HER FIRSATTA DEVLETİMİZİ TEHTİD EDEN MİHRAC URAL HACKED ! BİZ GELDİK ! KEREM ŞAH NOYAN & ZENCİ MUSA


ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

ÜÇ HARFLİLER GELDİ !

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.


YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.


THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012


SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...



FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.




SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...



SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.





BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.





İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

27 Temmuz 2008 Pazar

TERÖRE LANET

Mihrac Ural

27 Temmuz 2008

saat: 23.30


Şu saatlerde İstanbul’da ardı ardına iki bombanın patladığı haberi dünyaya yayıldı. Bir kıyım, bir yıkım ve insanlık dışı bir girişim olarak, tek amacı insan katli üzerine kurgulanmış bu eylemi şiddetle lanetliyorum. Ben ve benim gibi düşünenler adına şiddetin her türüne, şiddeti temel alan, saldırıyı temel alan her davranışa şiddetle karşı çıktığımızı ve lanetlediğimizi bin kez tekrarla ilan ediyoruz.

Bu bombalar, bu şiddet eylemi, bu bomba patlatma girişimi, kimden gelirse gelsin İnsanlık dışı bir terördür. Ne siyasi ne dini ne de insani bir özelliği yoktur, olamaz da. Terörün tek amacı vardır: kaos yaratmak. Dün üçüncü yayımı için yeni önsözle yayınladığım “Yaratıcı Anarşi” başlıklı makalemde, ülkemize dayatılmaya yönelmiş teröre dikkat çekmiştim. Orada da dile getirdim, ülkemizi bir iç çöküşe sürüklemek için, iç kanlı savaşlara yönlendirmek için bölgemizde uygulanan komploların bir ucunu ikame etmek istemektedirler. Herkesin zayıf ve teslim olduğu bir bölge yaratarak kendi bencil ve zulümden ibaret çıkarlarını dayatmaktadırlar. Bunun başrol oyuncusu ABD’dir ve onun uzantısının uzantısı kulislerinin, komplocu tuzaklarını planlayıcılarının işidir. Kuklaların bol olduğu bir ortamda kendini en iyi şekilde gizleyebilenlerin oynadığı bu çirkin oyunu, sonuçta tek karlı taraf olanların işi olduğundan kimsenin şüphesi olmasın. Dönüp bölgemizde cereyan eden olaylara bir göz atmak, ülkemizi bekleyen kaderi anlamak için yeterlidir. Irak’ın başına gelenler, Lübnan’a, Suriye ve İran’a karşı kurgulananları takip etmek yeterlidir.

ABD, ülkemizin özgürlük ve demokrasi yolundaki doğal gelişimine, halkın alttan yükselen talepleriyle bunun ikamesine karşı yönelmiş çabasına karşıdır. Onlar halkların özgürlük istemlerini bile kullanarak, istenen kaosu yaratmak üzere kirli terör eylemlerini ihdas ederler. Önemli olan bölgede kimsenin düzenli ve rahat olmamasıdır. Herkesin herkesle kavgalı olduğu, boğazlaştığı bir ortamın bulanıklığında onlar çıkarlarını maksimize ederler. Bunun için ürettikleri çılgın ölüm denklemleriyle örülü yaratıcı anarşinin her ülkeye dayatılması için kuklalarıyla işe koyulurlar. Ülkemizde Ergenekon çetesinin taşıdığı mesaj de tas tamam budur.

Ergenekon çetesi, derin devletin bölgemizde kurgulanan ABD planları doğrultusunda, ülkemizi kaosa sürüklemek isteyen bir maşa olarak değişen dengelerin sonucu tefsiye edilmektedir. Demokratik olmayan tüm devletlerin, mutlak olarak derinliklerinde yeni Ergenekonlara ihtiyacı vardır. Bu çeteler derin devletin ve uluslararası emperyalist çıkarların birer maşası olarak, devlet eliyle halka karşı güç kullanmaktan geri kalmaz.

Bölgemizdeki ABD planlarında gündeme gelen kırılmanın bir uzantısı olarak Ergenekon çetesinin üzerine gidilmesi yeni alternatiflerin olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu gün İstanbul’da sahnelenen terör eyleminin, kim tarafından ve hangi açıklamanın arkasına sığınırsa sığınsın, mutlak olarak “Yaratıcı Anarşi”nin bir maşası olarak yapılmış olduğunu belirlemek gerek. Hangi örgüt adı geçerse geçsin, hangi açıklama olursa olsun bu kirli ve zalim iş, bir ülkeyi kaosa sürükleme işidir ve tek amacı yıkım ve kıyımdır. Kardeş kavgasını kanlı hale getirmektir. Derin devletin bir biçimde ahtapot kollarının fiili olarak tezgahlanmıştır.

Bu eylem en çirkin türden bir terördür, askeri açıdan bile insanlık dışıdır. Böylesi ikili patlamada insanlıktan çıkmanın ötesinde bir barbarlık vardır. Önce küçük bir ses bombası ve ardından esas katliamcı bomba, yıkıcı öldürücü etkisiyle ikinci bomba. Bu yöntem bir ABD, İsrail yaratıcı anarşi eylemidir. Lübnan’da da sık sık denenmiştir. Herkesin dikkatini buna çekerim. İlk bombanın etkilerini izlemek üzere üşüşen halkı en çok sayıda katletme amacı taşımıştır. Dünyanın hiçbir inanç türü, siyasetin ve askeri hedefin hiç bir planında amaç daha çok insan katletmek olamaz. Buna yeltenenler sadece sorumsuzluklarının boşalmışlıklarıyla kuklalardır. Bu da yaratıcı anarşinin eylem tarzlarından biridir.

Böylesi bir terör bir eyleminin gerekçesi de yoktur. Tek gerekçesi derin devletin, kaos yaratma çabasıdır. İstenen, ülkeyi kaskatı hale getirmek, işlevsizleştirmek, özgürlükleri kısıtlamak, demokrasiyi engellemektir. Amaç halkın çıkarlarına darbe indirmektir. Böylesi eylemlerle yalnızca insanlıktan çıkılır.

Ülkemizi kaosa sürmek iç kırılmalara maruz bırakmak isteyenlerin, özgürlük ve demokrasi düşmanlarının terörüne dayatmalarına boyun eğilmemelidir. Aynı anda terör bahanesiyle halkın çıkarlarını zedelemek isteyen yönetimlerin gidişine dur denilmelidir. Bu coğrafyada, ülkemizin barışını güçlendirmek ve terörün her türünü yok etmenin tek yolu demokrasiyi ikame etmektir. Bunun için teröre de terörü araç olarak kullanan yönetimlerin girişimlerine de karşı durulmalıdır.

Halklarımızın bu elim terör saldırısına maruz kalması acılarımızın en büyüğüdür. Şiddetin her türüne karşı mücadele, gelecek kuşaklarımıza sağlıklı ve dengeli bir barış ortamı ve güvenli yaşam vermenin şartlarından biridir. Bu inançla bir kez daha terörün her türünü lanetliyorum.

24 Temmuz 2008 Perşembe

"1908 DEVRİMİ"NİN KAYNAKLARI

AYŞE HÜR

‘Devrim’ karşılığında Hint-Avrupa dillerinde kullanılan revolution, revolucion, rivoluzione gibi sözcükler Latince revolvere sözcüğünden türemiştir. ‘Revolvere’ ise, geriye dönmek, dönmek, kendi üzerine yansımak, bir aks üzerinde hareket etmek, bir gök cisminin yörüngesi etrafında dönmesi anlamına gelen bir astronomi terimidir. Copernicus'un İskenderiyeli astronom Ptolemaeus’un dünya merkezli güneş sistemine meydan okuyan ünlü eseri De revolutionibus orbium coelestium’dan (1543) sonra bilim dünyasında yaygınlaşan terim, siyasi anlamını 1642-1653 arasında İngiltere’de, Parlamento ile Kral arasında yaşanan ve I. Charles’ın idamı ile biten mücadeleden sonra kazandı. O zamana dek İngiltere’de yaşanan onlarca iç savaş esas olarak ‘kimin yöneteceği’ konusuna odaklanmışken, ilk kez ülkenin ‘nasıl yönetileceğini’ mesele olmuştu. Ancak bu olay ileriye doğru çizgisel bir hareketten çok düzenin restorasyonunu içeriyordu.



GERİYE DEĞİL İLERİYE . Terimin ‘geriye dönüş’ anlamını yitirmesi Fransız Devrimi ile oldu. 1787'de başlayan, doruk noktasına 1789’da ulaşan ve değişik aşamalardan geçerek 1799'a kadar süren bu büyük toplumsal altüst oluş Fransa’da ‘ancién regime’i sona erdirmekle kalmamış, Avrupa tarihinde de yeni bir sayfa açmıştı. Gerçi, 1792’de Cumhuriyetin ilanından sonraki 75 yıl içinde Fransa cumhuriyet, imparatorluk ve monarşik yönetimler arasında gidip geldi ve taraflar arasındaki hesap ancak 1894-1906 arasında Fransa’yı altüst eden Dreyfus Davası’ndan sonra kapandı ama sonuçta, iktidar feodaliteden burjuvaziye geçti, (her ne kadar evrenselci iddialarla yola çıkıldıysa da) ulus-devlet egemen siyasi yapı haline geldi, laiklik, vatandaşlık gibi kavramlar ortaya çıktı. Bu hafta, 23 Temmuz’da 100. yıldönümünü ‘idrak’ edeceğimiz II. Meşrutiyet’in ilham kaynaklarına ve bazılarının iddia ettiği gibi ‘geç kalmış liberal bir devrim’ mi yoksa ‘devleti kurtarmak için yapılmış radikal bir müdahale’ mi olduğu sorusuna cevap arayacağım.



İLK ÖRGÜTLENMELER . Meşrutiyet 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş fakat II. Abdülhamit’in 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (’93 Harbi’) bahane ederek, 14 Şubat 1878’de Meclis-i meclisi tatil etmesi ve Kanun-ı Esâsî’yi yürürlükten kaldırarak katı bir istibdatta yönelmesi üzerine anayasayı tekrar yürürlüğe koymak için ülke içinde ve dışında yoğun bir siyasi muhalefet hareketi başlamıştı. Abdülhamit’i alaşağı etmeye karar veren Müslüman-Türklerin ilk hücresi, Fransız Devrimi’nin 100. yıldönümünün kutlandığı 1889 yılının Mayıs ayında, İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de kuruldu. İlk adı İttihad-ı Osmanî olan bu gizli cemiyetin hedefi halkın temel hak ve özgürlüklerini gasp eden ‘istibdat’ yönetimini sonlandırmak ve imparatorluğun dağılmasının önüne geçmekti. 1902’de Abdülhamid’e muhalif güçlerin Paris’te gerçekleştirdiği kongreye tüm Osmanlı halklarını temsilen 60-70 kişi katılmış, İngiliz tipi liberalizme yakın duran Prens Sabahattin kongre başkanı seçilmiş, Ermeni Ahoranyan ve Rum Satus ise yardımcılıklara getirilmişti. Ama kongre başarıya ulaşamadı ve Prens Sabahattin’in grubu Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyetçilik Cemiyeti adında bağımsız örgütlenmeye gittiler.



Jön Türklerin ilham kaynakları arasında 1789 Fransız Devrimi’nin önemli bir yeri oldu. Örneğin 1908’in ‘Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet’ şiarı (Jön Türkler buna bir de ‘Adalet’i eklemişlerdi) Fransız Devrimi’nin ‘Liberté, Égalité, Fraternité’ sloganından ödünç alınmıştı. Jön Türkler gerek okudukları okulların pozitivist programlarından, gerekse sürgünde bulundukları sıralarda gözlediklerinden dolayı Fransız Devrimi’ni oldukça iyi tanıyorlardı. Fransız Devrimi’nin en önemli hedefi ‘Aydınlanma’ düşüncesini yaşama geçirmekti. ‘Aydınlanma’ insanoğlunun tüm korkularından ve doğadan akıl yoluyla özgürleşmesini ve böylece yeryüzünü kontrolü altına alabilmesinin kod adıydı. Aslında ‘Aydınlanma’ ile birlikte, daha önce ‘bir önceki duruma geri dönme’ anlamını taşıyan ‘devrim’ kavramı radikal bir dönüşüm geçirmişti. Bundan böyle ‘devrim’ artık ‘eskisi ile aynı olmayan daha ileri bir aşamaya gitmekti’. Bu yeni durumda, insanın ve onun doğuştan sahip olduğu temel hakların büyük önemi vardı. Nitekim 1789 ve 1793 bildirgelerinin temelini bu kavramlar oluşturdu. Ancak 1793-1794 yılları arasında yaşanan ve tarihe ‘Terör Dönemi’ olarak geçen dönemde başvurulan ‘devrimci şiddet’, Aydınlanma felsefesinin temellerine büyük bir darbe vurdu. ‘Jakobenler’ sadece ‘iç düşman’a karşı değil, aynı zamanda dış düşmana karşı da şiddeti tırmandırdılar. Zorunlu askerlik uygulaması bu dönemde başladı ve Fransa’da federalist talepler tırmandığında hükümetin ilk işi İspanya’ya karşı savaş ilan etmek oldu. Böylece bireyin üstünlüğü fikri, ‘millet’ fikri ile karışmaya başladı. Bir süre sonra ‘millet’ siyasi iktidarın ve meşruiyetin kaynağı haline geldi ve içte baskı ve dışarıda egemenlik kurmak, ‘milletin bekası’ sorununa çare olarak sunuldu ve giderek insan hakları kağıt üzerinde kalmaya başladı.



Devrimci ideallerdeki bu dönüşüm Jön Türklere uygundu, ama devrimin ‘geniş halk kitlelerine dayanması’ ve ‘kanlı’ olması fikrini sevmemişlerdi. Çünkü onlara göre halkın işin içine girmesi, Osmanlı İmparatorluğu gibi son derece hassas dengelere dayanan bir yapıda, etnik ve/veya dinsel çatışmalara yol açabilir, böyle bir çatışma merkezi zayıflatabilir, bunu fırsat bilen büyük devletler azınlıkların haklarını koruma bahanesi ile imparatorluğa müdahale edebilirlerdi.



‘HALKSIZ VE KANSIZ’ JAPON DEVRİMİ . Jön Türklerin beğendiği ‘devrim’ çok uzak bir ülkede, Japonya’da 1868’de İmparator Meiji tarafından başlatılan anayasacı reform hareketi idi. Tarihe ‘Meiji Restorasyonu’ diye geçen hareket sayesinde Japonya, 30 yıl gibi kısa bir sürede ordudan sanayiye, bilimden sanata, ekonomiden eğitime, velhasıl hayatın tüm alanlarında büyük bir modernleşme hamlesini gerçekleştirmişti. ‘Aydınlanmış’ ‘milli’ bir liderin önderliğinde gerçekleştirilen bu hareket, geniş halk kitlelerinin katkısı olmaksızın başlamış ve kan dökülmeden sürdürülmüştü. Batılılar tarafından ırksal sınıflandırmanın en altına yerleştirilen sarı ırktan bir halkın bu kadar kısa sürede Batılı anlamda ‘medenileşmesi’ ve ‘ilerlemesi’ Jön Türkleri çok etkilemişti. Jön Türklerin ‘halksız ve kansız’ Japon modeline hayranlığı, 1904’te Japonların toprak talebi ile Rusya’ya savaş ilan etmesi ve 1905’te savaştan galibiyetle ayrılmasıyla pekişecekti. Olay etkileyiciydi, çünkü Japonların yendikleri Ruslar Türklerin kadim düşmanıydı. İkincisi, Japonya aynen Osmanlılar gibi ‘Asyalı’ bir güç idi. Yendiği Rusya ise kendini ‘Avrupalı’ sayıyordu. Üçüncüsü Japonya küçük bir ada ülkesi idi, Rusya ise iki kıtaya yayılmış bir devdi ve güçlü bir ordusu ile güçlü bir donanması vardı. Japon başarısından sonra Jön Türklerin ‘yukarıdan aşağı kansız bir darbe’ fikri güçlendi.



‘HALKLI VE KANLI’ RUS DEVRİMİ . Tam bu sırada Rusya’da yaşananlar Jön Türklere yepyeni bir perspektif kazandırdı. Rusya Osmanlı Devleti’nin tarihsel düşmanı olmakla birlikte, pek çok açıdan Osmanlı Devleti’ne benziyordu. Her ikisi de, eski ve köklü medeniyetlerin üzerine kurulmuştu. Her ikisi de şanlı bir tarihten sonra yenilgiler ve başarısızlıklarla tanışmıştı. Her ikisi de halklarının özgürlük taleplerine kulaklarını tıkayan despot monarklar yüzünden kaosa ve çürümeye mahkum olmuşlardı. Daha önemlisi, iki ülke o kadar yakındı ki, Abdülhamit’in sıkı sansürüne rağmen Duma’da (Parlamento) yapılan tüm konuşmalar anında İstanbul’da yankı buluyordu. Duma’nın Türk kökenli üyelerinin ateşli konuşmaları sayesinde, Jön Türkler arasında sosyalist fikirlere sempati başlamıştı.



Rus halkı ile Romanov Hanedanı arasında iplerin kopmasına Rus-Japon Savaşı’nda yaşanan başarısızlıklar neden oldu. Japonların henüz galibiyetlerini ilan etmedikleri bir zamanda, 9 Ocak 1905’te, Çar’ın istifasını isteyen halka Çar’ın muhafızlarının (Koşaklar/Kazaklar) ateş açması sonucu binlerce kişi öldü, binlercesi yaralandı. Tarihe kanlı ‘Kanlı Pazar’ diye geçen bu olaydan sonra kitlesel şiddet olayları tüm ülkeye yayıldı.‘Devrim’ ancak 19076 Temmuz’unda yenilgiye uğratılabildi. Dağıtılan Devlet Duma’sının üyeleri Finlandiya’nın Vyborg şehrinde toplandılar ve halkı Duma yeniden toplanıncaya kadar devlete vergi vermemeye ve askere gitmemeye çağıran ünlü manifestolarını ilan ettiler. Jön Türklerin yayın organı Şura-yı Ümmet’te Vyborg Manifestosu’nun kelimesi kelimesine yayınlanması, Rus Devrimi’nin ne kadar yakından takip edildiğinin göstergelerinden biriydi. Sonuçta 1905 Devrimi başarısız oldu ama, Jön Türkler bu devrim sayesinde, sendikaları, kitlesel grevleri tanıdılar, halkın vergi vermeyi reddetmesi, halkın saraya ve hükümete delegeler göndererek taleplerde bulunması, teröristlerin üst düzey yetkililere intihar saldırıları düzenlemesi gibi yepyeni yöntemlerle tanıştılar. Çapı ne olursa olsun her türlü halk hareketinin ancak kendini devrime adamış kadrolar ve halka öncülük eden entelektüeller sayesinde başarılı olabileceğini öğrendiler. Ancak Ruslardan asıl henüz olgunlaşmamış bir parlamenter sistemin sürdürülmesinin, ancak parlamento dışı teşkilatlanmalarla mümkün olduğunu öğrendiler. Çünkü, milyonlarca kişilik orduya komutanlık eden Çar’ın kalbine korku düşüren ve onu işçilere ve köylülere taviz vermeye zorlayan, kitlelerin öfkeli patlaması değil, bir avuç teröristin bombalarıydı. O ana kadar entelektüel yanları ağır basan unsurların bile 1906’dan sonra bütün enerjilerini, gizli örgütlenmeye ve ‘fedailere’ hasretmelerinde ve 1908’den sonra da buna devam etmelerinde Rusya tecrübesinin rolü büyüktü.



‘HALKLI VE KANSIZ’ İRAN DEVRİMİ . 1906 Temmuzunda Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde toplanan halk “Adalet istiyoruz; Şah’la dilencinin hukuk önünde eşit olacağı bir millet meclisi istiyoruz” diye haykırıyordu. Sonuçta Şah, taleplere boyun eğdi, Belçika anayasası temelinde bir anayasa hazırlandı. Anayasada toplumsal haklar, serbest basın, bağımsız yargıdan söz ediliyordu.



İran, Jön Türkleri çok ilgilendiriyordu, çünkü İran Osmanlı İmparatorluğu gibi bir ‘İslam ülkesi’ idi ve hemen yanı başındaydı. Öte yandan Jön Türklerin kriterleri açısından Osmanlı İmparatorluğu’ndan ‘daha geri’ bir ülke idi. Yani, Osmanlı Devleti’nden önce ‘anayasal devrim’ yapması Jön Türkler için mahcubiyet vericiydi. Devrimin hem kitlesel hem de kansız olması dikkat çekici başka bir özellikti. Ama daha ilginci, o güne dek ‘gerici’ olarak niteledikleri din adamlarının ‘ilerici’ ve ‘özgürlükçü’ bir rol oynayabileceğini görmüşlerdi. Jön Türkler bu tarihten itibaren ‘ümmet’, ‘şeriat’, ‘şura’ gibi dinsel terimleri daha sık kullanmaya başladılar, daha önce Abdülhamit yandaşlığından ve sessizliğinden dolayı kınadıkları Şeyhülislamı halkı ‘doğru yola’ yöneltmek üzere göreve davet ettiler, din adamlarına ‘Necef tecrübesini inceleme’ tavsiyesinde bulundular. İslamcı retoriği 1909’da (31 Mart Vak’ası sırasında) orduyu harekete geçirirken, 1914’ten itibaren gayrimüslim unsurları ülkeden sürerken de kullandılar.



VERGİ AYAKLANMALARI . Jön Türkleri 1906-1907 arasında Kastamonu, Erzurum ve Bitlis’te yaşanan halk ayaklanmaları da çok etkiledi. Kastamonu’da halk, validen dürüst olmayan bazı yöneticilerin görevden alınmasını talep etmiş, istekleri yerine gelmeyince de on gün süre ile telgrafhaneyi işgal ederek İstanbul’la iletişimi kesmişlerdi. Bunu Erzurum’daki isyan izledi. Vergilerin arttırılmasına kızan halkın gösterisi yöneticilerce yasaklanınca, halk valinin evini kuşattı, vali ancak, birkaç polisin ölmesiyle biten silahlı müdahaleden sonra kurtarılabildi. Esnafın dükkanlarını açmayı reddetmesi ve protestoların devam etmesi üzerine vali görevden alındıktan sonra olaylar yatıştı. Bitlis’te beş bin Müslüman Türk ve Kürt, rüşvet almak ve zimmetine mal geçirmekle suçladıkları valinin evini sardı, vali kaçtı ama isyan ancak, isyanın lideri öldürüldükten sonra bitirilebildi. Bölgede kontrolü sağlamak ancak ordu birlikleri sağlayabildi.



Başlangıçta Jön Türkler önce bu isyanları Kürt ve Ermenilerin ayrılıkçı hareketleri sandılar ancak daha sonra olayların tümüyle baskıcı ve sömürücü devlete yönelik hareketler olduğunu anladılar. Özellikle etnik açıdan son derece hassas bir durumda olan Erzurum’da, Hıristiyan ve Müslüman unsurların birbirine düşmeden, sadece vergi ve yönetimsel haksızlıklara odaklanması onlar için çok öğretici olmuştu. Gerçi olaylardan sonra Ahmet Rıza sadece Kastamonu ve Erzurum’un ‘Müslüman-Türk’ isyancıların başarısını kutlamış ve bazı İttihatçılar benzer isyanları imparatorluğun diğer bölgelerine de yaymayı önerdiğinde, isyanların ‘avami’ yanını görmezden gelmişti ama, lideri kim olursa olsun Jön Türkler, halkın tahammülünün kalmadığını anlamışlar ve Abdülhamit’i devirmek için cesaretleri artmıştı.



HIRİSTİYANLAR KOMİTACILAR . Selanik’teki ‘radikal’ Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Paris’teki ‘entelektüel’ Terakki ve İttihat Cemiyeti, Eylül 1907’de, birleşerek Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti aldı ve örgütte radikallerle entelektüeller arasındaki makas iyice kapandı. Yeni cemiyet Makedonya’daki ayrılıkçı, milliyetçi hareketlerden, özellikle Yunanlılar ve Bulgarlardan, devrime adanmış 10-15 kişilik silahlı köylü gruplarının hayati rolünü öğrendi. Ancak Jön Türkler, işbirliği yaptıkları Makedon VMORO’dan (Dahilî Örgüt)) farklı olarak, Müslüman-Türk köylülerinin örgütlenmesinde ağırlığı, köylülere değil askeri kadrolara verdiler. Öyle ki, 1895'ten beri bu tür örgütlenmeye karşı çıktığı için genç subaylarca ağır eleştirilere uğrayan Ahmed Rıza bile genç Osmanlı subaylara ‘Çete Teşkili Lüzûmuna Dair Mektub’ yazacak hale gelmişti. Özellikle Manastır, Resne, Ohri, Üsküp, Gevgili, Edirne, Kosova, Drama gibi merkezlerde, İkinci ve Üçüncü Ordu’nun kadrolarının yer almadığı tek bir toplantı, tek bir gösteri, tek bir ayaklanma gerçekleşmedi. Cemiyetin fedaileri, 1908 Haziran’ından itibaren Balkanlarda tam bir terör estirdiler. Onlarca kişiyi ‘cemiyete karşı çıkmak’ veya ‘hafiyelik yapmak’ gibi gerekçelerle öldürdüler. Ama, sadece fedailer değil Cemiyet’in ‘millî taburlar’ ve ‘alaylar’ adını verdiği birlikler ve VMORO sol kanadı çeteleri de askerî ayaklanmayla ilgisi olmayan eylemler gerçekleştirdiler. İttihatçıların bu yöntemi çok sevdikleri 1908 sonrasında gerçekleştirdikleri suikastlardan görüldü.



İTTİHATÇI-TAŞNAK İTTİFAKI . Abdülhamit’in Müslüman-Türk muhalifleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde örgütlenirken, Rusya’daki Narodnik (Rusça ‘Halka Doğru’ demek) hareketinden etkilenen Ermeniler ise, 1887’de İsviçre’de kurulan ‘Marksist’ Hınçak (Çan) Cemiyeti (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak Partisi adını aldı) ile 1890’da Tiflis’te kurulan ‘milliyetçi-sosyalist’ Taşnaksutyun’da (Ermeni Devrimci Federasyonu-EDF) örgütlenmişlerdi.



1894-1896 arasında Doğu Anadolu ve İstanbul’da yaşanan olaylar sırasında yüz bine yakın Ermeni’nin hayatını kaybetmesi üzerine ‘Büyük Devletler’ in Osmanlı Devleti’ne müdahale etmesinden korkan Jön Türkler, Ahmed Rıza ve Dr. Nazım aracılığıyla Hınçak Partisi’ne Doğu bölgelerindeki reform taleplerinden vazgeçmelerini önermişti. Benzer temaslar Tunalı Hilmi Bey aracılığıyla Cenevre’deki Taşnaklar ile yapılmıştı. Aslında Ermeni tarafı geri adım atmak istemiyordu ama, Jön Türklerin İstanbul’daki merkezlerinin, 1897’de Abdülhamit tarafından basılması üzerine geri adım attılar. İki taraf da, tek başına Abdülhamit’i alaşağı edemeyeceğini anlamıştı.



1907 KONGRESİ . 1905’de Abdülhamit’e karşı düzenlenen başarısız suikastı İttihatçıların destekleyip desteklemediği hala açıklığa kavuşmadı ancak 27-29 Aralık 1907’de Paris’te yapılan kongrede, Anadolu’da yaygın bir teşkilatları ve etkinlikleri olmayan İttihatçıların Ermenilerle temasa geçtiklerine dair belgeler var. Jön Türklerin 1902 ve 1907 kongrelerine de katılmayan Hınçak partisi ittifak teklifini geri çevirdi ancak Taşnaklar kabul etti. İttifakın temel hedefleri, mevcut rejimin devrilmesi, meşruti bir yönetim kurulmasıydı.



Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Avusturya sınırından Selanik limanına uzanan bir demiryolu inşa etmeye karar vermesi, Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden kopmasından korkan Jön Türkleri alarma geçirecek, 3 Temmuz 1908’de Resneli Niyazi Bey komutasındaki kuvvetler dağa çıkacak ve 20 gün sonra da İttihatçılar Abdülhamid’e 1876 Kanuni Esâsî’sini ikinci kez ilan ettireceklerdi. Enver Bey “ezelden beri hepimiz kardeşiz. Artık Bulgar, Rum, Romen Yahudi, Müslüman yok. Bu mavi gökyüzü altında hepimiz eşitiz. Bizler Osmanlı olmakla gururluyuz” demiş, Talat, Dr. Nazım ve Bahaddin Şakir İttihatçılar daha önce alınmış kongre kararlarına bağlılıklarını teyid etmişlerdi. Ancak daha ilk günden, Abdülhamit’i tahttan indirmekten vazgeçtikleri anlaşıldı.



Ekim-Kasım aylarında yapılan seçimler için çıkarılan İntihap Kanunu ‘Müslüman-Türk’ unsurlara ayrıcalık sağladığı için bazı bölgelerde gayrimüslimler seçimlere katılmaktan vazgeçtiler. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen, 17 Aralık 1908’de açılan Mecliste 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve 4 Yahudi üye vardı. Partilere göre dağılım ise 160 İttihatçı, 20-25 Ahrarcı (Prens Sabahaddin yanlısı), 4 Taşnak, 1 Hınçak, 2 Bulgar ‘Devrimci’, 1 Bulgar ‘Sosyal Demokrat’ ve 70 bağımsız şeklindeydi.



Ancak bu ılımlı atmosfer de uzun sürmedi. 31 Mart 1909 Olayı’ndan sonra ülke padişahın mutlakıyetçi yönetiminden kurtulmuştu ama kendini diğer etnisitelerden üstün gören ‘millet-i hakime’ adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi perde arkasından istediği gibi yöneten İttihat ve Terakki’nin, daha doğrusu, onun içindeki küçük bir kliğin sultası altına girmişti. Vatandaşlık hak ve özgürlükleri kısıtlayan yasa ve bir dizi baskıcı uygulamadan sonra, 1908’i coşkuyla karşılayan gayri-Türk unsurlar, bir süre sonra anayasanın eşitlikler üzerine kurulu bir toplum düzeninin garantisi olmadığını görünce, Avrupa’da ve Balkanlarda esen milliyetçilik rüzgarlarının da etkisiyle, İttihatçılarla kurdukları ittifakları gözden geçirmeye başladılar, birkaç yıl sonra da imparatorluk kaçınılmaz sonuna doğru gitti.



SONSÖZ YERİNE . Bazı araştırmacıların, ‘vergi ayaklanmaları’nı öne çıkararak II. Meşrutiyet’in İlanı olayına bir halk ayaklanması karakteri vermek istemesi gerçeği yansıtmıyor. Öncelikle, 1908’i hazırlayan kitlesel olaylar imparatorluğun Makedonya toprakları ile sınırlıydı. Doğu Anadolu’daki ayaklanmalar ise Jön Türklerin kontrolünde değildi. Nitekim Jön Türkler Doğu’daki eksikliklerini Taşnaklarla ittifak kurarak gidermek zorunda kalmışlardı. İkinci olarak Jön Türklerin devrimden anladığı, Osmanlı tarihi boyunca Yeniçerilerin yaptıklarından ya da 1876’da Abdülhamit’e I. Meşrutiyet’i ilan ettiren asker sivil bürokratların anladığından çok farklı değildi. Yani ‘devrim’ denilen şey, devletin içinde iktidarın el değiştirmesinden ibaretti. Üçüncü olarak, İttihatçılar için ‘anayasal devrim’ etnik kavgaları ve ayrılıkçı hareketleri önleyerek imparatorluğu kurtarmak, hatta görkemli geçmişi canlandırmak için önemliydi, yoksa ‘birey ve vatandaşlık hakları’ ve ‘özgürlükler’ için değildi. Sonuç olarak, İttihat ve Terakki başından itibaren mevcut düzeni ‘restore’ etmek üzere yola çıkmıştı. Dolayısıyla ‘1908’ yürütücülerinin ‘Aydınlanma’ felsefesinden beslenmesine rağmen ‘Aydınlanmacı’ anlamda bir ‘devrim’ değildi, daha çok kavramın 17. yüzyılda taşıdığı anlamıyla ‘restorasyoncu’ bir hareketti. İttihatçılar bireyin ve vatandaşların hak ve özgürlüklerini, ‘milletin hakları’na kurban ettikleri için ‘liberal’ de değildi.



Son olarak İttihatçılar başlangıçta liberal olup, sonradan muhafazakarlaşmış da değildi. Aksine bu seçim 1908’den önce yapılmıştı.





Kaynakça: Nader Sohrabi, “Global Waves, Local Actors: What the Young Turks Knew about Other Revolutions and Why It Mattered”, Comparative Studies in Society and History, (2002), S. 44, s. 45-79; Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı Ittihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, Cilt I: (1889–1902). İstanbul:İletişim Yayınları, 1986; a.g.y., Preparation for a Revolution, The Young Turks (1902-1908), New York: Oxford University Press, 2001; Aykut Kansu, The Revolution of 1908 in Turkey, Leiden: E. J. Brill, 1997.

22 Temmuz 2008 Salı

ARAP HALK BİLDİRGESİ

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN ARAP HALKININ HAK VE HUKUK BİLDİRGESİ

Mihrac Ural

Nisan 1996

Düşünceye saygılı olup, düşünce özgürlüğüne inananların; insan haklarına, kültürel haklara, toplumsal yaşamın doğal ifadesi olan kolektif kimliğin anlatımı ulusal var oluşa ve bundan doğan siyasal-demokratik haklara saygılı olmaları kaçınılmazdır.
Yaşamı bu düzeyde kavrayanlar, sessiz olan çoğunluk içinde eriyor olsalar da, gerçekçi dönüşümlerin ana dinamiği olacak kadar güçlü olduklarına inanıyorum.
Cahilin cüretiyle seslerini yüksekçe duyuranların ilkel statülerde direnerek, savaşları kışkırtmaları, barışı engellemeleri, coğrafyaların doğal toplumsal, kültürel dengelerini dikenli tellerle bozmalarının kalıcı olmadığına inanıyorum.
İşte bu iki güç arasında süren toplumsal yaşam çelişkilerinin, siyasal sonuçları ilkel statükoculara rağmen, barıştan, coğrafyalarının doğal kültürel, ulusal dengelerden yana oluşacağını görüyorum. Bu inançla coğrafyasının Türkiye sınırları içindeki bölümünde yaşayan Arapların hak ve hukuk davasının ilan edilme zamanının yeniden gündeme girmesi gerektiğini belirtiyorum. Bu hak için 1930´lu yıllar boyu mücadele eden kuşağın mirasçıları olarak bu görevi yerine getirmek üzere halkımın hak ve hukuk bildirgesini ilan ediyorum.

-I-
Bir haktan söz ediyorum. Bizimle ortak düşünmeyenler olabilir. Ancak tarih önünde ve halkımız nezdinde kendimize düşeni söylemek ve yapmak durumundayız Bu satırlardan Türkiye´de bir Arap ulusal sorunu olduğunu, eski kuşakların mirasçıları olarak bu gün yeniden hatırlatıyoruz. Bu sorunun yakın dönemde, Türkiye’nin siyasi gündemini belirleyecek ölçekte derin ve geniş kapsamlı olduğunu da hatırlatıyoruz.
Bu gerçeği belirlemekle halkımızın zorlu ve acı günlere sürüklenmesini asla istemiyoruz; acı çekmenin bir erdem olduğuna inanmıyoruz. Ancak milyonlarca insanın kolektif kimlikleriyle ilgili bir gerçeğin dile getirilmesinde katlanılması gereken zorlukları da çok iyi biliyoruz. Bunları söylerken, dün farklı azınlıklara ve bu gün Kürtlere yaşatılan zorluğun halkımıza da dayatılabileceğini açıkça hesaba katıyoruz.
Türkiye´de hak aramanın neye mal olduğunu bilmeyen yoktur. Şahıs olarak ben ve dava arkadaşlarım, buna yıllarca katlandık ve katlanmaya devam ediyoruz. 70´li yılların ünlü 141-142. Maddelerinden dolayı binlerce insan gibi düşünce suçlusu olarak, cezaevlerinde acı çektik. Elbette ki, aynı acılara halkımızın da maruz kalmasını istemiyoruz. Ama bu durum, halkımızın hak arayışı önünde bir engel olamayacaktır. Haklı davasında halkımız, kuşaklar boyu sürecek fedakarlıkların sunulmasından geri kalmayacaktır.
Bir ulus olarak Araplar, son yüz yılın en büyük acılarını değişik coğrafyalarda çekti, parçalandı, sömürgeleşti, toprakları küçücük aşiretlere peşkeş çekildi. Bu adaletsizliklerin yarattığı acılar hala sürüyor. Ancak bu büyük ulus, tüm görkemi ile insanlığın düşünsel değerlerine katkılarıyla, dünya ulusları arasında dimdik ayakta durmaya devam ediyor. Diğer boyutta, Arap ulusu coğrafyasının her yöresinde baskılara ve acılara karşı asla boyun eğmemiş, direnişi ile dünyanın tüm mazlum halklarına haklı davada alınması gereken tutumun ne olduğunu göstermiştir; Filistin direnişinin ölümsüz destanında bu kahramanlık yeterince dile gelmiştir. Bu izi sürdüren yeni direniş odaklarının ardı sıra yükseldiğine de, insanlık tanıklık yapmaktadır.
Türkiye´deki Araplar olarak, hiç istemesek de tarih bize bunu reva görürse, ulusumuzun gelenek ve göreneklerindeki hak mücadelesine layık direnişi yükseltmekten geri kalmayacağımızı onurla söylemeliyim.
Ancak biz, Ulusal coğrafyasından zorla, uluslar arası kurallara aykırı olarak, peşkeşlerle bölünmüş olmamıza karşın, yeni coğrafi bölünmelerin peşinde değiliz. Coğrafyamızın bölünmesini istemiyoruz. Bundan dolayı kimsenin düşmanlığını da kazanma hevesinde değiliz. Ayrıca, bir ulusun üstünde topluca yaşadığı coğrafyanın bölünmezliğine inanıyoruz. İnsanlık tarihinde devletlerin, siyasi idarelerin parçalanıp bölünmesine karşın, halkların yaşadığı coğrafyaların hiç bir güç tarafından bölünemediğini biliyoruz; kimilerinin bir zaman dilimi içinde askerlerini bir yerlere dikerek çektiği dikenli tellerle coğrafyanın bölünemeyeceği gerçeği, bu satırların taşıdığı anlamda da açıkça belgelenmektedir.
Dünyanın tüm halkları, bu yerkürede kendine bir coğrafi alan seçerek orada yerleşmiştir. Yerleşim coğrafyalarında değişim ise çok azdır. Değişim olmuşa da coğrafyanın parçalanması şeklinde değil, değiştirilmesi yönünde olmuştur.
Dikenli tel, güçlünün askeri konumlandırılması ya da uluslararası kimi konjonktürlerden yararlanarak gerçekleşen harita değişimi, hiçbir ulusun coğrafyasını bölmez ya da birilerine mülk yapmaz. Bu dengeler değişir ve beraberinde tüm sonuçları da değişir. Ama sonuçta coğrafya, ait olduğu ulusa kalır; bölünmez. ve bir ulusal topluluk kendi kimliğini, gerçek manasıyla korudukça er ya da geç kendi coğrafyasının da yöneticisi olur.
Hiç erişilmez, zaman aşımına uğramış gibi sanılan bu sonuçları belli bir zaman dilimine sıkıştırmanın, hiç bir kıymeti harbiyesi olmadığını da ayrıca belirlemek gerek. Üstünden yüz yıllarda geçse, hak sahibini bulur. Bunun için hak sahibi uluslar, haklı davaları uğruna mücadele edecek yeni nesilleri yaratmaktan geri kalmazlar. Coğrafyamızı 300 yıl işgal eden Haçlılar ve 400 yıl işgal eden Osmanlılardan bugün bir eser kalmamışken, Arap ulusu kendi coğrafyasında dimdik ayaktadır.
Bugün bu satırların yazarı, kendisi gibi düşünen Arap aydını, militanı ve halkı adına bunları on yıllar sonra, Türkiye’nin ilhak ettiği Arap ulusal topraklarında gündeme getiriyorsa, bu halkın haklarını görmemezlikten gelip yok saymanın mümkün olmayacağı açıktır.
Bundan 17 yıl önce bu sorunu dile getirdiğimizde, Türkiye solu başta olmak üzere hiç bir siyasi çevrede bu gerçeği bilen, gören ya da gündem konusu olacak bir tarzda ele alan kimse yoktu. Hatay Sorunu, eskimiş bir tarihti ve gömülmüştü. Yeniden dirileceğine çok az sayıda kişi inanıyordu. Yoldaşlarımızla bu günlere, Türkiye solunun yoğun milliyetçiliğinin töhmetleri ve sığlığından gelen sataşmaların ateşi altında geldik.
Bugün aynı sol, milliyetçi ikiyüzlülüğüyle, bu haklı davanın özgürlük ve demokrasi mücadelesine katılabileceği gerçeğin yadsıyıp, hafife alma eğilimi içindedir. Henüz her şeyin yeni başlıyor olmasına karşın; sağından, soluna, Milli Güvenlik Kurulundan (MGK), Millet Meclisi ve partilerine dek her alanda hızla gündeme yerleşme eğilimi gösteren bir Arap ulusal sorunu artık belirmiş oldu. Bir kez ufukta kara görülmüştür. Dipten gelen bu sarsıntı, yüzeye büyük dalgalar halinde yansıyacağının işaretlerini vermektedir. Bu gerçeğin izlerini görmemekte ısrar edenlerin inkarcı yaklaşımları, bu yükselişi engelleyemeyecektir; yakın dönemde Kürtlerin varlık olarak inkar edilmesinden bu güne geçen sürede ortayla çıkan gelişmeler Türkiye’de Arap halkının davasına da önemli bir kıyastır.
Halkım, Türkiye’nin güney coğrafyasında kendi doğal ulusal topraklarının kuzeyinde, Akdeniz şeridinin önemli bir kısmında, Torosların güney yamaç ve düzlüklerinde yaşıyor. Ne Kıbrıs, ne Trakya ne de Bulgar Türkü kadar birkaç on bin değil, dünyadaki birçok devletten daha çok olan, 4 milyonu aşan nüfusuyla, kendi coğrafyasında, ulusal kültürüne konan her türlü yasağa rağmen Arap olarak yaşamını sürdürmektedir. Türkiye´de; diğer örneklerde de görüldüğü gibi yasak, Arap halkının kültürünü yok edememiştir. Türkiye´de kendi şehirlerinde Arapların tepkisiz gibi görülen yoğunlukları, kimseyi, bu halkın hakları üzerine ölü toprağı atma hatasına sürüklemesin. Buna yeltenenler yanılgılarının ilk işaretini bu bildirgeyle anlamaya çalışmalıdır.
Sonuçta Araplar da haklarını bir listede dünya kamuoyuna, kendi ulusuna ve yaşamakta olduğu siyasi yönetim altındaki tüm ulus ve halklara ilan edecektir. Bu atılım, kaçınılmaz bir adım olarak önümüzde duruyor.
Biz Araplar bu topraklarda, başkasına yamanmaya, bölücülüğe, parçalanmaya, başkalarının zararına ve dostlukların tahribatına geçit vermeyeceğiz. Bölücülükle de suçlansak; dostluğu, birliği ve barışı temel alacağız. Kimlik haklarımız için düşman değil dost arıyoruz.
Bunu da, Uluslararası anlaşmalarla onaylanmış haklarımız ve bundan kaynaklanan özgürlüğümüzün ifadesi olacak kimlik haklarımızı istiyoruz. Bu hak masumdur, sahipleri için de yaşamsal mahiyettedir ve uğruna direnmeye değerdir. Bu satırlar bu adımın habercisidir.
-II-
Araplarla ilgili olarak ele alınan uluslararası anlaşmaların en önemlisi Lozan Anlaşmasıdır. Lozan´dan önce, Lozan anlaşmasında anılan ve uluslararası anlaşma kapsamına böylece giren 20 Ekim 1921 "Türk-Fransız İttilafnamesi", Lozan´dan sonra 30 Mayıs 1926 "Ankara Bağıtı(Türkiye-Fransa)", 3 Mayıs 1930 "Sınır Protokolü (Türkiye-Fransa)" ve 29 Mayıs 1937 de "Sancak Ayrı Varlığı (Entitè distincte)" ile ilgili Milletler Cemiyeti Konseyinin kabul ettiği bağıt, bu hakların dile geldiği, resmi, uluslararası onaya sahip birer belgedir. Bunlar dışında uluslararası resmi onay almamış olan hiçbir anlaşma meşru değildir. Milletler Cemiyeti Konseyi´nce de onaylanmayan Fransa ve Türkiye arasındaki özel-ikili anlaşma ve protokollerin bağlayıcı bir yanı yoktur; özellikle Milletler Cemiyeti yasasının 18. Maddesi uyarınca, kütüğe kaydı geçirilmeyen 23 Haziran 1939 Türk-Fransız ortak demeci (Dèclaration Commune) ile dayatılan ilhak anlaşmasının, ne uluslararası hukuka uygunluğu ne de gerçekçi ve kabul edilir bir temeli vardır. Bu bir yandan bu anlaşmalarda Arap tarafının olmayışı kadar, Fransa’nın Arap topraklarını işgal eden bir güç olarak elde ettiği Mandaterlik Hukuku açısından Arap halkı adına bağlayıcı bir karar alma hakkı ve yetkisinin olmayışındandır. Hatay devletinin lağvedilmesi bile Lozan anlaşması ve 20 Ekim 1921 Türk-Fransız İttilafnamesi’nin ihlali ve uluslararası anlaşma standartlarına aykırı bir girişim olarak dayatılmıştır.
Mandater devlet olarak Fransa’nın, kendi çıkarları için Türkiye ile daha sonraları yaptığı anlaşmalar, ticari bir meta alış verişinden ibarettir. Arapları bu anlaşmalarda bağlayacak hiç bir şey yoktur.
Bu gerçek, Milletler Cemiyetinin güvencesi altında olan 1922 Manda Yasasıyla da sabittir. Fransa’nın (o zaman Suriye ve Lübnan’ın Mandateri olarak) mandaterlik yasasının 4. Maddesi gereği bu ülkelerin topraklarının tümü ya da bir kısmını başkasına devir etmesi ya da kiralaması mümkün değildir. Ayrıca aynı yasanın 18. Maddesi gereğince de, Mandaterlik yasasında bir değişiklik için başkalarının değil, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin karar alması gerek. Bu durum, Lozan Anlaşması ve onun içerdiği 20 Ekim 1921 Türk-Fransız İttilafnamesinin sınırlarını aşan her davranışı ve ittifakı gayrı meşru sayar.
Bu yüzden, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin onayladığı (1923 Lozan anlaşması dahil, 1926, 1930, 29 Mayıs 1937 tarihli anlaşma, protokol, bağıt ve statü) Arapların hak ve hukukuyla ilgili tüm anlaşmaların mihveri olan 20 Ekim 1921 Türk-Fransız İttilafnamesinin mantıki sonuçları olarak gündeme gelmiştir.
Bu noktada uluslararası anlaşmaların yükümlülüğünü, ilgili Arap tarafının yer almadığı ikili anlaşmalara mağdur etmenin yasal ve maddi bir dayanağı olamaz; Türkiye devleti tarafından övgüsü ve bağlayıcılığı sık sık yinelenen Lozan anlaşmasını aynı zamanda Türkiye devleti hükümranlığı altında yaşayan azınlıklar kadar Arap ulusal haklarının da önemli bir göstergesi olduğunu buradan bir kez daha hatırlatırız. Bu anlaşmaya sadık kalmak dahi, Türkiye´deki Arap halkının kendi coğrafyasındaki hakları açısından önemlidir.
Hiçbir ön yargı aramadan, birilerini milliyetçi-ırkçı ilkelliğin sorumsuz ve müphem söylemleriyle suçlamadan, biz Araplar kimlik haklarımızı talep ettiğimizi ilan ediyoruz.
Uluslararası anlaşmalardaki hakkımızı istiyoruz. Üstelik bunu bir bölgenin koparılması, bölünmesi olarak da ele almıyoruz. Lozan Anlaşması Kesim-I´de, 3. Maddenin 1. Bendinde "20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız İttilafnamesi´nin 8. Maddesinde açıklanan ve belirlenen sınır" çerçevesindeki hak ve özgürlüğümüzü, o günün özgürlük sınırlarında kalmak kaydıyla, kimseye ilhak olmadan kullanmak istiyoruz.
Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri açısından Atatürk gibi bir lider döneminde Lozan Anlaşması, bir zafer anlaşması olarak ilan edilmiştir. Bugüne dek bu ilan daha da yoğun övgülerle dile gelmiştir. Kutsanan bir anlaşma olarak, Cumhuriyetin Kabe’si sayılan Lozan Anlaşmasıyla utarlı olmak üzere, bu anlaşmadan doğan tüm hakların Araplara tanınmış olması gerekiyordu. Oysa Lozan´da belirlenmiş temel diğer haklar bir yana, dil özgürlüğüyle ilgili haklar dahi yadsınmıştır. Sevr öcüsünü bu ölçüde büyütenlerin, zafer ve yeniden doğuş diye ilan ettikleri Lozan Anlaşması’na bağlı kalmamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin her dönemde tekrar eden bir handikabıdır.
Uluslararası camiada bu davranış, ortak ülkemize duyulan güvensizliğin de kaynaklarından biridir. Bu nedenle yukarıda dile getirdiğim temel haklar yanı sıra, bir ilk adım ve Arap-Türk ulusal toplulukları arasındaki güven yenilemesi amacıyla, Lozan Anlaşması’nın Kesim-III’te 39. Madde 4. Paragrafında dile gelen ve 37. Maddede mutlak bir hüküm olarak belirtilen dil özgürlüğünün Arapçaya tam kapsamıyla tanınmasını, anayasal, yasal kurumsal güvencelerle ve devlet bütçesin den alması gereken istihkakıyla birlikte korunup geliştirilmesini talep ediyoruz.
Lozan Anlaşmasının 37. maddesi, 38. maddeden 44. maddeye kadarki maddelere aykırı davranılamayacağını belirleyen bir taahhüt maddesidir ve tamamı şöyledir
Madde 37 - Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde belirtilen hükümlerin temel kanunlar olarak tanımasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir işlemin bu hükümlere karşı ve aykırı olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmi işlemin sözü geçen hükümlere üstün tutulmamasını taahhüt eder.
“Madde 39- …
Türkiye vatandaşlarının hiçbirinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde gerek din, basın veya her türlü yayın konusunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt konmayacaktır." Diyor (Madde 39. Paragraf 4)
Bu verilerin ışığında her şey gayet açıktır. Arap halkının hakları dar ve geniş anlamıyla yok sayılamayacak ölçekte belirgin olup uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş ve güvence altına alınmıştır.
Türk ulusunun "Ulu Önder"i Atatürk´ün talimatı ve T.C´nin ikinci büyük şahsiyeti ve kurucularından İsmet İnönü´nün imzasını taşıyan Lozan anlaşmasına uymak umarız Türkiye yöneticilerine olduğu kadar, Türk ulusunun da vatanseverliğine gölge düşürmez. Kaldı ki, Arapların da vatanları olup, kayıtsız şartsız vatansever olacakları unutulmamalıdır.

-III-
Buradan sesleniyoruz :
Tek boyutlu olma ve başkalarını buna zorlamanın devri artık geçmiştir. Farklı uluslara mensup olmak, farklı kültürlerden gelmek hiç kimsenin ayıbı değildir. Tersine, bu türden farklı var oluşları zorla yok etmek, asimile etmek, tek boyutlu kılmak ayıpların en büyüğüdür.
İnsan haklarına yaklaşım da bu noktadan başlar. Biz Araplar, mensup olduğumuz ulusun bir parçası olarak, Türkiye´deki ulusal mozaiğin önemli renk ve dokusundan birisiyiz. Türk ulusunun kendi vatanseverliği ve ulusal çıkarlarına ilişkin hassasiyeti kadar, bizimde kendi ulusal çıkar ve vatanseverliğimiz konusunda hassas olduğumuz bilinmelidir. Ortaçağ yöntemlerinin, barbarca davranışların, zorla bir yönetim altında tutulmanın yarattığı tahribatı ancak bu farklı var oluşu kabullenip hazmederek giderebiliriz. Karşılıklı güvenin esası buna dayalıdır. Ortak ülkemizde özgürlük ve demokrasi için tek yol da budur. Arap halkının kimlik haklarının en önemli amacı ve varmak istediği tek sonuç, ortak vatanda özgürce ve demokratik güvencelerle birlikte yaşamaktır. Ortak ülkemiz zenginliğinin ifadesi olarak farklılıklarımızla barış içinde yaşamaya bir katkı amacı, kimlik haklarımızın temel amacı olarak belirlenmiştir.
Türkiye´de Araplar, coğrafyaları ve tarihsel ilişkileri itibariyle şehirli, uygar bir ulusal topluluktur. Mersin, Adana ve Hatay illeri başta olmak üzere, diğer Güney-Doğu Anadolu illerinde, 4 milyona yakın nüfusuyla Araplar, göz ardı edilmesi mümkün olmayan önemli bir kültürel kuşaktır da; siyasi yönetimin asimilasyonlarına karşın kendi ulusal kimliğini sürekli koruyabilmiştir. Bu halk Arap’tır ve bunun bulanıklaştırılmasına karşı duyarlıdır. Bu duyarlılığı uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını talep ederek, savunarak gösterme çabasındadır. Bu amaçla da tüm etkinliklerini yeniden organize etmeyi doğal hakkı olarak kabul eder.
T.C yöneticilerini, Anadolu´da yaşayan tüm ulusların, uluslararası yükümlülüklerden doğan haklarını bir an önce tanımaya çağırıyoruz. Bu bölücülük değildir. Bu topraklarda yaşayan ve yaşamaya devam edecek olan, kimsenin zararına coğrafya bölücülüğü yapma ütopyalarına prim vermeyecek kadar uygar olan Arap halkının, haklı bir talebi olarak gündeme gelmektedir.
Dönüp Kürt Sorunu´na bakalım, oradan herkesin alacağı dersler var. Kürtlere uygulanan zulüm politikasının yanlışlığına tüm dünya tepki gösteriyor. Bunun için iki tarafta büyük kayıplar verdi. Haksız taraf gerçeği gördükçe, ağır bedeller ödeyerek geri adım atmıştır. Onurlu ve duyarlı Türk halkı, yanlış siyasetlerin yarattığı bu kayıpların farkına vararak baskısını artırmakta ve kardeş Kürt halkının haklı davasına bu yolla artan oranda destek olmaktadır. Bu tutumun bir uzantısı olarak, on yıllardır Kürt bayramı "Newroz"u yasaklamanın kalkması, Kürt realitesinin tanınması, Kürt dili için yeni yönelimlerin ortaya çıkması bu sürecin gidişatına önemli bir göndermedir. Türk halkının duyarlılığını ifade eden bu gelişmeler önemli ancak yetersizdir. Türkiye’de ne tek ne de ikili renk vardır, Türkiye denilen coğrafyada renkler, farklılıklar armonisi yaşamaktadır ve bunların hak ve hukuku gasp edilmiş bunlarada dönüp bakmanın zamanı gelmiştir.
İnancımız odur ki, Türk halkı Arap halkının haklı taleplerinin yanında, yöneticilerinden önce yer alacaktır. Bu, gelişmelerden çıkan ilk sonuçtur. Yeni yıkım ve düşmanlıkların engellenmesi, ölümlerin ve kinlerin oluşmaması için güven ve kardeşliğin, birlik ve beraberliğin kalıcı ve eşitlik koşulunda büyümesi için bu gerçeklerin hızla idrak edilmesi gerekmektedir.
Türkiye´de Arap gerçeğini, hak ve hukukunu öncelikle Türk solunun kavraması ve bilince çıkararak güncelleştirmeye yönelme yükümlülüğü bulunmaktadır.
Aydınlanma aklın farklılığı kavramasıdır tek boyutluluktan çıkmasıdır, Türkiye solu halkı adına bu aydınlanma duraklarından geçmeksizin ne kendine ne de halkına katacağı hiçbir değer yoktur.
Türkiye´de Arap gerçeğini küçümseyen, Liva İskenderun (Hatay) davasını ise hiç bilmeyen ve ele almayan İttihat-Terakki mantıklı, milliyetçi tutumlardan hızla uzaklaşılmalıdır.
Türk solu siyasi programlarında, merkezi çalışmalarında, demokratik alternatiflerinde bu sorunu ele alma duyarlılığı göstermelidir. "Araplar, önce Kürtler gibi bir kaç kez kanlı kıyım ve acıya maruz kalıp, kendilerini belli etsinler, ondan sonra ilgileniriz" mantığı rezil bir sömürgeci mantıktır. Osmanlı aklıdır ve Cumhuriyetin kuruluş ruhuna aykırıdır. Türk solu siyasal varlık ve onurlu duruş sergilemesi için, bu şoven tutumları hızla aşmalıdır.
Anadolu topraklarının bir uluslar ve halklar mozaiği olduğu ve bu coğrafyanın tek bir sahibi olmadığı, her ulus ve halkın kendi coğrafyasının egemeni olması gerektiği gerçeğini kavramalıdır. Bu yol, Türk solunu da özgürleştirecek ve süre giden marjinalliğine son verecek tek yoldur. Bu yol sadece sol için değil, insan topluluklarının kolektif kimliklerine saygısı olan tüm vicdan sahibi insanların da yoludur.
Bu gerçeği, sistemin temel unsuru olup "değişim" çağrıları yapan tüm siyasal güçlerin de kavraması, kendi tutarlılıkları açısından önemli bir davranıştır. "Devletin yeniden yapılandırılması" tezlerini ortaya atanların tutarlılıkları ve gerçek yurtseverlikleri bu sınavlardan geçilerek belirlenecektir. Söylemlerini zedeleyecek baskı unsurlarına boyun eğmeden, halkın gücüne ve desteğine dayanarak, yeniden yapılanmayı başarmanın yolunun; diğer halkların hakkının teslim edilmesinden geçtiği bilinmelidir.
Bu hak, bireysel vatandaş hakkından çok daha önemli olan, bireyin ulusal hakkıdır.
İkisi arasındaki farkı kavramak başarının ilk adımıdır.
Yasalar karşısında birey olarak herkes eşit olabilir. Ancak, aynı yasalar karşısında bireyin ulusal kimliği özgür ve eşit değilse, orada adalet ve demokrasi yok demektir.
Yeniden yapılanmadaki gerçeklik, tutarlılık ve ciddiyet bu ayrımı göz önüne alıp almamaya bağlı olacaktır.
Bilinmeli ki, başka halkların hakları karşısında, kendi halkının haklarına gösterdiği tutum kadar tutum alamayanların milliyetçilikleri de, yurtseverlikleri de sahtedir. Hiçbir halk, diğer halkın hakkını gasp etmekle bir şey kazanamaz. Buna sadece çıkar çevreleri ve onların siyasi temsilcileri tevessül eder.
Uluslar kendi deneyleriyle, her hakkın bir sahibi olduğunu, hak gaspının uzun süre elde tutulamayacağını bilir. Türkiye´de Arapların sahip olduğu hakları, tüm Türkiye halkları bilir.
Bu satırlardan Türkiye’nin onurlu, vicdani sağ tüm insanlarını, yeni kayıplar, acı ve düşmanlıklar yaratmadan, kardeşlik ve güven için, adalet içinde yaşamak için, Türkiye´deki Arapların haklarını teslime ve bunun için desteğe çağırıyoruz.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Mihrac Ural'a mektup...

Antakya çarmıha gerilmiş bir kent....


Nadir Nadi Çelik



Aziz Yoldaşım,


Baskın Oran Hoca ile muhterem Kemal Burkay arasında geçen dostca mektuplaşmanın dayandığı konu ile bağlantılı olarak kalem almış olduğun ikinci yazıyı da benimle paylaşma mütevaziliğini gösterdiğinden ötürü öncellikle teşekkür ederim. Mektubun aynı zamanda sözkonusu döneme dair düşüncelerimi kısaca izah etmeme de vesile oldu.


Antakya’nın birinci dünya savaşı sürecinde osmanlı işgalinden kurtulduktan 20 yıl gibi kısa bir süre sonra osmanlı’nın devamı olan cumhuriyetçiler tarafından ilhak edilmesi ve ayrıca bu sürecin Fransa ile ilişkin kısmı başlı başına uluslararası ilişkilerin dayandığı temelin ne olduğuna dair bize bilgi vermekle kalmıyor aynı zamanda kurtuluş savaşı denilen sürecin aslında işgal edilmiş toprakların mümkün olduğu ölçüde kaybını önleme savaşı olduğu bilgisini de vermektedir.


Şöyle ki, Osmanlı’nın bir anavatan yoktu. İktidar olduğu topraklar işgal edilmiş topraklardı ve bu işgal, fetih hareketi yüzyıllara yayılmış ve sonuçta üç kıtada egemenlik olarak sonuçlanmıştı. Bu egemenlik alanı ya da diğer bir ifadeyle işgal edilmiş topraklar 5 milyon km² den daha fazla olarak kendisini ifade ediyordu ki zaten bunu mektubunda sende belirtmişsin.


Viyana sonrası dönem ise artık fetih hareketinin durduğu yada durmak zorunda kaldığıdır. Daha açık ifadeyle Viyana yenilgisinden sonra osman’lı, bütün enerjisini işgal ettiği toprakları elinde tutmaya harcarken, toprakları işgal edilmiş milletler ise enerjisini anavatanlarını işgalci osmanlı’lardan kurtarmaya harcamıştır. Oldukça ağır işleyen bu süreç birinci dünya savaşına vardığında daha da hızlanmış ve sonunda osmanlı, ilk işgal ettiği topraklar olan anadolu topraklarıyla başbaşa kalmıştır. Başbaşa kaldığı anadolu topraklarıda Fransız ve İngilizlerin işgali altındaydı. Daha net ve anlaşılabilir bir ifadeyle, altı yüzyıldır osmanlı işgali altında bulunan anadolu toprakları bu kezde İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Tarihin cilvesine bakınızki, işgalci işgale uğramıştı. Şimdi, işgal edilen işgalcinin kaderi yeni ve dinamik işgalciler tarafından belirlenecekti.

Artık iki secenek sözkonusuydu. Ya yüzyıllar önce çıktıkları Orta Asya’ya geri gönderilecekler ya da ilk işgal edilen ve merkezi topraklar olarak adlandırılan Anadolu’da sınırları belirlenmiş bir yurtluk verilecekti. Nitekim birinci seçenek pek pratik açıdan mümkün olmadığına göre ikinci seçenek gündemde yerini aldı. Bundan sonraki süreç artık iki işgalci tarafın aralarındaki diplomatik, politik ve ekonomik çıkar oyunlarına sahne olacaktı. Bu oyunlarda İstanbul hükümetine karşı alternatif olan ankara hükümetinin muhatap alınmış olması, yukarıda izah ettiğim sürecin dışında farklı bir sürecin ortaya çıktığı anlamına gelmez. Yine bu arada Yunanistan’ın tarihten gelen egemenlik hakkını öne sürerek, anavatının bir parçası olarak algıladığı ege kıyılarından yaptığı askeri çıkartmanın yolaçtığı kısıtlı savaşın da bu sürecin karakterini değiştirdiği anlamına gelmez. Sürecin karakteristik özelliği nedir? Toprak. Eski işgalcinin egemenlik alanının yani sınırlarının belirlenmesi. Eski işgalci için sorun daha fazla toprak kaybını önlemektir. İsgal edilen topraklar üzerinde yaşayan halk için sorun nedir? Yeni ve eski işgalci taraf arasındaki kapışmadan faydalanarak topraklarını kurtarıp bağımsızlığını ilan etmektir. Yeni işgalciler acısından sorun nedir? Çıkar alanlarını belirlemektir ki, burada temel olan ekonomik çıkarlar ve ilgilerdir.


Eski işgalci için artık sorun bir kenti, kasabayı hatta bir köyü dahi yitirmemek ve münkünse yitirmiş olanı geri alabilme mücadelesidir. Nitekim seninde belirttiğin gibi Lozan antlaşmasında misaki milli sınırlar içinde yeralmayan Antakya on yıllar sonra Fransa’nın Suriye’lilerin kesesinden bir cömertlik(!) yapmasıyla ’’anavatana katılmıştır’’. Uluslarası hukuk aleni çignenerek bu gerçekleştirilmiştir. Antakya sorunu uluslarası ilişkilerin çıkar ve şiddete dayalı olduğunun en uç örneklerinden bir tanesidir.

Osmanlı ve onun şimdiki mirascıları için ‘’kurtuluş savaşı’’ denilen süreç hala devam etmektedir. Bu savaş şu anda geride kalanı elde tutmak biçimde kendisini ifade etmektedir. Sık sık ’’Etrafımız düşmanlarla çevrili’, ’’ Herkesin topraklarımızda gözü var’’ , ’’Bir karış toprak dahi vermeyiz’’ histerikleri tesadüfi değildir. Çünki, bu sınırlar, bu topraklarda yaşayan halkın iradesi hiçe sayılarak çizilmiştir. Anadolu’ da yaşayan rum, ermeni, kürd ve arap halkı için, 1900 lü yıllarda çizilen sınırlar, altı yüzyıllık işgalin daha da daraltılarak yeniden tazelenlemesi dışında herhangi bir anlamı yoktur. ’Kurtuluş savaşı’ olarak adlandırılan bu sürecin Antakya örnegindeki anlamı ise Antakya’nın Antakyalılardan kurtarılmasıdır (!)


Hazır yeri gelmişken, Lozan antlaşması ile ilişkin kavrayışımı bir kaç cümlede özetliyerek mektubuma son vermek istiyorum.


Seninde çok iyi bildiğin ancak benim burada tekrar etmek zorunda kaldığım gibi resmi tarih genellikle ve ağırlıklı olarak çarpıtmalardan oluşur. Daha nazik bir ifadeyle gerçeğin kısmen bulandırıldırılmasıdır. Ancak tarihsel gerçeklerin çarpıtılması tahmin edebileceğin gibi bir profesyonelliği gerekli kılar. Bu ise oldukça zahmetli bir iştir. TC’nin resmi tarih tezleri bu tür zahmetlere katlanmadan direkt yalanlardan hatta çıplak yalanlardan oluşur. Çıplak yalanların inandırıcılık kazanması için sürekli tekrarı gerekir ve nitekim yapılanda budur.


Bu , insan zekasıyla alay edercesine ya da her insanın asgari bir zeka düzeyine sahip olduğunu dikkate almadan ortaya atılmış pervasızca yalanlardır. İktidar elitinin çoğunluğu tarafından okunmamış olduğuna inandığım Lozan antlaşması ile ilişkin söylem, pervasızca ortaya atılmış ve sürekli tekrar edilen yalanlara dair örneklerden bir tanesidir. Bir yenilgi belgesi olan Lozan antlaşması, bir yüzyıldır zafer belgesi olarak sunuluyor. Lozan antlaşması, İngiliz ve Fransızlar için bir zafer, osmanlı ve devamı olan ittihatçılar ve neo ittihatçılar için yenilgi belgesidir.


Bu belge 5 milyon km² den, yediyüz bin km² ye düşüşün belgesidir.


Bu belge iddia edildigi gibi sınırların, verilen bir kurtuluş savaşı sonucunda değil, aksine yenilginin sonucunda galip devletler tarafından çizildiğinin belgesidir.


Bu belge birinci dünya savaşındaki yenilginin ürünüdür. Ancak anavatansız olan osmanlı için hiç yoktan iyidir durumudur. Gaspedilmiş toprakların bütününü kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya olan gaspçı için Lozan’da verilenler teselli durumudur.


Altında İstanbul hükümetinin imzası yerine Ankara hükümetinin imzasının olması bu antlaşmanın bir zafer belgesi olduğunu göstermez.


İngiliz ve Fransız’ların, osmanlı karşısında kazandığı zaferi onaylayan bu belge aynı zamanda Anadolu dışındaki arapların yakalarını osmanlı işgalcilerinden kurtardıklarının ispatıdır.


Bu belge, kürdler, rumlar, süryaniler ve anadolu arabları için ise yakalarını kurtaramadıklarının ispatıdır.


Ve yine bu belge Lozan’da çizilen sınırların dışında kalan Antakya’nın bugünkü statüsünün hiç bir haklı ve meşru temele dayanmadığını ve Antakya’nın, çarmıha gerilmiş bir kent olduğunu gösterir.


Aziz yoldaşım,


Otuz yıldan beri görüşüp, karşılıklı oturarak, fikir alışverişi yapma olanağımız olmadı. Bu ihtiyacı mektuplarla, en azından kendi payıma düşeni, kısmende karşılayabildiysem bundan sevinç duyarım. Sağlıklı ve başarılı günlerinin devamını diliyor ve baki selamlarımı gönderiyorum.



10 Temmuz 2008 Perşembe

Lozan güncellemeleri Ve Hatay (Liva İskenderun)


Önceki makalem “Lozan Tartışmaları ve Farklı gerçekler”, Baskın Oran hoca ile Kemal Burkay arasında geçen Lozan tartışmalarına bir katkıydı. Makalemi arkadaşlar Baskın hocaya iletmişler. Yazıda soruyordum ya Arapların durumu ne olacak? diye. Hoca teşekkür etikten sonra şu satırları iletti.

(yazımda, "İster Kürtçe, ister paşa keyfi isterse Japonca." demiştim. Demek ki eklemek lazımmış: İsterse de Arapça.) (Tarih: 07 Temmuz 2008 Pazartesi 16:25, ileti gönderimi)

Bende Baskın hocaya bu duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Ortak ülkemizde bu türden aydınların olması, geleceğe adına umutlu olmamızı gerektirecek çok şeyin olduğunu inancını pekiştirmektedir.


Mihrac Ural
mircihan@gmail.com

8 Temmuz 2008


Baskın Oran hoca bu ara yoğun olarak Lozan didikliyor. Son makalesi “İmroz ve Bozca ada Vitrini” ilkel akıllara ziyan gerçekleri bir tokat gibi savuruyor. Lozan anlaşmasının 14. maddesini hatırlatıyor, oradaki “özel yönetim”e vurgu yapıyor. Baskın Oran hoca haklı. Lozan anlaşmasının Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı anlamı biliyor.

Lozan kurucu bir uluslararası anlaşmadır. Lozan için Atatürk’ten İnönü’ye kadar herkesin açıklamaları ve meclis kararları bu yöndedir. Atatürk Lozan için “Bu muahadename, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr muahadenamesiyle ikmal edildiği zannedilmiş, büyük bir suikastin inhidamını (çöküşünü bn.) ifade eder bir vesikadır. Osmanlı devrine ait tarihte emsali nemasbuk (örneği olmayan bn.) bir siyasi zafer eseridir.” (M. Kemal Atatürk 1927) demiştir. Yıllar sonra da Başbakan Şükrü Saraçoğlu; “Lozan muahedesi… Türkiye devletinin toprak ve hak bütünlüğünü ve tamlığını, harbi kazanan devletler başta olmak üzere bütün milletler alemine tanıttıran ve tasdik ettiren siyasi zaferin şanlı ve şerefli vesikasıdır.” ( Başbakan Şükrü Saraçoğlu, 07.07.1943, Ali Naci Karacan’ın LOZAN kitabına önsüz). Bu anlaşma Türkiye Cumhuriyetinin Kabe’sidir. Ama kimsenin yönü bu Kabe’ye dönmüş gibi durmuyor. Lozan anlaşmasını ismi bilinen, içeriği hiç bilinmeyen ve yaşatılmayan bir anlaşma haline dönüştüren egemen ilkel akıl sistematiğinin öğütücü çarkları, ülkeyi artan sancılara sürüklemekte hala engelsiz gibi çalışıyor.

Bu anlamda bir Türk aydını olarak Baskın hocanın ortaya koyduğu bu çaba gerçekten takdirle izlenip desteklenmelidir. Yeni yazısında adlardaki statü ve Rumların haklarıyla ilgili önemli bilgiler aktarmaktadır. Uzun yıllar Lozan anlaşması ve azınlık hakları üzerindeki çalışmalarımla doğal bir kesişme içinde olan bu açıklamalara destek vermeyi ülkemdeki yaşamın barış ve güvenliği için gerekli olan özgürlük ve demokrasi mücadelesine bir katkı olarak görüyorum.

Diğer taraftan önümüzdeki dönem bu tartışma sürecine Hatay davasının da katılacağı düşüncesindeyim. Zira Lozan anlaşması bir yanıyla içindeki azınlık hakları kadar dışındaki olguların Türkiye Cumhuriyeti sınırları çizilirken belirlenen temel konumu açısından da bir müracaat kaynağı olmaya devam etmektedir. Hatay davası, Hatay Arapları konusu kadar, Türkiye vatandaşı Arap ulusal kökenli milyonlarca insanı da ilgilendiren yanıyla Lozan anlaşması bir ilgi ve bir mihver olmaya devam edecektir.

Makalemin ana konusu olan Hatay ve Lozan üzerinde görüşlerimden önce, Baskın hocaya bir sorumuz olacak. O da şudur, Kürtlerden sonra ikinci en büyük etnik ulusal topluluk olarak Araplarla ilgili olarak, Lozan anlaşmasına dayanarak bir açıklama ve yönlendirmeyle ilgilenip ilgilenmediğini soracağım.

Bu soruyu Baskın Hocanın aydın kimliğine büyük bir güvenle gündeme getireceğim. Kaygım o ki, ağlamayan çocuğa mama verilmez diye, Arapların da, Kürtler gibi ölümlere yıkımlara vuruşmalara yönelerek mi bu hakları hatırlanacak ya da Rumlar Ermeniler ve diğer azınlıkların doğal ve haklı inançsal Avrupai bağlarının bastırmasıyla mı ortaya konacaktır. Bunlara zorlanmak istemeyen Arapların haklarını Türk aydını hatta bu gün itibariyle Kürt aydınları ve diğer azınlık aydınları dile getirme çabası içinde olacaklar mıdır. Bir Arap devrimcisi olarak bu satırların yazarı, Türk ulusu ve halkı için, Kürt ulusu ve halkı için olduğu kadar tüm azınlıkların haklarıyla ilgili makale ve yazı kaleme almış, bu hakları savunup durmuştur. Bu duyarlılığı diğer aydınların da gösterebileceklerine inançla sorumu burada noktalıyorum.

LOZAN VE AZINLIK HAKLARI

Lozan anlaşmasındaki azınlıklar sorununa bu yoğun ilginin başlangıcında Kürt sorunu olduğu açıktır. Kürtler büyük acılar çekerek, hakları için özgürlük mücadelesi yolunda yürüdüler. Önemli mesafeler de kat ettiler. Küllerinden yeniden doğmak gibi bir süreç yaşadılar. Bu gelişmelerin sarsıntıları tüm yetersizliklerine karşı belli bir aydın kesimi bireysel bazda da olsa harekete geçirdi: beklenen de buydu. Egemen ulus aydınlarının görevlerini hatırlatan binlerce gelişme içinde sonuçsuz beklentilere rağmen tek tük örneklerin belirmesi önemliydi. Baskın Oran’ın çabaları bu kapsamdadır. Buradan Lozan tüm yanlarıyla ele alınma sürecine girdi. Belki bu davranış resmi tarihin kabul sınırlarında ve ötesinde Cumhuriyetin kuruluş Kıblesi olarak görülen Lozan anlaşmasından başlamak, toplum psikolojisi açısından gerekli bir tercihti.

İncelemeler unutulmuş hakların güncellenmesi anlamına geliyordu. Ancak bu haklar bu gün medyatik ortamda dile gelen azınlıklarla sınırlı değildi. Bu ülkede büyüklüğün sayısal olarak ifade edildiği koşulda, üç büyük ulusal topluluktan söz edilebilir. Bunlar Türkler, Kürtler ve Araplardır. Milyonlarla ifade edilen etnik topluluklar bunlardır.

Osmanlının I. Paylaşım savaşından yenilgiyle çıktığı ve çözülüp dağıldığı bir kesitte ortaya çıkan anlaşma, protokol ve bağıtlarla belirlenen sınırlarda Toros dağlarının tüm güney yamaçları ve düzlükler Arap etnik topluluğun yaşam alanları olarak ayrılmış, belirlenmiş ve Suriye’ye bırakılmıştır: Suriye ise Fransız mandası altında bir ülke konumundadır. Bu sınırların bu gün taşıdığı anlam üzerine söylenecek çok şey vardır, ancak konumuz bu değil. Lakin bu ayrımların dile getirdiği bir gerçek olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Bu kuşakta yaşayan Arap ulusal topluluğu bu gün Türkiye Cumhuriyeti denilen devletin hükmü altındadır ve ulusal kimlik haklarından, dil ve buna bağlı kültürel tüm haklarından yoksun olmaya mahkum edilmişlerdir. Ermeni, Rum gibi ülkenin batı taraflarında yaşamını sürdüren azınlıklara göre, “Müslüman olmanın azınlık olmayacağı çoğunluğun bir parçası olarak “ aldatıldığı bir söylem altında ayrıca böylesi haklarını tespit ettirememişlerdir. Ancak bu Lozan Anlaşması 39/4’te yer alan hakları kullanma önünde bir engel olmadığı gibi, önemli bir avantaj ve ülkenin özgürlük ve demokrasi mücadelesine bir katkı olarak değerlendirilebilecek çaptadır.

Lozan anlaşmasının içerdikleriyle Arapların hakları, kültürel bazda diğer azınlık haklarından az değildir; dillerini serbestçe her alanda, mahkemelerde bile kullanma hakları bulunmaktadır 39/4 bunu açıkça belirlemiştir. Lozan anlaşması bununla yetinmemiş, KESİM III AZINLIKLARIN KORUNMASI başlığı altında yer alan maddelerin ilki olan 37. madde ise, bu haklara çok önemli bir koruma getirmiştir.

“Madde 37- Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde belirtilen hükümlerin temel kanunlar olarak tanınmasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir işlemin bu hükümlere karşı ve aykırı olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmi işlemin sözü geçen hükümlere üstün tutulmamasını taahhüt eder”.

Arapların, Cumhuriyetin kurucu uluslararası anlaşmasında var olan bu haklarını talep edip, kendilerini bu açıdan da ifade etmeleri beklenen bir gelişmedir: Türkiye siyasal ortamının bu gerçekleri, içereceği ve bunun karşısında alınacak tutumlarla herkesin sınanacağı açıktır.

Kendi özgün kimlikleriyle bu sürecin bir parçası olarak yer almanın yolu da buradan geçecektir. Ülkemizin demokratik gelişme kanallarının büyütülmesinin de bu katılımlara bağlı olduğu açıktır. Ancak sorunun diğer yanında yani Arap ulusal kimlik hakları yanı sıra Hatay Davası olarak kendini “ayrı varlık” ölçeklerinde tanımlayan bir sorun daha bulunmaktadır. Hatay davası bir ulusal kimlik davası ve halkın kendi kaderini özgürce belirleme davası olarak bir siyasal konumlanışa sahiptir. Bunu algılamak için uzağa gitmeye gerek yoktur. Lozan anlaşmasının içerdiği haklar kadar, dışında tutuğu var oluş haklarının kavranması yeterlid


LOZAN VE HATAY

Lozan anlaşmasında Hatay Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yer almamıştır. Almaması doğaldır. İskenderun sancağı ve Antakya sancağı bir Arap toprağıdır. Ulusal, tarihsel dokusu, mutlak çoğunluğuyla Arap’tır. I. Paylaşım savaşı ardından gelen Lozan ve öncesi anlaşmalarda Hatay’ın dışta tutulmasının anlamı da budur. 5 milyon km² alanı hükmü altında işgalleriyle tutan bir imparatorluğun yıkılması ardından, taşların yerine oturması ve ulusal toprakların sahiplerine dönmesi, bir denge yönelişidir. Bu dengeler bir savaş sonucu oturma eğilimi gösterirken bir sonraki savaşın çıkar dengeleri içinde dengesizleşmesi gerçekte bu güne kadar bölgemizde sorun halinde duran kapanmamış dünya savaşı dosyalarının sık sık açılmasına neden olmaktadır.

Lozan’da Hatay’ın Suriye topraklarında kalkmasının mantıki ve hukuki yanı, daha sonra yapılacak iki halk oylamasının gösterdiği sonuçlarlarda kesindir. 14-15 Mayıs 1936 seçimleri ve 15 Nisan 1938 seçimlerinin sonucu Arapların mutlak çoğunluğunu yansıtan birer halk oylaması olması bunu göstermeye yeterlidir ( 22 Temmuzda bir daha yenileceği belirtilen seçimler bir daha hiç yapılmamıştır, Milletler Cemiyeti (MC) seçim komisyonu verilerine göre %49,98’i Türk, %50,02’si Arap olarak belirlenen seçmenler temsilcilerini seçerken kimi etnik, kimi inançsal verilere dayandırılarak Arap potansiyel 4’lü bölünmeye uğratılmıştır. Bu yanıyla üçüncü seçim hiçbir zaman olmamıştır. Ayrı Varlık statüsü olarak Hatay Devleti de, 23 Haziran 1939 Bağıtı ve 5 Temmuzda 1939’da Albay Şükrü Kanatlı komutasında askerleri girişimiyle işgal ve ilhak edilmiştir).

Arap Liva İskenderun ve Antakya sancağı’nın idari olarak, yüzyıllardır Halep’e bağlı olması ve bu merkezin hukuki statüsüyle birlikte mütalaa edilmesi de bunu ifade etmektedir. Nitekim Mondros Mütarekesinden sonra, Lozan’a kadar uzanan bir dizi uluslararası konferans, mütareke, anlaşma, bağıt tekrardan bu gerçeği teyit etmiş, bunun tartışılmasını bile gerekli görmemiştir; Nöyyi Anlaşması (San Remo) (19 Nisan 1920), Sevr anlaşması (10 Ağustos 1920), Londra konferansı (27 Şubat 1921), Ankara Anlaşması (20 Ekim 1921), Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922). Ve sonuçta Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti güney sınırlarını tespit etmiş ve Hatay’ı içine almamıştır.

Liva İskenderun ve Antakya sancağı, kendi ulusal topraklarının bir parçası olarak, anavatanları Suriye’de kalmıştır. Ancak Suriye o kesitte (Nöyyi) San Remo Anlaşması gereğince Fransız mandaterliği altındaydı. Ve kendi toprakları üzerinde hüküm süren özgür ne bir devleti ne de hükümeti vardı. Fransız işgal kuvvetlerinin kuklası Suriye hükümetleri ise, mandaterlik yasasının 4. maddesinde belirtilmiş olan mandater devletin korunması altındaki ülke topraklarının kimseye verilemeyeceği, kiralanmayacağı hükmünden doğan haklarını korumaktan acizdiler.


LOZAN YOLUNDA ANKARA ANLAŞMASI

Mondros mütarekesiyle Osmanlı süreci sona ermiştir (30 Ekim1918). Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal paşanın, adından başka bir şey kalmamış Yıldırım Orduları Komutanı olarak, İstanbul’a karşı (Ahmet İzzet Paşa hükümetiyle) kimi telegraf direnmeleri bir sonuç getirmemiştir. Mustafa Kemalin, Musul’da 6. ordunun başına gelen çöküşün, İskenderun limanının İngilizlere teslimiyle Anadolu’nun güvenliğinin çökeceği üzerine yaptığı beyhude uyarılar, İngilizler İskenderun körfezini kullanırlarsa silahla karşı dururuz tepkileri kuru bir gürültü olarak gelip geçmiştir; İngilizler ardından Fransızlar gelip yerleşmiş İskenderun ve Antakya sancağı işgal kuvvetlerinin eline düşmüştür. Ama Atatürk’ün aklından, İskenderun’un Anadolu güvenliği için taşıdığı önem hiç çıkmamıştır.

Atatürk Osmanlıdan farklı bir yaşam planıyla kurguladığını iddia ettiği Cumhuriyetin kuruluş sürecinde, Hatay’ın Misak-ı Milli (milli ant) sınırlarında yer almamasını, bu sürecin hiçbir uluslararası görüşme ve anlaşmasında önemsememiştir. Tersine, savaşın galipleri arasında birincil önemde yer alan Fransızlarla ilk anlaşmayı yaparak Güney sınırlarındaki savaş halini sona erdirme yönünde çok tavizkar bir politikayla anlaşmalara yönelmiştir.

Dışişleri makamında Yusuf Kemal’in, Fransa Cumhuriyeti, eski bakanlarından Franklen-Buyyon (Henry Franklin-Bouillon)’la karşılıklı yazışma, sözleşme ve imzalanan tutanaklarda bu süreç tüm yönleriyle kendini göstermiştir. (Türk-Fransız ittilafnamesi Ankara 20 Ekim 1921 de 10. maddede yer alan ve aynı gün karşılıklı tutanak ve mektuplarda dile gelen ekonomik tavizlerle ilgili yazışma ve tutanaklar bunu tüm yönleriyle ortaya koymuştur. Bkz; Reha Parla LOZAN-MONTRÖ s:139- 146, T.C. Dışişleri Bakanlığı 2.9.1985 tarih ve 100004/7835 sayı izinleriyle bastırılmış kitap).

20 Ekim 1921 Ankara anlaşması bunun tecellisidir.

Bu anlaşama üzerine Atatürk Nutuk’ta, “ Ankara anlaşması ile ulusal isteklerimizi ilk kez, batılı düşman devletlerden birisi kabul ederek onaylamış oldu. Bu durum, kurtuluş tarihimizde önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.” (M.K. Atatürk, Nutuk s:83, Ahmet Köklügiller’in hazırladığı derleme, Milliyet yayınları) İnönü ise; “ Fransa ile 1921 Ekimi’nde Ankara’da bir anlaşma yapmıştık. Bu anlaşma ile Suriye hudutlarını tespit etmiş ve aramızdaki muharebeyi kesmiştik.” der. (İsmet İnönü hatıraları Lozan Anlaşması I. s:65 Cumhuriyet yayınları)

I.Dünya savaşı bitmiş ancak galip devletler orta doğudaki sorunlarını bir türlü yerli yerine oturtamamıştı. Bir dizi konferans ve anlaşma, ikili bağıtlar ve anlaşmalar bütünsel bir oturmuşluk getirmemişti. Lozan’ın esamisi bile yoktu. Venedik’te bir konferans yapılacağı söylentileri çok sonraları gündeme gelecek ve geldiği gibi yok olacaktı. Böylesi bir ortamda Fransız Hariciyesinin derin tarihi tecrübe ve sezileriyle yükselen ve kazanma şansı daha çok olan taraflarla erken vuruş anlamına gelecek anlaşmalar bağlama yönünde hızlanıyordu. Fransız bakanın kurtuluş savaşı sırasında cepheden cepheye dolaşması bunu gösteriyordu. Fransızlar savaş galibi güçler arasında daha pratik ve pragmatik bir ulustu. Sorunlu bölgelerin meydanlarından topladıkları gözlemleri sınayıp siyasal tutumlarını netleştiriyorlardı. Nitekim bunu yaparken önemli ekonomik kazanımlar elde etmeyi ihmal etmiyorlardı. Her şey birbirine bağlı gelişen bu süreçte Ankara Anlaşması taraflara önemli bir rahatlama getirmiştir. Madde 10’da dile gelen “TBMM Hükümeti Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat Demir yolu parçası imtiyazının ve Adana vilayetinde kurulmuş bulunan şubelerin imtiyazı ile birlikte imtiyazlara bağlı ve özellikle işletmeye ve taşımacılık ticaretine ilişkin bütün haklar, izinler ve menfaatlerle birlikte Fransız Hükümetinin göstereceği bir Fransız gurubuna devredilmesini kabul eder.” Hükümler bu anlaşmanın diğer yüzünü anlatması açısından önemlidir. Bu anlaşmanın gününde mektup alış verişleri de bir dizidir ve tümü, anlaşmanın bir parçası olarak imtiyaz ve hakların kazanımı çevresinde dönmüştür.



ANKARA ANLAŞMASI 8. MADDE

Tarihte her anlaşmanın belli bir kararlılık dayanakları vardır. Bu anlaşma da belli dayanaklara sahipti. Her şeyden önce toprağa ayağı basan ordular vardı ve savaşın yıpratıcı etkisi altında, işgal toprakları yönetme sorunu vardı. Avrupa’da bitip tükenmeyen sorunlar ve savaş sonucunun haksız dengeleri hüküm sürüyordu. Derin yarıklar oluşmuş dünyaya bu ölçüde güç yaymanın sıkıntıları, ayrıntılarda takılmadan toparlayıcı etkinlikler göstermeyi gerektirmiştir. Bu aynıyla daha çok TBMM hükümeti içinde geçerliydi. Nitekim Ankara anlaşması için gerekli ve yeterli kararlık dinamikleri buradan beslendi. 3. maddede, anlaşmanın ardından 2 ay içerisinde Türk ve Fransız ordularının 8. maddede belirlenen sınırların gerisine çekilmesi hükmü bunu ifade ediyordu.

Ankara Anlaşması 8. maddesi, II. Dünya savaşı arifesine kadar sürecek kararlılığıyla Türkiye’nin güney sınırlarını, Hatay ‘ı toprakları dışında tutarak şu şekilde belirliyordu.

“Madde 8.

3. maddede sözü edilen sınır çizgisi aşağıdaki gibi belirtilmiştir: Sınır çizgisi, İskenderun Körfezi üzerinde Payas mevkiinin hemen güneyinden olmak üzere seçilecek bir noktadan başlayacak ve yakınından Meydanı Ekbeze doğru gidecektir. (Tren istasyonu ve bu mevki Suriye’de kalacaktır.) Sınır çizgisi oradan Marsuva mevkiini Suriye’ye ve Karnaba mevkii ile Kilis şehrini Türkiye’ye bırakmak üzere güneydoğuya doğru kıvrılacaktır. Oradan Çobanbey istasyonunda demiryoluyla birleşecektir. Bundan sonra Bağdat demiryolunu izleyecek ve demiryolunun platformu Nusaybin’e kadar Türk toprağı üzerinde kalacaktır. Oradan Nusaybin ile Cezirei İbni Ömer arasındaki eski yolu izleyerek Cezirei İbni Ömer’de Dicle’ye ulaşacaktır. Nusaybin ve Cezirei İbni Ömer mevkileriyle yol Türkiye’ye kalacaktır. Bu yoldan yararlanmada her iki ülke ayrı haklara sahip olacaklardır. Çobanbey ile Nusaybin arasındaki demiryolunun istasyon ve mevkifleri demiryolu platformunun parçalarından sayılarak Türkiye’ye kalacaktır.

İşbu itilafnamenin imzasından başlayarak bir ay içinde sözü geçen hattı saptamak üzere tarafların temsilcilerinden kurulu bir komisyon görevlendirilecektir. Bu komisyon aynı süre içinde işe başlayacaktır”

Ankara anlaşması Fransa ile Türkiye arasında bağlanmış bir anlaşmadır. Ancak bu anlaşmanın 8. maddesi, sonra gelen tüm uluslararası anlaşmalarda önemini koruyan bir madde olmuştur. Bu da, Ankara anlaşmasının kararlılığını sağlayan dinamiklerin güçlü olduğuna işaret etmiştir.

20 Ekim 1921 tarihinden sonra Türkiye çok çetin yollardan geçti. Anlaşmalar bağıtlar yaptı. Ancak güney sınırı değişmedi. Ne basında nede resmi ortamda bununla ilgili bir gelişme emaresi yoktu. 11 Ekim 1922 Mudanya mütarekesi ardından 18 Ekimde İstanbul’a giren Türk jandarması yaklaşan doğu barışı için TBMM hükümetine önemli bir moraldi. 26 Ekim 1922’de Ankara’nın hariciye vekili (Dışişleri bakanı) Yusuf Kemal, sağlık nedeniyle istifa ederken ertesi gün 27 Ekim’de toplanan Büyük millet meclisi 150 oyla, garp cephesi komutanı İsmet paşa’yı dışişleri bakanlığına yaklaşan konferansın murahhas üyesi olmak üzere getiriyordu.( Bkz. Ali Naci Karacan, Lozan s:46. Nokta kitap)

Aynı tarihte Britanya, Fransa ve İtalya doğu barışı ve boğazlar sorun için 13 Kasımda ilgili devletleri Lozan’a davet ediyordu. İstanbul hükümetinin de bu konferansa katılma isteğine tutum alan Ankara Hükümeti Türk ulusu adına tek yetkili olarak Lozan’a gitmeyi başarıyordu. 22 Kasım 1922 Salı günü Mont Benon Gazinosunda açılan konferans, çetin bir siyasal diploması savaşı olarak ve önemli bir kesintiyle Temmuz 1923 yılına kadar devam etti. Baş delege İsmet paşa, delegeler Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur, sabık Maliye Bakanı Hasan Beyler, aralarında Celal Bayar’ında bulunduğu müşavirler, sekreterler, yaverler ve refakatçilerden 50’yi aşkın zevat bulunmaktaydı.

24 Temmuz 1923 tarihinde taraflarca kabul ve imza edilen Lozan anlaşmasının ince ayrıntılarla, detaylarla, çekişme ve tavizlerle geçen, ayların ayları kovaladığı, geceli gündüzlü ağır maratonda, en az tartışılan, konusu tartışılmaya gerek görülmeyen, üzerinde yorum bile yapılmayan, katılımcıların önemli bir kesiminin yazdıkları anılarda dahi sözü edilmeyen Lozan anlaşmasının tek bir maddesi vardı. O da 3. maddenin 1. bendi olan Suriye ile sınırdır.

Lozan Anlaşması 3. maddesi “Akdeniz’den İran sınırına kadar Türkiye’nin sınırları aşağıdaki gibi saptanmıştır: “ diye başlar. Devamında Suriye sınırını belirleyen tek cümlelik kısım gelir “1. Suriye ile: 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız ittilafnamesinin 8.maddesinde açıklanan ve belirlenen sınır;(1)” denilerek bir dip notla, Ankara anlaşmasının 8. maddesine işaret edilir.

Lozan’ın çetin diplomasisi, ayrıntılara boğulan sinirleri geren etik olmayan davranışları körükleyen çekişmeleri içinde sesiz ve sedasızca tek cümleyle kabul edilen Türkiye’nin güney sınırları, yine Hatay’ı içine almadan belirlenmiş oluyordu.

Lozan bu güne kadar, Türkiye Cumhuriyetinin Kabe’si, kurucu uluslararası anlaşması olarak kabul edilir ama, içerdiği hakların bir çoğu uygulanmaz, azınlık hakları bir ateş hattı olarak göz ardı edilir, bunun için konuşanlar ağır cezalara çarptırılır. İnsanlık için bir utanç tablosu olan anadili konuşma hakkının bile yasaklandığı bu coğrafyada Lozan gibi bir anlaşmanın sumen altı olması, basit bir rakı sofrasında mezeden öte anlama sahip olmaz.

Lozan içerdiği basit hakları bir ateşten gömleğe çevirenlerin Lozan’ın dışında kalan haklara nasıl bir hamakat ve ceberutlukla bakacağını anlatmaya gerek yok sanırım. Hatay böylesi bir akıl sisteminin kovuşturması süreci sonunda işgal ve ilhak edilmiştir.

Lozan anlaşmasından, uluslararası temayüllere aykırı olarak, hukuk dışı, hiçbir yasal dayanağı ve hakkı olmayan, mandaterlik yasalarına pervasızca bir tecavüz şeklinde 23 Haziran 1939 tarihinde yapılan Türk-Fransız anlaşmasıyla Hatay, tarihi köklerinden, ayrı varlık olma gerçeğinden koparılarak ilhak ediliyordu.


LOZANDAN HATAY’IN İLHAKINA


Lozan anlaşmasında Hatay’ın, Türkiye Cumhuriyeti, sınırları içinde yer almaması çok doğal bir sonuçtu. Zira mandater devlet olarak, Fransa, Suriye topraklarının tümünü ya da bir kısmını bir başka devlete vermesini yasaklayan mandaterlik anlaşmasının bağlayıcı hükümleriyle karşı karşıdır. “Türkiye-Suriye ilişkileri üzerine” başlığı taşıyan makalemde, bu noktaya şu açıklığı getirmiştim:

“Birincisi;1922 Manda yasası (Suriye’nin Fransız mandası altına alındığı milletler cemiyetince onaylanmış olan yasa) 4. madde hükmü gereğince, “Mandaterin Suriye ve Lübnan topraklarının tümü ya da bir bölümünü vermesi ya da kiralaması, ya da yabancı bir devletin denetimi altına bırakmaz”. Bu açıdan Mandater Fransa, Türkiye’nin Hatay için Israrla istediği özerk ya da bağımsız yapı uluslar arası anlaşmalara aykırı görülerek şiddetle reddedilmiştir. Lozan anlaşması gereğince belirlenmiş olan Türkiye Suriye sınırında ısrar edilmiştir ki, bu anlaşma bu günde tek geçerli uluslar arası anlaşma olarak Türkiye’nin sınırlarını belirlemiştir. (Aktaran. Emekli Büyükelçi İsmail Soysal, Türk Tarih Kurumunca verilen konferans, ‘Hatay sorunu ve Türk-Fransız siyasal ilişkileri. Ayrıca, Türk Tarih Kurumu üç aylık yayını BELLETEN cilt:XLVII, sa.188, ekim 1983, sayfa:987-8)

Bilmeyenler bu noktada da önemli yanılgılar içindedir. Türkiye Cumhuriyetinin en kutsal anlaşması sayılan Lozan Anlaşmasında Hatay Türkiye sınırları içinde değildir. 24 Temmuz 1924’te imzalanan Lozan Anlaşması’nın onayladığı ve Kesim I’de 3. Madde olarak yer alan, “ Suriye ile, 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız itilaf namesinin 8. Maddesinde açıklanan ve belirlenen sınır; İskenderun Körfezi üzerinden Payas mevkiinin hemen güneyinde olmak üzere seçilecek bir noktadan başlayacak ve yakınından meydanı Ekbez’e doğru gidecektir” demektedir. Uluslar arası onay almış bu anlaşmaya göre Hatay Suriye’ye ait olduğu tespit edilmiştir. (Bkz. Lozan Anlaşması, ya da Türkiye Cumhuriyetinin Uluslararası Temelleri, Derleyen, TC. Lefkoşe Büyükelçi Müsteşarı Reha Parla. s:2) Bu ayrıca, 30 Mayıs 1926 sözleşmesi, 22 Haziran 1929 sınırına ilişkin Protokol ile ve 3 Mayıs 1930 Son Protokol ile saptanmış sınırdır. (İsmail Soysal, adı geçen konferans s;102)

Buna göre Hatay’ın, Fransa ile Türkiye arasında yapılan özel anlaşmalarla devlet değiştirmesini tezgahlayan girişim, uluslararası bir onay görmemiş, meşru olmayan bir ilhak olarak gündemde durmaktadır. Türkiye Hariciyesi bu gerçeğin farkında olarak bu sorunun taşıdığı “handikaptan” bahsetmektedir.

İkincisi; II. dünya savaşı hazırlıklarının yapıldığı bir ortamın dar emperyalist çıkar güdüleriyle, Fransızların uluslar arası anlaşmalara ve mandaterlik yasasına aykırı olarak Türkiye’yle ikili anlaşmalar aracılığıyla, önce Hatayı Suriye anavatanı içinde bir “Ayrı varlık” (Entite’ distincte) ilan edip, sonra anayasasıyla birlikte ayrı bir devlete dönüştürerek, komik cinsten bir sayım ve seçmen belirleyip, Arapları mezheplerine göre ayırıp azınlık yaparak oluşturulan Mecliste, ilhak kararı aldırmakla işlenen uluslar arası gasp suçu, Milletler Cemiyeti tarafından hiçbir şekilde kabul edilmemiştir.

Bu hukuksuz anlaşma (23 Haziran 1939 ilhak anlaşması) ve eklerinin, 30 Haziran 1939 günü 3658 sayılı bir yasayla TBMM’ce onaylanması ve genel sekreterliğe iletilmiş olmasına rağmen, Milletler Cemiyeti (MC) 18. Madde gereğince Kütüğe geçirilmiş olması gerekirken ki, uluslar arası bir onay görmesi için bu zorunludur, reddedilmiş ve kütüğe geçirilmemiştir. Bu gerçeğin ne anlama geldiğini çok iyi bilen Türkiye hariciyesi bu gün dahi pür telaş bu açığın kaygısını taşımaya devam etmekte, “nedenlerinin araştırılması gerekir”diyerek bunu dile getirmektedirler. Bundan da anlaşılması gereken şey, Hatay davası hukuki planda dahi çözülmemiş, sosyal ve ulusal alanda ise hiçbir geçerliliği olmamış bir sorun olarak gündemde durmaktadır. (Bkz. Adı geçen konferans s:102)”

Bir başka makalemde aynı konuyu şu şekilde dile getirmeye çalıştım:

“3 Haziran 1939 tarihli ve 30 Haziran 1939 TBMM onaylı olan anlaşma, o zamanın Milletler Cemiyeti Yasasının 18. Maddesi uyarınca Kütüğe geçirilmemiştir. Bu da, yapılan anlaşmanın uluslar arası hukuk açısından geçersizliğini ifade eder. Anlaşılan o ki, Milletler Cemiyeti bu anlaşmanın hukuk dışı olduğunu görmüş Kütük kayıtlarına geçmesini onaylamamıştır. Bu da Hatay ilhakının gayri meşru olduğunu ve bu durumun bu güne kadar, dava sahibi olma eğilimi gösterecek olan kuşakların itirazına kadar devam etmekte olduğunu gösterir. Tarihi açıdan bu hadise, Hatay’ın sorununun uygun zaman ve zemin içinde bu temel dayanaklara bağlı olarak, halkının istenci çerçevesinde statüsünün tartışmaya açık olduğunu gösterir. Bu konuda Türk diplomasisinin kaygıları da değişik yazılarda sık sık dile gelmiştir.

Eski Büyükelçi İsmail Soysal, Fransız-Türk siyasal ilişkileri üzerine yazdığı makalede, Hatay’ın Türkiye’ye bırakılmasına ilişkin 23 Haziran 1939 tarihli Fransız-Türk anlaşması üzerine, dikkat çekici şu 34’nolu dip notu düşmüştür: “Anlaşma ve ekleri TBMM’ce 30 Haziran 1939 günü 3658 sayılı bir yasa ile onaylanmıştır. Türkçe yasal metni için Düstur, Ter. III.c 20, S.1530; bu günkü Türkçe metin içinde de İsmail Soysal’ın aynı kitabına XXXIV Bl. Bkz. Bu Anlaşmanın yapıldığı Genel Sekreterliğe bildirildiğine ve metin de gönderildiğine göre (SDN, Journal Officiel, 1939, S. 356-361) MC yasasının 18. Md. Uyarınca Kütüğe geçirilmiş olması gerekirdi. Ancak MC antlaşmalar dizisinde bu metnin yer almadığına bakılırsa, geçmediği anlaşılıyor. Bunun nedenini araştırmak gerekiyor.” (Agm. S. 102). Bu verileri davacı öğretmenlerimiz edebiyatçı ve tarihçi olarak ta iyi okumaları gerekiyor.

Bu aktarmada dile gelenleri sıralarsak, Hatay sorunuyla ilgili yapılacak her ne türden bir girişim olursa olsun, bu güne kadar aşılmamış olan, uluslar arası hukuka dayanmadan ve bu hukuku aldatarak yapılmış girişimleri göz önüne alması gerekmektedir. Bunu için; uluslar arası onay görmüş olan Lozan anlaşmasında yer alan Türkiye-Suriye sınırlarını bilmesi, 25 Nisan 1925 Sen Remo anlaşmasını ve 1922 milletler cemiyeti onaylı Mandaterlik anlaşması hükümlerini bilmesi, Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasını sağlayan Ankara anlaşması dahil, Fransa ve Türkiye arasında yapılan bir dizi anlaşma ve protokolün uluslar arası bir anlam ifade etmesi ve onay görmesi için Cemiyeti Akvam kütüklerine kayıtlı olup olmadığını bilmesi gerekmektedir. Bunları bilmeden, kimin kimden ne aldığını ve ne verdiğini, kimin zalim ve kimin mazlum olduğunu tespit etmek mümkün değildir.

Bu bilgileri ciddi bir şekilde araştırdığı iddiasında olan bu satırların yazarı, ısrarla ve bir daha, dava sahibi bu iki öğretmenin gündeme getirmesi dolaysıyla da tekrar eder ki, Fransa Hatay’ı, Türkiye Cumhuriyeti’ne haksızca ve tüm uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak vermiştir. Bu nedenle dava edilmesi gereken gaspçı Fransa ile birlikte Türkiye Cumhuriyetidir.

Bu iki devlet, Kendilerine mülk olmayan toprakları kendi aralarında hukuksuzca alıp vermeleri nedeniyle suçludur. Ciddi bir hukuki dava bu temelde açılır. Bu nedenle 20 yıllık Fransız istilasının hesabı değil, aynı zamanda o günden bu güne devam eden ilhakın da hesabı sorularak, tarihte işlenmiş ve bu güne kadar sürmekte olan haksızlık sona erdirilebilir. Bu haksızlıklar arasında, tarihte eşine eder rastlanır etnik dil katliamı da bulunuyor; Türkiye cumhuriyeti, Anadolu’nun Türkleştirilmesi adına, 4000 yıllık yani, 40 asırlık Türk yurdu söylencesi uğruna, 68 yıldır sürdürdüğü asimilasyon politikasıyla gerçekleştirdiği etnik dil katliamının mağdurları olarak, Arap ulusal topluluğuna zulüm etmiştir. Bu açıdan, böylesi bir tarihi davada mağdur taraf ve davacı olarak Arap ulusal topluluğunun yer alacağını bilmek gerek. Böylesi bir davanın da beklenenden daha erken, tüm dünya kamuoyu gündemine geleceğinin muhkem olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Lozan Anlaşmasından ilhaka olan süreç, ayrıntılarıyla “Hatay davası ve 7. Ordu“ yazımda yer almaktadır. Bu yazı http://mirural.blogspot.com/ da yer almaktadır.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

İÇİMDEKİ KUŞLAR GÖÇÜYOR (İç çekişler)

Murat Altunöz

18 Ağustos 2008
Lazkiye-Suriye

Sıcak bir Suriye günü, ne zamandır Lazkiye’ye gitmek istemişim. Yüreğimde Lazkiye daha farklıydı, sanki ben büyüttüm belki içimde. Sıcaktan olmalı insanlar sokaklardan kaçmış, sanki kent terk edilmiş gibiydi. 10 Katlı iyi bir otele yerleştim, biraz uyuduktan sonra şehir içinde dolaştım.Aynı bizim İskenderun’a benziyor buralar. İçimde Sürgünlerden kalma yaralar kanıyor, akşama daha çok vardı, biraz dolaştıktan sonra otele gidip uyudum. Akşam Lazkiye Kültür Merkezinde düzenlediğimiz Edebiyat gecesinde şiirlerimi okudum, güzel bir hava vardı salonda, ama benim gözlerim kapıdaydı, geç kaldı, sanırım gelmeyecek o güzel insan dedim.
Sonra, Acılarını katarak, sürgünlerin acısını damıtarak peşinden babamın yoldaşlarından biri geldi. Gözleri yorgun, bakışlarında yılların hüznü

Ardından; İçimden kuşlar göçtü; mavi bir deniz gibi dökülüp sancılanmaya başladı. Sahnede türkülerimizi söyleyen iki gencin o hazin sesleri yanımdaki kardeşin gözlüklerine yansıyordu. Ellerini titreterek tempo tutuyor, eşlik ediyordu bin yılın geçmişine, içimden kuşlar göçerken, kim bilir ne çok ama ne çok kuşlar göçmüştür kendisinden diye düşündüm.
Sonra Lazkiye Kültür Merkezinden çıkıp bir arabaya bindik, arabada ilerlerken kendimi alamadım, kendi içimde kopan fırtınaların sesiz düşündüğümü sanıyordum, ağzımdan bir den çıkı verdi,

Hiç Antakya’yı Özlemiyor musun ?

Bana bakarak “özlemez miyim dedi; o kadar özledik ki topraklarımızı geldik memleketimizin dibine yerleştik” dedi. Sonra sustu….

İçimdeki sancılarla kavga etmeye başlıyorum, söylediği laf bana çok dokunmuştu. Dağlanan yüreğime bir yenisi eklenmişti, nasıl olur diye düşünüyorum kendimce, bu ne acı, nasıl bir acı diye kendi kendime sorarken, araba bir evin önünde durdu.

İşte aslında hayatımın tüm toplamındayım şimdi; bu kapıdan içeri gireceğim ve babamın, büyük ağabeylerimin tüm hikayelerinin kahramanı birden çıkacak ortaya, nasıl davranmalı diye düşünüyorum, ne yapmalı, birden içeri giriyorum ve son bir söz dökülüyor Antakya’nın dar sokaklarına, şimdi; yılların birikimini getirmiştim yanımda, Özlemleri, acıları, sevinçleri, kızımın ilk doğduğu o anı, evlendiğimde dostlarımla “ O güzel insanlar için kadeh kaldırdığım dakikaları” ve en önemlisi çocukluğum hikayelerini, hepsini çıkınında toplayıp getirmiştim yanıma. Asi Nehrinin ters akışına bırakmalıydım kendimi ve öle yaptım, sarıldık babamın, ağabeylerimin yoldaşıyla, sarıldık bin yılın geçmişine inat, sarıldık sürgünleri alt ede ede, acıların içinden gelerek. Gözlerimde akan yaşları gizlemeye çalıştım sanki ayıpmış gibi. Uzunca baktım yüzüne yaşlanmış, sözcükler düğümlenirken boğazında ;

İşte hayat bu kadar, dedim.
Birden Ahmet Telli’nin şiiri geldi aklıma neden bilmem,

“Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir.
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağanak patlasa”
Ah keşke bir gök gürlese götürse bizi Dar Sokaklarımıza,
Ve içimizi kanatan gidişler olmasa
“ Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti Güzelleştiren yalnız onlardı sanki”
Demesek
Demesek zamanın hüznüne..

Sonra oturup karşı karşıya zamana bıraktık kendimizi, hep o konuştu; konuştu, konuştu, konuştukça zaman dizelerime kanadı, konuştukça annemin beyazlaşan saçlarına yenileri eklendi.

O konuşurken karşıda biri vardı, kim bilir abim Süleyman’ı bilir belki, ona benziyordu biraz, gözleri çökmüş, sesizce zamanı serpiyordu, Suriye topraklarına.

Zaman ilerledikçe ayrılık vakti yaklaştı, bir yanım gitmek isterken bir yanım kalmak istiyordu, ne çok sohbet edecek şeyimiz vardı, aslında o kadar soru hazırlamıştım ki hiç birini soramadım. Sonra yeniden sarıldı, sarıldık, sarıldık, tüm sürgünlere inat…

Otelin yolunu tutarken; İçimden Kuşlar Göçmeye başladı, Yaşlanmış bir çınar gibi; dayıyorum kendimi Lazkiye’nin sokaklarına.,Ah diyorum içimden ah; keşke çocuklarımdaki masallarımın kahramanlarını yüreğime saklayıp getirebilseydim sürgünlerden,

Ah Keşke sancılarını ceplerime saklayabilseydim, ama olmadı, kanadı, kanadı, ve kanamaya devam ediyor içimdeki kuşlar Affan’ın dar sokaklarına…

6 Temmuz 2008 Pazar

LOZAN TARTIŞMALARI VE FARKLI GERÇEKLER


MİHRAC URAL


mircihan@gmail.com

6 Temmuz 2008


Hiç birimizin yönü Kabe’ye dönük değil
tüm namazlarımız batıl olacak kaygısındayım.
Bağlantı telleri kesik bir coğrafyadır bu ülke; ne aynı aidiyetin topluluğu içi bağlantılara sahip ne de farklıların böylesi bir bağı var.
Baskın hoca’nın çağrı çabaları ve Kemal Burkay’ın sitemi aynı noktada kesişmektedir. Hepimiz bu hengamede aynı bataklıkta yerimizde sayıyor gibiyiz. La hayata limen tünadi dedikleri gibi (hayatın olmadığı yerde kime sesleniyorsun ki)
Anadolu, geçmiş görkemli tarihine ve uygarlıkların beşiği olmasına karşın son bin yıldır karanlıkların en reziline mahkum olmuştur. Bu mahkumiyetin en amansız denklemleri, tarihsel açıdan olduğu kadar, kültürel, sanatsal ve de özellikle siyasal açıdan mirasız bir yaşam sürecini ikame etmiştir.
Sorunumuzda budur, egemen olan akıl sistematiğinin yarattığı tarihsiz ve talihsiz, mirassız ve her defasından sıfırdan başlamak zorunda kalan siyasal yaşamımız, coğrafyamızın mozaiğini birbirinden koparan, iletişimsiz ve birbirine karşı sorumsuz kılmıştır. Bunun adı kaosutur. Kimlik bunalımlarımızın da kaynağı budur. Düşünsel farklılıklarımızın çözüm çatışmalarına kadar uzanan algılayış eksiklikleri de buradandır. Bu sorunu çözmeyen bu ülke, bu bataklıkta daha birkaç kuşak tüketmeye adaydır.


Baskın Oran ve Kemal Burkay arasında pozitif bir tartışma sürüyor. Konu Lozan Anlaşması’nın 39. maddesi. Tarafların dile getirdikleri uyarıcı söylemler dikkate değer. Ancak bu söylemlerin dile getirdiği, üzerinde durulması gereken çok anlamlı ve daha derin anlamlar bulunmaktadır.

Baskın Oran’ın söyledikleri;
”Yargıçlara yüklendik de, ya bizim Kürtlere ne demeli? Şunu söylemek istiyorum:Yukarıda da belirttim: Ben bu Lozan 39/4 ile Anayasa 90/5 konusunu bin defa yazdım. Yetmedi, Kürt arkadaşlarıma ve onların avukatlarına yüz bin defa söyledim. Olmuyor! Kürtçe konuşma yüzünden savcı dava açtığında şimdiye kadar Allah
için tek bir tanesinin bile bunları dile getirdiğini duymadım! Sebebi nedir, anlamaktan acizim. Yani, bu bilimsel verilere kulak vermeleri için benim Kürtçe anlatmam mı gerekiyor?”
Kemal Burkay’ın cevaben söyledikleri ise;
“Baskın Hoca genelleme yapmasaydı ben de kendisine katılırdım. Gerçekten de tüm yazılanlara, söylenenlere rağmen ”Kürt arkadaşların ve avukatların” birçoğu bile bu maddeden habersiz gibidir ve savunmalarında buna yer vermiyorlar.


Ama Baskın Hoca genelleme yapmakla Kürtlere bir bütün olarak haksızlık ediyor. O Lozan üstüne yazmadan önce de Kürt aydın ve avukatlarının en azından bir bölümü Lozan’ın söz konusu maddelerinin farkında idiler ve onu savunmalarında da dile getirmekte idiler. Ben kendi payıma, daha 1960’lı -70’li yıllarda Lozan’ı hem kendi kişisel savunmalarımda hem de avukatlık yaptığım siyasi davalarda dile getirdim.” (http://www.kurdistan.nu/)


Bir Türk aydını ve bir Kürt aydını karşılıklı olarak uyarıda ve hatırlatmalarda bulunuyorlar. Her ikisi de Lozan anlaşmasındaki 39. maddede dile gelen “Türkiye vatandaşlarından hiç birinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt koyamayacaktır.


Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir” (Lozan Anlaşması 39. madde son iki paragrafı) haklarından söz etmektedirler.
Ancak kimsenin kimseyi, dinlemediğini, duymadığını ya da hatırlayamadığından şikayet ediyorlar.
Çok haklı olsalar da başlangıç noktaları yanlış diyeceğim. Ancak bundan önce bende Arap devrimcileri ve aydınları adına biri Kürt diğeri Türk olan aydınlar dışında kalanların bu konuda çok önemli çabalar verildiğini, yazılar yazıp, bildiriler dağıtığını ve buna ilgisiz kaldıklarını belirteceğim.
Dikkat edin, Türkiye’de eskiden bir tek Türk vardı, zorlaya zorlaya şimdi de Kürtler oldu. Arapların ise esamisi yok. Hatay diye bir yer ve oranın Arap dokusu ve davası yok, Mersin, Adana, Hatay ve Güney Doğu Toros Dağlarının güney sırtları ve ovalarında Urfa’dan Siirt ve Mardin’e kadar bu coğrafyada yaşamını sürdüren Araplarla ilgili bir uyarı yok. Bunu anımsayanda dile getirende yok haklılarda. Bu dava onların değil Arapların davasıdır. Ama aydın olmak illa ezilen bir ulusal topluluğun kanlı süreçlerden geçip uyarı mı yapması gerekiyor.
Bende bu satırlardan her iki değerli insana bir Arap devrimcisi olarak, sesimin duyulmamasından şikayetçi olduğumu haykıracağım.


On yıllarını özgürlük ve demokrasi mücadelesine adamış biri olarak, Lozan anlaşmasının 39. maddesi ve diğerleriyle ilgili, aynı konuda yazdıklarıma, bu konuyu sık sık dile getirişlerime, çırpınarak ele alışlarıma rağmen sağır sultan hesabı kimsenin duymadığından yakınmam mümkündür. 19 Mayıs 1995’te kaleme aldığım ve THKP-C(Acilciler) Merkez Komitesi adına yayınlanan bildiride, Lozan anlaşması ve 39. maddesiyle ilgili dile gelenler, Baskın Oran’ın talebinden daha fazlasını, Kemal Burkay’ın dile getirdiklerini ise farklı bir aidiyetten, Arap devrimci ve aydınları adına dile gelişi tanımlayan bir tarih belgesidir. Bu bildiride, “T.C her konuda olduğu gibi, uluslar arası anlaşmalarda da ilkesizdir. Bu ilkesizliği, göklere çıkardıkları Lozan anlaşmasının uygulanmasında gösteriyorlar; onlar Sevr anlaşmasını öcü olarak gösterebilirler, düşünce yasaklarını Sevr heyulasıyla vatandaşlara dayatabilirler, ancak Lozan’larıyla ne kadar tutarlı oldukları tartışma konusu olursa, yalanlarını gizleme şansları hiç kalmaz. İşte bugün siyasal gündemde görülmesi gereken önemli gerçeklerden biri de budur…

Lozan’ı göklere çıkartanlar, bu mutlak hükümlere bugüne kadar uymama ısrarları uluslararası anlaşmaları ikiyüzlüce, ikircimlice ele almayı biricik yol seçmelerindendir. Bugün tartışma konusu yapılan “Anti Terör Yasası”yla ilgili 8. Madde sorunu da, Lozan’la düşülen çelişkili tutumla ilgilidir; T.C yöneticilerinin 70 yıl önce mutlak hükümlere bağlayıp kabul ettikleri, Türkiye vatandaşlarının her türlü dille basın-yayın ve toplantı yapma hürriyetlerini uygulamamaktan başka bir şey değildir. Uluslararası hukuka göre “Anti Terör Yasası”nın 8. Maddesi, Lozan anlaşmasının 39. maddesinin 4. paragrafında zikrolunan hükmün lafzına ve özüne karşıdır. Lozan anlaşmasında herkese istediği dille siyasal ve sosyal ilişkilerini düzenleme özgürlüğü tanınıyor; “Anti Terör Yasası”nın 8. Maddesiyle de bu özgürlüğe “bölücülük” damgası vurularak yasak getiriliyor. İşte ikircimlilik budur ve bu tutum T.C’nin mayasında, anayasa ve teşkilatlarında egemen bir var oluş içindedir.

Sevr mi? Lozan mı? tartışması bu noktada anlamsızdır. Lozan’ı göklere çıkartanlar önce şereflice ve adam gibi, uluslararası ilişki kurallarına uygun olarak anlaşmayı hayata geçirmeleri gerekmektedir. Bu noktada Lozan’larını çiğneyenlerin, Sevr’i halka bir öcü olarak tanıtmalarının hiçbir inandırıcı yanı olamaz.” ( “Sevr’mi Lozan’mı tartışması yerine, siz önce Lozan’ı uygulayın” başlıklı bildiri. Bu bildiri, yazımla aynı anda http://mirural.blogspot.com/ blogunda yayınlanmaktadır )


Diyeceğim o ki, Baskın Oran bu uyarılarını özelikle Türk aydınlarına anlatmalıdır, Burkaya’da bu konuyu sadece Kürtler ele almadığını bilecek kadar geniş bir iletişim bilgisine sahip olmalıdır. “Bu yazıdan da belli ki biz Baskın Hoca’yı iyi kötü izliyor ve okuyoruz. Ama acaba Baskın Hoca Kürt aydın ve yazarlarını yeterince izliyor mu?” (http://www.kurdistan.nu/) Diyen Burkay’a, Arap devrimcilerinin de herkesi izleyip okuduğunu ve onların da başkalarını okuyup izlemesini salık vereceğiz. Nesnel verilerin tüm olumsuzluğuna karşı bu iletişimi öznel çabalarla kuramasak, birbirimize daha çok çağrı yapar çileden çıkacak kadarda bekler dururuz.


Tartışmaya tam buradan Arap aydınları ve devrimcileri adına katılmak istiyoruz.
Baskın Oran da Kemal Burkay da haklıdır. Bu ülkede ekimse kimseyi dinlemiyor, bilmiyor tanımıyor, ciddiye almıyor ve ilgili olmak istemiyor. Öyle ki, beklediği fırsat eline geçse iktidar olup diğerini yok etmenin planların kurguluyor.


Herkes tek başına enal-hak olarak, evreni yaratmadan önceki tanrı edasıyla gök kubbede yüzüyor. Sorunda tam bu noktada anlamlı hale geliyor. Birbirimizi binlerce kez uyarsak da, Baskın Oran gibi mizahi sıkıntısı dil yetmezliği olsa ya da sonsuz sayıda dili, ana dilimiz gibi bilsek de, üzerinde yükseldiğimiz nesnel veriler yeterli değilse, uygun değilse yapacağımız diyalog sağırlar diyalogundan başka bir anlamı olmayacaktır. Cahili olduğumuz gerçek budur. Üzerinde konuştuğumuz ve kısır yönelimlerimizi şekillendiren ve sonunda birbirimizi dinlememekle suçlamaya kadar götüren gerçek budur.


Öncelikle, üzerinde konuştuğumuz zeminin cahili olduğumuzu bilince çıkartmalıyız. Öznel eğilimlerimiz ne kadar görkemli ve yerinde olsa da ayaklarımız yere basmıyor. Ülkemizi ve siyasal tarihini, birikimlerini ve kurumlaşmalarını, eksiklerini ve bundan kaynaklanan hedeflerimizi bilmiyoruz ve bunun için de hiç çaba sarf etmiyoruz. Bunun sonucu da sürekli birbirimizi anlamamakla suçluyor, farklılıklarımızı görmüyor, anlaşmak için illa ortak bir dil arayışı içinde olmaya çalışıyoruz.


Oysa anlaşmak için ne ortak bir dile ne ortak bir aidiyete mensup olmamız gerekmiyor.
On yılların birikim ve deneyleriyle aklın yolunun bin bir olduğuna inandım. Aklın yolu birdir diyenlerin çok sıkıntılı olduklarını da yeterince gördüm. Beni mazur görsünler, Baskın hoca bu hallerdedir, bir başka açıdan, cevabıyla Burkay da aynı yerdedir.

Söyleyeceklerine yeni bir şey eklemeyeceğim, ancak aynı zemin içinde kalındıkça, hedef ve yönelimlerimiz özgürlük ve demokrasi mücadelemizin içeriğine ilişkin etkin, radikal çabalar içermedikçe, aynı fasit daire takılı kalacağımızı, kimsenin kimseyi duymadığı, hatırlatamadığı ve tanımadığı süreçlerden kurtulamayacağımızı belirteceğim. Ülkemizin üzerinde oturduğu zemin, bunu gerekli ve zorunlu kılmaktadır.


Bu zemin, yaşantımızın her kesitinde karşımıza tüm acımasızlığıyla çıkan, insan yakan ve yıkıp çökerten, göçerten, tutsak, tehcir ve tenkil eden, toplumun dengesizliklerinden beslenerek engellenmesi mümkün olmayan bir güç haline gelen, tarihin tüm süreçlerinde de kendini koruyacak siyasal bir sistem, askeri bir güvence ve sivil kadrolar bulup, bir kanser hücresi gibi yaşam alanlarımızda çoğalan akıl sistematiğidir.


Bu zemini kimse sınıfsal konumuyla, inançsal konumuyla da sınıflandırmasın. Sonuçta bir biçimde bir sınıfa ya da inanç sistemine hizmet etse de bu aklın ne millet ne din ne de sınıf aidiyeti vardır. Bu akıl sistematiğinin bir zemini ve bunun bekası için inanılmaz esnek ve saldırgan kendini ortaya koyuş tarzı vardır. Her tarihi kesitte jargon farklı olsa da işlevi ve amaçları birdir; bu akıl “devletun bakası için kardeşkanı helaldir” diyen akıldır, “bu ülkeye komünizm gerekliyse onu da biz getiririz” diyen aklın da ta kendisidir.


Böylesi bir akıl dokusu ortamında, sorun kimin kimi uyardığı ya da bu konuda kimin önce ne söylediği de değildir. Zira bu ülkede, bu akıl sistematiğinin mevcudiyetiyle, hiçbir yasa, hiç bir kurum, hiçbir tarihi birikim süreklilik arz edemez; kendisi dışında bir devamlılık doğasına aykırıdır. Farklılıklara karşı duruşu ayniyle öyledir.


Bu yüzden ne bir tarihsel veriyi sağlıklı olarak kavramak ve bunu kuşaktan kuşağa miras bırakarak ilerletmek ve yaygınlaştırmak mümkün değildir. Bu akılla bağlantı telleri kesik bir coğrafyadır bu ülke; ne aynı aidiyetin topluluğu içi bağlantılara sahip ne de farklıların böylesi bir bağı var.

Baskın hoca’nın çağrı çabaları ve Kemal Burkay’ın sitemi aynı noktada kesişmektedir. Hepimiz bu hengamede aynı bataklıkta yerimizde sayıyor gibiyiz. La hayata limen tünadi dedikleri gibi (hayatın olmadığı yerde kime sesleniyorsun ki)


Anadolu, geçmiş görkemli tarihine ve uygarlıkların beşiği olmasına karşın son bin yıldır karanlıkların en reziline mahkum olmuştur. Bu mahkumiyetin en amansız denklemleri, tarihsel açıdan olduğu kadar, kültürel, sanatsal ve de özellikle siyasal açıdan mirasız bir yaşam sürecini ikame etmiştir.


Sorunumuzda budur, egemen olan akıl sistematiğinin yarattığı tarihsiz ve talihsiz, mirassız ve her defasından sıfırdan başlamak zorunda kalan siyasal yaşamımız, coğrafyamızın mozaiğini birbirinden koparan, iletişimsiz ve birbirine karşı sorumsuz kılmıştır. Bunun adı kaosutur. Kimlik bunalımlarımızın da kaynağı budur. Düşünsel farklılıklarımızın çözüm çatışmalarına kadar uzanan algılayış eksiklikleri de buradandır. Bu sorunu çözmeyen bu ülke, bu bataklıkta daha birkaç kuşak tüketmeye adaydır.

Mirasız bir ülkede yaşıyoruz. Hiçbir halka bir sonrakine bağlanamıyor. Beslenme zinciri değil kırılma, koparılma, halkalarının yalıtılmışlıkları içinde devam eden beyhude bir süreç yaşanıyor. Ülkenin düşünsel gelişim ve ilerlemesini sağlayacak, uygar uluslar arasında kendi orijinalitesiyle varlığını güçlendirecek bir miras devamlılığı yoktur. Tarih boyunca başkentleri bile değişmiş, alfabesi, resmi dili değişip durmuş. İki kuşak süren bir siyasal yapılaması olmamış, farklılığı olan tek bir kurum ya da kuruluşun yaşaması mümkün olmamış.

Sevan Aşıkyan’ın bu sürece ilişkin yaptığı özetlemeler önem taşıyor.

“Bu toplum sanki cilalı taş devrinden çıkıyormuş gibi bina yapmayı ve şehir yaşamını 1950"lerden sonra sıfırdan öğrendi.

Şahıs putlaştırılmasına dayanan kült, Türkiye"ye bugün bile altından kalkamadığı bir manevi, kültürel ve siyasal yıkım getirdi.

Biz İkinci Mahmut'tan beri bir yandan "Batı'ya mecburuz" diyoruz, diğer yandan da "Batı düşmandır, emperyalisttir, kâfirdir, bizi sömürür" diye düşünüyoruz. Cumhuriyetin bilinçaltında yatan derin bir yaranın ifadesidir bunlar. 1920"lerden beri böyle acayip bir zihniyetin makasına sıkıştı Türkiye.
Microsoft çağında Latin alfabesi kullanmak büyük nimet ama... Bunun Türkiye"de okuryazarlığı artırdığı doğru değil. Harf devriminde amaç, Batılılaşmak değil, eski yazıyı yasaklayarak Türkiye"nin geçmişiyle bağlarını koparmaktır. Bu ülkenin dokuz yüz yıllık kültürel geçmişiyle bağları, halka on beş gün süre verilerek tek bir hamlede koparıldı ve sıfırdan başlayan bir toplum haline getirildi. Elli sene boyunca üniversite dahil hiçbir yerde insanlara eski yazı öğretilmedi. Bir toplumun kendi geçmişi hakkında tam ve mutlak bir cehalete indirgenmesidir bu.

Türkiye "Benim totaliter geçmişim yücedir, tartışılamaz" dedi. Oysa diktatörlüğü reddetmeden demokrasiye geçmek mümkün değildir. Nitekim Tek Parti Dönemi"nin ruhu darbelerle hep geri geldi. İttihatçı totaliter ruhtan kurtulamıyoruz. (Neşe düzelin, Sevan Aşıkyan’la röportajı, Taraf gazetesi 24 Haziran)

Çok değerli Tarih araştırmacısı, yazar Ayşe Hür bir dizi yazısında bu akıl sistematiğini ve bu topraklarda yaşayan halkın makus tarihi kaderini berrak bir dille aktarıp durmuştur, “Cumhuriyetin Amele Evlatları” makalesinde bu aklın, emekçiler cephesinde yaratılmak istenen siyasal-sosyal-kültürel değerlerin, aydınların ve kadroların üzerine üzerine nasıl yüründüğünü dile getirirken, 1 Mayısın kutlamalarının kaygılı beklenişini ve sırat köprüsü haline gelişini vurguluyor. “Cumhuriyet ilan edildiğinde, işçiler hak ve özgürlüklerinin gelişeceğini düşünmüşlerdi ancak yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Çünkü CHP’nin Altı Ok’undaki ‘Halkçılık’ ilkesi ile tarif edilen ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” ideali, işçi örgütlenmelerinin ve grev hakkının önünde büyük bir engel olacaktı.

1930’lardaki millileştirme hareketleriyle birlikte Türk sanayisinde yabancı sermayenin yerini ulusal sermayenin almış olması, CHP’yi sendikalaşmaya yada greve sebep olabilecek bir ortamın veya herhangi bir çıkar çatışmasının olmayacağına inandırmıştı. Başka bir deyişle, işçi örgütlenmelerine veya grevlerine gerek yoktu, bu yüzden de engellemek en doğru hareketti.

Ceza Kanunu’ndaki 141 ve 142. maddelerin ağırlaştırılmasıyla işçi önderlerine ve solculara göz açtırmadı.
‘Mayıs 1 Nedir?’ başlıklı risalenin dağıtılması, cemiyet yöneticilerinin Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmesine yetti. Mahkeme 12 Ağustos 1925 tarihli kararıyla 38 kişilik bir grubu “komünistlik teşkilat ve propagandası yapmak suretiyle dahili emniyeti ihlal ve binnetice hükümet şeklini değiştirmeye matuf fiil ve hareketlerde bulunmak” suçunu işledikleri için 7 yıldan 15 yıla kadar kürek cezalarına çarptırdı. En ağır cezalar başlarına gelecekleri hissedip, mahkemeden önce yurtdışına kaçmayı akıl eden Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet ve Hasan Ali’ye verilmişti.
1 Mayıs 1977’deki kutlamalar ise tarihe ‘Kanlı 1 Mayıs’ olarak geçti, çünkü karanlık güçlerin açtığı ateş sonucu 34 kişi ya ezilerek ya da kurşunlanarak öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bunu sokağa çıkma yasağı ile engellenen 1979 kutlaması ile sıkıyönetim ilan edilen tam yasaklı 1980 kutlaması izledi. 12 Eylül cuntasının ilk işi 1 Mayıs’ı tatil günü olmaktan çıkarmak oldu. Bundan sonraki yıllar, yasaklar, polisle çatışmalar, ölümler ve yaralanmalarla geçti. 1 Mayıs 2007’de yaşananlar demokrasinin bu topraklara uğramaya henüz niyeti olmadığını göstermişti.
(Ayşe Hür; Cumhuriyet’in amele evlatları makalesi! )
Bu verilerin cehennemi süreçlerinde, kim neyi nereye kadar kime aktarması mümkündür.

Bu tarihsizlik ve talihsizlik sürecinde sol en az sağ kadar mirasızdır. Bu güne kadar, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin devamlılık arz eden hiçbir müessesesi yoktur. Ne bir sol parti ne bir kurum ne bir kuruluş iki kuşak ayakta kalmamıştır. Yazınsal birikimi bir hiçtir. Bu etkinliklerden yoksun olarak iletişim için kurulu olan ve ayakta duran hiçbir mekanizması bulunmamaktadır. Kadrosuzdur ve tarih bilincinin sınırları birkaç on yıl gerisinden fazla değildir. Tek tek aydın çabaları ise bir çiçekle bahar getirme çabası gibidir.

Sivas katliamı üzerine yazdığım makalede, üzerine gidilmesi gereken temel sorun bu akıldır dedim ve şöyle tanımlamaya çalıştım “Bu ülkenin akıl serüveni tarihinde tamamlanmamış birikimlerin, algılanmamış insani erdem ve değerlerin, farklılıkları içseleştirmeyi beceremeyecek kadar sığası dar yönelimlerin akıl sistemleri hakim olagelmiştir…

Bu, Orta Asya’dan bir kısrak başı gibi gelip batıya uzanan göçebeliğin genetik izleridir. Başka halkların emeklerini gasp ve talan ederek, tarihte ilk kez yaşama açtıkları toprağı üretimsiz ilhak edip anavatan haline getirdiklerini sananların, farklılıklara karşı refleksleridir. Oturmamış toplumsal akıl melekelerinin kaygı ve korkusundan oluşan tepkilerin, sıradan olaylara karşı tehafütüdür (üşüşmesidir). Aydınlanmasını, yaşadığı uygarlığın verileriyle gerçekleştirememiş, modernizasyon zıplamalarını oturtamamış bir toplumun, kararsızlığı ve kaosudur.” ( Sivas katliamı, toplumsal dengesizliğimizin kimlik kartıdır. Bkz.
http://mirural.blogspot.com/ )


Kurumları, kuruluşlarıyla, kadroları ve uzmanlarıyla yapılaşmamış, bunları koruyacak yasal ve anayasal güvenceleri oluşmamış, her defasında yeniden sıfırlanmış siyasal süreçlerin olayları ve olguları, verileri ve olasılıkları inceden inceye, akademik boyutta takip etmesi mümkün değildir. Bu çabaların sonuçlarını halka aktarmak ise hiç mümkün değildir.

Kurulu demokratik ortamın güvenli ağlarıyla da tarihi içinden çıkıp gelmiş kararlı, sistemli örgütsel dokuların oluşmadığı bir ülkede, aydınların bu yaman iletişimsiz hallerini anlamak güç olmasa gerek.

Demokratik devleti, bu coğrafyanın mozaik dokusunu göz önüne alan ikamesi gerçekleşmeden, olumlu olsa da devam etmesi gerekli olsa da, bu tür tıkanmaları aşmak mümkün olmayacaktır.

Bu aklın yarattığı zemin üzerinde çok doğaldır ki, Baskın Oran ile Kemal Burkay’ın diyalogu sağırlar diyalogu olacaktır. Biz THKP-C(Acilcilerin) Lozan anlaşması ve 39. maddesi üzerine kadim söylem ve yazıları, bilinmezler ve anılmazlar arasında olmaya devam edecektir

Hiç birimizin yönü Kabe’ye dönük değil, tüm namazlarımız batıl olacak kaygısındayım.

Gerçekçi hedeflerimizi belirlemeden, ortak ülkemizde halkalarımızın çıkarları için başarılı bir sonuç elde edemeyeceğiz, Ayrıntılarda boğulup birbirimizi duyamayacak, tanımayacak ve izleyemeyeceğiz.