Sınırları insan erdemleriyle belirlenmiş, ne sınıfsal ne de etnik nedenlere mahkum olmuş doğrularımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz...




... "DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEMEZ"LER DEĞİŞECEK ORTAK ÜLKEMİZDE BİRLİK İÇİNDE, BARIŞ İÇİNDE FARKLILIKLAR ÖZERK OLACAK ...



ANADİLİM; ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM



Mihrac Ural – I. Yayımı 24 Şubat 2009. II. Yayımı 21 Şubat 2012 Salı.



21 Şubat dünya anadil günüdür. UNESCO bu gün insanlık kültür birikiminin temel taşı olan anadiller için koruma kararı almıştır. Ama BM kurumları diğer kurumları gibi, bu kurumda zaman zaman emperyalist çıkarların gölgesi altında gerçek anlamda yok edilmek istenen anadilleri korumaktan çok, bu isim altında anadil kadar o dilin insanların da katledenlere hizmet ediyor gibidir. Buna rağmen, benim anadilim Arapçadır. Türkiye’de 8 milyon Arap yaşar (www.turkiyearaplari.org) . 80 yıldır alfabesi yasak, 70 yıldır Arapça yasak. Arapça dünyanın en zengin dilleri arasınadır; yüz binlerce kelimesi ve sürekli kelime üretme kapasitesiyle Arapça yeryüzünün en kapsamlı dili olarak, felsefe, bilim, teknik, hukuk ve sanat için en elverişli dilerdendir. Allah bile Kuran’ı bu dille indirme gereği görmüştür.




Tüm dille saygım kadar kendi ana dilime de saygıyı aradım her zaman. Ama bunun karşılığında hep öteledim. On yıllarca birlikte yürüdüğümüz cahil solcular bile ırkçı-milliyetçi reflekslerle anadilime kendi onursuzluklarıyla baktılar. Her şeye rağmen tüm anadillere, eksilmeyen ve hiç bir nedenle azalmayacak olan saygım gereği, Arapça anadilime saygı ve özgürlük istiyorum. Anadiller yaklaşımım, benim demokratlığımdır, barış ve sevgi temelinde dost edinme ilkemdir. Bu vurgu, bu ülkede barış içinde bir arada yaşmanın temel ilkesi olarak görüyorum. Anadilime özgürlük istiyorum. Halkımın siyasal kimlik mücadelesini tek bir program maddeyle özetle derseniz işte o da budur; “İlk öğrenimden yüksek öğrenime kadar resmi okullarda Arapça anadille eğitim hakkı” derim. Bu benim en doğal hakkımdır. Bu halkımın varlık hakkı ve geleceğidir. ANADİLİM ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM olması esprisi sanırım her şeyi anlatmaya yeter.



.



Bundan üç yıl önce yazmıştım birlikte okuyalım;




21 Şubat dünya ülkeleri ana dil günü kutlanıyor. Arkadaşlar, ana dilim tutsak. İlkokula gittiğimde hiç Türkçe bilmiyordum. Ben gibi tüm mahallemin çocukları Arapçadan başka dil bilmezdi...




Cumhuriyetin öğretmeni sağ olsun, parmak uçlarımızı toplamamızı emrederdi ve cetvelle uçlarına tüm gücüyle vurup bizi “terbiye” ederdi. Bu eli sopalı hocalar birere cumhuriyetteki Osmanlılardı.




Evet “terbiye” olduk, iyi kötü Türkçe öğrendik, bir çok kitap, binlerce makale yazdım, yılda yaklaşık 100 uzun makalem çıkar, yine kendimi milliyetçilere beğendiremedim; yazımın kırıklıklarından mı? Başka bir şeyden mi? Bilemem ama ben ana dilim gibi, Türkçeyi de bütün dilleri de seviyorum, ülkemi de. İnsanlığı bir aile her dili de bir servet kaynağı sayıyorum, insanlık kültür zincirinin olmasa olmaz halkalarıdır diller. Biri koparsa tümü dökülür…




Türkçe ibadetin bir hak olduğunu savundum, ana dilim Arapçanın “kültür emperyalizmi” suçlamasına maruz kalmaması bu nedenle de ezilmemesi için öncelikle Türkçenin bağımsızlığını savundum durdum. İslam inancının Arapçaya mahkum olmadığını, Türkçe ibadetin, Arapça ibadet gibi olmasının da arkasında durdum…




Ben ne kadar seviyorsam onlar da sevsin, bu ülke birimizin değil hepimizin olduğunu hissedelim birlikte dedim...




Ben, tüm dillerin özgürlüğünü ve özgürce konuşulup, kamu kaynaklarından eşitçe yararlanmasını dile getirdim. Bu uğurda anadilimden önce, herkesin anadiliyle özgürce yükselmesinin taraftarı oldum; onlar için varım, onlar benim için olmasınlar buna içerlenmeyeceğim, alıştığımı ifade ettim…




Ama onlar için karınca kadarınca bir katkı da olsa mücadelemi anlasınlar, bu mücadeleye küçük bir katkı da olsa ana dilime özgürlük desinler, demokrasiyi savunsun hak sahipleriyle omuz omuza olsunlar diyorum…




Davetim budur.




Bu daveti şu güzelim şiirle sizlere iletiyorum...




*************************************



Bedri Rahmi Eyüboğlu



ÜÇ DİL




En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin


En azından üç dil



Birisi ana dilin


Elin ayağın kadar senin


Ana sütü gibi tatlı


Ana sütü gibi bedava


Nenniler, masallar, küfürler de caba


Ötekiler yedi kat yabancı


Her kelime arslan ağzında


Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla


Kök sökercesine söküp çıkartacaksın


Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek


Her kelimede bir kat daha artacaksın



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Canımın içi demesini


Kırmızı gülün alı var demesini


Nerden ince ise ordan kopsun demesini


Atın ölümü arpadan olsun demesini


Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini


İnsanın insanı sömürmesi


Rezilliğin dik alası demesini


Ne demesi be


Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin


En azından üç dil


Çünkü sen ne tarih ne coğrafya


Ne şu ne busun


Oğlum Mernus


Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.




19 ŞUBAT 2012 ANTAKYA MİTİNGİ ;YASAKLARIN YENİLGİSİ..

19 ŞUBAT 2012 ANTAKYA MİTİNGİ ;YASAKLARIN YENİLGİSİ..

YASAKLARA RAĞMEN,


ANTAKYA HALKI “SURİYE’Yİ KORUYALIM“ MİTİNGİNE AKIN ETTİ



Mihrac Ural – 19 Şubat 2012 / Pazar



19 Şubat 2012 “SURİYE’Yİ KORUYALIM“ mitingi yasaklanmasına rağmen Antakya halkı meşru hakkını kullandı ve yasakları elinin tersiyle itti.



Halkımız yasakları valinin suratın bir şamar gibi gerisin geriye yolladı. Meydanlara indi ve korku duvarlarını yıktı. Meşru hakkı olan gösteriyi yaptı, iki ayrı devlet altında yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kardeşleri birbirine sahip çıktı. Hatayı haksızca, halkının iradesine rağmen ilhakından, 1939’dan buya ilk kez içine büktüğü acıyı haykırdı kardeşlerinin katledilmesine, emperyalist müdahaleye, Erdoğan iktidarının ikiyüzlü komşuluğa ihanet politikasına dur dedi. Bu uyarı 7000 yıllık uygarlık birikimlerinin sentezi olan, halkın kendi kardeşlerine sahip çıkışıdır. Yasal haklarını kullanmasıdır. Yasal haklarını yasaklarla engelleyenlere karşı duruş sergilemesidir. Antakya kadim Roma kenti uygarlığın beşiği sessizliği kimseyi aldatmasın tutum takınma anında tereddütsüz ayağa kalacağından hiç kimsenin kaygısı olmasın İşte bu gün olan da tas tamam budur.



