Sınırları insan erdemleriyle belirlenmiş, ne sınıfsal ne de etnik nedenlere mahkum olmuş doğrularımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz...

DİRENEREK BARIŞI VE HAKLARIMIZI KAZANACAĞIZ

DİRENEREK  BARIŞI VE HAKLARIMIZI KAZANACAĞIZ

Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/09/120907_mihrac_ural_int.shtml

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici

BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.

Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.

Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.

25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.

Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.

BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'

Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.

Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.

Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.

1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.

2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.

"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.

Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.

Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.

Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.

Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.

1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.

''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.

Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.

''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."

Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.

Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.

Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.

Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.

Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.

YALAN ADILI TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

YALAN ADILI  TANRIYA TAPAN BASIN BUDUR

MİHRAC URAL'I HEDEF ALMIŞLAR...

Mihrac Ural - 31 Ağustos 2012 / Cuma - Lazkiye.

Siyasal mücadelem boyunca haksızlığa uğradım, yalan ve kurguların saldırısına maruz kaldım. Bu gün aynı senaryolar devam ediyor. Bu ahlaksız basın her zaman yalanların kurgu ve abartmaların basını provokasyonların basını oldu. Bunun için şaşırmadım. Ahlaksızlık üzerine kurulu bir basın başka bir şeyi başarması mümkün değil. Bu basın yalan adlı bir tanrıya tapıyor dini inançlarının esası budur. Bu açıdan hesap verecekleri merciinin sırat köprüsündeki kararına güveniyorlar. Oysa yeryüzünü ve göklerin gerçek kutsal güçleri, bunların tanrılarıyla savaş halindedir ve insanlığı barışı için inanç gücünü destekliyor. Yalan tanrılarının köleleri evveli yalan ahiri yalan bir bataklıkta gerçekleri çarpıtma abesiyle uğraşıyor.

YENİ ŞAFAK her zaman olduğu gibi karanlıkların basınıdır. ilkelliğin, gericiliğin insan haysiyeti ve onurunun karşısında olandır. Adımı sütunlarında konu ederken herkesin bildiği ya da kolayca öğrenebileceği gerçekleri bile pervasızca çarpıtmaktan çekinmiyor;

1)-Suriye'de Lazkiye'de yaşadığımı bilmeyen kimse yoktur ama onlar beni Fransa’da yaşıyor diye lanse ediyorlar.
2)- uzun yıllar olduğu gibi bu günlerde de ikametim dışında hiçbir yere gitmememe rağmen, Hatay’a eylem için geçtiğimi yazıyorlar.
3)- hayatım boyunca devlet dinilen yapılarla uzak yakın hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, Suriye Mahabartıyla ilgili çabalarım olduğu yalanını iddia ediyorlar; doğrularım arkasında duran biri olarak Suriye dahil bir çok ülkede siyasi nedenlerle zindan yattığımı bilmemeyi tercih ediyorlar.

Bütün bu yalan makinesi on yıllardır çalıştırılıp duruyor. Bunun için bir itirafçı soysuz olan Engin Erkiner adlı polis işbirlikçisi ve MİT ajanı olan İbrahim Yalçın adlı biri bu yalanları bir provokasyon senaryosu olarak üretim basına pazarladıkları bilgisi elimize geçmiş bulunmaktadır. Bu açıdan bu yalanları önemsemediğimi Suriye’yi anti emperyalist direnişinde sonuna kadar savunacağımı, bu savunumu sadece Suriye topraklarında yürüttüğümü kamuoyuna deklare ederim.

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması 30 Ağustos 2012 / No: 44

BARIŞA OMUZ VERELİM

Barış insanın doğasına en uygun ortamdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak güven içinde anlamlı bir yaşam sağlayabilir, uygarlıklar da bu ortamların ürünüdür. Rekabet gelişmenin önemli bir verisi olsa da savaş rekabet değil tahriptir, üretmez. Yakar ve yıkar.

İki yıla yakındır bölgemizde savaş tamtamları çalıyor. Tüm savaşlar gibi bölgemizde kurgulanan savaş kirli bir savaştır; sadece ölüm, gözyaşı, yıkım ve parçalanmayla sonuçlanacak barbarlıktır. Böylesi bir yıkımı bölgenin hiçbir halkı hiç bir gerekçeyle kabul etmez. Binlerce yılın komşuluk ilişkisi, kardeşlik ve barış erdemi içinde yaşamış toplulukların, savaşla ilgili hiç bir girişme onay vermesi düşünülemez.

Savaş bir dayatmadır. Bölgemize talan amaçlı çıkarlar için dıştan yapılan bir dayatmadır. Dünyanın her köşesinde talan yapan emperyalist güçler bu dayatmanın kirli tarafıdır. Erdoğan yönetimiyle; Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri gibi Arap gericiliğini temsil eden ülkeler bu dayatmanın yerli uzantılarıdır. Ülkelerinde barış içinde yaşayan farklılıkları, yer yer milliyet farklılıklarına, yer yer din ve mezhep kışkırtmalarıyla kardeş kanına sürüklemektedirler. Kaos ve iç savaş sonunda kimsenin kazanmadığı düşman kardeşler arenasında tek zararlı taraf, birbirine kırdırılan kardeşler olacaktır. Bunun tek anlamı ise, barış ve güvenli yaşamın katlidir.

Bölgemiz ve komşumuz bu ağır süreçten geçerken evi camdan olan ülkemizin göreceği zarar korkunç bir boyutta olacaktır. Bir yandan organik bağlarla örülü ilişkiler, diğer yandan bölünmesi mümkün olmayan coğrafyaların etkisi altında savaş, ülkemizi bir boydan bir boya kana bulayacak vahşet olarak ikame edilecektir. Enerji kaybı, yaralı düşmek takati kesilmek savaşan kardeşlerin kaderi olurken, hükümranlık bu savaşı körükleyen ve seyredenlere ait olacaktır. İstenen de budur.

Onlar yıkım istiyor, ölüm istiyor, talan istiyor. Ama halklarımız barış ve güvenlik istiyor, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşama hakkını istiyor.

Bunun için ülkemizin dört bir yanında SAVAŞA KARŞI BARIŞ panelleri, miting ve yürüyüşleri, basın açıklamaları, bir vicdan sesi olarak yükseliyor. Antakya bu vicdanın adıdır. Dünya şer güçleri bu küçük kenti, bu barış ve kardeşlik alanını cehenneme çevirmek için, savaş ve istihbarat bürosu haline getirmek istiyor. Bölgenin gerçek düellosu da bir biçimde burada başlıyor. Bu kentin önemi, yeryüzünün tüm azılı katillerine karşı gösterdiği haklı refleksle anlam kazanıyor. Bu kadim Roma kenti, evlatlarının duyarlı duruşuyla dünya şer güçlerine ve onların savaş tamtamcılarına geçit vermeyeceğini böylece ilan ediyor.

Buradan çağrımız bölgede savaşa karşı daha bir dirençle durmak için, tüm barış güçlerini daha çok etkinlik yapmaya davet ediyoruz. Bu ülkemiz ve halklarımız için öncelikli olan barış içinde bir arada yaşama için gereklidir.

THKP-C(Acilciler)

30 Ağustos 2012

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

SURİYE'Yİ KORUYALIM ÜLKEMİZİ KOLLAYALIM...

HEPİMİZ ORADAYIZ...MİTİNGTEYİZ...

Mihrac Ural - 24 Ağustos 2012 / Cuma

SAVAŞA KARŞI BARIŞ İÇİN... SURİYE'Yİ KORUMAK, ÜLKEMİZİ KOLAMAK İÇİN, 26 AĞOSTOS 2012 / PAZAR GÜNÜ ANTAKYA-YEŞİLPINAR (3AYNİL CAMUS) BELDESİNDE, MİTİNGTE OLACAĞIZ...

Ölüm örgülerinin gelip kapımıza dayandığı bir koşulda kendimizi korumanın tek yolu komşumuz, ikinci anavatanımız Suriye’de bilinçlice, haince ve vicdansızca kışkırtılap desteklenin kıyımı durdurmak, savaşı engellemek gerek. Savaşa karşı barış şiarını bu günün en gerçekçi çağrısı yapan da budur. Bunun adı acil önlemdir.

Yeşilpınar Belediyesinin duyarlı çabaları böylesi bir mitingide anlam bulmulmuştur. Hepimiz adına önemli hayati bir önem kazanan bu girişim, bölgemiz olaylarına olduğu kadar ülkemizdeki etkilerine karşıda duyarlıca bir davranıştır. Bu mitinge katılım aynı zamanda, savaşa karşı kararlı bir tavır alıştır.

Unutulmasın ki, bir tehlike anında hayvanlar bile kendince önlem alır, refleks gösterirler. İnsanlar bunu bilinçle, önlem kadar savunma hazırlıklarıyla birlikte ele alırlar. İflas etmiş dış politikaların sonucu, Erdoğan iktidarı, yeryüzü oranlamasına göre şehrimizde m² başına düşen azılı katil sayısını birinci sıraya oturtmuştur. Bu durum önlem algılarımızı daha da kapsamlı hale getirmemizi gerekli kılıyor. Bu miting, alacağımız önlemlerin en demokratik olanı, en doğal, en haklı, en toplumsal ve en siyasal olanıdır. Bu hakkı kullanmayanlar, eli kanlı şebekelerin kıyımı gelip dayattığında kimseden hiç bir yardım beklemesinler.

Hiç bir gerekçe geçerli değildir, hepimiz, çevremizle birlikte bu mitinge katılmayı görev sayacağız...

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

FAŞİZAN REJİM ÇÖKECEK. BARIŞ KAZANACAK

SİZİNLE BİR HESABIM OLACAK BUNU BÖYLE BİLİN

Mihrac Ural - 23 Ağustos 2012 Perşembe

ANTAKYAM, KADİM ROMA KENTİ. UYGARALIK VE BARIŞ ŞEHRİ...

EVLATLARIN SAVAŞA KARŞI BARIŞI HAYKIRIYOR, SAVAŞ TELLALLARI İKTİDAR OLMANIN HOYRATLIĞIYLA BASKI ÜZERİNE BASKI, SALDIRI ÜZERİNE SALDIRI DÜZENLEYEREK BARIŞ STANDINI YIKIYOR, KIRIYOR DÖKÜYOR...

Bu bir siyasal yönetim tarzıdır. Tarihte de öyle yapıp bu güne geldiler. Osmanlının devamı olmak Yeni-Osmanlı olmak budur. Buna karşı tarihin her kesitinde halkın direnmesi olmuştur. Bu da halkın haklı duruşunun refleksidir.

Bugünün verileri ve gelişmeler çok farklı. Artık halk direnişi son sözü söylemeye yönelmiştir. Osmanlının yeni versyonları bu kaderle yüzleşmekten kurtulamayacak.. Despotluk yıkılacak demokrasi egemen olacaktır. Suriye olayları bunun ilk kıvılcımı sayılabilir.. Bu aynı zamanda, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kader birliği içindeki davranışını da içeriyor. Bölge siyasal yeniden dizayn sancıları çekerken, halkın iradesi dış güçlerin kirli amaçlarla oluşan senaryolarına karşı böylesi bir birlik içinde zafer kazanacaktır. Tarih hep öyle yazılmıştır, haklı davaların sahipleri bu toprakların yerli halkı olarak kendi toprakları üzerinde özgür ve demokratik koşullarda yaşayacaktır. Kazanacak olan da bu güçtür. Kimse arada kalmasın, insan olmanın, yerli olmanın ölçütü ve vicdanı halkın yanında tutum almayı gerektiriyor. Beklenen de budur.


.

BUNLAR NEDİR?




Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi

Biri Türkiye’den diğeri Libya’dan. Eli kanlı şebekelerin Suriye halkının kanına girmek için eli kanlı şebekelere sunduğu lojistik destek artıkları. Alttaki fotaya bir göz atın…

...


Türk Kızılay’ının İlk yardım çantası bir de BKS adlı şerit tarama silah şarjörü ; Ferdi silahların en ağırı, ormanda bir tarama yapınca ağaçlar testere kesiği gibi ardı ardına devrilir. Bu şarjörün rengine iyi bakın YEŞİL…

Bu malzemeler, Erdoğan’ın tetikçisi eli kanlı şebekelerin Türkmenleri vatan haini haline getirmek isteyen, Suriye’deki sorunları daha da derinleştirme amacı taşıyan çabalarının araçlarıdır. Son çatışmalarda ele geçirildi.

Önceki yazım “SAHUR” da bu çatışmaları anlattım. Kıran kırana yürüyen mücadelede eli kanlı şebekelerin istila etmeye çalıştıkları alandan arındırıldılar. Son taramalarda ise geride bıraktıkları seyyar hastane ve kaçarken düşürdükleri BKS Şarjörü. Önemli bir ayrıntı gibi gelmeyebilir. Ama üzerindeki YEŞİL boya çok şey anlatır.

Malumunuz, Kaddafi Libya’sının bayrağı yeşildi; Kaddafi her yeri yeşile boyamaktan da zevk duyardı. 1982’de Libya’ya gittiğimde “YEŞİL SAHA” diye gösterdikleri geniş bir sahanın yeşile boyanmasından ibaretti… Silahlarda tabi bu arada yeşile boyanıp dururdu. Kaddafi devrildi, silahlar eli kaide’nin eline geçti. Aynı silahlar Akdeniz üstünden Suriye’ye doğru yola çıktı. Suriye halkının katledilmesinin bir aracı oldu.

Okura ve kamuoyuna Erdoğanın kirli çabalarının, Suriye halkına düşmanlığının iç yüzünü yansıtan bu artıkları sunuyorum.

11-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Kastal Maaf nahiyesi, Mazraa, Beyt Subyra, Beyt Mılk köyleri korusunda, MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin, eli kanlı şebekelere verilen ağır kayıplar ardından ele geçirilen bu artıklar, bir kez daha Türkiye’nin dünya şer güçleri adına neler yapmaya çalıştığını göstermeye yeter.



SAHUR



Mihrac Ural – 13 Ağustos 2012 / Pazartesi. Lazkiye – Beyt Mılk korusu.



Bir sahur vakti, Malatya’da linç edilmek istenen insanları, Suriye’de linç edilen halka nasıl bağlar bilir misiniz? Birbirini hiç tanımayan insanları kader birliği paydasına nasıl taşır tahmin edebilir misiniz? İşte böylesi bir sahur vaktinde, ekmek arasına sokuşturulan kızarmış patatesle linç edilmek istenen bir halkın savunması için, karanlık ormanların, tepelerin, vadi ve derelerin yol geçit tanımaz çamlıkların içinde, yok edilmek istenen bir halkın savunusu için, yaşam hakkını koruması için, hepimiz adına, sahurdan sahura, bitip tükenmeyen bir mücadele var farkında mısınız?



Anlatayım;



Erdoğan ve Barzani anlaştı. Suriye kaosunu derinleştirmek için biri ayrılıkçı, aşiretçi İsrail destekli sözde Kürt şiddet eylemlerine başlayacak diğeri ise tarihinde hiç anmadığı Türkmenler üzerinden aynı yolu döşeyecek.



Barzani'ye karşı vatansever Kürtler gereken cevabı verdi. "Ortak ülkemiz Suriye'de tahribe, yıkıma, kıyıma geçit yok" dedi. Halk komitelerine tanınan yerel güvenlik gücü olarak bölgelerini sızmalara karşı korumaya başladı.



Türkmenler ise Erdoğan’a karşı ezici çoğunlukla geçit vermedi. Vatan hainleri tetikçi kuklalar, sınır bölgelerinin askeri avantajlarıyla, Erdoğan yönetiminin Amerikan-Katar-Suudi destekli mali ve askeri katkılarıyla, kesif ormanlık alanda kıyım üretmeye devam etti. Asimetrik savaşın bildik vur kaç taktikleri, dehşet ve kaos yaratan gerginlikleri Suriye’nin en güvenli bölgelerini sarsmaya başladı. Ama her şey hesap ettikleri gibi yürümedi.



MUKAVEME SURİYYİ güçleri oyunu ters yüz etti. Gerilla savaşına başlardı. Eli kanlı şebekeleri ne zaman nerede nasıl vuracağı belli olmayan girişimleriyle, tokat üzerine tokat vurarak vatan hainlerini, Erdoğan tetikçisi şebekeleri şaşkına çevirdi. Artık savunma olmayacaktı, rüzgar ekenler fırtına biçmeye başladı.



Kastal Maaf Nahiyesine bağlı Mezraa, Beyt Subayr, Beyt Mılk ormanlık alanında, halka eziyet eden, mallarını gasp edip cana kıyan eli kanlı şebekeler kıstırıldı. Sınıra uzaklığı yaklaşık 15 km olan ormanlıklarda 11 sabahından 12 sabahına kadar süren ağır çatışmalar MUKAVEME SURİYYİ güçlerinin zaferiyle noktalandı. Geniş bir alan eli kanlı şebekelerin elinden kurtarıldı. Mukaveme güçlerinde 6 şehit 5 yaralı vardı. Eli kanlı şebekelerden 30 azılı katil hak ettiği cezayı buldu. Silahlar, çaldıkları araçlar ve onlarca materyale el konuldu.



Bu bir vatan savunması, ölüm kültürüne karşı yaşamı, barışı savunmanın kavgası . Direnişe destek olmanın, içinde yer almanın onuru buradadır.



Zifiri karanlığın ormanlığında, ölüm saatlerinin gerisin geriye sayıldığı zaman eğriliklerinde vuruştum. Barış için özürüm vardı safımı belirledim... Beyt Mılk köyü korusunda şehit düşen 6 yoldaşımın kanlı cesedini pikaba taşıdım, 5 yaralı yoldaşıma omuz verdim… Ölmedim… Yine o korudu... Ayaktayım, tutkuyla yolumdayım...


SURİYE BAŞBAKANI VE ALTBENLİK



Mihrac Ural – 7 Ağustos 2012. Çarşamba. Suriye sınır bölgesi- Lazkiye / Kesab



Suriye’de kıran kırana bir alt benlik savaşı yürüyor. Vatan kimliği edinemeyenler nerede olursa olsunlar alt benliklerine yeniliyorlar. Suriye Başbakanı, alt benliğin nerelere kadar ne tür etkiler yaratacağına bir örnektir. Ama Suriye başbakanlardan da generallerden de daha güçlüdür.



Haber bomba gibi patladı. Dünya şer güçlerine ve onun kirli iş tetikçisi eli kanlı şebekelerine, yalan kurgu medyasının diline yeni bir sakız verdi. “Suriye Başbakanı muhalefet saflarına katılarak görevinden kaçtı”. Bomba etkisi yaratan bu gelişme, Suriye Radyo – TV binasında patlayan bombaya eşlik etti. Suriye yönetimi ve devletini sarsmak için kurgulanan her senaryonun büyük mali ödemeler, mahalle baskısı ve kuşatması altında ikame edildiği ortaya çıktı. Bir kez daha ve bin kez daha görülen o ki, Suriye’de vatan kimliğine karşı dar, sığ, Ortaçağ mezhep algılarının savaşı dayatılmak istenmektedir. Tüm araçlar, ana amaç olan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesi için ortaya konan mezhepsel çatışmaya yakıt olarak ileri sürülmektedir.



İki farklı bilinçaltının savaşından söz etmek, bu anlamıyla doğru bir tespittir. Biri tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek, kendi iç evrim ve denkliğini sağlayarak oluşmuş, vatanseverlik kimliğiyle kendini ikame etmiş benlik, diğer ise her türden gelişmeye karşı duran, karanlık dönemlerin, doğaüstü vahilerin esiri olmuş mezhepsel alt benliktir. Suriye olaylarının ikinci aşamasında, durmadan kışkırtılan ve iç kanamanın derinleştirilmesi için körüklenin alt benlik budur. Bu öylesi bir mahalle baskısı oluşturuyor ki, Başbakan olsanız da kar etmiyor, olay bir akıl tutulması, yol yöntem kaybı, pusula şaşırmasıdır…



Suriye Başbakanı Riyad Hicap, vatan kimliğini terk ederek aşiret kimliğine sığınmayı tercih etmiştir. Nedeni ne olursa olsun, bu sığınış meşru değildir. Azınlığın hükmüne boyun eğmedir vatan temsilciliği yerine dar aşiret temsilciliğiyle örtünmedir. Bu dönemin öne çıkan tarihsiz ve kimliksiz ülkelerin petrol ve gaz servetleri üzerindeki yükselişleri ve bu zemin üzerinde kimlik oluşturma çabalarının etkisi, alt kimlikler üzerinde derin etkiler yarattığı bilinir. Bu etkiler vatan sınırlarını aşan mezhepsel, etnik, aşiretsel bağlarda da kendini yoğun olarak gösterir. Öyle ki, kendi coğrafyasını tanımayan, onun derinliklerini özümsememiş olanlar, hangi makama gelirse gelsinler, bir tarafları her zaman aşiret, mezhep yarda etnik etkiler altında ezilir kalır. Suriye Başbakanının ezildiği yer burasıdır. Oysa Hafız Esad ve Beşşar Esad gibi, hiçbir zaman ne aşiret ne mezhepsel bir kurgu üzerinde siyaset gütmeyen, vatan coğrafyası, ulus bağımsızlığı noktasında kararlı duruş sergileyen liderlerin varlığında, iç dünyaların karanlık labirentlerinde aşiret tutsaklığıyla yamak ve bunu ülkenin en kritik döneminde bir hançer gibi arkadan saplamak işte bu tarihsiz ve kimliksizlerin başarabildikleri tek şeydir.



Ancak bu büyük bir yanılgıdır. Böylesi sığ düşünce ve algılar hiçbir zaman tarihi derinlikleriyle kimliğini oluşturmuş vatan algısına karşı zafer kazanamaz. Bunun tarihsel imkanı bile yoktur. Bunların en büyük yanılgısı aşiretlerinin ya da mezheplerinin coğrafi yayılma alanlarını vatan sanmalarıdır. Bu tüm gerici güçlerin tüm ırkçıların tüm din istismarcılarının düştüğü handikaptır. Bu nedenle yürüttükleri kirli savaşları, kanlı kıyımları yeryüzünün tüm dindaşları ya da mezhep kardeşlerinin adına yürütüldüğü sanısındadırlar; onlar bu vehimlerden, bu kof algılardan güç alırlar. Vatan ihanetlerini de bu anlamda, bir ihanet değil de öze dönem olarak görürler. Oysa yaptıkları, vatan yerine dar kabuklara sığınma, vatan sorunlarıyla yüzleşme yerine alt benliklerin ucu açık ilişkileriyle korunma yollarını ararlar. Vatan bunlar için hiçbir anlam taşımaz. Suriye Başbakanının sergilediği duruş, bu tür örnekler için önemle dikkate alınması gerekmektedir. Bu sadece Suriye için değil, aynı zamanda tüm ülkeler için geçerli bir veridir.




Suriye Başbakanı, İgeydad aşiretine mensuptur. Bu aşiret, Irak, Suudi ve Suriye’de konumlanan büyük bir aşiret. Bu aşiret Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı duruş alan önemli aşiretlerden biridir. Bu aşiretin anti-emperyalist direnmeci tutumu, Suriye yönetimi tarafından da desteklenmiştir. Aşiretin, büyük bir kısmı Irak’ta olmasına karşın siyasal olarak Suriye’de yer alan kesimi daha etkindir. Devlet işlerinde, Suriye’nin son yıllarında devletin en etkin yerlerinde bu aşiretin elamanları yer aldı. Bir eleştiri bir suçlama bir tepki olacaksa, devletin bizatihi kendisi de olan bu insanları içerir. Ama bunlar, işledikleri yanlışları devlet sırtına yıkarak, alt kimliklerini temiz tutuklarına inanırlar. Alan değiştirdiklerinde ise, temiz olacaklarını sanırlar. Oysa suçlamasını yaptıkları her şeyin bir numaralı aktörüdürler. Bir ülkede Başbakan olmak için yürünen devlet görevleri süreci bunu anlatmaya yeter.




Buna rağmen, binlerce yılın deneyimi içinden çıkıp gelmiş olan Suriye devleti, ne birkaç generalin kaçışı ya da şehit edilişiyle ne Başbakanın ya da bir iki diplomatın kaçışıyla kurulu dengeleri sarsılabilecek bir devlettir. Bu ülkenin siyasi iradesi, halkının siyasi iradesidir. Bunu başbakan temsil etmez. Suriye’de halkın siyasal iradesini temsil eden yönetici kadronun belirlenmesinde başbakanın bir rolü de yoktur. Sistem kendi önlemlerini kurumsal bir yapılanma içinde, anayasanın da verdiği yetkilerle siyasal iradesini belirleyen kurum, kuruluş ve yasalara sahiptir. Başbakan ülkenin hizmet veren tüm kurumlarının başında olsa da ana yönelimi belirleyen bir yerde değildir. Bu nedenle başbakan hangi pusulaları şaşırırsa şaşırsın, halkın siyasal iradesini temsil edebilecek konuma değildir.



Suriye dostları tedirgin olmasınlar. Olayların merkezinden sizlere yazdığım bu satırlarda temin ederim ki, Suriye kazanacaktır. Bir ülke başbakanının karşı saflara kayması acıdır ağır bir yaradır da. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama olayın özü budur. Alt kimliklerin mahkumları bu davranışlarıyla üst kimlikleri sarsamayacaktır. Bunu birlikte göreceğiz. Bu örnekler çoğalsa da, vatan ihanetleri böylesi sığ kimliklerin hançer darbelerine maruz kalsa da vatan kimliği, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gücüyle bunlara karşı başarı kazanacaktır. Suriye, karanlık akıllara, dar mezhepçi çıkarların bölgede emperyalizmin maşası olarak işlev görmesine asla teslim olmayacaktır.



Halkın ezici çoğunluğunun bağımsız siyasi iradesine güvenelim. Bu iradenin gücü herkesten daha güçlüdür. Suriye bu iradeyle ayaktadır ve bu iradeyle direnmektedir.




BAY PROVOKASYON…



Mihrac Ural – 10 Ağustos 2012 / Cuma. Lazkiye – Belluran



Bazen anlamakta güçlük çekersiniz türünden olaylar vardır. İşte öyle bir şeyden söz edeceğim. Birileri ne türden bir direnme, mücadele haberi görse derhal “aman etmeyin, yapmayan provokasyon olur” diye tutturur. Bunu da öyle ağdalı cümlelerle örter ki, sanırsınız tarihin en barışçıl döneminde yaşarken birileri bu dönemi provoke edecek, savaş çıkaracak sanırsınız. Yok öyle şey…



Savaş çoktan başlamış ama adam sağır, bomba sesini bile duymuyor. Dünya şer güçleri mali ve askeri tüm güçleriyle bir halkı yok etmek için tarihin en gelişmiş ferdi silahlarına ek, ağır silahları da ortaya koyarak komşumuza ölüm yağdırıyor. Bununla da yetinmiyor, ülkemizi savaşın açık tarafı yapmak için çırpınıp şehrimizi şer güçlerin askeri karargahı haline getirmiş. Barış kenti şehrimizi, dünyada metre kare başına azılı katil sayısının en yoğun olduğu şehir haline getirip, bu şehirde kanlı eylemleri başlatmak için Suriye olaylarının sonuçlanmasını bekliyor. Bütün bu gelişmeler bay provokasyonu ilgilendirmiyor. O varsa yoksa her mücadeleye, her direnme çabasına ve çağrısına provokasyon demeyi ibadet haline getirmiştir.



Bay provokasyon belli bir kişi değil, bu nedenle kimse belli bir isme takılmasın. O aramızda sıklıkla gördüğümüz, bildiğimiz, üç beş kitap bile okumamış haliyle yarım aydın sayılmayacak bir tiptir. Cahildir, ama ilgisiz okur tarafından bu özelliği fark edilmez. Ezberlediği bir iki kelimeyle, sizi vicdani bir sorumluluk altına alarak yaptığı demagojiyle susturmak ister; “yapmayın etmeyin, yaptığınız halkın katledilmesine yol açar, polisin saldırısını kışkırtır, kan akar” der ve vicdanınızı ezmeye çalışır. Oyalar, esir eder, susturur ve sonuçta direnme enerjinizi tüketerek sizi korumasız hale getirir. Gerisini ise düşmanınız yerine getirir… Bu gün de olan budur. MUKAVEME SURİYYİ haberleri sanal ortamda dolaştıkça bu tipleri bir kez daha aktifleşti. Böylesi yaklaşımlara karşı yazdığım bir yorumu sizlerle paylaşarak konuya açıklık getirmek istedim. Birlikte okuyalım..



Dönem çok dikkat ister. Bu doğrudur. Ama bu deve kuşu olmayı gerektirmez. Her şey açık ve net kim hangi haberi ve hangi oluşumu hangi kurgu ve yalanlarla nerelere oturtmak istediği de çok açık. Bunu Suriye olayları yeterince öğretmiş olmalı. Tarihin en kapsamlı yalan makineleri Suriye’yi yıkmak için çalıştırıldı. Bu gün aynı şey MUKAVEME SURİYYİ için yapılmak istenmesi bir tuzaktır ve buna düşmek için gönüllü olanların az olmadığını görmek acıdır.



MUKAVEME SURİYYİ haberi, Suriye’ye ait gerçek bir veridir.Sayfası da şudur https://www.facebook.com/syr.moqawama?ref=hl#!/syr.moqawama . Bu bir haber, herhangi bir haber gibi. Kimisi olumlu kimisi olumsuz karşılayacak. Bu platformun üyeleri de bu haberi farklılıklarıyla yorumlayacak. Ama haberi gerçekliğinden çıkarıp verilen emekleri provokasyon alarak görmek yada klavye başında bir çaba görmek aklın almayacağı bir haksızlık ve cinnettir. Ölümü göze alan, halkı için çırpınan ve halkın tarihinde bu ölçekte bir başka benzeri olmayan yapılanmanın yine halk tarafından kucaklanışını görmezden gelmek gerçek provokasyondur derim. Tarihler boyunca doğranan ve yeniden doğranmak için hazırlıkların yapıldığı bu halk ilk kez bu kapsamda ve meşru zeminde sivillerin oluşturduğu savunma gücü ve iradesini çok dikkatli yorumlamak gerek. İddialı olacak ama söyleyeyim, bu güç bu halkın savunmasında artan önemde rol oynayacak tek gücü olacaktır; devletin baş edemeyeceği süreçlerde sonuç alacak tek güç bu oluşumdur. Bu amaçla da kurulmuştur. Bu gerçekliği bulandırmak isteyenler, haber üzerinde yalan kurgular yapabilir ama bizler gerçeği açıklamakla yükümlüyüz.



Bu haber, ilgili olduğu halkın yeryüzünde ilk ve tek sivillerce oluşmuş silahlı savunma gücü olması çok çok önemlidir. Üstelik bu gücün içinde Hıristiyan, Sünni, Şii Ve Alevi tüm inançlar ve Kürt militanlarda aktif yer almaktadır. Bu nedenle, bazen hayretlere düşüyorum, böyle bir haberi görmezden gelmek mümkünü olur mu? Bu haberi provokasyon yapmak için Türkiye’de Hatay’da ve özel olarak Alevilere ait gibi göstermek isteyenlere bakıp, onlara da cevap vermeden yorum yapmak olacak şey mi? Böylesi yorumlar yapılan çarpıtma habere katkıdır. Bu nedenle MUKAVEME SURİYYİ haberini en iyi şekliyle halka aktarmak gerek; Suriye kaynaklı ve Suriye gerçekliğiyle ilgili bir haber olduğunu yansıtmak onu takip etmek gerek. Her gün, her saat, inanılmaz bir fedakarlıkla halkı için mücadele eden ve başarı üzerine başarı kazanan bu gücü tanıtmak bu coğrafyada tarihler boyu mazlum olan bir halkı savunmak kadar önemlidir.



Her şeye provokasyon diyip elimizi kolumuzu yeterince bağladık. “Artık çok geç” oldu diyorum. Bununla ilgili aynı başlıklı makale de yazdım ve gerçekleri anlattım. Biliyorum ki, hazırlıklı olan bu süreci belirleyecektir. Suriye vatan savunmasında mücadele eden güçleri halka daha iyi tanıtmanız dileğiyle…



Not: Dün gece (9-10 Ağustos 2012), Belluran beldesi kırsalında Beyt 3vvan köyünde pusuya düşürülerek, korkakça ve haince katledilen Albay Hatim Zureyk’in (Şabatli beldesinden) yola atılan cesedini MUKAVEME SURİYYİ güçleri ısrarlı ve kararlı bekleyişleriyle, ölümü göze alarak eli kanlı şebekelerle çatışıp almıştır. Yöre halkının bu çabaya biçtiği büyük değeri, MUKAVEME SURİYYİ güçlerini coşkun bir sevgiyle kucaklayarak gösterdi. Konuyla ilgili bilgiyi MUKAVEME SURİYYİ sayfasından izlemek mümkün.



İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

10 Temmuz 2008 Perşembe

Lozan güncellemeleri Ve Hatay (Liva İskenderun)


Önceki makalem “Lozan Tartışmaları ve Farklı gerçekler”, Baskın Oran hoca ile Kemal Burkay arasında geçen Lozan tartışmalarına bir katkıydı. Makalemi arkadaşlar Baskın hocaya iletmişler. Yazıda soruyordum ya Arapların durumu ne olacak? diye. Hoca teşekkür etikten sonra şu satırları iletti.

(yazımda, "İster Kürtçe, ister paşa keyfi isterse Japonca." demiştim. Demek ki eklemek lazımmış: İsterse de Arapça.) (Tarih: 07 Temmuz 2008 Pazartesi 16:25, ileti gönderimi)

Bende Baskın hocaya bu duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Ortak ülkemizde bu türden aydınların olması, geleceğe adına umutlu olmamızı gerektirecek çok şeyin olduğunu inancını pekiştirmektedir.


Mihrac Ural
mircihan@gmail.com

8 Temmuz 2008


Baskın Oran hoca bu ara yoğun olarak Lozan didikliyor. Son makalesi “İmroz ve Bozca ada Vitrini” ilkel akıllara ziyan gerçekleri bir tokat gibi savuruyor. Lozan anlaşmasının 14. maddesini hatırlatıyor, oradaki “özel yönetim”e vurgu yapıyor. Baskın Oran hoca haklı. Lozan anlaşmasının Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı anlamı biliyor.

Lozan kurucu bir uluslararası anlaşmadır. Lozan için Atatürk’ten İnönü’ye kadar herkesin açıklamaları ve meclis kararları bu yöndedir. Atatürk Lozan için “Bu muahadename, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr muahadenamesiyle ikmal edildiği zannedilmiş, büyük bir suikastin inhidamını (çöküşünü bn.) ifade eder bir vesikadır. Osmanlı devrine ait tarihte emsali nemasbuk (örneği olmayan bn.) bir siyasi zafer eseridir.” (M. Kemal Atatürk 1927) demiştir. Yıllar sonra da Başbakan Şükrü Saraçoğlu; “Lozan muahedesi… Türkiye devletinin toprak ve hak bütünlüğünü ve tamlığını, harbi kazanan devletler başta olmak üzere bütün milletler alemine tanıttıran ve tasdik ettiren siyasi zaferin şanlı ve şerefli vesikasıdır.” ( Başbakan Şükrü Saraçoğlu, 07.07.1943, Ali Naci Karacan’ın LOZAN kitabına önsüz). Bu anlaşma Türkiye Cumhuriyetinin Kabe’sidir. Ama kimsenin yönü bu Kabe’ye dönmüş gibi durmuyor. Lozan anlaşmasını ismi bilinen, içeriği hiç bilinmeyen ve yaşatılmayan bir anlaşma haline dönüştüren egemen ilkel akıl sistematiğinin öğütücü çarkları, ülkeyi artan sancılara sürüklemekte hala engelsiz gibi çalışıyor.

Bu anlamda bir Türk aydını olarak Baskın hocanın ortaya koyduğu bu çaba gerçekten takdirle izlenip desteklenmelidir. Yeni yazısında adlardaki statü ve Rumların haklarıyla ilgili önemli bilgiler aktarmaktadır. Uzun yıllar Lozan anlaşması ve azınlık hakları üzerindeki çalışmalarımla doğal bir kesişme içinde olan bu açıklamalara destek vermeyi ülkemdeki yaşamın barış ve güvenliği için gerekli olan özgürlük ve demokrasi mücadelesine bir katkı olarak görüyorum.

Diğer taraftan önümüzdeki dönem bu tartışma sürecine Hatay davasının da katılacağı düşüncesindeyim. Zira Lozan anlaşması bir yanıyla içindeki azınlık hakları kadar dışındaki olguların Türkiye Cumhuriyeti sınırları çizilirken belirlenen temel konumu açısından da bir müracaat kaynağı olmaya devam etmektedir. Hatay davası, Hatay Arapları konusu kadar, Türkiye vatandaşı Arap ulusal kökenli milyonlarca insanı da ilgilendiren yanıyla Lozan anlaşması bir ilgi ve bir mihver olmaya devam edecektir.

Makalemin ana konusu olan Hatay ve Lozan üzerinde görüşlerimden önce, Baskın hocaya bir sorumuz olacak. O da şudur, Kürtlerden sonra ikinci en büyük etnik ulusal topluluk olarak Araplarla ilgili olarak, Lozan anlaşmasına dayanarak bir açıklama ve yönlendirmeyle ilgilenip ilgilenmediğini soracağım.

Bu soruyu Baskın Hocanın aydın kimliğine büyük bir güvenle gündeme getireceğim. Kaygım o ki, ağlamayan çocuğa mama verilmez diye, Arapların da, Kürtler gibi ölümlere yıkımlara vuruşmalara yönelerek mi bu hakları hatırlanacak ya da Rumlar Ermeniler ve diğer azınlıkların doğal ve haklı inançsal Avrupai bağlarının bastırmasıyla mı ortaya konacaktır. Bunlara zorlanmak istemeyen Arapların haklarını Türk aydını hatta bu gün itibariyle Kürt aydınları ve diğer azınlık aydınları dile getirme çabası içinde olacaklar mıdır. Bir Arap devrimcisi olarak bu satırların yazarı, Türk ulusu ve halkı için, Kürt ulusu ve halkı için olduğu kadar tüm azınlıkların haklarıyla ilgili makale ve yazı kaleme almış, bu hakları savunup durmuştur. Bu duyarlılığı diğer aydınların da gösterebileceklerine inançla sorumu burada noktalıyorum.

LOZAN VE AZINLIK HAKLARI

Lozan anlaşmasındaki azınlıklar sorununa bu yoğun ilginin başlangıcında Kürt sorunu olduğu açıktır. Kürtler büyük acılar çekerek, hakları için özgürlük mücadelesi yolunda yürüdüler. Önemli mesafeler de kat ettiler. Küllerinden yeniden doğmak gibi bir süreç yaşadılar. Bu gelişmelerin sarsıntıları tüm yetersizliklerine karşı belli bir aydın kesimi bireysel bazda da olsa harekete geçirdi: beklenen de buydu. Egemen ulus aydınlarının görevlerini hatırlatan binlerce gelişme içinde sonuçsuz beklentilere rağmen tek tük örneklerin belirmesi önemliydi. Baskın Oran’ın çabaları bu kapsamdadır. Buradan Lozan tüm yanlarıyla ele alınma sürecine girdi. Belki bu davranış resmi tarihin kabul sınırlarında ve ötesinde Cumhuriyetin kuruluş Kıblesi olarak görülen Lozan anlaşmasından başlamak, toplum psikolojisi açısından gerekli bir tercihti.

İncelemeler unutulmuş hakların güncellenmesi anlamına geliyordu. Ancak bu haklar bu gün medyatik ortamda dile gelen azınlıklarla sınırlı değildi. Bu ülkede büyüklüğün sayısal olarak ifade edildiği koşulda, üç büyük ulusal topluluktan söz edilebilir. Bunlar Türkler, Kürtler ve Araplardır. Milyonlarla ifade edilen etnik topluluklar bunlardır.

Osmanlının I. Paylaşım savaşından yenilgiyle çıktığı ve çözülüp dağıldığı bir kesitte ortaya çıkan anlaşma, protokol ve bağıtlarla belirlenen sınırlarda Toros dağlarının tüm güney yamaçları ve düzlükler Arap etnik topluluğun yaşam alanları olarak ayrılmış, belirlenmiş ve Suriye’ye bırakılmıştır: Suriye ise Fransız mandası altında bir ülke konumundadır. Bu sınırların bu gün taşıdığı anlam üzerine söylenecek çok şey vardır, ancak konumuz bu değil. Lakin bu ayrımların dile getirdiği bir gerçek olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Bu kuşakta yaşayan Arap ulusal topluluğu bu gün Türkiye Cumhuriyeti denilen devletin hükmü altındadır ve ulusal kimlik haklarından, dil ve buna bağlı kültürel tüm haklarından yoksun olmaya mahkum edilmişlerdir. Ermeni, Rum gibi ülkenin batı taraflarında yaşamını sürdüren azınlıklara göre, “Müslüman olmanın azınlık olmayacağı çoğunluğun bir parçası olarak “ aldatıldığı bir söylem altında ayrıca böylesi haklarını tespit ettirememişlerdir. Ancak bu Lozan Anlaşması 39/4’te yer alan hakları kullanma önünde bir engel olmadığı gibi, önemli bir avantaj ve ülkenin özgürlük ve demokrasi mücadelesine bir katkı olarak değerlendirilebilecek çaptadır.

Lozan anlaşmasının içerdikleriyle Arapların hakları, kültürel bazda diğer azınlık haklarından az değildir; dillerini serbestçe her alanda, mahkemelerde bile kullanma hakları bulunmaktadır 39/4 bunu açıkça belirlemiştir. Lozan anlaşması bununla yetinmemiş, KESİM III AZINLIKLARIN KORUNMASI başlığı altında yer alan maddelerin ilki olan 37. madde ise, bu haklara çok önemli bir koruma getirmiştir.

“Madde 37- Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde belirtilen hükümlerin temel kanunlar olarak tanınmasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir işlemin bu hükümlere karşı ve aykırı olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmi işlemin sözü geçen hükümlere üstün tutulmamasını taahhüt eder”.

Arapların, Cumhuriyetin kurucu uluslararası anlaşmasında var olan bu haklarını talep edip, kendilerini bu açıdan da ifade etmeleri beklenen bir gelişmedir: Türkiye siyasal ortamının bu gerçekleri, içereceği ve bunun karşısında alınacak tutumlarla herkesin sınanacağı açıktır.

Kendi özgün kimlikleriyle bu sürecin bir parçası olarak yer almanın yolu da buradan geçecektir. Ülkemizin demokratik gelişme kanallarının büyütülmesinin de bu katılımlara bağlı olduğu açıktır. Ancak sorunun diğer yanında yani Arap ulusal kimlik hakları yanı sıra Hatay Davası olarak kendini “ayrı varlık” ölçeklerinde tanımlayan bir sorun daha bulunmaktadır. Hatay davası bir ulusal kimlik davası ve halkın kendi kaderini özgürce belirleme davası olarak bir siyasal konumlanışa sahiptir. Bunu algılamak için uzağa gitmeye gerek yoktur. Lozan anlaşmasının içerdiği haklar kadar, dışında tutuğu var oluş haklarının kavranması yeterlid


LOZAN VE HATAY

Lozan anlaşmasında Hatay Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yer almamıştır. Almaması doğaldır. İskenderun sancağı ve Antakya sancağı bir Arap toprağıdır. Ulusal, tarihsel dokusu, mutlak çoğunluğuyla Arap’tır. I. Paylaşım savaşı ardından gelen Lozan ve öncesi anlaşmalarda Hatay’ın dışta tutulmasının anlamı da budur. 5 milyon km² alanı hükmü altında işgalleriyle tutan bir imparatorluğun yıkılması ardından, taşların yerine oturması ve ulusal toprakların sahiplerine dönmesi, bir denge yönelişidir. Bu dengeler bir savaş sonucu oturma eğilimi gösterirken bir sonraki savaşın çıkar dengeleri içinde dengesizleşmesi gerçekte bu güne kadar bölgemizde sorun halinde duran kapanmamış dünya savaşı dosyalarının sık sık açılmasına neden olmaktadır.

Lozan’da Hatay’ın Suriye topraklarında kalkmasının mantıki ve hukuki yanı, daha sonra yapılacak iki halk oylamasının gösterdiği sonuçlarlarda kesindir. 14-15 Mayıs 1936 seçimleri ve 15 Nisan 1938 seçimlerinin sonucu Arapların mutlak çoğunluğunu yansıtan birer halk oylaması olması bunu göstermeye yeterlidir ( 22 Temmuzda bir daha yenileceği belirtilen seçimler bir daha hiç yapılmamıştır, Milletler Cemiyeti (MC) seçim komisyonu verilerine göre %49,98’i Türk, %50,02’si Arap olarak belirlenen seçmenler temsilcilerini seçerken kimi etnik, kimi inançsal verilere dayandırılarak Arap potansiyel 4’lü bölünmeye uğratılmıştır. Bu yanıyla üçüncü seçim hiçbir zaman olmamıştır. Ayrı Varlık statüsü olarak Hatay Devleti de, 23 Haziran 1939 Bağıtı ve 5 Temmuzda 1939’da Albay Şükrü Kanatlı komutasında askerleri girişimiyle işgal ve ilhak edilmiştir).

Arap Liva İskenderun ve Antakya sancağı’nın idari olarak, yüzyıllardır Halep’e bağlı olması ve bu merkezin hukuki statüsüyle birlikte mütalaa edilmesi de bunu ifade etmektedir. Nitekim Mondros Mütarekesinden sonra, Lozan’a kadar uzanan bir dizi uluslararası konferans, mütareke, anlaşma, bağıt tekrardan bu gerçeği teyit etmiş, bunun tartışılmasını bile gerekli görmemiştir; Nöyyi Anlaşması (San Remo) (19 Nisan 1920), Sevr anlaşması (10 Ağustos 1920), Londra konferansı (27 Şubat 1921), Ankara Anlaşması (20 Ekim 1921), Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922). Ve sonuçta Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti güney sınırlarını tespit etmiş ve Hatay’ı içine almamıştır.

Liva İskenderun ve Antakya sancağı, kendi ulusal topraklarının bir parçası olarak, anavatanları Suriye’de kalmıştır. Ancak Suriye o kesitte (Nöyyi) San Remo Anlaşması gereğince Fransız mandaterliği altındaydı. Ve kendi toprakları üzerinde hüküm süren özgür ne bir devleti ne de hükümeti vardı. Fransız işgal kuvvetlerinin kuklası Suriye hükümetleri ise, mandaterlik yasasının 4. maddesinde belirtilmiş olan mandater devletin korunması altındaki ülke topraklarının kimseye verilemeyeceği, kiralanmayacağı hükmünden doğan haklarını korumaktan acizdiler.


LOZAN YOLUNDA ANKARA ANLAŞMASI

Mondros mütarekesiyle Osmanlı süreci sona ermiştir (30 Ekim1918). Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal paşanın, adından başka bir şey kalmamış Yıldırım Orduları Komutanı olarak, İstanbul’a karşı (Ahmet İzzet Paşa hükümetiyle) kimi telegraf direnmeleri bir sonuç getirmemiştir. Mustafa Kemalin, Musul’da 6. ordunun başına gelen çöküşün, İskenderun limanının İngilizlere teslimiyle Anadolu’nun güvenliğinin çökeceği üzerine yaptığı beyhude uyarılar, İngilizler İskenderun körfezini kullanırlarsa silahla karşı dururuz tepkileri kuru bir gürültü olarak gelip geçmiştir; İngilizler ardından Fransızlar gelip yerleşmiş İskenderun ve Antakya sancağı işgal kuvvetlerinin eline düşmüştür. Ama Atatürk’ün aklından, İskenderun’un Anadolu güvenliği için taşıdığı önem hiç çıkmamıştır.

Atatürk Osmanlıdan farklı bir yaşam planıyla kurguladığını iddia ettiği Cumhuriyetin kuruluş sürecinde, Hatay’ın Misak-ı Milli (milli ant) sınırlarında yer almamasını, bu sürecin hiçbir uluslararası görüşme ve anlaşmasında önemsememiştir. Tersine, savaşın galipleri arasında birincil önemde yer alan Fransızlarla ilk anlaşmayı yaparak Güney sınırlarındaki savaş halini sona erdirme yönünde çok tavizkar bir politikayla anlaşmalara yönelmiştir.

Dışişleri makamında Yusuf Kemal’in, Fransa Cumhuriyeti, eski bakanlarından Franklen-Buyyon (Henry Franklin-Bouillon)’la karşılıklı yazışma, sözleşme ve imzalanan tutanaklarda bu süreç tüm yönleriyle kendini göstermiştir. (Türk-Fransız ittilafnamesi Ankara 20 Ekim 1921 de 10. maddede yer alan ve aynı gün karşılıklı tutanak ve mektuplarda dile gelen ekonomik tavizlerle ilgili yazışma ve tutanaklar bunu tüm yönleriyle ortaya koymuştur. Bkz; Reha Parla LOZAN-MONTRÖ s:139- 146, T.C. Dışişleri Bakanlığı 2.9.1985 tarih ve 100004/7835 sayı izinleriyle bastırılmış kitap).

20 Ekim 1921 Ankara anlaşması bunun tecellisidir.

Bu anlaşama üzerine Atatürk Nutuk’ta, “ Ankara anlaşması ile ulusal isteklerimizi ilk kez, batılı düşman devletlerden birisi kabul ederek onaylamış oldu. Bu durum, kurtuluş tarihimizde önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.” (M.K. Atatürk, Nutuk s:83, Ahmet Köklügiller’in hazırladığı derleme, Milliyet yayınları) İnönü ise; “ Fransa ile 1921 Ekimi’nde Ankara’da bir anlaşma yapmıştık. Bu anlaşma ile Suriye hudutlarını tespit etmiş ve aramızdaki muharebeyi kesmiştik.” der. (İsmet İnönü hatıraları Lozan Anlaşması I. s:65 Cumhuriyet yayınları)

I.Dünya savaşı bitmiş ancak galip devletler orta doğudaki sorunlarını bir türlü yerli yerine oturtamamıştı. Bir dizi konferans ve anlaşma, ikili bağıtlar ve anlaşmalar bütünsel bir oturmuşluk getirmemişti. Lozan’ın esamisi bile yoktu. Venedik’te bir konferans yapılacağı söylentileri çok sonraları gündeme gelecek ve geldiği gibi yok olacaktı. Böylesi bir ortamda Fransız Hariciyesinin derin tarihi tecrübe ve sezileriyle yükselen ve kazanma şansı daha çok olan taraflarla erken vuruş anlamına gelecek anlaşmalar bağlama yönünde hızlanıyordu. Fransız bakanın kurtuluş savaşı sırasında cepheden cepheye dolaşması bunu gösteriyordu. Fransızlar savaş galibi güçler arasında daha pratik ve pragmatik bir ulustu. Sorunlu bölgelerin meydanlarından topladıkları gözlemleri sınayıp siyasal tutumlarını netleştiriyorlardı. Nitekim bunu yaparken önemli ekonomik kazanımlar elde etmeyi ihmal etmiyorlardı. Her şey birbirine bağlı gelişen bu süreçte Ankara Anlaşması taraflara önemli bir rahatlama getirmiştir. Madde 10’da dile gelen “TBMM Hükümeti Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat Demir yolu parçası imtiyazının ve Adana vilayetinde kurulmuş bulunan şubelerin imtiyazı ile birlikte imtiyazlara bağlı ve özellikle işletmeye ve taşımacılık ticaretine ilişkin bütün haklar, izinler ve menfaatlerle birlikte Fransız Hükümetinin göstereceği bir Fransız gurubuna devredilmesini kabul eder.” Hükümler bu anlaşmanın diğer yüzünü anlatması açısından önemlidir. Bu anlaşmanın gününde mektup alış verişleri de bir dizidir ve tümü, anlaşmanın bir parçası olarak imtiyaz ve hakların kazanımı çevresinde dönmüştür.



ANKARA ANLAŞMASI 8. MADDE

Tarihte her anlaşmanın belli bir kararlılık dayanakları vardır. Bu anlaşma da belli dayanaklara sahipti. Her şeyden önce toprağa ayağı basan ordular vardı ve savaşın yıpratıcı etkisi altında, işgal toprakları yönetme sorunu vardı. Avrupa’da bitip tükenmeyen sorunlar ve savaş sonucunun haksız dengeleri hüküm sürüyordu. Derin yarıklar oluşmuş dünyaya bu ölçüde güç yaymanın sıkıntıları, ayrıntılarda takılmadan toparlayıcı etkinlikler göstermeyi gerektirmiştir. Bu aynıyla daha çok TBMM hükümeti içinde geçerliydi. Nitekim Ankara anlaşması için gerekli ve yeterli kararlık dinamikleri buradan beslendi. 3. maddede, anlaşmanın ardından 2 ay içerisinde Türk ve Fransız ordularının 8. maddede belirlenen sınırların gerisine çekilmesi hükmü bunu ifade ediyordu.

Ankara Anlaşması 8. maddesi, II. Dünya savaşı arifesine kadar sürecek kararlılığıyla Türkiye’nin güney sınırlarını, Hatay ‘ı toprakları dışında tutarak şu şekilde belirliyordu.

“Madde 8.

3. maddede sözü edilen sınır çizgisi aşağıdaki gibi belirtilmiştir: Sınır çizgisi, İskenderun Körfezi üzerinde Payas mevkiinin hemen güneyinden olmak üzere seçilecek bir noktadan başlayacak ve yakınından Meydanı Ekbeze doğru gidecektir. (Tren istasyonu ve bu mevki Suriye’de kalacaktır.) Sınır çizgisi oradan Marsuva mevkiini Suriye’ye ve Karnaba mevkii ile Kilis şehrini Türkiye’ye bırakmak üzere güneydoğuya doğru kıvrılacaktır. Oradan Çobanbey istasyonunda demiryoluyla birleşecektir. Bundan sonra Bağdat demiryolunu izleyecek ve demiryolunun platformu Nusaybin’e kadar Türk toprağı üzerinde kalacaktır. Oradan Nusaybin ile Cezirei İbni Ömer arasındaki eski yolu izleyerek Cezirei İbni Ömer’de Dicle’ye ulaşacaktır. Nusaybin ve Cezirei İbni Ömer mevkileriyle yol Türkiye’ye kalacaktır. Bu yoldan yararlanmada her iki ülke ayrı haklara sahip olacaklardır. Çobanbey ile Nusaybin arasındaki demiryolunun istasyon ve mevkifleri demiryolu platformunun parçalarından sayılarak Türkiye’ye kalacaktır.

İşbu itilafnamenin imzasından başlayarak bir ay içinde sözü geçen hattı saptamak üzere tarafların temsilcilerinden kurulu bir komisyon görevlendirilecektir. Bu komisyon aynı süre içinde işe başlayacaktır”

Ankara anlaşması Fransa ile Türkiye arasında bağlanmış bir anlaşmadır. Ancak bu anlaşmanın 8. maddesi, sonra gelen tüm uluslararası anlaşmalarda önemini koruyan bir madde olmuştur. Bu da, Ankara anlaşmasının kararlılığını sağlayan dinamiklerin güçlü olduğuna işaret etmiştir.

20 Ekim 1921 tarihinden sonra Türkiye çok çetin yollardan geçti. Anlaşmalar bağıtlar yaptı. Ancak güney sınırı değişmedi. Ne basında nede resmi ortamda bununla ilgili bir gelişme emaresi yoktu. 11 Ekim 1922 Mudanya mütarekesi ardından 18 Ekimde İstanbul’a giren Türk jandarması yaklaşan doğu barışı için TBMM hükümetine önemli bir moraldi. 26 Ekim 1922’de Ankara’nın hariciye vekili (Dışişleri bakanı) Yusuf Kemal, sağlık nedeniyle istifa ederken ertesi gün 27 Ekim’de toplanan Büyük millet meclisi 150 oyla, garp cephesi komutanı İsmet paşa’yı dışişleri bakanlığına yaklaşan konferansın murahhas üyesi olmak üzere getiriyordu.( Bkz. Ali Naci Karacan, Lozan s:46. Nokta kitap)

Aynı tarihte Britanya, Fransa ve İtalya doğu barışı ve boğazlar sorun için 13 Kasımda ilgili devletleri Lozan’a davet ediyordu. İstanbul hükümetinin de bu konferansa katılma isteğine tutum alan Ankara Hükümeti Türk ulusu adına tek yetkili olarak Lozan’a gitmeyi başarıyordu. 22 Kasım 1922 Salı günü Mont Benon Gazinosunda açılan konferans, çetin bir siyasal diploması savaşı olarak ve önemli bir kesintiyle Temmuz 1923 yılına kadar devam etti. Baş delege İsmet paşa, delegeler Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur, sabık Maliye Bakanı Hasan Beyler, aralarında Celal Bayar’ında bulunduğu müşavirler, sekreterler, yaverler ve refakatçilerden 50’yi aşkın zevat bulunmaktaydı.

24 Temmuz 1923 tarihinde taraflarca kabul ve imza edilen Lozan anlaşmasının ince ayrıntılarla, detaylarla, çekişme ve tavizlerle geçen, ayların ayları kovaladığı, geceli gündüzlü ağır maratonda, en az tartışılan, konusu tartışılmaya gerek görülmeyen, üzerinde yorum bile yapılmayan, katılımcıların önemli bir kesiminin yazdıkları anılarda dahi sözü edilmeyen Lozan anlaşmasının tek bir maddesi vardı. O da 3. maddenin 1. bendi olan Suriye ile sınırdır.

Lozan Anlaşması 3. maddesi “Akdeniz’den İran sınırına kadar Türkiye’nin sınırları aşağıdaki gibi saptanmıştır: “ diye başlar. Devamında Suriye sınırını belirleyen tek cümlelik kısım gelir “1. Suriye ile: 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız ittilafnamesinin 8.maddesinde açıklanan ve belirlenen sınır;(1)” denilerek bir dip notla, Ankara anlaşmasının 8. maddesine işaret edilir.

Lozan’ın çetin diplomasisi, ayrıntılara boğulan sinirleri geren etik olmayan davranışları körükleyen çekişmeleri içinde sesiz ve sedasızca tek cümleyle kabul edilen Türkiye’nin güney sınırları, yine Hatay’ı içine almadan belirlenmiş oluyordu.

Lozan bu güne kadar, Türkiye Cumhuriyetinin Kabe’si, kurucu uluslararası anlaşması olarak kabul edilir ama, içerdiği hakların bir çoğu uygulanmaz, azınlık hakları bir ateş hattı olarak göz ardı edilir, bunun için konuşanlar ağır cezalara çarptırılır. İnsanlık için bir utanç tablosu olan anadili konuşma hakkının bile yasaklandığı bu coğrafyada Lozan gibi bir anlaşmanın sumen altı olması, basit bir rakı sofrasında mezeden öte anlama sahip olmaz.

Lozan içerdiği basit hakları bir ateşten gömleğe çevirenlerin Lozan’ın dışında kalan haklara nasıl bir hamakat ve ceberutlukla bakacağını anlatmaya gerek yok sanırım. Hatay böylesi bir akıl sisteminin kovuşturması süreci sonunda işgal ve ilhak edilmiştir.

Lozan anlaşmasından, uluslararası temayüllere aykırı olarak, hukuk dışı, hiçbir yasal dayanağı ve hakkı olmayan, mandaterlik yasalarına pervasızca bir tecavüz şeklinde 23 Haziran 1939 tarihinde yapılan Türk-Fransız anlaşmasıyla Hatay, tarihi köklerinden, ayrı varlık olma gerçeğinden koparılarak ilhak ediliyordu.


LOZANDAN HATAY’IN İLHAKINA


Lozan anlaşmasında Hatay’ın, Türkiye Cumhuriyeti, sınırları içinde yer almaması çok doğal bir sonuçtu. Zira mandater devlet olarak, Fransa, Suriye topraklarının tümünü ya da bir kısmını bir başka devlete vermesini yasaklayan mandaterlik anlaşmasının bağlayıcı hükümleriyle karşı karşıdır. “Türkiye-Suriye ilişkileri üzerine” başlığı taşıyan makalemde, bu noktaya şu açıklığı getirmiştim:

“Birincisi;1922 Manda yasası (Suriye’nin Fransız mandası altına alındığı milletler cemiyetince onaylanmış olan yasa) 4. madde hükmü gereğince, “Mandaterin Suriye ve Lübnan topraklarının tümü ya da bir bölümünü vermesi ya da kiralaması, ya da yabancı bir devletin denetimi altına bırakmaz”. Bu açıdan Mandater Fransa, Türkiye’nin Hatay için Israrla istediği özerk ya da bağımsız yapı uluslar arası anlaşmalara aykırı görülerek şiddetle reddedilmiştir. Lozan anlaşması gereğince belirlenmiş olan Türkiye Suriye sınırında ısrar edilmiştir ki, bu anlaşma bu günde tek geçerli uluslar arası anlaşma olarak Türkiye’nin sınırlarını belirlemiştir. (Aktaran. Emekli Büyükelçi İsmail Soysal, Türk Tarih Kurumunca verilen konferans, ‘Hatay sorunu ve Türk-Fransız siyasal ilişkileri. Ayrıca, Türk Tarih Kurumu üç aylık yayını BELLETEN cilt:XLVII, sa.188, ekim 1983, sayfa:987-8)

Bilmeyenler bu noktada da önemli yanılgılar içindedir. Türkiye Cumhuriyetinin en kutsal anlaşması sayılan Lozan Anlaşmasında Hatay Türkiye sınırları içinde değildir. 24 Temmuz 1924’te imzalanan Lozan Anlaşması’nın onayladığı ve Kesim I’de 3. Madde olarak yer alan, “ Suriye ile, 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız itilaf namesinin 8. Maddesinde açıklanan ve belirlenen sınır; İskenderun Körfezi üzerinden Payas mevkiinin hemen güneyinde olmak üzere seçilecek bir noktadan başlayacak ve yakınından meydanı Ekbez’e doğru gidecektir” demektedir. Uluslar arası onay almış bu anlaşmaya göre Hatay Suriye’ye ait olduğu tespit edilmiştir. (Bkz. Lozan Anlaşması, ya da Türkiye Cumhuriyetinin Uluslararası Temelleri, Derleyen, TC. Lefkoşe Büyükelçi Müsteşarı Reha Parla. s:2) Bu ayrıca, 30 Mayıs 1926 sözleşmesi, 22 Haziran 1929 sınırına ilişkin Protokol ile ve 3 Mayıs 1930 Son Protokol ile saptanmış sınırdır. (İsmail Soysal, adı geçen konferans s;102)

Buna göre Hatay’ın, Fransa ile Türkiye arasında yapılan özel anlaşmalarla devlet değiştirmesini tezgahlayan girişim, uluslararası bir onay görmemiş, meşru olmayan bir ilhak olarak gündemde durmaktadır. Türkiye Hariciyesi bu gerçeğin farkında olarak bu sorunun taşıdığı “handikaptan” bahsetmektedir.

İkincisi; II. dünya savaşı hazırlıklarının yapıldığı bir ortamın dar emperyalist çıkar güdüleriyle, Fransızların uluslar arası anlaşmalara ve mandaterlik yasasına aykırı olarak Türkiye’yle ikili anlaşmalar aracılığıyla, önce Hatayı Suriye anavatanı içinde bir “Ayrı varlık” (Entite’ distincte) ilan edip, sonra anayasasıyla birlikte ayrı bir devlete dönüştürerek, komik cinsten bir sayım ve seçmen belirleyip, Arapları mezheplerine göre ayırıp azınlık yaparak oluşturulan Mecliste, ilhak kararı aldırmakla işlenen uluslar arası gasp suçu, Milletler Cemiyeti tarafından hiçbir şekilde kabul edilmemiştir.

Bu hukuksuz anlaşma (23 Haziran 1939 ilhak anlaşması) ve eklerinin, 30 Haziran 1939 günü 3658 sayılı bir yasayla TBMM’ce onaylanması ve genel sekreterliğe iletilmiş olmasına rağmen, Milletler Cemiyeti (MC) 18. Madde gereğince Kütüğe geçirilmiş olması gerekirken ki, uluslar arası bir onay görmesi için bu zorunludur, reddedilmiş ve kütüğe geçirilmemiştir. Bu gerçeğin ne anlama geldiğini çok iyi bilen Türkiye hariciyesi bu gün dahi pür telaş bu açığın kaygısını taşımaya devam etmekte, “nedenlerinin araştırılması gerekir”diyerek bunu dile getirmektedirler. Bundan da anlaşılması gereken şey, Hatay davası hukuki planda dahi çözülmemiş, sosyal ve ulusal alanda ise hiçbir geçerliliği olmamış bir sorun olarak gündemde durmaktadır. (Bkz. Adı geçen konferans s:102)”

Bir başka makalemde aynı konuyu şu şekilde dile getirmeye çalıştım:

“3 Haziran 1939 tarihli ve 30 Haziran 1939 TBMM onaylı olan anlaşma, o zamanın Milletler Cemiyeti Yasasının 18. Maddesi uyarınca Kütüğe geçirilmemiştir. Bu da, yapılan anlaşmanın uluslar arası hukuk açısından geçersizliğini ifade eder. Anlaşılan o ki, Milletler Cemiyeti bu anlaşmanın hukuk dışı olduğunu görmüş Kütük kayıtlarına geçmesini onaylamamıştır. Bu da Hatay ilhakının gayri meşru olduğunu ve bu durumun bu güne kadar, dava sahibi olma eğilimi gösterecek olan kuşakların itirazına kadar devam etmekte olduğunu gösterir. Tarihi açıdan bu hadise, Hatay’ın sorununun uygun zaman ve zemin içinde bu temel dayanaklara bağlı olarak, halkının istenci çerçevesinde statüsünün tartışmaya açık olduğunu gösterir. Bu konuda Türk diplomasisinin kaygıları da değişik yazılarda sık sık dile gelmiştir.

Eski Büyükelçi İsmail Soysal, Fransız-Türk siyasal ilişkileri üzerine yazdığı makalede, Hatay’ın Türkiye’ye bırakılmasına ilişkin 23 Haziran 1939 tarihli Fransız-Türk anlaşması üzerine, dikkat çekici şu 34’nolu dip notu düşmüştür: “Anlaşma ve ekleri TBMM’ce 30 Haziran 1939 günü 3658 sayılı bir yasa ile onaylanmıştır. Türkçe yasal metni için Düstur, Ter. III.c 20, S.1530; bu günkü Türkçe metin içinde de İsmail Soysal’ın aynı kitabına XXXIV Bl. Bkz. Bu Anlaşmanın yapıldığı Genel Sekreterliğe bildirildiğine ve metin de gönderildiğine göre (SDN, Journal Officiel, 1939, S. 356-361) MC yasasının 18. Md. Uyarınca Kütüğe geçirilmiş olması gerekirdi. Ancak MC antlaşmalar dizisinde bu metnin yer almadığına bakılırsa, geçmediği anlaşılıyor. Bunun nedenini araştırmak gerekiyor.” (Agm. S. 102). Bu verileri davacı öğretmenlerimiz edebiyatçı ve tarihçi olarak ta iyi okumaları gerekiyor.

Bu aktarmada dile gelenleri sıralarsak, Hatay sorunuyla ilgili yapılacak her ne türden bir girişim olursa olsun, bu güne kadar aşılmamış olan, uluslar arası hukuka dayanmadan ve bu hukuku aldatarak yapılmış girişimleri göz önüne alması gerekmektedir. Bunu için; uluslar arası onay görmüş olan Lozan anlaşmasında yer alan Türkiye-Suriye sınırlarını bilmesi, 25 Nisan 1925 Sen Remo anlaşmasını ve 1922 milletler cemiyeti onaylı Mandaterlik anlaşması hükümlerini bilmesi, Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasını sağlayan Ankara anlaşması dahil, Fransa ve Türkiye arasında yapılan bir dizi anlaşma ve protokolün uluslar arası bir anlam ifade etmesi ve onay görmesi için Cemiyeti Akvam kütüklerine kayıtlı olup olmadığını bilmesi gerekmektedir. Bunları bilmeden, kimin kimden ne aldığını ve ne verdiğini, kimin zalim ve kimin mazlum olduğunu tespit etmek mümkün değildir.

Bu bilgileri ciddi bir şekilde araştırdığı iddiasında olan bu satırların yazarı, ısrarla ve bir daha, dava sahibi bu iki öğretmenin gündeme getirmesi dolaysıyla da tekrar eder ki, Fransa Hatay’ı, Türkiye Cumhuriyeti’ne haksızca ve tüm uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak vermiştir. Bu nedenle dava edilmesi gereken gaspçı Fransa ile birlikte Türkiye Cumhuriyetidir.

Bu iki devlet, Kendilerine mülk olmayan toprakları kendi aralarında hukuksuzca alıp vermeleri nedeniyle suçludur. Ciddi bir hukuki dava bu temelde açılır. Bu nedenle 20 yıllık Fransız istilasının hesabı değil, aynı zamanda o günden bu güne devam eden ilhakın da hesabı sorularak, tarihte işlenmiş ve bu güne kadar sürmekte olan haksızlık sona erdirilebilir. Bu haksızlıklar arasında, tarihte eşine eder rastlanır etnik dil katliamı da bulunuyor; Türkiye cumhuriyeti, Anadolu’nun Türkleştirilmesi adına, 4000 yıllık yani, 40 asırlık Türk yurdu söylencesi uğruna, 68 yıldır sürdürdüğü asimilasyon politikasıyla gerçekleştirdiği etnik dil katliamının mağdurları olarak, Arap ulusal topluluğuna zulüm etmiştir. Bu açıdan, böylesi bir tarihi davada mağdur taraf ve davacı olarak Arap ulusal topluluğunun yer alacağını bilmek gerek. Böylesi bir davanın da beklenenden daha erken, tüm dünya kamuoyu gündemine geleceğinin muhkem olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Lozan Anlaşmasından ilhaka olan süreç, ayrıntılarıyla “Hatay davası ve 7. Ordu“ yazımda yer almaktadır. Bu yazı http://mirural.blogspot.com/ da yer almaktadır.

Hiç yorum yok: