Sınırları insan erdemleriyle belirlenmiş, ne sınıfsal ne de etnik nedenlere mahkum olmuş doğrularımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz...




... "DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEMEZ"LER DEĞİŞECEK ORTAK ÜLKEMİZDE BİRLİK İÇİNDE, BARIŞ İÇİNDE FARKLILIKLAR ÖZERK OLACAK ...




ÖDP MERKEZİ ANTAKYA HALKINDAN ÖZÜR DİLEMELİ,


ÖDP SAMANDAĞ YÖNETİCLERİ İSTİFA ETMELİDİR



Mihrac Ural – 29 Şubat 2012



26 Şubat 2012 / Pazar Antakya’da ÖDP’nin düzenlediği “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır demek” mitingi, yasakların mitingi olarak belirdi. Bir yandan Erdoğan iktidarının faşizan sivil diktatörlük yasaklarını dayatan vali ve polis, diğer yandan aynı akılla yasakçılığı sürdüren mitingi organize komitesi, ÖDP için ciddi bir talihsizlik oldu. Bu konuyu üç gündür tartışıyoruz. İyi niyetli dostum Rıza Aydın’da, beni sakinleştirecek ( o beni sinirli sanıyor oysa ÖDP yi iyi biliyordum bu sonuca da şaşırmadım), ikna önermeleriyle, yorum ve izahatlarıyla yazılarıma yorumlar indiriyor. Bunların sonuncusu şu oldu birlikte okuyalım.



Dün Sevgili Mihrac'ın ÖDP'nin Antakya mitingi ile ilgili yazdıklarındaki hatanın nereden kaynaklandığını düşündüm. Sanırım Mihrac Antakya halkının Suriye halkı ile kökenlerinin birliği, iki halkın ayrılmak zorunda bırakılması konusu ile ÖDP nin "Yurtta sulh dünyada sulh" politakasına uygun olarak komşumuz Suriye ile İrana Türkiyenin saldırmamasını, Emperyalislerin bu ülkelere saldırmasında Türkiye'yi bir üst olarak kullanmaması politikasına karşı çıkılmasını karıştırıyor. Yani Hatay bölgesinde yaşayan halkın Suriyedeki halkla manevi tarihsel bağları konusu ayrı bir konudur ama Türkiyenin ABD emperyalizminin isteği doğrultusunda onlarla beraber Suriye ile İran'a saldırması konusu daha başka bir konudur. Bence ÖDP bir prensip olarak Türkiyenin ABD emperyalizminin çıkarları için emperyalistlerle beraber bu komşularımıza saldırmasına karşı çıkıyor. Bunu bu komşu ülkelerimizin rejimlerini çok iyi bulduğu savunduğu için yapmıyor bunu kendi ülkemizin bu emperyalist emellere alet edilmemesi için yapıyor. Uömarım Mihrac bunu düşünüp yazdıklarını gözden geçirir.


(http://www.facebook.com/people/Fidel-%C3%87ay/100000588825496#!/profile.php?id=100002585630850)


CEVABIMDIR



Değerli Rıza Aydın,dönüp dolaşıp bana ÖDP’nin politikasını anlatmaya çalışıyorsun ama farkında olmadan onun hatasına düşüyorsun. Üstelik senden hiç beklemediğim bir önyargılı yaklaşımla bunu yapmanı yadırgadığımı belirteceğim. İlginç olan bir şeyde Türk yoldaşlar nerede bir Arap devrimcisi görseler akılların hemen Suriye’yi kayıracağı hele hele Arap Alevi kökenli ise onun, Suriye üzerin ortaya konacak izlenimlerin, iki ayrı devlette yaşamaya mahkum edilmiş aynı halkın baz alındığını sanısına varıyorlar. Tarihin karanlık cilveleriyle iki ayrı devlet altına bölünmüş haliyle yaşayan aynı halk gerçek olsa da hiçbir gözlemimiz bu esas üzerinde olmadığını sadece Suriye üzerine yazdığım yüzlerce makale ve yorumda ortaya koymaya çalıştım. Ama okumuyorsunuz kardeşim ya da iyi izlemiyorsunuz olay böyle olunca ciddi olmayan ve daha çok ön yargıyı çağrıştıran eleştirilerle bizleri muhatap ediyorsunuz. Bunun yapılmamasını temenni ederim özellikle materyalist medresede birlikte diz çürüttüğüm yoldaşların buna çok dikkat etmesi gerek; egemen güçler zaten ayrıcalıklı eziyor birde yoldaşlarımız suçlanmasın… Rızacığım sana bu nedenle “SEN DE Mİ RIZA” demeyeceğim…



Konumuz 26 Şubat 2012 ÖDP mitingi. Benim iddiam ÖDP milliyetçi yasakçılık yapmıştır. Bunu da çok çirkin bir biçimde yapmıştır. Antakya halkını aldatarak, kandırarak Erdoğan’ın polisi ve valisiyle suç ortaklığı halinde yapmıştır. Bu miting Suriye’ye emperyalist müdahaleye karşı destek mitingi olarak ilan edilmiştir. Her şey bir yana Suriye bu mitingde hangi simgelerle gösterilmiştir söyler misin? Bir ülkede yönetimi beğenirsen ya da beğenmesin bu bir yana (buna döneceğim), bir ülkenin bayrağı onu simgeliyorsa ve bu miting bu ülke için gündeme geliyorsa bu ülkenin simgesi olmadan yapılan miting ne anlama gelir? Beşşar Esad’ın posterini de bir kenara koy. Kendimizi kandırmayalım Rıza…



Sen zorladın ben de konuyu açayım, ÖDP Antakya halkını Samandağ ÖDP yöneticilerinin şarlatanlığıyla kandırmaya gelmiştir. Bu yüzden de bu örgüt adına yapılan açıklamada, bana karşı “bu bizim mitingimizdir istediğimizi yaparız” diyecek kadar zıvanadan çıkmış halkımızı köle, halka çağrıyı da emir haline getirmiştir. Ben de bunları, Türk halkını tenzih ederek neme nem TÜRKLEŞMİŞ ARAP olduklarını suratlarına vurmak zorunda kaldım. Kalktılar utanmadan, beni Suriye’de ikamet etmemden dolayı neredeyse Suriye’nin muhabaratı, adamı ilan edecek karalamayla olayı şahsileştirmek istediler. Konuyla ilgisi olduğu ve için bilinç altı derinliklerinde bu algı olduğu için bunları sana yazmak zorunda kalıyorum; demem o ki ÖDP li bilinç altı dünden bu güne gelen bir ittihatçı-milliyetçi çizgi izlemeye devam ediyor. Sende biraz daha zorlasam sanırım aynı şeyleri söylemek üzere gibi duruyorsun…



Değerli dostum, Ben materyalist felsefenin algılarıyla doğrularını biçimlendiren bir kavrayışı esas alırım laikim ve demokratım da. Beni hiçbir ülkenin ne yönetimi ne şahısları ilgilendirir, beni ilgilendiren halkıdır ve bu halkın bölgedeki konumu ve ülkemin halklarıyla ilgisidir. Ama okumadığınız beni dikkatlice izlemediğiniz için, hem bana hem de Suriye’ye karşı haksız bir konumdasınız… Suriye beni direnen bir ülke olduğu için ilgilendirir. Suriye beni bölgenin devrimci anavatanı olduğu için, tüm bölge devrimcileri, komünistler, sosyalistlerinin de ortak kanısı bu olduğu için ilgilendirir. Suriye, 2 milyon Iraklı mülteciyi (Kürt Arap Şii Sünni, Hıristiyan, Aşuri, Ezidi, Keldani vd) kucaklayan bir anavatan olduğu için ilgilendirir, 12 Eylül 1980 rejiminin zulmünden kaçan Türkiyeli tüm devrimcileri kucakladığı için ilgilendirir, İsrail’e, Amerika ve tüm emperyalistleler boyun eğmediği için ilgilendirir, Lübnan direnişine tam desteği ve Filistin devrimci direme güçlerine sonsuz öz veriyle sunduğu ve başına ne geldiyse bu yüzden geldiği için ilgilendirir. Bu ülke tüm bölge adına direnen bur ülkedir bunu için ela alışımın temel verisi budur. Sizin sandığınız yada bene haksızca yükümlendirmeye çalıştığın iki ülkede ortak halkın olması iddian kökten yanlıştır ve kabul edemem.. Çünkü bilmiyorsun Suriye’de Resmi olarak Alevi kelimesi bile yasaktır. Alevilik yoktur… Sünnilik ise devletin resmi ve bakanlı mezhebidir. 10 bin cami de 40 yıldır Alevi iktidarı suçlamalarına rağmen her hafta okunan Cuma hutbelerinde sadece Sünnilik vaaz edilir, okullarda din dersi de sadece Sünniliktir, Devlet kesesinden NUR TV bu mezhep için 7x24 yayın yapar. Türk yoldaşlar nedense Mihrac Ural adı geçti mi, kriz çarpmış gibi Araplık ve Alevilik çağrışımı içinde sarsılıyorlar; bunu yapanla onurlu inan gözüyle baktığımı inkar etmedin beni siyasal yönelimlerimi bu perdeden çok daha geniş bir alanda yaptığımı söylemeliyim bunu da yazılarım yetirince açık olarak ortaya koymaktayım; ama anlamak istemeyene de beni izlemeden, alıntısız eleştiri yapana bunu tekrarla söylemek zorunda değimli… Rızacığım ben de artık bu örtülü eleştirilere karşı tepkili olmaya başladım, sakın sen de yapma…



Suriye’nin direnmeci laik yönetimini aylakta tutan laik demokrat çoğunluk olan Sünnilerdir ve Suriye’nin Alevileri de bu yönetimin destek kitlesi olarak yer alan farklılıklar gibi bir unsurdur. Ne ötesi d-ne de berisidir. Devlet içinde de %15 e yakın kitlelerinin haklarını almamıştır. Sünnilik resmen var olmasına karşı Alevilik yasaktır ve Alevcilik adıyla bir şey yapmaya kalkışan derhal tutuklanarak, askeri mahkemede tutukluluk hali hüküm alana kadar ”Na3ra taifi” adı altında yarımcılık kışkırtıcısı olarak hüküm giyer… Bu nedenle, benim algılarım da bildiğim bu veriler gereği, senin sandığın bir Antakyalılarla Suriye’deki bağlantılarına ilişkin bir şey yoktur. Bu görüşünü dostluğumuz adına derhal değiştirmeni tavsiye ederim.



Suriye direnen bir ülke olduğu için desteklenmelidir üstelik hem halkı hem ülkesi hem yönetimi ve lideriyle desteklenmelidir. Ama ÖDP, bilinçaltındaki milliyetçiliğiyle bunu asla içselleştirmediği için, Türk halkını tenzih ederek suçladığım TÜRKLEŞMİŞ-ARAP olan Samandağ ÖDP’nin kendini halkını kandırmak için, bu halkın Suriye’ye olan desteğini kullanmak için, sıradan bir meyde reytingi kazanımı için bu mitingi organize ettiği açığa çıkmıştır. Bana gelince, ÖDP’ye ön yargılı olmadığım tersini sevinçle karşıladığım miting kararını, bir gün önce (25 Şubat 2012) yayınladığım ve hala duvarımda olun “ÇAĞRI” başlıklı yazımda, “bu mitingi tüm gücümüzle destekleyeceğiz” demem yeter de artar. Rızacığım şimdi kimin ön yargılı olduğun anladın mı…



“Yurtta sulh Cihanda Sulh” şiarı Atatürk’e ait. Atatürk için kanaatlerim ise çok açık, siyasi eleştiri hakkım mahfuz kalmak kaydıyla derim ki; Atatürk Türk ulusunun tarih sahnesine sunduğu gelmiş geçmiş en büyük liderdir. Bu ulus kendi liderinin değerini eli kanlı şebekelerin destekçisi Erdoğan’ı iktidar yaparak anlamadığını göstermesine rağmen bu öyledir. Bu nedenle beni eleştirecek, Kürt, Türk Arap çok insan var ama gerçekler budur. Ben de bu lidere saygı gösteriyorum, Arap halkının her mitingde, kim isterse Atatürk posteri ve Türk bayrağı taşımasından asla rahatsızlık duymam. Dolaysıyla bu şiar’a sahip çıkacak bir ÖDP, öncelikle başka ulusların simgesine saygı duymayı öğrenmelidir. En azından bunu bayrağıyla gelecek Suriyeli katılımcılar için, Suriye’ye gönül vermiş devrimciler için yasakla karşılamaması gereklidir. Ama ÖDP’nin cahil aklı, Suriye(yi bilmeyen takip etmeyen anlamayan medya etkisi altında esir düşmüş algıları, Suriye de “diktatörlük rejimi vardır” noktasına saplanmıştır; bu batıklıkta, Erdoğan’ın valisi ve polisiyle aynı yasakçılığı yapması kaçınılmaz olmuştur. Olay budur Rıza ….



Benim önerim ÖDP özür dilemelidir. Zaten sol adını kimse kalmadı ortalıkta birde ÖDP bunu yapmasın. Merkezi bir özür yazısı yazmalıdırlar, Antakya halkında bunu yapmaları gerek ve ÖDP Samandağ yöneticileri derhal halkı aldatan girişimlerinden dolayı da istifa etmeleri gerek. Siyaseti olayların hacmi ölçeğinde yürütmesini bilmeyenlerin istifası erdemdir…



Mihrac Ural’a şahsi saldırı ise bu gerçeği örtemez, Mihrac Ural hayatının her zerresini bu halkın vicdanı ve çıkarları için adamıştır. Bu halk da herkese yeri ve zamanı gelince değerini verecektir. Halkı hakem koymak en doğru olandır…



Rıza, ortak ülkemizde yasakçılık bir milliyetçi hastalıktır; İttihatçı-milliyetçilikle, İslami-milliyetçilik aynı madalyonun birer yüzüdür. Gerisi ise teferruattır…


SURİYE’DE ANAYASA REFERANDUMU VE SAYISAL GERÇEKLER



Mihrac Ural – 27 Şubat 2012 / Pazartesi



26 Şubat 2012 YENİ ANAYASA YENİ SURİYE sürecinin referandumuydu. Suriye halkı Referanduma giderek %89.4 oranında EVET oyu kullanarak yeni anayasayı onayladı. Dünyanın en demokratik ülkelerinden alınan tarihi ve fiili deneylerin sentezi örnekler dikkate alınarak ortaya konan anayasa sivil bir anayasa olarak Suriye tarihine not edildi. Bu anayasa ile Suriye bölgenin en demokratik ülkesi konumuna yükseldi; çoğulcu, katılımcı, özgürlük ve demokrasi ilkeleriyle belirlenmiş çerçevesi, Suriye halkının on yıllardır beklentisi olan siyasal taleplere yerinde bir cevap oldu.



Referandum sonuç verileri isi Suriye içişleri bakanlığı tarafından açıklandı.



“ŞAM – İçişleri Bakanlığı 26-02-2012 tarihinde Suriye Arap Cumhuriyeti yeni anayasa taslağına yapılan referandumun sonuçlarını ilan ederek, yeni anayasanın %89.4 oranla kabul edildiğini açıkladı.



İçişleri Bakanı Muhammed el-Şear bugün düzenlediği basın toplantısında; oy kullanma hakkına sahip toplam 14.589.954 vatandaştan referanduma katılan vatandaşların sayısının %57.4 oranla 8.376.447 vatandaş olduğunu belirtti.


Bakan Şear; referandumda yeni anayasaya evet diyenlerin %89.4 oranla 7.490.319 olduğunu, hayır diyenlerin %9 oranla 753.208 olduğunu ifade ederken %1.6 oranla 132.920 oyun geçersiz sayıldığını açıkladı. (http://www.sana.sy/tur/236/2012/02/27/403003.htm )



Referandum sonuçları önceki tüm seçimlerin tersine en demokratik tarzda ikame edildiği görülmüştür. Artık %99,99’lu sonuçlar yok olmuştur. İsteyen gidip yüz binlerce HAYIR oyu kullanabilmiştir. Bunun olumsuz bir sonucu olmamıştır. Özgür iradeler ne ise o ortaya çıkmıştır. BOYKOT diyenler de referanduma gitmeyerek tavırlarını koymuş bunun da hiçbir olumsuz sonucu olmamıştır.



Sıcak alanlarda yol kesmeler, sandık yakmalar, halkın referanduma gidişini engellemelere rağmen, katılım oranı yeni bir siyasal sistemi böylesi koşullarda yönelen bir ülke için büyük bir başarıdır. Bu başarıyı bir ölçüde Suriye’yi kuşatan tehlikeler, baskılar ve askeri işgal tehditleri altında olması itibariyle de algılamak gerekli.



Yeryüzünün tüm şer odakları, Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere olmak üzere İsrail ve Erdoğan iktidarı, Katar, Suudi Arabistan, Körfez Emirlikleri dünyanın en büyük mali, medya askeri desteğiyle Suriye’nin halkçı yönetimini yıkmaya çalışmaktadır. Bunu için eli kanlı şebekelere açıkça silah desteği verileceklerini de açıklayarak tarihin en hukuksuz kirli savaş sürecini açmışlardır. Bunun için mezhep kışkırtıcılığında iç savaşa kadar her türden yol denenmiştir; yüzlerce TV kanalıyla küresel ölçekte medya yalan, abartma, kurgu, uydurma haberle dünya kamuoyu bilincini bulandırma girişimi verilmiştir. Bunun da ötesinde her bir TV kanalı, askeri kurmay bürosu gibi çalışarak Suriyeli vatan haini şebekelerinin kanlı eylemlerini organize ve dizayn etmektedir. Bu baskılar altında, ambargolar yeryüzünde bir ülkeye uygulanabileceklerin sınırlarını çok daha fazla zorlayarak Suriye’nin ekonomisi çökertilmeye çalışılmaktadır. Bu korkunç baskılar altında bir yıl dolmadan ülkesinin soğuk savaş artığı, tek partili siyasal rejimini onlarca yasa, kurum ve kuruluşla ve en sonunda bölgenin en demokratik ülkesi konumuna yükselmesine yol açan, özgürlük ve demokrasi ilkeleri üzerinde yükselen bir anayasa ile çoğulcu katılımcı ülke konumuna yükseltmek, gerçek anlamda bir başarıdır. Suriye siyasal tutumlarının bedelini ödeyen bir ülke olarak, her şeye rağmen halkının talepleri yanında olduğunu, hiçbir ikircimliğe sapmadığını, oyalama yapmadığını, tüm yasaları Resmi Gazetede yayınlayarak halkın kazanımları arasına kattığını göstermiş oldu. Suriye halkına sözde “özgürlük ve demokrasi, insan hakları” gibi, Afganistan, Irak, Libya işgallerinden bildiğimiz safsatalarla, kıyım ve yıkım getirmek isteyenlerin ise halkın kazanımlarını engellemek için çırpındıkları açık olmuştur. Suriye’nin yoğun politize olmuş halkı ise yönetim ve lideri arkasında durarak bu oyunlara geçit vermemiştir, her hakkını mümkün olan en yüksek katılım oranlarıyla yerine getirmiştir. Referandumun sayısal sonuçları arasında en önemli belirti de budur.



Referandumun sayısal verileri şu tabloyu göstermiştir. Tüp çırpınışlara rağmen BOYKOT tavrı iflas etmiştir. Bilindiği gibi, toplumda küçümsenmeyecek bir oran hiçbir seçime katılmam eğilimi gösterir. Bu oran ne tepkisinden dolayı nede olumsuz refleksinden dolayı seçimlere katılmaz, bir ihmaldir, vatandaş olma yükümlülüklerine yoğunlaşmama halidir. Çok yaşlı olanlar ve iş yoğunluğu nedeniyle katılmayanlarda bulunur. Bunların oranı doğal olarak bilinmez ve seçimlere katılmayanlar arasında sayılır. BOYKOT diye not edilir.



Suriye anayasası, üçüncü maddesi bu satırların yazarı için de kabul edilmez bir maddedir.


Madde 3 fıkra 1: Cumhur başkanının dini İslam’dır (دين رئيس الجمهورية الإسلام )


“Madde 3 fıkra 2: İslam fıkhı yasamanın başlıca kaynağıdır..( الفقه الإسلامي مصدر رئيسي للتشريع)



Bu maddeler vatandaş olma ilke ve bilinciyle çelişkilidir. Bu nedenle vatan çatısı altında ülkesini koruma kararlılığı olan muhalefetin protestosuna ben de katıldım. Bu maddeleri böylesi bir özgürlük ve demokrasi algısı taşıyan anayasaya oturtmak, yama gibi durmaktadır. Anlaşılır nedenleri olsa da Cumhurbaşkanlığı için “Suriye vatandaşı olması” belirlemesi yeterliydi. Süreç, baskılar, baskı çevreleri bu ülkenin iç dokusuyla oynamak için gösterdikleri çılgınlıklar, bu madenin farklı olup olmaması, sonucu o kadar etkilemeyeceğini belirterek, muhalif şehrimi koymakla yetineceğim. İşte bu madde nedeniyle Hıristiyan Suriye halkını büyük oranda referanduma katılmamayı tercih etti. Oysa, ölümüne en küçük bireyinden en büyük bireyine kadar, bütünüyle yönetimden yana olan bu kesim referandumda rahatsızlığını mesaj olarak böyle göndermiş oldu. Bu da en azından %5’lık bir oranın seçim dışı kalması demekti.



Kürtler, Anayasa oylamasında ezici çoğunlukla EVET oyu kullandı. Kürt bölgelerinde referanduma katılım oranı bu açıdan oldukça belirgin sonuçlar verdi. Kimi Kürt siyasetlerini Referandumu BOYKOT kararlarının etkili olmadığı açığa çıktı. Kürt halkı yeni anayasada kendi hakları için bir ilk adım olan ve önemsediği 9. Madde etrafında daha ileri haklara ulaşılabileceği kanaatiyle Referanduma akın etti.



Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية



Farklılıkları açıkça ifade eden, ülke bütünlüğü içinde tüm oluşumları”n haklarını garanti altına alan bir demokratik anayasa için Kürtler çoğunlukla EVET dedi. Ancak eli kanlı şebekelerle hiçbir bağı olmayan kimi Kürt siyasal gruplarının BOYKOT kararı alması ve bu hakkını vatandaşlık bilinciyle kullanma seçeneği, seçimlere katılımdaki olumsuz donelerden biriydi.



Bu veriler Referandumun sayısal sonuçlarının en olumsuz haliyle olarak yorumunu içermektedir. Buna göre, seçime her ne nedenle olursa olsun katılmayanlara karşı, “oy kullanma hakkına sahip toplam 14.589.954 vatandaştan referanduma katılan vatandaşların sayısının %57.4 oranla 8.376.447 vatandaş olduğu” açığa çıkmış oldu.



Bu oran. Suriye halkının tercihlerini, Halkçı yönetim ve liderlerine ilişkin destekleri üzerine yaratılan her türden kuşkuyu yok eden bir orandır. Bu oran dünya şer güçlerini suratına indirilmiş bir şamardır. Bu oran bu bölgede bir başka yönetimin asla ulaşamayacağı bir halk desteğinin olduğunun en açık ifadesidir. Halkın iradesini bir yıl içinde ki seçimle sınamış olan Beşşar Esad yönetimi için kuşkulu konuşanlara büyük bir ders olan bu sonuçlar, ülkemiz cahil kimi solcuları için olduğu kadar, Erdoğan iktidarının milliyetçi-militarist saldırganlığına da kapaktır.



Referandum, tüm demokratik ülkelerde olduğu gibi seçimlere katılan seçmen oranlamasına göre değerlendirilir. Amerikan başkanlık seçimlerinde, Bush 325 civarında bir oy oran farkıyla Başkanlık koltuğuna oturmuştur. Demokrasinin kuralı da budur. Hem demokrasi ısrarı olacak hem de %89.4 oy oranıyla onaylanmış Suriye anayasası ve dolaysıyla yönetimine hala halkın desteği konusunda kuşkuyla bakılacaktır. Bu noktada ısrarlı olanlar sadece kin ve intikam yolunda vahşet kapılarını açmak isteyen siyasal ahlakla uzak-yakın ilişkisi olmayanlardır. Bu şamarı da Solcu geçinin siyasi hokkabazlara, yarım pabuç Erdoğancı HATAY DENGE yazarlarına ve kimi cahil solculara ve ÖDP’nin 26 Şubat 2012 Antakya mitingini milliyetçi yasaklarla kirleten yöneticilere ithaf ederim.



KISSADAN HİSSE



Komşumuz Suriye, ikinci anavatanımız, halkının siyasi taleplerine ikircimsizce, hızla cevap vererek bölgenin en demokratik siyasal rejimini kurmayı başarmıştır. 135 yıldır sivil anayasa oluşturmayan, “açılımlar“ adı altında halkını aldatan, ikiyüzlü iç ve dış politikasıyla tarihi düşmanlıkları halklar arasına eken Erdoğan yönetiminin öncelikle Suriye’nin başarılı demokratik reformları ikame etme sürecinden ders alması gerekmektedir.



Ortak ülkemizi, faşizan bir sivil diktatörlük altında yasakların, kovuşturmaların düşünceyi doğmadan suçlayıp zindanlarda süründürenlerin Suriye derslerinden alacağı çok şey vardır. Suriye bunu Türkiye’ye öğretmeye de e hazırdır. Çünkü, bölgenin bu en tecrübeli siyasallaşmış ülkesi olarak Suriye, halkların kardeşliği için katlandığı özverilerle, Erdoğan yönetimini Türkiye halklarından ayırmasını da bilen yüksek bir algı sahibidir. Halkların kardeşliğini ebedi sayan Suriye yeni anayasasıyla yeni Suriye olarak bölgenin güvenli limanı olmaya devam etmektedir. Ülkemizin böylesi bir komşuya sahip olması onurlu bir kazanımdır.


26 ŞUBAT 2012 II. ANTAKYA MİTİNGİ ve ÖDP YASAKÇI ZİHNİYETİ



Mihrac Ural - 26 Şubat 2012 / Pazar



Antakya halkı, büyük bir coşkuyla, 19 Şubat 2012 I. Antakya mitinginden çıkmıştı. Bu mitinge “SURİYE’Yİ KORUYALIM” adını verdim. Vali yasakladı. Ardından Miting organize komitesi alttan alta yasaklarını sıralamaya başladı. Ancak halkımız meşru hakkını kullanarak bu yasakları ayakları altına alıp ezdi geçti. Yer gök halkın siyasi iradesini yansıtan haykırışlarla doldu. Kadınlarımız zılgıtlarıyla bu haykırışı dillendirirken, balkonların coşkun sevinci kendini gösterdi. İşte halk gerçeği buydu. Halkın iradesi I: mitingin ruhuyla tam bir kesişme içinde Suriye’yi halkçı yönetimi ve liderini dünya şer güçlerine karşı desteklediğini ilan etti.



Aradan bir hafta geçmedin Samandağ ÖDP teşkilatının, zamanlama aralığı itibariyle çok anlamlı olmayan II: Antakya mitingi gündeme geldi:"Suriye'ye Emperyalist Müdahaleye Hayır” diyorlardı. Bu mitingi kendi adıma “SURİYEYE DESTEK “ adını verdim. Çağrımı da bir yazıyla yaparak desteğimizin tüm gücümüzle olacağını söyledim. I. Mitingi kadar olmasa da çağrıma uyup uzaklardan gelenler az değildi. Halkının kimlik haklarını savunma istenci gösterenler, Suriye’yi ikinci anavatan görenler savaşa karşı barış için her iki mitingde de olumlu bir duruş sergileyerek, bu halkın evlatları olduğunu gösterdiler II. Miting de, birincisi gibi valilikçe engellenmek istendi. Bu kez ÖDP, “bu benim mitingim benim borum öter” tavırlarıyla on yıllar önceki sekter tutumlarını tekrar sergilemeye koyuldu. Bir yandan devletin polisi idari amirlerinin yasakları , gaz bombaları kuşatmaları, diğer yandan mitingin ruhuyla hiçbir uyumu olmayan ÖDP yasakları halkın iradesi üzerinde kol gezmeye başladı.



Aldığım ilk bilgiler korkunç isabetsiz ve utanç verici bir tavır sergisini çağrıştırıyordu. Tek tek tüm arkadaşlarımla tel ve net yazışmalarından sonra nazikçe bir tutum belirlemesi olması için bir yorum yaptım. Bu yorumu birlikte okuyalım;



26 Şubat ÖDP'nin Antakya mitingi, halkın iradesine yapılmış bir çabanın gölgesi altında kaldı....ÖDP, on yıllardır aynı noktada, milliyetçiliğin esiridir. Samandağ halkı bunu bilince çıkartmalıdır. Türkiye'de ÖDP denilen bir varlığın yolu Arapların Kabe’si Samandağ'ından geçtiğini onlara öğretmelidir. Bu ırkçı-milliyetçi gidişe, bu aymaz ve soytarı duruşa, kendi reklamını yapacak diye halkları hiçe sayan kalpazanlığa sert bir şamar vurulmalıdır. 19 Şubat 2012 I. Antakya mitingi Antakya ruhu ve kimliğinin kendiliğindenci dışa vurumuydu, bu mitingde ortaya konan engeller ise ÖDP-polis devleti işbirliğinin baskısıydı.



Tarihin kirli entrikalarıyla aynı halkı iki ayrı devlet altına sokan militarist milliyetçiliğin uzantısı olan ittihatçı ÖDP aymazlığı, Antakya halkının haykırışını engelleyemeyecektir. Dün “Kürt yok” diyordunuz, bu gün ise “Kürtlerden sakının” diye piç bir milliyetçilik bataklığı içindesiniz. Yarın “Araplar yok” diyeceksiniz ve bu halkın kimlik haklarına karşı elinizden gelini polisiye devletinizle yapmaya çalışacaksınız. Bu mitingde ortaya koyduğunuz engeller bunun adıdır. Sizi, Arap halkı adına lanetliyorum, Antakya'nın Türkleşmiş-Araplarıyla (Hatay denge gazetesinin yarım pabuç yazarları gibi) birlikte bu zalim duruşlarınıza karşı mücadeleyi her alanda yürüteceğimizi bilmenizi istiyorum. Halkın iradesini çiğneyen provakatörler tamamıyla sizlersiniz, derin devletinizle, liberal faşistlerinizle Türkiye Arap halkının sesini kısamayacağınızı bilmelisiniz. Erdoğan'ın üçüncü sınıf martavalları olarak siz ve barbar devletiniz bu toprağın sahibi, uygarlığın temsilcisi Arap halkının karşısında er ya da geç boyun eğeceksiniz...,” Dedim.



Bunun üzerine, "Suriye'ye Emperyalist Müdahaleye Hayır… Gün dayanışma günüdür..” adlı facebook sayfasından ( http://www.facebook.com/events/185110981597527/ ) ÖDP Samandağ teşkilatından bir cevap geldi. Birlikte okuyalım;




Ödp Samandağ ÖDP nin yapacağı bir etkinlikte ,hangi sloganın atılacagı,hangi bayragın taşınacagı ÖDP nin belirleyecegi bir şeydir...Biz sadece partimizin bayragını taşıyacagız...Kendi bayraklarını taşımak isteyenler,kendi etkinliğini organıze etsinler...Miraç Ural Suriye'de yaşayıp,bizim etkinliğimizde hangi bayragın taşınmasının çagrısını yapacagına gelsin kendi etkinliğini organize etsin...Biz kimsenin yanında degiliz ,olmayacagız.Biz bulundugumuz yerde durmaya devam edecegiz...Suriye üzerinde oynanan empeyalist oyunları açıga çıkarmak ve bu senaryolara karşı durmak şiarimizdır.Bu böyle biline....”



BENİM DE CEVABIM ŞU OLDU…




Hatay halkının iradesi, yaşadığı ve bulunduğu toprakların da iradesidir. Bu iradeye rağmen bu topraklarda mitin yapmak sonuçta da görüldüğü gibi komik duruma düşmek olur. I. Antakya mitingi (19 Şubat 2012) Kendiliğinden gelen bir miting, orada halkın iradesi de kendiliğindendi balkonları coşkun sevinci de; posterlerde Beşşar Esad, ellerde Suriye bayrağı anlamlı mesajlar taşıdı. Oysa, bu iradeyi hiçe sayıp ayaklar altına almak isteyen ÖDP bir iflas seremonisi içindeydi. Bu aynı zamanda Samandağ halkının kimliğine de ağır bir yara oldu. Yorumları izleyin, bunu görmekte zorlanmayacaksınız..."Suriye'ye emperyalist müdahaleye hayır" başlığı altında miting düzenleyip Suriye'ye ilişkin hiç bir şey konuşmamak, uğradığı gerici saldırılara, karşı-devrim şebekelerine, siyonist oyunlara, Arap gericisi öbeklere ve bunların komplolarına işaret etmeden, telin etmeden bu mitingin bir göz boyama mitingi olmaktan öte bir anlamı olur mu. Bu iki yüzlülük nede....Mihrac Ural'ın duruşunu, Suriye'de ikamet edip etmemesi üzerinden ele almak (Fransa'da ya da Almanya’da ilticacı sürgün olsam daha mı iyi olurdu????) yerine siz kendi doğrularınızın halkın iradesiyle uyumlu olup olmadığına baksanız daha yerinde değil mi?



Ben ikinci anavatanımdayım, Sürgünüm elimde de değil, her bir kaç yılda yeni davalar açılıyor hakkımda sırf zaman aşımından geri dönüş hakkımı kazanmayayım diye. Bunu neden dile getirip ayıp işliyorsunuz. Son davam,26 Mart 2010 tarihle kovuşturmayla, soruşturma no: 2010/634 esas no: 2011/373 iddianame no 2011?139 Adana özel yetkili ağır ceza mahkemesinde açıldı, 14 yoldaşımla yargılanıyorum... Bu sizi tatmin eder mi? Öyle olmasa ne olur ki...



Buyurun sizler "Suriye bizi hiç ırgalamaz" deyin ve halkınızın önüne çıkın da görelim sizleri. Bugün çıktınız ve sonuçları birlikte görmüş olduk. ÖDP bu mitingde ortaya koyduğu tutumla intihar etti beyler haberiniz olsun.... Yakın gelecekte bunun sonuçlarını da hep birlikte göreceğiz.... Osmanlıcı ittihatçılığın militarist-milliyetçiliğiyle ÖDP’nin derin bağlarını hepimiz biliyoruz. On yıllar geri gidin o günlerde de aynı sorunlarla yüz yüze kaldık, Hatırlatmakla yetiniyorum... Bu akıl Ortak ülkemizin tüm farklılıklarına karşı acımasızca yaklaşan bir akıl, Kürt politikanıza bakın mideniz kaldırır mı? Bilmem ama, özgürlük ve kimlik hakları gasp edilmiş bir Arap devrimcisi olarak benim midemi alt üst ediyor... Suriye'ye gelince, sorunu bir çok makalede tekrarla anlattım. Tek tek tüm olayları iç ve diş verileri akademik ölçekte belgelerle kanıtlarla açıkladım. İkinci anavatanım Suriye bu gün dünya şer güçlerinin akıl almaz bir gerici, karşı-devrimci saldırısı altındadır. Bu tamamıyla Suriye'nin direnme çizgisine karşı bedel ödetme hareketidir. Suriye'nin bu rolünü bilmeden ne Suriye'nin dostu olunur ne de Suriye'nin biz gibi dostlarını anlamanız mümkün olur; ucuzca bizleri "Suriye'nin adamları, muhabaratları, Esad'ın militanları" sayarsınız o kadar (Açıkça yazmasanız da eleştirinizde bu çirkin ifadenin ruhu dolaşıyor); bu da Özel Harp dairesinin dili olur çıkar....



Suriye'nin halkçı yönetimi ve direnme etkinliğini, onu arkasında durduğu bayrağını ve liderini bu mitingde simgesel olarak taşamadan, siz neyin Suriye desteğini yapmış olursunuz, kimi aldatıyorsunuz... Kendi reklamınız için halkın iradesini istismar etmeniz siyasi bir ayıp değil mi? Bu halk sizin köleniz mi? Bu akılla, cahil cühela olan kimi solcuların marjinal bile olmayan hallerine düşmüyor musunuz? Bana göre ÖDP'nin yasakçılığı, Erdoğan iktidarının polisiye devlet yasakçılığıyla bir arada Hatay Arap halkına ve burada yaşayan tüm halkların iradesine tecavüz etmiştir. "Bizim mitingi biz, sizin miting siz yapın" diyerek bu sorumluluktan kurtulacağını sananlar, siyasi toyluk içindedirler. Bu tıfıllara önerim, halka çağrı yapmayın, bu halk miting yerine gelir ve iradesini ortaya koyarak sizleri rezil eder...



Halkın siyasal iradesini bilmeden miting yapmaya kalkışmak, halkın iradesini hoyratça yönlendirme icazeti anlamına gelmiyor bu böyle biline...Ben bu halkın bir insanıyım, Suriye'de olup olmamanın ne anlamı var, iletişim dünyasının etkinlikleriyle, çağdaş bilgi dönüşümleriyle, ÖDP’nin Ankara'daki merkezinden çok daha Antakya'nın içindeyim... Bu demagojilere sarılarak Mihrac Ural'a saldırmak ayıplıdır, zayıflıktır.



Mihrac Ural sürgünde bedel ödüyor, itirafçıların, MİT ajanlarının karalamalarına muhatap oluyor bunlara ortak olmayın. Buna rağmen ben Samandağ halkına inanıyorum ve güveniyorum. Bu halk benim halkım. Samandağ ve Antakya Türkiye Arap halkının Kabe’sidir. Bu Kabe'de vaftiz olmayanlar beri gelsin... İttihatçı milliyetçilik yaparak toprağın dilini, toprağın ve halkın sesini kimse kısamaz. Ben ne kendin ne de siyasal yaklaşımlarım için değil halkımın kimlik hakları için konuşuyorum, tarihin kirli cilveleriyle iki ayrı devlet altında yaşamaya mahkum edilmiş aynı halkın ortak reflekslerinin dile getirmesinden söz ediyorum. Bu halkın ruhu bu gerçeklerle siyasal iradesini dile getiriyor. Bu gün, aynı zamanda Suriye'de sivil, çoğulcu, katılımcı özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir anayasa referandumu onaylandı. Böylece, ikinci anavatanımız Suriye, onur ve övünç duyacağımız bir siyasal sisteme kavuştu. Bu ülkenin, neden yok edilmek istendiği bu noktada çok açıktır. Bu nedenle Suriye'yi savunuyoruz ne Esad'ın kara kaşı ne de kara gözü için.



Biz Suriye halkıyla aynı halk olduğumuz kadar özgürlük ve demokraside attığı ileri adımlar nedeniyle de savunuyoruz. Bölgemizde savaş istemiyoruz bunun için bu mitingler burada yapılıyorsa bu ülkenin simgeleri neden yasak olsun, bir akıllı çıksın da bunu anlatsın. Küba'yı Amerika’ya karşı savunursak Castro'nun posterlerini, Küba'nın bayraklarını taşımak ne kadar normal ise Suriye’nin bayrağını ve demokrat liderinin posterlerin taşımak o kadar normaldir. Sizin burada ortaya koyduğunuz tepkiyi bu nedenle küçümsüyorum. Haksızsınız kaçamak yaparak olayı şahsileştirmenin kirli söylemlerine yamanıyorsunuz. Siz bu tutumunuzla,Türkleşmiş-Arap rolü oynuyorsunuz ( Türk halkına tüm saygımı belirterek, kendisi ve simgelerini tenzih ederek ) Türk milliyetçisi, ittihatçı militaristlerin Araplar arasındaki kolları olarak davranıyorsunuz. Önermelerimde halktan yana, yasal ve meşru hakları kollanmaktan yana olmayan tek bir satır bulamazısınız. Siz demokrat iseniz bu görüşlere saygı duyun bunu da bu halkın farklı siyasal duruşu olarak içselleştirmeye çalışın; demokrat olmanın kıstası farklılıkların eşitliği değil mi? Ama siz yasakçısınız, siz üstten dayatmacısınız, bunun için tutumunuz Erdoğancı polis devletinin baskıcı ve yasakçı tutumundan hiçte farklı değildir. Bırakın halk istediğini söylesin, istediği posteri taşısın, istediği pankartı, bayrağı dalgalandırsın…Türk kardeşlerimiz de gelsin Türk bayrağıyla buna destek versin saygı duyalım. Bunda ne var? Sizi anlamak mümkün değil.



Ben halkımın kimlik haklarını savunuyorum, bu benim en doğal hakkım değil mi? Ben Arap'ım siz de Türkleşmiş-Arap olun, benim için sorun değil, herkes özgürce bu topraklarda siyasal duruş sergilesin. Ama Arap halkının yerlisi olduğu toprakta, siyasal iradesinin sesini kısmaya çalışmayın bunun altından kalkamazsınız.




ÇAĞRI



POSTER VE BAYRAKLARIMIZLA “SURİYE’YE DESTEK” MİTİNGİ İÇİN ANTAKYA’DA


UĞUR MUMUCU MEYDANINDA SAAT: 14.00'te



Mihrac Ural - 25 Şubat 2012



26 Şubat 2012 “SURİYE’YE DESTEK” mitinginde, Antakya’da Uğur Mumcu meydanında tüm gücümüzle, yaşlımız ve çocuklarımızla, kadınlarımız ve kızlarımızla, yiğitlerimizle ellerimizde posterler ve bayraklarımızla yer alacağız. Bu mitingde, özgür irademizle, kimi destekliyorsak onun simge ve bayraklarını taşıyacağız. Bu duruşumuzu, kim hangi bayrak altında desteklerse desteklesin ona saygı duyacağız; elinde Türk bayrağı ya da bir başka bayrakla gelip destek sunanları da selamlayacağız. Böylesine anlamlı ve bölge halklarının kaderi üzerinde hayati önem taşıyan konularla ilgili destekleri, hiç kimsenin yasaklı bir desteğe çevirmesi mümkün olamaz; ne valilik ne de mitingi komitesi yasaklarla bu mitingin taşıdığı anlam uğruna yer alacak halkın iradesini çiğneyemez. İsteseler de buna güçleri yetmez.



Posterler, bayraklar, pankartlar büyük olayları, olguları ve algıları karmaşık süreçleriyle birlikte en kısa şekilde, özetle hafıza havuzunda uzun süre tutan simgelerdir. Olayların kavramlaştırılmasının bu anlamda önemi vardır. Bu nedenle, mazlum ülkeleri, saldırıya, askeri baskıya maruz kalan bir ülkeyi bayrağı ve lideriyle simgeleştirmek yanlış değildir. Emperyalist zulme uğrayan bir ülkeyi, yürüyüş ve mitinglerin mantığıyla ancak poster ve bayraklarla ifade ederiz; coğrafyasını, iklimini, komşularını, sorunlarını anlatan ne dövizler ne de posterler taşırız. Bunu yapacağımız açıklamalarla izah etmeye yöneliriz. Bu basit bilgileri bilmeyenler, “SURİYE’Yİ DESTEKLEME”den söz etmesinler.



Komşumuz Suriye, aralarında Erdoğan yönetiminin BOP Eş Başkanı olarak yer aldığı, emperyalist-Siyonist güçlerle gerici Arapların, Suriyeli vatan haini eli kanlı şebekelerini elinde kan ağlıyor. Bu baskılar her an bir askeri işgale bilge gidebilir. Böylesi bir adım bölgeyi ateşler içine atar. Bu ateş ise herkesi yakar. Bunun için bu mitingler yapılıyorsa bunun simgelerini taşımak kadar meşru hiçbir şey olamaz. Beşşar Esad’ın posteri ve Suriye bayrağı bu açıdan başka hiçbir anlama çekilmeyecek simgeler olarak mitinglerde yerin alması kadar doğal hiçbir şey olamaz.



Kaldı ki, bölgemizden söz ediyoruz, başımıza gelme olasılığı yüksek tehlikelerden söz ediyoruz ve en önemlisi, tarihi nedenlerle iki ayrı devlet altında yaşayan aynı halkın birbiriyle kanlı bir sürece sürüklenmesinden söz ediyoruz. Buna karşı da halkın barış çağrısından, savaşa karşı duruşundan söz ediyoruz. Halkın iradesine herkes boyun eğecektir. Halk bu mitingde ne isterse o olacaktır; kuşlardan korkan darı ekmesin. Halkın iradesine yasak koymaya çalışanlar ise gerçek provokatörlerdir. Unutulmamalı ki halkı bu tür mitinglere davet etmek, o halkın iradesine sağı göstermeye gerektirir, ötesi teferruattır…



19 Şubat 2012 Antakya mitingi herkese ders olsun. Bu halkın iradesidir bunu kimse engelleyemez. Üstelik bu kendiliğinden gelip kendini ortaya konmuşsa, bu iradeyi çiğneyip kendi marjinal hallerini yansıtan hesapların kurbanı edemez.



26 Şubat 2012 Antakya’da “SURİYE’YE DESTEK için tüm gücümüzle yer alacağız, bu ikinci mitingde savaşa karşı barışı savunacağız.. Bir asırdır dünyayı kana bulayan emperyalist güçlerin bölgemizi bir kez daha tahrip etmesine, halkları birbirine kırdırmasına tarihi kin ve nefret yaratacak provokasyonlara sürüklemesine müsaade etmeyeceğiz.



26 Şubat günü önemli bir gün, bu günkü miting kadar Suriye’nin, özgürlük ve demokrasi, katılımcı-çoğulcu, sivil bir anayasayla yeniden yapılandırılmasının son halkası olan Anayasa referandumu günüdür. Bölgemizin en demokratik siyasal sistemin kuruluşuna tanıklık edeceğimiz bu günde, Suriye’yi desteklemenin gerçekçi anlamı da belirginlik kazanmaktadır. Solcu geçinen kimi cahil-cühela takımı, yarım-pabuç Erdoğancı yazarlarının iddiasının aksine, Suriye, halkçı yönetimiyle, halkıyla, lideriyle bir bütün olarak özgürlük ve demokrasi çabasında gösterdikleri kararıl, tutarlı direnmeci tutumları ve ürettikleri sonuçlar nedeniyle desteklenmektedir. Halkımızın ortaya koyduğu bu irade böylesi sağlam bir zemin üzerinde yükselmektedir.



Bu mitin 19 Şubat I. Antakya miting ardından II. mitingdir. Hatay’da yapılmaktadır, kim organize ederse etsin o bu toprakların, bu halkın misafiridir. Bu mitingler, insan olarak ortak ülkemizin her insanını ilgilendirir ancak tarihin kirli ve karanlık çıkar hesapları sonucu ayrı iki devlete yaşamaya mahkum edilen aynı halkın vicdanının sesidir, kimlik birliğinin doğal ve haklı toplumsal refleksinin tecellisidir. Bu mitingleri yasaklayan valiliğin, ırkçı-milliyetçi, Erdoğancı komşuluk ilişkilerine ihanet tutumunun bir ifadesi ise, bu halkın refleksi de kardeşlik ve barış refleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolaysıyla, mitingleri organize eden komitelerin, halkın iradesine saygı göstermesi, bu etkinliğin ruhuna en uygun olandır.



19 Şubat I. Antakya mitinginin valilikçe yasaklanması nasıl ki yerle bir edilerek delindiyse, bu gün aldığım duyma göre, bu II. Mitingde valilikçe yasaklanmışsa, aynı şekilde, bu yasaklar delinerek mitingi çok daha güçlüce yapılacaktır. Halkımız meşru hakkını barıştan yana ilanını dile getirirken, yasak kararını, mührünü, bağlı olduğu iktidarı ise ayakları altında izmarit gibi ezerek yerle bir edecektir; yarın 26 Şubat 2012’de II. Antakya mitinginde yer gök inleyecektir. Halkımız, özelliklede Arap halkı Posterlerle, bayrak ve pankartlarla barışı haykıracak, savaşa karşı olduğun ilan edecektir.



Bu mitingin alameti farikası Antakya’dır. Kadim roma kenti Antakya, Türkiye Arap halkının gürleyen yüreğidir. Türkiye’de Arap halkının Kabe’si burasıdır. Bu Kabe’nin anadili Arapçadır, toprağı 7000 yıllık Arap halkının tarihsel serüveninin toprağıdır. Burada yer gök Arapça konuşur, Arapça düşünür, Arapça sevinir ve Arapça hüzün yaşar; yürekler burada Arapça çarpar, sevdaların anadili burada çok daha berraktır. Halkın haklı davası, kimlik hakları, geleceği, sanatı, aşkı, sevgisi burada anadilin gücüyle göklere çıkar, dava olur meşruiyet kazanır; burada yiğitler bu davaları uğruna, hiç düşünmeden bedel öder… Bütün bunlar bir iradedir, bir siyasi iradedir. Bu siyasi irade, halkın en meşru iradesi olarak, yasaları faşizan sivil diktatörlük amaçları için kullanıp yasakları dayatılan karşısına diker; 19 Şubat 2012 Antakya’da düzenlenen ”SURİYE’Yİ KORUYALIM” mitinginin valilikçe yasaklanmasını ret eden halk iradesi aynıyla bu meşruiyeti dikmiştir. Yarında olacak olan budur. Vali yasalarını gayri meşru yasakları için kullanarak “YASAKLADIK” der çıkar. Ama artık bu yasaklar ayaklar altına alınıp hak ettiği yere atılmıştır. Herkes buna hazır olsun yasal haklarımız, meşru taleplerimizin ifadesidir, yasaları yasaklar için çalıştıranlar, kaçınılmaz olarak halkın iradesiyle yüz yüze kacaktır.



SURİYE’YE DESTEK MİTİNGİ” tüm onurlu insanların mitingidir. Çünkü bu destek sadece Suriye için değil, bölge halkları ve kendi halklarımızın geleceğiyle ilgilidir. Bu mitin ülkemizi Yeni-Osmanlıcı militarist yayılmacılığın vahşet kapılarını açmaya çalışan girişimler karşı da bir duruştur.



Yarın hepimiz Türkiye Araplarının Kabe’si Antakya’da “SURİYE’YE DESTEK“ veriyoruz.



Ya şabab el 3urba heyya,


El yom, huva yomuna, irfa3u e-savta kavayya, el yom, yom kadiyatuna el3adila



Not: Miting 26 Şubat Pazar günü Antakya’da Uğur Mumcu bulvarı (Şok Market Civarı ) saat 13.30’da bütün halkımızı “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır demek” için çağırıyoruz." (Samandağ’ından gelecekler ise, saat 12:30’da Antakya’daki Mitinge gitmek için Samandağ 75.yıl Cumhuriyet Park’ında (Yeni Park) buluşuyor. Oradan yola çıkılarak Antakya’ya gelinecektir.)



AKP'NİN EĞİTİM ALDATMACASI

AKP'NİN EĞİTİM ALDATMACASI


ANADOLU-DER / ADANA Şubesi Başkanı Ahmet Pekyen’in de dernek adına ve dünden bu güne gelen mücadele adına katıldığı etkinlikte AKP Hükümetinin zorunlu eğitimde oynadığı oyun sergilendi. Eğit-Sen basın açıklamasını altta veriyoruz.



AKP Hükümeti Zorunlu Eğitimi 12 Yıla Çıkarmamakta,


Aksine Fiilen 4 Yıla İndirmektedir!



AKP, iktidarda olduğu 9 yıl içinde eğitim sistemini okul öncesinden yükseköğretime kadar kendi siyasal-ideolojik çizgisine uygun olarak biçimlendirmeye çalışmıştır. Yıllardır sürekli değiştirilen eğitim politikaları nedeniyle eğitim sisteminin yap-boz tahtasına çevrilmesi yetmiyormuş gibi, şimdi de bizzat iktidar partisinin önerisiyle zorunlu eğitimin kendi içinde kademelendirilerek 12 yıla çıkarılacağı iddia edilmektedir.



Hükümetin hedefi, Türkiye’de zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması değil, Başbakanın bir süredir dile getirdiği “Dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” ifadesine uygun bir eğitim sistemi oluşturmaktır. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmasının bu amacı gerçekleştirmek için bir “kılıf” olarak kullanılması, iktidar partisinin pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da samimi olmadığını göstermektedir.



Zorunlu eğitimin kendi içinde bölümlere ayrılarak kademelendirilmesinin asıl amacı, 8 yıllık kesintisiz eğitim nedeniyle kapanan İmam hatip okullarının 6. 7. ve 8. sınıfa denk gelen bölümlerinin yeniden canlandırılmasına yönelik olduğunu açıktır. Bu şekilde ilköğretim ikinci kademesinin “açık öğretim” şeklinde düzenlenmesi sağlanarak, mevcut eğitim yapısının fiilen esnetilmesi amaçlanmaktadır.



Türkiye’de öğrencilerin okula devam süresi fiilen 6,5 yıldır. Kademeli zorunlu eğitim uygulaması hayata geçirilirse bu sürenin düzenlemede belirtilen 4 yıla inmesi kaçınılmazdır. 4+4+4 şeklinde formüle edilen zorunlu eğitimin kız çocuklarının okula devamını arttırmamakta, aksine kız çocuklarının ilk dört yıldan sonra öğrenimlerine “açık öğretim” şeklinde devam etmelerinin önü açmaktadır.



Zorunlu eğitimin kademelendirilmesine paralel olarak, aynı yasal değişiklikle çıraklık yaşının 14’ten 11’e düşürülmesi dikkat çekicidir. Çocukların ilk dört yıldan sonra okul ortamlarından uzaklaştırılarak, son yıllarda giderek büyüyen bir sorun olan çocuk işçiliğinin yaygınlaşması hedeflenmekte, çocuk emeği sömürüsünün önü bizzat hükümet tarafından açılmaktadır.



12 yıllık kademeli zorunlu eğitimi meşrulaştırmak için 5. sınıftan itibaren çocukları “mesleğe yöneltme” gibi bir gerekçenin ileri sürülmesi, yapılmak istenen asıl değişikliklerin üzerini örtme amacı taşımaktadır. Türkiye’deki mevcut eğitim sisteminin yapısı ve niteliği göz önüne alındığında 10 yaşına gelmiş bir çocuğu mesleki alanlarda tercih yapmaya zorlamanın hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. İlgi, yeteneklerin ve becerilerin yeni şekillenmeye ve bulgulanmaya başladığı, soyut ve somut algılamaların oturma aşamasında olduğu bu yaş grubu çocukları “mesleğe yöneltme” zorlaması içine itmek, çocuklarımıza yapılacak en büyük kötülük olacaktır. 4 yıllık temel eğitim üzerine inşa edilmesi önerilen bu süreç, çocuk psikolojisi bakımından da sakıncalıdır.



Tüm toplumu yakından ilgilendiren böylesine önemli bir konuya yönelik politikalar belirlenirken, bilimsel veriler ve somut ihtiyaçlar üzerinden belirlemeler yapılması gerekmektedir. Başbakan’ın “dindar nesil yetiştirme” özlemleri ve siyasi iktidarın ideolojik tercihlerinden hareketle eğitim sistemi ve öğrencilerin geleceği ile oynanmak istenmesi kabul edilemez.



Sayısal veriler kademeli eğitim isteyenleri yalanlıyor!



8 yıllık zorunlu eğitimin eleştirilecek pek çok yönü vardır. Özellikle ilk uygulanmaya başlandığı dönemden itibaren belirlenen hedeflerin çok uzağında kalınmıştır. Okullarda fiziksel donanım ve altyapı hazırlıkları tamamlanmadan uygulamaya geçilmesi ile birlikte çok sayıda sorun yaşanmıştır ve bu sorunlar hala çözüm beklemektedir.



Zorunlu eğitimin süresinin artmasının okullaşma oranları üzerinde belirgin bir etkisi olduğu açıktır. Türkiye’de ilköğretimde net okullaşma oranı 1997-1998 eğitim öğretim yılında yüzde 84,74’den yüzde 98,41’e; ortaöğretimde okullaşma oranı ise yüzde 37,87’den yüzde 69,33’e çıkmıştır.



Özellikle kız çocuklarının eğitime erişiminde zorunlu eğitim çok önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. 1997-1998 eğitim-öğretim yılında ilköğretim devam eden kız öğrencilerin oranı yüzde 78,97 iken, 2010-2011 yılında bu oran yüzde 98,22’ye; ortaöğretimde ise yüzde 34,16’dan yüzde 66,14’e çıkmıştır. Kız çocuklarının eğitime katılmasında hala sorunlar vardır. Ancak mevcut rakamlar zorunlu eğitimin kademelendirilmesini savunanların tezlerini tamamen çürütmektedir.



8 yıllık kesintisiz eğitimin mesleki eğitimi zayıflattığı iddiaları gerçek dışıdır. 1997-1998 eğitim öğretim yılında mesleki ve teknik ortaöğretimde 950 bin öğrenci öğrenim görürken, 2010-2011 öğretim yılında bu sayı yüzde 111 artarak 2 milyon 73 bine çıkmıştır.



Bütün bu veriler, AKP’nin eğitim sistemini kendi siyasal özlemleri ve ideolojik amaçları doğrultusunda şekillendirmek istediklerinin ispatı niteliğindedir.



Zorunlu eğitim 15 yıl olmalı, çocuklarımızın geleceği ile oynanmamalıdır!



Eğitim Sen, zorunlu eğitimin süresinin arttırılmasını ve gerekli altyapı hazırlıklarını yapılarak, 3-4 ve 5-6 yaş olmak üzere 2 yıl okul öncesi, 9 yıl ilköğretim ve 4 yıl ortaöğretim olmak üzere 15 yıla çıkarılmasını savunmaktadır. Değişik zamanlarda yapılan pek çok akademik ve bilimsel tartışmalarla doğruluğu onaylanmış bu önerimiz, getirilmek istenen düzenlemeye alternatif olabilecek en doğru ve bilimsel modeldir.



Sendikamız 8 yıllık zorunlu eğitimin tartışıldığı günlerde çeşitli öneriler sunmuş ancak bu önerilerimizin gerçekleşmesi mümkün olmamıştır. Bizim önerimiz, 2 yılı okulöncesi, 9 yılı temel eğitim, 4 yılı ortaöğretim olacak şekelde yapılacak 15 yıllık zorunlu eğitim düzenlemesinde 9. ve 10. sınıfların mesleki yöneltme sınıfları olarak öngörülmesi şeklindedir. Ortaöğretim sistemi, çok amaçlı ve program seçmeli olarak yeniden düzenlenmeli ve çocuklarımızın sadece kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda seçim yapmaları sağlanmalıdır.



Eğitime “kazı kazan” mantığı ile bakarak günü kurtararak kazançlı çıkacağını sananlar, koskoca bir geleceği kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu görmek istememektedir. Eğitim Sen, gün geçtikçe paralı hale getirilen eğitim hizmetlerinden herkesin eşit ve parası olarak yaralanmasını talep etmekte, eğitim sisteminin her yaştan öğrencilerimizin daha nitelikli, laik, bilimsel ve demokratik bir eğitim sürecinden geçmesini sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmesini savunmaktadır.



Öğrencilerimiz, okul öncesi ve ilköğretim süresince ilgi ve yetenekleri doğrultusunda rehberlik ve yönlendirme eğitimi almalı ve hangi mesleğe yöneleceklerini siyasi iktidarın tasarrufları değil, bizzat kendileri belirlemelidir. Mesleğe yöneltme uygulamaları, AKP’nin hedeflediği gibi “dindar nesil yetiştirme” hedefiyle değil; eğitim sisteminin laik, bilimsel ve demokratik bir temele dayandırılarak gerçekleştirilmelidir.


Şube Yürütme Kurulu Adına


Kamuran KARACA


Şube Başkanı


YENİ ANAYASA YENİ SURİYE



Mihrac Ural – 24 Şubat 2012



Bu yazımı, 135 yıldır sivil anayasa yapmayı başaramayan cumhuriyetteki Osmanlılara, Onların devamı olan, Yeni Osmanlıcı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük hükmüne, oyalama ve aldatma üzerine kurulu ikircimli iç ve dış siyasetine kapak olmak üzeri ithaf ediyorum. Ayrıca, cehaletin, bilgisizliğin, halktan kopuk marjinal hallerin, uluslar arası medya bilgisini geçmeyen kin ve nefret söylemli Erdoğancı sözde sol yazarların suratına bir şamar olarak tevdi ediyorum.



Suriye el mukaveme, bi isim şu3ub el mıntıka se tekun bi hayr ve se tabka bi hayr ve se tantasır bi şa3ba ve kiyadete 3al kul zalim diyorum…




“Madde 60 Fıkra 2: Halk meclisinin en az yarısı işçiler ve köylülerden oluşur. İşçi ve köylü tanımı kanunla belirlenir.” يجب أن يكون نصف أعضاء مجلس الشعب على الأقل من العمال والفلاحين، ويبين القانون تعريف العامل والفلاح.



“Madde 42 fıkra 2: Her vatandaş düşüncesini özgür ve açıkça sözlü ya da yazılı ya da her türlü araçla ilan etme hakkına sahiptir.”



Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية



***



Suriye 26 Şubat 2012 Pazar günü anayasa referandumuna gidiyor. 15 Ekim 2011 tarihli 33 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Mazhar el Amberi başkanlığında hukuk dalında yüksek şahsiyetlerden, siyasal bilimci ve anayasa hukuk profesörlerinden oluşun 29 kişilik heyetin, en geç 4 ay içinde anayasa hazırlaması görevi, halkın onayına sunulan anayasa metninin çıkmasıyla sonuçlanmış oldu. Suriye, altta da sunacağım kimi maddelerinden anlaşılacağı gibi, bölgenin en demokratik sistemini, en demokratik sivil, çoğulcu ve katılımcı demokrasisini, düşünce özgürlüğünü, toplumun farklı etnik ve kültürel mozaiğini güvence altına alıp, geliştirmeyi hedefleyen, siyasi mülteciliğin hak olduğu ilkesini benimseyip, seçilmişlerin ülkesinde halkın, hak için hakla yönetimini esas alan ve 21 Yüzyılda emsali olmayan bir ilkeyle, parlamento üyelerinin %50’sindan fazlasının emekçilerden (İşçiler ve köylülerden) oluşmasını şart koşun bir, sivil anayasaya sahip tek ülkesi olmuştur. 26 şubat 2012 Pazar anayasa referandumu günü, sadece Suriye için değil, tüm bölge halkları için önemli bir gün haline gelmiştir demek abartılı olmayacaktır.



Bölgemizde, İran’ın dini temeldeki anayasal yapılanması, Ürdün’ün monarşi anayasası, Lübnan’ın etnik ve mezhepsel veriler üzerine kurulu anayasal yapısı, Irak’ın Amerikancı işgal ürünü anayasası ve Türkiye’nin 135 yıldır bir türlü içinden çıkamadığı tek boyutlu, toplumsal dokusuyla uyumsuz, askeri vesayet anayasalarına göre, Suriye anayasası gerçek anlamda bir özgürlük ve demokrasi, çoğulcu ve katılımcı sivil bir anayasaya olarak belermiştir.



Soğuk savaş döneminden kalma, tek partili, 21.yy everensel gelişmelerine artık ayak uyduramayan ve sıkıntıların zemini olan rejimi, bu anayasayla ve bir yıldır süren “devrim gibi reformlar”la, ülkenin hiçbir dinamiğini heder etmeden, bölünüp parçalanmadan, kırılmadan, dökülmeden yeniden yapılandırılmaktadır. Soğuk savaş artığı Kuzey Kore, Küba gibi çok az sayıda ülkeden biri olan Suriye, bu açılımını evrimci, barışçıl tarzda sistemin içinden gelen güçle yapabilmesi önemlidir. Doğu Avrupa sosyalist ülkelerini yaşadığı sistemsel çöküş, ya da Irak, Libya gibi ülkelerin kırılmalarla yaşadığı ve istikrar yerine yıkımdan başka bir sonuç elde etmediği ülkelere göre Suriye, dünya şer güçlerinin ağır baskınsına, silahlı şebekelerin yarattığı kaoslara rağmen halkçı yönetimi ve lideri etrafında kenetlenerek bu aşamayı geçme çabası vermektedir.



Bu veriler tamamen Suriye gerçekliğinin 7000 yıllık tarih sentezleri içinde ve son yarım asırdır sürdürdüğü kararlı, dengeli iç ve dış politikalarda aranmalıdır; Baas partisi gibi katı ideolojik partilerin tek başına hakimiyetinin sürdüğü bir koşulda bu açılımların kırılmadan ikame edilebilmesi önemli oranda Hafız Esad’ın yaptığı, tashihat hareketiyle yakından ilgidir; 16 Ekim 1970 hareke el tashihiye, Baas’ın katılığını açımlayan, daha çok halkçı bir parti konumuna getirin girişimi oldu. Bu açılım üzerinde bu günkü açılımlar toplumsal kabul gerebildi.



Suriye, halkçı yönetimi kendi tarihinin birikimleri üzerinde toplumu için çırpınan bir yönetimdir. Bunu son yarım asır içinde ortaya koyduğu anti-emperyalist duruşta olduğu kadar ülke içinde sürdürdüğü halkçı politikalarla da kökleştirmiştir. Suriye ekonomisini güçlü kılan 25 yıldır doların fiyatında hiçbir değişikliğin olmaması (1$ =50 Sl yaklaşık), 25 yıldır ekmek fiyatının da değişmemesi ( 15 Sl = 30 Cent), faiz oranlarının düşüklüğü, kredi olanaklarını güçlü olması, enflasyonun sıfıra yakın hallerinin on yılar boyu sürmesi önemli bir belirtidir; son 6 ay içinde akıl almaz ambargolar altında bile bu verilerde tedirgin edici bir değişimin olmaması Suriye’nin dengelerini anlatması açısından çok önemli birer veridir. Bu veriler ki, Suriye diplomasinde gözlemlenen dengeli, sakin yönelimleri de belirlemektedir. Bu aynı zamanda Suriye toplumsal dengelerinin etnik ve inançsal farklılıklarına rağmen kırılmaya gitmeden kendini yeniden organize ederek özgür ve demokratik bir anayasada hak güvencesine kavuşması bu zemin üzerinde daha anlaşılır bir sonuçtur. Buradan baktığımızda 33 nolu 15 Ekim 2011 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükmü olan 4 ay gibi kısa bir sürede böylesine demokratik bir anayasa oluşturmayı anlamamız güç olmayacaktır. Bu noktada Türkiye solunun cehaletini, olayları bilgisizce yorumlayıp Suriye halkına karşı, eli kanlı şebekeleri, karşı-devrim çetelerini destekler konuma düşmelerini anlamak zor değildir.



YENİ SURİYE ANAYASASI



Yeni Suriye anayasası yeni Suriye’dir. Bunun için uzun uzun karşılaştırmalara gitmeye gerek yoktur. Eski anayasanın 8. Maddesi, eski Suriye sistemi oluşturan temel bir maddedir. O da aynıyla şudur “MEDDE 8: Baas Sosyalist Arap partisi, devlet ve toplumun önder partisidir ve İlerici Vatan Cephesi liderliğini, toplumun güç ve etkinliklerini birleştirip Arap ümmeti hedefleri hizmetine koymak üzere yerine getirir.”



Bu madde ve taşıdığı anlam, ülke yaşamıyla ilgili kurum, yasa, kuruluş, ilişki, yönelim ve seçimleri birinci derecede biçimlendiren bir maddedir. Soğuk savaş döneminin yarım asırlık sürecinde Suriye bütünlüğünü koruyan, feodal yapıyı aşan, halka hizmet götüren, halkçı tüm sonuçları üreten ve bu güne kadar halkın çıkarlarını öncelikli kılan militan, dinamik parti çalışması olarak tecelli etmiştir. Ancak tek boyutlu her sistemde olduğu gibi belli bir zaman dilimi sonunda buda iç bükey çürümeye, kastlaşmaya doğru boyut alır. Bunun sonucunda da siyasal ve toplumsal sorunların doğması kaçınılmaz hale gelir.



a.


Suriye işte bu sistemi, devrim gibi reformları resmi gazetede yayınlayarak halkın kazanımları arasına katıp sivil, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi, düşünce özgürlüğü esasları üzerinde, vatani ve mahalli ölçekte, demokratik seçimlerle oluşmuş meclislerin yönetimine devretmiştir; bunu da 2. Maddede Hakimiyet, Halkın, halka, halk için ilkesi üzerine kuruludur.” Diyerek belirlemiştir.



Yeni Suriye siyasal sisteminin temellerini belirleyen 2. Madde bu adımın bir verisidir.


Madde 2 fıkra 2: egemenlik halkındır, ne ferde ne de topluluğu devredilemez. Hakimiyet, Halkın, halka, halk için ilkesi üzerine kuruludur. ( السيادة للشعب، لا يجوز لفرد أو جماعة ادعاؤها، وتقوم على مبدأ حكم الشعب بالشعب وللشعب.)



b.


Suriye halkçı yönetim ve demokrat lideri Beşşar Esad’ın etkin girişimleri ve halktan aldıkları destekle, eski sistemi aşmıştır. Yeni anayasada her türden ayrımcılığı karşı bir duruş sergilenmiştir, özellikle Arap milliyetçiliğine yoğun vurgu yapan eski sistemi aşarak ülkenin farklı etnik dokusuna farklı inanç dokusunu zedeleyen algıları tasfiye etmiştir. Yeni 8. Ve 33. Madde bunun ifadesidir;



Madde 8 fıkra 4: hiçbir siyasi çaba ya da parti ya da siyasi topluluk, dini ya da mezhebi ya da kabileci ya da bölgeci ya da kastçı ya da meslekçi ya da cins ayrımcılığına ya da asalet ya da soy ya da ırk ya da renk ayrımcılığı üzerine inşa edilemez. لا يجوز مباشرة أي نشاط سياسي أو قيام أحزاب أو تجمعات سياسية على أساس ديني أو طائفي أو قبلي أو مناطقي أو فئوي أو مهني، أو بناءً على التفرقة بسبب الجنس أو الأصل أو العرق أو اللون.



“Madde 33 fıkra 3: Vatandaşlar hak ve ödevler karşısında eşittirler, cinsel ya da soysal ya da dilsel ya da dinsel ya da inançsal nedenlerle hiç bir ayrımcılığa maruz kalamazlar.” المواطنون متساوون في الحقوق والواجبات، لا تمييز بينهم في ذلك بسبب الجنس أو الأصل أو اللغة أو الدين أو العقيدة .



c.


Suriye eski siyasal sisteminde ağır Arap milliyetçiliği egemendi. Soğuk savaş dönemi, sömürge bir ülkenin uluslaşma süreçleri içinde bir ölçüye kadar o kesitte anlamlı gibi gelebilecek ulusçu ağırlık, 21. Yy için artık geçerliğini yitirmiştir. Yeni Suriye, çağdaş özgürlüklerin, demokrasi ve çoğulculuğun siyasal sistemini oturtma çabası yeni anayasada sarih olarak belirlenmiştir. 9. madde, ülke birliğinin esasları ve zenginliği içinde çok etnik yapılı, çok kültürlü bir tarihsel miras üzerinde yükseldiği ve bunların korunması gerektiği üzerinde belirlemesini yapmıştır. Suriye, sadece Arapların değil farklılıkların ülkesi olduğu gerçeği bu maddeyle kesin olarak belirtilmiştir.



Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية



d.


Suriye eski sistemi tek parti olan Baas partisinin görüşleri temelinde toplumu ve devleti yönlendirirdi. Bu gün ise, bu yönlendirme demokratik seçimlerle oluşan meclislere aittir 12. Madde bunu belirtmiştir;


“Madde 12: Vatandaşlar, vatani ve mahalli ölçekte demokratik olarak seçilmiş meclisler ve kurumlar aracılığıyla egemenliklerini ve devlet yapılanmasını ve toplumsal yöneticiliklerini icra ederler.” المجالس المنتخبة ديمقراطياً على الصعيد الوطني أو المحلي مؤسسات يمارس المواطنون عبرها دورهم في السيادة وبناء الدولة وقيادة المجتمع.


e.


Eski Suriye siyasal sistemi tek boyutlu bir sistemdi. Hafız Esad’ın 16 Ekim 1970 “tashih harekatı”yla yaptığı açılım, bu gün Beşşar Esadı’ın reform ve anayasa adımıyla 21. Yüzyılın gereklerine uygun evrensel demokrasi ve insan hakları normlarına uygun yeni bir sisteme kavuşturulmuştur. Bu sistemin en önemli unsuru döşünce özgürlüğünün tüm boyutlarıyla içselleştirilmesidir. Tek partili yönetimden buraya gelmek ise önemli bir başarıdır. Suriye’nin çağdaş, laik halkının talepleri doğrultusunda ileri bir adımdır. 42. Madde bu açıdan oldukça anlamlıdır. Eski sistemin şartlı düşünce özgürlüğü bu maddeyle aşılarak, özgürlüğü ikame etmiştir.



“Madde 42 fıkra 2: Her vatandaş düşüncesini özgür ve açıkça sözlü ya da yazılı ya da her türlü araçla ilan etme hakkına sahiptir.”



f.


Bu satırların yazarını olduğu kadar, bölgenin tüm ilerici güçler açısında önemli bir unsur olan mülteci yasasının anayasaya yansıyan en önemli belirtisi yeni sistemin bir parçası olarak yerini almıştır. Suriye’yi tanımlayan en önemli özelliği bölge devrimci güçlerinin anavatanı olmasıdır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin kıyımından kurtulmak için Suriye’ye akan Türkiyeli devrimci mülteciler, Saddam zulmünden kaçan 2 milyon Iraklı ilticacı, İsrail istilasından kaçıp Suriye’ sığınan yüz binlerce Lübnanlı, bir milyona yakın Filistinli ilticacı, Suriye’yi kendi anavatanı olarak gördü. Bu bir gelenektir, siyasal bir duruştur, emperyalizme ve bölge gerici güçlere karşı bir barikattır, mevzisidir. Yeni Anayasa 39. maddede bunu mültecinin tek güvencesi olan, zulmünden kaçtığı yönetime teslim edilmemesinin garantisini vererek belirlemiştir.


“Madde 39: Siyasi mülteciler siyasi ilke ve özgürlük mücadeleleri nedeniyle asla teslim edilmezler.” لا يسلم اللاجئون السياسيون بسبب مبادئهم السياسية أو دفاعهم عن الحرية.



g.


Yeni Suriye’nin karakterini ise yeni anayasada en iyi betimleyen madde Suriye toplumunu ve devletinin çıkarlarını koruyacak olan meclisin bileşeniyle ilgili maddesidir. Bu da Suriye’nin halkçı karakterini korumada gösterdiği ısrarın ikamesidir. Bütün maddeleri bir yana, temsili demokrasinin toplumsal-siyasal-ekonomik sistemi belirleyen en önemli mekanizması olan vatan meclisinin bileşimine getirilen kıstaslar, o sistemin de hangi türden bir sistem olduğun belirler. İşte yeni anayasanın 60. maddesi bunu kesin bir hükme bağlıyor. Suriye emekçilerin (işçilerin ve köylülerin) ülkesidir diyor, halkın halk için hakimiyetinin en anlamlı anayasal dayanağı da böylesi açık bir belirtiyle 60. Madde olarak kayıtlara geçiyor.



“Madde 60 Fıkra 2: Halk meclisinin en az yarısı işçiler ve köylülerden oluşur. İşçi ve köylü tanımı kanunla belirlenir.” يجب أن يكون نصف أعضاء مجلس الشعب على الأقل من العمال والفلاحين، ويبين القانون تعريف العامل والفلاح.



SONUÇ



26 Şubat 2012 Pazar günü Suriye halkının milyonları milyonlara katarak özgürlük ve demokrasiye açılan en büyük penceresi yeni anayasasını onaylayacaktır. Bu adımla tamamlanmış olan yeni sistemiyle Suriye, başta Türkiye’nin aldatmacalarıyla meşhur Erdoğan yönetimine ve bölgemizin tüm ülkelerine ders veren siyasal atılımını tamamlamış olacaktır.



Suriye bu adımla, ülkemizin kimi cahil soluculara, kin ve intikamdan başka verisi olmayan, kof söylemlerle, uluslar arası medya yalanlarıyla şekillenmiş sığ algılarına da yerinde bir cevap olacaktır.



Suriye’yi bu atılımı yaparken dünya şer güçleri, halkın kazanımlarını kullanmanın yollarını kesmek üzere bu gün Tunus’ta karanlık odalarda toplantılarını sürdürmektedir. Eli kanlı şebekeleri destekleme kararı almakta, halk indinde temsili gücü olmayanları tanıyarak Suriye’nin meşru ve halkçı yönetimine yeni baskılarla saldırma planları yapmaktadır. Emperyalistlerin, Siyonistlerin, gerici Arapların ve Erdoğan yönetiminin birleşik karanlık ve kanlı güçlerinin diz çökertemediği Suriye, yeni anayasasıyla daha güçlü direnecektir; halkın desteği daha çok ve daha etkin olacaktır.




ANADİLİM; ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM



Mihrac Ural – I. Yayımı 24 Şubat 2009. II. Yayımı 21 Şubat 2012 Salı.



21 Şubat dünya anadil günüdür. UNESCO bu gün insanlık kültür birikiminin temel taşı olan anadiller için koruma kararı almıştır. Ama BM kurumları diğer kurumları gibi, bu kurumda zaman zaman emperyalist çıkarların gölgesi altında gerçek anlamda yok edilmek istenen anadilleri korumaktan çok, bu isim altında anadil kadar o dilin insanların da katledenlere hizmet ediyor gibidir. Buna rağmen, benim anadilim Arapçadır. Türkiye’de 8 milyon Arap yaşar (www.turkiyearaplari.org) . 80 yıldır alfabesi yasak, 70 yıldır Arapça yasak. Arapça dünyanın en zengin dilleri arasınadır; yüz binlerce kelimesi ve sürekli kelime üretme kapasitesiyle Arapça yeryüzünün en kapsamlı dili olarak, felsefe, bilim, teknik, hukuk ve sanat için en elverişli dilerdendir. Allah bile Kuran’ı bu dille indirme gereği görmüştür.




Tüm dille saygım kadar kendi ana dilime de saygıyı aradım her zaman. Ama bunun karşılığında hep öteledim. On yıllarca birlikte yürüdüğümüz cahil solcular bile ırkçı-milliyetçi reflekslerle anadilime kendi onursuzluklarıyla baktılar. Her şeye rağmen tüm anadillere, eksilmeyen ve hiç bir nedenle azalmayacak olan saygım gereği, Arapça anadilime saygı ve özgürlük istiyorum. Anadiller yaklaşımım, benim demokratlığımdır, barış ve sevgi temelinde dost edinme ilkemdir. Bu vurgu, bu ülkede barış içinde bir arada yaşmanın temel ilkesi olarak görüyorum. Anadilime özgürlük istiyorum. Halkımın siyasal kimlik mücadelesini tek bir program maddeyle özetle derseniz işte o da budur; “İlk öğrenimden yüksek öğrenime kadar resmi okullarda Arapça anadille eğitim hakkı” derim. Bu benim en doğal hakkımdır. Bu halkımın varlık hakkı ve geleceğidir. ANADİLİM ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM olması esprisi sanırım her şeyi anlatmaya yeter.



.



Bundan üç yıl önce yazmıştım birlikte okuyalım;




21 Şubat dünya ülkeleri ana dil günü kutlanıyor. Arkadaşlar, ana dilim tutsak. İlkokula gittiğimde hiç Türkçe bilmiyordum. Ben gibi tüm mahallemin çocukları Arapçadan başka dil bilmezdi...




Cumhuriyetin öğretmeni sağ olsun, parmak uçlarımızı toplamamızı emrederdi ve cetvelle uçlarına tüm gücüyle vurup bizi “terbiye” ederdi. Bu eli sopalı hocalar birere cumhuriyetteki Osmanlılardı.




Evet “terbiye” olduk, iyi kötü Türkçe öğrendik, bir çok kitap, binlerce makale yazdım, yılda yaklaşık 100 uzun makalem çıkar, yine kendimi milliyetçilere beğendiremedim; yazımın kırıklıklarından mı? Başka bir şeyden mi? Bilemem ama ben ana dilim gibi, Türkçeyi de bütün dilleri de seviyorum, ülkemi de. İnsanlığı bir aile her dili de bir servet kaynağı sayıyorum, insanlık kültür zincirinin olmasa olmaz halkalarıdır diller. Biri koparsa tümü dökülür…




Türkçe ibadetin bir hak olduğunu savundum, ana dilim Arapçanın “kültür emperyalizmi” suçlamasına maruz kalmaması bu nedenle de ezilmemesi için öncelikle Türkçenin bağımsızlığını savundum durdum. İslam inancının Arapçaya mahkum olmadığını, Türkçe ibadetin, Arapça ibadet gibi olmasının da arkasında durdum…




Ben ne kadar seviyorsam onlar da sevsin, bu ülke birimizin değil hepimizin olduğunu hissedelim birlikte dedim...




Ben, tüm dillerin özgürlüğünü ve özgürce konuşulup, kamu kaynaklarından eşitçe yararlanmasını dile getirdim. Bu uğurda anadilimden önce, herkesin anadiliyle özgürce yükselmesinin taraftarı oldum; onlar için varım, onlar benim için olmasınlar buna içerlenmeyeceğim, alıştığımı ifade ettim…




Ama onlar için karınca kadarınca bir katkı da olsa mücadelemi anlasınlar, bu mücadeleye küçük bir katkı da olsa ana dilime özgürlük desinler, demokrasiyi savunsun hak sahipleriyle omuz omuza olsunlar diyorum…




Davetim budur.




Bu daveti şu güzelim şiirle sizlere iletiyorum...




*************************************



Bedri Rahmi Eyüboğlu



ÜÇ DİL




En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin


En azından üç dil



Birisi ana dilin


Elin ayağın kadar senin


Ana sütü gibi tatlı


Ana sütü gibi bedava


Nenniler, masallar, küfürler de caba


Ötekiler yedi kat yabancı


Her kelime arslan ağzında


Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla


Kök sökercesine söküp çıkartacaksın


Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek


Her kelimede bir kat daha artacaksın



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Canımın içi demesini


Kırmızı gülün alı var demesini


Nerden ince ise ordan kopsun demesini


Atın ölümü arpadan olsun demesini


Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini


İnsanın insanı sömürmesi


Rezilliğin dik alası demesini


Ne demesi be


Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin



En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin


En azından üç dil


Çünkü sen ne tarih ne coğrafya


Ne şu ne busun


Oğlum Mernus


Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.





.

ADEM KÜTÜK ANISINA

ADEM KÜTÜK ANISINA

ADEM KÜTÜK ANISINA; ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN



Mihrac Ural – 17 Şubat 2012 / Cuma



Adem Kütük, bir yaman devrimci, Devrimci Yol’cu zindan arkadaşım. Seni rahmetle anıyorum ruhun şad olsun (1960 - 16 Şubat 2012 Adana)



Adem Kütük’ü Adana ceza evine nakledildikten sonra tanıdım. Hoş geldin demek üzere yoldaşlarımın kaldığı koğuşa geldi. Çayımı içti, sohbet ettik. Giderken “özel olarak konuşabilir miyiz?” dedi, buyur dedim; “Birkaç gün sonra önemli bir konu konuşacağız, sen yorgunsun biraz rahatla dedi” .



Adıyaman zindanından, Adana’ya Numune hastanesine nakledilmiştim. Çelimsiz bir gençtim. Yetersiz beslenmenin, sıkıntı ve baskıların altın da baygınlık geçirmiştim. Kontrole gelmiştim. Bir süre sonra hastaneden sağlam raporuyla Adıyaman ceza evine gönderilmek üzere, emaneten Adana cezaevine sevk edildim.



Birkaç gün sonra farklı sol siyasi çevrelerden üç arkadaş ziyaretime geldi. Aralarında Adam Kütük de vardı. 1980 Mayıs ayı başlarında bir gündü. “kaçış hazırlığı yapıyoruz, her siyasetten en ağır mahkum ve tutukluların birlikte kaçışını gerçekleştireceğiz Bunun için epey çalıştık ve tünel açtık ileri safhadayız. Ayrıntıları konuşup sizlerinde hazır olmasın istiyoruz” dedi.



Nefesim açıldı, özgürlük rüzgarları kapladı bedenimi. Isparta zindanı isyanından beri gittiğim bir dizi zindandan firar arayışı içinde oldum. İşkencede ser verdim sır vermedim, buna rağmen beklemeye değer hiç bir şey yoktu, firar etmek özgürlüktü, mücadeleye yeniden katılmaktı.



Tünel çalışmaları düzenli gitti. Bodrum katıydı, foseptik depolar yüzülerek aşılıp tünel kazıları yapılıyordu. Bu çalışmalar sürecinde sona doğru yaklaşıldıkça, heyecan artmıştı, Ancak her zamanki gibi Devrimcilerin talihsizliği gelip çatmıştı. Yine Devrimci–Yol'dan İsmail Şahin yoldaş tünel kazısı sırasında, sıyrık elektrik tellerine değiyor ve elektrik çarpmasından ölüyor. Ama biz ölüp ölmediğini kestiremedik, vücuda sıcaktı, kurtarırız diye, kaçışı riske atarak, hastaneye taşınması için kapı altına verdik. Her tarafı balçıktı, topraklar tırnaklarında sırtında açık izler bırakmıştı.



Yapacak bir şey kalmadı. O an kaçış heyeti karar verdik. Tünel patlatılacaktı, yanı açık havaya, nereye vardıysa oradan açılacaktı. Dikey kazı başladı. Kılavuz olarak ilk gözcüler önden çıkacaktı. Oysa tünel tüm zindanı boşaltmak için, sıkıyönetim komutanlarına meydan okumak, kazılmış, siyasi bir tokat olarak hazırlıklar yapılmıştı.



Tünel, dikey açıldı. Çıka çıka Adana ceza evinin çevresindeki caddenin tam ortasına çıktı. Oysa 10 mt daha kazı yapılsa, kiraya alınan bahçeli eve çıkılacaktı, oradan da tüm mahkum ve tutuklular kamyonlarla taşınarak özgürlüğe ulaşılacaktı. Zindanın meşhur kedisi bile özgür olacaktı. İlk elden kılavuz olarak bir ekip çıkacaktı. Öyle yaptık Adem bu ekibin içindeydi. Gözcüler yerden çıkmaya başlayınca, mahalle köpeklerinin havlaması akıl almaz bir tesadüftü. İşte o an olanlar oldu. Jandarma fark etti ve kurşun yağmuru başladı. Gözcüler dört kişiydi, onlar çıktı ve geride kalanen ağır mahkumlar gerisin geriye zindana. koğuşlara gittik. Ama silah sesleri kesilmedi. Bizler de silahlıydık. Her siyasi örgütün kendine göre yeterli silahı vardı. Zulalar patlatıldı. Jandarmanın koşuları basması engellendi. Çatışmalar oldu; kapı altında bizler jandarmanın G3'lerinden çıkan kurşunlara hedef oldu tüm demir kapılar elek gibi olmuştu ölümden döndük. Yanımda Adana Acilciler hareketinin tüm yiğitleri vardı. Kocavezirliler, pazarın yiğitleri... Üç gün, kanlı üç gün, analar babalar dışarıda cesetlerimizi arıyorlardı. Kanlı bir süreçti, acımasızdı kahrediciydi ama orda da yılmadık dik durduk



O kesiti bilenler, anılarında bu kanlı çatışmayı iyi hatırlarlar;



“Adana Cezaevindeki tünelli kaçış ise benzerlerine göre son derece kanlı bir öyküydü. 150 metrelik tüneli açma aşamasında İsmail Şahin isimli bir mahkum elektrik çarpması sonucunda hayatını kaybetti. Mahkûmların tünelden çıktıkları fark edilince çatışma çıktı. Dört mahkûm öldü. 7 Haziran 1980 tarihinde Mustafa Özenç, Adem Kütük, Erdal Aykaç, Mahmut Hızlı firar etmeyi başardı.” (İnönü Alpat yazdı... "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" Mersin Yaşam sitesi)



Adem ve üç arkadaşı özgürdü. Biz ise çatışmanın ortasındaydık. Zindanı yaktık, çatışmada diğer bölümlerden ölüm haberleri geldi. Üç gün dayandık, sonra sahaya indirdiler, yere serdiler ve dipçiklerle botlarla üzerimizden geçtiler, kırdılar döktüler. Üzüm ezer gibi ezdiler. Ama irademizi kıramadılar, kollar bacaklar kırıldı ama onurumuzu kırmayı asla başaramadılar, ayağa kalktığımız an, ilk işimiz yeniden firar etmek üzerine yoğunlaştı. Kısa süre sonra 27 ağır hükümlü ve tutuklu, görüş kabinlerine geceden sızacak bir yol bulup firara ettik (31 Temmuz 1980). Biz de Adana zindanına "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" diye yazdık. Adem’in anısı dün ve bu gün yaşadığımız acılar içinde anlamlı yerini böylece almış oldu.



Adem'i anarken, çifte acı yaşıyorum.Bu acıları her dost kaybında tekrarla yaşıyorum.. Bir dost daha elveda deyip gidiyor bu acı, bir de tabutuna omuz verememenin, cenazesine katılamamanın acısı. Lanet olsun kolum kanadım kırık annemin, babamın cenazelerine bile gidemedim toprak, su serpemedim. Acım büyük dostlarım…



Ruhun şad olsun Adem Kütük.


İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER VE MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN HAKKINDA BİLGİ EDİNİN

SÖZÜN BİTTİĞİ YER...


Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil..

El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor.


İşte belge ve kanıt, kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;

Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Bu satılmış kişi, muhabımız değildir. Cezasını beklesin. İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.

Bu ikili, bugün ihbar, şaibe, kirlilik ve ahlaksız suçlamalarla devrimcilere hayasızca saldırıyorlar. İşleri bu, sermayeleri de. Özel Harp Dairesinin Kürt özgürlük hareketine ve liderine yönelik saldırılarının aynısını, aynı dille yöneltiyorlar. Bu kuklaları iyi tanıyın.

Belgeleri, kanıtları, el yazılı itirafnameleri, polis ifadelerini yorumsuzca alttaki linklerden takip edebilirsiniz.

http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/

25 Şubat 2012 Cumartesi

POSTER VE BAYRAKLARIMIZLA “SURİYE’YE DESTEK” MİTİNGİ İÇİN ANTAKYA’DA

ÇAĞRI

POSTER VE BAYRAKLARIMIZLA “SURİYE’YE DESTEK” MİTİNGİ İÇİN ANTAKYA’DA

UĞUR MUMUCU MEYDANINDA SAAT: 14.00'te


Mihrac Ural - 25 Şubat 2012


26 Şubat 2012 “SURİYE’YE DESTEK” mitinginde, Antakya’da Uğur Mumcu meydanında tüm gücümüzle, yaşlımız ve çocuklarımızla, kadınlarımız ve kızlarımızla, yiğitlerimizle ellerimizde posterler ve bayraklarımızla yer alacağız. Bu mitingde, özgür irademizle, kimi destekliyorsak onun simge ve bayraklarını taşıyacağız. Bu duruşumuzu, kim hangi bayrak altında desteklerse desteklesin ona saygı duyacağız; elinde Türk bayrağı ya da bir başka bayrakla gelip destek sunanları da selamlayacağız. Böylesine anlamlı ve bölge halklarının kaderi üzerinde hayati önem taşıyan konularla ilgili destekleri, hiç kimsenin yasaklı bir desteğe çevirmesi mümkün olamaz; ne valilik ne de mitingi komitesi yasaklarla bu mitingin taşıdığı anlam uğruna yer alacak halkın iradesini çiğneyemez. İsteseler de buna güçleri yetmez.

Posterler, bayraklar, pankartlar büyük olayları, olguları ve algıları karmaşık süreçleriyle birlikte en kısa şekilde, özetle hafıza havuzunda uzun süre tutan simgelerdir. Olayların kavramlaştırılmasının bu anlamda önemi vardır. Bu nedenle, mazlum ülkeleri, saldırıya, askeri baskıya maruz kalan bir ülkeyi bayrağı ve lideriyle simgeleştirmek yanlış değildir. Emperyalist zulme uğrayan bir ülkeyi, yürüyüş ve mitinglerin mantığıyla ancak poster ve bayraklarla ifade ederiz; coğrafyasını, iklimini, komşularını, sorunlarını anlatan ne dövizler ne de posterler taşırız. Bunu yapacağımız açıklamalarla izah etmeye yöneliriz. Bu basit bilgileri bilmeyenler, “SURİYE’Yİ DESTEKLEME”den söz etmesinler.

Komşumuz Suriye, aralarında Erdoğan yönetiminin BOP Eş Başkanı olarak yer aldığı, emperyalist-Siyonist güçlerle gerici Arapların, Suriyeli vatan haini eli kanlı şebekelerini elinde kan ağlıyor. Bu baskılar her an bir askeri işgale bilge gidebilir. Böylesi bir adım bölgeyi ateşler içine atar. Bu ateş ise herkesi yakar. Bunun için bu mitingler yapılıyorsa bunun simgelerini taşımak kadar meşru hiçbir şey olamaz. Beşşar Esad’ın posteri ve Suriye bayrağı bu açıdan başka hiçbir anlama çekilmeyecek simgeler olarak mitinglerde yerin alması kadar doğal hiçbir şey olamaz.

Kaldı ki, bölgemizden söz ediyoruz, başımıza gelme olasılığı yüksek tehlikelerden söz ediyoruz ve en önemlisi, tarihi nedenlerle iki ayrı devlet altında yaşayan aynı halkın birbiriyle kanlı bir sürece sürüklenmesinden söz ediyoruz. Buna karşı da halkın barış çağrısından, savaşa karşı duruşundan söz ediyoruz. Halkın iradesine herkes boyun eğecektir. Halk bu mitingde ne isterse o olacaktır; kuşlardan korkan darı ekmesin. Halkın iradesine yasak koymaya çalışanlar ise gerçek provokatörlerdir. Unutulmamalı ki halkı bu tür mitinglere davet etmek, o halkın iradesine sağı göstermeye gerektirir, ötesi teferruattır…

19 Şubat 2012 Antakya mitingi herkese ders olsun. Bu halkın iradesidir bunu kimse engelleyemez. Üstelik bu kendiliğinden gelip kendini ortaya konmuşsa, bu iradeyi çiğneyip kendi marjinal hallerini yansıtan hesapların kurbanı edemez.

26 Şubat 2012 Antakya’da “SURİYE’YE DESTEK” için tüm gücümüzle yer alacağız, bu ikinci mitingde savaşa karşı barışı savunacağız.. Bir asırdır dünyayı kana bulayan emperyalist güçlerin bölgemizi bir kez daha tahrip etmesine, halkları birbirine kırdırmasına tarihi kin ve nefret yaratacak provokasyonlara sürüklemesine müsaade etmeyeceğiz.


26 Şubat günü önemli bir gün, bu günkü miting kadar Suriye’nin, özgürlük ve demokrasi, katılımcı-çoğulcu, sivil bir anayasayla yeniden yapılandırılmasının son halkası olan Anayasa referandumu günüdür. Bölgemizin en demokratik siyasal sistemin kuruluşuna tanıklık edeceğimiz bu günde, Suriye’yi desteklemenin gerçekçi anlamı da belirginlik kazanmaktadır. Solcu geçinen kimi cahil-cühela takımı, yarım-pabuç Erdoğancı yazarlarının iddiasının aksine, Suriye, halkçı yönetimiyle, halkıyla, lideriyle bir bütün olarak özgürlük ve demokrasi çabasında gösterdikleri kararıl, tutarlı direnmeci tutumları ve ürettikleri sonuçlar nedeniyle desteklenmektedir. Halkımızın ortaya koyduğu bu irade böylesi sağlam bir zemin üzerinde yükselmektedir.

Bu mitin 19 Şubat I. Antakya miting ardından II. mitingdir. Hatay’da yapılmaktadır, kim organize ederse etsin o bu toprakların, bu halkın misafiridir. Bu mitingler, insan olarak ortak ülkemizin her insanını ilgilendirir ancak tarihin kirli ve karanlık çıkar hesapları sonucu ayrı iki devlete yaşamaya mahkum edilen aynı halkın vicdanının sesidir, kimlik birliğinin doğal ve haklı toplumsal refleksinin tecellisidir. Bu mitingleri yasaklayan valiliğin, ırkçı-milliyetçi, Erdoğancı komşuluk ilişkilerine ihanet tutumunun bir ifadesi ise, bu halkın refleksi de kardeşlik ve barış refleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolaysıyla, mitingleri organize eden komitelerin, halkın iradesine saygı göstermesi, bu etkinliğin ruhuna en uygun olandır.

19 Şubat I. Antakya mitinginin valilikçe yasaklanması nasıl ki yerle bir edilerek delindiyse, bu gün aldığım duyma göre, bu II. Mitingde valilikçe yasaklanmışsa, aynı şekilde, bu yasaklar delinerek mitingi çok daha güçlüce yapılacaktır. Halkımız meşru hakkını barıştan yana ilanını dile getirirken, yasak kararını, mührünü, bağlı olduğu iktidarı ise ayakları altında izmarit gibi ezerek yerle bir edecektir; yarın 26 Şubat 2012’de II. Antakya mitinginde yer gök inleyecektir. Halkımız, özelliklede Arap halkı Posterlerle, bayrak ve pankartlarla barışı haykıracak, savaşa karşı olduğun ilan edecektir.

Bu mitingin alameti farikası Antakya’dır. Kadim roma kenti Antakya, Türkiye Arap halkının gürleyen yüreğidir. Türkiye’de Arap halkının Kabe’si burasıdır. Bu Kabe’nin anadili Arapçadır, toprağı 7000 yıllık Arap halkının tarihsel serüveninin toprağıdır. Burada yer gök Arapça konuşur, Arapça düşünür, Arapça sevinir ve Arapça hüzün yaşar; yürekler burada Arapça çarpar, sevdaların anadili burada çok daha berraktır. Halkın haklı davası, kimlik hakları, geleceği, sanatı, aşkı, sevgisi burada anadilin gücüyle göklere çıkar, dava olur meşruiyet kazanır; burada yiğitler bu davaları uğruna, hiç düşünmeden bedel öder… Bütün bunlar bir iradedir, bir siyasi iradedir. Bu siyasi irade, halkın en meşru iradesi olarak, yasaları faşizan sivil diktatörlük amaçları için kullanıp yasakları dayatılan karşısına diker; 19 Şubat 2012 Antakya’da düzenlenen ”SURİYE’Yİ KORUYALIM” mitinginin valilikçe yasaklanmasını ret eden halk iradesi aynıyla bu meşruiyeti dikmiştir. Yarında olacak olan budur. Vali yasalarını gayri meşru yasakları için kullanarak “YASAKLADIK” der çıkar. Ama artık bu yasaklar ayaklar altına alınıp hak ettiği yere atılmıştır. Herkes buna hazır olsun yasal haklarımız, meşru taleplerimizin ifadesidir, yasaları yasaklar için çalıştıranlar, kaçınılmaz olarak halkın iradesiyle yüz yüze kacaktır.

“SURİYE’YE DESTEK MİTİNGİ” tüm onurlu insanların mitingidir. Çünkü bu destek sadece Suriye için değil, bölge halkları ve kendi halklarımızın geleceğiyle ilgilidir. Bu mitin ülkemizi Yeni-Osmanlıcı militarist yayılmacılığın vahşet kapılarını açmaya çalışan girişimler karşı da bir duruştur.

Yarın hepimiz Türkiye Araplarının Kabe’si Antakya’da “SURİYE’YE DESTEK“ veriyoruz.

Ya şabab el 3urba heyya,

El yom, huva yomuna, irfa3u e-savta kavayya, el yom, yom kadiyatuna el3adila


Not: Miting 26 Şubat Pazar günü Antakya’da Uğur Mumcu bulvarı (Şok Market Civarı ) saat 13.30’da bütün halkımızı “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır demek” için çağırıyoruz." (Samandağ’ından gelecekler ise, saat 12:30’da Antakya’daki Mitinge gitmek için Samandağ 75.yıl Cumhuriyet Park’ında (Yeni Park) buluşuyor. Oradan yola çıkılarak Antakya’ya gelinecektir.)

YENİ ANAYASA YENİ SURİYE

Mihrac Ural – 24 Şubat 2012

Bu yazımı, 135 yıldır sivil anayasa yapmayı başaramayan cumhuriyetteki Osmanlılara, Onların devamı olan, Yeni Osmanlıcı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük hükmüne, oyalama ve aldatma üzerine kurulu ikircimli iç ve dış siyasetine kapak olmak üzeri ithaf ediyorum. Ayrıca, cehaletin, bilgisizliğin, halktan kopuk marjinal hallerin, uluslar arası medya bilgisini geçmeyen kin ve nefret söylemli Erdoğancı sözde sol yazarların suratına bir şamar olarak tevdi ediyorum.

Suriye el mukaveme, bi isim şu3ub el mıntıka se tekun bi hayr ve se tabka bi hayr ve se tantasır bi şa3ba ve kiyadete 3al kul zalim diyorum…


“Madde 60 Fıkra 2: Halk meclisinin en az yarısı işçiler ve köylülerden oluşur. İşçi ve köylü tanımı kanunla belirlenir.” يجب أن يكون نصف أعضاء مجلس الشعب على الأقل من العمال والفلاحين، ويبين القانون تعريف العامل والفلاح.

“Madde 42 fıkra 2: Her vatandaş düşüncesini özgür ve açıkça sözlü ya da yazılı ya da her türlü araçla ilan etme hakkına sahiptir.”

Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية

***

Suriye 26 Şubat 2012 Pazar günü anayasa referandumuna gidiyor. 15 Ekim 2011 tarihli 33 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Mazhar el Amberi başkanlığında hukuk dalında yüksek şahsiyetlerden, siyasal bilimci ve anayasa hukuk profesörlerinden oluşun 29 kişilik heyetin, en geç 4 ay içinde anayasa hazırlaması görevi, halkın onayına sunulan anayasa metninin çıkmasıyla sonuçlanmış oldu. Suriye, altta da sunacağım kimi maddelerinden anlaşılacağı gibi, bölgenin en demokratik sistemini, en demokratik sivil, çoğulcu ve katılımcı demokrasisini, düşünce özgürlüğünü, toplumun farklı etnik ve kültürel mozaiğini güvence altına alıp, geliştirmeyi hedefleyen, siyasi mülteciliğin hak olduğu ilkesini benimseyip, seçilmişlerin ülkesinde halkın, hak için hakla yönetimini esas alan ve 21 Yüzyılda emsali olmayan bir ilkeyle, parlamento üyelerinin %50’sindan fazlasının emekçilerden (İşçiler ve köylülerden) oluşmasını şart koşun bir, sivil anayasaya sahip tek ülkesi olmuştur. 26 şubat 2012 Pazar anayasa referandumu günü, sadece Suriye için değil, tüm bölge halkları için önemli bir gün haline gelmiştir demek abartılı olmayacaktır.

Bölgemizde, İran’ın dini temeldeki anayasal yapılanması, Ürdün’ün monarşi anayasası, Lübnan’ın etnik ve mezhepsel veriler üzerine kurulu anayasal yapısı, Irak’ın Amerikancı işgal ürünü anayasası ve Türkiye’nin 135 yıldır bir türlü içinden çıkamadığı tek boyutlu, toplumsal dokusuyla uyumsuz, askeri vesayet anayasalarına göre, Suriye anayasası gerçek anlamda bir özgürlük ve demokrasi, çoğulcu ve katılımcı sivil bir anayasaya olarak belermiştir.

Soğuk savaş döneminden kalma, tek partili, 21.yy everensel gelişmelerine artık ayak uyduramayan ve sıkıntıların zemini olan rejimi, bu anayasayla ve bir yıldır süren “devrim gibi reformlar”la, ülkenin hiçbir dinamiğini heder etmeden, bölünüp parçalanmadan, kırılmadan, dökülmeden yeniden yapılandırılmaktadır. Soğuk savaş artığı Kuzey Kore, Küba gibi çok az sayıda ülkeden biri olan Suriye, bu açılımını evrimci, barışçıl tarzda sistemin içinden gelen güçle yapabilmesi önemlidir. Doğu Avrupa sosyalist ülkelerini yaşadığı sistemsel çöküş, ya da Irak, Libya gibi ülkelerin kırılmalarla yaşadığı ve istikrar yerine yıkımdan başka bir sonuç elde etmediği ülkelere göre Suriye, dünya şer güçlerinin ağır baskınsına, silahlı şebekelerin yarattığı kaoslara rağmen halkçı yönetimi ve lideri etrafında kenetlenerek bu aşamayı geçme çabası vermektedir.

Bu veriler tamamen Suriye gerçekliğinin 7000 yıllık tarih sentezleri içinde ve son yarım asırdır sürdürdüğü kararlı, dengeli iç ve dış politikalarda aranmalıdır; Baas partisi gibi katı ideolojik partilerin tek başına hakimiyetinin sürdüğü bir koşulda bu açılımların kırılmadan ikame edilebilmesi önemli oranda Hafız Esad’ın yaptığı, tashihat hareketiyle yakından ilgidir; 16 Ekim 1970 hareke el tashihiye, Baas’ın katılığını açımlayan, daha çok halkçı bir parti konumuna getirin girişimi oldu. Bu açılım üzerinde bu günkü açılımlar toplumsal kabul gerebildi.

Suriye, halkçı yönetimi kendi tarihinin birikimleri üzerinde toplumu için çırpınan bir yönetimdir. Bunu son yarım asır içinde ortaya koyduğu anti-emperyalist duruşta olduğu kadar ülke içinde sürdürdüğü halkçı politikalarla da kökleştirmiştir. Suriye ekonomisini güçlü kılan 25 yıldır doların fiyatında hiçbir değişikliğin olmaması (1$ =50 Sl yaklaşık), 25 yıldır ekmek fiyatının da değişmemesi ( 15 Sl = 30 Cent), faiz oranlarının düşüklüğü, kredi olanaklarını güçlü olması, enflasyonun sıfıra yakın hallerinin on yılar boyu sürmesi önemli bir belirtidir; son 6 ay içinde akıl almaz ambargolar altında bile bu verilerde tedirgin edici bir değişimin olmaması Suriye’nin dengelerini anlatması açısından çok önemli birer veridir. Bu veriler ki, Suriye diplomasinde gözlemlenen dengeli, sakin yönelimleri de belirlemektedir. Bu aynı zamanda Suriye toplumsal dengelerinin etnik ve inançsal farklılıklarına rağmen kırılmaya gitmeden kendini yeniden organize ederek özgür ve demokratik bir anayasada hak güvencesine kavuşması bu zemin üzerinde daha anlaşılır bir sonuçtur. Buradan baktığımızda 33 nolu 15 Ekim 2011 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükmü olan 4 ay gibi kısa bir sürede böylesine demokratik bir anayasa oluşturmayı anlamamız güç olmayacaktır. Bu noktada Türkiye solunun cehaletini, olayları bilgisizce yorumlayıp Suriye halkına karşı, eli kanlı şebekeleri, karşı-devrim çetelerini destekler konuma düşmelerini anlamak zor değildir.

YENİ SURİYE ANAYASASI

Yeni Suriye anayasası yeni Suriye’dir. Bunun için uzun uzun karşılaştırmalara gitmeye gerek yoktur. Eski anayasanın 8. Maddesi, eski Suriye sistemi oluşturan temel bir maddedir. O da aynıyla şudur “MEDDE 8: Baas Sosyalist Arap partisi, devlet ve toplumun önder partisidir ve İlerici Vatan Cephesi liderliğini, toplumun güç ve etkinliklerini birleştirip Arap ümmeti hedefleri hizmetine koymak üzere yerine getirir.”

Bu madde ve taşıdığı anlam, ülke yaşamıyla ilgili kurum, yasa, kuruluş, ilişki, yönelim ve seçimleri birinci derecede biçimlendiren bir maddedir. Soğuk savaş döneminin yarım asırlık sürecinde Suriye bütünlüğünü koruyan, feodal yapıyı aşan, halka hizmet götüren, halkçı tüm sonuçları üreten ve bu güne kadar halkın çıkarlarını öncelikli kılan militan, dinamik parti çalışması olarak tecelli etmiştir. Ancak tek boyutlu her sistemde olduğu gibi belli bir zaman dilimi sonunda buda iç bükey çürümeye, kastlaşmaya doğru boyut alır. Bunun sonucunda da siyasal ve toplumsal sorunların doğması kaçınılmaz hale gelir.

a.
Suriye işte bu sistemi, devrim gibi reformları resmi gazetede yayınlayarak halkın kazanımları arasına katıp sivil, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi, düşünce özgürlüğü esasları üzerinde, vatani ve mahalli ölçekte, demokratik seçimlerle oluşmuş meclislerin yönetimine devretmiştir; bunu da 2. Maddede Hakimiyet, Halkın, halka, halk için ilkesi üzerine kuruludur.” Diyerek belirlemiştir.

Yeni Suriye siyasal sisteminin temellerini belirleyen 2. Madde bu adımın bir verisidir.
Madde 2 fıkra 2: egemenlik halkındır, ne ferde ne de topluluğu devredilemez. Hakimiyet, Halkın, halka, halk için ilkesi üzerine kuruludur. ( السيادة للشعب، لا يجوز لفرد أو جماعة ادعاؤها، وتقوم على مبدأ حكم الشعب بالشعب وللشعب.)

b.
Suriye halkçı yönetim ve demokrat lideri Beşşar Esad’ın etkin girişimleri ve halktan aldıkları destekle, eski sistemi aşmıştır. Yeni anayasada her türden ayrımcılığı karşı bir duruş sergilenmiştir, özellikle Arap milliyetçiliğine yoğun vurgu yapan eski sistemi aşarak ülkenin farklı etnik dokusuna farklı inanç dokusunu zedeleyen algıları tasfiye etmiştir. Yeni 8. Ve 33. Madde bunun ifadesidir;

Madde 8 fıkra 4: hiçbir siyasi çaba ya da parti ya da siyasi topluluk, dini ya da mezhebi ya da kabileci ya da bölgeci ya da kastçı ya da meslekçi ya da cins ayrımcılığına ya da asalet ya da soy ya da ırk ya da renk ayrımcılığı üzerine inşa edilemez. لا يجوز مباشرة أي نشاط سياسي أو قيام أحزاب أو تجمعات سياسية على أساس ديني أو طائفي أو قبلي أو مناطقي أو فئوي أو مهني، أو بناءً على التفرقة بسبب الجنس أو الأصل أو العرق أو اللون.

“Madde 33 fıkra 3: Vatandaşlar hak ve ödevler karşısında eşittirler, cinsel ya da soysal ya da dilsel ya da dinsel ya da inançsal nedenlerle hiç bir ayrımcılığa maruz kalamazlar.” المواطنون متساوون في الحقوق والواجبات، لا تمييز بينهم في ذلك بسبب الجنس أو الأصل أو اللغة أو الدين أو العقيدة .

c.
Suriye eski siyasal sisteminde ağır Arap milliyetçiliği egemendi. Soğuk savaş dönemi, sömürge bir ülkenin uluslaşma süreçleri içinde bir ölçüye kadar o kesitte anlamlı gibi gelebilecek ulusçu ağırlık, 21. Yy için artık geçerliğini yitirmiştir. Yeni Suriye, çağdaş özgürlüklerin, demokrasi ve çoğulculuğun siyasal sistemini oturtma çabası yeni anayasada sarih olarak belirlenmiştir. 9. madde, ülke birliğinin esasları ve zenginliği içinde çok etnik yapılı, çok kültürlü bir tarihsel miras üzerinde yükseldiği ve bunların korunması gerektiği üzerinde belirlemesini yapmıştır. Suriye, sadece Arapların değil farklılıkların ülkesi olduğu gerçeği bu maddeyle kesin olarak belirtilmiştir.

Madde 9: Anayasa, Suriye toplumsal varlığını oluşturan kültürel farklılığı, tüm oluşumları, türleri ve uzantılarıyla koruması altına alır, vatana ait gelenek olması itibariyle de Suriye Arap Cumhuriyetinin toprak birliği çerçevesinde vatan birliğini güçlendirir. يكفل الدستور حماية التنوع الثقافي للمجتمع السوري بجميع مكوناته وتعدد روافده، باعتباره تراثاً وطنياً يعزز الوحدة الوطنية في إطار وحدة أراضي الجمهورية العربية السورية

d.
Suriye eski sistemi tek parti olan Baas partisinin görüşleri temelinde toplumu ve devleti yönlendirirdi. Bu gün ise, bu yönlendirme demokratik seçimlerle oluşan meclislere aittir 12. Madde bunu belirtmiştir;
“Madde 12: Vatandaşlar, vatani ve mahalli ölçekte demokratik olarak seçilmiş meclisler ve kurumlar aracılığıyla egemenliklerini ve devlet yapılanmasını ve toplumsal yöneticiliklerini icra ederler.” المجالس المنتخبة ديمقراطياً على الصعيد الوطني أو المحلي مؤسسات يمارس المواطنون عبرها دورهم في السيادة وبناء الدولة وقيادة المجتمع.
e.
Eski Suriye siyasal sistemi tek boyutlu bir sistemdi. Hafız Esad’ın 16 Ekim 1970 “tashih harekatı”yla yaptığı açılım, bu gün Beşşar Esadı’ın reform ve anayasa adımıyla 21. Yüzyılın gereklerine uygun evrensel demokrasi ve insan hakları normlarına uygun yeni bir sisteme kavuşturulmuştur. Bu sistemin en önemli unsuru döşünce özgürlüğünün tüm boyutlarıyla içselleştirilmesidir. Tek partili yönetimden buraya gelmek ise önemli bir başarıdır. Suriye’nin çağdaş, laik halkının talepleri doğrultusunda ileri bir adımdır. 42. Madde bu açıdan oldukça anlamlıdır. Eski sistemin şartlı düşünce özgürlüğü bu maddeyle aşılarak, özgürlüğü ikame etmiştir.

“Madde 42 fıkra 2: Her vatandaş düşüncesini özgür ve açıkça sözlü ya da yazılı ya da her türlü araçla ilan etme hakkına sahiptir.”

f.
Bu satırların yazarını olduğu kadar, bölgenin tüm ilerici güçler açısında önemli bir unsur olan mülteci yasasının anayasaya yansıyan en önemli belirtisi yeni sistemin bir parçası olarak yerini almıştır. Suriye’yi tanımlayan en önemli özelliği bölge devrimci güçlerinin anavatanı olmasıdır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin kıyımından kurtulmak için Suriye’ye akan Türkiyeli devrimci mülteciler, Saddam zulmünden kaçan 2 milyon Iraklı ilticacı, İsrail istilasından kaçıp Suriye’ sığınan yüz binlerce Lübnanlı, bir milyona yakın Filistinli ilticacı, Suriye’yi kendi anavatanı olarak gördü. Bu bir gelenektir, siyasal bir duruştur, emperyalizme ve bölge gerici güçlere karşı bir barikattır, mevzisidir. Yeni Anayasa 39. maddede bunu mültecinin tek güvencesi olan, zulmünden kaçtığı yönetime teslim edilmemesinin garantisini vererek belirlemiştir.
“Madde 39: Siyasi mülteciler siyasi ilke ve özgürlük mücadeleleri nedeniyle asla teslim edilmezler.” لا يسلم اللاجئون السياسيون بسبب مبادئهم السياسية أو دفاعهم عن الحرية.

g.
Yeni Suriye’nin karakterini ise yeni anayasada en iyi betimleyen madde Suriye toplumunu ve devletinin çıkarlarını koruyacak olan meclisin bileşeniyle ilgili maddesidir. Bu da Suriye’nin halkçı karakterini korumada gösterdiği ısrarın ikamesidir. Bütün maddeleri bir yana, temsili demokrasinin toplumsal-siyasal-ekonomik sistemi belirleyen en önemli mekanizması olan vatan meclisinin bileşimine getirilen kıstaslar, o sistemin de hangi türden bir sistem olduğun belirler. İşte yeni anayasanın 60. maddesi bunu kesin bir hükme bağlıyor. Suriye emekçilerin (işçilerin ve köylülerin) ülkesidir diyor, halkın halk için hakimiyetinin en anlamlı anayasal dayanağı da böylesi açık bir belirtiyle 60. Madde olarak kayıtlara geçiyor.

“Madde 60 Fıkra 2: Halk meclisinin en az yarısı işçiler ve köylülerden oluşur. İşçi ve köylü tanımı kanunla belirlenir.” يجب أن يكون نصف أعضاء مجلس الشعب على الأقل من العمال والفلاحين، ويبين القانون تعريف العامل والفلاح.

SONUÇ

26 Şubat 2012 Pazar günü Suriye halkının milyonları milyonlara katarak özgürlük ve demokrasiye açılan en büyük penceresi yeni anayasasını onaylayacaktır. Bu adımla tamamlanmış olan yeni sistemiyle Suriye, başta Türkiye’nin aldatmacalarıyla meşhur Erdoğan yönetimine ve bölgemizin tüm ülkelerine ders veren siyasal atılımını tamamlamış olacaktır.

Suriye bu adımla, ülkemizin kimi cahil soluculara, kin ve intikamdan başka verisi olmayan, kof söylemlerle, uluslar arası medya yalanlarıyla şekillenmiş sığ algılarına da yerinde bir cevap olacaktır.

Suriye’yi bu atılımı yaparken dünya şer güçleri, halkın kazanımlarını kullanmanın yollarını kesmek üzere bu gün Tunus’ta karanlık odalarda toplantılarını sürdürmektedir. Eli kanlı şebekeleri destekleme kararı almakta, halk indinde temsili gücü olmayanları tanıyarak Suriye’nin meşru ve halkçı yönetimine yeni baskılarla saldırma planları yapmaktadır. Emperyalistlerin, Siyonistlerin, gerici Arapların ve Erdoğan yönetiminin birleşik karanlık ve kanlı güçlerinin diz çökertemediği Suriye, yeni anayasasıyla daha güçlü direnecektir; halkın desteği daha çok ve daha etkin olacaktır.

24 Şubat 2012 Cuma

ANADİLİM; ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM

Mihrac Ural – I. Yayımı 24 Şubat 2009. II. Yayımı 21 Şubat 2012 Salı.



21 Şubat dünya anadil günüdür. UNESCO bu gün insanlık kültür birikiminin temel taşı olan anadiller için koruma kararı almıştır. Ama BM kurumları diğer kurumları gibi, bu kurumda zaman zaman emperyalist çıkarların gölgesi altında gerçek anlamda yok edilmek istenen anadilleri korumaktan çok, bu isim altında anadil kadar o dilin insanların da katledenlere hizmet ediyor gibidir. Buna rağmen, benim anadilim Arapçadır. Türkiye’de 8 milyon Arap yaşar (www.turkiyearaplari.org) . 80 yıldır alfabesi yasak, 70 yıldır Arapça yasak. Arapça dünyanın en zengin dilleri arasınadır; yüz binlerce kelimesi ve sürekli kelime üretme kapasitesiyle Arapça yeryüzünün en kapsamlı dili olarak, felsefe, bilim, teknik, hukuk ve sanat için en elverişli dilerdendir. Allah bile Kuran’ı bu dille indirme gereği görmüştür.


Tüm dille saygım kadar kendi ana dilime de saygıyı aradım her zaman. Ama bunun karşılığında hep öteledim. On yıllarca birlikte yürüdüğümüz cahil solcular bile ırkçı-milliyetçi reflekslerle anadilime kendi onursuzluklarıyla baktılar. Her şeye rağmen tüm anadillere, eksilmeyen ve hiç bir nedenle azalmayacak olan saygım gereği, Arapça anadilime saygı ve özgürlük istiyorum. Anadiller yaklaşımım, benim demokratlığımdır, barış ve sevgi temelinde dost edinme ilkemdir. Bu vurgu, bu ülkede barış içinde bir arada yaşmanın temel ilkesi olarak görüyorum. Anadilime özgürlük istiyorum. Halkımın siyasal kimlik mücadelesini tek bir program maddeyle özetle derseniz işte o da budur; “İlk öğrenimden yüksek öğrenime kadar resmi okullarda Arapça anadille eğitim hakkı” derim. Bu benim en doğal hakkımdır. Bu halkımın varlık hakkı ve geleceğidir. ANADİLİM ANA SÜTÜ GİBİ HELALİM olması esprisi sanırım her şeyi anlatmaya yeter.



Bundan üç yıl önce yazmıştım birlikte okuyalım;


21 Şubat dünya ülkeleri ana dil günü kutlanıyor. Arkadaşlar, ana dilim tutsak. İlkokula gittiğimde hiç Türkçe bilmiyordum. Ben gibi tüm mahallemin çocukları Arapçadan başka dil bilmezdi...


Cumhuriyetin öğretmeni sağ olsun, parmak uçlarımızı toplamamızı emrederdi ve cetvelle uçlarına tüm gücüyle vurup bizi “terbiye” ederdi. Bu eli sopalı hocalar birere cumhuriyetteki Osmanlılardı.


Evet “terbiye” olduk, iyi kötü Türkçe öğrendik, bir çok kitap, binlerce makale yazdım, yılda yaklaşık 100 uzun makalem çıkar, yine kendimi milliyetçilere beğendiremedim; yazımın kırıklıklarından mı? Başka bir şeyden mi? Bilemem ama ben ana dilim gibi, Türkçeyi de bütün dilleri de seviyorum, ülkemi de. İnsanlığı bir aile her dili de bir servet kaynağı sayıyorum, insanlık kültür zincirinin olmasa olmaz halkalarıdır diller. Biri koparsa tümü dökülür…


Türkçe ibadetin bir hak olduğunu savundum, ana dilim Arapçanın “kültür emperyalizmi” suçlamasına maruz kalmaması bu nedenle de ezilmemesi için öncelikle Türkçenin bağımsızlığını savundum durdum. İslam inancının Arapçaya mahkum olmadığını, Türkçe ibadetin, Arapça ibadet gibi olmasının da arkasında durdum…


Ben ne kadar seviyorsam onlar da sevsin, bu ülke birimizin değil hepimizin olduğunu hissedelim birlikte dedim...

Ben, tüm dillerin özgürlüğünü ve özgürce konuşulup, kamu kaynaklarından eşitçe yararlanmasını dile getirdim. Bu uğurda anadilimden önce, herkesin anadiliyle özgürce yükselmesinin taraftarı oldum; onlar için varım, onlar benim için olmasınlar buna içerlenmeyeceğim, alıştığımı ifade ettim…

Ama onlar için karınca kadarınca bir katkı da olsa mücadelemi anlasınlar, bu mücadeleye küçük bir katkı da olsa ana dilime özgürlük desinler, demokrasiyi savunsun hak sahipleriyle omuz omuza olsunlar diyorum…


Davetim budur.


Bu daveti şu güzelim şiirle sizlere iletiyorum...


*************************************



Bedri Rahmi Eyüboğlu





ÜÇ DİL








En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin





En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin


En azından üç dil





Birisi ana dilin


Elin ayağın kadar senin


Ana sütü gibi tatlı


Ana sütü gibi bedava


Nenniler, masallar, küfürler de caba


Ötekiler yedi kat yabancı


Her kelime arslan ağzında


Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla


Kök sökercesine söküp çıkartacaksın


Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek


Her kelimede bir kat daha artacaksın





En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Canımın içi demesini


Kırmızı gülün alı var demesini


Nerden ince ise ordan kopsun demesini


Atın ölümü arpadan olsun demesini


Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini


İnsanın insanı sömürmesi


Rezilliğin dik alası demesini


Ne demesi be


Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin





En azından üç dil bileceksin


En azından üç dilde


Ana avrat dümdüz gideceksin


En azından üç dil


Çünkü sen ne tarih ne coğrafya


Ne şu ne busun


Oğlum Mernus


Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

19 ŞUBAT 2012 ANTAKYA MİTİNGİ ;YASAKLARIN YENİLGİSİ.. YASAKLARA RAĞMEN, ANTAKYA HALKI “SURİYE’Yİ KORUYALIM“ MİTİNGİNE AKIN ETTİ

Mihrac Ural – 19 Şubat 2012 / Pazar


19 Şubat 2012 “SURİYE’Yİ KORUYALIM“ mitingi yasaklanmasına rağmen Antakya halkı meşru hakkını kullandı ve yasakları elinin tersiyle itti.


Halkımız yasakları valinin suratın bir şamar gibi gerisin geriye yolladı. Meydanlara indi ve korku duvarlarını yıktı. Meşru hakkı olan gösteriyi yaptı, iki ayrı devlet altında yaşamaya mahkum edilen aynı halkın kardeşleri birbirine sahip çıktı. Hatayı haksızca, halkının iradesine rağmen ilhakından, 1939’dan buya ilk kez içine büktüğü acıyı haykırdı kardeşlerinin katledilmesine, emperyalist müdahaleye, Erdoğan iktidarının ikiyüzlü komşuluğa ihanet politikasına dur dedi. Bu uyarı 7000 yıllık uygarlık birikimlerinin sentezi olan, halkın kendi kardeşlerine sahip çıkışıdır. Yasal haklarını kullanmasıdır. Yasal haklarını yasaklarla engelleyenlere karşı duruş sergilemesidir. Antakya kadim Roma kenti uygarlığın beşiği sessizliği kimseyi aldatmasın tutum takınma anında tereddütsüz ayağa kalacağından hiç kimsenin kaygısı olmasın İşte bu gün olan da tas tamam budur.


Halkımız Başardı...Hepimiz başardık. Geceler yatmadık, karınca kadarınca katkı sunmak için çırpındık kadınlarımız ah o kadınlarımız o öncülerimiz o yiğitlerimiz hep en önde durması gerekenlerimiz. Bastıkları yerlerin öpülesi kadınlarımız bu başarının bayrağı onlardı zılgıtlarıyla, doğruları arkasında dik duruşlarıyla onlar korku duvarını yıkan halkın sedasıydılar.


Halkımız bu ilk adımı başardı. Antakya’yı askeri karargaha çevirip, kardeşlerimizi Suriye’de katletmek isteyenlere dur dedi. “Bu şehir barış şehridir savaş değil, burada size geçit yoktur” dedi.”Şehrimize, kirli amaçlarınız için tetikçi olarak kullanmak istediğiniz vatan hainlerini yığarak, kamplar açarak, silahlandırıp Suriye’deki kardeşlerimizi katletmek için salmanıza artık müsaade edilmeyecektir” dedi.

Halkımız başardı… Östelik yasakçı iktidarın faşizan sivil diktatörlüğüne karşı başardığı kadar moralsizliği, sinmeyi, cehaleti esas alan Siyonist solculara, halkın gücüne karşı inançsız olanlara, meşruiyeti yasalara boyun eğmemek olarak anlayanlara karşı da büyük başarı kazandı.


Halkımız bunları da tek tek bilsin istiyorum;


Birincisi; tertip komitesinin cahil solcuları,. Dünya şer medyasına akıllarını esir etmiş solcu geçinen cahiller, bu mitingi emperyalizme karşı adı altında “Suriye yönetimine karşı” kin ve intikam kusmak için kullanacaklardı. “Esad diktatörlüğü söylemiyle “ de bunu yapıyorlardı Suriye’deki karşı-devrimi bize “halk hareketi” olarak yutturmaya kalkışacaklardı. Bunun da ötesine geçti bu cahil cühela takımı; “sakın kimse Surye bayrağı ve Esad posteri taşımasın” diye yasakçılık yaptı, arkadaşlarımızı Erdoğan’ın valisi gibi uyardılar; “kortej dışı kalırsınız” dediler, tehdit ettiler. Ama sonuçta halk meydana indi ve bu kof, bu cahil cühela Siyonist solcu takımını, elinin tersiyle itti. Onlara “tarihin gerisinde kalmış, orijinalitesi olmayan marjinaller yığını, kimliksiz ve tarihsizliği seçmiş bu nedenle de doğruları olmayan, dik durmayanlarsınız” diyerek itti. Halk söyleyeceğini söyledi haykırışları yeri göğü inletti. Komşu ülke Suriye’ye, yönetimini, lideri ve halkının coşkuyla savundu, yanında olduğunu dile getirdi. Aynı halkın iki ayrı devlet altında yaşamaya mecbur edilişinin öfkesiyle,”… Suriye Beşşar u bes” haykırışlarını yükseltti.


İkincisi; bu mitingde halkımız aynı zamanda bir haftadır sürdürdüğümüz çabaları bir gece aldığı haksız karala yasaklayabileceğini sanan Valiye karşı duruşunu sergilediği kadar, meşruiyet ile yasallığı birbirine karıştıran demokratlara karşıda bir mesaj vermiş oldu. “iptal edilmiş bir mitinge katılmayın, yasa dışı konuma düşersiniz, Müsaadesiz miting yapmak doğru değildir” diye moral bozuculuk, teslimiyetçilik yapma talihsizliği içinde olanlara da iyi bir ders veren bu halk kendi yolunu kendisi açmaya başladı..


Sürgün acılarımın kolu kınadı kırık halleriyle yüreğim halkımla birlikteydi, sevdamla omuz omuzaydı. Kendi orijinalitesine dayanan her siyasal duruşun er ya da geç başaracağına inandım bu da uzak değildir. Bu halkın kimlik haklarına artık sahip çıkmanın zamanı geldi. Hangi siyasal örgüt ya da eğilimde olursanız olun artık halkınıza dönün onun hakları için bir şeyler yapın diyeceğim.

O YASAK ONLARINSA… BU MİTGİN BİZLERİNDİR

Mihrac Ural – 19 Şubat 2012 / Pazar


Suçlu olmalarının en büyük kanıtı yasakçı olmalarıdır. Valilik, 19 Şubat 2012 / Pazar yani bugün Doğrular ilkokulu önünde başlayacak olana “SURİYE’Yİ KORUYALIM “ Antakya mitingine izin vermediklerini açıkladı.

Bu adaletsiz ve gayri meşru karara karşı “O YASAK ONLARINSA BU MİTİNG BİZLERİNDİR” diyerek en etkin şekilde katılım gerçekleştireceğiz.



Yasakçı akıl buraya kadardır. Bu akıl yasal hakların ne olduğunu bile bilmeyen bir akıldır, karanlıktır her şeyi karanlıklara bürüyendir. Çünkü suçludur, eli kana bulanmıştır, komşuluk ilişkilerine hiçbir neden yokken ihanet etmiştir. Barış ve güvenlik içinde yaşayan komşumuzu on yıl istismar etmiş sonunda da uluslararası bir komplonun bir kuklası olarak saldırmıştır.


Bu yasakçı akıllar, emperyalistlerin, Siyonist Arapların ortağı olarak komşumuz Suriye’de kardeş kanı aksamı için vatan haini tetikçileri desteklemiş, kamplar kurarak güven vermiş, lojistik tüm desteklerini sunmuş ve yıkım için salmıştır. Suriye’de kardeşlerimizin kanı bu karanlık akılların kararı ve eliyle akıtılmıştır. Bu vahşet, ülkemizde halkın iradesini gasp eden faşizan sivil diktatörlük eliyle bir yıldır bu güne dek, inatla sürdürülmektedir.


Bununda ötesi , hiçbir zararını görmediğimiz Komşumuz Suriye’yle savaş sürecine girilmiştir. Tarihi komplolarla aynı halk iki ayrı devlet altına sokulmuştur. Aynı halkı, dikenli tellerle kim askerini nereye kadar götürebilmişse, orayı sınır ilan ederek birbirinden koparmıştır. Aynı halkı iki ülke diye ayıranlar bu gün bu halkı kanlı bir kıyımla yüz yüze bırakmıştır. Bu karanlık ve yasakçı akıllar, aynı halkı olduğu kadar ( iki ülkede yaşayan Arapları),iki kardeş haklıda ezeli-ebedi kin ve düşmanlıklar ateşine atmak için savaşa ortamına doğru sürüklemektedirler.



Bunun için, 19 Şubat 2012 / Pazar, yani bugün “SURİYE’Yİ KORUYALIM “ mitingi barışı, halkların kardeşliğini, ülkelerin bağımsızlığını savunmak için karara bağlanmıştır. Bu nedenle de bu mitingi kimse yasaklayamaz. Bu miting haklı bir davanın mitingidir, bu mitingin halklara bir barış çağrısı olarak da tüm yasaklardan daha büyüktür. Sesimizi kısmak için yapılanlara karşı bu miting en yasal davranış olarak engellenemez. Bu 5. Çağrı yazısında bir kez daha halkımızı tüm gücüyle mitinge katılmaya davet ediyorum.


O yasak onlarınsa bu miting bizlerin diyerek, bu gün 19 Şubat 2012 Pazar, saat 13:00 de Doğrular okulları önünde buluşacağız.


SONUNA KADAR DİRENECEĞİZ...

YASAKÇILIK SUÇLULUK REFLEKSİDİR

Mihrac Ural – 18 Şubat 2012 / Cumartesi


Antakya’da yapılacak olan, 19 Şubat 2012 tarihli “SUYRİYE’İ KORUYALIM” mitingi valilikçe yasaklandı. Yasak kararı dün mitingi komitesine bildirildi. Bu karar esasında bu sistemin doğasını, karanlık akıl algılarını, ilkel faşizan sivil diktatörlük yönelimlerini bilenler açısından anormal bir sonuç değildir. Ancak halkımız kendi deneyleriyle görmeli ve kendi yaşam kesitleri içinde bu yasakçı, faşizan iktidar güruhunun, haklı davalara karşı nasıl davrandığını anlaması gerekmektedir. Demokratik bir hakkın önünü hiçbir haklı gerekçe olmaksızın kesmek, bu iktidarın Osmanlıdan bu güne devam eden yasakçı zihniyetin bir uzantısı olduğunu belirteceğim.


Demokrasi güçleri haftalardın bu mitingin hazırlığı ve bölge açısından önemiyle ilgili çabaları sürüp durmaktaydı. Bu mitin yer ve zaman açısından da çok önemli mesajlar taşıyordu. Bu mesajlar arasında en önemlisi barış mesajıydı. Kadim Roma kenti Antakya adını, kimlik kartlarından bile silmek isteyen ve bununla bu kentin tarihsel anlam ve masajını yok etmek isteyen iktidar güruhu, 19 Şubat mitinginin bu şehirde yapılmasını uzun zamandır kurguladığı komşuluk ilişkilerinden ihanet, düşmanlık müdahaleci şovenist dış siyasetine ve bölgede oynamak istediği kirli rollere yerinde ve zamanı da ağır bir darbe olacağının bilincindedir.



19 Şubat Antakya mitingi, Antakya’yı bölge savaşının askeri karargahı yapmak isteyen, emperyalist istihbarat teşkilatlarına ve onların bölge işbirlikçilerine karşı önemli bir cevaptı. Bölgeyi ağır bir yıkıma götürmek isteyen bu şer güçlerine “Antakya, kirli amaçlarınıza sıçrama tahtası olmayacaktır” mesajıydı.



Antakya mitingi, Komşumuz Suriye’yi bir yıldır iç kanama ile tüketmek isteyen, uygun bir ihanet fırsatında da Türkiye’yi işgalci savaş cürümü işlemek üzere saldırtmak için kışkırtan bu şer güçlerine karşı “ayrı devletler altında yaşıyor da olsa, aynı halkı kimse katledemez, kimse birbirine kırdıramaz” haykırışının ilanı olacaktı. Bu ilan bölgenin tarihsel, kültürel, gelenek, göreneği itibariyle olduğu kadar, etnik ve dil birliğiyle özgün dokusunu birbirine düşman etmek isteyen şer güçlerine ve onların çıkarları için kurgulanan ölümcül projelerine geçit verilmeyeceğinin beyanıdır.



Antakya mitingini yasaklayanlar, savaşa devam diyeni, kardeş kanı akıtmak isteyen, dünya şer güçlerinin kuklası olanlardır. Bölgeyi ölüm kumpasında, ak denizden Kafkaslara uzanan bölgede enerji kaynakları ve yolları, tatlı su, pamuk ve tahıl ambarlarını ele geçirme savaşında bölgemizi ve halklarını savaş esiri haline getirmek isteyenler, bir yıkım rotası üzerinde çalışmaktadırlar. Barışçıl olmanın ötesinde hiçbir duruşu olmayan demokrasi güçlerinin düşüncelerini ilan etmeleri üzerine bir araya gelişlerini ifade eden Antakya mitingi, dünyayı dehşete salan katliamların, yargısız infazların tetikçisi istihbarat örgütlerini ve onlara ülkemizde cirit atmalarını sağlayan güçleri tedirgin etmiştir. Bu tedirginlik başlı başına bir suçtur, bir kirli suratların deşifre olmasıdır. Olay ne etnik ne de inançsal farklılıkların kışkırtılması değildir. Bu yanılgıda olan kimi sol çevrelerin cehalet düzeyine düşmüş algılarının da aksine olay, büyük kirli işlerin merkez karargahı olarak seçilen Antakya’nın, yeni bir direnme ruhuyla ayağa kalkması sonucu hesapların alt üst olmasıdır.


Bölgede on yıllar sürmesi planlanan ve tüm bölge ülkelerini kara bir delik gibi içine çekecek olan bu savaşta milyonlarca insanın katledilmesi planlamaktadır. Antakya bu dehşet palın için merkez seçilmiştir; denize sahili olması, bölgenin içine bir cep gibi uzanması, mozaik dokusu, kuzeyi güneye bağlayan bir köprü konumunda ki geo-stratejek yapısı, böylesi kirli bir savaş için sıçrama tahtası olarak tercih edilmesine yol açmıştır. Kadimi Roma kenti Antakya, dünya şer güçlerinin askeri karargahı olarak tercih ediliş hesaplarıyla 19 Şubat mitingi uyumlu değildir. Tüm hesapların bozulması için bir kıvılcım anlamına gelecek bu mitingi yasaklarla bertaraf edilmek istenmiştir. Ancak her şeye rağmen, bölge halklarının gerçek iradesini temsilen ayağa kalkan halkın haykırışını engellemenin mümkünü yoktur. Bu halk iradesini bir kez belirgin hale getirmeye başlamıştır. Bunu dile getireceği alanları ve ortamı da kendisi yaratmaktan çekinmeyecektir.


Antakya mitingi, bir kıvılcım olacaktı. Her şey değil bir ilk adım. Bu adım bölge açısından olduğu kadar ülkemizin iç dengeleri ve özgürlük ve demokrasi çabaları açısından da hayati mesajlar taşıyordu. BOP eş başkanı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük eğilimlerinin kırılma noktası için de bir başlangıcı gücü ortaya çıkaracaktı. İmamlar ordusunun önderliğinde yeniden oluşturulan derin devletin dünya şer güçleriyle bağlantı merkez olan askeri karargahın mezarı için ilk kazma 19 Şubat Antakya mitingiyle atılmış olacaktı. Yasak kararı bu verilerle de yakından ilgilidir. Ancak bu bir iflastır. Kurumuş çalıların bir kıvılcımla tutuşacağı bellidir; sorun ülkeyi böylesine küçük bir kıvılcımla tutuşacak çalı haline getiren ihanet şebekeleriyle ilgilidir. Bu şebekeler bu gün, iç ve dış politikada halkı iradesini ayaklar altına alan Erdoğan i yönetiminde ifadesini bulmuştur; içte süren baskıcı kovuşturmalar yanı sıra komşularımıza örülün şer ekseni içinde fiili olarak yer alışın başka anlamı yoktur.



Her zaman yazıp dile getiriyorum. Burası Antakya, kadim bir şehir. Yani medeniyetin kelime anlamındaki örgülerin sosyal ilişki ve algıların şehri. Bu şehir, Uygarlığın gücünü taşır, farkında olmasa da bu şehrin sosyal dokusu 7000 yıllık uygarlık birikimlerinin sentezidir. Bu sentez, olaylara uzun süre seyirci gibi baktığı sanılır, sessizliği kimseyi aldatmasın. Bu uygar toprakların uygar insanları, tıpkı Greklerin, Maraton savaşına makyaj yaparak hazırlanmaları gibi, sakin olurlar. Perslerin yağmacı barbarlığını yenilgiye uğratan tas tamam bu huzurdur. Perslerin dev ordularını yere seren ve kaçışlarını hazırlayan kendi topraklarına yönelik tehdidin son kesitinde Greklerin sakince aldıkları tutumdur: Antakya, son düelloya bu uygar sükunetiyle hazırdır. İktidarın korkusu da budur, yasakçılığın bir refleks olarak ortaya çıkmasının da kaygısı buradandır. Bu halk kırılma noktasında sözünü söylemekten çekinmeyecek ve arkasında sonuna kadar duracak bir halktır, 19 Şubat Antakya mitingine yönelen yasak saldırısı bu halktan ve haklı duruşundan duyulan kaygıyla ilgilidir.


Her şeye rağmen dün 3. Çarı yazımda yaptığım önerimi tekrar edeceğim. Kadınlarımıza, kızlarımıza bir daha sesleneceğim bir günlük sesiz protestonuzu yapın diyeceğim. Bu Protesto kardeşlerinizin katletmek isteyenler dur demek içindir. Komşumuzun iç işlerine müdahaleyi engellemek içindir. Ülkemizi ve şehrimizi emperyalist şer odaklarına ve onların kuklası Siyonist Arap ülkelerine ve istihbarat teşkilatlarına karargah haline getirmeyi engellemek içindir. Ülke de ve ülke dışında eli kanlı Erdoğan yönetiminin halkın iradesini çiğneyen faşizan sivil diktatörlük girişimlerine dur demek içindir.


ÖNERİMİ TEKRAR EDİYORUM


Antakya miting sonrası (bildik nedenlerle faşizan sivil diktatörlüğün valileri bu mitingi yasaklasa da. Kİ YASAKLADIKLARI BİLGİSİNİ ALMIŞ BULUNUYORUZ( 18 Şubat 2012) ), 30-40 kişi de olsa Atatürk anıtının önünde PORTESTO BEKLİYİŞİ yapınız. Bu eylem yasal hakkınızdır. Bu eylem onurlu bir “eylemsizlik eylemidir”. Gandi gibi en inatçı, en karırlı en dik duran sessizlikle öfkenin sınırlanırda olduğumuzun mesajını veren bir eylem olmalıdır. Bu sessizliğinizle, kahredici zulmün, bıçağı kemiğe dayayan kalleşliklerin. Dostluğa, komşuluk ilişkilerini hiçbir neden yokken yapılan ihanetlerin, yüreklerimizde yarattığı dev fırtınalarla ezileceğini gösteren bir meydan okuyuş sessizliği olarak gündeme gelsin. Buradan başlayalım, siz Arap kadını, Türk-Kürt kadını bu adımla, bölgenin öncüsü olduğunu ortaya koyacaksın… Erkekler de sıra sıra dizilerek bu yolu yürüyecektir…


Bu toprakların kadını ve kızları görev sizdedir öncülük sizdedir laikliğinizin açık göğüsleme meydan okuma sırası sizdedir…

YASAKÇILIK SUÇLULUK REFLEKSİDİR

Mihrac Ural – 18 Şubat 2012 / Cumartesi


Antakya’da yapılacak olan, 19 Şubat 2012 tarihli “SUYRİYE’İ KORUYALIM” mitingi valilikçe yasaklandı. Yasak kararı dün mitingi komitesine bildirildi. Bu karar esasında bu sistemin doğasını, karanlık akıl algılarını, ilkel faşizan sivil diktatörlük yönelimlerini bilenler açısından anormal bir sonuç değildir. Ancak halkımız kendi deneyleriyle görmeli ve kendi yaşam kesitleri içinde bu yasakçı, faşizan iktidar güruhunun, haklı davalara karşı nasıl davrandığını anlaması gerekmektedir. Demokratik bir hakkın önünü hiçbir haklı gerekçe olmaksızın kesmek, bu iktidarın Osmanlıdan bu güne devam eden yasakçı zihniyetin bir uzantısı olduğunu belirteceğim.


Demokrasi güçleri haftalardın bu mitingin hazırlığı ve bölge açısından önemiyle ilgili çabaları sürüp durmaktaydı. Bu mitin yer ve zaman açısından da çok önemli mesajlar taşıyordu. Bu mesajlar arasında en önemlisi barış mesajıydı. Kadim Roma kenti Antakya adını, kimlik kartlarından bile silmek isteyen ve bununla bu kentin tarihsel anlam ve masajını yok etmek isteyen iktidar güruhu, 19 Şubat mitinginin bu şehirde yapılmasını uzun zamandır kurguladığı komşuluk ilişkilerinden ihanet, düşmanlık müdahaleci şovenist dış siyasetine ve bölgede oynamak istediği kirli rollere yerinde ve zamanı da ağır bir darbe olacağının bilincindedir.



19 Şubat Antakya mitingi, Antakya’yı bölge savaşının askeri karargahı yapmak isteyen, emperyalist istihbarat teşkilatlarına ve onların bölge işbirlikçilerine karşı önemli bir cevaptı. Bölgeyi ağır bir yıkıma götürmek isteyen bu şer güçlerine “Antakya, kirli amaçlarınıza sıçrama tahtası olmayacaktır” mesajıydı.



Antakya mitingi, Komşumuz Suriye’yi bir yıldır iç kanama ile tüketmek isteyen, uygun bir ihanet fırsatında da Türkiye’yi işgalci savaş cürümü işlemek üzere saldırtmak için kışkırtan bu şer güçlerine karşı “ayrı devletler altında yaşıyor da olsa, aynı halkı kimse katledemez, kimse birbirine kırdıramaz” haykırışının ilanı olacaktı. Bu ilan bölgenin tarihsel, kültürel, gelenek, göreneği itibariyle olduğu kadar, etnik ve dil birliğiyle özgün dokusunu birbirine düşman etmek isteyen şer güçlerine ve onların çıkarları için kurgulanan ölümcül projelerine geçit verilmeyeceğinin beyanıdır.



Antakya mitingini yasaklayanlar, savaşa devam diyeni, kardeş kanı akıtmak isteyen, dünya şer güçlerinin kuklası olanlardır. Bölgeyi ölüm kumpasında, ak denizden Kafkaslara uzanan bölgede enerji kaynakları ve yolları, tatlı su, pamuk ve tahıl ambarlarını ele geçirme savaşında bölgemizi ve halklarını savaş esiri haline getirmek isteyenler, bir yıkım rotası üzerinde çalışmaktadırlar. Barışçıl olmanın ötesinde hiçbir duruşu olmayan demokrasi güçlerinin düşüncelerini ilan etmeleri üzerine bir araya gelişlerini ifade eden Antakya mitingi, dünyayı dehşete salan katliamların, yargısız infazların tetikçisi istihbarat örgütlerini ve onlara ülkemizde cirit atmalarını sağlayan güçleri tedirgin etmiştir. Bu tedirginlik başlı başına bir suçtur, bir kirli suratların deşifre olmasıdır. Olay ne etnik ne de inançsal farklılıkların kışkırtılması değildir. Bu yanılgıda olan kimi sol çevrelerin cehalet düzeyine düşmüş algılarının da aksine olay, büyük kirli işlerin merkez karargahı olarak seçilen Antakya’nın, yeni bir direnme ruhuyla ayağa kalkması sonucu hesapların alt üst olmasıdır.


Bölgede on yıllar sürmesi planlanan ve tüm bölge ülkelerini kara bir delik gibi içine çekecek olan bu savaşta milyonlarca insanın katledilmesi planlamaktadır. Antakya bu dehşet palın için merkez seçilmiştir; denize sahili olması, bölgenin içine bir cep gibi uzanması, mozaik dokusu, kuzeyi güneye bağlayan bir köprü konumunda ki geo-stratejek yapısı, böylesi kirli bir savaş için sıçrama tahtası olarak tercih edilmesine yol açmıştır. Kadimi Roma kenti Antakya, dünya şer güçlerinin askeri karargahı olarak tercih ediliş hesaplarıyla 19 Şubat mitingi uyumlu değildir. Tüm hesapların bozulması için bir kıvılcım anlamına gelecek bu mitingi yasaklarla bertaraf edilmek istenmiştir. Ancak her şeye rağmen, bölge halklarının gerçek iradesini temsilen ayağa kalkan halkın haykırışını engellemenin mümkünü yoktur. Bu halk iradesini bir kez belirgin hale getirmeye başlamıştır. Bunu dile getireceği alanları ve ortamı da kendisi yaratmaktan çekinmeyecektir.


Antakya mitingi, bir kıvılcım olacaktı. Her şey değil bir ilk adım. Bu adım bölge açısından olduğu kadar ülkemizin iç dengeleri ve özgürlük ve demokrasi çabaları açısından da hayati mesajlar taşıyordu. BOP eş başkanı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük eğilimlerinin kırılma noktası için de bir başlangıcı gücü ortaya çıkaracaktı. İmamlar ordusunun önderliğinde yeniden oluşturulan derin devletin dünya şer güçleriyle bağlantı merkez olan askeri karargahın mezarı için ilk kazma 19 Şubat Antakya mitingiyle atılmış olacaktı. Yasak kararı bu verilerle de yakından ilgilidir. Ancak bu bir iflastır. Kurumuş çalıların bir kıvılcımla tutuşacağı bellidir; sorun ülkeyi böylesine küçük bir kıvılcımla tutuşacak çalı haline getiren ihanet şebekeleriyle ilgilidir. Bu şebekeler bu gün, iç ve dış politikada halkı iradesini ayaklar altına alan Erdoğan i yönetiminde ifadesini bulmuştur; içte süren baskıcı kovuşturmalar yanı sıra komşularımıza örülün şer ekseni içinde fiili olarak yer alışın başka anlamı yoktur.



Her zaman yazıp dile getiriyorum. Burası Antakya, kadim bir şehir. Yani medeniyetin kelime anlamındaki örgülerin sosyal ilişki ve algıların şehri. Bu şehir, Uygarlığın gücünü taşır, farkında olmasa da bu şehrin sosyal dokusu 7000 yıllık uygarlık birikimlerinin sentezidir. Bu sentez, olaylara uzun süre seyirci gibi baktığı sanılır, sessizliği kimseyi aldatmasın. Bu uygar toprakların uygar insanları, tıpkı Greklerin, Maraton savaşına makyaj yaparak hazırlanmaları gibi, sakin olurlar. Perslerin yağmacı barbarlığını yenilgiye uğratan tas tamam bu huzurdur. Perslerin dev ordularını yere seren ve kaçışlarını hazırlayan kendi topraklarına yönelik tehdidin son kesitinde Greklerin sakince aldıkları tutumdur: Antakya, son düelloya bu uygar sükunetiyle hazırdır. İktidarın korkusu da budur, yasakçılığın bir refleks olarak ortaya çıkmasının da kaygısı buradandır. Bu halk kırılma noktasında sözünü söylemekten çekinmeyecek ve arkasında sonuna kadar duracak bir halktır, 19 Şubat Antakya mitingine yönelen yasak saldırısı bu halktan ve haklı duruşundan duyulan kaygıyla ilgilidir.


Her şeye rağmen dün 3. Çarı yazımda yaptığım önerimi tekrar edeceğim. Kadınlarımıza, kızlarımıza bir daha sesleneceğim bir günlük sesiz protestonuzu yapın diyeceğim. Bu Protesto kardeşlerinizin katletmek isteyenler dur demek içindir. Komşumuzun iç işlerine müdahaleyi engellemek içindir. Ülkemizi ve şehrimizi emperyalist şer odaklarına ve onların kuklası Siyonist Arap ülkelerine ve istihbarat teşkilatlarına karargah haline getirmeyi engellemek içindir. Ülke de ve ülke dışında eli kanlı Erdoğan yönetiminin halkın iradesini çiğneyen faşizan sivil diktatörlük girişimlerine dur demek içindir.


ÖNERİMİ TEKRAR EDİYORUM


Antakya miting sonrası (bildik nedenlerle faşizan sivil diktatörlüğün valileri bu mitingi yasaklasa da. Kİ YASAKLADIKLARI BİLGİSİNİ ALMIŞ BULUNUYORUZ( 18 Şubat 2012) ), 30-40 kişi de olsa Atatürk anıtının önünde PORTESTO BEKLİYİŞİ yapınız. Bu eylem yasal hakkınızdır. Bu eylem onurlu bir “eylemsizlik eylemidir”. Gandi gibi en inatçı, en karırlı en dik duran sessizlikle öfkenin sınırlanırda olduğumuzun mesajını veren bir eylem olmalıdır. Bu sessizliğinizle, kahredici zulmün, bıçağı kemiğe dayayan kalleşliklerin. Dostluğa, komşuluk ilişkilerini hiçbir neden yokken yapılan ihanetlerin, yüreklerimizde yarattığı dev fırtınalarla ezileceğini gösteren bir meydan okuyuş sessizliği olarak gündeme gelsin. Buradan başlayalım, siz Arap kadını, Türk-Kürt kadını bu adımla, bölgenin öncüsü olduğunu ortaya koyacaksın… Erkekler de sıra sıra dizilerek bu yolu yürüyecektir…


Bu toprakların kadını ve kızları görev sizdedir öncülük sizdedir laikliğinizin açık göğüsleme meydan okuma sırası sizdedir…

18 Şubat 2012 Cumartesi

YASAKÇILIK SUÇLULUK REFLEKSİDİR



4. Makale. 19 Şubat “SUYRİYE’Yİ KORUYALIM” mitinginin yasaklanması üzerine

YASAKÇILIK SUÇLULUK REFLEKSİDİR

Mihrac Ural – 18 Şubat 2012 / Cumartesi

Antakya’da yapılacak olan, 19 Şubat 2012 tarihli “SUYRİYE’İ KORUYALIM” mitingi valilikçe yasaklandı. Yasak kararı dün mitingi komitesine bildirildi. Bu karar esasında bu sistemin doğasını, karanlık akıl algılarını, ilkel faşizan sivil diktatörlük yönelimlerini bilenler açısından anormal bir sonuç değildir. Ancak halkımız kendi deneyleriyle görmeli ve kendi yaşam kesitleri içinde bu yasakçı, faşizan iktidar güruhunun, haklı davalara karşı nasıl davrandığını anlaması gerekmektedir. Demokratik bir hakkın önünü hiçbir haklı gerekçe olmaksızın kesmek, bu iktidarın Osmanlıdan bu güne devam eden yasakçı zihniyetin bir uzantısı olduğunu belirteceğim.

Demokrasi güçleri haftalardın bu mitingin hazırlığı ve bölge açısından önemiyle ilgili çabaları sürüp durmaktaydı. Bu mitin yer ve zaman açısından da çok önemli mesajlar taşıyordu. Bu mesajlar arasında en önemlisi barış mesajıydı. Kadim Roma kenti Antakya adını, kimlik kartlarından bile silmek isteyen ve bununla bu kentin tarihsel anlam ve masajını yok etmek isteyen iktidar güruhu, 19 Şubat mitinginin bu şehirde yapılmasını uzun zamandır kurguladığı komşuluk ilişkilerinden ihanet, düşmanlık müdahaleci şovenist dış siyasetine ve bölgede oynamak istediği kirli rollere yerinde ve zamanı da ağır bir darbe olacağının bilincindedir.

19 Şubat Antakya mitingi, Antakya’yı bölge savaşının askeri karargahı yapmak isteyen, emperyalist istihbarat teşkilatlarına ve onların bölge işbirlikçilerine karşı önemli bir cevaptı. Bölgeyi ağır bir yıkıma götürmek isteyen bu şer güçlerine “Antakya, kirli amaçlarınıza sıçrama tahtası olmayacaktır” mesajıydı.

Antakya mitingi, Komşumuz Suriye’yi bir yıldır iç kanama ile tüketmek isteyen, uygun bir ihanet fırsatında da Türkiye’yi işgalci savaş cürümü işlemek üzere saldırtmak için kışkırtan bu şer güçlerine karşı “ayrı devletler altında yaşıyor da olsa, aynı halkı kimse katledemez, kimse birbirine kırdıramaz” haykırışının ilanı olacaktı. Bu ilan bölgenin tarihsel, kültürel, gelenek, göreneği itibariyle olduğu kadar, etnik ve dil birliğiyle özgün dokusunu birbirine düşman etmek isteyen şer güçlerine ve onların çıkarları için kurgulanan ölümcül projelerine geçit verilmeyeceğinin beyanıdır.

Antakya mitingini yasaklayanlar, savaşa devam diyeni, kardeş kanı akıtmak isteyen, dünya şer güçlerinin kuklası olanlardır. Bölgeyi ölüm kumpasında, ak denizden Kafkaslara uzanan bölgede enerji kaynakları ve yolları, tatlı su, pamuk ve tahıl ambarlarını ele geçirme savaşında bölgemizi ve halklarını savaş esiri haline getirmek isteyenler, bir yıkım rotası üzerinde çalışmaktadırlar. Barışçıl olmanın ötesinde hiçbir duruşu olmayan demokrasi güçlerinin düşüncelerini ilan etmeleri üzerine bir araya gelişlerini ifade eden Antakya mitingi, dünyayı dehşete salan katliamların, yargısız infazların tetikçisi istihbarat örgütlerini ve onlara ülkemizde cirit atmalarını sağlayan güçleri tedirgin etmiştir. Bu tedirginlik başlı başına bir suçtur, bir kirli suratların deşifre olmasıdır. Olay ne etnik ne de inançsal farklılıkların kışkırtılması değildir. Bu yanılgıda olan kimi sol çevrelerin cehalet düzeyine düşmüş algılarının da aksine olay, büyük kirli işlerin merkez karargahı olarak seçilen Antakya’nın, yeni bir direnme ruhuyla ayağa kalkması sonucu hesapların alt üst olmasıdır.

Bölgede on yıllar sürmesi planlanan ve tüm bölge ülkelerini kara bir delik gibi içine çekecek olan bu savaşta milyonlarca insanın katledilmesi planlamaktadır. Antakya bu dehşet palın için merkez seçilmiştir; denize sahili olması, bölgenin içine bir cep gibi uzanması, mozaik dokusu, kuzeyi güneye bağlayan bir köprü konumunda ki geo-stratejek yapısı, böylesi kirli bir savaş için sıçrama tahtası olarak tercih edilmesine yol açmıştır. Kadimi Roma kenti Antakya, dünya şer güçlerinin askeri karargahı olarak tercih ediliş hesaplarıyla 19 Şubat mitingi uyumlu değildir. Tüm hesapların bozulması için bir kıvılcım anlamına gelecek bu mitingi yasaklarla bertaraf edilmek istenmiştir. Ancak her şeye rağmen, bölge halklarının gerçek iradesini temsilen ayağa kalkan halkın haykırışını engellemenin mümkünü yoktur. Bu halk iradesini bir kez belirgin hale getirmeye başlamıştır. Bunu dile getireceği alanları ve ortamı da kendisi yaratmaktan çekinmeyecektir.

Antakya mitingi, bir kıvılcım olacaktı. Her şey değil bir ilk adım. Bu adım bölge açısından olduğu kadar ülkemizin iç dengeleri ve özgürlük ve demokrasi çabaları açısından da hayati mesajlar taşıyordu. BOP eş başkanı Erdoğan’ın faşizan sivil diktatörlük eğilimlerinin kırılma noktası için de bir başlangıcı gücü ortaya çıkaracaktı. İmamlar ordusunun önderliğinde yeniden oluşturulan derin devletin dünya şer güçleriyle bağlantı merkez olan askeri karargahın mezarı için ilk kazma 19 Şubat Antakya mitingiyle atılmış olacaktı. Yasak kararı bu verilerle de yakından ilgilidir. Ancak bu bir iflastır. Kurumuş çalıların bir kıvılcımla tutuşacağı bellidir; sorun ülkeyi böylesine küçük bir kıvılcımla tutuşacak çalı haline getiren ihanet şebekeleriyle ilgilidir. Bu şebekeler bu gün, iç ve dış politikada halkı iradesini ayaklar altına alan Erdoğan i yönetiminde ifadesini bulmuştur; içte süren baskıcı kovuşturmalar yanı sıra komşularımıza örülün şer ekseni içinde fiili olarak yer alışın başka anlamı yoktur.

Her zaman yazıp dile getiriyorum. Burası Antakya, kadim bir şehir. Yani medeniyetin kelime anlamındaki örgülerin sosyal ilişki ve algıların şehri. Bu şehir, Uygarlığın gücünü taşır, farkında olmasa da bu şehrin sosyal dokusu 7000 yıllık uygarlık birikimlerinin sentezidir. Bu sentez, olaylara uzun süre seyirci gibi baktığı sanılır, sessizliği kimseyi aldatmasın. Bu uygar toprakların uygar insanları, tıpkı Greklerin, Maraton savaşına makyaj yaparak hazırlanmaları gibi, sakin olurlar. Perslerin yağmacı barbarlığını yenilgiye uğratan tas tamam bu huzurdur. Perslerin dev ordularını yere seren ve kaçışlarını hazırlayan kendi topraklarına yönelik tehdidin son kesitinde Greklerin sakince aldıkları tutumdur: Antakya, son düelloya bu uygar sükunetiyle hazırdır. İktidarın korkusu da budur, yasakçılığın bir refleks olarak ortaya çıkmasının da kaygısı buradandır. Bu halk kırılma noktasında sözünü söylemekten çekinmeyecek ve arkasında sonuna kadar duracak bir halktır, 19 Şubat Antakya mitingine yönelen yasak saldırısı bu halktan ve haklı duruşundan duyulan kaygıyla ilgilidir.

Her şeye rağmen dün 3. Çarı yazımda yaptığım önerimi tekrar edeceğim. Kadınlarımıza, kızlarımıza bir daha sesleneceğim bir günlük sesiz protestonuzu yapın diyeceğim. Bu Protesto kardeşlerinizin katletmek isteyenler dur demek içindir. Komşumuzun iç işlerine müdahaleyi engellemek içindir. Ülkemizi ve şehrimizi emperyalist şer odaklarına ve onların kuklası Siyonist Arap ülkelerine ve istihbarat teşkilatlarına karargah haline getirmeyi engellemek içindir. Ülke de ve ülke dışında eli kanlı Erdoğan yönetiminin halkın iradesini çiğneyen faşizan sivil diktatörlük girişimlerine dur demek içindir.

ÖNERİMİ TEKRAR EDİYORUM

Antakya miting sonrası (bildik nedenlerle faşizan sivil diktatörlüğün valileri bu mitingi yasaklasa da. Kİ YASAKLADIKLARI BİLGİSİNİ ALMIŞ BULUNUYORUZ( 18 Şubat 2012) ), 30-40 kişi de olsa Atatürk anıtının önünde PORTESTO BEKLİYİŞİ yapınız. Bu eylem yasal hakkınızdır. Bu eylem onurlu bir “eylemsizlik eylemidir”. Gandi gibi en inatçı, en karırlı en dik duran sessizlikle öfkenin sınırlanırda olduğumuzun mesajını veren bir eylem olmalıdır. Bu sessizliğinizle, kahredici zulmün, bıçağı kemiğe dayayan kalleşliklerin. Dostluğa, komşuluk ilişkilerini hiçbir neden yokken yapılan ihanetlerin, yüreklerimizde yarattığı dev fırtınalarla ezileceğini gösteren bir meydan okuyuş sessizliği olarak gündeme gelsin. Buradan başlayalım, siz Arap kadını, Türk-Kürt kadını bu adımla, bölgenin öncüsü olduğunu ortaya koyacaksın… Erkekler de sıra sıra dizilerek bu yolu yürüyecektir…

Bu toprakların kadını ve kızları görev sizdedir öncülük sizdedir laikliğinizin açık göğüsleme meydan okuma sırası sizdedir…

ADEM KÜTÜK ANISINA; ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN

Mihrac Ural – 17 Şubat 2012 / Cuma

Adem Kütük, bir yaman devrimci, Devrimci Yol’cu zindan arkadaşım. Seni rahmetle anıyorum ruhun şad olsun (1960 - 16 Şubat 2012 Adana)

Adem Kütük’ü Adana ceza evine nakledildikten sonra tanıdım. Hoş geldin demek üzere yoldaşlarımın kaldığı koğuşa geldi. Çayımı içti, sohbet ettik. Giderken “özel olarak konuşabilir miyiz?” dedi, buyur dedim; “Birkaç gün sonra önemli bir konu konuşacağız, sen yorgunsun biraz rahatla dedi” .

Adıyaman zindanından, Adana’ya Numune hastanesine nakledilmiştim. Çelimsiz bir gençtim. Yetersiz beslenmenin, sıkıntı ve baskıların altın da baygınlık geçirmiştim. Kontrole gelmiştim. Bir süre sonra hastaneden sağlam raporuyla Adıyaman ceza evine gönderilmek üzere, emaneten Adana cezaevine sevk edildim.

Birkaç gün sonra farklı sol siyasi çevrelerden üç arkadaş ziyaretime geldi. Aralarında Adam Kütük de vardı. 1980 Mayıs ayı başlarında bir gündü. “kaçış hazırlığı yapıyoruz, her siyasetten en ağır mahkum ve tutukluların birlikte kaçışını gerçekyleştirdeceğiz Bunun için epey çalıyştık ve tünel açtık ilere sefhadayız. Ayrıntıları konuşup sizlerinde hazır olmasın istiyoruz” dedi. Nefesim açıldı, özgürmlük rüzgarları kapladı bedenimi. Isparta zindanı isyanından beri gittiğim bir dizi zindandan firar arayışı içinde oldum. İşkencede ser verdim sır vermedim, buna rağmen beklemeye değer hiç bir şey yoktu, firar etmek özgürlüktü, mücadeleye yeniden katılmaktı.

Tünel çalışmaları düzenli gitti. Bodrum katıydı, foseptik depolar yüzülerek aşılıp tünel kazıları yapılıyordu. Bu çalışmalar sürecinde sona doğru yaklaşıldıkça, heyecan artmıştı, Ancakher zamanki gibi Devrimcilerin talihsizliği gelip çatmıştı. Yine Devrimci –Yol'dan İsmail Şahin yoldaş tünel kazısı sırısanda, sıyrık elektrik tellerine değiyor ve elektirk çarpsaından ölüyor. Ama biz ölüp ölmediğini kestiremedik, vucuda sıcaktı, kurtarırız diye, kaçışı riske atarak, hastaneye taşınması için kapı altına verdik. Her tarfı balçıktı, topraklar tırnaklarında sırtında açık izler bırıkmıştı.

Yapacak bir şey kalmadı. O an kaşıç heyeti karar verdik. Tünel patlatılacaktı, yanı açık havaya, nereye vardıysa oradan açılacaktı. Dikey kazı başladı. Klavuz olarak ilk gözcüler önden çıkacaktı. Oysa tünel tüm zindanı boşaltmak için, sıkıyonetim komutanlarına meydan okamak, kazılmış, siyasi bir tokat olarak hazırlıklar yapılmıştı.

Tünel, dikey açıldı. Çıka çıka Adana ceza evinin çevresindeki cadenin tam ortasına çıktı. Oysa 10 mt daha kazı yapılsa, kiraya alınan bahçeli eve çıkılacaktı oradna da tüm mahkum ve tutuklular kamyonlarla taşınarak özgürlüğe ulaşılacaktı. Zindanın meşhur kedisi bile özgür olacaktı. İlk elden klavuz olarak bir ekip çıkacaktı. Öyle yaptık Adem bu ekibin içindeydi. Gözcüler yerden çıkmaya başlayınca, mahalle köpeklerinin havlaması akıl almaz bir tesadüftü. İşte o an olanlar oldu. Jandarma fark etti ve kurşun yağmuru başladı. Gözcüler dört kişiydi, onlar çıktı ve geride kalanen ağır mahkumlar gerisin geriye zindana. koğuşlara gittik. Ama silah sesleri kesilmedi. Bizler de silahlıydık. Her siyasi örgütün kendine göre yeterli silahı vardı. Zulalar patlatıldı. Jandarmanın koşuları basması engellendi. Çatışmalar oldu; kapı altında bizler jandarmanın G3'lerinden çıkan kurşunlara hedef oldu tüm demir kapılar elek gibi olmuştu ölümden döndük. Yanımda Adana Acilciler hareketinin tüm yiğitleri vardı.Kocavezirliler, pazarın yiğitleri... Üç gün, kanlı üç gün, analar babalar dışarda cesetlerimizi arıyorlardı. Kanlı bir süreçti, acımasızdı kahrediciydi ama orda da yılmadık dik durduk

O kesiti bilenler, anılarında bu kanlı çatışmayı iyi hatırlarlar;
“Adana Cezaevindeki tünelli kaçış ise benzerlerine göre son derece kanlı bir öyküydü. 150 metrelik tüneli açma aşamasında İsmail Şahin isimli bir mahkum elektrik çarpması sonucunda hayatını kaybetti. Mahkûmların tünelden çıktıkları fark edilince çatışma çıktı. Dört mahkûm öldü. 7 Haziran 1980 tarihinde Mustafa Özenç, Adem Kütük, Erdal Aykaç, Mahmut Hızlı firar etmeyi başardı.” (İnönü Alpat yazdı... "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" Mersin Yaşam sitesi)

Adem ve üç arkadaşı özgürdü. Biz ise çatışmanın ortasındaydık. Zindanı yaktık, çatışmada diğer bölümlerden ölüm haberleri geldi. Üç gün dayandık, sonra sahaya indirdiler, yere serdiler ve dipçiklerle botlarla üzerimizden geçtiler, kırdılar döktüler. Üzüm ezer gibi ezdiler. Ama irdemezi kıramadılar, kolylar bacaklar kırıldı ama onur asla...Başaramadılar, ayağa kalktığımız an, ilk işimiz yeniden firar etmek üzerine yoğunlaştı. Kısasüre sonra 27 ağır hükümlü ve tutuklu, görüş kabinlerine geceden sızacak bir yol bulup firara ettik (31 Temmuz 1980). Biz de Adana zindanına "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" diye yazdık. Adamin anısı dün ve bu gün yaşadığmız acılar içinde anlamlı yerini böylece almış oldu.

Adem'i anerken, çifte acı yaşıyorum.Bu acıları her dost kaybında tekrarla yaşıyorum.. Bir dost daha elveda deyip gidiyor bu acı, bir de tabutuna omuz verememenin, cenazesine katılamamanın acısı.Lanet olsun kolum kanadım kırık annemin, babamın cenazelerine bile gidemedim toprak, su serpemedim. Acım büyük dostları. Ruhun şad olsun Adem Kütük.

ANTAKYA MİTİNGİ İÇİN BİR ÖNERİ ve SURİYE’DE BU CUMA


Mihrac Ural
-17 Şubat 2012 / Cuma İdlip / Cisir el Şuğur

Tüm gücümüzle 19 Şubat 2012 / Pazar Doğrular ilkokulları önünde saat:13.00 Suriye için mitingde yerimizi alacağız. Çağrım bu bölgenin insanı erdemlerini taşıyan herkesedir.

ÖNERİM

Bu makalem, 19 Şubat 2012’de, SURİYE’Yİ KORULAYIM diye benim isimlendirdiğim Antakya mitingi üzerine 3. Çağrı yazısıdır. Bu mitingi beni takip eden tüm okurlar seven, dostum olan ve tüm yoldaşlarımı en etkin şekilde yaşlı çocuk demeden katılmaya davetimi yenileyeceğim. Yeri göğü inletmenizi ayaklarınızı yere basarken, binlerce yılın adına sizi bir bilinç olarak, bir kimlik olarak bir kültür dokusu olarak var eden uygarlıklar adına yürümenizi tavsiye edeceğim.

Özellikle kadınlarımıza kızlarımıza çağrım var. Siz öne çıkın her biriniz bu toprakların direnme sembolü imparatoriçem Zenubya’nın kızları ve kadınları olarak dik yürüyüp karanlık güçlere meydan okuduğunuzu ilan edin. Sinmiş erkeklerinizin, korkak, kaçkın ve kendini bilmezlerin, kimliğini fantastik serserilikle değiştirme çabası içinde olan yarım erkeklerin suratına bir tokat gibi indirin. Bu şamarla uyku sersemlerini kendilerine getirin, özgürlük haykırışlarınızla, ikinci anavatanımız Suriye’ye uzanan ellerin kırılacağını gösterin. Zılgıt çekin sık sık, eri göğü inletin bu zılgıt sesi hepimiz için bir mesaj bir şifre olsun buna davet ediyorum sizleri ve öneriyorum…

Antakya miting sonrası (bildik nedenlerle faşizan sivil diktatörlüğün valileri bu etkinliği yasaklasa da), 30-40 kişi de olsa Atatürk anıtının önünde PORTESTO BEKLİYİŞİ yapınız. Bu eylem yasal hakkınızdır. Bu eylem onurlu bir “eylemsizlik eylemidir”. Gandi gibi en inatçı, en karırlı en dik duran sessizlikle öfkenin sınırlanırda olduğumuzun mesajını veren bir eylem olmalıdır. Bu sessizliğinizle, kahredici zulmün, bıçağı kemiğe dayayan kalleşliklerin. Dostluğa, komşuluk ilişkilerini hiçbir neden yokken yapılan ihanetlerin, yüreklerimizde yarattığı dev fırtınalarla ezileceğini gösteren bir meydan okuyuş sessizliği olarak gündeme gelsin. Buradan başlayalım, siz Arap kadını, Türk-Kürt kadını bu adımla, bölgenin öncüsü olduğunu ortaya koyacaksın… Erkekler de sıra sıra dizilerek bu yolu yürüyecektir…

Bu toprakların kadını ve kızları görev sizdedir öncülük sizdedir laikliğinizin açık göğüsleme meydan okuma sırası sizdedir…

"İKİ HALKIN KARDEŞLİĞİ İÇİN, SURİYE'YE ASKERİ SALDIRI İÇİN HAZIRLANANA EMPERYELİSTLERE, ERDOĞAN YÖNETİMİNE VE SİYONİST ARAP KARL VE EMİRLİKLERİNE KARŞI PORETSTO BEKLEYİŞİ" adı altında bir gece, sadece bir gece, sabaha kadar, yağmur da olsa çamur da olsa bekleyerek protestomuzu ilan edelim.

SICAK BÖLGEDEN HABER

Bu gün Cuma. Tatil ve ibadet günü. Suriye’nin vatan hainleri, emperyalist-siyonist Arapların kışkırtmalarıyla sokaklara salınan eli kanlı şebekeleri, bu cumayı da yakıp yıkma cuması, kan dökme ve ayaklanma cuması olarak ilan ettiler. Bir haftadır, her hafta boyu olduğu gibi 7/24 askeri karargah gibi çalışan uluslararası medya etkinlikleriyle Suriye’nin altını üstüne getireceklerin söyleyip durdular. Dünya şer medyası, her zamanki gibi gergin ortamlar yaratarak, bu Cuma gününün kana bulanacağını ifade ve ilan etti. Cama namazını, Camiyi, ibadetin zorunlu kıtlığı topluluğu kalkan gibi kullanarak, korkakça toplu ibadetten çıkan katılanların arkasına sinerek kanlı provokasyonlarını haykıracaklarını sandılar. Her hafta olduğu gibi bu hafta da korku salmak istediler. Ancak bir kez daha iflas ettiler. Suriye halkı bu Cuma da sert tokadını vurarak “Suriye’yi vatan hainlerine geçit yapmayacağız ibadetimizi yapacak laik ülkede tüm farklılıklarımızla barış içinde bir arada yaşayacağız; liderimiz Beşşar Esad ve halkçı yönetimimizin reform çabalarının arkasında duracağız.” Dediler.

Evet tam bir yıldır çılgınlığın yalan ve abartmanın katliamların yakıp yıkmaların her türünü denediler, ama olmadı Suriye halkı Halkçı yönetiminin yanında reformların arkasında durduğunu ilan etti. Her Cuma günü olduğu gibi, bu Cuma da iflas ettiler. Ama bir kez daha başaramadılar. Bir kez daha yalan, abarta, uydurma senaryolarının çehresi açığa çıktı. Suriye’nin İnançlı halkı bu şebekelere ve ihanetlerine dur dedi. Çağrılarını elinin tersiyle itti. Halk ibadetini yaptı ve evine döndü. 14 ili 6432 köyü 200 nahiyesi olan komşumu Suriye’de sorunlu olan noktalar 10 nokta değildir. Ama abartı mekanizması, Türkiye’de medyası gibi İstanbul’daki münferit birkaç kap kaç olayını merkezi haber yaparak, tüm ülke kapkaç olmuş gibi veriyor. Gerçek ise, çürümüşlerin ne gücü ne de siyasal, sosyal ekonomik kültürel yaşama etkisi bu değildir. Bu haberlerin tek amacı, kışkırtıcı bir erginlik ve korku ortamlı yaratmaktır; derler ki “haber kopeğin insanı ısırması değil insanın köpeği ısırmasıdır” yani milyonda biri öne çıkartıp reytingi kapma olayı ve kirli amaçlar için kamuoyunu yönlendirme oyayıdır. Suriye üzerine oynanan oyunda tas tamam budur.

Suriye artık bu çirkeflere rağmen yolunu belirledi demokrasiyi güçlüce yöneldi. Onlarca yazsa kurum ve kuruluş yanı sıra Anayasa da tamamlandı. 9 gün sonra (26 Şubat 2012 ) Anayasa referandum gündemde. Suriye halkı tüm mozaik dokusuyla, bu referandumda yerini alarak kararını verecektir.; kimseyi temsil etme gücünde olmayanlar ise yine bin bir karanlık bahaneyle dıştan verilen talimatla “boykot” diyecektir. Ancak kervan yürümeye devam edecektir.

Suriye, ne soğuk savaş ürünü II: dünya ülkeleri ne de Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri gibi değil, iç evrimini başararak çoğulcu katılımcı demokrasiye geçiyor, eski sistemini müthiş bir halk desteğiyle nitelikçe 21. Yüzyıla taşıyor. Suriye 7000 yıllık uygarlık tarihine ve algılarına yakışır biçimde yönetiminin önderliğinde halkına en özgür ve en demokratik hakları sunuyor. 135 yıldır bir sivil anayasa oluşturamamış Türkiye ve eli kanlı iktidarı bundan ders alsın öğrensin. Bu gelişmeler ayrıca kimin kimden derse alması gerektiğinin de açık ifadesidir.

Bu gelişmeler ülkemiz kimi cahil, ırkçı-milliyetçi solu kesimleri içinde önemli bir medrese niteliğindedir. Suriye bölgenin en demokratik ülkesi olma yolunda hızla son adımlarını atıyor. Bu satırları eli kanlı şebekelerin sırtını Erdoğan iktidarına verdiği gergin ve sıcak temas alanlarından, bölge devrimcisi olarak ben ve düşünce arkadaşlarımız her şeye hazır olarak yerimizi aldığımız İdlip ve Cisir eş- Şuğur’dan yazıyorum; bu dağların tüm inançları ve etnik dokularından yerli halkının selamlarını iletiyorum. Kitrin’den, Gavrgo’dan, Der-Siman’dan, Cemiliye’den, Bidama’dan, Zambakiye’den, Adar ve Zoftan, Zerzur ve Mizri’den selam taşıyorum. On yıllar önce, ülkemiz demokrasi mücadelsi uğruna sınırları aşıp geldiğim ve bu güne kadar en derin saygı ve sevgiyle bağlar kurduğum bu alanların farklılıklarıyla bir bütün teşkil eden halkından selam iletiyorum.