Halkımız Başardı...Hepimiz başardık. Geceler yatmadık, karınca kadarınca katkı sunmak için çırpındık kadınlarımız ah o kadınlarımız o öncülerimiz o yiğitlerimiz hep en önde durması gerekenlerimiz. Bastıkları yerlerin öpülesi kadınlarımız bu başarının bayrağı onlardı zılgıtlarıyla, doğruları arkasında dik duruşlarıyla onlar korku duvarını yıkan halkın sedasıydılar.



Halkımız bu ilk adımı başardı. Antakya’yı askeri karargaha çevirip, kardeşlerimizi Suriye’de katletmek isteyenlere dur dedi. “Bu şehir barış şehridir savaş değil, burada size geçit yoktur” dedi.”Şehrimize, kirli amaçlarınız için tetikçi olarak kullanmak istediğiniz vatan hainlerini yığarak, kamplar açarak, silahlandırıp Suriye’deki kardeşlerimizi katletmek için salmanıza artık müsaade edilmeyecektir” dedi.



Halkımız başardı… Östelik yasakçı iktidarın faşizan sivil diktatörlüğüne karşı başardığı kadar moralsizliği, sinmeyi, cehaleti esas alan Siyonist solculara, halkın gücüne karşı inançsız olanlara, meşruiyeti yasalara boyun eğmemek olarak anlayanlara karşı da büyük başarı kazandı.



Halkımız bunları da tek tek bilsin istiyorum;



Birincisi; tertip komitesinin cahil solcuları,. Dünya şer medyasına akıllarını esir etmiş solcu geçinen cahiller, bu mitingi emperyalizme karşı adı altında “Suriye yönetimine karşı” kin ve intikam kusmak için kullanacaklardı. “Esad diktatörlüğü söylemiyle “ de bunu yapıyorlardı Suriye’deki karşı-devrimi bize “halk hareketi” olarak yutturmaya kalkışacaklardı. Bunun da ötesine geçti bu cahil cühela takımı; “sakın kimse Surye bayrağı ve Esad posteri taşımasın” diye yasakçılık yaptı, arkadaşlarımızı Erdoğan’ın valisi gibi uyardılar; “kortej dışı kalırsınız” dediler, tehdit ettiler. Ama sonuçta halk meydana indi ve bu kof, bu cahil cühela Siyonist solcu takımını, elinin tersiyle itti. Onlara “tarihin gerisinde kalmış, orijinalitesi olmayan marjinaller yığını, kimliksiz ve tarihsizliği seçmiş bu nedenle de doğruları olmayan, dik durmayanlarsınız” diyerek itti. Halk söyleyeceğini söyledi haykırışları yeri göğü inletti. Komşu ülke Suriye’ye, yönetimini, lideri ve halkının coşkuyla savundu, yanında olduğunu dile getirdi. Aynı halkın iki ayrı devlet altında yaşamaya mecbur edilişinin öfkesiyle,”… Suriye Beşşar u bes” haykırışlarını yükseltti.



İkincisi; bu mitingde halkımız aynı zamanda bir haftadır sürdürdüğümüz çabaları bir gece aldığı haksız karala yasaklayabileceğini sanan Valiye karşı duruşunu sergilediği kadar, meşruiyet ile yasallığı birbirine karıştıran demokratlara karşıda bir mesaj vermiş oldu. “iptal edilmiş bir mitinge katılmayın, yasa dışı konuma düşersiniz, Müsaadesiz miting yapmak doğru değildir” diye moral bozuculuk, teslimiyetçilik yapma talihsizliği içinde olanlara da iyi bir ders veren bu halk kendi yolunu kendisi açmaya başladı..



Sürgün acılarımın kolu kınadı kırık halleriyle yüreğim halkımla birlikteydi, sevdamla omuz omuzaydı. Kendi orijinalitesine dayanan her siyasal duruşun er ya da geç başaracağına inandım bu da uzak değildir. Bu halkın kimlik haklarına artık sahip çıkmanın zamanı geldi. Hangi siyasal örgüt ya da eğilimde olursanız olun artık halkınıza dönün onun hakları için bir şeyler yapın diyeceğim.



O YASAK ONLARINSA… BU MİTGİN BİZLERİNDİR


Herkes yollara çıksın. Kimse tereddüt etmesin, mitinge katılsın, bu miting bizlerin


19 Şubat 2012 Pazar Doğrular okulları önü / ATAKYA



Mihrac Ural – 19 Şubat 2012 / Pazar



Suçlu olmalarının en büyük kanıtı yasakçı olmalarıdır. Valilik, 19 Şubat 2012 / Pazar yani bugün Doğrular ilkokulu önünde başlayacak olana “SURİYE’Yİ KORUYALIM “ Antakya mitingine izin vermediklerini açıkladı.



Bu adaletsiz ve gayri meşru karara karşı O YASAK ONLARINSA BU MİTİNG BİZLERİNDİR” diyerek en etkin şekilde katılım gerçekleştireceğiz.



Yasakçı akıl buraya kadardır. Bu akıl yasal hakların ne olduğunu bile bilmeyen bir akıldır, karanlıktır her şeyi karanlıklara bürüyendir. Çünkü suçludur, eli kana bulanmıştır, komşuluk ilişkilerine hiçbir neden yokken ihanet etmiştir. Barış ve güvenlik içinde yaşayan komşumuzu on yıl istismar etmiş sonunda da uluslararası bir komplonun bir kuklası olarak saldırmıştır.



Bu yasakçı akıllar, emperyalistlerin, Siyonist Arapların ortağı olarak komşumuz Suriye’de kardeş kanı aksamı için vatan haini tetikçileri desteklemiş, kamplar kurarak güven vermiş, lojistik tüm desteklerini sunmuş ve yıkım için salmıştır. Suriye’de kardeşlerimizin kanı bu karanlık akılların kararı ve eliyle akıtılmıştır. Bu vahşet, ülkemizde halkın iradesini gasp eden faşizan sivil diktatörlük eliyle bir yıldır bu güne dek, inatla sürdürülmektedir.



Bununda ötesi , hiçbir zararını görmediğimiz Komşumuz Suriye’yle savaş sürecine girilmiştir. Tarihi komplolarla aynı halk iki ayrı devlet altına sokulmuştur. Aynı halkı, dikenli tellerle kim askerini nereye kadar götürebilmişse, orayı sınır ilan ederek birbirinden koparmıştır. Aynı halkı iki ülke diye ayıranlar bu gün bu halkı kanlı bir kıyımla yüz yüze bırakmıştır. Bu karanlık ve yasakçı akıllar, aynı halkı olduğu kadar ( iki ülkede yaşayan Arapları),iki kardeş haklıda ezeli-ebedi kin ve düşmanlıklar ateşine atmak için savaşa ortamına doğru sürüklemektedirler.



Bunun için, 19 Şubat 2012 / Pazar, yani bugün “SURİYE’Yİ KORUYALIM “ mitingi barışı, halkların kardeşliğini, ülkelerin bağımsızlığını savunmak için karara bağlanmıştır. Bu nedenle de bu mitingi kimse yasaklayamaz. Bu miting haklı bir davanın mitingidir, bu mitingin halklara bir barış çağrısı olarak da tüm yasaklardan daha büyüktür. Sesimizi kısmak için yapılanlara karşı bu miting en yasal davranış olarak engellenemez. Bu 5. Çağrı yazısında bir kez daha halkımızı tüm gücüyle mitinge katılmaya davet ediyorum.



O yasak onlarınsa bu miting bizlerin diyerek, bu gün 19 Şubat 2012 Pazar, saat 13:00 de Doğrular okulları önünde buluşacağız.



SONUNA KADAR DİRENECEĞİZ...

SONUNA KADAR DİRENECEĞİZ...



4. Makale. 19 Şubat SUYRİYE’Yİ KORUYALIM” mitinginin yasaklanması üzerine



YASAKÇILIK SUÇLULUK REFLEKSİDİR



Mihrac Ural – 18 Şubat 2012 / Cumartesi



Antakya’da yapılacak olan, 19 Şubat 2012 tarihli “SUYRİYE’İ KORUYALIM” mitingi valilikçe yasaklandı. Yasak kararı dün mitingi komitesine bildirildi. Bu karar esasında bu sistemin doğasını, karanlık akıl algılarını, ilkel faşizan sivil diktatörlük yönelimlerini bilenler açısından anormal bir sonuç değildir. Ancak halkımız kendi deneyleriyle görmeli ve kendi yaşam kesitleri içinde bu yasakçı, faşizan iktidar güruhunun, haklı davalara karşı nasıl davrandığını anlaması gerekmektedir. Demokratik bir hakkın önünü hiçbir haklı gerekçe olmaksızın kesmek, bu iktidarın Osmanlıdan bu güne devam eden yasakçı zihniyetin bir uzantısı olduğunu belirteceğim.



Demokrasi güçleri haftalardın bu mitingin hazırlığı ve bölge açısından önemiyle ilgili çabaları sürüp durmaktaydı. Bu mitin yer ve zaman açısından da çok önemli mesajlar taşıyordu. Bu mesajlar arasında en önemlisi barış mesajıydı. Kadim Roma kenti Antakya adını, kimlik kartlarından bile silmek isteyen ve bununla bu kentin tarihsel anlam ve masajını yok etmek isteyen iktidar güruhu, 19 Şubat mitinginin bu şehirde yapılmasını uzun zamandır kurguladığı komşuluk ilişkilerinden ihanet, düşmanlık müdahaleci şovenist dış siyasetine ve bölgede oynamak istediği kirli rollere yerinde ve zamanı da ağır bir darbe olacağının bilincindedir.



19 Şubat Antakya mitingi, Antakya’yı bölge savaşının askeri karargahı yapmak isteyen, emperyalist istihbarat teşkilatlarına ve onların bölge işbirlikçilerine karşı önemli bir cevaptı. Bölgeyi ağır bir yıkıma götürmek isteyen bu şer güçlerine “Antakya, kirli amaçlarınıza sıçrama tahtası olmayacaktır” mesajıydı.



Antakya mitingi, Komşumuz Suriye’yi bir yıldır iç kanama ile tüketmek isteyen, uygun bir ihanet fırsatında da Türkiye’yi işgalci savaş cürümü işlemek üzere saldırtmak için kışkırtan bu şer güçlerine karşı “ayrı devletler altında yaşıyor da olsa, aynı halkı kimse katledemez, kimse birbirine kırdıramaz haykırışının ilanı olacaktı. Bu ilan bölgenin tarihsel, kültürel, gelenek, göreneği itibariyle olduğu kadar, etnik ve dil birliğiyle özgün dokusunu birbirine düşman etmek isteyen şer güçlerine ve onların çıkarları için kurgulanan ölümcül projelerine geçit verilmeyeceğinin beyanıdır.



Antakya mitingini yasaklayanlar, savaşa devam diyeni, kardeş kanı akıtmak isteyen, dünya şer güçlerinin kuklası olanlardır. Bölgeyi ölüm kumpasında, ak denizden Kafkaslara uzanan bölgede enerji kaynakları ve yolları, tatlı su, pamuk ve tahıl ambarlarını ele geçirme savaşında bölgemizi ve halklarını savaş esiri haline getirmek isteyenler, bir yıkım rotası üzerinde çalışmaktadırlar. Barışçıl olmanın ötesinde hiçbir duruşu olmayan demokrasi güçlerinin düşüncelerini ilan etmeleri üzerine bir araya gelişlerini ifade eden Antakya mitingi, dünyayı dehşete salan katliamların, yargısız infazların tetikçisi istihbarat örgütlerini ve onlara ülkemizde cirit atmalarını sağlayan güçleri tedirgin etmiştir. Bu tedirginlik başlı başına bir suçtur, bir kirli suratların deşifre olmasıdır. Olay ne etnik ne de inançsal farklılıkların kışkırtılması değildir. Bu yanılgıda olan kimi sol çevrelerin cehalet düzeyine düşmüş algılarının da aksine olay, büyük kirli işlerin merkez karargahı olarak seçilen Antakya’nın, yeni bir direnme ruhuyla ayağa kalkması sonucu hesapların alt üst olmasıdır.



Bölgede on yıllar sürmesi planlanan ve tüm bölge ülkelerini kara bir delik gibi içine çekecek olan bu savaşta milyonlarca insanın katledilmesi planlamaktadır. Antakya bu dehşet palın için merkez seçilmiştir; denize sahili olması, bölgenin içine bir cep gibi uzanması, mozaik dokusu, kuzeyi güneye bağlayan bir köprü konumunda ki geo-stratejek yapısı, böylesi kirli bir savaş için sıçrama tahtası olarak tercih edilmesine yol açmıştır. Kadimi Roma kenti Antakya, dünya şer güçlerinin askeri karargahı olarak tercih ediliş hesaplarıyla 19 Şubat mitingi uyumlu değildir. Tüm hesapların bozulması için bir kıvılcım anlamına gelecek bu mitingi yasaklarla bertaraf edilmek istenmiştir. Ancak her şeye rağmen, bölge halklarının gerçek iradesini temsilen ayağa kalkan halkın haykırışını engellemenin mümkünü yoktur. Bu halk iradesini bir kez belirgin hale getirmeye başlamıştır. Bunu dile getireceği alanları ve ortamı da kendisi yaratmaktan çekinmeyecektir.



Antakya mitingi, bir kıvılcım olacaktı. Her şey değil bir ilk adım. Bu adım bölge açısından olduğu kadar ülkemizin iç dengeleri ve özgürlük ve demokrasi çabaları açısından da hayati mesajlar taşıyordu. BOP eş başkanı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük eğilimlerinin kırılma noktası için de bir başlangıcı gücü ortaya çıkaracaktı. İmamlar ordusunun önderliğinde yeniden oluşturulan derin devletin dünya şer güçleriyle bağlantı merkez olan askeri karargahın mezarı için ilk kazma 19 Şubat Antakya mitingiyle atılmış olacaktı. Yasak kararı bu verilerle de yakından ilgilidir. Ancak bu bir iflastır. Kurumuş çalıların bir kıvılcımla tutuşacağı bellidir; sorun ülkeyi böylesine küçük bir kıvılcımla tutuşacak çalı haline getiren ihanet şebekeleriyle ilgilidir. Bu şebekeler bu gün, iç ve dış politikada halkı iradesini ayaklar altına alan Erdoğan i yönetiminde ifadesini bulmuştur; içte süren baskıcı kovuşturmalar yanı sıra komşularımıza örülün şer ekseni içinde fiili olarak yer alışın başka anlamı yoktur.



Her zaman yazıp dile getiriyorum. Burası Antakya, kadim bir şehir. Yani medeniyetin kelime anlamındaki örgülerin sosyal ilişki ve algıların şehri. Bu şehir, Uygarlığın gücünü taşır, farkında olmasa da bu şehrin sosyal dokusu 7000 yıllık uygarlık birikimlerinin sentezidir. Bu sentez, olaylara uzun süre seyirci gibi baktığı sanılır, sessizliği kimseyi aldatmasın. Bu uygar toprakların uygar insanları, tıpkı Greklerin, Maraton savaşına makyaj yaparak hazırlanmaları gibi, sakin olurlar. Perslerin yağmacı barbarlığını yenilgiye uğratan tas tamam bu huzurdur. Perslerin dev ordularını yere seren ve kaçışlarını hazırlayan kendi topraklarına yönelik tehdidin son kesitinde Greklerin sakince aldıkları tutumdur: Antakya, son düelloya bu uygar sükunetiyle hazırdır. İktidarın korkusu da budur, yasakçılığın bir refleks olarak ortaya çıkmasının da kaygısı buradandır. Bu halk kırılma noktasında sözünü söylemekten çekinmeyecek ve arkasında sonuna kadar duracak bir halktır, 19 Şubat Antakya mitingine yönelen yasak saldırısı bu halktan ve haklı duruşundan duyulan kaygıyla ilgilidir.



Her şeye rağmen dün 3. Çarı yazımda yaptığım önerimi tekrar edeceğim. Kadınlarımıza, kızlarımıza bir daha sesleneceğim bir günlük sesiz protestonuzu yapın diyeceğim. Bu Protesto kardeşlerinizin katletmek isteyenler dur demek içindir. Komşumuzun iç işlerine müdahaleyi engellemek içindir. Ülkemizi ve şehrimizi emperyalist şer odaklarına ve onların kuklası Siyonist Arap ülkelerine ve istihbarat teşkilatlarına karargah haline getirmeyi engellemek içindir. Ülke de ve ülke dışında eli kanlı Erdoğan yönetiminin halkın iradesini çiğneyen faşizan sivil diktatörlük girişimlerine dur demek içindir.



ÖNERİMİ TEKRAR EDİYORUM



Antakya miting sonrası (bildik nedenlerle faşizan sivil diktatörlüğün valileri bu mitingi yasaklasa da. Kİ YASAKLADIKLARI BİLGİSİNİ ALMIŞ BULUNUYORUZ( 18 Şubat 2012) ), 30-40 kişi de olsa Atatürk anıtının önünde PORTESTO BEKLİYİŞİ yapınız. Bu eylem yasal hakkınızdır. Bu eylem onurlu bir “eylemsizlik eylemidir”. Gandi gibi en inatçı, en karırlı en dik duran sessizlikle öfkenin sınırlanırda olduğumuzun mesajını veren bir eylem olmalıdır. Bu sessizliğinizle, kahredici zulmün, bıçağı kemiğe dayayan kalleşliklerin. Dostluğa, komşuluk ilişkilerini hiçbir neden yokken yapılan ihanetlerin, yüreklerimizde yarattığı dev fırtınalarla ezileceğini gösteren bir meydan okuyuş sessizliği olarak gündeme gelsin. Buradan başlayalım, siz Arap kadını, Türk-Kürt kadını bu adımla, bölgenin öncüsü olduğunu ortaya koyacaksın… Erkekler de sıra sıra dizilerek bu yolu yürüyecektir…



Bu toprakların kadını ve kızları görev sizdedir öncülük sizdedir laikliğinizin açık göğüsleme meydan okuma sırası sizdedir…



ADEM KÜTÜK ANISINA

ADEM KÜTÜK ANISINA

ADEM KÜTÜK ANISINA; ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN



Mihrac Ural – 17 Şubat 2012 / Cuma



Adem Kütük, bir yaman devrimci, Devrimci Yol’cu zindan arkadaşım. Seni rahmetle anıyorum ruhun şad olsun (1960 - 16 Şubat 2012 Adana)



Adem Kütük’ü Adana ceza evine nakledildikten sonra tanıdım. Hoş geldin demek üzere yoldaşlarımın kaldığı koğuşa geldi. Çayımı içti, sohbet ettik. Giderken “özel olarak konuşabilir miyiz?” dedi, buyur dedim; “Birkaç gün sonra önemli bir konu konuşacağız, sen yorgunsun biraz rahatla dedi” .



Adıyaman zindanından, Adana’ya Numune hastanesine nakledilmiştim. Çelimsiz bir gençtim. Yetersiz beslenmenin, sıkıntı ve baskıların altın da baygınlık geçirmiştim. Kontrole gelmiştim. Bir süre sonra hastaneden sağlam raporuyla Adıyaman ceza evine gönderilmek üzere, emaneten Adana cezaevine sevk edildim.



Birkaç gün sonra farklı sol siyasi çevrelerden üç arkadaş ziyaretime geldi. Aralarında Adam Kütük de vardı. 1980 Mayıs ayı başlarında bir gündü. “kaçış hazırlığı yapıyoruz, her siyasetten en ağır mahkum ve tutukluların birlikte kaçışını gerçekleştireceğiz Bunun için epey çalıştık ve tünel açtık ileri safhadayız. Ayrıntıları konuşup sizlerinde hazır olmasın istiyoruz” dedi.



Nefesim açıldı, özgürlük rüzgarları kapladı bedenimi. Isparta zindanı isyanından beri gittiğim bir dizi zindandan firar arayışı içinde oldum. İşkencede ser verdim sır vermedim, buna rağmen beklemeye değer hiç bir şey yoktu, firar etmek özgürlüktü, mücadeleye yeniden katılmaktı.



Tünel çalışmaları düzenli gitti. Bodrum katıydı, foseptik depolar yüzülerek aşılıp tünel kazıları yapılıyordu. Bu çalışmalar sürecinde sona doğru yaklaşıldıkça, heyecan artmıştı, Ancak her zamanki gibi Devrimcilerin talihsizliği gelip çatmıştı. Yine Devrimci–Yol'dan İsmail Şahin yoldaş tünel kazısı sırasında, sıyrık elektrik tellerine değiyor ve elektrik çarpmasından ölüyor. Ama biz ölüp ölmediğini kestiremedik, vücuda sıcaktı, kurtarırız diye, kaçışı riske atarak, hastaneye taşınması için kapı altına verdik. Her tarafı balçıktı, topraklar tırnaklarında sırtında açık izler bırakmıştı.



Yapacak bir şey kalmadı. O an kaçış heyeti karar verdik. Tünel patlatılacaktı, yanı açık havaya, nereye vardıysa oradan açılacaktı. Dikey kazı başladı. Kılavuz olarak ilk gözcüler önden çıkacaktı. Oysa tünel tüm zindanı boşaltmak için, sıkıyönetim komutanlarına meydan okumak, kazılmış, siyasi bir tokat olarak hazırlıklar yapılmıştı.



Tünel, dikey açıldı. Çıka çıka Adana ceza evinin çevresindeki caddenin tam ortasına çıktı. Oysa 10 mt daha kazı yapılsa, kiraya alınan bahçeli eve çıkılacaktı, oradan da tüm mahkum ve tutuklular kamyonlarla taşınarak özgürlüğe ulaşılacaktı. Zindanın meşhur kedisi bile özgür olacaktı. İlk elden kılavuz olarak bir ekip çıkacaktı. Öyle yaptık Adem bu ekibin içindeydi. Gözcüler yerden çıkmaya başlayınca, mahalle köpeklerinin havlaması akıl almaz bir tesadüftü. İşte o an olanlar oldu. Jandarma fark etti ve kurşun yağmuru başladı. Gözcüler dört kişiydi, onlar çıktı ve geride kalanen ağır mahkumlar gerisin geriye zindana. koğuşlara gittik. Ama silah sesleri kesilmedi. Bizler de silahlıydık. Her siyasi örgütün kendine göre yeterli silahı vardı. Zulalar patlatıldı. Jandarmanın koşuları basması engellendi. Çatışmalar oldu; kapı altında bizler jandarmanın G3'lerinden çıkan kurşunlara hedef oldu tüm demir kapılar elek gibi olmuştu ölümden döndük. Yanımda Adana Acilciler hareketinin tüm yiğitleri vardı. Kocavezirliler, pazarın yiğitleri... Üç gün, kanlı üç gün, analar babalar dışarıda cesetlerimizi arıyorlardı. Kanlı bir süreçti, acımasızdı kahrediciydi ama orda da yılmadık dik durduk



O kesiti bilenler, anılarında bu kanlı çatışmayı iyi hatırlarlar;



“Adana Cezaevindeki tünelli kaçış ise benzerlerine göre son derece kanlı bir öyküydü. 150 metrelik tüneli açma aşamasında İsmail Şahin isimli bir mahkum elektrik çarpması sonucunda hayatını kaybetti. Mahkûmların tünelden çıktıkları fark edilince çatışma çıktı. Dört mahkûm öldü. 7 Haziran 1980 tarihinde Mustafa Özenç, Adem Kütük, Erdal Aykaç, Mahmut Hızlı firar etmeyi başardı.” (İnönü Alpat yazdı... "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" Mersin Yaşam sitesi)



Adem ve üç arkadaşı özgürdü. Biz ise çatışmanın ortasındaydık. Zindanı yaktık, çatışmada diğer bölümlerden ölüm haberleri geldi. Üç gün dayandık, sonra sahaya indirdiler, yere serdiler ve dipçiklerle botlarla üzerimizden geçtiler, kırdılar döktüler. Üzüm ezer gibi ezdiler. Ama irademizi kıramadılar, kollar bacaklar kırıldı ama onurumuzu kırmayı asla başaramadılar, ayağa kalktığımız an, ilk işimiz yeniden firar etmek üzerine yoğunlaştı. Kısa süre sonra 27 ağır hükümlü ve tutuklu, görüş kabinlerine geceden sızacak bir yol bulup firara ettik (31 Temmuz 1980). Biz de Adana zindanına "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" diye yazdık. Adem’in anısı dün ve bu gün yaşadığımız acılar içinde anlamlı yerini böylece almış oldu.



Adem'i anarken, çifte acı yaşıyorum.Bu acıları her dost kaybında tekrarla yaşıyorum.. Bir dost daha elveda deyip gidiyor bu acı, bir de tabutuna omuz verememenin, cenazesine katılamamanın acısı. Lanet olsun kolum kanadım kırık annemin, babamın cenazelerine bile gidemedim toprak, su serpemedim. Acım büyük dostlarım…



Ruhun şad olsun Adem Kütük.


ANTAKYA MİTİNGİ İÇİN BİR ÖNERİ

ve

SURİYE’DE BU CUMA

Mihrac Ural -17 Şubat 2012 / Cuma İdlip / Cisir el Şuğur

Tüm gücümüzle 19 Şubat 2012 / Pazar Doğrular ilkokulları önünde saat:13.00 Suriye için mitingde yerimizi alacağız. Çağrım bu bölgenin insanı erdemlerini taşıyan herkesedir.

ÖNERİM

Bu makalem, 19 Şubat 2012’de, SURİYE’Yİ KORULAYIM diye benim isimlendirdiğim Antakya mitingi üzerine 3. Çağrı yazısıdır. Bu mitingi beni takip eden tüm okurlar seven, dostum olan ve tüm yoldaşlarımı en etkin şekilde yaşlı çocuk demeden katılmaya davetimi yenileyeceğim. Yeri göğü inletmenizi ayaklarınızı yere basarken, binlerce yılın adına sizi bir bilinç olarak, bir kimlik olarak bir kültür dokusu olarak var eden uygarlıklar adına yürümenizi tavsiye edeceğim.

Özellikle kadınlarımıza kızlarımıza çağrım var. Siz öne çıkın her biriniz bu toprakların direnme sembolü imparatoriçem Zenubya’nın kızları ve kadınları olarak dik yürüyüp karanlık güçlere meydan okuduğunuzu ilan edin. Sinmiş erkeklerinizin, korkak, kaçkın ve kendini bilmezlerin, kimliğini fantastik serserilikle değiştirme çabası içinde olan yarım erkeklerin suratına bir tokat gibi indirin. Bu şamarla uyku sersemlerini kendilerine getirin, özgürlük haykırışlarınızla, ikinci anavatanımız Suriye’ye uzanan ellerin kırılacağını gösterin. Zılgıt çekin sık sık, eri göğü inletin bu zılgıt sesi hepimiz için bir mesaj bir şifre olsun buna davet ediyorum sizleri ve öneriyorum…

Antakya miting sonrası (bildik nedenlerle faşizan sivil diktatörlüğün valileri bu etkinliği yasaklasa da), 30-40 kişi de olsa Atatürk anıtının önünde PORTESTO BEKLİYİŞİ yapınız. Bu eylem yasal hakkınızdır. Bu eylem onurlu bir “eylemsizlik eylemidir”. Gandi gibi en inatçı, en karırlı en dik duran sessizlikle öfkenin sınırlanırda olduğumuzun mesajını veren bir eylem olmalıdır. Bu sessizliğinizle, kahredici zulmün, bıçağı kemiğe dayayan kalleşliklerin. Dostluğa, komşuluk ilişkilerini hiçbir neden yokken yapılan ihanetlerin, yüreklerimizde yarattığı dev fırtınalarla ezileceğini gösteren bir meydan okuyuş sessizliği olarak gündeme gelsin. Buradan başlayalım, siz Arap kadını, Türk-Kürt kadını bu adımla, bölgenin öncüsü olduğunu ortaya koyacaksın… Erkekler de sıra sıra dizilerek bu yolu yürüyecektir…

Bu toprakların kadını ve kızları görev sizdedir öncülük sizdedir laikliğinizin açık göğüsleme meydan okuma sırası sizdedir…

"İKİ HALKIN KARDEŞLİĞİ İÇİN, SURİYE'YE ASKERİ SALDIRI İÇİN HAZIRLANANA EMPERYELİSTLERE, ERDOĞAN YÖNETİMİNE VE SİYONİST ARAP KARL VE EMİRLİKLERİNE KARŞI PORETSTO BEKLEYİŞİ" adı altında bir gece, sadece bir gece, sabaha kadar, yağmur da olsa çamur da olsa bekleyerek protestomuzu ilan edelim.

SICAK BÖLGEDEN HABER

Bu gün Cuma. Tatil ve ibadet günü. Suriye’nin vatan hainleri, emperyalist-siyonist Arapların kışkırtmalarıyla sokaklara salınan eli kanlı şebekeleri, bu cumayı da yakıp yıkma cuması, kan dökme ve ayaklanma cuması olarak ilan ettiler. Bir haftadır, her hafta boyu olduğu gibi 7/24 askeri karargah gibi çalışan uluslararası medya etkinlikleriyle Suriye’nin altını üstüne getireceklerin söyleyip durdular. Dünya şer medyası, her zamanki gibi gergin ortamlar yaratarak, bu Cuma gününün kana bulanacağını ifade ve ilan etti. Cama namazını, Camiyi, ibadetin zorunlu kıtlığı topluluğu kalkan gibi kullanarak, korkakça toplu ibadetten çıkan katılanların arkasına sinerek kanlı provokasyonlarını haykıracaklarını sandılar. Her hafta olduğu gibi bu hafta da korku salmak istediler. Ancak bir kez daha iflas ettiler. Suriye halkı bu Cuma da sert tokadını vurarak “Suriye’yi vatan hainlerine geçit yapmayacağız ibadetimizi yapacak laik ülkede tüm farklılıklarımızla barış içinde bir arada yaşayacağız; liderimiz Beşşar Esad ve halkçı yönetimimizin reform çabalarının arkasında duracağız.” Dediler.

Evet tam bir yıldır çılgınlığın yalan ve abartmanın katliamların yakıp yıkmaların her türünü denediler, ama olmadı Suriye halkı Halkçı yönetiminin yanında reformların arkasında durduğunu ilan etti. Her Cuma günü olduğu gibi, bu Cuma da iflas ettiler. Ama bir kez daha başaramadılar. Bir kez daha yalan, abarta, uydurma senaryolarının çehresi açığa çıktı. Suriye’nin İnançlı halkı bu şebekelere ve ihanetlerine dur dedi. Çağrılarını elinin tersiyle itti. Halk ibadetini yaptı ve evine döndü. 14 ili 6432 köyü 200 nahiyesi olan komşumu Suriye’de sorunlu olan noktalar 10 nokta değildir. Ama abartı mekanizması, Türkiye’de medyası gibi İstanbul’daki münferit birkaç kap kaç olayını merkezi haber yaparak, tüm ülke kapkaç olmuş gibi veriyor. Gerçek ise, çürümüşlerin ne gücü ne de siyasal, sosyal ekonomik kültürel yaşama etkisi bu değildir. Bu haberlerin tek amacı, kışkırtıcı bir erginlik ve korku ortamlı yaratmaktır; derler ki “haber kopeğin insanı ısırması değil insanın köpeği ısırmasıdır” yani milyonda biri öne çıkartıp reytingi kapma olayı ve kirli amaçlar için kamuoyunu yönlendirme oyayıdır. Suriye üzerine oynanan oyunda tas tamam budur.

Suriye artık bu çirkeflere rağmen yolunu belirledi demokrasiyi güçlüce yöneldi. Onlarca yazsa kurum ve kuruluş yanı sıra Anayasa da tamamlandı. 9 gün sonra (26 Şubat 2012 ) Anayasa referandum gündemde. Suriye halkı tüm mozaik dokusuyla, bu referandumda yerini alarak kararını verecektir.; kimseyi temsil etme gücünde olmayanlar ise yine bin bir karanlık bahaneyle dıştan verilen talimatla “boykot” diyecektir. Ancak kervan yürümeye devam edecektir.

Suriye, ne soğuk savaş ürünü II: dünya ülkeleri ne de Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri gibi değil, iç evrimini başararak çoğulcu katılımcı demokrasiye geçiyor, eski sistemini müthiş bir halk desteğiyle nitelikçe 21. Yüzyıla taşıyor. Suriye 7000 yıllık uygarlık tarihine ve algılarına yakışır biçimde yönetiminin önderliğinde halkına en özgür ve en demokratik hakları sunuyor. 135 yıldır bir sivil anayasa oluşturamamış Türkiye ve eli kanlı iktidarı bundan ders alsın öğrensin. Bu gelişmeler ayrıca kimin kimden derse alması gerektiğinin de açık ifadesidir.

Bu gelişmeler ülkemiz kimi cahil, ırkçı-milliyetçi solu kesimleri içinde önemli bir medrese niteliğindedir. Suriye bölgenin en demokratik ülkesi olma yolunda hızla son adımlarını atıyor. Bu satırları eli kanlı şebekelerin sırtını Erdoğan iktidarına verdiği gergin ve sıcak temas alanlarından, bölge devrimcisi olarak ben ve düşünce arkadaşlarımız her şeye hazır olarak yerimizi aldığımız İdlip ve Cisir eş- Şuğur’dan yazıyorum; bu dağların tüm inançları ve etnik dokularından yerli halkının selamlarını iletiyorum. Kitrin’den, Gavrgo’dan, Der-Siman’dan, Cemiliye’den, Bidama’dan, Zambakiye’den, Adar ve Zoftan, Zerzur ve Mizri’den selam taşıyorum. On yıllar önce, ülkemiz demokrasi mücadelsi uğruna sınırları aşıp geldiğim ve bu güne kadar en derin saygı ve sevgiyle bağlar kurduğum bu alanların farklılıklarıyla bir bütün teşkil eden halkından selam iletiyorum.


.

19 ŞUBAT 2012


ANTAKYA MİTİNGİNE KATILALIM


Mihrac Ural - 15 Şubat 2012 / Çarşamba


SURİYE’Yİ KORUYALIM


EMPERYALİST MÜDAHALEDEN,


ELİ KANLI “MÜSLÜMAN KARDEŞLER ÖRGÜTÜ” TERÖR ŞEBEKESİNDEN


İKİYÜZLÜ ERDOĞAN İKTİDARININ ŞERRİNDEN


ÜLKEMİZE KONUŞLANDIRILAN SURİYELİ TETİKÇİ VATAN HAİNLERİNDEN


SURİYE’Yİ KORUYALIM


TÜRKİYE HALKLARI


TÜRKİYELİ ARAPLAR, TÜRKLER, KÜRTLER, SÜNNİLER, ALEVİLER, HIRİSTİYANLAR, ONURLU VATANDAŞLAR, HAKTAN, ADALETTEN KARDEŞLİKTEN YANA OLAN HERKESİ


KARDEŞLİK ADINA, SEVGİ VE BARIŞ ADINA, KOMŞUMUZLA KADER BİRLİĞİNİN TARİHSEL SORUMLULUĞU ADINA


GELECEK KUŞAKLARIN BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMI ADINA


KOMŞUMUZU KANLI BİR İÇ SAVAŞA, KARDEŞ KAVGASINA SÜRÜKLEYİP


YAKIP-YIKMAK İSTEYENLERE KARŞI DESTEĞE ÇAĞIRIYORUM


BU ÇAĞRI BİR İNSANLIK ERDEM ÇAĞRISIDIR, KOMŞULUK HAKKI VE VİCDAN BORCUDUR GÖĞÜSLERDE TAŞINAN TARİHSEL-KÜLTÜREL-İNANÇSAL KARDEŞLİĞİN ÇAĞRISIDIR BÖLGEMİZİ TALAN ETMEK İSTEYEN EMPERYALİST ÇIKAR ÇEVRELERİNE SİYONİST EMELLERE, KARANLIK ORTAÇAĞ HÜKÜMLERİNE KARŞI DURUŞ ÇAĞRISIDIR. FARKLILIKLARIYLA OLUŞAN ZENGİNLİĞİNİ, ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA İRADESİNİ KORUMA ÇAĞRISIDIR.


ÇAĞRIMIZ BU GÜN KOMŞUMUZA YARIN BİZE DÖNECEK ZULME KARŞI DURMA ÇAĞRISIDIR.


19 ŞUBAT 2012’DE ANTAKYA’DA TÜM GÜCÜMÜZLE


SURİYE’Yİ KORUMAK İÇİN MİTİNGTE YERİMİZİ ALACAĞIZ…



Miting yer ve tarihi: 19 Şubat 2012 ANTAKYA. Doğuş Okulları önü saat. 13:00




SOLUN SURİYE CEHALETİ VE GERÇEKLER

Mihrac Ural – 12 Şubat 2012

Sayın A.Devrim, Suriye üzerine sorduğum sorulara ve dostça siyasi polemik olsun diye buraya yüklediğim yazıma cevabi hiçbir şey vermemiştir, Yaptığı tek şey linkler indirip, kedisinin sıklıkta tekrar ettiği “Suriye diktatörlüğü” suçlamalarını destekleyecek bir şey sunmamıştır. Ben tekrarla yazımın okunmadığını yazımda yer alan geniş açıklamalara cevap olacak bir şey ortaya konmadığını hatırlatacağım. Suriye için yapılan açıklamalarda ise haksızca, bilgisizce ya da malum medya açıklamalarının tesiri altında açıklamaların ötesine geçilmediğini belirteceğim. Buna rağmen zahmet etmiş lik ve bir basın açıklaması koymuş bulunuyor.

Suriye halkına destek mitingi adı altında yapılmakta olan çok olumlu mitingi çalışmaları ortamında, Karşı-devrim güçlerinin, teröristlerin, elik kanlı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekelerinin söylemlerini çağrıştıran haksız suçlamaların kabulü mümkün değildir. Sadece sallama bir söylem olarak gerekçesizce ortaya atılan bu cümlelerin siyasal etkilerinin de bir o kadar haksızca olacağı ve bölgedeki saflaşmada haksızın yanında yer almayı ifade edeceği açıktır.

Tülay Hamitoğlu’ nunu bir dizi örgüt adına yaptığı açıklamada ise hayretlere düşülecek bilgisizlik beni şaşırtmadı. Çünkü Türkiye solu bildik bileli cehaletiyle farklılığı belli bir soldur. Okumuyor, öğrenmiyor, yerinde gözlemiyor, uluslararası medyanın ortayla attığı yalan, abartma ve kurgulan çekim alanı içinde görüş üretiyor. Basın açıklamasında yer alan “Suriye’de reformların yapılması gerektiği”ni ifade eden cümleler bu eksik bilginin kaba bir biçimde ortada durmasından başka bir şey değildir.

Hemen söyleyeyim, bu kadar örgüt, yöneticisi, kadrosu militanı ve basın açıklamasını yapan sayın Tülay Hamitoğlu, Suriye’yi hiç mi izlemiyor. Komşumuz hakkında bir bilgi edinme kanalı mı yok. Bölge savaş eşiğinde sorumlu bir araştırma da mı yapılma gereği yok. İşte solun handikabı budur. Bu sitemlerimi aynıyla A.Devrim’e de iletiyorum. Nedeni de çok açık; kendi adıma 100’e yakın makale yazdım, kesilmeden tekrarla Suriye’nin halkçı yönetiminin özgürlük ve demokrasi çabalarını dev reform paketini ve içeriğini, sistem değiştiren atılımlarını anlattım belgeler verdim. Bu çevrelerin bu verilerden haberdar olmaması çok acı bir durumdur. Buyurun Reform paketini oluşturan 50 yi aşkın temel yasadan sadece en önemlilerini burada tekrar okuyun;

1. Kürtlerin vatandaşlık hakkı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi no:49 7 Nisan 2011 - 2.Sıkıyönetimin ilgası 21 Nisan 2011 - 3.DGM kaldırıldı 21 Nisan 2011 - 4. GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞLERİN DÜZENLENMESİ YASASI 21 Nisan 2011 - 5. PARTİLER YASASI ( 100 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 5 Ağustos 2011 Resmi gazetede yayınlanış tarihi) - 6. SEÇİM KANUNU 4 Ağustos 2011 (Resmi gazetede yayınlanış tarihi) - 7. MAHALLİ İDARE KANUNU ( 107 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi 24 Ağustos 31 Temmuz 2011 - 8. BASIN YAYIN YASASI ( 108 nolu C.Başkanlığı kararnamesi. 28 Ağustos 2011) - 9. Genel seçimlerin denetim ve izlenmesiyle ilgili bağımsız adli heyet kararnamesi ( 374 nolu kararname 28 Eylül 2011) - 10. Anayasa oluşturma komisyonu (33 Nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 29 kişilik heyeti Mazhar el Amberi başkanlığında. 4 ay içinde yeni anayasa oluşturulması)

Bu paket, şu tarih itibariyle, tamamı Resmi Gazete de yayınlanarak Suriye halkının kazanımları arasına katılmıştır. Ne hükümetin ne başkanın nede bir kimsenin bu kazanımları yok etmenin bir imkanı kalmamıştır. Olan ise Emperyalist ülkelerin, gerici Arap rejimlerinin ve kuklalarının Suriye halkının bu hakları kullanma yolunu kesmesi olayıdır. Ülke yaratılan yıkıcı terörle siyaset sahnesini ölüm kalım arenasına çevirmeleridir. Türkiye solu ise hala bundan haberdar değil hala cehaletle işler yapmaya devam etmektedir…

Cumhuriyetten bu güne kadar üç askeri darbeyle, ülke siyasal sahne kimyasının bozulması bir yana, bu güne kadar bir sivil anayasa bile yapılmamış olması, ırkçı seçim sitemindeki %10 barajının kaldıramamış olması, komşumuzun yaptığı reform atılımını çok daha iyi anlamamıza yararlı bir karşılaştırma olacaktır. Sol bu algıların neresindedir.

Sol uyurken, Erdoğan halkımızı aldatarak kanlı iç savaş tamtamları çalarak zulüm yaparken Suriye’nin halkçı yönetimi bölgenin en demokratik ülkesini kurmak için kolları sıvayarak kararlar almıştır. Ama dünya gericiliği hiçbir halkı düşünmediği için onun özgürlük ve demokrasi talepleriyle ilgili olmadığı için Suriye’nin direnmeci tutumunu ezmek için her türden vahşeti ve müdahaleyi yapmaya devam etmektedir. Sayın Tülay Hamitoğlu bu gerçeği yansıtan bir bildiri okumamış olması, basın açıklamasının altına imzasını atan tüm örgütlerin ayıbıdır. Türkiye solu bu ayıbı sık sık işleyerek bir yere varamayacağını da yeterince açık göstermiştir.

Sayın A.Devrim, lütfen benim adıma bu mesajı sayın Tülay Hatimoğlu’na bildirin ve ona günaydın deyin…

Sayın Tülay Hatimoğlu basın açıklamasında kulağa hoş gelen, “Suriye’de gerçek anlamda demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesi veren güçlerin yanında olduklarını” belirtmiş. Bravo, ama bu muğlak cümleyle kimi neyi nasıl kast etmiş bunu anlatmamış. Olguları, adıyla ifade etmemiştir. Anlata anlata, tanıklığını yaptığımız olayları tek tek taşıya taşıya bir hal olduk. Sol dünyayı bile bu ölçüde ilgilendiren Suriye olaylarını farklı kaynaklardan izlememesi, biraz da ayıp denilecek bir düşüştür. Bu kadar kelli felli örgüt imza atmış, ama Suriye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren güçleri isimleriyle çağırmamış Halk genellemesi içinde, karşı-devrim hareketini bu kapsama alarak örtülmesi mümkün olmayacak bir hata işlemiştir.

Hadi buyurun da gösterin bakalım, kim Hangi özgürlük ve demokrasiyi istiyor. “Suriye’de gerçek anlamda demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesi veren güçler” kimmiş bunları tanımlayın. Her şeyiniz muğlak her şeyiniz elastiki ve ikiyüzlüdür. Bunu artık terk edin devrimcilik bu değildir, demokrasi ve özgürlük taraftarı olmak bu değildir.

Kendi adıma tüm yazılarımda, kanıtları ve belgeleriyle açık ve net olarak bu adımı atan gücü tanımladım. Kaypakça, ikircimlikle, muğlaklıkla tek söz söylemeden, ben ve düşünce arkadaşlarım adına taraf olduğumuzu söyleyerek bu gücün Suriye halkının ezici çoğunluğu ve Suriye yönetiminin kendisi olduğunu ifade ettim; milyonları milyonlara ekleyerek meydanlar dolduran, Beşşar Esad önderliğinde halkçı yönetimini destekleyen Suriye halkının ezici çoğunluğu, kendi ülkesinin ve bölgemizin en devrimci, en dinamik, en kapsamlı gücüdür. Bunu anlamak için Türkiye solunun gelip Suriye halkı ve yönetiminden feyiz almalıdır. Kesilmeden durmadın her gün yüz binleri sık sık milyonları meydanlara gönüllüce çekebilen bir yönetim, Halkını arkasına almış olan bu yönetim, dünya şer güçlerine meydan okuyarak, ülkesinin demokratikleşmesi için çırpınmaktadır. Bu çırpınışların önünü de Türkiye başta olmak üzere, tüm şer güçleri kuklaları silahlarıyla saldırtıp yol kesmektedir.

Bu gerçekler ortada dururken hala muğlak, hala ikiyüzlü satırlarla Suriye halkının mağduriyetini artırmaya çalışmak solculuk değildir.

Hiçbir kitlesel temsili olmayan, kanlı eylemler dışında bir etkisi bulunmayın, halka acımasız terör estiren, kamu mülkiyetini yakıp yıkan hırsızlara, ayyaşlar, lümpen sürelerine, kin ve intikamın esir ettiği karanlık akıllara hak gözüyle bakmak, bunların insanlık dışı eylemlerini, halk hareketi olarak görmek siyasi bir ahlaksızlıktır insafsız bir zülümdür.

Türkiye solu tarihini en kara en lekeli duruşlarını bu kesitte durmaktadır. Bundan hızla çıkmak gerek bundan hızla uzaklaşmak gerek. Esasında Suriye ülkemiz için de halklarımız içinde çok önemli bir mücadele örneği oluşturmaktadır. Bu gün Suriye halkı ve yönetimine verilecek destek bölgemizde uygulanmak istenen Bop süreçlerinin önünü kesecek yegane duruştur. Ülkemiz halkları bunu başardığı oranda da faşizan bir sivil diktatörlük sürecine giren Erdoğan iktidarının da sonu olacaktır.

İşte bu algılarla bir kez daha ölümsüz sloganımızı haykıralım

ORTADOĞU HALKLARI SIKLAŞYTIRIN SAFLARI


İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

10 Ocak 2012 Salı

KARANLIKTA AYDINLIĞI BULMAK



Mihrac Ural – 8 Ocak 2012 / Pazar

NE OKUYORUM

Ne mi okuyorum? Kısaca anlatayım siz de okuyun.

Tek servetim binlerce kitaptan oluşan kütüphanemdir. Büyük bir çoğunluğunu okuduğum altını çizerek notlar aldığım kütüphanemde, aynı içerikte olan kimi kitapları bir kenara koyarak zamanı gelince okurum dediğim olmuştur. İşte o kitaplardan birini bu karanlıkta elime aldım. Şöyle bir göz gezdirdim. Yayın evine baktım; “Hürriyet Vakfı Yayınları” içim sıkıldı. Yazarı Norman Hampson, hiçbir kitabını okumamışım, duymamıştım da.. Yazar Arka kapağa ilgimi çeken “Okuyucu bu kitabı, entelektüel bir gıda gibi değil de, bir ziyafet çağrısı olarak görmesini isterim” diye, kısa bir not düşmüş. Bu cümleyi okuyunca, “Şu karanlıkta, iddialı olmaktan uzak bir kitap okumak yeterlidir” diyerek okuma düzeneğimi sürdürmeyi uygun gördüm, sayfaları çevirdim. Yayın kurulundaki isimleri okuyunca, biraz daha karıştırdım. Ve sonuçta anladım ki, 35 yıldır okuduğum, özetler çıkardığım, alıntılar yaptığım AYDINLANMA ÇAĞI ile ilgili, derin bir araştırmayla karşı karşıyayım. Bu çağın öncesi ve sonrasını, başlangıç ve yükselişini, çağı yaratan filozofları, bilgeleri ve söylemlerini bir araya toplayarak okura özet olarak sunmuş. Daha da ötesi, öyle soyutlamalar yapmış ki, bir servet küpüyle karşı karşıya olduğunuzu hemen fark edersiniz. Okumaya, satır satır altlarını çizmeye ve notlarımı almaya, eski bilgilerimi canlandırarak sindiremeye koyuldum; Karanlıkta AYDINLANMA ÇAĞINI böyle buldum.

Bir tarihi çağı anlatıyor olsa da, bu tür kitaplarda bir ölçüde yazarını yorumlarıyla da karşı karşıya kalırsınız. Kitap yazarının yorumlarının tümüne katılmadım, siyasal sonuçlarla da birçok noktada farklı noktadayım ama öylesi bir özeti, öylesi bir toparlamayı önüme sermiş ki, ufuklarıma yeni ufuklar kattı demeyi abartı saymayacağım. Farklı okumalarla vardığım sonuçları bu kitapta da görmem, soyutlamanın önemi kadar, emeklerimin boşa gitmediğini göstermesi açısından mutlu oldum; o da nedir bilir misiniz?

Hiçbir çağ, hiçbir uygarlık, hiçbir üretim tarzı ya da sanat, edebiyat kültür akımı, verileri belirmiş olsa da yaşanırken tüm yönleriyle anlaşılamaz, formüle edilemez…

Bu soyutlamayı yıllardır tekrar edip duruyordum. Bu soyutlama, sınıf mücadelesi, tarihsel devrimler, yeni uygarlık, devrimci küreselleşme ve emperyalist küreselleşme arasındaki fark ve bunun yeni uygarlığa gidişte taşıdığı anlam, Sosyalizm, özgürlük ve demokrasi, yabancılaşma vb gibi toplumsal siyasal yaşamın en kritik belirlemeleri üzerine gelişen kanaatlerimi, vardığım sonuçları çok iyi tanımlıyordu;

“Bilinmeyenin, henüz keşfedilmemiş olandan başka bir şey olmaması”

“Aklın açık seçik idrakıyla yadsınan her doğma… yanlıştır”

“Kuşkuya temel teşkil eden şeyler de kuşkuludur; onun için kuşkulanıp kuşkulanmamak gerektiğine de kuşkulanmalıyız”

“Aklın cesaretle kullanılması” gibi yüz binlerce değişik soyutla, bilimin her bir dalında evrimin “uyumlu bütün” olması gibi, uyumlu bütünsel bir teze, algıya yönelimi görmek güç değildir: Aydınlanma çağı bu bütünün tecelli ettiği teorik ve pratik tüm verilerde anlam buluyor.

Benim geldiğim medresenin jargonu, paradigmaları son iki asır boyunca insan topluluklarının, Siyasal -Toplumsal-Ekonomik-Kültürel alanlarını yoğun olarak belirlemiş bir medresedir. Ancak bu medrese, değişen çağa, gelişen yeni uygarlık verilerinin yarattığı ilerlemeye adapte olma sorunu yaşamaktadır. Kendini yadsıma dönemi içine girdiğini söylemek de yanlış değil. Bu nedenle tarihi tüm yönleriyle yeniden okumak bu çağın aydını için önemli bir sorumluluk. Tarihin temel dinamiklerini, çağları ve üretim ilişkileriyle kültürel toplumları, uygarlıkları ve bunların yükseliş ve çöküşteki dinamiklerini yeniden soyutlamak, düzenlemek ve tarihsel bir tez olarak algılamak gereklidir.

Malumunuz sürgünde mülteci olduğum ülke bu gün direniyor. Dünyanın tüm şer güçleri üzerine çullanmış halkıyla yönetimini teslim almak istiyor. Ama bu küçük ülke ve halkı öylesine kenetli ve öylesine güçlü bir direniş sergiliyor ki “toprak yeriz yine teslim olmayız” diyor. Bendi bu ülkenin onurlu halkıyla omuz omuza direniyorum.

Elektrik kesintisinde diremek, benim için bir yanıyla okumaktır, yazmaktır da. Hayatım boyunca sıkıntıya girdiğim zaman hep kitap okudum. En sağlam bilgileri, en yetkin soyutlamaları ve kapsamlı ilişkilendirmeleri böylesi kesitlerde edindim. Bir yandan direnirken diğer yandan üretmek işte Suriye’nin bana kattığı tas tamam budur. Bu ülkede, anlı açık yaşamak, devrimci onurla üretken olmak, mülteci olmanın hassasiyetleriyle adın dahil, çok şeyi çevrenden gizlemek, devlet ve devlet adamlarından uzak kalmak zor zanaattır. Kod adıyla yaşamak erketede sinmek demektir. Açık vermemek, sosyal çevrende akrabasız olmak, farklı ad ve soyadıyla toplum içinde erimek demektir.

Devrimci ilkeler gereği, dostta olsa hiçbir devlete güvenilmez, bu nedenle kimliğini ısrarla saklayıp yaşamak gerek. Bütün bu öz verilerle birlikte, mülteci olduğun ülke ve halkını savunmak, onlarla omuz omuza direnmek, işte dünden bu güne gelen doğrularımızın arkasında durmak tastamam budur. Karanlıkta kitap okurken, sizlerle bunu paylaşmak istedim…

Sözünü ettiğim şey, karanlıkta aydınlığı bulmaktır, ötesi değil…

0 yorum: