlatmaya yeterlidir sanırım.
Var olduğu sistemin temel bir parçası olan, hiç bir sınıf bu rolü oynayamaz. Bu rol küresel devrimcilikte anlam bulan, küresel üretim lişkilerini ikame eden büyük bir tarihsel dönüşüm mücadelesidir. Devrimci olan da budur.
Sonuç;
Sınıf mücadelesi devrimci değil reformist bir mücadele olsa da işçilerin, emekçilerin yanında olmadan, onların hak kazınım davalarının önünde yürünmeden, özgürlüklerin ve demokrasi alanlarını genişletmek için çalışmadan devrimci olunmaz.
Tarihin tanık olduğu tüm sınıf mücadeleleri, sistem içi bir mücadeledir. Bu mücadelenin tarafları, mensup oldukları toplumun birer temel unsurudur. Kapitalizmde burjuvazi ve işçisınıfıdır. Biri olmadan diğeri olamaz. Dolaysıyla aralarındaki mücadele, sistemin daha rasyonel çalışmasıyla ilgili bir mücadeledir; reformist bir mücadele olması bundandır. Ancak bu mücadele, özgürlükleri ve demokrasiyi derinleştirme kesitleri olarak, gerçek devrimlerin, geri dönüşü mümkün olmayan tarihsel ilerlemelerin, yeni uygarlıkların kapısını aralar. Bu mücadele de yer almak, bu anlamıyla devrimci bir duruştur.
Evrensel ölçekteki gelişmeler, özgürlük ve demokrasi mücadelesine yeni etkinlikler katmıştır; kadın haraketi, ezilen inançlar, anadiller ve etnik toplulukların özgürlük ve demokrasi arayışları, doğa ve çocukları koruma çabaları, savaş ve askerlik karşıtları gibi. Bunlarla birlikte gelişen kapitalizm içi ve ondan çıkış mücadeleleri gibi özgürlük ve demokrasi arayışındaki gelişmeler, yeni bir uygarlığa, yeni bir üretim tarzına, yeni ve ileri bir toplumsal örgütlenişe gidiş alanlarını genişletmektedir.
Ancak devrimcilik, bu mücadeleleri kapsasa da bunlarla sınırlı değildir. Bilinmeli ki, nesnel yapısı gelecek yeni toplumun bir unsuru olarak şekilenmemiş hiç bir etkinlik, sistemi yıkmak gibi işlev göremez. sistem içinde kalan mücadele devrim yapamaz. Devrimcilik niteliksel bir dönüşümdür.
Reformist mücadelenin sınırları sistemin içindedir. Devrimcilik ise tarihle uyumlu olma yönünde, kapitalist sistemin yıkılışı, tasfiyesi, aşılması mücadelesidir. Tarihini doldurmuş olan bir sistem olarak kapitalizim ve dolasıyla ona ait hiç bir sınıf ve etkinlik, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrimin ürünü olan yeni üretim tarzını, yeni toplumusal örgütlenişi kurma durumunda olamaz. Bu görev, kapitalizmin hiç bir temel sınıfına ait olamaz, bu görev devrimcilere aittir; nesnesi, eski toplumdan farklı nitelikte olan özneye aittir. Benim devrim ve devrimcilik algım burada başlar.
Tarihin hiç bir döneminde sınıf mücadelesinin devrim üretememesi, bu mücadelelerin aynı sistem içinde, söz konusu sistemin temel sınıfları arasında olmasındandır. Oysa devrim, yadsınmanın yadsınmasıdır; eski toplum içinde doğan yeninin sonuçlandıracağı bir adımdır. Feodalizmi yıkan serfler değil, burjuvazidir. Feodal toplumda sınıf mücadelesi köylülerle feodaller arasındaydı. Bu mücadele, feodal sistemin içinde bir mücadeleydi, modern anlamda olmasa da sert köylü isyanları kimi iyileştirmeler yönünde sistemi zorladığı oluyordu. Ancak Feodalizmi yıkmakta acizdi, yıkamazdı da. Feodalizmi yıkan onun içinde, onun kanatları altında gelişen, farklı nitelikte olan, yeni bir sistemin temel unsuru ve kendi sistemini kurmak için devrimci bir rol ile tarih sahnesine çıkan burjuvazi olmuştu.
Kapitalist sistem de sınıf mücadelesine tanık oldu.Yeni sistemde sınıf mücadelesi, burjuvaziyle işçi sınıfı arasında gelşti. Bu mücadele iyileştirmelere de yol açtı. Hala da açıyor. Ancak bu sistemide sınıf mücadelesinde yer alan taraflardan biri yıkamayacaktır. Bunun öznel eğilmlerle, yoğun eğitimle, aktivite ve örgütlenmeyle bir ilgisi yoktur. Sisteme ait olan her şey, sistemle birlikte tarihini de doldurmuş olacaktır. Bu kapitilizmin sınıfları için daha çok geçerlidir. Tek tek kişilerin değişimi ise ne sınıfların nesnesinden kaynaklanan öznel eğilimleri değiştirebilir ne de sınıfların ana eğilimini temsil edebilir. Kapitalizmi yıkacak olan onun içinden gelişen yenidir. Yadsınmanın yadsınmasıdır.
Devrim bir siyasal darbe değilse, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrim olmak durumundadır. Bu, ise eskinin kanatları altında gibi görünse de eskiyle nitelik farkı olan yeni bir ilişki türü sağlayabilir; bilgi çağını, bilimsel ve teknik gelişmeleri, insan kollektif akıl ürünü buluşları, sonuçlarıyla birlikte yeni bir uygarlık olarak algıladığımızıda, bu ilişkiyi tanımlamış oluruz.
Küresel üretim ilişkileri bu anlamda yeni uygarlığın kendisi olacaktır. Küresel üretim ilişkisi, emperyelist politikaların evrensel ölçekte dayatılması olan "küreselleşme" değildir. İki küreselleşme arasındaki farkı kavramak bu açıdan hayati öneme sahiptir. Bu bir fay hattıdır. Kıl kadar ince bir açıyla yolları farklıdır.
Olumlu küreselleşme bir üretim tarzıdır; bilgi paylaşım ağlarıyla, ulusları, sınırları, ülke ve coğrafyaları aşarak, evrensel üretime eşitler olarak katılımdır. İnsanlığı daha objektif algılama ve bunun için evrensel ölçekte dönüşemler yapmaktır. Sanal üretim-tüketim etkinliğiyle maliyet, kalite ve ürünün değişim değerini yükselten, dolaysıyla kapitalist meta üretiminden farklılıştıran sistemiyle, kapitalist üretim tarzından çıkıştır.
Emperyalist küreselleşme ise, baskı, savaş, işgal, talan ve sömürüdür; kapitalizmin bekası için, tarihe karşı direme çabasıdır. Bu siyasetlerin evrensel ölçekte dayatılmasıdır. İki küreselleşme arasındaki fark, yeni çağın solu ve sağı arasındaki farktır, devrimciliği ve gericiliği arasındaki farktır.
Devrimin amaçlarıyle ilgili öngörülerim de iki küreselleşme arasındaki farklılıkta anlam bulmaktadır.
Bu nedenle, daha çok özgürlük ve demokrasi için, emekçilerle, işçilerle, sınıf mücadelesiyle, halkın talepleriyle, inanaç, etnik özgürlük, doğa koruma, kadın hakları vb etkinliklerin mücadelesiyle omuz omuza olmalıyız diyorum. Çünkü yeni uygarlığı kuracak veriler, özgürlük ve demokrasi geliştikçe öne çıkacaktır.
Teşekkür ediyorum.
_________________________________
AHMET OTÇU'NUN YORUMU
Ahmet Otçu
Bugün TEKEL direnişi elbette fazlasıyla önemlidir.
Fakat yazıda belirtildiği gibi,işçiler;fabrikalarda mevcut koşullarında çalışabilmek için direniyor.
endilerine boyun eğdiren tekelci kapitalist sistemi yıkmak düşüncesiyle değil.
Devrim noktasında,küçük burjuvanın rolü önemlidir.
Sabah işe gitmek için erkenden kalkan ve eve geldiğinde yorgun haliyle ailesiyle vakit geçiren bir proleterin,siyasal bilince erişmesi,siyasi eserlere büyük zamanını ayırması istisnai dir...
Bundan dolayı işçilere,kurtuluşları yolunda bu siyasal bilinci iletmede,aydınların ve siyasal bilinci iletecek örgütlerin önemi büyüktür.
Lenin'in dediği gibi;
"Bütün ülkelerin tarihi bize gösteriyor ki,yalnız kendi gücüyle,işçi sınıfı,ancak trade-union'cubilince ulaşabilir,yani patronlarla mücadele etmek ve hükümeti işçi çıkarlarına uygun kanunları çıkarmaya zorlamak için sendikalarda birleşmek gerektiği kanısına varabilir ancak.(Seçme Yazılar-s.23-24)
Bana kalırsa devrimde,elbette proletarya öncü kuvvet olacaktır,fakat bir ayağı burjuvaya dönük olsa da küçük burjuvanın rolü azımsanamaz derecededir.
Ve başta işçi sınıfı olmak üzere,kitleleri kurtuluş yolunda birleştirebilecek olan da "ortak bir düşman"dır,ki bu da ABD emperyalizmidir.
Kitlelerin zihnine;ABD emperyalizmine duyulacak haklı öfke,en etkin biçimde kazındığında,göreceğiz ki yalnızca işçilerimiz değil halkımız da siyasal bilince yakınlaşacak,Türkiye'de varolan,emperyalizmin ideologlarının sesleri kesilecek ve kurtuluşun olanağı yaratılacaktır.
4 Mart 2010
Sınıf mücadelesi devrimci değil reformist bir mücadele olsa da işçilerin, emekçilerin yanında olmadan, onların hak kazanım davalarının önünde yürünmeden, özgürlük ve demokrasi alanlarını genişletme mücadelesi vermeden devrimci olunmaz.
Tarihin tanık olduğu tüm sınıf mücadeleleri, sistem içi bir mücadeledir. Bu mücadelenin tarafları, mensup oldukları toplumun birer temel unsurudur. Kapitalizmde burjuvazi ve işçi sınıfıdır. Biri olmadan diğeri olamaz. Dolaysıyla aralarındaki mücadele, sistemin daha rasyonel çalışmasıyla ilgili bir mücadeledir; reformist bir mücadele olması bundandır. Ancak bu mücadele, özgürlükleri ve demokrasiyi derinleştirme kesitleri olarak, gerçek devrimlerin, geri dönüşü mümkün olmayan tarihsel ilerlemelerin, yeni uygarlıkların kapısını aralar. Bu mücadele de yer almak, bu anlamıyla devrimci bir duruştur.
Evrensel ölçekteki gelişmeler, özgürlük ve demokrasi mücadelesine yeni etkinlikler katmıştır; kadın hareketi, ezilen inançlar, anadiller ve etnik toplulukların özgürlük ve demokrasi arayışları, doğa ve çocukları koruma çabaları, savaş ve askerlik karşıtları gibi. Bunlarla birlikte gelişen kapitalizm içi ve ondan çıkış mücadeleleri gibi özgürlük ve demokrasi arayışındaki gelişmeler, yeni bir uygarlığa, yeni bir üretim tarzına, yeni ve ileri bir toplumsal örgütlenişe gidiş alanlarını genişletmektedir.
Ancak devrimcilik, bu mücadeleleri kapsasa da bunlarla sınırlı değildir. Bilinmeli ki, nesnel yapısı gelecek yeni toplumun bir unsuru olarak şekilenmemiş hiç bir etkinlik, sistemi yıkmak gibi işlev göremez. sistem içinde kalan mücadele devrim yapamaz. Devrimcilik niteliksel bir dönüşümdür.
Reformist mücadelenin sınırları sistemin içindedir. Devrimcilik ise tarihle uyumlu olma yönünde, kapitalist sistemin yıkılışı, tasfiyesi, aşılması mücadelesidir. Tarihini doldurmuş olan bir sistem olarak kapitalizmi ve dolasıyla ona ait hiç bir sınıf ve etkinlik, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrimin ürünü olan yeni üretim tarzını, yeni toplumsal örgütlenişi kurma durumunda olamaz. Bu görev, kapitalizmin hiç bir temel sınıfına ait olamaz, bu görev devrimcilere aittir; nesnesi, eski toplumdan farklı nitelikte olan özneye aittir. Benim devrim ve devrimcilik algım burada başlar.
Tarihin hiç bir döneminde sınıf mücadelesinin devrim üretememesi, bu mücadelelerin aynı sistem içinde, söz konusu sistemin temel sınıfları arasında olmasındandır. Oysa devrim, yadsınmanın yadsınmasıdır; eski toplum içinde doğan yeninin sonuçlandıracağı bir adımdır. Feodalizmi yıkan serfler değil, burjuvazidir. Feodal toplumda sınıf mücadelesi köylülerle feodaller arasındaydı. Bu mücadele, feodal sistemin içinde bir mücadeleydi, iyileştirmeler de yapıyordu. Ancak Feodalizmi yıkmakta acizdi, yıkamazdı da. Feodalizmi yıkan onun içinde, onun kanatları altında gelişen, farklı nitelikte olan, yeni bir sistemin temel unsuru ve kendi sistemini kurmak için devrimci bir rol ile tarih sahnesine çıkan burjuvazi olmuştu.
Kapitalist sistem de sınıf mücadelesine tanık oldu.Yeni sistemde sınıf mücadelesi, burjuvaziyle işçi sınıfı arasında gelişti. Bu mücadele iyileştirmelere de yol açtı. Hala da açıyor. Ancak bu sistemide sınıf mücadelesinde yer alan taraflardan biri yıkamayacaktır. Bunun öznel eğilmlerle, yoğun eğitimle, aktivite ve örgütlenmeyle bir ilgisi yoktur. Sisteme ait olan her şey, sistemle birlikte tarihini de doldurmuş olacaktır. Bu kapitilizmin sınıfları için daha çok geçerlidir. Tek tek kişilerin değişimi ise ne sınıfların nesnesinden kaynaklanan öznel eğilimleri değiştirebilir ne de sınıfların ana eğilimini temsil edebilir. Kapitalizmi yıkacak olan onun içinden gelişen yenidir. Yadsınmanın yadsınmasıdır.
Devrim bir siyasal darbe değilse, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrim olmak durumundadır. Bu, ise eskinin kanatları altında gibi görünse de eskiyle nitelik farkı olan yeni bir ilişki türü sağlayabilir; bilgi çağını, bilimsel ve teknik gelişmeleri, insan kollektif akıl ürünü buluşları, sonuçlarıyla birlikte yeni bir uygarlık olarak algıladığımızıda, bu ilişkiyi tanımlamış oluruz.
Küresel üretim ilişkileri bu anlamda yeni uygarlığın kendisi olacaktır. Küresel üretim ilişkisi, emperyalist politikaların evrensel ölçekte dayatılması olan "küreselleşme" değildir. İki küreselleşme arasındaki farkı kavramak bu açıdan hayati öneme sahiptir. Bu bir fay hattıdır. Kıl kadar ince bir açıyla yolları farklıdır.
Olumlu küreselleşme bir üretim tarzıdır; bilgi paylaşım ağlarıyla, ulusları, sınırları, ülke ve coğrafyaları aşarak, evrensel üretime eşitler olarak katılımdır. İnsanlığı daha objektif algılama ve bunun için evrensel ölçekte dönüşümler yapmaktır.Sanal üretim-tüketim etkinliğiyle maliyet, kalite ve ürünün değişim değerini yükselten, dolaysıyla kapitalist meta üretiminden farklılıştıran sistemiyle, kapitalist üretim tarzından çıkıştır.
Emperyalist küreselleşme ise, baskı, savaş, işgal, talan ve sömürüdür; kapitalizmin bekası için, tarihe karşı direme çabasıdır. Bu siyasetlerin evrensel ölçekte dayatılmasıdır. İki küreselleşme arasındaki fark, yeni çağın solu ve sağı arasındaki farktır, devrimciliği ve gericiliği arasındaki farktır.
Devrimin amaçlarıyle ilgili öngörülerim de iki küreselleşme arasındaki farklılıkta anlam bulmaktadır.
Bu nedenle, daha çok özgürlük ve demokrasi için, emekçilerle, işçilerle, sınıf mücadelesiyle, halkın talepleriyle, inanç, etnik özgürlük, doğa koruma, kadın hakları vb etkinliklerin mücadelesiyle omuz omuza olmalıyız diyorum. Çünkü yeni uygarlığı kuracak veriler, özgürlük ve demokrasi geliştikçe öne çıkacaktır.
***
Ahmet Otçu adlı okurumuzun
"İşçiler, İşçi Sınıfı ve Sınıf Mücadelesi"
Başlıklı makalem üzerine yaptığı yorum üzerine
yazdığım cevabi yazımdır.
Değerli Ahmet Otçu,
Yorumunuz için teşekkür ederim (yorum alttadır)
Konumuzun anlaşılması için iki önemli noktayı birbirinden ayırmamız gerek.
Birincisi; sizin de önemle işaret ettiğiniz ve Lenin'den de yaptığınız alıntıda işaret edildiği gibi, sınıf bilinci için siyasal öncülük, bilgi birikim ve eğitimi gerek. Daha da ötesini ben ekleyim, demokrasi mücadelesinde eğitilmemiş ve sınıf bilincine varmamış işçi sınıfının, kendi çıkarları için basit kazanımları bile başarması mümkün değildir.
İşçi sınıfı, sınıf çıkarları ve kazanımları için bu yolda yoğun bir eğitim sürecini, pratik içinde kazanmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmesi durumunda, sınıf çıkarlarını ve demokratik haklarını sonuna kadar götürebilir. Bu, sistemin daha rasyonel olması açısından da çok gereklidir.
Bunu sadece Batı ülkelerinin (emparyalist ülkeler) işçi sınıfı açısından da düşünmemek gerek. Evrensel ölçekte işçi sınıfı ve tüm emekçiler için de belirlemeliyiz. Bu noktada, Batı işçi sınıfının önemli orandaki kazanımları, eski-yeni sömürgelerden gelen karların sonucu olduğunu da hesaba katmamız gerek. Bu dengesizlik, başlı başına, işçi sınıfının kapitalist sistemin özünde olan ülkesel, ulusal, belli bir merkeze aidiyeti olan doğasına önemli bir işarettir. Ulusların kapitalizmin şafağında doğma espirisi de burada anlamlıdır.
I. Dünya paylaşım savaşı arifesinde, dönemin en köklü Sosyal-demokrat partileri bile milliyetçi bir yaklaşım göstererek, kendi ulusal tekelci burjuvazisinin yanında saf tutarak şovenizme ve sağa kayan bir örnek sergilemiştir. II. Enternasyonalin sonu ve Komintern'in doğumu bu olayla sabit olmuştur.
Bu noktada, kapitalizmin doğası gayet açıktır. Doğal olarak bu sisteme ait her olgu onun bir parçası olarak böylesi bir merkezi algı içinde hareket eder. Bu toplumların da doğanın da diyalektiğidir. Bu davranışın tarih içindindeki konumu bizi ilgilendirir, doğruluğu ya da yanlışlığı ise apayrı bir konudur. Burjuvazi, her ne kadar burjuvazi olsa da; artık değer sömüren, talanla sermaye biriktiren olsa da devrimci çağında tarihle uyumluydu
Bu ön bilgileri bilince çıkarttığımızda diğer önemli noktaya gelebiliriz...
İkincisi; benim yazımda yapılan çözümlemenin esası, kapitalizmi ve onun temel sınıflarını kavramakla ilgilidir.
Basit bir örnek vereceğim, masa tenisi masası üzerinde futbol maçı yapılmayacağını herkes rahatlıkla söyleyebilir aynen yemek masasında da masa tenisi oynanmayacağı gibi bir gerçekliktir bu. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.
Demek istiyorum ki, kapitalizmin ve onu oluşturan sınıfların doğası gergin (çatışmalı) olmuş bile olsa bir bütündür. Birbirinden kopuk olarak ele alınamaz.
Kapitalist sistemin verileriyle yapılacak herhangi bir mücadele, hangi boyutta olursa olsun (en yüksek bilinç düzeyi, yoğun siyasallık ve örgütlülük gibi) sonuç değişmez. Mücadele sistemin içinde ve onun temel sınıflarıyla yapılmakta olduğu için (başkası da olamaz) o sistemin içinde çok ileri yenileşmeler gerçekleştirse de o sistemi degiştirmeye gücü yetmez ve tarihsel bir özne olamaz. Yani, en yüksek kalitede futbol ancak futbol sahasında bir oyundur, en yüksek kalitede masa tenisi de masa tenisin de oynanır ve orada artılarıyla eksileriyle o alana ait sonuçlar üretirlir. Masa tenisinin en yüksek oyunu, futbol maçının ne sonuçlarıyla ne de varlığıyla ilgili bir şey üretemez. Dolaysıyla İşçi sınıfı kapitalist sistemin temel bir unsuru olması nedeniyle, en iyi siyasal, en iyi örgütlülük, en yoğun mücadeleler içinde olsa da sonuçta, sisteminin içinde yapabılecegi en iyi şey iyileştirmedir,ötesine geçemez
Ötesi diyalektiğe aykırı olduğu gibi, o sınıfın sırtına taşıyamayacağı görevleri yüklemiş oluruz ki, bu görevler kesinlikle yaşamda yer bulamayacagı için hayaldan ibaret kalmaya mahkumdur.
Bu noktada olayı objektif gerçekliğiyle kavramaya adım atmış oluruz. Küçük bir balonu ağzımızla şişirebiliriz. Ama onun alabileceği belli miktardaki hava hacmini aştığımızda patlar, böyle bir balonla gökyüzüne tırmanamayız, altına sepet bağlayıp yeryüzünü gözleme şansımız olmaz.
Bu yüzden yazımda, işçi sınıfının mücadele sınırlarını belirleyen nesnel koşullarına dikkat çekerek, gelip dayanacağı en üst düzleme işaret ettim.
Bu onun iradesi dışında ki yeridir. İradeyle aşılmayacak olan yeridir.
Şimdi gerisin geriye, son 200 yılın sınıf mücadelelerine bakalım. Paris komünü da bir yana, Bolşeviklerden daha ileri bir bilinç ve aydınlanma kadrosunu, insanlık tarihi hiç bir zaman yaratamamıştır. Onların çabasına, iktidarı ele geçirmelerine, tarihen en büyük ideolojik parpagandalarına rağmen sonuç ne oldu. Bu günü hepimiz biliyoruz, bunu sadece sonradan gelen yetersiz kadrolara bağlamak mümkün olamaz. Bu gerileyişin, eskiye dönüşün kaynağında nesnel olarak taşınmayacak görev ve sorumlulukları, tarihi koşulları yeterince olgunlaşmamış dönüşümleri, ilgisi olmadığı yeni bir toplumu, yeni üretim tarzını, yeni bir uygarlık kurma yükümlülüğünü işçi sınıfının sırtına yüklemiş oluyor. Kapitalizm yok olduğunda hala işçi sınıfı varsa orada kapitalizmin madalyonunun diğer bir yüzü devam ediyor demektir.
Oysa üretim tarzında devrim, üretici güçlerin üretim ilişkileriyle belli bir olgunluktan sonraki çatışmasının ürünü olacaktır. Bilgi çağı, teknolojik devrimler, yeni bir uygarlığın kapısını aralamaktadır. Bu adım kapitalizmin kanatları altında olsa da ( feodal kralıkların kanatları altında kapitalizmin gelişmesi gibi) artık kapitalizm değildir. Temel unsurları ve yönelimleri de nitelik olarak farklıdır. Yenidir ve kapitalizme ait her şeyi tarihin gerisine itmektedir (işçi sınıfını da burjuvaziyi de) Bu da dönüşü olmayan bir sürecin gerçekliliğinin göstergesidir
Bu yazımda, bunun ip uçları üzerinde durdum. Yeni üretim ilişkileri, yeni unsurlar kuracaktır, devrimci olanda budur dedim. Kapitalizme ait hiç bir veri bunu yapamaz dedim.
Ancak ekledim, sınıf mücadelesinin oluşturduğu gergin dengede, özgürlükler ve domakrasi ne kadar kazanım elde eder ve ilerlerse o kadar gelecek toplumun kuruluşuna katkı sağlar. Bunu da işçiler, kendi haklarını kazanmak için mücade ederken, gerçek devrimciler onlara omuz vererek bunu derinleştirmelidirler; yani biz bu çağın devrimcileri, emekçiden ve kazanımlarından yana özgürlüklerin ve demokrasinin kökleşmesi için omuz omuzayız. Ama bizim sınırımız onlardan da ileridedir.
Tam bu noktada iki küreselleşmeyi anlattım; biri olumlu, diğeri olumsuz olan.
Emperyalist siyasetin dış politikası olarak gelişen, evrensel talancı, savaşçı, baskıcı ve işgalci küreselleşme gericidir, tarihin önünü tıkamaktadır dedim. Buna karşı, devrimcilerin mücadelesi var, bu mücadele dünyanın her alanında farklı oluşumlarla sürmektedir.
Ancak teknolojinin, bilgi çağının ortaya koyduğu ve kollektif insan emeğinin ürünü olan gelişmelerle şekillenmeye başlayan yeni üretim tarzı ve mülkiyet ilişkisi, kapitalist tekellerin kanatları altında da olsa, o evrensel ölçekte herkesin katıldığı bir sistem olarak küresel üretim tarzını oluşturmaktadır. Bu da tarihin ilerici yanıdır. Bundan yana olmak için,her ülkede ve dünyanın her alanında daha çok özgürlük ve demokrasi için çalışmamız gerek. Bu bir tarihsel adımdır, geri dönüşü olmayan devrim için bir mücadeledir. Devrimcilik de tas tamam budur. Ben artık devrimciliği bu açıdan algılıyorum.
Tekrar edip durduğum bir benzetmem var, size de aktarayım. PTT iletişim sistemiyle, internet iletişim sistemi arasındaki fark ne ise, dün ile yarın arasındaki fark da budur. Biri, kapitalizm çağında en gelişmiş haline gelerek, o sistemin bir iletişim ağı olmuştur; binalarıyla, işçileriyle, memurlarıyla, uçakları, kamyonetleri, posta kutusu, kağıt, kalem, zarf, pul vb binlerce ayrınıtının maliyetiyle, hantal yapısıyla, Kapitalist sistemin iletişim ağı olmuştur
Diğer tarafta ise internet iletişim ağı. Bu ağ, PTT dahil geçmişe ait tüm iletişim ağlarını, geri dünüşü olmayan biçimde bir kenara koyarak aşmış, bir tuşa tıklayarak aynı anda her yere ve herkese ulaşabilmenin sistemini ikame etmiştir. Yeni iletişim sistemi. Bu yeni sistem, kapitalistlerin kanatları altındadır, ama artık kapitlist sistem niteliğine ait bir unsur değildir. Yeni bir uygarlığın nüvelerinden biridir. Bunun gibi unsurların birikimiyle, yeni üretim ilişkisi gelip hakim olacaktır. Devrimci olan budur. Bu adımın geri dönüşü olmaz. Bu adım bir siyasi kararla ikame edilmemiştir. Birikimların doğal sonucudur. İnsan kollektif bilgi birikiminin sonucudur. Birinde işçiler, emekçiler ve orada hakları uğruna mücadele var. Diğerin de ise her şey yeni, her şey nitelikçe farklı. Kendi sistemini oluşturarak gelişiyor. İkisi arasındaki fark konumuzun tüm detaylarını anlatmaya yeterlidir sanırım.
Var olduğu sistemin temel bir parçası olan, hiç bir sınıf bu rolü oynayamaz. Bu rol küresel devrimcilikte anlam bulan, küresel üretim lişkilerini ikame eden büyük bir tarihsel dönüşüm mücadelesidir. Devrimci olan da budur.
Sonuç;
Sınıf mücadelesi devrimci değil reformist bir mücadele olsa da işçilerin, emekçilerin yanında olmadan, onların hak kazınım davalarının önünde yürünmeden, özgürlüklerin ve demokrasi alanlarını genişletmek için çalışmadan devrimci olunmaz.
Tarihin tanık olduğu tüm sınıf mücadeleleri, sistem içi bir mücadeledir. Bu mücadelenin tarafları, mensup oldukları toplumun birer temel unsurudur. Kapitalizmde burjuvazi ve işçisınıfıdır. Biri olmadan diğeri olamaz. Dolaysıyla aralarındaki mücadele, sistemin daha rasyonel çalışmasıyla ilgili bir mücadeledir; reformist bir mücadele olması bundandır. Ancak bu mücadele, özgürlükleri ve demokrasiyi derinleştirme kesitleri olarak, gerçek devrimlerin, geri dönüşü mümkün olmayan tarihsel ilerlemelerin, yeni uygarlıkların kapısını aralar. Bu mücadele de yer almak, bu anlamıyla devrimci bir duruştur.
Evrensel ölçekteki gelişmeler, özgürlük ve demokrasi mücadelesine yeni etkinlikler katmıştır; kadın haraketi, ezilen inançlar, anadiller ve etnik toplulukların özgürlük ve demokrasi arayışları, doğa ve çocukları koruma çabaları, savaş ve askerlik karşıtları gibi. Bunlarla birlikte gelişen kapitalizm içi ve ondan çıkış mücadeleleri gibi özgürlük ve demokrasi arayışındaki gelişmeler, yeni bir uygarlığa, yeni bir üretim tarzına, yeni ve ileri bir toplumsal örgütlenişe gidiş alanlarını genişletmektedir.
Ancak devrimcilik, bu mücadeleleri kapsasa da bunlarla sınırlı değildir. Bilinmeli ki, nesnel yapısı gelecek yeni toplumun bir unsuru olarak şekilenmemiş hiç bir etkinlik, sistemi yıkmak gibi işlev göremez. sistem içinde kalan mücadele devrim yapamaz. Devrimcilik niteliksel bir dönüşümdür.
Reformist mücadelenin sınırları sistemin içindedir. Devrimcilik ise tarihle uyumlu olma yönünde, kapitalist sistemin yıkılışı, tasfiyesi, aşılması mücadelesidir. Tarihini doldurmuş olan bir sistem olarak kapitalizim ve dolasıyla ona ait hiç bir sınıf ve etkinlik, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrimin ürünü olan yeni üretim tarzını, yeni toplumusal örgütlenişi kurma durumunda olamaz. Bu görev, kapitalizmin hiç bir temel sınıfına ait olamaz, bu görev devrimcilere aittir; nesnesi, eski toplumdan farklı nitelikte olan özneye aittir. Benim devrim ve devrimcilik algım burada başlar.
Tarihin hiç bir döneminde sınıf mücadelesinin devrim üretememesi, bu mücadelelerin aynı sistem içinde, söz konusu sistemin temel sınıfları arasında olmasındandır. Oysa devrim, yadsınmanın yadsınmasıdır; eski toplum içinde doğan yeninin sonuçlandıracağı bir adımdır. Feodalizmi yıkan serfler değil, burjuvazidir. Feodal toplumda sınıf mücadelesi köylülerle feodaller arasındaydı. Bu mücadele, feodal sistemin içinde bir mücadeleydi, modern anlamda olmasa da sert köylü isyanları kimi iyileştirmeler yönünde sistemi zorladığı oluyordu. Ancak Feodalizmi yıkmakta acizdi, yıkamazdı da. Feodalizmi yıkan onun içinde, onun kanatları altında gelişen, farklı nitelikte olan, yeni bir sistemin temel unsuru ve kendi sistemini kurmak için devrimci bir rol ile tarih sahnesine çıkan burjuvazi olmuştu.
Kapitalist sistem de sınıf mücadelesine tanık oldu.Yeni sistemde sınıf mücadelesi, burjuvaziyle işçi sınıfı arasında gelşti. Bu mücadele iyileştirmelere de yol açtı. Hala da açıyor. Ancak bu sistemide sınıf mücadelesinde yer alan taraflardan biri yıkamayacaktır. Bunun öznel eğilmlerle, yoğun eğitimle, aktivite ve örgütlenmeyle bir ilgisi yoktur. Sisteme ait olan her şey, sistemle birlikte tarihini de doldurmuş olacaktır. Bu kapitilizmin sınıfları için daha çok geçerlidir. Tek tek kişilerin değişimi ise ne sınıfların nesnesinden kaynaklanan öznel eğilimleri değiştirebilir ne de sınıfların ana eğilimini temsil edebilir. Kapitalizmi yıkacak olan onun içinden gelişen yenidir. Yadsınmanın yadsınmasıdır.
Devrim bir siyasal darbe değilse, geri dönüşü olmayan bir tarihsel devrim olmak durumundadır. Bu, ise eskinin kanatları altında gibi görünse de eskiyle nitelik farkı olan yeni bir ilişki türü sağlayabilir; bilgi çağını, bilimsel ve teknik gelişmeleri, insan kollektif akıl ürünü buluşları, sonuçlarıyla birlikte yeni bir uygarlık olarak algıladığımızıda, bu ilişkiyi tanımlamış oluruz.
Küresel üretim ilişkileri bu anlamda yeni uygarlığın kendisi olacaktır. Küresel üretim ilişkisi, emperyelist politikaların evrensel ölçekte dayatılması olan "küreselleşme" değildir. İki küreselleşme arasındaki farkı kavramak bu açıdan hayati öneme sahiptir. Bu bir fay hattıdır. Kıl kadar ince bir açıyla yolları farklıdır.
Olumlu küreselleşme bir üretim tarzıdır; bilgi paylaşım ağlarıyla, ulusları, sınırları, ülke ve coğrafyaları aşarak, evrensel üretime eşitler olarak katılımdır. İnsanlığı daha objektif algılama ve bunun için evrensel ölçekte dönüşemler yapmaktır. Sanal üretim-tüketim etkinliğiyle maliyet, kalite ve ürünün değişim değerini yükselten, dolaysıyla kapitalist meta üretiminden farklılıştıran sistemiyle, kapitalist üretim tarzından çıkıştır.
Emperyalist küreselleşme ise, baskı, savaş, işgal, talan ve sömürüdür; kapitalizmin bekası için, tarihe karşı direme çabasıdır. Bu siyasetlerin evrensel ölçekte dayatılmasıdır. İki küreselleşme arasındaki fark, yeni çağın solu ve sağı arasındaki farktır, devrimciliği ve gericiliği arasındaki farktır.
Devrimin amaçlarıyle ilgili öngörülerim de iki küreselleşme arasındaki farklılıkta anlam bulmaktadır.
Bu nedenle, daha çok özgürlük ve demokrasi için, emekçilerle, işçilerle, sınıf mücadelesiyle, halkın talepleriyle, inanaç, etnik özgürlük, doğa koruma, kadın hakları vb etkinliklerin mücadelesiyle omuz omuza olmalıyız diyorum. Çünkü yeni uygarlığı kuracak veriler, özgürlük ve demokrasi geliştikçe öne çıkacaktır.
Teşekkür ediyorum.
_________________________________
AHMET OTÇU'NUN YORUMU
Ahmet Otçu
Bugün TEKEL direnişi elbette fazlasıyla önemlidir.
Fakat yazıda belirtildiği gibi,işçiler;fabrikalarda mevcut koşullarında çalışabilmek için direniyor.
endilerine boyun eğdiren tekelci kapitalist sistemi yıkmak düşüncesiyle değil.
Devrim noktasında,küçük burjuvanın rolü önemlidir.
Sabah işe gitmek için erkenden kalkan ve eve geldiğinde yorgun haliyle ailesiyle vakit geçiren bir proleterin,siyasal bilince erişmesi,siyasi eserlere büyük zamanını ayırması istisnai dir...
Bundan dolayı işçilere,kurtuluşları yolunda bu siyasal bilinci iletmede,aydınların ve siyasal bilinci iletecek örgütlerin önemi büyüktür.
Lenin'in dediği gibi;
"Bütün ülkelerin tarihi bize gösteriyor ki,yalnız kendi gücüyle,işçi sınıfı,ancak trade-union'cubilince ulaşabilir,yani patronlarla mücadele etmek ve hükümeti işçi çıkarlarına uygun kanunları çıkarmaya zorlamak için sendikalarda birleşmek gerektiği kanısına varabilir ancak.(Seçme Yazılar-s.23-24)
Bana kalırsa devrimde,elbette proletarya öncü kuvvet olacaktır,fakat bir ayağı burjuvaya dönük olsa da küçük burjuvanın rolü azımsanamaz derecededir.
Ve başta işçi sınıfı olmak üzere,kitleleri kurtuluş yolunda birleştirebilecek olan da "ortak bir düşman"dır,ki bu da ABD emperyalizmidir.
Kitlelerin zihnine;ABD emperyalizmine duyulacak haklı öfke,en etkin biçimde kazındığında,göreceğiz ki yalnızca işçilerimiz değil halkımız da siyasal bilince yakınlaşacak,Türkiye'de varolan,emperyalizmin ideologlarının sesleri kesilecek ve kurtuluşun olanağı yaratılacaktır.
İŞÇİLER - İŞÇİ SINIFI VE SINIF MÜCADELESİ
TEKEL işçileri, işlerine geri dönmek üzere başlattıkları eylemlerine son verdi, TARİŞ kapandı işçiler fabrikalarını istiyor
Mihrac Ural
2 Mart 2010
Demir Küçükaydın'ın "İşçi Sınıfı Neden Devrim Yapamaz?" başlığını taşıyan makalesine eleştiri yazımın taslağını tamamladım. Bir iki güne kadar yayında olur.
Ben de işçi sınıfı devrim yapamaz diyorum. Daha da ötesi, sınıf mücadelesi, hakim olan her hangi bir sistemin iç mücadelesi olarak, tarihin hiç bir döneminde devrim yapamamıştır, diyorum.
Sınıf mücadelesi, sistemi daha rasyonel çalışma yönünde oturtan reformist bir mücadeledir, devrim üretemez. Sisteminin en gelişmiş ve oturmuş haliyle de ortaya koyduğu sonuç bu mücadelesinin kendi sistemini düzenlemekten öteye geçmediğini göstermektedir. Yeni ve farklı nitelikte ileri bir toplumsal kuruluş yapamadığını göstermiştir.
Sınıf mücadelesi, işçi sınıfı açısından, haklarını koruma ve genişletme mücadelesi olarak, ihmal edilmemesi gereken biricik yoludur. Bu mücadeleye destek bu sistemin karşısında olan tüm güçlerinde görevidir. Ancak kapitalist sistemin kurucu temel sınıfı olarak gelecek toplumda yeri ve çıkarı olmayan işçisınıfının varoluşu ve bunun yeniden üretilmesi kendi sisteminde anlamlıdır. Bu açıdan sınıf mücadelesi, sistemin yeniden üretilmesi ve bekasıyla doğru orantılıdır; kapitalist sistemin temel kurucu unsurları üzerine geliştirilen hiç bir tahayyül (proje, hayal, düşünce, öneri..), ileri bir üretim tarzı, ileri bir toplumsal sistem, yeni bir uygarlık kurma önermesi anlamına gelmez.
Sınıf mücadelesi daha ileri bir toplum için mücadele verenler açısından da açtığı özgürlük alanları ve demokratik kazanımlar oranında önemlidir.
Demir Küçükaydın'la aramızdaki fark, O sınıfları, sınıf gerçekliğiyle değil, üst yapıyı da din genellemesi adı altında ele aldığı gibi, sınıfları ve mücadelelerini de iradeci merkezli bir istek ve yönelim olarak ele almaktadır. Bu nedenle işçilere, devrim yapmanız için insan olunuz diye çağrı yapmaktadır.
Söylediği şudur; "uluslara ve ulusal devletlere karşı bir "Kutsal savaş" başlattıklarında, insan olduklarında; işçi olarak değil, insan olarak mücadele ettiklerinde devrim yapabilirler"
Bu algı, işçinin iredevi bir davranışla sınıfı dışı bir duruş gösterebileceği üzerine kurgulanmaştır. Tek tek işçiler için, işçi Ahmet, işçi Mehmet için geçerli olsa da sınıf olarak işçiler açısından hiç bir mantiki yanı yoktur. İşçiler var oldukça sınıfları da vardır ve her sınıfın davranışını belirleyen nesnel konumuyla ilgili bir duruşu vardır. Buna rağmen, sınıf öznesini, nesnesinden koparıp, bundan kimi sonuçlar beklemek sadece hayaldir. Bu noktada Demir Küçükaydın, eleştirmek istediği aklı evvel "sosyalist" algılardan farklı değildir. Onlar da işçi sınıfına, sınıf nesnesi gerçekliğini hesaba katmadan hayali sorumluluklar yüklemiştir. Yeni bir uygarlığın kuruluşunu sistem içi bir mücadele olan sınıf mücadelesinden beklemiştir. Darbeyi devrim sanmıştır. Siyasi kararla ilan edilen toplumsal mülkiyeti sosyalizim olarak algılamıştır. Bütün bu hangamenin iflası, sosyalist sistemin çöküşüyle yetirence belirgin olmuştur.
Demir Küçükaydın ve eleştirdiği çevrelerin ortak noktası, sınıfı nesnel konumundan kopararak, yapıları (üst-alt yapı) parçalayıp birbirinden bağımsızlaştırarak, bu tezleri ileri sürüyorlar. Yani, nesnesi olmayan özneye hitap ediyor.
Nitekim her iki yaklaşımın iflas ettiğini tarihin her kesitinde gösteren binlerce deneyim bulunmaktadır. Bir çok yazıda bu konuyu işledim. Köleci çağda Spartaküsün, Roma kapıları önünde diz çöküşü, köleci dönem sınıf ve mücadelesinin gelip dayanacağı son sınırı göstermişti. Münzer hareketinin feodal kralların tahtları önünde diz çöküşü, feodal çağ köylü sınıfının varacağı son yere, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin o kesitteki son durağına bir işaretti. Kapitalizm çağında durumu anlamak için, 20. yy. Sosyalist Devrimlerin sonucunu bilmek yeterlidir; bir gece ansızın bir siyasal kararnameyle toplumsal mülkiyet ilan ederek sosyalist toplumu kurduğunu, yeni uygarlığa geçtiğini dile getirip, sosyalist sistemi kuranların bir başka gecede (1990) ansızın, yine bir siyasi kararnameyle gerisin geriye dönüşünü hatırlamak yeterlidir. İşçi sınıfı ve mücadelesinin gelip dayanacağı en son düzlem budur.
Sosyalizmin, kapitalist madalyonun diğer yüzü olma esprisi budur. Sosyalizmi ahlaki bir kültürel, toplumsal eğilim olarak değil de bilimsel sosyalizm adı altında siyasal tezlerin bileşkesi olarak, bir yeni uygarlığa geçiş olarak, ortaya koyan yaklaşımların bu anlamıyla gerçekçi olmadığı, öznel eğilim ve söylemlerin gelip tıkandığı ve iflas ettiği bir yer olduğu görülmüştür. Bu ise, tarihi ilerleme değildi, yeni bir uygarlık ise hiç değildi.
Yukarıda sunduğum belirlemeler, sınıf ve sınıf mücadeleleriyle ilgili siyasal görüşlerimin verilebilecek en kısa özetiydi.
Bu kısa özetin açılımlarını http://mirural.blogspot.com adresindeki yazılardan izlemek mümkün.
Bu girişi, ülkemizde işçiler ve işçi sınıfıyla ilgili olarak ortaya çıkan iki önemli gelişme üzerine aktardım. Bu gün TEKEL işçileri, işyerlerine geri dönmek üzere başlattıkları eylemlerine son verdiklerini açıkladılar, çadırlarını toplayıp dağıldılar. İkinci haber ise, TARİŞ'in kapanmasıyla açığa alınan 600 işçinin "fabrikamız kapanmasın" protestolarıyla dile getirdikleri tepkileridir.
Her iki haberde de işçileri gördük. Çektikleri zorluklara, direnişlerine ve protestolarına tanık olduk. Bu eylemler, ülkemiz işçi sınıfı tarihi eylemleri diye bilinç altımıza kazılan eylemlerin belki de en yumuşakları, en basitleri, en sıradan olanlarıydı. Bu eylemlerde işçiler vardı ama işçi sınıfı yoktu.
İşçiler önemli bir direnme ortaya koydular. Ülkemizin soluna ruh verip, umutlandıran bu eylemler sol güçler tarafından da yoğun olarak desteklendi.
Bizler de hareket olarak, üzerimize düşen herşeyi yaptık; Ankara'ya etrafında toplandığımız yayın organımız ATAK pankartlarıyla, siyasal yönelimlerimizi, emekçiden yana tutumlarımızı sergiledik. Eylemin orta yerinde, işçilerle omuz omuza olduk. İşçi sınıfı, işçiler, sınıf mücadelesi üzerine geliştirdiğimiz tezlerin radikalliğine rağmen, emekçi hakları ve demokratik taleplerinin, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve bu etkinliklerden yana olduğumuzu gösterdik. Sınıf mücadelesi üzerine gelişen siyasal algılarımızın stratejik önemi, genel ve kapsayıcı yaklaşımlarımızın, bu çabalarımızla bir tutarlılık içinde olduğunu göstermek için "emekçi hakları, demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır" diye de belirlemelerimizi yaptık.
Ancak bu duruş, bütün içindeki özgün bir parçayla ilgilidir. Stratejik yönelimler ise daha ayrıdır. İşçi eylemleriyle ilgili gelişen son iki haberle ilgili olarak ele aldığım bu makalenin konusu da bu iki duruşun ilişkisini açıklamaktır. Bunun için temel kimi belirlemeleri kısaca ifade etmek gerek.
TEKEL işçileri ve TARİŞ işçileri, işçi sınıfının birer hücresidir. Sınıfın tüm özelliğini üzerinde taşıyan bir birimidir. Ancak işçiler, birey olarak sınıfın kendisi değillerdir. İşçi, tüm farklılıklarıyla, "namazına giderken ölen işçi" ve "5 vakit komünistlik"e kadar eylemde yer alan işçi olarak sınıfının içinde yer alır. Farklılıklarıyla işçilerin fabrika dışında, farklı katmanlarla birlikteki yaşam içinde oluşturduğu birlik ise halktır. Mahallelerde, sitelerde, şehir ve köylerde var olan halktır; halk bu yanıyla daha esnek, daha çoğul ve daha özgür olarak siyasal duruşlar sergileyebilecek bir toplumsal oluşumdur. Bu yanıyla halk işçi sınıfının potansiyellerinden çok daha büyük potansiyelleri barındırır. Bu nedenle on yıllar önce, "Yaşasın Halklaşan İşçi Sınıfı" gibi bir slogan geliştirdik. Bunu TEKEL işçileriyle dayanışmamızda da taşıdık. Bu her ne kadar, bir sınıf olarak işçilerin asla halklaşamayacakları, ancak birey işçi olarak içinde yer aldığı alanın bir unsuru olarak halklaşabileceği gerçeğini dışlamasa da öyledir.
Buna rağmen TEKEL ve TARİŞ olayında tanık olduğumuz mücadele, bir sınıf mücadelesi ve işçi sınıfı hareketinin var oluş biçimlerinin küçük bir birimi olarak, tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır.
İşçi sınıfını ve sınıf mücadelesini irdelerken, bu birimden yola çıkmak ve soyutlamalara varmak yanlış değildir. Zaten, soyut anlamıyla, genel olarak işçi sınıfı ve mücadelesi bu birimin ortaya koyduğu varoluşun temel ifadesidir.
Her iki mücadele de, son 200 yılın sınıf mücadelesinin, hatta en kanlı türlerinin ortaya koyduğu mücadelenin amaçlarından hiç bir fark taşımamaktadır; sözde siyasal bir amaç olsa da, tarihin hiç bir kesitinde siyasal amacın gerçekçi bir üretim ilişkisi devrimi ya da dönüşümü yapmamış olması, sınıf mücadelesinin bir yanıyla, sistem içi reform mücadelesi olduğunu gösterir, diğer yanıyla da sınırlarının ne olduğuna işaret eder. Bu mücadeleler ekonomik demokratik boyutlarla sınırlıdır. Orada doğar ve orada biterler. TEKEL ve TARİŞ işçilerinin bu küçük eylem etkinlikleri bin kat, yüz bin kat daha büyütülse de bu temel çizgiden öteye gidemez.
İşçi sınıfı partileri denilen siyasal örgütler ise, siyasal iktidarı işçi sınıfı adına, sınıf mücadelesinin etkinliklerine dayanarak ele geçirmeyi ileri sürse de bu gerçek olmamıştır, olamazdı da. Dünyanın tüm sınıf mücadelelerinin bu gün gelip dinginleştiği yer, burjuvazinin işçi sınıfıyla sistemi daha iyi çalıştırmada, omuz omuza oldukları yer olması da bundandır. Bu, ülkemiz içinde tamamiyle geçerlidir.
Avrupa'da sınıf mücadeleleri tarihinin, her doruğunda ve sonrasında ortaya çıkan tablosu bundan başka bir şey değildir. İnsan aklının en gelişmiş düşün adamları, aydınları, militan ve kadrolarının öbek öbek yer aldığı Komünist Partiler, kızıl ya da devrimci sendikalar bile istisna bir bütün olarak ve özellikle sosyalist sistemin çözülüşüyle, "sarı-sendikacılık" diye ötelenen yapıların sınırını aşamadıkları görülmüştür. Bu anormal bir durum değil, öznelerle ilgili bir durum da değil. Tercih, "satılmışlık", ihmal, yetersizlik de değil. Böyle bir iddia, 20. yy. aydınlarına yapılacak en büyük hakaret olur, bu çağın sosyalist aydınlarının gösterdikleri özveri ve ortaya koydukları performans, tarihin hiç bir döneminde, hiç bir insan örgütlülüğü tarafından ortaya konmamıştır. Hadise öznel eğilim değil, nesnelerin sınırını çizdiği gerçeklerdir...
TEKEL işçileri de TARİŞ işçileri de fabrikalarını istediler, çalışmaya devam etme hakkını istediler. İşsiz kalmamayı dile getirdiler. Bu talepleri haklıydı. Ancak bu söylemin altında yatan büyük mesajı algılamak ve soyutlama yaparak bunun genel bir belirleme haline nasıl gelebileceğini görmek gerek.
Bunu anlamak için, her iki haberin ortak özelliği olan, işçilerin işlerini istemesi, fabrikalarını istemesidir. Yani işçi sınıfının fabrikasını istemesidir. İşçiyi işçi yapan, işçi sınıfı haline getiren ve sınıf mücadelesi denilen olayı var eden, fabrikanın çalışmasını istemesidir. Sistemin yeniden üretilmesidir bu. İşçi de doğası gereği (sistemle var olmasının anlamı da budur) sistemini yeniden üretecektir. Yok sayılmasına karşı direnecektir, gerekirse daha az ücretle de olsa sistemin yeniden üretilmesi, kendisinin de yeniden üretilmesi olduğundan bunu savunacaktır. Bu ise, işçiyi, işçi sınıfını ve sınıf mücadelesini kapitalist sistem içi bir olgu olarak kavramak demektir. Doğrusu da budur. Bunun ötesinde ne bir işçi sınıfı gerçekliği ne de kapitalizm dışı bir duruş olayı bulunabilir. Bu iki haberin, tarih boyunca süren işçi sınıfı mücadelesinin tekrar ederek verdiği mesaj da budur.
İşçiler iş istiyor, fabrikalar kapanmasın diyor ve bunun için burjuvazisinin (ki, bu devlet de olsa, şahısta olsa aynıdır) başında kalmasını istiyor. Yani, sistemin yeniden üretilmesini istiyor. Kapitalist sistemin her şeyiyle devamından yana bir istekle eylem yapılıyor ve aynı istekle fabrikaların çalışması için yalvarıyor. Ne üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyet ne de ücret fazlalığı, iş sahibi olmak, sistemi yeniden üretmek istiyor. İşçiler de, sınıfları da mücadeleleri de fabrikanın çalışan çarkları önünde sınırlarının sonuna gelmektedirler; Spartaküs Roma kapıları önünde, Münzer feodal kralların tahtları önünde, işçi sınıfı da çarkları dönen fabrikası önünde sınırın sonuna geliyor.
İşçiler, talepleriyle en doğal tutumları ve sınırlarını ortaya koyuyorlar. Bunun ötesi olamaz da. İşçi sınıfı ve mücadelesi, kapitalizmin şafağında doğdu. O sistemin olmazsa olmaz bir öğesi olarak var oldu. Sistemin varlığını oluşturan, çelişkinin bir yanıdır ve sistemin bütünlüğü de bu birlikle var olmaktadır. Biri olmadan diğeri olamaz.
Bu bir dengedir. Buna ben gergin denge diyorum. "Suni denge" demeyeceğim. Suni denge kırılmaya eğilim gösterir, gergin denge ise bir arada, kavgalı halde, nesnel nedenlerle birlikte yaşama hali olarak değerlendirilebilir.
Bir kez daha, TEKEL ve TARİŞ gibi küçük örnekleriyle ülkemizde olduğu kadar, dünyanın her yerinde görüldüğü gibi, işçiler ve sınıfları, sistemi yeniden üretirken istedikleri tek şey çalışmanın bir parçası olmak, işsiz kalmamak ve bunun sonucunda, sınırında da olsa aç kalmamak, insanca yaşam için düzenlemeler istemektir. İşçi sınıfının ve mücadelesinin sınırı da budur.
Bu sınırları öznel iddialarla, çok derin bilimsel tezler adı altındaki sanal söylemlerle zorlamak hiç bir sonuç getirmez. Boşuna enerji yitimi olur. İşçinin ve sınıfının ve mücadelesinin omzuna hacmini aşan, takatini zorlayan yükümlülükler koyarak, ne işçi sınıfı ve işçileri kendi nesnel verilerinden (iş gücünü satan olma anlamında, kapitalizmin bir temel sınıfı olarak) koparmak ne de onları "insanlaşma" çağrılarıyla ne olduğu ve neye yöneleceği belli olmayan bir devrime davet etmek mantıklıdır.
Bütün bunlardan sonra, ne demek istiyorsun diye sorulabilir?
Benim söylediğim şudur: Üretim tarzları artık eski tarihlerin ülkesel, bölgesel alanlarına ait bir olay olmaktan çıkmıştır. Eski uygarlıklar, üretim tarzı farklılıklarına rağmen (köleci-feodal), farklı coğrafyalarda, aynı zaman dilimi ya da farklı zaman dilimlerinde de çıkabilirdi. Bu gün ise üretim tarzıyla uygarlık aynı düzlem üzerinde birleşmiştir. Üretim tarzının değişimi aynı zamanda bir uygarlık değişimi olarak belirecektir. Bu bir olumlu küreselleşmedir.
Kapitalizmin, emperyalizm çağında, siyasetini evrensel ölçekte talan, baskı ve müdahalelerle dayatmasında anlamını bulan "küreselleşme" ile, bir üretim tarzı olarak, üretici güçlerin gelişimi, bilimsel ve teknik devrimin yarattığı değişimlerin ürünü olarak, yeni bir uygarlık anlamında üretim ilişkilerinin "küreselleşme"si birbirinden nitelikçe farklıdır. Biri küreselleşmenin siyasi bir boyutta emperyalistlerin tarihe karşı direnişine hizmet ederken, diğeri ise, iradelerden bağımsız, alttan gelen, değişimi tarihsel devrim anlamında, geri dönüşümü mümkün olmayan bir ilerlemedir.
Bu anlamda küresel devrim ve devrimcilik süreci açılmıştır demek yanlış olmayacaktır. Bilgi çağı, üretimin tarzını kapitalist tarzdan farklı bir yere taşımaktadır. Kapitalistlerin kanatları altında gibi görünse de artık yeni ilişkiler kapitalist ilişki değildir. Feodal krallıkların kanatları altındaki kapitalizm, nasıl ki anaokulu yıllarını yaşadıysa, yeni uygarlık, yani yeni üretim tarzının kapitalistlerin kanatları altında büyümesi de gündemdedir; yadsınmanın yadsınması esprisidir bu. Tarihin her döneminde, doğanın ve toplumun yasalarında ifadesini bulan gelişmedir yaşanan.
Bu noktadan bakınca; gelişmeler yeni uygarlığa işaret ediyor, diyeceğim. Küresel üretim sistemi, farklı mülkiyet ilişkisi gelişiyor. Bu gelişmeler, tarihsel bir devrime doğru gidiyor. Bu devrim, geri dönüşü olmayan dönüşümlerin devrimidir. Ne öznel bir karara bağlı ne de kapitalizmin temel herhangi bir sınıfının "insanlaşmasına" (her ne demekse!?) bağlıdır. Tersine, sistemin biten tarihsel rolüne paralel, bu sınıflar da sönecektir. Burjuvazinin bu bitişe karşı her yerde bir direniş sergilemekte olduğuna da dikkat çekerek şunu söylemek yanlış değildir; bir zamanlar feodalizme karşı devrimci rolünü oynayan burjuvazi, işçileri ve tüm halk kesimlerini nasıl ki çıkarları için, "ulus çıkarları" adı altında peşine sürüklediyse, bu gün de sisteminin yıkılışına karşı, demagojileriyle benzer bir sürükleyişi karşı-devrimci bir duruş olarak sergileyebilir.
Sonuç,
Üretim tarzında devrim, teknolojik büyük değişimlerin, bilgi devriminin ortaya koyduğu sonuçların kaçınılmaz olarak yarattığı yeni ilişkilerin tarihsel dönüşümüdür.
Bu süreçte işçiler, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi; bilginin, düşüncenin, teknolojinin ve insanın daha çok özgürlüğü ve demokrasisi için açtığı alan kadar önemlidir. İşçi sınıfı burjuvaziyle yollarının ayrılıp gerginleştiği kesitlerde, bu sürece önemli katkılar sağlayabilir. Bu nedenle sınıf mücadelesinin ihmal edilmez bir reformist mücadele olma esprisinin gelecek toplum ve yeni uygarlık açısından taşıdığı önem de buradadır. Sınıf gerginliği bu olanakları yaratan zeminlerdir. Katkı da bu gerginlikte üretilecektir.
Bu nedenle stratejik mücedelemiz, demokrasi ve özgürlük mücadelesidir diyoruz. Tüm farklılıkların özgürleşmesi mücadelesine omuz vermektir diyoruz. Özgün ve özgür örgütlenmenin, bu anlamda, öneminden ve yeni uygarlık oluşumu için katkısından söz ediyoruz. Hayallerle yeni bir toplum oluşturmak değil, eski toplumun gerginliklerinden, yeni toplumu kurmak için, daha çok özgürlük alanı açmaktan, daha çok kullanılabilir demokratik haktan söz ediyoruz.
Mihrac Ural
2 Mart 2010
Demir Küçükaydın'ın "İşçi Sınıfı Neden Devrim Yapamaz?" başlığını taşıyan makalesine eleştiri yazımın taslağını tamamladım. Bir iki güne kadar yayında olur.
Ben de işçi sınıfı devrim yapamaz diyorum. Daha da ötesi, sınıf mücadelesi, hakim olan her hangi bir sistemin iç mücadelesi olarak, tarihin hiç bir döneminde devrim yapamamıştır, diyorum.
Sınıf mücadelesi, sistemi daha rasyonel çalışma yönünde oturtan reformist bir mücadeledir, devrim üretemez. Sisteminin en gelişmiş ve oturmuş haliyle de ortaya koyduğu sonuç bu mücadelesinin kendi sistemini düzenlemekten öteye geçmediğini göstermektedir. Yeni ve farklı nitelikte ileri bir toplumsal kuruluş yapamadığını göstermiştir.
Sınıf mücadelesi, işçi sınıfı açısından, haklarını koruma ve genişletme mücadelesi olarak, ihmal edilmemesi gereken biricik yoludur. Bu mücadeleye destek bu sistemin karşısında olan tüm güçlerinde görevidir. Ancak kapitalist sistemin kurucu temel sınıfı olarak gelecek toplumda yeri ve çıkarı olmayan işçisınıfının varoluşu ve bunun yeniden üretilmesi kendi sisteminde anlamlıdır. Bu açıdan sınıf mücadelesi, sistemin yeniden üretilmesi ve bekasıyla doğru orantılıdır; kapitalist sistemin temel kurucu unsurları üzerine geliştirilen hiç bir tahayyül (proje, hayal, düşünce, öneri..), ileri bir üretim tarzı, ileri bir toplumsal sistem, yeni bir uygarlık kurma önermesi anlamına gelmez.
Sınıf mücadelesi daha ileri bir toplum için mücadele verenler açısından da açtığı özgürlük alanları ve demokratik kazanımlar oranında önemlidir.
Demir Küçükaydın'la aramızdaki fark, O sınıfları, sınıf gerçekliğiyle değil, üst yapıyı da din genellemesi adı altında ele aldığı gibi, sınıfları ve mücadelelerini de iradeci merkezli bir istek ve yönelim olarak ele almaktadır. Bu nedenle işçilere, devrim yapmanız için insan olunuz diye çağrı yapmaktadır.
Söylediği şudur; "uluslara ve ulusal devletlere karşı bir "Kutsal savaş" başlattıklarında, insan olduklarında; işçi olarak değil, insan olarak mücadele ettiklerinde devrim yapabilirler"
Bu algı, işçinin iredevi bir davranışla sınıfı dışı bir duruş gösterebileceği üzerine kurgulanmaştır. Tek tek işçiler için, işçi Ahmet, işçi Mehmet için geçerli olsa da sınıf olarak işçiler açısından hiç bir mantiki yanı yoktur. İşçiler var oldukça sınıfları da vardır ve her sınıfın davranışını belirleyen nesnel konumuyla ilgili bir duruşu vardır. Buna rağmen, sınıf öznesini, nesnesinden koparıp, bundan kimi sonuçlar beklemek sadece hayaldir. Bu noktada Demir Küçükaydın, eleştirmek istediği aklı evvel "sosyalist" algılardan farklı değildir. Onlar da işçi sınıfına, sınıf nesnesi gerçekliğini hesaba katmadan hayali sorumluluklar yüklemiştir. Yeni bir uygarlığın kuruluşunu sistem içi bir mücadele olan sınıf mücadelesinden beklemiştir. Darbeyi devrim sanmıştır. Siyasi kararla ilan edilen toplumsal mülkiyeti sosyalizim olarak algılamıştır. Bütün bu hangamenin iflası, sosyalist sistemin çöküşüyle yetirence belirgin olmuştur.
Demir Küçükaydın ve eleştirdiği çevrelerin ortak noktası, sınıfı nesnel konumundan kopararak, yapıları (üst-alt yapı) parçalayıp birbirinden bağımsızlaştırarak, bu tezleri ileri sürüyorlar. Yani, nesnesi olmayan özneye hitap ediyor.
Nitekim her iki yaklaşımın iflas ettiğini tarihin her kesitinde gösteren binlerce deneyim bulunmaktadır. Bir çok yazıda bu konuyu işledim. Köleci çağda Spartaküsün, Roma kapıları önünde diz çöküşü, köleci dönem sınıf ve mücadelesinin gelip dayanacağı son sınırı göstermişti. Münzer hareketinin feodal kralların tahtları önünde diz çöküşü, feodal çağ köylü sınıfının varacağı son yere, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin o kesitteki son durağına bir işaretti. Kapitalizm çağında durumu anlamak için, 20. yy. Sosyalist Devrimlerin sonucunu bilmek yeterlidir; bir gece ansızın bir siyasal kararnameyle toplumsal mülkiyet ilan ederek sosyalist toplumu kurduğunu, yeni uygarlığa geçtiğini dile getirip, sosyalist sistemi kuranların bir başka gecede (1990) ansızın, yine bir siyasi kararnameyle gerisin geriye dönüşünü hatırlamak yeterlidir. İşçi sınıfı ve mücadelesinin gelip dayanacağı en son düzlem budur.
Sosyalizmin, kapitalist madalyonun diğer yüzü olma esprisi budur. Sosyalizmi ahlaki bir kültürel, toplumsal eğilim olarak değil de bilimsel sosyalizm adı altında siyasal tezlerin bileşkesi olarak, bir yeni uygarlığa geçiş olarak, ortaya koyan yaklaşımların bu anlamıyla gerçekçi olmadığı, öznel eğilim ve söylemlerin gelip tıkandığı ve iflas ettiği bir yer olduğu görülmüştür. Bu ise, tarihi ilerleme değildi, yeni bir uygarlık ise hiç değildi.
Yukarıda sunduğum belirlemeler, sınıf ve sınıf mücadeleleriyle ilgili siyasal görüşlerimin verilebilecek en kısa özetiydi.
Bu kısa özetin açılımlarını http://mirural.blogspot.com adresindeki yazılardan izlemek mümkün.
Bu girişi, ülkemizde işçiler ve işçi sınıfıyla ilgili olarak ortaya çıkan iki önemli gelişme üzerine aktardım. Bu gün TEKEL işçileri, işyerlerine geri dönmek üzere başlattıkları eylemlerine son verdiklerini açıkladılar, çadırlarını toplayıp dağıldılar. İkinci haber ise, TARİŞ'in kapanmasıyla açığa alınan 600 işçinin "fabrikamız kapanmasın" protestolarıyla dile getirdikleri tepkileridir.
Her iki haberde de işçileri gördük. Çektikleri zorluklara, direnişlerine ve protestolarına tanık olduk. Bu eylemler, ülkemiz işçi sınıfı tarihi eylemleri diye bilinç altımıza kazılan eylemlerin belki de en yumuşakları, en basitleri, en sıradan olanlarıydı. Bu eylemlerde işçiler vardı ama işçi sınıfı yoktu.
İşçiler önemli bir direnme ortaya koydular. Ülkemizin soluna ruh verip, umutlandıran bu eylemler sol güçler tarafından da yoğun olarak desteklendi.
Bizler de hareket olarak, üzerimize düşen herşeyi yaptık; Ankara'ya etrafında toplandığımız yayın organımız ATAK pankartlarıyla, siyasal yönelimlerimizi, emekçiden yana tutumlarımızı sergiledik. Eylemin orta yerinde, işçilerle omuz omuza olduk. İşçi sınıfı, işçiler, sınıf mücadelesi üzerine geliştirdiğimiz tezlerin radikalliğine rağmen, emekçi hakları ve demokratik taleplerinin, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve bu etkinliklerden yana olduğumuzu gösterdik. Sınıf mücadelesi üzerine gelişen siyasal algılarımızın stratejik önemi, genel ve kapsayıcı yaklaşımlarımızın, bu çabalarımızla bir tutarlılık içinde olduğunu göstermek için "emekçi hakları, demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır" diye de belirlemelerimizi yaptık.
Ancak bu duruş, bütün içindeki özgün bir parçayla ilgilidir. Stratejik yönelimler ise daha ayrıdır. İşçi eylemleriyle ilgili gelişen son iki haberle ilgili olarak ele aldığım bu makalenin konusu da bu iki duruşun ilişkisini açıklamaktır. Bunun için temel kimi belirlemeleri kısaca ifade etmek gerek.
TEKEL işçileri ve TARİŞ işçileri, işçi sınıfının birer hücresidir. Sınıfın tüm özelliğini üzerinde taşıyan bir birimidir. Ancak işçiler, birey olarak sınıfın kendisi değillerdir. İşçi, tüm farklılıklarıyla, "namazına giderken ölen işçi" ve "5 vakit komünistlik"e kadar eylemde yer alan işçi olarak sınıfının içinde yer alır. Farklılıklarıyla işçilerin fabrika dışında, farklı katmanlarla birlikteki yaşam içinde oluşturduğu birlik ise halktır. Mahallelerde, sitelerde, şehir ve köylerde var olan halktır; halk bu yanıyla daha esnek, daha çoğul ve daha özgür olarak siyasal duruşlar sergileyebilecek bir toplumsal oluşumdur. Bu yanıyla halk işçi sınıfının potansiyellerinden çok daha büyük potansiyelleri barındırır. Bu nedenle on yıllar önce, "Yaşasın Halklaşan İşçi Sınıfı" gibi bir slogan geliştirdik. Bunu TEKEL işçileriyle dayanışmamızda da taşıdık. Bu her ne kadar, bir sınıf olarak işçilerin asla halklaşamayacakları, ancak birey işçi olarak içinde yer aldığı alanın bir unsuru olarak halklaşabileceği gerçeğini dışlamasa da öyledir.
Buna rağmen TEKEL ve TARİŞ olayında tanık olduğumuz mücadele, bir sınıf mücadelesi ve işçi sınıfı hareketinin var oluş biçimlerinin küçük bir birimi olarak, tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır.
İşçi sınıfını ve sınıf mücadelesini irdelerken, bu birimden yola çıkmak ve soyutlamalara varmak yanlış değildir. Zaten, soyut anlamıyla, genel olarak işçi sınıfı ve mücadelesi bu birimin ortaya koyduğu varoluşun temel ifadesidir.
Her iki mücadele de, son 200 yılın sınıf mücadelesinin, hatta en kanlı türlerinin ortaya koyduğu mücadelenin amaçlarından hiç bir fark taşımamaktadır; sözde siyasal bir amaç olsa da, tarihin hiç bir kesitinde siyasal amacın gerçekçi bir üretim ilişkisi devrimi ya da dönüşümü yapmamış olması, sınıf mücadelesinin bir yanıyla, sistem içi reform mücadelesi olduğunu gösterir, diğer yanıyla da sınırlarının ne olduğuna işaret eder. Bu mücadeleler ekonomik demokratik boyutlarla sınırlıdır. Orada doğar ve orada biterler. TEKEL ve TARİŞ işçilerinin bu küçük eylem etkinlikleri bin kat, yüz bin kat daha büyütülse de bu temel çizgiden öteye gidemez.
İşçi sınıfı partileri denilen siyasal örgütler ise, siyasal iktidarı işçi sınıfı adına, sınıf mücadelesinin etkinliklerine dayanarak ele geçirmeyi ileri sürse de bu gerçek olmamıştır, olamazdı da. Dünyanın tüm sınıf mücadelelerinin bu gün gelip dinginleştiği yer, burjuvazinin işçi sınıfıyla sistemi daha iyi çalıştırmada, omuz omuza oldukları yer olması da bundandır. Bu, ülkemiz içinde tamamiyle geçerlidir.
Avrupa'da sınıf mücadeleleri tarihinin, her doruğunda ve sonrasında ortaya çıkan tablosu bundan başka bir şey değildir. İnsan aklının en gelişmiş düşün adamları, aydınları, militan ve kadrolarının öbek öbek yer aldığı Komünist Partiler, kızıl ya da devrimci sendikalar bile istisna bir bütün olarak ve özellikle sosyalist sistemin çözülüşüyle, "sarı-sendikacılık" diye ötelenen yapıların sınırını aşamadıkları görülmüştür. Bu anormal bir durum değil, öznelerle ilgili bir durum da değil. Tercih, "satılmışlık", ihmal, yetersizlik de değil. Böyle bir iddia, 20. yy. aydınlarına yapılacak en büyük hakaret olur, bu çağın sosyalist aydınlarının gösterdikleri özveri ve ortaya koydukları performans, tarihin hiç bir döneminde, hiç bir insan örgütlülüğü tarafından ortaya konmamıştır. Hadise öznel eğilim değil, nesnelerin sınırını çizdiği gerçeklerdir...
TEKEL işçileri de TARİŞ işçileri de fabrikalarını istediler, çalışmaya devam etme hakkını istediler. İşsiz kalmamayı dile getirdiler. Bu talepleri haklıydı. Ancak bu söylemin altında yatan büyük mesajı algılamak ve soyutlama yaparak bunun genel bir belirleme haline nasıl gelebileceğini görmek gerek.
Bunu anlamak için, her iki haberin ortak özelliği olan, işçilerin işlerini istemesi, fabrikalarını istemesidir. Yani işçi sınıfının fabrikasını istemesidir. İşçiyi işçi yapan, işçi sınıfı haline getiren ve sınıf mücadelesi denilen olayı var eden, fabrikanın çalışmasını istemesidir. Sistemin yeniden üretilmesidir bu. İşçi de doğası gereği (sistemle var olmasının anlamı da budur) sistemini yeniden üretecektir. Yok sayılmasına karşı direnecektir, gerekirse daha az ücretle de olsa sistemin yeniden üretilmesi, kendisinin de yeniden üretilmesi olduğundan bunu savunacaktır. Bu ise, işçiyi, işçi sınıfını ve sınıf mücadelesini kapitalist sistem içi bir olgu olarak kavramak demektir. Doğrusu da budur. Bunun ötesinde ne bir işçi sınıfı gerçekliği ne de kapitalizm dışı bir duruş olayı bulunabilir. Bu iki haberin, tarih boyunca süren işçi sınıfı mücadelesinin tekrar ederek verdiği mesaj da budur.
İşçiler iş istiyor, fabrikalar kapanmasın diyor ve bunun için burjuvazisinin (ki, bu devlet de olsa, şahısta olsa aynıdır) başında kalmasını istiyor. Yani, sistemin yeniden üretilmesini istiyor. Kapitalist sistemin her şeyiyle devamından yana bir istekle eylem yapılıyor ve aynı istekle fabrikaların çalışması için yalvarıyor. Ne üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyet ne de ücret fazlalığı, iş sahibi olmak, sistemi yeniden üretmek istiyor. İşçiler de, sınıfları da mücadeleleri de fabrikanın çalışan çarkları önünde sınırlarının sonuna gelmektedirler; Spartaküs Roma kapıları önünde, Münzer feodal kralların tahtları önünde, işçi sınıfı da çarkları dönen fabrikası önünde sınırın sonuna geliyor.
İşçiler, talepleriyle en doğal tutumları ve sınırlarını ortaya koyuyorlar. Bunun ötesi olamaz da. İşçi sınıfı ve mücadelesi, kapitalizmin şafağında doğdu. O sistemin olmazsa olmaz bir öğesi olarak var oldu. Sistemin varlığını oluşturan, çelişkinin bir yanıdır ve sistemin bütünlüğü de bu birlikle var olmaktadır. Biri olmadan diğeri olamaz.
Bu bir dengedir. Buna ben gergin denge diyorum. "Suni denge" demeyeceğim. Suni denge kırılmaya eğilim gösterir, gergin denge ise bir arada, kavgalı halde, nesnel nedenlerle birlikte yaşama hali olarak değerlendirilebilir.
Bir kez daha, TEKEL ve TARİŞ gibi küçük örnekleriyle ülkemizde olduğu kadar, dünyanın her yerinde görüldüğü gibi, işçiler ve sınıfları, sistemi yeniden üretirken istedikleri tek şey çalışmanın bir parçası olmak, işsiz kalmamak ve bunun sonucunda, sınırında da olsa aç kalmamak, insanca yaşam için düzenlemeler istemektir. İşçi sınıfının ve mücadelesinin sınırı da budur.
Bu sınırları öznel iddialarla, çok derin bilimsel tezler adı altındaki sanal söylemlerle zorlamak hiç bir sonuç getirmez. Boşuna enerji yitimi olur. İşçinin ve sınıfının ve mücadelesinin omzuna hacmini aşan, takatini zorlayan yükümlülükler koyarak, ne işçi sınıfı ve işçileri kendi nesnel verilerinden (iş gücünü satan olma anlamında, kapitalizmin bir temel sınıfı olarak) koparmak ne de onları "insanlaşma" çağrılarıyla ne olduğu ve neye yöneleceği belli olmayan bir devrime davet etmek mantıklıdır.
Bütün bunlardan sonra, ne demek istiyorsun diye sorulabilir?
Benim söylediğim şudur: Üretim tarzları artık eski tarihlerin ülkesel, bölgesel alanlarına ait bir olay olmaktan çıkmıştır. Eski uygarlıklar, üretim tarzı farklılıklarına rağmen (köleci-feodal), farklı coğrafyalarda, aynı zaman dilimi ya da farklı zaman dilimlerinde de çıkabilirdi. Bu gün ise üretim tarzıyla uygarlık aynı düzlem üzerinde birleşmiştir. Üretim tarzının değişimi aynı zamanda bir uygarlık değişimi olarak belirecektir. Bu bir olumlu küreselleşmedir.
Kapitalizmin, emperyalizm çağında, siyasetini evrensel ölçekte talan, baskı ve müdahalelerle dayatmasında anlamını bulan "küreselleşme" ile, bir üretim tarzı olarak, üretici güçlerin gelişimi, bilimsel ve teknik devrimin yarattığı değişimlerin ürünü olarak, yeni bir uygarlık anlamında üretim ilişkilerinin "küreselleşme"si birbirinden nitelikçe farklıdır. Biri küreselleşmenin siyasi bir boyutta emperyalistlerin tarihe karşı direnişine hizmet ederken, diğeri ise, iradelerden bağımsız, alttan gelen, değişimi tarihsel devrim anlamında, geri dönüşümü mümkün olmayan bir ilerlemedir.
Bu anlamda küresel devrim ve devrimcilik süreci açılmıştır demek yanlış olmayacaktır. Bilgi çağı, üretimin tarzını kapitalist tarzdan farklı bir yere taşımaktadır. Kapitalistlerin kanatları altında gibi görünse de artık yeni ilişkiler kapitalist ilişki değildir. Feodal krallıkların kanatları altındaki kapitalizm, nasıl ki anaokulu yıllarını yaşadıysa, yeni uygarlık, yani yeni üretim tarzının kapitalistlerin kanatları altında büyümesi de gündemdedir; yadsınmanın yadsınması esprisidir bu. Tarihin her döneminde, doğanın ve toplumun yasalarında ifadesini bulan gelişmedir yaşanan.
Bu noktadan bakınca; gelişmeler yeni uygarlığa işaret ediyor, diyeceğim. Küresel üretim sistemi, farklı mülkiyet ilişkisi gelişiyor. Bu gelişmeler, tarihsel bir devrime doğru gidiyor. Bu devrim, geri dönüşü olmayan dönüşümlerin devrimidir. Ne öznel bir karara bağlı ne de kapitalizmin temel herhangi bir sınıfının "insanlaşmasına" (her ne demekse!?) bağlıdır. Tersine, sistemin biten tarihsel rolüne paralel, bu sınıflar da sönecektir. Burjuvazinin bu bitişe karşı her yerde bir direniş sergilemekte olduğuna da dikkat çekerek şunu söylemek yanlış değildir; bir zamanlar feodalizme karşı devrimci rolünü oynayan burjuvazi, işçileri ve tüm halk kesimlerini nasıl ki çıkarları için, "ulus çıkarları" adı altında peşine sürüklediyse, bu gün de sisteminin yıkılışına karşı, demagojileriyle benzer bir sürükleyişi karşı-devrimci bir duruş olarak sergileyebilir.
Sonuç,
Üretim tarzında devrim, teknolojik büyük değişimlerin, bilgi devriminin ortaya koyduğu sonuçların kaçınılmaz olarak yarattığı yeni ilişkilerin tarihsel dönüşümüdür.
Bu süreçte işçiler, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi; bilginin, düşüncenin, teknolojinin ve insanın daha çok özgürlüğü ve demokrasisi için açtığı alan kadar önemlidir. İşçi sınıfı burjuvaziyle yollarının ayrılıp gerginleştiği kesitlerde, bu sürece önemli katkılar sağlayabilir. Bu nedenle sınıf mücadelesinin ihmal edilmez bir reformist mücadele olma esprisinin gelecek toplum ve yeni uygarlık açısından taşıdığı önem de buradadır. Sınıf gerginliği bu olanakları yaratan zeminlerdir. Katkı da bu gerginlikte üretilecektir.
Bu nedenle stratejik mücedelemiz, demokrasi ve özgürlük mücadelesidir diyoruz. Tüm farklılıkların özgürleşmesi mücadelesine omuz vermektir diyoruz. Özgün ve özgür örgütlenmenin, bu anlamda, öneminden ve yeni uygarlık oluşumu için katkısından söz ediyoruz. Hayallerle yeni bir toplum oluşturmak değil, eski toplumun gerginliklerinden, yeni toplumu kurmak için, daha çok özgürlük alanı açmaktan, daha çok kullanılabilir demokratik haktan söz ediyoruz.
YUSUF HAYALOĞLU; SÖZÜN BAŞLADIĞI YER...
Mihrac Ural
3 Mart 2010
Önce kelam vardı derler öyledir Yusuf, seninle baki olan da kelam olduğu anlaşıldı. Yusuf Hayaloğlu, Tunceli 1953 - İstanbul, 3 Mart 2009
Bu gün bir kelam ustasını yitirdik; Yusuf Hayaloğlu.
Yusuf Hayaloğlu, kelamın başladığı yerdir. Sözü bu ölçüde dik tutan az kişiden biriydi. Sözün denklemlerini, çok bilinmeyenli kurgularını, sihirli değnek gibi çözendi. Cümleleri haklılar için güçlü ve maliyetsiz bir silahtı, haksızlar içinse hazmedilmesi imkansız bir yara.
Yusuf'un kelamını tekrar üretmek zor zanaattır. Bir çiçekle baharın gelmediği bu ülke Yusufu hep arayacaktır.
1. Ölüm yıl dönümünde, öncelikle Gülten Kaya'ya, sonra tüm yakınlarına ve kelamının hayranlarına taziyelerimi iletiyorum.
Kelamı baki olsun diyorum.
Gültene ilettiğim mesajı sizlerle paylaşıyorum.
Değerli Gülten,
Bu gün 3 Mart, acı kaybımız Yusuf'un 1.ölüm yıldönümü.
Hepimiz hüzün doluyuz. Önce kelam vardı derler, baki kalacak olan da kelam derim. Yusuf'un kelamı gerçeği keskin bıçak gibi dile getirdi. Baki kaldı. Dizeleri, müzik üretimi için bitip tükenmez bir kaynaktı. Bizi anlattı hep, her yanımızla, renklerimizle, var oluş biçimlerimizle, bize bizi yazdı.
Yaman adam, yaman diliyle bizim için tükendi. Hepimiz adına acılar çekti. Ona borcumuz var, kelamı terennüm edildikçe ödenebilen.
Başın sağolsun, başımız sağolsun diyorum.
Mihrac Ural
3 Mart 2010
____________________________
AYRI VALIK Blog notu:
Değerli Gülten Kaya'nın, Mihrac Ural'ın Yusuf Hayaloğlu'nun 1. Ölüm yıldönümü dolaysıyla gönderdiği taziye iletisine cevabi mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz
gulten@ahmetkaya.com>
mircihan@gmail.com>
tarih 04 Mart 2010 17:46
konuRe: Taziye
Merhaba;
Dünün ağırlığını taşıyorken geldi mail. Çok teşekkür ediyorum.13 gün kadar önce Ahmet'in annesini, benim çok değerli dostum Zekoş'umuzu da kaybettik. ...
Yeniden teşekkürlerimle selamlıyorum...
Gülten Kaya
3 Mart 2010
Önce kelam vardı derler öyledir Yusuf, seninle baki olan da kelam olduğu anlaşıldı. Yusuf Hayaloğlu, Tunceli 1953 - İstanbul, 3 Mart 2009
Bu gün bir kelam ustasını yitirdik; Yusuf Hayaloğlu.
Yusuf Hayaloğlu, kelamın başladığı yerdir. Sözü bu ölçüde dik tutan az kişiden biriydi. Sözün denklemlerini, çok bilinmeyenli kurgularını, sihirli değnek gibi çözendi. Cümleleri haklılar için güçlü ve maliyetsiz bir silahtı, haksızlar içinse hazmedilmesi imkansız bir yara.
Yusuf'un kelamını tekrar üretmek zor zanaattır. Bir çiçekle baharın gelmediği bu ülke Yusufu hep arayacaktır.
1. Ölüm yıl dönümünde, öncelikle Gülten Kaya'ya, sonra tüm yakınlarına ve kelamının hayranlarına taziyelerimi iletiyorum.
Kelamı baki olsun diyorum.
Gültene ilettiğim mesajı sizlerle paylaşıyorum.
Değerli Gülten,
Bu gün 3 Mart, acı kaybımız Yusuf'un 1.ölüm yıldönümü.
Hepimiz hüzün doluyuz. Önce kelam vardı derler, baki kalacak olan da kelam derim. Yusuf'un kelamı gerçeği keskin bıçak gibi dile getirdi. Baki kaldı. Dizeleri, müzik üretimi için bitip tükenmez bir kaynaktı. Bizi anlattı hep, her yanımızla, renklerimizle, var oluş biçimlerimizle, bize bizi yazdı.
Yaman adam, yaman diliyle bizim için tükendi. Hepimiz adına acılar çekti. Ona borcumuz var, kelamı terennüm edildikçe ödenebilen.
Başın sağolsun, başımız sağolsun diyorum.
Mihrac Ural
3 Mart 2010
____________________________
AYRI VALIK Blog notu:
Değerli Gülten Kaya'nın, Mihrac Ural'ın Yusuf Hayaloğlu'nun 1. Ölüm yıldönümü dolaysıyla gönderdiği taziye iletisine cevabi mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz
gulten@ahmetkaya.com>
mircihan@gmail.com>
tarih 04 Mart 2010 17:46
konuRe: Taziye
Merhaba;
Dünün ağırlığını taşıyorken geldi mail. Çok teşekkür ediyorum.13 gün kadar önce Ahmet'in annesini, benim çok değerli dostum Zekoş'umuzu da kaybettik. ...
Yeniden teşekkürlerimle selamlıyorum...
Gülten Kaya
2 Mart 2010 Salı
AKePe’ye karşı AKePe!
Nurettin Kurtuluş
2 Mart 2010
“Biz bu yola beyaz çarşaflarla çıktık…” diyen o biz/ler kaç kişi?
Son ikinci seçimde (22 Temmuz 2007 Genel) Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük sağ koalisyonu yani moda olan “sağın çatı partisi” AKePe birçok yeni saylavlarla yola devam ediyor…
29 Mart 2009 Yerel seçimlerinde de birçok yerel yönetici değiştirildi yerlerine yenileri “diğerleri” getirildi…
Buna rotasyon dendi…
Buna halk dilinde “hadi sen de biraz oyala” “hadi sen de biraz oyalan” ya da “hadi sen de biraz…” deniliyor!
Ayak topu takımlarında da var bu biliyorsunuz. Yedek kulübesinde bekleyenler müsabakanın ikinci yarısında yorulanların ya da formsuz olanların yerine sahaya sürülenler. Bir başka maçta ise “as kadroya” alınırlar!
Sağ yelpazenin her renginden alınan saylavların büyük koalisyonunda bu yapılanlar normaldir…
Bakanlar dahi sık sık değişti, yelpazenin her rengine sandalye “bahşedildi” kalan ise AKePe’nin 1.Başkanı 2.Başbakanı RTE, hep yerinde sayıyor…
Son cüppeyi giyinceye dek!
“Amacıma ulaşmak için Papaz cüppesi bile giyerim” RTE’nin son cüppesi nedir?
Yakında onu da göreceğiz, Başkan mı, Cumhurbaşkanı mı?
Fakat işin garibi, olası erken ya da normal zamanda yapılacak seçim öncesi 1.Başkanlarına ve 2.Başbakanlarına yağ çekmek, yaranmak için sıraya giren şimdiye dek adı sanı bilinmeyen sadece el kaldıran saylavlar sahnede rol kesmeye başladılar…
Halkı fişleyenler!
AKePe’li olmayanlara “kanı bozuk” diyenler.
“Adeta Son Peygamber”
“ Osmanlının Son Padişahı” olarak ilân edenler…
“…gazetelerin patronlarına sesleniyorum, 'Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyorum' diyemezsin.
Ne diyecekmiş patronlar köşe yazarlarına?
'…kusura bakma kardeşim bizim dükkânda sana yer yok'.
Bunlar ve daha niceleri “rotasyona” uğramamak için bakalım daha neler söyleyecekler?
Peki, yedek kulübesinde bekleyenler ne diyecek?
Peki, halk ne diyecek?
22 Temmuz 2007 seçim istatistiklerine göre mecliste temsil edilmeyen 12 milyon 161 bin 335 kişi ne diyecek?
Sandık başına gitmeyen 6 milyon 689 bin 558 kişi ne diyecek?
Bir de “inat olsun diye” bilerek, “kömüre-erzaka-din bezirgânlarına aldanarak” yani bilmeyerek AKePe’ye oy verenler ne diyecek?
Yüzde onluk seçim barajından yararlanarak artık oyları kapan ve erki ele geçiren “sağın çatı partisi” AKePe tüm bunlara karşı nasıl senaryolar üretecek…
AKePe’nin alternatifi yok deniliyor.
Var efendi var AKePe’nin ta kendisi; “Sağ çatı partisindeki” yani büyük koalisyondaki o renkli yelpaze “kullanım tarihi” geçiyor…
Bir alternatif daha var, USA emperyalizminin senaryolarının oynandığı Türkiye döner sahnesinin perdelerini kapatması…
Uzak ama bir ihtimal daha var: Sol’un Sosyalist Sol’un işçiyi-emekçiyi yani tüm ezilenleri sorunları karşısında bilinçlendirmesidir…
HERKES YERİNE
2 Mart 2010
“Biz bu yola beyaz çarşaflarla çıktık…” diyen o biz/ler kaç kişi?
Son ikinci seçimde (22 Temmuz 2007 Genel) Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük sağ koalisyonu yani moda olan “sağın çatı partisi” AKePe birçok yeni saylavlarla yola devam ediyor…
29 Mart 2009 Yerel seçimlerinde de birçok yerel yönetici değiştirildi yerlerine yenileri “diğerleri” getirildi…
Buna rotasyon dendi…
Buna halk dilinde “hadi sen de biraz oyala” “hadi sen de biraz oyalan” ya da “hadi sen de biraz…” deniliyor!
Ayak topu takımlarında da var bu biliyorsunuz. Yedek kulübesinde bekleyenler müsabakanın ikinci yarısında yorulanların ya da formsuz olanların yerine sahaya sürülenler. Bir başka maçta ise “as kadroya” alınırlar!
Sağ yelpazenin her renginden alınan saylavların büyük koalisyonunda bu yapılanlar normaldir…
Bakanlar dahi sık sık değişti, yelpazenin her rengine sandalye “bahşedildi” kalan ise AKePe’nin 1.Başkanı 2.Başbakanı RTE, hep yerinde sayıyor…
Son cüppeyi giyinceye dek!
“Amacıma ulaşmak için Papaz cüppesi bile giyerim” RTE’nin son cüppesi nedir?
Yakında onu da göreceğiz, Başkan mı, Cumhurbaşkanı mı?
Fakat işin garibi, olası erken ya da normal zamanda yapılacak seçim öncesi 1.Başkanlarına ve 2.Başbakanlarına yağ çekmek, yaranmak için sıraya giren şimdiye dek adı sanı bilinmeyen sadece el kaldıran saylavlar sahnede rol kesmeye başladılar…
Halkı fişleyenler!
AKePe’li olmayanlara “kanı bozuk” diyenler.
“Adeta Son Peygamber”
“ Osmanlının Son Padişahı” olarak ilân edenler…
“…gazetelerin patronlarına sesleniyorum, 'Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyorum' diyemezsin.
Ne diyecekmiş patronlar köşe yazarlarına?
'…kusura bakma kardeşim bizim dükkânda sana yer yok'.
Bunlar ve daha niceleri “rotasyona” uğramamak için bakalım daha neler söyleyecekler?
Peki, yedek kulübesinde bekleyenler ne diyecek?
Peki, halk ne diyecek?
22 Temmuz 2007 seçim istatistiklerine göre mecliste temsil edilmeyen 12 milyon 161 bin 335 kişi ne diyecek?
Sandık başına gitmeyen 6 milyon 689 bin 558 kişi ne diyecek?
Bir de “inat olsun diye” bilerek, “kömüre-erzaka-din bezirgânlarına aldanarak” yani bilmeyerek AKePe’ye oy verenler ne diyecek?
Yüzde onluk seçim barajından yararlanarak artık oyları kapan ve erki ele geçiren “sağın çatı partisi” AKePe tüm bunlara karşı nasıl senaryolar üretecek…
AKePe’nin alternatifi yok deniliyor.
Var efendi var AKePe’nin ta kendisi; “Sağ çatı partisindeki” yani büyük koalisyondaki o renkli yelpaze “kullanım tarihi” geçiyor…
Bir alternatif daha var, USA emperyalizminin senaryolarının oynandığı Türkiye döner sahnesinin perdelerini kapatması…
Uzak ama bir ihtimal daha var: Sol’un Sosyalist Sol’un işçiyi-emekçiyi yani tüm ezilenleri sorunları karşısında bilinçlendirmesidir…
HERKES YERİNE
1 Mart 2010 Pazartesi
LENİN 3
Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@googlemail.com
NARODİZME KARŞI MARKSİZMİN SAVUNULMASI
Lenin’in ilk eseri, Halkın Dostları Kimlerdir ve Marksistlere1 Karşı Nasıl Savaşırlar ismini taşır. Esasında üç bölümden oluşan bu kitabın ikinci bölümü eksiktir ve ikinci bölüm bugüne kadar hala bulunamamıştır. Lenin’in ilk kitabındaki temel sorunsalı, Narodnizmin Marksist teoriye saldırılarına karşı durarak, Marksist teoriyi savunmaktı. Toplum bilimi, yöntem, zorunluluk-özgürlük, birey-toplum ilişkisi, kapitalizmde iç pazarın oluşması gibi konuları tartışan Lenin, yozlaşmaya başlamış Narodnizmin bazı düşünürlerinin öznelci yaklaşımlarını ve görüşlerini eleştirdi.
Rusya’da kırın parçalanarak kapitalizmin gelişmeye başlaması, eski Narodnizmin devrimci özelliklerini ortadan kaldırır. Liberalleşen yeni Narodnizm, Marx’ın teorilerine eleştiri yöneltmeye başlar. Narodnikler bir taraftan Marks’ı överken, bir taraftan da onun teorisindeki ‘yetersizliklere’ dikkat çekerler. Örneğin, Narodnik düşünür N. Mihaylovski şunu ileri sürer: Marx, Kapital’de ekonomik alanda gerçekleri titiz bir şekilde incelemiş ve bu alandaki geniş bilgilerini mantık gücüyle birleştirmiştir. Ama Marks’ın hiç bir eserinde materyalist tarih anlayışını açıklamamıştır. Mihaylovski şöyle sorar: Marks, yapıtlarının hangisinde materyalist tarih anlayışını açıkladı?
Lenin, cevap olarak Marks’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsöz’ündeki ünlü paragrafı aktarır2. O uzun paragrafın sadece bir cümlesini aktaracağım: ‘Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.‘
Lenin, Mihaylovski’ye şöyle sorar:‘Marx'ı tanıyan herhangi biri, bu soruyu, bir başka soruyla yanıtlayabilir: Yapıtlarından hangisinde Marx, materyalist tarih anlayışını açıklamamıştır?
Lenin’in Halkın Dostları Kimlerdir adlı kitabındaki önemli 4 noktaya dikkat çekeceğiz.
1. Lenin, Marx’ın toplumun ve tarihin incelenmesini bilimsel temellere oturttuğunu belirtir.
2. Lenin, Marx’ın teorisinin ‘ekonomik materyalizm’ olarak algılanması ve yorumlanmasına karşı durur. Böylece daha genç yaşta II. Enternasyonalin ‘ekonomizm’ anlayışından farklı düşündüğünü gösterir.
3. Marx’ın teorisinin bilimsel kanıtlara değil, Hegel’in şematik üçlüsüne (tez-antitez-sentez) dayandığını ileri süren Mihaylovski’nin görüşünü çürütür.
4. Rusya’da kapitalizmin gelişmesi üzerine tartışma.
MARX TOPLUMUN VE TARİHİN İNCELENMESİNİ BİLİMSEL TEMELE OTURTUR
Marx’tan önceki düşünürler, toplumun ve değişiminin insanlığın bazı düşüncelerinden kaynaklandığını ileri sürüyorlardı. Toplumsal ilişkiler, insanlar tarafından bilinçli olarak kurulmuş gibi görünüyordu. Örneğin, Jean-Jacques Rousseau’in Toplumsal Sözleşmesi böyle idealist bir toplum anlayışının ürünüydü. Lenin, Marx’ın teorisinin toplum bilimindeki materyalizm anlayışının, aslında öznelci toplum bilimine dahice bir darbe indirdiğini belirtir. Marx‘ın teorisi konusunda şöyle yazar:
‘İnsanların yüzyıllar boyunca içinde yaşadıkları değişim ilişkilerinin bir açıklaması ancak son zamanlarda bulunmuştur. Materyalizm, tahlili derinleştirerek, onu insanın toplumsal fikirlerinin kaynağına taşıyarak bu çelişkiyi giderdi; onun, fikirlerin akışının şeylerin akışına bağlı olduğu yolundaki vargısı, bilimsel psikoloji ile bağdaşan tek vargıdır. Üstelik, ve daha başka bir açıdan, bu varsayım, ilk kez, toplumbilimi bilim düzeyine çıkardı. O zamana kadar, toplumbilimciler, toplumsal görüngülerin karmaşık ağında, önemli olan ile önemli olmayanı ayırt etmekte zorluk çekmişler (toplumbilimdeki öznelciliğin kökü budur) ve böyle bir ayrım için herhangi bir nesnel ölçüt bulamamışlardı. Materyalizm, üretim ilişkilerini toplumun yapısı olarak kurtararak ve öznelcilerin toplumbilime uygulanabilirliğini reddettikleri genel bilimsel yinelenme ölçütünün bu ilişkilere uygulanmasını olanaklı kılarak, kesinlikle nesnel bir ölçüt sağladı.’ (Lenin, age. S. 15) (abç)
Lenin, Marx’ın toplum bilimi alanındaki önemli keşfini vurgular: Marx, toplumun incelenmesini bilimsel temellere dayandırmıştır. Marks’ı teorisi, tarihi ‘açıklamak’ için, temellerin, düşünce veya ideolojide değil, maddi toplumsal ilişkilerde aranması gerektiğini vurgular.
Mihaylovski, tarihsel materyalizm anlayışına bir eleştiri yöneltir: ‘Tarihsel materyalizm, insanlığın tüm geçmişini açıklama iddiasında’ olduğunu ileri sürer. Lenin’in cevabı önemlidir: Tarihsel materyalizm, insanlığın tüm geçmişini açıklama iddiasında değil, sadece tarihi veya geçmişi açıklamak için bir yöntem sunar.
Marx, toplumun ekonomik biçimlenişinden hareket ederek toplumu izah ederken, diğer düşünürler soyut ‘toplum’ kavramından hareket ederler. Lenin, ünlü düşünür Spencer’i örnek göstererek şunu yazar: ‘eski iktisatçılar ve toplumbilimciler açısından, toplumun ekonomik biçimlenişi kavramı tamamen gereksizdir: bunlar genel olarak toplumdan söz ederler, Spencerler ile genel olarak toplumun amacı ve özü vb. konusunda tartışırlar. Bu öznel toplumbilimciler, uslamlamalarında, şöyle tezlere dayanırlar — toplumun amacı tüm üyelerine yararlı olmaktır, bu yüzden adalet şöyle şöyle bir örgütlenme gerektirir ve bu ideal örgütlenme ile uyumlu olmayan bir sistem (…) normal değildir ve bir yana bırakılması gerekir. Örneğin, bay Mihaylovski şunu öne sürüyor: "Toplumbilimin esas görevi, insan doğasının herhangi bir özel gereksinmesinin karşılandığı toplumsal koşulları araştırmaktır." (Lenin, age. S. 12)
MARKS’IN TEORİSİNİN EKONOMİK MATERYALİZM OLARAK ALGILANMASININ REDDİ
Mihaylovski’ye göre Marks ‘ekonomik teoriler’ üzerinde yoğunlaşmıştır. Lenin, Marx’ın teorisini ‘ekonomizme’ indirgeyen Mihaylovski’ye karşı durur. Mihaylovski, Marx’ın ekonomistlerin gözüyle okumuştur. Mihaylovski, Engels’in ‘ekonomik materyalizmi’ bir tarih teorisi olarak doğrulamak için elinden geldiğini yaptığını savunur. Mihaylovski, bir hileye başvurmaktadır. Marksın teorisinin temelsizliğini tanıtlamak için, teorinin toplumsal yaşamın tümünü hesaba katmadığını, sadece ekonomik alanla kendini daralttığı iddia eder. Dolayısıyla Mihaylovski, tarihsel materyalizmin ‘ekonomik materyalizm’ olduğunu ileri sürer. Lenin, bu yoruma şiddetle karşı durur.
Marx’ı ‘ekonomik materyalist’ olmakla suçlayanlar Kapital’i örnek gösterirler. Bu nedenle Marx, çoğu zaman bir filozof olarak değil, derin bilgileri olan ve kapitalizmi analiz eden bir ekonomist olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme eksiktir. II Enternasyonalin önemli teorisyenleri (Karl Kautsky, Rosa Luxemburg) Marx’ın iyi bir ekonomist olduğunu düşünürler. Oysa Marx’ın kapitali, kapitalizmin iskeletini anlatır. Çünkü Marx, üretim ilişkileri alanının dışındaki özelliklere hiç başvurmadan, toplumsal ekonominin meta örgütlenmesinin nasıl geliştiğini, uzlaşmaz iki sınıf olarak burjuvazi ve proletaryanın nasıl ortaya çıktığını açıklar.
Nihayet Lenin de şöyle yazar:
‘İşte Kapital’in iskeleti budur. Ama tüm sorun, Marx'ın bu iskeletle yetinmemesi, terimin olağan anlamıyla "ekonomik teori" ile yetinmemesi, belli bir toplum biçimlenmesinin yapısını ve gelişmesini yalnızca üretim ilişkileriyle açıklarken, gene de her yerde ve aralıksız olarak, bu üretim ilişkilerine tekabül eden üstyapıyı dikkatle incelemesi ve iskelete can ve kan vermesidir.’
Marx’ın tarih ve toplum anlayışını ‘ekonomik materyalizm’ olarak değerlendirmek, Marx’ın teorisinin çarpıtılmasıdır. Marx, Arnold Ruge’ye yazdığı mektupta, siyasal sorunlara yeterince ilgi göstermeyen Feuerbach’ı eleştirir ve siyasal sorunlarla ilgilenmek zorunluluğuna değinir.
Lenin şunları yazar: ‘Materyalistler (Marksistler) toplumsal yaşamın yalnızca ekonomik değil, tüm yönlerini tahlil etmek gerektiği konusunu öne süren ilk sosyalistlerdir‘
.
HEGEL’İN ÜÇLÜSÜ: TEZ-ANTİTEZ-SENTEZ
Hegel’in üçlüsü (tez-antitez-sentez) konusunda Türkiye sosyalist hareketinde de yanlış bir anlayış yaygın olduğu için bu konuya değinmekte yarar. Bir çok sosyalist, Marks’ın Hegel üçlüsünü kabul ederek, Hegel’in bu düşüncesini gerçekliğe uyguladıklarını düşünürler. Hegel üçlüsünün yardımıyla Marx’ın olayları incelediği sanılır. Ve Marx’ın Kapital’da yer yer Hegel’in anlatımlarına başvurması (yadsımanın yadsınması vb.) kanıt olarak gösterilir. Bu oldukça yaygın olan, ama yanlış olan görüşü düzeltmek gerekir.
Burjuva eleştirmenleri tarafından sık sık gündeme getirilen bir konu var: Marksistler, toplum ve tarih bilimi teorilerini Hegelci üçlüye dayandırıyorlar.
Marks’ın kendisi Kapital’de kullandığı yöntemin pek az anlaşıldığını söylüyor ve Alman eleştiricilerin ‘Hegelci sofistlik’ diye feryat ettiklerini’ belirtiyor.
Narodnik düşünür Mihaylovski de, Marks ve Engels’in kırkların sonunda, yeni bilimsel bir anlayışı keşfettiklerini söyler. Şöyle yazar Mihaylovski: ‘kırkların sonunda, kesinlikle yeni, materyalist ve gerçekten bilimsel bir tarih anlayışı keşfedilmiş ve ilan edilmiştir ve bu, Darwin'in teorisinin modern doğabilim için yaptığını tarihsel bilim için yapmıştır.‘ Ama diye devam eder: ‘Bu anlayışın doğruluğu hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.‘ Mihaylovski, tarihsel materyalizmin bilimsel kanıtlara değil, Hegel’in üçlüsüne (Tez-Antitez-Sentez) dayandığını ileri sürer. Materyalistlerin teorilerini, bilime değil, diyalektik sürecin ‘itiraz kabul etmezliğine’ dayandırıyorlar. Bu iddiayı yakından inceleyelim
Gerek Engels ve gerekse Lenin, Marks’ın yönteminin Hegel üçlüsü olarak yorumlanmasına karşı durmuşlardır. Engels, Anti-Dühring’de Marks’ın diyalektiğine saldıran Dühring’i eleştirir. Engels, Marx'ın herhangi bir şeyi Hegelci üçlüler aracılığıyla "tanıtlamayı" asla aklından geçirmediğini belirtir. Engels‘e göre Marx'ın yaptığı şey, yalnızca gerçek süreci incelemek, araştırmak ve teorinin gerçekliğe uygun olduğunu göstermektir. Engels şöyle yazar:
‘Süreci yadsımanın yadsınması biçiminde nitelendirirken Marks, sürecin tarihsel zorunluluğunu bu niteleme ile tanıtlamayı düşünmez. Tersine; gerçekte sürecin kısmen nasıl gerçekleştiğini, kısmen de mutlak olarak nasıl gerçekleşeceğini tarih aracıyla tanıtladıktan sonradır ki Marks, bu süreci ayrıca belirli bir diyalektik yasaya göre gerçekleşen bir süreç olarak nitelendirir. Hepsi bu.’(Engels, Anti-Dühring)
Engels’e göre teorinin doğrulunun ölçütü, teorinin gerçekliğe uygun olup olmadığıdır. Eğer özel bir toplumsal görüngünün gelişmesi, Hegelci şemaya (yadsınmanın yadsınması) uyduysa, bu Marx’ın yönteminin Hegelci üçlüye dayandığı anlamına gelmez, sadece bu üçlününün gerçekliğe denk düştüğünü gösterir.
Lenin Engels’in yorumu konusunda şunları yazar: ‘Engels'in iddiasında esas ağırlık noktası materyalistlerin, gerçek tarihsel süreci, doğru ve tam bir biçimde tanımlamaları gerektiği ve diyalektik üzerine ısrarın, üçlünün doğruluğunu sergilemek için örnekler seçilmesinin bilimsel sosyalizmin çıktığı Hegelciliğin, onun anlatım tarzının bir kalıntısından başka bir şey olmadığıdır.’(Lenin, age. S. 43)
Lenin‘de söylediği gibi, ‚Marksizmi hegelci diyalektikle suçlamak saçmadır‘ ve ‘herhangi bir şeyi üçlülerle tanıtlamak, ya da gerçek sürecin açıklanmasına, bu üçlülerin "koşula bağlı üyelerini" sokmak söz konusu olamaz.’
Marx, genellikle hep ‘Hegelci üçlü safsatayı’ savunmakla suçlanmıştır. Lenin şunları yazar:
‘Marx'ın burjuva eleştirmenleri tarafından yeteri ölçüde eskitildiğini düşünebileceğimiz bir suçlamadır Bu baylar, öğretiye karşı hiçbir temel sav getirmediklerinden, Marx'ın anlatım biçimine sarılmışlar ve onun özünü böylece sarsacaklarını düşünerek, teorinin kaynağına saldırmışlardır. Ve bay Mihaylovski de, böyle yöntemlere başvurmakta bir an duraksamamaktadır.’
Kısaca Marks, tez-antitez-sentez şemasından hareket etmez. Toplumsal gerçekliğin hareketini inceler.
-devam edecek
y.orkunoglu@googlemail.com
NARODİZME KARŞI MARKSİZMİN SAVUNULMASI
Lenin’in ilk eseri, Halkın Dostları Kimlerdir ve Marksistlere1 Karşı Nasıl Savaşırlar ismini taşır. Esasında üç bölümden oluşan bu kitabın ikinci bölümü eksiktir ve ikinci bölüm bugüne kadar hala bulunamamıştır. Lenin’in ilk kitabındaki temel sorunsalı, Narodnizmin Marksist teoriye saldırılarına karşı durarak, Marksist teoriyi savunmaktı. Toplum bilimi, yöntem, zorunluluk-özgürlük, birey-toplum ilişkisi, kapitalizmde iç pazarın oluşması gibi konuları tartışan Lenin, yozlaşmaya başlamış Narodnizmin bazı düşünürlerinin öznelci yaklaşımlarını ve görüşlerini eleştirdi.
Rusya’da kırın parçalanarak kapitalizmin gelişmeye başlaması, eski Narodnizmin devrimci özelliklerini ortadan kaldırır. Liberalleşen yeni Narodnizm, Marx’ın teorilerine eleştiri yöneltmeye başlar. Narodnikler bir taraftan Marks’ı överken, bir taraftan da onun teorisindeki ‘yetersizliklere’ dikkat çekerler. Örneğin, Narodnik düşünür N. Mihaylovski şunu ileri sürer: Marx, Kapital’de ekonomik alanda gerçekleri titiz bir şekilde incelemiş ve bu alandaki geniş bilgilerini mantık gücüyle birleştirmiştir. Ama Marks’ın hiç bir eserinde materyalist tarih anlayışını açıklamamıştır. Mihaylovski şöyle sorar: Marks, yapıtlarının hangisinde materyalist tarih anlayışını açıkladı?
Lenin, cevap olarak Marks’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsöz’ündeki ünlü paragrafı aktarır2. O uzun paragrafın sadece bir cümlesini aktaracağım: ‘Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.‘
Lenin, Mihaylovski’ye şöyle sorar:‘Marx'ı tanıyan herhangi biri, bu soruyu, bir başka soruyla yanıtlayabilir: Yapıtlarından hangisinde Marx, materyalist tarih anlayışını açıklamamıştır?
Lenin’in Halkın Dostları Kimlerdir adlı kitabındaki önemli 4 noktaya dikkat çekeceğiz.
1. Lenin, Marx’ın toplumun ve tarihin incelenmesini bilimsel temellere oturttuğunu belirtir.
2. Lenin, Marx’ın teorisinin ‘ekonomik materyalizm’ olarak algılanması ve yorumlanmasına karşı durur. Böylece daha genç yaşta II. Enternasyonalin ‘ekonomizm’ anlayışından farklı düşündüğünü gösterir.
3. Marx’ın teorisinin bilimsel kanıtlara değil, Hegel’in şematik üçlüsüne (tez-antitez-sentez) dayandığını ileri süren Mihaylovski’nin görüşünü çürütür.
4. Rusya’da kapitalizmin gelişmesi üzerine tartışma.
MARX TOPLUMUN VE TARİHİN İNCELENMESİNİ BİLİMSEL TEMELE OTURTUR
Marx’tan önceki düşünürler, toplumun ve değişiminin insanlığın bazı düşüncelerinden kaynaklandığını ileri sürüyorlardı. Toplumsal ilişkiler, insanlar tarafından bilinçli olarak kurulmuş gibi görünüyordu. Örneğin, Jean-Jacques Rousseau’in Toplumsal Sözleşmesi böyle idealist bir toplum anlayışının ürünüydü. Lenin, Marx’ın teorisinin toplum bilimindeki materyalizm anlayışının, aslında öznelci toplum bilimine dahice bir darbe indirdiğini belirtir. Marx‘ın teorisi konusunda şöyle yazar:
‘İnsanların yüzyıllar boyunca içinde yaşadıkları değişim ilişkilerinin bir açıklaması ancak son zamanlarda bulunmuştur. Materyalizm, tahlili derinleştirerek, onu insanın toplumsal fikirlerinin kaynağına taşıyarak bu çelişkiyi giderdi; onun, fikirlerin akışının şeylerin akışına bağlı olduğu yolundaki vargısı, bilimsel psikoloji ile bağdaşan tek vargıdır. Üstelik, ve daha başka bir açıdan, bu varsayım, ilk kez, toplumbilimi bilim düzeyine çıkardı. O zamana kadar, toplumbilimciler, toplumsal görüngülerin karmaşık ağında, önemli olan ile önemli olmayanı ayırt etmekte zorluk çekmişler (toplumbilimdeki öznelciliğin kökü budur) ve böyle bir ayrım için herhangi bir nesnel ölçüt bulamamışlardı. Materyalizm, üretim ilişkilerini toplumun yapısı olarak kurtararak ve öznelcilerin toplumbilime uygulanabilirliğini reddettikleri genel bilimsel yinelenme ölçütünün bu ilişkilere uygulanmasını olanaklı kılarak, kesinlikle nesnel bir ölçüt sağladı.’ (Lenin, age. S. 15) (abç)
Lenin, Marx’ın toplum bilimi alanındaki önemli keşfini vurgular: Marx, toplumun incelenmesini bilimsel temellere dayandırmıştır. Marks’ı teorisi, tarihi ‘açıklamak’ için, temellerin, düşünce veya ideolojide değil, maddi toplumsal ilişkilerde aranması gerektiğini vurgular.
Mihaylovski, tarihsel materyalizm anlayışına bir eleştiri yöneltir: ‘Tarihsel materyalizm, insanlığın tüm geçmişini açıklama iddiasında’ olduğunu ileri sürer. Lenin’in cevabı önemlidir: Tarihsel materyalizm, insanlığın tüm geçmişini açıklama iddiasında değil, sadece tarihi veya geçmişi açıklamak için bir yöntem sunar.
Marx, toplumun ekonomik biçimlenişinden hareket ederek toplumu izah ederken, diğer düşünürler soyut ‘toplum’ kavramından hareket ederler. Lenin, ünlü düşünür Spencer’i örnek göstererek şunu yazar: ‘eski iktisatçılar ve toplumbilimciler açısından, toplumun ekonomik biçimlenişi kavramı tamamen gereksizdir: bunlar genel olarak toplumdan söz ederler, Spencerler ile genel olarak toplumun amacı ve özü vb. konusunda tartışırlar. Bu öznel toplumbilimciler, uslamlamalarında, şöyle tezlere dayanırlar — toplumun amacı tüm üyelerine yararlı olmaktır, bu yüzden adalet şöyle şöyle bir örgütlenme gerektirir ve bu ideal örgütlenme ile uyumlu olmayan bir sistem (…) normal değildir ve bir yana bırakılması gerekir. Örneğin, bay Mihaylovski şunu öne sürüyor: "Toplumbilimin esas görevi, insan doğasının herhangi bir özel gereksinmesinin karşılandığı toplumsal koşulları araştırmaktır." (Lenin, age. S. 12)
MARKS’IN TEORİSİNİN EKONOMİK MATERYALİZM OLARAK ALGILANMASININ REDDİ
Mihaylovski’ye göre Marks ‘ekonomik teoriler’ üzerinde yoğunlaşmıştır. Lenin, Marx’ın teorisini ‘ekonomizme’ indirgeyen Mihaylovski’ye karşı durur. Mihaylovski, Marx’ın ekonomistlerin gözüyle okumuştur. Mihaylovski, Engels’in ‘ekonomik materyalizmi’ bir tarih teorisi olarak doğrulamak için elinden geldiğini yaptığını savunur. Mihaylovski, bir hileye başvurmaktadır. Marksın teorisinin temelsizliğini tanıtlamak için, teorinin toplumsal yaşamın tümünü hesaba katmadığını, sadece ekonomik alanla kendini daralttığı iddia eder. Dolayısıyla Mihaylovski, tarihsel materyalizmin ‘ekonomik materyalizm’ olduğunu ileri sürer. Lenin, bu yoruma şiddetle karşı durur.
Marx’ı ‘ekonomik materyalist’ olmakla suçlayanlar Kapital’i örnek gösterirler. Bu nedenle Marx, çoğu zaman bir filozof olarak değil, derin bilgileri olan ve kapitalizmi analiz eden bir ekonomist olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme eksiktir. II Enternasyonalin önemli teorisyenleri (Karl Kautsky, Rosa Luxemburg) Marx’ın iyi bir ekonomist olduğunu düşünürler. Oysa Marx’ın kapitali, kapitalizmin iskeletini anlatır. Çünkü Marx, üretim ilişkileri alanının dışındaki özelliklere hiç başvurmadan, toplumsal ekonominin meta örgütlenmesinin nasıl geliştiğini, uzlaşmaz iki sınıf olarak burjuvazi ve proletaryanın nasıl ortaya çıktığını açıklar.
Nihayet Lenin de şöyle yazar:
‘İşte Kapital’in iskeleti budur. Ama tüm sorun, Marx'ın bu iskeletle yetinmemesi, terimin olağan anlamıyla "ekonomik teori" ile yetinmemesi, belli bir toplum biçimlenmesinin yapısını ve gelişmesini yalnızca üretim ilişkileriyle açıklarken, gene de her yerde ve aralıksız olarak, bu üretim ilişkilerine tekabül eden üstyapıyı dikkatle incelemesi ve iskelete can ve kan vermesidir.’
Marx’ın tarih ve toplum anlayışını ‘ekonomik materyalizm’ olarak değerlendirmek, Marx’ın teorisinin çarpıtılmasıdır. Marx, Arnold Ruge’ye yazdığı mektupta, siyasal sorunlara yeterince ilgi göstermeyen Feuerbach’ı eleştirir ve siyasal sorunlarla ilgilenmek zorunluluğuna değinir.
Lenin şunları yazar: ‘Materyalistler (Marksistler) toplumsal yaşamın yalnızca ekonomik değil, tüm yönlerini tahlil etmek gerektiği konusunu öne süren ilk sosyalistlerdir‘
.
HEGEL’İN ÜÇLÜSÜ: TEZ-ANTİTEZ-SENTEZ
Hegel’in üçlüsü (tez-antitez-sentez) konusunda Türkiye sosyalist hareketinde de yanlış bir anlayış yaygın olduğu için bu konuya değinmekte yarar. Bir çok sosyalist, Marks’ın Hegel üçlüsünü kabul ederek, Hegel’in bu düşüncesini gerçekliğe uyguladıklarını düşünürler. Hegel üçlüsünün yardımıyla Marx’ın olayları incelediği sanılır. Ve Marx’ın Kapital’da yer yer Hegel’in anlatımlarına başvurması (yadsımanın yadsınması vb.) kanıt olarak gösterilir. Bu oldukça yaygın olan, ama yanlış olan görüşü düzeltmek gerekir.
Burjuva eleştirmenleri tarafından sık sık gündeme getirilen bir konu var: Marksistler, toplum ve tarih bilimi teorilerini Hegelci üçlüye dayandırıyorlar.
Marks’ın kendisi Kapital’de kullandığı yöntemin pek az anlaşıldığını söylüyor ve Alman eleştiricilerin ‘Hegelci sofistlik’ diye feryat ettiklerini’ belirtiyor.
Narodnik düşünür Mihaylovski de, Marks ve Engels’in kırkların sonunda, yeni bilimsel bir anlayışı keşfettiklerini söyler. Şöyle yazar Mihaylovski: ‘kırkların sonunda, kesinlikle yeni, materyalist ve gerçekten bilimsel bir tarih anlayışı keşfedilmiş ve ilan edilmiştir ve bu, Darwin'in teorisinin modern doğabilim için yaptığını tarihsel bilim için yapmıştır.‘ Ama diye devam eder: ‘Bu anlayışın doğruluğu hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.‘ Mihaylovski, tarihsel materyalizmin bilimsel kanıtlara değil, Hegel’in üçlüsüne (Tez-Antitez-Sentez) dayandığını ileri sürer. Materyalistlerin teorilerini, bilime değil, diyalektik sürecin ‘itiraz kabul etmezliğine’ dayandırıyorlar. Bu iddiayı yakından inceleyelim
Gerek Engels ve gerekse Lenin, Marks’ın yönteminin Hegel üçlüsü olarak yorumlanmasına karşı durmuşlardır. Engels, Anti-Dühring’de Marks’ın diyalektiğine saldıran Dühring’i eleştirir. Engels, Marx'ın herhangi bir şeyi Hegelci üçlüler aracılığıyla "tanıtlamayı" asla aklından geçirmediğini belirtir. Engels‘e göre Marx'ın yaptığı şey, yalnızca gerçek süreci incelemek, araştırmak ve teorinin gerçekliğe uygun olduğunu göstermektir. Engels şöyle yazar:
‘Süreci yadsımanın yadsınması biçiminde nitelendirirken Marks, sürecin tarihsel zorunluluğunu bu niteleme ile tanıtlamayı düşünmez. Tersine; gerçekte sürecin kısmen nasıl gerçekleştiğini, kısmen de mutlak olarak nasıl gerçekleşeceğini tarih aracıyla tanıtladıktan sonradır ki Marks, bu süreci ayrıca belirli bir diyalektik yasaya göre gerçekleşen bir süreç olarak nitelendirir. Hepsi bu.’(Engels, Anti-Dühring)
Engels’e göre teorinin doğrulunun ölçütü, teorinin gerçekliğe uygun olup olmadığıdır. Eğer özel bir toplumsal görüngünün gelişmesi, Hegelci şemaya (yadsınmanın yadsınması) uyduysa, bu Marx’ın yönteminin Hegelci üçlüye dayandığı anlamına gelmez, sadece bu üçlününün gerçekliğe denk düştüğünü gösterir.
Lenin Engels’in yorumu konusunda şunları yazar: ‘Engels'in iddiasında esas ağırlık noktası materyalistlerin, gerçek tarihsel süreci, doğru ve tam bir biçimde tanımlamaları gerektiği ve diyalektik üzerine ısrarın, üçlünün doğruluğunu sergilemek için örnekler seçilmesinin bilimsel sosyalizmin çıktığı Hegelciliğin, onun anlatım tarzının bir kalıntısından başka bir şey olmadığıdır.’(Lenin, age. S. 43)
Lenin‘de söylediği gibi, ‚Marksizmi hegelci diyalektikle suçlamak saçmadır‘ ve ‘herhangi bir şeyi üçlülerle tanıtlamak, ya da gerçek sürecin açıklanmasına, bu üçlülerin "koşula bağlı üyelerini" sokmak söz konusu olamaz.’
Marx, genellikle hep ‘Hegelci üçlü safsatayı’ savunmakla suçlanmıştır. Lenin şunları yazar:
‘Marx'ın burjuva eleştirmenleri tarafından yeteri ölçüde eskitildiğini düşünebileceğimiz bir suçlamadır Bu baylar, öğretiye karşı hiçbir temel sav getirmediklerinden, Marx'ın anlatım biçimine sarılmışlar ve onun özünü böylece sarsacaklarını düşünerek, teorinin kaynağına saldırmışlardır. Ve bay Mihaylovski de, böyle yöntemlere başvurmakta bir an duraksamamaktadır.’
Kısaca Marks, tez-antitez-sentez şemasından hareket etmez. Toplumsal gerçekliğin hareketini inceler.
-devam edecek
BU ÖDÜL ANADİLİNİZ KADAR HAKKINIZ
Ferhat Tunç ve Marcel Khalifa
Freemuse (Dünya özgür Müzik Forumu) Ödülüne Layık Görüldüler.
Mihrac Ural
26 Şubat 2010
Azizim,
Değerli yoldaşım Ferhat Tunç,
Öncelikle iletin için teşekkür ederim.
"kimdenFERHAT TUNC
yanıtofis@ferhattunc.net
kimeMihrac Ural
tarih26 Şubat 2010 11:49
konuSİZE SOFRALAR BİZE İSE HEP YASAKLAR
gönderenferhattunc.net
ayrıntıları gizle 11:49 (12 saat önce)
Değerli yoldaşım,
sevgili Mihraç Hocam.
Yazdıkların son derece öğretici ve bir o kadar da cesaret verici.
Bilgine, inanç ve cesaretine olan hayarnlığımın büyük olduğunu belirtmeliyim.
Sizi, eşinizi ev çocukalrınızı sevgiyle kucaklıyorum.
Ferhat.
Not: "Ekte bu gün taraf hgaztesinde yayınlanan makalemi yoluyorum.
SİZE SOFRALAR BİZE İSE HEP YASAKLAR"
Yazını okudum ve derinden etkilendim, Onur duydum.
Freemuse, (Dünya özgür Müzik Forumu) “Müzik Özgürlüğü Günü” dolaysıyla, sansür ve baskılara karşı verdikleri mücadeleden dolayı sanatçılara verilen ödüle, sizinle birlikte Marcel Khalifa'nın seçildiğini, Freemuse başkanı Sayın Ole Raitov tarafından doğrudan size bildirerek resmiyet kazanmış olması inanki, ortak ülkemiz için, taşıdığımız tüm insani değer ve erdemler için, doğamız ve onun dili olan anadillerimiz için bir onurdur.
Unutma aziz yoldaşım,
Sen, insanlığa ilk uygarlıkları sunan toprakların evladısın; toprağın, taşın, kendi dilini konuşan, binlerce yılın barbarlığına direnmiş, asimile edilememiş anadilin notasısın, sözcüsü ve cefasının kefaretini ödemekte özverili davranan gerçek sanatçılardan birisisin.
Bu ödül hepimiz adına sana layıktır. Halkın adına, toprağın, doğanın anadili adına, attığın ilk adımdan itibaren amansız kovuşturmalara, dava ve zindanlara, işkencelere maruz kalarak doğruların arkasında dik duruşun, bu ödülü alın terinle kazandığının da bir göstergesidir. Bu ödülü aldığını, şu yer yüzünde görmesi gereken bir yoldaşımız daha vardı, Ahmet Kaya; dostluğun, yoldaşlığın şovalyesi, o aklıma geldi şu an. Bu ödülü onun da adına, anadille türkülerini haykırma cesareti gösteren, başı dik duranlar adına alıyorsun.
Anadilim ana sütü gibi helalim, elim, ayağım; Anadilimiz taşımız, toprağımız, türkülerimiz…
Hiç kimse bu ödülü almanın derin tarih arka palanını unutmasın. Bu ödülü, siyasi bir ödül olarak da görmesin. Bu ödülü almak için köklü, asil ve yerli olmak gerek. Bu da yetmez, hayatının tüm kesitlerini, içinden çıkıp gelinen topraklara, dağlara, taşlara, doğanın binbir var oluş şekillerine, insana ve onun özgürlüğü için direnmeye adamak gerek.
Sana sunulacak bu ödül hepimize verilmiştir, on yıllardır hiç bir karşılık beklemeden, hayatımızın tüm dinamiklerini ortaya koyarak, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlük kavgasının, talep edilmemiş ama boşa gitmeyen emeklerine sunulmuş bir ödülü.
Aziz yoldaşım,
Seninle birlikte bu değerli ödülü Marcel Khalifa'nın paylaşacağı haberi ise çok büyük öneme sahip. Bu paylaşım bu ödülün anlamlı ve bir o kadar büyük değerine de işarettir.
Marcel Khalifa, ortadoğuda bir kuşağın iliklerine kadar işleyen siyonist-emparyalist zülmun karşısında direnmenin diliydi.
Marcel Khalifa, ölüm denklemleri dayatılmış, çaresiz görülen insanların ruh gıdasıydı. Tabutunu kendisi taşıyan, "Ansar" adlı esir kampının dikenli tellerini yasemin dalına çeviren, toprağı için ruhlarını çarmıha germekten çekinmeyen militanların büyülü ozanıdır. Marcel Khalifa, bir Lübnan'lı olarak, mazlum Filistin halkının, mazlum tüm Arap halklarının davasının sesi, kelamı, yüreği, sesiz sitemsiz, büyülü ozandır.
Büyük bir müzik üstadı, devrimci bir yürek, bölge halklarının ve tüm insanlığın saygın ismi Marcel Khalifa, sen gibi, bu coğrafyanın doğasına, insanına, anadiline, aşkına ve sevgisine dair ne varsa, müzik ritimlerinin sihirli coşkusuyla ruh vermiştir.
Marcel Khalifa, ölümün mutlak olduğu bir kesitte, bombaların her santimetre kareye yağmur gibi yağdığı amansız günlerde, bizim de Filistin davası uğruna kamplarda, savaşın orta yerinde olduğumuz bir kesitte, ölülerimizi dirilten sihirli bir sesti, nefesti, coşku ve başarının şansıydı.
Freemuse ödülüne layık görülmeniz, müziğin bölgemizdeki doğasına ey uygun karardır. Bu ödül, özgürlüğün müzik boyutundaki direniş kahramanlarına verilmektedir. Freemuse ödülü, 25 mart 2010 tarihinde bir kez daha ayakları yere basmış olacak. Yer küremizin en mazlum halkları, sorunu çözülmemiş son büyük davalarından Kürt ve Filistin halkının haklı demokratik talepleri için katkıya verilmiş olmaktadır. Bu ödül bir özgürlük ödülüdür, anavatanında yasaklı anadiliin özgür seslerine, kimlik hakları uğruna mücadelenin notalarına verilmektedir.
Anadilli olmak, insan olmaktır; anadiline özgürlük arayan müzik, en insani olandır.
Marcel Khalifa ile birlikte bu ödülü alıyor olmanızın, gerçekçi tarihi veriler üzerinde, iki mazlum halk adına direnen sanatçıların taçlanmasıdır. Bu taç, önceden de ikinizin başında göz kamaştıran pırıltısıyla durmaktaydı. 25 Mart 2010 tarihinde bu taç, bir ödül olarak mücadelenin orta yerinde kimlerin olduğunu bilince çıkaratacaktır.
Sizler, Ferhat Tunçu ve Marcel Khalifa bu coğrafyanın evlatları, bu toprağın anadilisiniz. Bu toprak, ezelden gelmiş ebede kadar anadiliyle konuşan, doğanın en görkemli verisidir. Ona ses veren, ona ruh veren, bizi temsil eden ve hepimiz adına bu ödüle layık olan sizleri kutluyorum.
Size, bu toprağın ve onu anavatan edinmiş halkların şükran borcu var, varolun sağol.
Freemuse (Dünya özgür Müzik Forumu) Ödülüne Layık Görüldüler.
Mihrac Ural
26 Şubat 2010
Azizim,
Değerli yoldaşım Ferhat Tunç,
Öncelikle iletin için teşekkür ederim.
"kimdenFERHAT TUNC
yanıtofis@ferhattunc.net
kimeMihrac Ural
tarih26 Şubat 2010 11:49
konuSİZE SOFRALAR BİZE İSE HEP YASAKLAR
gönderenferhattunc.net
ayrıntıları gizle 11:49 (12 saat önce)
Değerli yoldaşım,
sevgili Mihraç Hocam.
Yazdıkların son derece öğretici ve bir o kadar da cesaret verici.
Bilgine, inanç ve cesaretine olan hayarnlığımın büyük olduğunu belirtmeliyim.
Sizi, eşinizi ev çocukalrınızı sevgiyle kucaklıyorum.
Ferhat.
Not: "Ekte bu gün taraf hgaztesinde yayınlanan makalemi yoluyorum.
SİZE SOFRALAR BİZE İSE HEP YASAKLAR"
Yazını okudum ve derinden etkilendim, Onur duydum.
Freemuse, (Dünya özgür Müzik Forumu) “Müzik Özgürlüğü Günü” dolaysıyla, sansür ve baskılara karşı verdikleri mücadeleden dolayı sanatçılara verilen ödüle, sizinle birlikte Marcel Khalifa'nın seçildiğini, Freemuse başkanı Sayın Ole Raitov tarafından doğrudan size bildirerek resmiyet kazanmış olması inanki, ortak ülkemiz için, taşıdığımız tüm insani değer ve erdemler için, doğamız ve onun dili olan anadillerimiz için bir onurdur.
Unutma aziz yoldaşım,
Sen, insanlığa ilk uygarlıkları sunan toprakların evladısın; toprağın, taşın, kendi dilini konuşan, binlerce yılın barbarlığına direnmiş, asimile edilememiş anadilin notasısın, sözcüsü ve cefasının kefaretini ödemekte özverili davranan gerçek sanatçılardan birisisin.
Bu ödül hepimiz adına sana layıktır. Halkın adına, toprağın, doğanın anadili adına, attığın ilk adımdan itibaren amansız kovuşturmalara, dava ve zindanlara, işkencelere maruz kalarak doğruların arkasında dik duruşun, bu ödülü alın terinle kazandığının da bir göstergesidir. Bu ödülü aldığını, şu yer yüzünde görmesi gereken bir yoldaşımız daha vardı, Ahmet Kaya; dostluğun, yoldaşlığın şovalyesi, o aklıma geldi şu an. Bu ödülü onun da adına, anadille türkülerini haykırma cesareti gösteren, başı dik duranlar adına alıyorsun.
Anadilim ana sütü gibi helalim, elim, ayağım; Anadilimiz taşımız, toprağımız, türkülerimiz…
Hiç kimse bu ödülü almanın derin tarih arka palanını unutmasın. Bu ödülü, siyasi bir ödül olarak da görmesin. Bu ödülü almak için köklü, asil ve yerli olmak gerek. Bu da yetmez, hayatının tüm kesitlerini, içinden çıkıp gelinen topraklara, dağlara, taşlara, doğanın binbir var oluş şekillerine, insana ve onun özgürlüğü için direnmeye adamak gerek.
Sana sunulacak bu ödül hepimize verilmiştir, on yıllardır hiç bir karşılık beklemeden, hayatımızın tüm dinamiklerini ortaya koyarak, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlük kavgasının, talep edilmemiş ama boşa gitmeyen emeklerine sunulmuş bir ödülü.
Aziz yoldaşım,
Seninle birlikte bu değerli ödülü Marcel Khalifa'nın paylaşacağı haberi ise çok büyük öneme sahip. Bu paylaşım bu ödülün anlamlı ve bir o kadar büyük değerine de işarettir.
Marcel Khalifa, ortadoğuda bir kuşağın iliklerine kadar işleyen siyonist-emparyalist zülmun karşısında direnmenin diliydi.
Marcel Khalifa, ölüm denklemleri dayatılmış, çaresiz görülen insanların ruh gıdasıydı. Tabutunu kendisi taşıyan, "Ansar" adlı esir kampının dikenli tellerini yasemin dalına çeviren, toprağı için ruhlarını çarmıha germekten çekinmeyen militanların büyülü ozanıdır. Marcel Khalifa, bir Lübnan'lı olarak, mazlum Filistin halkının, mazlum tüm Arap halklarının davasının sesi, kelamı, yüreği, sesiz sitemsiz, büyülü ozandır.
Büyük bir müzik üstadı, devrimci bir yürek, bölge halklarının ve tüm insanlığın saygın ismi Marcel Khalifa, sen gibi, bu coğrafyanın doğasına, insanına, anadiline, aşkına ve sevgisine dair ne varsa, müzik ritimlerinin sihirli coşkusuyla ruh vermiştir.
Marcel Khalifa, ölümün mutlak olduğu bir kesitte, bombaların her santimetre kareye yağmur gibi yağdığı amansız günlerde, bizim de Filistin davası uğruna kamplarda, savaşın orta yerinde olduğumuz bir kesitte, ölülerimizi dirilten sihirli bir sesti, nefesti, coşku ve başarının şansıydı.
Freemuse ödülüne layık görülmeniz, müziğin bölgemizdeki doğasına ey uygun karardır. Bu ödül, özgürlüğün müzik boyutundaki direniş kahramanlarına verilmektedir. Freemuse ödülü, 25 mart 2010 tarihinde bir kez daha ayakları yere basmış olacak. Yer küremizin en mazlum halkları, sorunu çözülmemiş son büyük davalarından Kürt ve Filistin halkının haklı demokratik talepleri için katkıya verilmiş olmaktadır. Bu ödül bir özgürlük ödülüdür, anavatanında yasaklı anadiliin özgür seslerine, kimlik hakları uğruna mücadelenin notalarına verilmektedir.
Anadilli olmak, insan olmaktır; anadiline özgürlük arayan müzik, en insani olandır.
Marcel Khalifa ile birlikte bu ödülü alıyor olmanızın, gerçekçi tarihi veriler üzerinde, iki mazlum halk adına direnen sanatçıların taçlanmasıdır. Bu taç, önceden de ikinizin başında göz kamaştıran pırıltısıyla durmaktaydı. 25 Mart 2010 tarihinde bu taç, bir ödül olarak mücadelenin orta yerinde kimlerin olduğunu bilince çıkaratacaktır.
Sizler, Ferhat Tunçu ve Marcel Khalifa bu coğrafyanın evlatları, bu toprağın anadilisiniz. Bu toprak, ezelden gelmiş ebede kadar anadiliyle konuşan, doğanın en görkemli verisidir. Ona ses veren, ona ruh veren, bizi temsil eden ve hepimiz adına bu ödüle layık olan sizleri kutluyorum.
Size, bu toprağın ve onu anavatan edinmiş halkların şükran borcu var, varolun sağol.
28 Şubat 2010 Pazar
THKP-C (Acilciler) 28 Şubat 2010 / No:10. Duyurusu
THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması
28 Şubat 2010 / No: 10
28 ŞUBAT ASKERİ DİKTACILAR DA
27 ŞUBAT SİVİL DİKTA HEVESLİLERİ DE
TÜRDEŞTİR.
BUNLAR HALKIMIZIN HAK VE HUKUKUNU
30 ŞUBATA ERTELEYENLERDİR...
28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı ardından yayınlanan kararlar, bir darbe muhtırası gibi ülkede yankılanmıştı. O gün, "Demokrasiye balans ayarı" yapıldığı söylendi. Bu uyarı, yıllırın biriktirdiği bir kaygı ve korkunun adıydı. Son halkasında, 30 Ocak'ta, Sincan Belediyesi'nce "Kudüs Günü" olarak sahnelenen tiyatroya karşı bir refleks olarak, yine Sincan'da tankları ve askeri kıtaları yürütmenin ardından gelmişti. Bir kulak bükme hareketi (5 Şubat 1997) ardından gelen ilk MGK toplantısıyla da darbe uyarısı mahiyetindeki kararlar ortaya çıktı. Siyasete bir kez daha, silahlı bir örgüt olan Ordu yumruk vurmuştu. Kimyalar bir kez daha bozulmuştu.
Siyasete yön vermek, bu eli silahlı gücün geleneklerinde vardı. Osmanlı aklının devamı olan bu refleksler, sürmekte olan dengesiz ve bir o kadar yanlış siyasal sonuçlar altında ezilen sosyal yapı bulunuyordu. Ordu pervasızdı, yetkisi ise kıymeti kendinden menkul "Kuruluş felsefesi" adlı yazılı olmayan bir akıl zorlamasıydı. 28 Şubat bu anlamıyla; atanmışların, halkın hak taleplerine ve seçilmişler üzerinde diktasını bir kılıç gibi salladığı tarihten başka bir şey değildi.
Önceki tüm darbelerin ve muhtıraların gösterdiği gibi, en ağır bedeli halk ödüyor; ülkenin düşün alanları ve insanları, demokratik mevziler ve emekçileri, en aydın, en demokrat, halkı için en özverili olan kesimler, kefareti ödeyenlerdi. Kovuşturmalar, tutuklamalar, işkence, zindan, mülteciliğe zorlamalar, darbelerin ve muhtıraların bir şiddeti olarak, balyoz gibi bu kesimlere iniyordu. Bu darbeler dalga dalga, ülkenin yaşamla ilgili her alanını, uzun yıllar sürecek bir karanlığa dönüştürdü. 12 Eylül 1980 darbesinin bu güne kadar tartışmaların odağına oturan, 82 Anayasası, bunun en bariz ifadesidir. 28 Şubat 1997, bu geleneğin bir devamıydı.
13 yıl önce yapılan bu girişimin izleri bu güne kadar sürüp geldi. Bitti mi, hayır bitmedi?
Bitti diyenler kim?
Bitti diyenler gerçekte 28 Şubatın ürünü olanlardan başkası değil. O gün, darbe korkusuyla kendi saflarını terk ederek daha "mutedil" olduklarını, "değiştiklerini" söyleyenlerin oluşturdukları siyasal yönelim, 27 Şubatçıları bir araya getiriyordu. Bunlar da güçlendikçe, iktidar olma kavgasında dişlerini göstermekten çekinmediler. 2010 Şubatının hukuk mevzileri üzerine yürüyen fetih savaşlarını bunlar yürütmektedirler. Halkın çıkarları ise ne biri ne de diğerinin iştigal ettiği alanda değildir.
27 Şubatçılar, bu ülkeyi çağdışılığa sürüklemek isteyen, bunun için halkın inançlarını istismar ederek, ülkenin tüm çağdaş değerlerini popülizmin kurbanı etmek üzere, iktidar olma mücadelesi verenlerdir; vatandaşları "fişleme sırasını" ele geçiren, halkına "kanı bozuk" diyenlerdir. Bunlar, 28 Şubat'ta ara verdikleri kavgaya, bugün canlarını dişlerine takarak, sivil diktatörlüklerini sağlamlaştırmak için, ülkenin tüm mevzilerini ele geçirmek üzere fetih savaşı verenlerdir.
Bunlar, demokrasinin hiç bir değerine önem vermeyenlerdir. Demokrasi sadece kendi iktidarlarına kadar süren, amacı geniş halk kitlelerini kazanma demagojisidir. İktidarlarını pekiştirene kadar halkı aldatmak için baş vurdukları bu söylemler, iktidarda ayakları yere bastığı andan itibaren bıçak kesiği gibi her türden demokrasiye son vereceklerdir. Medya patronlarına, "köşe yazarlarınızı dizginleyin" diye seslenmek, bunun kaba ve bir o kadar açık diktatörlük ifadesidir. Bu demagojistler, güçlendikleri andan itibaren, hakim oldukları her alanda acımasız bir temizlik harekatına girişirler. Herkesi mahalle baskısının hükmü altına sokarlar. Her türden farklılığı ötekileştirme gibi alameti farikalarını sergilerler. Son günlerin gündem konusu olan, hukuk alanıyla ilgili fetih savaşında bunu, tüm çıplaklığıyla gösterdiler; cemaatlerine dokunanları, Cumhuriyet Başsavcısı da olsa, hukuksuzca zindana atmaktan çekinmezler. Bu da yakın gelecek için, ne türden tasarılara sahip olduklarını göstermeye yeterlidir.
Halkımızı kimse aldatmasın. Kimse, kendini de aldatmasın. Bu ülkede hukuk yok. Bu ülkede hukuk alanı üzerine yürüyen fetih savaşları var. Bu ülkede ordu eli silahlı bir siyasi örgüt olarak, darbeleriyle siyasetin kimyasını istediği zaman bozar. Bunlar da siyaseti olduğu gibi hakkın rahmetine kavuşturmak için, sivil diktatörlük kurmak üzere, hukuksuzluğun her yoluna başvururlar.
27 Şubatçılarla, 28 Şubatçıların kapışması, son gelişmelerle belli-belirsiz bir suni denge oluşturdu. Ancak her iki taraf, halkımızın hak talebi karşısında, her türden çelişkisini bir tarafa iterek, el ele vermekte bir beis görmezler; Kürt halkının özgürlük taleplerine sınır ötesi operasyonlara kadar uzanan baskılar, dünyanın her yerinde resmi bayram olarak kutlanan 1 Mayıs gösterilerine silahlı güçleriyle engellere kadar uzanan her davranışın içinde birlik olurlar. Ortak ülkemizin, farklılıklarıyla zengin toplumsal dokusunu hiçe sayan bu ikili, milliyetçi bölücülükle, ırkçılığa kadar uzanan tutumlar ortaya geliştirmekten de geri kalmazlar.
Bir taraf askeri botlarıyla, diğer taraf takunyalarıyla halkımızın gerçekçi demokratik talep ve özgürlüklerini, ayaklar altında ezer. Bu ikilinin çatışmasında da birlikteliğinde de kaybeden tek taraf, tüm farklılıklarıyla halkımızdır.
Kendi iktidarları için verdikleri kavgalarında, taleplerinin hiç bir bendini, ertelenmez diye ilan edenler, toplumu kaoslara sürükleme pahasına gerginlik yaratanlar, halkın basit ve doğal hakları için dile getirdiği talepleri ise, el birliğiyle 30 Şubat'a ertelerler. Ülkemizin tek gerçek siyasal gündemi budur. Diğer tüm gündemler, sahte ve halkın çıkarlarını temsil etmekten uzaktır.
Bu tabloda 30 Şubat'a ötelenenlerin önünde tek bir yol kalmıştır. O da demokrasi mücadelesini bunların her ikisine karşı, bir hak ve hukuk mücadelesi olarak yükseltmektir. Bu mücadele, sonu demokratik bir cumhuriyete ulaşması gereken, gerçekçi dönüşümlerin mücadelesi olacaktır.
Örgütümüzün çağrısı, bu mücadeleyi yükseltme çağrısıdır, bunun için tüm farklılıklarımızla, özgün ve özgür örgütlenmelerimizi harekete geçirmeliyiz. Çağdaş insan olmanın yolu da budur.
THKP-C (Acilciler)
28 Şubat 2010
28 Şubat 2010 / No: 10
28 ŞUBAT ASKERİ DİKTACILAR DA
27 ŞUBAT SİVİL DİKTA HEVESLİLERİ DE
TÜRDEŞTİR.
BUNLAR HALKIMIZIN HAK VE HUKUKUNU
30 ŞUBATA ERTELEYENLERDİR...
28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı ardından yayınlanan kararlar, bir darbe muhtırası gibi ülkede yankılanmıştı. O gün, "Demokrasiye balans ayarı" yapıldığı söylendi. Bu uyarı, yıllırın biriktirdiği bir kaygı ve korkunun adıydı. Son halkasında, 30 Ocak'ta, Sincan Belediyesi'nce "Kudüs Günü" olarak sahnelenen tiyatroya karşı bir refleks olarak, yine Sincan'da tankları ve askeri kıtaları yürütmenin ardından gelmişti. Bir kulak bükme hareketi (5 Şubat 1997) ardından gelen ilk MGK toplantısıyla da darbe uyarısı mahiyetindeki kararlar ortaya çıktı. Siyasete bir kez daha, silahlı bir örgüt olan Ordu yumruk vurmuştu. Kimyalar bir kez daha bozulmuştu.
Siyasete yön vermek, bu eli silahlı gücün geleneklerinde vardı. Osmanlı aklının devamı olan bu refleksler, sürmekte olan dengesiz ve bir o kadar yanlış siyasal sonuçlar altında ezilen sosyal yapı bulunuyordu. Ordu pervasızdı, yetkisi ise kıymeti kendinden menkul "Kuruluş felsefesi" adlı yazılı olmayan bir akıl zorlamasıydı. 28 Şubat bu anlamıyla; atanmışların, halkın hak taleplerine ve seçilmişler üzerinde diktasını bir kılıç gibi salladığı tarihten başka bir şey değildi.
Önceki tüm darbelerin ve muhtıraların gösterdiği gibi, en ağır bedeli halk ödüyor; ülkenin düşün alanları ve insanları, demokratik mevziler ve emekçileri, en aydın, en demokrat, halkı için en özverili olan kesimler, kefareti ödeyenlerdi. Kovuşturmalar, tutuklamalar, işkence, zindan, mülteciliğe zorlamalar, darbelerin ve muhtıraların bir şiddeti olarak, balyoz gibi bu kesimlere iniyordu. Bu darbeler dalga dalga, ülkenin yaşamla ilgili her alanını, uzun yıllar sürecek bir karanlığa dönüştürdü. 12 Eylül 1980 darbesinin bu güne kadar tartışmaların odağına oturan, 82 Anayasası, bunun en bariz ifadesidir. 28 Şubat 1997, bu geleneğin bir devamıydı.
13 yıl önce yapılan bu girişimin izleri bu güne kadar sürüp geldi. Bitti mi, hayır bitmedi?
Bitti diyenler kim?
Bitti diyenler gerçekte 28 Şubatın ürünü olanlardan başkası değil. O gün, darbe korkusuyla kendi saflarını terk ederek daha "mutedil" olduklarını, "değiştiklerini" söyleyenlerin oluşturdukları siyasal yönelim, 27 Şubatçıları bir araya getiriyordu. Bunlar da güçlendikçe, iktidar olma kavgasında dişlerini göstermekten çekinmediler. 2010 Şubatının hukuk mevzileri üzerine yürüyen fetih savaşlarını bunlar yürütmektedirler. Halkın çıkarları ise ne biri ne de diğerinin iştigal ettiği alanda değildir.
27 Şubatçılar, bu ülkeyi çağdışılığa sürüklemek isteyen, bunun için halkın inançlarını istismar ederek, ülkenin tüm çağdaş değerlerini popülizmin kurbanı etmek üzere, iktidar olma mücadelesi verenlerdir; vatandaşları "fişleme sırasını" ele geçiren, halkına "kanı bozuk" diyenlerdir. Bunlar, 28 Şubat'ta ara verdikleri kavgaya, bugün canlarını dişlerine takarak, sivil diktatörlüklerini sağlamlaştırmak için, ülkenin tüm mevzilerini ele geçirmek üzere fetih savaşı verenlerdir.
Bunlar, demokrasinin hiç bir değerine önem vermeyenlerdir. Demokrasi sadece kendi iktidarlarına kadar süren, amacı geniş halk kitlelerini kazanma demagojisidir. İktidarlarını pekiştirene kadar halkı aldatmak için baş vurdukları bu söylemler, iktidarda ayakları yere bastığı andan itibaren bıçak kesiği gibi her türden demokrasiye son vereceklerdir. Medya patronlarına, "köşe yazarlarınızı dizginleyin" diye seslenmek, bunun kaba ve bir o kadar açık diktatörlük ifadesidir. Bu demagojistler, güçlendikleri andan itibaren, hakim oldukları her alanda acımasız bir temizlik harekatına girişirler. Herkesi mahalle baskısının hükmü altına sokarlar. Her türden farklılığı ötekileştirme gibi alameti farikalarını sergilerler. Son günlerin gündem konusu olan, hukuk alanıyla ilgili fetih savaşında bunu, tüm çıplaklığıyla gösterdiler; cemaatlerine dokunanları, Cumhuriyet Başsavcısı da olsa, hukuksuzca zindana atmaktan çekinmezler. Bu da yakın gelecek için, ne türden tasarılara sahip olduklarını göstermeye yeterlidir.
Halkımızı kimse aldatmasın. Kimse, kendini de aldatmasın. Bu ülkede hukuk yok. Bu ülkede hukuk alanı üzerine yürüyen fetih savaşları var. Bu ülkede ordu eli silahlı bir siyasi örgüt olarak, darbeleriyle siyasetin kimyasını istediği zaman bozar. Bunlar da siyaseti olduğu gibi hakkın rahmetine kavuşturmak için, sivil diktatörlük kurmak üzere, hukuksuzluğun her yoluna başvururlar.
27 Şubatçılarla, 28 Şubatçıların kapışması, son gelişmelerle belli-belirsiz bir suni denge oluşturdu. Ancak her iki taraf, halkımızın hak talebi karşısında, her türden çelişkisini bir tarafa iterek, el ele vermekte bir beis görmezler; Kürt halkının özgürlük taleplerine sınır ötesi operasyonlara kadar uzanan baskılar, dünyanın her yerinde resmi bayram olarak kutlanan 1 Mayıs gösterilerine silahlı güçleriyle engellere kadar uzanan her davranışın içinde birlik olurlar. Ortak ülkemizin, farklılıklarıyla zengin toplumsal dokusunu hiçe sayan bu ikili, milliyetçi bölücülükle, ırkçılığa kadar uzanan tutumlar ortaya geliştirmekten de geri kalmazlar.
Bir taraf askeri botlarıyla, diğer taraf takunyalarıyla halkımızın gerçekçi demokratik talep ve özgürlüklerini, ayaklar altında ezer. Bu ikilinin çatışmasında da birlikteliğinde de kaybeden tek taraf, tüm farklılıklarıyla halkımızdır.
Kendi iktidarları için verdikleri kavgalarında, taleplerinin hiç bir bendini, ertelenmez diye ilan edenler, toplumu kaoslara sürükleme pahasına gerginlik yaratanlar, halkın basit ve doğal hakları için dile getirdiği talepleri ise, el birliğiyle 30 Şubat'a ertelerler. Ülkemizin tek gerçek siyasal gündemi budur. Diğer tüm gündemler, sahte ve halkın çıkarlarını temsil etmekten uzaktır.
Bu tabloda 30 Şubat'a ötelenenlerin önünde tek bir yol kalmıştır. O da demokrasi mücadelesini bunların her ikisine karşı, bir hak ve hukuk mücadelesi olarak yükseltmektir. Bu mücadele, sonu demokratik bir cumhuriyete ulaşması gereken, gerçekçi dönüşümlerin mücadelesi olacaktır.
Örgütümüzün çağrısı, bu mücadeleyi yükseltme çağrısıdır, bunun için tüm farklılıklarımızla, özgün ve özgür örgütlenmelerimizi harekete geçirmeliyiz. Çağdaş insan olmanın yolu da budur.
THKP-C (Acilciler)
28 Şubat 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)