Sınırları insan erdemleriyle belirlenmiş, ne sınıfsal ne de etnik nedenlere mahkum olmuş doğrularımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz...




... "DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEMEZ"LER DEĞİŞECEK ORTAK ÜLKEMİZDE BİRLİK İÇİNDE, BARIŞ İÇİNDE FARKLILIKLAR ÖZERK OLACAK ...



ORTAK SİYASAL DİL



Mihrac Ural - 3 Şubat 2012 / Cuma



Alta vereceğim kavramlar uzun siyasal mücadele sürecinde şekillenmiş, hazmedilmiş bilince çıkmış yazılırımın temel taşları olan ve siyasal yönelimlerini belirleyen kavramlardır. Bu kavramları, Türkiye Arap halkının kimlik hakları uğruna yükselen mücadele reflekslerini ortak bir paydada ifade etmek için kaleme aldım. Ortak kanaate sahip tüm arkadaşlarımdan bu kavramları kullanmaya, yazılarında, sohbetlerinde yer vermeye çağırıyorum.



Halkımızın, ortak ülkemiz özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olan kimlik hakları uğruna mücadelesi aynı zamanda kavramlarda ortak jargon üzerinden ifade edilmesi gereği bulunmaktadır. Buna, tüm arkadaşların katkısı olmalıdır. Kavramlaştırma mücadele hedeflerini halkımızı algı alanına daha hızlı bir yolla iletebilmen çabamızın bir boyutudur. Ancak her kavram belli bir tarihi kesit içinde belli bir olayı, olguyu ya da olaylar dizinini temsil eder. Bu yanıyla durağandır. Bu kavramların bu aşamaya ait olduğu gerçeğini göz önüne alarak değerlendirmek, ne öncesi ne sonrası için de geçerli olduğu iddiasında bulanmamak gerek.



Altta verdiğim kavramlar, ısrarla ve tekrarla ifade ettiğim gibi, ortak ülkemizde, ırkçı-milliyetçi her türden bölücülüğe karşı, barışçıl, laik, özgürlükçü- demokratik, katılımcı, çoğulcu bir siyasal rejim altında, tüm farklılıklarımızın hakları güvenceye alınmış olarak yaşama amacı taşır; böylesi bir ülkede eşit kurucular olarak yaşama isteğimizi ifade etmek isteriz.




ORTAK ÜLKE



“Ortak ülke” söylemi, siyasal söylemlerimizin temelini oluşturur. İnancımız odur ki, bu ülke birimizin değil hepimizindir; bu gerçekliğin şüphe götürmez olduğunu, egemen ya da mahkum topluluk ve inançların olmadığı bir ülke yaşadığımızın birbirimize anayasa, yasa, kurum ve eğitimin her dalında, güvenlik, ordu ve devlete ait tüm kurumlarda ifade edilip ikamesi gereklidir. Bu ülke ortak ülkemizdir…Bu algıyla Anadolu toprakları içinde yaşayan tüm inanç ve etnik yapıların, barış içinde bir arada yaşaması gerektiğini savunduğumuzu ifade ederiz. Ortak ülkemiz kavramı aynı zamanda bu toprakların tarihsel gerçekliğini zorlayan tek ulusçu egemenliğe karşı, çok uluslu çok dille katılımcı demokratik bir ülkede özgürce yaşama irademizi de ifade eder.



CUMHURİYETTEKİ OSMANLI



Cumhuriyet, kurucuları tarafından Osmanlıdan farklı bir planla kurulduğu iddiasıyla yola çıkmıştır. Cumhuriyet, ittihatçı-milliyetçi militarist Osmanlı artığı subayların I. Dünya savaşı maceralarının iflasıyla öne çıkan milliyetçi subaylar önderliğinde kuruldu. Ancak İttihatçı subaylar, yaşanan yenilginin sorumluları olarak liderlerini kaybetmelerine rağmen (Talat, Cemal, Enver ) cumhuriyetini kuruluşunda etken bir güçtüler; bu güç Cumhuriyetin siyasal, askeri. Sosyal ilişkilerini bu güne kadar belirleyen en önemli öğe olmuştur. Atatürk’e bile suikast (İzmir suikastı) edecek kadar zıvanadan çıkmış militarist tetikçiler, Kürt halk ayaklanmalarının kitlesel olarak kanlı kıyımla bastırılmasından, 6-7 Eylül 1955 olayları dahil, 1960, 1970 ve 1980 askeri darbeleri organize etmeye kadar bu sürecin en kanlı olaylarında baş aktördüler. Anadolu mozaiğini hiçe sayıp, demokratik bir ortak ülke algısı yerine, tek ulusçu, Irkçı-milliyetçi yapılanmayı kuranda bu akıldır. Osmanlının genetik yayılmacı talancı virüsü Cumhuriyetin bitip tükenmeyene sorunlarının da kaynağıdır, Hatay ilhakı Kıbrıs işgali gibi girişimler ise bu güne kadar durmadan kanayan birer yaradır. Cumhuriyetteki Osmanlı, bu gün yakaladığı iktidar etkinliğiyle Atatürk’ün Osmanlıdan çıkışta, Cumhuriyetin farklı bir planla kurulması için ortaya koyduğu tüm değerleri yıkarak Yeni-Osmanlıyı ikame etme çılgınlığı içindedir; Laiklik, “yurtta Sulh Cihanda Sulh” gibi barışçıl komşu ülkelerle ilişkiler, çoğulcu, katılımcı demokrasi ve bunun Anadolu mozaiğine uygun gelişiminin önü kesilmiş Faşizan sivil diktatörlük yoluna girilmiştir. İçte baskı, dışta yayılmacı militarizm öne çıkmaya başlamıştır. Her defasında iflasla sonuçlanan bu yönelim, Osmanlının sonunu getiren maceracı süreçler içine de girerek, Lazan Anlaşmasıyla zar zor elde tutulan alanları, II. Sevr Anlaşmasıyla dağılma riskine girmiştir. Tarihin bir üst düzeyde tekerrürü olan bu gidiş, Cumhuriyetteki Osmanlıyı tanımlayan en açık veridir.



ÇOK DİLLİ VE ÇOK BAŞKENTLİ



Ortak ülkemiz çok dilli ve çok başkentli olmalıdır. Barış içinde bir arada yaşamın önemli öğesi yerel demokratik özekliklerin kökleşip etkinleştirilmesine gidilmelidir. Resmi dil ne olursa olsun yerelin de özgün dili resmi alanda kullanılabilmelidir. Çok dillilik kadar yerilen başkentleri de olmalıdır. Ortak ülkemizde Ankara resmi başkent ise, İstanbul mali, Diyarbakır ve Antakya ihtiyari (seçmeli) başkent ilan edilmelidir. Ülkemizin etnik topluluk haritasına en uyumlu yönetim belirtileri budur.



İKİ AYRI DEVLETTE AYNI HALK



Tarihin kirli entrikalarıyla iki ayrı devlet altında yaşamaya mahkum edilmiş aynı halkın ortak reflekslerinin dile getirme hakkından söz ederken, Suriye ikinci anavatanımızdır vurgusunun öne çıkması gerekmektedir. Biz Arap halkı ortak ülke olarak tanımladığımız Türkiye’de her türden bölücülüğe karşı olacağız; inancımız odur ki, verdiğimiz mücadele ortak ülkemizin özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Bu mücadelede barışçıl yolları esas alacağız, sonuna kadar yasal zeminde mücadele edeceğiz. Ama savunmamızı gerektirecek her türden ihtiyatı da almaktan geri kalmayacağız. Milliyetçiliğin her türüne öncelikle kendi saflarımızda mücadele edeceğiz. Halkımızın kimlik hakları mücadelesi esas olarak Türkiye Arap halkı kitlesini ilgilendiren bir mücadele olsa da bu, ortak ülkemizin özgürlük ve demokrasi mücadelesi olarak Türk, Kürt Tüm etnik kesimleri içine alan, onların yiğit evlatlarını öncümüz, yöneticimiz, kadro ve militanımız olarak yer almalarını içiren bir kapsamda olacaktır.



SURİYE İKİNCİ ANVATANIMIZDIR



Biz Türkiye Arapları, bu toprakların en kadım sakinleriyiz, yerliyiz. Ak deniz uygarlıklarının tümünü kuran medeni bir etnik topluluğuz. Hangi siyasi hüküm üzerimize çökmüş olursa olsun, tarihsel süreçlerin evrimin birikimleriyle kendi sentezlerini yaratarak bu güne gelmiş olan kültürel varlığımız, inanç algılarımız, gelenek ve geleneklerimiz, anadili birliğimiz ortak bir coğrafyada yaşama kararlılığımız Arap etnik kimliğimizi tanımlar. Bugün ayrı devlet hükmü altında, her kim askerini nereye kadar getirip koymuşsa orayı sınır edinmesinin talihsizliğiyle bu bir ve aynı olan halk suni bölünmelere maruz kalmıştır. Ancak dikenli teller hiçbir zaman coğrafyanın doğallığını ve doğasını bozamamıştır. Bölgemizde sınırların askeri sınırlar olduğu, ne ulusal ne de kültürel sınarları temsil etmediği gerçeği bu halkın siyasal kaderinde önemli roller oynamaya adaydır. Anavatan, Bekir bir coğrafyayı, bölge ya da toprağı yaşama, ziraata ilk açan ve bunu kararlıca devam ettiren toplulukların yaşam alanıdır. Siyasi hükümlerin değişmesi, anavatanı başkasına mal etmez. Barbar akınlarına maruz kalsa da, her türlü hükümden uzak bırakılsa da, kılıç hakkı diye toprakları gasp edilip parçalansa da anavatan, yerli halkın tarihsel, yaşamsal, tarımsal, gelenek görenek ve kültürel birikimlerini yaratan emeklerine aittir. Hiçbir askeri ya da siyasi sınırın bozamayacağı bu tarih bizler için Suriye’yi gerçek anavatan olarak tanımlar. 7000 yıllık ortak tarihiyle Suriye, gaspla, “kılıç hakkı” adı altında talanla, ilhakla şekillenen ve geleceği oldukça belirsiz olan hiç bir devlet ya da devlet adı halkımızın gerçek anavatanı olarak görülemez. Ayrıca, coğrafyayı, yaşanılan toprakları tüm yöneliriyle tanımlayamayan isimler anavatan adı olamazlar. Suriye anavatanımızdır. Bu günün siyasal konjonktüründe, halkımızın ayrı devletler altında yaşamaya mahkum edilişi nedeniyle, Suriye’yi, “iki anavatanımızdan biri” olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.



ANADİLİMİZ ANA HEDEFİMİZ



İsteğimiz, verdiğimiz vergilerin karşılığı olarak, herkes gibi, özellikle Türk kardeşlerimiz gibi, ana okulundan üniversiteye kadar anadillimiz ve alfabemizle resmi okullarda eğitim hakkıdır. Tekrar ediyorum resmi okullarda ana dille eğitim hakkı…



Halkımızın kimlik haklarının en önemli adımı olduğu kadar, inanç haklarımızın da en önemli adımı budur. Bu minvalde, Arapçılık yapma gibi sapmalara düşülmemesi içinde ısrarla uyarılarımı yapıyorum. Her türden milliyetçiliğin bir veba olduğunu ve ret edilmesi gerektiğini oldum olası savundum, buradan da bu münasebetle tekrar ederim. Sözlerimi kimse bulandırmasın, bu haklı bir demokratik taleptir ve 8 Milyon nüfusuyla Arapların bu hakkı elde etmeleri kadar doğal hiçbir şey olamaz; vatandaşı bile olmayan ve tamamen ırkçı ön yargılarla davranılarak, ülkemiz sırtına akıl almaz sorunları da yıkarak ve sonuçta eli boş çıkılacağı kesin olan 150 bin Kıbrıslı “Türk” için, savaş dahil her şeyi göze alan bu devlet, vergisi dahil her türlü vatandaşlık yükümlülüklerini yerine getiren milyonlarca Arap vatandaşı için resmi okullarda anadille eğitim hakkını tanımaması tekrarla işlenmeye devam eden bir cinayet türüdür. Arap halkı kimlik ve resmi okullarda anadille eğitim haklarını, doğal, barışçıl ve demokrat bir hak olarak talep etmektedirler.



TÜRKLEŞMİŞ-ARAPLAR



Arap orijinli insanların egemen ulusun tek ulusçu baskı ve yönelimlerini onaylayan yaklaşımlarını tanımlar. Türk halkını, Türk milletini tenzih ederek bu kraldan çok kralcı etnik kimliğini inkar etmiş, egemen ulus milliyetçiliğini mensup olduğu etnik kimliğe karşı süren asimilasyonu siyasi bir yönelim olarak destekleyenleri tanımlar. Bu tanımlama halkımızın kimlik haklarını savunma mücadelesinde karşımıza sıklıkla çıkacaktır. Halkımızın kimlik hakları uğruna yürüteceği özgürlük ve demokrasi mücadelesinde en çok sorunu da bu çevrelerle yaşayacağız. Bu çevreleri kavramlaştırmak, kendi siyasal edebiyatımızda tanımlamanın en uygun terimi TÜRKLEŞMİŞ –ARAP terimidir. Bu tanımlamamızı illa tersten okumak isteyip “milliyetçiliğin bir türü” olarak lanse etmeleri, zorlama bir eleştiridir. Tekrarla belirtecek olursak, “TÜRKLEŞMİŞ-ARAP” tanımı, Türk halkı ve milletini tenzih ederek, Arap etnik kökenli kişilerin, egemen ulus milliyetçi baskı ve asimilasyon politikalarını benimseyen, destekleyen siyasi eğilim olarak bunu ortaya koyanlara yapılan tanıtıcı bir tanımlamadır. Arap halkının kimlik hakları uğruna mücadelesi, özgürlük ve demokrasi mücadelesi olması dolaysıyla da Türk, Kürt farklı tüm etnik kökenden insanı kapsayan milliyetçilikten uzak bir mücadeledir. On yıllar boyu ortak ülke adı altında yürüttüğümüz mücadele gibi, Arap halkının kimlik hakları mücadelesinde Türk, Kürt ve tüm farklılıklardan insanların da katılacağı, içinde örgütsel olarak yer almaları gereken bir mücadeledir. Arap halkını Türkiye’deki kimli mücadelesinin öncüleri arasında Türk, Kürt devrimcilerin yer alması bu mücadelenin birleştirici, barışçıl karakterinin de ifadesi olacaktır. On yıllardır bizim omuz verdiğimiz mücadele de böylesi bir dayanışma mücadelesiydi, bu gün Araplar olarak bizim de diğer etnik kökenli arkadaşlarımızdan beklediğimizi budur. Bu beklenti milliyetçiliğe karşı duruşumuzun bir ifadesidir. Tersi de doğrudur, Türk milliyetçiliğinin egemen ulus baskısı olarak sürdürdüğü anti-demokratik asimilasyonca yönelimlere karşı, Türk insanının mücadelesi olacaktır.



MİLLİYETÇİ SOLCULAR



Sosyalist, komünist, demokrat, halkçı, emekçi haklarını savunucu olarak kendini tanıtsa da ortak ülkemizin zenginliği olan etnik ve inançsal mozaiğini göz önüne almayan ve sol adı altında toplanan baskıcı egemen milliyetçiliği savunucularını tanımlar. Ülkemizde sol hareketlerin ayrışması özellikle 1980 sonrası dönemle birlikte gelişen özgürlük ve demokrasi hareketleriyle belirginleşmiştir. Bu haklı halk davaları yükseldikçe kimi sol güçler artan oranda milliyetçi eğilimlere savruldular. Ortak ülkemizin özgürlük ve demokrasi yönünde gelişiminin önemli engellerinden biri olan bu algı aynı zamanda siyasi alanda dini gericiliğin artan etkisine de katkı sağlayan bir unsurdur. Laiklik dahil her çağdaş değerin kısırlaşmasına yol açan dar ulusalcı çıkarlar, gerçek anlamda çoğulcu, katılımcı kapsayıcı demokrasi taraftarı sayılamazlar. Milliyetçi solcular ülkemizde tüm ırkçı-milliyetçilerin dayattıkları bölücülüğün, ötekileştiriciliğin, inkarcılığın da önemli unsurudurlar.



Devam edecek…


255.DOSYA



BALLI ADAM



Mihrac Ural’ın notu: Mehmet Yavuz kadim dostum yoldaşım, onurlu devrimci halkların kardeşliğini sindirmiş insan, bizi yine kısa yazısıyla aydınlatıyor. Bir polis piçini deşifre ediyor.


1977’den itibaren örgütümüzün Polis diye aradığı bu alçak piç ölü konuşturuculuğuyla malum, ortalığı yalan ve dolanlarıyla birbirine kırdırmaya çalışan ERKAN ULAŞAN’dır. Şimdi anladınız mı? bir İtirafçının (ENGİN ERKİNER), bir MİT ajanının (İBRAHİM YALÇIN) nasıl bir araya geldiğin.



Artık bu polis şebekesini hiç izlemiyor ilgili bile olamıyorum. Çünkü bölgemiz çok büyük bir gerilim içinde ve yaptığım yorum ve yazıları on binlerce insana ulaşıp onlardan gelen binlerce soruya cevap vermekle meşgulüm. Bu piç sürüsüne, halkımın yiğit evlatları öyle bir sünger çekecek ki bunu birlikte göreceğiz Ölü konuşturucusu Erkan Ulaşan ise, söylediği tüm yalanların hesabını, tek tek üstelik acısını çekerek verecektir. Zaman aramızda hakemdir. Bu polis organizesi her şeyi unutsa bile biz onların peşindeyiz…


Şimdi birlikte ERKEN ULAŞAN’ın derinliklerini açığa vuran Mehmet yavuz’un yazısını okuyalım. “Ballı Adam” katranmış bunu görelim…


***


Mehmet Yavuz – 3 Mart 2012



İnsan; olayların heyecan ve hızına kapılıyken tanık olduğu çoğu olguyu önemsiz görüp bir kenara koyabiliyor.


Kıl payı atlatılan çoğu engeli de, toyluğun neden olduğu saflıkla şansa bağlayabiliyor


Geçmişte ben de böyle yapmış; deyim yerindeyse ‘’yırttık’’ denilebilecek çoğu olayı ‘’şansa’’ bağlamıştım.


Bugün sahip olduğum bilgilerle görüyorum ki; hata yapmışım.. Uzun soluklu koşuda tanık olduğum yahut bizzat tarafı olduğum çoğu olaydan; şans eseri yırtmamışız


Yaşananlar, anlatılanlar, yazılanlar ve var olan belgeler farklı bir potada harmanlanıp masaya yatırıldığında; tabloyu daha net görebiliyorsun.


Alıntılar yaparak ele alayım.


Malumunuz; 1977 Ağustos operasyonu büyük önem taşıyor. Çünkü anlık istihbarata dayanan bir evveliyatı var.


Ne diyor ballı adam ?


Evet, ballı adam Nebil, Ali, Engin ve dinamit dolu bir valizle İstanbul’a gider. Cihangir Ayyıldız apartmanındaki evde 15 gün kalıp banka soygunu için keşif çalışmalarına katılır ve bu faaliyetleri sırasında adım adım resmedilir.


Dahası; Antakya’ya dönüş için otogara gittiğinde koluna giren iki sivil polis tarafından boş valizi açtırılıp ‘’ ne getirdin, ne götürüyorsun ?’’ diye sorgulanır.. Valizi açtığında kesif bir nitrogliserin kokusu etrafa yayılır.


Ama şifai anlatımına göre ‘’enselendim’’ diye düşünürken polisler oralı olmaz. Otobüse binip Antakya’ya döner.


Ağustos 1977 operasyonunda polis; anlık takipte resimlenenler kadar Engin’in çözülmesiyle deşifre ettiği isimleri yakalama listesine ekler. Firarda olanları yakalamak için operasyonlar düzenler.


Ama takibe takılıp resimlenmiş ballı adamı hiç kimse sormaz..


Hiçbir ifadede ismi geçmez, aranmaz…


Ballı adam; 1978 yılında yakalanan Nebil’i firar girişimi öncesinde cezaevinde ziyaret eder. Bu ziyaret sırasında Nebil’den firar edecekleri bilgisi de dahil olmak üzere bütün eylemlerini öğrenir..


Böylece ballı adam, çok şeyi bilen adam olur.


Firar girişimleri başarısız olur.


Zaman su gibi akar, hakkımızda verilmiş bir ifade üzerine gözaltına alınıp sorgulanırız..


Ballı adam bir yazısında; ‘’ en son ben yakalandım benden sonra gelen olmadı ‘’ türünden bir söz etmişti.


Yani ‘’benden öncekiler öttü, ben direndim’’ yakıştırmasını kafalara yerleştirmek istemişti.


Evvela gözaltı belgesi ile bu ifadenin doğru olmadığını göstermek isterim


Gözaltı belgesine göre ilk yakalanan kişilerden biri ballı adam.


Buradan devam edeyim…


Ballı adam Ankara’da yakalanmıştı. Bizler Antakya Emniyetinin hücresinde sorgulanıyorduk.


Ballı adam Ankara’dan getirildiği gün sorgu için siyasi şube müdürünün odasındayken telefon çalmış, telefonu açan müdür ‘’merak etmeyin komutanım’’ benzeri sözler etmişti.


Bu telefondan sonra ballı adamın hemen yazılı ifadesi düzenlenmiş, tek fiske vurulmamıştı.


Darbenin en acımasız mahkemelerinden olan ADANA 1 NO.LU SIKIYÖNETİM MAHKEMESİ’nde görülen davamız BERAAT ile neticelendi..


Bu beraat kararı nasıl alınmıştı ? Merak ediyorum.


Hakkımızda en azından örgüt üyeliği nedeniyle 5 yıl ceza verilmesi gündemdeydi.. Nasıl bir ŞANSTI bizleri kurtaran ?


Şansın ne olduğunu bir Ankara ziyaretimde ballı adamdan öğrenmiştim..


Mahkemenin başkanı ballı adamın avukatı olan dayısının arkadaşıymış.. Bu başkanın Danıştay’da sürüncemede olan bir dosyası varmış.


İşte ballı adamın dayısı, bu dosyanın halli karşılığında müvekkili olan yeğeninin BERAATİ için pazarlık yapmış. Dava görülürken Danıştay’da sürüncemede olan dosyayı, mahkeme başkanının lehine olarak neticelendirmiş ve kararı alıp başkanın masasına bırakırken; ‘’ŞİMDİ SIRA SENDE’’.. demiş..


Ballı adamın sayesinde bizleri de beraat ettirmeye mecbur kalmışlar.


O günkü ruh haliyle bu şansı sorgulamamış, ne kadar da kısmetliyiz diye sevinmişti


O gün için önemli olan; en az zararla bu davadan yırtmaktı.


Beraat kararı sonrasında gözaltı öncesinde son çalıştığım kuruma yazılı başvuru yaparak görevime dönmek istemiştim. Bu talebim ‘’delil yetersizliği nedeniyle beraat ‘’.ettiğimiz gerekçesiyle reddedilmişti. Göreve dönebilmek için ‘’suçsuzluğu anlaşıldığından‘’ beraat etmek gerekiyormuş.


Ama ballı adam bu sorunu da şans eseri aşmıştı.


Ankara Belediyesinde açılan sınava bir referans eliyle katılmıştı. Yazılı sınavda soruları yanıtlamak yerine SOSYALİZMİ yazmıştı..


Bu nedenle yazılıyı geçemeyeceğini düşünüyordu.


Öyle ya; soruların hiç birine yanıt vermemiş; cevap kağıdına sadece SOSYALİZMİ yazmıştı.


Sonuçlar açıklandığında gözlerine inanamadı. KAZANMIŞTI. Kendisini mülakata çağırıyorlardı.


Mülakata da iş olsun diye katıldı. Nasılsa eleyecekler diye düşünüyordu.


Mülakat odasında saçma sapan sorulara muhatap olunca ‘’ BENİMLE DALGA MI GEÇİYORSUNUZ ‘’ diyerek sınav kurulunu azarlamış, kapıyı çarparak sınav salonundan çıkmıştı.


Buradan bir sonuç çıkmaz diyordu. Ama sonuç yine yanıltıcı olmuştu.


Referansı o kadar kuvvetliydi ki; kapısını çarpıp çıktığı mülakatı da geçmişti.


Ballı adamdı vesselam.


Yıllar sonra, Nebil için yapılacak anıt mezar girişiminde buluştuk.


Mezarı yaptık, içini doldurmaya çalıştık, sayfalar dolusu anılar kaleme aldık..


İşin doğrusu en göze batan yazı ve iddialar ballı adamın kaleminden çıkmıştı.


Başlattığımız bu girişimin akabinde göz altına alınıp sorgulandık. Bu çalışmaları kapsayan iddialarla yargılanıyoruz.


Nedense ballı adam yine ortalarda yok.


Yakılan ateş ortalık yerde duruyor ama ballı adamı ne soran var ne de sorgulayan.



Bu kez kimin referansı var bilemiyorum.


Ama ben adını koydum: BALLI ADAM.




YUSUF HAYALOĞLU ANISINA

YUSUF HAYALOĞLU ANISINA

Ölümünün 3. Yılında


YUSUF HAYALOĞLU ANISINA



Mihrac Ural – 3 Mart 2012 / Cumartesi



3 yıl önce bu gün bir kelâm ustasını yitirdik; Yusuf Hayaloğlu.



Yusuf Hayaloğlu, sözün başladığı yerde durandı.


Sözü bu ölçüde dik tutan az kişi var. Yusuf, kardelendi.


Bilinç altımıza gizlemeye mahkum olduğumuz tepki ve reflekslerimizi kelamın sihirli vurgusuna, keskin kılıç gibi işlevine o taşıdı.



Çok bilinmeyenli yaşam denklemlerinin boynumuza bir kolye gibi astığı işkence, zindan sürgün kaderini sitem haykırışlarına dönüştüren oydu.


Kelamı, haklı davalar için yola çıkan bir vicdan silahıydı, vicdanı merhum olanlar içinse kazılı bir mezar…



Vurgun gibi sevgilerde, hasret dolu özlemlerde, yaman ayrılıklarda onun dizeleri vardı… Can simidi gibiydi okyanus-i aşklarda…



Kelamını tekrar üretmek zor olacak


Bir çiçekle baharın gelmediği bu ülkede Yusuf hep aranacak



3. Ölüm yıl dönümünde, öncelikle Gülten Kaya'ya, sonra tüm yakınlarına ve kelamının hayranlarına taziyelerimi iletiyorum.



O aramızdan ayrıldı, kelamı baki olsun diyorum.



.

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 29 Şubat 2012 / No: 38



ATEŞLE OYNAMAK



Bölgemiz yoğun bir gerginlik içinde kırılma noktasına doğru gitmektedir. Tarihinin en sorunlu dönemine girmiştir. Yeryüzünün çatışma halindeki güçleri, bölgemiz üzerinde akıl almaz bir basınç uygulamakta sonucu kanlı kıyım ve yıkıma giden süreçleri açmaktadır. Sırat köprüsünden geçilen, bir cehennem yolculuğu okyanus ötesi güçlerin çıkarları için bölgedeki kukla yönetimleriyle tetikçileriyle son düelloya tutuşan bir saldırganlık sergilenmektedir. Afganistan’dan Irak’a, santim santim yakılan bölgemizde gelecek kuşakların yaşama dair tüm algıları rehin alınmış gerginlik ve ölüm kaygısının pençesinde umutsuzluk bataklığına gömülmüştür; Ak denizden Kafkaslara, Enerji kaynakları ve yolları, tatlı su, tahıl, pamuk, değerli yer altı madenleri ve zenginliklerinin kontrol altında tutulması dar çıkarlar için talanı bu hengamenin oturduğu zemin olmuştur. Sahiplerine ölüm ve yıkımdan başka bir şey getirmeyen bu saldırganlıkta ülkemiz, tarihi dersleri alamamış, kendi varoluş etkinliklerine aykırı duran, üzerinde hüküm sürdüğü coğrafyanın etnik, inançsal verilerince oluşan mozaiğini hiçe sayan, faşizan bir sivil diktatörlük dayatmasıyla despotça yönetmeye kalkışan ortak ülkemizin iktidarı, bölgemize yönelen talanın bir kuklası olarak hesapsız bir sürükleniş içindedir.



Bu sürüklenişin en önemli ayağı bilişim çağının iletişim etkinliklerinin hoyratça kullanılması olmuştur. Sanal dünyada Medya sanal savaşların üreticisi, yönlendiricisi ve fiili sonuçlarında en etkin güç olarak ortaya çıkmıştır. Medya etkinlikleri askeri karargahlar olarak sürece sokurken spikerler, danışmanlar program yapımcıları da bilim, eğitim, ahlak ve düzeylerin ayaklar altına alarak, askeri stratejist, askeri planlamacı yönlendirici haline geldiği görülmüştür. Bu arbede de tek amaç daha çok katletmek, daha çok parçalamak, daha çok talandır. “Özgürlük ve demokrasi, insan hakları” gibi insan erdem ve ideallerinin bütünleştiği kavramlar, içeriği boşaltılarak, bu vahşet saldırganlığının ideolojik bir silahı haline gelmiştir.



Bu tabloda ülkemiz, bölgede oynanan tüm kirli işlerin baş aktörü olarak yerine almaktadır. Erdoğan iktidarı, iç politikada olduğu gibi dış politikada da ikiyüzlü kirli süreçler içinde komşularımıza karış tarihi düşmanlıkları açacak maceralara sürüklenmiştir. Ülkemiz 400 yıllık Osmanlı mezalim despotluğunun sürdüğü bölge hakimiyetinin acı izleri, Cumhuriyet dönemiyle “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesiyle yaşanan olumlu kısa süreç II. Dünya savaşıyla birlikte, NATO uşaklığıyla sonuçlanmıştır. Buradan itibaren, Bağdat paktı, CENTO, gibi emperyalist askeri bölge paktlarında tetikçiliğe soyunmuş, 1958 Lübnan iç savaşı, Irak devriminde kirli roller alınmış, tüm İsrail-Arap savaşlarında da Siyonist yanlısı tutumlar alanmış, bu güne kadar süren askeri, istihbarat birlikteliğiyle bölge halkalarına karşı düşmanlığın baş aktörü olmuştur. Bu derin ırkçı-milliyetçi militarist yönelim, ülkemizi bölgede ikrahla karşılanan ülkesi haline getirmiştir. Buna rağmen Komşumuz Suriye’nin dostluk ve kardeşlik ve ortak bölüşüm ilkesiyle beyaz bir sayfa” açarak, ülkemizin bölgeye girişini sağlamıştır. Son on yıl içinde de tüm Arap ve İslam aleminde köklü ilişki ve etkinlik için imkan sağlanmıştır. Bu kardeşlik, bu barış, bu yakınlık, ülkemizin kuklaca bölgede oynaması emredilen kirli işler için ayaklar altına alınarak Suriye düşmanlığına ve bunun da ötesinde Suriye halkının birbirini kırması için kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye bu gün, Suriye’de eli kanlı şebekelerin, vatana haini asker kaçakların, insanlık dışı Selefi Cihat (el Kaide) yamyamlarının askeri, mali, her türlü lojistik desteklerini sağlayan bir ülke konumuna düşürülmüştür. Ülkemiz, emperyalist çıkarlar için kardeş ve dost ülke Suriye’yi kanlı arenayı çeviren tüm olayların içinde birinci derecede rol oynayan bur kukla ülke konumundadır.



Bu sürecin son halkası, bu basın açıklamamızın da esasını oluşturmuştur. Erdoğan iktidarı, ölüm ihalelerine yönelerek komşumuz Suriye’ye karşı kanıl organizasyonlar içine inatla öne atmaktadır. Aklin hiçbir ölçüsüne uymayan bu düşmanlığın Suriye’den kaynaklı en küçük bir nedeni bile yoktur. Suriye hep kardeş, hep iyi niyetle ülkemize yaklaşmış ve bunun bedeli insafsızca, vicdansızca ve ahlaksızca ödetilmek istenmiştir.



Tunus’ta bağlanan, Suriye düşmanı ülkeler konferansı (onlar buna “Suriye dostları” diyor), fiyaskoyla bitmesine, muhalif güçlerin birbirine düşüp, Suudi Arabistan’ın konferanstan kopmasına rağmen, Erdoğan yönetimi, ikinci konferansın kıs sürede Türkiye‘de bağlanmasını istemiştir. Konferanstan ayrılan Suudi Arabistan ise, bu güne kadar yaptığı gizi kapaklı silahlandırmayı yetersiz görüp, uluslar arası medya önünde bir halkın açıkça katledilmesi ve iç savaşın tırmandırılması amacıyla “muhalefetin silahlandırılmasının iyi fikir” olduğunu Dışişleri Bakını Prens Suud el Faysa bin Adülaziz tarafından doğrudan ilan edilmiştir.


Türkiye bu ilanın tetikçisidir. İlki Tunus’ta bağlanan “Suriye düşmanı ülkeler konferansı”nın ikinci adımı için Erdoğan yönetimi talip çıkmıştır. Kardeş ülke, barış sınırları, sıfır sorun politikasının tümden bir aldatmaca ve yalan olduğunu gösteren bu yönelimler, tarihi düşmanlıklarında tek kaynağıdır. Ülkemiz, Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük rejimiyle, bölgemizde bir kez daha kirli emperyalist çıkar tetikçiliğine soyunmuş olmaktadır.



Bu girişimler ateşle oynamaktır. Komşuyu yakmaya çalışmak bölgeyi yakmaktır. Bu girişimler maceracı cahil cüretidir. Halkımızın sırtına tarihi düşmanlıklar ekleme ahlaksızlığıdır. Amerika ve İsrail siyonizminin bölgemizde yıkılması muhkem olan egemenliklerini, koruma adına kendi halkını ateşe atmaktır. Bu girişim haksızdır, gerekçesizdir, zalimdir ve karşısında durulması gereken bir yıkım girişimidir.



Halkımıza çağrımız, bölgemizi ateşten koruyalım, ülkemizin ateşleri körükleyip içine atmak isteyen Erdoğan yönetimine geçit vermeyelim. Bu ateş herkesi yakar öncelikle de sonu gelmez biçimde ülke halklarımızı yakar. Barışı kazanmak için savaşı engellemenin yolu, ülkemizin eli kanlı iktidarını dizginlememiz gereklidir. Bunun için bölgenin tüm halkları dayanışma içinde olmalıdır. Bunun sorumluluk ve yükümlülüğünü yerine getirmemiz gereklidir. Bu amaca hizmet edecek tüm etkinliklerde yerimizi almalı sesimizi yükseltmeliyiz.



THKP-C (Acilciler)


29 Şubat 2012



ÖDP MERKEZİ ANTAKYA HALKINDAN ÖZÜR DİLEMELİ,


ÖDP SAMANDAĞ YÖNETİCLERİ İSTİFA ETMELİDİR



Mihrac Ural – 29 Şubat 2012



26 Şubat 2012 / Pazar Antakya’da ÖDP’nin düzenlediği “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır demek” mitingi, yasakların mitingi olarak belirdi. Bir yandan Erdoğan iktidarının faşizan sivil diktatörlük yasaklarını dayatan vali ve polis, diğer yandan aynı akılla yasakçılığı sürdüren mitingi organize komitesi, ÖDP için ciddi bir talihsizlik oldu. Bu konuyu üç gündür tartışıyoruz. İyi niyetli dostum Rıza Aydın’da, beni sakinleştirecek ( o beni sinirli sanıyor oysa ÖDP yi iyi biliyordum bu sonuca da şaşırmadım), ikna önermeleriyle, yorum ve izahatlarıyla yazılarıma yorumlar indiriyor. Bunların sonuncusu şu oldu birlikte okuyalım.



Dün Sevgili Mihrac'ın ÖDP'nin Antakya mitingi ile ilgili yazdıklarındaki hatanın nereden kaynaklandığını düşündüm. Sanırım Mihrac Antakya halkının Suriye halkı ile kökenlerinin birliği, iki halkın ayrılmak zorunda bırakılması konusu ile ÖDP nin "Yurtta sulh dünyada sulh" politakasına uygun olarak komşumuz Suriye ile İrana Türkiyenin saldırmamasını, Emperyalislerin bu ülkelere saldırmasında Türkiye'yi bir üst olarak kullanmaması politikasına karşı çıkılmasını karıştırıyor. Yani Hatay bölgesinde yaşayan halkın Suriyedeki halkla manevi tarihsel bağları konusu ayrı bir konudur ama Türkiyenin ABD emperyalizminin isteği doğrultusunda onlarla beraber Suriye ile İran'a saldırması konusu daha başka bir konudur. Bence ÖDP bir prensip olarak Türkiyenin ABD emperyalizminin çıkarları için emperyalistlerle beraber bu komşularımıza saldırmasına karşı çıkıyor. Bunu bu komşu ülkelerimizin rejimlerini çok iyi bulduğu savunduğu için yapmıyor bunu kendi ülkemizin bu emperyalist emellere alet edilmemesi için yapıyor. Uömarım Mihrac bunu düşünüp yazdıklarını gözden geçirir.


(http://www.facebook.com/people/Fidel-%C3%87ay/100000588825496#!/profile.php?id=100002585630850)


CEVABIMDIR



Değerli Rıza Aydın,dönüp dolaşıp bana ÖDP’nin politikasını anlatmaya çalışıyorsun ama farkında olmadan onun hatasına düşüyorsun. Üstelik senden hiç beklemediğim bir önyargılı yaklaşımla bunu yapmanı yadırgadığımı belirteceğim. İlginç olan bir şeyde Türk yoldaşlar nerede bir Arap devrimcisi görseler akılların hemen Suriye’yi kayıracağı hele hele Arap Alevi kökenli ise onun, Suriye üzerin ortaya konacak izlenimlerin, iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilmiş aynı halkın baz alındığını sanısına varıyorlar. Tarihin karanlık cilveleriyle iki ayrı devlet altına bölünmüş haliyle yaşayan aynı halk gerçek olsa da hiçbir gözlemimiz bu esas üzerinde olmadığını sadece Suriye üzerine yazdığım yüzlerce makale ve yorumda ortaya koymaya çalıştım. Ama okumuyorsunuz kardeşim ya da iyi izlemiyorsunuz olay böyle olunca ciddi olmayan ve daha çok ön yargıyı çağrıştıran eleştirilerle bizleri muhatap ediyorsunuz. Bunun yapılmamasını temenni ederim özellikle materyalist medresede birlikte diz çürüttüğüm yoldaşların buna çok dikkat etmesi gerek; egemen güçler zaten ayrıcalıklı eziyor birde yoldaşlarımız suçlanmasın… Rızacığım sana bu nedenle “SEN DE Mİ RIZA” demeyeceğim…



Konumuz 26 Şubat 2012 ÖDP mitingi. Benim iddiam ÖDP milliyetçi yasakçılık yapmıştır. Bunu da çok çirkin bir biçimde yapmıştır. Antakya halkını aldatarak, kandırarak Erdoğan’ın polisi ve valisiyle suç ortaklığı halinde yapmıştır. Bu miting Suriye’ye emperyalist müdahaleye karşı destek mitingi olarak ilan edilmiştir. Her şey bir yana Suriye bu mitingde hangi simgelerle gösterilmiştir söyler misin? Bir ülkede yönetimi beğenirsen ya da beğenmesin bu bir yana (buna döneceğim), bir ülkenin bayrağı onu simgeliyorsa ve bu miting bu ülke için gündeme geliyorsa bu ülkenin simgesi olmadan yapılan miting ne anlama gelir? Beşşar Esad’ın posterini de bir kenara koy. Kendimizi kandırmayalım Rıza…



Sen zorladın ben de konuyu açayım, ÖDP Antakya halkını Samandağ ÖDP yöneticilerinin şarlatanlığıyla kandırmaya gelmiştir. Bu yüzden de bu örgüt adına yapılan açıklamada, bana karşı “bu bizim mitingimizdir istediğimizi yaparız” diyecek kadar zıvanadan çıkmış halkımızı köle, halka çağrıyı da emir haline getirmiştir. Ben de bunları, Türk halkını tenzih ederek neme nem TÜRKLEŞMİŞ ARAP olduklarını suratlarına vurmak zorunda kaldım. Kalktılar utanmadan, beni Suriye’de ikamet etmemden dolayı neredeyse Suriye’nin muhabaratı, adamı ilan edecek karalamayla olayı şahsileştirmek istediler. Konuyla ilgisi olduğu ve için bilinç altı derinliklerinde bu algı olduğu için bunları sana yazmak zorunda kalıyorum; demem o ki ÖDP li bilinç altı dünden bu güne gelen bir ittihatçı-milliyetçi çizgi izlemeye devam ediyor. Sende biraz daha zorlasam sanırım aynı şeyleri söylemek üzere gibi duruyorsun…



Değerli dostum, Ben materyalist felsefenin algılarıyla doğrularını biçimlendiren bir kavrayışı esas alırım laikim ve demokratım da. Beni hiçbir ülkenin ne yönetimi ne şahısları ilgilendirir, beni ilgilendiren halkıdır ve bu halkın bölgedeki konumu ve ülkemin halklarıyla ilgisidir. Ama okumadığınız beni dikkatlice izlemediğiniz için, hem bana hem de Suriye’ye karşı haksız bir konumdasınız… Suriye beni direnen bir ülke olduğu için ilgilendirir. Suriye beni bölgenin devrimci anavatanı olduğu için, tüm bölge devrimcileri, komünistler, sosyalistlerinin de ortak kanısı bu olduğu için ilgilendirir. Suriye, 2 milyon Iraklı mülteciyi (Kürt Arap Şii Sünni, Hıristiyan, Aşuri, Ezidi, Keldani vd) kucaklayan bir anavatan olduğu için ilgilendirir, 12 Eylül 1980 rejiminin zulmünden kaçan Türkiyeli tüm devrimcileri kucakladığı için ilgilendirir, İsrail’e, Amerika ve tüm emperyalistleler boyun eğmediği için ilgilendirir, Lübnan direnişine tam desteği ve Filistin devrimci direme güçlerine sonsuz öz veriyle sunduğu ve başına ne geldiyse bu yüzden geldiği için ilgilendirir. Bu ülke tüm bölge adına direnen bur ülkedir bunu için ela alışımın temel verisi budur. Sizin sandığınız yada bene haksızca yükümlendirmeye çalıştığın iki ülkede ortak halkın olması iddian kökten yanlıştır ve kabul edemem.. Çünkü bilmiyorsun Suriye’de Resmi olarak Alevi kelimesi bile yasaktır. Alevilik yoktur… Sünnilik ise devletin resmi ve bakanlı mezhebidir. 10 bin cami de 40 yıldır Alevi iktidarı suçlamalarına rağmen her hafta okunan Cuma hutbelerinde sadece Sünnilik vaaz edilir, okullarda din dersi de sadece Sünniliktir, Devlet kesesinden NUR TV bu mezhep için 7x24 yayın yapar. Türk yoldaşlar nedense Mihrac Ural adı geçti mi, kriz çarpmış gibi Araplık ve Alevilik çağrışımı içinde sarsılıyorlar; bunu yapanla onurlu inan gözüyle baktığımı inkar etmedin beni siyasal yönelimlerimi bu perdeden çok daha geniş bir alanda yaptığımı söylemeliyim bunu da yazılarım yetirince açık olarak ortaya koymaktayım; ama anlamak istemeyene de beni izlemeden, alıntısız eleştiri yapana bunu tekrarla söylemek zorunda değimli… Rızacığım ben de artık bu örtülü eleştirilere karşı tepkili olmaya başladım, sakın sen de yapma…



Suriye’nin direnmeci laik yönetimini aylakta tutan laik demokrat çoğunluk olan Sünnilerdir ve Suriye’nin Alevileri de bu yönetimin destek kitlesi olarak yer alan farklılıklar gibi bir unsurdur. Ne ötesi d-ne de berisidir. Devlet içinde de %15 e yakın kitlelerinin haklarını almamıştır. Sünnilik resmen var olmasına karşı Alevilik yasaktır ve Alevcilik adıyla bir şey yapmaya kalkışan derhal tutuklanarak, askeri mahkemede tutukluluk hali hüküm alana kadar ”Na3ra taifi” adı altında yarımcılık kışkırtıcısı olarak hüküm giyer… Bu nedenle, benim algılarım da bildiğim bu veriler gereği, senin sandığın bir Antakyalılarla Suriye’deki bağlantılarına ilişkin bir şey yoktur. Bu görüşünü dostluğumuz adına derhal değiştirmeni tavsiye ederim.



Suriye direnen bir ülke olduğu için desteklenmelidir üstelik hem halkı hem ülkesi hem yönetimi ve lideriyle desteklenmelidir. Ama ÖDP, bilinçaltındaki milliyetçiliğiyle bunu asla içselleştirmediği için, Türk halkını tenzih ederek suçladığım TÜRKLEŞMİŞ-ARAP olan Samandağ ÖDP’nin kendini halkını kandırmak için, bu halkın Suriye’ye olan desteğini kullanmak için, sıradan bir meyde reytingi kazanımı için bu mitingi organize ettiği açığa çıkmıştır. Bana gelince, ÖDP’ye ön yargılı olmadığım tersini sevinçle karşıladığım miting kararını, bir gün önce (25 Şubat 2012) yayınladığım ve hala duvarımda olun “ÇAĞRI” başlıklı yazımda, “bu mitingi tüm gücümüzle destekleyeceğiz” demem yeter de artar. Rızacığım şimdi kimin ön yargılı olduğun anladın mı…



“Yurtta sulh Cihanda Sulh” şiarı Atatürk’e ait. Atatürk için kanaatlerim ise çok açık, siyasi eleştiri hakkım mahfuz kalmak kaydıyla derim ki; Atatürk Türk ulusunun tarih sahnesine sunduğu gelmiş geçmiş en büyük liderdir. Bu ulus kendi liderinin değerini eli kanlı şebekelerin destekçisi Erdoğan’ı iktidar yaparak anlamadığını göstermesine rağmen bu öyledir. Bu nedenle beni eleştirecek, Kürt, Türk Arap çok insan var ama gerçekler budur. Ben de bu lidere saygı gösteriyorum, Arap halkının her mitingde, kim isterse Atatürk posteri ve Türk bayrağı taşımasından asla rahatsızlık duymam. Dolaysıyla bu şiar’a sahip çıkacak bir ÖDP, öncelikle başka ulusların simgesine saygı duymayı öğrenmelidir. En azından bunu bayrağıyla gelecek Suriyeli katılımcılar için, Suriye’ye gönül vermiş devrimciler için yasakla karşılamaması gereklidir. Ama ÖDP’nin cahil aklı, Suriye(yi bilmeyen takip etmeyen anlamayan medya etkisi altında esir düşmüş algıları, Suriye de “diktatörlük rejimi vardır” noktasına saplanmıştır; bu batıklıkta, Erdoğan’ın valisi ve polisiyle aynı yasakçılığı yapması kaçınılmaz olmuştur. Olay budur Rıza ….



Benim önerim ÖDP özür dilemelidir. Zaten sol adını kimse kalmadı ortalıkta birde ÖDP bunu yapmasın. Merkezi bir özür yazısı yazmalıdırlar, Antakya halkında bunu yapmaları gerek ve ÖDP Samandağ yöneticileri derhal halkı aldatan girişimlerinden dolayı da istifa etmeleri gerek. Siyaseti olayların hacmi ölçeğinde yürütmesini bilmeyenlerin istifası erdemdir…



Mihrac Ural’a şahsi saldırı ise bu gerçeği örtemez, Mihrac Ural hayatının her zerresini bu halkın vicdanı ve çıkarları için adamıştır. Bu halk da herkese yeri ve zamanı gelince değerini verecektir. Halkı hakem koymak en doğru olandır…



Rıza, ortak ülkemizde yasakçılık bir milliyetçi hastalıktır; İttihatçı-milliyetçilikle, İslami-milliyetçilik aynı madalyonun birer yüzüdür. Gerisi ise teferruattır…


SURİYE’DE ANAYASA REFERANDUMU VE SAYISAL GERÇEKLER



Mihrac Ural – 27 Şubat 2012 / Pazartesi



26 Şubat 2012 YENİ ANAYASA YENİ SURİYE sürecinin referandumuydu. Suriye halkı Referanduma giderek %89.4 oranında EVET oyu kullanarak yeni anayasayı onayladı. Dünyanın en demokratik ülkelerinden alınan tarihi ve fiili deneylerin sentezi örnekler dikkate alınarak ortaya konan anayasa sivil bir anayasa olarak Suriye tarihine not edildi. Bu anayasa ile Suriye bölgenin en demokratik ülkesi konumuna yükseldi; çoğulcu, katılımcı, özgürlük ve demokrasi ilkeleriyle belirlenmiş çerçevesi, Suriye halkının on yıllardır beklentisi olan siyasal taleplere yerinde bir cevap oldu.



Referandum sonuç verileri isi Suriye içişleri bakanlığı tarafından açıklandı.



“ŞAM – İçişleri Bakanlığı 26-02-2012 tarihinde Suriye Arap Cumhuriyeti yeni anayasa taslağına yapılan referandumun sonuçlarını ilan ederek, yeni anayasanın %89.4 oranla kabul edildiğini açıkladı.



İçişleri Bakanı Muhammed el-Şear bugün düzenlediği basın toplantısında; oy kullanma hakkına sahip toplam 14.589.954 vatandaştan referanduma katılan vatandaşların sayısının %57.4 oranla 8.376.447 vatandaş olduğunu belirtti.


Bakan Şear; referandumda yeni anayasaya evet diyenlerin %89.4 oranla 7.490.319 olduğunu, hayır diyenlerin %9 oranla 753.208 olduğunu ifade ederken %1.6 oranla 132.920 oyun geçersiz sayıldığını açıkladı. (http://www.sana.sy/tur/236/2012/02/27/403003.htm )



Referandum sonuçları önceki tüm seçimlerin tersine en demokratik tarzda ikame edildiği görülmüştür. Artık %99,99’lu sonuçlar yok olmuştur. İsteyen gidip yüz binlerce HAYIR oyu kullanabilmiştir. Bunun olumsuz bir sonucu olmamıştır. Özgür iradeler ne ise o ortaya çıkmıştır. BOYKOT diyenler de referanduma gitmeyerek tavırlarını koymuş bunun da hiçbir olumsuz sonucu olmamıştır.



Sıcak alanlarda yol kesmeler, sandık yakmalar, halkın referanduma gidişini engellemelere rağmen, katılım oranı yeni bir siyasal sistemi böylesi koşullarda yönelen bir ülke için büyük bir başarıdır. Bu başarıyı bir ölçüde Suriye’yi kuşatan tehlikeler, baskılar ve askeri işgal tehditleri altında olması itibariyle de algılamak gerekli.



Yeryüzünün tüm şer odakları, Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere olmak üzere İsrail ve Erdoğan iktidarı, Katar, Suudi Arabistan, Körfez Emirlikleri dünyanın en büyük mali, medya askeri desteğiyle Suriye’nin halkçı yönetimini yıkmaya çalışmaktadır. Bunu için eli kanlı şebekelere açıkça silah desteği verileceklerini de açıklayarak tarihin en hukuksuz kirli savaş sürecini açmışlardır. Bunun için mezhep kışkırtıcılığında iç savaşa kadar her türden yol denenmiştir; yüzlerce TV kanalıyla küresel ölçekte medya yalan, abartma, kurgu, uydurma haberle dünya kamuoyu bilincini bulandırma girişimi verilmiştir. Bunun da ötesinde her bir TV kanalı, askeri kurmay bürosu gibi çalışarak Suriyeli vatan haini şebekelerinin kanlı eylemlerini organize ve dizayn etmektedir. Bu baskılar altında, ambargolar yeryüzünde bir ülkeye uygulanabileceklerin sınırlarını çok daha fazla zorlayarak Suriye’nin ekonomisi çökertilmeye çalışılmaktadır. Bu korkunç baskılar altında bir yıl dolmadan ülkesinin soğuk savaş artığı, tek partili siyasal rejimini onlarca yasa, kurum ve kuruluşla ve en sonunda bölgenin en demokratik ülkesi konumuna yükselmesine yol açan, özgürlük ve demokrasi ilkeleri üzerinde yükselen bir anayasa ile çoğulcu katılımcı ülke konumuna yükseltmek, gerçek anlamda bir başarıdır. Suriye siyasal tutumlarının bedelini ödeyen bir ülke olarak, her şeye rağmen halkının talepleri yanında olduğunu, hiçbir ikircimliğe sapmadığını, oyalama yapmadığını, tüm yasaları Resmi Gazetede yayınlayarak halkın kazanımları arasına kattığını göstermiş oldu. Suriye halkına sözde “özgürlük ve demokrasi, insan hakları” gibi, Afganistan, Irak, Libya işgallerinden bildiğimiz safsatalarla, kıyım ve yıkım getirmek isteyenlerin ise halkın kazanımlarını engellemek için çırpındıkları açık olmuştur. Suriye’nin yoğun politize olmuş halkı ise yönetim ve lideri arkasında durarak bu oyunlara geçit vermemiştir, her hakkını mümkün olan en yüksek katılım oranlarıyla yerine getirmiştir. Referandumun sayısal sonuçları arasında en önemli belirti de budur.



Referandumun sayısal verileri şu tabloyu göstermiştir. Tüp çırpınışlara rağmen BOYKOT tavrı iflas etmiştir. Bilindiği gibi, toplumda küçümsenmeyecek bir oran hiçbir seçime katılmam eğilimi gösterir. Bu oran ne tepkisinden dolayı nede olumsuz refleksinden dolayı seçimlere katılmaz, bir ihmaldir, vatandaş olma yükümlülüklerine yoğunlaşmama halidir. Çok yaşlı olanlar ve iş yoğunluğu nedeniyle katılmayanlarda bulunur. Bunların oranı doğal olarak bilinmez ve seçimlere katılmayanlar arasında sayılır. BOYKOT diye not edilir.



Suriye anayasası, üçüncü maddesi bu satırların yazarı için de kabul edilmez bir maddedir.


Madde 3 fıkra 1: Cumhur başkanının dini İslam’dır (دين رئيس الجمهورية الإسلام )


“Madde 3 fıkra 2: İslam fıkhı yasamanın başlıca kaynağıdır..( الفقه الإسلامي مصدر رئيسي للتشريع)



Bu maddeler vatandaş olma ilke ve bilinciyle çelişkilidir. Bu nedenle vatan çatısı altında ülkesini koruma kararlılığı olan muhalefetin protestosuna ben de katıldım. Bu maddeleri böylesi bir özgürlük ve demokrasi algısı taşıyan anayasaya oturtmak, yama gibi durmaktadır. Anlaşılır nedenleri olsa da Cumhurbaşkanlığı için “Suriye vatandaşı olması” belirlemesi yeterliydi. Süreç, baskılar, baskı çevreleri bu ülkenin iç dokusuyla oynamak için gösterdikleri çılgınlıklar, bu madenin farklı olup olmaması, sonucu o kadar etkilemeyeceğini belirterek, muhalif şehrimi koymakla yetineceğim. İşte bu madde nedeniyle Hıristiyan Suriye halkını büyük oranda referanduma katılmamayı tercih etti. Oysa, ölümüne en küçük bireyinden en büyük bireyine kadar, bütünüyle yönetimden yana olan bu kesim referandumda rahatsızlığını mesaj olarak böyle göndermiş oldu. Bu da en azından %5’lık bir oranın seçim dışı kalması demekti.



Kürtler, Anayasa oylamasında ezici çoğunlukla EVET oyu kullandı. Kürt bölgelerinde referanduma katılım oranı bu açıdan oldukça belirgin sonuçlar verdi. Kimi Kürt siyasetlerini Referandumu BOYKOT kararlarının etkili olmadığı açığa çıktı. Kürt halkı yeni anayasada kendi hakları için bir ilk adım olan ve önemsediği 9. Madde etrafında daha ileri haklara ulaşılabileceği kanaatiyle Referanduma akın etti.



Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية



Farklılıkları açıkça ifade eden, ülke bütünlüğü içinde tüm oluşumları”n haklarını garanti altına alan bir demokratik anayasa için Kürtler çoğunlukla EVET dedi. Ancak eli kanlı şebekelerle hiçbir bağı olmayan kimi Kürt siyasal gruplarının BOYKOT kararı alması ve bu hakkını vatandaşlık bilinciyle kullanma seçeneği, seçimlere katılımdaki olumsuz donelerden biriydi.



Bu veriler Referandumun sayısal sonuçlarının en olumsuz haliyle olarak yorumunu içermektedir. Buna göre, seçime her ne nedenle olursa olsun katılmayanlara karşı, “oy kullanma hakkına sahip toplam 14.589.954 vatandaştan referanduma katılan vatandaşların sayısının %57.4 oranla 8.376.447 vatandaş olduğu” açığa çıkmış oldu.



Bu oran. Suriye halkının tercihlerini, Halkçı yönetim ve liderlerine ilişkin destekleri üzerine yaratılan her türden kuşkuyu yok eden bir orandır. Bu oran dünya şer güçlerini suratına indirilmiş bir şamardır. Bu oran bu bölgede bir başka yönetimin asla ulaşamayacağı bir halk desteğinin olduğunun en açık ifadesidir. Halkın iradesini bir yıl içinde ki seçimle sınamış olan Beşşar Esad yönetimi için kuşkulu konuşanlara büyük bir ders olan bu sonuçlar, ülkemiz cahil kimi solcuları için olduğu kadar, Erdoğan iktidarının milliyetçi-militarist saldırganlığına da kapaktır.



Referandum, tüm demokratik ülkelerde olduğu gibi seçimlere katılan seçmen oranlamasına göre değerlendirilir. Amerikan başkanlık seçimlerinde, Bush 325 civarında bir oy oran farkıyla Başkanlık koltuğuna oturmuştur. Demokrasinin kuralı da budur. Hem demokrasi ısrarı olacak hem de %89.4 oy oranıyla onaylanmış Suriye anayasası ve dolaysıyla yönetimine hala halkın desteği konusunda kuşkuyla bakılacaktır. Bu noktada ısrarlı olanlar sadece kin ve intikam yolunda vahşet kapılarını açmak isteyen siyasal ahlakla uzak-yakın ilişkisi olmayanlardır. Bu şamarı da Solcu geçinin siyasi hokkabazlara, yarım pabuç Erdoğancı HATAY DENGE yazarlarına ve kimi cahil solculara ve ÖDP’nin 26 Şubat 2012 Antakya mitingini milliyetçi yasaklarla kirleten yöneticilere ithaf ederim.



KISSADAN HİSSE



Komşumuz Suriye, ikinci anavatanımız, halkının siyasi taleplerine ikircimsizce, hızla cevap vererek bölgenin en demokratik siyasal rejimini kurmayı başarmıştır. 135 yıldır sivil anayasa oluşturmayan, “açılımlar“ adı altında halkını aldatan, ikiyüzlü iç ve dış politikasıyla tarihi düşmanlıkları halklar arasına eken Erdoğan yönetiminin öncelikle Suriye’nin başarılı demokratik reformları ikame etme sürecinden ders alması gerekmektedir.



Ortak ülkemizi, faşizan bir sivil diktatörlük altında yasakların, kovuşturmaların düşünceyi doğmadan suçlayıp zindanlarda süründürenlerin Suriye derslerinden alacağı çok şey vardır. Suriye bunu Türkiye’ye öğretmeye de e hazırdır. Çünkü, bölgenin bu en tecrübeli siyasallaşmış ülkesi olarak Suriye, halkların kardeşliği için katlandığı özverilerle, Erdoğan yönetimini Türkiye halklarından ayırmasını da bilen yüksek bir algı sahibidir. Halkların kardeşliğini ebedi sayan Suriye yeni anayasasıyla yeni Suriye olarak bölgenin güvenli limanı olmaya devam etmektedir. Ülkemizin böylesi bir komşuya sahip olması onurlu bir kazanımdır.


26 ŞUBAT 2012 II. ANTAKYA MİTİNGİ ve ÖDP YASAKÇI ZİHNİYETİ



Mihrac Ural - 26 Şubat 2012 / Pazar



Antakya halkı, büyük bir coşkuyla, 19 Şubat 2012 I. Antakya mitinginden çıkmıştı. Bu mitinge “SURİYE’Yİ KORUYALIM” adını verdim. Vali yasakladı. Ardından Miting organize komitesi alttan alta yasaklarını sıralamaya başladı. Ancak halkımız meşru hakkını kullanarak bu yasakları ayakları altına alıp ezdi geçti. Yer gök halkın siyasi iradesini yansıtan haykırışlarla doldu. Kadınlarımız zılgıtlarıyla bu haykırışı dillendirirken, balkonların coşkun sevinci kendini gösterdi. İşte halk gerçeği buydu. Halkın iradesi I: mitingin ruhuyla tam bir kesişme içinde Suriye’yi halkçı yönetimi ve liderini dünya şer güçlerine karşı desteklediğini ilan etti.



Aradan bir hafta geçmedin Samandağ ÖDP teşkilatının, zamanlama aralığı itibariyle çok anlamlı olmayan II: Antakya mitingi gündeme geldi:"Suriye'ye Emperyalist Müdahaleye Hayır” diyorlardı. Bu mitingi kendi adıma “SURİYEYE DESTEK “ adını verdim. Çağrımı da bir yazıyla yaparak desteğimizin tüm gücümüzle olacağını söyledim. I. Mitingi kadar olmasa da çağrıma uyup uzaklardan gelenler az değildi. Halkının kimlik haklarını savunma istenci gösterenler, Suriye’yi ikinci anavatan görenler savaşa karşı barış için her iki mitingde de olumlu bir duruş sergileyerek, bu halkın evlatları olduğunu gösterdiler II. Miting de, birincisi gibi valilikçe engellenmek istendi. Bu kez ÖDP, “bu benim mitingim benim borum öter” tavırlarıyla on yıllar önceki sekter tutumlarını tekrar sergilemeye koyuldu. Bir yandan devletin polisi idari amirlerinin yasakları , gaz bombaları kuşatmaları, diğer yandan mitingin ruhuyla hiçbir uyumu olmayan ÖDP yasakları halkın iradesi üzerinde kol gezmeye başladı.



Aldığım ilk bilgiler korkunç isabetsiz ve utanç verici bir tavır sergisini çağrıştırıyordu. Tek tek tüm arkadaşlarımla tel ve net yazışmalarından sonra nazikçe bir tutum belirlemesi olması için bir yorum yaptım. Bu yorumu birlikte okuyalım;



26 Şubat ÖDP'nin Antakya mitingi, halkın iradesine yapılmış bir çabanın gölgesi altında kaldı....ÖDP, on yıllardır aynı noktada, milliyetçiliğin esiridir. Samandağ halkı bunu bilince çıkartmalıdır. Türkiye'de ÖDP denilen bir varlığın yolu Arapların Kabe’si Samandağ'ından geçtiğini onlara öğretmelidir. Bu ırkçı-milliyetçi gidişe, bu aymaz ve soytarı duruşa, kendi reklamını yapacak diye halkları hiçe sayan kalpazanlığa sert bir şamar vurulmalıdır. 19 Şubat 2012 I. Antakya mitingi Antakya ruhu ve kimliğinin kendiliğindenci dışa vurumuydu, bu mitingde ortaya konan engeller ise ÖDP-polis devleti işbirliğinin baskısıydı.



Tarihin kirli entrikalarıyla aynı halkı iki ayrı devlet altına sokan militarist milliyetçiliğin uzantısı olan ittihatçı ÖDP aymazlığı, Antakya halkının haykırışını engelleyemeyecektir. Dün “Kürt yok” diyordunuz, bu gün ise “Kürtlerden sakının” diye piç bir milliyetçilik bataklığı içindesiniz. Yarın “Araplar yok” diyeceksiniz ve bu halkın kimlik haklarına karşı elinizden gelini polisiye devletinizle yapmaya çalışacaksınız. Bu mitingde ortaya koyduğunuz engeller bunun adıdır. Sizi, Arap halkı adına lanetliyorum, Antakya'nın Türkleşmiş-Araplarıyla (Hatay denge gazetesinin yarım pabuç yazarları gibi) birlikte bu zalim duruşlarınıza karşı mücadeleyi her alanda yürüteceğimizi bilmenizi istiyorum. Halkın iradesini çiğneyen provakatörler tamamıyla sizlersiniz, derin devletinizle, liberal faşistlerinizle Türkiye Arap halkının sesini kısamayacağınızı bilmelisiniz. Erdoğan'ın üçüncü sınıf martavalları olarak siz ve barbar devletiniz bu toprağın sahibi, uygarlığın temsilcisi Arap halkının karşısında er ya da geç boyun eğeceksiniz...,” Dedim.



Bunun üzerine, "Suriye'ye Emperyalist Müdahaleye Hayır… Gün dayanışma günüdür..” adlı facebook sayfasından ( http://www.facebook.com/events/185110981597527/ ) ÖDP Samandağ teşkilatından bir cevap geldi. Birlikte okuyalım;




Ödp Samandağ ÖDP nin yapacağı bir etkinlikte ,hangi sloganın atılacagı,hangi bayragın taşınacagı ÖDP nin belirleyecegi bir şeydir...Biz sadece partimizin bayragını taşıyacagız...Kendi bayraklarını taşımak isteyenler,kendi etkinliğini organıze etsinler...Miraç Ural Suriye'de yaşayıp,bizim etkinliğimizde hangi bayragın taşınmasının çagrısını yapacagına gelsin kendi etkinliğini organize etsin...Biz kimsenin yanında degiliz ,olmayacagız.Biz bulundugumuz yerde durmaya devam edecegiz...Suriye üzerinde oynanan empeyalist oyunları açıga çıkarmak ve bu senaryolara karşı durmak şiarimizdır.Bu böyle biline....”



BENİM DE CEVABIM ŞU OLDU…




Hatay halkının iradesi, yaşadığı ve bulunduğu toprakların da iradesidir. Bu iradeye rağmen bu topraklarda mitin yapmak sonuçta da görüldüğü gibi komik duruma düşmek olur. I. Antakya mitingi (19 Şubat 2012) Kendiliğinden gelen bir miting, orada halkın iradesi de kendiliğindendi balkonları coşkun sevinci de; posterlerde Beşşar Esad, ellerde Suriye bayrağı anlamlı mesajlar taşıdı. Oysa, bu iradeyi hiçe sayıp ayaklar altına almak isteyen ÖDP bir iflas seremonisi içindeydi. Bu aynı zamanda Samandağ halkının kimliğine de ağır bir yara oldu. Yorumları izleyin, bunu görmekte zorlanmayacaksınız..."Suriye'ye emperyalist müdahaleye hayır" başlığı altında miting düzenleyip Suriye'ye ilişkin hiç bir şey konuşmamak, uğradığı gerici saldırılara, karşı-devrim şebekelerine, siyonist oyunlara, Arap gericisi öbeklere ve bunların komplolarına işaret etmeden, telin etmeden bu mitingin bir göz boyama mitingi olmaktan öte bir anlamı olur mu. Bu iki yüzlülük nede....Mihrac Ural'ın duruşunu, Suriye'de ikamet edip etmemesi üzerinden ele almak (Fransa'da ya da Almanya’da ilticacı sürgün olsam daha mı iyi olurdu????) yerine siz kendi doğrularınızın halkın iradesiyle uyumlu olup olmadığına baksanız daha yerinde değil mi?



Ben ikinci anavatanımdayım, Sürgünüm elimde de değil, her bir kaç yılda yeni davalar açılıyor hakkımda sırf zaman aşımından geri dönüş hakkımı kazanmayayım diye. Bunu neden dile getirip ayıp işliyorsunuz. Son davam,26 Mart 2010 tarihle kovuşturmayla, soruşturma no: 2010/634 esas no: 2011/373 iddianame no 2011?139 Adana özel yetkili ağır ceza mahkemesinde açıldı, 14 yoldaşımla yargılanıyorum... Bu sizi tatmin eder mi? Öyle olmasa ne olur ki...



Buyurun sizler "Suriye bizi hiç ırgalamaz" deyin ve halkınızın önüne çıkın da görelim sizleri. Bugün çıktınız ve sonuçları birlikte görmüş olduk. ÖDP bu mitingde ortaya koyduğu tutumla intihar etti beyler haberiniz olsun.... Yakın gelecekte bunun sonuçlarını da hep birlikte göreceğiz.... Osmanlıcı ittihatçılığın militarist-milliyetçiliğiyle ÖDP’nin derin bağlarını hepimiz biliyoruz. On yıllar geri gidin o günlerde de aynı sorunlarla yüz yüze kaldık, Hatırlatmakla yetiniyorum... Bu akıl Ortak ülkemizin tüm farklılıklarına karşı acımasızca yaklaşan bir akıl, Kürt politikanıza bakın mideniz kaldırır mı? Bilmem ama, özgürlük ve kimlik hakları gasp edilmiş bir Arap devrimcisi olarak benim midemi alt üst ediyor... Suriye'ye gelince, sorunu bir çok makalede tekrarla anlattım. Tek tek tüm olayları iç ve diş verileri akademik ölçekte belgelerle kanıtlarla açıkladım. İkinci anavatanım Suriye bu gün dünya şer güçlerinin akıl almaz bir gerici, karşı-devrimci saldırısı altındadır. Bu tamamıyla Suriye'nin direnme çizgisine karşı bedel ödetme hareketidir. Suriye'nin bu rolünü bilmeden ne Suriye'nin dostu olunur ne de Suriye'nin biz gibi dostlarını anlamanız mümkün olur; ucuzca bizleri "Suriye'nin adamları, muhabaratları, Esad'ın militanları" sayarsınız o kadar (Açıkça yazmasanız da eleştirinizde bu çirkin ifadenin ruhu dolaşıyor); bu da Özel Harp dairesinin dili olur çıkar....



Suriye'nin halkçı yönetimi ve direnme etkinliğini, onu arkasında durduğu bayrağını ve liderini bu mitingde simgesel olarak taşamadan, siz neyin Suriye desteğini yapmış olursunuz, kimi aldatıyorsunuz... Kendi reklamınız için halkın iradesini istismar etmeniz siyasi bir ayıp değil mi? Bu halk sizin köleniz mi? Bu akılla, cahil cühela olan kimi solcuların marjinal bile olmayan hallerine düşmüyor musunuz? Bana göre ÖDP'nin yasakçılığı, Erdoğan iktidarının polisiye devlet yasakçılığıyla bir arada Hatay Arap halkına ve burada yaşayan tüm halkların iradesine tecavüz etmiştir. "Bizim mitingi biz, sizin miting siz yapın" diyerek bu sorumluluktan kurtulacağını sananlar, siyasi toyluk içindedirler. Bu tıfıllara önerim, halka çağrı yapmayın, bu halk miting yerine gelir ve iradesini ortaya koyarak sizleri rezil eder...



Halkın siyasal iradesini bilmeden miting yapmaya kalkışmak, halkın iradesini hoyratça yönlendirme icazeti anlamına gelmiyor bu böyle biline...Ben bu halkın bir insanıyım, Suriye'de olup olmamanın ne anlamı var, iletişim dünyasının etkinlikleriyle, çağdaş bilgi dönüşümleriyle, ÖDP’nin Ankara'daki merkezinden çok daha Antakya'nın içindeyim... Bu demagojilere sarılarak Mihrac Ural'a saldırmak ayıplıdır, zayıflıktır.



Mihrac Ural sürgünde bedel ödüyor, itirafçıların, MİT ajanlarının karalamalarına muhatap oluyor bunlara ortak olmayın. Buna rağmen ben Samandağ halkına inanıyorum ve güveniyorum. Bu halk benim halkım. Samandağ ve Antakya Türkiye Arap halkının Kabe’sidir. Bu Kabe'de vaftiz olmayanlar beri gelsin... İttihatçı milliyetçilik yaparak toprağın dilini, toprağın ve halkın sesini kimse kısamaz. Ben ne kendin ne de siyasal yaklaşımlarım için değil halkımın kimlik hakları için konuşuyorum, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlet altında yaşamaya mahkum edilmiş aynı halkın ortak reflekslerinin dile getirmesinden söz ediyorum. Bu halkın ruhu bu gerçeklerle siyasal iradesini dile getiriyor. Bu gün, aynı zamanda Suriye'de sivil, çoğulcu, katılımcı özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir anayasa referandumu onaylandı. Böylece, ikinci anavatanımız Suriye, onur ve övünç duyacağımız bir siyasal sisteme kavuştu. Bu ülkenin, neden yok edilmek istendiği bu noktada çok açıktır. Bu nedenle Suriye'yi savunuyoruz ne Esad'ın kara kaşı ne de kara gözü için.



Biz Suriye halkıyla aynı halk olduğumuz kadar özgürlük ve demokraside attığı ileri adımlar nedeniyle de savunuyoruz. Bölgemizde savaş istemiyoruz bunun için bu mitingler burada yapılıyorsa bu ülkenin simgeleri neden yasak olsun, bir akıllı çıksın da bunu anlatsın. Küba'yı Amerika’ya karşı savunursak Castro'nun posterlerini, Küba'nın bayraklarını taşımak ne kadar normal ise Suriye’nin bayrağını ve demokrat liderinin posterlerin taşımak o kadar normaldir. Sizin burada ortaya koyduğunuz tepkiyi bu nedenle küçümsüyorum. Haksızsınız kaçamak yaparak olayı şahsileştirmenin kirli söylemlerine yamanıyorsunuz. Siz bu tutumunuzla,Türkleşmiş-Arap rolü oynuyorsunuz ( Türk halkına tüm saygımı belirterek, kendisi ve simgelerini tenzih ederek ) Türk milliyetçisi, ittihatçı militaristlerin Araplar arasındaki kolları olarak davranıyorsunuz. Önermelerimde halktan yana, yasal ve meşru hakları kollanmaktan yana olmayan tek bir satır bulamazısınız. Siz demokrat iseniz bu görüşlere saygı duyun bunu da bu halkın farklı siyasal duruşu olarak içselleştirmeye çalışın; demokrat olmanın kıstası farklılıkların eşitliği değil mi? Ama siz yasakçısınız, siz üstten dayatmacısınız, bunun için tutumunuz Erdoğancı polis devletinin baskıcı ve yasakçı tutumundan hiçte farklı değildir. Bırakın halk istediğini söylesin, istediği posteri taşısın, istediği pankartı, bayrağı dalgalandırsın…Türk kardeşlerimiz de gelsin Türk bayrağıyla buna destek versin saygı duyalım. Bunda ne var? Sizi anlamak mümkün değil.



Ben halkımın kimlik haklarını savunuyorum, bu benim en doğal hakkım değil mi? Ben Arap'ım siz de Türkleşmiş-Arap olun, benim için sorun değil, herkes özgürce bu topraklarda siyasal duruş sergilesin. Ama Arap halkının yerlisi olduğu toprakta, siyasal iradesinin sesini kısmaya çalışmayın bunun altından kalkamazsınız.




ÇAĞRI



POSTER VE BAYRAKLARIMIZLA “SURİYE’YE DESTEK” MİTİNGİ İÇİN ANTAKYA’DA


UĞUR MUMUCU MEYDANINDA SAAT: 14.00'te



Mihrac Ural - 25 Şubat 2012



26 Şubat 2012 “SURİYE’YE DESTEK” mitinginde, Antakya’da Uğur Mumcu meydanında tüm gücümüzle, yaşlımız ve çocuklarımızla, kadınlarımız ve kızlarımızla, yiğitlerimizle ellerimizde posterler ve bayraklarımızla yer alacağız. Bu mitingde, özgür irademizle, kimi destekliyorsak onun simge ve bayraklarını taşıyacağız. Bu duruşumuzu, kim hangi bayrak altında desteklerse desteklesin ona saygı duyacağız; elinde Türk bayrağı ya da bir başka bayrakla gelip destek sunanları da selamlayacağız. Böylesine anlamlı ve bölge halklarının kaderi üzerinde hayati önem taşıyan konularla ilgili destekleri, hiç kimsenin yasaklı bir desteğe çevirmesi mümkün olamaz; ne valilik ne de mitingi komitesi yasaklarla bu mitingin taşıdığı anlam uğruna yer alacak halkın iradesini çiğneyemez. İsteseler de buna güçleri yetmez.



Posterler, bayraklar, pankartlar büyük olayları, olguları ve algıları karmaşık süreçleriyle birlikte en kısa şekilde, özetle hafıza havuzunda uzun süre tutan simgelerdir. Olayların kavramlaştırılmasının bu anlamda önemi vardır. Bu nedenle, mazlum ülkeleri, saldırıya, askeri baskıya maruz kalan bir ülkeyi bayrağı ve lideriyle simgeleştirmek yanlış değildir. Emperyalist zulme uğrayan bir ülkeyi, yürüyüş ve mitinglerin mantığıyla ancak poster ve bayraklarla ifade ederiz; coğrafyasını, iklimini, komşularını, sorunlarını anlatan ne dövizler ne de posterler taşırız. Bunu yapacağımız açıklamalarla izah etmeye yöneliriz. Bu basit bilgileri bilmeyenler, “SURİYE’Yİ DESTEKLEME”den söz etmesinler.



Komşumuz Suriye, aralarında Erdoğan yönetiminin BOP Eş Başkanı olarak yer aldığı, emperyalist-Siyonist güçlerle gerici Arapların, Suriyeli vatan haini eli kanlı şebekelerini elinde kan ağlıyor. Bu baskılar her an bir askeri işgale bilge gidebilir. Böylesi bir adım bölgeyi ateşler içine atar. Bu ateş ise herkesi yakar. Bunun için bu mitingler yapılıyorsa bunun simgelerini taşımak kadar meşru hiçbir şey olamaz. Beşşar Esad’ın posteri ve Suriye bayrağı bu açıdan başka hiçbir anlama çekilmeyecek simgeler olarak mitinglerde yerin alması kadar doğal hiçbir şey olamaz.



Kaldı ki, bölgemizden söz ediyoruz, başımıza gelme olasılığı yüksek tehlikelerden söz ediyoruz ve en önemlisi, tarihi nedenlerle iki ayrı devlet altında yaşayan aynı halkın birbiriyle kanlı bir sürece sürüklenmesinden söz ediyoruz. Buna karşı da halkın barış çağrısından, savaşa karşı duruşundan söz ediyoruz. Halkın iradesine herkes boyun eğecektir. Halk bu mitingde ne isterse o olacaktır; kuşlardan korkan darı ekmesin. Halkın iradesine yasak koymaya çalışanlar ise gerçek provokatörlerdir. Unutulmamalı ki halkı bu tür mitinglere davet etmek, o halkın iradesine sağı göstermeye gerektirir, ötesi teferruattır…



19 Şubat 2012 Antakya mitingi herkese ders olsun. Bu halkın iradesidir bunu kimse engelleyemez. Üstelik bu kendiliğinden gelip kendini ortaya konmuşsa, bu iradeyi çiğneyip kendi marjinal hallerini yansıtan hesapların kurbanı edemez.



26 Şubat 2012 Antakya’da “SURİYE’YE DESTEK için tüm gücümüzle yer alacağız, bu ikinci mitingde savaşa karşı barışı savunacağız.. Bir asırdır dünyayı kana bulayan emperyalist güçlerin bölgemizi bir kez daha tahrip etmesine, halkları birbirine kırdırmasına tarihi kin ve nefret yaratacak provokasyonlara sürüklemesine müsaade etmeyeceğiz.



26 Şubat günü önemli bir gün, bu günkü miting kadar Suriye’nin, özgürlük ve demokrasi, katılımcı-çoğulcu, sivil bir anayasayla yeniden yapılandırılmasının son halkası olan Anayasa referandumu günüdür. Bölgemizin en demokratik siyasal sistemin kuruluşuna tanıklık edeceğimiz bu günde, Suriye’yi desteklemenin gerçekçi anlamı da belirginlik kazanmaktadır. Solcu geçinen kimi cahil-cühela takımı, yarım-pabuç Erdoğancı yazarlarının iddiasının aksine, Suriye, halkçı yönetimiyle, halkıyla, lideriyle bir bütün olarak özgürlük ve demokrasi çabasında gösterdikleri kararıl, tutarlı direnmeci tutumları ve ürettikleri sonuçlar nedeniyle desteklenmektedir. Halkımızın ortaya koyduğu bu irade böylesi sağlam bir zemin üzerinde yükselmektedir.



Bu mitin 19 Şubat I. Antakya miting ardından II. mitingdir. Hatay’da yapılmaktadır, kim organize ederse etsin o bu toprakların, bu halkın misafiridir. Bu mitingler, insan olarak ortak ülkemizin her insanını ilgilendirir ancak tarihin kirli ve karanlık çıkar hesapları sonucu ayrı iki devlete yaşamaya mahkum edilen aynı halkın vicdanının sesidir, kimlik birliğinin doğal ve haklı toplumsal refleksinin tecellisidir. Bu mitingleri yasaklayan valiliğin, ırkçı-milliyetçi, Erdoğancı komşuluk ilişkilerine ihanet tutumunun bir ifadesi ise, bu halkın refleksi de kardeşlik ve barış refleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolaysıyla, mitingleri organize eden komitelerin, halkın iradesine saygı göstermesi, bu etkinliğin ruhuna en uygun olandır.



19 Şubat I. Antakya mitinginin valilikçe yasaklanması nasıl ki yerle bir edilerek delindiyse, bu gün aldığım duyma göre, bu II. Mitingde valilikçe yasaklanmışsa, aynı şekilde, bu yasaklar delinerek mitingi çok daha güçlüce yapılacaktır. Halkımız meşru hakkını barıştan yana ilanını dile getirirken, yasak kararını, mührünü, bağlı olduğu iktidarı ise ayakları altında izmarit gibi ezerek yerle bir edecektir; yarın 26 Şubat 2012’de II. Antakya mitinginde yer gök inleyecektir. Halkımız, özelliklede Arap halkı Posterlerle, bayrak ve pankartlarla barışı haykıracak, savaşa karşı olduğun ilan edecektir.



Bu mitingin alameti farikası Antakya’dır. Kadim roma kenti Antakya, Türkiye Arap halkının gürleyen yüreğidir. Türkiye’de Arap halkının Kabe’si burasıdır. Bu Kabe’nin anadili Arapçadır, toprağı 7000 yıllık Arap halkının tarihsel serüveninin toprağıdır. Burada yer gök Arapça konuşur, Arapça düşünür, Arapça sevinir ve Arapça hüzün yaşar; yürekler burada Arapça çarpar, sevdaların anadili burada çok daha berraktır. Halkın haklı davası, kimlik hakları, geleceği, sanatı, aşkı, sevgisi burada anadilin gücüyle göklere çıkar, dava olur meşruiyet kazanır; burada yiğitler bu davaları uğruna, hiç düşünmeden bedel öder… Bütün bunlar bir iradedir, bir siyasi iradedir. Bu siyasi irade, halkın en meşru iradesi olarak, yasaları faşizan sivil diktatörlük amaçları için kullanıp yasakları dayatılan karşısına diker; 19 Şubat 2012 Antakya’da düzenlenen ”SURİYE’Yİ KORUYALIM” mitinginin valilikçe yasaklanmasını ret eden halk iradesi aynıyla bu meşruiyeti dikmiştir. Yarında olacak olan budur. Vali yasalarını gayri meşru yasakları için kullanarak “YASAKLADIK” der çıkar. Ama artık bu yasaklar ayaklar altına alınıp hak ettiği yere atılmıştır. Herkes buna hazır olsun yasal haklarımız, meşru taleplerimizin ifadesidir, yasaları yasaklar için çalıştıranlar, kaçınılmaz olarak halkın iradesiyle yüz yüze kacaktır.



SURİYE’YE DESTEK MİTİNGİ” tüm onurlu insanların mitingidir. Çünkü bu destek sadece Suriye için değil, bölge halkları ve kendi halklarımızın geleceğiyle ilgilidir. Bu mitin ülkemizi Yeni-Osmanlıcı militarist yayılmacılığın vahşet kapılarını açmaya çalışan girişimler karşı da bir duruştur.



Yarın hepimiz Türkiye Araplarının Kabe’si Antakya’da “SURİYE’YE DESTEK“ veriyoruz.



Ya şabab el 3urba heyya,


El yom, huva yomuna, irfa3u e-savta kavayya, el yom, yom kadiyatuna el3adila



Not: Miting 26 Şubat Pazar günü Antakya’da Uğur Mumcu bulvarı (Şok Market Civarı ) saat 13.30’da bütün halkımızı “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır demek” için çağırıyoruz." (Samandağ’ından gelecekler ise, saat 12:30’da Antakya’daki Mitinge gitmek için Samandağ 75.yıl Cumhuriyet Park’ında (Yeni Park) buluşuyor. Oradan yola çıkılarak Antakya’ya gelinecektir.)



AKP'NİN EĞİTİM ALDATMACASI

AKP'NİN EĞİTİM ALDATMACASI


ANADOLU-DER / ADANA Şubesi Başkanı Ahmet Pekyen’in de dernek adına ve dünden bu güne gelen mücadele adına katıldığı etkinlikte AKP Hükümetinin zorunlu eğitimde oynadığı oyun sergilendi. Eğit-Sen basın açıklamasını altta veriyoruz.



AKP Hükümeti Zorunlu Eğitimi 12 Yıla Çıkarmamakta,


Aksine Fiilen 4 Yıla İndirmektedir!



AKP, iktidarda olduğu 9 yıl içinde eğitim sistemini okul öncesinden yükseköğretime kadar kendi siyasal-ideolojik çizgisine uygun olarak biçimlendirmeye çalışmıştır. Yıllardır sürekli değiştirilen eğitim politikaları nedeniyle eğitim sisteminin yap-boz tahtasına çevrilmesi yetmiyormuş gibi, şimdi de bizzat iktidar partisinin önerisiyle zorunlu eğitimin kendi içinde kademelendirilerek 12 yıla çıkarılacağı iddia edilmektedir.



Hükümetin hedefi, Türkiye’de zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması değil, Başbakanın bir süredir dile getirdiği “Dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” ifadesine uygun bir eğitim sistemi oluşturmaktır. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmasının bu amacı gerçekleştirmek için bir “kılıf” olarak kullanılması, iktidar partisinin pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da samimi olmadığını göstermektedir.



Zorunlu eğitimin kendi içinde bölümlere ayrılarak kademelendirilmesinin asıl amacı, 8 yıllık kesintisiz eğitim nedeniyle kapanan İmam hatip okullarının 6. 7. ve 8. sınıfa denk gelen bölümlerinin yeniden canlandırılmasına yönelik olduğunu açıktır. Bu şekilde ilköğretim ikinci kademesinin “açık öğretim” şeklinde düzenlenmesi sağlanarak, mevcut eğitim yapısının fiilen esnetilmesi amaçlanmaktadır.



Türkiye’de öğrencilerin okula devam süresi fiilen 6,5 yıldır. Kademeli zorunlu eğitim uygulaması hayata geçirilirse bu sürenin düzenlemede belirtilen 4 yıla inmesi kaçınılmazdır. 4+4+4 şeklinde formüle edilen zorunlu eğitimin kız çocuklarının okula devamını arttırmamakta, aksine kız çocuklarının ilk dört yıldan sonra öğrenimlerine “açık öğretim” şeklinde devam etmelerinin önü açmaktadır.



Zorunlu eğitimin kademelendirilmesine paralel olarak, aynı yasal değişiklikle çıraklık yaşının 14’ten 11’e düşürülmesi dikkat çekicidir. Çocukların ilk dört yıldan sonra okul ortamlarından uzaklaştırılarak, son yıllarda giderek büyüyen bir sorun olan çocuk işçiliğinin yaygınlaşması hedeflenmekte, çocuk emeği sömürüsünün önü bizzat hükümet tarafından açılmaktadır.



12 yıllık kademeli zorunlu eğitimi meşrulaştırmak için 5. sınıftan itibaren çocukları “mesleğe yöneltme” gibi bir gerekçenin ileri sürülmesi, yapılmak istenen asıl değişikliklerin üzerini örtme amacı taşımaktadır. Türkiye’deki mevcut eğitim sisteminin yapısı ve niteliği göz önüne alındığında 10 yaşına gelmiş bir çocuğu mesleki alanlarda tercih yapmaya zorlamanın hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. İlgi, yeteneklerin ve becerilerin yeni şekillenmeye ve bulgulanmaya başladığı, soyut ve somut algılamaların oturma aşamasında olduğu bu yaş grubu çocukları “mesleğe yöneltme” zorlaması içine itmek, çocuklarımıza yapılacak en büyük kötülük olacaktır. 4 yıllık temel eğitim üzerine inşa edilmesi önerilen bu süreç, çocuk psikolojisi bakımından da sakıncalıdır.



Tüm toplumu yakından ilgilendiren böylesine önemli bir konuya yönelik politikalar belirlenirken, bilimsel veriler ve somut ihtiyaçlar üzerinden belirlemeler yapılması gerekmektedir. Başbakan’ın “dindar nesil yetiştirme” özlemleri ve siyasi iktidarın ideolojik tercihlerinden hareketle eğitim sistemi ve öğrencilerin geleceği ile oynanmak istenmesi kabul edilemez.



Sayısal veriler kademeli eğitim isteyenleri yalanlıyor!



8 yıllık zorunlu eğitimin eleştirilecek pek çok yönü vardır. Özellikle ilk uygulanmaya başlandığı dönemden itibaren belirlenen hedeflerin çok uzağında kalınmıştır. Okullarda fiziksel donanım ve altyapı hazırlıkları tamamlanmadan uygulamaya geçilmesi ile birlikte çok sayıda sorun yaşanmıştır ve bu sorunlar hala çözüm beklemektedir.



Zorunlu eğitimin süresinin artmasının okullaşma oranları üzerinde belirgin bir etkisi olduğu açıktır. Türkiye’de ilköğretimde net okullaşma oranı 1997-1998 eğitim öğretim yılında yüzde 84,74’den yüzde 98,41’e; ortaöğretimde okullaşma oranı ise yüzde 37,87’den yüzde 69,33’e çıkmıştır.



Özellikle kız çocuklarının eğitime erişiminde zorunlu eğitim çok önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. 1997-1998 eğitim-öğretim yılında ilköğretim devam eden kız öğrencilerin oranı yüzde 78,97 iken, 2010-2011 yılında bu oran yüzde 98,22’ye; ortaöğretimde ise yüzde 34,16’dan yüzde 66,14’e çıkmıştır. Kız çocuklarının eğitime katılmasında hala sorunlar vardır. Ancak mevcut rakamlar zorunlu eğitimin kademelendirilmesini savunanların tezlerini tamamen çürütmektedir.



8 yıllık kesintisiz eğitimin mesleki eğitimi zayıflattığı iddiaları gerçek dışıdır. 1997-1998 eğitim öğretim yılında mesleki ve teknik ortaöğretimde 950 bin öğrenci öğrenim görürken, 2010-2011 öğretim yılında bu sayı yüzde 111 artarak 2 milyon 73 bine çıkmıştır.



Bütün bu veriler, AKP’nin eğitim sistemini kendi siyasal özlemleri ve ideolojik amaçları doğrultusunda şekillendirmek istediklerinin ispatı niteliğindedir.



Zorunlu eğitim 15 yıl olmalı, çocuklarımızın geleceği ile oynanmamalıdır!



Eğitim Sen, zorunlu eğitimin süresinin arttırılmasını ve gerekli altyapı hazırlıklarını yapılarak, 3-4 ve 5-6 yaş olmak üzere 2 yıl okul öncesi, 9 yıl ilköğretim ve 4 yıl ortaöğretim olmak üzere 15 yıla çıkarılmasını savunmaktadır. Değişik zamanlarda yapılan pek çok akademik ve bilimsel tartışmalarla doğruluğu onaylanmış bu önerimiz, getirilmek istenen düzenlemeye alternatif olabilecek en doğru ve bilimsel modeldir.



Sendikamız 8 yıllık zorunlu eğitimin tartışıldığı günlerde çeşitli öneriler sunmuş ancak bu önerilerimizin gerçekleşmesi mümkün olmamıştır. Bizim önerimiz, 2 yılı okulöncesi, 9 yılı temel eğitim, 4 yılı ortaöğretim olacak şekelde yapılacak 15 yıllık zorunlu eğitim düzenlemesinde 9. ve 10. sınıfların mesleki yöneltme sınıfları olarak öngörülmesi şeklindedir. Ortaöğretim sistemi, çok amaçlı ve program seçmeli olarak yeniden düzenlenmeli ve çocuklarımızın sadece kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda seçim yapmaları sağlanmalıdır.



Eğitime “kazı kazan” mantığı ile bakarak günü kurtararak kazançlı çıkacağını sananlar, koskoca bir geleceği kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu görmek istememektedir. Eğitim Sen, gün geçtikçe paralı hale getirilen eğitim hizmetlerinden herkesin eşit ve parası olarak yaralanmasını talep etmekte, eğitim sisteminin her yaştan öğrencilerimizin daha nitelikli, laik, bilimsel ve demokratik bir eğitim sürecinden geçmesini sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmesini savunmaktadır.



Öğrencilerimiz, okul öncesi ve ilköğretim süresince ilgi ve yetenekleri doğrultusunda rehberlik ve yönlendirme eğitimi almalı ve hangi mesleğe yöneleceklerini siyasi iktidarın tasarrufları değil, bizzat kendileri belirlemelidir. Mesleğe yöneltme uygulamaları, AKP’nin hedeflediği gibi “dindar nesil yetiştirme” hedefiyle değil; eğitim sisteminin laik, bilimsel ve demokratik bir temele dayandırılarak gerçekleştirilmelidir.


Şube Yürütme Kurulu Adına


Kamuran KARACA


Şube Başkanı


YENİ ANAYASA YENİ SURİYE



Mihrac Ural – 24 Şubat 2012



Bu yazımı, 135 yıldır sivil anayasa yapmayı başaramayan cumhuriyetteki Osmanlılara, Onların devamı olan, Yeni Osmanlıcı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük hükmüne, oyalama ve aldatma üzerine kurulu ikircimli iç ve dış siyasetine kapak olmak üzeri ithaf ediyorum. Ayrıca, cehaletin, bilgisizliğin, halktan kopuk marjinal hallerin, uluslar arası medya bilgisini geçmeyen kin ve nefret söylemli Erdoğancı sözde sol yazarların suratına bir şamar olarak tevdi ediyorum.



Suriye el mukaveme, bi isim şu3ub el mıntıka se tekun bi hayr ve se tabka bi hayr ve se tantasır bi şa3ba ve kiyadete 3al kul zalim diyorum…




“Madde 60 Fıkra 2: Halk meclisinin en az yarısı işçiler ve köylülerden oluşur. İşçi ve köylü tanımı kanunla belirlenir.” يجب أن يكون نصف أعضاء مجلس الشعب على الأقل من العمال والفلاحين، ويبين القانون تعريف العامل والفلاح.



“Madde 42 fıkra 2: Her vatandaş düşüncesini özgür ve açıkça sözlü ya da yazılı ya da her türlü araçla ilan etme hakkına sahiptir.”



Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية



***



Suriye 26 Şubat 2012 Pazar günü anayasa referandumuna gidiyor. 15 Ekim 2011 tarihli 33 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Mazhar el Amberi başkanlığında hukuk dalında yüksek şahsiyetlerden, siyasal bilimci ve anayasa hukuk profesörlerinden oluşun 29 kişilik heyetin, en geç 4 ay içinde anayasa hazırlaması görevi, halkın onayına sunulan anayasa metninin çıkmasıyla sonuçlanmış oldu. Suriye, altta da sunacağım kimi maddelerinden anlaşılacağı gibi, bölgenin en demokratik sistemini, en demokratik sivil, çoğulcu ve katılımcı demokrasisini, düşünce özgürlüğünü, toplumun farklı etnik ve kültürel mozaiğini güvence altına alıp, geliştirmeyi hedefleyen, siyasi mülteciliğin hak olduğu ilkesini benimseyip, seçilmişlerin ülkesinde halkın, hak için hakla yönetimini esas alan ve 21 Yüzyılda emsali olmayan bir ilkeyle, parlamento üyelerinin %50’sindan fazlasının emekçilerden (İşçiler ve köylülerden) oluşmasını şart koşun bir, sivil anayasaya sahip tek ülkesi olmuştur. 26 şubat 2012 Pazar anayasa referandumu günü, sadece Suriye için değil, tüm bölge halkları için önemli bir gün haline gelmiştir demek abartılı olmayacaktır.



Bölgemizde, İran’ın dini temeldeki anayasal yapılanması, Ürdün’ün monarşi anayasası, Lübnan’ın etnik ve mezhepsel veriler üzerine kurulu anayasal yapısı, Irak’ın Amerikancı işgal ürünü anayasası ve Türkiye’nin 135 yıldır bir türlü içinden çıkamadığı tek boyutlu, toplumsal dokusuyla uyumsuz, askeri vesayet anayasalarına göre, Suriye anayasası gerçek anlamda bir özgürlük ve demokrasi, çoğulcu ve katılımcı sivil bir anayasaya olarak belermiştir.



Soğuk savaş döneminden kalma, tek partili, 21.yy everensel gelişmelerine artık ayak uyduramayan ve sıkıntıların zemini olan rejimi, bu anayasayla ve bir yıldır süren “devrim gibi reformlar”la, ülkenin hiçbir dinamiğini heder etmeden, bölünüp parçalanmadan, kırılmadan, dökülmeden yeniden yapılandırılmaktadır. Soğuk savaş artığı Kuzey Kore, Küba gibi çok az sayıda ülkeden biri olan Suriye, bu açılımını evrimci, barışçıl tarzda sistemin içinden gelen güçle yapabilmesi önemlidir. Doğu Avrupa sosyalist ülkelerini yaşadığı sistemsel çöküş, ya da Irak, Libya gibi ülkelerin kırılmalarla yaşadığı ve istikrar yerine yıkımdan başka bir sonuç elde etmediği ülkelere göre Suriye, dünya şer güçlerinin ağır baskınsına, silahlı şebekelerin yarattığı kaoslara rağmen halkçı yönetimi ve lideri etrafında kenetlenerek bu aşamayı geçme çabası vermektedir.



Bu veriler tamamen Suriye gerçekliğinin 7000 yıllık tarih sentezleri içinde ve son yarım asırdır sürdürdüğü kararlı, dengeli iç ve dış politikalarda aranmalıdır; Baas partisi gibi katı ideolojik partilerin tek başına hakimiyetinin sürdüğü bir koşulda bu açılımların kırılmadan ikame edilebilmesi önemli oranda Hafız Esad’ın yaptığı, tashihat hareketiyle yakından ilgidir; 16 Ekim 1970 hareke el tashihiye, Baas’ın katılığını açımlayan, daha çok halkçı bir parti konumuna getirin girişimi oldu. Bu açılım üzerinde bu günkü açılımlar toplumsal kabul gerebildi.



Suriye, halkçı yönetimi kendi tarihinin birikimleri üzerinde toplumu için çırpınan bir yönetimdir. Bunu son yarım asır içinde ortaya koyduğu anti-emperyalist duruşta olduğu kadar ülke içinde sürdürdüğü halkçı politikalarla da kökleştirmiştir. Suriye ekonomisini güçlü kılan 25 yıldır doların fiyatında hiçbir değişikliğin olmaması (1$ =50 Sl yaklaşık), 25 yıldır ekmek fiyatının da değişmemesi ( 15 Sl = 30 Cent), faiz oranlarının düşüklüğü, kredi olanaklarını güçlü olması, enflasyonun sıfıra yakın hallerinin on yılar boyu sürmesi önemli bir belirtidir; son 6 ay içinde akıl almaz ambargolar altında bile bu verilerde tedirgin edici bir değişimin olmaması Suriye’nin dengelerini anlatması açısından çok önemli birer veridir. Bu veriler ki, Suriye diplomasinde gözlemlenen dengeli, sakin yönelimleri de belirlemektedir. Bu aynı zamanda Suriye toplumsal dengelerinin etnik ve inançsal farklılıklarına rağmen kırılmaya gitmeden kendini yeniden organize ederek özgür ve demokratik bir anayasada hak güvencesine kavuşması bu zemin üzerinde daha anlaşılır bir sonuçtur. Buradan baktığımızda 33 nolu 15 Ekim 2011 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükmü olan 4 ay gibi kısa bir sürede böylesine demokratik bir anayasa oluşturmayı anlamamız güç olmayacaktır. Bu noktada Türkiye solunun cehaletini, olayları bilgisizce yorumlayıp Suriye halkına karşı, eli kanlı şebekeleri, karşı-devrim çetelerini destekler konuma düşmelerini anlamak zor değildir.



YENİ SURİYE ANAYASASI



Yeni Suriye anayasası yeni Suriye’dir. Bunun için uzun uzun karşılaştırmalara gitmeye gerek yoktur. Eski anayasanın 8. Maddesi, eski Suriye sistemi oluşturan temel bir maddedir. O da aynıyla şudur “MEDDE 8: Baas Sosyalist Arap partisi, devlet ve toplumun önder partisidir ve İlerici Vatan Cephesi liderliğini, toplumun güç ve etkinliklerini birleştirip Arap ümmeti hedefleri hizmetine koymak üzere yerine getirir.”



Bu madde ve taşıdığı anlam, ülke yaşamıyla ilgili kurum, yasa, kuruluş, ilişki, yönelim ve seçimleri birinci derecede biçimlendiren bir maddedir. Soğuk savaş döneminin yarım asırlık sürecinde Suriye bütünlüğünü koruyan, feodal yapıyı aşan, halka hizmet götüren, halkçı tüm sonuçları üreten ve bu güne kadar halkın çıkarlarını öncelikli kılan militan, dinamik parti çalışması olarak tecelli etmiştir. Ancak tek boyutlu her sistemde olduğu gibi belli bir zaman dilimi sonunda buda iç bükey çürümeye, kastlaşmaya doğru boyut alır. Bunun sonucunda da siyasal ve toplumsal sorunların doğması kaçınılmaz hale gelir.



a.


Suriye işte bu sistemi, devrim gibi reformları resmi gazetede yayınlayarak halkın kazanımları arasına katıp sivil, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi, düşünce özgürlüğü esasları üzerinde, vatani ve mahalli ölçekte, demokratik seçimlerle oluşmuş meclislerin yönetimine devretmiştir; bunu da 2. Maddede Hakimiyet, Halkın, halka, halk için ilkesi üzerine kuruludur.” Diyerek belirlemiştir.



Yeni Suriye siyasal sisteminin temellerini belirleyen 2. Madde bu adımın bir verisidir.


Madde 2 fıkra 2: egemenlik halkındır, ne ferde ne de topluluğu devredilemez. Hakimiyet, Halkın, halka, halk için ilkesi üzerine kuruludur. ( السيادة للشعب، لا يجوز لفرد أو جماعة ادعاؤها، وتقوم على مبدأ حكم الشعب بالشعب وللشعب.)



b.


Suriye halkçı yönetim ve demokrat lideri Beşşar Esad’ın etkin girişimleri ve halktan aldıkları destekle, eski sistemi aşmıştır. Yeni anayasada her türden ayrımcılığı karşı bir duruş sergilenmiştir, özellikle Arap milliyetçiliğine yoğun vurgu yapan eski sistemi aşarak ülkenin farklı etnik dokusuna farklı inanç dokusunu zedeleyen algıları tasfiye etmiştir. Yeni 8. Ve 33. Madde bunun ifadesidir;



Madde 8 fıkra 4: hiçbir siyasi çaba ya da parti ya da siyasi topluluk, dini ya da mezhebi ya da kabileci ya da bölgeci ya da kastçı ya da meslekçi ya da cins ayrımcılığına ya da asalet ya da soy ya da ırk ya da renk ayrımcılığı üzerine inşa edilemez. لا يجوز مباشرة أي نشاط سياسي أو قيام أحزاب أو تجمعات سياسية على أساس ديني أو طائفي أو قبلي أو مناطقي أو فئوي أو مهني، أو بناءً على التفرقة بسبب الجنس أو الأصل أو العرق أو اللون.



“Madde 33 fıkra 3: Vatandaşlar hak ve ödevler karşısında eşittirler, cinsel ya da soysal ya da dilsel ya da dinsel ya da inançsal nedenlerle hiç bir ayrımcılığa maruz kalamazlar.” المواطنون متساوون في الحقوق والواجبات، لا تمييز بينهم في ذلك بسبب الجنس أو الأصل أو اللغة أو الدين أو العقيدة .



c.


Suriye eski siyasal sisteminde ağır Arap milliyetçiliği egemendi. Soğuk savaş dönemi, sömürge bir ülkenin uluslaşma süreçleri içinde bir ölçüye kadar o kesitte anlamlı gibi gelebilecek ulusçu ağırlık, 21. Yy için artık geçerliğini yitirmiştir. Yeni Suriye, çağdaş özgürlüklerin, demokrasi ve çoğulculuğun siyasal sistemini oturtma çabası yeni anayasada sarih olarak belirlenmiştir. 9. madde, ülke birliğinin esasları ve zenginliği içinde çok etnik yapılı, çok kültürlü bir tarihsel miras üzerinde yükseldiği ve bunların korunması gerektiği üzerinde belirlemesini yapmıştır. Suriye, sadece Arapların değil farklılıkların ülkesi olduğu gerçeği bu maddeyle kesin olarak belirtilmiştir.



Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية



d.


Suriye eski sistemi tek parti olan Baas partisinin görüşleri temelinde toplumu ve devleti yönlendirirdi. Bu gün ise, bu yönlendirme demokratik seçimlerle oluşan meclislere aittir 12. Madde bunu belirtmiştir;


“Madde 12: Vatandaşlar, vatani ve mahalli ölçekte demokratik olarak seçilmiş meclisler ve kurumlar aracılığıyla egemenliklerini ve devlet yapılanmasını ve toplumsal yöneticiliklerini icra ederler.” المجالس المنتخبة ديمقراطياً على الصعيد الوطني أو المحلي مؤسسات يمارس المواطنون عبرها دورهم في السيادة وبناء الدولة وقيادة المجتمع.


e.


Eski Suriye siyasal sistemi tek boyutlu bir sistemdi. Hafız Esad’ın 16 Ekim 1970 “tashih harekatı”yla yaptığı açılım, bu gün Beşşar Esadı’ın reform ve anayasa adımıyla 21. Yüzyılın gereklerine uygun evrensel demokrasi ve insan hakları normlarına uygun yeni bir sisteme kavuşturulmuştur. Bu sistemin en önemli unsuru döşünce özgürlüğünün tüm boyutlarıyla içselleştirilmesidir. Tek partili yönetimden buraya gelmek ise önemli bir başarıdır. Suriye’nin çağdaş, laik halkının talepleri doğrultusunda ileri bir adımdır. 42. Madde bu açıdan oldukça anlamlıdır. Eski sistemin şartlı düşünce özgürlüğü bu maddeyle aşılarak, özgürlüğü ikame etmiştir.



“Madde 42 fıkra 2: Her vatandaş düşüncesini özgür ve açıkça sözlü ya da yazılı ya da her türlü araçla ilan etme hakkına sahiptir.”



f.


Bu satırların yazarını olduğu kadar, bölgenin tüm ilerici güçler açısında önemli bir unsur olan mülteci yasasının anayasaya yansıyan en önemli belirtisi yeni sistemin bir parçası olarak yerini almıştır. Suriye’yi tanımlayan en önemli özelliği bölge devrimci güçlerinin anavatanı olmasıdır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin kıyımından kurtulmak için Suriye’ye akan Türkiyeli devrimci mülteciler, Saddam zulmünden kaçan 2 milyon Iraklı ilticacı, İsrail istilasından kaçıp Suriye’ sığınan yüz binlerce Lübnanlı, bir milyona yakın Filistinli ilticacı, Suriye’yi kendi anavatanı olarak gördü. Bu bir gelenektir, siyasal bir duruştur, emperyalizme ve bölge gerici güçlere karşı bir barikattır, mevzisidir. Yeni Anayasa 39. maddede bunu mültecinin tek güvencesi olan, zulmünden kaçtığı yönetime teslim edilmemesinin garantisini vererek belirlemiştir.


“Madde 39: Siyasi mülteciler siyasi ilke ve özgürlük mücadeleleri nedeniyle asla teslim edilmezler.” لا يسلم اللاجئون السياسيون بسبب مبادئهم السياسية أو دفاعهم عن الحرية.



g.


Yeni Suriye’nin karakterini ise yeni anayasada en iyi betimleyen madde Suriye toplumunu ve devletinin çıkarlarını koruyacak olan meclisin bileşeniyle ilgili maddesidir. Bu da Suriye’nin halkçı karakterini korumada gösterdiği ısrarın ikamesidir. Bütün maddeleri bir yana, temsili demokrasinin toplumsal-siyasal-ekonomik sistemi belirleyen en önemli mekanizması olan vatan meclisinin bileşimine getirilen kıstaslar, o sistemin de hangi türden bir sistem olduğun belirler. İşte yeni anayasanın 60. maddesi bunu kesin bir hükme bağlıyor. Suriye emekçilerin (işçilerin ve köylülerin) ülkesidir diyor, halkın halk için hakimiyetinin en anlamlı anayasal dayanağı da böylesi açık bir belirtiyle 60. Madde olarak kayıtlara geçiyor.



“Madde 60 Fıkra 2: Halk meclisinin en az yarısı işçiler ve köylülerden oluşur. İşçi ve köylü tanımı kanunla belirlenir.” يجب أن يكون نصف أعضاء مجلس الشعب على الأقل من العمال والفلاحين، ويبين القانون تعريف العامل والفلاح.



SONUÇ



26 Şubat 2012 Pazar günü Suriye halkının milyonları milyonlara katarak özgürlük ve demokrasiye açılan en büyük penceresi yeni anayasasını onaylayacaktır. Bu adımla tamamlanmış olan yeni sistemiyle Suriye, başta Türkiye’nin aldatmacalarıyla meşhur Erdoğan yönetimine ve bölgemizin tüm ülkelerine ders veren siyasal atılımını tamamlamış olacaktır.



Suriye bu adımla, ülkemizin kimi cahil soluculara, kin ve intikamdan başka verisi olmayan, kof söylemlerle, uluslar arası medya yalanlarıyla şekillenmiş sığ algılarına da yerinde bir cevap olacaktır.



Suriye’yi bu atılımı yaparken dünya şer güçleri, halkın kazanımlarını kullanmanın yollarını kesmek üzere bu gün Tunus’ta karanlık odalarda toplantılarını sürdürmektedir. Eli kanlı şebekeleri destekleme kararı almakta, halk indinde temsili gücü olmayanları tanıyarak Suriye’nin meşru ve halkçı yönetimine yeni baskılarla saldırma planları yapmaktadır. Emperyalistlerin, Siyonistlerin, gerici Arapların ve Erdoğan yönetiminin birleşik karanlık ve kanlı güçlerinin diz çökertemediği Suriye, yeni anayasasıyla daha güçlü direnecektir; halkın desteği daha çok ve daha etkin olacaktır.




ANADİLİM; ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM



Mihrac Ural – I. Yayımı 24 Şubat 2009. II. Yayımı 21 Şubat 2012 Salı.



21 Şubat dünya anadil günüdür. UNESCO bu gün insanlık kültür birikiminin temel taşı olan anadiller için koruma kararı almıştır. Ama BM kurumları diğer kurumları gibi, bu kurumda zaman zaman emperyalist çıkarların gölgesi altında gerçek anlamda yok edilmek istenen anadilleri korumaktan çok, bu isim altında anadil kadar o dilin insanların da katledenlere hizmet ediyor gibidir. Buna rağmen, benim anadilim Arapçadır. Türkiye’de 8 milyon Arap yaşar (www.turkiyearaplari.org) . 80 yıldır alfabesi yasak, 70 yıldır Arapça yasak. Arapça dünyanın en zengin dilleri arasınadır; yüz binlerce kelimesi ve sürekli kelime üretme kapasitesiyle Arapça yeryüzünün en kapsamlı dili olarak, felsefe, bilim, teknik, hukuk ve sanat için en elverişli dilerdendir. Allah bile Kuran’ı bu dille indirme gereği görmüştür.




Tüm dille saygım kadar kendi ana dilime de saygıyı aradım her zaman. Ama bunun karşılığında hep öteledim. On yıllarca birlikte yürüdüğümüz cahil solcular bile ırkçı-milliyetçi reflekslerle anadilime kendi onursuzluklarıyla baktılar. Her şeye rağmen tüm anadillere, eksilmeyen ve hiç bir nedenle azalmayacak olan saygım gereği, Arapça anadilime saygı ve özgürlük istiyorum. Anadiller yaklaşımım, benim demokratlığımdır, barış ve sevgi temelinde dost edinme ilkemdir. Bu vurgu, bu ülkede barış içinde bir arada yaşmanın temel ilkesi olarak görüyorum. Anadilime özgürlük istiyorum. Halkımın siyasal kimlik mücadelesini tek bir program maddeyle özetle derseniz işte o da budur; “İlk öğrenimden yüksek öğrenime kadar resmi okullarda Arapça anadille eğitim hakkı” derim. Bu benim en doğal hakkımdır. Bu halkımın varlık hakkı ve geleceğidir. ANADİLİM ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM olması esprisi sanırım her şeyi anlatmaya yeter.



.



Bundan üç yıl önce yazmıştım birlikte okuyalım;




21 Şubat dünya ülkeleri ana dil günü kutlanıyor. Arkadaşlar, ana dilim tutsak. İlkokula gittiğimde hiç Türkçe bilmiyordum. Ben gibi tüm mahallemin çocukları Arapçadan başka dil bilmezdi...




Cumhuriyetin öğretmeni sağ olsun, parmak uçlarımızı toplamamızı emrederdi ve cetvelle uçlarına tüm gücüyle vurup bizi “terbiye” ederdi. Bu eli sopalı hocalar birere cumhuriyetteki Osmanlılardı.




Evet “terbiye” olduk, iyi kötü Türkçe öğrendik, bir çok kitap, binlerce makale yazdım, yılda yaklaşık 100 uzun makalem çıkar, yine kendimi milliyetçilere beğendiremedim; yazımın kırıklıklarından mı? Başka bir şeyden mi? Bilemem ama ben ana dilim gibi, Türkçeyi de bütün dilleri de seviyorum, ülkemi de. İnsanlığı bir aile her dili de bir servet kaynağı sayıyorum, insanlık kültür zincirinin olmasa olmaz halkalarıdır diller. Biri koparsa tümü dökülür…




Türkçe ibadetin bir hak olduğunu savundum, ana dilim Arapçanın “kültür emperyalizmi” suçlamasına maruz kalmaması bu nedenle de ezilmemesi için öncelikle Türkçenin bağımsızlığını savundum durdum. İslam inancının Arapçaya mahkum olmadığını, Türkçe ibadetin, Arapça ibadet gibi olmasının da arkasında durdum…




Ben ne kadar seviyorsam onlar da sevsin, bu ülke birimizin değil hepimizin olduğunu hissedelim birlikte dedim...




Ben, tüm dillerin özgürlüğünü ve özgürce konuşulup, kamu kaynaklarından eşitçe yararlanmasını dile getirdim. Bu uğurda anadilimden önce, herkesin anadiliyle özgürce yükselmesinin taraftarı oldum; onlar için varım, onlar benim için olmasınlar buna içerlenmeyeceğim, alıştığımı ifade ettim…




Ama onlar için karınca kadarınca bir katkı da olsa mücadelemi anlasınlar, bu mücadeleye küçük bir katkı da olsa ana dilime özgürlük desinler, demokrasiyi savunsun hak sahipleriyle omuz omuza olsunlar diyorum…




Davetim budur.




Bu daveti şu güzelim şiirle sizlere iletiyorum...




*************************************



Bedri Rahmi Eyüboğlu



ÜÇ DİL




En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin


En azından üç dil



Birisi ana dilin


Elin ayağın kadar senin


Ana sütü gibi tatlı


Ana sütü gibi bedava


Nenniler, masallar, küfürler de caba


Ötekiler yedi kat yabancı


Her kelime arslan ağzında


Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla


Kök sökercesine söküp çıkartacaksın


Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek


Her kelimede bir kat daha artacaksın



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Canımın içi demesini


Kırmızı gülün alı var demesini


Nerden ince ise ordan kopsun demesini


Atın ölümü arpadan olsun demesini


Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini


İnsanın insanı sömürmesi


Rezilliğin dik alası demesini


Ne demesi be


Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin


En azından üç dil


Çünkü sen ne tarih ne coğrafya


Ne şu ne busun


Oğlum Mernus


Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.




İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

19 Ocak 2012 Perşembe

Başka bir Suriye



Arap Dünyası uzmanı Fransız akademisyen Pierre Piccinin ve Fedva Süleyman



Mihrac Ural’ın notu – 17 Ocak 2012 / Salı

Bu kez Hürriyet gazetesinden bir paylaşım yapacağım. İlk andan itibaren Suriye olaylarını yerinde gözlemleyerek yazıyorum. Açık ve net olarak taraf olduğumu belirterek yazıyorum. Bu veriler devam ettikçe de taraf olmaya devam edeceğiz. Suriye iki anavatanımdan biri olduğu için değil, Bu taraflılığım gerçeklerden yana, haktan yana oluşumla ilgilidir; doğrularımın arkasında durmamla ilgilidir. Bunu özellikle Türkiye solu anlamakta sancılı davranıyor ve karalamalar başlıyor. İlla bir yabancı bunu söylemesi gerek. Öyle alışmış akıl algıları. Neden olmasın…

İşte, elin yabancısı Arap Dünyası uzmanı Fransız akademisyen Pierre Piccinin yazıyor, alıp okusunlar bakalım. İkna edici veriler bunlarsa hayhay, doğru nereden gelirse gelsin hoş geldi sefa geldi….

Oysa bizim aktardıklarımız akademik ölçekte derinlemesine ve genişlemesine bilgi aktarımıydı, gerçeğin tak kendisiydi. Buna rağmen zararı yok, bu yolla anlamak istiyorlarsa buyursunlar bu yoldan gerçekleri anlasın ve buldukları doğruların arkasında dursunlar…

http://www.hurriyet.com.tr/planet/19690319.asp

“Sebla Kutsal - 16 Ocak 2012

http://www.hurriyet.com.tr/p/spacer.gif

Arap Dünyası uzmanı Fransız akademisyen Pierre Piccinin, Suriye'den döner dönmez, orada gördüklerini hurriyet.com.tr'ye anlattı. Haberlerde okumaya alışık olmadığımız bu Suriye tablosu, insana bildiklerini yeniden sorgulatıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/p/spacer.gif

Aylar önceydi. Suriye, yine bugünkü gibi kaynamaktaydı...

Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı oluşan muhalif cepheyle, resmi güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanıyor, sivil vatandaşlar hükümet eliyle öldürülüyordu.

Bölgeden gelen bilgiler, benim ve birçok kişinin zihninde böyle bir ‘Suriye gerçeği’ yaratıyordu...

Bu haberlere göz gezdirmekteydim ki, bir köşe yazısına rastladım. Temmuz ayında, gözlem amacıyla Suriye’de bulunan bir Fransız akademisyenin orada gördüklerinden, yaşadıklarından alıntılar vardı yazıda.

Pierre Piccinin isimli bu akademisyenin anlattıkları, her gün ajanslara düşen Suriye haberlerinden çok farklı bir tablo çiziyor, beni bildiklerimi sorgular hale getiriyordu. Kafamda oluşan soru işaretleriyle, bu adamın peşine düşmeye karar verdim.

Tarih bilimcisi, politolog ve Arap Dünyası uzmanı olan Piccinin ile temasa geçtiğimde, yine Suriye’ye gitmek için yolculuk hazırlığındaydı. Noel’den önce ülkeye varacak ve 2012’yi orada karşılayacaktı...

Bu ziyaret sonrasında neler anlatacağını merakla ve sabırsızlıkla bekledim. Suriye’den döner dönmez sorularımla dikildim karşısına.

"BİZ DEVRİMİZ"

Bu seferki gidişinde ağırlıklı olarak Şam, Humus ve Hama’da araştırma yapan Piccinin, söze "Muhalif grup yok, muhalif gruplar var" diyerek başladı:

"28 Aralık’ta Humus’a vardığımda üniformasız ama silah taşıyan bir grup aracımı durdurdu ve aradı. Daha sonra pasaportumu istediler. Pasaporttaki 2009 tarihli İran vizesini görünce sinirlendiklerini fark ettim. Beni araçtan indirip, bir kahve içmeyi teklif ettiler. ‘Olur ama siz kimsiniz?’ dedim, yanıtları çarpıcıydı : ‘Biz devrimiz!’. Aradığımı bulmuştum."

"VAHŞETTEN RADİKAL İSLAMCILAR SORUMLU"

Kahve içmek için isyancıların saklandığı binaya girdikten sonra yaşadıkları, duydukları şaşırtıcıydı:

"İçeride yirmi kadar adam ellerinde silahlarla yerdeki döşeklerde oturuyordu. Aralarında bir de kadın vardı: Fadva Süleyman. Bu kadın, Suriye’de çok ünlü bir oyuncuydu, şimdi devrim için mücadele ediyordu. Akşam olurken, keskin nişancıların silah sesleri duyulmaya başladı. Geceyi isyancılarla geçirdim.

Fadva Süleyman bana olan biteni anlattı tüm gece. Genç kadına göre, Humus’taki direniş ne Suriye Ulusal Konseyi’ne (SUK), ne Selefilere, ne de Müslüman Kardeşler’e bağlıydı. Diğer şehirlerdeki direnişçilerle de birlik olmadıklarını vurguladı. Süleyman, ülkedeki vahşetin büyük bir bölümünden de Selefilerin sorumlu olduğunu belirtti."

"MUHALİFLER GÜÇ KAYBEDİYOR"

Humus’taki direnişin diğer şehirlerden farklı olduğunu, burada muhalif eylemlerin silahlı hücrelerde planlandığını ve iki semti kontrolleri altında tutan isyancıların kalaşnikofları, el bombaları olduğunu söyleyen Piccinin şöyle devam etti:

"İsyancıların tanıklığına göre, hükümetin ordusu İranlı tetikçiler tarafından destekleniyor. Fadva Süleyman, tek çarenin direnişten galip çıkmaları olduğuna inanıyor. Ancak muhaliflerin, Rusya ve Çin tarafından da desteklenen hükümet güçleri karşısında gitgide gücünü yitirdiğini de belirtti.

Sabahı makinalı tüfek ve top sesleriyle karşıladık. Uyandığımda tüm isyancılar gitmişti. Sadece bir kişi bırakmışlardı beni gözlemesi için. Ben uyanınca birkaç grup muhalif geldi. Bana kötü davranılmadığını, muhaliflerin arasına kendi isteğimle girdiğimi anlattığım bir video çektiler."

"ORDU CAN KAYBINDAN KAÇINIYOR"

Humus’tan sonra Hama’ya geçen Piccinin, bu şehirde başka bir gerçeklikle karşılaştığını dile getirdi:

"30 Aralık’ta Hama’ya vardım. Bir grup muhalife rastladım. Hükümet güçlerine taş atıyorlardı. Onlar da buna göz yaşartıcı bombayla karşılık veriyordu. İsyancıların arasına karıştım. İçlerinden biri beni liderlerine götürdü.

Hama’daki vaziyet, Humus’takinden çok farklıydı. Temmuz ayındaki ziyaretime kıyasla, isyancı güçleri zayıflamış buldum. Göstericiler silahlı değildi. Şehrin hiçbir yerinde silahlı unsur görmedim. Oysaki şehir Temmuz’da muhaliflerin elindeydi. Ağustos’ta kontrolün ordunun eline geçtiğini öğrendim.

Taşla saldıran göstericilere askerler göz yaşartıcı bomba ile karşılık veriyordu. Silaha davrandıkları zamanlar çok nadirdi. Görünen o ki, orduya verilen emir, can kaybından mümkün mertebe kaçınmaları yönündeydi. Yani, Hama kan ve ateş içinde değildi."

"CİNAYETLERİ İŞLEYENLER SURİYELİ OLMAYABİLİR"

Pierre Piccinin’in, haberlerde yer alan şiddetli çatışmalara yönelik farklı iddiaları vardı:

"Bazı muhalif güçler askeri devriyelere, ölümcül pusular kurarak saldırıyor, kelle uçurma ve çeşitli uzuvları kesme gibi korkunç eylemler yapabiliyor. Hatta bazen bu vahşeti, kendilerini desteklemek istemeyen, hükümeti destekleyen sivillere de yaptıkları oluyor.

Bu cinayetleri işleyen grupları kimlerin oluşturduğunu anlamak çok zor. Muhaliflerin bu kesimiyle hiç iletişime geçmedim, ama birçok tanıklık dinledim. Uzuvları kesilmiş cesetleri morglarda görmek mümkün. Bunları yapanların gerçekten Suriyeli olup olmadığı bilinmiyor. Baasçı rejimin düşmanı olan Katar’dan ve Suudi Arabistan’dan gelmiş olabilirler."

"DEVRİM ŞİMDİLİK MÜMKÜN DEĞİL"

Fransız akademisyenin Esad karşıtı devrimin ne kadar olası göründüğü sorusuna yanıtı da tahmin edilenin aksineydi:

"Muhaliflerin bir bütün değil, hatta haberleşmede bile bulunmuyorlar. Bölünmüş ve sayısal açıdan küçük bir muhalefet var ortada. Böyle bir oluşumla devrim pek mümkün değil gibi. Kaldı ki, Hıristiyanlar, Aleviler, Dürzüler İslamcılardan korktuğu için Esad’a destek vermeye devam ediyor. Bu ülkede, Tunus’taki, Mısır’daki, Libya’daki gibi bir ortam kesinlikle yok. Humus’ta da, Hama’da da direnişçiler ne İslamcılarla ne de temeli Türkiye’de atılan SUK ile beraber hareket ediyordu. Eylemlerse orada burada, planlanmadan, yerel olarak yapılıyor. Hama’daki muhalifler, Humus’takilerin silahlanmış olmasını kınıyor. Kısacası, bir birlik bütünlük kesinlikle yok."

"ARAP BİRLİĞİ HEYETİ LÜKS OTELLERDEN ÇIKAMADI"

Şam’da günlük hayatın normal sürdüğünü, halkın yaşamına rutin biçimde devam ettiğini anlatan Piccinin’e, Arap Birliği gözlemcilerinin niçin bir türlü tutarlı ve tatmin edici bir rapor yazamadığını sordum:

"Arap Birliği gözlemcileri doğru düzgün bir rapor yayımlayamadı çünkü bir şey göremediler. Bunun nedeni öncelikle, resmi konvoylar halinde hareket edip zamanlarının çoğunu olay yerinden ziyade lüks otellerde harcamaları. Suriye’de benim rastladığım muhaliflerin hiçbiri bu heyetten birilerine denk gelmemişti. Diğer bir nedense, aslında ortada, batı medyasının aktardığı gibi bir durum yok."

"MEDYA YANLIŞ HABER VERİYOR"

Konu, röportajın can alıcı noktasına, ‘medyanın Suriye’de sergilediği haberciliğe’ gelince her şeyi anlatmasını istedim. Medyanın nasıl haber çarpıttığını örneklerle açıkladı:

"Açık yüreklilikle belirtmeliyim ki, Batı dezenformasyon uyguluyor yani bizi yanlış bilgilendiriyor. Dikkat edin: Bunu söyleyerek Batı medyasının Suriye’ye karşı büyük bir komplo hazırladığını iddia etmiyorum. Yani, Katar merkezli El Cezire gibi kasıtlı olarak yanıltıcı bilgi vermiyor Batı basını. Elbette ki, Batılı medya patronların da birçoğu editoryal çizgisini ekonomik çıkarlarına göre belirliyor. Afganistan, Irak ve Libya haberlerinin bize yansıtılmasında bunun örneklerine sıkça rastladık. Ama Suriye’de durum farklı. Tamamen yöntemsel bir sıkıntıdan kaynaklanıyor bu dezenformasyon."

"MASA BAŞI GAZETECİLİĞİ YAPIYORLAR"

Bugün Suriye ile ilgili haberleri hazırlayan Batılı gazetecilerin yaptığı şeyi ‘masa başı gazeteciliği’ olarak tanımlayan Piccinin, bu savına örnek olarak basına yansımış bir haberi örnek verdi:

"20 Kasım günü, El Cezire kaynaklı ve tüm uluslararası basının yer verdiği ‘Şam’da Baas Partisi’ne roket saldırısı yapıldı’ haberi büyük bir felaket gibi yansıtıldı. Aynı gün, Şam’da iletişimde olduğum bir kaynak, haberin uydurma olduğunu, parti binasının hasarsız biçimde yerinde durduğunu bildirdi. Şam’da iki kişiyi daha arayarak bu bilgiyi teyid ettirdim. Hatta binanın bir fotoğrafını çekip yolladılar bana."

"İNSAN HAKLARI GÖZLEMCİLERİ BASINI ZEHİRLİYOR"

Kısır döngünün yanı sıra, Suriye’deki muhalefetin büyük bir dezenformasyon yaptığına yönelik delillerin arttığını belirten Piccinin’e göre, bu yanlış bilgilerin en önemli kaynağı olarak Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri. Müslüman Kardeşler’e bağlı olan bu kuruluş için «Medyayı, sürekli bir biçimde zehirliyor» diyen Piccinin, yine örneklerle devam etti sohbete:

"Hama’da 15 Temmuz’da katıldığım, Esad hükümeti karşıtı gösterideydim. Katılımcı sayısı 10 binden azdı. Aynı akşam, France 24, Euronews ve Le Monde gazetesindeki haberleri görünce şoke oldum. Göstericilerin sayısını 500 bin olarak yazmışlardı. Kaynaklarıysa Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri’ydi. İşin aslı, Hama’nın nüfusu bile 400 bindi.

Buna benzer bir örneği son ziyaretimde de yaşadım. 27 Aralık’ta Şam’dayken, üniversitede silahlı saldırı oldu. Hemen olay yerine gidip yaralanan öğrencilerin yakınlarıyla sıcağı sıcağına konuştum. Esad karşıtı bir öğrencinin, sınav yapılan sınıfa dalarak, arkadaşları arasından Esad yanlısı olanları vurduğunu öğrendim. Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri bu haberi, ‘Esad yanlısı öğrenciler, muhalif öğrencilerin üzerine ateş açtı’ şeklinde geçti. Haber, Le Figaro’un ilk haberi yapıldı, bunu diğer haber siteleri de takip etti. Şunu diyeyim ki, Suriye’den gelen medya malzemesi hep bu tornadan çıkıyor."

"ESAD YANLISI GÖSTERİLER SANSÜRE TAKILIYOR"

Medyada yanlış verilen haberlerin yanı sıra hiç verilmeyen haberler olduğunu da söylüyordu Piccinin :

"Muhalefetin gösterilerinin fotoğraf çekimi hep yakın plandan yapılıyor, birkaç yüz insan binlerceymiş gibi gösteriliyor. İşin gerçeği, muhalif gösterilerde bir araya gelen insan sayısı binleri bulmuyor.

Beşar Esad yanlısı gösterilerse adeta yok sayılıyor. Oysaki bunlarda yüzbinlerce Suriyeli toplanıyor ve bu insanları gösteri yapmaya zorlayan falan yok. Ben bu eylemlere de katıldım, göstericilerin çoğunun Esad’ı desteklerken samimi olduğunu anladım.

Medyada hükümet, hiç destekçisi kalmamış, her an çökebilecek bir durumda tasvir ediliyor, ancak bu, hiç de doğru değil. Batı medyasından aylardır okuduklarımız Suriye gerçeği değil. Ülkede ne anlatıldığı gibi bir felaket yaşanıyor ne de Esad, görevi devretmesini gerektirecek kadar güçsüz bir durumda."

"SURİYELİ HIRİSTİYANLAR HÜKÜMETİ DESTEKLİYOR"

Ülkedeki halkın 10’unu oluşturan Hıristiyanlarla görüşen Pierre Piccinin’e göre, yükselen İslamcılık önemli bir tehdit:

Suriyeli Hıristiyanlar Arap Baharı ile yükselen İslamcılık dalgası yüzünden oldukça endişeliler. Devrim yaşanan ülkelerde Selefilerin ve Müslüman Kardeşlerin muhalifleri etkisi altına almasından rahatsızlar çünkü yaşanan şiddet olaylarının çoğunlukla bu radikal gruplardan kaynaklandığını düşünüyorlar.

Hıristiyanlar bu senaryoya aşina aslında. 2003’te Irak’ta Saddam devrildikten sonra bu ülkedeki Hıristiyanlar sürekli saldırıların hedefi haline geldi. Bir bölümü, sonunda çareyi Suriye’ye kaçmakta buldu. Mısır’da yaşananlar da buna benzer. Tahrir Meydanı'nda Müslümanlar ve Hıristiyanlar Mübarek’e karşı birlik oldu, omuz omuza direndi. Mübarek devrildikten sonra ise her şey değişti. Ülkenin hıristiyan azınlığı olan Kıptilerden yüzlercesi sürgüne gönderildi. Bu sebeple, radikal İslam yanlısı bir rejimden korkan Hıristiyanlar, laikliği, dolayısıyla dini azınlıkları koruyan Baasçı yönetimi desteklemeye devam ediyor."

0 yorum: